Issuu on Google+

fanzin

alfabe

aylık kenar kültür neşriyatı

issn: 2147-9216 ekim iki bin on üç: sayı dört katkı payı: 2 tl


p

alfabe fanzin aylık kenar kültür neşriyatı

yıl: 1/sayı: 4 ekim-kasım 2013 issn: 2147-9216 yayın türü: süreli yayın imtiyaz/yayın/dizgi: ömer kaçar yazı işleri/kreatör: canset er editör: aykut kırşan ön kapak: catrin arno iç kapak/illüstrasyon: raquel aparicio baskı: kayhan matbaacılık merkez efendi mah. fazılpaşa cad. no: 8/2 topkapı/istanbul

muhteviyatı sunuş hep yeni, hep yenisi... / ömer kaçar..................................... iv

düzyazı ölüsüne bir bardak çay borcum kalmıştı ödedim / fırat akova................................................................................. v

öykü yarın yok ki... / berceste sanem il....................................... viii oyunbozan / burak aslan..................................................... xii konsol / yahya macaroğlu.................................................... xv homeopati / canset er........................................................ xvii sesini duyuramayan kadınların direnişi / eyüp tekin.... xxi kutsal ve santa clara / ömer faruk güler......................... xxiii kaç! / samet yangın........................................................... xxiv kibrit kutusu büyüklüğünde seviyorum seni / umut tugay temel............................................................... xxvi

şiir karınca ve göl’gesi / burak çıkırıkçı................................. xxix geceyi öldürdüm, pişmanım / mert öztürk.................... xxx kırık kemer kokusu / emre gürkan kanmaz................... xxxi sesinde yaşamak / umut tugay temel............................ xxxii

alfabe, gelir elde etme amaçlı bir yayın değildir. yazıların sorumluluğu imza sahiplerine aittir. kaynak gösterilerek ya da izin alınarak alıntı yapılabilir. yazılarda dil ve yayın tekniği yönünden değişiklik yapılabilir. yayın hakları saklıdır.

yaşlandık / samet yangın................................................ xxxii

Elinizdeki fanzin müsvedde olarak kullanılamaz.

yayıncı notu: sıralamada, yazılar arasındaki konu ve/veya tema bütünlüğü, okunabilirlik indeksi ve mizanpaj gibi teknik ölçütler esas alınmıştır.

kitap ben buradayım, sen neredesin acaba? / hilal yıldırım..................................................................... xxxiii

film kırık çember (the broken circle breakdown) / ömer faruk güler................................................................ xxxv


hep yeni, hep yenisi... Yeni bir sayı, yeni bir ay, yeni bir bahar... Sonbaharın kapıya dayanmasıyla birlikte gönderilen öykü ve şiirlerde negatif bir yük dikkatimi çekti. “Bu iyi mi, kötü mü?” Neden bilmiyorum ama bu mevsim, gözyaşı dökmek için başlı başına bir neden. Ya da bana öyle geliyor. “Boşversene. Dünya zaten yeterince karanlık.” Birçoğunun yaptığı gibi yapalım o hâlde. Kendimizi kandıralım: “Başlangıçlar güzeldir.” Fırat Akova’nın yazısıyla başlıyor başlangıç sayfası: “Bir pervane anıları çeviriyordu,” diyor Akova, bu düzyazı çalışmasında. Öykülerin başında “Yarın Yok Ki...” başlığıyla Berceste Sanem İl, samimi anlatımıyla bir ‘baba’ portresi çiziyor okuyucuya: Tam tamına bir yaşam... Yepyeni bir kalem: Burak Aslan, “Oyunbozan” ile ilginç bir çıkarımın ardından ‘sistem’ kavramını bir olay çerçevesinde konu ediyor. Yeni biri daha: Yahya Macaroğlu, “Konsol” ile nesne-eylem ilişkisini özgün bir solukla anlatıyor. Her zamanki üslubunu koruyan Canset Er, “Homeopati” ile bizleri mutluluk arayışına dâhil ediyor: “Mutluyum, çok mutluyum. Tek derdim bu hatta, tek yapabildiğim...” Eyüp Tekin, “Sesini Duyuramayan Kadınların Direnişi” adlı öyküsünde yeterince açık ve gerçekçi bir anlatımla kadın hak(sızlık)larını anlatıyor. Minimal öyküsü “Kutsal ve Santa Clara” ile Ömer Faruk Güler, ‘markalaşan insanı’ konu ediyor. “Kaç!” adlı öyküsü ile her zamanki konularından farklı bir konu seçerek Samet Yangın, bir cinayet anının heyecanını paylaşıyor. Hilal Yıldırım, “Ben, Nasılım?” adlı öyküsünde şiirsel bir anlatım ile dağınık ruh hallerinin kırıntılarını sezdiriyor: “Ben, yamalı bir hayal’mişim; çorap söküğü gibi kopup gidiyorum hayat’lardan…” Ve son öykü: “Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Seviyorum Seni”. Umut Tugay Temel, bir Adam ile bir Kadın’ın merak uyandıran bağlılığının gizemini bu sayıda saklıyor; devamı gelecek sayıda. Önceki sayılara göre bu sayı için elimize sayıca fazla şiir ulaştı. Aralarından yayınlamaya değer bulduklarımızdan dört tanesine yer verebildik, bir kısmı önümüzdeki sayıya sarktı. Alfabe’ye her sayıda bir şiiriyle katkı sunan yazarlardan Burak Çıkırıkçı “Karınca ve Göl’gesi” ile ‘karıncanın hikâyesi’ne yer veriyor. Hemen ardından Mert Öztürk, “Geceyi Öldürdüm, Pişmanım” diyor. “Kırık Kemer Kokusu” ile Emre Gürkan Kanmaz, “Sesinde Yaşamak” ile Umut Tugay Temel, “Yaşlandık” ile Samet Yangın, şiir için ayrılan sayfaları dolduruyor. Her zamanki kitap ve film tanıtımı yine var: “Az” ve “Tutunamayanlar” adlı romanları karşılaştırmalı olarak inceleyen Hilal Yıldırım, her iki kitaba dair izlenimlerine yer veriyor. Ömer Faruk Güler ise “The Broken Circle Breakdown” adlı filmin detaylı tanıtımını yapıyor. Çalışmalarınızı alfabefanzin@gmail.com adresine göndererek yayına katkıda bulunabilirsiniz.

iv


Ölüsüne Bir Bardak Çay Borcum Kalmıştı Ödedim fırat akova

DÜZYAZI

Veda, veda olduğunu ayrımsamaz. Son, sonda olduğunu. Biten bir şey kendini bitmiyor sanar. Bardak, yarım değilmişçesine içilir. Kendine inanmaz son ve ona inanmayanlara da bilincin kölesi denir. Şefidir ölüm, dinmeyen bir orkestranın. Zamanı geldiğinde sahnesini uzaya kurar. — İki yıl sonra, öğleden sonra, Moda’daki evde Nesneleri topladıkça bir giyit gibi çekiliyor Güneş. Damlar, a harfinden z harfine uzayıp çarpıyorlar birbirlerine. Tuğla yüklü bir gün. Düşünceler teptikleri göç yollarını seriyorlar önlerine. Kaçınılmaz, diyor insanlığı çubuğunda tüttüren bir bedevi, devam ediyor. Değil midir ki usu usulca içine gömen öğleden sonralar ölümü geviş getirmek içindir? Evin içi. Ölüm, diyordu fil heykeli, Avrupa’yı gezen Tournée du Chat Noir posteri, kitap okuyan gözlüklü bir köpek resmi. Teninden eğik bir tramvay geçen duvar artık bir durak. Durağa yapıştırılmış fotoğrafları iki kişinin. (İki kişi, çay bahçesindeki.) Taşralaşan kentler gibidir yüzleri. (Özellikle de geride kalanının.) Ben üçüncüyüm, onların dışındayımdır, bir algı katlayıcısı. Oymacısı düşüncenin. Yalnızca. (Ölüm de bir “yalnızca” değil midir?) İki kişiyi ayıran bir ölümün izleyicisiyseniz, kendinizi tanımlamak için icat etmiş olacaktınız sıfırı, bilirim. Balkonda imgeler. Galata Kulesi, ot çiğneyen bir deve, Paris’in bahçeleri, Prag, ikon ve Horus. (Yalnızlığı örtmek için mi çoğaltılır imgeler [biz de senin yanındayız, mı derler] yoksa yalnızlıktan mı haber uçururlar? [imgelere sahip olunamaz çünkü]) v


— İki yıl önce, öğleden sonra, Moda’daki çay bahçesinde Yaşamımın on sekizinci ağustosunu buluyorum. Çıkıyorum çay bahçesine. Moda yokuşu. Kaldırımlar bir gerçeğe basıyorlar, ayaklandı ayaklanacaklar birkaç güne ölecek. Bilgisi ölümün, onun cahiliyiz. Ben, o ve yanındaki. Konuşmaya dalmış üç kişi, kör bir ressam bizi seslerimizle çizerdi. “Bir bardak çay borcun var ona!” diye hayıflanırdı ahlakçı bir yazar. Biz dünyayı gülüyorduk dünyayı bilmeksizin. — İki yıl sonra, öğleden sonra, Moda’daki evde Ölünün evinde kimseler yok, bir ben. Tanık oldum acının odalarda odalar yarattığına, doğduğuna buyruk sevmeyen bir kedi olarak. Televizyonun tozu, korkunç ayna, martının oturacağı koltuk, karmaşık halı, yapay çiçek. Hepsi acıydı bunların, üşenmeden saydım. Bir pervane anıları çeviriyordu. — Ölümü çok konuşmamıştık. Ölümü çok konuşmadan öldü. “Ölümü çok konuşmadan ölmek iyi midir?” diye eğildim ölüsüne, sordum. Umarsız bir sfenks, yanımdan süzülen, aldı yanıtını parmaklarımdan kaçtı. Bilmecelerini ağırlaştırıyor, toprağı tartıyordu. Toprak, sırrını sfenkse veriyordu. Çay savurdum mezarına bir bardak çay borcum kalmıştı ödedim. vi


ÖYKÜ

(Bazı bazı, otların bittiği yerden arı yetiştiren bir mezar bakıcısı gelir. Ballarını ölüme satar. Yumuşasın diye boğazı, yumuşamaz ama.) — Her insan kazı bilimcisidir ölümün; acıyı araştırır, açığa çıkarır, peşi sıra altına saklar dilinin. Dilinin müzelerine koyar onu. Tozunu filozoflara üfletir. Ölümü yaşıyor buluruz ansızın, hiçbir şey yapamayız. — “Ölümü çok konuşmadan ölmek iyi midir?” (Üniversitelerin kara tahtalarında asılı kalsın isterdim bu. Çokça sorulmuş, çoktan yanıtlanmış olsun. Ders olarak görülsün, soru olarak çözülsün; tebeşirler yerde, kırık bulunsun. “Ölüm ne zaman atılacağı bilinmeyen bir zardı tak! ederdi arada bir” yazsın bir profesör.) Gerçek şuydu ki, Konfüçyüs göğü imledi milenyumlar önce ve herkes onu takip etti o günden bugüne. Zaman, dereye attığım şapkadan sökülen kirler gibi hareket ederdi. — (Ben de veda ettim çay bahçesinde bilmeden bir bardak çay borcuyla öğrendim geçiciliği.) Yaşamı ayırt ettim sonra, o kocaman sayıyı. (Ölümün öncesindeki, ve, sonrasındaki ölümün. [Neden araya sıkışmış “ve”? Yaşam mıdır yoksa o?]) vii


Yarın Yok Ki... berceste sanem il

ÖYKÜ

Doğanın hafif titreyişleri… Artık eskisi gibi sert geçmeyen kıştan sonra kendini yenileme çabası… Uzun bir uykudan uyanış ve çiçek açmak üzere tomur- cuklanmaya başlamış dallar... “Bu saatlerde daha çok seviyorum İstanbul’u,” diye düşü- nüyorum kapıdan çıkarken. Günlük yürüyüşümü yapmak üzere, çoğunlukla olduğu gibi, güneşin yeni yeni uyan dığı saati seçiyorum. Sokaklar boş; üç beş uykulu in- san, işe gitmek için yola düşmüş yalnızca. Boğazın suları sakin, güneş ilk ışıklarını hafif hü- zünlü bir maviye boyanmış denize sunuyor, mutlu- lukla oynaşıyorlar. Martılar geçiyor selam vererek, beyaz kanatları suya değiyor ansızın ve küçük mut- luluk naraları... Yıllara meydan okuyan ağaçlar arasında boğaza nazır tahta banklar ve yine o ağaçlar arasında deniz boyunca uzanan yürüyüş yolu… Kısa ama düzenli yürüyüşümü yaptıktan sonra her zaman oturduğum banka gidip oturuyorum. Neden bilmiyorum ama bu bankı seviyorum ve fazlasıyla benimsedim. “Boğazı daha güzel ve sonsuz gösterebilecek bir başka yer daha yok,” diye düşünüyorum. Uzaktan simitçi çocuğun sesi duyuluyor ve ses yavaş yavaş yaklaşıyor. Sıcacık yatağında yatmak varken bu saatte çalışıyor olması üzüyor beni bir an, sonra belki yatacak sıcacık bir yatağının olmama ihtimalini düşünüyorum. Beni görebileceği kadar yaklaştığında ona sesleniyorum. Yanıma geliyor. Sıcak simitlerinden bir tane vermesini istiyorum. En güzel ve sıcak olanından bir tane seçip, sevimli bir gülümseyiş ve uykulu gözlerle uzatıyor. “İlk müşteri her zaman önemlidir,” diyor. Simit parasını uzatırken ben de gülümsüyorum: “İyi günler.” Güneş gökyüzünde büyüyor. Turuncu ve kırmızı ya da sarı ve kızıl, hoş ve yumuşak bir renk, derin, huzurlu... Hafif bir rüzgâr esiyor, içim titriyor bir an... Saate bakıyorum, yedi. Ve işte o geliyor. Her zaman olduğu gibi tam yedide. Nasıl bu kadar dakik olabileceğini düşünüyorum. Yavaş yavaş, etrafı izleyerek yürüyor. Hiç bir ayrıntıyı kaçırmak istemeyen bir hâli var. Yaşıyormuş gibi yapmadan, her gün yeni bir hayat yaşar gibi yaşıyor sanki. “-mış gibi yapmak” bu bizim hayat tarzımız öyle değil mi? Mutluymuş gibi davranmak, söylenen yalanlara inanıyormuş gibi gözükmek, seviyormuş gibi yapmak, saygılıymış gibi olmak… En kötüsü belki de yaşıyormuş gibi yaşamak… Her zaman oturduğu yere, iki bank uzağımdaki banka oturuyor. “Her bankın bir sahibi var mı?” diye düşünüyorum. Peki, ben bu bankı yıllardır kaç kişiyle paylaşviii


tım acaba? Kaç kişi bu banka benim gibi sahiplenerek oturdu, geceleri hangi sarhoş uyudu, hangi çift ilk kez burada öpüştü, hangi kadınlar kocalarını çekiştirdi, kim hoşlandığı kızı buraya kadar takip etti ve o yan banka oturunca onu daha iyi görebilmek için buraya oturdu; hangi evli çift boşanma kararı aldı burada ya da hangi erkek sevdiğine evlenme teklif etti boğaz eşliğinde, elinde kırmızı kadife kutu içinde bir yüzükle? Her zaman ki gibi elinde bayatlamış ekmek poşeti. Biraz oturacak bankta, temiz havayı ciğerlerine dolduracak; gözleri boğazda kaybolmuş halde, düşüncelere dalacak, sonra gülümseyecek kendi kendine, bildiğim bir şiir mırıldanacak: “Sakın bir şey bırakma yarına / yarın yok ki…”*, ansızın gözleri dolacak, iç geçirecek. Sonra ağır ağır kalkacak banktan, denize yaklaşacak, elinde bayatlamış ekmek poşetiyle. Poşeti açıp içinden ekmeği çıkaracak, ekmeği küçük küçük parçalara ayırıp denize atacak büyük bir özenle. Martılar ve balıklar için bunlar. “Daimi müşterileri var mıdır acaba?” diye düşünüyorum. Hoşuma gidiyor bu düşünce, gülümsüyorum. Vardır belki, belki de her seferinde farklı bir balık, farklı bir martı yiyordur bu ekmek parçalarını. Kalan ekmekleri de ağaçlar arasındaki o boş alana parçalayıp bırakacak. Bunlar da güvercinler ve o küçük sevimli kuşlar için. Sonra -parkın en yaşlı ve en bilge ağacı diye tahmin ettiğim- köşedeki ağacın altında sessiz sessiz durmakta olan çeşmeye gidecek. Buz gibi suyla ellerini yıkayıp, avuçlarına doldurduğu suyu dudaklarına götürüp, parmaklarının arasından sızmadan kalan suyu içecek. Daha sonra ağaçlar arasındaki yürüyüş yolunda kısa bir gezinti yapıp, bankına dönüp oturacak bir süre daha. Saatime bakıyorum. Sekizi geçiyor. Dükkânlar yavaş yavaş açılıyor sessizliği yaran bir gürültüyle. Yollarda arabalar, arabalarda insanlar. Öğlene doğru oluşan dayanılmaz İstanbul trafiğinden önceki rahat bir an bu onlar için. Eve gidip duş almalı sonra da hazırlanıp işe gitmeliyim. İstemeyerek ama istiyormuş gibi yaparak kalkıyorum banktan. Eve gitmek için onun oturduğu tarafa doğru yürüyorum. Yanından geçerken bir an durup, gülümseyerek selam veriyorum. Gözlerime bakıp gülümsüyor o da: “İyi günler güzel kızım,” diyor. Ev, uzun ve sıkıcı yol, iş, arkadaşlar, müşteriler, dosyalar, çizimler, planlar, çalışma, iş bitimi, eve dönüş, uzun ve yorucu yol, kalabalık, karanlık, sokaktayım... Güneş batmış, ardında sabah ki sevimli renklerin yorgunluğu ama yine derin, huzurlu... Yağmur... Hafif ve yumuşak… Eve varmak üzereyim ve beni ıslatan damlalardan memnunum. Ne şemsiye istiyorum ne de adımlarımı hızlandırmaya ihtiyacım var. Hiç bir şey düşünmeden yürüyorum. Evin önüne gelince başımı kaldırıp yukarı bakıyorum, camın önündeki koltukta oturuyor her zamanki gibi. Onu orda görmek rahatlatıyor beni. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açıyorum. Çok uzun zaman oldu zili kullanmayalı. İçeri girip kapıyı kapatıyorum ardımdan. Ayakkabılarımı çıkarıp ıslak mantomu vestiyere asıyorum. Sıcak bir ev... Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Geldiğimi duymamış, boğazdan geçen gemileri izliyor. Yanına gidiyor, eğilip öpüyorum. Önce boş bir bakış, sonra gülümsüyor, ix


gülümsüyorum. Mutfağa gidip çayı koyuyorum, dünden kalan yemekleri ısıtırken gün içinde olanları anlatıyorum bir yandan da. Radyoyu açıyorum hafif klasik bir müzik. Mozart seviyor, biliyorum. Sofrayı hazırlıyorum. Ekmeği yeni almış belli, sıcacık… Sükûnet içinde yemeklerimizi yiyoruz. Camın önünde iki koltuk ve ortalarında bir sehpa. Onunla hep burada oturuyoruz. Yemeği bitince gidip koltuğuna oturuyor. Ben de masayı topluyorum, sonra çaylarımızı da getirip karşısındaki koltuğa oturuyorum. Çaylarımızı yudumlarken, boğazı izliyoruz. Her şey karanlığa gömülmüş şimdi, ağaçlar birer hayalet sanki, sabah oturduğum bank gecenin içinde kaybolmuş. Ay, güneşin yerini almış, ışığı karanlık sularda hayat buluyor. Yağmur dinmek üzere, bulutlar dağılmış, gökyüzü açık sayılır. Kendini bulutlardan kurtarabilen yıldızlar göz kırpıyor. Masanın üzerindeki kitabı uzatıyor ve okumamı istiyor. Rastgele bir şiir okuyorum: “…O kadar çok ki ölümüz / ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler / ve o kadar çok ki unutmak istediklerim…/”** Hoşuna gidiyor, gülümsüyor, gülümsüyorum. Boşalan bardağını sıcacık çayla dolduruyorum. “Bugün,” diyor, “tatlı bir kız gördüm deniz kenarında, bankların orada. Bana o kadar içten selam verdi ki yaşadığımı hissettim...” Gözlerim doluyor. Su içmek bahanesiyle kalkıp, hızlı adımlarla mutfağa gidiyorum. Gözyaşlarıma engel olamıyor, hıçkıra hıçkıra ama sessizce ağlıyorum. Biraz sakinleşince yüzümü yıkıyor ve yanına dönüyorum. Ağlamış olduğumu fark ediyor ve bir şiir daha okumamı istiyor, okuyorum: “Gölgeler kusursuzdur, karanlıktırlar çünkü. / Karanlık örter tüm çirkinlikleri, tüm zavallılıkları, açlığı, sefaleti, kötülüğü... / Bu yüzden değil midir zaten tüm şehirler akşam olduğunda bir başka güzeldir…” “Şiiri seviyorsam,” diyorum, “tek sebebi o...” Uzaklara dalmış yine gözleri, ne düşünüyor kim bilir... “Ne çok erkek girdi hayatıma şimdiye kadar,” diye düşünüyorum onu izlerken. Nefret ettiklerim de oldu içlerinde, gerçekten sevdiklerim de. En iyi dostum belki, belki en büyük düşmanım ya da sevgilim, âşık olduğum insan, ama o… O, hayatıma giren herkesten çok farklı. Kendimi bildim bileli içimde bir yerlerde sakladığım… O benim ilk tanıdığım, ilk sevdiğim, büyüyünce evlenmek istediğim erkek… Her zaman ki gibi bir akşam, birbirimizi seviyoruz, mutluyuz. Onsuz bu evde ne kadar yalnız olacağımı düşünüyorum. Saate bakıyorum gece yarısını geçmiş. Yatmak üzere ayağa kalkıyorum. Başını çeviriyor, hafif hüzünlü ama iyimser gözlerle bakıyor yüzüme ve bir şiir okuyor ezberinden: “Ben yanmasam / Sen yanmasan / Biz yanmasak / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”*** Gülümsüyorum, gülümsüyor. Eğilip öpüyorum: “İyi geceler baba,” diyorum. “İyi geceler güzel kızım,” diye cevap veriyor. Evet, beni hatırlıyor belki şimdi ama ya sabah olunca… Ben kalkıp yürüyüşe çıkacağım, gidip o banka oturacağım. Sonra o gelecek, iki bank uzağıma oturacak. Bayatlamış ekmekleri de yanında getirecek. Düşüncelere dalacak, dün ona okuduğum şiiri mırıldanacak. Sonra gözleri dolacak. Belki erkenden kaybettiği annemi bir an anımsayacak ya da dün ona şiir okuyan kişiyi hatırlayamamak üzecek onu. Belki ne x


kadar yalnız olduğunu düşünecek, aslında yalnız olmadığını unutarak. Önce martı ve balıklara, sonra güvercin ve küçük sevimli kuşlara atacak özenle koparıp parçaladığı ekmekleri. Buz gibi suyla ellerini yıkayıp, birkaç yudum içecek o sudan. Sonra gitme saatim gelecek. Eve gitmek için onun oturduğu bankın önünden geçip, ona selam verecek ve tüm benliğimle gülümseyeceğim, beni hatırlamadığını bilerek. O da bana selam verip gülümseyecek. Belki akşam bana bankta otururken gördüğü kızı anlatacak… O yaşlı, şiir aşığı, sessiz ve unutkan adam benim babam. İlk sevdiğim erkek... Yıllar önce bir akşamüzeri, bayatlamış ekmekleri yemeyelim diye fırından sıcak ekmek almak üzere, üstüne mantosunu alıp evden çıkıyor annem. Babam koltuğunda oturmuş onun gidişini izliyor. Fırın yolun karşısında evden görülebilecek kadar yakın. Ben mutfak masasında ödevlerimi yapıyorum. Sokaktan gelen bir çığlık duyuluyor aniden, beraberinde acı bir fren sesi. Babam ne ara kalkıp ne ara fırlıyor sokağa bilmiyorum... Arkasından ben de gidiyorum. Karanlık sokağın ortasında, kanlar içinde bir bedeni kollarına almış yüzünü öpüp hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Onun annem olduğunu biliyorum, bilmek istemeyerek. Orda kala kalıyorum, ağlayamıyorum bile... O akşama ait başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Arada hatırladığım bir cenaze töreni. Babam susuyor o geceden sonra, neredeyse hiç konuşmaz hâle geliyor. Bir süre sonra unutmaya başlıyor, kişileri, isimleri... Aslında unutuyor mu, unutmak mı istiyor yoksa unutmuş gibi mi yapıyor bilmiyorum. Doktora hiç gitmedi, doktorları hiç sevmedi. O günden beri hep bu monoton hayatını, hep aynı sabahı ve akşamı yaşıyoruz. Şikâyetçi değiliz bu durumdan, en azından ben hiç şikâyetçi olmadım. Nasıl olabilirim ki? Hayatta başka ne verebilir sabahları parkta onu izlemenin keyfini? Paylaştığımız şiirli akşamların ve her gün aldığı sıcak ekmeğin kokusunun yerini ne doldurabilir? Mutluymuş gibi yapmadan, gerçekten mutlu olarak ve kimi zaman çokça hüzünlü bu kısır döngüyü, yaşıyormuş gibi yapmadan gerçekten yaşıyorum. Unutma baba, seni çok seviyorum. Ya da unut ne fark eder ki… Ben bunu sana yaşadığım, yaşadığın ve yaşadığımız her an hatırlatacağım… * Özdemir Asaf ** Pablo Neruda *** Nazım Hikmet

xi


burak aslan

Oyunbozan

ÖYKÜ

Eskiden, oyunumu bölmeye meyleden insanlardan nefret ederdim. Eskide yaşamayınca insan anlamaya başlıyor bu meyli de, bu nefreti de. Oyun bir düzen gerektirir. Belli başlı kendine göre kurallar bütününü barındıran, yanlış yapanın eleneceği ya da dışlanacağı bir sistemde herkesin doğruları iş yapmaz. Kimse üç kornerin bir penaltı olmasını sorgulamaz. Bunu sorgulatmayan aslında o kurallar bütünüdür. Evinde tek başına arabacılık oynarken oyunun kurallarını senin doğruların belirler. Evcilik oynarken ise herkesten ortak bir akıl çıkar. Bilgisayar oyunları ise iğrençtir. Esasında mahalle maçları ve bilgisayar oyunları birbirine benzer sistemsel açıdan. İkisinde de sorgulayamazsın. Başkalarının doğruları artık senin de doğruların olmuştur. Kuralları ve doğruları bir başkası tarafından belirlenmiş kurguda bir doğrunun arayışı biraz ahmaklıktır. Mesele aslında burasıdır. Mahalle maçlarında oyunumuzu bölen mahalle abileri vardır. Hele ki iki veya daha fazla kişilerse bunlar, maçın ortalama beş dakika kadar durmasına sebep olurlar. Topun sahibi diğer oyunculardan farklı olarak ağlamaklı gözlerle onları izler. Diğer oyuncuların umurunda olmaz topa gelecek zarar. Onların tek derdi oyunlarının bölünmesi ve akşam ezanına kalan zamandır. Samimi bir samimiyetsizlik vardır aslında. Ama arkadaşlık bunu gizler. Enteresan bir yazı konusu olmaya aday. Oynanan oyunu bölme geleneği aslında bölene de büyüklerinden öğretilmiş bir eylemdir. Çocuk aklımla kızdığım eylemi bugün hayli fazla yapıyorum. Ama çocuk oyunlarını bölerek değil. Beğenmediğim kurallara karşı gelerek. Anarşist takılan kapitalistlerin değimiyle: “Consume obey die.” Evet. Muhafazakâr bir ailenin ilk çocuğuyum. Babaannem ve dedemin ikinci torunu, ananem ve hiç görmediğim dedemin üçüncü torunu. İlk göz ağrısı ayrıcalığını yaşamadım. İkincilik ve birincilik arasındaki farkı işte ilk o zaman tanıdım. İkincilik skalam hayat boyunca devam etmeye aday oldu. Hep bir adım geride kalmaya, sivrilmemeye odaklandığım bir ailede ilerleyen yıllarda sivrilmek adına atılan adımlar ters teper. Uzun zaman önce ayrıldığım insanların tekrar görüştüğümde aynı kişi olmaması bu yüzdendir. Ben değiştim mi bilmem ama insanlar değişti. Değişecek. Eskiden uyduğumuz düzenler bize sıkıntı yaratmazdı. Mahallede maçtan sonxii


raki su sırası saygısı, zaman ilerledikçe yerini ramazanda pide kuyruğundaki tartışmalara, bankanın emekli kuyruğunda menopoz teyzelerin itiş kakışına ve yaşlı adamların bastonlarıyla onları yönlendirmeye çalışmasına bıraktı. Değişime neden olan Ikea kataloğu gibi fiyatlı dayatmalar bana geç nüfuz etti. Çocukluk aşkım Elçin’e sınıfın ortasında tokat atmam okulun kurallarına uymayıp çorap giymediği içindi. Bir başkası Elçin’ime yan gözle bakardı. Ayrıldık o gün. Sonraları birbirini seven, ne ayrı kalabilen, ne de beraber olan klişe çiftler gibiydik. Üst sınıflardan hep çekindim üniversite yaşamıma kadar. Burada sınıf ayrımı görmediğim için ilk senemin sonlarına doğru kırıldı bu tutum. İlkokulda üst sınıfımda Zeki adında bir çocuk vardı. Aynı etüt merkezine gidiyorduk. O zamanlar onların gördüğü derslere hayranlıkla bakardım. Müthiş zor, yapması imkânsız problemler gibi gelirdi bana. Ama Zeki, aptal bir çocuktu. Benden daha aptal birisinin benim üzerimde olması, sanırım bu yaşıma kadar yaşadığım en büyük travmaydı. Zeki’yi bir gün Elçin’le konuşurken görmüştüm okulda. Benden daha sarışın olan bu çocuk benden daha kilolu ve benim üst sınıfımdı. Eşit şartlarda olsaydık karnına tekmeyi geçireceğim bu çocuktan o zaman çekinmiştim. Elçin’le nasıl konuşurdu, asıl Elçin onunla nasıl konuşurdu; kendime yediremiyordum bunu. Uzaktan bir müddet izledim. Sınıfta yanına oturdum. Ela ve yeşil arası gözlerle bana baktı. “Ne?” Prova yapmamıştım konuşmak için. Beceremem böyle şeyleri. Bir insan ne konuşacaksa o anda dökülmeli dudakları arasından. Ama bu sefer durum yaşımı ve aklımı aşacak kadar ciddiydi. Keşke bir şeyler hazırlasaydım. “Ne konuştun o bebeyle?” “Kiminle?” Soruya soruyla verilen cevap yalana hazırlıktır her zaman. Tutarlı bir yalan söylemek için zaman kazanmadır. “Kiminle olacak, üst sınıflardan Zeki’yle.” “Öyle, hiçbir şey.” “Nasıl hiçbir şey?” “Ara tatilde öğretmenleri tatillerinin nasıl geçtiğini anlatmalarını istediği bir günlük tutmalarını istemiş.” “Ee sana ne bundan?” “Bu da ödevi yapmamış. Öğle arasından sonra öğretmenleri ödevleri kontrol edecekmiş. ‘O zamana kadar yetiştirmem lazım, bana yardım eder misin?’ diye sordu.” “Niye sana sormuş, başka adam mı kalmadı okulda. Hem sen alt sınıfsın. Nasıl ona yardım edeceksin ki?” “Bilmem, elimden geldiğince ederim.” Beynimden vurulmuşa döndüm. Zeki’nin teklifini bana sormadan kabul etmişti. Sınıfın içinde bağırıp çağırdım. Öğretmenin gelmesi bir anda sakinleşmek zorunda bıraktı beni. Diğer teneffüs yanıma geldi pişmanlık ifadesiyle. xiii


“Neden o kadar kızdın? Sadece yardım edeceğim.” “Etmeyeceksin!” “Neden?” “İstemiyorum o bebeyle yan yana oturup aynı deftere bakacak kadar yakın olmanı!” “Bir şey olmaz. Sakin ol.” Sakin olmamı söyledi. Sanırım bugüne kadar duyduğum en saçma ve içi boş cümleydi. Zeki’yi okul çıkışı potaların oraya çağırdım. Kavga edecektim. Okul zili yaklaştıkça kavga öncesi klasik iç organlarda meydana gelen hareketlilikle tanıştım. Midede garip bir hareketlilik, nabzın yükselmesi gibi fizyolojik olaylar bana yabancıydı. İlk kavgamı yapacağım yere doğru giderken bu hareketlilikler artıyordu. Zeki’yi beklemeye başladım. Nasıl kavga edeceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Sadece onu dövmek istiyordum. Filmlerde bir kaç kere görmüştüm nasıl kavga edildiğini. Acaba o şekilde mi etseydim? Geldi. Hiçbir şey söylemeden karnına bir tekme attım, iki büklüm oldu. Kalkana kadar bekledim. Çünkü o hâldeki birisiyle kavga etmek delikanlılığa sığmazdı. Kalktı. Boşa bir yumruk salladım. İşte o yumruk kavganın dönüm noktası oldu. Tertemiz bir dayak yedim. Yüz yüze ettiğin kavgada kıçına tekme yer mi bir insan? Ben yedim. Beni alıyor, tutuyor, fırlatıyor... O an hangi hareketi yapmak isterse yapıyor. Bu durumdan kendisi de sıkılmış olacak ki bıraktı beni. Potaların olduğu yer ve servis bölgesinin arasında bir bina olduğundan hiç kimse görmedi bu kavgayı. Güzel kadınların başıma iş açtığı ilk gündü bu gün. Eve gelince annem kanlı yüzümü yıkadı. Elçin’in küçücük elleri ellerim arasında kayboluyordu ertesi gün. O küçücük elleri dün bana dayak atan adama dokunmuştu belki de. Dayanamadım. Ayrıldık. Artık ben sınıfta onun oturduğu tarafa hiç bakmıyordum. O ne yapıyordu bilmiyordum. Büyük aşk acısı çekiyordum. Çok seviyordum. O sene sonunda okuldan ayrıldım. Elçin için değil tabi ki, servis fiyatları arttığı için mahallemizdeki okula gönderilme kararı alındı ev meclisinde. İşte o zamana anladım ki sistemler hep yalan söyler. Doğrular aslında yalanla arkadaştır. Birbirini seven iki insanın birlikte olmasından daha doğal bir doğru olamaz. Ama göz göre göre bir yalana ortaklık ediyorduk ısrarla. İşte küçükken oyunumu bozan mahallenin abilerine bugün kızmıyorum. Yaptıkları kendi eğlenceleri ve kendi ego tatminleri için doğruydu. Bizim için yanlış. Bir başkasına göre neden hareket etsinlerdi ki zaten. Güzel kadınlar sadece erkeklerin başına iş açmak için güzeller. Bunu anladığım gün avuçlarımın içinde başka bir kadının elleri vardı. Ellerim git gide kirleniyordu. Ve artık annem kirli ellerimi yıkamıyordu. Sistem beni yavaş yavaş büyütüyordu.

xiv


Konsol

yahya macaroğlu

ÖYKÜ

Bütün gününü orada, evin bir köşesinde oturarak geçirdi. Eve gelip gidenler mobilyanın bir parçası sandılar onu, en çok konsola benzetildi. O ise bir konsol olmaya karar vermeden önce (ki bu kararı onun verdiği tam olarak söylenemez): “Ben adımlarımı çok yavaş sen ise çok hızlı atıyorsun,” demişti. “Buluşacak bir yerimizin olmaması ne acı.” O, tam bu cümleyi kurarken, şekilsiz bir Doğu Tanrısı ayağındaki nasırı hababam kaşıyordu. Kaşımanın bu sıkıntılı hâllerinde insanları dinlemeyi severdi. Bu dinleme sırasında beklemeli adamın hüznünü duydu. Ta içinde, bir yüreğinin olup olmadığını kendisi bile bilmeyen bu şekilsiz Doğu Tanrısı, bir genç adamın eylemsizliği karşısında ayağındaki nasırın kaşıntısını unutacak kadar üzülmüştü. Oysa ki Doğulular ve onların tanrıları beklemenin değerini bilirlerdi. Memleketlerine yağan ağır ve bol taneli yağmurlara sahiptiler. Hatta bu insanlar beklemenin, bol ve ağır taneli yağmurların değerini o denli iyi bilirlerdi ki şekilsiz tanrılarının bu yağmurları taşıyan bulutlarda yaşadığına inanırdılar. Bol taneli yağmurlar arasında eylemek, dünyanın en aptalca şeylerinden biriydi ve onlar aptal olmaktan çok uzaktılar. Tanrı, önce muson yağmurunun (bu iri ve bol taneli yağmura insanların verdiği isimdi) altında, gelmesi beklenen eski, kırmızı boyası dökülmüş, bir otobüsü bekler gibi bulabildikleri tüm bina, ağaç, kazak, kitap altında bekleyen insanlara baktı, sonra bu hüzünlü gence eylememenin değerini öğretebilmenin onun hayatındaki tek mümkün yolunu düşündü. Evren durmaksızın akan sürekli bir oluş içerisinde kurulup tekrar bozulup tekrar kurulurken, aynı kalan değişmeyen şeyler eşyalardı. Her şeyin, her oluşun içerisinde durup bekleyen, ruhunu, özünü her seferinde bir başkasına aktarabilen ve izleyen yegane şeylerdi eşyalar. Bir marangoz örneğin, vestiyerin özünü alır ve bir tahta parçasına aktarırdı. Böylece vestiyer tüm deneyimlerini, tüm yaşantılarını ve sahip olduğu her şeyi bu yeni tahta parçasına aktarır ve böylece birikip çoğalarak varlığını sürdürürdü. Tüm vestiyerler aynı ortak bilincin minik varyasyonlarıydı ve uyum içinde amaçlarını yerine getiriyorlardı. Bu düşünce şekilsiz Doğu Tanrısı’nın hoşuna gitti. Ancak onu vestiyere dönüştürerek eylememenin değerini öğretemezdi. Zira vestiyerler kırılmaya yatkındırlar, nesnelerle olan ilişkileri sınırlı ve periyodiktir. Bu hüzünlü varlığa daha sürekli ve sebat sahibi bir eşya bulmalıydı. Şekilsiz Doğu Tanrısı uzun süre düşündü. O düşünürken yağmurlar doğuyu kasıp kavurdular. Her yer sular altındaydı, insanlar ekinleri mahvolmuş ne yapacağını bilmez hâlde, su altında boş şehirler, bataklığa dönüşmüş tarlalarda öylece durup göğe baktılar. Dua etmek bile akıllarına gelmiyordu. Sonra yatağı düşündü tanrı, bu düşüncesinden vestiyer ile benzer sebeplerden vazgeçti, daha sonra bir gardırop olur belki dedi ancak süreksizlik duygusu onda da vardı üstelik gardıroplar karakter olarak içe dönüktürler ve dışlarında olanlarla pek ilgilenmezler, varsa yoksa xv


sahip olduklarını korumaktır onların derdi. Bir pikap olabilirdi ama pikaplar artık kullanılmıyordu üstelik bozulup kırılmaya pek müsaittiler. Böyle zavallı ve üzgün bir yaratığı yok olmaya böyle rahatça sürükleyemezdi, sorumlulukları vardı. Böylece şekilsiz Doğu Tanrısı yüzlerce eşya düşündü, düşündükçe bulamadı, bulamadıkça öfkelendi, aslında öfkesi kendisineydi; yağmurlar, dünyalar yaratan, insanları peşine sürükleyen şu koca oluş, zavallı bir varlık için sokacak bir kalıp bulamasın! Olacak iş miydi bu? O sinirlendikçe bir parçası olan topraklar patlıyor, sallanıyor, köpürüyor, fışkırıyordu. Katları birbiri üzerine iskambil kâğıtları gibi çökmüş bir eve o evin bilmem kaçıncı katındaki bilmem kimin dairesinden sağ çıkmış tek bir konsol. Hemen yanında bir genç kadın cesedi kollarını belirsiz bir uzaklığa doğru isteksizce uzatmış, gözlerini sanki bitmemiş bir işi bitirmek ister gibi zorla kapamış, ağzı hafif açık yatmaktaydı. Konsol, iki katlı, biri büyük ikisi küçük üç kapılı ve iki çekmeceliydi. Ceviz ağacından olmalıydı ve sapasağlamdı. Yanındaki zavallı insanın üzerinde koca bir varlığa, farkındalığa sahip vakur bir duruşu vardı ve muzaffer bir komutan gibiydi. “Elimde olsa onu kurtarırdım. Hemen yanıma çökmesini istedim. Beni duyamazlar ama yine de denedim,” dedi. Şekilsiz Doğu Tanrısı bunları duydu, belki de üç yüz yaşındadır diye geçirdi içinden. Konsol: “Abartıyorsun, henüz altmış yaşındayım,” dedi. Şekilsiz Doğu Tanrısı aradığı şeyi bulmuş olmanın verdiği mutlulukla, eylemsizliğin gereksizliğinden dem vuran zavallı insana yöneltti gözlerini, bu sırada doğuda tatlı ve sıcak bir rüzgâr baş gösterdi. Böyle dostane bir rüzgâr esmeyeli yıl olmuştu. Rüzgârın enkazın üzerindeki muzaffer konsola ulaşması birkaç saat sürdü, o rüzgârın yumuşak dokunuşunu hissettiğinde yüreğinin bir kat daha hızlı çarptığını hissetti. Bir özdaşı daha vardı artık. Uzak bir ülkenin, uzak bir şehrinde, çiçekli duvar kâğıtlarının ve yaşlı bir karı kocanın oturduğu uzak ve naftalin kokulu bir evin L biçimindeki bir köşesinin sol altındaki girintiye yerleşmiş bir konsolun gördükleriydi gördüğü ve hissettikleriydi hissettikleri. Aynı şeyleri bu köşe konsolu da hissediyor ve her şeyi görüyordu. Gözünün önünde olan ve uzak bir doğu ülkesinde olanları. Gelip geçen torunları, şeker bayramlarını, basma entarileri, haclardan getirilen şalları, dağıtılan oyuncakları, evlat özlemlerini, yalnızlıkları, televizyonları, ara sıra gelip giden bilgisayar ve cep telefonları, unutulmuş kelimeleri, tutulamayan çişleri, diş ağrılarını, eski resimleri, duvarlardaki sarı çiçekleri, sarı çiçekleri, sarı çiçekleri, çiçekleri, çiçekleri, çiçekleri… Aradan geçen birkaç ay bir Hindu televizyon sunucusuna son zamanlarda yaşanan akıl almaz felaketlerle ilgili ahkâm kesme fırsatını vermişti, sunucu; felaket yılının bitmiş göründüğünü ancak şimdi de muson yağmurlarının normalden üç ay daha uzun sürdüğünü söyleyip ekliyordu: “Belki de tanrı bizler için ağlıyordur, ne dersiniz?” Konsol, bunları bambaşka bir dilin konuşulduğu bambaşka bir televizyondan izliyor ve boyası dökülmüş kırmızı otobüsleri bekleyen doğulu suratları görüyordu. O sırada kırışmış iki el içerisinde temiz bir yüz havlusu koydu. Otobüs iki dakika gecikecekti. xvi


ÖYKÜ

Homeopati canset er

“Sana Homeopati lazım. Gör bak bir şeyciğin kalmaz.” “Pek güvenemiyorum bu yönteme.” “Aklını almıyorlar ya, nesine güvenmiyorsun?! Bak bana. O adamın beni bırakacağını biliyordum. O bunu yapmadan evvel doktora gittim. Doktor bana seyreltilmiş ve oldukça pasif ‘terk edilmişlik’ enjekte etti. Vücudum bununla savaştı ve tahminlerim doğru çıkıp o adam çekip gittiğinde, ne yataklara düştüm ne de yemeden içmeden kesildim. Ben de cesaret edememiştim ilkin. Ne de olsa bu yöntem daha yeni yeni yayılıyor, doktorların ne yapacağı belli olmaz falan diye düşünüyordum. Hiç de öyle değilmiş. Benim doktoruma yönlendireyim seni. Bu konunun uzmanı adam. Diğerlerine nazaran daha fazla para alıyor ama hak ediyor inan ki.” İkna olmuştum. Annem yakında ölecekti ve şimdiden bunun verdiği üzüntü beni aşıyordu. Madem üzüntüden kurtulmanın bir yolu vardı, neden bir çözüm yokmuş gibi davranıyordum? Ne kadar kötü bir yan etkisi olabilirdi ki bu ilacın? Doktora gittim. Durumu anlattım. Endişelerimi dile getirdim. “Hiçbir yan etkisi yok, hissetmeyeceksin bile ‘ölüm acısını’ sana enjekte ettiğimi. Bu durum gerçekleştiğindeyse belki biraz şoka gireceksin ama asla günlerce bunun yasını tutarak yaşamaya çalışmayacaksın,” dedi doktor. Konuşma tarzı, duruşu, yürüyüşü ve mimikleriyle güvenilir bir izlenim bırakıyordu. Bir saate ilaç elimdeydi. Bu ilaç henüz eczanelerde satışa çıkmamıştı çünkü her insan için farklı ölçekte karışımlar gerektiriyordu. Seri üretime geçmesi için daha çok hasta üzerinde ilaç uygulanmalı ve gerekli kategarizasyon yapılmalıydı. Bu dalda uzman olmak şimdilerde en popüler ve en zor olanıydı. Tedavi edilemeyecek hastalık yok gibiydi. Tek kötü yanı olmuş bir hastalığa fayda etmezdi ancak önceden tahmin edilen bir hastalığa yarar sağlardı. İnsanın başına ne geleceğini tahmin etmesi de oldukça zordu. Annemin öleceği ise gün gibi aşikârdı. Kardeşim doğacak ancak annem ölecekti. Annem bunu biliyordu, yine de doğum yapmayı seçti. Babam ve ben tek kelime etmedik. Doğumun olmasına iki gün vardı. Homeopati uygulaması için ideal bir süreçti. Bazen ilaç yapımı için malzemeler zor bulunuyor, hazırlık uzun sürüyordu. ‘Ölüm acısı’ içinse istek fazlaydı. İlaç da hazırda hastayı bekliyordu. İlaç işe yaradı. Annem öldü ve hayat yine aynı şekilde devam ediyordu. Garip bir his vardı içimde ama asla biri ölmüş gibi değildi. Belki çocukken en sevdiğim kalemimi kaybettiğimdeki his gibi bir şeydi. Kardeşim doğdu. Buruk bir sevinç içinde… Öyle masumdu ki. Öyle güzel. Anneme benziyordu büyükçe. Gözleri, burnu, alnı… Hele gülümsediğinde sanki annem gülümserdi. Annemin öldüğüne üzülmüyordum. xvii


Ölümün acısını içimde hiç mi hiç duymuyordum ancak zaman geçtikçe onu özlüyordum. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. İstemeden sayıyordum ondan ayrı geçirdiğim günleri. Tam yedi ay olmuştu ki ben bu özlem dolu günlere artık bir son vermeye karar verdim. Homeopati uygulamasının olmuş bitmiş bir şey için yapılamayacağını ancak bu duygular açığa çıkmadan evvel uygulanırsa etkili olacağını biliyordum ancak belki bir çözümü bulunmuştur umuduyla tekrar aynı doktora gittim. Belli ki ben yalnız değildim. Bu konuda birçok müracaatta bulunulmuş. Tıp dünyası bunun da çözümünü bulmuş. Pek tavsiye edilmiyormuş bu yol ancak kişilerin iradesi özgürmüş. Doktor birkaç yan etki saydı. Beden yorgun düşüyormuş ve insanın sinirleri oldukça çabuk yıpranıyormuş. Kalp zarar görmüyormuş ama beyin yorgun düşüyormuş. Sık sık başı ağrıyabilirmiş hastanın. Kabul ettim. Daha kapsamlı bir uygulama olacağını düşünsem de doktor yine sadece bir ilaç hazırladı. İlacı aldıktan on dakika sonra etkisini göstermeye başladığını hissettim. Annemi gerçekten özlemiyordum. Kardeşime kızıyordum. Ona sataşacak, onun kalbini kıracak yer arıyordum. Annemi o öldürmemiş miydi? Babam böyle düşündüğümü bilse ağır bir tepki verirdi. Ben de utanmıyor değildim kendimden ama engel de olamıyordum kendime. Öfkem gittikçe arttı. Ona zarar veriyordum artık. İşin ilginci onu çok da seviyordum. Gerçekten çok seviyordum. Bazen onun annemden kalan bir armağan olduğunu düşünüyordum. Bazen de annemin ölümüne sebep olduğu için bir katil olduğunu... Bu öfkeye dur demeliydim. Doktor şaşırdı. Öfkelenmemeye müşterilerce ilgi yoktu. Ölümden, acıdan kurtulmak yegane istenen şeydi. Daha evvel öfkelenmek isteyen bir müşterisi olmuş. Öfkelenemediği için sık sık hakkı yenir, kimi zaman elinde avucunda ne varsa alınırmış. O ilacın antikorunu yaptı bana. “Yalnızca kardeşine değil, hiçbir şeye öfkelenemez duruma geleceksin. Sonrasında öfke yapan ilaç da versem sana fayda etmez. Yan etkilerini de zaten biliyorsun. Yine de istiyor musun?” “Evet, istiyorum.” Eve gittiğimde kardeşime hiç hissetmediğim bir sevgiyle sarıldım. Uzun uzun sarıldım. Kötü bir şey düşünmeden öptüm okşadım. İçimde öfke denen şeyden hiç eser kalmamıştı. Öfkelenmek isteyeceğim de kimse yoktu. Sahi, benim kimsem yoktu. Bir arkadaşım vardı, bir kardeşim, bir de babam. Yan etkilerin açığa çıkması uzun sürmedi. Sabahları sarhoşmuşum gibi durmadan başım dönüyordu. Sonra o geçiyor ağrılarım başlıyordu. Alışıyordum. Böyle de yaşayabiliyordu insan. Başım ağrısa, bedenim yorgun düşse de olsundu. Bu tedaviyi insanlar yerli yersiz sömürüyordu. Kimi zenginler en ufak rahatsızlık duydukları şeyden bu yöntemle kolayca arınabiliyorlardı. İlaçlar pahalıydı. Parayı bir şekilde denk getirmek için bankaların yolunu tutuyordum. Borcum olsa da bu tedavi ile huzurlu bir yaşam sürebilirdim. Annemin ölümüne yas tutarak ve onu dinmeyen bir özlem içinde anımsayarak, kardeşime katil gözüyle bakıp, ona karşı öfkemi dizginleyemeyerek nasıl yaşayabilirdim? Mutluydum bu tedavileri yaptırmış olmaktan. Bu ilaçlara olan ilgi çığ gibi büyüyordu. Delirenler vardı ama onlar işin dozunu çoktan kaçırmış kişilerdi. Öyle olmayacağımı biliyordum. xviii


Daha fazla ilaç almak istemiyorum ama… Babam… Çaresizlik içindeydi. ÖYKÜ Annem öldüğünden beri yüzü bir kez gülmemişti. Büyük olay yaratan bu ilaçlardan kullandığımı bilmiyordu. Bunları insanlık dışı şeyler olarak görüyordu. Ona çağa ayak uydurmaktan, çoğu insanın bu ilaçlardan memnun olduğundan bahsediyordum. O da bana kafayı yiyen kişilerin haberlerini izletiyordu. Öyle mutluydum ki bu ilaçlarla, haberlerdeki kişilerin sırf ilaçların satışını düşürmeye yönelik delirmiş gibi davrandıklarını düşünüyordum. Babam kardeşimle avunmaya çalışıyordu ama ölümün acısına zamanın dahi iyi geldiği yoktu. Her gün mezara gidiyordu. Evde annemle konuşuyordu. Bazen öyle dalıyordu ki ben varken bile annemle sohbet ediyordu. Deliren babamdı. Ben değildim ki. Ancak evde hâlâ huzur bulamıyordum. Babamı böyle gördükçe, ona acıyordum. Alışık olmadığım bir kasılma mideme iniyordu. Doktora gittim. ‘Başkasına acıma’ hislerimi aldı, yerine baş ağrıları verdi. Nihayet! Annemin yaşadığı eski günlerdeki gibi hissediyordum. Annem yoktu ama dünya güzeli bir kardeşim vardı. Babamın kendi kendine konuşmaları beni ürpertmiyordu. Her şey normaldi. Savaşlar oluyordu bizim aşağıdaki ülkede. Ölümler normaldi. Onlara ne acıyor, ne üzülüyordum. Ben de ölsem fark etmezdi. Savaşı çıkaranlara, onların saçma sebeplerine, gözü dönmüşlüklerine öfke duymuyordum ya da duyamıyordum. Savaşı çıkaranlarla aynı ilaçları kullanıyor olmalıydık. Bu umursamaz ruh hâli anca öyle elde edilebilirdi. Gittikçe daha çok uyuyor ve daha zor uyanıyordum. Bedenim dengesizleşiyordu. Bazen ruhum o denli ağırlaşıyordu ki… En çok da mutlu olduğum sıralar… Mutluluğu hiç bilmediğim kadar yoğun hissediyordum. Önceleri bu durum çok güzeldi. Zaten sadece mutluluk ve ıvır zıvır birkaç his kalmıştı bana. Sonra o ıvır zıvır hisler de boğazıma düğümlenir oldu. Restorana giderdim, yemek beklemek ızdıraptı. Sabırsızlık neredeyse sinir krizlerine sebep olurdu. Ne bir sıra bekleyebiliyordum, ne on dakikalık bir yolculuk geçmek biliyordu... Sokağa çıkmaz oldum. Evde de daralıyordum. Hislerim azaldıkça, kalanların etkisi artıyordu. Eskiden de tesiri çok büyük olan olaylar, şimdi günlerce başımı ağrıtıyordu. Kardeşimin büyüdüğüne şahit olmak... Çok büyük bir mutluluktu ama bazen kalbim buna dayanamayacakmış gibi hissediyordum. Onu o kadar çok seviyordum ki her davranışı ben de sarsıntılı baş ağrıları yaratıyordu. Gülüyor, konuşuyor, kendi kendine yemek yemeye çabalıyor ve şimdilerde yürüyordu. Kardeşimi banyo yaparken izlememe kararı almıştım ama babam onu yıkarken, o su dolu küvetin içindeki oyuncaklarla oynarken kendimi onları izlerken bulurdum. Suyun içinde oynarken, ne de güzel gülüyor, kendinden geçiyordu. Uzun uzun onları izlemek, hatta kardeşimi ben yıkamak isterdim fakat mümkün değildi. Sonra pişman olurdum bu ilaçlara sardığım için. Bu pişmanlık hissi de öyle bir işlerdi ki bana; günlerce yataktan kalkamazdım. Doktora gittim yine. “Pişman olmak istemiyorum,” dedim. İlaç zaten hazırdı, ölüme, yalnızlığa, acıya, terk edilmişliğe iyi gelen ilaçlar arasında… Artık hiçbir şeyden pişmanlık duymuyordum. Pişman olmama hâli istemsiz bir şekilde umursamazlığa da yol açıyordu. Keyfim yerindeydi. Bazen, “İnsanlar, bu ilaçlar olmadan evvel bu kadar xix


hisle nasıl baş ediyordu?” diye düşünüyordum. Bu dehşet ve acımasızlık dolu dünyada nasıl sıradan yaşanabiliyordu? Kanıksıyordu insanlar her şeyi. Çarçabuk… Kanıksamasa rahat uyuyamaz maazallah! Ben bunu becerememiştim hiç. Şimdi kolaydı ama. Kolaydı insanlıktan vazgeçmek. Bir çocuk gibiydim. Hatta kardeşim kadar küçük… Sadece mutlu olabilen. Üzülecek bir şeyi olmadığından sadece gülümseyen. Bir de baş ağrılarım vardı. Sabahları biraz moralimi bozardı. Sonra alışırdım. “Yaşlanmış gibiyim, annem kadar var sanki yaşım. Bedenimi taşıyamıyorum bazen. Yataktan doğrulmak saatlerimi alıyor. Kardeşim gülümsese biraz, kalbim sıkışıyor. Mutluyum, çok mutluyum. Tek derdim bu hatta, tek yapabildiğim... Kardeşim kadar sanki yaşım. Bu mutluluk ağır geliyor,” dedim doktora… İlaçlara gerçekten bağlanmıştım. Şu durumda devam etmem lazımdı. Daha fazlası gerekti. Her şeye gülümseyen bir aptal gibiydim. Sokakta benim gibi olan insanlar vardı. Komiklerdi. Soytarı gibi. Hareketlerine hâkim olamıyorlardı. Bazen ben de olamıyordum. Bu durum daha da ilerlemeden, ‘mutlu olma’ hâlinden kurtulmalıydım. Babam anlamıştı. Bağırdı. Doğruları söyledi. Artık doğru olduğundan emin olduğum şeyleri. Pişman olmuyordum. Olamıyordum. Üzgün de değildim. Mutluydum. Sonra ilacımı aldım. Üzerinde çok düşündüm ancak yapacak bir şey yoktu. Bu böyle gitmezdi. Dengesiyle oynamıştım ruhumun. Madem bir denge sağlayamayacaktım, en iyisi ondan vazgeçmekti. Mutluluk da olmayınca ruhumu hissedemezdim. Öyle ağırdı ki hissetmesem daha iyiydi. Bugünlerde kimse hiçbir şey hissetmek istemiyordu. Tek güzel şey hissizlikti. Vazgeçtim mutluluklarımdan. “Nasılsın?” dedi babam. İyiydim herhalde.

xx


Sesini Duyuramayan Kadınların Direnişi eyüp tekin

ÖYKÜ

Bir kadının, umarsızca fikirlerini öldürüyorlardı. Çünkü Adem Mahallesi’nde, Duygu Asena’nın da deyimiyle, “kadının adı yok”tu. Bir ya da birçok erkeğin belirlemesiyle oluşan hayatım da tam bu cümlenin hikâyesi olabilirdi. Ancak kim duyardı beni? Kendi kendine konuşup duran bir kadını, ataerkil kökenli bir toplumda kim duyacaktı? On yıllardır süren ayrımcılık sayesinde “üstün” yaratılan erkekler hep galip gelmek zorunda bırakılmıştı. Bir kitapta okumuştum. Fransızcada ve Arapçada, kadının ve erkeğin aynı anda kullanmadığı kelimelerle konuştuğunu anlatıyordu. İçeriğine baktığımdaysa, normal kullanılan, yani erkeklerin kullandığı kelimelerin üzerine birtakım ekler getirilerek, kadınların konuştuğu apayrı bir dil ortaya çıkıyordu. Çok şaşırıyor, ayrıca dudaklarım iki yana genişliyordu. Gazete okurdum. Okuduğum gazetelerde, kadınların çok konuştuğu sonucuna varılan araştırmalar yayımlanırdı. Fazlaca sinirlenirdim. İmkânım olsa da, gazetenin editörünü parça pinçik etsem diye düşünürdüm. O sinirle gazeteyi yırtar ve çöp kutusunu boylamasını sağlardım. Bir de kadın çok konuşuyor derler. Ulan, hem sizin kullandığınız kelimeleri eklerle uzatıp bize bunları kullanacaksınız diyorsunuz. Konuştuğumuz kelimeler uzuyor ve çok bir şey demişiz gibi görünüyor. Hâlbuki alakası yok. Erkek işte. Toptancıdır. Üçüne beşine bakmaz. Hakkınızda taksirli ayrımcılıktan suç duyurusunda bulunsam… Doğru ya. Öyle bir suç yoktu. Kadın ve erkeği bu yollardan ayırmıştınız zaten. Aşkı yine hukuk yoluyla siz bitirmiştiniz. Aşkın yer tamlayıcısı olan cinselliği de bu yollardan yasak etmiştiniz. Ancak size her şey serbestti ve mübahtı. Tam bunları düşünürken babam gelmişti. Ceketini portmantoya asmış ve edindiği yorgun yüzüyle oturma odasında ikamet etmişti. “Yemek hazır değil mi?” “Annem hazırlıyordu baba…” “Hemen hazırlasın söyle de, çok açım!” Bir de böyle emir vermeleri yok mu? Adamın tepesini attırırlar. Ne dedim ben? Adam mı? Hep bu devlet okulları anasını satayım. Kendileri ataerkil, kadınları da kendilerine benzetiyorlar. Erkek egemenlik dayatılmamış bir kadınlık düşünemiyorum ki. “Hazırmış baba hadi gel.” “İki saatte bir yemek hazırlayamadınız! Tamam geliyorum.” Babam ağır ağır kalktı ve yarım adımlarla arayı geçerek mutfağa varlığını gösterdi. Yüzü asık bir şekilde, sandalye ile kavuştular. Etrafa bakındı ve anneme: “Yemekte ne var?” diye sordu, annemi umursamaz bir tavırda. “Bamya.” “Bamya mı? Bamya ne lan! Üç kuruş para kazanıyoruz, onu da bamyaya mı xxi


yatırıyorsunuz!” Babamın, anneme bu şekilde çıkışmasına izin veremezdim. “Bağırma baba! Şu yemeği zehir etme insanlara.” Annem, sitemkâr bir yüzle mutfaktan ayrıldı. İçerdekiyse hâlâ yemek derdinde, bulunduğu yerde olmayan insanlara bağırıp çağırıyordu. Boğazlarından sarıp sarmalayıp, ses tellerinden, annemi üzen sözcüklerin çıkmasını engellemek istiyordum, buna cesaretim yoktu ama şiddetle istiyordum. On dokuz yaşında bir kız ne yapabilirdi ki bir erkeğin yüksek ve kavga çağrıştıran ses tonuna karşı? En fazla gözleri ıslanırdı onlarca saniye. Sonrası yine aynı terane. Şeytan diyor ki, evi falan siktir et, git şuralardan, sıfırdan bir hayat kur kendine, seni üzmeyecek insanları sok hayatına bundan sonra… Ama olmaz ki. Ya annem? Annemi o deliyle bırakırsam üç-dört güne salâsı okunurdu. Annem, babamla görücü usulü ile evlenmişti. Baba baskısıyla. Dedem, annemi evleneceksin diye çok dövmüş. Annem, o zamanlar benden bir yaş küçükmüş. Evlendikten sonra hemen çocuk yapmışlar bok varmış gibi. Lan bi dur! Ama yook. İlla bir piç yapacaklar ve muratlarına erecekler. İçleri rahat etmez yoksa. Yine daldım. Babamdan nefret ede ede anneme koştum. Yüzüm gergindi ve gayet de kızgındı. “Ağlama annecim, lütfen ağlama, hem dayanamam ki ben senin gözyaşlarına.” “Bıktım artık be kızım. Bu da can. Her gün bir şeyler bulup çıkarıyor. Bazı zamanlar öyle pişman oluyorum ki bununla evlendiğime, nefesim kesilse keşke diyorum.” Kaşlarımı çattım ve şahadet parmağımla hastanedeki hemşire fotoğrafı pozunu verdim. “Sus bakıyım. Ne biçim laflar onlar öyle? Hem, sen ölürsen ben bu adamla mı kalacağım? Yazık değil mi bana? Biz birlikte olmazsak daha da güçsüzleşiriz annem, biliyorsun değil mi? Sustu ve düşünmeye koyuldu. “Haklısın kızım,” dedi. Öyle güzel sarıldık ki annemle, boynuma gözyaşısı düştü. İrkildim. O gece beni sevdiğini defalarca tekrarladı. Ertesi günün akşamı, babam ellerinde torbalarla açtı kapıyı. “Alsanıza şunları!” diye yüksek bir ses çıkardı. Suratımı asarak, parmaklarıma taktığım torbaları mutfağa taşıdım. Babam, odaya geçtiğinde babaannemi görmüş olacak, yüzü yumuşadı. Erkek bile olsa, anne karşısında kaskatı kesilemezdi. Öyle bir ihtimal henüz varlık göstermemişti. “Hoş geldin anne,” dedi, elini öptü. Yanına oturup, hâlini hatırını sordu. Sonra, babaannem konuşmaya başladı. “Hilâl bana bir şeyler anlattı oğlum. Doğru mu?” “Ne anlattı ki anneciğim?” dedi babam ve bana sinirli baktı hafiften. Ben xxii


odama gittim tedirgin yüzümle. Babaannemin annemi çağırdığını duydum. Daha sonradan sesler, yüzleri bastırıyordu. En azından ben böyle anlıyordum. Ortam, bulunduğum yer açısından sakinken, balkona geçip sigaramı tellendirmeye başladım. Hem tedirgindim, çünkü yakalanabilirdim. Hem huzursuzdum çünkü olay, anneme karşı şiddete dönüşebilirdi. Son nefesi, büyük bir zevkle çekip izmariti aşağıya bıraktım. İçeriye geldiğimde babam yoktu. Annem ağlıyordu. Babaannem ise şen görünmeye çalışarak içten içe üzülüyordu. Anneme ne oldu diye soramadan, annem sımsıkı sarıldı bana. Ben de öyle yaptım. “O pezevenge ihtiyacımız yok! Kendimiz kendimize yeteriz. Anladın mı beni?” dedi annem. Boynumda yine annemin gözyaşlarını hissetmiştim. O anda direnişin başarıya ulaştığını anladım.

Kutsal ve Santa Clara ömer faruk güler

ÖYKÜ

Dört bir yanını beton duvarların sardığı ince, uzun bir çiçeğe bakıyor. Yaprakları çok narin görünüyor. Sanki dokunsa kopacak… İki apartmanın birleştiği noktada. 45 dakikalık duşun ardından giydiği beyaz renk Tyson marka bornozu çıkarıp yerine, banyoya asıyor. Uzamış sakallarına Hudson marka makinesiyle şekil verip, Photo marka iç çamaşırını daha sonra da annesinin aldığı Lemon mağazasının siyah çoraplarını giyiyor. Dünyaca ünlü Phantom marka beyaz renk gömleğini giymek için ilikli düğmeleri çözerken bir yandan Walles marka saatini nereye koyduğunu arıyor. Gömleği sağ kolundan giyerken saatini Personal Computer’ının üzerine koyduğunu fark ediyor. Gömleğini giydikten sonra saatini alıp sağ koluna takıyor. Ardından Jean marka dar kesim siyah renk pantolonunun düğmesini, gömleğini pantolonundan içeriye soktuktan sonra kapatıyor ve fermuarını çekiyor. Micheal mağazasını düşünüyor oradan aldığı siyah renk kemerini takarken. Dolaptan aldığı Shell marka siyah renk kravatını gömleğinin yakasını kaldırdıktan sonra ayna karşısına geçip bağlıyor ve gömleğin yakalarını indiriyor. Çok sevdiği Track marka siyah yeleğini kollarından geçirirken yüzünde bir gülümseme beliriyor. Yeleğinin düğmelerini ilikledikten sonra Frame marka parfümünü üzerine birkaç damla serpiştirecek şekilde sürüyor. Ilashe marka siyah renk ceketini üzerine geçirip evin anahtarlarını aldıktan sonra Nbia marka siyah işlemeli urgan ayakkabılarını giyip dışarıya çıkıyor. Apartmandan dışarı çıktığı sırada yoğun bir hava nefes almasını zorlaştırıyor. Cadde üzerinden gidebilmek için soluna döndüğünde iki apartman arasında bembeyaz bir gül görüyor. Apartmandan çıkan kirli sakallı klasik giyimli orta yaşlı adam gördüğü bu güzelliği ceketine takabilmek için iki apartmanın birleştiği noktaya gidiyor, hafifçe eğilip güzel kokuyu içine çekiyor… Ve güzel çiçeği koparıp yoluna devam ediyor. xxiii


Kaç!

Kaç

ÖYKÜ

samet yangın

Dizlerimin üzerindeyim. Sanki vücudumdan uzaklaştım. Titremeye ve ağlamaya engel olamıyorum. Zevkten sarhoş olmuş şekilde bana bakıyor. Ağlamam onu güldürüyor. Tüfeğinin namlusuyla dürtüyor. Gözleri karardı, ayağa kalkıyor! Nefesim kesildi, dizlerim de beni taşımıyor, yere yığıldım. Başucumda. Parmağı tetikte. Basması bir saniye sürse, kurşun kafatasımı bir saniyede delse ve ben de bir saniyede ölsem üç saniyede bu işkence biter! Arkasına baktı. Sanırım ona seslendiler, duymuyorum. Kendimden ses çıkıp çıkmadığını da bilmiyorum. Tüm benliğim yaşama savaşı veriyor. Sesin geldiği tarafa baktı. Titrememe engel olamıyorum. Soğuk metal boynuma değince çığlık atıyorum. O da kahkaha atıyor. Arkadaşı da gözlerini bu oyundan alamıyor. Nasıl oldu da onu fark edebildim? Eğlenmesi veya korkması neden umrumda? Dehşetin tam içindeyken nasıl oluyor da algım bu kadar güçlü? Korkudan bayıldığımı düşünüyordum oysa. Ellerimle ayaklarına mı kapandım? Aynı dili mi konuşuyorduk ki? Söylediklerimi anladığı için mi gülüyor? Çırağının gözünde de dehşeti hissediyorum. Ne denir ki buna? Genç savaşçı? Tutkulu? Çırak?.. Bedeni yönetmek zorunluluğundan kurtulmak daha hızlı düşünmeye sebep oluyor demek ki. Gözleri tekrar üzerimde. Ne demişti arkadaşı? Kötü haber mi vardı? Kimin için kötü? Sesler çoğaldı. Göremiyorum. Üstümdeki ağırlık sanırım ayağı. Titremem, ağlamam veya yalvarmam bana bağlı değil. Savaşmak? Kalksam tükürsem suratına ya da hayalarına vursam? Ellerimi neden bağlamamışlardı? Korkak mıyım ben? Bunları neden düşünüyorum! Bunları düşünürken nasıl yalvarabiliyorum?! Hiçbir eklememim bana itaat etmiyor! Çırak da telaşlandı. Uzaklardan başka sesler de yükselmeye başladı. Motorlar çalıştırılıyor. Gidiyorlar?! Kaç saniyeye giderler? Gidecekleri zaman artı ölümüm için gerekli üç saniye kadar mı yaşayacağım? Belki giderlerken vurmazlar beni? Tabii ya! Benden ne istiyorlar ki? Neden öldürsünler beni? Belki işlerine yararım? Ne yapabilirim ki onlara? Tanımıyorum bile onları! Gerçi buraya nasıl geldiğimi de hatırlamıyorum. Üstümdeki ağırlık arttı, gözlerinin bana döndüğünü hissettim. Namluyu benden hiç ayırmadı ki? Gerçekten, ben neden buradayım? Suratı ciddi. Bakışları öfkeli. Ne yaptım bu kadar kızdırmak için? Acaba hâlâ yalvarıyor muyum? Ama gitmiş. Nereye gitti ki? Yaşamayı neden istiyorum? Canım için bu kadar alçalabilir mi insan? Ben mi alçaldım onlar mı alçakça davranıyor? Yaşamak için mi bu kadar yalvarıyorum? Ölüm süremi bile hesapladım! Başka bir şey için olmalı. Başka ayaklar da görüyorum. Yaklaşıyorlar. Kaç zamandır böyle yatıyorum? xxiv


Namlu bana bakmıyor! Kalkıp koşayım? Avuçlarımla toprağa bastırıp dizlerimin üzerine doğrulmaya çalışıyorum. Sırtımda tarifi olmaz bir acı patladı! Toprak üzerindeyim. Neden kırmızı görüyorum? Ölüm kırmızı mı geliyor yoksa? Arkamdan vurdular demek. Şimdi ne olacak? Bitti mi işleri? Geride bıraktıklarım. Ben onlar için… Hayalarına vursa mıydım? Artık neye yarar! Çırağın gözlerini hissediyorum hâlâ. Onun gözünden kendime bakmak isterdim. Domuz gibi başımı yukarı kaldıramıyorum. Toprağın ıslak olduğunu düşünüyordum, belki ben korkudan çok terledim. Üç saniyeyi çoktan geçtik neden ölmedim?! Onlara mesaj atsam iyiyim diye? Tabi ya nasıl düşünemedim, telefonum? Aptallaşma rehinsin üzerinde telefon mu kalır? Topraktan destek alarak dizlerimin üzerine doğruldum. Titremem durmuş galiba. Çenemi hissetmiyorum. Belki hâlâ konuşuyorumdur ama sesim çıkmıyordur. Demek çırağın görevi gözlerini üzerimden ayırmamak. Sırtıma vuran da o muydu? Tüfekli piç nerede?! Or*spu çocuğu! Kesin o vurdu sırtıma. Üç saniyem nasıl ona bağlı olabilir?! Allah’ım! Sesli mi küfrettim? Çırak ispiyonlamasa beni... Kan kokusu alıyorum. Burnum da mı kanamış? Omuzlarım acıyor! Vücuduma dönüyorum demek ki. Namlu yok, daha rahatım. Dayak da yemişim demek ki, her yerime iğne saplanıyor sanki milyarlarca iğne! İğneler için önce tel çubuklar, sonra… Bu nereden çıktı şimdi? Bu velet neci burada? Bana mı bakıyor hâlâ? Dişlerimde kırık var mı? Kafamı hafifçe çeviriyorum. Çırak dediğim de yirmili yaşlarında galiba. Göz göze geliyoruz. Ne düşünüyor acaba? E bu piç de onlardan! Ne düşünecek daha çok işkence düşünüyordur! İşte! Geri geliyor namlulu piç! Ne yaptım ben size! Bırakın işte beni ya da vurun! Yalvarmayacağım artık! Ne ki bunlar? Neden yani? İnsan değil bu anladım. İşkence insana neden zevk verir ki? Sokrat kesildim dayak yerken. Zihnim açıldı, şaka bile ediyorum! Çok hızlı geliyor. Dipçikle vuracak kesin. Toprağa uzansam? Kaldırdı tüfeğini, nişan mı alıyor lan?! Şimdi miymiş? Boynumu eğdim galiba sadece. Titriyor muyum? Hayır, iyi iyi. Motor sesi? Ezecekler mi ? Yok artık!!! Gözlerimi açıyorum. Tampon! Tüfekli de arabada. Nereye gidiyorlar. Beni böylece bırakıyorlar mı? Ellerimi ayaklarımı bağlasalar ne olacak. Dünyayı zor görüyorum. Çırak niye geliyor şimdi. O bana sopa atmadı herhalde. Elindeki ne? Taşla mı dövecek? Durdu. Niye eğildi? Elindeki? Su? Hayal görüyorum herhalde. Çok dövmeselerdi iyiydi. Kaç!!! Nereden buldum bu gücü? Koşuyor muyum? Ciğerlerim yanıyor. Takılıp düşmesem bari. Ne tarafa gideceğim? Böyle iyi. Saklansam mı? Ne kadar daha koşmalıyım? Koşuyor muyum? Kaç!!!

xxv


Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Seviyorum Seni umut tugay temel

ÖYKÜ

Güneş en körpe ışıklarını turunculuğa buluyordu gagasında, beyaz tüyleri Kız Kulesi’ne selam edip geçerken martının. Martı, uzun uzun geçti gitti maviliği kanayan boğazın suyuna paralel, ta ki Kadın Moda’daki evinin balkonundan martının apak kanatlarını fark edene kadar. “Bugün havada şiir var,” diye düşündü Kadın. Kızıl saçlarının bittiği yerde beli başlardı. Eskimiş bluzu gecelik şortuna ulaşamazdı. O bluzla şortun kavuşamadığı noktada, martının tüyleri renginde teni, çocuk gülüşünü kıskandıran bel gamzeleri vardı. Gamzelerini gere gere öyle bir gerindi ki, şarkılar söyleyesi geldi martının. O sabah alışılmışın dışında erken uyanmıştı. Henüz Adalar’dan sis kalkmadan çay suyu koydu, bir kedinin ancak doyabileceği kadar azcık yedi kahvaltıda, çayı beklemeden. Yine çayı beklemeden radyoyu açtı; yıllardır duymadığı, ne olduğunu tam çıkaramadığı, aşina melodinin kulaklarıyla yaptığı ön sevişmenin üzerine –çayı neden beklemiyordu anlayamıyorum– bir sigara yaktı. Aç karnına sigara içme alışkanlığını Ankara’nın tarçın kokulu sabahlarında, prestijli bir okulda öğrenciyken kazanmıştı. Hüsnü Arkan “Gökyüzü bazen ciğerime doluyor…” derken sigarasının dumanından Kadıköy’ü çekti içine. Martı çoktan Suadiye’ye varmıştır şimdi diye geçirdi içinden. Bunu yaparken balkonunun kırlangıçlar tarafından mesken tutulmuş köşesindeki tekli koltuğa acımasız bir Mısır tanrıçası edasıyla kuruldu. “Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi.” Bir süredir sözlerine dikkat etmeksizin dinlediği şarkının bu dizeleriyle aniden uykusu açıldı. Hafızasının yıllanmış köşelerine hapsettiği adamı anımsadı. Yıllardır terlikleriyle gitmek istediği ama dengesiz yüreğine güvenemeyişinden bir türlü gidemediği adamı. “Şimdi n’apıyordur acaba? Sahi, Birleşik Krallık’a gitmişti. Hayatında biri var mıdır? Terliklerimle gelsem kollarına alır mı beni?” Orada zaman iki saat geriydi. “Hâlâ uyuyordur o şimdi,” diye geçirdi içinden, o hep uyurdu zaten, içi acıdı. Onunla aynı yatağı paylaşmayalı neredeyse altı yıl olacaktı. Kadın’ın saçlarının kızılı güneşin sıcaklığına karışmış; aklı, Britanya kıyılarında özlediği adamı arayadursun, daha çayın suyu kaynamadan kapı çalındı. Saka ötüşü gibi çalıyordu kapısı, Britanya sahillerinden uzaklaşıp yerinden doğrulmaya çalışırken saka sesini ne çok sevdiğini fark etti. Acaba yalnızlığına karşı aldığı bir tavır mıydı bu, xxvi


yoksa gerçekten bu kuşta şairane bir şeyler mi vardı? Usulca sürgüsünü kaldırdı yer yer boyası soyulmuş, beyaz, ahşap kapının. Gelen bir kargo kuryesiydi. Bir kargo, hem de günün bu saatinde… Rutinini bozan bir ayrıntıydı bu, böyle ayrıntıları severdi. Gerekli kâğıtları okumadan imzaladı, paketi aldı. Çay, Britanya, anılar, Hüsnü Arkan, martı, sakalar… Hepsi uçup gitti aklından. Bayram sabahı, harçlık almayı sabırsızlıkla bekleyen bir çocuk gibi tez canlılıkla, adeta seke seke içeri girdi. Kapının sürgüsünü çekmeyi bile unuttu. Acaba bu küçük kutunun içinde ne vardı? O’ndan olabilir miydi? Üzerinde adres yazmıyordu. Sadece ufakça bir paket ve yanına iliştirilmiş küçük bir zarf vardı. Önce zarfı açmaya karar verdi, o zaman paketin kimliği netlik kazanabilirdi. Zarfın içinde köşeleri yılların ovalliğine bulanmış, yer yer sararmış bir fotoğraf vardı. Sağ alt köşesinde sevimsiz puntolarla çekildiği tarih yazıyordu: 12.09.2013. Fotoğraf karesini dolduran iki gülüş; sağ tarafta hardal rengi v yaka t-shirtünün üstüne özensizce geçirilmiş lacivert gömleği ve seksenlerden kalma kemik çerçeveli gözlüğü, aynı renkte yer yer uzamış sakallarına karışan, şairane bakan bir adam; solda ise kızıllığını yeni atmış gece mavisi saçları ve ay ışığı rengi teniyle Kadın. Kadın birden duraksadı, elindeki fotoğrafı yırtıp atmak istiyordu. Fonda hâlâ Hüsnü Arkan çalıyordu. İç çekişleri rüzgâra karışırken kalbini burun deliklerinde hisseti. Gökyüzü doluyordu ciğerine, eksik bir şey vardı. Kendisiydi bu. O zamanı anımsıyordu, fotoğraf burada, yaşadığı yerde, Kadıköy’de çekilmişti. Zihnini zorladı, saçlarının kızılından sıkılıp geceye boyadığı, onunla tanıştığı yazı anımsamaya çalıştı. Evet, fotoğraftaki kadın kendisiydi; peki ya adam? Adam kimdi? Daha derin bir düğümlenmeyle tüm renkler mora boyandı. Ne Kadıköy, ne İstanbul, ne gökyüzü, ne soluğu, ne de ocaktaki çay suyu… Hiçbir şey kalmamıştı. Sağır aşklara gebe bir gülüşle yeni doğan güne, balkonunu taciz eden martılara, yüreğini soğuran şiirlere haykırmak istedi, yapamadı. O adam, bir saniyeliğine yüzüne bakabildiği kargo kuryesinin ta kendisiydi. Peki ya bu ne demekti? Korkmaya başladı, bel gamzelerinin arasından akan soğuk ter damlası içini gıdıkladı. Oracıkta yere kapanmak, ağlamak; tüm anlar sonsuzluğun yokluğunda kararana kadar için için ağlamak hissiydi şimdi damarlarında akan. Sonra birden önüne geçilmez bir siyahlığa büründü sabah, bir an… Evet, bir anıydı bunu yapan. Aynı yaz, saçını geceye boyadığı, onu tanıdığı yaz hatta onunla yattığı ilk gece, Bodrum’da, marinadaki o McDonald’s’ın önünde, kırmızı keçe kilime aynı şu an hissettiği vurdumduymazlıkla uzandığını anımsadı. Kollarından tutup onu kendine “O” getirmişti. Baharları ayırmaksızın, her yaprağı sarı adam. Kedilerle fısıldaştığı tenine şiirler yazan adam. O gece, onunla ilk yattığında hissettiği sıcaklık şimdi kasıklarındaydı. Daha güneş Kadıköy sahillerini ısıtmaya başlamadan o bütün evreni ısıtabilecek kadar yoğun bir arzuyla yanıyordu. Paketi alıp balkona çıkmaya karar verdi, kırlangıç esrikliğindeki o tekli xxvii


koltuğa tüm tekliğiyle oturmaya. Belki temiz hava, hissizleşmiş ruhuna iyi gelirdi. Tam balkon kapısını aralamak üzereyken, kaynamakta olan çay suyuna ilişti gözü. Hiç düşünmeden karşı çaprazda, ocağın üzerinde duran, alttaki su haznesi lila yasemin işlemeli; üstteki demlik kısmı ise takımı bozan düz beyaz porselen çaydanlığı bir hamlede yerinden etti. Tam ortaya isabet eden, bilinçli ama histerya kokulu bir darbeydi bu. Çaydanlığın laminant üzerinde tuzla buz olmasına yetti. Kırık porselen parçaları ve her yere büyük bir fetih arzusuyla dağılan Earl Grey’in çaresizliğine birkaç saniye keyifle baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi balkona çıktı. Fotoğraftaki adam, bembeyaz tenini boynuna doladığı adam, demek kargo kuryesiydi. Nedense hiç tanımadığı –ya da tanımadığını zannetmek istediği– bu adama karşı farklı bir şeyler hisseder gibiydi. Peki, hiç tanımadığı bu adamla aynı fotoğraf karesinde ne işi vardı? Çıldırmanın tatlı vehmini duyumsarken hücrelerinde, kafasındaki soru işaretlerine bir dur der belki diye, paketi açmaya meyletti. Belki yalnızca acınası bir şakaydı bu. Herhangi biri eski bir fotoğrafa tanımadığı bir adamı montajlayıp kapısına kargo kuryesi gibi giydirip yollayamaz mıydı? Mizahtan aciz, basit bir şaka. Evet, evet bir şakaydı bu. Ama yine de paketin içinde ne olduğunu ölesiye merak ediyordu. David Lynch’in Lost Highway’inden çakma bu bayat şaka, güldürücü olmasa da kabul etmek gerekir ki zekiceydi. Paketi büyük bir titizlikle, yırtmadan açtı. Büyük denemeyecek bir kutuydu bu. Oldukça da hafifti. Acaba içinde ne vardı? Kutuyu açtı, içinde başka bir kutu daha vardı; bir kibrit kutusu! Kibrit mi? Yine aynı morlukla karardı gündüzü, midesi bulandı. Aynı anı, zihnini meşgul etmeye başladı. Bodrum’da, onunla ilk defa yattığı geceyi takip eden ikinci gün, yani zarfın içindeki fotoğrafın çekildiği tarihten yaklaşık iki ay önce, 2013 Temmuz’unda; şimdi Britanya sahillerinde olduğunu varsaydığı, sakalları şiirle karışık şarap kokan o Adam’ın giderken armağan ettiği kibrit kutusunu anımsadı. O sabah birlikte kahvaltı ederlerken kibrit kutusu koleksiyonu yapmak istediğini dillendirmişti Kadın. Kutunun kavsız yüzeyinde “14-25 Temmuz 2013” tarihi atılmış, içinde iki aşığı temsil eden iki kibrit çöpü ve Bodrum’da denize nazır bir kafede yazılmış, uzunca bir şiir vardı. Evet, özlediği adam, en sevdiği ve tanıma fırsatına nail olduğu ilk şairdi. Altı yıl öncesine ait bu anıdan sıyrılmaya çabaladığı sıralarda güneş, adaların üzerinde hâkimiyetini kurmuş, Moda kıyılarına yakamozlarını serpiştirmekteydi. Paketin içinde beyazlığa kendini kurban etmiş o kibrit kutusunu aldı eline. Geniş yüzlerinin birinde iki dize vardı: “Kibrit kutusu büyüklüğünde seviyorum seni / Fazlası dokunuyor.” Bunlar O’nun, özlediği Adam’ın dizeleriydi. Bu şakayı yapan her kimse şu an haddini aşmıştı. Geçmişini bilen, onu tanıyan biri olmalıydı ama bu durum, duygularını istismar eden bu densiz şakacıya olan kızgınlığını bir nebze dahi azaltmıyordu... [Devamı gelecek sayıda.]

xxviii


Karınca ve Göl’gesi burak çıkırıkçı

ne güzelmiş acının bu kıyısı karanfil gölgesinde dinlenir karınca hatta uyur bazı, rüyalı rüyasız yağmur yağar toprak su içer • üç kişiyiz biz odada biri anlatır, ben dinlerim birilerininuzaktangelenölümhaberi sigarasını söndürür saksıda canı yanar toprağın artık anlatılan karıncının hikâyesi değildir • kan işer rüyası sonra sel ağlar adam iki mevsimi geçer iki günde iki millet kuşlar bile göç etmez olan biteni bekler bir yolunu bulalım yoksa kendime esir düşerim ben sirk oynamaz sonra palavralarınızda sel ağlar adam iğneyle tuttururuz gözlerini yüzüne • yağmur bir kentin insanlarını ortadan ikiye yırtar avuç avuç kırlangıç yağar tam ayarında dikkatli bakılırsa afgan uçurtmaları bile görülebilir bu sahilden tam buradan kadıköy’den ya da başka bir iyi demlenirse çocuk kokar çay artık anlatılan yine karıncanın hikâyesidir • bir ırktır ki içimde, hâlen dilimin yolunu arar yedi mevsimde dört kıtada aynıdır gülüşleri ve yığılmamalıdır cansız, üst üste • çok sözler söylendi hepsi daha ağızdayken katledildi oysa çoğusu daha çocuktu. anlatılan hep karıncanın hikâyesidir artık. xxix

ŞİİR


ŞİİR

Geceyi Öldürdüm, Pişmanım mert öztürk

Toprağa gömdüm uysal bedenimi Kelimelerim, hikâyem çürüyor. Rutubeti, nemi hissedebiliyorum harflerimde. Ama çıkamam gün yüzüne, çıkamam insan içine. Geceyi ben öldürdüm çünkü katili benim karanlığın, zifirin siyah damlıyor ellerimden. Bir bir toprağa karışıyor harflerim, imbikte damıttığım müstesna harfler, bir bir huzura eriyorlar belki de. Yalnız, ben huzursuzum ve gün geçtikçe debreşiyorum. Gün geçtikçe kendime yediremiyorum bu vefasızlığı. Kimse minnet duymadı, kimse de anmadı adımı geceyi de, beni de hemen unutuverdiler. Karanlık hiç olmamış gibi gündüze alışıverdiler. Sesim duyulmaz artık benim. Toprak, örtülerin en ilahisidir, en ses geçirmezidir. Nice sesi örter de kimse duyamaz çığlıkları, yakarışları. Ben de haykırşımı kin ile besledim, ayrık ot olup filiz verdi ağzımda Gün ışığına doğru nefretle uzuyor şimdi, incecik gövdesinin arkasında gölgeyi saklıyor, gecenin tohumu siyah gölgeyi. Ne gariptir ki; Katili bendim gecenin, oysa ki şimdi; tek sesim oldu, ağzımda doğan bu körpe karanlık.

xxx


ŞİİR

Kırık Kemer Kokusu emre gürkan kanmaz

Elimden geleni bu şimdi gölge eksiğine yaşamak Sustuğumda kuşların bir potaya sıcak dökülmüş hâli Kereviz kokulu paranoyalar birikince tencere nefsim Çiçeğiyle vazosuyla bir masadan ölesiye vazgeçti Aklın Altona yolunda kazı çalışması gibi biriken Ellerimsiz olamayışının yıl dönümüydü bulundum Bir devrim arabasından öğrendim pusula Türkçeyi Satamamaktı inandım safra gözlerini pula paraya Annem ağlardı çokça kadın sesiyle biraz erkek Biraz masumdu bira çürüğü sebepsiz evcimenlik Acaba yetişseydi anlar mıydım sel bariton çağrıma Ruhumda köle İzaura kaldırıldığında kirpik dansına? ... Ve kırıktı / hissettim Oda parfümlü kalbim

xxxi


ŞİİR

Sesinde Yaşamak umut tugay temel

Suluboyasını düşleriyle ıslatan bir çocuk gibi Kırmızıya boyamak istiyorum bugün seni Adını yazarken titremeli kalemim Toprakla bütünleşmeli dokununca tenine Tozlu, ıslak, terli Avuç içi çizgilerim. Ufkun yalnız bir yanılsama olduğu Nefesinin sevişmek kokan rutubetinden belli Böylece sesinden kopan her virgül, üç nokta tadı bırakıyor emektar östekimde. Yaşamak diyorum Yaşamak var Biberiye kokusu gibi Yemek sırası gibi Unutmak yası gibi Tavan arası gibi Umut nidası gibi Yankılanan her hücremde

Yaşlandık

samet yangın

Yaşamak diyorum yaşamak Kefen beyazı sesinde.

Buruşuk eller... Elmacık kemiklerim kırmızıymış Torunum söyledi Kafam üşümüyor muymuş Kar yağmışa benzemiş Saçlarım... Yaşlandık Hanım...

xxxii


KİTAP TANITIMI

“Az ve Tutunamayanlar” Ben Buradayım, Sen Neredesin Acaba? hilal yıldırım

İki kitap okudum iki yıl arayla. İkisi de

ayrı dünyalara götürdü beni, ikisi de ayrı ayrı dünyalardan alıp tek bir rüyaya yatırdı beni. İki yazar: Birbirini hiç görmemiş, konuşmamış… Ama hep yan yanalar, biliyorum. “Benzer acıları yaşayan ve aynı hüzünleri tatmış insanlar birbirinden ayrılmazlar,” demişti Ali Hoca. Ayırmadım ben de onları birbirinden ve bu ay bu iki iç içe kitaptan tek bir yazıda bahsetmeye karar verdim sizlere. Hakan Günday’ın “Az” romanı ve Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanı hakkında yazma cesareti bulabildim nihayet. Bu iki romandaki karakterlerde dikkatimi en çok çeken şeyi söyleyerek gireyim konuya. Atay’ın Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken ve diğer romanlarında seçtiği karakterleri; Hakan Günday’ın da Kinyas ve Kayra, Azil, Az gibi romanlarında ön planda olan karakterleriyle kişilik özellikleri açısından ortak

yönleri gözüme çarptı. Bu kişilerden örneğin, Tutunamayanlar’daki kitap kurdu, sessiz, hayalperest Selim; hayatın şartları karşısında sağlam duramayışıyla, acemiliği ve hayat bilgisinden yoksunluğuyla, insanların günlük yaşamına ayak uyduramamasıyla çıkıyor karşımıza. Hakan Günday’ın da Az’da yine bu tip korkuları yenememiş, çocukluğunu tedirginlikle geçirmiş, içindeki çocuğun sesini duyamadığı için ruhu sağır yetişmiş ve büyüdükten sonra da kötü bir yaşam korkusuyla hayata tam anlamıyla dâhil olamamış, genelde dışlanmış insan profilleri çizdiğini gördüm. Günday’ın Az’ın ikinci kısmında Derdâ ile birlikte Tutunamayanlar’ı vermesi, benim gibi bir Oğuz Atay hayranı için inanılmaz bir heyecandı. Zaten Derda ile ilgili kısmı okurken sık sık “Tam Tutunamayanlar tarzı yazmış,” dedim. Hakan Günday, olayları Oğuz Atay’dan ziyade daha acıklı bir dille sunarak, hayatın acımasızlığından yakınarak, yaşamı boyunca dışlanmış ve hor görülmüş silik karakterlere acı çektirenlere ve onları gülünç duruma düşürenlere çok büyük bir öfke duyarak; bu öfkesini en acı biçimde, en derinde hissettirip kalbimize kocaman bir taşı bırakarak anlatmayı tercih ediyor. Bu onun, Atay’ın mizahı ve komediyi imgelerle ön planda tutan daha ironik yazış tarzının taklitçisi olmadığını, dolayısıyla orijinalliğini gösteriyor bize. Hazır özgünlükten konuyu açmışken, paylaşmadan geçemeyeceğim. Hakan Günday’ın romanlarında şu da dikkatimi çek-

xxxiii


ti: Karakterleri genelde çok ağır şartlar altında yaşamlarını idame ettiriyorlar, toplumda sürüklenip kötüye teşvik ediliyorlar. Bu, Az’da daha belirgin bir şekilde sunuluyor okuyucuya. Genel bir hüzünle karışık nefret hâkim; okuyan, Tutunamayanlar’da olduğu gibi bu romandan sonra da uzun süre toparlanamıyor. Bunun yanı sıra Hakan Günday’ın tarizleri de var. Derdâ’nın çarşaflı hâlleri, tarikat şeyhinin oğlu Bezir ile evlendirilmesi ve karısı olarak kaldığı süreçte yazarın öne sürdüğü bazı dini hicivleri ile; Derda’nın hapse girdiği dönemde basının Tutunamayanlar ve Oğuz Atay üzerine yaptığı primlerle, abartılı reklamlar ve Olric karakterinin bu kadar dalga konusu oluşuyla ilgili medya taşlaması onun Atay’dan ne kadar etkilendiğinin bir kanıtı yine. Tutunamayanlar’da ise toplum-siyaset hicvi ile ideolojik tercihlerin mizahi eleştirisine gönderme yapmış yazar daha çok. Selim ve Turgut figürleri altında bize Türk aydınının kendisini yetiştirmesini engelleyen, bir birey olmasına set çeken olgulara yöneltiyor dikkatimizi. Bunu fark edebilmek için gönlünüzü gözünüzü kulağınızı 270 derece açmanız gerekiyor. Bence Tutunamayanlar’ı ve Az’ı okumak büyük cesaret istiyor. “Tutunamayanlar’ı okuyan insanı yürüyüşünden, bakışından tanırsın aslında…” demişti bir hocam. Haklı. Bir defa insanın en basitinden aşka bakışını değiştirecek romanlar bunlar. Mesela, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’deki son

hikâyesi ‘Demiryolu Hikâyeleri-Bir Rüya’da okuyucuya yönelttiği: “Ben buradayım, sen neredesin acaba?” sorusuyla buluyor iki sevgili birbirini Az’da. Hem de hiç aramadan… Orada… Onun mezarı başında… Bir de işin içine ironi giriyor devamında. Az’da olduğu gibi, sonunda vuruyor o ironi bizi kalbimizin tam ortasından. “Seni az seviyorum…” diyor Derdâ, Derda’ya: “Ben daha az…” diyor Derda da… Tıpkı Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’daki Selim-Günseli ilişkisine bir trajedi gözüyle bakışı gibi; Hakan Günday da “Az seviyorum…” diyerek yüceltiyor aslında. Aşk bu bence. Artık modern kent insanı yabancılaştı yaşadığı hayata, sahte sözcükleri ve kalıpları sıkıştırdık ruhlarımıza. “Çok seviyorum” bir çokluğu belirtmiyor bence… “Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi…”

xxxiv


The Broken Circle Breakdown

FİLM TANITIMI

ömer faruk güler

“Kırık Çember”

Kronolojik bir kurgusu olmayan ‘The Broken Circle Breakdown’ birbirini çok seven bir çiftin başına gelen olayları dramatik bir yapıda anlatmaktadır.

Felix Van Groeningen

Konuşmayı seven romantik ateist bir adam, sürekli dinleyen dindar realist bir kadın… Elise ve Didier’in tüm farklılılarına rağmen yaşadıkları aşk ve bu aşkın meyvesi bebeğin başına gelen hastalık hikâyesi filmi izleyen bizlerin ruhlarımıza esen rüzgârın minik bir dokunuşu… 2012 yapımı Belçika filmi ‘The Broken Circle Breakdown’ yönetmen Felix Van Groeningen tarafından çekilmiş bir dram öyküsünü anlatmaktadır. Yönetmenin beşinci filmi olan ‘The Broken Circle Breakdown’ birçok ödüle aday gösterilmekle birlikte alanında önemli bir başyapıt niteliği taşımaktadır.

Filmin senaryosunun önemli bir kısmını filmde Didier karakterine rol veren Johan Heldenberg tarafından yazıldığını görmekteyiz. Bir diğer karakter Elise filmde Didier’in eşidir ve bu role Veerle Baetens can vermektedir.

Rastlantı sonucu bir dövme dükkânının camından içeriye bakarken dövme dükkânında çalışan Elise ile tanışma fırsatı bulan Didier, Elise’i country tarzı müzik çalan bir bara davet eder. Elise bara gittiğinde Didier’in sahnede grubuyla beraber müzik yapıp şarkı söylediğini gördüğünde çok şaşırır. Beraber vakit geçirmeye başlayan ikili kısa sürede birbirlerine aşık olurlar. Yaşadıkları mutlu günlerin birinde yaşadıkları ilişki sonucu Elise’in hamile olduğunu öğrenirler. Başta bunu kabul edemeyen ve bebek büyütmekten korkan Didier aşkına yenik düşerek olacakları düşünmeden Elise’in yanında olur ve bebeği dünyaya getirmeye karar verirler. Çocukları Maybelle’in hastalık belirtileri göstermeye başlayana dek altı yıl kadar mutlu bir hayat süren aile bir gün kontrol için gittikleri hastanede çocuklarının kanser olduğunu öğrenirler. Ağır bir hastalık süreci geçiren Maybelle için herkes elinden geleni yapmaktadır ancak istenilen iyileşme sonucu bir türlü alınamaz. Durumu gittikçe kötüye giden Maybelle hastanede geçirdiği günlerin birinde hayatını kaybeder. Kızlarının ölümü sonrasında çift ciddi bir bunalım krizine girer. Zaman geçtik-

xxxv


çe birbirlerini suçlamaya ve sürekli kavga etmeye başlarlar. Bu duruma daha fazla dayanamayan ikili ayrılma kararı alırlar ancak geçmişte Elise’nin grup için uyumlu sesi onun da gruba dâhil olmasına neden olduğu için ayrılsalar da birlikte yola devam ederler. Ayrılığın kısa bir süre ardından büyük bir konsere çıkan grup konser esnasında Didier’in Elise’e yakınlaşma çabalarının sonuçsuz kalması sonunda konser esnasında müziği yarıda kesip Didier’in içindekileri birer birer bağıra çağıra dinleyicilere anlatmasıyla son bulur. İşte bu noktada film hakkında bilgi vermeyi kesmek isterim çünkü bu yapılan konuşma bizlere, ailelerimize, gençlere, yaşlılara, siyaset ve din adamlarına, dünyaya yapılmış ve gerçeklerin ardı kesilmeden soluksuz bir gözlem değerinde altındır. Film içerisinde harika müziklerin kullanıldığı ve karakterlerin özellikle de Didier’in ruhsal yapısı filmi bambaşka yerlere götürüyorken dünya içerisinde olup biten ve kayıtsız kaldığımız oysaki bizler için çok önemli olan konulara parmak basılırken yapılan göndermeler dikkate alınmadan olmaz. Dogmalar uğruna insanların öldüğü bir dünyada bir babanın kızına ‘ölünce nereye gideceğim?’ sorusuna veremediği yanıtta saklı belki de filmin güzelliği. Aile, ilişkiler, müzik, kadın, erkek, dogmalar, hastalık, mutluluk, öfke, hüzün gibi olgu, kavram ve duyguların iç içe geçmiş karmaşası altında yaşanan dramın sebeplerini bizlere korkmadan anlatan bu film kesinlikle izlenmesi gereken filmler arasında yerini almıştır.

Künye: Yıl: 2012 / Süre: 111 dk. / Tür: Dram Ülke: Belçika, Hollanda Yönetmen: Felix Van Groeningen Senaryo: Carl Joos, F. V. Groeningen Yapımcı: Dirk Impens, Arnold Heslenfeld, Laurette Schillings, Frans van Gestel, Rudy Verzyck Görüntü Yönetmeni: Ruben Impens Oyuncular: Veerle Baetens, Johan Heldenbergh, Nell Cattrysse, Geert Van Rampelberg, Nils De Caster, Robbie Cleiren, Bert Huysentruyt, Jan Bijvoet... Müzik: Bjorn Eriksson

Filmografi: Yönetmen ve Senarist: 2012 The Broken Circle Breakdown 2009 Misfortunates 2007 Dagen Zonder Lief 2004 Steve + Sky 2000 50CC Yardımcı Yönetmen: 2001 België-Turkije Asistan: 2000 Innocence Yapımcı: 2000 50CC Özel İşler: 2013 L’incertitude Des Choses 2009 De Zevende Dag - Bölüm 4, Ekim 2009

2009 TV Festival Du Cannes 2009

xxxvi


xxxvii


xxxviii


Nereden Bulabilirim? alfabe’yi her ayın başında, başta İstanbul olmak üzere; Ankara, İzmir, Kocaeli ve Aydın’da çeşitli kitabevlerinden ve kafelerden (ç)alabilirsiniz. Günahı boynumuza. İSTANBUL: Taksim: Mephisto, Ana Kitabevi, Kafe 26A, Mesele Kitabevi, Merdiven Cafe, Kahveci Mustafa Amca Jean’s, Nazım Hikmet Sahaf, Cook Point, Cafe Laterne, Leman Kültür Cafe Kadıköy: Mephisto, İmge Kitabevi, 26A Sahaf, Polka Cafe, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Akademi Kitabevi Cafe ANKARA: Dost Kitabevi, İmge Kitabevi, Kitap Kurdu, Piraye Cafe, Eskici Bar, Tayfa Kitap Kafe, Ankara Kültür Kafe, Ardıç Kafe, Kitapça Kafe, Tenedos Cafe, Babil Kitap Kafe İZMİR: Yakın Kitabevi, Kitapsan KOCAELİ: Fırat Kitabevi, Kafe Kedi, Mavi Siyah Kafe Kültür Sanat, Eski Kafe, Jazz Cafe AYDIN: Sıla Kitabevi Daha fazlası için, çalışmalarınızı (öykü, şiir, deneme, makale, eleştiri, inceleme, tanıtım, röportaj, fotoğraf, çizim) aşağıdaki adrese yollayıp yayına katkıda bulunabilirsiniz.

alfabefanzin@gmail.com



Alfabe Fanzin #4