Issuu on Google+

fanzin

alfabe

aylık kenar kültür neşriyatı

issn: 2147-9216

temmuz iki bin on üç: sayı bir


sayfa: 15


p a,b,c,d,e,f,g,ğ,h...

muhteviyatı

Hey! Sen, sevgili okuyucu;

çünkü bayan m ile bir akşamüstü hiç

Bize ilk sayımızda eşlik ettiğin için sana minnettarız. “Biz neden bir fanzin çıkarmıyoruz ki?” İşte bizim alfabe’yi çıkarmamızdaki ilk adım buydu. Dolmuşta giderken, arkadaşımla yayıncılığın zorlukları hakkında konuşuyorduk. “Yayıncılık ne zor iş...” “Zor mu?” alfabe bu şartlar altında doğdu. Buradan okuyuculara bağırıyorum: “alfabe açık bir platformdur!” Biz, herkesin emeğine değer veren küçük bir topluluğuz. Zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Geriye zamanın izleri kalıyor. alfabe’de iz bırakmak isteyen herkese kapımız sonuna kadar açık. Öykülerinizi, denemelerinizi, sanatın her alanıyla ilgili eleştirilerinizi, inceleme yazılarınızı ve makalelerinizi aşağıdaki adrese yollayarak yayına katkıda bulunabilirsiniz. alfabefanzin@gmail.com İyi okumalar. ömer kaçar

olmadı / h. merve tursun......................... 4 bahar yorgunluğu / ömer kaçar............... 6 aramadıkça arayamamak / a. barış ay..... 8 kemirgen durumlar / m. ali balkan......... 11 yassı ağaçlar / burak çıkırıkçı.................. 12 ucu b / a. barış ay....................................... 13 biri var karanlıkta / ebru ulutaş............... 14 kelimeler ve şeyler - insan bilimlerinin bir arkeolojisi / canset er........................... 15 carax’ın rüyası / ö. faruk güler................. 18 avaşin yorulmaz ve inci güler ile hiç’liğin hüznüne yolculuk (röp.)............ 19 alfabe, ticari amaçlı bir yayın değildir. yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. kaynak yapılarak ya da izin alınarak alıntı yapılabilir. dergiye gönderilen yazılar iade edilmez. yayın hakları saklıdır. issn: 2147-9216 yıl: 1/sayı: 1/temmuz-ağustos 2013 katkı payı: 2 tl yayın türü: bölgesel süreli imtiyaz/yayın/dizgi: ömer kaçar kreatör: canset er editör: aykut kırşan kapak: merve dabağoğlu iç kapak: ebru ulutaş baskı: kayhan matbaacılık davutpaşa cd. güven san. sit., c-blok no: 244 topkapı/istanbul


Çünkü Bayan M İle Bir Akşamüstü Hiç Olmadı hayriye merve tursun Bayan M, adının geri kalanını hatırlamıyordu. Hangi dilde konuşacağına yeni karar vermişti. Kısaltmaların açılımını henüz öğrenmemişti. Acil numaraları da ezberleyememişti ve bir türlü tırnak uçlarını düzgün kesemiyordu. Siyah saçlarıyla kaşları arasındaki boşluğa sık sık dokunurdu. On beş günde bir perdelerini yıkar, on beş günde bir bütün camları açardı. Bayan M’nin evinin içinde ne yaptığı bilinirdi. Bayan M o günlerde güzel giyinir, dik yürürdü. Saçlarını ensesinde toplar, kürek kemiklerini göz önünde bırakırdı. İnsanlar adeta gözleriyle kürek kemiklerinde kürek çeker, camının önünden ayrılmazdı. On beş günde bir bütün çiçeklerin saksılarını değiştirirdi. Bayan M, gün içinde iki defa âşık oldu. İlki elektrik direğinin önünde soluklanan bakkal çırağı, ikincisi sadece giderken gördüğü ve geri dönüşünü görmediği biriydi. Lavinya, Bayan M’nin karşısında ilk defa Türk kahvesi içiyordu. Fincan dudağına değerken nefesini tutuyor, içtiği yudumla birlikte nefesini bırakarak kahvenin tadına varmaya çalışıyordu. Böyle yapmasını Bayan M söylemişti. Lavinya’nın kırmızı kısa saçları vardı. Üzerine giydiği uzun kollu, geniş yakalı siyah tişörtün altından dümdüz bir gövdesi var gibi görünüyordu. Bayan M, sesini duymasa onu bir erkek çocuğu zannedecekti. Bayan M’nin ise üzerinde hiç çıkarmadığı çiçekli şalı vardı. Ve kürek kemiklerini gösteren toplu saç, geniş yaka tişört… Lavinya daha önce çok kere kahve içmişti. Kahvenin her türlüsünü denemişti. Sade kahve içmeye bir türlü cesaret edememişti. Bayan M’nin durmuş bir saat gibi anlamsız yüzü, Lavinya’yı sade kahve içmeye mecbur bırakmıştı. Bayan M iki parmağıyla fincanı tutabiliyorken, Lavinya üçüncü bir parmağa daha ihtiyaç duyuyordu. Bir an önce kahvesini bitirip içine dönmek istiyordu. Bütün duvarların rengi limon sarısıydı. Lavinya bunu duvarları kaplayan tabloları silerken fark etmişti. Yoksa Bayan M’nin evinin bütün duvarlarını resimler ve fotoğraflar ayakta tutuyor zannedecekti. “Söyle Lavinya, sağdan sola, yukarıdan aşağıya ya da çapraz ama bana bilinmeyenleri bul ve söyle.” Lavinya, Bayan M’nin ne demek istediğini anlamıyordu. “Yağmur yağıyor efendim, pencereyi kapatayım,” dedi Lavinya, Bayan M’nin çirkin ellerine bakarak. Bayan M, ellerini şalının altına sakladı. “Ama yağmurlar bir meleğin buyruğunu yerine getirmezler mi?” “Şey… Yani Mikail. Yani Tanrı. Yani Allah…” Lavinya konuşamadı. Fincanını kapadı. Kaparken dileğini tuttu. Hiç sevmemiş olduğu Kamil’in borçla aldığı evlilik yüzüğünü fincanın üzerine koydu. Çabuk soğumasını istiyordu. Çabuk soğursa çabuk işini bitirir çabuk giderdi. Bayan M, yüzüğün içine baktı, “Kamil, Lavinya…” diye mırıldandı. “Kuzum yakışıyor mu sana Kamil’le evlenmek?” “Kader. Çünkü alın yazımız… Çünkü ölüm çünkü doğum…” Bayan M, fincanı açarken dileğini tutup tutmadığını sordu. Beyaz, üzeri zam4


bak desenli fincanı üç kez salladı. Bütün telveleri tabağa düştükten sonra ayağa kalktı. “Canımın içi Lavinya, senin yüreğin kabarmış.” Lavinya omuzlarını devirdi. Ellerinin Bayan M’den daha güzel olmadığının farkındaydı. “Ah Lavinya. Bak burada iki kuğu var. İki kuğu yanyana gelse ne olur, hepimiz biliyoruz.” “İki insan yanyana gelse ne olacağını bir türlü kestiremiyoruz.” Lavinya bu defa diyecek bir şey bulmuştu. Bayan M, fincanı sehpanın üzerine koyup, yağmura ellerini uzattı. “Çünkü yağmurlar,” derken Lavinya karşı komşudan şeker istemeye gitti. Bayan M, kek yapmasını istemişti. Komşu kadın lacivert yazmasını aceleyle başına dolayıp, öyle açtı kapısını. Kapı merceğinden bakmayı unutmuştu. Lavinya şeker doldurması için fincanı uzatırken, kadının ellerinin kendi ellerinden güzel olmadığını gördü. Lavinya, gün içinde ilk defa o an gülümsedi. Komşu kadın şekeri verirken Lavinya’nın kırmızı kısa saçlarına bakıyordu. Kendi saçlarını hep erkek başı kestiriyordu, ama böyle görünmüyordu. Lavinya, akşam olmadan keki yaptı. Birkaç dilim de poşete koydu. Eve gidip yemek yapacak, çamaşır yıkayacaktı. Bayan M de pencereyi kapamamıştı. Bayan M, Lavinya’nın akşamüstü olmadan gitmesine içerlendi. “Lavinya, akşamüstlerini üstüne alınma” dedi. Lavinya duymadı. “Lavinya, bu adın senin olduğuna emin misin?” Lavinya, ayağını sıkan siyah ayakkabılarını giyiyordu. “Şey…” dedi küfreder gibi. Lavinya da hiç inanmamıştı adına. Bayan M, Lavinya birinin adı olacaksa bunun kendi olacağını düşünmüştü. “Müjdemi isterim, yağmur dindi,” dedi Bayan M. Türkçe dersini hatırladı. Türkçe kelimelerde “j” olmazdı. İlk hecede “o, ö” olmazdı. Bunu şimdi neden hatırladığını anlamadı. Lavinya’nın gülümserken kıstığı gözlerine baktı. Avucunu açtı. Lavinya’nın yüzü avucuna sığardı. Lavinya’nın yüzünü avucunda tutmanın ona ne sağlayacağını anlamadı. Lavinya da ayakkabısının bağcığını, takılıp düşmek için gevşek bağlamıştı. “Hoşça kalın,” dedi Lavinya. Kapıyı kapadı. Kamil’den önce eve gidip yemek yapacaktı. Sonra bütün gece Kamil’le uğraşacaktı. Ama gece yatağa girdiğinde başı ağrıyacak ve muhakkak sırtını dönüp uyuyacaktı. Yarın izin günüydü. Bayan M, kapının kapanmasına alışamadı. Perdeleri kapayıp kapıyı açtı. Âşık olduğu bakkal çırağına para verip, kırmızı saç boyası aldırdı. Lavinya gibi saçlarını kesti. Kestiği saçlarını bir poşette topladı. Daha sonra onları bir devedikeninin toprağına gömecekti. Bayan M’nin kırmızı, kısa saçları oldu. Daha güzel olmamıştı. Geçen arabalara el salladı. Trenin sesini dinledi. Adını unuttu, soranlara Lavinya diyecekti. Bayan M, iki kuğu yanyana gelse ne olur, unutmuştu. Çünkü Bayan M Lavinya’ydı, Lavinya Bayan M hiç olmamıştı…

5


Bahar Yorgunluğu ömer kaçar Sessiz bir öğle vaktiydi. Havalar ısınmaya çoktan başlamış, kuru ağaç dallarında bir iki çiçek açmıştı. Mart’ın ortalarında hemen hemen her yıl böyle olurdu; ilkbahar geldi mi, insanlar kendilerini yorgun ve halsiz hissederdi. Ardı sıra dizilmiş yüksek katlı toplu konutların arasında kalan müstakil bir evde oturan Efsun, sabah temizliğinin ardından aptal kutusunun karşısına geçip, desenli fincanındaki çayı yudumluyordu. Üzerini henüz değiştirmemiş, pijamasıyla oturuyordu. Kanalı değiştirmek için kumandaya uzandı ki tam o sırada kapı çalındı. Efsun, desenli fincanındaki çayından bir yudum aldı, fincanı önündeki sehpaya bıraktı, televizyonu kapattı. Kapı bir kez daha çalındı, sonra bir kez daha… Kapıya doğru ilerledi, bir süre duraksadı. Kapının ardında bekleyen, daha doğrusu kapının ardında kapı açılıncaya kadar bekleyecek olan kişi kim olabilirdi? Kapı bir kez daha çalındı. Efsun, kapıyı önce hafif araladı, sonra tamamen açtı. “Kimsiniz?” Kapının ardında kapı açılıncaya kadar bekleyecek olan adam yanıt verdi: “Halit Uzuner, emniyetten.” Adam, kimliğini göstermeye bile tenezzül etmedi. “Buyurun geçin.” Bir süre sessizlik oldu. Sonra, “Çayı az önce demledim, alır mıydınız?” dedi Efsun. Asıl maksadı gizliden konuya girmekti. Ama neden konuya girmeye o mecburdu ki? Ansızın kapı çalınıyor, içeriye emniyetten sivil bir adam giriyor ve bir süre sesini bile çıkarmıyor. “Konuya girmesi gereken biri varsa o biri ben değilim,” diye düşündü. Halit Uzuner, cevap verdi: “Şekersiz, teşekkürler.” Pek konuşkan bir adama benzemiyordu. Bildiğini başkalarıyla paylaştığında eksileceğini düşünenlerdendi. Kır saçlı, uzun boylu, ciddi bakışlıydı. Gömleğinin cebindeki not defterini ve tükenmez kalemini çıkardı. Mutfağa açılan kapıya doğru eğilerek not defterine bir şeyler yazdı. Efsun, çayı doldururken bir yandan da bildiğini başkalarıyla paylaştığında eksileceğini düşünen adama bakıyordu. “Adı neydi?” diye mırıldandı, hatırlayamayınca mahcup hissetti, sonra vazgeçti. Salona doğru seslendi: “Şekersiz mi istemiştiniz?” Keskin bir cevap geldi: “Evet!” Efsun, çayıyla geldi, şekersiz çayı sehpaya bıraktı ve köşedeki tek kişilik koltuğa oturdu. Halit Uzuner, tavana bakarken sessizliği bozdu: “Boyası mı eskimiş?” “Anlayamadım?” “Tavanın rengi, duvardaki renkten daha koyu gibi geldi de.” Efsun, suratındaki bilmeceyi sakladı: “Ah, evet. En son badanayı kendi başıma yapmıştım, tavanlara dokunamadım.” “Anladım,” diye ekledi adam. Sonra bir şeyler daha karaladı not defterine. Efsun, sıkılmış görünüyordu. Hemen sordu: “Söyler misiniz, ne sebeple geldiniz?” Emniyetten Halit Uzuner, soruya soruyla karşılık verdi: “Masanın üzerinde duran şu radyo, sizce de çok eski değil mi?” Efsun, bozuntuya vermedi: “Eskileri hep saklamışımdır. Bu radyo da rahmetli annemin tek arkadaşıydı.” Halit Uzuner yersiz bir kahkaha patlattı. “Radyo arkadaşlığı…” Efsun, bu eğlenceye katılmadı, suratı aynıydı. Halit, kahkahayı kesti ve özür diledi: “Özür dilerim.” “Özür dilemenize gerek-” Ardından kadının sözünü kesti: “Hala çalışıyor mu?” Cevap geldi: “Pek sanmıyorum.” Çaylar bitti, tazelenmedi. Halit Uzuner, not defterini ve tükenmez kalemini tekrar gömleğinin cebine yerleştirdi. “Eşiniz…” Derin bir nefes aldı, iç çekti. “Kalp krizinden öldü demiştiniz ifadenizde, öyle değil mi?” Efsun, bu sorudan rahatsız olmuştu. “Tamam da…” 6


Derin nefes alma ve iç çekme sırası kadına gelmişti. “Dava altı ay önce kapanmıştı.” Halit Uzuner cevap verdi: “Endişelenmenize gerek yok, gerçekten. Buraya gelişimin sebebi, dosyaları arşive kaldırmadan evvel yaptığımız bir tür teyit. Sadece prosedür gereği.” Efsun, “Her sorunuza cevap verebilirim,” dedi. Halit Uzuner, not defterini ve tükenmez kalemini tekrar çıkardı. Adamın bu hali can sıkıcıydı, gerçekten sıkıcıydı. “Her gün gazete okur musunuz?” diye sordu adam. “Hemen hemen,” diye yanıtladı kadın. “Dağ gibi olmuşlar da,” dedi adam. “Eski gazeteler…” dedi kadın ve ekledi: “Cam silmeye falan yarıyor.” Halit Uzuner ayağa kalktı, Efsun da. “Gidiyor musunuz?” “Eşiniz, gece siz uyurken su içmek için mutfağa doğru ilerledi ve orada kalbi sıkışmış olacak ki geri dönmedi. Siz de haliyle tedirgin olup mutfağa gittiniz ve eşiniz çoktan… Değil mi?” “Aynen öyle oldu.” Halit Uzuner, mutfağa yöneldi. Efsun, arkasından takip etti. Adam lafa girdi: “Aradan altı ay geçti. Emniyetteki fotoğrafları hatırlıyorum da, her şey fotoğraftaki gibi yerli yerinde. Hiçbir şeyin yerini değiştirmemişsiniz. Masa ve sandalye burada, buzdolabı, ocak, bulaşıklık, baharatlıklar bile aynı yerde.” “Bir tür alışkanlık,” dedi kadın. “Annenizin ismi neydi?” “Fazilet.” “Sorumu bağışlayın, anneniz de kalp krizinden vefat etmişti değil mi?” Efsun iyice gerildi. Bu konuşmanın artık sonlanması gerektiğini düşündü. Dudakları titredi, gözleri doldu. Hızla salona geçti ve perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Dışarıdaki sessizlik, mahalledeki çocukların gürültüsüyle bozulmuştu. Halit Uzuner, not defterine bir şeyler daha ekleyip kapıya doğru ilerledi. Tam çıkmak üzereydi ki şunları söyledi: “Sıkıcı bir gün.” Efsun, gözlerini dışarıdan ayırıp adama baktı. Hiçbir şey söylemedi. Adam tekrar konuştu: “Otuz yaşında bir adam, durup dururken kalp krizi geçiriyor ve aniden vefat ediyor. Kötü bir hikâye!” Emniyetten sivil polis Halit Uzuner, kapıyı çarpıp gitti. Efsun, ıslanan yanaklarını silip masaya doğru yaklaştı ve masanın üzerinde ölmeyi bekleyen radyoyu açtı. Radyo kanalında, kısık seste bir türkü çalıyordu. Mutfağa geçip çayı ısıttı ve fincanını tazeledi. Bir kez daha, sonra bir kez daha… Akşam olduğunda koltukta uyuyakalmıştı.

7


Aramadıkça Arayamamak ahmet barış ay Hande ile Özge üniversitede yurtta tanışmışlardı. Hande Ankara’dan Özge ise İzmit’ten gelmişti İstanbul’a. Yurda yerleştikleri ilk gün yemekhanede aynı masaya oturmuşlar ve “Nereden geliyorsun?”, “Hangi lisedensin?”, “Ne okuyorsun?” gibi tanışma sorularıyla ısınmaya başlayan sohbetleri, gece odalarına çıkmak için birbirlerinden ayrılırlarken, sevgililerinin yaramazlıklarına varacak kadar birbirlerine açıldıkları iki sıkı dostun dertleşmesine dönüşmüştü. Bu iki genç kızın o kadar çok benzerlikleri vardı ki değil aynı yurtta okumaları aynı şehirde yaşamaları halinde bile birbirlerini bulmamaları olanaksızdı. Her ikisi de okumayı öğrendikten sonra okumaya hiç ara vermemişlerdi. Çocuk yaşlarında Jules Vernes, J. M. Barrie, Saint-Exupery gibi bilinen bütün çocuk romanı yazarlarını; ergenliklerinin başlangıcından liseyi bitirmelerine kadar ise Cervantes’ten Dosteyevski’ye, Erasmus’tan J. P. Sartre’ye kadar nerdeyse bütün klasik eser yazarlarını okumuşlardı. Doğa sevgisi, her ikisi için de nerdeyse insan sevgisini aşacak kadar yoğundu ve sıcaktı. İstanbul’a giderlerken, Hande 12 yaşındaki siyam kedisinden, Özge ise 14 yaşındaki Cocker cinsi köpeğinden gözlerinde damlalarla ayrılmıştı. Ailelerinin de benzer olmaları nedeni ile okul tatillerinin en azından iki haftasını, Karadeniz yaylalarında ya da bakir Akdeniz koylarında geçirmişler; insanın kirletmediği doğanın güzelliğine âşık olmuşlardı. Bu iki insanı birbirlerinin içerilerine bu kadar hızlı düşmelerinin en etkin nedeni ise hiç kuşku yok ki müzikti. Her ikisi de daha ortaokul yıllarında, Deep Purple, Led Zeppelin, Rush, Black Sabbath, Judas Priest gibi Rock ve Heavy Metal müziğin çınarlarını tek şarkı sektirmeden hatmetmişlerdi. Bunun için genç kızlıklarını biraz daha az kıyafetle geçirmişler ve dolaplarını çeşit çeşit pantolon ve bluzlar yerine şehrin o zamanlarda çok az bulunan sahaflarından aldıkları uzunçalar plaklarla doldurmuşlardı. Okul arkadaşlarından farklı müzik dinlemeleri, okul dışında sosyalleşmelerine neden olmuş ve bu sınıflarının sessiz ve uyumsuz öğrencileri kendilerine Rock müzik çalan bar ve kafelerden geniş bir çevre edinmişlerdi. Nitekim arkadaşlıklarının daha ilk günlerinde ortak tanıdıkları insanlar keşfetmişler, hemen fırsatını kollayıp hep beraber buluşmuşlar ve akşamın karartısından sabahın ilk ışıklarına dek müzikten, siyasetten sıkılınca da dedikodu yaptıkları sohbetlerle tadına doyulmaz birliktelikler yaşamışlardı. Arkadaşları da kendileri gibi eğlenceli oldukları kadar birikimli insanlar olduklarından birlikteliklerinden hep yeni fikirler, yeni amaçlar çıkarmışlardı. Bir dağa kampa gitseler o dağın son yıllardaki kirlenişine tepki veren bir eylemde bulunurlar; bir yöreye gezi düzenleseler civar köyünün okul ihtiyaçlarını gidermek için yardım toplama çalışmaları yaparlardı. Hayatın yozlaşmasıyla boşaldıkça boşalan ve sayıları arttıkça artan yaşıtlarının aksine bu bir avuç insan yaptıklarıyla birlikte güzelleştikçe güzelleşiyorlardı. Bu iki can dostu için de dolu dolu geçen her gün dostluklarına yeni bir bağ oluyordu. Dört sene sonunda üniversite yıllarının sonlarına geldiklerinde birlikte o 8


kadar çok şey yaşamışlardı ki, bu yaşananlar sıradan bir ömre başından sonuna defalarca tekrarlanması halinde bile ancak sığabilirdi. Okul bitince Özge bir yıllığına İngiltere’ye gitti. Ayrıldıkları gün Özge de Hande de oldukça üzgünlerdi ama sayfalarca okuma, günlerce yaşama sonunda palazlanan mantıkları, duygularını göğüslerinde tutmalarını sağladı. Sonuçta, hayatta değişiklikleri kabul edecekleri kadar olgunlaşmışlardı. Giden insan ile kalan insan arasında daima bir fark vardır. En bilinen durumda, giden arkasına kalan ise önüne bakmaz. Gün batımındaki doğu ve batı ufukları gibi biri karanlığa diğeri ise aydınlığa doğru ıraksar. Özge ve Hande bir ayrılığı rahatlıkla kaldırabilecek güçteydiler ama yine de bazı evrensel kanunlar birinden bir avuç bir şey alıp diğerinin cebine koydu ve dostluklarının dengesi bozuldu. Özge’nin duygusallığındaki bir kalp atışı, aklından bir iç çekişi sessizlik çaldı. Hande ile sevgilisi Mahir evlenmeye karar verdiler. Hande evlilik günü için Özge’nin dönüşünü beklemek istedi ama Özge dönüşünü 6 ay ertelediğini bildirdi. Ayrıca İngiltere’de zar zor geçindiği için Türkiye’ye dönüş uçak bileti ayarlamasının çok zor olduğunu söyledi. O’na göre en iyisi kendisini beklememeleri ve hemen evlenmeleriydi. Hande’ye düğününe gelemeyeceği için çok üzgün olduğunu; dostluklarının bu yüzden bir çizik dahi almayacağını ümit ettiğini aksi takdirde ne yapıp edip para bulup İstanbul’a geleceğini söyledi. Hande bunu anlayışla karşıladığını bildirdi ve orda sadece kendisini düşünmesini, nasıl olsa İstanbul’a dönünce önlerinde beraber yaşayacakları çok sayıda gün olduğunu söyledi. Özge, İngiltere’ye gittikten yaklaşık olarak 10 ay sonra Hande Mahir ile evlendi. Evlendikleri gün Özge ile telefonla dakikalarca görüştüler. Hatta Mahir isterlerse gece boyunca konuşabileceklerini, kendisi de bekârlığa veda partisine arkadaşlarıyla kaldıkları yerden devam edeceğini söyleyerek kötü bir espri bile yaptı. Hande’nin oğlu Efe, Özge’nin İngiltere’ye gitmesinden iki yıl sonra, dönmesinden ise sadece 15 gün önce dünyaya geldi. Bu iki yıldan fazla süredir ikisi arasındaki telefon görüşmeleri hiç bitmemişti ama görüşme sıklığı birkaç günde birden altı haftada bire kadar azalmıştı. Efe’nin doğduğu gün, Özge, Hande’yi tam bir buçuk ay sonra aramış oldu. Özge İstanbul’a dönünce direk olarak ailesinin Ayvalık’taki yazlığına gitti ve bir hafta kadar orada kaldı. İstanbul’a döner dönmez de Hande’yi ziyaret etti. İki eski dost iki yılda soğumuş dostluklarını saatlerce konuşarak ısıtabildikleri kadar ısıtmaya çalıştılar. Konuşacakları, birbirine anlatacakları daha çok şey vardı aslında ama o kadar birikmiş şeyi anlatmaya belki ikisi de üşeniyorlardı. Bir konudan bir konuya geçerlerken ayrı oldukları zaman içinde yaşadıklarından nispeten daha fazla önemlilerini seçmeye çalışıyorlardı. Bu seçme işi bazen uzuyor ve sessizce bakışmalarına neden oluyor bu bakışmalar da her ikisi tarafından yanlış anlamalara neden oluyordu. Beraberliklerindeki bu dinginlik ikisinin de canını sıkmıştı ama sanki daha çok bozulan Hande idi. Yine de sıcak bir sarılma ile ayrıldılar ve omuzlarında eski dostlarının başlarını hissetmeleri saatlerce konuşmalarından çok daha fazla söz söyledi. İlk buluşmalarından sonra ikinci kez iki hafta sonra, üçüncü kez ise bir buçuk ay sonra buluştular. Buluşacakları zamanı kararlaştırdıkları görüşmeleri dışında da başka bir telefon görüşmeleri de olmadı. Bir gün Özge bir ortak arkadaşlarından 9


Hande’nin kendisine bozuk olduğunu duydu. Nedeni olarak da nikâhına gelmemesini söylemişti. Özge bunu duyunca önce içerledi çünkü bu konuda konuşup anlaştıklarını düşünüyordu. Hande ile buluşup konuyu konuşmak istiyordu. Ancak bir aylığına tekrar İngiltere’ye gitmesi gerekiyordu ve bu konuşmayı dönüşüne bırakmaya karar verdi. Geçen zaman içinde ne konuşacağı konusunda daha çok düşünmeye zaman bulacak ve söyleyeceği sözleri daha iyi eleyebilecekti. Ne var ki İngiltere’de bulunduğu bir ay kendisine bir gün bile bu konuda düşünme fırsatı vermedi. Çünkü iki yıl orada kaldığı zamanda bir arkadaşının sevgilisi olarak tanıştığı adamı bu kez yalnız olarak bulmuş ve o adama âşık olmuştu. Nitekim Türkiye’ye beraber döndüler. Altı ay sonra Özge ve İngiliz sevgilisi Paul, İstanbul’da evlendiler. Hande davet edildiği halde nikâhlarına gelmedi. Özge kendisi Hande’nin yanına gidip ilk eli uzatan olmaya ve bu saçma anlaşmazlığa bir son vermeye karar verdi ama bir türlü denk getirip Hande’yi arayamadı. Vakit geçtikçe aramanın ve konuşacak bir şey bulmanın daha da zorlaşacağını biliyordu ama ne kadar cesaret ettiyse de eli telefona gitmedi. Belki de Hande’den duyacağı olası suçlamaları düşünüp kendisini kötü hissetmesine neden olduğu için içten içe ona kızıyordu. Artık aramadıkça arayamıyordu. En son görüşmelerinden bu yana beş sene geçmişti ve artık birbirlerini uzak geçmişlerinin bir ayrıntısı olarak arada bir hatırlıyorlardı. Güncel hayatın gündemleri arasında eski bir okul arkadaşına pek fazla yer yoktu. Bu yüzden onca zamanlık unutuştan sonra bir Pazar günü bir alışveriş merkezinde annesinin Efe diye seslendiği bir çocuğa gözünü kaydırmış ve çocuğu annesiyle göz göze gelene kadar takip edebilmişti. Hande’yi o kadar çabuk tanıyıp o kadar çabuk çevirdi ki gözünü birbirlerini görmediklerini önce birbirlerine sonra da kendilerine inandırabildiler. Farklı yönlere neden yürüdüklerini kendilerine soracakları kadar cesaretleri yoktu. Hayatlarının devamında, benzer olaylarda gereken cesareti gösterecek kadar pişmeleri için bu yaşadıkları noktasal an yetebilir miydi? Yoksa bunun tersine ilerdeki yaşamlarında aynı korkaklığın daha büyüğünü yapabilmeleri için antrenman mı yapmışlardı? Bu sorunun cevabını önce bizler sonra da geleceğin o meçhul kişileri hiç bilemeyeceğiz.

10


Kemirgen Durumlar mehmet ali balkan

O gün her zamanki gibi eve gittim. Eşyalarımı bırakıp dışarı çıktım. Daha önce yaşadığım sessiz durumlarla yine karşılaştım. Yolda usul usul yürürken, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.

Kafamın içinde bitmek bilmeyen sorular ve cevapları, birbirlerini kovalıyordu. Cadde boyunca yürüdüm. Yağmur öyle sert yağıyordu ki, kendimi bir ara uçurumun kenarında hissettim. Yalnız olmanın tanımı buydu belki de. Yol boyunca nefret duygusunun insanda neden ve nasıl oluştuğunu, bunun benim için iyi bir şey olup olmadığını düşündüm. Ve bazen her şeyin altında olduğu gibi duran bilinçaltımın, kara, koyu bataklıklarını suçladım. Bu durumu hiçbir zaman kabullenememiştim. Velhasıl kelam, her şey olağan seyrinde ilerlerken, ben de bir parça “onlar” gibi olmak istedim. Neden bilmiyorum ama bu eksiklik, yalnızlık, bu olmamışlık hayatım boyunca beni kovaladı. “Onların” benimle örtüşen fikirleri veya ortak noktaları yoktu. İçim öyle sıkılmıştı ki onlara haykırmak, bağırmak istiyordum. Ama bunu yapacak cesaretim yoktu, hiç olamamıştı.

11


Yassı Ağaçlar burak çıkırıkçı ı. zaman işleyişiyle geçiyor içimden, söyleyemediklerim, dilimi daha da ağır kılar. yalvarmasın yaşlı kadınlar, zira gecenin fikri bile değişebilir, tesadüfen kadın, isterse yani hem bir yalana ortak olur gibi, hem de bir bıçak kadar kimlikli gelirler. ıı. hatırı sayılır bir güneş dikilmiş gökyüzüne, bu akşamüstünü üstüne alınıyor insan. demek büsbütün ölmemişiz. barışa yetecek kadar insan var sokakta ki üstü örtülmüş bir ceset değildir. ııı. hayalin en derin uykusudur beklemek, şehri kimse terk etmesin diye ölemeyiz. yok olmayı hak edecek kadar yaratmadık daha. bir çocuktur şimdi kent, atları vurulurken ağlayan. ıv. biteviye düşleriyle denizin bir yaz akşamı aşkın hükmünü yok sayabilir. hatta bir istek yerleşip, gitmeyebilir. kanayan bir hayvan gibi hırçınız şimdi gecenin ininde ve öylesine ölgünüz ki artık, yaşamak bir başa gelmedir yalnız.

12


Ucu B ahmet barış ay Bir parmağın ucu peşimize takılmış; Dürtüyor, İşaret ediyor, Oramızı buramızı karıştırıyor. Sinir oluyoruz. O da sinir sistemimize kast etmiş zaten; Paratoner gibi üzerine çekiyor, Rahat bırakmıyor. Asabiyiz bu yüzden. Nereye kaçsak peşimizde. Yorulup bir yerde otursak, Altımızda. Bir yudum su içsek Boğazımızda biter; Burnumuzdan getirmek için. Sanal âlemde bile “poke” ediyor her şeyi. Ne yapsak, ne etsek de kurtulsak? Ah o gözü kör olasıca parmak!

13


Biri Var Karanlıkta ebru ulutaş ...ve bir pazar günü canım muhabbet çeker, insan ararım deniz kıyısında. kimi var, benden muzdarip, kimileri kurşun dizer gölgeme, bense ölümden doğarım. kimileri dost bilir beni; kimi var, varlığımdan bihaber. ...ve ben okyanuslar kadar yalnız, yalnızlar kadar gerçek; yürüyorum boşluklara. bir sütçü deniz kıyısına vuruyor; biri var, gece dokunuyor gölgeme, bir kedi yalnız. yalnızlar karanlık, karanlık gerçek... ...ve bir yalan var içimde, ne karanlık kadar yalnız; ne yalnızlar kadar gerçek... ve canım yine muhabbet çeker ve yine ben, yine yalnız, yine kurşun gibi ağır; yine boşlukta karanlık.

14


Kelimeler ve Şeyler / İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi canset er Kelimeler ve Şeyler, Faucault’u tanımaya çalışan, onun bakış açısını anlamaya çalışan kişinin, belki de eline alması gereken ilk kitaptır. Bu kitabında Foucault, kendi tarzını açık bir şekilde belli ediyor. Oldukça girift bir şekilde düşünen Foucault, Kelimeler ve Şeyler’de birçok konuya değinirken, temsil meselesini tüm alt başlıklarda tartışıyor. Kitabına böyle bir isim vermesinin de sebebi belki de bu temsil meselesidir; şeylerin temsilinin kelimeler(le) oluşu. Zihni yoran bu kitap; dilin, temsilin, benzerliklerin, sınıflandırmanın, değerin, bilginin ve daha pek çok konunun, klasik düşünceden bu yana nasıl evrildiğini konu ediniyor. Foucault, Birinci Ayrım: Arkadan Gelenler’de Velázquez’in Las Meninas (Nedimeler)’da gördüklerini, bu görünenlerin ve daha ötesi görünmeyenlerin resim içindeki anlamlarına yer verir. Resmin keza kendisinin bir temsil aracı olduğunun yanında Las Meninas’da bu mesele oldukça kompleks bir biçimde izlenir. Resmedilenin kim olduğu, resmin nerede olduğu, temsilin temsilinin içinden çıkılması güç karmaşası Foucault’un kelimelerinden okunur. Görünen şeyin hiçbir zaman söylenen şeyin içine sığmayacağını ifade eden Foucault, resimdeki kişilerin duruşundan, bakışından, mekân içindeki yerlerinden, belki de görünen şeye yaklaşmak için tüm ayrıntısıyla söz eder. Resmin odağındaki ayna -prenses ve ressamdan da önce- için Foucault, tablonun temsil ettiği temsiller içinde onun tek gerçek olduğunu belirtir ama bir yandan da onu, sakladıklarından ötürü sahte bulur; ne de olsa izleyici ve Velázquez de o aynada olmalıymış gibidir. İkinci Ayırım: Dünyanın Üslubu’nda ilk önce düşüncenin birbirine etkiyen kavramları içinde benzerlikten yola çıkarak, asıl olan Dört Benzerlik irdelenir. İlki convenientia’da, en önemsiz şey ve en yücesi birbirini süreklilik içinde etkileyen bir bağıntı, yakınlık içindedir. Aemulatio’da rekabet içindeki bazı şeyler o mekândan uzaklaşır ve başka bağıntı oluşturur. Üçüncü benzerlik kıyas, önceki ikisinin karşılaşmasıdır. Bir önceki reddetmeyen ama ondan farklı bir yol açığa çıkarır. Dördüncü benzerlik sempati’ler, mekâna bağlı olmaksızın, en uzaktaki yakınlaşmaları harekete geçirici, hiçbir gidiş yoluna sahip olmayan olağanüstü bir güçtür. Öyle ki bu güç aynılaşmayı tetikler ve karşısında bu gücü dengeleyici antipati’yi bulur. Bu son sempati-antipati ikilisi, diğer üç benzerliği de ayrı ayrı etkilemektedir. Sonrasında imzasız benzerlik yoktur diyecek, benzerliklerin keşfedilmesi için bir imzaya sahip olması gerektiğinden bahsedecektir. Dünyanın Sınırları’nda 16.yüzyılın büyü ve allamelikle “bilme”ye ulaşması ile işaretlerle işaret edilenin ve bunların oluşturduğu benzerliği, şifresi çözülmüş figürlerle ele alır. Şeylerin Yazısı’nda, harflerden kelimelere ve cümleye geçişin, birbirine benzeyen özelliklerinin çağrılmasıyla oluşu, gökyüzü ve yeryüzünün onun imgesi olduğu, ansiklopedilerin dünyanın düzenini aynı dilin oluşumundaki gibi kelimelerin mekân içindeki birimlerinin eklemlenmesiyle kurulduğu açıklanır. Yorumun yorumladığı şeye sonsuza kadar benzediği, o şeyin altında sanki ilkmiş gibi başka bir şeyin oluşumuna sebep olduğu ve hiçbir zaman bitmediği gibi çıkarımlar yapar. Dilin Varlığı’nda ise modern çağda dilin işaret ettiği şeyi anlam verme aracılığı ile göstermesi durumunu ve bunun 15


nasıl bu varoluş noktasına geldiğini, 16. yüzyıl edebiyatında dilin varlığı en yabancı şeyken, 19. yüzyılda bu varlığı tamamen açığa çıkarma amacı içinde olan edebiyatın dönüşüm serüvenini, işaret teorisi ile beraber tartışır. Üçüncü Ayrım: Temsil Etmek’te önce Don Quichotte’un benzerlikler ve işaretleri kovalayışını, maceralarının ve kararlarının işaretlere benzediğinin işareti olduğunu anlatıyor. Benzerliklerin yanıltması hayal görmeye neden olmaktadır. Don Quichotte’un değirmenlerle savaşmasının nedeni de burada yatmaktadır. Düzende sürekli ve süreksizlik kavramlarıyla düşüncenin sınırlarını, sınırların oluşumundaki kararları sorgular. Benzerlik kavramını düşünceyle birlikte sorgulamaya devam eder, Bacon ve Descartes’ın benzerlik eleştirilerini eleştirir. Çeşitli benzerlikler ve işaretlerle beraber dilin çağlar boyu değişik biçimlerde kullanılmasının üzerinde önemle durur. Sonraki bölümde “İşaret nedir?” diye soracak; işaret türlerini, benzerlik ve yakınlıkla içinde bulunduğu düzeni, bunun arkeolojisini; ikiye katlanmış temsilde işaretin temsil eden, edilen ve bunların arasındaki bağ ile ilişkisini, benzerliğin bilginin oluşumu ve sınırlarıyla tarih içindeki diyalogunu ele alacaktır. Matheis, taxinomia ve oluşumu bilgi ve işaret teorisi ile ilişkilendirecek ve bunların oluşumunun tarihteki farklarına değinecektir. Dördüncü Ayrım: Konuşmak’ta dilin varoluşunu; eleştiri ve yorumun nasıl olduğunu; dilin işaret ve temsille ilişkisini; gramerin tarihinin bilgi ve dilin tam bir şekilde kesişmesini; genel gramerin kelimelerin temsili işleyişini; fiil, eklemleşme, kök ve türeme teorisinin, klasik dönemden 19. yüzyıla değin değişimleri ile bu dörtlü arasındaki zıtlaşma ve desteklemeleri dil dörtgeni bölümünde inceleyecektir. “Fiilin en azından potansiyel olarak bulunmadığı yerde dil yoktur,” diyecek, dilin kökenine işaret etmenin ilkel anda olduğunu, mekân ile dil arasındaki ilişkiden farklılıklar oluştuğunu, dilin varlığında süreklilikler, özdeşlikler, farklılıklar, tekrarlar, kesişmeler bulunduğu gibi çıkarımlar yapacaktır. Beşinci Ayrım: Sınıflandırmak’ta tarihçilerin hayata ilişkin temalarını, hayvanların bitkilerin tarihe nasıl yazıldığını, sınıflandırmaya giden adımların nasıl atıldığını, hayvan ve bitkilerinin yapısının onun kendi biçimini yaratması sonucu dilde bir temsil haline gelmelerini, karakterle beraber yeni bir dil oluşturmanın mümkün olduğu, sistem ve yöntem tekniklerinin -aynılaşmaları ve zıtlaşmaları da olsa- zaman içinde nasıl keşfedildiğini ve uygulandığını anlatır. Tüm farklılıklar içinde oluşan yeni dilde cins adın mümkün olup olmadığını sorgular. Evrimin tarihi çözümlemesini, canavarların farklılıkları ve fosillerin karakter kaydetme sonuçlarını doğurmasıyla beraber işler. Dilin oluşumunu ve doğal tarihin oluşumu kavramlar ve yöntemlerle kıyaslar. Eleştirel sorunun 17. yüzyılda varoluşuna ve 19. yüzyılda bu eleştirel düşüncenin karşılıklı meydan okuma konumuna evrilmesini konu edinir. Altıncı Ayrım: Mübadele Etmek’te para, fiyat, değer, dolaşım, piyasa gibi kavramların birbirleriyle ve konuşma ile sınıflandırma bölümlerinde işlenen kavramlarla ilişkilendirerek, tarih içinde şeylerin değerinin nasıl belirlendiğini, zenginlik ve paranın temsil düzlemindeki ilişkisini inceler. Paranın zenginliği işaret etmesinin yanında, bu ilişkinin fiyatlar sistemi ile bir anda çökebileceği tehlikesi üzerinde durur. Fiyatın adil bir şekilde değil de bir uyarlama sonucu oluştuğu gibi ilgi çekici çıkarımlarda bulunur. değil de bir uyarlama sonucu oluştuğu gibi ilgi çekici çıkarımlarda bulunur. Klasik 16


düşünceden beri değerin oluşumuna hangi mübadeleler eşliğinde varıldığı sorunsalına yanıt arayacak, yaptığı tüm çözümlemelerde kelimeler ve şeyler arasındaki ilişkiyi vurgulayacaktır. İkinci Bölüm’de daha çok modern düşünce üzerinde duran Foucault, Yedinci Ayrım: Temsilin Sınırları’nda düşüncenin arkeolojisinden, ihtiyacın neden doğduğundan ve emek ile ilişkisinden, bu ikilinin mübadelesinden bahsederek, sınıflandırmaya giden yolda ele alınan kavramları sorgulayacak, kelimelerin düzenindeki işleyişle beraber bu olguları tartışacaktır. Dil çözümlemelerinin tarih içindeki değişimlerine, ideolojinin temsil alanına değinecektir. Sekizinci Ayrım: Emek, Hayat ve Dil’de bilginin yeni kavramlara ve yöntemlere hükmediyor oluşu, bu durumun canlının iç örgütlenmelerinde de söz konusu olduğu çıkarımı yapılıyor. Adam Smith ve Ricardo’nun düşünceleri eşliğinde, Marx ve Kant’tan da yararlanarak ve nihayet Nietzche’ye gelindiğinde artık çağdaş düşüncenin kendine bir yer bulabildiği görülmektedir. Hayat, canlılar arasındaki farklılıklar üzerine kurulmuş olarak düşünülmeye başlanacak, biyolojinin varlığından söz edilebilir olacaktır. Dilin varoluşu içindeki çözümlemelere devam edilen bu bölümde, artık dil dayandığı tüm teorilere başkaldıracaktır. Edebiyat, yasası olmayan bir dilin dışavurumu haline gelirken, yazının varlığı kâğıttaki kelimelerden ibaret kalacaktır. Dokuzuncu Ayrım: İnsan ve İkizleri’nde klasik düşünce sisteminin yok oluşuyla temsilden kopan dilin, dağınık bir sistemin üzerinde yeniden varlığa bürünüşünü anlatır. 20. yüzyılda dile ilişkin kökten düşünce ile felsefeyi yaklaştıran ilk düşünür Nietzche’nin düşünceleri ile, sonluluk fikrinin gün ışığına çıkmaya başladığını, modern düşüncenin ne olduğunu, nerede başladığını, insanın nasıl düşünmediğini düşünmeye başladığını, Cogito deniyini ve sonuçlarını, düşüncenin ve insanın varoluşunun köken ile olan ilişkisinin 18. yüzyıl ve sonrasında ne ifade ettiğini, şeylerin zamana teslim oluşunun nedenlerini sorgulayacak; temsilin kendini ikizlendirme ve zamana egemen olma görevini üstlenmesi, temsilin çözümlenmesinin artık kendini varoluş tarzının çözümlenmesine bırakması gibi çıkarımlarda bulunacaktır. 17. ve 18. yüzyıllarda insan yoktu, insan bilimleri insanın kendini düşünülecek ve bilinecek şey olarak oluşturduğu gün ortaya çıkmıştır diyerek Onuncu Ayrım’da İnsan Bilimleri’nin çözümlemesini yapar. İnsan Bilimlerini; biyoloji, iktisat ve filolojiyle olan üçlü ilişki içinde tanımlar. Bu bölümde de temsil sorunu, insan bilimleri içindeki rolü ile tartışılır. Daha evvel hiç konusu geçmeyen tarihin tarihi bu bölümde işlenir. 19. yüzyılda doğaya özgü bir tarihsellik varken, 19. yüzyıl sonrasında siyasal ve toplumsal nedenlerle insanlık tarihine yönlenecektir. Etnoloji ve psikanalizin neleri sorguladığına da bu ayrımda yer verecektir. Foucault’yu anlamak biraz matematiksel düşünmeyi gerektiriyor, çünkü sürekli konular arasında karmaşık bir ilişki kuruyor. Bir önceki bölüm, bir sonrakine ve bir sonrakine de aktarılıyor, tartışma hiçbir zaman iki satır arasına sıkışmıyor. Felsefeye yeni başlayanlar için zor bir kitap ancak Foucault için iyi bir başlangıç diyebilirim. Not: Çevirmeni eleştirmemek elde değil, kitap bazen sırf bu yüzden anlaşılmaz hale geliyor. İyi okumalar dilerim. 17


Carax’ın Rüyası ömer faruk güler Modern sinemanın sınır tanımayan yönetmeni Leos Carax’tan, 13 yıl aradan sonra hiçbir zamana ait olmayan, ölülere selam niteliğinde Holy Motors (Kutsal Motorlar), bizi aklımızın ücra köşelerinde kalmış düşsel ormanımıza yolculuğa götürüyor.

Öncelikle Leos Carax’ı tanıyalım. 1960 doğumlu ünlü yönetmenin gerçek ismi Alexandre Oscar Dupont. Fransız yönetmen, film kariyerine kısa filmler serisiyle başladı. Çektiği ilk filminden son filmine benzer tavrını koruyan auter, filmlerinden bahsetmekten hiç hoşlanmamakla birlikte artık film izlemediğini de söylüyor. İlk uzun metrajlı filmi ‘Boy Meets Girl’de tanıştığı ve kendisine çok benzetilen oyuncu Denis Lavant ile yollarını ayırmayan Carax, son filmi ‘Holy Motors’da da bu isimle beraber. Filmlerinde Godard ve Yeni Dalga etkisi bulunan filmde Carax, yarattığı melankolik dünyayı bilimkurgu öğeleriyle süslüyor. 1999 yılında çektiği ‘Pola X’ten sonra on üç yıl film çekmeyen Carax, ‘Holy Motors’ ile salonlara geri dönüyor.

Seyircinin zihnini sürekli meşgul eden Kutsal Motorlar, çözülmesi zor bir bilmece. Yüzeysel bakışla Kutsal Motorlar’ı bir yolculuk hikâyesi olarak tanımlamak mümkün. İlk on dakikalık prolog hariç, başkahraman Oscar’ın Paris caddelerinde limuziniyle yaptığı yolculuğu estetik açıdan müthiş bir deneysellik içersinde izlemekteyiz. Film, Carax’ın bizzat yer aldığı on dakikalık prolog hariç dokuz bölümden oluşmaktadır. Bölümler boyunca başkahraman Oscar’ı bazen bir göçmen, bazen bir katil, bazense kızını seven bir baba rolünde görüyoruz. Tüm bu epizotlar birbirlerine Paris sokaklarında geçen limuzin yolculuklarıyla bağlanıyor. Kutsal Motorlar’ın belki de en cüretkâr tarafı, kurduğu her yapıyı bir anda paramparça etmesi ve izleyiciyi büyük bir labirentin ortasına itmesidir.

2012 Cannes Film Festivali’nde, Palme d’Or için yarışan filmi, bu ay içerisinde Türk izleyiciler de salonlarda bulabilecek. 18


RÖP: ömer kaçar & aykut kırşan

AVAŞİN YORULMAZ ve İNCİ GÜLER ile HİÇ’LİĞİN HÜZNÜNE YOLCULUK

alfabe fanzin katılımcıları olarak Kocaeli İzmit Gar Sanat Galerisi’nde Haziran ayında kapılarını açan Avaşin Yorulmaz ve İnci Güler’in “Hiç’liğin Hüznüne” adlı resim sergisi hakkında bir röportaj yaptık. Öncelikle, kendinizi tanıtır mısınız? İ: Kocaeli Üniversitesi’nde, Sahne Tasarımı Bölümü’nde okuyorum. Resimle ilgili olduğum için de yağlıboya yapıyorum. A: Batman’da doğdum. Bu ikinci sergim. İlk kazandığım üniversitede askerlikten dolayı okuyamadım. Şu anda Kocaeli Üniversitesi’nde Dramatik Yazarlık Bölümü’nde okuyorum. Serginizi gezdik, beğendik. Bize serginizde yer alan çalışmalarınızdan kısaca bahseder misiniz? İ: Benim önceden de yaptığım çalışmalarım var; sadece bu döneme ait değil. İçimden geldiği gibi yağlıboya yaparım. Kendi tabirimle ‘bodoslama’ dalarım. Duygu ne söylerse renkleri ve biçimleri de ona göre devam ettiririm. Çalışmalarımda özel bir konu yer almıyor.

“Kadın göğüsleri, aşk ve şefkatin birleştiği tek yerdir.” 19


A: Başlarken bir konu belirlemiştim. Kadın bedenindeki iki ayrıntıya odaklandım: gerdan kemikleri ve kadın göğüsleri. Bütün resimlerimde bu var. Bunu özellikle vurgulamak istedim. İnci’nin de dediği gibi teknik olarak yetersizliklerim var. Ben, içimde biriken ve yoğunlaşan duyguların dışa vurulması gerektiğine inanıyorum. Renkleri, renklerle oynamayı çok seviyorum. Sadece renkleri değil, figürleri de kullandım. Kadın göğüsleri, aşk ve şefkatin birleştiği tek yerdir. Erkek bedeninde ise tutku var ama fiziksel olarak simgeleyebilecek ve yansıtabilecek bir ayrıntı yok. Bu açıdan yola çıktım. Bunun yanında, bence her resmin bir müziği vardır. Çalışmalarımı müzik dinleyerek yaptım.

İnci, sen bütün çalışmalarını duyguların çağrıştırdığı şekliyle yapıyorsun. Avaşin, sen de daha çok gerdan kemikleri ve kadın göğüslerini figür olarak kullanıp aşk ve şefkati şiirsel olarak yansıtıyorsun. Peki, serginin adı yani ‘AVİN’ ne demek? İ: Avaşin ile İnci isimlerinin birleşimidir ‘AVİN’. Avaşin’den öğrendiğim kadarıyla sevgi ve aşk anlamlarına da geliyor. Bu sergiyi açarken herhangi bir zorlukla karşılaştınız mı? İ: Doğrusu bu kadarını beklemiyorduk. Biz, kolayca hallolur diye düşünürken hayli zorlukla karşılaştık. Nitekim benim ilk sergim olduğu için büyük bir deneyim oldu. A: Evet, karşılaştık. Çünkü teknik birtakım işlerle uğraşmanız gerekiyor. Peki, İzmit’te kültür-sanat faaliyetlerine insanların bakışı ve aynı zamanda sergiye olan katılım ne yönde? 20


İ: Gördüğünüz gibi sergiye katılım çok fazla yok. Mahallemizdeki insanları bile çağırmaya kalksak garipseyeceklerdir. Çünkü dar bakış açısına sahip çok insan var. Çağırmak bile içimden gelmedi benim. Gelmezlerdi zaten. A: Gelmezdi evet. Üstelik Gezi Parkı’ndaki direniş, sergiye olan katılımı etkiledi. Yoksa daha fazla ilgi görürdü diye düşünüyorum. Az önce biraz bahsettiniz ben yine de sormak istiyorum. Resimleri yaparken nelerden ilham aldınız?

“Ben ilhama değil, tesadüflere inanıyorum.” A: Ben ilhama değil, tesadüflere inanıyorum. İçinizdeki birikim bir şekilde açığa çıkıyor. Bence ilham, bir nesnenin küçük bir nesneyle delinmesi gibidir. İnsanların ilham dedikleri böyle bir şeydir. Bu biyolojik olur, duygusal bir etkilenme olur, farklı bir eylem olur; içinizdeki yoğuşma bir şekilde açığa çıkar. Her eser bir birikim, bir süreçtir. Bir günde yaptığınız resim aslında bir güne ait değildir. O sizin bütün geçmişinize aittir. Farkında değilsinizdir ama seçtiğiniz renkler, figürler, hatta en küçük detay bile o ana ait değildir. Onun bana ait olduğunu da düşünmüyorum. Teknik olarak belli bir süreçte yapmış olabilirsiniz ama onun yansıttığı duygular, geçmişten ta şimdiye kadar gelen duygulardır. Bambu ağaçları vardır; yeraltında büyümesi beş seneyi, metrelerce boy alması da birkaç ayı alır. Eserin yapıldığı süreç, o eserin doğum sürecidir. İ: Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Hiçbir resim, “Ben şu resmi yapacağım!” diye aklımda canlanmadı. Avaşin’in de dediği gibi, duyguların birikimidir bizim yaptığımız şey. Peki, ileriye yönelik hedefleriniz var mı? Varsa neler? İ: Ben, kendi ana sanat dalımda ilerlemeyi düşünüyorum. Ama resimden hiçbir şekilde kopacağımı zannetmiyorum. A: Ben de yazarlığı bırakmayı düşünmüyorum. Yazmak, bence bir eylemdir. İnci sayesinde resim yapmaya tekrar başladım. Eğer, mümkün olursa ileride birkaç sergi daha açmayı düşünüyoruz. Konudan bağımsız bir şey sormak istiyorum. Gündemdeki olaylar, eserlerinizin doğum sürecini etkiler mi? İ: İzlediğim filmlerden, dinlediğim müziklerden etkilendiğim gibi gündemdeki olaylardan da etkileniyorum. A: İnsan, sosyal bir varlık olduğundan çevresindeki her olaydan etkilenir. Ben, Gezi 21


Parkı direnişiyle ilgili bir çalışma yaptım. Eylemleri sembolize etmeye çalıştım.

Resim sanatının diğer sanat dallarına göre daha az anlaşılan bir sanat olması ve insanların bir resmi göze güzel görünmesiyle değerlendirmesi konusunda daha farklı bir açıdan bakmak için ne yapılabilir?

“Resim, odalardaki kombinasyonu tamamlayan bir aksesuar olarak kullanılıyor.” A: Resim bu topraklara yabancı olan bir sanat değildir. İslamiyet’ten önce insanlar resmi, kendilerini ifade etmek için bir araç olarak kullanıyordu. İslamiyet’in resmi yasaklayıcı tavrından dolayı toplum resimden çok uzak kaldı. Resim, önce taklitlerle başladı, sonra özgün çalışmalar çıktı. Bu yüzden toplumun bir anda resme yönelmesini, sevmesini yahut resmi okuyabilmesini bekleyemeyiz. Her evin bir odasında bir tablo var ama aksesuar olarak kullanılıyor. Resim, odalardaki kombinasyonu tamamlayan bir aksesuar olarak kullanılıyor. Ayrıca Türkiye’de resim eleştirmenleri yok. Eleştirmen, sanatı üreten ile algılayan kişi arasındaki köprüdür. Son sorum biraz klişe olacak ama sizce “sanat sanat için” midir yoksa “sanat toplum için” midir? Ya da bu ikisi birbirlerinden ayrılmaz diyalektik kavramlar mıdır? İ: Evet. Bence bu ikisi birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Sonuçta sanat toplumdan etkilenerek yapılıyor ve yaptığınız sanat topluma mal oluyor. A: Bu kavramların çıkış noktalarına bakmak gerekiyor. “Sanat sanat içindir” çıkışı devrimci bir çıkıştır. Avrupa’da burjuva devriminden sonra burjuvaziyle birlikte sanat yapıtları sipariş edilir hale geldi. Bu yüzden sanat öldü. Aynı zamanda bu çıkış, kapitalizme karşı bir başkaldırıdır. 22



Alfabe Fanzin #1