Issuu on Google+

fanzin

alfabe

aylık kenar kültür neşriyatı

issn: 2147-9216 ocak iki bin on dört: sayı yedi katkı payı: 2 tl


Yazıyordum Ben Kuşlar Omuzlarımda Fırat Akova ÖYKÜ Kamufle Olmasın Ten Canset Er Yerküre: Beş Metrekare Ömer Kaçar Anlamlandırmak Ne Ki? Birce Altın

ŞİİR

GÜNCE

12 13

DENEME

ŞİİR

Kafamın İçinden Se(k)sler Geliyor! Berat Doğan Özkabadayı DÜZYAZI Ah İstanbul Matruşka ÖYKÜ Ayna Samet Yangın

Bando Sessizliğinde Yola Koyulanlar İstasyonu Oktay Yılmaz

4 8 10

ŞİİR

ŞİİR

6

15

DENEME

Dengeye Çeyrek Kala Ufuk Dönmez

Bir Salyangozun Derlenmiş Anıları Burak Çıkırıkçı

16

19

18

sağa çevir


28

Amma, Fakat ve Lâkin Kardelen Çanak DÜŞÜNCE PLATFORMU Edebiyatta “Kadın”

33

DÜZYAZI

Karanlık Altay Kenger ŞİİR

Hiçbir şey, Her şeydir! Umut Tugay Temel

26

30

ÖYKÜ

Sevinçlerimin Başlangıcı Berk Çetin

DÜZYAZI

25

ŞİİR

Boşluk Pınar Gürgenli Modern Anne Ece Çavuşlu ÖYKÜ

21

32

alfabe fanzin aylık kenar kültür neşriyatı

yıl: 1 / sayı: 7 ocak 2014 issn: 2147-9216 yayın türü: süreli yayın yayına hazırlayanlar: ömer kaçar canset er aykut kırşan burak çıkırıkçı mizanpaj: esra melody butcher kapaklar/çizimler: çiğdem koç arka iç kapak: yaşlı bunak baskı: kayhan matbaacılık merkez efendi mah. fazılpaşa cad. no: 8/2 topkapı/istanbul yazı-çizi gönderileri: alfabefanzin@gmail.com alfabe, gelir elde etme amaçlı bir yayın değildir. yazıların sorumluluğu imza sahiplerine aittir. kaynak gösterilerek ya da izin alınarak alıntı yapılabilir. yazılarda dil ve yayın tekniği yönünden değişikliğe gidilebilir. yayın hakları saklıdır.


Yazıyordum Ben Kuşlar Omuzlarımda Fırat Akova

ŞİİR

yazıyordum ben birbirimizin adlarını sözlükte ararken şapkalarımızı çıkardığımızda birbirimizi buluyorduk sarmaşıklar kaplıyordu tenimizi dönüyorduk yaratılışa ve tanrı günaha bakamıyordu bana aşkın kırkayaklığını tattırıyordun sen, su kenarlarımda gezinen caz öpücüğüm ben durmaksızın yazıyordum bir tozdan vazgeçip öbürüne yaslanmaktı yaşam ne de olsa bir karıncanın cesediyle uğraşmak dalıp çıkmak batık hazinelere radyo tiyatrosu dinlemek Mayıs 68’de Sartre’ı takip etmek köprüleri kırıp kırıp birleştirmek, ömür ki bir mutluluk kekemeliği yarım bırakılan harakiriler nasıl ki böler saygı duruşlarını doğuda ben de birdenbire bölüyorum sahnelerinizi yazdıklarımla çağrışımlar taşırıyorum avuçlarımdan arkamızda dişlenmiş sabahlar Rio de Janeiro’dayım görüyor musun maceracıları darma duman eden bir okyanusun sarılanı olmayacak bir İsa’yı avuttuğu yerde arada bir İzlanda’ya çıkarım bulanık bir buz oyuğuna girip zamanı durdurmak ve yazmak için (eninde sonunda İstanbul’dayım dizelerimin ayaklandığı ve şiirlerimin dindiği yerde) ben yazıyorum, adları darbelerle değiştirilen parkları hamam taslarını, peçete yalnızlıklarını, çay koklayanları boşlukları ağırlayan şüpheyi, afyon yüklü rıhtımları, köy çeşmesinden

4


5 akan dilleri samanyolunu, samanyolunun hamallarını parçalanabilirliğini atomun, özlemin, müziğin, senin korsanları ya da, asa kıpırtılarını, fırçasını kaybetmiş boyalarını yaşamın yazıyorum ben yine yine yazıyorum

ŞİİR

bilin istiyordum insanlığımızın karmaşıklığında bir patlamanın öncesinde ve sonrasında gidip gelmelerinde yaşamın ve ölümün gerçeğe virgüller taka taka yazıyordum ben <<<kuşlar omuzlarımda>>>


Kamufle Olmasın Ten

ÖYKÜ

Canset Er

Çırılçıplak sokakta kaldı. Bir kadın. Giyinme zorunluluğuna boyun eğmek istemediğinden değil, hayat kadını olduğu için değil, keyfinden hiç değil. Zorunlu olarak bir kadın çırılçıplak sokakta kaldı. Gitmesi gereken yere gitmeliydi; açık omuzları, göğüsleri, karnı, sırtı, elleri, kolları, bacaklarıyla… Karanlık sokakta kimse yoktu. Koşmalı mıydı rüzgâr gibi yolları yara yara, yoksa bir kedi gibi dikkat çekmekten korkarcasına, nazikçe yürümeli miydi? Kadın, kadınlığına lanet etti. Göğüslerinden nefret etti. Bakılan olmaktan, toplumun onu nerede ama nerede olursa olsun cinsel bir obje olarak görmesine büyük bir kin ve nefretle lanet etti. O bir et parçasıydı. Hayvanların çoğu onu yiyecek güce sahipti. İşin garip yani bu güce sahip olmaları yanında, bunu bir hak olarak da görürler ve hakkını elde edemezlerse bunu çeşitli mercilerle halletmeye çalışırlardı. Bu, güçten doğan haktı. Saklandığı kuytudan çıktı. İlelebet bir avmış gibi bekleyemezdi. Onu açık seçik bir av olmaktan kurtaracak kıyafetlere ulaşmalıydı. Kıyafetler bir nebze onu av konumundan uzaklaştırırdı. Bir kalkan gibi... Elbette bu kalkanlar arasında da farklar vardı. Kırmızısı, sarısı, mavisi, pembesi, yeşili… Vücut hatlarını belli edeni, vücudunun bazı bölgelerindeki fazlalıkları belli etmeyeni… Kişilik değişimine kadar kişinin değişimine neden olan farklı türdeki üretimleri… O, en göze çarpmayanını seçecekti. Bu kadar korku ona bir ömür duş alırken dahi çıplak kalmaması için yeterdi. Ağzı ne de güzel dolduruyordu bu kelime: çıplak. Hem dişler birbiriyle buluşuyor, hem dudaklar birbirine değiyor, hem de dil damakta geziniyordu. İlerlemeye başladı. Küçük elleriyle neresini kapatarak yürümeliydi? Göğüslerini kapatmaya çalışsa, kalçası; kalçasını kapatmaya çalışsa bacak arası açıkta kalırdı. Hepsi de avcının ağzını sulandıran en can alıcı noktalardı. Saçlarıysa bazen fazla gösterişli gelirdi. Herkeste vardı oysaki. Kısa olsa da, uzun olsa da koyu ya da açık olsa da, üstüne üstlük olmasa da dikkat çekiyordu! Dikkat! Bir kadın çırılçıplak sokakta! Hemcinsiyle karşılaşmayı umdu. Gerçi o da anlamayabilirdi onu. Neden bu hâlde olduğunu sorgular, çekip giderdi. Ne hâlin varsa gör, derdi. Öncesi yoktu bu durumun. Sonrası yoktu. Şimdi bir kadın çırılçıplaktı. Gözünün üzerinde kaşı vardı! Evet evet, gözleri, burnu, kulakları, saçları vardı. Şimdi sokakta çırılçıplak bir kadın vardı. Bu durum onu kolay av yapıyordu.

6


Nihayet bir adım attı. Cinselliğin tarihini öğrenmeliydi. Bu düzen kaç yıldır -kaç yüz yıldır- böyle idi? Hangi olaylar, hangi şartlar kadına ve erkeğe bu denli keskinleşmiş hatlarla çizili görevler biçmişti? İnsan kavramı ne zamandan beri anlamını yitirmiş ve kendini erkek+kadın’a bırakmıştı? En yalın anlamı ile, ne zamandan beri insanoğlu karşıdakinin gözlerine değil de önce göğüslerine, giyimine kuşamına, belinin inceliğine, bacaklarına, kalçasının dolgunluğuna bakar olmuştu? Bu davranışı gerçekleştiriyor olması, içinde yaşadığı toplumun onu şekillendirmesiyle mi oluştu yoksa özde de mi böyleydi? Eğer özde böyleyse, buna göre yaşasa daha iyi değil miydi? Kaçıyor olması, onu komik duruma düşürmüyor muydu? Bedenin özneliği, nesne hâline gelse, kadın ve erkek arasındaki fark az da olsa azalmaz mıydı? İnsan olmanın bilinmez huzuruna belki o zaman erişme imkânı doğar mıydı? Arzu nesnesi bir adım daha attı. Artık sokağın ortasında, çevredeki evlerin çoğunun penceresinden görülebilecek konumdaydı. Oysa görünmek istemiyordu ama bir şekilde kalkanına kavuşmalıydı. Bu şekilde milyonlarca kez ölürdü. Ölüsü bile ölürdü. Bir kadın perdesini araladı. Çıplaklık çaresizlikti, bunu hissetti. Soyundu kendinden geçercesine. Nasıl hissettiğini anlamaya, tanımlamaya çalıştı. Tenine baktı, dokundu. Tüm bu düşünceler içinde kendini sokakta, diğer kadının yakınında buldu. Çaresiz kalmaya direnmek mi onun hoşuna gitmişti, çıplaklığının acizliğine başkaldırıyor oluşu mu, diğer kadına destek olmak mı? Böyle destek mi olur? Nedenini bile sormadan, iki üç parça kıyafet getirebilirdi pekâlâ. Çıplaklığı tercih etti. Nihayet yan yanalardı ve bir adım attılar aynı anda. Kadının korkuları azalmıştı. Bu “saçma” duruma biri daha katılmıştı. Daha çok ilgi çekiyor olsalar da olsundu. Yalnız kalmaktan yeğdi. Kadın, yanına gelenin gözlerine baktı önce. Soru doluydu. Orada kendini gördü. Güven veriyordu bu güzel gözler. Birden arkalarında başka ayak sesleri duyuldu. Çıplak ayaklar, beton zemine değiyordu. Korkunç olmaktan öte sıcacıktı bu ses. Kadın, şimdiye dek hiç hissetmediği şeyler hissetti. Bu gece olağanüstüydü. Ayak sesleri arttı. Aralarına erkekler de karıştı. Çırılçıplak yürüyordu bedenler. Kol kola. Bir yandan çıplaklık korkusunu kusuyor, diğer yandan bedenlerin ne denli birbirine benzediğini haykırıyorlardı. Herkesinki aynıydı işte. Biraz yaşlı, biraz genç, kimi daha toplu, kimi daha koyu… Aynıydı işte. Aynı güzellik/çirkinlik insanda vuku bulmuştu. Saklamak neden, diye haykırıyordu çıplak insanlar. Çoğaldıkça çoğaldılar. Kıyafetler atıldı. Kıyafetler yakıldı. Sokaklar kıyafetler ve çıplak insanlarla oldu. Üzerindeki milyarlık kıyafetlerini çıkarıp ve ateşe veren birine yaklaştı kadın; böyle daha güzelsin, dedi. Sokaklar kıyafet doluydu ama kadın kalkanını kuşanmadı. Çıplaklık bir korku değil, bir özgürlüktü şimdi. Belki sadece şimdi ve yalnızca bu sokakta…

ÖYKÜ

7


Yerküre: Beş Metrekare

ŞİİR

Ömer Kaçar

i. Bir tekneye atlayıp, uç noktalara doğru bir yolculuğa çıkıyorum. Ay tepemde, ay başımdan eksik olmaz, ah ne kadar da bıkmışım. Halatı dolayıp kördüğümleştiriyorum deniz dalgaları üstünde, “Dola boynuna!” diyor hasmım ya da yaşamamı istemeyen bir hısım. Ne kadar da yorgunum, ah alıp gitmek istiyorum başımı bırakın. “Vedanın saati olmaz,” diyorum, beni bekler durur yeni coğrafyalar. “Kâşif misin, nesin sen, ne? Varlığına duyduğun merak neden?” Doğru söylüyor su canavarları ya da kuyruklu yıldızlar, bilmiyorum.

8


9 ii. Henüz evlenmedim fakat dört çocuğum var, biri diğerlerinden yaşça büyük. Babalık ediyor ben ortalıkta olmadıkça, diğerlerini özleyip duruyorum. “Baba!” diyorum, “ne kadar da uzun zaman oldu elini tutmayalı…” O hemfikir değil, onun derdi toprak, derdi permakültür ya da reenkarnasyon. “Biz senin oyuncakların mıyız tanrım?” Ah tanrım bize bunu neden yapıyorsun? Geç de olsa anladım, tanrı bizi yaratmamış, düşük yapmış da ondan. iii. Yapışkan kâğıtlara yazıldı yıllar öncesinde sulu şakalar ve büyük yalanlar. Evren benimle alay ediyor, ben karşısında mahzun ve bir o kadar da aptal.

iv. Bir ada el sallar uzaktan, yanında geniş gövdeli ve uzun boylu arkadaşları. Dalları eğilir ağaçların: “Bir adam mı, adam mı o uzaktan bize doğru yaklaşan?” “Selam dostlar, huzurunuzda beş dakika dinlenip devam edeceğim, belki bir şeyler paylaşabiliriz kişioğlu adına üç beş kelam falan.” Ne kadar çabalasam da anlatamıyorum onlara yalın bir biçimde, abartmadan. İnanası gelmiyor kökteki solucanlardan yaprak bitlerine kadar kimsenin. Ağaçlar neden gürler, ilk defa o an anladım ve sustum. Rüzgârın yalancısıymış onlar da, onların da bir suçu yokmuş meğer. v. Özümü kaybettim, bulabilir miyim yeniden bilemiyorum.

ŞİİR

Akbabaların misafirperverliği canımı sıkıyor, of gidin başımdan artık! Göğü yırtın ve yeryüzündeki kaplumbağaların leşiyle beslenin.


Anlamlandırmak Ne Ki?

GÜNCE

Birce Altın

Gece bitiyor ve sabahın ayazı beliriyor usulca. Birazdan güneş bir sihirbaz gibi yenileyecek kenti. Güne yeniden başlamanın sevinci kaplayacak tüm şehri. Yeni bir günün ilk ışıklarıyla canlanacak her şey. İlkin kuşlar yuvalarını terk edecek, günlerini sürdürebilmek için. İlk pencere açılacak, ilk bebek ağlayacak, fırın tezgâhlarına günün ilk ekmekleri düşecek, çarşılar yine taze ekmek kokularıyla başlayacak güne. Bense hangi gün olduğunu bilmediğim yeni bir güne uyanacağım. Tek hissettiğim iliklerime işleyen soğukluk olacak. Odamın karanlığı, havasızlığı, dağınıklığı, eşyalarım hiçbir şey farklı görünmeyecek bana. Her şey gece bıraktığım gibi kalacak. Yüzümü yıkama bahanesiyle gittiğim banyoda özellikle sabahın uykusuzluğuyla beliren sorunlarımı çözme ümidinde olacağım. Aynayla yüzleşeceğim. Her sabah aynı mı olmalı diyeceğim? Hep aynı mıyım ben? Günlerin bana katkısı nedir? Bugünümü dünden ayıran, yarından ayıracak olan nedir? Ben ne yapıyorum? Neden uyandım? Neden… Ilık bir duşla kendime geldikten sonra, çayımı bardakta bırakıp, alelacele çantamı toplayıp kendimi kaçar gibi dışarı atacağım. Her günkü rutin hayatımın başlangıç yeri olan durağa varacağım, otobüsü beklerken akışı izleyeceğim. Yaşanamamış yaşamları düşüneceğim. Milyonlarca insanı, ilişkileri, kederi, ölümü, aşkı, tükenmişliği, acıyı, tanışıklığı, statüyü; milyonlarca eşitsizliği düşüneceğim. Sonra ne mi yapacağım? Bir hiç. Devam edeceğim yoluma. Kendime ayıramadığım vakitler için şikâyet edeceğim, yorulduğumu vurgulayacağım gün boyunca, sınav peşinde sürüklenmenin belirsizliğini anlatacağım çevremdekilere, hafta yedi günse on iki günü doluyum diyeceğim. Çifter çifter geçtiğim günlerde sınav adına katkıda bulunacağım kendime, lakin insanlığım adına değil! Bu sabah kendime “dur” dedim. Dur ve dinle. Dur ve izle. Ve günümü farkındalıkla geçirmeye ayırdım. Genellikle büyük adımlarla teptiğim yürüyüş yolunda bu sabah; sabahın en kor saatlerinde, kulağımda “These Rivers Between

10


Us” müziğiyle çevreme odaklanarak yürümeye başladım. Her sabah karşılaştığım beyaz tenli, biraz şişmanca, tahminimce yetmiş yaşlarında olan, kaldırım köşelerine oturan, yüzünde ağlamaklı tebessüm beliren, önünde bir çuval ıhlamuruyla oturan ıhlamurcu amcanın yanına gittim. Yanındaki kaldırım taşına tüneyiverdim. Bir poşet ıhlamur isteyerek başladım konuşmaya. Sonrasında ise benim konuşmama gerek bile kalmadı, amcam konuşmaya hasretmiş. Anlattı da anlattı… Yetmiş değil seksen bir yaşındaymış. Sadece dinledim, yaşanamamış yaşamlardan birini dinledim bu sabah. Yanından ayrıldıktan sonra sahilde ilk rastladığım çay bahçesine atıverdim kendimi. Bir çay ve bir simit olamazdı sabahımı şenlendiren değil mi? Evet, olamazdı. Oturmaya vaktim olmadığını düşünüyordum bugün, o yüzdendir kalan simitlerimi de martılarla paylaşıp vakit kaybetmeden kalktım. Girdiğim ilk dükkândan birkaç kâğıt ve zarf aldım. Özlediğim her insana ayrı ayrı yazdım. Yollamak için postane yoluna koyulduğumda ise, elektrik direğine iliştirilmiş olan afişte bir çocuk oyununun yarım saat sonra prömiyer yapacağını okudum. Yönümü değiştirip gişeye yöneldim. Vardığımda “Bir bilet lütfen,” dediğimde memur gülümseyerek “En arkadan veriyorum,” dedi. Salona oyunun başlamasına yirmi dakika kala girdim. İçeride koşuşturan, şakalaşan, oturup oyunun başlamasını bekleyen, telefonda Candy Crush oynayan çocukları seyrettim. Baksanıza, benim oyunum içeri girdiğim an başlamış oldu. Işıklar kapandığında ise bir gürültünün ardından derin bir sessizlik oluştu, sonrasında tek fark ettiğim oyunun tınısı ve parıldayan gözlerdi. Oyun bittiğinde günüme yakışan bir oyundan çıkmış bulundum. “Robinson Dans Öğreniyor” oyunundaki Robinson edasıyla çıktım salondan. Doğadan kopmuş, kimilerine göre uygar insanın hissiz, yalnız, arkadaşsız kalışını işleyen oyunda çocuklarla birlikte eğlenip öğrendim. Bugün fark ettim ki eskisinden çok daha fazla sayıda insanla çok daha kısa süreli ilişkilere sahip oluyoruz. Daha kısa süreli olan bu ilişkiler daha yüzeysel olmak durumunda kalıyor. Bu yüzeysel ilişkiler bütünü soğuk bir günde karşılaşan kirpilerin hikâyesine benziyor. Kirpiler ıs��nabilmek için birbirine sokulmayı akıl ederler ama bu sefer de dikenleri birbirine batar. Birbirinden ayrıldıklarında ise bu sefer de soğuktan rahatsız olurlar. İşte bugün, biz insanı kirpilerle özdeşleştirdim. Artık insan olarak çok uzağız birbirimize. Önce sevgiyi sonra dostluğu katlettik. Birinin yerine nefreti ötekinin yerine çıkarı koyduk. Güzel olan ne varsa çirkine yenilmesine göz yumduk. Geleceği betimlemekten günü aksattık, anlık çıkarlarla hareket ettik, doğayı es geçtik sonrasında ise bir şeyleri anlamlandırmaya çalıştık. Ben diyorum ki… Anlamlandırmak ne ki? “An” tek başına gayet güzel, farkındalık yarattığımız müddetçe.

GÜNCE

11


Bando Sessizliğinde Yola Koyulanlar İstasyonu Oktay Yılmaz

tanıdık yüzyıllar yaşanıyor insandaşlar arasında sabahın tininde uyanma yıkıntısı bando sessizliğinde yola koyulanlar istasyonu bu tırnağın etiyle valsini bitirelim mi mirim müsait bir yerde diyip inesim var -

ŞİİR

öğle araları benzerdir misal tabildot çehrelerde doyarsın kana kana - bir sigara ver de dostluğumuz pekişsin “kardeşler dünyaya hoş geldiniz” biraz güneş, biraz oksijen bir kutu taze sıkılmış gökyüzü istiyorum biraz da az kullanılmış kent insan ve insanlık adlı kitap? hmm, yok diyorsun yani desene yine kitapsız dolacak dünya şunlar kaça şunlar bir avuç kuyrukta bekleyemeyenler kafa ütüleyicileri merhabasız apartman sakileri bayram masajları otostop öğrencileri - hepsini düş limitli kartımdan geçelim tanıdık yüzyıllar yaşanıyor insandaşlar arasında farklı düşlerde çalışsak da mirim, aynı anda başlar mesaimiz

12


13

Kafamın İçinden Se(k)sler Geliyor!

Arabesk sevmeyen insanı sevmiyorum. Arabesk seven ama Ferdi Tayfur dinlemeyen insandan nefret ediyorum. Hem arabesk sevmeyen hem de Ferdi Tayfur dinlemeyen insandan tiksiniyorum. Eğer bir yerde televizyon çalışıyorsa sadece Ferdi Tayfur filmini göstermeli. Hani şu uğruna duvarların yerle bir edildiği filmlerden bahsediyorum. Onun dışında televizyonun sesi çıkmamalı. Çünkü televizyon gerçek değildir, televizyon lanet olası bir kandırmacadır, televizyon renkli boyalara bandırılmış bir cehennemdir, gereksizdir, yalandır, bizi uyutan masallardır, peş peşe açılan kutulardır, komedidir. Hemen şu aletin fişini çekin çünkü benim HUZURUM KALMADI... Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz. Onun gösterdiklerini giyiniyorsunuz. Onun gösterdiklerini yiyorsunuz. SEN DE Mİ LEYLA? Sen de çocuklarını onun dediği gibi mi yetiştiriyorsun? Televizyonun izin verdiği ölçüde mi düşünüyorsun? Ah Leyla! Çocuklarını eğitmeni istemiyorlar, ileride düşünmelerini istemiyorlar, televizyonu saçmalıklarla dolu dolu hâle getirerek zihinlerini meşgul etmek istiyorlar, kendilerine engel çıkartacak nesil yetişmesinden korkuyorlar, kitap okumasının önüne geçmek istiyorlar. Sen de kitap oku Leyla, çocukların da okusun, ben de okuyorum. Yok mu kitap okumayı BENİM GİBİ SEVENLER... Onlar medya patronları. Etrafımızda dönüp duran dolapları anlamamı-

DENEME

Berat Doğan Özkabadayı


DENEME

zı istemiyorlar. Hayatımızı yönlendirmeye çalışan insanlar var ve biz düşünmeye başladıkça rahatsız oluyorlar. Düşünün ki bu sefer onlar kazanmasın. Sadece düşünün yahu! Hayatınızdaki tek gerçekliğin bu kutunun içindekiler olduğunu bilmiyorsunuz. Bu ekranda gördüklerinin dışında hiçbir şey bilmeyen çocuklarınıza acıyorum. Sokağa çıkıp gerçek özgürlüğü hissetmeyi deneseniz farkına varacaksınız ne de güzeldir BU ŞEHRİN GECELERİ... O kutunun içinde bir şey var. Yemin ediyorum onun içinde bir şey var. Devlet başkanları, yalancı politikacılar, başbakanlar, yarışma programları, sahte eğlenceler, danışıklı dövüşler, diziler diziler dizile dizi dizzzz... Uyudunuz mu? Durun daha bitmedi.  Televizyonun kutsal bir güç olduğunun farkına varmalısınız henüz vakit varken. Kötü insanların eline güç geçtiğinde neler yapabildiğini biliyor olmanız lazım. Bilmiyor musunuz? Hemen anlatıyorum. Kötü insanların bu gücü elinde tuttuğunu ve bütün yalanları size ‘gerçek’ adı altında sunabileceğini düşünün. Ne kötü değil mi? Bunu engelleyin ve televizyonunuzda sadece Ferdi Tayfur’un BATAN GÜNEŞ filmi oynasın dursun. Ferdi Tayfur gerçektir. Korkmayın. O tamamen gerçektir. Anlamıyorsunuz. Ah bu anlayışsızlığınız YAKTI BENİ... Beni dinleyin. Her yaştan, her renkten, her boydan, her dilden, her dinden yaratıklar. İyi dinleyin. Karakutunuzdaki sihirlerin gerçek olduğuna inanmaya başladınız. Bu sihirli dünyayı yok etmek için neler yapıldı neler. Anlamadınız. Anlamadığınız anlatıldı yine anlamadınız. Televizyonunuzun içindeki adamların, yani o kötü adamların istediği son şey bilinçli ve ne istediğini bilen bir toplumdur. Siz öyle bir topluma dönüşmeyin diye sürekli olarak düzmece hikâyelerle algınızı dağıtmaya, din ve eğitim üzerindeki tartışmalarla dikkatinizi başka yöne çekmeye çalıştılar. Sizi habersiz bırakmak istiyorlar. Ya da nefessiz. Hangisini isterseniz. Şimdi koltuklarınızdan kalkın ve sokağa çıkın. Çocuklarınızı parklarda oynarken izlemeyi özlemediniz mi? Evet özlediniz. BEN DE ÖZLEDİM... Televizyonun diktatör dediğine diktatör, terörist dediğine terörist, hain dediğine hain, şehit dediğine şehit, şerefsiz dediğine şerefsiz, kahraman dediğine kahraman diyen uydu alıcıları sizi. Spikerin dudak uçlarında yaşayan, okumaktan, sorgulamaktan, araştırmaktan nefret eden boş kafalılar sizi. Sakın okumayın, sorgulamayın, araştırmayın, incelemeyin. Sadece kumandanın tuşuna basıp ezberleyin. Birilerinin televizyonda yemek yemesini seyrederken sokakta insanların açlıktan öldüğünü bilmeyin. Sizden kilometrelerce uzakta dünyanın diğer ucunda hiç tanımadığınız birini alçak ilan edin, yine dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığınız birini kahraman. Oldu mu Leyla? Yalnız şunu da unutma her an elektrikler gidebilir, bu rüyadan uyandırılabilirsin MERAK ETME SEN...

14


15

Dudaklarım açılmazdı, gözlerim güvenilir bir korkuluk misali gözetirdi bu afaziyi. Sanki sensiz olmuyordu istasyonlar. Bir gece gitmek meselesi üzerine monolog yaparken buldum kendimi. İnsan suyun altında ne rahat düşünüyor. Oturup gidenleri hesapladım. Kendimi anlayabilmek için ne yollar kat ettiğimi düşündüm. İç acılarımı toplayıp, seni kendimden çıkartıp bakmalıydım bu meseleye. Gitmek, terk etmek değildi aslında onu anladım bunca zaman sonra. Asıl terk eden, gidiyorum diyen değil, karşısındakini içindeki trene bindirip gülümseyerek yolcu edebilendi. El sallamak zordu ne de olsa, kışın çıplak ellerle arkandan. İki elin sesi vardı, bir elin sensizliği. Benim kendi kendini ısıtabilen ellerim vardı. Alkışladım kendimi. İnsan ne güzel düşünebiliyordu suyun altında. Ve nasılda güzel görebiliyordu, güzel görmek istediğini. Senden nefret etmeye ihtiyacım yoktu. Öyle ki mecalim dahi yoktu. Sen gitmiştin ve ben arkandan gülümsüyordum. Elzem meseleydi gitmek. Ve sen hep gidiyordun. Senin sorunun dönmek üzerineydi, nedense hep dönüyordun. Alacaklı gibi kapıma dayanıyor, fakirden ekmeğini ister gibi benden aşk istiyordun. Beni eksiltiyor ve anlamıyordun. Seni terk ediyordum, öldürüyordum, kanatıyordum, görmüyordun. İçimdeki trene binip hiçbir şey olmamışçasına kafanı cama dayayıp uyuyordun. Sen hep uyuyordun. Ben hep gülüyordum. Ah nasıl da güzeldi istasyon çayları, gitmek meselesi üzerine konuşurken İstanbul’la. İstanbul’un boğazını farenjitken gördün mü hiç? Peki martıları kan kusarken? İstiklal’den aşağı doğru koştun mu tanımadığın bir adamla? Fransız konsolosluğunun önünde simit sattın mı dilencilere? İstanbul’u hastayken görmelisin. Asya’nın Avrupa’ya küsüp trafiği kilitlediği saatlerde insan öksüren İstanbul’u tanımalısın. Ama önce onların hikâyesini dinlemelisin eski bir şairin notalarından. İki yakası bir araya gelmeyen piçler, bizler, iyi biliriz birini kaybetmeyi içindeki yalnızlıkta. Uyumuyorsa İstanbul hiç, gecelerin yalnızca piçlere ait bir kitap olmasındandır. Yazacak çok şeyi olup kelime kelime insan kusan, özgürlüğü martılarla sınırlı bir yere aitliğimizdendir. Aşk zor, aşksızlık imkânsızdır. Ve hep bir dert vardır gülümsemelere ukte olan. Gözlerinin gülmemesi de bundandır İstanbul’un. Ben İstanbul’u seninle görmek isterdim. İçimdeki senden tutuşturduğum, Beşiktaş-Kadıköy vapurunda kendimle tartıştığım, her seferinde simitsizlikten yakındığım anlarda yanımda ol isterdim. Adım adım kalabalıklarında kaybolduğum bir başka şehirdin sen. Tut nefesini. Boğazdan yalnızlığıma düşeceksin biraz daha gelmezsen.

DÜZYAZI

Ah İstanbul Matruşka


ÖYKÜ

Ayna Samet Yangın Bakışlarını kaldırdı. Bu yüzü tanımıyordu! Yabancı hissediyordu. Tanımıyordu bu yüzü. Mimiklerini bilmiyordu. Bu yüzün karşısındaki insana hangi hisleri uyandırdığını bilmiyordu. Ama en mahremine kadar sokulmuştu. Bu yüzün sahibiyle hiç tokalaşmamıştı. Yolda giderken hiç karşılaşmadığı bir yüz, birdenbire karşısındaydı. İlk söylenmesi gereken kelimeleri düşündü. Dili damağı kurumuştu. Ne demeli şimdi bu yabancıya. İçeri nasıl girdiyi düşünmüyordu bile. Ağzını açtı, ses çıkmadı. Aslında korkmuyordu ama şaşkındı. Şaşkınlığı, bu yabancıyı bunca zaman fark etmemiş olmasınaydı. Bu yabancıyla bir adım sonra burun buruna geleceklerdi. Burada, bu anda, bunların hepsini saran zihin buharında buğulanıyordu gözleri bungun. Bu yüzün sahibine hiç özlemle sarılmamıştı. Hem hiçbir zaman karşı karşıya oturup şöyle demli bir çay içmemişlerdi. Kahvenin kırk yıllık hatırını da paylaşmış değillerdi. Burun buruna, bu anda, buradaydılar işte. Yumruklarını sıkmaya başlamıştı bile. Koskoca adam! Kavga mı edecekti? Ağzını açıp konuşmuyordu bile terbiyesiz! Ne işi vardı burada! Kızmasına kızıyordu ama diğer yandan sakinleşiyordu. Çocukken karşılaşmıştı galiba? Misket mi oynamışlardı beraber. Sorularla kafasındaki buhur artıyordu. - Yabancı? - Yabancı? Sesi tanımıyordu. Derinliğinde hiçbir hatırayı canlandırmıyordu. Benzemiyordu da. İnsan sesi sonuçta ama ses rengi de yabancı. Göremediği bir renk tam karşısında! Körlük üzerinde dalgalanan seslerin titreşim ironisinin kokusu da hiç tanıdık değildi! Çocukluğundan kalma anılar arasında yoktu. Misket oynamamışlardı mesela. Başka mahalleden gelen yabancı çocuklar çetesi arasında da değildi. Saklambaç oynadıkları zaman hiç bulamadığı bir çocuk var mı diye zihnini yokladı. Kolunu omzuna atıp birlikte yürüğü çocuklardan birisi de değildi! Kaybolup gitmiş tekerlemeler arasında kalan bir tat da değildi! Hu-da-da hu-da-da erikleri çalıyorlar! Tekrar dinledi, hayır o ispiyonlamıyordu bunu. Çakmak çakmak olmuştu gözleri, yabancıya -belli ki yüzünün tüm hatlarını ezberliyordu- bakıyordu. Tanıdık bir ifade arıyordu. Yok! Hiçbir aşinalık yok. O kadar yabancı ki! Nasıl olmuştu bu? Hiç mi karşılaşmamışlardı sokakta? Hiç mi bir ortak ahbap yoktu aralarında? Hiç mi birlikte gitmemişti yedikleri

16


17 hiçlikleri? Hiç mi bir duman altı kahvehanede futbol takımını veyahut memleketi kurtarmamışlardı bir fırt sigara eşliğinde, sarı izmaritli? Hiç mi? Bu kadar mı karşılaşmamışlardı? Kitaplardaki kelimelerde de görmemişti bu yüzü. Görmezden gelmiş olma ihtimalinin zihnine ikmalinde yaşanan aksaklıkları da göz ardı etmişti. Bu kadar mı şuursuzdu, bu kadar mı şiirsizdi yabancılığı? Ama olan biten zahirî bir zahir tezahürü gibi hatlıydı! Saklanan gerçeklerin oluşturduğu körlükte el yordamıyla arıyordu kalemini. Belki çizebilecekti; bu görüntüdeki kokuyu. Duraksadı. Ucu kırık kalemi için başka bir alete daha ihtiyaç teşekkülü esnasında tanıma serüveni için hangi edevatı kullanacaktı? Düşünceleri küfür mahiyetinde meşakkatli icraatta iken vücudunun titrek dengesi boşalttı nefesini; - Kimsin? Aynada buhar oluştu.

Önceki Sayılarda: Samet Yangın

Ağzından nefes alırsa da boğazına kaçtığını biliyordu. Acı tecrübeler edinmişti. Karşıdan gelen de üstüne üstüne yürüyordu. Koskoca kaldırımda! İngilitere’de miydik? Gitsin sağdan. [Sabah, Sayı 2]

ÖYKÜ

Unutması iki saniye sürdü ya da sürmedi. Bardağı bıraktı ve kapıdan çıktı. Bu kadar çalışmasına rağmen yetememe duygusu zamanla öfkeye sebep oluyordu. Mekanikleşen işler yüzünden iletişim kurmayı da unutmuştu. [Memur, Sayı 3] Uzaklardan başka sesler de yükselmeye başladı. Motorlar çalıştırılıyor. Gidiyorlar! Kaç saniyeye giderler? Gidecekleri zaman artı ölümüm için gerekli üç saniye kadar mı yaşayacağım? [Kaç!, Sayı 4] Uçuyordu! Peribacalarını geçtiler! Sıcak hava balonunun sepeti de sıcak olur muydu? Seksen günde devriâlem yapsalar Karamazov Kardeşler yine kavga eder miydi? Hem Raskolnikov’u neden aralarına almamışlardı?

[O’nun Adı Mutluluk, Sayı 5]

Salıncağım olsun. Göl olsun, üzeri sisli. İnsanlara kasvet gibi geliyor. Oysa sizin de sisi sevdiğinizi biliyorum. Yapraklarınıza konan küçük damlalarla nasıl sohbet ettiğinizi görüyorum!

[Çiçek, Sayı 6]


Bir Salyangozun Derlenmiş Anıları Burak Çıkırıkçı

Çırılçıplak duruyoruz dünyada, Ellerinde okyanus geçen kitaplar, ‘üç masa ötemizde bafra içen bir Tanrı’ Durmadan bizi kaydediyor. Üzerinde omuzlarını açıkta bırakan kanamalar var. Annem beni Kanarya’ya götürüyor trenle, Çok sigara içilen bir kompartımanda, Bir görsen! Dışarıda nasıl bir kuş kıyamet. Sevgilerimle demiş bir mektup sonlanırken. ŞİİR

Bir yatılı okul yalnızlığıdır ki bir ömürdür içimde Durmadan çölde yangınlar çıkıyor ve Toprağın altında taşlaşan her şey gibi Metruk bir tımarhanedir yalnızlık, Ağrılı doğum yapmış bir gelincik, Sanki günlerden Cumartesi ve ben bir ilkokul bahçesiyim. Karnımı ortadan ikiye yarıyor neretva, Biliyorsun, bu bizi üzemez artık Acının kıyısında durmuş, Öylesine yalnızsın ki, Gerçekte deniz bile yok. Nasıl ölü deriz ki artık sevdiklerimize, Parçalanan bedenini eski kente bağlar çekeriz, Min’el mevt, min’el aşk!

18


19

Dengeye Çeyrek Kala Fazla mutluluk aklı köreltir. Sevincinden kime sarılacağını bilemez insan. Bakkalın yanağından makas almak, manavın ellerini mıncırm... Öhöm. Sevgi sözlüğüne uygun dilde şapşalca, gündelik dile uygun olarak ise aptalca bir hâldir bu. İnsan haddinden fazla mutlu olunca ne şekilde olursa olsun mutluluğunu birileriyle paylaşmak ister. Kendisine büyük kötülükler yapmış birini görse affedesi gelir. Kalp, beyne darbe yapıp yönetimi ele geçirir. Duygularının kalesinde bir imparator gibidir yüreğin. Birini çok seversen, metrobüste herkese yer veresin gelir. Söğütlüçeşme’den bırak Edirnekapı’yı, Edirne’ye kadar ayakta gidersin gerekirse, gerçek âşık yürüyerek de gider. Şimdi sen buradan yola bir çıksan dünyanın yuvarlak olduğunu bulacak kadar yürürsün mesela. Sonra sevdiğin insanı görünce dünyanın döndüğünü bile unutursun. İşte tüm bu güzel duygulara rağmen, mutluluk hayatın bize sunduğu sınırsız bir ürün değildir. Tükenmeden mutlu olmak gerekir. Sen mutluluk salıncağında keyifle sallanırken, azcık da ben bineyim diyen biri her zaman bekler senin o salıncaktan inmeni. Çünkü herkesin küçük bir an da olsa mutlu olmaya hakkı vardır. Mutluluğunun uzun sürmesini istemeyen birileri varsa, salıncaktan inmeni beklemezler. Bir şekilde düşmeni beklerler. Ve düştüğünde, can��n yandığında yarana merhem olacak kimseyi bulamazsın. Aklın başına geldiğinde, mutluluk sarhoşu olduğunda yaptığın hataları bir bir vuruverirler yüzüne. Sonra dönüp o salıncağa bakarsın. Şimdi senin yerinde mutluluktan dünyanın döndüğünü bile unutan bir başkası vardır. Fazla mutsuzluk ise kalbi yorar. Küçükken üzülmen için en büyük sebep oyuncağının kırılmasıyken, şimdi rakip kaleyi abluka altına alan Barcelona atakları sıklığında hayal kırıklığı yaşarsın. Ama üzülmeyi bırakmalısın. Bırakamıyorsan azaltmalısın. Bir tren inmek isteyen yolcularını duraklara tek tek nasıl bırakıyorsa, sen de seninle yola devam etmek istemeyen insanları o duraklara bırakmalısın. Tek başına çıktın bu yola. Daha sonra sana eşlik edenler oldu. Ama yolun sonunda birçoğu senle birlikte olmayacak. Bunun farkındaysan ne âlâ, mutsuzsun ama aklın başında. Eğer buna inanmakta zorlanıyorsan sen tam da şu anda o salıncakta sallanmaktasın. Olsun, sen de haklısın. Başkasına sıra verinceye veya o salıncaktan düşünceye kadar mutlu olmalısın. Hayat dediğin iki ucu boklu bir değnektir. Mutsuz olsan keyif alamazsın ama bir gün istediğin hayatı yaşayacağına dair bir inancın varsa kendini teselli

DENEME

Ufuk Dönmez


DENEME

edersin. Ama o beklediğin günler bir türlü gelmek bilmez. Mutluysan, hayata karşı almış olduğun bu zaferin sarhoşluğuyla akıl tutulması yaşarsın. İnsan her zaman aşırısını ister, daha da mutlu olmak için yanlış şeyler yaparsın. Hiç yanlış yapmasan da, her şey istediğin güzellikte gitse de hep aklının bir köşesinde vızıldayan kötü düşünceler vardır. Bir gün o büyü bozulacak ve sen yastığa başını koyarken yarın daha güzel bir gün olur umarım diyen müzmin mutsuzlardan biri olacaksın. Hepimiz birden mutlu olamayız. İnsanlığın en eski uygarlığı mutsuzlardır. Onlar en başından beri hep vardır. Hayat inişleri çıkışları olan yollardan ibarettir, bizse nefes aldığı müddetçe arkasında birilerini bırakıp yürümeye devam eden yolcularız. Bu yol boyunca sevinen insanlara kıyasla kederli insanlara daha çok rastlarız. Çünkü mutluluk kısa, mutsuzluk uzun dönem yapılan bir çeşit hayat askerliğidir. Ayrılmak istiyorum diyen sevgilinden ayrılırsın. Baban öldü derler gömersin. Onlar hep bir şey söylerler ve sen hiçbirine karşı çıkamazsın. Hayatın tam da ortasında yalnız, bir başına çaresiz bir askersin sen. Tek tesellin senle aynı acıları çeken bir tabur dolusu insanın var olduğunu bilmen. Mutluluk paylaştıkça çoğalmaz. Belki sen daha fazla mutlu olursun ama paylaştığın insanlar kendi mutsuzluklarını hatırlarlar. Mutsuzluk paylaştıkça büyür ve dağ gibi olur. Üzüntülerin ya bir rakı sofrasına meze olur, ya da aynı acıları yaşamış birinin kalbine hançer. Konuşmamak, içe atmak bazen en iyisidir. Her insanın yüreğinin içinde derin bir kuyu vardır. Unutmak istediklerini, acılarını, kederlerini birer birer o kuyunun dibine yollar. Bir süre hatırlamaz belki, unuttuğunu zanneder. Ama günün birinde birisi çıkar ve o kuyudaki kovayı yukarı doğru çeker. Ve o kovanın içinde, unuttuğunu sandığın her şey birer birer suyun yüzüne çıkıverir. Mutluluktan kendini kaybettiğin bir anda; belki küçük bir anı, bir tebessüm, küçücük bir detay seni o kuyudan yukarı çekilen acılarınla yüzleştirir. Zaman hiçbir şeyin ilacı değildir. Zaman, mutsuzluğunun üstüne örttüğün bir örtüden ibarettir. Güneşli günler gelince o örtüyü kaldırırsın. Ve örtünün altına sakladığın hüzünlerin aniden ortaya çıkar, seni güneşin doğuşunu izlemek isterken sabah ayazında bırakır. Ne yapmalıyız peki? Bütün bunlarla yüzleşmeli ve olanları kabul etmeliyiz bence. Böylece her şeye hazırlıklı olabiliriz. Öleceğini bile bile gülen, güldüren, eğlencesine bakan da sen değil misin? Filmin sonunun kötü biteceğini bilsen de, öncesindeki birkaç dakikalık mutlu an için o filmi izlersin. Gözyaşın fazla gülmekten mi yoksa ağlamaktan mı süzülür yanağından bunu yaşamadan tahmin edemezsin. Ama filmin sonunu değiştirmen için küçük de olsa bir şansın varsa eğer, risk almalısın. Mutlu olma ihtimalin için, kirpiğinin ucundaki gözyaşını feda etmekle gelir güzel günler.

20


21

Boşluk Pınar Gürgenli Selda, hazırlıkları tamamlayana kadar evde dört döndü bütün gün. Kan ter içinde kaldığı için üç defa duş aldı. Kendini kelebek gibi hissediyordu. Uçuyordu, zarifti, hafifti… Mutluydu. Rahibe işi masa örtüsünü serdi. Üç kollu şamdana bordo mumları yerleştirdi. El emeği göz nuru saten peçeteleri, yaldızlı halkalara geçirdi. O şık balık restoranlarındaki gibi zengin görünümlü kabarık bir yelpaze şekli yapana kadar dakikalarca uğraştı. Kristal evladiyelik kadehleri dizdi sofraya. Her şey hazırdı; ezogelin çorbası, paçanga böreği, mercimekli köfte, zeytinyağlı sarma, dana rosto, patates püresi ve mezeler. Peynir tabağı ve meyve sepeti de çok şık görünüyordu. Müziği de açınca, şöyle uzaklaşıp salonun köşesinden eserini seyretti. Gurur duydu kendiyle. Bir de şu pis koku çıksaydı evden her şey dört dörtlük olacaktı. Kapı çaldı. “Buyur Emin Efendi?” “Selda Hanım, yönetici Musta Bey diyor ki ilaçlama yetersiz gelirse, bu toz ilaçtan kaloriferlerin altına bir de kilerin dip köşesine serpecekmişsiniz. Malum bu haşere pek dirayetli, nerden çıkacağı belli olmuyor allahsızların.” “Tamam, Emin Efendi sen ver ben yarın yaparım.” “Yok. Hemen yapmak lazım değil hanımım. Eğer tekrar görürseniz böcüklerden o zaman yapmak için, tedbir mahiyetinde yani.” Apartman boşluğunda çınladı Selda’nın kahkahası. “Böcükmüş! Bir de bu çıktı başımıza. Yani şu ev anamdan yadigâr olmasa şeytan diyor sat git temizinden bir yer al! Bitmedi derdi! Neyse, tamam Emin Efendi. Tekrar haşere görürsem yaparım. Sağol.” Saat altı olmuştu. Hemen kendini attı banyoya. Tekrar duş almak istemedi. Koltuk altını yıkadı, deodorant sürdü. Önce taradı, sonra bir güzel maşaladı saçlarını. Gözlerine kalın kalem çekti, siyah. Rimel, allık, ruj derken beğendi aynadaki aksini. Şişman olmanın en güzel yanı cildinin geç kırışmasıydı kesin. Şanslıydı. Estetiğe falan ihtiyacı olmayacaktı on-on beş yıl. Belki de daha fazla! Uğurlu kırmızı elbisesini geçirdi üstüne. Siyah süper ince çorabını dikkatle giydi, kaçırmadı bu sefer. Bu gece her şeyin yolunda gideceğine delil saydı boğum boğum bacaklarında kaçmadan kayan çorabı. Sivri burun rugan pabuçla-

ÖYKÜ

İbret öykülerine konu, nasihatlere kişi olduğunu bilir şişman insan. Buna kafayı takmamak için patlatıverir bir espri durduk yere! Kahkahası onu “kendiyle barışık” kılar, Özgüvenini yüksek, daha daha yüksek gösterir ele güne.


ÖYKÜ

rını da giyince söyle bir dönüverdi boy aynasının karşısında. Hazırdı. Salona geçti, koltuğa uzanıp şişmiş ayaklarını dinlendirmeye karar verdi. İçi geçti bir ara, kestirdi. Kapı çalınca fırladı koltuktan, cüssesinden beklenmeyecek kadar atik. Yüreği pır pır, açtı kapıyı. “Hoş geldin sevgilim! Geciktin ama! Nerdeyse dokuza geliyor saat...” “Aman dırdır etme, yeterince dinledim bugün. Anca kaçtım işte. Sofra hazır mı?” “Hazır hazır. Geç sen, ben terliklerini getireyim.” (Hadi elin boş, bari bir çiçek falan getirir insan! Öküz!) “Maç vardı ya! Şu gıygıyı kapat da televizyonu açıver.” “Ne maçı birtanem, ben giyindim süslendim, mumları bile yaktım, aşk olsun… Sırası mı maçın?” (Gıy gıymış! O albümü kaç saat aradım ben!) “Aç sen aç, mumlar yanadursun, zaten yarım saati kaldı, iki tek atana kadar biter. Yoğurt koymamışsın sofraya!” “Ah unutmuşum! Hemen getiririm sen başla…” (Başla, hemen başla ki zurna oluver tez vakit! Ayık kafayla çekilmem ben!) “Selda!” “Söyle canım...” “Durum şimdi 1-1 ya. Eğer 2-1 biterse yaşadın bu gece!” “O niye o?” “Bizimkiler onlara, ben sana… Anlarsın ya!” Selda’nın kahkahası kendinden önce süzüldü mutfaktan salona… “Aman Şahap, ben de ciddi ciddi dinliyorum… O ne öyle, aşk olsun!” (Berabere kalırsa bittim yani, boşa sardım iki tencere dolma!) “Ne o kız! Utandın mı?” “Aman be! Ne utanacağım! Asıl sen utan! Yaramaz şey…” (Ya 3-1 biterse, ben senin canına okurum o zaman Şahap Efendi!) Maç 2-1 bitti. Gece gayet iyi geçti. Şahap gidip gelmeye devam etti Selda’ya. Selda bıkmadı, yılmadı; sofrayı, evi, kendini süsledi… Hep geç kaldı Şahap, eli hemen hemen hiç dolu olmadı. Arada bir buzlu badem, kabak çekirdeği falan getirdi o kadar. Dırdır etmedi hiç Selda, zor tuttu, çok sıktı kendini ama etmedi. En az haftada iki gece geçirdiler beraber. Neredeyse sekiz ayı devirdiler. Hep Selda’nın evindeydiler. Alışmışlardı artık. Sanki bir uzun yol kaptanıyla evliydi Selda… Uzun yol kaptanı Şahap! Sonra bir gün akşamüstü beş sularıydı, kapı çaldı… “İyi günler.” “İyi günler, kime bakmıştınız?”

“Ben yanlış geldim sanırım, affedersiniz, Selda Hanım’ı arıyordum da...”

22


“Buyurun, benim.” “Siz… Siz misiniz?” “Evet, ne vardı?” “Kusura bakmayın… Ben çok şaşırdım. Yani, daha farklı birini bekliyordum. Yani aslında demek istediğim… Şaşırdım işte. Şey, ben Şahap’ın nişanlısıyım!” Kızın incecik, pamuk eli, nişan yüzüğünün minnacık taşı… Selda’nın boğum boğum yarısı yenmiş tırnakları, hamur kıvamı eli… Asılı kaldılar boşlukta, bir ömür gibi gelen üç-dört saniye boyunca. Karşısında daha yirmili yaşlarında gencecik körpecik bir kızcağız duruyordu. Sesi titrek, gözleri ışıl ışıl, dupduru yüzü, yanakları pespembe… Ne söyleyeceğini bilemedi, titredi, buz kesti eli ayağı… Ürkekçe tokalaştı kızla. “Ben, nasıl yardımcı olabilirim?” “Şey, Şahap sizden çok bahsetti ama yani nasıl söylesem dedi ki bana, hastaymışsınız çok, ben de…” “Hasta mı?” “Affedersiniz. Bu durumun aileden gizli olduğunu biliyorum. Ama söyledi işte. Aslında istemedi söylemek de, mecbur kaldı. Geçen gün sabah ben onu buradan çıkarken görünce… Yani çok üzüldüm ben, şey yaptığım… Kıskançlık ettiğim için. Size de anlatmış, üzülmüşsünüz, yani, ben özür dileyeyim istedim.” Buz kesen eli ayağına kaynar sular dökülüverdi bu kez. Yanmaya başladı cayır cayır. Aptallaştı. Hastaydı, aileden gizliydi, Şahap anlatmıştı, o üzülmüştü… Hangi aile? Tam bir şeyler söylemek için ağzını açacakken… “Neyse, yanlış bir zamanda geldim sanırım, böyle çat kapı ayıp oldu size de… Uğradığımı söylemezseniz sevinirim, yani bilirsiniz işte Şahap’ı. Parlayıverir, kızar. Ama iyi görünüyorsunuz Selda Yenge, sevindim…” “Selda Yenge!”… Bu iki sözcük onu kendine getirdi bir anda. Toparlanıverdi. Aşağılık herif neler uydurmuştu! “Kusura bakma canım, kabalık ettim kapı önünde böyle… Girmek istemez misin ben de şimdi… Şimdi çay demliyordum tam.” “Yok. Yani ben rahatsız etmeyeyim hiç. Sizi gördüm, içim rahatladı. Ben gideyim. İyi bakın kendinize!” Kız hızlı adımlarla sekerek iniverdi merdivenleri. Selda bakakaldı ardından. Kapıyı kapattı, yığılıverdi olduğu yere. Şimdi arkasından seslense kızın, bir bir anlatsa tüm olup biteni, yıksa tüm genç kızlık hayallerini… Yıllar önce tuzla buz olan hayallerinin intikamını alsa şuracıkta… Gün ağarmak bilmedi, bitmedi bir türlü kazulet gece… Ertesi gün sabah, caddede yeni açılan pastaneye gitti, koşar adım. İki tane pudra şekerli milföy, iki tane ekler, dört kişilik muzlu rulo ve altı tane de

ÖYKÜ

23


ÖYKÜ

portakallı-cevizli kurabiye aldı. Tezgâhtar çocuğa pastaları seçip paketletirken kaç kişi ağırlayacağını, misafiri memnun etmenin ne kadar zor olduğunu, ne yaparsa yapsın kadın milletinin hem tabaktaki her şeyi mideye indirip, hem de ev sahibesinin arkasından nasıl atıp tuttuğunu anlattı. Tam çıkmak üzereyken bir kilo da su böreği ekletti siparişine, ne olur ne olmaz diye. Paketleri yüklendi, koşar adım döndü eve, gittiği gibi. Paketleri yırtarcasına açtı. Milföylü pasta dilimlerinden birini bir tabağa ayırdı, üstünü sıkıca folyoyla sardı, tabağı dolaba yerleştirdi. Bu Şahap içindi. Kalanları özenle dizdi porselen kayık tabaklara. Pek cansız göründü pastalar gözüne. Yeterince süslü değillerdi sanki. Bir şey eksikti. Evirdi çevirdi kayık tabakları mermer tezgâhın üstünde… Buldu! Pudra şekeri. Pudra şekeri eksikti. Sıvadı kollarını, şeffaf plastik poşetin içine elini daldırıp avuç dolusu şekeri tabakların üzerine boca etti. Tabağın kenarlarına serptiği tozların üzerine adının baş harflerini yazdı bıçakla; S B. Beğendi. Her şey hazırdı. Oturdu. Saat ikiyi çeyrek geçiyordu. Tek tek servis yaptı kendine, önce börekleri, sonra pastaları. Son bardak suyu da dikti kafasına, geğirdi. Yalnız yaşamanın en büyük avantajıydı bu; istediğinde geğirebilmek. İstediğin kadar geğirebilmek! Şanslıydı. Dünden beri içinde hissettiği o garip boşluk dolmuştu sonunda. Rahatladı. Şahap’ın gelmesine daha çok vardı. Emin Efendi öğleden sonra servisine çıkana dek kestirmeye karar verdi. Nasılsa zilin sesine uyanırdı dört buçukta. Kanepeye uzandı. Rüyasında bembeyaz bir döpiyes takım giymişti. Kalem etek, dizlerinin hemen altında bitiyor, her adımda çapkınca diz kapaklarını sergiliyordu. Ceketi dar ve kısaydı. Sedefli düğmeleri ve inci broşu uyum içindeydi. Anne yadigârı inci küpeleri topuzundan sarkan buklelerin arasından göz kırpıyordu. Çok zarifti. Lady Di gibi… Kafasında minik, yampiri duran bir Audrey Hepburn şapkası, şapkanın önünden burnunun hizasına kadar sarkan puantiyeli beyaz bir tül, dudaklarında kıpkırmızı bir ruj ve ayağında, hep dergilerde gördüğü yüksek topuklu tabanı kırmızı pabuçlar vardı. Bileğinde zarif inci işlemeli bir kese... Apartmanın merdivenlerinden sekerek çıkıyordu. Sol elindeki dantel eldiveninin üstüne taktığı kocaman tek taş, göz alıcıydı. Şahap, kapının eşiğinde onu kucağına aldı. Dudağına tutkulu bir öpücük kondurdu. Tam içeri girerlerken sırt üstü yere çakıldı Selda, başının arkasında bir sıcaklık hissetti, ardından vücudunda bir titreme ve gevşeme… Sıcacıktı her yer, kuş tüyüydü zemin. Ne o gece geldi Şahap ne de ertesi gece. Emin Efendi’ye kimse açmadı kapıyı, ne o öğleden sonra ne de ertesi sabah... Polisler kapıyı kırıp içeri girdiğinde çoktan gitmişti Selda. Böcek ilacı pudra şekeri gibi tatlı değildi belki; ama onun yıllardır yapamadığını yapmış, içindeki boşluğu doldurmaya yetmişti...

24


25

Dalmış olacağım. İri yağmur taneleri açık kalmış camdan içeri girmekle kalmamış, yeni yıkanmış tüllerime İstanbul’un o küllü kirini çalmış bile. Hava da soğumuş, yahu akşam bile olmuş hemen ışıkları ve çayın altını yakmalı. Yine kim bilir ne zamandır böyleyim, bir seslenenim olmasaydı gün ağaranana kadar fark etmezdim herhalde. Mutfak balkonu da açık kalmış. Bu beton yığınının arasında nasıl olmuşsa artık toprak kokusu çalınıyor burnuma. Öğüre öğüre kapatıyorum kapıyı. Ben kendimi medeniyetin kucağına attıkça doğanın o sarmaşık tırnakları hep ayak bileğimden yakalıyormuş gibi hissediyorum. Freud olsa çok şey söylerdi ama ben sadece su ısıtacağım. İki kaşık kahve, iki küp şeker, biraz süt ve su. Makineden de en büyük kupayı çıkardık mı, tamamdır. Maşallah bizim kız yine camın önünde, çekmiş pofidik terlikleri ayağına, sarınmış battaniyesine. Öyle bir hevesle bekliyor ki elimdeki kahveyi anlatılmaz. Birazdan tek eliyle dev akıllı telefonunu dengelemeye çalışcak, bir yandan da en güzel çıktığı açıyı ayarlayacak. Kızım ben senin şu hâlini çekip internete koymaz mıyım? Altına da inadına büyük harflerle “annesinin canısı bitanesi aşkısı” yazıp seni yerin dibine sokmaz mıyım? İnternet çıktı mertlik bozuldu artık. Bir modern anne olarak çocuğumu dövmüyor, rencide ederek terbiye ediyorum. Çayı yarım saat demleme alışkanlığımdan vazgeçsem iyi olacak. Sonra hem unutuyorum hem de zehir zemberek oluyor tadı. Kendi başına da içilmiyor bazen bu meret. Yanına kek börek yapsan bitmez. Şöyle bana çay dök, deyip ayağını uzatamadıktan sonra neyleyeyim böyle işi. Aslında adamı boşamasam iyiydi. Ne olmuş biraz eblehçeyse, daha iyiydi ya. Vur ağzına al ekmeğini bir adam. Ne istersen akşama getirir, iki çift laf ederdik iyi kötü. Hep bizim kızın fişteklemesi, milletin evladı aman boşanmasınlar diye kırk takla çevirirken bizimki art niyetli çıktı, sırf kendi keyfini düşündüğünden. Ben yine dalmışım mutfak masasında. Çaydanlık da yanıyormuş az daha. Benim neyimeyse zaten keyif yapmak. Evde oturmak bana yaramadı hiç, bari spor salonuna ineyim yarın. Belki sonrasında da pastanede oturup diğer hanımlardan yeni çocuk yetiştirme yöntemleri öğrenirim, yirmi sene becerememişim nasılsa yeni yöntemler denemekte yarar var, belki tutar.

DÜZYAZI

Modern Anne Ece Çavuşlu


Sevinçlerimin Başlangıcı

ŞİİR

Berk Çetin

Sinsice bir zehirbazlık oynanıyor omuzlarımızdan aşağı Çakal geçinen miskinler tekkesi bu maçı kazanmalı! Işık hızı bile aheste kalıyor, hayat kapıları Çarparken mızmız suratlarımıza Rüzgârın kokusu mayhoş bir tat bırakıyor damarlarımızda Diyabetin başlangıcı! Yıldız korusu hizasından sevişmek, muhabbetler ki Ortaköy Camii üzerinden esiyor Suratım gevşedikçe, bana ne alt komşunun abdestinden! Bir sigara yakımlık ateşim vardı Onu da fahişeler kaptı-kaçtı. Gecelerim tek ve hür Ama yarenliklerim daha bencil Kırmızı gül dalları Daha manidar olmalıydı.

26


27 Tuzlu muhabbetlerin yerini Limoni hasımdaşlıklar alayazdığı zaman İşte ben o vakit tütüne başlayacağım Egeli tanıdığım bile yok -Bununla börülcelenmiyorum tabii ki-

Uçkurların bombaladığı gece yarılarında Merhamet daha da anlamsızlaşmakta Yıldızlar heyecanla çocuklarını söndürüyor Ve bir gökkuşağı yakılıyor acele tarafından Ateşin rengi her yerde sarı Ölüm hiçbir yerde mavi değil Gözlerinin camında gördüğüm martı gagası Kırışmış, gülümsüyor. Duman işaretleri bile değiştiremez rutin hayatımızı. Esmer şeker esmer buğday var ki Bir de esmer sarışınlar -bile- var. Ah, latinen yakın olmak istiyorum sana Esmeralda! Ağzımın tatlanması için dudakların oynaşsın Kendi kendine Ezgilerine ben karışmayayım. Sonra kırlentler çok gelsin özgürlüğümüze Ve tek üzüntümüzün bu olması bir hayal olsun Ve tek mutluluğumuz bu hayali beklemek –ki belki de ömür boyu sürecek! Sanrılarımın arasına sıkıştırdım didikleyip gülüşlerini. Martılar savsaklıyor mu böyle serinsiz günlerde? Sen yaşlanıyorsun, gençliğini duymadığım hâlde.

ŞİİR

Küstah diye bağırmak caiz şimdi bizlere Kemiklerimiz tutsak ama iliğimizi çekiştiriyoruz Taşralanmış – Deniz Kıyısı – Elyakan dehlizlerden. Beyefendiler metreslerini becerdikten sonra Ellerini yıkamazlar Muhtaçlıkları bu yüzdendir eldivenlere.


Hiçbir şey, Her şeydir! Umut Tugay Temel

ÖYKÜ

“…hayır birader onu demiyorum, yani ayıp ayıkıyon mu yaptığı? Biz adama üç tane bira kurtarmışız gecenin üçünde, yavşak herif iki lira kaşıntı istedik sakala diye hırsız muamelesi çekti resmen anlıyon mu? Dokunur birader bana böyle mevzular… Hassiktir! Bu çatlak n’apıyo lan? Oğlum adama bak polis sanıyor herhalde kendini bak bak eller falan... Amınakodumun manyağı ya… Ben olsam var ya bu dallamayı yanlayarak ezerdim.”

Kirli sakalı, özensiz tıraşı, sırf iş olsun diye sırtına geçirdiği eskimiş bir çuvalı andıran ceketi; belli belirsiz nasır kaplı elleriyle sıkı sıkıya kavradığı, alkol yasağını kırma erdemine sahip bir tekel bayiiden alınalı çok olmamış izlenimi veren siyah poşeti ve arka mahalle jargonuyla hayatını, kendine karşı beslenebilecek tüm olumlu ön yargılarla savaşmaya adamış gibi duran; az önce kulak misafiri olduğum cümlelerin sahibi adamın işaret ettiği yöne bakıyorum. Başka bir adam, -görünüşü, kendisini yanlayarak ezmek isteyen adamdan daha iç açıcı değil- Kadıköy Rıhtımı’ndaki dört yolun tam ortasında dikelmiş, farklı yönlerden gelen arabaların kimini durduruyor, kimine geçiş izni veriyor. Tüm bunları yaparken korkunç bir ölüm ciddiyetine bürünmüş suratı, özensizce yontulmuş bir heykeli anımsatıyor. Etraftan geçen insanların ve sürücülerin alaycı bakışlarına hiç mi hiç aldırmıyor. Aksine, çok emin kendinden, öyle ki; sırtına fosforlu sarı, üzerinde trafik polisi yazan bir yelek, dudağına da alelade bir düdük verilse kimse polis olmadığını anlayamaz. Delidir herhalde, diye düşünüyorum. “Ben olsam yanlayarak ezerdim,” diyen adam gözden kaybolmuş şimdi, cümlesi zihnimde belli belirsiz yankılanınca fark ediyorum. Bir an için, kendini trafik polisi sanan adamın ezilişini hayal edince midem bulanıyor. Mide bulantısı uyuşma hissine dönüşüp, Dörtyol’a inmeden önce Moda’daki bir manavdan aldığım içi domates dolu şeffaf torbayı taşıyan koluma yayılıyor. Biraz daha izliyorum adamı, hareketleri o kadar tutkulu ki... Hayatı ve insanları çok sevmeden böyle bir işe kalkışamaz bir insan diyorum, deli de olsa. Peki ya nasıl bu hâle gelmiş olabilir bu adam? Güzel bir yaşantısı varmıştır öncelerde diyorum, cahil kalmıştır yaşam şartları... Sonra tutup ekmek derdine, bu şehre gelmiştir. Ne varsa bu şehirde! Beyazıt’ta oyuncak satmıştır, memlekette ırgatlıkla biriktirdiği üç beş kuruşa Aksaray’da bir bit pazarından aldığı ahşap tezgâhla. O yıllarda fakülte kızlarına dadanmıştır, bir de Ferdi Tayfur’a özenip bıyık bırakmıştır ki sormayın: dudağının üstüne memleketinin kara makisi! Laleli’den geçen tramvayların gerçekten dünyaya gidip gitmediğini hiç sorgulama-

28


mıştır; oysa fakülteden çıkan bir kızın elinde görüp, kızın kendisiyle ilgilenebileceği umuduyla Eminönü’de bir sahaftan edineceği kitapta -adı Üvercinka mıymış neymiş- geçermiş bu iddia çok sonraları öğrenecektir. En son işler kesatlaşıp kuru ekmeğe talim eder olunca, varlık algısı iyice silikleşmiştir garibin. Bir de memleketten haber almıştır sevdiğinin bir başkasına gelin gittiğini. Aklının son kırıntılarını da işte böyle martılara savurmuştur. Yine de içinde bir yerlerde duyumsar, duyumsar da hâlâ böyle neşeyle bakabilir hayata diyorum: “Hiçbir şey, her şeydir.” Tüm düşünceleri ve kendi uydurduğum mahzun hikâyesiyle gecenin kahramanı olmayı başarmış, yıllardır hayatının hiç bir parçasında hissedemediği iktidar hazzını, olmayan bir trafik polisi üniformasında bulmuş bu deli adamı geride bırakıp, telaşlı adımlarla rıhtıma yürüyor; ön camında “Kadıköy-Taksim” yazan sarı dolmuşun boşta kalmış son koltuğuna kaba etimin bir kısmını dışarıda bırakan bir geçicilik hissiyle rahatsızca oturuyorum. Uzattığım parayı almak için uzanan çirkin, nasır kaplı elin sahibinin yanındaki adama söylediği sözleri istemsizce duyuyorum: “...biz adama üç tane bira kurtarmışız gecenin üçünde, yavşak herif iki lira kaşıntı istedik sakala diye hırsız muamelesi çekti resmen anlıyon mu? Dokunur birader bana böyle mevzular…” Sesi tanıyıp irkilmemle, nasırlı ve çirkin eliyle beni işaret eden adamın bindiğim dolmuşun ön koltuğunda oturmadığını; tam ortasında durduğum Dörtyol’un karşısındaki kaldırımda dikelmekte olduğunu fark etmem bir oluyor. “Amınakodumun manyağı ya... Ben olsam var ya bu dallamayı yanlayarak ezerdim!” Beni hedef almış bu sözleri duymazlıktan geliyorum. Hem önemli bir iş yapıyorum ben burada! Ben olmasam bu trafik ne halde olurdu? Tüm ciddiyetim ve yüreğimde yoğunlukla hissettiğim bir iş görme saadetiyle Söğütlüçeşme yönünden gelen arabaları durdurup, Haydarpaşa yönüne gitmekte olanların geçmesine izin veriyorum. O sırada düşünceli düşünceli beni izlemekte olan bir adam gözüme çarpıyor. Siyah kalın çerçeveli gözlükleri, Eugune Hütz’e özenip bırakmış olduğunu varsaydığım bıyığının çevresini, Viyana’da bozguna uğrayan Osmanlı ordusu kararsızlığında kuşatmış kirli sakalıyla garip bir görüntüsü var. Bu uzaklıktan tam seçemediğim ama dövmeden başka bir şey olamayacağı kanaatine vardığım bir karartıya meskenlik yapan sol eliyle içi domates dolu şeffaf bir torba tutuyor. Biraz daha izliyorum adamı, bakışları o kadar tutkulu ki... Hayatı ve insanları çok sevmeden böyle anlamlı bakamaz bir insan diyorum, her kim olursa. Acaba nereden geliyor, nereye gidiyordur? Sıkıcı bir yaşantısı varmıştır Ege’de bir yerlerde diyorum, sonra tutup okumaya bu şehre gelmiştir. Ne varsa bu şehirde!

ÖYKÜ

29


Karanlık Altay Kenger geceleri yalnızlığı alırım koynuma sabaha kadar koyun sayarız, koyun koyuna. geç saatlerde sessizlik çöker odama duvarlarda fısıltım yankılanır karşımdaki aynada neden yaşadığını bilmeyen bir adam pencerenin dışında uzak kamyon sesleri odamda bir sigara sisi ve gözlerimde hiç görmediğim bir otel odasının görüntüsü kulağımda kalem ve kâğıdın gürültüsü.

ŞİİR

bir adam ne kadar yalnız olabilirse o kadar yalnızım. en ihtiyacım olduğu zamanda ettiğim duayı kabul etmediğinden beri Tanrı’ya inanmıyorum Tanrı’ya ve onun hiç olmamış adaletine.. böyle sessiz gecelerde hayalleri piç edilmiş bir insanın, gençliği sikilmiş bir adamın oturup Tanrı’yı düşünmekle işi olmaz veya geleceğini düşünüp planlar yapmakla. eğer geçmişi sikilmişse geleceğinin bekâreti o piç geçmişte bozulmuştur! aslında fazla iyimserdim Tanrı her fırsatta, fırsatları elimden alarak bana götümü yırtmamam gerektiğinin söylüyordu kilometrelerce uzun bir otoyolda refüjün taşlarına oturup bu kentten kaçan insanları ve burada bir bok olduğunu zanneden insanları seyrederken tam üzerimdeki lamba sönerdi

30


31 tesadüf bu ya kalkar giderdim ordan uzun olan yol boyunca benimle birlikte bütün lambalar sönerdi ardımda kalanlar yeniden aydınlık Tanrı bana karanlığı bahşetmişti.

birisi yağmuru çok severdi hiç kurulanmadım birisi şiiri çok severdi “ben sana yazarım çünkü ben bir yazarım” dedim birisi müziği çok severdi tam yirmi bir tane beste yaptım birisi Fransızca yağmurlarda ıslanmayı severdi Fransızca şiirler yazdım hiçbiri yanımda kalmadı ama her biri bana bir şeyler ekledi ama ekledikleri götürdüklerinin yarısı bile etmezdi. ben hep bekledim ama ben neyi beklediğimi hiç bilmedim içimden bir ses: “sen belanı bekliyorsun!” dedi yaşadığım onca şeyden sonra hangisinin gerçek bela olduğunu anlayamadım. böyle gecelerde sanki gökyüzü biraz daha karanlık oluyor uykusuzluk hat safhada yalnızlık yatakta beni bekliyor ben bu şiiri bitirebilme çabasındayım özet geçecek olursam; karanlık. bir gece ne kadar karanlık olabilirse  bu gece o kadar karanlık.

ŞİİR

bir adam ne kadar reddedilebilirse  o kadar reddedildim.


Amma, Fakat ve Lâkin

DÜZYAZI

Kardelen Çanak

Zorunluluğun hakkını vererek yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça zorunlulukları kolaylık sağlıyor bazı günlerde olduğu gibi. Öyle zamanlar geliyor ki yelkovana daha hızlı demekten kendimi alamıyorum. Bazen insanlara ‘dişlerimi’ değil ‘çitlerimi’ gösteriyorum; sanırım bazıları bundan korkuyor. Kimisi gülümsemeyi âdet haline getirmiş, değerini bilmiyor; kimisinin somurturken süs köpeklerine benzediğinden haberi yok. Bu, kanın kırmızı olduğunu bile bile içinde mavi aramak gibi. Bir hayattan, dikiş tutmayacak bir damardan gökkuşağı yaratmak kimilerince mümkün; benim merak ettiğim bu gökyüzünde beyaz rolünü kim üstlenecek? Bir melek çıkacak mı aramızdan? “Buradayım!” diyebilecek mi? Yoksa nefsini mi yoklayacak, günah listesine göre? Hayatın yarıçapını bulup merkezine değerler yerleştirmek ne kadar zorsa, işlem sırasını karıştırmak da ‘o’ kadar kolay. Ufak bir yalan, yavan bir tebessüm artılarınızı götürebilir ve sonunda bulduğunuz -gördüğünüz- değer sıfırdan da küçüktür. Şimdi ben kendimden ve diğerlerinden ‘insani denklem’ kurmalarını istesem, hangisi eksi aldım, eksik kaldım diyebilir ki... Kırmızı karı bekliyoruz mutlu olmak için. Dünyayı bu ‘mat’ renklerden kurtarmak için bir ‘şah’a ihtiyacımız yok ki. Ama vezirler eskilerde kaldı. Artık atasözleri de yok. Kimse ‘kraldan çok kralcı’ kesilemiyor çünkü cümleler ben’le başlıyor. Kimse kimsenin ‘külüne muhtaç’ değil, Beyoğlu’nda iki dost ateş arıyor. Dahası kimse ‘ayağını yorganına göre’ uzatamıyor çünkü yatacak yerleri yok. Ben bu gün neyi görmüşüm, neyi görebilmişim ki kendimi ‘basiretim bağlandı’ diye savunmaya çalışayım. Geçiniz efendim geçiniz, diyorum ya eskiden ‘…ama insanları seviyorum’ vardı, şimdi ‘insanları seviyorum ama...’ var.

32


33

EDEBİYATTA KADIN DÜŞÜNCE PLATFORMU II


Edebiyat çevrelerinde kadının yeri nedir? Hayatın içinde kadının görevi mutfakta yemek yapan doğurgan olması mıdır? Tarihsel süreçte kadının edebiyattaki rolü, erkek egemenliği altında mı gölgelenmiştir? Neden adını bütün dünyaya duyuran edebiyatçıların geneli erkek? Egemen kültürde kadının edebiyatla bağı nedir? Erkek yazar, kadın okur! Ama neden?

DÜŞÜNCE PLATFORMU

kadınsal kusurları, erkeğin erAHMET BARIŞ AY Kadının keksel kusurları gibi hep insanın insan-

sal kusurlarıdır. İnsanın erkek olanı bilek güreşinde kadın olanını yendiği için uzun zaman erkek ile kadın dünyalarının arasına, ev kapısı girdi. Biri içeride yaşadı, biri dışarıda. Sonuç, bilimde de sanatta da erkek beynine kaldı dünya. Ama bilek güreşi devri sonlarına gelince, kadın galip gelebileceği başka meydanlara çıktı, o kapalı kapıyı aralayıp. Bunun edebiyata yansıması, uzun süre dünyayı perdeli pencerelerden seyreden kadının kelimeler ile boşalmasıdır. Ne güzel ki eline ilmek ilmek örülmüş düğümünü çözdü kadın. İnsanın aydınlık günleri, kadın ve erkeğin hayatın içinde var olarak doğuracakları çocuklarıdır. Var olsun kızlı erkekli dünya, var olsun kızlı erkekli edebiyat!

EMRE

Kadının adı edebiyat dünyasının başından bu yana olmasına rağmen nedense her seferinde önemsenmeyen bir unsur olarak karşımıza çıkarılmaya çalışılmakta. Tüm dünya ülkelerinin edebiyat geçmişine derinlemesine bakma şansımız olsa eminim ki kadın edebiyatçıların yüzdesi erkek edebiyatçılara göre oldukça az olacaktır. Amacım tarih soruşturması başlatmak değil elbette ki tarihçi de değilim. Ancak ortada sanırım ebediyen sürecek bir eşitsizlik söz konusu. Ülkemizde de durum aynı. Edebiyatımızın geçirmiş olduğu her evrede, her akımında kadın edebiyatçılarımızın varlığını gözlük camlarımızı silip dikkatlice baktığımızda görebiliyoruz. Kalemi gerçekten tanrısal derecede güçlü ve özel ne kadar çok kadın yazarımız var aslında. Şimdi tek tek isimlerini sayacak değilim, zaten saysam bu metne sığmayacağı ortada. Benim üzüldüğüm nokta iyi kadın edebiyatçılarımıza verilmesi gereken değerin, saygının ne yazık ki yeterince verilmiyor oluşu. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Maalesef hiçbir zaman eşit olamayacak az önce sözünü ettiğim oran. Bunun için çünkü çok az kişi savaşım veriyor. Aktivist kesim dışında ya da gerçekten kadın haklarını çıkarsız gözeten azınlığın dışında edebiyat hâlâ egemen erkek yazar güruhunun elinde. Bir erkek ve bir yazar olarak bunu dile

GÜRKAN KANMAZ

34


35

SENA TÜRKMEN

Kadınlar şiir yazılası varlıklardır. Bir kadının anlatılmaya değer birçok güzelliği vardır; ün kazanan erkek şairlerin şiirlerinin çoğunda “kadın” geçer.

CEMİL AYDIN

Ben kadının başlı başına şiir olduğuna inananlardanım. Bir kadın şair olacaksa da kendine yani şiire yönelmeli. Kadınlığını hissetmeli ve şiirlerinde de kadınlığını hissettirmeli. Edebiyatın içerisinde bir şekilde kendine yer edinmiş kadın şairlere baktığımızda şiirlerinde dünyaya erkekçe bir bakışla baktığını anlarsınız. Bu bence sorunlu bir durumdur. Şiirde erkek hâkimiyeti olduğu doğrudur. İyi şiirleri çoğu kez erkekler yazar, doğrudur. Ancak bu erkek egemen şiirin ürettiğini taklit ederek kendine yer açan kadın şair, sorun zincirine bir halka daha eklemekten başka bir şey yapmamış olur.

EYÜP

Ataerkil kökenli bir toplum oluşumuz, kadının edebiyattaki yerine de yansıdı elbette. Kadın bir nesne, oldu. Özne olduğu zamanlar yine, feminist kuramlarda gerçekleşti. Bütün sorun da bu aslında; kadının bir meta olarak görülmesi. Bu bakımdan, ne zaman ataerkil düşünceden kurtulursak, o zaman ki edebiyatta kadının yeri bambaşka olacak. Daha çok kadın şairimiz olacak, daha çok kadın romancımız olacak o zaman.

TEKİN

DÜŞÜNCE PLATFORMU

getirmem beni bu azınlığın içine dâhil eder mi bilemiyorum ama en azından bu konuda elimden gelenin fazlasını yaptığımın bilinmesini istiyorum. 2011 yılından bu yana çeşitli edebiyat dergileri ve fanzinlerde sadece kadın yazarlar ile söyleşi yapıyorum. Ağırlıklı olarak kadın yazarların -özellikle ismini henüz duyuramamış, kalemi sağlam kadın yazarların- kitaplarını edinip, okuyorum, destek oluyorum. Çünkü edebiyatın cinsel yönden tekelleşmesinin anlamsız olduğunu düşünenlerden ve savunanlardanım. Ütopik de olsa inancımı kaybetmiş değilim. Bir gün gelecek ülkemiz ve dünya edebiyatında kadın edebiyatçılar hak ettiği değeri fazlasıyla bulacak. Çünkü yazılan her satır, her kelime, her imge istisnasız evrene hediye edilmektedir ve elbette ki ekolojik döngü gibi bunun da bir dönüşümü söz konusudur. Ben hâlimden ve yaptığımdan memnunum. Üstüme düşen görevi yılmadan yapmaya devam edeceğim. Kim bilir, bir gün belki gerçekten cinsiyet ayrımı yapmadan, kadına hak ettiği değeri veren, onurlu yaşamaya çalışan insanlar olarak azınlık olmaktan çıkarız. Umalım ki insanlık düştüğü çamur kuyusundan tez vakitte kurtulsun.


SAMET

DÜŞÜNCE PLATFORMU

YANGIN

Kadın, çok zor bir konu! Şu kesin bir gerçektir ki kadın, bırakınız adını, varlığı bile geçmese -ister eser içinde ister eser dışında- mutlaka etkilemiştir eseri. Zincirin bir parçasıdır! Kadın, üç şekilde kendini gösteriyor, dördüncü biçimde etkiliyor.

1) Yazar olarak kadın: Bronte Kardeşler’den en meşhuru, Emily Bronte; Harry Potter serisinden tanıdığımız Joanne Kathleen Rowling, tüm eserlerini ayakta yazan Virgina Woolf ve Poirot’nun aradığı (?) Agatha Christie! Dünyayı etkileyen işlere imza atmışlardır! İsimleri asla unutulmayacaktır! Eserlerini ve kendilerini, unutulmaz kılan noktaları incelemeye süremiz yetmez. Sadece kadınlık içgüdüsüyle değil, tam anlamıyla farklılıklarını yansıtmışlardır! Kadınlıkları ile öne çıkmamışlardır. Pozitif ayrımcılıktan haberleri bile yoktu, Bronte’yle Woolf ’un! Hatta onların döneminde kadınların mektup dışında bir şeyler yazması ‘tuhaf ’tı. Agatha Christie ise bir çığır açmıştı! İncelikli kurgunun daha başka nasıl bir adı olabilir ki zaten! Ve daha aklıma gelmeyen birçok kadın yazarımız... 2) Karakter olarak kadın: Eserde konu edilen kadınlardır. Keskin çizgilerle karakterleri ayrıldığı gibi çizgisiz olarak da yansıtıldılar. İkisi de doğrudur! Kadın, duygu simgesi olarak bolca sembolize edilmiştir. Bunun dışında kadın, adalet sembolü olarak da gösterilmiştir. Keskin çizgilerle, karmaşanın iç içeliği kadın karakterin tahmin edilemezliğini doğuruyordu. Anna Karenina, Nana... Ve kadını ‘cinsel obje’ olarak görmek tartışmalı durumu vardır. Madam Tellier’nin Evi’nde bu bakışlar altındaki kadınlar var. Balzac’ın eserlerindeki kadın kahramanları anmadan olmaz! 3) Esin kaynağı olarak kadın: Balzac’ın Madame Laure de Benry’si gibi birçok kadın bir çok yazara ilham kaynağı olmuştur. Hangi birini anlatsak? 4) Zincirin bir noktasındaki kadınlar. Zincir üzerinde büyük etkisi olduğu halde, bu etki bile görülemeyen birçok kadın vardır. Yazar annelerinin arkadaşlarının bir sözü yazara yansımış olabilir... Uç bir nokta gibi görülse de buna benzer kelebek etkileri yazarları mutlaka etkilemiştir. Bunun yanında etkisini sezebildiklerimiz de vardır. Yazarların anneleri... Olmayışları bile etkilemiştir yazarları. Bu çokçul etkiler bazen yazar üzerinde net bir şekilde görebilir ve birincil konuma geçebilirken birincil olmasını beklediğimiz -anne figürü gibi- etkilerse tamamen göz ardı edilmiş de olabilir. Sherlock Holmes’ün Irene Adler’e bakışı gibi bakıldığı gibi, Zeus’un Afrodit’e bakacağı şekilde de bakılabilir. Kadın mı değişkendir, bakış mı değişkendir sorusu da ayrı bir madde olabilir. Kadın, edebiyatta mutlaka bir yerlerdedir ve sezgiseldir.

36


ECE

37

YAHYA

Kadını edebiyatın içine eklemlendirmek zor iş, sanıyorum şu hâliyle imkânsız. Ece Ayhan’dan başlamalıyım ki Ece Ayhan, kendisine şair yakıştırılması yapılmasından MACAROĞLU rahatsız olup, sürekli olarak bir tarihçi olarak anılmak istemekte haklı sayılırdı. Zira kendisininkine benzer bir tespit çağdaşı sayabileceğimiz Roland Barthes tarafından da yapılmaktaydı. Barthes, edebiyatçı, eleştirmen ve tarihçinin “yaptığı işi” temelde eş tutar, ancak bizim tarihçi ile Vakanüvis’i karıştırdığımızı söyler gibidir (gibidir diyorum çünkü söz konusu Barhtes olunca söylediğim her şey bana ait ve yanlış olma olasılığı taşımakta). Barthes, daha ileri giderek edebiyatçının temel anlamda geleneksel yatay tarih çizgisine uzaklaşarak, sürekli bir özne yeniden yaratımı süreci içerisinde olduğunu, doğal olarak yakın bir tarihsel oluşu geçmişin gölgesi altında sürekli tekrar kurduğunu söyler. Bu açıdan kadına tekrar yaklaşırsak, tarihin geleneksel yatay çizgisinin neresine “uzaklaşarak” onu yeniden yaratacağımızı bilemediğimizi görürüz. Çünkü kadın yatay çizgi üzerinde asıl bir öğe olarak asla var olmamıştır. Bu açıdan edebiyatçının cinsiyetinden bağımsız olarak bir kadın söylemi yaratmak imkânsız duruyor. Peki, bunun Ece Ayhan ile olan ilintisi nedir, “karaşın”ların tarihini yazmak! Kadın geleneksel olarak (ve Ayhan’ın diline göre) karaşındır. Karaşınlar, tarihi, geleneksel yatay bir düzlemde değil kanatıcı bir dikey düzlemde keserler. Onun için ağbiler, yolumuz yerin dibi olmalı kadını yazınımıza konumlandırmak için. Ne zaman ki zamanımızın ruhunun en dibine inmeye cesaretimiz olacak, o zaman, kadınların edebiyattaki yerini hakkıyla tartışabileceğiz!

DÜŞÜNCE PLATFORMU

Kadının edebiyat dünyasında uzunca bir süre yer edinememesinin en büyük sebebi erkek egemen edebi eleştidünyasından destek görmeyişidir. Alt sınıf olarak görülÇAVUŞLU rimüş, önü kesilmiş, önemsenmemiş, ötekileştirilmiş kadın edebiyatçılar zamanla fark edilmiş ve hak ettikleri yere kavuşmaya başlamışlardır. Bu konudaki en çarpıcı örnek Nilgün Marmara’ya aittir. İkinci yeni oluşumunun göbeğinde bulunan, hatta Ece Ayhan’ın sevgilisi olan bu kadın şairin eserleri ancak ölümünden sonra basılmıştır. Yaşadığı süreçte edebi yüzünü kendi dost çevresinden sakındığı çünkü ciddiye alınmayacağını bildiği görülmektedir. Bir başka sebep de, modernizmle beraber yükselen feminist hareketlerin de etkisiyle kadınların erkek egemen dili de kabul etmeyip cinsel kimliklerinin yadsınmadığı bir kadın üslubu kurmalarıdır. Erkeklerin tam hâkim olamadıkları ve kendilerini tehdit altında hissettikleri bu dil karşısında normalden daha da acımasız olabildikleri de görülmektedir. Yine de ödüllü kadın edebiyatçıların sayısının artması belki de bu düzenin kırılmaya başladığının bir göstergesidir.


@alfabefanzin

ANKARA Dost Kitabevi İmge Kitabevi Ankara Kültür Kafe Babil Kitap Kafe Tayfa Kitap Kafe Piraye Cafe Eskici Bar Ardıç Kafe Kitapça Kafe Tenedos Cafe Kitap Kurdu ESKİŞEHİR Adımlar Kitabevi Eskişehir Kitapçısı Germinal Sahaf

sanat dünyasına dair toplu bir blog ortamıdır. biz severek takip ediyoruz, siz de bakabilirsiniz.

İSTANBUL Mephisto (Taksim) Mephisto (Kadıköy) Kafe 26A Ana Kitabevi Nazım Hikmet Kültür Merkezi Akademi Kitabevi Cafe 6:45 Dükkan İmge Kitabevi 26A Sahaf

İZMİR Yakın Kitabevi KOCAELİ Fırat Kitabevi Kafe Kedi Mavi Siyah Kafe Kültür Sanat Eski Kafe ANTALYA Kelepir Kitabevi

yazı-çizi gönderileri: alfabefanzin@gmail.com biz ne dinliyoruz? wob.io/#/stations/6601 haber, duyuru, etkinlik: twitter.com/alfabefanzin



Alfabe Fanzin #7