Issuu on Google+

T.C AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ

SOSYOLOJİ SEMİNERİ 2 KİTAP SUNUMU İNSANIN DÖRT ZİNDANI - ALİ ŞERİATİ

HAZIRLAYAN: TÜLAY TOP 100110074

DANIŞMAN Öğr. Gör. OSMAN METİN

Afyonkarahisar

Bahar 2013

1


Kitabın Künyesi

İnsanın Dört Zindanı

Ali Şeriati

İşaret Yayınları

2007 İstanbul Sayfa64

Çeviren:Hüseyin Hatemi

2


Yazarın Biyografisi Ali Şeriat 1933 yılında İran’ın Horasan Eyaleti’nin Sebzivar ilçesine bağlı Kahek’te dünyaya gelir. Soy olarak bir mollazadedir. Ama bir din adamı sülalesinden gelmenin halk arasında saygınlığının ve maddi getirilerinin olacağı kaçınılmaz olan İran’da, hiçbir zaman bu soydan gelmesi ile böbürlenmemiş veya kendine bir rant sağlama yoluna gitmemiştir. Ali Şeriati öncelikle 1939 yılında Meşhed’deİbn-i Yemin İlköğretim Okulu’na kayıt olur. İlköğretim süresince bir ara ülkedeki siyasi olaylardan dolayı köyüne dönüp öğrenime

ara

verir.

Bu

devreyi

ailesi

köyünde

medrese

öğrenimi

ile

değerlendirecektir. İlkokulu bitirdikten sonra sırası ile ortaokul ve öğretmen lisesini bitirir. AliŞeriati’nin özellikle ilk ve ortaokul süresince derslerine fazla önem vermeyen, geceleri sabahlara kadar kitaplar okuyan fakat okul ödevlerini ihmal eden bir yapısı vardır. Daha ortaokulda iken Mevlana’nın mesnevisi ile tanışır, ardından bunu Hallac, Cüneyd-i Bağdadi gibi irfan yolcuları takip eder. Lise döneminde Şeriati artık, felsefe ve irfan konularına odaklanmış haldedir. Kendisi bu halini; “Bu dönemde beynim felsefe ile genişliyor, kalbim irfan ile dağlanıyordu…” diye özetler. 1950’li yılların İran’ında Musaddık’ın başını çektiği milli hareket ülke petrollerinin millileştirilmesi için mücadele verecek ve iktidar olacak, fakat 1953 yılında bir ABD darbesi ile devrilecektir. Tüm bu kargaşanın içinde, henüz çiçeği burnunda bir öğretmen olan Ali Şeraiti de Milli Hareketi ve İran petrollerinin millileştirilmesini desteklemiştir. 1952 yılına gelindiğinde, Milli hareketi destekleyen bir gösteriye katıldığından dolayı Ali Şeriati ilk defa gözaltına alınır. Bu gözaltı Şeriati ‘yi artık toplumsal konularda daha duyarlı hale getirir ve kişisel olarak bir kırılma noktası kabul edilebilinir. 1955 yılında açılan Meşhed Edebiyat Fakültesi kurulur ve ilk öğrencilerinden biri de Ali Şeriati’dir. Hem öğretmenliği hem de Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciliği beraber sürdürür. 1950’li yıllardaki bir diğer önemli nokta da eşi Puran Şeriati ile Edebiyat Fakültesi’nde tanışmasıdır. 1958 yılında evlenirler ve daha sonraki yıllarda bu evlilikten üç kız (Sara, Susan, Muna), bir erkek (İhsan) çocukları olur. Yine 1958 yılında Şeriati, Edebiyat Fakültesini birincilikle bitirir. 1959 yılında bu başarısının bir 3


sonucu olarak o yıllarda kendi ülkesinde başarılı olmuş birçok İranlı öğrenci gibi o da burslu olarak Avrupa’da tercih edeceği bir ülkede ve bölümde yükseköğrenim için gönderilir.Şeriati’nin tercihi Paris olacaktır. 1963 yılında Şeriati Sorbonne Üniversitesi’ndeki doktorasını tamamlar ve o yıl İran’a dönüş yapar. Fakat İran istihbarat servisi (SAVAK) Şeriati’yi ülkeye giriş yapar yapmaz sınırda tutuklar. Uzun süren sorgulama döneminden sonra zaman zaman yazılarında da belirttiği Kızılkale Hapishanesi’ne gönderilir. Burada 6 ay kadar alıkonulduktan sonra suçlanacak somut bir şey bulamadıklarından, Şeriati serbest bırakılır. Şeriati daha sonra bir ilkokulda ardından da Eğitim Bakanlığı’nda ders kitapların hazırlama komisyonunda çalışır. Ardından Meşhed Üniversitesi’ne tarih hocası olarak dersler vermeye başlar. Tüm bu eğitim hayatının arta kalan vakitlerinde kitap tercümeleri yapıyor, yakın çevresinin düzenlediği ev toplantılarına katılıyordu. Bu çalışmalarından rahatsız olan SAVAK fakülte yönetimine baskıda bulunarak Şeriati’nin önce ders saatleri azaltılır, ardından 1971 yılında üniversite ile ilişkisi kesilir. Yüksek Öğrenim Bakanlığı’nda onu oyalayabilmek için kendisine bir oda verilir. Şeriati’nin İran’daki okuryazar kesim ve özellikle üniversite gençliği arasında tanınmasının sıçrama noktalarından biri de 1967 yılında kurulmuş olan Hüseyniye-i İrşad’da verdiği dersler olmuştur denebilir. Bugün dahi deşifreleri kitap halinde yayınlanan, birçok dile tercüme edilen bu konferanslar ayrıca ses kayıtları olarak internet üzerinden çok geniş bir kesime ulaşabilmektedir. Şeriati’nin aynı zamanda iyi bir hatip olduğu İrşad’daki konuşmalarından ve bu konuşmalardan etkilenen gençlerin düşün hayatlarındaki değişikliklerden anlaşılmaktadır. Fakat Hüseyniye-i İrşad’da her zaman kurumu da kendi içinde geliştirmeye çalışmış, orada bir kütüphane oluşturmuş ve konuşmalarının hiçbir zaman dini bir konuşmayla sınırlı kalmasını istememiştir. İrşad’daki konuşmalarının birer vaaz olmadığını, kendisinin de bir din görevlisi gibi görülmemesi gerektiğini vurgulamıştır. 1972 yılına gelindiğinde ise Hüseyniye-i İrşad SAVAK tarafından kapatılır. Artık Şeriati üzerindeki baskı giderek artmaktadır. Çoğu zaman gizli ev toplantıları düzenler, bir arkadaşının dediği gibi artık o bir “kültür gerillası”dır. Monarşiye karşı olan özgürlük mücadelesini yarı gizli bir biçimde sürdürmeye devam eder. 1973 yılında AliŞeriati’yi bulamayan SAVAK, babasını ve bazı akrabalarını gözaltına alır, bunun üzerine Ali Şeriati kendisi SAVAK’a teslim olur ve 18 ay sürecek zorlu işkencelere uğradığı zindan hayatı 4


başlar. Çoğu zaman karanlık bir hücrede tek başına tutulur ve hergün periyodik olarak işkencelere tabi tutulur. Dış İşleri Bakanı olan arkadaşı sayesinde hapishaneden kurtulur. SAVAK’ın göz hapsi, ailesinin normal yaşantısını dahi engeller hale gelir. 1976 yılında Şeriati ailesi ile birlikte Avrupa’ya göç etmenin yollarının düşünür. Zorlu bir sürecin ardından SAVAK’ı da atlatarak Mayıs 1977’de, İran’dan havayolu ile Belçika’ya oradan da İngiltere’ye geçer. İngiltere’de bir tanıdığının yanına yerleşir, fakat çacukları (ABD ‘de eğitime gönderdiği İhsan hariç) ve eşi Puran hala İran‘dadır. Puran Hanım sadece iki kızını (Susan ve Sara’yı) İngiltere’ye babalarının yanına gönderebilir, kendisine ve Muna’ya havaalanında yurdışına çıkış için izin verilmez. İngiltere’deki arkadaşının evinde Susan ve Sara ile birlikte kalıp Puran Hanım’ı ve Muna’yı bekleyeceklerdir. Tarihler 19 Haziran 1977 günün sabahında Şeriati evde, tek başına kaldığı odanın kapı eşiğinde cansız vaziyette bulunur. Bu ani ve genç yaştaki vefatı hakkında SAVAK’dan şüphelenilmektedir. Çünkü o sırada bedensel bir rahatsızlığı yoktu. Ayrıca vefatın üzerinden daha 1–2 saat geçmeden ev İran Konsolosluğu tarafından aranır ve cenazenin resmi işlemlerinin yapılmasını istenir. Vefatın ardından ceset üzerinde otopsiye dahi izin verilmez. Ayrıca İran devleti diri halde türlü oyunlarla kullanamadıkları Şeriati’nin cesedi üzerinden bir meşruluk çıkarmaya kalkmış, naaşı İran’da devlet töreni ile defnetmeyi ve sanki Şeriati’yi monarşiye destek çıkan bir aydın gibi sunma telaşına düşmüştür. Bunun üzerine Şeriati’nin ailesi ve yakın çevresinin gayretleri ile naaşı Şam’da Hz Zeynep’in türbesine defnedilir. Yazarın Kitapları: Yeni Çağın Özellikleri, İslam’ı Tanıma Metodu, Muhtelif Eserler 1, Muhtelif Eserler 2, Mektuplar, İbrahim’le Buluşma,Şia, İran ve İslam, Kadın, Dine Karşı Din, Ali Şiası-SafeviŞiası, Ali, Sanat, Dua, Ne Yapmalı, İnsanın Dört Zindanı Genel Hatlarıyla Kitabın İçindekiler Kitapta insanı baskı altına alan ve insanın özgürlüğünü kısıtlayan 4 zorlayıcı güçten bahsetmektedir.1.Natüralizm(Doğanın zorlayıcı gücü) 2.Historizm(Tarihin zorlayıcı gücü) 3.Sosyolojizm(Toplumun zorlayıcı gücü) 4.İnsanın kendisi 5


Bu zindanların en kötüsü insanın kendisidir.Çünkü insan bilimin yükselişiyle birlikte Tarihin Doğanın ve toplumun baskısından ve hapsinden kurtulabilmişsede büyük bir anlamsızlık ve boşluk duygusuna düşmüştür. Çünkü kendi zindanından kurtulamamıştır. İnsan; Tarihin Doğanın ve Toplumun zindanından bilimle kurtulabilir ama kendi zindanından ise inançla ve aşkla kurtulabilir. Kitabın Ana Hatlarına Göre Anlatımı –ÖzetiBu çalışması öğrencilere yaptığı konuşma notlarından derlenmiştir.Ekim 1970 Abadan öğrencilerine sunmuştur. İnsanın özgürlüğünü kısıtlayan ve baskı altında tutan dört güçten bahsetmiştir. Bunlar doğa, tarih, toplum ve insanın kendisidir. En zor olanı insanın kendi zindanından kurtulmasıdır. Çünkü hayat ne ölçüde aydınlanırsa aydınlansın yeryüzünün güçlükleri ne ölçüde kolaylaşırsa kolaylaşsın insan ne denli çözülürse çözülsün insan sorunu da bu ölçüde belirsizleşmekte ve giderek trajik boyutlara ulaşmaktadır.

”İnsan

nedir?”

sorusu

da

daha

güncel

olmakta

ve

gitgide

sorunlaşmaktadır. Bu bunalım Batıda bizden daha büyük boyutlarda ve bizden daha erken düşünüldüğünü görüyoruz. İnsanın ne olması gerektiğini ne olduğunu kavrayamıyor isek kültürü eğitimi öğretimi ve ahlakı ve toplumsal ilişki düzeltime yolundaki bütün çabalarımız boşunadır ve boşa gitmeye mahkumdur.İnsan sorununu çözmeden önce ileri başarılı bir eğitim öğretim düzeyine varmamız imkansızdır.Şu halde herşeyden önce insan olma ve insanlaşma sorunu çözülmelidir. Benim tezimin özü şudur: İnsan zorlayıcının etkisindedir; bu dört zorlayıcı gücün etkisinden özünü kurtarınca özde insan olabilir ve gerçek olabilir ve anlamı ile insan olmak bu dört zindandan kurtularak özgürlüğün elde edilmesine bağlıdır. Beşer denildiğinde kastedilen, varlıkların gelişim süreci sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunan, bugün de yaşamakta olan ve bu türden dört milyar bireyin şimdi de yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlıktır. İnsan denildiğinde ise olağan-dışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır ki özel bir tanımlamam vardır bu tanıma tabiatın diğer görünüş ve belirtileri girmez. Şu halde iki insan kavramı vardır: Birisi biyoloji konusu olan insan, diğeri ise şairin üzerinde konuştuğu, feylesofun söz 6


söylediği ilgilendiği insan.İlk tür, türün bütün bireyleri arasında ortak fizyoloji, biyoloji ve psikoloji özellikleri –kara, ak, sarı, kuzeyli, güneyli, doğulu, batılı, dindar, dinsiz hepsini kapsamak üzere –olan belirli özel canlı türüdür. Bu ortak temel kanunlar dolayısıyla tıp, eczacılık, ilaçbilim, anatomi, teşhis, patoloji, biyoloji ve psikoloji oluşmuştur. Fakat insan ikinci anlamıyla, insan kimliğinde bulunmak gerçeğidir. Ve bu özellikler beşer türünün bir bireyin belirli bir ölçüde insan kimliğinde bulunmasına yol açar.Demek oluyor ki insan dediğimizde şu anda dört milyar bireyin yeryüzünde var olduğu türün bireylerini birlikte kapsamına alan tanımı kastetmiyoruz. Bu türün bütün bireyleri beşerdirler. Fakat bu bireylerin tümü de insan değildir. Her birey bir ölçüde ve bir dereceye kadar insan olabilmiştir. Şu halde şu tanıma ulaşmış oluyoruz: Bütün türün tümü de beşer olan ve tümü de diğeri ölçü ve oranında beşer olan bireyleri arasında öyleleri vardır ki ‘insan imek’ veya ‘insan olmak’ aşamasında üstün veya daha aşağıdaki derecelere ulaşabilmişlerdir. Demek ki beşer tür, değişim ve gelişim süreci içinde ‘insan olma’ya doğru adım atmaktadır .Beşer bir ‘imek’tir. Buna karşın insan bir ‘olmaktır. İnsanın ‘beşer ’den ve tüm diğer tabiat olgularından farkı şuradadır: Doğanın bütün diğer görünüşleri birer ‘imek’tir, yalnızca insan yukarıda belirtilen özel anlamı ile bir ‘olmak’tır. Ne demektir bu? Mesela akkarıncayı (termit) göz önüne alırsak; 15 milyon yıl öncesinden kalan akkarınca yuvası izlerine Afrika’da rastlanır. Görürüz ki bugün nasılsa o dönemde yaşayış biçimini ve yuvasını aynı biçimde düzenlemekte ve kurmaktaydı. Şu halde akkarınca ‘imek’ konusu olan bir varlıktır. Var olduğu her dönemde, bulunduğu her yerde ve türünün bir bireyi, durağan ve değişmez bir varlığa sahiptir. Her zaman belirli ve değişmez bir tanımı vardır. Dağ, yıldız, su hayvan, at, aslan, kuş ve ‘beşer’de böyle. İnsanın değişmez bir tanımı vardır; iki ayağı üzerinde yürüyen bir varlık söz konusudur. Değişmez tanımın, fantezi tarzında olarak bir yazar –Merih gezegenine giden büyük bir bilginin r.İnsan dendiğinde ise olağan dışı üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır.”Beşer” olarak doğrulur fakat insan olmak aşamalı bir süreci ifade eder.Beşer olarak bizde olmayan fakat olması gereken özelliklerin peşinden koşmalı ve “insan” idealinin olması gerekmektedir. İnsan ile ilgili felsefi yaklaşımları değerlendiriyor. Farklı düşünürlerin bu konudaki görüşleri; Albert ‘Başkaldırıyorum demek ki varım’, ‘Düşünüyorum demek ki varım’,

Descartes’in

Gide ‘Duyumsuyorum demek ki varım’ sözleri

insanın var olduğunu gösteriyor. Düşünen, başkaldıran, duyumsayan vardır ki bunları 7


yapar. Hayvanlarda bu özellikler yoktur. Onlar doğuştan gelen içgüdü ile hareket ederler. Hz. Adem cennette olduğu ve başkaldırmadığı sürece adam değil bir melekti. Fakat yasak elmayı yiyerek bir başkaldırımda bulunarak cennetten çıkarılır. Sonra yeryüzüne gelir ve uğraşı, çaba, savaşma içerinde hayatını sürdürmeye başlamıştır. İnsanın yapıcılığı doğada bulunmayan şeyleri isteyecek biçimde, ölçüde gelişmiştir. Doğada bulunmayanı gördüğü noktada, gelişim çizgisinde kendisinden önce gelen hayvanlardan ayrılmış demektir. Sanayi de insanın doğayı hükmü altına almak istemesinin sonucudur. İnsan üç yetenekli bir varlıktır. Birincisi benliğin bilincine ve evrenle ilişkisinin bilincine varma ikincisi özgür olma özelliği üçüncüsü sanayi veya sanatsal anlamda yaratıcılık niteliğidir. İnsan bütün tabiat varlıklarından ayrı olarak öyle bir varlık olur ki başkaldırabilir, seçebilir, bilinçlenebilir, doğaya karşı yaratıcılık yeteneğini kullanabilir. Maalesef çağımızda beşerin gereksinimleri büyük ölçüde karşılanmakta ancak insan özünü unutmaktadır. İlk zorlayıcı olan: tarihsellik, insanın özellikleri geçmişten, başlangıçtan günümüze kadar süregelen tarih dolayısıyladır. İslam tarihi, İran tarihi, Şiilik tarihi birbiri ile örtülüp dokunmuş benim geçmişimin tarihini meydana getirmiş ve bu yüzyıla kadar getirmiş “insanın tarihin başka bir diliminde yaşadığında tarihin ona verdiği özelliklerine sahip olacağını belirtiyor.” Aynı insanın iki ayrı tarihe sahip oldukları için iki ayrı olacaklarını vurguluyor. Ve Şeriati şu soruyu soruyor: Nasıl seçildim? Kendi isteğim gibi mi? Hayır tarihin, benim için seçtiği gibi İslami benimsedik ise de biz seçmedik tarih seçti. Bizim bu seçimde katkımız, katılmamız yoktur. İkinci zorlayıcı güç: Sosyolojizm(toplum) bu görüşte de toplum veya sosyolojinin temel belirleyici olduğunu kabul eden görüştür. Sosyolojizme göre insan kötü ise kötülüğü yaratan veya seçen toplumdur, eğer iyi ise aynı şekilde iyilik durumunu yaratan ve insanı buna çağıran toplumdur. Sosyolojizmde birey yoktur, seçebilen bir “ben” olarak var olamaz. Her birey toplumun onu ortaya getirdiği gibidir. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Terhan sanatkârlarından birisi anlatıyordu: cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) ben şunu ileri sürdüm: bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını 8


öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu. O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyla onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu sosyolojizmdir ve bir ölçüde doğrudur da! Son zorlayıcı güç biyolojizmdir (doğa). Bu görüşte biyolojiyi temel alan görüştür. İnsanı kurumuş ve taşlaşmış materyalizm kalıplarından bir ölçüde yükseltmeye uğraşır. Bu da gösteriyor ki 20. yüzyıl bilginleri artık 19, 18 ve 17. yüzyılların

kuru

ve

anlamlandıramıyorlar.

dar

tanımı

içinde

Biyolojizm,

insan

insanı

ele

üzerinde,

almıyorlar

ve

anlayıp

fizyolojik(bedensel)

ve

psikolojik(ruhsal) özellikler bütününün temel belirleyici olduğunu ileri sürer. Bu özellikler bütünü, çok gelişmiş ve karmaşık bir doku içinde insanı oluşturur ve her birey biyoloji kanunları içinde ve bu kanunlara göre yaşar. Biyolojizm düzeyinin hem materyalizmden hem natüralizmden üstün olduğu doğrudur. İnsanı da Doğa’nın veya maddenin olağan bir görüngüsünden daha üstün tutmaktadır. Ne var ki insanı yine öz bilinçli ve özgür bir varlık olduğunu yadsımaktadır. "ben" dediğimde, ben yine bilinçsiz ve kendi biyolojik özelliklerime bağımlı bir oyuncak demek oluyorum. Şu halde "ben" yokum. Bu görüş, örneğin zayıf kimselerin akıllı, şişmanların sevecen olduğunu ileri sürer. Demek oluyor ki akıllılık gösterenin bu işte payı yoktur, bu iş beden ağırlığının işidir. Sevecen ve cömert davranan bir kimseye de minnettar olmamız gerekmez, bu da onun midesinin işidir. 9


Kendi insan benliğinin işi olmayıp, biyolojik yapısı böyle gerektirmiştir. Esasen bize şefkat ve iyilikle davranmamak elinde değildir. Şeriati bu zorlayıcıların insan üzerinde etkisinin olmadığını aksine etkilendiğini söylüyor. Ona göre beşer, Sosyolojizmin, Natüralizmin, Historizmin esiridir. Ama insan olmak sürecine girmiş ise giderek ve aşamalı olarak bu baskılardan kurtulur ve özgür olur. Beşerin bu üç zindandan nasıl kurtulacağını şu sözlerle ifade ediyor: “Doğa zindanından, bilincini, irade ve yaratıcılığını doğaya tanımlamakla yani bilimle kurtulabilir ve elde edebilir. Tarih zindanından tarih felsefesini ve tarihsel determinizmi nasıl yönlendireceğini kavramakla tarih bilimiyle kurtulabilir. Sosyolojizm zindanından da bireyler yine bilim ile kurtulabilir ve kendi toplumsal düzenlerinin kurucusu olabilirler. Dördüncü zindan zindanların en kötüsüdür, insan bu zindandan tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan “Kendim”dir. Şeriati günümüz insanını ilk üç zindandan kurtulması bakımından ileri düzeyde olmasına karşın dördüncü zorlayıcı güç yani kendi zindanı karşısında her zamankinden daha çok çaresiz ve aciz olarak görüyor. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı ilk üç zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Şeriati çağdaş insan: ne yapacağı konusunda her zamankinden az bilmektedir şeklinde değerlendiriyor. Niçin öz zindanından kurtaramıyor kendini çünkü bu zindandan kurtulmak zordur. Çünkü önceki üç zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orada tutsaktım. Tutsak olduğumun da bilincindeyim. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu yüzden bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak diğerlerinin tümünden daha güçtür. Bilgin insan kendi dışındaki zindanlardan kurtulsa bile kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz. İnsan bu dördüncü zindandan aşk gücüyle kurtulabilir. Şeriati tasavvuftaki aşkı veya bunun gibi diğer anlamları kast etmiyor. Bunları da başlı başına başka zindanlar olarak tanımlıyor. Sözlerimin özü: O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; doğa, tarih ve toplum düzeni zindanlardan bilim ile kurtulabilir. Dördüncü zindan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur.(61syf)

10


Yazarın Yöntemi / Tekniği ve Kavramları Açıklaması İnsanın sıfatları, zindanları ve bu zindanlardan kurtuluş metodları birer birer tespit edilmeye başlandığından en iyi yaptığı iş “düşündürmek” olmuştur. Genel kitleye değil de karşısındaki izleyiciye hitap eden bu kısa açılış faslından sonra Şeriatî anlatmak istediği konuya giriş yapıyor. Genel kanılardan ve felsefi görüşlerden yola çıkarak bunların hiçbirini reddetmeden, ama bunların hiç birini yeterli de görmeden kendi insanını (yahut Kur’an’da geçen insanı mı demeliyiz?) tanımlıyor Ali Şeriatî. Bunu yaparken de temel metodu uyarınca yine Kur’an’a danışıyor öncelikle. Kur’an’da beşer ve insan kelimelerinin kullanıldığı yerlerden yola çıkarak bu kavramları açıklıyor. Kavramlar Beşer denildiğinde kastedilen, varlıkların gelişim süreci sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunan, bugün de yaşamakta olan ve bu türden dört milyar bireyin şimdi de yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlıktır. İnsan, özgür iradeye sahip, kendini üretebilen ve idare edebilen bir kahramandır. Historizim:Tarihselcilik Natüralizm: Felsefe, sanat ve edebiyatta doğal Dünya'yı temel alan çeşitli akımlara verilen ortak ad. Sosyolojiz: İktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan düşünce sistemidir. İmek:Olmak demektir Sonuç Eserde insanı baskı altında tutan dört zorlayıcı güçten bahsedilmiştir. Bunlar historizm, natüralizm, sosyolojizm ve insanın kendisidir. İlk zorlayıcı güç doğanın baskısı altında olmasıdır. Doğa zindanından ise irade ve yaratıcılığın sayesinde ve bilimle kurtulabilir. Mesala coğrafi şartların zorluklarına rağmen insanlar hayatla mücadele ederek onarmalar yapmıştır. Hava şartlarına göre insanların ev yapımları tuğla, tahta, topraktan olarak değişmektedir. 11


Tarihin

zindanından

tarih

felsefesini

ve

tarihsel

determinizminasıl

yönlendireceğini kavramakla tarih bilimle kurtulabilir. İnsanların yaşamlarında kabileler vardı. Başlarındakiler ne derse o geçerliydi ya da kölelik sistemleri vardı. Ama şuan günümüzde bu sistemler çok nadir görülmektedir. Sosyolojizmde ise toplum veya sosyolojinin temel belirleyici olduğunu kabul eden görüştür. Sosyolojizme göre insan kötü ise kötülüğü yaratan veya seçen toplumdur, eğer iyi ise aynı şekilde iyilik durumunu yaratan ve insanı buna çağıran toplumdur. Mesala doğu da görülen “kan davası” Batı toplumunda kınanırken Doğu toplumunda ise bir takdir edilme vardır. Bu insanın yetiştiği toplumun etkisinde olduğunu gösterir. Dördüncü zindan zindanların en kötüsüdür ve en acizi durumundadır. Bu zindan ‘kendim’dir. İnsan bilim ile doğa, tarih ve toplumun zindanından kurtulabilir ama kendi zindanından kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. İnsan bu zindandan kurtulmak için sürekli nefsiyle mücadele içindedir. İnsanın hayvandan farkı aklı olmasıdır hayvanlarda içgüdü varken insanlarda irade arzu istek olduğundan dolayı

diğerlerinden

ayrılır.Hz

Ademyasak

elmayı

yiyerek

bir

başkaldırıda

bulunmuştur. Mesala biz yalan söylememek için yalan söylemeyi ve kendi zararıma da

olsa

böyle

davranıyorsak,

hiçbir

karşılıkta

beklemiyorsak

doğruyu,

mahvolmuşluğun karşılığında da söylüyorsak işte burada insanın kendisini görebiliriz. Nietzsche ünlü bir filozof olmasına rağmen hayvanın canını yakan sahibine karşı çıkarak kavga etmiştir ve kendi canından olmuştur. Olay mantıksız gibi görünse de burada insanın insan olma özelliğini görüyoruz. Bir insanın böyle olabilmesi ve kendi zindanından kurtulabilmesi için inanç ve aşkın olması gerekir.

12


İnsanın Dört Zindanı - Ali Şeriati