Page 1


Ben Bir Hiçim Metin Münir


1

Bu e-kitap yazarın, büyük bölümü Sabah, Vatan ve Milliyet gazetelerinde yayınlanmış, köşe yazılarından derlenerek oluşturulmuştur.

2010

Ben Bir Hiçim


2

İÇİNDEKİLER NOT ÖNSÖZ C VİTAMİNLİ CİN BİR ÇEŞİT OYUN ATEŞLİ BİR HASTANIN RÜYASI KAPLUMBAĞA KUMSALI KARGA İLE GÜVERCİN YAŞLI ADAMLAR BOB’LA RANDEVU UZZİ ÇÖP TORBASI İÇİN BİR YAZI “ŞEPKE” OF EDWARDS OF HISAR ESKİ BİR ASKERİN ANILARI HOROZKENT’Lİ YASİN KEDİ GÖZÜ ARRRGGGHHH! DÜNYA NEDEN OLDUĞU GİBİ VAN GOGH’UN MEKTUPLARI DERİN HAZLAR TALİMATNAMESİ KULAKKOLİK LALELİ CAMİİ'NİN DUDAK TİRYAKİSİ BİR ÇINAR BUDADIM ROXY MUSIC AKIL OYUNLARI ÇOCUKLARI DİNLEMEK (1) ÇOCUKLARI DİNLEMEK (2) PENCEREMİN ALTINDA SEVİŞENLER SARHOŞ YAZ BEKÂRI ÇIKARMA PLAJI DAĞLARA ÇİÇEKLERİ GERİ VERMEK ŞEKER PORTAKALI GECE UÇAĞINDA BALIKLAR SİNAMADA DÜŞÜNCENİN GÜCÜNE DAİR BİR KEŞİF TURUNCU YAĞMUR VE SALACAK KEDİ BAYANI TEK BURUN DELİĞİ İLE AKLIMI KAYBEDERKEN BELGRAD ORMANI’NDA PORTAKAL AĞACI NE DÜŞÜNÜYOR BEN NE DÜŞÜNÜYORUM PARDON, ŞU BACAK BENİM Mİ? ÇİÇEKLERİ GERİ VERMEYE GELDİM EMİNEM HAMAKTA HER CANLI YAŞAMI TADACAKTIR BEN BİR ORMAN KÖYLÜSÜYÜM AĞACI İNCE GÖVDESİNDEN YAKALAYIP DİKENLİ KABUK AÇILDIĞINDA KİLİMİN SIRRI FARELER VE ÇARELER YÜRÜYEN BANKLARIN VERDİĞİ MESAJ NE? FINDIK! HANGİ CEHENNEMDESİN? MUSKACI YUMUŞAK SERTTEN GÜÇLÜDÜR AKŞAMDAN KALMA KÖY SENİN OTURDUĞUN YERDE OTURACAĞIM ALTMIŞ! İY'Kİ DOĞDUN METİN MÜNİR…

Ben Bir Hiçim

6 7 8 9 11 12 13 15 16 18 19 20 22 23 24 25 27 28 29 31 32 33 35 36 38 40 41 43 44 45 47 48 49 51 52 54 55 56 57 58 59 60 61 63 64 65 66 67 68 70 71 73 74 75 77


3 SU BAŞINDA DURMUŞUZ METİN ANNE CAN KELEKLERİ ÖLÜMDEN SONRA BAYAT VAR MI? RÜYAMDA KONUŞURKEN UYANDIM TIP TIP TIP FALAN KARDA GOLDBERG ÇEŞİTLEMELERİ SAKSAĞANLA SABAH ESKİDEN, BU SICAK SAATLERDE GARİP BİR KARDEŞLİK BEN BİR BİLGİSAYARIM İÇERİYE KAPATAN KÂİNATIN ÜRKÜTÜCÜ GENİŞLİĞİ MİNİ COOPER BİR SERÇE BULMAK HERŞEYİ BİLEN ADAM KIRMIZI KART ÇEVİRİLİRKEN ANLAMI KAYBOLDU ÖLEYİM DAHA İYİ GRRRRRRRRRRRRR! MAĞARA ADAMI OLMAK İSTİYORUM! YOGİ’NİN DUASI NEREYE? DÜNYANIN EN YAVAŞ YARATIĞI GAIA GECE İSTATİSTİKLERİ SARA İLE KURT BEN BİR HİÇİM KIZILDERİLİ BİLGELİĞİ YILLAR O KADAR ÇABUK GEÇİYOR Kİ ARALIK ORTASINA DOĞRU... PUTPEREST TIRMANMAYA DEVAM ET GÜZEL AĞAÇLARA DOKUNMAYIN EFENDİLER! DÖNÜŞ KURBAN İÇİN KURBAN EDİLMEK KEYİFLİ Mİ? FAL KEDİLİ YATAK DÜŞÜNCELERİ KALABALIKLARDAN HOŞLANMADIĞIM İÇİN BAHÇEDE HEP BİRLİKTE BOŞ BİR EVE DÖNMEK FİL AYAĞI AĞACI VE ARILAR ALBERT ALBERTİNA KARGALARIN TAŞ DEVRİ LONDRA’DA BİR SABAH BİR ŞEYLER YAPACAĞINA OTURUP DUR YANIMA OTURDU VE.. KANARYA UYAN, SENİ ÖPMEK İSTİYORUM, BEN ÖLECEĞİM BİR DE KUŞA SORMALI HOŞ BİR ŞEY DÜŞÜN ÜŞENİYORUM O HALDE VARIM GELİNCİKLERİN EFENDİSİ O KADAR MUTLUYUM Kİ, UTANIYORUM NEREDEN BİLİYORLAR? BİRALI KADIN VE ŞAİR HEATHROW KUŞATMASI SIRA HALİNDE SEKİZ SARI TIRTIL KEŞKE GAZETECİ OLACAĞIMA BEN GALİBA FARKINDA OLMADAN... KEŞKE ON BİN YIL ÖNCE

Ben Bir Hiçim

78 79 80 82 83 84 85 86 87 88 90 91 92 93 94 96 98 99 101 102 104 105 106 107 108 110 111 112 113 114 115 116 118 119 120 122 124 125 126 128 129 130 131 132 133 134 136 137 138 140 141 142 143 145 146 147 149 150 151


4 ZAMAN TATTIR YILANBALIĞININ YOLCULUĞU UZAKLARDAN ARA SIRA AİLE SIRLARI AYLAK ADAM VE GÖBEKLİ KADIN BAZILARI YANGIN SEVER BİTKİN TATİLİN İKİNCİ GÜNÜ SİLAHLARA VEDA AĞAÇLAR YOLDAŞIM OLSUN BÜYÜKLÜK KADER DEĞİL, TERDİR SESLİ OLARAK ALATON'UN CEVİZ ORMANI HOSTESİN DİŞLERİ BEYAZ ADAM VE KEDİ YARALI KARTAL GÜNEŞTE OTLARA UZANMIŞ ŞU ANDA PENCEREMDEN İÇERİ BAKSANIZ HER ŞEY YERLİ YERİNDE KURABİYE HIRSIZI YAĞMUR YAĞIYOR KÂŞİF HEY ÇOCUKLAR! BEN DE BİR AŞK YAZISI YAZDIM! METİN ANNE'NİN HAFTA SONU BULUT DELİSİ EVRENSEL GRAMER ARILARLA AKŞAM VAKTİ ZARARSIZ DÜNYAYA GELDİKTEN SONRA ARTIK... BİR GÜN YALANCIDOLMA DUHULİYE KUANTUM EVLİYA METİN MÜNİR'İN İFLASI YILANIN ÖCÜ LAWES'UN YAPTIĞI VE YAPMADIĞI KARDA KAYBOLAN ESKİMOLAR SALI GÜNÜ SANA GELEBİLİR MİYİM? YALNIZLAR TABURU YANIMA UZAN DEDİ ELİNİ TUTMAK ZORUNDA KALABİLİRİM UÇAN DAİRELERİN KAÇIRDIĞI ADAM KEDİLİ EVDE KADINLARLA HELEN HANIM'IN KUYUSU HAYALET YILDIZLARIN IŞIĞINDA DENGE ÇEYİZ MUCİZE YALI BAĞDAT CADDESİ BUGÜN SABAHLEYİN MUTFAK KAPISINI AÇINCA KEDİLİ ODA BEYAZ ADAM UYUYOR MEKTUP İÇİNDE HİKÂYE ANLAMSIZ VE AMAÇSIZ YAŞAMIN MUCİZELERİ PUSULA DÖNMEK İSTEMİYORUM KULAĞIMDA BÜYÜCÜ VAR BİR YAZ GÜNÜ RÜYASI

Ben Bir Hiçim

153 154 155 157 158 160 161 162 163 165 166 168 169 170 172 173 174 176 177 178 180 181 182 183 185 186 187 189 190 191 193 194 196 197 199 200 201 203 204 206 207 208 210 211 213 214 216 217 218 220 221 223 224 226 227 228 229 231 232


5 GELEN YOLCU - İKİ GÜN ÖNCE GELEN YOLCU -ÜÇ GÜN ÖNCE ZİNCİR SATILIK: BEBEK AYAKKABISI, HİÇ KULLANILMAMIŞ PORNO ONUN DA BİR EVİ VAR EVLİLİK DIŞI APOCALYPTO CANLI İKİ KİŞİ BİR AMPUL DEĞİŞTİRMEK İÇİN KAÇ ZEN BUDİST GEREKİR? ÇAMUR EŞEKARISI, YUMURTA VE ÖRÜMCEK YATAKTA İKİ SİVRİSİNEK KONSERDEKİ HAYALET YAĞMUR CEZASI GECEYİ KARARGÂHTA GEÇİRİYORUM AMERİKAN GÜZELİNİN AYNASI KIRKINDAN SONRA AZMAYANI TENEŞİR PAKLAR KONUŞAN AĞAÇLAR VE MAVİ IŞIK SABAH UYANMAK BİR MUCİZEDİR ASİL MARTI TECRÜBE SERMAYEDİR KOLAY UYUDUĞUM GECELER SERT BİR YAĞMUR DÜŞECEK GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ SİKLAMENLERİM ZAVALLI KALBİMİ RAHATLAT AVATAR BEN DAHA DOĞMADIM DEDİ EĞER YENİDEN BAŞLAYABİLSEYDİ RAHAT OL, GÜZELSİN NE YAPARSAN YAP ATEŞ, SU, GERÇEK VE YALAN HAZEN ARISI DAHA UZUN YAŞAMAK İSTİYORUM BOZDAĞ KANATLI KARINCALAR DİL METİN MÜNİRE BİR TADIN PEŞİNDE BİZSİZ DÜNYA YÜZDE ELLİ ÇÖKÜNTÜ KALK KAVAK KALK KAVAK KALK KEDİ İLE OYNUYORSUNUZ AMA VALLAHİ BİR ŞEY YAPMIYORLARDI YAĞMUR ADAM TANRININ DOMATESİ SEN BU ÇİKOLATA İŞİNİ SONRAYA BIRAK SELA KİMİN İÇİN OKUNUYOR DİYE SORMA FİLİP ŞÜKÜR

Ben Bir Hiçim

234 235 236 238 239 240 242 243 244 246 247 249 250 252 253 255 256 257 259 260 262 263 264 265 267 268 269 270 272 273 274 276 277 278 279 281 282 283 285 286 288 290 291 292 293 295 296 298 299 300 302


6

NOT

Ocak 2012

Ben Bir Hiรงim


7

ÖNSÖZ

Ben Bir Hiçim


8

C VİTAMİNLİ CİN Ansari der ki: “Gecenin içerisinden bir ses fısıldadı ve ‘gecenin içerisinden fısıldayan bir ses yoktur,’ dedi.” Çocukluk çok az kişinin sağ kalktığı bir hastalıktır. Parmakları pahalı yüzüklerle dolu, orta yaşlı kadın bardağına biraz cin koyup, üzerinde su ilave ettikten sonra, çantasından çıkardığı efervesan C vitamini hapını içine atıyor. Fısss diye bir ses duyuluyor ve bir süre hapın serbest bıraktığı hava zerrelerinin yukarıya ittiği küçük su damlacıkları içkinin yüzeyinde dolaşıyor. “Cin içmenin en keyifli şekli bu,” diyor. Sesi sanki gırtlağından değil daha aşağılardan, canının tünediği esrarengiz yerden geliyor. ”İçine başka ne koyarsanız koyun cin çok sulu oluyor.” Cep telefonumun mesaj servisinde her gün yanlış mesajlar buluyorum. Daha doğrusu, yanlış telefona bırakılmış doğru mesajlar. Tanımadığım bir ses. Derin ve rahatsız bir uykudan yeni uyanmış, eğitimli bir adama ait. “Seni dün akşam rüyamda gördüm,” diyor. “Yıkanıyordun. Düşmedin. Çizik mizik yoktu. Beni bir ara. Merak ettim.” Sonra nefes alıp verişini duyduğum kısa bir sessizlik. Mesajın sonu. Rüyaların bir şeylere yorulabileceğine inanan insanların irrasyonel dünyasından gelen bir mesaj. Bu da tanımadığım bir kadın. O da uykudan yeni uyanmış ve sesi daha uyanıklıktan çok uykuya ait. Beyaz, serin çarşafların arasından geliyor. ”Sevgilim, dün akşam harikaydın. Hele o dilin yok mu.” Evlilik dışı aşkların yaşandığı yataklar yelkenliler gibidir. Orta yaşlı kadın ağızlığına bir Silk Cut sigara koyup yakıyor. İstanbul’da yaşayan zengin bir adamın oğlunun adını söylüyor. “İstanbul’un en güzel manzarası onun Salacak’taki evinin yatak odasından görünür,” diyor. Yüzüne bakıyorum. Güzel yüzü açık ve dudaklarında her zaman bir tebessüm var. Bana zengin işadamının oğlu ile yattığını mı söylemek istiyor? Birkaç nesilden beri zengin ve dünyadaki yerinden emin bir insanın rahatlığını taşıyor. Onu yerinden ancak ölüm oynatabilir. C vitaminli cinini alıyor ve bahçeye çıkıyoruz. Bir adada, Tibet’ten ve Himalaya’ların eteklerinden toplanmış rodondendronlarla dolu bir korunun ortasında bir evdeyiz. Ağaçların arasından, vadide bir göl görünüyor. Rododendronların üzerine iri yağmur damlaları dökülüyor. “Rododendrondan anlayanlar onların çiçeklerini değil yapraklarını severler,” diyor. “Eğer yapraklarını ters çevirirseniz her birinin değişik olduğunu göreceksiniz. Kimi süet, kimi deri, kimi gümüşü andırır.” Birçok şeyi ilk ve son defa yapıyoruz.

Ben Bir Hiçim


9

Birkaç saat önce birimizi tanımıyorduk. Bu birkaç cümleden başka fazla bir şey konuşmayacağız ve büyük bir olasılıkla birbirimizi bir daha görmeyeceğiz. Ama şu anda, ortak bir arkadaşımız verdiği küçük bir yemekte çantasında C vitamini taşıyan kadınla hayatlarımız bir şekilde birbirine dokunuyor. “Burada saatlerce durup bu manzarayı seyredebilirim,” diyorum. “Ben de saatlerce yağmurun sesini dinleyebilirim,” diyor.

BİR ÇEŞİT OYUN Ağacının altında, sekiz dokuz yaşlarında sekiz çocuk saklambaç oynuyor. On .... Yirmi.... Otuz.” Bir kız çocuğu başını çınara dayamış, gözleri kapalı sayıyor. Çocuklar mermer zemin üzerine atılan bir avuç bilye gibi sağa sola zıplayarak gözden kayboluyor. Biri hariç. O, çınara yakın bir çalının arkasına saklanıyor ama benim amatör gözlerime bile pek saklanmış gibi görünmüyor. “Seksen.... Doksan... Yüz.” Kız başını kaldırır kaldırmaz onu görüyor. “Hamsi! Çık!” diye bağırıyor. Hamsi oğlak gibi havaya fırlıyor, seke seke koşarak kızın önüne dikiliyor. “Bana hamsi deme!” “Sana herkes hamsi diyor” diyor kız, sakin bir sesle. Çaktırmadan biraz arkaya doğru eğilip oğlanı profilden inceliyorum. Hamsiye pek benzemiyor ama Karadenizli olduğu kesin. “Sen de lüfersin. Lüfer! Lüfer! Lüfer!” “Bana kimse lüfer demiyor” diyor kız, sükûnetini bozmadan. “Ama herkes sana hamsi diyor.” Yaşlı, gözlüklü, başörtülü bir kadın gecekondusunun bahçesine saklanan iki oğlana bağırıyor. “Eşşoğlueşşekler! Başka yere saklanın!” Çocuklar bir koşu bahçeden kaçıyor. Saklambaç oynayan çocuklar birer ikişer saklandıkları yerlerden çıkıp çınara doğru yürümeye başlıyorlar. Bir oğlanın “Önüm arkam sobe” diye bağırdığını duyuyorum. Bu saklambaç terimini ne kadar zamandır duymamıştım. Ne anlama geliyordu? Genç, şık bir kadın kayışında kanişini gezdiriyor. Kayış, köpek uzaklaştıkça uzayan cinsten. Saklambaç için dağılan çocukları görünce kaniş havlayarak

Ben Bir Hiçim


10

arkalarından koşmaya çalışıyor ama kayış çarçabuk sona ererek onu arka ayaklarının üzerinde kalkmaya zorluyor. Az sonra bir başka çocuk başını çınara dayayıp gözlerini kapatıyor ve saymaya başlıyor ve yeni bir dünya kurulur gibi saklambaç yeniden kuruluyor. İstanbul’da, parklara, genellikle, zengin olmayanlar çocuklarını, hali vakti yerinde olanlar köpeklerini getirirler.

kendilerini

ve

Başımı benimkilerden yana çeviriyorum. Selim kumların üzerinde anneannesiyle kamyonculuk oynuyor. Sara salıncaklardan birinin oturulacak yerine göğsünü dayamış, ayakları kumların üzerinde, hafif hafif ileri geri gidip bir şarkı mırıldanıyor. İki buçuk yaşında olduğu için ayakları yere ancak basıyor. Sara’dan birkaç yaş daha büyük bir kız kararlı adımlarla salıncaklara doğru yürüyor. Dört salıncaktan üçü boş. Kız benimkinin yanına gelip salıncağı terk etmesini istiyor. Kızım salıncağı bırakıp yanıma geliyor. “Niye diğer salıncaklardan birine binmedin?” diye soruyorum. Kız salıncağa binmiş sallanmaya başlamış bile. “Ben bunu istiyorum,” diyor, bunu bilmeyecek ne var, der gibi. “Neden?” “Ben bunu istiyorum,” diye tekrarlıyor istifini bozmadan. Sonra, kölesini huzurdan azleden bir prenses azametiyle başını çevirip küçük burnunu hafifçe havaya kaldırıyor. Gidip yanağından bir makas almak geçiyor içimden ama biri “cinsel taciz!” diye bağırır diye kendimi tutuyorum. Kızım “Sallanmak istiyorum,” diyor. Onu kucağıma alıp Prenses’in yanındaki salıncağa bindiriyorum. Bir iki sallandıktan sonra salıncağı değiştirmek istediğini işaret ediyor. Yenisini de birkaç saniye denedikten sonra sonuncuya geçiyoruz. Sonra inip anneannesinin yanına koşuyor. Çaktırmadan gözlerimi gökyüzüne çevirip Yaradan’a sessiz bir teşekkür yolluyorum. Bu güneşli ve ılık ekim akşam üstü Kuzguncuk’taki Fethi Paşa Korusu’nun girişindeki oyun alanında hepimiz futbol oynayan oğlanlar, saklambaççılar, köpeğini dolaştıran genç kadın, köpeği, sırtındaki turuncu renkli tişörtünde “Life is Absurd” yazan yassı kafalı, Mongoloid genç kız, banklarda güneşlenen emekliler, çivili sopasıyla yerdeki kâğıtları toplayan çöpçü, bizimkiler, salıncaktaki prenses, hepimiz mutluyuz ve huzur içindeyiz. Az sonra Selim yanıma gelip “Anneme gitmek istiyorum,” diyor. Çocuklar anneannelerinin elini tutup park kapısına doğru yürürken biraz geride kalıp yanımdan geçen saklambaççı oğlanlardan birine soruyorum.

Ben Bir Hiçim


11

“Önüm arkam sobe ne demek? ”Oğlan afallıyor. Sekiz dokuz yaşlarında bir velet. Bir an tereddüt ediyor sonra ellerini açıp “Sobeliyoruz” diyor. Ve çınara doğru koşarken başını çevirip bağırıyor. “Bir çeşit oyun işte!”

ATEŞLİ BİR HASTANIN RÜYASI Bana bir parmak kırmızı rom daha ver, Edith. Bir de barın ucunda tek başına oturan şu genç adama dök, benden. Sırtı bize dönük. Gömleği ne kadar beyaz ve ne kadar siyah ıslak saçları. Karşısındaki denizin yüzeyi ne kadar ışıltılı ve gökyüzünün maviliği ne kadar sarhoş edici. Ben oyum ama o ben değil. Ben geri dönmeği düşünüyorum, o bırakıp gitmeyi. Perdeleri uçuran bu rüzgârın taşıdığı kokular beni çıldırtacak. Döndür şu doksanlık Compay Segundo’nun kasvet verici diskini bir daha, Edith, ve bana bir parmak kırmızı rom daha ver. Alto Cedro’dan Marcane’ye gidiyorum Sonra da Cueto’dan ver elini Mayari Sana olan aşkımı İnkâr edemem Ağzım sulanıyor Kendimi tutamıyorum Ver şu uzaktan kumandayı Edith. Bir rom daha dök bardağıma. Bir daha, bir daha dönsün bu kasvetli şarkı. Nasıl olsa bizden başka kimse yok ve dışarıda sıcaklık gölgede 40 derece. Tembel sinek vızıltıları arasında yavaş yavaş Akdeniz’e inerken güneş, farkında mısın, nasıl da rüzgâr doluyor beyaz gömleği ve siyah saçları. Burnundan deniz suyu damlıyor. Ne düşündüğünü biliyorum. Aklı gemiye benzeyen o binanın birici katındaki apartman dairesinde ölüm döşeğinde yatan o karı koca ihtiyarlarda. Kadın uzun loş koridorun sağındaki odada yatıyor, adam solunda. Duvarlara tutuna tutuna tuvalete gidiyorlar. Eğer tesadüfen karşılaşırlarsa, birbirlerine selam vermiyorlar. Yıllardır birbirleriyle konuşmadılar ve konuşmadan ölecekler. Neden? Nedenini ne o biliyor ne de ben. Patikadan kuru şeker kamışı yapraklarını Temizle de Yürüyüp şuradaki kütüğe Oturuvereyim Alto Cedro’dan Marcane’ye gidiyorum Ondan sonra da Cueto’dan ver elini Mayari

Ben Bir Hiçim


12

Bir rom daha, Edith. Bir de rahmetlinin içtiği filtresiz Players sigaralardan ve bir kutu kibrit. Yanından geçerken saçlarını okşamayı deneyeceğim. Ben oyum ama o ben değil. Kuzeyden denizden gelenleri karşılayan bu sıra dağlar, ilkbaharda şimşirlerin kokusu, Medoş lalesi, gelincik ve papatya, harnıp ve zeytin ağaçları, keklikler ve kırlangıçlar, zehirli batsali yılanların kuru toprakta bıraktığı izler, ıssız kumsallar ve sessizlik. Ve servi ağaçlarının akşam üstü bahçede uzayan gölgeleri. Bütün bunları hem ben kaybedeceğim hem de o. Ben nasıl geri dönebileceğimi düşünürken o kaçma planları yapıyor.

KAPLUMBAĞA KUMSALI Ozanköy Bana telefonda “kalk biraz, dışarı çık, hava al,” dedin. Ben de kalktım, arabaya atladım ve Kaplumbağa Kumsalı’na gittim. Yaz aylarında geceleri deniz kaplumbağaları bu kumsallara gelip yumurtalarını kumların altına gömerler ve denize dönerler. Yumurtadan çıkan yavrular olgunlaşınca doğdukları yere dönüp aynı kumların altına kendi yumurtalarını yerleştirirler. Canım dehşetli bir biçimde rüzgârı yüzümde hissetmek ve taşıdığı soğuk havayı solumak istiyordu. Yağmur dinmiş, hava hissedilir derecede ısınmıştı. Yolda sadece birkaç arabaya rastladım. Bu sabah sol kulağımda bir çarpıntı ve uğultu ile uyandım. Evet, bir çarpıntı. Sanki de kulağımda, üzerinde rüzgârlar esen bir yürek veya atar damar vardı. Sıcaklık belki iyi gelir diye başıma yün bir kaşkol sardım. Beni görseydin “Gene tıpkı annene benzedin,” diyecektin. Koyda kimsecikler yoktu. Denizin üzerinde kurşun renkli alçak bulutlar asılı duruyordu ama rüzgâr yoktu. Kumsalı boydan boya yürüdüm ve ben yokken çıplak yüzdüğün, büyük koyu küçük koya bağlayan o balina gibi düz, perdahlı kayalara vardım. Mavi bir iskele kuşu bir kayanın üzerinde kıpırdamadan oturmuş denizi seyrediyordu. Onu rahatsız etmemek için durdum ve bir kayaya oturdum ama kuş, başını çevirip bana bakmaya tenezzül bile etmeden kalktı, daha uzaktaki başka bir kayaya uçtu, oradan da kalkıp uzaklara kanat çırptı ve gözden kayboldu. İşte ben de bir süre orada oturup kuzeyden gelen yüklü dalgaların kayalar üzerinde dağılışını seyrettim. Suyun hareketi muammalarla doludur. Denizde istikametleri hangi yöne olursa olsun dalgalar karaya yaklaşınca ona paralel hale gelirler ve o şekilde karaya vururlar. Hiçbir zaman karaya yanlamasına vuran bir dalga göremezsin.

Ben Bir Hiçim


13

Tepeye tırmandım ve ardındaki küçük koyun kumsalına indim. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Sadece kum, dalgaların sesi ve denizin kumsala bıraktığı çerçöp. Biraz daha yürüdükten sonra bir deniz kaplumbağası ölüsüyle karşılaştım. Sırtı denize dönüktü. Beyaz çene kemiği dağlara bakıyordu. Yanına diz çöktüm. “Kaplumbağa. Ruhun için dua ediyorum. Buraya, doğum yerin olan bu kumsala ölmeye mi geldin? Kumların altında, yumurtanın kabuğunu kırıp yeryüzüne çıktığın ve kargalar tarafından yenmemek için panik içerisinde sulara koştuğun yer burası mıydı? Yoksa annen gibi sen de buraya yumurtalarını kumların altına gömmeğe geldin de merhametsiz bir insan tarafından canın mı alındı? Umarım ki buraya geliş amacın doğduğun yerde son nefesini vermekti ve rahat öldün. Ruhun inşallah huzur içindedir ve umarım bir gün ayni dili paylaştığımız başka bir mekânda seninle karşılaşırız.” Eve dönünce karanlık basıncaya kadar bahçede oturdum ve termostan ılık ada çayı içtim. Sorularının cevabını bulamadım. Aklıma hiç bir çözüm gelmedi. Ve kulağımdaki çarpıntı hala devam ediyor.

KARGA İLE GÜVERCİN Kargayı tam emektar Audi’nin kontak anahtarını çevirmek üzere iken gördüm. Sinagogun demir kapısının önünde, ıslak asfaltın üzerinde bir şeyler gagalıyordu. Başını yukarı kaldırıp gagasını kazma gibi aşağıya indirmeğe başlarken pençesinin altında duran şeyin sırtüstü yatan bir güvercin olduğunu fark ettim. Gaga karnına yaklaşırken güvercin kanatlarını çırpınmaya başladı. Tam bu sırada, sinagogun karşısındaki evin ikinci kat penceresinde, üçüncü katın penceresinde kuruyan çamaşırların altında, bir kadın başı belirdi. Kadın kargaya “Kışt kışt,” diye bağırdı ve eliyle kovma işareti yaptı. İri yarı, siyah kurşuni karga yavaşça havalandı ve yaprakları yeni çıkmağa başlayan incir ağacının dalına kondu. Kadın kargayla güvercine, karga güvercine ve kadına baktı. Asfaltın üstünde güvercin ölü gibi hareketsizdi. Kadından daha sabırlı ve aç olduğu için karga bekleme yarışını kazanacaktı. Nitekim az sonra kadın başını içeriye çekti. Karga süzülerek güvercinin yarım metre kadar yakınına indi. İnmesiyle güvercin yeniden kanat çırpmağa başladı, üzerine tank gelen yaralı bir asker gibi. Ama yerinden kıpırdayamıyordu. Karga yürüyerek güvercine yaklaştı, bir pençesiyle onu yere bastırdı ve çırpınışlarına aldırmadan karnını gagalamağa başladı.

Ben Bir Hiçim


14

Tam bu sırada genç bir adam köşeyi döndü ve kargayla güvercini gördü. Karga tekrar dalına döndü. Genç adam bir güvercine bir kargaya bakarak yoluna devam etti. Güvercini kaldırıp, sokağa atılan bir ekmek parçası gibi, sevap olsun diye duvar dibine koymayı düşündüğünü gözlerinde gördüm ama durmadı. Arkasına bakmadan yürüdü, köşeyi döndü. Karga tam yere süzülecekken gene kadının yüzü pencere belirdi. “Kışt, kışt.” Karga tekrar incir dalına kondu. Güvercin hareketsiz yatıyordu. Kontak anahtarını çevirip arabayı çalıştırdım ve aklımdan güvercini ezip ızdırabına son vermek geçti. Ama kozmosun düzenine müdahale etmemeğe karar verdim. Herkes beslenme halkasının bir parçasıydı. Düzen böyle kurulmuştu. Karga da, kadın da, ben de bir gün, bir biçimde güvercinin olduğu yerde olacaktık. Doktorun bekleme salonunda dört kadın vardı. Daha doğrusu iki çift kadın. Bu memlekette herkes doktora refakatçisiyle gidiyor. “Keşke benim hastalığım da fıtık olsaydı,” diyor kadınlardan biri – 55 yaşlarında, saçları kızıla boyalı, iri yarı, yakası kürklü siyah deri pardösülü. Sol elinin işaret parmağını kanca gibi alt dişlerinin arkasına yerleştiriyor ve bir süre orada tutuyor. Ellerinde röntgen çantaları bulunan diğer çift kadın konuşmadan onu dinliyorlar. “Öyle bir sızı ki, Allah düşmanımın başına vermesin. Omurgamın biri erimiş. Diğerleri üstüne yığılmış. Yaşına göre çok erken, bu yaşlarda bu olmaz, rastlamadık diyorlar.” Dışarısının serin olmasına rağmen duvara gömülü vantilatör kozmik bir fısıltıyla üzerimize soğuk hava boşaltıyordu. Soğuk havanın yolu üzerinde oturan omurgası ağrıyan kadın aniden ürperdi. “Ne kadar soğuk burası.” Kalkıp yerini değiştirdi. Bir an acılı gözlerinin içinden bir şeyler geçti. “Yaşamak güzel şey,” dedi, herhangi birine doğrudan hitap etmeden. “İnsan hayattan kopamıyor. Çare arıyorum.” Bir saat sonra geri döndüğümde karga da kadın da görünürlerde yoktu. Sinagogun kaldırımında, bulunduğum yerden teşhis edilemeyen, hareketsiz bir cisim vardı. Arabayı kilitleyip oraya doğru yürüdüm. Güvercin kaldırıma taşınmıştı. Sırt üstü yatıyordu. Kanatlarını içeriye toplamıştı. Başı yana kıvrılmıştı. Işığı sönmüş gözleri yarı açıktı. Karnı kanlı bir çukura benziyordu. Sokaklarda, havada, telefon tellerinde, ağaçlarda, damlarda, balkon ve pencere kenarlarında başka kargalar ve güvercinler günlük işlerine devam ediyorlardı.

Ben Bir Hiçim


15

YAŞLI ADAMLAR Oğlumu Alman Lisesi’nin ilkokuluna yazdırmağa gideceğiz. Kahvaltıda eşim izleyeceğimiz programı açıklıyor. Selim’i berbere götüreceğim. Tıraştan sonra bizimle Divan Oteli’nin pastanesinde buluşacak. Alman İlkokulu'na gideceğiz. Sonra hep birlikte yemek yiyeceğiz. Otelin detektöründen geçerken ihtiyarı görüyorum. Berberlerden birinin kolunda, berber salonuna doğru yürüyor. Üzerinde bol gelen yeni bir Burberry’s pardösü, başında şapka, elinde baston var. Yay gibi olmuş. Başı ileri değil yere bakıyor. O kadar yaşlı ki, paslı bir pergele dönüşmüş bacaklarının üzerinde yaptığı en kısa yürüyüşler bile onun için bir yolculuk artık. Küçük adımlarından her biri ayakkabısının yarısı kadar bir mesafe ileri götürüyor onu. Kaç yaşında? Seksen? Doksan? Yüz? Onlar kapıdan berber salonuna gelinceye kadar Selim’in tıraşı neredeyse yarılanmıştı. Yaşlı adamın pardösüsünü itinayla çıkarttılar ve dikkatle Selim’in arkasındaki tıraş sandalyesine oturttular. Yavaş hareketlerle cebinden bir deste kâğıt mendil çıkartıp bankonun üzerine koydu. Berberi sakal tıraşı için yüzünü sabunlarken, sol elini manikürcü bayana uzattı. Bayan önce tırnaklarını su tasında yumuşattı. Sonra teker teker kesti. Parmaklarını tekrar suya soktu ve bir bebeğin parmaklarını kurular gibi itinayla kuruladı. Yaşlı adamın hiç sesini duymamıştık ama dudakları durmadan oynuyordu. Bu hareketin sonucu olarak dudaklarını çevreleyen sabun köpükleri ağzına girmeğe başladı. Berber, bebeğinin poposunu temizleyen bir anne yumuşaklığıyla köpükleri silmeğe çalışıyor ama dudaklar sürekli kıpırdadığı için beceremiyordu. Yaşlı adam yavaş yavaş uzanıp destesinden bir kâğıt mendil aldı ve ağzına götürdü. Ama hem elleri hem de dudakları titrediği için, o da pek başaramadı. “Sigara kâğıdı gibi,” dedi onu tıraş eden berber. Gazeteden başımı kaldırdım. Bana söylüyordu. “Ne sigara kâğıdı gibi?” diye sordum. “Cildi. O kadar incelmiş ki. En ufak hatada kanıyor.” Sanki artık aramızda konuşuyorduk.

değilmiş

gibi

onun

hakkında

yüksek

sesle

“Saçını da kesecek misiniz?” Doğrusu bunu nasıl yapabileceğini merak ediyordum. İhtiyarın başı kel değildi; saçları geçen yıllar içerisinde döküle döküle seyrek, kirli, gri, altından kafatası görünen bir örtü haline gelmişti, masanın üzerine atılmış kirli bir alışveriş filesi gibi. Berber, yüzünde hafif bir tebessüm, omzunu silkerek adamın başına baktı, “Neyini keseyim?” der gibi.

Ben Bir Hiçim


16

Üç kişi onu koltuktan kaldırdılar. Yaşlı adam bir şeyler homurdandı. Berber “Merak etme, yarın on bir otuzda kesin gelir,” dedi. Bana döndü. “Pedikürünü evinde yaptırmak istiyor” dedi. “Yarın evine gidilecek.” Pardösüsünü giydirdiler, şapkasını başına geçirdiler, bastonunu eline verdiler. Aynı berberin kolunda, küçük adımlarıyla kapıya doğru yolculuğa çıktı. “Ne kadar zamandan beri buraya geliyor,” diye sordum manikürcü bayana. “Ben yirmi bir senden beri buradayım. Yirmi bir senedir geliyor,” Bir zamanlar Koç Holding’in muhasebe bölümünde çalışıyormuş. Eşiyle Cihangir’de bir apartman dairesinde oturuyormuş. “Hayata bu kadar bağlı bir adam görmedim,” diyor berberlerden biri. Aklıma müteveffa dostum ihtiyar Gordon Hayes geldi. Bir yaz günü – akşam güneşi badem ağacının yapraklarından geçerek yüzümüze vuruyordu – evimin kapısında sohbet ederken, gözlerim yüzündeki kırışıklara ve keçeleşen saçlarına takılmıştı. Aklımdan ne geçtiğini anladı. “İnsan 'ben böyle olamam' der ama bir gün oluverir,” dedi.

BOB’LA RANDEVU “Her rastgele karşılaşma bir randevudur,” diyor Şili’li şair Pablo Neruda (1904-1973). Bob, Üsküdar Evlendirme Dairesi’nin yanındaki Angel Lokantası’nda arka arkaya gelen sıcak balık mezelerini iştahla çiğnerken, bu sözleri düşünüyorum. “Yemek yemeğe bayılıyorum,” diyor Bob. En çok Lübnan yemeğini seviyorum.” Londra’nın pahalı Knighstbridge semtindeki bir Lübnan lokantasının adını veriyor. ”Yemekleri harika, gittin mi?” Yüzüne bakıyorum. Tombul bir Anglosakson surat. Otuz beş, otuz altı yaşlarında. Önümüze konan her tabaktan alırken “Bu dehşetli lezzetli şey ne?” diye soruyor. Garsona, meze tabaklarını onun çatal menziline yerleştirmesini işaret ediyorum. “Bu dehşetli lezzetli şey de ne?” Üzerinden dumanlar çıkan, siyah, minik bir güveç içerisinde, asma yaprağına sarılı karidese benzer bir şeyler var. Bob çatalını daldırıp bir tanesini ağzına gönderiyor. “Bilmiyorum Bob,” diyorum. “Ben buraya geldiğimde basit şeyler yiyorum. Senin gibi zengin bir Amerikalı değilim.” “Amerikalı değil,” diyor Bob.”Yarı Amerikalı, yarı Kanadalı.”

Ben Bir Hiçim


17

“Rakı?” “Hayır, hayır sert içki yok,” diyor. “Bana en hafif birayı getirsinler.” Bob casus veya özel dedektif veya her ikisi.. Onu bana İngiltere’de oturan, eskiden bir ara birlikte olduğum bir kadın yolladı, yardımcı olmam ricasıyla. Adı Bob falan da değil. Ben uydurdum. Belki de adını gizlememe gerek yok çünkü büyük bir olasılıkla, bana verdiği adı da o uydurmuştur. Bob Nijerya’nın eski diktatörlerinden biri zamanında tezgâhlanan milyar dolarlık bir dolandırıcılık ve kara para aklama olayını araştırıyor. “Diktatörlerin adına mı, yoksa dolandırılanların adına mı?” diye sormuştum bir gün önceki ilk buluşmamızda. “Kötülerin tarafında değilim,” dedi Bob hafifçe incinmiş bir tonla. Nijerya’daki tezgâhı kuran Amerikalı bankacı 1980’lerin başına kadar Türkiye’de de faaliyet gösteriyordu. Bob, o sıralarda, Türkiye’de bir devlet bankasında tezgâhlanan büyük bir dolandırıcılığı da bu Amerikalı bankacının düzenlediğini anlatıyor. Çantasından fotoğraflar, dokümanlar, disketler çıkarıyor. Unutulmuş savaşlarda ölen askerlerin ruhları gibi geri dönüyor eski hırsızlar, hırsızlıklar ve ihanet. “Bu adamın geçmişini araştırmakta bana yardımcı ol,” diyor Bob. Lokanta insanlarla, masa tabaklarla dolmağa devam ediyor. Bob gevşiyor. Bir ara telefonu çalıyor. “Hey, beni denetliyor musun yoksa?” diye soruyor telefon edene Bob gülümseyerek. Bir süre dinliyor sonra, “Şimdi konuşamam,” diyor. “Yemekteyim. Burası çok gürültülü. En iyisi sen bir saat sonra gene dene. Ya da iki saat sonra.” Yemeğin sonuna yaklaşıyoruz. Izgara kalkanlar geldi. “İşinden memnun musun?” “Bayılıyorum,” diyor. ”Ben her gün dokuz- beş ofise gidecek bir adam değilim. Karımla bu yüzden ayrıldık. Dokuz beş bir iş tutmamı istiyordu. Benim için para değil özgürlük önemli. Seyahate bayılıyorum.” Üst dudağı terlemiş. bahsetmiyor.

Yemeğe

kendini

kaptırmış.

Artık

araştırmadan

“Bir öğretmenim dedi ki: ‘Bir kişinin gerçek yüzünü öğrenmek istiyorsan onu hiç kimse tarafından görülmediğini sandığı zamanlarda gözlemelisin’ ’” diyor. “Hayat boyu rehber oldu bana bu sözler. İzlediğim kişileri hep onları kimsenin görmediği zamanlarda gözledim. Öyle şeyler öğreniyorsun ki.” Bana hiç bir şey anlatma Bob. Sana yardımcı olmayacağım. Bıktım artık bu gibi şeyleri araştırmaktan. Sen ta cehennemin dibinden gelip Türkiye’deki bir dolandırıcılığı araştırıyorsun. Biz burada ilgilenmiyoruz kardeşim. Bizi dolandırıcılarımızla rahat bırak. Böyle düşündüm o an, gizli ve büyük bir hiddetin etkisiyle, ama tabii, daha sonra ona yardım ettim.

Ben Bir Hiçim


18

UZZİ İnsanların düşünceleri yüzünden gizli servis elemanları tarafından öldürüldüğü ülkelerden birinde yaşayan bir gazeteciydi. Onu hiç tanımadım ve yazılarını okumadım. Düşüncelerinin ve inançlarının ne olduğunu bilmiyorum. Kimileri düşmana fazla dostluk duyduğunu anlattı bana, daha sonra. Kimileri başka bir öykü, esrarengiz bir soygun öyküsü anlattı. Tesadüfen o soygunu kimlerin yaptığını öğrenmişti. Kullanılan arabanın numarasını ve arabanın hangi resmi kuruluşa ait olduğunu biliyordu. Gerçi bunları açıklamamıştı ama sağda solda bildiğini, bir gün yazacağını söyleyip duruyordu. Bir gece evinin kapısı çalındı. Gece yarısına yakındı veya gece yarısını biraz geçiyordu. Herhalde gelen tanıdıktı. Çünkü daha sonra polisler zorla dışarıya çıkarıldığına bir iz bulmadı. Kapıyı açtığında evde yalnızdı. Eşi o sabah başkente uçmuştu. Herhalde telefonlarını dinliyorlardı. Eşinin gitmesi, evde yalnız olması onlara aradıkları fırsatı vermişti. Kapıyı çalan kişi ile birlikte bir süre birlikte yürüdüler. Ne konuştuklarını veya konuşup konuşmadıklarını belki de hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. O sokakları ve gecenin o saatlerini çok iyi bilirim. Sokak lambalarının uzamayan ve kısalmayan gölgeleri, benzin kokan park edilmiş arabalar, ışıksız pencereler, çöp tenekeleri, kıpırtısız servi ve okaliptüs ağaçlarının kokuları, sessizlik ve sadece birkaç saat sürecek o nemli serinlik. Sıcak odalara serinlik girmesi için açık bırakılan pencerelerin çok yakınından geçerseniz içeride uyuyan insanların derin ve düzenli nefes alış verişlerini duyabilirsiniz. Havanın insanların içine girip çıkarken çıkardığı sesler sizi ürpertebilir. Sanki de yaşayan havadır, onu teneffüs eden insanlar değil. Sanki hava insanları teneffüs ediyor. Yanındaki adam gazeteciyi öldürücünün saklandığı yere kadar yürüttü. Öldürücüler iki kişiydi. O sabah başka bir kentten gelmişlerdi ve işlerini bitirdikten sonra sabah uçağıyla geri döneceklerdi. Gazeteciyi tanımıyorlardı. Biri öldürecek, ikincisi etrafı kolaçan edecek ve ölümün kesinlikle meydana geldiğini tespit edecekti. Gelmediyse işi bitirecekti. Gazeteciyi küçük, siyah, yağlı bir Uzzi ile öldürdüler. Silahları aldıkları yere teslim ettiler ve sigara içip sabah uçağının saatini beklemeğe başladılar. Gazeteci faili meçhul cinayetler dosyasına kaldırıldı. Oysa esrar çok kolay çözülebilirdi, çünkü cinayet ile çözümü bir arada meydana gelmişti. Ama onu öldürenlerle, onu öldürenin kim olduğunu araştıranlar aynı kuruluşun üyeleriydi. Eğer araştırsanız onu neden ve kimin öldürdüğünü bulabilirsiniz. Öldürücüler o kadar korkusuz ve izlenmeyeceklerine o kadar emindiler ki, izlerini kapatmaya gayret bile etmediler. Ama araştırmaya değmez. Zaten kime ulaşacaksınız? Süklüm püklüm, elbiseleri üzerinden sarkan, tıraşsız, okuma yazması kıt bir takım adamlara. Bunlar mıydı bu işleri yapan,

Ben Bir Hiçim


19

dedirten. Onların arakasındakilere -- süklüm püklüm olmayanlara, elbiseleri üzerinde sarkmayanlara, tıraşlı, okuma yazması kıt olamayanlara -ulaşamazsınız. Zaten, bu gibi cinayetlerde esas öldürülen geriye kalanlardır. Mesele o büyük cinayetin esrarını çözmekte.

ÇÖP TORBASI İÇİN BİR YAZI “İnsanların düşünceleri yüzünden gizli servis elemanları tarafından öldürüldüğü ülkelerden birinde yaşayan bir gazeteciydi. Onu hiç tanımadım ve yazılarını okumadım. Düşüncelerinin ve inançlarının ne olduğunu bilmiyorum. ” Tam bu cümleleri bitirmiştim ki, birkaç gün önce yedi yaşına basan oğlum bir ilkbahar danası gibi zıplayarak odama girdi. “Ne yazıyorsun?” “Gazeteye bir yazı? “Resminle birlikte mi basılacak?” “Evet.” “Gösterebilir misin?” Eğilip bilgisayar masasının yanında duran, içine kullanılmış kâğıtları attığım, jumbo çöp torbasına elimi soktum ve birkaç saat önce oraya attığım Yeni Binyıl gazetesini çıkardım. Yazımın bulunduğu sayfayı açtım. Oğlan resmimi görünce gülme krizine tutuldu. “Bak işte böyle görünüyorsun,” dedi. Dudaklarını öne çıkarıp çenesini aşağıya doğru büzüştürdü ve yüzüne gerzek/mütebessim bir ifade vermeğe çalıştı. İkinci bir gülme krizi. Sonra heceleyerek yazımın başlığını okudu ve gururla yüzüme baktı. “Harika!” dedim. “Hadi annene git, seni yatırsın artık.” Onu öptüm ve aşağıya yolladım. Gazeteyi tekrar çöp torbasına attım. Ve birden bire kafama bir şey dank etti. İçinde yazım bulunan gazeteyi birkaç saat içerisinde ikinci defa çöp torbasına atmıştım. Ve bilgisayarın önüne oturmuş, pür ciddiyet yarın akşam gene çöp torbasına atılacak bir yazı yazıyordum. Bu daha da harika! Çocuk acaba yaptığım işin absürtlüğünü anladığı için mi gülme krizine tutulmuştu? Kimin bugün ürettiği şey, yarın çöp tenekesine atılmak üzere satın alınır?

Ben Bir Hiçim


20

Ama gene de bilgisayar ile çöp torbası arasında kısa bir yolculuk yapan kelimelerinden dolayı, dünyanın birçok ülkesinde ve özellikle bizimkinde, gazeteciler öldürülüyor ve hapse atılıyorlar. İşten kovuluyorlar. Sansüre, yasaklara tabi tutuluyorlar. Susturuluyorlar. Ülkeyi terke zorlanıyorlar. Bilmek ile karanlıkta kalmak, keyfilik ile hesap sorulabilirlik, despotlukla demokrasi.... Bunlar hep bilgisayar ile çöp torbası arasındaki o kısa yolun ne kadar açık olduğuna bağlı. Onun için demokrasi öncesi rejimlerin tümünün ortak özelliği basının hür olmamasıdır. Gerçek ile görüntü arasındaki perde hiç açılmaz oralarda. İnsanların düşünceleri yüzünden gizli servis elemanları tarafından öldürüldüğü ülkelerden birinde yaşadığınız süre, o perde hep kapalı kalacak.

“ŞEPKE” OF EDWARDS OF HISAR Tabii Cumartesi gün öğleden sonra Edwards of Hisar’a uğrayıp 40 milyon TL’ye bir şapka almak zorunda değildim ama ... Hey...Adamım! Dünyaya bir defa gelmiyor muyuz? Şapkaya ve bastona zaafım var. Yaşamının büyük bir bölümünü başında haki şapkası, elinde bastonu dağlarda geçiren orman bekçisi babamdan geçen bir merak mı bu, yoksa genetikle ilgisi olmayan bir züppeliğin dışa vurulması mı bilemiyorum. Who cares? Victoria’yı Yeniköy’deki iş yerine bıraktıktan sonra Edwards’a uğramaya karar veriyorum. Burası, belki bilmiyorsunuz, işadamı Rahmi Koç’a ait, şık İngiliz erkek giyim eşyaları satan bir mekân. Ama sorun, nereye park edeceksin. Son anda müthiş bir direksiyon kıvırmasıyla Hisar’daki dükkânın önündeki kaldırıma atıyorum kendimi, mala ve cana zarar vermeden. Anında park bekçisi beliriyor ve orada ne kadar kalmak niyetinde olduğumu soruyor. “Bir şapka alımlık,” diyorum dehşetengiz bir Afrika avcısı enerjikliğiyle arabadan zıplarken. “Buralarda şapka satmaları ne kadar sürüyor bilemiyorum.” Cebimden buruşuk bir banknot çıkarıp avucuna sıkıştırıyorum. “Çeneni tutarsan dönüşte bir tane daha var.”

Ben Bir Hiçim


21

Birkaç hafta önce vitrinde arkasındaki duvardaki şapka etrafında mavi bir bant var. serpuşu başıma geçiriyorum. yapmış.

görüp vurulduğum şapka, satıcı bayanın reyonunda duruyor. Haki bir zımbırtı bu ve ”Evet, o,” diyorum ve Pentium III süratiyle Harika! Kraliçenin şapkacısı sanki ölçü alıp

“Sarmaya gerek yok.” Eve varınca şapkama hovarda bir açı verip merdivenlerden yukarı çıkıyorum. İlk tepkiyi oğlumla halının üzerinde Lego oynayan Sam (6) veriyor. “Merhaba kovboy,” diyor. “Sen şimdi kovboy mu oldun?” Dizlerimi hafifçe çömeltip hayali tabancamla havaya iki şölensel kurşun sıkıyorum. “Aynen öyle,” diyorum. “O kovboy şapkası falan diil,” diyor Selim (7) küçük gören bir tonla. Kızım Sara (5) elli metreden sağlıklı bir gülü soldurtacak bir bakış fırlatıyor şapkama ve yorum yapmamayı tercih ediyor. Mutfakta eşimin kuzeni Nina. “Evin içinde niye şapka giyiyor?” diye soruyor Augusta’ya. Çay demliğine su koyan eşim başını çeviriyor ve birden bire, Sara’nın yeni bir buzul çağı başlatabilecek bakışları bu küçük yaşta kimden aldığını anlıyorum. “Tamam,” diyorum. “Tamam. Anlaşıldı. Bir şey söylemene gerek yok.” Merdivenleri çifter çifter tırmanıp banyoya giriyorum. Şapkama daha da hovarda bir eğim verip aynadaki suretime bakıyorum ve kendi kendime büyük bir gülücük yolluyorum. “Boşver yakışıklı,” diyorum. “Bunlar şapkadan anlamıyor. Seni seviyorum.” Sonra hayali tabancalarımın ikisini birden çekip aynayı tuzla buz ediyorum ve şeytani bir kahkaha atıyorum. Merdivenleri üçer üçer tırmanarak çatı katındaki odama giriyorum ve kendimi yatağın üzerine atıyorum. Şapkamı çıkarıp karnımın üzerine koyuyorum. Ve ağzım kulaklarımda uzun süre o şekilde kalıyorum.

Ben Bir Hiçim


22

ESKİ BİR ASKERİN ANILARI Londra Beni hava alanına götürecek araba saat üçte gelecekti. Öldürecek birkaç saatim vardı. Otelin barına yürüdüm. Zemin katındaki loş barda üç nesli kapsayan gürültülü bir İngiliz ailesi dışında kimse yoktu. Birkaç masayı birleştirip, çevresinde oval bir gurup meydana getirmişlerdi. Sandviç yiyorlar, bira ve şarap içiyorlardı. Aksanlarından, giyinişlerinden ve kendi evlerinin salonundaymışlar gibi yüksek sesle konuşmalarından üst tabakaya ait, paralı insanlar oldukları belli oluyordu. Gurubun ortasında yetmişi aşkın bir adam oturuyordu. Yüzü bana dönüktü. Sırtında kanarya sarısı şık bir kazak ve beyaz bir gömlek vardı. Konuşmalara karışmıyordu. Aklında bir şeyler evirip çeviriyor gibiydi. Yanında onun kadar yaşlı bir kadın oturuyordu. Kızı adamın solundaki koltuklardan birinde oturuyordu. Kırk yaşlarındaydı. Gurubu o idare ediyordu. Garsonu çağırıyor, içkileri tazelettiriyor doymayanlara doyanlardan kalan sandviçlerini ikram ediyordu. Kadının yanında başka bir yaşlı kadın vardı. Onun yanında, sırtları bana dönük iki genç kız. Onların yanında 10 yaşlarında bir oğlan ve orta yaşlı bir adam. Onun yanında ise puro içen bir başka adam oturuyordu. Konuşmalarından yaşlı adam ve karısının bir düğün için kırsaldaki evlerinden Londra’ya geldiklerini öğrendim. Otelde kalacaklardı. Odalarına çıkmadan önce karınlarını doyuruyorlardı. “Ne iyi ettik de geldik,” diyordu garsonları idare eden kadın. “Eski günler gibi.” Yaşlı adam konuşmadan başını salladı. Kızlar ayağa kalktı. Dar kalçalı, uzun boyluydular. “Çiklet almağa gidiyoruz,” dedi bir tanesi kapıya doğru yürürken. Purolu adamla oğlu onların ardından kalkıp tuvalete doğru yürüdüler. Masanın çevresi tenhalaştı. Yaşlı adam sessizliğini bozdu ve “Hayır, eski günler gibi değil,” dedi ve konuşmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Alman uçakları Londra’yı bombalarken trenle Londra’ya gelmişti. “Trenden indiğimde ayak bileklerime kadar yumuşak bir şeye battım,” dedi. “Baktım. Kömür tozuydu. Bombalar patlayınca damlarda biriken kömür tozları uçup yağmur gibi yere yağmıştı.” Kızı ve damadının yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “İhtiyar gene başladı,” der gibi.” İhtiyar farkında değildi. Besbelli altmış yıl sonra aynı tren istasyonundan Londra’ya dönmüş olmak eski anılarını canlandırmıştı. “Üniformam berbat olmuştu. Strand’ daki otelime doğru yürümeğe başladım. Sonra bir berbere girip tıraş olmağa karar verdim. Berberden çıktıktan sonra

Ben Bir Hiçim


23

gene bombalar düşmeğe başladı. Her yer cesetlerle doluydu. İnsan kanına basarak yürüyordum. Otelin sadece ön duvarı kalmıştı. Yüksek pencereler birer delik haline gelmişti. Duvarın önünde, elinde hortum yangını söndürmeğe çalışan bir itfaiye eri vardı. Duvar devrilmeye başladı. Bir karton gibi, hiç bir taş yerinden oynamadan itfaiye erinin üzerine yıkıldı. Olduğum yere çakılıp kaldım. Az sonra ... İtfaiye eri ayağa kalktı. Üzerine pencere boşluklarından biri düşmüştü.” Kızlar geri dönüp çiklet ikram etmeğe başladılar. “Eğer berbere girmemiş olsaydım ölmüş olacaktım,” dedi ihtiyar ve sustu. Masanın çevresindekiler artık alaylı alaylı gülümsemiyorlardı. İhtiyarın sözleri düşüncelerini olmak istemedikleri bir yere taşımış gibiydi.

HOROZKENT’Lİ YASİN Cumartesi ve canım sıkılıyor. Cuma, Perşembe, Çarşamba, Salı ve Pazartesi günleri de canım sıkılıyordu. Ama galiba, hafta sonu boşluğunda can sıkıntısı genişlemek için daha büyük bir mekân buluyor. Hava serin ama güneşli. Mahallenin bülbülü ceviz ağacında ötüyor. En iyisi metresimle buluşup Beyoğlu’nda Wim Wenders’in “Buena Vista Social Club” filmine gitmek: Fidel Castro’nun köhne, rutubetli ve grenli Havana’sı, ihtiyar şarkıcılar ve sıcak sokaklara taşan melodileri, falan filan. Karanlıkta bacaklarını okşarken birlikte ihtiyar Compay Segundo’nun kasvet verici Chan Chan’ı dinleriz “Alto Cedro’dan Marcane’ye gidiyorum/Ondan sonra da Cueto’dan ver elini Mayari/Sana olan aşkımı/İnkâr edemem/Ağzım sulanıyor/Kendimi tutamıyorum...” Sonra ... Daha önce de size söylemiştim. “Sevgililerin yatağı yüksek denizlerdeki yelkenliler gibidir.” Ancak bu projenin önünde iki büyük engel var. Metresim yok ve “Buena Vista Social Club” gösterimden kalktı. Üsküdar ile Harem arasındaki geniş kaldırımda yürümenin önünde hiç bir engel yok. Arabamı deniz kenarındaki narin Osmanlı camisinin yanına park ediyorum. Ellerim cebimde yürüyorum. Karşı sahil Sarayburnu.. Kız Kulesi’nin üzerindeki binayı restore ediyorlar. Yıllardır boşlanmış ve bulanık bir görüntü veren eski yapı kesin hatları olan bir görünüşe dönüşmüş. Orhan Veli’nin yıkılan bir binanın yerinde “yeni bir gökyüzü” görmesi gibi bir şey.

Ben Bir Hiçim


24

Kaldırımlarda, beş-altı metrede bir, oturma yerleri ahşap, beton koltuklar var. Bir tanesinde, aynı anda konuşup gülüşen, tesettürlü iki genç kadın. Birbirlerine değecek kadar yan yana oturuyorlar. Yeni yürümeğe başlayan çocuklarını seyreden yorgun bir anne ve tıraşsız baba. Park edilmiş arabasının içinde gazete okuyan bir adam. Birbirine yapışık gibi oturan iki sevgili ve kolundaki sepetten onlara gül satmaya çalışan Çingene kadın. Boynuna turist asılı iki fotoğraf makinesi. Yan yana yürüyen üç genci geçtikten birkaç saniye sonra kaldırımda üstü açık bir Rover araba beliriyor. Arabada uzun saçlı, sert ifadeli, güzel iki kadın var. Bir an ikisini birden profilden görüyorum. Eski bir Roma mezar taşındaki, zaman dışında kalmış bir kabartmayı andırıyorlar. Duruyorum. Rover önümden yavaşça kıvrılıp orada çıkıntı yapan buruna dönüyor. Orada salaş bir kahve var. Kahvenin girişindeki tabelada “Üyeler ve ailelerine mahsustur. Liman dâhilinde içki içilmez,” yazıyor. “Vay be karılara bak,” diyor o sırada bana yetişen üç oğlandan biri ve o anda “karıların” kadın olmadığını fark ediyorum. Travesti bunlar. Hayatlarından memnun olmayan iki travesti. Ve o anda içimdeki sıkıntıyı dağıtan bir şey görüyorum. Beton koltukların birisinin üzerinde kırmızı boya ile ”Yıkılmadım Horozkentli Yasin” yazıyor. Belki de bunu göreyim diye beni buraya çağırdılar.

KEDİ GÖZÜ O anı sizin için olduğu gibi canlandırmak istiyorum. Tam karanlık olmasına çok yakındı. Araba ile Haliç üzerindeki Atatürk Köprüsü’nü geçmiş Boğaz Köprüsü’ne doğru yol alıyorduk. Şoförün yanındaki koltukta oturuyordum. Selim (7) arkamdaki koltukta oturuyordu. Sara (5) Renault Scenic’in bagaj bölümündeki kilimin üzerine uzanmış bir şarkı mırıldanıyordu. Çok şeritli yolda sağımızdan ve solumuzdan vızır vızır arabalar geçiyordu. Ama trafik yoğunluğu o saat için normalin altındaydı, çünkü o gün iş yerleri sıcaktan dolayı tatil edilmişti. Birden bire ileride, kulvarları birbirinden ayıran beyaz şeridin üzerinde, parlayan bir şey gördüm. Süratle ona yaklaştık ve yanından geçtik. Bir kedi yavrusuydu. Karşıdan karşıya geçmeğe çalışırken ezilmişti. Ama hala yaşıyordu. Parlayan gözleriydi. Ezildiği için yerinden kıpırdanamıyordu. Asfaltın üzerindeki başı gelen trafiğe çevriliydi. Gözleri arabaların ışığını yansıtıyordu. Görmüş olduğum oydu. Karanlıkta ve siyah asfaltta bir ışık. İki ışık daha doğrusu. İki göz, iki ışık. Bir an orada uzanmış, hızla gelen arabaları seyretmenin ve onlardan birinin çok kısa bir zaman sonra üzerinden geçmesinin kaçınılmaz olduğunu bilmenin nasıl bir şey olduğunu düşündüm.

Ben Bir Hiçim


25

Tam hizasından geçerken arabaların yerde yarattığı titreşim, tekerleklerin yanık lastik kokan rüzgârı ve bıraktıkları gürültü ve sıcaklık oradan nasıl algılanıyordu? Oradan, trafik, Haliç köprüsü, diğer kıyıda ışıkları yanan yapılar ve onların üzerindeki parlak mavi karanlık nasıl görünüyordu? Hızla gelen arabalardan biri üzerinden geçtiği zaman kedinin gözlerindeki – benim arabanın ön koltuğundan gördüğüm – disk biçimindeki ışıklar sönüp kaybolacaktı. Bu, bir an, inanılmaz ve imkânsız gibi geldi bana. Kediciğin gözlerindeki ışık o kadar parlak, canlı, berrak ve sonsuzdu ki – evet sonsuz -- söndürülmesi sanki olanaksızdı. Sanki kedicik hep orada duracak, üzerinden hiç bir araba geçmeyecek ve sonsuza kadar orada, hepimiz adına, var oluşun sırrını düşünecekti. Çünkü süratle yanından geçerken bana öyle geldi ki, kedicik, trafik, Haliç köprüsü, diğer kıyıda ışıkları yanan yapılar ve onların üzerindeki parlak mavi karanlığa değil onların ötesinde başka bir yere bakıyordu. Ve şu suallerin cevabını bekliyordu. Bana bu ışığı neden verdin? Bana verdiğin bu ışığı neden söndürüyorsun?

ARRRGGGHHH! Üffff! Peki. İtiraf ediyorum. Yakında dede olacağım! Kızıma çocuk yapmaması için çok yalvardım. Daha toyum, hazır değilim, önümde uzun yıllar var, dedim. Bana sordun mu, dedim. Tehdit ettim. Topuğundan vurdururum, dedim. Nafile. Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida eyaletinde, karnı burnunda gün sayıyor. Ben de İstanbul'da gün sayıyorum. Ama bu iş kolay olmayacak. Kesinlikle ameliyatsız dede olamayacağım. Çok acı çekeceğim. Acaba sezaryenle mi dede olsam? Bayıltırlar mı? Sabahleyin tıraş olurken aynaya bakıyorum, bir dede görecek miyim diye. Hayır. Dedemtırak bir şeyler var, ama tam dede değil. Daha yeşil. Acaba birdenbire mi dede olacağım? Belki de uyurken sancı tutacak. Ambülâns. Sirenler. Arrrggghhh! Müjde, nur topu gibi bir dedeniz oldu!

Ben Bir Hiçim


26

Brrrrr! Bu arada, kızım Florida'dan zırt vırt e-mail yolluyor. "Evet, sonunda geliyor," diyor, annesinin doğumda yanında bulunmak üzere Amerika'ya gidişini kastederek. "Esasında yarın gelecekti ama ne oldu bilmiyorum." Ben de bilmiyorum çünkü karımla artık evli değilim. "Ayşe'nin (kız kardeşi) bilgisayarı bağlandı mı? (Hayır) Mail adresi belli mi?" (No.) Bu arada, birkaç gün önce orada doğum yapmış olan bir arkadaşı var. Çok lazımmış gibi, her gün onunla ilgili bir sağlık bülteni yolluyor. Florida'da doğan bütün Türk çocuklarının dedesi ben miyim? "Arkadaşım pazartesi günü 2 kilo 800 gr bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Çok tatlı küçücük! Kendine geldikten bir iki saat sonra felaket krampları oldu. Akşama kadar ağrılarını zor dindirdiler. Morfine bile bünyesi cevap vermedi. Bu acı çekme olayı kişiden kişiye, bünyeye göre değişiyor sanırım. (Umarım.)" "Bebeği hastanenin web sayfasında görebilirsin. Ama biraz çirkin çıkmış. www.bethesdaweb.com. Burada baby pictures'a (bebek fotoğrafları) giriyorsun. Sonra senden security kodu (güvenlik kodu) istiyor (941-02). Bu kodu girince bebeğin resmini görüyorsun. “Amerika'da çok fazla çocuk ve bebek kaçırma vakası varmış. Bebeğin ayağına resmen bir alarm takılı. “Bazı bebekler 36 saat bile süt almayabilirlermiş. Bu bebek hemen içti. Adı da Selin. “Bugün hastaneden çıkıyorlar. Ben her gün bebeği görmeye gidiyorum. Şimdi de hazırlanıp çıkacağım. Seni çok öpüyorum. Kızın." Büyükbaba daha mı iyi acaba? Dede. Büyükbaba. Dede. Büyükbaba. İkisi de kulağıma hoş gelmiyor. Baston satın alıp sakal uzatmam gerekecek mi? Kamburum var, yeni kambur almama gerek yok. Emekliler kahvesine devam mecburiyeti var mı? Metresim duyarsa ne olacak? Siz olsanız bir dede ile yatar mısınız? Ben kesinlikle yatmam.

Ben Bir Hiçim


27

Bu iş zor olacak. Hastaneye yatıp orada dede olmayı düşünüyorum. Bana da morfin verirler mi? Acaba gizlesem mi? Arrrggghhh! Hayır! İstemiyorum! İmdaaaaaat!

DÜNYA NEDEN OLDUĞU GİBİ Sabahleyin Mehmet Bey’in kullandığı araba ile çocukları okula götürüyorum. Arabanın arkasında, çocukların ortasında oturuyorum. Önce ara sokakların birinden Nakkaştepe’ye tırmanacağız, sonra sahil yoluna ineceğiz, köprünün altından geçip üstüne çıkacağız ve Levent’e gideceğiz. Sabah trafiğiyle tıkalı yollarda yavaş yavaş hareket ediyoruz. Selim her hafta 10 İngilizce kelimenin nasıl yazıldığını öğreniyor. Cuma günleri yapılan sınavda 8 alırsa bir milyon, dokuz alırsa iki milyon, on alırsa üç milyon lira ödül kazanıyor annesinden. Yolda defterini bana veriyor. Bu hafta sıra “school”, “soon” gibi iki sessiz harfli kelimelerde. Kelimeleri teker teker okuyorum. O da yazıyor. Bu arada Sara’ya kitap okuyorum. Maizie ile Yunus. Maizie zengin Amerikalı Carl Flint’in pahalı motoru ile çarpıp yaraladığı bir yunusu babasının çalıştırdığı hayvan hastanesine götürür. Yunusla arkadaş olurlar ve Maizie ona Ben adını verir. Carl Flint Maizie’nin babasına evini satması için 200,000 dolar teklif eder. Bir otel yapacak. Maizie mutsuz. Dedesinin Warm Wind adlı teknesi ile denize açılırken Ben ağzında bir anahtarla yollarını keser. Maizie denize dalıp yunusun peşine takılır. Ben onu eski bir İspanyol kalyonunun batığına götürür. Kız Ben’in ağzından anahtarı alır ve sandığı açar... İçi altın doludur. (Selim burada Heyy diye bağırıp elini havaya kaldırıyor.) Babası Carl Flint’i arayıp evinin satılık olmadığını söyler. Daha büyük bir ev ve hayvan hastanesi inşa ederler. Köprünün ortasına gelindiğinde hem imla dersi hem de kitap bitmiş oluyor. Çocuklar dışarısını seyretmeye başlıyor. Tam köprünün çıkışına yaklaştığımızda Sara bana dönüyor ve hayatımda duyduğum en zor sorulardan birini soruyor. (burada küçük bir açıklama yapmalıyım. Çocuklar benimle İngilizce, anneleriyle Almanca, geriye kalan herkesin yarısıyla Türkçe, diğer yarısıyla da İngilizce veya Almanca konuşuyorlar. Bu karmaşık düzenin nedeni annelerinin Alman oluşu ve benim Almanca bilmemem.) “Why is the world as it is?” “Dünya neden olduğu gibi?” Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Aklıma, adı aklıma gelmeyen bir uzay fizikçisinin sorusu geliyor. “Why is there something instead of nothing.”

Ben Bir Hiçim


28

Türkçesi: “Hiçbir şey olabilecekken neden bir şey var?” Diğer bir deyimle, kâinat bir boşluktan ibaret olabilirdi. Ama değil. Neden? “Ne demek istiyorsun?” diye soruyorum Sara’ya. “Dünyayı kim yaptı, neden böyle yaptı, nasıl yaptı, diye soruyorum?” diyor, bir aptala laf anlamamanın sabırsızlığıyla. “Neden bilmek istiyorsun?” diye soruyorum, zaman kazanmak için. Gözlerini bir an yoldan çevirip, gelecek ayın onunda beş yaşına basacak olan kızım, yüzüme bakarak, sakin bir sesle “I want to know everything,” diyor. “Her şeyi bilmek istiyorum.” Ona şu cevabı veriyorum: “Dünya üstünde yaşayabilmemiz için böyle. Eğer dünya olduğundan daha değişik olsaydı üstünde yaşayamazdık. Sadece bu dünyada yaşayabiliriz. Dünya onun için olduğu gibi.” İkimizde susuyoruz.

VAN GOGH’UN MEKTUPLARI Londra Herkes beni boş zamanlarında kitap okuyan bir gazeteci sanıyor ama gerçekte ben, boş zamanlarında gazetecilik yapan bir kitap okuyucusuyum. “Derler ki yaşamak güzel, ama ben kitap okumayı tercih ederim.” Tam öyle işte. Fortnum and Mason’da kahvaltı yaptıktan sonra ellerim cebimde, dudaklarımda bir ıslık, üst dudağı küpeli bir delikanlı gibi keyifle Picadilly Meydanı’na doğru yürüyorum. Bir kitap kurdu iseniz evinizde, her zaman, hiç bir zaman okuyamayacağınız kadar çok kitap vardır. Okuduğunuz her kitap ovadaki o ırmağın değişik bir koludur ve çoğu zaman o kol da başka kolları meydana getirir. Okumaya vakit bulmadığınız her kitap öğrenme iştahınızın veya niyetinizin işaretidir. Picadilly’de Simpson’s isimli yedi katlı bir giyim mağazası vardı. Özellikle DAKS marka giysileriyle ünlüydü. Okuyucuları, Güngör Uras’ın pantolonlarını Simpsons’dan aldığını ve bunların dünyanın en iyi pantolonlarını olduğunu yazdığını hatırlayacaklardır. Ama herhalde Güngör oradan yeteri kadar pantolon almamış olacak ki Simpson’s geçen sene kapandı. Binayı Waterstone’s adlı kitap zinciri aldı ve “amiral gemisi” haline getirdi. Burası şimdi dünyanın en büyük kitapçısı. İçinde, aklınıza gelebilecek her konuda, bir milyondan fazla kitap var. Sadece çocuk kitaplarının satıldığı bölüm küçük bir sinema salonu kadar. Her bölümde oturup kitap okuyacağınız koltuklar var. Bazı katlarda meyve suyu barları, kafeler ve yemek yenecek yerler var.

Ben Bir Hiçim


29

Asansörü kullanmak yerine giysi alış verişçilerinin aşındırdığı mermer merdivenleri kullanıyorum. Kısa bir süre sonra önüme Vincent Van Gogh (1853-1890) çıkıyor. Van Gogh’un mektuplarını okudunuz mu? Onun ressam olduğu kadar iyi bir yazar olduğunu biliyor muydunuz? Hollandalı ressam, yaşamı boyunca, şimdi on milyonlarca dolara alınıp satılan resimlerinden sadece birkaç tanesini satabilmişti. Galerici kardeşi Theo’nun yolladığı paralarla geçiniyordu. Theo, Van Gogh’un resimlerini satamıyordu. Kimse onun kalın fırça darbeleri ve göz kamaştırıcı renklerle yaptığı resimleri almak istemiyordu. Şimdi insanları sarhoş eden o renklerini, resim meraklıları o zamanlar beğenmiyorlardı. Deliliğin ve intiharın kıyısında sefil bir hayatı oldu. Hiç güzel elbise giymedi, rahat bir evde oturmadı, iyi şaraplar içip iyi yemekler yiyemedi, gönlünce boya ve tuval alamadı. Kardeşine üzerine yük olmanın yarattığı vicdan azabı onu intihara sürükledi. O ve hiç resim satmaması. Kalbine bir kuşun sıkarak yaşamdan çıkış yaptı. Birkaç yıl önce Van Gogh’un seçme mektuplarını içeren bir kitap okumuştum. Şimdi önümdeki rafta mektupların tamamını içeren üç kalın ciltlik bir külliyat duruyor. Birileri hayatının büyük bir bölümünü bu çeviriyi yapmaya vermişti. Birileri hayatının küçük bir bölümü bu ciltleri okumaya verecek.

DERİN HAZLAR TALİMATNAMESİ Tam “bu gün ne yazayım,” diye düşünürken cep telefonum çaldı. Önce bir kahkaha. Bu kahkaha sadece bir kişiye ait olabilir. Geçirdiği araba kazasından sonra yutkunma ile vites değiştirme arası duraklamalarla konuşan gazeteci Kerem Çalışkan aynı şekilde kahkahalarına da reklâm arası veriyor. “Büyük Ada’da takdis edilmiş şarap içip manzara seyrediyorum ve derin hazlar alıyorum,” diyor. Bir kahkaha daha. Takdis edilmiş şarabın şişede durmadığını tahmin etmek büyük bir idrak yeteneği gerektirmiyor. Sesinin etrafında uçuşan konuşma ve gülüşme seslerinden ayrıca anlıyorum ki şarabın birden çok müşterisi var ve bu diğer müşterinin sakalı çıkmıyor. Kerem Çalışkan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Çankaya’daki atom sığınağını gezmeye götürdüğü gazetecilerden değil. Ama ona bakarsanız Demirel de onun Ada’da, adada takdis edilmiş şarap içmeğe götüreceği cumhurbaşkanlarından değil. Onu belki Yeni Yüzyıl gazetesini çıkardığı günlerden tanıyacaksınız. Yeni Yüzyıl’ı büyük bir inatla yaşatmaya çalışmış, başaramamıştı. Gazetenin dört buçuk yıllık hayatının son sayısına,

Ben Bir Hiçim


30

çalışanları gösteren büyük ‘bir’ koydu. Sayfanın yarısını kaplayan bir başlık attı: TADİLAT NEDENİYLE KAPALIYIZ. İngiliz yazar Oscar Wilde’ın (1854–1900) dediği gibi, “Ciddiyet sığ dimağların simgesidir.” Kerem Çalışkan şimdi Türkiye’nin ilk internet gazetesi olacak olan “NTV Microsoft NBC’i yayına hazırlıyor. “Bir ‘derin hazlar talimatnamesi’ hazırlamaya karar verdim diyor,” telefondaki ses. Kahkaha. Reklâm arası. Kahkaha. “Bitirince bir tane de sana yollayacağım.” Birden bire şiddetle Büyük Ada’da olmak istiyor canım. “Son of a donkey’s son,” diyorum. “Neden beni Ada’ya gitmeden önce aramıyorsun da Ada’ya gittikten sonra arıyorsun?” “Çalış. Sen Çalış,” diyor. İblisvari bir kahkaha daha. Adaya en son ne zaman gittim? Çocuklar doğmadan hafta sonları Splendid Otel’e giderdik Augusta’yla. Uzaktan ne kadar pis olduğu belli olmayan mavi deniz. Uzaktan ne kadar pis olduğu belli olan İstanbul. Esrarengiz Vapurlar. Martılar. Çam ağaçları. Salkım Hanım’ın Taneleri tipli eski zaman evleri. Bisikletler. Otelin terasında çay içen yaşlı Museviler. Ve faytonları çeken yürek parçalayıcı atlar. “Şarabın rengini senin için güneşe tutuyorum, kırmızı yakut halinde,” diyor Kerem. “Seni de götüreceğim bir gün diyor. Çalışmağa devam et.” Gene bir kahkaha. Sonra telefon kapanıyor. Niye böyle kaçamaklar yapmak benim aklıma gelmiyor? Arçelik bayiinin birbiri üzerine yıkılmış eski buzdolapları ve çamaşır makineleri ile doldurduğu boş arsanın kıyısındaki budanmamış erik ağacı çiçek açmış. Dala yapışmış, minik, kardan beyaz çiçekler. Havada taze yaprak kokusu var. Ben ancak hiç bir zaman gerçekleşemeyecek bir özlemin yeşil kapanına kaçamak yapıyorum. “Boğaz mavisi, yakut kırmızısı günler” bana göre değil.

Ben Bir Hiçim


31

KULAKKOLİK Gecenin bir saatinde dehşet içinde uyandım. Birisi kulağımı çekiştiriyordu. Tam Üsküdar ve çevresindeki ilçeleri ayağa kaldıracak bir çığlık atmaya hazırlanırken kulağımı küçük kızım Sara'nın çektiğini fark ettim. Ben uyurken bu altı yaşındaki velet, çatı katındaki yatak odama tırmanıp yanıma uzanmış, hababam kulağımı çekiştiriyordu. Her çocuk acayip bir huyla doğuyor galiba. Sara'nın sekiz yaşındaki ağabeyi Selim, örneğin, parmak emiyordu. Ama bir değil, iki parmağını birden emiyordu. Diğer parmaklarını yumruk yapar gibi avucunun içerisine katladıktan sonra işaret ve orta parmaklarını birleştirip ağzına sokardı. Sara da, ya ben ya annesi yanına uzanmadan ve ikimizden birinin kulağına yapışmadan uyumuyordu. Onu daha çok ben uyuttuğum için, daha çok benim kulağımı çekiştiriyor. Karanlıkta elini hafifçe kulağımdan çektim. "Uyuyor musun?" diye fısıldadım. "Çalışıyorum," dedi ve tekrar kulağıma uzandı. Bir gece –galiba üç yaşında falandı –bir iltifat da aldım bu konuda. "Senin kulakların anneminkinden daha leziz." "Neden?" "Senin kulakların daha serin." "Nasıl yani?" "Annemin kulakları sıcak. Senin kulakların serin." "Anlıyorum. Ama istersen bunu kapılmasın kadıncağız," dedim.

annene

söylemeyelim.

Komplekse

Gel zaman git zaman, her gece kulaklarım çekile çekile galiba uzamaya başladı veya bana öyle geldi. "Tatlım," dedim bir gece eşime, her iki çocuğun uyuyor olmasının evde yarattığı sessiz ve dingin atmosferde gevşemeye başlayarak. "Bu çocuğu uyutmanın başka bir yolunu bulamaz mıyız? Kulaklarım çekile çekile Uzay Yolu'ndaki Vulkan'lı Doktor Spok'ınkine benzedi." Karım başını çevirip bana doğru kısa ve eleştirel bir bakış fırlattı. "Normal kulağı ne yapacaksın," dedi "Zamanla gene kısalır. Çocuğun huzurunu kaçırma şimdi." Karımdan hayır gelmeyeceğini anlayınca, sorunu kendi yöntemlerimle çözmeye karar verdim. Bir gece, Sara yanıma uzanır uzanmaz kulağıma

Ben Bir Hiçim


32

yapışınca ben de onunkine yapıştım. Sinirli bir biçimde elimi itti. "Mmmm. Harika imiş bu kulak tutmak" dedim, yeniden kulağına uzanarak. "Çek dedim!" dedi, sinirli bir sesle. "Ah," dedim kurnazca. "O zaman seninle bir anlaşma yapalım. Sen benim kulağımla oynama. Ben de senin kulağınla oynamayayım." Sara elini çekti, yüzünü duvara döndü ve canhıraş bir biçimde ağlamaya başladı. "Tamam, tamam, vazgeçtim" dedim, elini elime alıp kulağıma götürerek. Birkaç dakika sonra elinin kulağımdan yanağıma kaymasından, uyuduğunu anladım. Yavaş yavaş kalktım, yanağından öptüm ve aşağıya mutfağa indim. "Çocukların her şeyi çok çabuk geçiyor," dedi eşim. "Sürdüğü müddetçe tadına varmaya bak. Çünkü kısa bir süre sonra, yaptıkları birçok şeyi bir daha yapmamak üzere bırakacaklar."

LALELİ CAMİİ'NİN DUDAK TİRYAKİSİ Mutfaktaki masanın çevresinde akşam yemeği yiyoruz. Ben, eşim ve çocuklarımız Selim (8) ve Sara (6). "Yemekten sonra deniz kenarına kadar inip Çınaraltı'nda çay içeceğim," dedi eşim. "Bütün gün piyanonun başındaydım. Hava almak istiyorum." Selim masanın başında, karşımda oturuyor. "Büyük olmak ne kadar iyi," dedi. "İstediğin zaman çekip gidiyorsun. Biz şimdi yukarı çıkıp yatmak zorundayız. Biz durmadan okula gitmek ve ev ödevi yapmak zorundayız." Sara "Büyük olmak her zaman iyi değil," dedi, o her zamanki kelimeleri seçe seçe, yavaş konuşmasıyla. "Neden?" diye sordu Selim. "Çok ağır oldukları için onları kimse kucağına almıyor. Ağladıkları zaman da onları kimse teselli etmiyor." Yemek bitti. Çocuklar üst kata çıkıp dişlerini fırçaladılar ve pijamalarını giydiler. Hikâyeleri okundu. Uyumak üzere odalarına gittiler. Yorganları üzerlerine çekildi. Öpüldüler. Sara başını yastığa koyar koymaz uyuyor. Selim, o kadar çabuk uyuyamıyor. Çoğu zaman, annesi ile Almanca uzun uzun, fıs fıs birşeyler konuşuyor. Fıs fıs konuşma safhasına gelindiğinde ben aşağıya oturma odasına iniyorum.

Ben Bir Hiçim


33

Merdivenlerden aşağı inerken geçen sene babasını kaybeden çok yakın bir arkadaşımın söyledikleri aklıma geldi. Baba Lefkoşa'da, sur içindeki dar sokaklardan birinde bir kahve çalıştırıyordu, anne ile birlikte. Anne şişman, suyu yara yara gidiyormuş gibi yavaş yürüyen, kolay kahkaha atan, sevecen bir kadındı. "Yemek yediniz mi be çocuklar?" diye sorar, kahkahasını atardı. Baba ise asık suratlı, az konuşan, ters bir adamdı. Dudak tiryakisi idi. Dudaklarında her zaman, külü dökülmek üzere olan bir sigara asılıydı. Sigarasını yakar, dudaklarının arasına iliştirir, dumanını hiç içine çekmeden, külünü silkmeden öylece tutardı. Sigara dudakta durmayacak kadar küçüldükten sonra paketinden filtresiz bir sigara çıkarır, ulardı. Arkadaşımı görmek için çoğu zaman kahveye giderdim. O zamanlar arkadaşlık hayatımızdaki en önemli şeydi. İlk çıplak kadın fotoğraflarını onun evinde görmüştüm. Bir arkadaşımız ressam amcasının çıplak model kitabını yürütüp getirmişti. Yutkunarak seyrettiğimiz iri memeli modellerin siyah beyaz fotoğraflarını hâlâ hatırlıyorum. Kerpiç, yüksek tavanlı Osmanlı evine kahvenin arkasındaki eski bir sabun imalathanesinden ve geniş bir avludan geçilerek ulaşılırdı. Bisikletimi kahvenin kaldırımına dayadıktan sonra içeri hep arkadaşımın babasıyla karşılaşmama ümidi ile girerdim. Karşılaştığımızda (bu sık sık olurdu) bana selam verdiğini veya başka bir şekilde varlığımın farkında olduğunu belli ettiğini hatırlamıyorum. Önce anne öldü. Kahve kapandıktan, müşterilerinden çoğu öldükten, Laleli Camii Türkiye'den gelen göçmenlerle dolmaya başladıktan sonra, uzun yıllar tek başına yaşayan baba da dünyayı terk etti. "Onu gömmeye gittiğimiz gün düşündüm," dedi arkadaşım. "Nasıl adammış. Babamın hiç hayatında bana sarıldığını, öptüğünü, kucağına aldığını hatırlamıyorum." Şu sözcüklerin ağzımdan çıkması kolay olmadı: "Ben de."

BİR ÇINAR BUDADIM Kuzguncuk'ta, Fethi Paşa Korusu'nda, büyük bir çınarın karşısında oturuyorum. Elimdeki hayali bir motorlu testere ile çınarı buduyorum. Buraya yürüyüşe geldim. Bir ara dinlenmek için yere ilişince tesadüfen tam çınarın karşısına oturduğumu fark ettim. Önce yerden bir metre kadar yüksekte, yumruk şeklinde bir çıkıntıyı kesiyorum. Kesiğin temiz olması lazım. Ayrıca -bu çok önemli- kesik yüzeyinin gökyüzüne değil yere bakması lazım. Aksi takdirde yağan yağmur ve kar, kesilen yerin (buna yara da diyebiliriz) üzerine yağa yağa orasını delik haline getirir.

Ben Bir Hiçim


34

Delik gittikçe büyür ve sonuçta, eğer dikkatli iseniz, bugünlerde İstanbul'un birçok yerinde (örneğin Dolmabahçe Beşiktaş arasındaki caddenin kaldırımlarında) gördüğünüz ağaç manzaraları ile karşılaşırsınız: Çamurlu bezle sarılı çınarlar. Bezlerin altında küçük birer sandal büyüklüğünde kovuklar var. Bahçıvanlar onların içerisini samanlı çamur ile doldurduktan sonra bezle sardılar. Bu, kovuğun büyümesini yavaşlatacak ve ağacın ömrünü uzatacak. Eğer çınarlar zamanında doğru dürüst budanmış gövdelerinin yarısını kemirmiş kovukları olmayacaktı.

olsalardı,

böyle

Yere en yakın çıkıntıyı hayalimdeki testere ile keserken ağacın kokusu geliyor burnuma. Her ağaçta iki tür madde var. Bunlardan biri ağacın metabolizması; yani emdiği sudaki maddeleri, güneş ışığıyla besine dönüştürüp hazmetmesine yarıyor. Bir de ağacın neden biriktirdiği, hâlâ kesin olarak bilinmeyen başka maddeler var. İşte bu ikisinin kokusudur burnuma gelen, ağacı hayalimde budarken. Kestiğim yere hayali bir avuç dayıyorum. Islak ve yumuşak. Cebimden hayali budama bıçağımı çıkarıp kesiğin kenarlarını düzeltiyorum ki, iyileşmesi kolay olsun. Çünkü ağaç hemen kendini tedaviye başlayacak. İnsan vücudu nasıl yarayı hemen kapatmaya girişirse, ağaç da aynı şeyi yapar. Budama bıçağımla yaptıklarım yarasının kapanmasını kolaylaştıracak. Daha sonra ağacın gövdesinde büyük dallar arasından fışkıran küçük dalları buduyorum ki ağaç rahat güneşlenebilsin. Aksi takdirde dala boğulacak. Altta kalan dallar kuruyacak. Ağacın üzerindeyim artık. Birkaç yerde eskiden kötü budanmış dallar var. Dalları gövde ile birleştiği yerden keseceklerine gövdenin 30-40 santim ilerisinden kesmişler. Bunlar da çürümüş. Çürük gövdeye işlemiş. Onları da gövdeye yakın bir yerden kesiyorum. Daha yukarılarda kuru, büyük bir dal var. Onu da kesiyorum. Onun da çürüğü ağacın içine yürümüş. Bütün bunları yaptıktan sonra ağaçtan aşağıya iniyorum ve testereyi yanıma uzatıp ağaca bakıyorum. Hem ben rahatladım, hem de o. Ben rahatladım çünkü yanlış olan doğru, sağlıksız olan sağlıklı, çirkin olan güzel oldu. Ağaç bana "sağ ol ahbap, eline sağlık, şimdi çok daha iyiyim," demedi ama kendini daha iyi hissettiğini biliyorum. Ağaçlar, hayvanlar, balıklar, kuşlar, bütün canlı yaratıklar, nefes alıp veren her şey aynı yıldız tozlarından meydana geldi. Değişik gibi görünüyorlar ve aralarında genetik duvarlar var ama hepsinin içinden tespihin içinden geçen ip gibi, aynı şey geçiyor. Çimenlere uzanıp gökyüzüne baktığımızda nasıl içimizde birşeyler kıpırdanıyorsa, belki çimenlerin de bizleri üzerinde hissetmekten dolayı içlerinde bir şeyler kıpırdanıyordur. Kalkıp arabaya doğru yürüyorum. Ağaç, onu zamanından önce öldürecek kötü budanmışlığı ile arkamda kalıyor. İstanbul'un caddelerinde,

Ben Bir Hiçim


35

parklarında ve korularında böyle çok ağaç var. Kötü budanmış. Hastalıklı. Kırık. Büyümesi mümkün olmayan yerlere dikilmiş. Bu şehri 1453'ten beri idare ediyorlar ama hâlâ ağaçlarına bakmayı öğrenememişler. Belki her yıl İstanbul'un fethini kutlamak için harcadıkları paraları bahçıvan yetiştirmek için kullanmak akıllarına gelir bir gün.

ROXY MUSIC Cenevre’deki evinin balkonunda saksı içinde yetiştirdiği esrarı mutfaktaki eski bir çay kutusunda saklardı. Onun çalıştığı kuruluşa ara sıra yazı yazardım ve zaman zaman, Londra’ya giderken, birkaç günlüğüne, onu görmek için, ortasındaki gölden gökyüzüne su fışkırtan bir çeşme bulunan o kente uğrardım. Beni havaalanından alır, ofisteki işlerin bitirilmesinin ardından bir yerlerde yemeğe götürürdü, çoğu zaman başka çalışma arkadaşlarımızla beraber. Bir gün – bir yaz günü – Avrupa’nın o upuzun gün ışıklı akşamlarından birinde, beni evine götürdü. Kanarya sarısına boyalı bir Wolkswagen Beetle arabası vardı. Şoför koltuğunun yanındaki koltuğu, şimdi hatırlayamadığım veya hiçbir zaman öğrenmemiş olduğum bir nedenle, söktürmüştü. Arka koltukta oturmak zorundaydınız. Bu muhteşem rahat bir yolculuk fırsatı yaratıyordu. Bir Londra taksisi müşterisi gibi ayaklarınızı uzatıp, kollarınızı göğsünüze bağlayıp cümlelerinizi sarı, kıvırcık saçlı başının arkasına yöneltiyordunuz. Bir takım merdivenler tırmanmış olmamız lazım, ama hatırlamıyorum. Bol akşamüstü ışıklı bir salona girdik. Buzdolabından bir şişe beyaz şarap çıkardı ve balon büyüklüğünde şarap bardaklarına doldurdu. Plakçalara bir plak koydu. Plağın kabında, kolunun üzerinde av şahini bulunan miğferli bir kişinin arkadan görünüşü vardı. Çok yüksek bir yerde – sanki de bir uçağın kanadında – kıpırdamadan, aşağıdaki bulutlara bakıyor gibiydiler. Buğulu bardak elimde evin içinde – üstünü değiştirirken yatak kapısının önünde, yemek pişirirken mutfakta, salonda – konuşarak peşinde dolaştım. Plak bittikçe arkasını, bitince gene arkasını çeviriyordu. diyorlar: Bu iki kişilik bir oyun, ama bu şarkı benden ne olur uzak dursun çok sevmiştim o zaman ve çok uzun hüzün Yemek bittikten sonra, mum ışığında mutfağa gidip çay kutusunu getirdi. Bir sigarayı yavaş yavaş yarıp tütünlerini çıkardı. Esrarla karıştırdı ve kalın bir sigara sardı. Sigarayı yakıp derin bir nefes çektikten sonra mumların arasından (hayatımın ilk esrarlı sigarasını) bana uzattı.

Ben Bir Hiçim


36

Sesi mısır püskülü gibi yumuşaktı: “Derin bir nefes al, ciğerinin dibine çek ve dumanı orda tut.” Aniden dünyanın nüfusu iki kişiye iniverdi. Dönen gezegen değil salondu. Çekingenlik, korku, şüphe, endişe, güvensizlik, hüzün şuurun paletinden silindi. Müzik duyulan değil içinde bulunulan bir şey haline geldi. Halı yatak kadar yumuşak, gülmek kolaydı. Ertesi gün Londra’ya uçarken plağın şarkıları gecenin buğusu ile bulanık aklımda dönmeğe devam ediyordu. Aradan yıllar geçti. Müzik ve plağın kabındaki miğfer, şahin ve bulutlar hiç aklımdan çıkmadı ama albümü kimin yaptığını unuttum. Sonra bir gün arabada Açık Radyo’yu dinlerken spiker o unutulmuş kelimeleri bir sihir gibi telaffuz etti: Roxy Music. Arabayı kenara çekip kelimeleri not defterime kaydettim unuturum kaygısıyla. Akşamleyin evde Amazon.com’a girince Roxy Music’in Avalon adlı albümünün bir hafta sonra disk olarak yeniden piyasaya çıkacağını öğrendim. Yirminci yıldönümünde. Bu yazıyı yazarken – evde yalnız ve sokaktan kurban derilerinin Türk Hava Kurumuna bağışlanması gerektiğini hatırlatan megafonlu arabalar geçerken – o albümü dinliyorum. ... bu şarkı benden ne olur uzak dursun çok sevmiştim o zaman ve çok uzun hüzün Kredi kartımı ve pasaportumu cebime koyup, üstümü değiştirmeden, bir taksiye atlayıp havaalanına gitmek geçiyor içimden. Ama hiç bir zaman geri dönülemeyeceğini biliyorum: Yaşamak geri dönüşü olmayan bir sürgündür.

AKIL OYUNLARI Öğleden sonra yazı yazmaktan ve evde oturmaktan iyice sıkılınca sinemaya gitmeye karar verdim. Capitol sinemalarına telefon edip Russell Crowe'un oynadığı ‘A Beautiful Mind’ veya Akıl Oyunları (Niye "Güzel Bir Akıl" değil, İngilizcesi'nde olduğu gibi, Allah bilir) adlı filmini 15.50 de görebileceğimi öğrendim. Saat üçü on geçiyordu. Arabaya atlayıp Capitol'e gittim. Sıra başı bir bilet aldım. Kitapçıda biraz dolandım. Biletimi kestirip salona girdim. Biletimde 13/1 yazıyordu. Orada bir adam oturuyordu. "Yerimde oturuyorsunuz" dedim.

Ben Bir Hiçim


37

"Biri de benim yerime oturdu." Adamı şiddet veya diplomasi kullanıp yerine gitmeye ikna etme havasında değildim. "Ben de başkasının yerine oturayım o zaman" dedim. Arkasındaki boş koltuğa oturdum. On saniye sonra ışıklar söndü. Yirmi saniye sonra iki bayan, gözleri karanlığa alışamamış insanların tedirgin yürüyüşüyle merdivenleri yavaş yavaş çıkıp yanı başıma park etti. "Numaralar da görünmüyor" dedi biri. Diğeri "Dur bir saniye" dedi. İçinde bir şeyler aranan bir kadın çantasının çıkardığı sesler duyuldu. Birazdan küçük bir el fenerinin küçük ışığı koltuğuma vurdu. "Yerimizde biri oturuyor" dedi el fenerli ses. "Boş ver. Biz de arkasına oturalım öyleyse." Anlaşılan onlar da benim gibi, dış politikalarını hır çıkarmak yerine araziye uyup karakolluk olmadan filmi seyretmek üzerine bina etmişlerdi. Kadınlar arkamdaki koltuklara otururken onların da arkasından başka bir bayanın sesi geldi. "Benim de yerime oturdular." İlginç. Acaba sinemada herkes başkasının yerinde mi oturuyordu? Bu, dünyadaki herkesin bir başkasının yerinde oturduğu tek sinema olabilir miydi? Belki de sinema tarihindeki herkesin bir başkasının yerinde oturduğu tek sinemada bulunuyorduk. Ve farkında olmadan sinema tarihine yeni bir "ilk" ilave ediyorduk. Salona ilk giren kendi koltuğu yerine bir başkasının koltuğuna oturdu ise. Bu yer, ikinci gelen kişinin yeri idi ise. İkinci kişi üçüncünün yerine oturmak zorunda kaldı ise. Ve bu, tesadüfen, zincirleme herkesin bir başkasının yerine veya kendi biletindeki yerden başka bir yere oturmasına neden olmuş oldu ise. Olabilirdi. Böyle bir şeyin olmuş olmasının matematiksel olasılığı ne idi? Bunu benim bulmam olanaksız. Bunu ancak birkaç saniye sonra başlayacak filmin konusu olan Amerikalı matematik dehası John Nash çözebilir, bu kadar salak bir problemi kafa yormaya değer bulursa tabii. Nash, Princeton Üniversitesi'nde 21 yaşında bir öğrenci iken rasyonel insan davranışını açıklayan önemli bir teori geliştirdi. Nash Dengesi olarak bilinen bu teori daha sonra ekonomide birçok olay ve davranışı açıklamak için kullanıldı. Film matematik ve şizofreniyi anlatıyormuş gibi görünüyordu ama esas konusu sevgi ve saygı idi. Hayat matematik ve fizik ile değil, sevgi ve saygı ile yürüyordu: Eşe, işe, arkadaşlara, çevreye duyulan sevgi ve saygı. Nash'in bu nefis filmde anlatılan hayatı bunun bir kanıtı idi.

Ben Bir Hiçim


38

Ve bu hayat, sinemada başkasının yerine oturan adamın saygısızlığını gerçek perspektifine oturtuyordu. Yargı sistemine saygısı olmayan emekli generaller, Çetin Altan'ın ustalığına saygı duymayan hödükler, oyu ile iktidara geldikleri halkın parasını çalan politikacılar, "en büyük asker bizim asker" naraları ile sessizliği kirletenler, pencereyi açıp gol kurşunu sıkanlar. Sinemada başkasının yerine oturan adam, bu ve bunlar gibi sayısız saygısızılık ırgatlarından sadece biri idi. Olması gereken yerde olmayan insanlardan müteşekkil bir toplum olduğumuzu sembolize ediyordu.

ÇOCUKLARI DİNLEMEK (1) Eşim Almanya'da bir müzik seminerine gidince çocukların anneliği de bir haftalığına bana geçti. Sabahleyin saat 06.00'da kalkıp kahvaltılarını hazırladıktan sonra 06.20'de onları uyandırıyorum. Mayıs ayında dokuz yaşına basacak olan Selim erken uyandırılmaktan nefret ediyor. Gece zor uyuyor, sabah zor kalkıyor. Ondan iki yaş küçük olan Sara tam tersi. Başını yastığa koyar koymaz uyuyor. Sabahleyin dokunur dokunmaz kalkıyor ve bıcır bıcır konuşmağa başlıyor... Bir kat aşağıdaki banyoya iniyoruz. Giyecekleri elbiseleri geceden hazırlayıp halının üzerine serdim, iki küçük küme halinde. Yüzlerini yıkayıp giyiniyorlar: Bir kat daha aşağı inip mutfaktaki kahvaltı masasına oturuyoruz. Onlar yemeklerini yerken ben de çayımı içiyorum. Sonra bir kat daha aşağıya inip minibüslerinin gelmesini bekliyoruz. "Okuldan nefret ediyorum!" "Ben de!" "Okul otobüsünden nefret ediyorum!" "Ben de!" "Her şeyden çok ev ödevinden nefret ediyorum!" "Öğğğ. Ben de!" "Okulun bir tek iyi tarafı, orada arkadaşlarının olması." "Evet." "Niye okula gidiyoruz ki. Orada bir şey öğrenilmiyor." "Evet. Evde daha iyi öğreniliyor."

Ben Bir Hiçim


39

Merdivenlerde oturmuş onları dinliyorum ve gözümün önüne büyük yeşil bir bahçe, arkasından deniz görünen ağaçlar, ağaçların tepesine konmuş saksağanlar, dallarda uçuşan serçeler, bulutsuz bir gök ve adam boyu kır çiçeklerinin arasında koşuşan iki çocuk geliyor. Minibüsün geldiğini, motor homurtusundan anlıyoruz. Saat 07.10. Kapıyı soğuk, yağmurlu ve karanlık bir güne açıyorum. Çocuklar kendileri kadar ağır çantalarını yüklenip, içi uykulu gözlü çocuklarla dolu minibüse biniyorlar. Saat 15.00 civarında döndüklerinde ben bazen evdeyim, bazen değilim. Yemek yer yemez hemen ev ödevlerini yapıyorlar (anneleri onları iyi terbiye etti). Sonra oynamaya başlıyorlar. VCD ya bir DVD seyrediyorlar. Bazen geceyi bizde geçirmek üzere sınıf arkadaşlarını getiriyorlar. Çocuklarla anneleri yokken birlikte olmanın değişik bir yoğunluğu var. Anneler, farkında olmadan, baba ile çocukların arasına görünmez bir set çekiyor. Onlar olmayınca çocuklarla aranızdaki hudutlar kalkıyor. Akşam saat 18.00'de Nuriye Hanım'ın hazırladığı masaya oturuyoruz. "Keşke cennette yaşıyor olsaydık," diyor Selim, yemeğini bitirdikten sonra. "Cennet de ne?" diye soruyor Sara. "Hiç savaş olmayan bir yer," diye cevaplıyor Selim. "Hayvanları öldürmüyorlar. Para yok. Denizler pis değil." Saat 19.00'da yukarıya çıkıyoruz. Dişlerini fırçalayıp pijamalarını giyiyorlar. Su Bebekleri'ni okumaya devam ediyorum. Ben okurken Selim oyuncakları ile oynuyor, Sara resim yapıyor. Saat 20.00'yi biraz geçe ışığı söndürüyorum. Anneleri yokken benim odamda, yere serili bir şiltenin üzerinde birlikte uyuyorlar. Birkaç hafta önce bir arkadaşımızın arkadaşı olan Christine Beckermann adlı bir İsviçreli kadın misafirimiz oldu ve çocuklarla tanıştı. Ülkesine döndükten sonra bana şu e-mail'i yolladı: "Çocukların söyledikleri, bazen rüyalarımızda yaşadıklarımıza benzer – anlaşılması kolay değildir. Hayatın öncesine ve bitişinden sonrasına dair şeyler anlatabilirler. Onları anlayabilecek misiniz?" Birkaç gün sonra Almanya'da oturan bir başka arkadaşımdan, Canan'dan, bir e-mail aldım. "Ben bir konuda çok sıkıştığımda hep oğluma soruyorum ne yapayım diye. Bunu hamileliğimden beri yapıyorum. Ve şu anda çok üzülüyorum, artık nerede ise yetişkinler sınıfına katılacak, normal mantıklı insanlardan biri olacak diye. Oğlum kırık dökük Almancasıyla bile partnerime bir rüyasını anlatmaya uğraşacak kadar iç dünyası ile ilgili, kendiliğinden... Ve benim başöğretmenim."

Ben Bir Hiçim


40

ÇOCUKLARI DİNLEMEK (2) Cumartesi. Öğleden sonra kalabalığında adımlarıyla Anadolu Yakası’na geçiyoruz.

birinci

köprüden

karınca

Arkada üç küçük yolcum var. Kızım Sara, 7, oğlum Selim 9 ve en iyi arkadaşları Sam, 8. Biraz evvel onlara Plaza Hotel’de geç bir öğle yemeği verdim. Ondan önce de bowlingde idik. Keyifleri yerinde. Eve vardığımızda ne yapacaklarına karar verdiler bile. Çocukların aralarında geçen konuşmaları dinlemeye bayıldığım için çenemi tutuyorum. Kısa bir sessizlikten sonra aşağıdaki konuşma geçiyor. Sara: “Hayattaki en önemli şey sevgi ve arkadaşlıktır. Sam: “Hayattaki en önemli şey arkadaşlık ve evim.” Selim: “Arkadaşlık ve okul.” Sara: “Okuldan nefret ediyorum.” Selim: “Okulu seviyorum ama ev ödevinden nefret ediyorum.” Sara: “Okuldan da nefret ediyorum ev ödevinden de.” Sam: “Okulu da ev ödevini de seviyorum.” Konu arka vitese geçiyor: Selim: “En kötü şey savaş ve atom bombaları.” Sam: “Savaş ve fakirlik.” Selim: “Evet. Fakirlilik, savaş ve atom bombaları. Çok zengin olmalıydık. O zaman parası olmayanlara para verirdik.” Sara: “En kötü içinde sevgi olmayan insanlar.” Paramızı ödeyip köprüyü geçiyoruz. Yol artık açık. Işıklardan sola dönüp İcadiye Caddesi’nden eve varıyoruz. Oğlanlar acele ile ayakkabılarını çıkarıp ahşap merdivenlerde büyük gürültüler çıkararak yukarı koşuyorlar. Sara ayakkabılarını çıkarırken ona soruyorum: “Nerden çıkardın bu hayattaki en önemli şey meselesini?” “Sevgi çok önemli,” diye cevap veriyor. Bir avuç kadar olan başını kaldırmış yüzüme bakıyor. Gözlerinin içi gülüyor, garip bir şekilde. Benimle dalga geçtiğine eminim.

Ben Bir Hiçim


41

Çocukların aralarında geçen konuşmayı eşime naklediyorum. Bir süre susuyor. Sonra şöyle diyor: “Çocukların söyledikleri bir pınardan çıkan suya benziyor – berrak ve ilk defa güneş yüzü gören. Acaba herkes bunun farkında mı? Çocukların ne kadar orijinal olduğunu herkes biliyor mu?” Augusta daha sonra çocukların anneler tarafından babaları ile yalnız bırakılmalarının önemi hakkında konuşuyor. “Çocuklar genellikle hep anneleri ile birliktedirler,” diyor. “Her şeyleri için annelerine gelmeyi öğreniyorlar. Anneler de bunu teşvik ediyor. Baba resmin dışında kalıyor. Anneler, babalar ile çocuklar arasında bir barikat gibi. Zaman zaman annenin uzaklaşıp çocukları babaları ile bırakması lazım. Baba ile çocuklar arasında konuşma ve bağ tesis etme annenin olmadığı zaman başlıyor. Bunu birçok anne anlamıyor. Birçok baba da anlamıyor.” Feylesoflar arasında kaldım. Ama doğru. Çocukları dinlemiyoruz, tabii. Dinlesek, belki, onları kendimize benzeteceğimize biz onlara benzerdik.

PENCEREMİN ALTINDA SEVİŞENLER Onları biraz önce yatak odamın penceresinden sevişirken gördüm. Evimden toprak yol ile ayrılan tarlanın kenarında, zeytin ağaçları budandıktan sonra atılan dallar ve onların arasından çıkıp kuruyan bahar çiçeklerinin meydana getirdiği bir tepecik var. Orada sevişiyorlardı. Boyları iki metre olmalıydı. Renkleri katran siyahı, karınları beyazdı. Sıcak öğleden sonra güneşi altında, üzerine güneş vuran bir deniz gibi parlıyorlardı yılanlar. Kuyruklarının ta ucuna dikilmişlerdi. Dişi erkek paralel biçimde dans eder gibi ileri geri sallanıyorlar, birbirlerine sarılıp saç örgüsü gibi oluyorlar, birlikte yere yıkıyorlar sonra gene yükselip sallanmaya ve örgü olmağa devam ediyorlardı. Bunları yaparken kuru dallardan ve otlardan müthiş bir hışırtı çıkarıyorlardı. Dikkatimi bu hışırtı çekmişti. Dağdan gelen hafif rüzgârın kuranderini yakalamak için sandalyemi, biri dağa diğeri denize bakan pencerelerin arasındaki stratejik noktaya yerleştirmiştim. Sofaya ayakları uzatmış, kucağımda dizüstü bilgisayarım, yazı yazıyordum. Bahçedeki kedi yavrularının biri bir fare yakalamaya çalışıyor veya bir yılana yakalanmamaya çalışıyor sandım. Baktım ama pek bir şey görmedim. Yazıma geri döndüm. Ama kısa bir zaman sonra, kuru dal ve ot tepesinden gelen ses müthiş bir ölüm kalım çatışmasının boyutlarına yükseldi. Kollarımı pencereye dayayıp dikkatle yeniden oraya baktım. Önce yılanların dalgalanan başları ortaya çıktı. Yavaş yavaş kuyruklarının üzerine abanarak, kıvrılarak ve hiç bir zaman paralelliklerini bozmadan, dikleştiler. Sonra örülen bir saç gibi birbirlerine sarıldılar. Otların arasında kayboldular ve müthiş hışırtılarla tekrar yükselip ayni hareketleri tekrarladılar. Sevişen

Ben Bir Hiçim


42

iki insanın yatağından gelen sesler gibi, hışırtılar sevişmelerinin bitimine kadar sürdü. Yılanların hareketlerinde büyük bir incelik vardı. Kıvrılma ve dalgalanmalarında buz üstü olimpik dansçılar kadar zarif ve uyum içinde idiler. Sevişmeleri üç, belki dört dakika sürdü. En sonunda nerdeyse sopa gibi dimdik oldular ve bedenlerinin alt kısmını örgü haline getirdiler, birkaç saniye öyle durduktan sonra, sırt üstü pat diye otların arasında düştüler. Sessizlik. Sıcak. Bulundukları yerden dört beş metre ileriye, gövdesi yana yatık, yeni budanmış zeytin ağacının altına bir serçe kondu. Bu evi 15 sene kadar önce tanrı bana ödünç verdiğinde - ev o zaman metruk, tarla bakımsız, ağaçlar hastalıklı idi - yola bakan taş duvarın dibinde, boyu nerdeyse üç metreyi aşan bir karayılan görmüştüm. O zamanlar evimle meşgul olan arkadaşım bana bahçede bir karayılan ailesi olduğunu söylemişti. “Sakın bir şey yapayım deme. Isırmazlar. Zehirli değildirler,” demişti. Özcan, eve geldiği zamanlar süt getirir, bir kabın içine koyup yılanlara bırakır, çok sevdiği bir köpeği çağırırmış gibi yumuşak ve sevgi dolu bir sesle “ gel karayılan, gel, gel, gel,” diye yılanı çağırırdı. Arkadaşım, Türk Rum bütün ada halkı gibi karayılanın şans getirdiğine, öldürmenin günah olduğuna ve uğursuzluk getirdiğine inanırdı. Bana karayılan öldürdükten sonra başlarına uğursuzluk gelenlerin öykülerini anlatırdı. Bu öyküler bir antoloji dolduracak kadar çoktur. Adanın yılanları genellikle insanlardan kaçar ve hayatlarını büyük bir sessizlik içinde yaşarlar. Gürültü, hem avı kaçırdığı, hem yılanları av veya düşman addeden yaratıkların dikkatini çektiği için tehlikelidir. Benim yılanların görülmek veya duyulmak umurlarında değildi. Pencerede kendimi gizlemeğe çalışmadan duruğum halde beni görmediler veya gördüler ve boş verdiler. Başka bir zaman beni böyle üç-dört metre mesafede görseler hızla kayıp kaybolurlardı. Yılanların sevişirken aldıkları müthiş zevk ve duydukları heyecan nerdeyse elle dökülür bir dalga gibi idi. O anda, sizden ve benden bir farkları yoktu. Olması için de bir neden yoktu zaten. En büyük galaksilerden tek hücreli organizmalara kadar hepimizi aynı tanrı yarattı. Bütün canlıların ham maddesi yıldızları ve gezegenleri meydana getiren tozdur. Onun için yılanlar bizim gibidir, biz de yılanlar gibiyiz. Bu satırları yazarken ince belli sarı bir arı şöminenin üzerindeki el oyması ahşap panonun üzerine ağzında taşıdığı çamurla içine yumurtalarını koyacağı bir yuvacık yapıyor. Öğleyin yiyeceğimiz makarnanın sosunu

Ben Bir Hiçim


43

hazırlarken ortalığa bir fesleğen kokusu saçan Abide "bu arıya toprak arısı derler, "diyor. Mehmet’e arının panoya monte ettiği ıslak çamuru gösterip ben gittikten sonra pencereyi açık bırakmasını söylüyorum. Dışarıda ağustos böcekleri ötüyor ve serçeler öten ağustos böcekleri ile kendilerine ziyafet çekiyorlar. İyi ki buradayım. İyi ki gördüklerimi görüyorum, duyduklarımı duyuyorum, anladıklarımı anlıyorum.

SARHOŞ YAZ BEKÂRI Bilmiyorum size nasıl öğrettiler ama. Gençlik uzun bir sevişme mevsimidir. Şu anda hangi ozon deliğinin altında terliyorsunuz bilmiyorum ama. Benim odamda klima sonuna kadar açık ve kutup rüzgârları esiyor. O, çıplak tenine devetüyü kaşmir bir palto geçirmiş sarhoş bir yaz bekârı. Paltonun serin ipek astarının tenine temasının tadını çıkarıyor. Ayaklarını masaya dayamış, Çiçek Çocukları’nın sigara, esrar ve sek votka tünelinden gelen şarkılarını dinliyor. “Asla söylemezdi nereden geldiğini ..... Güneş parlarken ya da gecenin koyu karanlığında gelirdi ve sonra giderdi neden bilinmez Güle güle Ruby Tuesday Sıcak havalarda erotik bir şey var ama. Kutup rüzgârları esiyor. Klima sonuna kadar açık. Sefer tasına benzeyen bu boş evin jalûzileri kapalı çatı katında. Dokunduğunda herşey serin – kitaplar, CDler, fotoğraflar, tablolar, müzik çalma aygıtı. Balkan göçmeni hamalların taşıdığı, ithal malı ergonomik yatağın üstünde tansiyon ölçme aleti ve bir tepsi. Üstünde soğuk bir demlik, çay fincanı, kaşık ve Yeni Zelanda balı. Yerde, bodur tepeler gibi yükselen, daha kapağı açılmamış kitaplar. Bu saatte içki içmemeli ama.

Ben Bir Hiçim


44

Dirseğinin yanında terleyen, buz dolu, metal şampanya kovasında ince boyunlu bir Dom Perignon şişesi. İskoç yeşili, ince uzun kristal bardağı yan yatırıp içerisine boşaltınca hava zerrecikleri hışırtıyla içkinin yüzeyine çıkıyor. Hemen dudağına götürürsen zerrecikler üst dudağını ıslatacak. Bir gün seni işten atacaklar ama. İşe almadılar ki atsınlar. Tibetli keşişlerin, deri kaplı bir sopa yardımıyla vınıltılar çıkarmak için kullandıkları pirinç dua tasına uzat ellerini. O vınıltılar kâinatın genişlerken çıkardığı sesi andırıyor. Bir an susup dinlemiyorsunuz ama. Deniz kenarından taşınmış kül renkli bir çakıl taşı. Unutulmuş bir tatile ait. Durmuş bir Swatch saat. Sigarayı kesmiştin ama. Boş ver bir taneden bir şey çıkmaz. Güle güle Ruby Tuesday.

ÇIKARMA PLAJI Ozanköy Yağmur çiseliyor olmasına rağmen çocuklar plaja gitmekte ısrar etti. İçinde havlu ve mayoların bulunduğu plaj çantasını alıp arabaya dolduk ve çocukların bebekliklerinden beri gittikleri ve çok sevdikleri plaj olan Escape’e (Kaçış) doğru yola koyulduk. Gökyüzünü kaplayan bulutlar denizin maviliğini sağıp almıştı. Yağmura rağmen hava ılık, deniz sakindi. “Ben de yüzeceğim,” dedi eşim. Augusta, Selim(9) ve (7) Sara mayolarını giymeğe giderken plajın üst başındaki lokantaya doğru yürüdüm. Havlu ile metal sandalyelerden birinin üzerindeki yağmur sularını sildim ve oturup kendime bir soda ve hamburger ısmarladım. Karım beline kadar suyun içinde yavaş yavaş yürürken çocuklar, yüzlerinde deniz maskeleri, vücutları suyun içinde, yüzerek arkasından gidiyorlardı. Sakin suda onlardan başka kimse yoktu. Issız bir kıtanın kıyısında keyif yapan bir balık ailesine benziyorlardı. Aklıma birkaç sene önce gördüğüm bir rüya geldi. Rüyamda eşim ve çocuklar başları birbirine yakın, kelebek gibi havada uçuşuyorlardı. Arkalarında dik tepeli bir dağ ve bulutlar, altlarında ağaçlar görünüyordu. Sırtlarında küçük kanatlar vardı ve derin suda durmak isteyen yüzücüler

Ben Bir Hiçim


45

gibi hafif hafif ayaklarını hareket ettiriyorlardı. Gülümsüyorlardı ve hararetle bir şeyler konuşuyorlardı. Uzaktan onları izliyordum ama varlığımın farkında değildiler. Onlarla beraber olmamam tam ve bütün bir aile gibi görünmelerinden bir şey götürmüyordu. Uyandığımda, biraz önce onları suda gördüğümde düşündüğüm şeyin aynısını düşündüm. Ailenin özü çocuklar ve onları karnında taşımış ve süt vermiş annedir. Karınsız ve sütsüz erkek verimsiz ve eksiktir. Augusta, arkasından yüzerek gelen çocuklarla sığ suda, yavaş yavaş, üzerinden güvercinlerin yaşadığı küçük adaya doğru yürüdü. Sahil şeridine paralel doğuya doğru yürüyen dağların üzerinde gökyüzünü kaplayan bulutların rengi beyaza yakındı. Arkamda bir yerlerden, güneş bulutların içinden çıkıp sırtımı ısıttı ve kumların üzerindeki boş plaj yataklarının altında gölgeler meydana getirdi. Askerler 1974 te adaya Girne’nin birkaç kilometre batısındaki bu plajdan çıktılar. Çıkarmadan birkaç gün sonra asker ve cephane taşıyan Koçtuğ şilebi ile adaya geldim. Şilep plajın açıklarında demir attı. Bir sandal beni karaya çıkardı. Sıcak bir yaz günü idi. Kumsalda asker mezarları vardı. Acele ile gömülmüş cesetler kumların üzerinde tümsekler meydana getiriyordu. Patikadan yukarı tırmandım. Plaja bakan ve daha sonra diskotek olarak kullanılan burundaki binada silah kasaları arasında endişeli yüzlü, tıraşsız bir binbaşı vardı. Savaşın nasıl gittiğinden habersizdi. O gün ölülerin bulunduğu yerde, üzerinde dev yastıkların bulunduğu deniz yatakları var. Yastıkların üzerinde, hurma ağaçlarının altında yaşlı İngiliz ve Alman turistler uyuyor veya kitap okuyor. Savaş bittikten kısa bir süre sonra ölüleri çıkarıp dağın arkasındaki şehitliğe gömdüler. Plaj Çıkarma Plajı olarak hizmete açıldı. Sonra adı Bambi oldu. Geçen yıldan bu yana adı Escape. Her şey geçiyor. Her şey kayboluyor. Her şey unutuluyor.

DAĞLARA ÇİÇEKLERİ GERİ VERMEK Beşiktaş dolmuş motoruna binip karşıda Üsküdar’da indiğinizde karşınıza çiçekçiler çıkar. Bodur taburelerde oturan beş-altı kadın.Her birinin önünde, metal ve plastik kovalarda, mevsimden mevsime değişen dokuz on metre karelik çiçek tarlaları var. Çiçekçi kadınlar, üzerlerinde bir dam veya bez bir muhafaza olmadan, haftada yedi gün, ayda 365 gün burada otururlar. Kışın Karadeniz’den esen soğuk rüzgâr ( bazen o kadar soğuktur ki ta Sibirya’dan geldiğini hissedersiniz). Kadınların eli soğuktan çatlar ve kabuk bağlar. Bunun tadını çok iyi biliyorum. Lise çağında bisikletle okula giderken

Ben Bir Hiçim


46

kışın benim de eldivensiz ellerimin cildi böyle çatlar, çatlaklardan kan sızardı. Kuzguncuk’a taşındığımızdan beri – nerdeyse on yıl oluyor – ben ve eşim ara sıra onlardan çiçek alırız. Sık sık aklımdan bu soru geçer: Belediye – veya bu işten kim sorumlu ise – neden bu kadınlara şık ve estetik ve korunaklı bir yer yapmıyor? Bunların, birçok Avrupa kentinde imrendiğimiz örneklerini görüyoruz. Çiçekçiler yıllardan beri orada olduklarına göre orada yıllarca daha olmağa devam edecekler. Kentin gürültü, pislik ve stresinin içinde bu çiçekçiler, arkada kalmış bir dünyanın hoşluğunu temsil ederler. Bahçesiz kentlilere mevsimler değişirken çiçeklerin de değiştiğini hatırlatırlar. Bu mekânlar bir şekilde şehrin hiç kurumayan bahar dallarıdır. Belediye’nin – veya bu işten kim sorumlu ise onun – çiçekçileri umursamadığını biliyorum, esasında. Türk kamu idaresinde kişisel yarar kamu yararının önündedir. Kaldırım çiçekçileri için bir yer yapmanın neması yok. Dün motordan indiğimde mevsimin ilk nergislerini gördüm. Kalın bir deste satın aldım. Uçlarını kısaltıp bir vazoya yerleştirdim ve yemek masasının üzerine koydum. Nergis ile lale hayatımda tanıdığım ilk çiçekler. Ben çocukken dağlarda yabani nergis çıkardı – yumurta sarısı bir göbek ve onu çevreleyen kardan beyaz petallar. Şimdi artık çok tek tük bulunuyor, çok ender. Bazen insanların yürüğü yerlerden çok uzak mekânlarda, kayalıklarda, çam ağaçlarının iğnelerinin meydana getirdiği halının altında, birkaç tane görüyorum. Çoğu zaman aynı soğandan üç veya dört çiçek çıkıyor. Bu yabani türler sokakta satılanlardan daha kısa ama kokuları – belki de burnumuza temiz ve berrak bir orman havasının içinden geldikleri için – onlarınkinden çok daha kuvvetli ve derin. Dizlerimin üzerine çöküyorum ve burnumu çiçeğin üzerinde tutup kokusunu ciğerlerime çekiyorum. Ormanda saatlerce dolaştığımda bir iki nergis görmüş olursam kendimi şanslı addediyorum. Bazen hiç görmüyorum. Dağlarda çiçekler azaldı. Onları biz azalttık. Kuşları avlayarak veya zirai ilaçlarımızla zehirleyerek azalttığımız gibi çiçekleri de ticari amaçlarla sökerek azalttık veya tamamen yok ettik. Dağlara çiçeklerini geri vermeliyiz. Bir gün bunu kendime iş edineceğim.

Ben Bir Hiçim


47

ŞEKER PORTAKALI Ozanköy Yılın ilk günlerinde benim canım yazı yazmak istemediğine göre sizin de canınız okumak istemiyordur diye düşünüyorum ama şu anda bu yazıyı okuduğunuza göre yanılıyorum demektir. Onun için yazmaya devam etmem lazım. Ama neyi yazmaya? Birisi bana yazı yazmak için aldığım parayı yazmamak için verse yazı yazmaktan hemen vazgeçebilirim diye düşünüyorum bazen. Gazetecilik sürekli kötü haberle beraber olmak, ahlak düzeyi düşük kişilerin tarihçiliğini yapmak, ikiyüzlülüğün rüzgârını sürekli olarak yüzünde hissetmek demektir. Zamanla bu insanı yoruyor, hemcinslerine karşı olan güvenini yok ediyor. Size ihale kanunu hakkında düşündüklerimi yazabilirim, ihale yasasının uygulanmasını bir yıl ertelemenin nasıl hırsızlık lisansını bir yıl daha uzatmak olduğunu anlatabilirim. Nerdeyse yarım yüzyıldır Kıbrıslı Türklerin kaderine kumanda eden Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın toplumu tarafından neden terk edildiği konusunda felsefe yapabilirim. Veya Irak’ta yaklaşan savaşla ilgili olarak atıp tutabilirim. Ama bu sabah kimin bu yorgun konuları okumaya iştahı var? Kâinatta sonsuz olan tek şey insan aptallığı imiş derler. Gazetecinin hayatı bu aptallıkları izlemektir onun için işi bitmez. Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce eşimle beraber bahçede bir yürüyüş yaptık. Nerdeyse altı ay süren kurak mevsimden sonra yağan yağmurlar kemik kadar kuru toprağın altında nem bekleyen bütün tohumları harekete geçirdi. Yedi dönümlük bahçenin her santimetre karesi yeşil. Tozlu, yorgun ve susuzluktan büzüşen yapraklar yıkanmış yeni bir yeşil içerisinde. Çam ağaçlarının iğnelerinde su damlaları var. Susuzluktan büzüşen, kırışan ve sarkan Mısır İnciri kaktüsleri, yağmur sularını içtikten sonra, yaşlılıktan gençliğe geri dönüş kadar mucizevî bir biçimde canlandılar. Bir iki adım attıktan sonra lastik çizmelerim ıslanıyor. Kısa narenciye ağaçlarının üzerinden olgun portakallar ve mandalinalar sarkıyor. Şeker portakallarını annem için dikmiştim. Midesi normal portakalı kaldırmadığı için sadece adı üstünde, tatlı ve asitsiz olan şeker portakalı yiyebiliyordu. Ancak ağaçlar meyve vermeğe başlamadan önce öldü.

Ben Bir Hiçim


48

Bir servi ağacının altındaki ahşap banka, ıslak olduğuna aldırmadan, oturuyoruz. Selim ile Sara bahçeden kopardıkları “ekşili” otlarını yiyerek koşuşuyorlar. Bir güvercin sürüsü bir iki defa dolandıktan sonra komşunun damına konuyor. Saat üçe çeyrek var. Kalkıp eve doğru yürümeğe başlıyoruz. Mutfağın ışığı açık ve şöminede çıtırdayan bir ateş yanıyor. Eşim çay yapmak için su ısıtmağa başlarken bilgisayarın başına oturuyorum.

GECE UÇAĞINDA BALIKLAR Gece uçağı ile Rio de Janerio’dan kuzeyde Salvador kentine uçuyorum. Tanrının karanlığında uçak sallanıyor. Tanrının karanlığı – yıldızların arasındaki sonsuz boşluklar – mekân olarak kâinatta en çok yer kaplayan şey. Kâinatta her şeyden çok karanlık boşluk var ama hayatını küçük cinsiyet uzvunun ve paranın peşinde koşmakla geçiren insanın, ışığın ve hayatın değerini anlamasına kifayet etmiyor. Başımı kitabımdan kaldırınca uçağın tavanından sarkan küçük televizyon ekranında çölde kumlarla kaplı askeri bir mevziye benzeyen bir şey görüyorum.. Ekranın solunda, sırtında oksijen tüpü, bir dalgıç belirince bunun mevzi değil kendini kumların altında gizlemeye çalışan iri, kalkan balığı gibi yuvarlak, kuyruklu bir vatoz olduğu meydana çıkıyor. Vatoz arkasındaki dalgıcın ona dokunmak üzere olan elini görünce veya hissedince, üzerindeki kumları silkeleyerek, hızla uzaklaşıyor. Ekranda vatozun yerini tropikal sularda yüzen küçük bir kaplumbağa alınca ilgim yok oluyor. Hiçbir yaratığın insanlardan rahatı yok. Ya öldürüyoruz, ya yok ediyoruz, ya da filmini çekiyoruz. Yazın Kıbrıs’ın kuzey sahillerine çıkıp yumurtalarını kumların altına gömen deniz kaplumbağalarının kabuğuna, uydulardan izlenmelerini sağlayan aygıtlar takılıyor. On dolar ödeyip bir kaplumbağa edinirseniz her altı ayda bir adresinize kaplumbağanızın nerelere gittiğini gösteren bir harita yolluyorlar. Kaplumbağaların bazıları Cebelitarık’a kadar gidip geri dönüyor. Yaz sonuna doğru yumurtadan çıkan küçük kaplumbağalar nereye giderlerse gitsinler olgunlaştıklarında yumurtlamak için yumurtadan çıktıkları kumsala geri dönüyorlar.

Ben Bir Hiçim


49

Florida’da araştırmacılar karga yavrularını yakalayıp üzerlerine numaralı, değişik renklerde, küçük plakalar takıp serbest bırakıyorlar. Bu plakalar kargaların yemek peşinde nerelere kadar uzandıklarını gösteriyor. Bin sene, on bine sene sonra ne olacak? İnsanların, doğanın bütün sırlarını çözmeleri için, kaç yıla ihtiyacı var? Her şeyi öğrendikten sonra (yeryüzündeki bütün kaplumbağalara ve kargalara aygıt ve plaka bağlandıktan sonra) ne olacak? Vatozların seks hayatını en ince ayrıntılarına kadar öğrendiğimizde ne yapacağız? Uçak o kadar sallamaya başlıyor ki, tam bana içki servisi yapacak olan hostes arabasını kilitleyip önümdeki boş koltuğa oturmak zorunda kalıyor. Pencerenin dışı katran karası. Ekranda şimdi bir balina kuyruğu var. Denizin üzerinde dev bir saç kurdelesi gibi duruyor.

SİNAMADA DÜŞÜNCENİN GÜCÜNE DAİR BİR KEŞİF Günlerin uzamaya başladığı soğuk bir kış günü öğleye doğru sinemaya gitmek için bir taksi çağırdım. Damlarda, yapraksız dalların dirseklerinde, kaldırımlarda kar birikmeye başlamıştı. Kalp krizinin ardından sekiz-dokuz ay geçmişti. Ev boştu. Çocuklar okulda, Augusta haftada bir müzik dersi vermek için gittiği Papatya Anaokulu’nda idi. Taksiye bindiğimde kar serpiştiriyordu. “Kış erkekliğini gösteriyor,” dedi taksi şoförü. “Eh. Olsun artık o kadar.” Capitol alışveriş merkezinin araba parkında bakan kapısında taksiden indim. Çiçekçinin çiçekleri ile dolu girişten içeri girdim, metal detektörden geçtim, yürüyen merdivenlerden sinema salonlarının bulunduğu kata çıktım. Gişedeki gözlüklü, dünyaya hafifçe tiksinerek bakan genç bir kadından biletimi aldım. Filmin başlamasına az zaman vardı. Sinema salonuna yöneldim. Film seyretmek, benim için tek başına bir zevktir. Tenha sinemaları severim. Başkaları ile sinemaya gitmem. Sinema salonda birbirinden uzak yerlerde oturan on-oniki kişi vardı. En arkada, sıra başında bir bilet almıştım. Teşrifatçının arkasından merdivenleri çıkarken birdenbire kendimi kötü hissettim. Kalbim sanki de kendi ağırlığı altında aşağıya sarkmaya başlamıştı. Yavaşladım. Ne oluyordu?

Ben Bir Hiçim


50

Mayısta kalp krizi geçirdiğimden beri her sabah bir avuç hap alıyorum. Hap almayı unuttuğumda kendimi kötü hissediyorum. Hapın sağladığı kimyevi maddelerin takviyesinden mahrum kalan kalbimin etrafındaki vücudum, taşınması ağır bir yük haline geliyor. Sinema salonunun merdivenlerinden tırmanırken vücudum böyle bir ağır yük idi. Yerime oturdum ve hatırlamağa çalıştım. Haplarımı almış mıydım? Hayır, almamıştım. Bu bilgi ile birlikte ilaç almayı unuttuğumda meydana gelen bütün arazları vücudumda hissettim. Nefesim sığlaştı ve vücudumda ağır bir yorgunluk hissettim. Beynim karıncalanıyor, kalbim düzensiz atıyor, kan pompalamakta zorlanıyordu. Acaba filme boş verip ilaçlarımı almak için eve mi dönse idim? Filmi daha sonraki seansta görebilirdim. Aklımdan bunları geçirirken, gerçekten hap almadığımdan emin olmak için hafızamı bir daha yokluyor, sabahleyin kalktıktan sonra yaptıklarımı sıra ile hatırlamağa çalışıyordum. Olayları arka arkaya koyunca haplarımı almadığımı değil almış olduğumu hatırladım. Cüzdanım hapların yanında, kitaplığın üstündeki abajurun altında duruyordu. Onu almak için elimi atınca hapları hatırlamış ve almıştım. Hangi sıra ile aldığım bile aklıma geldi. Anında rahatladım. Birkaç saniye önce duyduğum bütün arızalar – kalbimin ağırlaşması, beynimdeki karıncalanma, nefes alıp vermekte zorlanmam, yorgunluk duygusu – ortadan kayboldu. Haplarımı almadığımı sanarak kendimi hasta etmiş, aldığımı hatırlayarak iyileştirmiştim. Bu iki durumu doğuran tek şey düşüncelerimdi. Vücudum anında düşüncelerime tepki vermişti. Haplarımı almış olmama rağmen almadığımı sandığımda vücudum haplarını almamış bir kalp hastasının verdiği belirtileri göstermişti. Haplarımı almış olduğumu hatırlayınca ise hastalık belirtileri hemen kaybolmuş, vücudum normale dönmüştü. Demek ki haplar etkisini otomatik olarak göstermiyordu. Sadece hap almak yetmiyordu. Hapların, etkilerini göstermeleri için, benim onların iyileştirici olduklarına inanmam gerekiyordu. Midemde eriyip kanıma karışmış ve organlarımın çalışmasını düzenlemiş olmalarına rağmen vücudumda olmadıklarını düşünmem hapların etkilerini iptal etmişti. İnanç, iyileşmem için, hapların ihtiva ettiği kimyevi maddelerden önemli idi. Işıklar söndü ve bir ses patlaması ile reklâmlar başladı.

Ben Bir Hiçim


51

Vücudumdaki bu mucizevî ve esrarengiz olguyu hangi mekanizma yaratmıştı? Düşünce fiziki realitelerden – vücuduma hap yolu ile giren ve metabolizmamı değiştirme gücüne sahip kimyevi maddelerden – daha güçlü, fiziki realitelerden bağımsızdı. Düşünce bu gücü nereden alıyordu? Bu güce gem vurmak mümkün mü idi? Cevabı ne ben biliyordum ne de yıllardan beri “plasebo etkisi” denen bu olgunun sırrını çözmeğe çalışan bilim adamları. İnsan için bilinmeyenlerle dolu olan sadece kâinat değildir. İnsanın kendi kişisel kâinatı olan vücut da bilinmeyenlerle doludur. Filmden sonra geri döndüğümde ev hala boştu. Nuriye Hanım yemekleri yapıp evine dönmüştü. Fırının üstündeki tencereler sıcaktı. Tabağıma pilav doldurup önüne oturdum. Pencerenin dışında kar taneleri uçuşuyordu. Yapraksız Trabzon hurmasının dallarında küçük bir kuş nakarat yaptı. Kaşığı masanın üzerine bırakıp kar yağarken ilkbaharın uzakta olmadığını haber veren bu yaratığı daha yakından görmek için pencereye yaklaştım ama kuş, camın arkasındaki hareketi görmüş olmalı ki, kalktı ve çıplak akasya ağacının üzerinden uçup sinagogun damına kondu. Sonra uçarak beyaz damların üzerinde kayboldu. Sinemada yaşadığım olay bana bir ders öğretmişti. Vücut sırlarını onu işgal eden insana teslim etmiyordu. Beyin, sanki de başkasına veya sadece kendine aitmiş gibi, sırlarını saklıyordu. Bilmediğimizi bilmenin bilgisi ile yaşayıp ölmek zorunda idik.

TURUNCU YAĞMUR VE SALACAK KEDİ BAYANI Bu akşamüstü Salacak sahil Ayasofya’nın üzerinde duruyordu.

yolunda

yürüyüşe

gittiğimde

güneş

Karanlık gök ile karanlık deniz arasında, kaşkol kalınlığında mavi bir bant vardı ve güneş oradan ışınlarını üzerimize yolluyordu. Günlerden beri ilk defa. Yüzüme ıslak bir şeyler değdi. Ne yağmur ne de kar bu. Hava o kadar soğuk ki bulutlardan küçük buz parçacıkları yağıyor. Dondurucu soğuğa rağmen yüzüm bu iğne ucu büyüklüğündeki buz tanelerini hissetmekten haz alıyor. Kar dinsin. Çocuklar okula, hayat normale dönsün, omzuna yapışan depresyon kalksın istiyordun. Kar dindi işte. Kâinattan istediğin başka bir şey var mı? Şefkatli bir tanrının evinde yaşıyoruz. Hiç düşündün mü? Ya yağmur veya kar renksiz olacağına örneğin turuncu olsaydı? Mavi yerine turuncu bir dünyada yaşıyor olacaktık. Turuncudan başka renk olmayacaktı. Daha kötüsü de olabilirdi.

Ben Bir Hiçim


52

Bulutlar, blok halinde de düşebilirlerdi dünyaya – oldukları gibi, devasa, yassı bir meteor gibi kütt diye inebilirlerdi; su yüklerini, okşar gibi ( küçük ve yumuşak ) yağmur, kar veya buz taneleri şeklinde koyuvereceklerine. Bir hafta güneşi görmedin. İçini kasvet bastı. Peki, güneş çıktığında, gözlerini kapatıp, başını yukarı çevirince “teşekkür ederim” demek aklına geldi mi? Görür görmez ben de kedi de kadını tanıyoruz. Kedi Bayan’ ı bu. Her gün naylon bir alışveriş torbası ile buraya gelip Salacak’ın evsiz kedilerini doyuruyor. Kedi, kuyruğunu dikleştirip kadına koşuyor ve koket bir tarzla sırtını bacağına sürtüyor. Yüzündekinin tebessüm olduğuna yemin edebilirim. Kadın, eğilip, ona, duymadığım bir şeyler mırıldanıyor. Elindeki kaşığı torbaya daldırıyor ve hafif bir kavisle denize inen kayaların üzerine küçük bir makarna tepesi inşa ediyor. Kedinin burnu hızla küçük makarna tepesine giriyor. Üsküdar’a doğru yürümeğe devam ediyorum. Karabataklar, küçük bir oyuncak kayık donanması gibi, kıpırtısız, denizin üzerinde, sahile yakın oturuyorlar. Yüzleri rüzgârın geldiği Kara Deniz tarafına yönelik. Kayaların üzerinde üç kedi var. Biri diğerinin üzerinde.Üstteki kedi hem alttakinin üstünde hem de kulağını ısırıyor. Alttaki kedi çığlıklar atıyor. Az sonra “Yetti be!” der gibi başını çevirip kulağını kurtarıyor ve sallanıp erkek kediyi üzerinden atıyor. Üçünü kedi, ses çıkarmadan olup bitenleri izliyor. Sırasını mı bekliyor, yoksa sadece röntgenci mi bilmek mümkün değil. Mart. İlkbaharın birinci ayı. Biz donuyoruz ve farkında değiliz ama mevsim değişiyor. “Birinci cemre düştü. İkinci de düşecek.” diyor elektrikçi Hüseyin Bey yolda karşılaştığımızda. Güneyde bademler çiçek açmış mıdır?

TEK BURUN DELİĞİ İLE İki tane burun deliğimiz var. Ama nefes almak için bunlardan sadece birisini kullanıyoruz. Günün herhangi bir saatinde, burun deliklerimizden bir açık diğeri kapalı veya yarı kapalıdır. İnanmıyorsanız provası bedava. Sağ elinizin başparmağı ile sağ burun deliğinizi kapatın ve sol burun deliğinizle nefes alın.

Ben Bir Hiçim


53

Daha sonra sol elinizin başparmağı ile sol burun deliğinizi kapatın ve sağ burun deliğinizle nefes alın. Burun deliklerinden birinin diğerinden daha açık olduğunu fark edeceksiniz. Sağlıklı bir insanda açık burun deliği iki-üç saatte bir değişir. Yani, iki-üç saat, örneğin, sağ bunun deliğinizle nefes aldıktan sonra nöbet sol burun deliğinize geçer. Neden, diye sorarsanız bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Hayatın muammalarından biri. Belki tanrı her şeyi bildiğini sanan ve daha çok öğrendikçe (veya daha çok öğrendiğini sandıkça) daha çok ukalalaşan insanlarla dalga geçmek için bu düzeni kurdu. “Sen her şeyi bildiğini sanıyorsun ama burnunun dibinde olanların bile farkında değilsin,” demek için belki. Bilim sustuğuna göre nefes alıp verme uzmanı olan Hintli yogilerin bu konuda ne dediğine kulak verelim. Onlar diyor ki vücudunun iyi çalışması için aktif burun deliklerinin iki saatte bir değişmesi gerekir. Eğer değişmezse bu sağlıklı olmadığımızın bir işaretedir. Binlerce yıl önce bu garipliğini keşfeden yogiler bir egzersiz geliştirdi. Bu yazıyı yazmaktaki amacım size bu basit ama çok yararlı egzersizi öğretmek. Sağ burun deliğinizi sağ elinizin başparmağı ile üstünden bastırıp kapatın ve sol burun deliğinizden derin bir nefes alın. Yavaş yavaş. Sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve almış olduğunuz nefesi sağ burun deliğinizden verin. Ta ki ciğerlerinizdeki hava boşalıncaya kadar.Yavaş yavaş.. Ardından sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve sağ burun deliğinizden derin bir nefes alın. Sonra sağ burun deliğinizi kapatıp sol burun deliğinizden nefesinizi bırakın. Bir burun deliğinizden nefes alıp, diğerinden vermiş oldunuz. Her alıp verme bir raunt sayılıyor. İlk seferinde üç defa yapın. Zamanla yediye çıkartın. Alıştıktan sonra günün muhtelif zamanlarında istediğiniz kadar yapabilirsiniz. Grip veya benzeri hastalıklardan dolayı burnu tıkalı olanlar, iyileşinceye kadar bu egzersizi yapmamalıdır. Her zaman her yerde yapılabilecek bu egzersiz üzerinizde yatıştırıcı ve canlandırıcı bir etki yapacak. Özellikle endişeli, heyecanlı veya kızgın olduğunuz zamanlarda yapmanızı öneririm.

Ben Bir Hiçim


54

AKLIMI KAYBEDERKEN Epey yıldan beri New York Review of Books adlı bir kitap eleştiri dergisine aboneyim. New York’ta yayınlanan dergi kitap konusunda belki de Anglosakson âleminin en prestijli yayın. Siyah beyaz ve ucuz gazete kâğıdına basılıyor. İkiye katlanmış gazete boyutunda. Review’ün bu kadar iyi olmasının nedeni eleştirmenlerin kalitesi kadar eleştirilen kitapların seçimindeki ustalık. Eleştirilen kitapların çoğunu müthiş ilgimi çekiyor. Konularının bana yabancı olmasına rağmen veya belki, yabancı olmasından dolayı. Birçok yazı önümde yeni bir dünya veya yeni bir dünyaya giden yol açıyor. Örneğin, Losing my Mind (Aklımı Kaybederken) adlı kitap. Bu kitapta Alzheimer hastalığına tutulan Thomas DeBaggio nasıl yavaş yavaş aklını kaybettiğini anlatıyor. DeBaggio’ ya 57 yaşında Alzheimer teşhisi konuş. Mesleği bahçe işleri ve bu konuda yazılmış üç kitabı var. Alzheimer ilk defa yüz yıl kadar önce Alois Alzheimer adlı bir Alman doktor tarafından gözlenen bir beyin hastalığıdır Nedeni bilinmiyor, tedavisi de yoktur. Yavaş yavaş beynin otomatik olmayan fonksiyonlarını – düşünme, hatırlama, muhakeme gibi – yok eder ondan sonra hastayı öldürür. DeBaggio – beyni ölürken aklını kaybeden adam – bir süre sonra kendinden başka biri olacak. Belki de hiç kimse haline gelecek. Bunu hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Çünkü beyni, tahrip olmuş bir gezegen gibi, ne onun ne de başka hiç kimsenin ulaşamayacağı bir yer haline gelecek. Beyninin hücrelerinde birikmiş her şey teker teker silinecek. Kelimeleri hatırlamayacak. Örneğin portakal görünce onun bir meyve, olduğunu, tadını, dilimlerini, hatırlayacak ama adı aklına gelmeyecek. Elinde üç kestane olduğunda elimde “üç kestane var,” diyemeyecek çünkü saymayı unutacak ve “üç” rakamı aklına gelmeyecek. DeBaggio geçmişi, yaşadıkları, tanıdıkları ile ilgili her şeyi unutacak. Önü ve arkası olmayan bir insan haline gelecek. Anılar gidince geriye hiç bir şey kalır. Başladıktan dokuz ay sonra, yazmak için gerekli kelimeleri artık bulamadığı için, DeBaggio kitabı bırakıyor. Sonunda şöyle yazıyor: “Artık yeni bir dünyanın eşiğinde, tarif etmeğe muktedir olamayacağım bir yerdeyim. Burası benden gizli olan son yerdir. Üzerinde bir mezar taşı var... Burada, anıların durmasını beklerken, çok yalnızım ve korkuyorum ve yorgunum.”

Ben Bir Hiçim


55

BELGRAD ORMANI’NDA Karşıdan hızlı adımlarla tişörtü ve şortlu iki adam geliyor. Düzgün adım yürümelerinden, ellerini hızlı hızlı ileri geri sallamalarından ve emin adımlarından bu ormanda sık sık ve birlikte yürüdükleri belli oluyor. Konuşarak yürüyorlar. Neşeli ifadeleri yaşamlarından ve birbirlerinden memnun olduklarını belli ediyor. Aynı boydalar. İkisinin de saçları kısa kesilmiş. Kır saçlı olanının -- ellibeş yaşlarında gösteriyordu -- eski siyah tişörtünün altında karnı, gencinki kadar düz. Biraz daha yaklaştıklarında baba oğul olduklarını fark ediyorum. İkisinin de ince uzun vücutları bakımlı ve adaleli. Konuşurken dudaklarının arasından görünen beyaz dişleri aynı tornadan çıkmış gibi. Konuştuklarında dudakları kelimeleri şekillendirmek için aynı şekilde kıpırdanıyor. Yaşları arasındaki 30 yıl olmasa ince, uzun, kemikli, esmer yüzlerine bakarak ikiz olduklarını sanabilirsiniz. Fiziki benzerliğin yanında vücut dilleri, yüz adalelerinin değişik ifadeler belirtmek için şekil değiştirmesi de birbirini andırıyor. Yanımdan hızla geçip gittiler. Geriye dönüp baktığımda her ikisinin de sırtlarının aynı biçimde yuvarlak belirli belirsiz öne doğru eğik olduğunu gördüm. Hafif bir kambur gibi. Çocuklar, anne babalarının genetik kulübelerinin kapısına ne kadar sağlam bir iple bağlı olduklarının farkında mıdırlar? Bu genç adam babasının vücudu, vücut hareketleri ve mimikleri ile birlikte huylarını ve karakterinin büyük bir bölümünü de almıştır. Bebekliğinde onu seyrederek dudaklarını kelimelerin etrafında şekillendirmeyi öğrendi. Ve kızgınlığını ve sevincini belirtmek için kullandığı adaleleri onunki gibi harekete geçiriyor. Ondan binlerce kilometre uzakta onun kahkahasını atacak ve onun hiddetiyle kızacak. Büyük bir olasılıkla farkında değil. “Babasına ne kadar benziyor,” dendiğinde bu benzerliğin sadece fiziki benzerlikte kaldığını sanıyor. Şimdi babasının yüzüne baktığı zaman kendi orta yaşlılık yüzüyle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Ama bir gün, saçlarındaki kırlar ve yüzündeki kırışıklıklar gençliğini ihtiyarlığına taşımaya başlarken, bir gün tıraş olurken ya da bir otelin vestiyerinin aynasının karşısında paltosunu teslim alırken aksini gördüğünde, babasına benzemeye başladığının farkına varacak. Hepimiz bir anlamda babalarımız ve annelerimiziz. Ve çocuklarımız. Ölümsüzlük denilen şey bu mu acaba?

Ben Bir Hiçim


56

PORTAKAL AĞACI NE DÜŞÜNÜYOR BEN NE DÜŞÜNÜYORUM Ozanköy Bahçenin denize bakan hududundaki mısır inciri kaktüslerinin yakınında bir Yafa ağacı var. Ağaçta dört olgun portakal var. Yafa portakalların en lezzetli türüdür. Şekli yumurtaya benzer. Kabuğu kolayca soyulur. Soyulduğunda dilimler birbirinden kolayca ayrılır. Bazen her bir dilimin tadı ayrıdır. Bazen aynı dilimin ucu başka, ortası başka tat dadır. Eskiden Türkiye’de çok Yafa bulunurdu. Ancak nerdeyse hepsi söküldü ve yerine daha çok portakal veren – örneğin Washington – türler dikildi. Cebimdeki bıçakla portakalların en ufağını kesip soyuyorum. Dilimleri meydana getiren küçük, sıvı dolu balonlarda meyvenin olgunlaşırken emdiği güneş ışınlarının parıltısı ve rengi vardı. Portakalların üçünü ertesi gün İstanbul'dan gelecek olan çocuklarıma, Selim ile Sara'ya, saklayacağım. Ancak ertesi gün ağaçta hiç portakal yoktu. Herhalde evde olmadığım bir saatte komşu inşaatta çalışan işçiler veya çocuklar girip koparmışlardı. Çocukların Yafa ile tanışmaları gelecek kışa kalacak. Geri eve doğru yürürken aklıma şu soru takıldı: Ben portakalların çalındığının farkındaydım ama ağaç farkında mıydı? Portakalların çalınması beni kızdırmıştı. Portakal ağacı da kızgın mıydı? Ağaç belki de portakallarının kesildiğinin farkındaydı çünkü hafiflemişti; meyveleri taşıyan dallar artık köklerden daha az besin talep ediyorlardı. Ama ağaç portakallarını kesenin sahibi olmadığının, bir hırsızlık olayının meydana geldiğinin, temel bir ahlaki kuralın çiğnendiğinin fakında mıydı? Ahlak kuralları doğaya değil insana aittir. Doğa ahlaksızdır. Meyvelerini kimin kestiği ağaç için ahlaki bir konu değildi. Hatta bir konu bile değildi. Dallarında meyve vardı veya yoktu. Ağaç için konu orada başlayıp bitiyordu. Olay sahiplik konusunda düğümleniyordu. Bana göre, Yafa benim malımdı – onu fidan iken satın almış, bana ait topraklara dikmiş ve yıllarca, meyve verinceye kadar, bakmıştım. Ama ağaca göre durum böyle değildi. O kendinden başka kimseye ait değildi. Bu insanlar için de geçerlidir, diye düşündüm. Biz de kendi kendimizden başka kimseye ait değiliz. Özgürüz. Ama belki de özgürlüğün ağırlığını kaldırmaya gücümüz yetmediği için, nasıl ağaçları kendi malımız sayıyorsak, kendimizi de bir başkasının malı addediyoruz.

Ben Bir Hiçim


57

Kâinat neden var? Neden doğup ölüyoruz? Varlığımızın anlamı ne? Bu soruların yanıtlarını bulamayanların sesleri yükseliyor. Cılız bir biçimde kâinatın kapısının çalıyor.

yeryüzünden

göğe

Ama içeriden cevap gelmiyor. Belki içeride kimse yok. Belki kapıyı o kadar cılız çalıyoruz ki içeriden duyulmuyor. Belki de cevap verildi ama duymuyoruz.

PARDON, ŞU BACAK BENİM Mİ? Çok uzun yıllar önce Ankara’daki bir devlet hastanesinin koridorlarında yürürken duvarda asılı bir tabelada şunları okudum: “Katlanılması en kolay sancı başkalarınınkidir.” Neden hastanede idim, hatırlamıyorum. Hasta olarak olmadığım kesin ama kimi ziyarete gitmiştim? Tamamen aklımdan çıktı. Tabelada yazılanları ise hiç unutmadım. Ağrı insanı feylesof yapıyordu. Tabeladakileri okumak bana da biraz ağrı feylesofluğu bulaştırmıştı. Onun için Ağrının Memleketinde adlı kitabı görünce hemen ısmarladım. Yazarı ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının en ünlü Fransız yazarlarından biri olan Alphonse Daudet (1840-97). Bugün artık edebiyat fakültesi öğrencileri dışında hiç kimse onun eserlerini okumuyor. Oysa romanları ve tiyatro eserleri ona büyük ün ve servet kazandırmıştı. Daudet 17 yaşında Paris’te frengi hastalığı kaptı. Hastalık 25 yıl kadar etkisini fazla göstermeden vücudunda yaşadı. 1880lere gelindiğinde frengi son dönemine girdi ve Daudet’e 12 yıl tarifsiz acılar yaşattı. “Bazı günler var,” diye yazdı: “uzun günler, sanki yaşayan tek şeyim sızım.” Hiç bir zaman iyileşmeyeceğini, hastalığın gittikçe ilerleyerek onu tamamen felç edeceğini, kör olabileceği, akli melekelerini kaybedeceğini biliyordu. “Bu benim,” diye kendini tarif etti: “Tek kişilik bir sızı bandosu.” Bütün tedavileri denedi. Ama o çağlarda frengi tedavisi olmayan bir hastalıktı. İntihar etmeyi düşündü ama karısı vazgeçirdi. İngiliz şair Larkin’in dediği gibi: “Cesaret başkalarını korkutmamaktır.” Daudet ızdırabını ailesine sevdiklerine bir ızdırap konusu yapmadan çekmeğe karar verdi. “Izdırap çekmek hiçbir şeydir,” dedi bir arkadaşına; “Bütün olay sevenlerinizin ızdırap çekmesine mani olmak.”

Ben Bir Hiçim


58

“Sızı her zaman onu çeken için yenidir; çevresindeki insanlar için ise yeniliğini kaybeder,” diye yazdı, benim duvarda gördüğüm yazının felsefesini, başka bir biçimde aksettirerek. “Herkes ona alışacak, benden başka.” Bir gün bir roman haline getirmek amacı ile not tutmaya başladı. Roman hiç bir zaman yazılmadı. Notlar Ağrının Memleketinde başlığı ile 1930 da yayınlandı. Benim okuduğum kitap bunun İngilizce tercümesi idi. “Sızının genel bir teorisi yoktur,” diye yazdı Daudet. ”Her hasta onu yeniden keşfeder ve herkes için sızının doğası değişiktir, her salonun akustiğine göre şarkıcının sesinin değişik olması gibi.” Ümitsiz vakaların gittiği bir kaplıcada, havuzda yanında duran belden aşağı felçli bir adamın yanındaki kişiye şu soruyu sorduğunu duydu. “Pardon, beyefendi, ama şu bacak benim mi sizin mi?” Diğeri, cevap verdi: “Sanırım sizin olacak.”

ÇİÇEKLERİ GERİ VERMEYE GELDİM Havadaki kokuyu ciğerlerime çeker çekmez babam aklıma geliyor. Babamın yeşil orman bekçisi üniforması içinde ormanı kontrol etmek için yaptığı uzun yürüyüşlerden döndüğünde elbiselerinde eve getirdiği koku bu. Karga’da denize bakan orman evinin pencerelerinden içeri giren koku. Üzerinde toprak renkli, dev kertenkelelerin yürüdüğü çam ağaçlarının altındaki çeşmede testiyi doldururken duyduğum koku. Beşparmak Dağı’ndaki orman yolundan yıkıntıların bulunduğu yere giden patikayı tırmanıyorum. Ormana çiçeklerini geri vermeye geldim. Babamın ruhu acaba buralarda dolanıyor mu yoksa başka yerlerde daha büyük, daha el değmemiş, daha güzel kokan ormanlar mı buldu? Yoksa insanı nasıl doğduğu topraklar çekerse, ruhu da yaşadığı dünya mı çekiyor? Patikada önümde kahverengi, sarı benekli kelebekler uçuşuyor. Rüzgârın uğultusundan başka ses yok. Birileri püskürtme mavi boya ile patikanın kenarındaki kayaların üzerine işaretler koydu. Artık Kuzey’e gelebilen Rumların işi olabilir mi? Zirveye tırmanıp adanın içine bakan yamaçtan aşağı yürümeye başlıyorum. Patika boyunca devam eden işaretler yıkıntıların yanında sona eriyor. Dağın yamacından görünmeyen keçilerin çıngırak sesleri geliyor. Serçe sesleri duyuyorum. Ormanın seyrekleştiği açıklıkta bakımsız keçiboynuzu ve zeytin ağaçları var. Yalnız duvarları ayakta kalmış taş bir binanın içinden bir servi ağacı yükseliyor. Ağacın yaşı binanın çok uzun yıllar önce terk

Ben Bir Hiçim


59

edildiğini söylüyor. Acaba burası savaştan sonra terk edilen bir küçük manastır mı, yoksa yalnızlığı seven bir çiftçinin evi mi idi? İnsan eli ile düzletilmiş mağara, kuyu karışımı yerin içindeki kaynağın bulunduğu yere yürüyorum. Su birikintisinin içine dökülen su sesi geliyor. Eskiden, burada insanlar yaşarken, su yeraltı kanallarından geçerek biraz ilerideki havuza akıyordu. Havuzun içi çamur doldu, duvarları yıkıldı. Ovada küçük bir kasaba görünüyor. Oradan araç sesleri geliyor. Bir şarkı duyuluyor ve askerlerin rap rap yürürken bağırdıkları sloganlar. Cebimdeki naylon torbayı çıkarıyorum. İçinde evimin bahçesindeki çiçeklerden topladığım yüzlerce kırmızı-turuncu, kibrit başı büyüklüğünde tohum var. İlkbahar yağmurlarından sonra açan bir çiçeğin tohumları. Yetişmeleri için insan eli ile sulanmaya ihtiyaçları yok. Yürürken tohumları bir eski zaman çiftçisi gibi toprağa saçmaya başlıyorum. Tohumlar topraktaki kuru otların arasına düşüp kayboluyor. Tutacaklar mı?

EMİNEM Çocuklar büyüyor. Mayıs’ta Selim on, Sara sekiz yaşına bastı. Dün Selim beni odasına çağırıp elbise dolabının üzerine yapıştırdığı okumayı bitirdiğim gazetelerden kesilmiş- futbolcu fotoğraflarını gösterdi. Öğleden sonra onu berbere götürdüm. Berberden saçlarını kaleci Oliver Kahn gibi kesmesini istedi. Tıraştan sonra Capitol'e gidip ona beyaz rap’çi Eminem'in bir CD'sini aldık. "Sen genç değilsin ama yaşlı gibi de davranmıyorsun," dedi Selim arabada eve dönerken. "Ne demek istiyorsun?" "Bana Eminem CD'si alıyorsun. İçinde küfür olduğunu bilmene rağmen. Neden?" "Ben çocukken, zararsız olduğunu bildiğim birçok şeyi bana yasaklıyordu annem babam. Aynı şeyi ben sana yapmak istemiyorum." İki eliyle tuttuğu CD kucağında bana bakıyor. Ekliyorum: "Ayrıca ben almasan bile Eminem'i ya dinleyeceksin, ya televizyonda, ya da okul minibüsünde." Biraz durduktan sonra gülüyorum.

Ben Bir Hiçim

arkadaşlarında


60

"Ayrıca Eminem'i ben de dinlemek istiyorum. Ara sıra senden yürüteceğim." Sara'nın odasının duvarlarında ise Madonna ile Shaqira'nın resimleri var. Eşim banyodaki aynanın kenarına çocukların bebeklik fotoğraflarını iliştirdi. Daha yürümeye başlamamış bir Selim, yemek masasının altından kaplumbağa gibi başını kaldırmış, iri gözlerle fotoğrafını çeken kişiye bakıyor. Bir başka fotoğrafta bebek Sara kucağımda uyuyor. Çocuklar o fotoğraftaki günlerini hâlâ hatırlıyor. Şimdiki yaşları ile o yaşları arasında uzun yıllar yok. Bana ise o fotoğrafın sabitleştirdiği bebeklik günleri çok uzun bir zaman önceymiş gibi geliyor. Ben burada oturup bu yazıyı yazarken onlar bir kat aşağıda, yataklarında büyüyorlar. Benim büyümem durdu. Ben içime doğru çöküyorum. Ufalıyorum. Yuvarlaklaşıyorum. Ağarıyorum. Kireçleniyorum. Onlar derilerini dışarı iterek büyüyorlar. Ayakkabıları küçülüyor, iç çamaşırları ufalıyor, pantolonları çekiyor, etekleri dizlerinin üstünde kalıyor. Çocukları görmek için insanın gözlerinin açık olması gerek. Keşke gözlerim geç açılmış olmasaydı.

HAMAKTA Ozanköy Çiçek açmış turunç ağacının altındaki hamakta kitap okuyorum. Ağaçta, çiçeklerden başka beş-altı turunç var. Turunç portakaldan daha turuncu, daha yuvarlak ve cildi pütürlü. Uzanarak erişilemeyecek kadar yüksek dallarda oldukları için toplanamamışlar. Narenciye ağacı önce yeraltından çektiği suyu meyvesinin içine doldurur. Meyve olgunlaştığında toplanmazsa ağaç bu defa suyu yavaş yavaş geri çeker. Meyve küçülmeye, kabukla meyve arasında bir boşluk oluşmaya başlar. Sonra bir gün turunç pat diye yere düşer. Ağacın altı beyaz, dolgun etli turunç çiçekleriyle dolu. Aşağılarda bir yerlerden; köyle deniz kenarındaki düzlükten, ara sıra makineli tüfek sesi geliyor. Bir yerlerde askerlerin atış poligonu olmalı. Burnumu ağaca çevirip derin bir nefes çekiyorum. Ağaçtan bir turunç çiçeği düşüyor ve hamağın inişinden yuvarlanıp elimle alabileceğim bir yere geliyor. Belimden ayaklarımın olduğu yere kadarki bölüm hamağın inişi, belimle başımın arasındaki yerse hamağın yokuşu.

Ben Bir Hiçim


61

Bahçe duvarının ardından, evin arkasında bir yerlerde denize doğru inmeye başlayan güneş önce ayaklarımı terk etti. Ardında bıraktığı gölge yavaş yavaş yukarı doğru ilerleyerek bütün vücudumu kapladı. Ellerimin hafif hafif üşümeye başladığını hissediyorum. Saat beşe yirmi beş var. Dalların arasından uçan bir kırlangıç görüyorum. Bu sene gördüğüm ilk kırlangıç bu. Hep evimin saçaklarının altına yuva yapsınlar istedim ama 15 yıldır bu isteğim gerçekleşmedi. Evin olukları ile dam arasındaki yerlerde, eve taşındığımdan beri serçeler yaşıyor. Dam aktarıldığında veya oluklar değiştirildiğinde ister istemez yuvaları harap oluyor ama inşaat biter bitmez hiçbir şey olmamış gibi, ağızlarında taşıdıklar kuru otlar ve dal parçacıklarıyla geri dönüp yuvalarını yeniden yapıyorlar. Kırlangıçlar serçelerden dolayı evimden uzak durmalı. Arkamdaki gökten arıkuşlarının ötüşü geliyor. Serçeler öterek güllerin üzerinde spiral bir galaksi gibi döne döne uçuyorlar, sonra mersinin üzerine konuyorlar, sonra kalkıp, yine döne döne başka bir ağaca doğru uçuyorlar. Bunu sadece keyif için yaptıklarına eminim. Ağaçtan bal toplayan arıların vızıltıları geliyor. Hayatları bal toplama mesaisi içinde geçen bu yaratıklar kendilerini nasıl hissediyor? Kafası sürekli çiçeklerin içinde olmak, genç bir şehzadenin kafasının gün boyu değişik cariyelerin göğüslerinin arasında olmasına benzer bir duygu mu? Yoksa her gün madene inip mesai yapmaya mı benziyor? Ve gene aşağılardan bir makineli tüfek sesi.

HER CANLI YAŞAMI TADACAKTIR Everest'in zirvesinden okyanusların en derin vadilerine kadar yeryüzünün her santimetre karesinde yaşayan canlı yaratıklar var. Su, organik molekül ve enerji kaynağı olan her yerde hayat var. Antartika'nın kuru ve donmuş topraklarında hiçbir şey yaşayamazmış gibi görünür. Ama mikroskop altında bu toprakları inceleyen biyologlar, oraların extremophile sınıfına giren bakterilerin evi olduğunu bilir. Extremophile uçta, yeryüzündeki biyolojik tolerans sınırlarının en uç bölgelerinde yaşamayı seven yaratık anlamına gelir. * Bunların bir cinsi hypertehrmophiles'lerdir, had safhada sıcak seven yaşam yoldaşlarımız... Hiper-sıcak seven canlıların piri, okyanusların tabanına sızan yanardağ kanallarında yaşayan Pyrolobus fumarii adlı bakterilerdir. Bu arkadaşlar için ideal ısı 221 derece santigrattır, yani suyun kaynama noktasının çok çok üstü. Ama 235 derece santigrada kadar terlemeden çiftleşip çoğalma yeteneklerini korurlar; 194 derece santigrat ise onlar göre biraz fazla soğuk olduğu için üremeleri durur.

Ben Bir Hiçim


62

Bir de asit seven acidophil'ler var. Bu çelebiler de kükürtlü sularda yaşamaktan hoşlanıyor. Barophile'ler, yani basınç altında yaşamaktan hoşlananlar, okyanusun tabanında hüküm sürmekteler. Japon bilim adanılan 1996 yılında okyanusların en derin noktası olan 11 kilometre derinlikte yüzlerce çeşit bakteri ve mantar türü bitki buldu. Uçta yaşama şampiyonluğu Deinococcus radiodurans adlı bir bakteri türüne aittir. Bu arkadaşlar da radyasyon seviyor ve radyasyona müthiş dayanıklı. Bir insan 1000 rad radyasyona tâbi tutulduğu zaman (Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombasının yaydığı radyasyona yakın) bir - iki hafta içinde ölür. Deinococcus, bunun bin misli radyasyona tâbi tutulduğunda (1.000.000 rad) biraz yavaşlar ama yaşamaya devam eder. Ve 3.000.000 rad radyasyonda bile çoğu ölürken bazıları yaşamaya devam eder. Süper bakterinin bu akıllara durgunluk veren radyasyon bombardımanlarından bile sağ çıkmalarının nedeni DNA'larını tamir edebilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Bütün organizmaların zarar gören DNA'larını tamir edebilme yeteneği var. Ama sıradan bir bakteri DNA'sında meydana gelmiş iki üç kopuğu aynı anda tamir edebilirken Deinococcus dostumuz aynı anda 500 kopuğu tamir edebiliyor. Bunu nasıl yapabildiğinin sırrı bilim adamları tarafından çözülebilmiş değil. Süper bakteriler uzay yolcusu olabilir mi? Uzaydan Dünya'ya gelmiş veya Dünya'dan uzaya kaçıp kâinata dağılmış olabilirler mi? Bir zamanlar dünyaya yaşamın uzaydan gelmiş olabileceğini söyleyenlerle dalga geçiliyordu. Ama şimdi bu olasılıklar ciddi ciddi inceleniyor. Çünkü süper bakteriler o kadar dayanıklı ve "ölümsüz" ki, Dünya'dan uzaya uçup, canlı bir biçimde Mars'a konup orada çoğalmış olabilirler. Veya bunun tersi de olmuş olabilir. Belki de uzayda uçuşan ve birçok yerde hayatın çakmağını çakan milyarlarca böyle canlı organizma var. Bugüne kadar bilim adamları dünyada yaşayan 1,5 milyon ile 1,8 milyon arasında canlı yaratık cinsi bulup isimlendirdi. İsmini bilmediğimiz, bulunmayı bekleyen 3,6 ile 100 milyon arasında yaratık olduğu tahmin ediliyor. Demek ki tüketip tahrip etmekte-olmakta olduğumuz, orman vasfını kaybetmekte olan yeryüzünde daha tanışmadığımız milyonlarca yaratık var. Kim bilir bunlar arasında büyüklü küçüklü muhteşem ne kadar çok yaratık var.

Ben Bir Hiçim


63

BEN BİR ORMAN KÖYLÜSÜYÜM Vancouver Adası Marmota'sının durumu sizi üzüyor mu?.. Beni çok üzüyor. Biyolojik adı Marmota vancouverensis olan bu marmota veya sincaptan dünyada 70 kadar kaldı. Daha doğrusu okumakta olduğum Yaşamın Geleceği adlı kitabın yazıldığı 2000 yılında bu sayı 70'ti. Kestane-beyaz renkli, arka ayaklarının üzerinde durup dünyayı seyreden bu sevimli yaratığın nesli Çin pandası ve Yeni Zelanda koalası gibi süratle tükeniyordu. Bu yok oluşun nasıl meydana geldiğini, nedenlerini size uzun uzun anlatabilirim ama şunu bilmek yeterli: Sincaplar, yaşadıkları sarp ormanı çevreleyen ağaçlıkların kesilmesi üreme ve yaşama adetlerini olumsuz etkilediği için artık çoğalamıyorlar. Kosta Rika Adası'na parçalanıyor mu?

has

Buzo

periglenes

kurbağası

için

yüreğiniz

Benimki parçalanıyor. Erkekleri fosforlu portakal suyuna batırılmış gibi parlayan bu kurbağalar sadece Kosta Rika'nın Monteverde adlı dağ ormanında yaşarlardı. İlkbaharda, çiftleşme mevsiminde ortaya çıkışları yüz binlerce yıllık geçmişe sahip bir doğa şöleni idi. 1987 ilkbaharında da yüz binlerce kurbağa her zaman olduğu gibi sakladıkları yerlerden çıktı. Bir yıl sonra bilim adamları ormanda sadece beş Buzo periglenes buldu. Bir yıl sonra onlar da ortadan kayboldu. Bu kurbağa neslinin tükendiği var sayılıyor. Artık kâinatta böyle bir yaratık yok. Ben bir orman köylüsüyüm. Ağaçları apartmanlardan, Tanrı'nın vahşi yaratıklarını, iki ayağının üzerinde yürüyüp kendini uygar sanan barbarlardan daha çok severim. Köyü kente tercih ederim. Dua etmek istediğimde camiye değil ormana giderim. Orada, çözülmeyi bekleyen bir sırrın ipuçları gibi, yaradılışın ilk günlerinden kalma bir koku, hava ve duruluk var. Her geçen yıl ormanda beni daha büyük bir sessizlik karşılıyor. Uçan, dört ayak üstünde yürüyen, sürünen yaratıklar -yaşam yoldaşlarımız- büyük bir süratle tükeniyor. Tükenenler hiçbir zaman geri gelmeyecek. Türkiye'de doğaya karşı o kadar duyarsız ve umursamazız ki doğayı bizimle paylaşan yaratıkların ne sayısını, ne cinsini ne de hangilerinin tükendiklerini ve tükenmekte olduklarını biliyoruz. Çocuklarımızı, çocuklarımızın çocuklarını ve çocuklarımızın çocuklarının çocuklarını müthiş bir yalnızlık bekliyor. Kuş seslerinin duyulmadığı ilkbaharlar, balıksız denizler ve sessiz ormanlar. Hükümetin ise Türkiye'nin süratle yok olmakta olan ormanları için yapmayı düşündüğü tek şey orman olma vasfını kaybeden ormanları satmak. Bu her şeyi açıklıyor.

Ben Bir Hiçim


64

Bir hükümetin "orman olma vasfını kaybetti" diye ormanları satması bir kız lisesi müdürünün artık bakire olmayan kızları "kız olma vasfını kaybetti" diye pazarlamasından fazla farklı değildir.

AĞACI İNCE GÖVDESİNDEN YAKALAYIP Başımı yukarı kaldırıp yapraklarında duran yağmur damlalarının üzerime düşmesi için ağacı ince gövdesinden yakalayıp salladım. Kısa küçük bir sağanak. Güneş doğmadan önce, sabah ezanı ile çocukların okul için uyandırılma zamanı arasında yağan yağmurdan arda kalan damlalar üstüme düştü. Bu yağmurun çatı katındaki odamın damında çıkardığı seslerle uyandırıldım bugün. Pencerelerden belli belirsiz bir ışık geliyordu. Lambayı yakıp saate bakınca bunun ay ışığı değil güneşin ilk habercisi olduğunu anladım. Saat altıya yirmi beş vardı. Gün ne kadar geç ağarıyor artık. İngiliz şair Philip Larkin bu saatlerde uyandığında, yatak odasının perdelerinin arkasından ışıkla beraber ölümün de girdiğini görürdü. Bütün hayatı boyunca yok olma korkusu ile yaşadıktan sonra 1985'te 63 yaşında gırtlak kanserinden öldü Larkin, arkasında gecen yüzyılda yazılmış en güzel şiirlerinden bazılarını bırakarak. Melankoli, kızgınlık, acı ve serbest seks yıllarına geç kalmış olmanın üzüntüsünü seslendiren şiirler. Bir insan kuşunun ötüşleri. Bu odaya ölüm giremez, sadece ışık girebilir çünkü burada çocuklarım uyuyor. Ayakucumdaki yatakta. Sara (8) başı benden taraf, omzunda yatan küçük ayısı ile birlikte uyuyor, siyah uzun saçları yastığa yayılmış. Selim (10), ona ters, yatağın başında uyuyor. Köşeye kaçmış, yorganı başından aşağı çekmiş, gelmekte olan okul saatinden gizlenmeye çalışıyor. Saat altı buçuğa doğru onları uyandırıp kahvaltılarını yedirip yolcu ediyorum. Sonra arabaya atlayıp koruya yürüyüşe gidiyorum. Gök kapalı ama yağmur dindi ve havada yaz artığı bir sıcaklık var. Genellikle bu saatlerde çoğu tesettürlü kadın koşucularla dolu olan ağaçların arasındaki yürüyüş yolu boş. Yağmur olasılığı onları evlerine kapattı. İnsanların yağmurda ıslanmaktan bu kadar korkmaları ne kadar acayip. Ama böylesi benim için daha iyi. Tenha. Defne kokusunu içime çekerek yürüyorum. Yaz tatilinde Almanya'da satın aldığım yürüyüş ayakkabı ve çorapları içinde ayaklarım uyuyan bebek gibi sıcak ve rahat. Kimsin? Bu gezegende işin ne? Kilometrelerce uzun damarlarının içinde kilolarca kan dolanıp duruyor, senin yardımına hiç gereksinim duymadan kalbin çarpıyor, ciğerlerin nefes alıp veriyor, besinler küçük parçaları ayrılıp vücudun değişik yerlerindeki hücrelere yollanıyor. Metrelerce uzun bağırsaklarında milyarlarca ve milyarlarca bakteri var, kimi yararlı, kimi zararlı. İçinden sürekli düşünceler geçen beynini bilim adamları kâinattaki en karmaşık şey olarak tarif ediyorlar ama bu beyin ne kâinatı anlıyor ne de kendini.

Ben Bir Hiçim


65

Uyuyorum ve uyanıyorum sanıyorsun ama uyutuluyorsun ve uyandırılıyorsun. Âşık oldum sanıyorsun ama seven de sevilen de sen değilsin. Yurt bellediğin bu belde sana değil orada kendi takvimlerine ve programlarına göre faaliyet gösterenlere ait. Bu faaliyetlerin belediyesi sen değilsin. Senin içinde, senden bağımsız oluyor bütün bu karmaşık, akıl almaz işler. Durmadan içine bir şeyler sokup içinden bir şeyler çıkarmak zorunda olduğun bu gövdenin sahibi kim? Seni neden içine yerleştirdi? Daha önce neredeydin? Buradaki işin bitince nereye gideceksin? Ne öğrenmiş olarak? Yanında bir şey götürebilecek misin? Burası ilk ve son durağın mı? Yoksa geçerken mi uğradın? Fırtınada batan gemiden kurtulup yüzen bir kapıya tutunan yolcu gibi, bilincine tutunmağa çalışıyorsun. Ne kadar dayanabileceksin?

DİKENLİ KABUK AÇILDIĞINDA Dikenli kabuk açılınca içindeki meyve pıt diye yere düşüyor. Kısa bir mesafe yuvarlanıp duruyor. Atkestaneleri. Sonbaharın geldiğini haber veriyorlar. Koruda, kuru yapraklar arasında, yağmur suyunun akması için yol kenarına inşa edilmiş arkların içinde, antikacı dükkânında duran mobilyalar gibi cilalı ve parlak duruyorlar. Birbirlerine benziyorlar ama dünyadaki bütün atkestanelerini toplayabilseydiniz, herhangi birinin tıpatıp diğerinin eşi olmadığını görecektiniz. Kadının yumurtasına ulaşmak için yarışan milyonlarca tohumdan her birinin diğerinden farklı olması gibi. Yaşayan her şey gibi esasında... On yıl önce, oğlum Selim bebekken, annesi uyuyabilsin diye, her sabah onu sırt çantama yerleştirir, yürüyerek koruya götürürdüm. Tepeye tırmanırken sağa sola bakarak dünyayı seyreder sonra başını omzuma dayayarak -kokusu burnumda- uyurdu. Uyuduğunu vücudunun ağırlaşmasından anlardım. Uyuyan bebek uyanık bebekten ağırdır, bu her ne kadar fiziksel bakımdan olanaksız olsa da. Yürümeye başlayınca, koruya geldiğimizde onu sırtımdan indirerek yürütmeye başladım. Atkestanelerini görünce koşar, çömelip onları cebine doldurmaya, keyif sesleri çıkararak, sağa sola atmaya başlardı. Bir kestaneyi ayakkabımın burnu ile yolun ortasına iterek -kimsenin izlemediğinden emin olduktan sonra- korkunç bir şut patlattım. (Bir gün denemelisiniz. Çok keyifli bir iş.) Kestane havada bir kavis çizerek uçtu, yüksek çamın altındaki kaldırımda karnını doyuran karganın yakınında yere düştü. Karga "gıda geldi" sevinciyle "gaak" diye zıplayarak yaklaştı, atkestanesi olduğunu görünce bana "bula bula bunu mu bana layık gördün," diyen dargın bir bakış atarak yavaş adımlarla kaldırımdaki eski uğraşına döndü.

Ben Bir Hiçim


66

Bu saatlerde -akşamüstüne doğru- koruda sevişmek için gelen evsiz liseli gençler var. Çoğunlukla kızlar erkeklerin kucağında oturuyor, iki başlı bir yaratık meydana getirerek. Birbirlerine duyduktan isteğin ağaçlan kökünden söken, gemileri alabora eden rüzgârlar gibi şiddetli olduğunu vücutlarının birbirine değişinden anlıyorsunuz. Benim gibi yürüyüşe gelen birisi köşeyi döndü mü (bir defasında köşeyi dönmeden önce bastırılmış küçük bir çığlık duydum) ayrılır gibi oluyorlar, sanki ayıp bir şey yapıyorlarmış gibi. Başlarını sağa sola çevirmelerinden, ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam edebilmeleri için arkamı onlara verip kestanelerin arasından geçerek tepeye tırmanmaya başlamamı sabırsızlıkla bekledikleri biliyorum. Kızlar, tanınmaktan çekindikleri için yüzlerini yoldan geçen birinin görmesini zorlaştırmak amacıyla gelenin bakış açısından kaçıracak şekilde yavaş yavaş bir tarafa sonra diğer tarafa çeviriyorlar. Veya sevgililerinin omzuna gömüyorlar. Uzmanlık isteyen işler. Rahatsız etmemek için hızlı adımlarla önlerinden geçiyorum. Aklıma erotik düşünceler düşüyor. İnsan ölünceye kadar cinselliğin karabasanını çekmek zorunda. Evde, mutfak masasının üzerinde su bardağında sarı bir kardelen var. Sonbaharın ikinci nişanesi.Muhakkak Nuriye Hanım'ın bahçesinden gelmiştir.

KİLİMİN SIRRI Bugün banyodaki kilimde bir püskürme olduğunun fark ettim. Herhalde o noktadaki iplikler eskiyip koptu, uçları püskürdü. Orada küçük bir tutam yün var gibi. Yünün yumuşaklığını hissetmek için dokununca parmağım içinden geçti. Delik. Zamanla delik büyüyecek. Başka yerlerde de delikler açılacak. Kilim parçalanacak. Atılacak. Beyazın hâkim olduğu el dokuması bu küçük kilimi karım (o zaman daha karım değildi) on beş sene önce satın aldı. Tarabya’da bir ev tutmuştuk. Onu döşerken Kapalı Çarşı’dan aldı. Tarabya’dan Sarayarkası Sokak’ta tuttuğumuz daireye gitti. Oradan – biz bir süre Kıbrıs’ta yaşarken depoda bekledikten sonra – buraya Kuzguncuk’a geldi. Çocuklar doğdu, üzerinde emeklediler, ilk adımlarını attılar, büyüdüler, kilim delindi. Karım bu kilimi içindeki delikle satın aldı. Aldığında kilim delik değildi, tabii. Ama onbeş sene sonra tam orasından delineceği hücrelerinde kayıtlıydı. Yünü eğirenler, kök boyayı yapanlar, ipliği boyayanlar, kilimi dokuyanlar da kilimin bir gün gelip orasından delineceğini bilmiyorlardı. Ama bilseler de bilmeseler de kilim ellerinden onbeş sene sonra ilk orasında bir delik açılacak şekilde çıktı. Kapalıçarşı’daki tamircilerden birine götürüp yaptırtabilirim, tabii, ama sanırım tamirat kilimin değerinden fazla tutar. “Değmez,” diyecekleridir. Bir başka şey daha var. Birçok şeyi oluruna bırakmak eğilimindeyim, genellikle. Kaderciyim biraz.

Ben Bir Hiçim


67

Kâinattaki her şeyin içinde – elektronlardan galaksilere, kilimlerden kedilere – sonunun başlangıcını taşıyan bir “delik” var. Güneş ömrünün iki milyar yılını tüketmiş orta yaşlı bir yıldızdır. Saniyede yediyüz milyar ton hidrojeni helyuma çevirerek ışık ve ısı üretiyor. Bu korkunç tüketim hızı üç ile beş milyar yıl daha sürecek. Bir gün hidrojen tükenince güneş helyum yakmaya başlayacak ve o kadar ısınacak ki okyanuslar tebahur edip uçacak, yeryüzünün sathı eriyip kaynamaya başlayacak. Sonra güneşin ışığı tamamen kaybolacak ve gezegenler bir daha aydınlanmamak üzere ebediyen karanlığa bürünecek. Her şey aynı kurallara tabidir. Yeni eskir. Sıcak soğur. Işık karanlık olur. Her şey aynı yöne akar. Hiçbir şey geri dönmez. Köpek havlamasını geri alamaz. Çocuk annesinin karnına dönemez. Kâğıt ağaç olamaz. Fırtına gemiyi batırır, batmış gemiyi batmadan önceki haline getiremez. Derinde, göremediğimiz bir yerlerde, her şey birbirine bağlıdır, aynı bütünün bir parçasıdır, aynı gerçekle açıklanır.

FARELER VE ÇARELER “Her şey yolunda mı?" diye soruyorum bahçıvana, hoş geldin hoş bulduk faslı bittikten sonra. "Hem iyi hem kötü" diye cevap veriyor Mehmet. Ozanköy' deki evin bahçesinde, mutfak kapısının önünde, yaseminin altındayız. Yüzünün ciddi bir ifade almasından, önce kötü haberi vereceğini anlıyorum. "Valla hiç anlayamadım. Ben böyle bir şey görmedim. Bir şeyler pencereleri yiyor." Parmağı ile işaret ettiği mutfak penceresinin alt kısmı yenmiş, ahşabın boyasız eti ortaya çıkmış. Görür görmez nedenini anlıyorum. "Fare" diyorum. "Nasıl anlayamadın? Pisliklerini de mi görmedin?" "Valla hayret bişiy,” diyor. “Bu yaşıma geldim böyle bir şey görmedim." Önce dışarıdan sonra içeriden evi tarassut ediyorum. Bir gece önce İstanbul'dan geldiğimde gece yarısını geçiyordu. Hemen yatıp uyuduğum için hiçbir şeyin farkına varmamıştım. Fareler üst katta balkon kapısını yiyip bir delik açtıktan sonra kapının arkasındaki camlı kapıyı da yemeye başlamışlar. Alt katta ikinci bir pencereyi yeme teşebbüsü var. Ahşap mutfak çekmecelerinden ikisi de içeriden ısırılmış. Her tarafa yayılmış fare pisliklerinden anlıyorum ki ben İstanbul'da iken fareler evde cirit atmış. Homurdanarak mutfak dolabındakileri çıkarıp bulaşık makinesinde yıkamaya başlıyorum. Çekmeceleri teker teker çıkartarak siliyorum.

Ben Bir Hiçim


68

Bu arada işe yaramadığını düşündüğüm şeyleri çöp torbasına doldurarak mutfak kapısının önüne diziyorum. Ne kadar da çok lüzumsuz şeyler varmış - tozlu kavanozlar, plastik eşyalar, müzelik mutfak makineleri, biberonlar, bezler siyah çöp torbalarına yollanıyor. Kuşatılmış bir şehir kadar keyifsizim. İçeride kısılıp kalmış da kaçmak için pencereleri ve kapıları içeriden yemiş olsalardı, bir derece. Ama dışarıdan içeri girmeye çalışmaları kabul edilmesi mümkün olmayan saldırgan bir dış politika karşısında olduğumu gösteriyor. Oysa aramızda centilmenlik anlaşması olduğunu sanıyordum. Herkes gibi Tarım Dairesi'nin parasız dağıttığı zehirleri kullanıp onları öldürmeyecektim. Keçiboynuzu ve bademlerimden keyiflerince yiyebilmekte hür olacaklardı. Bahçeye yılanlar, tilkiler, kirpiler ve susamış diğer bahçe yaratıkları için yerleştirdiğim taş kaptan doya doya su içebileceklerdi. Karşılığında, kapılan ve pencereleri her zaman açık olan evimden içeri girmeyeceklerdi. Kuzguncuk'taki evimden altı-yedi yıl kadar önce büyük bir fare istilasını püskürttüğüm için ne yapacağımı biliyordum. Bakkaldan Tibtrap "zehirsiz kuvvetli fare yakalayıcı" yapışkan aldım. Mukavvalara sürdüm. Orta yerine, dokunmadan, küçük peynir parçacıkları yerleştirdim. Fareler buzdolabı, çamaşır makinesi gibi aygıtların arkasında saklanıyorlar. Buralardan çıkarken geçecekleri yerlere yerleştirdim. Ertesi gün kalktığımda buzdolabının yanındaki yapıştırıcının üzerinde iri yarı bir adamın orta parmağı büyüklüğünde, kuyruğu gövdesinden uzun bir fare debeleniyordu. "Oğlum" dedim. "Adın üstünde. Tarla faresi. Evimde ne arıyorsun? Şimdi debelen bakalım. Seni İnönü bile kurtaramaz. Beni katil ettin." Mehmet Tarım Dairesi'nden zehir almaya gitti. Döndüğünde ona iyi haberin ne olduğunu sormalıyım.

YÜRÜYEN BANKLARIN VERDİĞİ MESAJ NE? Kuzguncuk'ta deniz kenarında bir park var. Birinci Boğaz Köprüsü'nün Anadolu ayağının yanında başlayan, Cemil Molla Yalısı ile Üryanizade Nakkaş Baba Camii'nin ikiye böldüğü bir park. Parkın çimenli ve ağaçlı alanının bittiği yer ile denizin başladığı nokta arasında dar bir yol var. Yürürken Boğaz yanınızdan hızlı bir nehir gibi akar. Bazen aşağıya, Marmara'ya, bazen yukarıya, Karadeniz'e doğru. Kış aylarında durup yüzümü kuzeye verdiğimde uğultulu köprünün altından geçip yüzüme vuran ıslak rüzgârın ta Sibirya'dan geldiğini hissederim. Geçen gece çocuklarımla yürürken sekiz yaşındaki kızım Sara "suya düşersem ne yaparsın" diye sordu.

Ben Bir Hiçim


69

"Arkandan atlarım, ama deneme" dedim. "Senden bir saniye sonra atlasam bile benden yirmi metre ileride olursun. Seni yakalayamam. Ne kadar hızlı aktığını görüyor musun?" Mevsimden mevsime parkın müşterileri değişir, azalır ve çoğalır, manavın sergisindeki meyveler gibi. İçinde olduğumuz bu günler, balık avlayanların mevsimi. Çimenlerin bittiği, yürüyüş yolunun başladığı yerde banklar var. Yerlerinden kıpırdamamaları için belediye bankları betondan yaptırdı. Sadece oturulacak yerleri ahşap. Her biri yüzlerce kilo ağırlığında ama hiçbiri konduğu yerde durmuyor. Parkın müşterileri, kendi amaçlarına daha iyi hizmet etmesi için bankların yerini sürekli değiştiriyor. Sekiz kişilik bir grup, örneğin, birlikte oturabilmek için iki bankı yan yana çekip birleştiriyor. Sonra öylece bırakıp gidiyor. Bir başka sekiz kişilik grup, herhalde yüz yüze oturmayı sevdikleri için, bankları çekip karşı karşıya yerleştiriyor. Bir de mahremiyetine düşkün olanlar var. Bunlar bankları fazla ortalık yerde bulduklarından çekip çimenlerin üzerine, ağaçların altındaki kuytuluklara koyuyorlar. Bunlar, daha çok birbirlerine değerek oturmak niyetindeki fısıltılı sevgililer. Lebideryacılar bankları ta deniz kenarına kadar sürükleyip neredeyse ayakları suyun üzerinde sallanarak oturuyorlar. Bu konu günlerce aklımı kurcaladı. Neden, diye düşündüm, banktan olduğu yerde bırakmıyorlar, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi? Sonunda şu sonuca vardım. Kamu alanını özel alan olarak gördükleri için böyle davranıyorlar. Parkı kendi evlerinin bahçesi gibi gördükleri için bankları istedikleri yere yerleştirmekte kendilerini özgür hissediyorlar. Esasında hoş bir şey bu; bu sahiplenme. Kentlinin kent ile olan ilişkisi için bir ipucu, açıkçası pek fazla çözemediğim ama olumlu gelen bir şey. İstanbul'da çok az "İstanbullu" var. Çoğumuz hâlâ köylülüğümüzü kaybetmedik, tam kentli değiliz. Ama bu da olumlu. Çünkü bir tür masumiyet ve saflık bu, hâlâ kaybetmemiş olduğumuz, Batının yitirdiği. Batı şehirlerini dünyanın en merhametsiz ve gaddar alanları haline getiren o soğukluk ve yabancılaşma daha bizi pençesine almadı. Onun için İstanbul hâlâ güvenli. Yürüyen banklardan alınacak dersler var, tam anlamıyla kestiremediğim. Bu konuyu düşünmeye devam etmeliyim.

Ben Bir Hiçim


70

FINDIK! HANGİ CEHENNEMDESİN? Tık, tık, tık. Sol ayağımı her öne attığımda blucinimin cebindeki, küçük beyaz plastik kutunun içindeki haplar tık, tık diye ses çıkarıyor. Küçük pembe haplar. Onyedi aydır onları cebimde taşıyorum. Kalp krizi geçirirsem ağzıma atmam için orda duruyorlar. Kalp krizi geçirirken cebimi veya ağzımı bulabilirsem tabii. Ne olacağını hep birlikte biliyoruz. Kalp krizi geçirdiğimde kutuyu evde unutmuş olacağım. Son gördüğüm şey bir nanik işareti olacak. Çok komik. Bu saatte koruda benden, kargalardan ve köpeklerden başka kimse olmamalı ama işte karşıdan kendi kendi ile konuşarak bir adam geliyor. "Bu saatte burada olmamalıydın" diyor yanımdan geçerken. Bana hitap edip etmediğini anlamak için başımı çeviriyorum ama o konuşarak yoluna devam ediyor. Bir gün ben de denemeliyim. Görüşmecin kendin olduğun zaman belki kendini hiç yalnız hissetmezsin. Yarın Pazar. Ne yazacağım? Acaba ben de bazı meslektaşlarım gibi Pazar günleri kadınlar ve aşk konusunda mı yazsam? Seks konusunda yazabilirim. Ama kadınlar konusunda yazamamam çünkü kadınları tanımıyorum. Bazen kadın olmak nasıl bir duygu, diye düşünüyorum. O uzun saçlı, yumuşak, memeli, geniş kalçalı gövdenin içinde olmak, emzirildikten sonra kuştüyü bir yastığın üzerine yatırılan bir bebek olmaya benziyor mu? Yoksa kadın olmak erkek olmanın başka bir şekli mi sadece? Hamile kalmak ve dokuz ay karnında bir insancık imal etmek nasıl bir duygu? Emzirmek? Yıllar sonra şunun farkına vardım: Her şeyi anlayışla karşılıyorum ama hiçbir şeyi anlamıyorum. Aşka gelince. Aşk var mı? Yoksa sadece seks ve seksin olmaması mı var? Aşk seksin ambalajıdır. Ve bütün ambalajlar gibi eninde sonunda kendini çöp tenekesinde bulur, korkarım. Ya da kaldırıp bir bohçada saklarsınız atmaya kıyamadığız başka şeyler gibi. İnişin bitip yokuşun başladığı yerdeki dev kestane ağaçlarının altında, elinde, ucunda köpek olmayan bir tasma tutan Barbour ceketli bir kadın var.

Ben Bir Hiçim


71

"Fındık! Fındık! Hangi cehennemdesin?" diye bağırıyor ağaçların altındaki çalılıklara. Çalıların arasında bir hışırtı geliyor ve çok geçmeden içinden deli gözlü bir doberman beliriyor. Köpek bir an çılgın gözlerle bana bakıyor. Belli ki küçük beyni üzerime atlayıp dişlerini boynuma geçirmenin akıllı bir dış politika seçeneği olup olmadığını tartıyor. Sahibesi elini köpeğin başına koyuyor ve dudaklarında hafif bir tebessüm, yüzünü bana çeviriyor. Bir an "Bıraksam da benim Fındık şu Metin Münir'i yese eğlenceli olur mu," diye düşünüyor sanki. Sonra tasmayı köpeğin boynuna bağlıyor. Hafifçe terleyerek, yürüyüp hayatlarından çıkıyorum. Fındıkmış! Vücudumuzda horon tepen kimyevi maddelerle ilgili her şey, aslında.Ve bir zamanlar tepmiş olan ve artık tepmeyen. İnsanın sadece çocuklarına duyduğu sevgi sonsuzdur. Gerisi alışkanlık ve daha beteri: Sessiz bir çaresizlik içinde kadere razı olmak.

MUSKACI Müthiş canım sıkılıyordu. Biraz açılmak için arabayla gitmek yerine Conrad Otel'e yüzmeye yürüyerek gitmeye karar verdim. Bostana varmadan terlemeye başladım. Ağaçların ardındaki bulutlar ve ıslak balkon beni yanıltmıştı. Kış görüntüsüne rağmen hava sıcak ve rutubetliydi. Sonbahar, sırtını dönüp memleketi terk etmeden önce, dağarcığında kalan son sıcağı, havaalanında bozuk paralarını esirgeme kurumunun kumbarasına atan turist gibi İstanbul'un üzerine bırakmıştı. Saat sekize geliyordu. Trafik ışıklarından sağa döndüm ve Üsküdar'a doğu yürümeye başladım. Motorla karşıya geçecektim. Köprüye doğru giden yol kilometrelerce tıkalıydı. Trafik, ölüm gibi, herkesi eşitliyordu. Mercedes'ler, Renault'lar, Jeep'ler, Hyundai'ler, sarı dolmuşlar, kirli belediye otobüsleri, yorgun suratlı şoförlü taksiler, hepsi tıkalı trafikte eşit sürate sahipti, herkes egzoz dumanlarının kirlettiği aynı havayı teneffüs ediyordu. Önümde köpekli bir kadın yürüyordu. Onu birkaç gün önce gazete almak için gittiğim mahalle marketinde görmüştüm. Kıyafetinden, ifadesi estetik ameliyat tarafından çalınan yüzünden, yalılarda yaşayanlardan biri olduğu belli idi. Bir koltuğunun altında gazeteler, diğerinde omzuna astığı siyah deri çanta iri adımlarla yürüyordu. Köpek burnunu yol kenarındaki ot ve çöplerin

Ben Bir Hiçim


72

içine soktukça arkasını bozmadan ilerliyordu.

dönmeden

tasmasını

çekiyor

ve

adımlarını

Adımlarımı sıklaştırıp onu geçtim. Gözleri, çapaklı bir adam yol kenarındaki çöp bidonuna kolunu sokmuş karıştırıyordu. Paşalimanı'nda kaldırımda bir boş şişe toplamama konteyneri vardı. Üzerine birisi okunaklı büyük harflerle "muskacı" yazmıştı. Altında bir telefon numarası vardı. Durup defterime kaydettim. Köpekli kadın beni geçti ve arabaların arasından, yalıların bulunduğu karşı kaldırıma yürüdü. Sırtımdan ter akıyordu. Motorda üst kata çıktım ve muskacının telefon numarasını çevirdim. İki defa çaldıktan sonra uykulu bir ses cevap verdi. "Uyandırdım mı?" diye sordum. "Hayır" dedi bir adam, uykuyu üstünden atmaya çalışarak. "Muskacı mısınız?" "Evet. Derdiniz nedir?" "Canım sıkılıyor." "Ben Azerbaycanlıyem. Buralara yeni gelmişem. Bu dili iyi öğrenememişem. Anlayamadım. Can sıkıntısı nedir?" Bu soruya hazırlıklı değildim. Can sıkıntısı kendimi bildim bileli yoldaşımdı. Yaşama işi ilgimi çekmemişti, ta başından, nedense. Zaman yaşam nehrinin üzerindeki taşlardı, üzerinden seke seke karşıya geçmemiz için oraya konan. Sekmekten sıkılmıştım. ilgilendirmiyordu.

Ne

geldiğim

ne

de

gideceğim

yer

beni

Ağzımda bir şeyler geveledim. "Dışarıda buluşalım," dedi Muskacı. soracağım. Ben Bakırköy'deyim."

Zorluğumu

"Kaç paraya olur bu iş?" diye sordum. "Bunun için 100 milyon" dedi. Sıkıntıdan kurtulmak için bedava. "Sizi daha sonra arayacağım" dedim. Motor hareket etti.

Ben Bir Hiçim

anlamıştı.

"Sualler


73

YUMUŞAK SERTTEN GÜÇLÜDÜR Ölümüne yaklaşınca insan eski şarkıları duymaya başlar. Avucumda çiçek soğanları, elimde kürek yere diz çökünce gözüme topraktan çıkan bir siklamen yaprağı çarptı. Başparmak tırnağı büyüklüğünde, yuvarlak bir yaprak. Siklamen, işte, hayata böyle başlıyor. Eğer yere diz çökmeseydim görmeyecektim. yükseklikten görünmeyen çok şey var.

Bir

metre

67

santim

Bahçemde birçok yabani siklamen var. Uzun zamandan beri huylarını gözlüyorum. Olgun siklamen çiçeklerini döktükten sonra top şeklinde bir tohum kesesi geliştirmeye başlar. Topun içinde küp şeklindeki minik kahverengi tohumlar şekerli beyaz bir maddenin içine gömülüdürler. Yaz gelince top çatlar ve tohumlar yere dökülür. Siklamenin şekerine bayılan karıncalar tohumları kancalarının arasına alıp (herhalde şekerini emerek) yuvalarına taşımaya başlar. Bazen tohumları düşürürler. Onun için bir sürü acayip yerde, ağaçların kovuğunda, hurmalarda, kayalardaki çatlakların içinde, siklamenlerin bittiğini görürsünüz. O minnacık tohum büyürken kayayı veya çimentoyu çatlatır. "Yumuşak sertten güçlüdür" sözünü belki siklamenleri gözleyen birisi söyledi. Rüzgâr tohumların üzerini kapatır. Yaz geçip ilk yağmurlar düşünce, denize açılan kotranın yelken açması gibi, tohum küçük bir yaprak açar. Yaprağın üstü yeşil, altı mordur. İşte gördüğüm buydu. İki sene sonra tohum avuç içi kadar yumru haline gelecek ve siklamen ilk pembe çiçeklerini vermeye başlayacak. Kıbrıslılar siklamene tavşankulağı derler çünkü pembe-beyaz çiçeklerinin petalları tavşankulağına benzer. Küreği yere bırakıp işaret parmağımın ucuyla yaprağa dokunuyorum. Siklamenden daha güzel bir siklamen kim yapabilir? Hayatımı tohumların çiçek oluşunu, ağaçların büyümesini, kuşların göçüp geri dönmesini seyrederek geçirmeliydim. Kedi gövdesini bacağıma sürttükten sonra güneşte yere uzanıp bacaklarını gerdiriyor ve uykuya dalıyor. Mesaisiz, maaşsız bir hayat işte böyledir bayım, diyor bana. Kürekle üç santim derinliğinde çukurlar açarak avucumdaki soğanları içine gömüyorum ve üzerlerini toprakla kapatıyorum. Aydınlıktan karanlığa, kuruluktan ıslaklığa geçiyorlar. Toprak soğuyup yağmurlarla iyice ıslanınca soğanlar su içip şişmeye ve canlanmaya başlayacak. İlkbahar güneşinin sıcağını hissedince kâinatın içinde gizli esrarengiz buyruğuna uyarak topraktan başını çıkarıp çiçek açacak. "Ama sen göremeyebilirsin" diye fısıldıyor tanıdık bir ses kulağıma.

Ben Bir Hiçim


74

"Senin bana söyleyecek hiç iyi şeyin olmadı," diye karşılık veriyorum başımı çevirmeden. Bahçenin bittiği yerden, motorlu testere sesi geliyor. Arazinin kuzey hududunu çizen asırlık servilerden bazıları esrarengiz bir şekilde kurudu. Onları kesiyorlar. Havada nefis bir servi kokusu var. Derin bir kayıp hissi duyuyorum. Acaba hastalanıp mı öldüler ve hastalık bütün servilere sirayet edecek mi? Ekimi bitirip eve dönünce şömineyi yakıyorum ve müzikçalara Theodorakis'in eski şarkılarını yerleştiriyorum.

AKŞAMDAN KALMA KÖY Akşamdan kalma köy, sızlayan başı ellerinin arasında, gece filmin nerede koptuğunu düşünürken taş caminin hoparlöründen ezan sesi duyuluyor. Augusta ile çocukları 7:00 uçağına yetiştirmek için saat 4:20'de kalktım. Karanlıkta arabanın camına ince yağmur damlaları düşüyordu. Havaalanına yaklaştığımızda ağaran gün, kara bulutlu bir gökyüzü ortaya çıkardı. Geriye, köye yaklaştıkça hızını artıran bir yağmurda döndüm. Yollar boştu. Hemen soyunup yattım. İki saat sonra uyandığımda içeri güneş giriyor, açık bıraktığım pencereden, yıkandığında her biri değişik bir koku çıkartan bitkilerin Karacaoğlan'a yabancı olmayan rayihası geliyordu. Yağmur yağar yeşil otlar bitirir/Yel estikçe rayihasını getirir. Hiçbir Fransız parfüm ustasının şişelemesi mümkün olmayan tarifsiz bir koku, Tanrı'nın kokusu. Adanın en çok kışlarını seviyorum. Ne kadar soğuk ve bulutlu olursa olsun, güneş uzakta değil. Bir milimetre gökyüzü görünmez, bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken bile güneşin yüzünü göstermek için sabırsızlandığını hissedersiniz. Bazen daha yağmur yağarken bulutların arasında bulduğu bir çatlaktan toprağa ışıldıyor. Bazen, yağmur altında, uzaklarda bir yerlerde mavi bir gök ve yere vuran ışığın huzmeleri görünüyor. Orada, rüzgâr almayan kuytu bir yerde, kazağınızı çıkarıp oturabilirsiniz, güneşin nefis sıcağına sarılıp. Kahvaltı: Çay, kızarmış köy çöreği, bizim bahçenin zeytinyağı ve arkadaşımın bahçesinden getirdiği avokado. Budama aletleri ile kayısıların bulunduğu yere yürürken hava hâlâ güneşli ama arkamdaki Beşparmakların üzerinden siyaha çalan bulutlar yağmuru yavaş yavaş köye doğru getiriyor. Sonuncu kayısıyı bitirmek üzereyken üzerime damlalar düşmeye başladı. Akdeniz'in üzerinde, Toroslar'a doğru gök gürlemeleri geliyordu.

Ben Bir Hiçim


75

Eve dönüp çay yaptım. Sırtımdaki kazaktan ıslak yün kokusu geliyordu. Yağmur dinince bahçeye geri döndüm ve güneş batıncaya kadar çalıştım. Üst kattaki yatak odamda üstümü değiştirirken Bellapaix'e bakan pencereden, ağaçların arasında bir köpek, görünmeyen bir vücuda ait çizmeler ve paçaları çizmelere sokulmuş pantolon belirdi. Çizmeler hareket edince kocası öldükten sonra esrarengiz bir nedenle selamı sabahı kesen İngiliz kadını gördüm. Hayalet gibi sessiz, soğuk, ağaçların arasında durmuş sabit nazarlarla yere bakıyor. Görüldüğünün farkında değil. Üşümüş. Elleri derinlemesine yeşil Barbour'un ceplerinde. Çizgili, ince uzun yüzünde derin bir mutsuzluk ifadesi. Köpeği işini bitirir bitirmez seri adımlarla evine doğru yürümeye başladı. Arkadan görünen, dar omuzlar, sıska bacaklar... Sırtında sanki elbise değil bir gam yükü var! Hayatta kalmanın bedeli düşünmenin sırası değil.

başkalarının

ölümüdür.

Ama

şimdi

bunu

SENİN OTURDUĞUN YERDE OTURACAĞIM Ozanköy Zeytin fidanlarını budadıktan sonra dinlenmek için istiflediğim dalların üzerine oturdum. Gün iyi başlamamıştı. Gecenin bir vakti Selim (10) odama geldi:"Baba ben hastayım. Kusacağım." Yalınayak, soğuk ahşabın üzerinde, elim omzunda onu tuvalete götürdüm. Geceleyin yemekte buzdolabından meyve suyu çıkarıp içmişti. Bardağın yansını geçtikten sonra annesi meyve suyunun küf tutmuş olduğunun farkına vardı. Uyuya uyana, gün doğuncaya kadar dört defa tuvalete yolculuk yaptık. Hava ağarınca onu yorganı ve yastığı ile birlikte aşağıya indirip salonda, şöminenin önündeki koltuğa yatırdım. Hemen uyudu. Ateşi yakmak için bahçedeki odunluktan çalı çırpı almaya giderken yağmur çiselemeye başladı. Gök kurşuni, yer yeşil. Aylar süren kuru mevsimden sonra gelen yağmurlarla ağaçlar suya doydu, mısır inciri kaktüslerinin buruşuk yapraklan şişti, toprağın her milimetresi otlar ve çiçeklerle kaplandı. Ateşi yakarken Selim yorgana gömülmüş uyuyordu. Kahvaltı edip budama aletlerimi aldım ve zeytin fidanlarının olduğu yere gittim. Yağmur dinmişti. Bulutların arasındaki bir çatlaktan güneş göründü.

Ben Bir Hiçim


76

"Adadaki ışığı başka bir yerde bulamazsın," demişti ressam arkadaşım Emin Çizenel. "Havada bir baharat var. Allah Kıbrıs’a torpilli davrandı." Önce yağmurluğumu, beş-on dakika sonra kazağımı çıkardım. Gökyüzü süt beyazı bir renge döndü. Sadece dağların tepelerinde yassı uzun bulutlar vardı. Zeytinleri budamak iki saatimi aldı. Dalların üzerinde otururken Sara (8) çıkageldi: "Kendime keçiboynuzu keseceğim." "Dönünce sana bir iş var," dedim. Birkaç dakika sonra keçiboynuzu kemirerek döndü. "Portakal ağacına git," dedim. "Üstündeki en iri, sulu ve portakal renkli portakalı kes ve getir." Sara ağacın etrafında biraz dolandıktan sonra bir portakal koparıp getirdi. Portakalı soydum, ortadan ikiye ayırdım, yansını ona uzattım. "Yarısının yarısını istiyorum," dedi. Karşılıklı portakallarımızı yedik. "Bir tane daha getirir misin?” Sara aynı yolu izleyerek ağaçtan bir portakal daha kesip getirdi. "En iri, sulu ve portakal renkli olanı bu muydu?" "Hayır" Güldü. "O ilk getirdiğimdi. Bu ikinci en iri, sulu ve portakal renkli portakal," dedi. Portakalı soyarken sesini çıkartmadan beni izledi. "Büyüdüğümde senin oturduğun yere ben oturacağım ve çocuklarıma bana en iri, sulu ve portakal renkli portakalı getirin, diyeceğim," dedi. Ben üçüncü portakalı yerken bahçede bırakıp eve gitti. Biraz sonra Selim'le beraber geri döndüler. "Annem seni yemeğe çağırıyor," dedi oğlan. Yanaklarına kan geri dönmüştü. Başını göğsüme dayadı. "Siz gidin, biraz sonra ben de geleceğim." Mutfağın kapısını kapattığımda karım ve çocuklar çatırdayan ateşin ısıttığı odada makarna ve salata yiyorlardı. Başımı kaldırıp yukarı bir teşekkür gönderdim.

Ben Bir Hiçim


77

ALTMIŞ! İY'Kİ DOĞDUN METİN MÜNİR… Dün sabah, siz uyurken, ben güneş doğmadan, ezan okunmadan 60 yaşına bastım. Bastım veya tamamladım. Bu hesabı yapmasını hiç öğrenemedim. Ama önemli değil. Bundan sonra "kaç yaşındasınız" diye sorulduğunda yutkunma!- "altmış" diyeceğim, "altmış yaşındayım." Altmış yaşındayım ve size sadece güzel haberlerim var. Hayatımda bu kadar mutlu ve dingin olmadım. Gerçi kalp krizi geçirdim ama sağlığım yerinde (eğer bu iki şeyi aynı anda söylemek saçma değilse). Hiçbir yerim sızlamıyor. (Yalnız yürüdükçe dizlerim çatırdıyor biraz, ara sıra, meslektaşım Mutlu Tömbekici'nin bir gün yanımda yürürken şaşkınlıkla fark ettiği gibi.)İstediğimi yiyorum. Geceleyin rahat uyuyorum. Saçlarım hâlâ başımda, dişlerim ağzımda. Yüzümün kırışması, saçlarımın beyazlamaya başlaması beni üzmüyor ve korkutmuyor. Daha beyaz, kırışık ve çirkin olmaya hazırım. Cerrahi müdahale ile daha genç görünmek aklımın kenarının kenarından bile geçmiyor. Bana ayrılmış olan günlerin büyük bir bölümünü tüketmiş olmak beni ürkütmüyor. Yeniden genç olmayı arzulamıyorum. Hayatı geriye dönülmeden bitirilmesi gereken bir yolculuk olarak görüyorum. Doğa, Tanrı ve insanlarla barışığım. Hiç kimseden -bana kötülük edenler dâhil- nefret etmiyorum. Hiç kimseden intikam almak arzusunda değilim. Hiç kimseyi kıskanmıyorum. Kendimden başkası olmak istemiyorum. Kadınları seviyorum, kadınlar da beni seviyor. Sahip olduğum şeyler bana yetiyor. Doğanın sofrasından aç gözlülük yapmamış olarak kalkmak istiyorum. Zengin olmadım ama -umarım- biraz akıllandım ve olgunlaştım. Çok gayrimenkulüm ve hisse senedim yok ama çok kitabım var. Çok sevdiğim bir ayırmayacağım.

işi

yapıyorum.

Hiçbir

zaman

kendimi

emekliye

Bunayıncaya veya ölünceye veya istenmeyinceye kadar çalışacağım. Gelecek, ambarında benim için büyük şansızlıklar ve felâketler depoluyor olabilir. Umarım bunlar önüme çıktığında -çıkarsa- Metin olacağım. Her zaman "her şey çok kolay olacak, çok iyi olacak, çok güzel olacak, bolluk ve bereketim kolaylıkla önüme gelecek," diyorum ve diyeceğim -her şey kolay, iyi ve güzel olmadığı zamanlarda bile. Hiç mi kötü bir şey yok bu 60 yaşla ilgili? Ummm! Bir dakika. Düşüneyim. Hayır. Yok. Şu anda aklıma gelmiyor. Doğru söylüyorum. Gerçekten. Korkmadan ilerleyin.

Ben Bir Hiçim


78

SU BAŞINDA DURMUŞUZ "Manzaranın güzelliği hüznünde yatar." Orhan Pamuk un son kitabı İstanbul'un başlangıcında Ahmet Rasim'den(1864-1932) alıntılanmış bu cümle var. Kitabı aldığımdan beri ne anlama geldiğini düşünüyorum. Daha doğrusu, bu tespitin doğru olup olmadığını. Rasim'in bu cümleyi hangi bağlamda kullandığını bilmediğim için kesin bir yargıya varmam imkânsız. Ama gene de düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir manzara hüzün verdiğinden dolayı güzel olabilir mi? Yoksa doğrusu, "Manzaranın güzelliği hüzün veriyor" mudur? Güzel bir manzara kendiliğinden ne hüzünlü ne de neşelidir. Ama manzaranın güzelliği onu seyredene hüzün verebilir. Çünkü manzaradan denizden, dağdan, şehirden, çölden, beyaz kutup sonsuzluklarından - bir ses yükselir ve şöyle der: "Ne ben kalıcıyım ne de sen kalıcısın." Bütün güzellikler kayıpla ilişkilidir ve bütün kayıplar insana hüzün verir. Gelecek kayıpların olduğu yerdir. İnsan varlığı duraksız bir kaybetme sürecidir. Manzarayla beraber geleceği de gördüğümüz için hüzünleniriz. Kusursuz güzelliğe sahip bir manken aynada kendini seyrettiğinde fiziki mükemmelliğini görüyor olmaktan duyduğu mutluluğun kıyılarında hüzün vardır. Bu hüznü ona güzelliğinin kalıcı olmadığını bilmek verir. Bir gün yüzü annesininki gibi buruşacak, memeleri sarkacak. Kardan beyaz dişleri sararacak. Yüzünün yürek hoplatan güzelliğini aynada seyrederken gelecekte yatan bu kaçınılması olanaksız kayıp ona hüzün verir. Bütün güzellikler içlerinde yok oluşlarını saklar. Geceleyin odanıza çekilmeden önce çocuklarınızın odasına uğradığınızda üstlerini örtmek veya alınlarına yumuşak bir öpücük kondurmak için kendi hayatınız gibi onların hayatının da bir sonu olduğunu bilmenin hüznünü duyarsınız. Su başında durmuşuz çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor çınarla benim. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana. Beşparmak Dağları'nda, ormanda yürüdüğüm bir yer var. Çam ağaçlan arasında taşlı, yağmur sularının meydana getirdiği küçük derelerin yarmış olduğu bir orman yolu. Orada bir ben varım bir de, bazen, dağın ovaya bakan yamacındaki köyden salıverilen çobansız keçiler. Uzun uzun yürürseniz yol size ağaçlar arasından bazen denizi, bazen ovayı gösterir. Bazen uzakta, ovada, motor sesi duyulmayan bir yolcu uçağının, arkasında siyah egzoz dumanlan, yavaş yavaş alçalıp yere konduğunu görürsünüz. Bu satırları yazarken sanki oradayım. Yüzümde süt mavisi soğuğu, burnumda çamların kokusunu - buna şimdi kırmızı mantar kokusu da katılmıştır - ayaklarımın altında taş ve toprağı hisseder gibiyim. Esen rüzgâr aynı mesajı fısıldıyordur, ben orda olsam da olmasam da: "Ne ben kalıcıyım, ne de sen kalıcısın."

Ben Bir Hiçim


79

METİN ANNE Cep telefonum çaldıktan sonra iki defa soruyor: "Alarmı kapatayım mı?" Saat altıyı yirmi geçiyor. Çatı katındaki yatağımın üstündeki dama yağmur damlaları düşüyor. Pencerede beyaz, ışığın habercisi bir ışık. İştahsız bir ezan sesi. Gök kızgın bir hayvan gibi sesler çıkarıyor. Augusta, Almanya'da olduğu için çocukları okula ben kaldırıyorum. Bir haftalığına hem anne hem babayım. Selim (10) hasta olduğu için okula gitmeyecek. Aşağıya, banyonun ve çocukların yatak odalarının bulunduğu kata iniyorum. Dişlerimi fırçalayıp yüzümü yıkıyorum ve bir alt kata mutfağa iniyorum. Yemek masasının üstündeki mumları yakıyorum. Sara'nın (8) mum sevdiğini biliyorum çünkü. Anneleri çocukları yumuşak ışıklarla ve mumlarla büyüttü. Çocuklar bez kullandığı müddetçe banyodaki karpuz ışıkların üzerinde şavkı azaltan yemeniler durdu, altları temizlenirken yukarı baktıklarında sert ışık rahatsız etmesin diye. Çocukların o günlerini özlüyorum. Bebeklik kokularını, kucaktaki sıcaklıklarını, hayatın hoş bir macera olduğunu sezmeye başlamalarını. Dün akşam bir başka anne ile beraberdim. Almanya'da yaşayan, birkaç günlüğüne Türkiye'ye gelen, Canan beni ziyarete geldi. Bir şişe Fransız şarabım vardı - başka bir annenin hediye ettiği - açtım. Şişeyi yarıladıktan sonra "Ben şarap içmem esasında," dedi. "Başımı döndürdü." "Ben de artık içmiyorum ama sana eşlik etmek istedim," dedim. Sağırlar konuşuyor. Anneleri seviyorum. Çocuk doğurmuş olmanın yumuşattığı karın adaleleri ve süt vermiş memeleri ve bütün diğer sevgilerin önüne geçmiş evlat sevgileri ile. Çocuk iken çocuk sahibi, evlat iken evlat olan anneler. Canan geldiğinde Selim'le Sara daha uyumamışlardı. "Çocukların seni anne gibi seviyor" dedi Canan saat sekizde yataklarına gittikten sonra. Kedi zıplayıp kucağına oturdu, sonunda sevgilisine teslim olmaya karar vermiş bakire prenses edasıyla. Çayı yapıp Sara'nın mısır gevreği kahvaltısı için sütü kaynattıktan sonra çocuğu uyandırmak için yukarı çıkıyorum. Yan karanlıkta gözleri açık. "Kendiliğimden uyandım." "Çok güzel. Sütün hazır. Mumları da yaktım. Hazırlanıp aşağıya gel."

Ben Bir Hiçim


80

"Şemsiyemi götüreceğim" dedi kahvaltısını bitirdikten sonra. şemsiyemi. Okul çıkışı minibüsü beklerken sırılsıklam oluyoruz."

"Mavi

Biraz durduktan sonra "Umarım dam gene akıtıp yatağımı ıslatmayacak," diye ekledi. "Merak etme." Sırtını çevirip yağmur yağan sokağa baktı. "Evde çalıştığın için çok şanslısın baba." Yağmur kara dönüştü. Acaba yollamasam mı? Karım bu kararları benden daha iyi veriyor. "Aşağı inelim. Hazırlanmak istiyorum." Girişteki holde çizmelerini ve pembe anorağını giyip, kaşkolünü boynuna bağladıktan sonra şemsiyesini açtı ve döne döne "Yağmurda şarkı söylüyorum" şarkısını söylemeye başladı. Minibüs sesi duyunca kapıyı açıyorum ama bizimki değil. Geceyi sokakta geçirmiş olan kedi hışımla içeri giriyor, kızgın bir miyavlama ile: "dışarısı buz gibi dondum daha önce neden açmadınız kapıyı tabağımda yiyecek var mı bakalım burada ne arıyorsunuz." Kar yağmaya devam ediyor. Minibüsünün okul dönüşü sekiz saat karda mahsur kalacağından habersiz, çocuğu yolluyorum. Dam da gene akıtıp yatağını ıslatacak.

CAN KELEKLERİ Üsküdar'dan Beşiktaş'a giden motorda yakışıklı, gözlüklerinden zekâ fışkıran bir adam var. Onu tanıyorsunuz. Adı Metin Münir. Tiryaki. Okuma tiryakisi. Tuvaletteyken, elinde okuyacak bir şey yoksa şampuanların, diş macunlarının arkasını okur. O yüzden, onu tanıyanlar poposunu kanepeye iliştirir iliştirmez duvardaki tabelaları okumaya başlamasına şaşırmıyor. Okumaya başlıyor ve başlamasıyla tebessümünün belirmesi bir oluyor.

dudaklarında

Ne gördü? Ne okudu? Bir tabelada şunları okudu: Can yelekleri koltukların altındadır. Büyük: 100 adet

Ben Bir Hiçim

şeytani

bir

Türk


81

Çocuk: 5 adet Diğer tabelada şunları okudu: Yaz yolcu sayısı 250 Kış yolcu sayısı 150 Ve üçüncü tabela. Tüm yolcularımız yolculuk süresince sigortalıdır. Kış, diye düşündü Münir. Kış olduğuna göre motora 150 yolcu alındı. Koltukların altında toplam 105 can yeleği bulunduğuna göre, teknenin batması halinde 45 yolcu Boğaz'ın dondurucu sularına can yeleksiz duhul edecek. Kırk beş yeleksiz yolcu, 45 ölü. Ensesindeki kılların dikilmeye başladığını hissetti. Ama bir dakika.. Hata yapıyor olabilirsin Münir. Doğru hesap şöyle değil mi: 150 yolcu 105 can yeleği için kavgaya tutuşur. Kavgada 45 kişi canını kaybeder. Geriye kalan 105 yolcu 105 can yeleğini kuşanıp denize atlar ve kurtulur. Kavgada hayatını kaybeden 45 kişi için üzülmeye gerek yok çünkü onlar hatırlayın!- yolculuk süresince sigortalıdır. Münir'in yüzünde ikinci bir tebessüm dolaşır. Bunu da halletti. Başkası olsa çarçabuk yazın 250, kışın 150 yolcuya 105 can yeleğinin az olduğu sonucuna varır, hemen eleştiriye başlardı. Tamam da. Bi dakika. Çocuk can yelekleri hangi koltuğun altında? Münir'in yüzünden tebessüm yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Ya koltukların altında hiç can yeleği falan yoksa? Çaktırmadan uçları soğuk soğuk terlemeye başlayan parmakları ile koltuğun altını yoklar. Koltuğun altı falan yok. Sandık gibi bir şeyin üzerinde oturuluyor. Panik içinde sağa sola bakar. Kimsenin umurunda değil. Yolcuların çoğu tekne burnunu Üsküdar'a dayar dayamaz atlamak için dışarıya çıkmaya başladı bile. Duyarsız şeyler! Münir geriye kalır. Sonuna kadar götürmeye kararlı. Herkesin çıkmasını bekler. Koltuğun üzerindeki minderi kaldırır. Minderin altındaki tahtayı kaldırır. Turuncu can yeleklerini görür. Üçüncü tebessüm.

Ben Bir Hiçim


82

Tam iskeleye atlarken aklına başka bir soru takılır. Bütün koltukların altında can yeleği olduğu ne malum? Ya sadece kendi oturduğu koltuğun altına koymuşlarsa beş on tane, göstermelik? Yüzü buruşur. İskelede bir an dönüp tekneye bakar. Acaba geri gidip bütün kanepelerin altını kontrol mü etse? Batmadan karşıya geçtin. Boşver. Türkiye'yi sen mi kurtaracan be Metoş?

ÖLÜMDEN SONRA BAYAT VAR MI? Bugün sabahleyin güneş doğmadan uyandım. Önce aklımdan bir çift meme geçti. Sonra ölüp öbür dünyaya gittiğimi ve beni sorguya çektiklerini düşündüm. İlk soruları "Öğrendiklerini sırala" oldu. Sonra: "Orada vaktini nasıl geçirdin?" Ve "Aldıkların mı verdiklerin mi çok?" Ve "Ne kadar sevdin, ne kadar nefret ettin?" Ve "Orada sahibi olduğun şeylerden ne kadarını buraya getirdin?" Ve "Seni geri yollasak döner misin?" Belki de bu konunun aklıma gelmesine dün, can sıkıntısına karşı tuvalette bulundurduğum aforizmalar kitabı neden oldu. Onu elime alıp açınca karşıma Hayattan Sonra adlı bölüm çıktı. Bu bölümde düşünürlerin ölümden sonraki hayata dair sözleri vardı. Düşünürler, başka birçok konuda olduğu gibi bu konuda da hemfikir değillerdi. Alman filozof Spinoza "Sonsuz olduğumuzu biliyoruz ve hissediyoruz," derken kim olduğunu bilmediğim Paul Fort "Sonsuzluk dışında hiçbir şey sonsuz değildir" düşüncesindeydi. Filozof Sanyatana'ya göre "Doğmuş olmak ölümsüz olmak için iyi bir başlangıç değil." Diğer bir başka filozof, Schopenhauer, konuyu spekülasyona açık bırakmış: "Doğumunuzdan önce ne idi iseniz ölümünüzden sonra da o olacaksınız." "Cennet cennet dedikleri, Birkaç köşkle birkaç peri" ise ben gitmek istemiyorum. Aklınıza gelen her şey hemen yanınıza geliyorsa bunun değeri yok. Şansın ve tesadüfün olmadığı, değişikliklerin meydana gelmediği, seçeneklerle karşılaşılmayan bir yerde hayat kolayca bayatlar, sanırım; eğer tamamen kuş beyinli değilseniz. Çünkü öyle bir yerde sabahleyin uyanınca adamın aklına bir çift meme gelmesi mümkün değil.

Ben Bir Hiçim


83

RÜYAMDA KONUŞURKEN UYANDIM Rüyamda konuşurken uyandım. Oda soğuk. Vücudumun kuş tüyü yorganın altında olan kısmı sıcak. Yorganın üstündeki kolum ve başım serin. Gece açık bıraktığım pencereden giren güneş ışığına bakıp saatin sekiz civarında olduğunu tahmin ediyorum. Ama uzanıp kol saatime bakmaya üşeniyorum. Yeniden uykuya dalmak, rüyaya geri dönmek istiyorum. Kolumu yorganın altına çekip gözlerimi kapatıyorum. İki katlı, küçük bir deniz kenarı evinin önündeki yer yatağında bir kadın yatıyordu. Başında çenesinin altına kadar çektiği kırmızı bir külah vardı. Yüzü, üzerine uşak çağırma çanı kapatılmış bir ceviz gibi gizliydi, görünmüyordu. Vücudu mavi bir yorganın altındaydı. Bazen benimle, bazen birinci katta, kapalı panjurun arkasında yatan oğlu ile konuşuyordu. Çocuk neşeliydi. Uyumak istemiyor, annesiyle sohbete devam etmek istiyordu. Kadın yastıktan başını kaldırıp yüzünü kapalı, beyaz panjura çevirdi ve "Şimdi yukarı gelip popona birkaç şaplak patlatacağım, susup uyumazsan," diye bağırdı. Bunun ciddi bir tehdit olmadığının farkında olan çocuk kahkahalarla gülmeye başladı ama konuşmayı kesti. Bir sessizlik oldu. Yaz olmalıydı. Ben, giyinik, kumların üzerinde yatıyordum ve batmak üzere olan güneşin ışığı gözüme girmesin diye kolumu gözlerime örtmüştüm. Ama kapalı göz kapaklarımın manzarası kırmızıydı. Kadının yatağıyla kumlar arasındaydım. Habersiz gelmiştim. Ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyi konuşmak, belki de teselli edilmek için. Çocuk sekiz yaşlarında bir oğlan olmalıydı - sustuktan sonra, bir şey söylerken uyandım. Rüyaya geri dönmek istiyorum. Ama uyuyamayacağım. Kalkmaya hazırlık olmak üzere gözlerimi açıyorum ve gözlüklerimi takıyorum. Evle Bellapaix arasındaki tarlalarda bir keklik ötüyor. Karşımdaki beyaz duvara pingpong topu büyüklüğünde gökkuşakları serpiştirilmiş. Bunlar, perde rayındaki misinanın ucundan sarkan kristal toptan süzülüp duvara vuran güneş ışınları. Yeşil, sarı ve kırmızı. Kristali kalp krizinden sonra Naile hediye etmişti, mükemmel sağlığa ulaşmam için yapmam gerekenleri içeren bir kitapla birlikte. Kitabın arkasında yüzü gülen, dişleri sapasağlam bir Hintli'nin fotoğrafı vardı. Hintli, mükemmel sağlığa ulaştığı için mi gülüyordu, yoksa mükemmel sağlığa ulaşma konusunda yazdığı kitaplardan mükemmel bir servet kazandığı için mi bilmiyorum. Gün başladı. Saate uzanıyorum. Sekize yirmi var. Zaman geçtikçe sesler artıyor. Bahçede serçeler. Bellapaix'in altındaki inşaata giden iki işçinin ayak sesleri ve konuşmaları. Otomobil. Çimento karma makinesi ve oraya yakın bir yerden gelen, erkek sesine sanlı kasvetli bir türkü veya ağıt. Ve en sonra, penceremin altında bahçıvanın süpürgesinin sesi. Bu defa evde yalnız değilim. Adaya iki ay önce hayattan ayrılan bir arkadaşımın karısı ile beraber geldim. Belki hava değişikliği ona iyi gelir

Ben Bir Hiçim


84

diye. Uyuyor olmalı. Benden sonra yatıyor. Ne kadar sonra bilmiyorum. Yatmaya çıkarken onu şöminenin önünde ateşe bakarken bırakıyorum. Kalkınca güneşte oturuyor. Ona kahve yapmaya gidiyorum. Öğleye kadar beş büyük fincan kahve içiyor. Geri döndüğümde yerinde yok. Kış yağmurlarının azdırdığı yeşilliğin içinde, kollarını kavuşturmuş, başı öne eğik yürüyor. Adımları çok küçük ve çok ağır. Yere bakıyor ama içinde yürüdüğü dünya burada değil. Yanıma yaklaşınca gözlerinden yaşlar süzülmekte olduğunu görüyorum.

TIP TIP TIP FALAN Bir evde duyulması en az istenen ses dam akıtırken çıkan sestir. Karanlıkta su sesleri ile uyanıyorum. Müthiş bir yağmur kiremitlerin üzerine kırbaç gibi iniyor. Evin yola bakan tarafından, Bellapix'ten dere gibi akan yağmur sularının sesini duyuyorum. Suyun içinde taşlar yuvarlanıyor. Ev, narin bir sarsılmayla yerinden sökülüp, kâğıttan bir kayık gibi, suda sürüklenmeye başlayacak sanki. Bir de ayakucumda bir yerden: Tıp, tıp, tıp, tıp. Duymamazlıktan geliyorum ama su damlamamazlıktan gelmiyor. Tıp, tıp, tıp. Ümitsiz bir biçimde elimi başucumdaki okuma lambasının düğmesine uzatıyorum. Ümitsiz bir biçimde çünkü bu şiddette yağmur yağdı mı elektriklerin kesilmemesi bir mucizedir. Işık, hem kendini hem beni şaşırtarak, yanıyor. Ama mecalsiz. Yılbaşından bu yana sürmekte olan büyük bir santral arızası nedeniyle köye elektrik kilovatla değil mumla veriliyor. Yüz mumluk ampul takılı bir lambayı açtığınızda 20-30 mumluk ışık veriyor. Müzik aleti hummmmm diye protesto homurtuları çıkarıyor. Televizyon kendi kendine kapanıyor. Yatağın yanındaki komodinin üzerindeki el fenerine davranıyorum. Kalkıyorum. Fenerin ışığında ayakucumdaki ahşap ıslak ıslak parlıyor. Işığı tavana çeviriyorum. Ahşabın arasında birkaç damla beliriyor. Büyüyor. Ve. Tıp. Tıp.Tıp. Tıp. Aşağıya inip mutfaktan plastik bir leğen alıyorum. Dönüp damlaların altına yerleştiriyorum. Banyodaki beyaz kilimi leğenin altına yerleştiriyorum. Aksi takdirde tavandan düşen damlalar dışarıya sıçrayıp ahşabı ıslatacak. Bu arada yağmur doluya dönüşüyor ve kapalı pencerelerden yağmur sızmaya başlıyor. Pencereleri teker teker açıp panjurları kapatıyorum, ardından cam pencereleri. Su girmesi duruyor. Saat 5.30. Güneşin doğmasına - eğer bu havada güneş doğarsa - nerdeyse bir saat var. Işığı kapatıyorum. Yorganı başımdan aşağı çekiyorum. Başımı iki yastık arasına yerleştiriyorum. Kolumla üstteki yastığı aşağı bastırıyorum. Yeniden uyandığımda saat dokuzu geçiyordu. Yağmur biraz hafiflemiş olarak yağmaya devam ediyordu. Pencereyi açtım. Kurşuni bir gün... Kilometrelerce uzaktan kumsala vuran dalgaların sesi geliyor. Dağın tepeleri bulut altında kayıp. Bugün yağmur hiç dinmeyecek. Turunç ağacının altında dalı ile beraber kopmuş bir turunç var. Damlaların yaprakların üzerine düşüşünü duyuyorum. Sağanak yağmur, doğaya sırtını dönmüş şehirde yaşamı daha

Ben Bir Hiçim


85

zor yapan bir sevimsiz bir su olayına indirgendi. Sıkıntı. Trafik sıkışacak, taksi bulmak zorlaşacak, yollar ve kaldırımlar çamur olacak. Burada ise yağmurla toprak arasında cinsel birleşmeye benzer bir ilişki var. Biraz dikkat ederseniz suyun minik damlalar zıplatarak toprağa girdiğini ve toprağın onu zevkle içine aldığını görebilirsiniz. Huzurlu, mutlu, doğal bir alışveriş. Bir sarmaş dolaş. Su toprağa giriyor, hamile topraktan bitki fışkırıyor. Şehirde fare gibi, lağımlara zorlanan yağmur suyu, burada tavşan yavrusu gibi toprakta, çiçeklerle otlar arasında, zıplıyor. Tıp tıp tıp.. Olacak artık o kadar. Ustalar bu damı bu evin üzerine koyalı neredeyse 20 yıl oldu. Sen aşağı in bir çay yap kendine, ekmekleri kızart, şömineyi yak, ayaklarını ateşe uzat, ıslak günün keyfine var. Nasıl olsa yağmur diner, damı aktaracak biri bulunur.

KARDA GOLDBERG ÇEŞİTLEMELERİ Hayatın rutinini duraklatan bütün olaylarda, felâket bile olsalar, ferahlatan bir şey vardır. Kapatıldığınız yerden salıverilmek gibi. Çocuklarıma kar tatilini haber verdiğimde attıkları sevinç çığlıkları yüzünden duvarlardan hâlâ sıva dökülüyor. Kar serpiştiren uğultulu rüzgârın altında, sokaktan kürek sesi geliyor. Bu Mücahit Bey olmalı. O, mahallemizdeki kar yağdığında evinin önünü temizleyen ilk kişidir. Mahalledeki en bakımlı ev de onun evidir. Balkonun penceresi kar damlaları ile çilli. Saksıdaki beyaz siklamen küçük bir kar tepesi haline gelmiş. Çatı katındaki odam rüzgârda çıtırdıyor. Sert bir salvo gelince gemideymiş gibi sallanıyorum. Evin her tarafından çocuk sesi geliyor. Karıma dün öğleden sonra piyano dersine gelen Sam (9) geceyi bizde geçirdi. O, kızım Sara (8) ile oynuyor. Evimizde iki de kar kurbanı var. Karımın Salzburg'daki müzik enstitüsünden tatil için İstanbul'a gelen arkadaşı ve 11 yaşındaki oğlu Felix. Uçuşları iptal edildi. Kadın mutfağın bir köşesinde, ayakta, burnu telefona sokulu, kocasıyla fısıltılı konuşmalar yapıyor. Felix Selim'le (10) salonda futbol oynuyor. Bazen bu dörtlüye komşunun kızı da katılıyor. Bazen hep birlikte sokağa çıkıp kartopu oynuyorlar. Ayaklarım üşüyor. Yerdeki Alman kuzu postunu alıp bacaklarımın üstüne seriyorum, kızakla gezintiye çıkmış bir eski zaman Rus kontu gibi. Tepedeki beton minareden salâ sesi duyuluyor. O bitiyor, beş on dakika sonra daha uzaktan, yerini bilmediğim bir başka camiden, bir salâ daha. Ölüm de kapatıldığınız bir yerden salıverilmektir -hem giden hem de geride bıraktıkları için. Biraz önce yabancı bir gazetede piyanist Andras Schiff ile yapılmış bir mülakatı okudum. Schiff dünyanın önde gelen klasik müzik piyanistlerinden biri. İki sene kadar önce Londra'da bir konserine gitmiştim. Mozart'ın iki piyano konçertosunu çalmıştı. Elli yaşındaki Schiff Bach'ın Goldberg Çeşitlemeleri'ni 18 yıl sonra ikinci defa kayda almış. Goldberg Çeşitlemeleri klasik müziğin Himalayalar'ındandır. Yüzlerce defa dinleseniz bile her zaman içinde daha önce farkına varmadığınız bir nüans, bir renk duyarsınız. Ustalar da aynı şeyi hissettikleri için olmalı, birçoğu

Ben Bir Hiçim


86

Goldberg'i iki defa deniyor. Çünkü öyle besteler vardır ki "yazıldığı kadar iyi çalınması mümkün değildir." Schiff de mülakatında Bach, Mozart ve Schubert gibi bestecilerin menziline erişilmesi mümkün olmayan müziğinden bahsediyor. "Güzelliği orada. Adım adım yaklaşırsınız ama sonuna ulaşmanız hiçbir zaman mümkün değildir," diyor. Gazeteci ona neden kaydın yapıldığı konserde finalden sonraki alkış seslerini kestiğini soruyor. "İdeal olarak bu parçadan sonra alkış olmamalı," diyor Schiff. "Sadece sessizlik. Alkışa karşı değilim esasında, çok güzel bir şey ama bazı eserler için sessizlik daha uygun bir tepkidir." Kedi -onun hayatı yaşamak, benimkisi çalışmakla geçiyor, hangimiz daha şanslıyız bilmiyorum- balkon kapısının önünde durup "bana kapıyı aç" miyavlaması yapıyor. Kalkıp kapıyı açıyorum; buz parçaları, cam kırılması sesleriyle kapıdan kopup içeri düşüyor. Kedi dışarı fırlıyor. Yerime dönüyorum. İçeri gelmek istediğinde kapının koluna tüneyip miyavlamaya başlayacak. Nitekim soğuğa üç dakika dayanıyor. Tüylerinde karlarla içeri giriyor ve ayaklarımın dibine kıvrılıp uykuya dalıyor. Belki de onun hayatında rutini duraklatan hiçbir şey olmuyor. Belki duraklatılacak bir rutin yok hayatında, yalnızca ferahlık var.

SAKSAĞANLA SABAH Ozanköy Yarı karanlıkta uyandım. Kalkıp pencereden dışarıya baktım. Güneş daha doğmamıştı. Dağla göğün kesiştiği yerde -önemli bir kişiyi karşılamak için yere serilen halı gibi- pembe-kızıl bir şerit vardı. İki gündür durmadan yağan yağmurla ıslanan bahçede suya doyan bitkilerden iç temizleyici bir koku yayılıyordu. Sessizdi. Horozlar bile ötmüyordu. Yaşıyor olmanın kıvanç verdiği bir andı. "Hep böyle olmalı" dedirtiyordu insana. "Bütün sabahların böyle olduğu bir zaman vardı. Yine hep böyle olmalı." Karşı ağaçta bir kıpırtı gözüme çarptı. Ağarmaya başlayan günü seyreden bir tek ben değildim. Oturduğu dalda dengede durmak için, yelpaze parçasına benzeyen kuyruğunu aşağı yukarı indirip kaldırmasından fark ettim onu. Bu ışıkta beyazı görünmeyen siyah beyaz bir saksağan. Servi uzunluğundaki asırlık badem ağacının yapraksız dallarından birine tünemişti. Onu görebildim çünkü sık dallarıyla serviler birer karanlık topu iken, badem, dalları çıplak olduğu için arkasındaki ışığı kesmiyordu. Saksağanın kuyruğu kıpırtısız ağaçtaki tek hareketli şeydi. Saksağanlar çift gezer. Birisi yerde yemlenirken diğeri dalda etrafı gözetleyip ötüşleriyle asayiş raporu verir. Tehlike halinde acil ve ciyaklayan bir nakaratla uyarısını yayınlar, süratle uzaklaşır. Bu saksağan sessizdi. Tetikte olmayı gerektirmeyen bir anın tadını çıkarıyordu. Gün başladıktan sonra bulunması imkânsız bir sessizlik anını yakalamıştı.

Ben Bir Hiçim


87

Kuşlar için böyle anlar çok enderdir. Saksağan, seyredildiğinden habersiz, belki gününü planlıyor veya bir gün önce olanları düşünüyor veya gördüğü acayip rüyanın ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu. Bulutsuz, güzel bir gün olacağını aklından geçiriyordu belki, benim gibi. Aklıma başka bir olay geldi. Gecenin erken bir saatinde, İstanbul'da, Nakkaştepe'den Kuzguncuk'a inen tenha yolların birinden arabayla eve dönüyordum. Ana yola yakın kötü ışıklandırılmış bir yerde bir karaltı gördüm ve frene bastım. Yolun ortasında ölü bir kedinin başucunda bir kedi oturuyordu. Başını bana çevirdi, sonra yolda yatan kediyi seyretmeye devam etti. Arabanın ışıklarını kapattım. Kedi bir süre daha yerde yatan cenazeyi seyretti sonra başını tekrar bana çevirdi, "Her şeyi berbat ettin, siz zaten hep böylesiniz" der gibi zıplayıp karanlıkların içinde kayboldu. Ölü kediyi çiğnememeye çalışarak yoluma devam ettim. "Niye durdun?" diye sordu arka koltukta oturan oğlum Selim. "Yok bir şey..." Acaba ne yapıyordu? Kediler tek başlarına, insanlar tarafından görülmeden ölmek isterler. Bir kedinin sokağın ortasında ölü yatması belki de kedi doğasında büyük bir saygısızlıktır. Ben gelmesem kedi belki de cesedi çekip bir yere saklayacak veya gömecekti. Belki ona veda ediyordu. Belki dua ediyordu. Özel bir yere izinsiz girmiş ve orada görmemem gereken mahrem bir ayini taciz etmiş gibi bir rahatsızlık duydum içimde. Bir zamanlar iç içe yaşadığımız diğer yaratıklardan koptuk artık. Huylarının aşinası değiliz. Onlar doğanın kurallarına göre doğada yaşamaya devam ederken, biz, gittikçe artan oranda kendi kurallarımıza göre, kendi imal ettiğimiz şeylerle yaşıyoruz. Kaderimiz belirsiz. Belki genetik kafesten uçup kâinata dağılacağız. Belki kendi pisliğimizin ve açgözlülüğümüzün içinde boğulup kaybolacağız.

ESKİDEN, BU SICAK SAATLERDE Ozanköy Eskiden bu sıcak saatlerde evimin çevresinde, sadece ağustosböceklerinin sesi duyulurdu. Şimdi ağustosböceklerinin sesinin üstünde, yatan bir hastanın ameliyat yerinin üzerine konmuş bir kum torbası gibi, buldozer sesi duruyor. Bu ses her gün değişik bir yerden geliyor. Aşağılardan, yukarılardan, uzaklardan, yakınlardan.Bazen, ağrıyan ama doktora gösterilmeyen bir diş gibi, günlerce aynı yerden duyuluyor. Başlıyor ve bitmiyor: Gün ile dozer, düğmelenmiş kruvaze bir paltonun yakaları gibi, birbirinin üzerine binmiş vaziyette. Bu defa dozerin sesi daha da endişe verici çünkü evin sağ üst taraflarındaki ağaçlı tarlalardan geliyor. Bu tarlalar ile Tanrı'nın bana ödünç verdiği dönümler arasında sadece dar, toprak bir yol var. Kulaklarıma motorun sesi

Ben Bir Hiçim


88

ile birlikte kırılıp devrilen ağaçların ve yerinden kopartılan kayaların sesi geliyor -taşın çelikle teması. Doğal olmayan sesler. Canlılar arasında insan kadar şamata çıkaran bir yaratık var mı? Kalkıp ne olup bittiğini araştırmaya karar veriyorum. Panama şapkamı başıma geçiriyorum. Buzdolabından bir bardağa su koyuyorum ve bardak elimde, karşıma çıkan ağaçlar, kuşlar, alizavralar (kertenkeleler) ve yılanlarla selamlaşarak, kucaklayıcı sıcakta gürültünün geldiği yere doğru yürümeye başlıyorum. Yolculuk uzun sürmüyor. Su depolarımın bulunduğu yerden az ileri gidince san dozeri yolu genişletirken buluyorum. Dozerin kapısı açık kabininde, siyah saçlı, esmer tenli genç bir adam var. Yola yoğunlaşmış. Geri geri gitmek için durduğunda meydana gelen kısa sessizlik anını yakalayarak bağırıyorum. "Kolay gelsin. Ne yapıyorsun?" "Yolu genişletiyorum. Yarın hazır çimento kamyonları gelecek." Yolun diğer tarafında yerinden sökülüp, başka bir yere bırakılmış, üzerinde dozer küreğinin izleri bulunan bir kaya var. Kayanın sağında kökünden sökülmüş yaşlı bir servi ağacı yatıyor. Kökünün tutunduğu toprak topağı -şaşılacak kadar beyaz bir renkte- kayanın üzerinde. Ağacın gövdesinde de dozer küreğinin açtığı yaralar var. Sıyrılan kabuğun altında servinin beyaz eti güneşte parlıyor gibi. Orada yıkılmış yatışında o kadar ağır bir şiddet vardı ki neredeyse kulak verecektim, bir inilti sesi çıkarıyor mu diye. Ama tabii ki çıkarmıyordu. Ağaç yaşadığı gibi sessiz ölmüştü. Sökülüp yolun kenarına itilmiş, inceli kalınlı birkaç servi ağacı daha vardı. "Utanmadın mı deden yaşında ağaca kıymaya," diye bağırdım dozerin ardından, ama içimden. Dozer -metal bir moron- işini bitirmiş, evimin köşesini dönüp gidiyordu. Kışın burada, bu kemik gibi kuru toprakta, yabani siklamenler çıktığından kimin haberi var? Altı ay susuz yaşayan adaçayı kış yağmurlarını içtikten sonra ilkbaharda lacivert çiçek açar ve yaz güneşinin sıcağında bir buhurdan gibi tütmeye başlar. Haberiniz var mı?

GARİP BİR KARDEŞLİK Sabahın yarı karanlığında yatakta kitap okurken duyduğum uçağın sesi bana başka insanlar ve başka hayatlar olduğunu hatırlatıyor. Ben burada uyurken birileri uyanıp, tıraş olup (veya makyaj yapıp), giyinip bulutların altından, yağmurun içinden havaalanına gidip, bu nereye gittiğini bilmediğim, uçağa bindi. Nereye gittiğini bilmediğim diyorum ama bu saatlerde sesini duyduğum uçakların hep Ankara'ya gittiğini ve kravatlı, Bond çantalı işadamları ve kadınlarıyla dolu olduğunu düşünürüm. Kontratlar, kârlar, kariyerler, akıllardan geçiyordur seks imgeleri arasında.

Ben Bir Hiçim


89

O uçakta birileri hostesin verdiği sıcak çayı parmak uçlarını yakan plastik bardaktan yudumlarken, aşağılarda bir yerlerde birinin, yatakta, piyanistlerle yapılan mülakatları içeren bir kitapta "Bach Kraliçesi" Rosalyn Tureck'le yapılan konuşmayı okuduğunu aklından geçiriyor mu? İnsan ne kadar çabuk bir yerde iken başka bir yerde olabiliyor. Bir an yatakta kendini rüyadan kopup çıkarmaya çalışıyor. İkinci bir an - iki saat sonra belki - yüzlerce kilometre uzakta başka bir yerde, başka bir havada, tanımadığın insanlar arasında bavulunun gelmesini bekliyor. Bir şehirde başlayan bir gün başka bir şehirde devam edecek. Dünyaya gelmek kadar büyük bir travma olabilir bu bazen. Saat 7.00. Bir saat kadar önce ezan ve yağmur sesiyle uyandım. Şimdi burada oturmuş bu satırları yazarken üzerinde yağmur damlaları olan camın ve balkon demirlerinin arkasından erik ağacının beyaz çiçeklerini görüyorum. Aşağıda bir yerlerde park etmiş bir kamyonun dizel motorunun sesi geliyor. Kim bilir kaç milyon kişi işe gitmek için yollarındadır şimdi Türkiye'nin. Işık yılları ile ölçülebilecek düşünceler ve hayaller geçiyor beyinlerden. Tesadüfen aynı zamanı paylaşan milyarlarca homo erectus. Hepsi anne babasının dışında çağın da çocuğu, Goethe'nin dediği gibi. Garip bir kardeşlik. Galiba hayatımda gerçekleştirdiğim tek idealim, her gün işe gitme zorunluluğu olmayan bir işe sahip olmak oldu. Düşünüyorum da ikinci bir idealim var mıydı? Bir kat aşağıda, perdeleri çekilmiş mekânda, kedi karımın dağınık yatağının üstündeki kuş tüyü yorgana gömülmüş uyuyor. Sol arka ayağında turuncu bir sargı var. Birkaç gün önce eve bacağı kırık döndü. Şoför onu birinci katın penceresinden sokağa atlarken görmüş. "Kedi hep dört ayağının üstüne düşer diye biliyordum" diyor Sara. Kazaya en çok o üzüldü. Dedesi öldüğünde "Hüzünlüyüm ama nedense ağlayamıyorum" diyen sekiz yaşındaki kızım, kediyi topallayarak salona girerken görünce elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başlamış. "Dört ayağının üstüne düştüğü doğru. Ama düştükten sonra dört ayağından biri kırılmaz diyen oldu mu sana?" Veteriner kedinin tekerlek altında kalmış olabileceğini söylüyor. Bacağına platin takıp alçıya almış. Bu ev arzusu ana rahminin güven ve sıcaklığına dönmek isteği ile bağlantılı olabilir mi? Bir gün birisine sormalıyım. Öğrenecek çok şey var ama çok az şey öğrenmek mümkün. Her yeni bir şey öğrendiğimde cahilliğimin yeni bir ölçüsünü alıyorum.

Ben Bir Hiçim


90

BEN BİR BİLGİSAYARIM Bazen bilgisayarların kişiliği ve mood'ları olduğunu düşünüyorum. Hayattan yani, bir türlü.. Programlarını yazan insanların kişiliklerinin bir kısmı hard disklerine takılıp (koyunun yününün dikene takılması gibi) orada yaşıyormuş gibi geliyor bana. Belki yeni bir hayat türünün başlangıcıdır bilgisayarlar. Bu sabah, mesela.. Havaalanında. Valizlerimi kontrolden geçirdikten sonra güvenlik görevlisi bilgisayarı açmamı, bilgisayar çantasını yeniden röntgen cihazından geçirmemi istedi. HP dizüstümü çıkarıp metal bankonun üstüne koydum. "Bu Allahın belası şey şimdi ya açılmayacak ya da kapanmayacak" diye içimden geçirerek, kapağını açıp düğmesine dokundum. Nitekim öyle oldu. Açıldı. Ama titreşerek ekranda uçuşmaya başlayan fareyi kontrol edemedim. Bir türlü parmağımın kumandasına itaat ettirip kapat komutunu başlatan sol alttaki yere getiremedim. Sessiz bir küfür salladım. Ekranı klavyenin üzerine yatırdım. "Bunu sen istedin!" Kalemimin ucunu (arenaya çıkıp aslanla boğuşmak istemeyen bir Hıristiyan’ı kargısıyla dürten Romalı asker gibi) ana kapatma düğmesine soktum ve kendini toparlamasına izin vermeden onu söndürdüm. Bilgisayar sabah sabah uyandırılıp bilmediği insanların arasında çırılçıplak açılmaya içerlemişti belki. Farenin kontrolünü bana teslim etmeyerek kızgınlığını belirtiyordu. Daha onu açmadan, telepatik bir mesaj yollayarak memnuniyetsizliğini bana ihsas etmişti. Buna benzer başka olaylar da oldu. Çook. Bir defa yaşlanıp ölüyorlar: Sorunsuz, süratli gençliklerinden hurdaya ayrılışlarına şahit oluyoruz. Virüs kapıp hastanelik oluyorlar. Kişilik geliştiriyorlar. Huy, keyif, zaaf sahibi oluyorlar. "İyi halt ettin!" diye homurdanıyorum ona, çantaya yerleştirirken. "Hayır, size demedim" dedim diyorum güvenlik görevlisine ardından, aceleyle, inanmıyor. Bilgisayarı açtırdığı için ona içerlediğimi sanıyor. Çünkü orada ondan, benden ve bilgisayardan başka kimse yok. "Bilgisayarla konuşuyordum." Görevlinin yüzünde manyakla karşılaşan ve karşılaşmayı mümkün olduğu kadar kısa kesmek isteyen bir kişinin ifadesi beliriyor. Sırıtarak pasaport kontrolüne yürüyorum. Bizim içimizde de bir program var aslında. Beynimizde. İlginç bir organ beyin. Kafa karıştırıyor. Kâinatın sırlarını çözmeye kalkışıyor ama kendisi bir muamma. Onun için de bizim için de. Biz mi onu yönetiyoruz, o mu bizi yönetiyor? O mu bize ait, biz mi ona aidiz? Sanırım biz ona aidiz. Beynin ödül ve cezaya dayalı bir sistemi var. İstediği şeyleri yaptığımızda bizi ödüllendiriyor, istemediği şeyleri yaptığımızda cezalandırıyor. Örneğin, yemek yediğimizde rahatlıyoruz. Ödülümüz bu. Aç kaldığımızda kıvranıyoruz. Bu da cezamız. Seks zevk veriyor, eksikliği ıstırap. Düşünürseniz, çook uzun bir liste var. Romantik olduğumuz için ödül ve ceza yerine mutluluk ve mutsuzluk kelimelerini kullanıyoruz. Objektif bir durumu sübjektif hale getiriyoruz. Beyin bizi doğanın buyruklarım yerine getirmeye zorluyor. (Doğa yerine Tanrı kelimesini de kullanabilirsiniz.) Yaşamamız ve çoğalmamız, amacı. Ödül ve

Ben Bir Hiçim


91

ceza sistemini bu amaçla dizayn etti, kâinatı yaratan. Bazen bir bilgisayar olduğumu düşünüyorum. Dizüstü bilgisayarın ileri bir modeli, Pentium 1.000 bilgisayar yapan bir bilgisayar. Ben bilgisayarımı çantasına koyup yanımda taşıyorum. Beyin de beni çantasında taşıyor. Vücut beynin çantasıdır. Belki.

İÇERİYE KAPATAN KÂİNATIN ÜRKÜTÜCÜ GENİŞLİĞİ Uğuldayan rüzgârda dinmeyecekmiş gibi kar yağıyor. Güneş çoktan doğdu ama bulutlar ışığının yere vurmasına izin vermiyor. İstanbul yarı karanlık. Dünya sanki fırtınadan ibaretmiş gibi. Fırtına hapsediyor, diş ağrısının insanı ağzına hapsetmesi gibi. Sanki bütün varlık soğuk ve karanlık. Oysa birkaç bin metre yukarıda bulutsuz masmavi bir gökyüzü ve duru bir güneş var. Karda kayan arabaların arasından ustaca geçerek havaalanına giden takside birkaç saat sonra yaşayacağım o anı hayal ediyorum. Seyir yüksekliğine daha ulaşmamış olan uçağın burnu havada. Pilotlardan başlayarak, eldivenden çıkan bir el gibi, arka sıralara doğru bulutlardan sıyrılıyoruz. Bir an burnu havada bir sürat motoru benzeri, bulutlara değerek uçuyoruz, sonra çok aşağılarda kalıyorlar. Tanrım öyle bir gök verdin ki bizlere… Nasıl devam ediyordu bu şiir? İnsan güneşte büyüyen bir bitkidir. Mavi bir gökyüzüne sevgiliye duyduğu kadar hasret duyabilir. Bazen görüntü uçsuz bucaksız olsun, hiçbir yapı veya insan tarafından kesilmeden gökle yeryüzünün birleştiği yere kadar gitsin ister. Şehirde duyduğum, nedenini tam anlayamadığım kasvet mavi özlemi. Geceyi - kâinatın bir parçası olduğumuzu bize gösteren o saatleri kimse özlemez. Gece ürkütücüdür. Sual yüklüdür. Fransız filozof Blaise Pascal (1623-1662) gecede "içeriye kapatan kâinatın ürkütücü genişliği"ni görüyordu. Ve soruyordu: Neden onu buraya koymuşlardı da kâinatın herhangi başka bir yerine değil? Arkasında sonsuz bir geçmiş, önünde sonsuz bir gelecek uzanırken içinde yaşaması için neden bu minik zaman dilimi seçilmişti? Her yönde onu bir atom gibi içine kapatan sonsuzluklar görüyordu. Göz açıp kapatıncaya kadar kaybolan, geri dönmesi mümkün olmayan bir gölge gibiydi. İnsan geceleyin kendini böyle düşüncelere kaptırabilir çünkü aydınlık kâinatı gizler, karanlık ortaya çıkarır. Anasının karnındaki bebek için nasıl ana rahminden başka bir yer yoksa gökyüzü mavi iken dünyadan başka bir yer yoktur. Mavilik, çevreleyen zaman ve mekân sonsuzluğunun bütün izlerini siler. Onlara dair hiçbir ipucuna sahip değildir. Oysa mavilik, yaşam gibi, bir illüzyondur - sonsuz kâinat karanlıklar ile hep oradadır.

Ben Bir Hiçim


92

MİNİ COOPER Bahçe duvarının üzerindeki demir parmaklıklara sarılı mor salkım açtı ve hatta kapanmak üzere. Yakında çiçek salkımlarının olduğu yerden tütün renkli tohum torbaları çıkmaya başlayacak. Acele. Acele. Her şey acele. Yağmur çiseliyor. Nişantaşı'nda kızım Sara ile yürüyoruz. Haberi yok ama ona doğum gününde giymesi için bir elbise alacağım. Gelecek ay dokuz yaşına basacak. Çocukları birkaç ayda bir, bazen birlikte bazen ayrı ayrı, yemeğe götürüyorum. Yemekten sonra alışverişe gidiyoruz. Onlara sevdikleri bir şey alıyorum. Bir CD veya bilgisayar oyunu, kitap veya bebek. Bunun İngilizce adı treat. Bu sözcüğün, maalesef, Türkçesi yok. Pek iyi olmamakla beraber, şöyle çevirebilirim: Günlük işlerden olmayan ve büyük zevk veren bir olay veya nesne. Yani, bugün yapmakta olduğumuz gibi. Okul bitince Sara'yı alıp Borsa'da öğle yemeğine götürdüm. Borsa hem onun hem benim favori lokantamız. Her zaman yaptığı gibi su böreği, limonlu ice tea, vanilya dondurmalı çikolatalı sufle ısmarladı. Çikolatalı sufle hayatta en sevdiği yemek olmalı. Kaşığı suflenin göbeğindeki erimiş sıcak çikolataya daldırıp ağzına götürürken bazen gözleri zevkten kapanıyor. Benim de onu bu halde görünce gözlerim zevkten kapanıyor. Çocuklarla teke tek olmanın değişik bir kimyası var. Arabada giderken laf okuldan açıldı. "O kadar ufak tefek de değilim ama sınıfın en ufağıyım. Benimle dalga geçiyorlar. Mini Cooper diyorlar." Yüzüme bakıyor, bunu hem can sıkıcı hem eğlendirici bulduğunu gösteren bir ifade ile. Allah bilir o diğerlerine ne diyor. Yine de, Mel Gibson'un Passion (Tutku) filminde Romalı askerlerin İsa'yı kırbaçlamak için kullandığı kalın değneklerle sınıfını sopadan geçiriyorum, hayalimde. Sonra kendimi kontrol altına alıyorum. "Boşver. Çocuklukta olur böyle şeyler. Senin de zekân onlarınkinden daha uzun." "Bana ne sürpriz yapacağını merak ediyorum," diyor. "Öğrenmene az kaldı." Yol tıkalı olduğu için Laura Ashley'e yakın bir yerde arabadan inip yürümeye başlıyoruz. "May be it's raining but I am shining," diyor kızım keyifle gülümseyerek. Belki yağmur yağıyor, ama ben parlıyorum. Ağızlarımızda geniş birer tebessüm, baba kız el ele mağazadan içeri giriyoruz. Laura Ashley, kadınlar için, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında İngiltere'de moda olan elbiselerden ve çiçekli desenlerden esinlenerek yapılan giysiler satan bir yer. Bayan satıcılardan biri Sara'yı teslim alıyor. Bir sürü elbise giyip çıkardıktan sonra -yüzündeki iri tebessüm hiç değişmeden- menekşe renkli bir parti elbisesi ve bir gündelik elbise satın alıyoruz. Eve gider gitmez okul giysilerini çıkarıp menekşe renkli olanını sırtına geçiriyor.

Ben Bir Hiçim


93

"Yarın okula bununla gideceğim!" "Olur." Koltuklarının altından kaldırıp öpüyorum Mini Cooper'ı. Hava kapalı ama ben açığım.

BİR SERÇE BULMAK Bütün yaratıklar aynı defterden kopartılmış birer sayfadır. Bu sayfalarda insanın sayfası, maymunun sayfası, yunusun sayfası, kurbağanın sayfasıbirbirinden farklı sadece birkaç çizik var. Evlerin birbirine benzememesi ama özde birbirlerinin kopyası -temel, duvar, dam- olması gibi. İki ayak üstünde yürüme, konuşma, müzik gibi insanları diğer yaratıklardan ayıran özelliklerin sayfamızdaki yeri birkaç çizikten fazla değil. Hayvanlarla akrabayız. Genetik araştırmalar ilerledikçe bu akrabalığın şaşırtıcı derecede yakın olduğu ortaya çıkıyor. Ortaya başka bir şey daha çıkıyor. Karnımızı doyurmamıza yarayanların dışında hepsini, büyük bir süratle yok ediyoruz. Hepimizi aynı yaratıcı yarattı ve onun gözünde eşitiz. "Bu yaratıkların artık gücü yok. Hayvanların, kala kala, bize karşı kullanacakları tek şeyleri kaldı: Sessizlikleri. Onları esir aldık. Esaretlerinin başlangıcından bu yana nesiller, nesiller geçti. Ama esirlerimiz, kahramanca, sessizlikleri bozmuyorlar." Böyle yazıyor Güney Afrika'nın Nobel ödüllü romancısı J. M. Coetzee. Eski günlerde, Afrikalı atalarımızın zamanında, insanlarla hayvanların birbirlerini avladıkları devirlerde, hayvanlarla insanlar, birbirlerini öldürecek kadar yaklaştıklarında göz göze gelirlerdi. Coetzee artık hayvanlarla göz göze gelmediğimizi yazıyor. Hayvanlarla artık sadece hayvanat bahçelerinde karşılaşıyoruz, diyor. Orada, demir kafeslerin ve derin hendeklerin arkasında, bakışlarını bizden kaçırıyorlar. Bizimle, eskiden, birbirimizi öldürme şanslarımızın eşit olduğu günlerdeki gibi, göz göze gelmek istemiyorlar. Çünkü artık eşit değiliz. Onlar mahkûm, biz gardiyan ve cellâdız. Pisliğimiz ve sınırsız aç gözlülüğümüzle hayvanları, balıkları, kuşları, sürüngenleri temizleyip, bir türlü yenilgiyi kabul etmeyen fareler ve hamamböcekleri ile baş başa kaldığımızda yeryüzüne çökecek sessizliğin ne kadar korkunç olacağının farkında değiliz. O yalnızlıkla yaşamak belki mümkün olmayacak. Eğer gökyüzüne yükselip dünyaya ait havanın bittiği yerden bir an kafamızı çıkartıp kâinat dinleyebilsek kulaklarımıza gelecek olan sessizlik bizi çıldırtırdı.

Ben Bir Hiçim


94

Bir tek serçe bulmak için kâinatın sonuna kadar gidip evimizin bahçesine geri dönmemiz gerekmediğini kim bilebilir? Genlerimizin dünyasında aradığımız tek şey hastalıklardan arınmış uzun bir hayattır. O dünya daha tamamen keşfedilmiş, içeriğinde eller dolaşmış değil. Bir gün dolaştığımızda, içerisinde bir ruh keşfedebilecek miyiz?

HERŞEYİ BİLEN ADAM Ozanköy Akşamüstüne doğru bahçenin yola bakan eski taş duvarındaki gediklere çiçek soğanı sokuştururken külüstür bir bisikletin üzerinde, kısa pantolonlu, turuncu tişörtlü, daha önce görmediğim bir oğlan çocuğu belirdi. Sekiz yaşlarında olmalıydı. Yol biraz yokuş olduğu için selenin üzerine kalkmış, nefes nefese pedal çeviriyordu. Yanıma gelince durdu ve "Hello," dedi. "Ne hello'su oğlum," dedim. "Ben Türküm. Merhaba." "Sen Türk değilsin. İngilizsin," dedi oğlan, aksansız Türkçemi umursamadan. "Ben İngilizsem sen de İngilizsin," dedim. "Ne İngiliz'i be," diye bağırdı. "Ben İngiliz değilim." "Benim adım Metin. Metin İngiliz adı olur mu?" "Benim adım da Mahmut." "Komşunum," dedim. "Beni tanımıyor musun?" "Mine'yi tanıyor musun komşumsan?" "Tanıyorum," diye yalan söyledim. "Pakize'yi tanıyor musun?" "Tanıyorum." diye ikinci defa yalan söyledim. "Onlar benim kardeşlerim." "Biliyorum. Senin iki kardeşin var." "Bildin," dedi oğlan ve sorgulamaya devam etti. "Babamın kırmızı bisikleti var mı peki?" "Var," diye attım. "Bisikletinin sepeti var mı?"

Ben Bir Hiçim


95

"Var." Çocuk bir an yüzüme baktıktan sonra yanında duran birisiyle konuşurmuş gibi başını çevirdi, "Aboo," dedi, "her şeyi biliyo lan bu." Bisikletini döndürdü, aşağıya doğru pedal sallamaya başladı. Yüz metre kadar gittikten sonra sola dümen kıvırdı ve Türkiye'den gelen yoksul, çok çocuklu göçmenlerin oturduğu yarı yıkık eski taş evlerin bahçesinde kayboldu. Bu evlerin damlarında kışın taşla tutturulmuş çarşaf gibi naylonlar var ve duvara açılmış deliklerden çıkan borulardan sobada yanan odunun dumanı yükselir. Çiçek açtıklarında ne kadar güzel olacaklarını hayal edip, Kıbrıslıların tavşankulağı dediği siklamenlerin yassı patatese benzeyen soğanlarını duvardaki kovuklara yerleştirmeye devam ettim. Çok geçmeden oğlan bisikletiyle geri döndü. Yanımda durdu. "Babamın adı Recep," dedi. "Annemin adı Fatma. Halam var mı?" "Var," diye attım gene. "Adı ne?" "Onu unuttum," dedim. "Teyzen var mı?" "Yok." Biraz düşündü. "Var galiba. Türkiye'de." "Sen nerelisin?" diye sordum. "Buralıyım. Burada doğdum, buralıyım. Yani Urfalıyım." "Karpuz ikram edeyim mi?" "İnce bir dilim olursa yerim." "Veya çilek? Çilek de verebilirim." "Fark etmez." Bisikletini duvara dayayıp ardımdan bahçeye girerken sordu: "Duvara ne ekiyordun?" "Tavşankulağı." Gözleri açıldı. "Duvardan tavşan mı çıkacak?" "Tavşankulağı bir çiçek. Kışın görmüyor musun? Her tarafta çıkıyor." Merdivenleri tırmanıp mutfağa girdik. Karpuzu kesip eline bir dilim verdim. Yiyerek ayrıldı. Birkaç dakika sonra adımın seslenildiğini duydum. Kapıya çıktım. Bayramlarda elimi öpmeye geldiğinde Mahmut'tan küçük bir kız olan Ayşe güzel bir genç kız oldu. Kız kardeşleri Fazilet ve Cansu ile yürüyüşe çıkmıştı. Kızların yaş toplamı Mahmut'unki kadar olmalıydı.

Ben Bir Hiçim


96

Mutfağa doluştular. Onlara da birer dilim karpuz kestim. Gün güzel geçmişti. Bundan daha güzel bir biçimde sona eremezdi.

KIRMIZI KART Elimi uzatıp yastığın altındaki telefonun alarmını susturdum. Saat altı. Çatıdaki yatak odamda haziranda olmaması gereken bulutlu bir sabahın enerji bastırıcı loşluğu var. Açık balkon kapısından kuş sesleri ile birlikte yağmur kokulu bir esinti geliyor. Eşim şehir dışında olduğu için bir haftalığına annelik gene bana geçti. Giyinmeden aşağıya inip çay yapıyorum ve Sara'nın kahvaltısını hazırlamaya başlıyorum. Selim sadece cay içtiği için ona bir şey hazırlamama gerek yok. Sara'nın mısır gevreğine karıştıracağı sütü ısıtıp küçük bir süt sürahisine boşaltıyorum. Kendim için yaptığım çayın sulandırılmış bir versiyonunu, onun bir fincan çay alan oyuncak çaydanlığına dolduruyorum. Bunları mısır gevreği ve şekerlikle birlikte boş bir çukur tabağın yanına diziyorum. Hepsinin kıyısında, deniz feneri gibi yanan bir mum var. Yumuşak ve kısık ışıkları seven annesi gibi dokuz yaşındaki kızım da mum ışığında kahvaltı etmeyi seviyor. Kızımın mutfaktaki masanın bir köşesini kendisi için özel olarak bu şekilde hazırlanmış bulmaktan keyif aldığını biliyorum. Onun için, günü iyi başlasın diye kahvaltısını özenle hazırlıyorum. "Geldiğinde anneme benim çayımı ayrı çaydanlığa koyduğunu söyleyeceğim," dedi dün. Kızımın kahvaltısı hazır olunca kendime bir fincan çay doldurup evin sessizliğinde keyfini çıkarıyorum. Altı buçuğu biraz geçe merdivenleri tırmanıp Sara'yı uyandırıyorum. Kahvaltısını bitirmek üzereyken "Baba," diyor, "hatırlıyor musun, küçükken 'büyüyünce seninle evleneceğim' diyordum." "Evet hatırlıyorum." "Mantıksız bir şey." "Fikrini değiştirdin mi yoksa?" "Hayır, ama mantıksız bir şey." Kalbimin kırılacağını sandığı için hayır diyor ama beni defterden sildiği belli. Konuşmamız ilerleyince nedeni anlaşılıyor. Dün öğretmeni ile sınıfta kimin kime âşık olduğunu konuşmuşlar. "Herkesin kime âşık olduğunu biliyor musun?" "Evet." "Sana kim âşık peki?" Gözlerini gözlerimden kaçırırken yüzünden kısa bir tebessüm geçiyor.

Ben Bir Hiçim


97

"Ben sadece kızların kimi sevdiğini biliyorum. Erkeklerin değil." "Sen kimi seviyorsun?" "Öğretmenim kimseye söyleme dedi." Duraklıyor. "Tanımazsın." Gene duraklıyor. "Ama söylemek zorunda kaldım." "Kime?" "Minibüs başkanına. Söylemezsem kırmızı kart göstereceğini söyledi. O zaman beni minibüsten atacaklardı." Minibüs başkanını ve kırmızı kartı ilk defa duymuş olduğum için açıklamasını istedim. Her minibüsün, o araçla okula gidip gelen öğrenciler tarafından seçilen bir başkanı varmış. Görevi, çocukların ellerini pencereden dışarı çıkarmamak, sokağa bir şey atmamak, gürültü yapmamak gibi minibüs kurallarına riayet etmesini sağlamakmış. Kuralı bozan öğrenci sarı kart görüyor ve adı kartın arkasına yazılıyormuş. İkinci veya üçüncü sarı karttan sonra (Sara bu konuda emin değil) kırmızı kart çıkıyormuş. Kırmızı kart gören öğrenci bir daha alınmamak üzere minibüsten atılıyormuş. "Senin başkanın yaptığı düpedüz şantaj", dedim. "Evet." Biraz düşündükten sonra gülümseyerek "Merak etme," dedi. "Sadece isminin ilk harfini söyledim." Sara'yı minibüsüne bindirip okula yolcu ediyorum. Dokuz yaşındaki kızımın inanılmaz derecede ağır okul çantasını aşağıya ben taşıyorum ve minibüs muavinine veriyorum. Üst kattaki sınıfına nasıl taşıdığını düşünmek bile istemiyorum. Selim'i okula bir arkadaşımızın şoförü götürdüğü için Sara'dan yarım saat geç kalkıyor. Şimdi onunla kahvaltı yapıyorum. "Baba, biliyor musun, dün okulda elime acayip bir mektup sıkıştırdılar?" diyor oğlan. "İçinde ne yazıyordu?" "M seni seviyor. İmza: Gizli bir hayranınız." "M kim?" "Sınıfta adı M ile başlayan bir kız var ama o olduğunu sanmıyorum." "Mektubu kim verdi?" "Sınıftan bir kız." "Sormadın mı kim olduğunu?"

Ben Bir Hiçim


98

"Söyleyemezmiş!" Sağ ve sol ellerinin işaret ve orta parmaklar ile kelimeyi tırnak işareti içine alıyor ve gözlerini nazlı bir şekilde sağa sola kaydırarak dalga geçer tarzda kızı taklit ediyor. Yaş on bir. Eve kızlardan telefonlar da gelmeye başladı. Bazen telefon trafiği şiddetli bir depremden sonra deprem merkezine gelen telefonların yoğunluğuna erişiyor. "Niye arayıp duruyor bunlar," diye soruyor oğlan. Yüzüne bakıyorum, benimle dalga mı geçiyor diye. Ama gerçekten merak ediyor ve bilmek istiyor. "Yakında anlarsın" demek istiyorum ama susuyorum. Omuzlarımı kaldırıp "Ben de hayret içindeyim" şeklinde bir ifade veriyorum yüzüme. Hayatın karasabanının daha üzerinden geçmediği yüzünün beyaz cildi, bir elma kadar pürüzsüz ve parlak. Gözleri ışıldıyor. Süratle büyümeye başladı. Üç ayda bir yeni futbol ayakkabısı alıyoruz. İnsan oturup dikkatle baksa büyüyor olduğunu görecek sanki. Bana hiç benzemiyor. Yakışıklılığını buna borçlu olmalı. Çayından birkaç yudum aldıktan sonra "Ben arkadaşlarımla futboldan hoşlanıyorum, kızlardan değil" diyor. "Ben de tam tersi," demek geçiyor içimden ama gene susuyorum. Tamam da o zaman neden iki üç günden beri yüzünü yıkadıktan sonra saçlarını jöleliyor? Hadi bakalım. Hayırlısı.

ÇEVİRİLİRKEN ANLAMI KAYBOLDU Nasıl bir güne başladığımı görmemek için gözlerimi açmak istemiyorum ama az sonra tepemde bir yerlerden gök gürültüsü geliyor ve kiremitlerin üzerine birkaç yağmur damlası vuruyor. Yanağın üzerinde dolaştırılan bir kuş tüyü gibi. Gözlerimi açıyorum. Güneşsiz pencereler. Bulutların verdiği serinlik izlenimi yanıltıcı. Gün nemli. Sıcak, yapış yapış bir havaya yayılacak; klimalı odalarda kamışla içilen uzun, buzlu içkileri akla getiren... Neden bazen kasvetli uyanıyorsun, bazen keyifli? Bu haller belki de geceleyin görüp unuttuğun rüyaların izmariti. Bir alt katta merdivenlere açılan sürgülü kapının geri çekilişini duyuyorum. Bu kapı, kedi çocukları uyandırmasın diye kapalı tutuluyor. Az sonra cep telefonuma karımdan bir mesaj gelecek: "Selim'le kahvaltı yapıyoruz, bize katılmak istersin diye." Uyanmak kendi dünyandan başkalarının dünyasına geçmektir -giyinik kalabalıklar arasına çıplak vaziyette arkasından itilmek gibi bir şey. Temelde tek ve yalnız olan bir şeyin başkalarıyla birlikte olma rüyası görmesi.

Ben Bir Hiçim


99

Tanıdığım yalnız yaşayan bir kadın, evde tek başına kalmaya dayanamadığını anlatmıştı. "Hafakanlar basıyor," demişti kahkahayla. "Dayanamam vallahi. Giyinip kendimi sokağa atıyorum." Onunla uçakta tanışmıştık. Durmadan gülen bir kadındı. Bu kahkahalar neşeden mi başka bir şeyden mi geliyordu, anlayamadım. Kahkahaları beni yorduğu için onu görmekten vazgeçtim. Belki de insanlarla ilgili bütün genellemeler yanlış. Bugün Lost in Translation adlı filmi ikinci defa görmek için sinemaya gideceğim. "Bir Konuşabilse" , olarak uydurulmuş Türkçeye. Doğru çevrilseydi "Çevrilirken Anlamı Kaybolmuş", olacaktı. Film, Tokyo'da kaldıkları otelin barında tanışan orta yaşlı bir aktör ile üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir kadının birkaç günlük öyküsünü anlatıyor. İkisi de evli. Adam bir viski reklâmı çekmek için Tokyo'ya geldi. Kadın ise duyarsız fotoğrafçı eşine eşlik ediyor. Her ikisi de evliliklerinde kaybolmuş. Adam neden evlenmiş olduğunu unuttu bile. Kadın, kocasında bulduğu neye dayanarak onunla evlenmiş olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Sevgi evliliğe çevrilince anlamı kayboldu. Birbirlerine dokunuyorlar ve sağır, soğuk kâinatta sevginin ne anlama geldiğini hatırlıyorsun. Neden başlayıp bittiğini, neden tekrar tekrar aranıp bulunması gerektiğini, neden bulununca sımsıkı tutulması gerektiğini de. Bazı filmlerde rejisör ruhuna bakılmasına izin verir. Bu öyle bir film. Bu filmin bağırmadan verdiği mesajı bir defa daha duymak istiyorum. Belki beni bu kasvetli havadan kurtarır.

ÖLEYİM DAHA İYİ Tanrı'nın kendisine biçtiği hayat uzunluğundan memnun olmayan tek yaratık herhalde insandır. Hiçbir şeye doymadığı gibi, insan hayata da doymaz. Her şeyin çoğunu istediği gibi, dünyadaki günlerinin de daha çoğunu ister. Bunun için batıda birçok laboratuarda yaşlanmayı yavaşlatıp hayatı uzatacak formülü bulmak için her yıl milyarlarca dolar harcanır durur. Belki de bu araştırmaların sonuna yaklaştık. Bulgularını geçenlerde bilim dergisi Nature'da yayınlayan bir grup Amerikalı bilim adamı yaşamı yüzde 50 uzatacak bir protein keşfettiklerini açıkladı. Yazının özetini okudum ama pek fazla sevindiğimi söyleyemem. İki nedenle. Birincisi, bilim adamları bulgularını fareler üzerinde yaptıkları deneylerden elde etti. Ben fare değilim.

Ben Bir Hiçim


100

İkincisi, uzun yaşamanın formülü az yemek yemek, az seks yapmak. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. Ben, öleyim daha iyi diyorum. Gelelim konunun ayrıntısına. Laboratuar deneylerinde az gıda alan farelerin çok gıda alanlardan yüzde 50 daha uzun yaşadığı keşfedildi. Sadece fareler değil meyve sinekleri ve diğer organizmalar da az gıda aldıklarında daha uzun yaşıyor. Bunun nedeni kıtlık şartlarında farenin vücudunun salgıladığı bir protein. Bu protein metabolizmayı yavaşlatıyor ve seks güdüsünü azaltıyor. Hatta bazı fareler kısırlaşıyor. Doğanın amacı canlıların üremesi ve çoğalmasıdır. Bu amaç fareler, insanlar, meyve sinekleri ve diğer bütün canlılar için aynıdır. Bolluk yıllarında üreyip ölürüz. Kıtlık olduğu zaman üremeyiz -takatimiz yoktur, dünyaya açlıktan ölmesi olası yavrular getirmek istemeyiz. Vücut, bolluk ve üreme yıllarının gelmesini beklemek için daha yavaş yaşlanır. Beka için geliştirilmiş bir tür reflekstir bu. Yukarıdaki açıklama bana değil fareler üzerindeki araştırmayı yapan Massachusettes Institute of Technology (MİT) takımın başındaki Leonard Guarente'ye ait. Guarente ve çalışma arkadaşları fareler için geçerli olan yaşlanma yavaşlamasının insanlar için de aynen geçerli olduğuna inanıyor. Ama insan insan olduğu için hem uzun yaşamak isteyecektir hem de yemeğinden ve seksten fedakârlık etmemek. Onun için MİT'çiler obeziteye yani aşırı şişmanlamaya karşı bir ilaç geliştirmek istiyorlar. Vücut aldığı karbonhidrat ve proteini hemen yakar. Yağı ise kıtlık zamanlarında yakmak için depolar. Diyet dolayısıyla gıda alınması azaldığında vücut depoladığı yağı vücuda salgılamaya başlar. MİT'çilerin amacı diyete gerek olmadan hücrelerin depoladıkları yağları çözmeleri. Yani içtiğiniz hap vücudu kandıracak. Kıtlık yaşanıyor izlenimi verecek. Yaşlanma yavaşlayacak, seks güdüsü kısılacak. Uzmanlar bu durumda insanların 150 ile 180 yıl yaşayabileceğini söylüyor. Dediğim gibi. İsteyen buyursun...

Ben Bir Hiçim


101

GRRRRRRRRRRRRR! MAĞARA ADAMI OLMAK İSTİYORUM! Karımın yemek masasının üzerinde bıraktığı Almanca Der Spiegel Dergisi'nin kapağında bir adam var. Bir mağaranın girişinden içeri doğru birkaç adım atmış. Yüzü bize doğru. Elinde, fırlatılmaya hazır, her iki ucu sivri, ahşap bir mızrak var. Sol elinde yanan bir meşale tutuyor. Arkasında, yeşil bir ormanın kıyısındaki sığ bir suyun içinde bir adam daha var. Elindeki mızrağı, sokmak için, bir filin kalbinin olduğu yere yaklaştırıyor. Beş on kelimeden fazla Almanca bilmediğim için kapağında her zaman ilginç konular bulunan bu dergiyi maalesef okuyamıyorum. Gene de sayfalarını karıştırıp resimlere bakmak ve resim altındaki yazılardan bir şeyler çıkarmaya çalışmak hoşuma gidiyor. Kapaktaki resim 400 bin sene önce yaşandığı hayal edilen bir anı temsil ediyor. Bugün olduğumuzdan biraz daha adaleli, kısa ve dar alınlıydık o günlerde, bilim adamlarına göre. Ve fil eti seviyor olmalıydık. Bilim adamlarına göre, insanın atası dünya sahnesine 3,5 milyon yıl kadar önce çıktı. Dünyanın yaşı 5 milyar yıldır. İnsanın tekâmülü ile ilgili bilgiler kazılarda bulunan iskelet parçalarına dayanıyor. Bu konudaki bütün bilgilerin kaynağı kazılarda ortaya çıkarılan birkaç çuval iskeletten ibaret. Komple bir tek iskelet yok. İnsanın en sağlam yeri diş ve çene kemiği olduğu için en çok bunlar ve kafatası parçacıkları bulunuyor. Bunlardan yola çıkarak vücudun tamamının iskelet yapısını oldukça doğru olarak çıkarmak mümkün. Hatta iskelet sahibinin erkek mi dişi mi olduğunu, kaç yaşında öldüğünü ve bazen hangi nedenle ölmüş olduğunu. Karbon testi denilen bir yöntemle (bir gün bunun ne olduğunu yazacağım) iskeletin tarihi doğru olarak tespit edilebiliyor. Bilim adamları, değişik evrelerden geçtikten sonra insanın 1,5 milyon yıl sonra önce dik yürümeye başladığını, 500 bin yıl kadar önce de modern homo sapiens haline geldiğini ileri sürüyor. Tabii, bunlara inanmak zorunda değilsiniz. Esas anlatmak istediğim de zaten bu değil. Karımın dergisinde gördüğüm resimler her zaman içimde olan bir arzuyu yeniden kabarttı: Mağara adamı olmak istiyorum. Bilim adamları geçmişte insan hayatının kısa ve korkunç olduğunu söylüyor. Buna inanmıyorum. Dünya gençken hayatın tahayyül bile etmemiz mümkün olmayan güzellikleri olduğuna eminim. Sessizlik ve karanlık insan hayatından kovulmamıştı. Kelimeler az, kafaların içi tenha ve dingindi. Aylaklığın yerini mesai, oyunun yerini tedrisat almamıştı. Vergi, askerlik, hapislik, evlilik, okul taksiti, kredi kartı borcu ve köşe yazıları yoktu. Omuzlarımıza tarihin yükü binmemişti.

Ben Bir Hiçim


102

Suyu içilebilen dereler, balıklı temiz denizler, bakir ormanlar, sürüler halinde geçtiklerinde gölgeleri yere bulut gibi vuran kuşlar, meyve yüklü ağaçlar vardı. Hava temiz ve koku yüklüydü. Canım öyle bir dünya çekiyor.

YOGİ’NİN DUASI İstanbul'da gürültüyle yağmur yağan gece eve geç döndüm. O gün bütün gün canım sıkkındı. Akşam olunca, âdetim olmadığı halde, eve döneceğime sahilde bilmediğim bir bara gittim. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Cep telefonumu kapattım. Yıldırımlar İstanbul'un üstündeki göğü çatlatırken, suratım asık, bira içerek yağmurun dinmesini, köprü trafiğinin seyrelmesini bekledim. Eve geldiğimde saat 11'i geçiyordu. Karımı ve o saatte çoktan uyumuş olmaları gereken çocukları ayakta buldum. Selim (11) ile Sara (9) pijamalarının içinde annelerinin yatağında oturuyorlardı. Üçü aynı gücenik ifadeyle yüzüme baktılar. "Neredeydin?" "Kiminleydin?" "Niye geç kalacağını haber vermedin?" Anlaşılan gecenin teması korku olmuştu. Çocuklar yıldırımlardan korkmuştu. Gecikince, buna, başıma bir şey gelmiş olabileceği korkusu da eklenmişti. Daha sonra herkes kendi özel korkusundan bahsetmişti. Sara Drakula'dan korkuyordu. Selim evin odalarından birinde eli tabancalı bir adamla karşılaşmaktan. Bu korku geceleyin ve tek başlarına olduklarında geliyordu. "Çocuklar bu konuda kendilerine yardımcı olmanı istiyorlar" dedi eşim. "Bana kim yardımcı olacak" dedim. "Ben de Drakula'dan ve eli tabancalı adamlardan korkuyorum." "Maskaralığı bırak. Çocuklar senden yardım bekliyor." "Bu işi en iyisi yarına bırakalım" dedim."İsteyen gelip benim odamda yatabilir." "Herkes kendi yatağında uyusun," dedi eşim. Çatı katındaki odama çıktım ve yatağa girdim ama uyuyamadım. En son Çaldıran Meydan Muharebesi'nden sonra tek başıma bir bara gidip saat 11 civarında eve gelmiş olmama rağmen kendimi suçlu hissediyordum.

Ben Bir Hiçim


103

Kendi korkulanını ve onlardan kurtulmak için yaptığım mücadeleyi hatırladım. Çocukken... Ne çocuğu, 14-15 yaşına kadar ben de yıldırımdan korkardım. Karanlıkta ürpermeyi ise herhalde 45 yaşlarımda bıraktım. Hayatımı korkularımdan ve endişelerimden kurtulmak için yapılan bir mücadele olarak özetleyebilirim. Korku ve endişe hayatı zehir eden şeylerin başında gelir. Bunlardan kurtulmak Budizm’in temel öğretisidir. Bu gerçeği ilk defa Hintli bir Yogi'nin 1920'lerde basılan bir kitabından öğrendim. Yogi'nin öğrencilerine tavsiye ettiği kısa bir dua vardı. Ertesi gün onbinlerce defa tekrarlamış olduğum bu duayı büyük harflerle bilgisayarımda yazdım ve iki kopya bastım. "I am fearless, pure, loving and unselfish." Korkusuzum, safım, sevgi doluyum, bencil değilim. Çocukları odama çağırdım. Yogi'nin duasını ellerine tutuşturdum ve korku konusunu tartışmaya açtım. "Sen olmayan bir şeyden korkuyorsun" dedi Selim Sara'ya. "Drakula diye biri yok." "Sen de olmayan bir şeyden korkuyorsun" diye karşılık verdi Sara. "Eli silahlı adam var" dedi Selim. "Evet, ama bizim evde değil" dedi Sara. "Drakula da silahlı adam da sadece sizin aklınızda" dedim Yogi'nin düşüncelerini çalarak. "Onlar sadece siz hayal ettiğiniz için var. Eğer onları aklınızda atarsanız korkacak bir şey kalmaz. Bundan sonra karanlıkta merdivenlerden yukarı odanıza çıkarken veya korktuğunuzda tekrarlayın: Korkusuzum... Korkusuzum ... Korkusuzum." Pek ikna olmamış gibi yüzüme baktılar. Derse devam edeceğim. Korku ve endişeden kurtulmaktan daha yararlı bir şey öğretemem onlara diye düşünüyorum.

Ben Bir Hiçim


104

NEREYE? Her şeyin sürati aynı kalırken, bir tek insanın hızı arttı. Kâinatın başlangıcından bu yana ışığın hızı hiç değişmedi. Dünya milyonlarca yıldır kendi etrafında aynı hızla dönüyor. Kırlangıç aynı hızla uçuyor. Gelinciğin küçük siyah tohumları aynı hızla yere düşüyor. Bukalemun aynı hızla renk değiştiriyor. Gergedan suya aynı hızla gömülüyor. Göçmen kuşlar aynı hızla göçüyor. Dereler hep aynı hızla aktı. Su hep aynı süratle buz haline geldi. Okyanuslardaki tuz oranı iki milyar yıldır aynı. Tavşan ile kaplumbağa hep aynı sürate sahip oldular. Bir tek insan artan bir hızla sürat kazanıyor. Hızlandıkça dünyayı paylaştığı her şeye sırtını dönüyor ve maratonda arayı açan atlet gibi, onlarla arasına gittikçe büyüyen bir mesafe sokuyor. Bir gün durup geriye baktığında arkasında hiçbir şey görmeyecek. Yalnız olacak. Doğanın kendine biçtiğini kaderi beğenmeyen tek yaratık insandır. Yaratıklar arasında bir tek insan daha çok, daha hızlı, daha büyük, daha uzun, daha değişik olmayı istiyor. İnsan doğayı aradan kaldırıp kaderini kendisi biçmek istiyor. Doğa ona bu gücü verdi. Bu güçten aldığı süratle insan gövdesini de terk edecek, içinde doğduğu dünyayı da. 100 bin yıl önce insan olmayı öğrenmeye başlıyorduk. 100 bin yıl sonra, genetik mühendisliğin yaptığı gövdelerle, galaksiye dağılmış olacağız. Dünya, yavruları yumurtadan çıktıktan sonra kuşun terk ettiği yuva gibi, arkada kalacak. Bugün dünyamızda yaşayan varlıkların olağanüstü çeşitliliği ve zenginliği tek hücreli bir canlı ile başladı. Aynı şekilde bir zenginlik ve çeşitlilik, insanların Dünya'yı terk etmesiyle de başlayabilir. Dünya için o tek hücreli canlı ne ise belki galaksi için de insan odur. Bir milyon sene sonra yaşayan insanlar -eğer insan o kadar yaşayabilirsenasıl olacak? Dinozorların bizi hayal etmesi ne kadar mümkünse bizim de bir milyon yıl sonra yaşayacak insanları hayal etmemiz o kadar mümkün. Belki de insanlığımızdan hiçbir şey kalmayacak. Belki başka tür bir canlı olacağız. Eğer bunlar size hayal gibi geliyorsa günlük hayatta sıradan hale gelmiş birçok şeyin bir zamanlar hayal bile edilemeyeceğini bir düşünün. 30 sene önce cep telefonunu kim hayal edebilirdi? 100 sene önce televizyonu? İki yüz sene önce roketleri?

Ben Bir Hiçim


105

Galileo bir gün insanın uzaya Hubble adında bir teleskop yollayacağını, bu teleskopun uzayın derinliklerinde kâinatların doğduğu mekânların fotoğraflarını yollayacağını hayal edebilmiş miydi? Başımızı kaldırıp hayranlıkla seyretmeyi gittikçe daha fazla ihmal ettiğimiz bu acayip, sınırsız kâinatta önümüzdeki yol sonsuz.

DÜNYANIN EN YAVAŞ YARATIĞI İstanbul'a büyük yağmurların yağdığı gün, akşama doğru sağanak kesilince koruya gittiğimde orasını boş bulacağımdan emindim. İnsanlar kediler gibi, yağmuru sevmiyor. Oysa yağmur sonrası doğanın en güzel zamanıdır. Ağaçlar yıkanır, toprak suyu emer, yaprakların ucunda su damlacıkları parlar, burnunuza doğanın kokusu gelir. Yağmurdan sonra havada sevişme sonrası doygunluğuna ve dinginliğine benzer bir şey vardır. Arabamı boş park yerine bırakıp yürümeye başladım. Dev çitlembik ağacının altı boş. Oysa hemen hemen her gün bu saatlerde, orada kesekâğıdına gizlediği şişeden birasını içen orta yaşlı bir ayyaş var. Mesai bitimi buraya geldiğini sanıyorum. Yanında sokak kedileri için mama getirip bir kapta ıslatıyor. Başka bir kaba da, çiçekleri sulamak için kullanılan çeşmeden su koyuyor. Karşılaştığı kedileri sofraya davet ediyor. "Tekir, bak mama," diyordu dün onu gördüğümde, sıska bir kediye, eliyle ıslattığı kuru ekmeklerden yaptığı mama yığınını göstererek. Kedi aldırış etmedi. "Tekir, sen Ortaköylü Deli Bekir'i tanıyor musun?" diye sordu, dili biraz dolanarak. "Ona benziyorsun." Kedi, kirli kalabalıklar tarafından huzuruna tecavüz edilmiş bir prenses edasıyla burnunu havaya kaldırıp başını yana çevirdi ve acelesiz adımlarla uzaklaştı. "Ne tekirmişsin be!" Çevrede insan olmadığı için parkın kargaları yerlere indi. Havada yoğun bir defne kokusu var. İstanbul'un binalarının üzerindeki kara bulutlar hızla Karadeniz'e doğru gidiyor.

Ben Bir Hiçim


106

Kanatları açık martılar ve kargalar esen şiddetli rüzgârı yastık gibi kullanarak ağaçların üzerinde süzülüyor. Öpüşmek için kimsenin geçmediği anları gözleyen sevgililerin tercih ettiği kuytu mekânlar boş. Kestane ağaçlarının altından geçip yokuşu tırmanmaya başladığımda karşıma iri, kahverengi bir salyangoz çıktı. Sırtında yuvası, yavaş yavaş ilerliyor. Arkasında gümüşi, parlak bir iz var. Bu, salyangozun üzerinde daha rahat kaymak için karnından çıkardığı bir sıvı. Sırtındaki evi de salyangoz karnından çıkardığı bir madde ile yapıyor. Zayıflamak isteyenlerin sahip olmak için çok şey verebilecekleri bir özellik var salyangozlarda: Bir gün susuz kalmaları halinde vücut ağırlıklarının yüzde 58'ini kaybediyorlar. Gazoz gibi neredeyse tamamen su olduğu için, bu yaratıklar kuraklığı sevmez. Kurak aylardan sonra ilk yağmur yağdığında bahçemdeki taş setlerin kovuklarında gizlendikleri yerlerden yüzlercesinin ortaya çıktığını gördüm. Sanki hepsi aynı şölene davetliydi. Bir tur attıktan sonra salyangozla tekrar karşılaştığımda onu neredeyse aynı yerde buldum. Bahçe salyangozunun dünyanın en yavaş hareket eden hayvanı olduğunu biliyor muydunuz? Bir yerde okuduğuma göre sürati saatte beş metreymiş. Nasıl ölçtüler acaba? Hiç sanmıyorum ki bir salyangozun aklına bizim süratimizi ölçmek gelsin.

GAIA Okyanus sularındaki tuz oranı en az iki milyar yıldır değişmedi. Litresinde 35 gram tuz var. Oysa nehirler her 100 milyon yılda bir deniz suyundaki tuz miktarını iki misli artıracak kadar tuz taşıyor. Buna rağmen deniz suyu neden geçmişe kıyasla daha tuzlu değil? Okyanuslardaki tuz oranını sabit tutan, bilim adamlarının anlamadığı esrarengiz bir mekanizma var. Bu mekanizma olmasaydı denizler Ölü Deniz gibi, hiçbir balık veya canlının yaşayamayacağı kadar tuzlu olurdu. Kuzey Afrika çöllerinden rüzgârların kaldırdığı toz bulutlan okyanusu aşarak Güney Amerika'daki yağmur ormanlarının üzerine yağar. Bu ormanlardaki eşsiz bitki bolluğunun bir nedeni, binlerce kilometre uzaktan milyonlarca yıldır gelen bu göksel gübredir.

Ben Bir Hiçim


107

İngiliz Bilim adamı James Lovelock'un Gaia Teorisine göre Dünya, bünyesindeki canlı cansız her şeyle birlikte bir tek organizma. Atmosfer, denizler, rüzgârlar, yanardağlar, ormanlar, çöller, ozon tabakası, kutuplar ve insan dâhil bütün canlılar bu organizmanın bir parçası. Bu organizmanın amacı Dünya'da yaşayan canlıların sürdürebilmeleri için gerekli ortamı idame ettirmektir.

hayatlarını

Belki de koskoca kâinat bile canlıların yaşayabilmesi için olduğu gibi oldu. İnsanoğlu büyük bütünün bir parçasıdır ama bunu anlamıyor. Dünyayı gücümüze göre talan edebileceğimiz sahipsiz ve korumasız bir hazine sanıyoruz. Talan ettiğimiz her şeyi kendimizden çaldığımızın farkında değiliz. Neslini tükettiğimiz her canlı varlıkla sadece Dünya'da yaşayan canlıların sayısını azaltmış olmuyoruz. Dünya denilen bu narin organizmanın içinde var olma şansımızı da azaltıyoruz. Kirlenen her ırmak ve denizle birlikte biz de kirleniyoruz. İnsanları birbirinden ayıran dil, din, ırk gibi şeyler "sahte" dir. Einstein'ın dediği gibi, insanlığın üzerinden atamadığı çocukluk hastalığıdır bunlar. Bu hastalık öldürücüdür. Ya sadakat ve sevgimizi bütün insanları ve dünyayı içine alacak kadar genişleteceğiz ya Dünya'yı üzerinde yaşanamaz hale getireceğiz.

GECE İSTATİSTİKLERİ Eğer gece olmasaydı kâinatı dünyadan müteşekkil sanırdık. Kâinat ve onu dolduran milyarlarca yıldız dolu galaksiyi bize gece gösteriyor. Gündüz, mavi gökyüzünün altında, biz bizeyiz. Ancak güneş batıp da karanlık bastırınca kâinatın kapıları açılır ve aşılması zor karanlıkların içinde parlayan yıldızlar görünür. Dünya 4,5 milyar yıl önce meydana geldi. Başlangıçta o kadar hızlı dönüyordu ki gecelerin uzunluğu sadece birkaç dakikaydı. Bundan milyarlarca yıl sonra dünya duracak ve bir yüzü ebediyen gece olacak. Ama o zaman burada olmayacağız ve belki de insan olmayacağız. Karanlığın içinde dağılıp bugün hayal bile etmemiz mümkün olmayan dünyalarda yaşayacağız. Evimiz dünya değil kâinat. * Gece ne kadar büyük? Dünyanın yüzü 315 milyon kilometre kare. Günün herhangi bir saatinde bunun yarısı, yani 158 milyon kilometre kare karanlıkta.

Ben Bir Hiçim


108

* Gece ne kadar geniş? Dünyanın ortalama çapı 39.809 kilometre. Bunu ikiye bölersek gecenin genişliğinin 19.905 kilometre olduğu ortaya çıkar. * Gecenin hızı nedir? Dünya 24 saatte bir kendi etrafında dönüyor. Ekvatorda sürati saatte 1.670 kilometre. Kutuplarda dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı sıfıra düşer. Bunun içindir ki kuzeye gittikçe gece daha yavaş gelir, tan vakitleri uzar. *Gece neden karanlık? Güneş esasında hiçbir zaman batmıyor. Kâinatta sonsuz sayıda Güneş gibi devamlı parlayan yıldız var. Bunların ışığı, varlığı her zaman aydınlık tutacak kadar parlak. Neden o zaman kâinatta gündüz devamlı değil? Çünkü galaksiler büyük bir süratle birbirinden uzaklaşıyor ve bütün yıldızların ışığı daha Dünya'ya ulaşmadı. Gece değişik bir sofradır. İyi ki var. İyi ki mesai sonrası, akşam içkileri, uyku, rüyalar, kâbuslar, geceleyin gören yaratıklar ve açan çiçekler, gece böcekleri, nefes değiştiren ağaçlar, karanlık olunca ava çıkan balıklar var. İnsan güneşin yoğrulmuştur.

ateşinde

piştiyse,

hamuru

gecenin

karanlığında

SARA İLE KURT 1998 yılında bir gece küçük kızım Sara ile aramızda şu konuşma geçti. Münih yakınlarında Flintbach kasabasındaydık ve arkadaşlarımızın evinde konuktuk. Uçakla İstanbul'dan o gün gelmiştik. Ben, karım, Sara ve oğlum Selim. Flintbach'ta birkaç gün kalacak, sonra Avusturya'ya tatile gidecektik. Sara'ya bir kurt hikâyesi okumuştum. Işığı kapatıp odadan çıkmaya hazırlanıyordum ki sordu: Kurtlar gelecek mi? Ben: Hayır? Sara: Neden? Ben: (Yalan söyleyerek) Almanya'da kurt yok. Sara: Kurtlar nerede? Ben: Çok uzakta. Sara: Almanya da çok uzakta.

Ben Bir Hiçim


109

Ben: Ama biz şu anda Almanya'dayız ve Almanya'da kurt yok. Sara: Kurtlar buraya neden gelemesin? Ben: Çünkü buradan çok uzaktalar. Sara: Uçakla gelebilirler. Ben: Kurtları kimse uçağa almaz. Sara: Gene de gelseler? Ben: O zaman kıçlarına birer tekme vurup "Gidin burada, gidin" diye bağırırım. Sara: Şimdi oldu. Başını yana çevirdi ve yüzünde hafif bir tebessüm, gözlerini kapattı. Kapıdan çıkarken ışığı kapattım. Koridordan ışık alması için odanın kapısını aralık bıraktım. Aradan altı sene geçti. O zaman Sara üç yaşındaydı. O zamanlar her gece çocuklara uyumadan önce kitap okurdum. Bazen, çocuklar değişik hikâyeler istediğinde veya sıra Almanca bir kitaba geldiğinde, birine ben diğerine karım okurdu. Sanırım o akşam öyle olmuştu. Veya iki yaş büyük olan Selim evin kendi yaşındaki küçük oğluyla oynuyordu. Hatırlamıyorum. Onlara yüzlerce kitap okumuş olmalıyım. Çok hoşlarına giden bazılarını da tekrar tekrar 10-15 defa. Şimdi çocuklar kendi kitaplarını kendileri okuyor. Sara benim gibi kitap kurdu oldu. Playstation, oyuncak, futbol tiryakisi olan Selim ise ancak rüşvetle okuyor. Her bitirdiği kitap için annesi, cep harçlığına ek olarak, ona bir miktar para ödüyor. Karım hala zaman zaman Sara'ya Almanca kitaplar okuyor. Bazen, bir kat aşağıda salondan veya bir kat yukarıda yatak odamdan kahkahalarını duyuyorum ve eski günleri özlüyorum. Çocuklar çok çabuk büyüdüler. Bazen sanki onlar büyük, ben çocukmuşum gibi geliyor bana.

Ben Bir Hiçim


110

BEN BİR HİÇİM “Claudia'yla konuştum bugün" dedi karım. Akşam yemeği bitmişti. Çocuklar yukarı odalarına çıkmışlardı. Bulaşıkları makineye yerleştirmiş, amaçsız, taburenin üstünde rüzgârın sokak ışığının altında camlara serpiştirdiği yağmurun sesini dinliyordum. Claudia karımın Almanya'dan eski bir arkadaşıydı. Birkaç aydan beri Münih yakınlarında, artık tek başına yaşayamayacak kadar takatten düşmüş insanların kaldığı bir evde yaşıyordu. "Nasıldı?" diye sordum. "Her zamanki gibi," diye cevap verdi karım. "Neşesi yerinde ama halsiz ve hasta." "Ne dedi?" "Onu birçok faaliyetin içine çekmek istiyorlarmış. Ama katılmak istemiyor. 'Hayatımın bu döneminde bu gibi şeyler yapmak istemiyorum artık’," dedi. "Yeni bir dönemece vardım. Her an ölümü düşünmüyorum ama hazırlık yapmam lazım. İnsan New York'a giderken bile hazırlık yapmaz mı?" Claudia 93 yaşında. Neşesini, canlılığını ve mizah duygusunu hiç kaybetmedi. Ama etin ve kemiğin sahibinden bağımsız bir iradesi, ömrü var. Vücut, zamanı geldiğinde, kasım ayında palamutlarını düşüren meşe gibi ruhu döker. Karım bir süre sustu. Claudia bana 'Sen her zaman çok spritüel bir insandın' diye devam etti bir süre sonra. 'Sana bir egzersiz öğretmek istiyorum. Bir mum yak. Işığına bakarak Ich Bin Nichts, de.'" Sustu. Yemek masasının üzerinde yanan muma baktım. Gözlerimi büzüp dikkatli bakınca alevinin etrafında bir hale oluşuyordu. Ich Bin Nichts. Ben bir hiçim. Karım biraz düşündü ve ekledi. "Hiç olduğunu anlayınca etrafındaki her şeyin de bir hiç olduğunu anlıyorsun." Ben bir hiçim. Bunu bilmiyor muydum? Yemek masasının üstüne sarkan zayıf mutfak ışığının altında ayakta duran karımı profilden görüyordum. Bulunduğu yere ait değilmiş gibi geldi bana birdenbire. Buradaydı, ama geçici olarak. Görevlendirildiği işi bitirinceye kadar. Sonra bir daha dönmemek üzere esas ait olduğu yere, gerçek evine dönecekti. Sanki o da o an aynı şeyi düşünüyordu. "Sabahleyin Nuriye Hanım'ı görmeyeceğim" dedi. "Dondurucudan domates sosu çıkardım. Yarın çocukların arkadaşı gelecek. Onlara makarna yapsın. Çocuklar makarna sever."

Ben Bir Hiçim


111

KIZILDERİLİ BİLGELİĞİ Geçenlerde bir şeyleri ararken önüme Kızılderili atasözleri çıktı. Belki biliyorsunuzdur, Amerika'da şimdilerde artık Kızılderili demek doğru veya hoş sayılmıyor. Onu yerine "yerli Amerikalı" deyimi kullanılıyor. Siyahlara da "Afrikalı Amerikalı" diyorlar artık, zenci kelimesi hakaret sayıldığı için. Bizde Dağ Türkleri "Kürt" olurken Kızılderililerin "yerli Amerikalı, zencilerin "Afrikalı Amerikalı" olması bir ilerleme mi sayılıyor ve kimin için, bilemiyorum doğrusu. Tarih batılılar tarafından yazıldı, onun için Kızılderililerin "vahşi" oldukları kafamıza kazılmış. Oysa sadece onları esir etmek için okyanusları aşan Hıristiyan Avrupalılar kadar "ileri" değillerdi. Ama masumiyetlerini kaybetmemişlerdi. "Mala mülke sahip olma"nın esiri olmamışlardı. "Sahip olmak" yerine "olmak" la meşguldüler. Vahşi olan, gelenlerdi. Yerliler "ileri" değillerdi ama bilgeydiler. İşte kanıtları * Uyuyor taklidi yapan bir adamı uyandırmak imkânsızdır. Navajo * Arkamda yürüme, yol gösteremeyebilirim. Önümde yürüme, izleyemeyebilirim. Yanımda yürü ki yekvücut olalım. Ute * Yoksul olmak dürüst olmamaktan daha küçük bir sorundur. Anishinabe * Soruların yürekten sorarsan, cevaplarını da yürekten alırsın. Omaha * Yağmur adil olanın da olmayanın da üstüne eşit miktarda yağar. Hopi * Kimin bir ayağı kanoda diğer ayağı kayıkta ise o ırmağa düşer. Tuucarora * Konuşmayan adamdan ve havlamayan köpekten kork. Cheyenne * Cesur kişi bir kere, korkak birçok kere ölür. Iowa * Bir yağmurla ürün olmaz. Creole * Taşlı bağın duaya ihtiyacı yoktur. Kazılmaya ihtiyacı vardır. Navajo * Herkesin yargıcı kendisidir. Shawnee * Karanlık olduktan sonra bütün kediler leopardır. Zuni * İlkbaharda sakınarak yere bas; Tabiat Ana hamiledir. Kiowa * Her şeyle ve her şeyde akrabayız. Sioux * Bütün hayvanlar senden daha çok şey bilir. Nez Perce * İnsan dediğinin sorumluluğu vardır, kudreti değil. Tuscarora * Hayat ölümden ayrı değildir. Sadece öyle görünür. Blackfoot * Kurbağa içinde yaşadığı havuzu içip bitirmez. Sioux

Ben Bir Hiçim


112

* Tok kuş aç kuşla uçamaz. Omaha * Bütün ölmüş olanlar eşittir. Comanche * Karnı aç olanın duası kısa olur. Paiute * İyi bir reis almaz, verir. Mohawk

YILLAR O KADAR ÇABUK GEÇİYOR Kİ ARALIK ORTASINA DOĞRU... Yıllar o kadar hızla geçiyor ki aralık ortasına doğru eteklerinden tutup yavaşlatmak zorunda kalıyorum onları. Yoksa istasyona girerken sürücüsü uyuyan bir tren gibi, bir sonraki yıla çarpıp kazaya neden olabilirler. Ben de, çarpışan zamanın penceresinden dışarı fırlayıp ölebilir veya yaralanabilirim. Bu olasılığı önlemek için aralığın ortasına doğru kendimi yoğunluğu gittikçe artan bir tatil havasına sokuyorum. İç saatim saniyeleri tik tak değil a-ce-le a-ce-le sesi çıkararak çalışıyor. Onu yavaşlatıyorum. Yavaş ya-vaş diye atıyor kalbim. Sabahları, işim olmadığı zamanlarda bile "Hadi kalk niye tembel tembel yatıyorsun?" diye dürten "iç kendim" in ağzına çorap tıkıyorum. Hız kesiyorum, yayılıyorum, yumuşuyorum, uzun oturuyorum, anlayış, af ve müsamaha havasına giriyorum ve... Bir sürü başka şey oluyorum. Genelde bu şekilde yaşamak daha iyi. Belki de bütün yıl boyunca böyle yaşamanın bir yolunu bulmalıyım. Gelecek yıl için amacım bu olmalı. Esasında ne yıl diye bir şey var ne onun haftalara, günlere, saatlere, dakikalara ve saniyelere bölünüşü. Takvim yapay bir şey. Tarlalarda bitmiyor. Ormanda büyümüyor. Denize ağ attığınızda tuttuğunuz balıkların arasından çıkmıyor. Havalar soğuduğunda göçmen kuşlarla birlikte güneye göç etmiyor. Bizden başka diğer bütün yaratıklar için günde iki "saat" var. Aydınlık ve karanlık. Saat doğanın değil insanların icadı. Hayatın uzunluğunu ölçen de günler değil kalp atışları. Bugün, aşağı yukarı büyün dünyanın uyduğu takvimin "mucidi" Romalı asker, devlet adamı ve tarihçi Jul Sezar'dır (Milattan Önce 100-44). Kleopatra'nın sevgilisi idi, hatırlayacaksınız. "Sen de mi?" Brutus tarafından sırtından bıçaklanarak öldürüldü. Sezar'dan önce yıl 360 gün olarak hesaplanıyordu. Sezar yılı 365 güne çıkardı. Yıl martta başlıyordu. Sezar ocak ayını yılın başlangıcı yaptı.

Ben Bir Hiçim


113

İngilizcede ocak ayının adı January'dir. Janus'tan geliyor. Janus, iki yüzü olan bir Roma tanrısı. Adı yılın ilk ayına verildi çünkü iki yüzü olduğu için hem geçmiş hem de gelecek yıla bakıyor -veya geçmişe duyulan özlem ve geleceğe olan ümide.

PUTPEREST Türkiye'de yılbaşı kutlamalarını İsa'nın doğum gününe bağlayan ve bir Hıristiyan geleneği olarak reddeden birçok kişi var. Ama bu kutlamaların Hıristiyanların da kutluyor olmalarından başka- Hıristiyanlıkla herhangi bir ilgisi yok. Yılbaşı kutlamaları putperest Romalılara ait. Romanlılar yeni yılı bizler gibi, 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece yansı saat 00.00'da kutluyorlardı. "İlk yılbaşı," Sezar'ın yeni takviminin uygulamaya konulduğu milattan önce 44 yılıdır. Kilise, putperest bir gelenek olduğu için, 1 Ocak'ı milattan sonra yedinci yüzyıla kadar tatil olarak kabul etmedi. Esasında kutlanan şey dünyanın güneşin etrafında attığı turlardan birini tamamlamasından başka bir şey değil. Dünya kendi ekseni etrafında bir defa döndüğü zaman 24 saatten müteşekkil olan gün sona erer. Güneş'in etrafında dönerek başladığı yere geldiği zaman da 365 gün, yani bir yıl tamamlanmış olur. Yılbaşı geceleri evde taş gibi ayık oturup somurtmakta kararlı olanların aklına gelmeyen, dünyanın attığı turların, havaya atılan taşın yere düşmesi veya ahşabın suda batmaması gibi, dinle ilgisiz veya dinden ayrı bir olay olduğu. Kâinatta kendi etrafında veya başka bir yıldızın etrafında ya da hem kendi etrafında hem de bir yıldızın etrafında dönen sonsuz sayıda gök cismi var. Bunlardan birinin turlarından birinin tamamlanmasının kutlanıp kutlanmaması... Valla, paşa gönlünüz bilir. Bana gelince... Havaalanında aldığım şampanya buzdolabında karnının üstüne uzanmış soğuyor. Buzdolabının derin dondurucusunda, ince bir buz tabakası ile kaplı, üç uzun şampanya bardağı var. Yılbaşı gecesi geldiğinde şampanyayı dikkatle açıp dikkatle bardaklara dolduracağım ve şöminede kızarttığım kestanelerin eşliğinde, iki arkadaşımla birlikte içeceğim. (Acaba ikinci şampanya şişesini de birincisinin yanına yatırsam mı? Bir şişe şampanya bir kişi için çok, iki kişi için azdır. Üç şişenin, iki şişe şampanyadan iyi olmamakla birlikte, üç kişi için, iki şişeden daha iyi olduğu ise kesin.) Ama - yıllara geri dönecek olursak olmayabileceğini iddia edenler var.

-

Ben Bir Hiçim

bırakın

yılları,

zaman

bile


114

Geçenlerde bir yerlerde, geçmiş ve gelecek olmadığını, zamanın sadece 'şimdi'den ibaret olduğunu okudum. Bu düşünceyi Julian Barbour adlı bir İngiliz teorik fizikçi ortaya artı. Barbour geçmişi ve geleceği olmayan bir kâinatta yaşadığımızı iddia ediyor. Aynı zaman kapsülü içinde hem yaşıyoruz hem de ölüyüz. Zaman sandığımız şey sonsuz bir şimdi. Hayatımız sonsuz şimdi dilimlerinden müteşekkil. Buna inanabilirim. Var olan tek şey, içinde her şeyin eskiyip parçalarına ayrıldığı, 'mekân' olabilir.

TIRMANMAYA DEVAM ET Yılın ilk günü ve adadaki son günüm. Sabahleyin, eskiden olduğu gibi kuş sesleriyle uyandım. Yorganımın üstünde bir dilim güneş vardı. Yarı uykuda yarı uyanık, beynimin tiyatrosunu seyrettim bir süre, sonra kalkıp kahvaltı yaptım, gömleğimin üzerine kazağımı giydim, bastonumu, şapkamı aldım ve arabaya binip yola koyuldum. Göletin arkasındaki ormana gitmeyi deneyeceğim. Oraya hiç gitmedim. Yollar eskiden olduğu gibi tenha. Akdeniz'in en güzel yerlerinden birini beton yığını haline getirme yarışına bir günlük ara verildi, inşaat sektörü yılbaşı gecesinin sarhoşluğunu üzerinden atsın diye. Çimento karıştırıcılar, buldozerler, delme makineleri, kesme makineleri, kazma makineleri, hazır beton kamyonları, motorlu testereler, geri vites takıldığında cik cik ses çıkaran kamyonetler dinleniyor. Yeni yapılan sahil yolunda hiç araca rastlamadım. Metruk taş evleri geçer geçmez sağa, toprak yola saptım. Gölete birkaç yüz metre kala arabadan inip yürümeye başladım. Beşparmaklar’dan akan yağmur sularını hapsedip süratle tükenen yeraltı havzalarını takviye etmek için Türkiye baba tarafından yaptırıldı burası. Bariyeri meydana getiren setin üzerinde yürümeye başladığımda gölde yüzen üç dört ördek suyun en uzak yerindeki küçük koylarda kayboldular. Yerlerde kırmızı, sarı, turuncu boş av tüfeği fişekleri vardı. Güneş sıcaktı. Kazağımı çıkardım. Dikenlere takılmamaya çalışarak, gölün kıyısından tepeye tırmanmaya başladım. Terlemeye başlayınca gömleğimi çıkarıp atletle kaldım. Tırmanışım orman yolunda bitti. Göl, aşağıdan sanıldığı gibi yuvarlak değildi. Sağdan ve soldan, V şeklinde ona su taşıyan vadilere doğru uzanıyorlardı. Ördek yavruları oldukları yerde ayak sallayarak yarattıkları su yuvarlaklarının ortasında oturuyorlardı. Uzaklarda bir yerde ormanın derinliklerinden motorlu testere sesi geldi. Çam ve servilerin arasında yol vadiye iniyordu. Etraf kuş sesleriyle doluydu, su ve tenhalık kuşları buraya çekiyor. Bir ara üç-dört metre önümden gakgaklarla bir keklik ailesi yükseldi. Sekiz on tane vardılar. Her nasılsa avcıların katliamından kurtulmuşlardı.

Ben Bir Hiçim


115

Geçen gün fidan almaya gittiğim yerde dalların arasından gelen kanat çırpışları duydum. Baktığımda dar ve alçak, derme çatma bir tel kafesi gördüm. İçinde dört kınalı keklik vardı. "Niye tutuyorsun bunları burada?" diye sordum fidancıya. "Hoşuma gidiyor" dedi sırıtarak. Orta yaşlı, kısa boylu, çürük dişli bir adamdı. "Seni oraya kapatsalar hoşuna gider miydi?" Gene sırıttı: "Gitmezdi." Burnumda adaçayı, kekik, çam ve ıslaklık kokusuyla çamurlu yoldan vadiye indim ve tekrar tırmanmaya başladım. Göl uzaklardan görünüyordu. Yolu devam etsem, herhalde beni Başparmak'a götürecekti. Aklıma, geçenlerde bir yerlerde okuduğum Zen atasözü geldi: "Zirveye ulaştığında, tırmanmaya devam et." Geri döndüm. Yazımı yazmam, bavulumu hazırlamam ve havaalanına gitmem lazım. Bir dahaki gelişimde yanıma su ve yiyecek alarak zirveye kadar tırmanacağım... Kim bilir, belki oradan tırmanmaya devam ederim

GÜZEL Bir süreden beri aklıma takılı bir soru var. Basit hatta absürd gelebilir ama cevabı yok. Birkaç ay önce koruda dolaşırken aklıma takıldı. Soğuk ve tenha bir kış sabahıydı. Yürürken beş on metre ilerimdeki bir çam ağacı dikkatimi çekti. Üç katlı bir bina yüksekliğindeydi. Kalın gövdesi birkaç asırdır orada durmakta olduğunu gösteriyordu. Biraz yana yatmıştı, sanki Marmara'ya akan Boğaz'ı ve içinde bir zamanlar sadrazamların, şehzadelerin, cariyelerin, vezirlerin, paşaların boğdurulduğu Topkapı Sarayı'nı daha iyi görmek için. Çok güzeldi. Yeşilliği, yaşlılığı, uzunluğu, duruluğu, sağlamlığı, sessizliği, eğikliğiyle gözüme zevk, içime mutluluk veriyordu. Varlığı benimkinden gerçek ve sağlammış gibi geldi bana. O olmak istedim. Ve sorum aklıma geldi. Neden çam bu kadar güzel? Neden bütün ağaçlar güzel? Onlara güzelliklerini veren veya benim onları güzel bulmama neden olan, nedir? Neden doğadaki her şey güzeldir? Ve o kadar güzeldir ki daha güzel yapmak için hiçbir şey eklenemez? Daha güzel bulut yapılamaz. Laleye daha lale olması için eklenecek hiç bir şey yoktur. Gülün petalları ne bir eksik ne bir fazladır. Yapraklan dökülmüş

Ben Bir Hiçim


116

bu asırlık çitlembiğin üzerinde dinlenen serçelerden daha güzel bir serçe dizayn edilemez. Gökyüzüne maviden iyi bir renk bulunamaz. Veya bize öyle geliyor. Belki de herkese gelmiyordur. Aksi takdirde Konfüçyüs "Her şeyde bir güzellik var ama herkes göremez," demezdi. Eve gidince kitapları karıştırdım ama sorumun cevabını bulamadım. Kimisi "güzellik görenin gözerindedir," diyor, kimisi güzelliği bir takım fiziki özelliklere atfediyordu. Bir sabah çocuklarımdan yardım istemeye karar verdim. Selim (11) ile Sara'ya (9) "Bir muammayı çözmemde yardımcı olmak için benimle koruya gelir misiniz?" diye sordum. Çok merak ettiler ama açıklamamamı koruda yapacağımı söyledim. Kahvaltıdan eşim, çocuklar arabaya bindik ve koruya gittik. Onları çam ağacına götürdüm. Yukarıda yazdıklarımı özetledim. Ve sorumu sordum: "Neden çam bu kadar güzel? Neden bütün ağaçlar güzel?" Bir an durakladılar. Bir ağaca bir bana baktılar. Sara "Güzel oldukları için güzeldirler," dedi gülümseyerek. Selim "Huzur verdikleri için," dedi. "Sen buraya buluyorsun. Bu huzur ağaçların güzelliğinden geliyor."

geldiğinde

huzur

Eşim kızgın bir biçimde lafa karışmasaydı belki daha başka şeyler de söyleyeceklerdi. Randevusu vardı ve galiba ona yetişmek için acele ediyordu. Veya başka bir şeye canı sıkılmıştı. Veya sorumu saçma bulmuş, bu saçma soruyu dinlemek için onu ta koruya kadar getirmeme kızmıştı. Ağaçlar ne kadar güzelse insanlar da o kadar muammadır. Onu getirmemeliydim. Sorunun cevabını bulamadan geri döndük. Belki üzümünü yiyip bağını sormamalıyım.

AĞAÇLARA DOKUNMAYIN EFENDİLER! Geçen eylül ayında ilk kez bir ağacın genetik kodu çözüldü. Nasıl her yapının mimar tarafından hazırlanan bir projesi varsa her canlı yaratığın da kâinatın mimarı tarafından hazırlanan bir genetik kodu veya ‘genome’u vardır. Mimarın hazırladığı proje değiştirilebilir. Bir kat yerine iki kat çıkılabilir örneğin veya ev yerine dükkân yapılabilir. Salonun bir bölümü balkon yapılabilir.

Ben Bir Hiçim


117

Genome'da da aynı şey mümkün. Bir organizmanın genetik kodunun bir bölümünü kapatılabilir, iptal edilebilir veya başka bir organizmadan alınan bir kodla değiştirilebilir. İlk kez genetik kodu deşifre edilmiş olan ağaç unvanını kavağın bir türü aldı. Bilim adamları kavağı seçtiler çünkü hızla büyüyor ve kâğıt endüstrisinde kullanıldığı için ekonomik değeri yüksek. Bilim adamları kavağın genetik kodunu değiştirip daha hızlı büyümesini sağlamak istiyorlar, bir. Kâğıt kavaktaki selüloz adı verilen lifli dokuyla yapılıyor. Selüloz liflerini lignin adı verilen yapışkanımsı bağlayıcı madde bir arada tutuyor. Kâğıt yapılırken selülozla ligninin pahalı ve çevre kirliliği yaratan bir yöntemle birbirinden ayrılması gerekiyor. Bilim adamları kavağın içindeki lignin miktarını azaltmak istiyorlar, iki. Anladığım kadarıyla her iki amaca da ulaşılmış ve çabuk büyüyen, lignini az bir kavak "yaratılmış" ve dikilmiş vaziyette. Ağaçlar, kükremedikleri, bacağımızdan ısıtmadıkları ve havalar soğuduğunda güneye göç etmedikleri için evcil gibi görününseler de aslında vahşidirler. Toprağın altında ve üstünde diğer bitkiler ve organizmalarla alışveriş halinde varlıklarını sürdürürler ve evrimlerini yaşarlar. Gene anladığım kadarıyla genetik kodu değiştirilmiş kavakların çevreyle kurduğu diplomatik ilişkiler oldukça tatminkârmış. Yani hem çevre memnun hem de kâğıt endüstrisi gibi bir durum söz konusu. Ama zaman içinde ne olacağı belli değil. Kavağın değiştirilmiş kodları "kaçıp" diğer ağaçlara veya bitkilere "girebilir." Duymuşsunuzdur, Yeni Zelandalı bir bilim kadını pamuğun genetik dizinine sinekleri zehirleyen bir kod sokuşturdu. Bu şekilde pamuk ilaç sıkılmadan "sağlıklı bir biçimde" büyüyebiliyor. Ama bu anti-sinek geni "kaçıp" yararlı sineklerin, böceklerin ve kelebeklerin gıdasını teşkil eden bitkilere girecek olursa pek hoş olmayan sonuçlarla karşılaşabiliriz. Kaçar mı? Bu sorunun cevabını hiç kimse bilmiyor; bilmesi de, kaçıncaya ve çok geç oluncaya kadar, mümkün değil. Genlerle oynamak, herkesin bildiği gibi, tehlikeli bir iş.Ama bugüne kadar insanoğlunu hangi işin tehlikesi durdurabildi? İnsanoğlu evrimin kendi başına ağır ağır ilerleyen trenini durdurmaya, içindeki bütün canlıları indirip direksiyonunda bilim adamlarının bulunduğu bir rokete bindirmeye hazırlanıyor. Bunu hiç kimse önleyemez. İnsanoğlu denenmesi mümkün her şeyi deneyecektir.

Ben Bir Hiçim


118

DÖNÜŞ Ozanköy Sabah gözlerimi güneşsiz bir güne açtım. Ve tekrar kapadım. Ya güneş daha doğmadı ya hava bulutlu. Bahçenin bir yerlerinde uçarken öten serçelerin sesi geliyor. Yatağın kenarındaki etajerin üstünde, ilaçların, kitapların, mendil kutusunun arasında, geçen zamanı tıkırdatan kol saatimi alıp bakıyorum. Saat 7'yi 10 geçiyor. En iyisi kalkmak. Bugün son günüm. Akşam uçağıyla İstanbul’a döneceğim. Kalkıp pencereden dışarı bakıyorum. Bulutlu bir gökyüzü. Servi ağacının tepesinde yabani bir güvercin. Ona doğru uçan bir başka güvercin. Ben içeride olduğumda kuşlar eve sokuluyorlar. Onları ürkütmemek için sessizce pencereyi açıyorum. Yeşil bahçeden taze ve temiz bir hava geliyor. Bademin tomurcukları açmak üzere. Her sene yüklü olan turunçta bu sene iki meyve verdi. Dinleniyor. Yağmur yağacak. Giyiniyorum. Banyoya gidip dişlerimi fırçalıyorum ve yüzümü yıkıyorum. Bir ara tıraş olmalıyım. İstanbul'da uçaktan indiğimde alacağım ilk ciğer dolusu havanın kokusu aklıma geliyor ve nefesim sığlaşıyor. İstanbul'da oturmak sürekli ikinci el ve pis hava teneffüs etmektir. Omzuma asılı bilgisayarım uçaktan körüğe, holden pasaport kontrolünün yapıldığı yere yürürken görüyorum kendimi. Konserve havayı teneffüs ederek. Konserve hava, konserve hayat. Aşağıya mutfağa iniyorum ve su kaynatıp çay yapıyorum. Çay demlenirken bahçedeki odunluktan ateşi başlatmak için küçük odun destesi getiriyorum. Şömineye serdiğim gazete toplarının üzerine bunları yerleştiriyorum. Odunlar hemen alev alıyor ve yanan ateşin huzurlu sesi ve kokusu odayı dolduruyor. Fincana çay, çaya bal koyup ateşin önündeki koltuğa oturuyorum. Kahvaltıdan sonra Hikmet'ten aldığım Tulipa Cypria tohumlarını ekeceğim. Kırmız şarap renkli Kıbrıs lalesi. Adada iki yerde çıkıyor. Daha çok buğday tarlalarında. Soğanı buğdayın kökünden çok aşağıda olduğu için tarla sürüldüğünde rahatsız olmuyor. Sökülmeleri hatta çiçeklerinin toplanması yasak. Tohumlar yedi senede çiçek verecek. Benim yedi yılım yok, belki onların var. Sonra çocuklara götürmek için limon ve yafa portakalı keseceğim. Sonra kitaplarımı ve giysilerimi toplayacağım. Sonra birkaç defa bahçeyi dolaşıp teker teker her ağacı, otu, çiçeği içime çekeceğim. Sonra yürüyüşe gideceğim. Belki de yağmur yağıyor olacak ama bu beni rahatsız etmiyor. Hatta yağmurda yürümek hoşuma gidiyor diyebilirim.

Ben Bir Hiçim


119

Yağmurun şapkamda, yağmurluğumda çıkardığı sesten, çizmelerimin yumuşak toprağa girip çıkmasından, topraktan ve ağaçlardan çıkan kokudan zevk alıyorum. Yağmurda, gökyüzünün toprağı sulamasında, şehirlerde fark edilmesi zor, kutsal ve bereketli bir alışveriş var. Brüksel'den yeni aldığım şapkam ve bastonum, yağmurluğum ve çizmelerim kapının yanında hazır. Almanların dediği gibi "Yürüyüşe gidiyorsanız önemli olan havanın iyi olup olmadığı değil giysilerimizin uygun olup olmadığıdır."

KURBAN İÇİN KURBAN EDİLMEK KEYİFLİ Mİ? Ozanköy Kıbrıs'taki evimin bahçesindeki nergislere dadanan bir cins küçük siyah böcek var. Nergisler boy verdikten sonra tomurcuklarını kemirmeye, yapraklarının ucunu emip karartmaya başlıyorlar. Bu yüzden tomurcuklar güdük kalıyor ve açılmıyor. Ne yapmam gerektiğini öğrenmek için biraz kitap karıştırdım. Başka böceklere zarar vermek istemediğim için zehir kullanmak istemiyordum. "Organik" bir yöntem aradım. Bir kitaptaki öneri, mukavvanın üzerine yapışkan sürdükten sonra çiçeği sarsıp böcekleri üzerine düşürmekti. Bu yöntemi rafine ederek alternatif bir önlem geliştirdim. Derince bir tabağa su doldurdum. Çiçekleri teker teker sarsıp böcekleri içine düşürdüm ve kariyerlerini noktaladım. Her gün, günde birkaç defa bu yöntemi tekrarlayınca böcekler azalmaya başladı. Ama bu arada çok ilginç bir şey oldu. Böcekler - en büyüğü dörde bölünmüş bir kibrit başı büyüklüğünde yaklaştığımı görünce başlarına ne geleceğim anlayıp kendilerini yere atmaya ve otların arasında kaybolmaya başladılar. Demek ki: Beni tanıdılar. Kendileri için öldürücü olduğumu anladılar. Bana karşı önlem geliştirdiler. Bu bilgiyi aralarında paylaştılar. Ve bu, üç-dört gün gibi kısa bir zamanda oldu. Benzer durumda tepkim böceklerinkinden değişik olmayacaktı. Daha önce karşılaşılmamış ve yenmem mümkün olmayan hayati bir tehlike ile karşılaşsaydım ben de kaçıp saklanacaktım. Ve sağ kalmam halinde, bu bilgiyi başkalarıyla paylaşacaktım. Hımmm, dedim kendi kendime.

Ben Bir Hiçim


120

Beyinleri bize benzemediği - bazılarının beyni bile yok - ve konuşmadıkları için hayvanların şuur sahibi olmadıklarını, düşünmediklerini ve hissetmediklerini sanırız. Ama şuur, kâinatın en büyük muammalarından biridir. İnsanlarda şuurun varlığı ve nasıl tezahür ettiği bilim adamlarının üzerinde en çok çalıştığı ama hakkında en az bilgi sahibi olduğu konulardan biri. Aralarında elektrik akımı gidip gelen birtakım et benzeri hücreler nasıl oluyor da şuura dönüşüyor? Bu esrarın çözülmesi çok uzak bir olasılık. Kanıtlayamam ama hayvanların da şuuru, duyguları, düşünceleri ve hafızaları olduğuna eminim. Bunlar bizimkine benzemeyebilir. Bizimkinden farklı bedensel mekanizmaların ürünü olabilir. Ama onlar da bizim kadar oynamaktan hoşlanıyorlar; yavrularından ayrıldıklarında ıstırap duyuyorlar, seksten zevk alıyorlar ve ölümden korkuyorlar. Buna eminim çünkü oynayan kuşlar gördüm, danası alındıktan sonra günlerce böğüren ineklerin sesini duydum, sevişen yılanları seyrettim ve elimde terlik, ölümden korkan hamamböceklerinin peşinden koştum. Onun içindir ki bayramda kurban kesenler arasında hiçbir zaman beni bulamayacaksınız. Bütün yaratıklara - bayramda kurban edilen hayvanlar dâhil - şefkat ve saygıyla davranılmalıdır. Çünkü her ne kadar birbirimize benzemiyorsak veya benzemediğimizi sanıyorsak da kâinatı yaratanın her birimiz için kullandığı plan aynı. Biz ne kadar boğazlanmaktan hoşlanıyorsak, onlar da o kadar.

FAL Kar yağışlarından önceki cumartesi küçük kızım Sara'yı, Dolmabahçe Sarayı'na götürdüm. Onu Topkapı'ya götürmek istiyordum ama karım "Bu havada buz gibi olur, donarsınız," diyerek beni caydırdı. Ancak Dolmabahçe'de de donduk. Sanırım saray hiçbir zaman doğru dürüst ısınmasını sağlayacak bir tertibata sahip olmadı. Tavan yüksekliği bazı yerlerde 60 metreyi bulan, 285 oda, uçsuz bucaksız koridorlar ve futbol sahası büyüklüğünde salonlarla dolu sarayı ısıtmak belki mümkün değildir. Eminim padişahlar da içinde donuyordu. Sarayın bazı bölümlerinde cılız bir şekilde yanan kalorifer, harem tarafında tamamen sönüktü. Kadın rehber paltosunun üstüne attığı kalın yün bir şalla dolaşıyordu. Bir buçuk saat süren turdan sonra kendimizi ödüllendirmek için bir lokantaya gitmeye karar verdik. Yolda Sara'ya izlenimlerini sordum. "Saray'da yaşamak istemezdim" dedi, "çok kasvetli bir yer." İçinde insanların yaşaması için inşa edilmiş bina, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ev sahipleri tarafından terk edildiğinden pek az müşterinin uğradığı

Ben Bir Hiçim


121

bir mobilyacı dükkânına benzemişti. Padişahın, eşlerinin, şehzadelerin ve prenseslerin odalarında sadece mobilyalar kalmıştı. Bir eve havasını ve karakterini veren kişisel eşyalardan hiçbir yerde eser yoktu. Bütün perdeler çekili, her taraf yarı karanlıktı. Sanki kapılarını 1853'te Sultan Abdülmecit'e açtığı günden bu yana sarayda bir tek mutlu gün geçirilmemişti. Çocuk bunu sezmişti. Yolda, sırayla İstanbul'un bütün saraylarını dolaşmaya karar verdik. Yemeğimizi bitirdikten sonra Sara çilek, ben bir kahve ısmarladım. "Fincanını kapatırsan falına bakabilirim," dedi dokuz yaşındaki kızım. "Sen fal bakmasını da mı biliyorsun?" diye sordum şaşırarak. "Biliyorum. Sıcak çikolatamı içtikten sonra kendi falıma bakarak antrenman yapıyorum." Sonucu merak ettiğim için kahvemi son sürat bitirip fincanı ters çevirdim. Tabağı ona doğru ittim. Kızım acele etmeden çileğini bitirdi, sonra fincanı kaldırdı ve içine baktı. "Bir bulut görüyorum," dedi. Fincanı çevirip diğer tarafından baktı. "Bir yılan görüyorum." İçine baktı. "Baş aşağı duran bir ağaç görüyorum." Biraz daha baktı. "Bir canavar görüyorum" dedi ve fincanı tabağın içine yerleştirdi. "Bu kadar mı?" diye sordum. "Bu kadar." "Kim öğretti peki sana fal bakmayı?" "Kimse. Kadınlar bakarken dikkat ettim." Birkaç gün sonra, sabaha doğru, odama çıkan ahşap merdivenlerden gelen ayak sesleri ile uyandım. Dışarıda, sokak lambası tarafından aydınlanan balkonda karlar uçuşuyordu. Sara "Kötü bir rüya gördüm," diyerek odaya girdi. Odada çocukların kendilerini daha güvenli hissetmek istedikleri zaman gelip yatmaları için duran bir yatak var. Yorganını kaldırdı, altına girerken "Odama Drakula girdi," dedi. Ertesi gün benden önce uyanıp aşağıya indi. Kahvaltıya indiğimde masada oturuyordu. "Falım çıktı," dedi. "Nasıl?"

Ben Bir Hiçim


122

"Bulut, kar demek. Canavar dün akşam rüyamda gördüğüm Drakula." "Peki, baş aşağı ağaç ne anlama geliyor." "Kıbrıs'a gideceksin ya. Bahçedeki ağaçları gördüm." "Yılan?" "O daha sonra çıkacak." "Sen," dedim, "bu işi gerçekten öğrenmişsin."

KEDİLİ YATAK DÜŞÜNCELERİ Kedi balkona çıkmak istiyor. Alçak bir sesle, aralıklarla ama ısrarlı bir biçimde miyavlıyor. Bu sesler beni uyandırıyor. Kendimi kısa bir kontrolden geçiriyorum: Uykuya doymadım. Dün geceki uçak yolculuğunun yorgunluğu vücudumu tamamen terk etmedi. Saate bakıyorum. 08.30. Ev sessiz. Dışarıda aceleden soyulmuş bir cumartesi sabahının sessizliği var - tutup, lastik gibi gererek uzatmak istediğiniz bir an. Gözlüklerimi takıp kalkıyorum. Kedi arkası bana, yüzü balkon kapısına dönük, ön ayaklan dik, kıçının üstünde oturuyor. Omuzlarında kürk, limuzininin kapısının açılmasını bekleyen bir film yıldızı gibi mağrur ve kendinden emin. Buyruğunu yerine getirmek için kalkacağımdan hiç şüphesi yok. Buyruğunu yerine getirmem için beni yanında tuttuğunu o da, ben de biliyoruz. Bir tür Çin işkencesi olarak kullandığı bu yok sayılması olanaksız miyavlamayı ataları yüz binlerce yıl boyunca boşuna geliştirmediler. "Uyanıncaya kadar bekleyemedin mi?" Kıçına bir tekme atma isteğini bastırıp balkon kapısını açıyorum ve onu bulutlu bir güne serbest bırakıyorum. Haplarımı içiyorum. Tekrar yatağa dönüyorum. Kendimi uyku ile uyanıklık arasındaki hale bırakıyorum. Yatak bir gemidir. Direğine hayallerinin yelkenini takıp açılıyorsun. Beyninin sonsuz sularına. Bu suları yararak sen misin giden, yoksa bu sular mıdır sende seyahat eden, hiçbir zaman bilemeyeceksin. Saatlerce bu yarı koma halinde durabilirsin.

Ben Bir Hiçim


123

Kediler de rüya görür mü acaba? Ne görürler? Neden uyuruz? Mekanizması belli ama nedeni muamma. Vücudumuzda bir "saat" var. Bu saat yirmi bin nöron ihtiva eden, iğne başı büyüklüğünde bir çift beyin bölgesidir. (Teknik adını bilmek istiyorsanız suprachiasmatic nucleus.) Bu bölge, beynin hypothalamus diye bilinen bölgesinde görme ile ilgili sinirlerin geçtiği noktadadır. Göz, arka bölümünde bulunan retina vasıtasıyla ışığı algıladığı zaman, görme ile ilgili sinirler aracılığıyla "saati" uyarır. "Saat" sinyali alır almaz melatonin adlı hormon salgılanmasının durdurulması için komut verir. Melatoninin görevi bizi uyutup uyandırmaktır. Artınca uyur, azalınca uyanırız. Karanlık bastıktan sonra artan ve "uykum geldi" halini yaratan, vücudumuzdaki miktarı artan melatonindir. Salgılanması azalınca ise uyanırız. Bu kadar basit. Sen uykuya teslim olmazsın. Uyku seni teslim alır. Neden her gün uyuma ihtiyacındayız ve hayatımızın üçte biri uykuda geçer? Bunun cevabı o kadar basit değil. Hatta yok. "Çünkü vücudun dinlenmeye ihtiyacı var," klasik bir açıklama ama kifayetli değil. Araştırmalar uyku esnasında beynin "uyanık" ve yoğun bir faaliyet içinde olduğunu gösteriyor. Hatta bu faaliyetler bazı bakımdan uyanık olduğumuz zamandan daha mufassal. Kimi bilim adamları (ve kadınları) uyku esnasında beyin hücrelerimizin köklü bir reorganizasyon geçirdiğini söylüyor. Gün içinde elde ettiğimiz enformasyonun hafızamıza monte edilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç var. Belki, diyorlar, beyin bu işi biz uykuda iken yapıyor. Belki daha iyi ve açık düşünebilmemiz için her gece uyumak zorundayız. Uykunun imparatoru olan kedi için, ise, gece ve gündüz yok. O istediği zaman uyur. Uyku ona değil o uykuya hükmeder. Şanslı kedi. Gene miyavlıyorsun. Bu defa içeri girmek için. Seni dışarıda bırakayım da gör.

Ben Bir Hiçim


124

KALABALIKLARDAN HOŞLANMADIĞIM İÇİN Kalabalıklardan hoşlanmadığım için sinemaya hep tek başıma, hafta arasında ve ilk seansta giderim. O pazar sabahı sinemaya gideceğim tuttu. Capitol'un kapısından adımımı atar atmaz hata yaptığımı anladım. Hava tekrar tekrar kullanılmaktan ağır ve sıcak; dükkânlar, koridorlar, yürüyen merdivenler kalabalıktı. Gişede kuyruğa girip bir bilet aldım. Büfede kuyruğa girip bir soda aldım. Teşrifatçı kızın ardında gözlerimle yerimi ararken, sıra başında oturan komşumun, koltuğuna alçak bir çadır gibi kurulmuş şişman, genç bir kadın olduğunu gördüm. O da soda içiyordu ama onunki meyve suyuyla tatlandırılmıştı. Yerime oturduğumda burnuma bir sarımsak kokusu geldi. Suçu her zaman ilk kendimde aramak eğiliminde olduğum için hemen kendi kendimi kokladım. Ama haftalardan beri sarımsak yememiştim. Kokuyu birisi geçerken arkasında bırakmış olabilir miydi? Hayır. Sarımsak kokusu yanımdaki kadından geliyordu. Ondan mümkün olduğu kadar uzağa, sağa kaykıldım. Sol burun deliğimi kapatarak sağdakiyle nefes alıp vermeyi denedim. Iıh. Kadın karşıya bakarak sodasını bitirdi. Yere bıraktığı çantasını kucağına aldı ve içinden bir sandviç çıkartıp ısırdı. Dudaklarının üstünde ter damlacıkları vardı. Hafifçe "Öfff..." dedi ve yakasından içeri hava girmesini sağlamak amacıyla kazağının önünü körük gibi ileri, geri çekmeye başladı. Bu faaliyet onu serinletti mi bilmiyorum ama sarımsak kokusunun yoğunluğunu artırdığı kesin. Panik içinde sağa sola bakındım. Film başlar başlamaz kalkıp başka bir yere oturmalıydım. Salon doluyordu. Teşrifatçı kız, yanıma yirmi yaşlarında bir çift oturttu. Kız oturduktan birkaç dakika sonra dönüp nefretle yüzüme baktı. Acaba sarımsak kokusunu aldı da benden geliyor mu sandı? Başımı çevirip arka sıralara baktım. Hepsi doluydu. Yanımdaki çiftin yanına bir çift oturdu. Onların yanında iki boş koltuk vardı. Az sonra teşrifatçı kız arkasında iki kişi ile belirdi ve biletlerine baktıktan sonra, yanımdaki çifte yanlış yere oturduklarını söyledi. "İyi ki yanlışmış" dedi kız kalkarken, burun deliklerini baş ve işaret parmağı ile kapatıp bana kısa bir bakış atarak. Komşum karşıya bakarak sandviçini bitirdi, ikinci defa çantasına müracaat etti ve içinden bir kutu bisküvi çıkardı. Salon dolmaya devam etti. Kâinat büyük bir patlama ile doğduğunda, programında 14,5 milyar küsur yıl sonra sinemaya giden gözlüklü adamın yanına sarımsak kokan bir kadın yerleştirerek keyfini kaçırmak var mıydı? Kuzey yerkürenin sinemalarında o sabah herhalde sarımsak kokan tek kişi vardı ve ben onun yanına düşmüştüm. Böyle bir şey olması şansı milyonda kaçtı?

Ben Bir Hiçim


125

Film başlar başlamaz düşüncelerimi bu kozmik sorulardan kopartıp kendimi ön sıralarda bir yerlere attım. Ama salon küçük olduğu için bu defa da perdeye çok yakındım. Arada tuvalete gittim. Yerime dönerken eski komşumun çikolata yeme hazırlığında olduğunu gördüm. Parmaklarının ucu yapış yapış olmasın diye çikolatayı muz gibi soymuş, tuttuğu yerde ambalajını bırakmıştı. Yüzünde hayatından memnun bir insanın ifadesi vardı. Sanki bir zırhın içindeydi. Sarımsak kokusuyla sarılı ve koltuğuna gömülmüş, filmin tadını çıkartmaya ve kim ne düşünürse düşünsün, istediği kadar yemeye kararlıydı. Keyfini hiçbir şey kaçıramazdı. Beni kaçırmıştı. Mevziini korumuştu.

BAHÇEDE HEP BİRLİKTE Ozanköy Güneş parlıyor. Amele çalışıyor. Buldozer bozuyor. Testere kesiyor. Uğurböceği uğur dağıtıyor. Kuşlar uçuyor. Sümüklüböcekler doğuruyor. Çiçekler kokuyor. Renkler cümbüş yapıyor. Öğle oluyor. Su ısınıyor. Ayşe uyuyor. Siklamen, çiçekten tohuma dönmeye hazırlanıyor. Karasinekler kaktüsün üzerinde güneşleniyor. Beyaz kelebek uçuyor. Rüzgâr esiyor. Güneşin önünden bulut geçiyor. Selim futbol oynuyor, Sara kitap okuyor. Yılan kış uykusundan uyanıyor. Kertenkele güneşleniyor. Kedi avlanıyor. Tohumdan çiçeğe yedi yıllık yolculuğunu tamamlayan ilk lale saraydan ilk defa çıkan prenses gibi merakla çevreye bakıyor. Limon, turunç, portakal ve mandalina ağaçlarının çiçekleri açıyor. An gelinciğin içine giriyor. Kuyu su topluyor. Narda kırmızı yapraklar belirmeye başlıyor. İncir irileşiyor. Çağla badem oluyor. Limon beni topla ve limonata yap diyor. Portakal beni topla ve suyumu sık diyor. Toprak üstüme otur diyor. Plastik kovadan yere yeni nakledilen serviler toprağa alışmaya, daha önce gelen ağaçların kökleri arasında kendilerine yer bulmaya çalışıyor. Yenidünya ağacı "Ben yaşlandım birkaç sene sonra kuruyacağım," diyor. "Benim daha vaktim var," diyorum.

Ben Bir Hiçim


126

Kaysı çiçek açıyor. Otlar yağmur bekliyor. Telefon arızalanıyor. Kuyunun çıkrığına astığım yün çoraplar kuruyor. Hamağa jakarandadan düşen kuru yapraklar ve turunç çiçekleri birikiyor. Mehmet şömine için odun taşıyor. Sokaktan çocuk sesleri geliyor. Bahçeden deniz görünüyor. Denizin bittiği yerde Toros dağları görünüyor. Karganın ağzından düşürdüğü ceviz filizlenmeye çalışıyor. Çekirdeğini geçen yaz yere attığım kaysı, farenin unuttuğu badem, toplanmadığı için yere düşmüş zeytin, kuşun dışkısındaki çitlembik otların arasında toprağa kök salıyor. Güvercin "guguk guguk guu" diyor. Televizyon beni açma diyor. Angela Hewitt "Bir ara benden Bach dinle," diyor. Beyaz Belçika buğday birası "İçime kalın bir dilim limon kesip beni Paşabahçe'den yeni aldığın bira bardağının içine koyup iç," diyor. Dağ gel bende yürü diyor. Çangar kuşu narın altındaki kırık ağızlı testiye yuva yapıyor. Bütün bunları, yosunlu havuzun yağmur damlalarını içine aldığı gibi, içime alıyorum. İyi ki başka yerde değil buradayım. İyi ki bütün bunlar benimle beraber burada. İyi ki içimde hırs, kızgınlık ve elde etme arzusu yok. Duyduklarımı duyduğum, gördüklerimi gördüğüm, anladıklarımı anladığım için de minnettarım. Mutluyum.

BOŞ BİR EVE DÖNMEK Ozanköy Güneş doğmadan önce, ışığının fısıltısı açık pencereden duvara vurduğunda uyanıyorum. Eşyaları gecenin ambalajından çıkaran bu hayalet ışık beni de yatağımdan çıkarıyor. Gece erken yattığım için uyanık ve diriyim. Pencereden dışarı bakıyorum bir an ve - bu duyguyu hiç hissettiniz mi? - içim içime sığmıyor. Bugün var ve ben ona sahibim! Bu kadar nasıl şanslı olabildiğime inanamıyorum. Bugün de ayaklarım toprağa basacak. Çok teşekkürler! Aşağıya iniyorum. Salonda geceleyin yanan şöminedeki odunların dumanının kokusu var. Bahçeye açılan kapıları açıyorum. Çay yapmak için mutfağa gittiğimde güneş ışınlarını el işi perdelerden içeri girmiş buluyorum.

Ben Bir Hiçim


127

Bu güneşte İstanbul'da veya başka büyük bir şehirde artık bulunması mümkün olmayan keskin bir pırıltı ve tazelik var. Şimdi elimde çay fincanı, bu mevsim ilk çiçeklerini veren güllerin yanındayım. Biri hariç bu gülleri, sevgilisi AİDS'ten öldükten sonra benimle birkaç gün geçirmek için adaya gelen P. Londra'dan getirmişti. Badem ağacının altındaki salıncak koltukta tek başına oturmuş, gözlerinden sessiz yaşlar akarak ağladığını hatırlıyorum. İlk defa birisinin ses çıkarmadan, hareket etmeden ağladığını görüyordum. Yaşlar gözlerinden ırmak gibi dökülüyordu. Ama o sanki ağladığının farkında bile değildi. Uzaklarda bir yere bakıyor, benim duymadığım şeyler duyuyor, görmediğim şeyler görüyordu. P. çantasında üç pembe gül fidanı getirmişti. Şimdi yanında durduğum sıra halinde ekilmiş bu gülleri onlardan ürettim. Gül çok kolay çoğaltılan bir çiçek. Aralıkta falan bir-iki karış uzunluğunda sağlıklı ve sert bir dal kesiyorsunuz. Yarısı dışarıda, yarısı içeride kalacak biçimde toprak dolu bir torbaya gömüyorsunuz. Nedense, biraz eğik ekilmesi halinde daha kolay tutacağı söylenir. Bunun biyolojik bir mantığı var mı yoksa botanik bir hurafeden mi ibaret bilmiyorum. Ama siz gene de dik ekmeyin. İlkbaharda dal filiz vermeye başlayacaktır. Yazdan önce istediğiniz mekâna, bu defa dik olarak dikebilirsiniz. Bu şekilde bir gül, çoğaltıla çoğaltıla, dünya yerinde durdukça yaşayabilir. Çiçekler, ağaçlar insanlara benzemez. Size koşulsuz, zevk, ferahlık verirler. Sadece verirler. Onları kendinizi tutmadan sevebilirsiniz. İstisnasız bütün bitkiler güzeldir. Çirkin bir gül göremezsiniz mesela. Ama "yabani" otların ve çiçeklerin arasında en nadide botanik bahçelerinde bulamayacağınız güzellikte ve narinlikte yaratıklar vardır. Eskiden insanların neden doğaya veya varlığın bazı parçalarına taptığını kolaylıkla anlıyorum. Güneş, gürültüyle yağan yağmur, her şeyi alan ve veren toprak insanı saygıya davet ediyor, her ne kadar bunu duyan çok az insan kaldıysa da artık. Çayımı tazelemek için mutfağa döndüğümde bilgisayarımı açıp P.'ye bir email yazdım ve bana getirmiş olduğu gülleri hatırlattım. Neredeydi? İyi miydi? Aradan 10 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen ölen sevgilisini unutmadığını ve onun yerini tutacak başka birisini bulamadığını biliyorum. "Çok yalnızım" demişti bana onu Londra'daki dairesinde son gördüğümde. "Boş bir eve dönmenin nasıl bir duygu olduğunu bilemezsin."

Ben Bir Hiçim


128

FİL AYAĞI AĞACI VE ARILAR Eğer arıları duymasaydım uyumaya devam edecektim. Gün ağarmıştı ama güneş daha doğmamıştı. Gecenin serinliği ve sessizliği devam ediyordu. Yorganı atıp tenime bir eski sweetshirt giydim ve dirseklerimi pencerenin kafesine dayayarak arıları seyretmeye koyuldum. Bir gün artık gelmeyeceklerini biliyorum. Para doğayı kovuyor. Taşlı tarlalar, ağaçlıklar, tepeler ve hatta zakkumlu ve yabani naneli dere yatakları inşaat dolmaya başladı. Bir gün servinin tepesinde, boş yere baykuşu arayacağım. Yarasalar karanlık bastıktan sonra yenidünya, kayısı ve incir ağaçlarına gelmeyecek. Kukuman kuşunun sesiyle uyanmayacağım gecenin belirsiz zamanlarında. Her yıl daha az sayıda geri dönen kırlangıçlar bir gün hiç gelmeyecek. Onun için bu anı uykuya feda etmemeliyim. Pencereye doğru sarkmış ombu ağacının üzerinde yüzlerce arı var. Ombu Arjantin ve Uruguay'ın uçsuz bucaksız pampas otlaklarında yetişen tek ağaçtır. Az su ister, çabuk büyür. Gövdesinin çevresi 12-15 metreye, boyu 20 metreye ulaşabilir. Ağacının odunu sünger gibidir ve bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır. Kesildiği zaman içinden akan sütü zehirlidir. Ağacın ilkbahar mevsiminde çıkmaya başlayan salkım biçimindeki tohumları arıları buraya çekiyor. Belki de bir kovanın bütün arıları burada. Sabah mesailerine bu ağaçtan başlıyorlar. Güneş battıktan sonra, daha karanlık olmadan dönüp ağacı yeniden kuşatma altına alacaklar. Bu âdet ağaç tohumlarını dökünceye kadar devam edecek. Arılar bir salkımdan diğerine uçarken kanatlarının yarattığı hava dalgaları yapraklan titreştiriyor. Sesleri birleşip bir uğultu halinde geliyor ve ağacı sarıyor, ayın bazı geceler çevresinde meydana getirdiği hale gibi. Bu anın tarifsiz bir tadı var. İnsanlar daha yaşama işine başlamadı. Aynalar, sandalyeler, halılar ve dolapların sessiz bakışları altında uykularını uyuyorlar binlerce odada. Korku ve endişeleri en sadık köpekten bile daha sadık, uykularının kapısında yatmış bekliyor. Güneşin ilk ışıklan yüzüme vuruyor. Bahçenin kokusunu ciğerlerime getiren derin bir nefes alıyorum. Sevmek mutsuzlukla yapılan bir abonman anlaşmasıdır. Çünkü her şey geçicidir, her şey değişir, her şey kaybolur. Statik olan hiçbir şey yok. Hayatın hüznü bundan gelir. Gördüğünüz her güzelliğin içinde o güzelliğin yokluğunu da görürsünüz. Her mutluluk, sonu ile birlikte vardır. İnsan, bilinçli veya bilinçsiz, bunun farkındadır ama mantıksız bir inatla, kendi dâhil, her şeyin aynı kalmasını ister. Sevmeye başladığınız an kaybetmeye başladığınız anın başlangıcıdır.

Ben Bir Hiçim


129

Bu arı uğultulu vakti, içindeki her şeyle birlikte kavrayıp muhafaza etmek istiyorum ama mümkün değil. Arılar gidecek, ben pencereden ayrılacağım, güneş yükseldikçe gecenin serinliği yok olacak.

ALBERT ALBERTİNA Pazar sabahı uyanıp yüzümü yıkamak için banyoya indiğimde suyun kesik olduğunu gördüm. Bazen daha aşağı katlarda, az da olsa su akıyor. Mutfağa indim. Yok. Zemin katına indim, oradaki banyoda da su akmadı. Buraya kadar inmişken bodrumu da deneyeyim, dedim. Demir merdivenlerden bodruma indim. Bodrum yol seviyesinin altında küçük bir bahçeye açılıyor. On günden beri evde ilk günümdü. Musluğu denemeden önce bahçeye bakmak istedim. Tatile gitmeden önce ektiğim çiçekler ne durumdaydı? Camlı kapıdan bakınca kedimizi gördüm. Ön pençelerinin altında bir kuş vardı. Pençelerini kaldırıp kuşu serbest bıraktı, dönüp gider gibi yaptı. Kuş zıplamaya çalışınca yıldırım gibi dönüp pençelerini tekrar üzerine indirdi. Bütün bunlar birkaç saniyede oldu. "Allah seni kahretsin" diye bağırarak camı yumrukladım. Kedi başını çevirdi. Beni görünce kuşu bırakıp kaçtı. Cinsini bilmediğim, minik bir kuştu. Yapraklan indirip ne yapmam gerektiğini düşündüm. Mahalle daha uyuyordu. Kedi miyavlamaya devam etti. Kuşu orada bırakamazdım. Ben içeri girdikten sonra kedi dönüp onu yiyecekti. Onu iki avucumun arasına aldım. Kaçmayı denemedi bile. Tarifsiz bir dehşet içindeydi. Kalbi inanılmaz bir süratte atıyor, vücudu tir tir titriyordu. Yağmur onu ıslatmıştı. Başında kan lekesi vardı. Karnının altı daha tamamıyla tüylerle kaplanmamıştı. Belki de yavruydu. İçeri girip kapıyı kapattım. Kuşun kalbi çılgın gibi atmaya devam ediyordu. Onu balkonun mermerine bıraktım ve yüzümü yıkadım. Sonra tekrar avucuma aldım ve mutfağa çıktım. Oğlum oradaydı. Kuşu avucuna verdim. "Bahçede Ani'den kurtardım" dedim. "Annene götür." Selim (12) yukarı çıkarken çay için su ısıtmaya başladım. Biraz sonra kızım heyecanla aşağı indi. "Adını Albert koyduk" dedi. "Ancak erkek olup olmadığından emin değiliz. Eğer dişi ise Albertina olacak." Ardından Selim geldi. "Annem kuşu ısıtmaya çalışıyor" dedi. Az sonra eşim göründü. Albert'in elinden bıraktıktan sonra kitaplığa uçtuğunu söyledi. Düzelecek miydi acaba? Kanatlan kırılmış olabilir miydi? Yukarı çıktığımda onu göremedim. Bir yerlerde gizleniyor olmalıydı. Öğleden sonra Albert'in pencereden uçup gitmiş olduğunu öğrendim. Çocukların bir arkadaşı gelmişti. Kuşu ona göstermeye gitmişler. Sam (11) kuşu tutmaya çalışınca canhıraş bir vaziyette kendini pencereden dışarı atmış.

Ben Bir Hiçim


130

Eğer su kesik olmasaydı, eğer yüzümü şişe suyuyla yıkayıp ısrarla akan bir musluk aramasaydım, eğer önce yüzümü yıkayıp sonra dışarı baksaydım kuş ölmüş olacaktı. Acaba yüzümü yıkamak için değil de kuşun hayatını kurtarmak için mi bodruma inmiştim? Su kuşun kurtarılması için mi kesilmişti? Böyle müdahalelerin, ara sıra bile olsa, meydana gelebildiği bir dünyada yaşamak hoş olurdu.

KARGALARIN TAŞ DEVRİ Ozanköy Kedi, keçiboynuzu ağacının gölgesine uzanmış akşamüstü serinliğinin keyfini çıkartıyor görüntüsü vermeye çalışıyor ama ne ben bunu yutuyorum ne de kargalar. Zıplamaya hazır olduğu belli. Ön pençelerini altına almış. Sırtı gergin. Ara sıra dallardan inip kemik gibi kuru topraktaki tohumları gagalayan kargalardan birini avlamak istediği gün gibi aşikâr. Günün bu saatinde kargalar sürü halinde bahçeme geliyorlar, yabani çiçek ve otların tohumlan için. Kedi onları tedirgin ediyor. Onu oradan uzaklaştırmaya karar veriyorlar. Çirkin sesleri ile hep bir ağızdan ötmeye ve uçuşmaya başlıyorlar. Bir tanesi, bombardıman uçağı gibi, gagalayacakmış gibi üzerine dalıyor ve pençe mesafesinin biraz üstünden havalanıyor. Diğerleri gaklayarak, kanat çırparak kedinin çevresinde dönüyor. Bir başkası kediye dalıyor. Kedi planının bozulduğunu anlıyor. Yavaş yavaş ayağa kalkıyor, fırlayıp ağaçların arasında kayboluyor. Kargalar susup dağılıyorlar. Kedinin oradan uzaklaştığından emin olduktan sonra, bir tanesi hariç, hepsi yere konuyor. Nöbetçi, uzun bir servinin tepesinde çevreyi kolaçan ederek sürekli kesik kesik ötüyor. Artık hangi ötüşün ne anlama geldiğini biliyorum. Kesik kesik ötüş 'her şey yolunda, devam edin' anlamına geliyor. Eğer bir yılan, kedi veya insan belirirse gakgakların tonu yükselecek ve bir telaş işareti haline gelecek. Yerdeki kargalar sağa sola bakmadan, bazıları nöbetçinin sinyalini tekrarlayarak, havalanıp uzaklaşacaklar ve başka emin bir yem sahasına gidecekler. Nerede ne olduğunu biliyorlar ve yem tükeninceye kadar aynı yerlere dönüyorlar. Bir karga bir yem buldu mu -örneğin bir hayvan leşikarnını doyurmadan önce meslektaşlarına haber veriyor. Karınlarını beraber doyuruyorlar. Tek başına karnını doyuran bir karga ender görülür. Saksağanlar da her zaman ikili dolaşır. Yüzlerce veya binlerce sene önce de birileri benim gibi böyle bir karga -kedi karşılaşmasına şahit olmuştur. Kedilerin kediliğinde, kargaların kargalığında pek fazla şeyin değiştiğini sanmıyorum. Kediler en son evcilleştirilen hayvandır. Binlerce sene önce de evcil hayvanların en bağımsızıydılar. Kargalar da gruplar halinde karın doyuruyorlardı. Belki biraz daha fazla organize ve zeki oldular.

Ben Bir Hiçim


131

Şimdi 5 bin sene geriye gitsem -ne harika olurdu; adayı dereler kurumadan, ormanlar yok olmadan, hayvanlar tüketilmeden ve insanlar çoğalmadan önce görmek- ve bir eski adalı ile karşılaşsam onunla konuşamazdım. O taş devrinde olurdu. Emektar Daihatsu'mu, saç modelimi, Eu Sauvage tıraş losyonumu, şortumu ve tişörtümü, cep telefonumu, lisanımı anlaşılmaz bulurdu. Belki de beni öldürür veya esir alırdı, değişik ve potansiyel olarak tehlikeli olduğum için. Belki bağırarak kaçardı. Ama karga 5 bin sene geriye gitse ve eski bir karga ile karşılaşsa hemen anlaşırlardı. Kokuları, ötüşleri, kokulan, huyları aynı kaldı. Kargaların taş devri olmadı. Bir yere gidiyorlarsa, bizden yavaş gidiyorlar. Biz sinirli ve mutsuzuz, çünkü süratli ve doyumsuzuz. Acele ediyoruz. Ama niye?

LONDRA’DA BİR SABAH Tık, tık, tık. Bu erken saatte Burlington pasajındaki dükkânların hepsi açık değil. Çömlekçinin pir-u pak camından satıcı kızın dekoltesini görüyorum. Ortadan ayrılmış, fırçalanarak parlatılmış saçları var. Başı okuduğu gazeteye eğilmiş. Kâinatı dolaşıp sayısız dünyalar gezse erkek bir kadının iki göğsünün arasındakinden daha güzel bir vadi bulamayacak. Tık, tık, tık. Yanımdan hızlı adımlarla alımlı bir kadın geçiyor, yüksek ince topuklu ayakkabılarının içinde. Adımlarını attıkça, çiçekli siyah ipek eteği bir sağa bir sola dalgalanıyor. Omzunda rugan çanta, koltuğunda katlanmış gazete var. Zaman zaman bir dükkânın önünde durup sergilenen eşyalara göz atıyor. Ayakkabılarının çıkardığı tık tıklar duruyor, sonra gene başlıyor, pasajdaki zamanı ölçerek. Vitrine bakmak için başını çevirince otuzlarının sonunda, hayatından memnun bir kadının gülümseyen yüzünü görüyorum. O olmak nasıl bir şey? Dükkânını açmaya hazırlanan kısa boylu, kravatlı bir adam. Elindeki anahtarı kilide doğru uzatırken başını çevirip tam karşıdaki dükkânın camından dikkatle içeri bakan genç, siyah kadını çağırıyor. "Reneel" Mücevherci dükkânındaki satıcı, vitrindeki boş raflardan birine itinayla pırlanta bir taç yerleştiriyor. Pasajın sonuna kadar gidip geri dönüyorum ve Green Park'a yürümek üzere sağa dönüyorum. Sıkışık trafikte araçlar yavaş yavaş Picadilly'ye doğru akıyor. Kaldırımlar kalabalık. Heathrouw'a doğru alçalan bir uçağın sesi duyuluyor. Karşıdan kendi kendine konuşan, kızıl saçlı, pembe gömlekli, kravatsız bir adam geliyor. Hem konuşuyor hem de omuzlarını hareket ettiriyor, kelimelerini dışarı iten duyguların enerjisiyle. Ne dediğini bir tek kendi biliyor. O olmak nasıl bir şey?

Ben Bir Hiçim


132

Parkın çimenleri üzerinde yaşlı bir adam şezlongları açıyor. Trafik gürültüsünden kaçmak için asırlık çınarların altında parkın ortasına doğru yürüyorum. Otların üstünde bir sincap zıplıyor. Çiğ ayakkabılarımı ıslatıyor. Çoraplarımın ucunda dikiş yerlerinden içeri giren nemin ıslaklığı var. Yıllar önce, kilisedeki konserinden sonra, Augusta'yla burada yürüyüşe gelmiştik. Koyun postundan, ayak bileklerine kadar inen gri deri bir palto giyiyordu. O gün ilk defa birlikte vakit geçiriyorduk ama o yürüyüşün orada bitmeyeceğinin farkındaydık. Parkın koltuklarından birinde otururken resmini çekmiştim. Karım olmak nasıl bir şey? Dönüşte Augusta'ya kahve almak için Fortnum and Moson'a uğradım. Ben içeri girerken şık bir kadın dışarı çıkıyordu. Zamanın otobüs durağında mola vermiş bir yüze sahipti - estetik bir cerrahın elinden çıkmış bir yüz. Dokunmamız mümkün olmayan ne kadar çok insan var.

BİR ŞEYLER YAPACAĞINA OTURUP DUR Hayatım önemli şeyleri geç öğrenmekle geçti. Yavaşlık. En son, en zor öğrendiğim şey. Hayatın keyfi onu daha hızlı yaşayarak çıkartılmaz. Tersi gibi görünür ama zaman sahip olduğumuz tek şeydir. Çabuk harcanmaması lazım. Vakit nakittir ama nakit vakit değildir. Zamanı kullanarak yapabilirsiniz, yani, ama para kullanarak zaman yapamazsınız.

para

Lokantada kahveyi ısmarlarken hesabı da işitiyor musunuz? Uçağın motorları durmadan cep telefonunuzu açıyor musunuz? Yeşil yanar yanmaz önünüzdeki araçları uyarmak için kornaya asılıyor musunuz? "İnsan zamanı ölçer. Zaman insanı ölçer." Sürat hayata teleskopla bakar, yavaş mikroskopla. İstatistikler zamandan tasarruf açısından şehirde araçla hızlı gitmenin pek faydalı olmadığını gösteriyor. Trafik ışıkları öyle senkronize edilmiştir ki bir kırmızıdan durmadan geçmek ikincisinde daha uzun beklemekten başka işe yaramaz. Seksen kilometre süratle giderseniz iki buçuk dakikada üç kilometre gidersiniz. Yüz otuz kilometre sürat size elli dört saniye kazandırır. Elli dört saniye ölmeye yeter, yaşamaya yetmez.

Ben Bir Hiçim


133

Saatte otuz kilometre sürat yapan bir aracın çarptığı yayanın ölme şansı yüzde beştir. Elli kilometrede bu şans yüzde kırk beşe çıkar. Altmış beş kilometre süratle giderken çarptığınız bir yayayı öldürme şansınız yüzde seksen beştir. Dünya güneşin etrafında saniyede otuz kilometre süratle dönüyor. Güneş sistemi Samanyolu'nda saniyede yüz elli kilometre hızla dönüyor. Samanyolu'nun dönme hızı saniyede üç yüz kilometre. Ama bu hızı hissedemezsiniz. Sürat her zaman hız değildir. Yavaş yavaş acele etmek mümkündür. Süratle beraber hiddet gelir. Süratinizi kesen her şeye kızıyorsunuz. Yolcu almak veya indirmek için iki dakika duran ve sizi de durmaya zorlayan taksi şoförünün gırtlağını sıkabilirsiniz. Telefonunuzun numaralarını çevirir çevirmez karşıdaki numara çalmaya başlamazsa kuduruyorsunuz. Grrrr! Neden gişede kuyruk var? Oturup duracağına bir şeyler yap! Zen ustası diyor ki: Bir şeyler yapacağına oturup dur. Yavaş yaşa, geç öl, cesedin güzel olsun.

YANIMA OTURDU VE.. Yanıma oturdu ve çocukları birlikte seyretmeye başladık. Camın arkasında, müzik eşliğinde dans dersi alan, beş ile on iki yaşlan arasında dokuz çocuk vardı. Üç oğlan, altı kız. Arkalan bize dönüktü ama duvarı boydan boya kaplayan camda yüzlerini görebiliyorduk. Çocuklar bize döndüklerinde içlerinden biri, bir kız çocuğu, dans etmeye devam ederken, gülümseyerek ona el salladı. Boynunda düdük asılı dans hocası -sarışın, yeşil gözlü, blucinli bir kadın komut verince çocuklar gene arkalarını bize döndüler. "Bugün kemoterapi günümdü ama çocukları görmek için yaptırmadım," dedi. "Biliyorum," dedim. "Yarın akşam da yemeğiniz varmış." "Evet." Çocukları seyretmeye devam ettik. Bizim hayatımızdan eksilen her gün onlarınkine ekleniyor. "İnsanın kendi çocuklarını seyretmesinden büyük bir zevk yok, değil mi?" "Bütün çocukları," diyor. "Hepsi bizim çocuklarımız." Kaç yaşında? Otuz beşten fazla olamaz. Bu yaşta insanlar nasıl kanser olabiliyor? Ne tetikliyor - kervanın önüne çıkan eşkıya gibi - yolculuğu,

Ben Bir Hiçim


134

menzil daha çok uzak iken, acıyla kısa kesen bu esrarengiz hastalığı? İşleri yenilenip hayatın devamını sağlamak olan hücrelerin işlevini ne değiştiriyor ki yaşatıcı olmaktan çıkıp öldürücü oluyorlar? Genetik bir şey mi? Doğarken bu hastalığın tohumları dokumuza serpiştirilmiş olarak mı doğuyoruz? Organlarımızı tahrip etmeleri sadece bir zaman meselesi mi, evin yanına dikilen incir ağacının duvarları çatlatması gibi? Bazen tarifsiz acılardan ibaret olan çocuklukların ve ilk gençliklerin içinde mi sertleşiyor, daha sonra yağmurda yumuşayan tohum gibi açılmak ve dal budak salmak üzere? Yoksa yüksek bir binanın damından ateş açan bir manyağın kurşunları gibi rastgele mi? Onu belki üç dört defa gördüm. Minyon bir kadın ve çok güzel. Çok güzel giyinmiş. Giydiği her şey, kucağındaki çantası dâhil, sarı veya sarının tonlarında. Hastalık güzelliğinden hiçbir şey çalmadı. Hasta olduğunu bilmeseniz hasta olduğunu anlamanız çok zor. Pırıltısı azaldı ve gözlerinde eskiden olmayan bir şey var ama çok dikkat etmeden farkına varamazsınız. Dersin sonuna yaklaşıyoruz. Bir anne daha geliyor. O da otuzlarında. Gülümseyince dişine taktırdığı pırlanta parlıyor. Ama cildinin cilası pırlantadan daha parlak. Gazetemi alıp kalkıyorum ve yerimi ona bırakıyorum. Biraz sonra çocuklar ter içinde, gülümseyerek danslarını öğrendikleri squash korttan dışarı çıkıyorlar. Sanıyorum hepsi de ne kadar sevildiklerinin farkında. Mutlu bir dünya kurmanın formülü çocukları çok sevmektir.

KANARYA Son zamanlarda kâinatın sırrını öğrenmeye merak sarmıştı. Bu konuda kitap alıp okumaya başladı. Bir gün yan yana yatarken "Hayatımızın hiçbir anlamı yok," dedi. "Hiçbir şeyin anlamı yok." Bazı bilim adamları kâinatın kuantum bir rastlantı sonunda yoktan var olduğunu savunuyor. Bunlara göre her şey, tesadüfî, rastgele, amaçsızdır. İnsanın var olması, yaşama izin veren koşulların kâinatta tesadüfen var olmasının sonucudur. Özel bir planın değil. Herhalde kendini bu inanca kaptırmıştı. Kâinatın canlıların içinde yaşayabilmesi için var olduğunu savunan bilim adamları da var.

Ben Bir Hiçim


135

Hayata izin veren koşullar o kadar hassas ve karmaşık bir dengenin sonucudur ki, bunlar tesadüfen meydana gelmiş olamaz. Kâinatın nasıl var olduğunu belki bir gün öğrenebiliriz. Ama neden var olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Kâinattan önce ne olduğunu anlamamız da mümkün değil. Bilim adamları bu duruma bir tek örneği bulunan, olağandışı, ünik anlamında singularify diyorlar. O durumun şartlarının ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. "Belki bir anlamı vardır ama biz anlayamıyoruz," dedim. "Biz anlamıyoruz diye anlamı yok diyemeyiz." "Diyebiliriz. Ben diyorum." "Anlamaya belki zekâmız yeterli değil. Bilgimiz yok. Ama bundan, bir anlam olmadığı anlamını çıkartamayız. Kanaryayı alalım. Kanaryanın kafese neden kapatıldığını anlaması mümkün değil. Ama bizim için neden kafeste olduğu muamma değil. Onun gibi bir şey. Belki biz kanaryayız, kâinat da bir kafestir." "Cik! Cik! Cik!" Gözlerini tavana dikti. Bir süre konuşmadı. Dışarıda yağmur yağmaya başladı. Damlaların kiremitlerdeki sesini duydum. Pencerenin açık olduğunu rüzgârın perdeleri yelken gibi doldurmasından anladım. Omzuma bir soğukluk vurdu. "Duvarları boyatmalıyım" dedi, başını bana çevirmeden. Uzandı ve üzeri kitap yığılı yatak kenarı masasının üzerindeki paketten bir sigara alıp, sırtı bana dönük, yaktı. Burnuma acı duman kokusu geldi. Yatakta sigara içmesinden nefret ediyordum ama bir şey söylemedim. Beni dinlemeyeceğini biliyordum. "Belki sabırsızız," dedim. "Yolun sonunu beklemiyoruz. Tepenin zirvesine tırmanmadan ardında ne olduğunu görmek istiyoruz." "Tepenin zirvesi var mı?" "Var. Ölüm." Konuşmadan sigarasını içmeye devam etti. Onu yatakta bırakıp giyindim ve yağmura kulak asmadan koruda yürüyüşe gittim. Başkalarını güneş dışarı çağırır, beni yağmur. Einstein rastgele kâinata inanmıyordu. "Tanrı zar atmaz" demişti.

Ben Bir Hiçim


136

UYAN, SENİ ÖPMEK İSTİYORUM, BEN ÖLECEĞİM Fabrikayı dolaşmayı bitirdikten sonra beni yemeğe götürdüler. Manikürlü çimenlerin ve bakımlı ağaçların arasından geçip fabrikanın parayla yemek yenen lokantasına gittik. Yemeklerimizi ısmarladık. Yemeğe başladık. lokantasından beklenmeyecek kadar lezizdi.

Yemekler

bir

fabrika

"Sizi ağırlayacağız diye yemekler böyle sanmayın" dedi fabrika müdürü. "Her zaman böyle." Yemeğe özen gösterdiğini, günde beş altı defa meyve yediğini söyledi. "Sağlıklı ölmek istiyorum" dedi. Güldüm. "Nasıl oluyor sağlıklı ölmek?" "Rahat ölmek. Huzurlu." Ve anlattı. "Bir gece annem uyurken babam onu uyandırmış. Saat dört civarlarında. 'Uyan, seni öpmek istiyorum, ben öleceğim" demiş. "Annem, 'Delirdin sen. Uyu,'" demiş, sırtını dönüp uyumaya devam etmiş." Biraz sonra kocasının tarafında herhangi bir hareket hissetmeyince doğrulup başını çevirmiş. Kocası sırtı yastığa dayalı, hareketsiz, oturuyormuş. "Seksen yaşında. Annem de ondan bir yaş küçüktü. 1996 Şubatında babam, kasımında annem gitti. Televizyonun önünde oturuyordu. Başı yavaş yavaş öne düştü. "1939'da nişanlanmışlar. 1940'ta evlenmişler. Elli altı yıl aşk. Şimdi Adana'da yan yana yatıyorlar." "İkisi de öldükten sonra aşk mektuplarını bulduk" diye devam etti. Ellerini masadan kaldırdı. Sağ elinin parmakları sola, sol elinin parmakları sağa bakar şekilde birbirinin üstünde tuttu, mektup destesinin kalınlığının bir karıştan fazla olduğunu tarif etti. "Mektuplar yarıya kadar normaldi. Gerisi belden aşağı. O kadar belden aşağı ki, bazılarını sonuna kadar okuyamadık. Kızımın elinden okumakta olduğu mektubu kapmak zorunda kaldım." Fabrika ziyaretimden bir ay sonra tatil için gittiğim Londra'da bir kitap aldım. Adını Büyülü Düşünme Yılı olarak çevirebileceğim kitabı ünlü Amerikalı yazar Joan Didion yazmıştı. Kitapta Didion, kocasının ani ölümünü izleyen yas ve yoksun bırakılmışlık yılındaki ruh halini anlatıyordu. Kitabın bir yerinde şu cümlelere rastladım.

Ben Bir Hiçim


137

Ölüm ani veya bir kaza sonunda meydana gelmiş olsa bile, gelmeden geleceğini haber verir. Ne doktorları, ne arkadaşları, ne aile fertleri. Bir tek ölmekte olan kişi ne kadar zamanı kalmış olduğunu bilir. O gün yemekten sonra arabayla İstanbul'a dönerken yol boyunca ölmeden önce eşini öpüp elveda demek isteyen adamın öyküsü bana eşlik etti. Aradan iki aya yakın zaman geçmesine rağmen sık sık aklıma geliyor ve öyle sanıyorum ki hiç unutmayacağım, çünkü bundan daha güzel bir aşk hikâyesi duymadım.

BİR DE KUŞA SORMALI Ozanköy Eğer ağacı budarken onunla konuştuğumu görüp beni salak sanıyorsanız haberiniz olsun: ağaçlarla konuştuğum için beni salak sananlarla konuşmaktansa ağaçlarla konuşmayı tercih ederim. Serin ve bulutlu. Havada bahar kokusu var. Bahçe bir ot ve kır çiçeği ummanı olmuş. Hardal çiçekleri neredeyse omzuma geliyor. Gelincikler açmak üzere. Bademler çiçekler vermeye başladı. Sağımdan solumdan inşaat sahalarından buldozer sesleri gelmese kendimi cennette sanabilirim. Budadığım ağaç portakal. "Sen de biliyorsun, ben de biliyorum ki, budama konusunda pek uzman değilim" diyorum ona. "Budama mevsimini de biraz geçirdim. Tomurcuk açmaya başladın. Ama biliyorsun, burada yoktum. İdare et. Dallarını seyrelttiğim zaman kendini daha iyi hissedeceksin. Her tarafına güneş nüfuz edecek. Yaprakların birbirine değmeyeceği için hastalıklar bir dalından diğerine daha zor geçecek. "Şeklini de top beceremeyeceğim."

gibi

yuvarlak

yapmam

lazım

ama

onu

galiba

Sana cevap vermiyor ki, boşuna konuşuyorsun diyebilirsiniz. Tanrı'ya konuştuğunuzda o da size cevap vermiyor. Neden konuşuyorsunuz? Doğa durmadan konuşuyor oysa. Tanrı da öyle. Doğa Tanrı'nın lisanıdır. O dili çok az insan anlıyor. Öğleden sonra Lapta'da tepeden denize bakan evinde Hikmet'i görmeye gittiğimde onu bahçede çalışır buldum. Asmaları buduyordu. Her zamanki yaptığı gibi bahçede bir tur attık. Avokado ağacının altından geçerken bana meyve topladı. Mandalinanın altından geçerken yerden iki mandalina alıp birini bana verdi, diğerini kendi soymaya başladı. "Rüzgârdan hepsi altına düşmüş."

Ben Bir Hiçim


138

Sonra yüzlerce siklamenin bulunduğu yere gittik. "Bahçemde üç tane kızılgerdan kuşu var" dedi. "Bir tanesi evden çıktığımda bana ötüyor. Bir tanesi bir metre kadar yanıma yaklaşıyor. Ona solucan veriyorum. Biraz sonra gelir." Az sonra üç metre kadar yakınımıza tombul gövdeli, sivri gagalı, göğsü kızıl kiremit renkli bir kuş kondu. Hikmet, çömelip yerde bulduğu dal parçasıyla toprağı eşeledi ve bir solucan çıkardı. Kaldırıp asmanın gövdesinde oturmakta olan kuşa gösterdi. Kuş başını salladı. Hikmet, kıvranmakta olan solucanı kuşun önüne attı. Solucan yere değer değmez kuş uçtu ve onu gagalamaya başladı. Bitirinceye kadar onu seyrettik. O akşam, evde Hikmet'e üçüncü kızılgerdanın onun için ne yaptığını sormayı unuttuğumu hatırladım. Birinin aptal olduğunu vurgulamak istediğinizde "kuş beyinli" dersiniz. Ama aç ve sefil kuş gördünüz mü? Zevk için başka kuşları öldüren kuş var mı? Kaç fanatik veya kökten dinci kuş tanıyorsunuz? Soykırımcı kuş türleri var mı? "İnsan kolayını bulmuş; kuş beyinli deyip geçiyor" diyor yeşil dostum Süha Umar. "Bir de kuşa sormalı. İnsan beyni ne kadar?"

HOŞ BİR ŞEY DÜŞÜN "Hoş bir şey düşün" diyor doktor, dişimi çekmeye başlamadan önce. Bir düğmeye basarak üstünde oturduğum koltuğu yatak haline getirdi. Hatta ayaklarımdan, başımdan biraz daha yukarıda. Kendimi uzaya gönderilmeyi bekleyen bir astronot gibi hissediyorum. Uzaktan kumanda edilen, kaderini tayin etme yeteneği elinden alınmış. "Biraz zaman alabilir" diyor doktor, elinde ucu sivri bir alet. "Kötü kırılmış." Gözlerimi kapatıyorum. Hoş bir şey düşün. Dişimin çekiliyor olmasından nefret ediyorum. Ekmek yerken kırıldı. Ekmeğin içinde taş vardı. Diş çıt diye ikiye bölündü. Damağın içindeki kısım damakta kaldı, dünyaya gösterdiğim kısmı vücudumdan ayrıldı. "Önce bir baskı hissedeceksin" diyor doktor. Dişin çekilmesi bittiğinde dünyadaki fiziki varlığım, her kaç santimetrekare ise, dişin hacmi kadar azalacak. Acaba hemşirenin elini tutabilir miyim?

Ben Bir Hiçim


139

Derin nefes alıp vermeye başlıyorum ve ağzımda olup bitmekte olanları unutup düşünecek hoş bir şey aramaya başlıyorum. Sabahleyin yaprakları yeni açılmaya başlayan incir ağacının altında çay içerken güneşe dönük gelincikleri ve vızıldayarak içlerine girip çıkan tombul balarılarını seyrediyordum. Bir çiçek denizinin içinde. Minik çağlalar, yeşil yenidünya, çiçek açmış portakal ve mandalina ağaçları, servi ağacının altındaki yuvada kış uykusu uyuyan kirpiler, aç ve akıllı kargalar ve saksağanlar, gökyüzü ırgatı serçeler, ıslak toprak, buğulu otlar. Dünya bu kadar güzelken insan nasıl bu kadar çirkin, gaddar, duyarsız, aptal ve cahil olabiliyor? Kör olduğu için. Hoş bir şey düşün. Bilgisayarımın kutusunda bir mektup. "Görüşmeyeli çok zaman oldu! Tanıştığımızda ben reklâm müdiresiydim. Amerika'dan daha yeni dönmüştüm ve sen o zamanlarda da etkili konuşan zarif bir insandın. Başından geçen o önemli olayı biliyorum. Bazı olaylar insanların yaşamına değer katarlar ve eminim ki sende de öyle olmuştur. Milliyet’te çıkan yazılarının takipçisiyim, söylemek isterim ki beni çok duygulandıran yazılar yazıyorsun. Bazen duygusal, bazen gerçekçi, bazen cesur kalemini takdir ediyorum. İstersen beni ara, görüşmek isterim." Ağzımda bir baskı hissediyorum ama uyuşturucudan dolayı hiç sızı duymuyorum. Tarih Sezar'ın veya Kanuni Sultan Süleyman'ın dişleri çekilirken ne yaptıklarını yazmıyor. "Bitti" diyor doktor. Üstümdeki kerpetenin ucunda sivri bir kemik ucu var. Ama daha bitmedi. Şimdi dişin çıktığı yere metal bir burgu monte edecek ve ona diş benzeri bir şey takacak. Evime dönerken rüzgârda dalgalanan buğday tarlalarının arasından geçeceğim. Gökyüzü buğday yeşili de olabilirdi. Oralarda da inşaatlar başladı ama hâlâ daha eski günlerdeki gibi. Bazen, çok kısa anlar, her şeyi eskiden olduğu gibi hissedebiliyorum. Ölmüş olanlar sağ. Yaşlılar çocuk. Hatta hava bile eskisi gibi kokuyor. Dişlerin daha çekilmemiş olduğu, kayıpların konteynerler gibi hayatımın limanına istiflenmediği eski günler.

Ben Bir Hiçim


140

ÜŞENİYORUM O HALDE VARIM Bu gün ben ters istikamete gidiyorum, çocuklar. Bugün Cuma. Ödeme ve tahsilât günü. Bugün bensiz ödeyip tahsil edeceksiniz. Boş yolda, aksi istikamete giderken sizi seyrediyorum. Çamurluk çamurluğa, her santimetrenin avantajı için gaddar bir kararlılıkla mücadele vererek, köprüye doğru tosbağalıyorsunuz. Yüzünüzdeki ifadeyi görmenizi isterdim. Sipahi atalarınız Balkanlarda ve Orta Avrupa’nın yüksek yaylalarında küffara karşı at koştururken bile bu kadar gaddar ve karalı görünmüyordu. Güle güle. Yolunuz açık olsun. Bon voyage. Allah ödemenizi ve tahsilâtınızı gönlünüze göre versin. Ben üşeniyorum. Bugün işe gitmeyeceğim. Şu iki varsayımı test etmek amacıyla ormana gidiyorum: (1) Yaratıcılık işyerine olan mesafeye ters orantılıdır. Diğer bir deyimle, ofisten ne kadar uzaksanız yaratıcılığınız derecede yüksektir. (2) Şehir yaraysa orman merhemdir. Ama önce “çıldırtan kalabalıklardan” uzaklaşmalıyım. Beylerbeyi’ndeki kırmızı ışıkta duruyorum. Sol tarafıma bir araba yaklaşıyor. Orada bir araç için yer yok, aslında. Yarısı benim diğer yarısı karşıdan gelenin sahasında duruyor. Motorunu sabırsızlıkla homurdandırıyor. Çarpmasın diye ona yol vereceğimi sanıyor. Oysa farkında değil ki altımdaki emektar Audi çoktan rüştünü ispat etti. İsterse evlenebilir veya devlet memuru olabilir. O ve ben çarpma veya çarpılma korkusunu çoktan attık. Yeşil ışık yanınca direksiyonu hafifçe sola kırıp gaza basıyorum. Canhıraş bir korna sesi. Sol kolumu pencereden çıkarıp orta parmağımı yukarı kaldırıyorum. Bir korna sesi daha. Audi -- eskisi böyleyse yenisi nasıldır? -akıl almaz bir hızla fırlayıp gidiyor. Binaları kesip ağaç dikmeleri lazım ama ağaçları kesip bina yapıyorlar. Ormana varmak her geçen yıl daha uzağa gitmek gerekiyor. Neyse geçiyoruz binaları falan ve ağaçların başladığı yere geliyoruz. Bu defa önümde bir kamyon. Egzozundan kara dumanlar çıkıyor. Sanki de süper tanker eşşeoğlueşşek. Gaza basıp yanından geçerken hayali bir el bombasının pimini dişlerimle çekip kamyonun ön camından içeri atıyorum. Ormanın içerisinde dalar dalmaz yoga öğretmenimden öğrendiğim yöntemle ciğerlerime hava dolduruyorum. Bitkilerin güneşle işbirliği içerisinde hava moleküllerine yükledikleri kokuların tümünü içime çekiyorum. Ağaç olmak sürekli bu havanın içinde ve dışında mı olmaktır? “Her şey tamam da mobilya almıştım biliyorsun.” Ağaçların arasında görmediğim bir kadının sesini duyuyorum. ”Bir üçlü oturma, bir ikili oturma, bir de tek oturma koltuğu. Eve götürünce beğenmedim.” Kulağında

Ben Bir Hiçim


141

cep telefonu bir kadın beliriyor. ”Geri götürmek istiyorum. Seninki almam demez mi?” Bir el bombasıyla onun da işini görüyorum. Sonra sessizlik. Varsayımlarla ilgili testin sonucunu sonra rapor edeceğim.

GELİNCİKLERİN EFENDİSİ Ozanköy Sabahın erken bir saatinde bahçede çay içerek gelincikleri seyrediyorum. Yüzleri güneşe dönük. İçlerine girip çıkan iri balarılarının kanatlarının rüzgârlarında titreşiyorlar. Kibrit çöpünden ince uzun sapıyla gelincik o kadar narindir ki, kesilir kesilmez solar. Suya koysanız bile yaşamaz. Her birinin sırayla açılan iki üç tomurcuğu var. Birinin yaprakları dökülmeden diğeri açılmıyor. Tomurcuklar yeşil bir kılıfın içinde duruyor. Çocukken, yırtıp kılıfının içinde duran buruşuk yaprakları açmaya çalışır; beceremez, parmaklarımın arasında ezerdim. Parmaklarım nemlenir, burnuma afyonumsu bir koku gelirdi. Neden gelincik çiçeklerini teker teker açıyor bilmiyorum. Oysa tombul tomurcukların hepsi de eşit olgunlukta. Belki çiçeklerinin açık olduğu mevsimi uzatmak, polenlerini toplayan arılara daha çok vakit vermek için. Hangisini açacağını nasıl seçiyor? Ve neden bahçede binlerce çiçek varken bu iri arılar sadece gelinciğe geliyor? Gelinciklerin komşusu olan yapraksız incir, biber ağacı, keçiboynuzu, jakaranda, yeni yaprak açmış görkemli badem ve altındaki yabani siklamenler bu soruların cevabını merak etmeden yaşıyor. Bu bahçede sorular bir tek bana ait. Ve soruların cevaplarını bilmemeler. Sorgulamak boş bir gayret belki. Belki gerçek hava gibi durmadan değişiyor. Rüzgâr gibi. Nerede olduğu, nereye gideceğinin kestirilmesi mümkün değil. Arılar işlerini bitirdikten sonra gelincik çiçeğinin yaprakları dökülecek. Belki bu akşamüstü olacak bu, belki yarın. Rüzgâr çıkarsa, daha erken. Dökülenlerin yerine başkaları açılacak. Eğer dikkat etmezseniz bu yaşamölüm fırıldağını fark etmezsiniz. Gelincik tarlası hep aynı gibi gelir size. Yapraklar döküldükten sonra çiçeğin siyah ortasında çan şeklinde bir tohum torbası büyümeye başlar. İçinde tohumlar güneşte kavrularak pişer. Çanın

Ben Bir Hiçim


142

tabanında küçük delikler var. Yazın cehennemi sıcağında, tohumlar olgunlaşıp sap rüzgârda sallandıkça, minik tohumlar az az dökülür, başka bir ilkbaharda başka yerde gelincik olmak üzere toprağa düşer. Geriye ucunda boş tohum çanlarıyla bir sap kalır. Koparıp dişlerinizin arasına sokacak kadar sertleşmiş bir sap. Mart adanın en güzel ayıdır. Hava serin, gökyüzü temiz, mavi, toprak ıslaktır. Koyu denizin bittiği yerde Toros’ları görürsünüz. Bazen üzerindeki karlarla beraber ve ordaymış gibi ürperirsiniz. Yazın kemik gibi kuru olan topraktan çiçekler ve otlar fışkırır ve insanın doğaya saçtığı pisliklerin üstünü kapatır. Sabahın sakinliğinde burada çay içip dallarda öten kuşları dinlerken çiçeklerin birbirine karışmış kokuları burnuma geliyor. Toprağın içine dalıp onlardan biri olarak çıkasım geliyor.

O KADAR MUTLUYUM Kİ, UTANIYORUM Fransız düşünürü Voltaire (1694-1778), neredeyse bütün hayatı boyunca ya hastaydı ya hastalık hastası. 41 yaşında bir arkadaşına yazdığı mektupta "gene" hastalandığından şikâyet etti ve "Birkaç yıllık ömrüm kaldı" dedi. Voltaire, bu mektubu bitirdikten 43 yıl sonra öldü. Her Allah'ın günü bir şeyin kanser yaptığı veya kansere iyi geldiğinin açıklandığı bir dünyada yaşıyoruz. Sıska, sıkı ve sağlıklı yaşamak neredeyse din haline geldi. Voltaire, kolesterol, trigliserit, AIDS ve kuş gribinin bilinmediği çağların adamıdır. Bir şeyleri doğru yapmış olmalıydı ki, insanların genellikle kırkına gelmeden öldüğü on sekizinci yüzyılda, 84 yaşına kadar yaşadı ve bir daha kalkmamak üzere yatağa düşünceye kadar aktif bir hayat sürdü. Voltaire'in uzun ömrünün sırrı ne olabilir? Uzun yıllar düşünür için sekreter ve uşak karışımı bir şey olan Sebastien Longcahmps, Voltaire'in hep "İnsanın sağlığı tamamen kendi ellerindedir" dediğini yazdı. "Bunun üç temel ayağı var derdi: ayıklık, her şeyde ölçülü olmak ve hafif egzersiz yapmak. Kaza dışında, insanın başına gelen bütün hastalıklarda bizi sağlıklı halimize iade etmeye uğraşan doğaya yardımcı olmak yeter. İnsan aşağı yukarı her zaman diyetinde sıkı olmalı, uygun ve sürekli sıvı almalı ve hep basit şeyler yemelidir. Yanında bulunduğum süre içinde onu hep bunları yapar gördüm." Bunlar büyük bir sır değil aslında. Her şeyde ölçülü olmak aklı başında her insanın uyguladığı bir prensiptir.

Ben Bir Hiçim


143

Bence Voltaire'in uzun ömrünün sırrı vücudunda değil kişiliğindedir. Voltaire uzun yaşadı, çünkü mutluydu. Öğrenmeye meraklıydı ve müthiş zengin olmasına rağmen, bir dakikasını boşa harcamadı. Ölmeye vakti yoktu. Binlerce mektup, yüzlerce sahne oyunu, kitap, makale yazdı. Saray yavrusu evinde her zaman misafir vardı. "Ben Avrupa'nın hancıbaşısıyım" dedirtecek kadar. Adaletsizliğe hiç tahammülü yoktu. İlkel Fransız yargısının hışmına uğramış insanları kurtarmak için, tek başına, tarihe geçmiş kampanyalar yürüttü. İnsanların hakları olmayan bir dönemde insan hakları için mücadele etti. Kiliseyle ve bağnaz rahiplerle yaşam boyu dalga geçti. Ölüm döşeğinde papazlar onu pişmanlık getirmeye, şeytanı lanetlemeye davet ettiklerinde "Şimdi yeni bir düşman kazanmanın zamanı değil" dedi. Seksle başı pek hoş değildi. Bence, Voltaire'in en büyük özelliği yaşamdan zevk almasıydı. "O kadar mutluyum ki utanıyorum" diye itiraf etti bir arkadaşına. "Ben neredeysem dünya cenneti oradadır" dedi. Son bir şey daha var, onu unutmayayım. Hiç evlenmedi.

NEREDEN BİLİYORLAR? Bilim hayatın anlamı olmadığına, yeryüzünde yaşayan canlıların tesadüfen meydana geldiklerine, insanın ruhsuz bir hücre koleksiyonu olduğuna inanmamızı istiyor. Tanrı yoktur. Kâinat boş ve anlamsızdır ve hiçbir amaca hizmet etmiyor. İnsan özel bir yaratık değildir. Beyin denilen karmaşık bir elektrik ve kimya olgusunun emrindedir. Doğar, yaşar, ölür ve yok olur. Hiçten gelir, hiçe gider. Ruh sonsuza dek var olmaz çünkü ruh yoktur. Sualim şu: Nereden biliyorlar? Kâinat o kadar büyüktür ki bazı yıldızların ışığı hâlâ dünyamıza ulaşmadı ve belki de hiçbir zaman ulaşmayacak. Bu gerçeği iyice kavramak lazım. Bilim adamları kâinatın 13 milyar yıl önce meydana geldiğini tahmin ediyorlar. Dünya beş milyar yıldan beri var. Işık saniyede yaklaşık 300 bin kilometre hızla seyahat ediyor. Bu akıl almaz sürate rağmen bazı yıldızların ışığı hâlâ buraya ulaşamadıysa kâinat denen yerin insanın hayal bile edemeyeceği kadar büyük olması lazım. Hayale sığmayan bilime nasıl sığacak?

Ben Bir Hiçim


144

Bilim adamları ışığı bize ulaşamayan yerlerde ne olup bittiğini nereden biliyorlar? Bilim adamları 'İnsan beyni kâinattaki en karmaşık şeydir' demekten çok hoşlanır. Nereden biliyorlar? Kâinattaki her şeyi ölçtükten sonra bu kanaate mi, bu sonuca mı vardılar? Daha güneş sisteminin bittiği, soğuk boşlukların başladığı yerdeki Oort Bulutları'nın ne ihtiva ettiğinden emin değiller. Evrim Teorisi'ni biliyorsunuz. 'Bütün canlılar zaman içinde geçirdikleri evrim sonucunda bugünkü halini aldı' diyor. Başlangıçta hiçbir canlı bugün olduğu gibi değildi. İnsan, mesela, birçok maymun türünden biriydi. Bir nedenle iki ayağı üzerinde yürümeye başladı. Beyni gelişti. Konuşmaya, alet kullanmaya, sorgulamaya, keşfetmeye başladı. Diğer yaratıklarla arayı açtı. Sualim şu: Bütün yaratıkların evrim sonucu bugünkü hallerini aldığı doğru olabilir. Yeraltından çıkan fosiller bu teorinin doğru olabileceğine işaret ediyor. Ama daha geriye, fosillerden çok önceki zamanlara gidelim. Bir zamanlar dünyada canlı hiçbir şey yoktu. Ondan sonra bir gün hayat meydana geldi. Hayatın meydana gelmesinden sonra her şey evrim teorisine göre gelişmiş olabilir. Ama hayat, o kıvılcım, tekâmül etmedi. Yoktan var oldu. Nasıl ve neden? Bilim adamları bunun cevabını bilmiyor. Kâinat olmadan önce ne olduğunu da bilmiyorlar. Kâinatın var olmasından önceki duruma singularity diyorlar. Yani 'eşi olmayan bir olgu'. Bu olguyu anlamaya bile çalışmıyorlar çünkü kâinat öncesi zamana ait hiçbir ipucu yok. Ama belki 'kâinat öncesi' yoktur. Kâinat her zaman var olmuş da olabilir. Böyle olmadığını biliyorlar mı? Bilim teorileri, hipotezleri, tahminleri, sanıları, belkileri, muhtemelenleri kesin gerçekler olarak önümüze sürülüyor ve biz gerçekle (o ne ise) gerçek olmayanı aynı iştahla yutuyoruz. Hayatın o ilk kıvılcımı bir 'yumurta' idi. Var olan ve olacak olan bütün canlıları içinde barındıran bir yumurta. Hayatın anlamı var mı, yok mu? Bunu bilim adamlarından öğrenmeye ihtiyacım yok. Var olmanın anlamı var olmaktır.

Ben Bir Hiçim


145

BİRALI KADIN VE ŞAİR Dublin Kanalın bir yakasında ben oturuyorum, diğer yakasında İrlandalı şair Patrick Kavanagh. Aramızdaki kıpırtılı suda ağaçlarda yeni açılmaya başlayan yaprakların aksi var. Şehrin içinden geçip yakınındaki denize akan kanal -bir zamanlar dereydişehrin ana caddelerinden birini ikiye ayırıyor. Kanalın iki yakasındaki ağaçların altında patikalar ve banklar var. Kavanagh, ayak ayak üstüne atmış, kollarını göğsüne kavuşturmuş, sabit nazarlarla suya bakıyor. Gözlüklü, sadece kulak hizasının alt kısmında saçları kalan orta yaşlı bir adam. Yanındaki boş yere bir kadın oturuyor ve elindeki süpermarket poşetini şairle arasına koyuyor. Sırtında ucuz bir anorak, bacaklarında beyaz şeritli lacivert eşofman var. Siyah saçları ağarmaya başlamış. Yüzü kırmızı ve şişkin. Torbasından bir defter ve birbirine naylonla tutturulmuş dört teneke bira çıkarıyor. Defteri dizine dayayıp yazmaya başlıyor. Kanalın diğer yakasında ben de bir şeyler yazıyorum. Kadın birkaç satır yazdıktan sonra defteri katlayıp şairin kucağına koyuyor, ayağa kalkıyor, biralardan birini tepesinden açıyor ve başını geriye itip ufak bir yudum alıyor. Oturuyor. Bira tenekesini şairin bacağına dokunduruyor, "sağlığına" der gibi. Öne eğilip küçük bir yudum içiyor. Defterini şairin kucağından alıyor ve yazmaya devam ediyor. Kavanagh, istifini ve pozisyonunu bozmadan, dünyada kendinden ve kanaldan başka bir şey yokmuş gibi, sakin sakin suyu seyretmeye devam ediyor. O bir heykel. Kavanagh 50 yaşındayken akciğer kanseri oldu. Bir ciğerini aldılar. İyileşirken Dublin'lilerin Grand Canal olarak bildiği bu kanalın kıyısında oturup vakit geçirmeyi alışkanlık haline getirdi. Bu kanal günlerindeki şiirlerinde yeni bir tat ve güç var. En ünlü şiiri Raglan Road'dur (Raglan Sokağı). Belki de hâlâ sık sık dinlenen hüzünlü bir şarkı olarak bestelendiği için. Kavanagh 1967'de, 63 yaşında öldü. Şiirlerinin birinde anıtmezar veya görkemli bir mezar taşı istemediğini, kanalın kıyısında gelip geçenlerin oturabileceği bir bankla anılmak istediğini yazmıştı. Kadın bira tenekesini şairler arasına koyup yazmaya devam ediyor. Belki o da şiir yazıyor. Bacakları açık. Defter sağ dizinin üstünde. Bir adam yürüyerek geçiyor. Suda aynı adam ters yürüyor. Suyun üzerinden süratle uçarak arka arkaya iki ördek geçiyor. Siyah, yeşil tüylü, kırmızı gagalı.

Ben Bir Hiçim


146

Puset iterek bir kadın geliyor. Pusetin yanında 2-3 yaşlarında bir oğlan yürüyor. Göğsüne bastırarak taşıdığı bir soğan filesi var. Filenin içinde iri, yuvarlak üç soğan var. Sırtı çantalı bir kadın -bir turist olmalı- fotoğraf makinesini çıkararak şairin ve kadının fotoğrafını çekiyor. Arkama doğru yürüyor. Başımı çevirince onu, beni, şairi ve kadını kareye almaya çalışırken görüyorum. Dudaklarında bir tebessüm var. Ağaçların arkasındaki yoldan geçen araçlara rağmen serin havada taze ot kokusu var. Kadın, yanında oturan şair kadar benim tarafımdan seyredildiğinden bihaber, birasından küçük yudumlar alarak yazmaya devam ediyor. Güneş bulutların arkasında kalıyor. Hava soğuyor. Kalkıp otele doğru yürümeye başlıyorum. Onu ilk defa Raglan Sokağı'nda gördüm bir güz günü/ ve içime doğdu/siyah saçlarının bir gün hayatımdan bezdirecek tuzak ördüğünü/

HEATHROW KUŞATMASI Londra Heathrow Havaalanı'nın 1 numaralı terminalinin 41 numaralı çıkış kapısı, uçağa çağrılmayı beklerken önce sessiz ve sakindi. Arkamda bir yerlerde, sesi kısık bir televizyondan, İngiltere Başbakanı Tony Blair'ın Avam Kamarası'ndan nakledilen sesini saymazsak. Ama çok geçmeden cep telefonlular tarafından kuşatılıyorum. Aynı anda cep telefonuyla konuşan üç kişi var hava sahamda. Bir kadın, iki erkek. "Uğraşıyoruz bakalım." Geniş koridorda bir aşağı, bir yukarı yürüyen genç bir adam da yayımlıyor bu cümleyi. Türkçe. "Çok seyahat ediyorum. Çok iş var. Çin'deydim geçen hafta. Çok cins bir yer." Benden uzaklaşınca sesi duyulmaz oluyor ama fazla uzağa gitmediği için çok geçmeden gene duyuş sahama giriyor. "Yakında baba oluyor" diyor bu defa. "Çok acele ettiler." Kadın oturduğundan beri susmadı. Yanımdaki boş koltuğun yanındaki koltukta oturuyor. Bazen Atina ağzıyla Rumca, bazen aksansız İngilizce konuşuyor. Büyük göğüslü, oturmak için kullandığı yeri oturduğu yer kadar geniş genç bir kadın. (Uçakta, önümdeki sırada oturduğu için, kolunun dirseğiyle omzu arasındaki bölümünün ayağımın dizimle topuğum arasındaki nahiye kadar kalın olduğunu fark edeceğim.)

Ben Bir Hiçim


147

Birini aramıyorsa, aranıyor. Telefonu, her arandığında değişik bir melodiyle çalıyor. İngilizce konuşurken Rumca, Rumca konuşurken İngilizce kelimeler kullanıyor. Her kiminle konuşuyorsa onunla flört ediyor. "Hafta sonuna kadar İstanbul'dayım. Sonra Atina'ya döneceğim." Karşıdakini dinlerken uzunca bir sessizlik oluyor, sonra uzun uzun kahkahayla gülüyor. Tekerlekli valizini çekerek gelen ve sırtı bana dönük olarak önümdeki sıraya oturan İngiliz'in saçları dökülmüş başına dayalı bir telefon var. "Mike'la her konuda hemfikir olduğumu söyleyemeyeceğim" diyor ciddi ciddi, "ama bu aşamada onunla sorun çıkarmak istemiyorum." Uçağa girinceye kadar konuşacaklar. Yakında uçaklarda da telefonda konuşulabilecekmiş. O zaman ne olacak? Cep telefonu sigara dumanının ses hali sayılabilir, rahatsızlık yaratmak ve sağlığa zarar vermek açısından. Benim ve benim gibi düşünenlerin sağlığına tabii. Belki eskiden uçaklarda sigara içilmeyen bölümlerin olduğu gibi telefonla konuşulmayan bölümler olacak. Cep telefonu, üzerinde kırmızı bir çizgi. Ama bu yeterli değil. Ses sigara dumanından uzağa gider. Veya belki kabinler olacak, tuvaletler gibi, konuşmalar için. Ama bu da sorunu çözemeyebilir. Bazı insanlar -mesela yanımda oturan kadın- bir girdi mi bir daha çıkmak bilmeyebilir. Kendi kendine olmaya, sessizliğe, yalnızlığa tahammül edemeyen çok insan var. Devamlı irtibat halinde olma isteği ilginç bir ihtiyaç. Bense devamlı irtibat halinde olmama ihtiyacındayım. Bir insanın başkalarıyla beraber olduğu zamana orantılı olarak tek başına olma ihtiyacı olduğunu okumuştum bir yerde. Belki o cep telefonu öncesi bir ihtiyaçtı. Tek başına olma hali sanki kurutulması gereken bir bataklık veya doldurulması gereken bir dere yatağı gibi.

SIRA HALİNDE SEKİZ SARI TIRTIL Sekiz kahverengi-sarı tırtıl sıra halinde Fethi Paşa Korusu'ndaki parke yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor. Ya da ben öyle yaptıklarını sanıyorum. Yolun karşısında bu tarafta olmayan ne arıyor olabilirler?

Ben Bir Hiçim


148

Bir tren katarını andırıyorlar. Ya da bazı oyunlarda birbirinin beline sarılarak sıra yapan çocukları. Her bir tırtıl diğerine dokunuyor. Sanki de en öndeki hepsini çekiyor gibi. Ama eğilip bakınca hepsinin aynı anda yürüdüğünü görüyorum. Yokuşun başladığı yere yakınım. Yeni yaprakları ve beyaz-pembe çiçekleriyle dev atkestanelerinin gölge attığı yerden biraz uzakta. İleriden çocuklu büyüklü, kadınlı erkekli bir grup geliyor. Pazar gezinticileri. Muhakkak birileri üzerlerine basacak karşıya varmadan. Ya farkına varmadan, ya isteyerek. Bunlar değilse başkaları. Her türlü böceğe tepkisi neden olduğunu düşünmeden- üzerine basıp öldürmek olan çok insan var. Gaddar çocuklar. Duygusuz büyükler. Doğa cahilleri. Sayıları artıyor. İnsan şehirleştikçe doğaya ve yaratıklarına yabancılaşıyor. Gelenler yaklaşıyor. Tırtılları alıp karşıya mı koysam? Neyle? Belki de koyar koymaz geri dönmeye başlayacaklar. Koyduğum yerde daha çok güven içinde olacakları ne malum? Yürümeye devam ediyorum. Yokuşun bitmesine yakın, yolun ortasında önüme başka bir tırtıl katarı çıkıyor. Sayıyorum: 15. Hepsi ölü. Teker teker başları ezilmiş. İçlerinden çıkan sıvının içinde, yapıştırılmış gibi hareketsiz yatıyorlar. Sıraları bozulmuş. İçlerinden biri -muhtemelen en öndeki- öldürülünce, diğerleri onun öldürülmüş olduğu mesajını aldılar. Belki kurtulurum ümidiyle kaçıştılar. Bunu vücutlarının pozisyonundan görmek mümkün. Kimi sağa, kimi sola dönük. Ama hiçbiri kaçma fırsatı bulamadı. Aralarındaki mesafe yarım tırnak boyu ya var ya yok. İçlerinden biri öldürülünce, diğerlerinin cinayet mesajını almış olduklarına eminim. İngiliz bitki biyologu Nicholas Harberd, Thale-cress (Arabidopsis thaliana) adlı kır bitkisini incelerken şunu keşfetti. Thale-cress (teyl-kres okunuyor ve maalesef Türkçe adını bilmiyorum) bir salyangoz tarafından yenmeye başlandığında bir enzim salgılıyor. Bu enzim bütün hücrelere bitkinin bir salyangoz tarafından yenmekte olduğu mesajını veriyor. Mesajı alan bütün hücreler salyangozun midesine kötü gelen bir madde salgılamaya başlıyor. Ağaç yaprakları birinin kopyası gibi görünür. Ama Harberd'in bulguları hiçbir yaprağın diğerinin tıpatıp aynısı olmadığını gösteriyor. Hepsi değişiktir. Her yapraktan bir tane var. O yaprak gibi bir yaprak hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman olmayacak. Her yaprak eşsiz ve benzersizdir. Bu gerçek her canlı için geçerlidir. Her canlı eşsiz ve benzersizdir. Dünyaya gelen hiçbir canlı gibi bir canlı olmadı. Ölen hiçbir canlının aynısı hiçbir zaman doğmayacak. Tepeye tırmanınca gölgede bir taşın üzerine oturdum. Park edilmiş araçların üzerinde ağaçlar, ağaçların üzerinde gök, gökte maviliğe serpiştirilmiş top top bulutlar. Dünya ne kadar güzel. İnsanlar ne kadar kör.

Ben Bir Hiçim


149

İkinci turu yapmadan arabama binip eve döndüm. Diğer tırtılları da ezilmiş olarak görmek istemiyorum. Aklımda, güneşin altında sıra halinde yürüyen sekiz kahverengi-sarı tırtıl olarak kalsınlar istiyorum.

KEŞKE GAZETECİ OLACAĞIMA Keşke gazeteci olacağıma şarkıcı olarak dünyaya gelseydim. Şarkıların bu kadar güzel,/ Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Orhan Veli'nin şiirlerini okumadan önce biliyordum. Yanlış meslek seçtim. Kelimeler düşer, müzik yükselir. Keşke hayatımı tek başına yazı yazdığım odalarda kelimelerle değil, kalabalıklara şarkı söyleyerek kazansaydım. Zimbabwe'li yaşlı bir şarkıcı; el çırparak eşlik eden genç kızlar korosuyla şarkı söyleyebilseydim. Veya asfalt öncesi yollarda türkü söyleyen, başı bulutlarda bir âşık. Karlı dağların başında /salkım salkım olan bulut/ saçın çözüp benim için/ yaşın yaşın ağlar mısın/ gibi mısralar dökebilen. İri göğüslü şişman bir İtalyan soprano ya da, piyano eşliğinde Pergolesi'nin, Scarlatti'nin aşk şarkılarını söyleyen, kılıktan kılığa giren usta bir sesle. Kuzgun siyahı saçları yağlı, alnının ortasında kırmızı bir nokta, beyaz elbiseleri içinde uzun şarkılar söyleyen bir Hintli. Nehrin karşı yakasından duman yükseliyor/ Beni yollara düşüren kadın/ belki de onun cesedidir yakılan. Müzik insanın Tanrı'yla arasındaki mesafeyi kısaltır. Söylenmeye değenlerin en iyi anlatılabileceği lisan müziktir. En korkunç insan müziksiz olandır. İnsan annesinin karnında duymaya başlar. Kulak ve duyma hamileliğin sekizinci haftasında şekillenmeye başlar, 24'üncü haftada tamamlanır. Ama bebek 4,5 aylık iken duymaya başlar, çünkü içkulağın kemikleri şekillenmiş ve beyinle olan sinir bağlantıları tamamlanmıştır. Anne karnı sessiz bir yer değildir. Kalbin tak takları, nefes alıp verilirken çıkan ses, kanın göbek bağından akışı, midenin ve bağırsakların sesleri bebeğin duyduğu ilk müziktir. Nerede dünyaya gelirlerse gelsinler bebeklerin beynine aynı anne iç sesleri nakşedilir. Herkes her yerde aynı müziği dinlemiş olarak doğar. Müzik bunun için her yerde anlaşılabilen tek dildir. Bunun için insanlığın ortak dilidir.

Ben Bir Hiçim


150

Ritim duygusu muhtemelen anne kalbinin dinlenmesiyle oluşur. Davulun coşturması, annenin yaptığı işe veya ruh durumuna göre temposu sürekli değişen kalp atışlarını hatırlattığı içindir. Altı buçuk aydan sonra bebek annesinin ve babasının sesini duymaya ve tanımaya başlar. Bebeğin ana karnındaki hareketleri duyduğu sese göre değişir. Yakınlarda bir kapı çarpar veya egzoz patlaması duyulursa bebek zıplar veya tekme atar. Anne konuşurken bebeğin kalp atışları yavaşlar, çünkü bebek annesinin sesine kulak verir ve bu ses onu sakinleştirir. Araştırmacılar bebeğin anne karnında edindiği "tecrübelerin" kişiliğin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorlar. Beyne yapılan ilk kayıtlardan bir kısmı bu tecrübelerdir. Bunların olumlu veya olumsuz olması annenin çocuğa ne yayımladığı ile ilişkilidir. Anne bir anlamda hamileliği sırasındaki tecrübelerini karnındaki bebeğiyle paylaşır. Ne annemin ne de babamın müzikle pek ilgisi yoktu. Bense -bu bir muamma- kendimi bildim bileli tutku derecesinde müziğe bağlıyım. İkinci defa dünyaya gelmeden yetkililere dilekçe verip beni şarkıcı olarak yollamalarını isteyeceğim. Ne köşe yazısı ne yorum/ Şarkı söylemek istiyorum

BEN GALİBA FARKINDA OLMADAN... Ben galiba farkında olmadan Kanderiye tarikatına mensubum. Bunun geçen gün Ali Püsküllüoğlu'nun Türkçe Sözlük'ünü karıştırırken farkına vardım. Kalender kelimesini arıyordum. Altındaki açıklamasında şu bilgilere rastladım.

"Kalenderiye"

kelimesinin

Kimin ne amaçla kurduğu bilinmeyen Kalenderiye dünya malına ve gösterişe önem vermeyen bir İslam tarikatıymış. On ikinci yüzyılda Şeyh Cemaleddini Savi tarikatın kurallarını saptamış, belli bir düzene koymuş. Hindistan, Orta Asya, İran, Irak, Suriye, Mısır ve Selçuklular devrinde Anadolu'da yandaş bulmuş. Kalenderler derin bir Alevi inancı taşırmış. ( Bu ben değilim. Alevi değilim. Ama Alevileri seviyorum.) Kalender dervişleri her türlü kural ve bağlantıdan kopmuş, canlarının istediği gibi yaşar, giyim kuşama, gösterişe önem vermez, kalenderce davranırlarmış. (Aşağı yukarı ben.) Saç, sakal, bıyık ve kaşlarını tamamıyla kazırlarmış. (Kaş ve saç hariç.) Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanırlarmış. (Tamamen ben.) Özetle, kalender (veya Kalender) "yaradılışça alçakgönüllü ve gösterişsiz, sade yaşamaktan yana olan ve öyle yaşayan kimsedir." (Aşağı yukarı gene ben.)

Ben Bir Hiçim


151

Demek ki, ben Kalender'mişim.

kendimi

bugüne

kadar

kalender

sanarken

meğer

Artık "kış geliyor" dendiğinde "titremeye hazırım" diyebileceğim. Acaba tekke veya zaviyemiz var mı? Yoksa da önemli değil. Dünyadaki tek Kalender olmak kötü mü? Belki daha bile iyi. Hem tarikat, hem şeyh, hem de mürit olurum. Yatak ve çalışma odamın bulunduğu çatı katı, Ozanköy'deki evim ve bahçesi, Beşparmak Dağları'nda dolaştığım yerler de tekkem. Tanrı'nın her varlıkta bulunduğuna, güzel olanı sevmenin Tanrı'yı sevmek olduğuna inanmak. Bunu kaç kişi becerebiliyor acaba, dini ve mezhebi ne olursa olsun? Tanrı'nın yarattığı her şey güzeldir. Doğada çirkin hiçbir şey yoktur. Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey gizli değildir. Ortadadır. Geceleyin yıldızların önüne perde çekilmez. Gündüzün başınızı her kaldırdığınızda gökyüzü ordadır. Kuşlar kafesle doğmaz. Çiçekler peçe takmaz, ağaçlar örtünmez, yaratıklar giyinmez. Yarattığı hiçbir güzelliği gizlemeyen, gizlenmesini istemeyen Tanrı, neden yarattıklarının en güzeli olan kadının örtünmesini ve saklanmasını istemiş olsun? İlginç bir sual. Ama beni ilgilendirmez. Ben kalenderim. Kim ne giyerse giysin. Ne olursa olsun. Ne düşünürse düşünsün. Kimse bana karışmasın, ben de kimseye karışmayayım. Lev üzere kimdir yazan Azdıran kim, kimdir azan Bu işleri kimdir düzen Bu suale cevap nedir?

KEŞKE ON BİN YIL ÖNCE Ozanköy Beşparmak Dağı... Altında oturmak istediğim çamın dalında bir kartal oturuyordu. Beni fark edince kalkıp birkaç ağaç ileride bir başka dala kondu. O yöne doğru yürümeye devam ettiğimi görünce gene kalktı ve bulutsuz, sıcak güneşin maviliğini azalttığı gökyüzüne yükseldi. Orada bir başka kartal daha vardı. Bir süre birbirlerinin etrafında döndüler. Sonra biri doğuya, diğeri batıya uçtu. Geniş bir kavis çizdiler, başladıkları yerde buluştular. Aşağıya, denizle dağ arasındaki yamaca serpiştirilmiş köye doğru uçtular.

Ben Bir Hiçim


152

Bir ara nesilleri tükendiği sanılan, sonra tek tük görülmeye başlanan Kıbrıs kartalıydı bunlar. Oturunca etrafta küçük beyaz kuş tüylerinin olduğunu görüyorum. Birkaç metre ileride narin bir kuş iskeleti var. Başsız. Eti tamamen sıyrılmış. Üzerinde iri bir karınca dolaşıyor. Belki de kartalın yakalayıp yediği bir göçmen kuşu. Yerdeki tüylerden birini alıp dudaklarıma sürüyorum. İnanılmaz hafif, yumuşak ve temiz. Hâlâ kuş kokuyor. Kuş solucanı yiyor, kartal kuşu yiyor. Her yaratığın kendine özgü bir düşmanı var. İnsan bütün yaratıkların düşmanı. İnsanın düşmanı kim? İnsan. Homo homini lupus. İnsan insanın kurdudur. Yürüyüşten terlemiş ve ısınmış vücuduma serin bir hava vuruyor. Etrafta bir kuş bolluğu var. En yukarıda dolanan kartalların altında, uçuruma yakın yabani güvercinler, kargalar uçuşuyor. Sol tarafımda bir yerlerden adını bilmediğim bir göçmen kuşun ötüşü geldi. Bir daha dönmeyeceğini bildiği birini çağırıyor sanki. Buraya gürültüden kaçmaya geldim. Köpek havlamalarından, kamyonlardan, buldozerlerden, çimento karma makinelerinden, kaya parçalayıcılardan, evime sürekli bir uğultu olarak gelen sahil yolundaki trafikten. Havasında oksijenden çok para kazanma hırsı olan yerlerden. İstanbul'un gürültüsünden uzaklaşmak için buraya gelirdim. Şimdi buranın gürültüsünden uzaklaşmak için dağa kaçıyorum. Ama sanki burada da trafik uğultusu duyuyorum. Galiba gürültüyü küpe gibi kulağımda taşıyorum. Kendime kaçacak başka bir yer bulmalıyım. Finlandiya veya Norveç belki. Veya Gürcistan, Yeni Zelanda. İnsanlar gürültüyle çoğalıyor ve daha çok şey istiyor. Sofra her gün yeniden kuruluyor, her gün bağdaş kuranlar arasında bir gün önce olmayanlar var. Daha çok, daha çok, daha çok. Daha uzun yaşamak istiyorum. Gençliğim hiç bitmesin. Daha çok üretin benim için. Daha çok satın alayım. Daha büyük uçak. Daha büyük ev. Daha geniş yol. Daha fazla araba. Daha çok kredi. Doğanın sermayesi tükenmek üzere. Duvardaki delikten çekilen geri ödemesi mümkün olmayan bir kredi. Ama farkında değil. Kartı deliğe sokmaya devam ediyor. İnsan doğanın kendi kendini imha genidir. İçime kırmızı bir hiddetle doluyor.

Ben Bir Hiçim


153

Ömrümde bu kadar değişikliğe ihtiyacım yoktu. Bu adada sevdiğim her şeyin yok olmasını görmesem de olurdu. Denizler bu kadar çabuk pislenmemeli, hava bu kadar çabuk kirlenmemeliydi. Her yıl geri dönen kırlangıç sayısı bu kadar azalmamalıydı. Keşke on bin yıl önce bir taş devri adamı olarak burada oturuyor olsaydım.

ZAMAN TATTIR Palmanova, Kuzey İtalya Venedik devrinden kalma yeşil panjurlu, iki katlı binanın üzerindeki güneş saatinin altında "Il tempo e sapore" yazıyor. İtalyan arkadaşıma soruyorum, ne anlama geldiğini. "Zaman tattır" diyor. "Her mevsim ayrı tatlar getirir." Her mevsimin meyvesi ve sebzesi ayrıdır. Onu kastediyor. Kış başlangıcında pazara önce kabuğu yapay olarak sarartılmış mandalina gelir. Suyu azdır. Tadı ekşidir. Zamanla tatlanır, turunculaşır, suyu dilimlerin cidarını zorlamaya başlar. Isırdığınızda tombul dilimden suyu ağzınıza fışkırır. İlkbahara doğru mandalinanın kabuğu buruşur, dilimler rejim yaparak zayıflamış bir insanın karnı gibi yumuşar, elastikiyetini kaybeder. Keskin mandalina tadı azalır. Sonra yavaş yavaş mandalina tezgâhlardan kaybolur. Bu yazdıklarım duvarın üzerine "İl tempo e sapore" yazıldığı on altıncı yüzyılda doğruydu. Artık değil. Artık yılın her mevsiminde, paranız varsa, hemen hemen her meyve ve sebzeyi bulmak mümkün. Gübreler, hormonlar, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar, seralarda yaratılan yapay iklim koşulları sayesinde yılın 365 günü çilek, salatalık yiyebilirsiniz. Seralarda mevsim hep yazdır. İnatla sadece kendi mevsiminde güneşe bakarak meyve vermekte ısrar eden üzüm, kiraz, zerdali gibi meyveleri de kuzey küre kış yaşarken yaz yaşayan güney küre ülkelerinden getiriyorlar. Çocuklara bir zamanlar her meyve ve sebzenin ayrı mevsimi vardı deseniz inanmayacaklar. Zaman tat olma özelliğini kaybetti. Doğal zamanında toprakta büyüyüp güneşin etkisiyle olgunlaşmayan meyve ve sebzelerin tadı yok. Temmuz’da muz, Aralık’ta kiraz yenmez. Bilimsel olmadığına eminim ama bana sanki mevsimsiz yenen meyve ve sebzenin vücuda faydası yokmuş gibi geliyor.

Ben Bir Hiçim


154

Artık zamanın tadının olmasını istiyorsanız o tadı kendiniz yaratacaksınız. Böyle bir arkadaşım var. İstanbul yakınlarındaki çiftliğinde organik meyve yetiştiriyor ve dostlarına dağıtıyor. Beni de birkaç hafta önce listesine alarak mutlu etti. Adını vermeyeceğim, istemiyorum.

çünkü

bir

talep

bombardımanına

tutulmasını

"Geçen yıl, dostumuz olan 8-10 aileye deneme mahiyetinde haftalık sürpriz kutular gönderdik" dedi arkadaşım. "Bu haftalık kutulardan çok mutlu olan arkadaşlarımız bu yılki hedefimiz olan 30 aileyi bulmak için yardımcı oldular. Şu anda 22 aileye tarladan bir saat önce toplanmış ürünü kapılarına kadar götürüp teslim ediyoruz." Kutularımızdan ne çıkabilir? Balkabağı, fındık, patlıcan, domates, salata cinsleri, pırasa, maydanoz, fesleğen, nane, sarımsak, havuç, ceviz reçeli, karpuz, turp, yabani roka, biberiye, yabani erik reçeli (Yabani erik de ne?), ev turşusu, zeytinyağı. Il tempo ancora sapore yazdırıp evinin kapısının üzerine asmalıyım. Zaman hâlâ tattır.

YILANBALIĞININ YOLCULUĞU Londra Her Londra'ya gelişimde muhakkak uğradığım yerlerden biri kitapçı Hatchards'tır. Aynı mekânda 1797'den bu yana faaliyet gösteren Hatchards Londra'nın en eski kitapçısıdır. Yeni çıkan Nuclear Renaissance (Nükleer Rönesans) adlı kitabı arıyorum. Girişteki dikdörtgen masanın üzerinde teşhir edilen yeni çıkan kitaplara göz gezdirdikten sonra birinci kattaki küçük bilim bölümüne gidip kasiyerin önüne dikildim. Kitabın adını bilgisayar yazdı. Londra'da bir tek nüsha var dedi. British Museum'un yanındaki Gower Street Waterstone kitapçısında. Ama bulurum diye gitmeyin, çünkü muhtemelen bir müşteri için ısmarlanmıştır. Fiyatı 45 sterlin (135 YTL civarında). Bu tür fiyatta kitaplar stokta tutulmaz. Geri bilim bölümünün raflarına döndüm, çünkü orada ilgimi çeken bir kitap görmüştüm. The Book of Eels. Yılanbalığı Kitabı. Kitabın eleştirisini bir gazetede okumuştum. Raftan alıp kasiyere götürdüm ve parasını ödedikten sonra Panton Street'teki sinemaya yürüdüm. Sinemanın kapıları yarım saat sonra açılacaktı. Leichester Square meydanına yürüyüp oradaki banklardan birinde beklemeye karar verdim. Güneş çıkmış, havayı ısıtmaya çalışıyordu ama zaman zaman kıpırdayan serin rüzgâr İngiliz havasının her an değişmeye aday olduğunu hatırlatıyordu. Çevresinde Londra'nın en büyük sinemalarının bulunduğu

Ben Bir Hiçim


155

meydan her zaman olduğu gibi kalabalıktı. Banklarda çoğu genç kız ve erkekler konuşuyor, karton kutulardan yemek atıştırıyor, fotoğraf çekiyor, gülüşüyor. Bilet kulübesinden çevredeki tiyatroların o akşamki seanslarının son kalan biletlerini almak isteyenlerin meydana getirdiği uzun bir kuyruk var. Bir banka oturdum. Yanımda bir adam, onun yanında Türkçe konuşan iki genç kız oturuyordu. Bir süre sonra adam kalkıp gitti. Onun yerine ise, oturur oturmaz sandviçini açıp yemeye başlayan başka bir adam oturdu. Dalları birbirine değen uzun çınarların altındaydık. Sandviçli adam yemeğini bitirir bitirmez kalktı. Kızlar sohbetlerine devam ettiler. Birisinin arkası bana dönük olduğu ve diğerinin görüntüsünü kapattığı için yüzlerini göremiyordum. Önemsiz şeylerden bahsediyorlardı. Dil öğrenmek için Londra'ya gelen ve barınak karşılığı çocuk bakanlardandılar. Sinema saati yaklaşınca kalktım. Meydanın ortasındaki ünlü İngiliz şairinin heykelinin dizine dayalı taş bir kalkan var. Üzerinde İngilizce "Tek karanlık cehalettir" yazıyor. Tek aydınlık da bilgiden gelen olmalı, o zaman. Yılanbalıkları dünyanın en esrarengiz yaratıklarıdır. 15-20 yaşına geldiklerinde bulutlu ve aysız bir gece yaşadıkları nehirleri, dereleri, tatlı su göllerini terk edip Atlantik'in ötesindeki Saragosa Denizi'ne giderler. Yolculuk binlerce kilometre sürer. Saragosa Denizi sakindir ve kendine has bir ısı ve tuzluluk derecesi var. Yılanbalıklarını çeken belki de budur. Denizin karanlık diplerinde yüz binlerce, belki de milyonlarca yılanbalığı çiftleşir. Erkek yılanbalığı dişi yılanbalığının doğurduğu binlerce yumurtanın üzerine spermlerini serper. Bu birleşmenin meydana getirdiği şeffaf, minik yılanbalıkçıkları Atlantik'le boğuşarak geri anne babalarının terk ettiği nehirlere, derelere dönerler. Anne babalar ise ortadan kaybolur. Neden ve nereye, hiç kimse bilmiyor. Yüzyıllardan beri Batı'da bu konuda araştırmalar yapılıyor olmasına rağmen yılanbalıklarının hayatıyla ilgili birçok şey hâlâ bilinmiyor. İnsanın kaderi bu. Ne bilgisinin aydınlığı ne de cehaletinin karanlığı tam değil.

UZAKLARDAN ARA SIRA Ozanköy Uzaklardan ara sıra gök gürültüleri geliyor. Ben burada sıcaktan yanarken bir yerlere yağmur yağıyor. Hava raporunda Türkiye'de hafta sonuna kadar sürecek sağanak yağmurlar vardı. Ucu buralara dokunabilir mi?

Ben Bir Hiçim


156

Yataktan kalkıp pencereden dışarı bakıyorum. Kararsız bulutlar geçiyor. Geri yatağa dönüyorum. Başımı yatağın ayakucuna yerleştirdiğim yastık yığınına dayayıp uzanıyorum. Biri dağa, diğeri denize bakan pencerelerden ara sıra gelen esintiyi yakalamak ümidiyle böyle yatıyorum, yelkenleri sarkık kotra gibi. Sıcak düşünmeyi yavaşlatıyor. Seks isteyen ağustosböcekleri sıcak kadar ısrarcı. Ötüşleri birbirine karışıyor. Saksağanların ötüşünden iyice eve yaklaştıklarını anlıyorum. Aralarında heyecanla bir şeyler konuşuyorlar sanki. Aylardır yağmur yememiş, susuzluktan yanmış toprak, ağzı açık bekliyor. Ben de bekliyorum. Bir boşalsa hepimiz rahatlayacağız. On on beş dakika, bir şey yok. Sonra dut yapraklarına birkaç damlanın düştüğünü duyuyorum. Sonra her taraftan serpişen damlaların sesi geliyor. Bazen bulutun içinde fazla yağmur yoktur. Yolladığı her damlanın sesi teker teker duyulur. Düşen öyle bir yağmur. Birkaç dakika devam ediyor ve duruyor. Sıcak devam ediyor. Bir zaman daha geçiyor. Yeniden başlıyor. Bu defa yağmaya devam ediyor. Gene kesiliyor. Gök gürültüleri çok uzaklarda gidiyor. Gene kalkıyorum. Dut ve incir ağaçlarının yapraklarındaki toz tabakasında damlalar kanal açmış. Toprakta ıslanma belirtisi yok. Ama ısı hafifçe düştü ve havada toprak ve ağaç kokusu var. Denizden ara sıra gelen esinti hafifçe perdeleri kaldırıyor. Tembel, amaçsız günler. Tek başınayım. Zaman gibi akıyorum günlerin içinden, su gibi en az mukavemet noktalarını bularak. Uykum geldiğinde uyuyorum. Acıktığımda yiyorum. Yüzmek istediğimde denize gidiyorum. Film görmek istediğim zaman makineye bir DVD takıyorum. Dün düşünüyordum. Yalnız olmak dışında bir sorunum yok. "Yalnızlığını sona erdirecek birini gerçekten bulmak istiyor musun?" diye sordum kendi kendime. "Yoksa yalnızlık keyfini çıkardığını bir türlü kabul etmek istemediğin bir şey mi?" Her iki sualin de cevabı galiba "hem evet hem hayır"dır. Çok şeye sahibim. Sahip olduklarıma şükredip sahip olmadıklarım için ağlaşmamayı öğretmeliyim kendi kendime. Hayatımdan daha çok memnun olmayı öğretmeliyim. Kalkıp sırtıma eski bir tişört, ayaklarıma sarkık bir şort geçirip benden başka kimsenin yüzmediği çakıllı koya gidiyorum. Yağmur bana gelmezse ben de denize giderim. Kayalarda kargalar ötüşüyor. Sahilde kulaklarına numara takılı birkaç keçi var. Yanlarına yaklaşınca yavaş yavaş uzaklaşıyorlar. O zaman mayoya gerek yok. Kendimi sulara bırakıp sırtüstü kulaçlarla ileriye, denizin daha derin ve serin olduğu yerlere yüzüyorum.

Ben Bir Hiçim


157

AİLE SIRLARI Ozanköy Sabahleyin yüzümü yıkamak için banyoya giderken sofadaki merdiven tırabzanında bir güvercin gördüm. Sırtı duvara dönük oturmuş, elbise dolabına bakıyordu. Açık pencerelerden girmiş olmalıydı. "Selam" dedim, "Bana bir şey söylemeye mi geldin?" Kıpırdamadan oturmaya devam etti. Banyonun kapısında durup ona ıslıkla bir Mikis Theodorakis şarkısı çaldım. Tren saat sekizde kaçıyor. Gene kıpırdamadı. Beni görmesi için kıpırdamasına gerek yoktu - gözleri başlarının yanında olduğu için kuşların yanlarını görmek için kafalarını sağa sola çevirmelerine gerek yok, biliyorsunuz. Kırmızı ayaklı, kurşuni, kuyruk kısmı beyaz bir güvercin. Bahçede elektrik tellerinin üzerinde veya toprakta tohumları gagalarken gördüğüm güvercinlerden biri olmalı. "Nasıl istersen" dedim. Banyoya girip dişlerimi fırçaladım, yüzümü yıkadım. Yüzümü kurularken geri dönüp baktım. Güvercin pozisyon değiştirmişti. Bu defa sırtını dolaba dönmüş, beyaz duvara bakıyordu. Basamaklardan inerken yanından geçmek zorundaydım. Ürkütmeden yürümeye çalıştımsa da merdivene doğru iki adım atınca kanatlarını gürültüyle çırparak uçtu, elbise dolabının üzerine tünedi. Basamaklardaki pisliğinden misafirimin geceyi benimle beraber geçirmiş olduğunu anladım. Mutfaktan ıslak bir bez alarak basamağı temizledim. Neden yalnızdı? Kendine kalacak yer arayan genç bir güvercin olabilir miydi? Yoksa bahçedeki sürünün yolladığı bir öncü müydü? Belki de evin sürü için uygun olup olmadığını keşfetmeye yollanmıştı. Ama birkaç gün sonra dönüyorum ahbap. Ardımdan Mehmet kapıları ve pencereleri kapatacak ve kilitleyecek. Buradaki günler çok çabuk bitti. Yıllar geçtikçe zaman gittikçe daha hızlı geçiyor. Güvercinler için de öyle mi? Sen kaç yıl yaşarsın? Yukarı çıktığımda güvercin hâlâ dolabın üzerinde tünüyordu. Beni görünce pencere yönüne birkaç adım attı. Rengi gri değil morumsuymuş. Boynunun altı yeşil. Başı takkeli. Acaba güvercin değil de güvercine benzeyen bir kuş musun? Yoksa dolabın üzerine yumurtladın mı? O zaman işler karışabilir. Bu durumlarda dostum Hikmet'i ararım. "Güvercindir" dedi. "Öteki kuşlar pek girmez eve. Yanlışlıkla girdi, çıkamıyor. Bazıları insancıl olur. Kaçmaz. Yuva yapmak isteyebilir. Gönder gitsin." "Ben yürüyüşe gidiyorum" dedim güvercine. "Sen en iyisi kendine başka bir yer bul. Mehmet seni içeri kilitlerse açlıktan ölürsün."

Ben Bir Hiçim


158

Arabayı köyün üst başına park edip asfalttan yokuş yukarı yürümeye başladım. Alevkaya'ya varmam bir saatimi aldı. Avucunuzda bileğinize damlatıp kokladığınız pahalı bir parfüm kadar nefisti güneşin dağdan çıkardığı servi ve çam kokusu. Batıya, Girne ve Beşparmak dağlarına doğru manzara sıcak havanın yerden çektiği su ve nemle sisliydi. Bir kayanın üzerinde "Zeyno'yu seviyorum-Nazım" yazılıydı. Tepede, piknikçiler için yapılan yerde, bir tek ruh yoktu. Sol tarafımda görünmeyen bir yerden bir kuzunun acı acı melemesini duydum. Herhalde kaybolmuştu. Çünkü buralarda koyun sürüleri bulunmaz. Yoksa oğlak mıydı? Bir yerlerde kartal ötüşü duydum ama tekrar tekrar bakmama rağmen göremedim. Kuzunun melemesi aniden kesildi. Ben daha doğmadan babam buralarda ormancılık yapmıştı. Bir gün ablamdan şu e-mail'i aldım: "Annemle babamın evliliklerinin ilk yıllarını Alevkaya'da geçirdiklerini biliyor muydun? Nenemden dinlediğime göre annemle babam nikâhlandıktan sonra babam geceleri ata atlar ve Alevkaya'dan Lefkoşa'ya, anneme gelirmiş. Hatta annem düğünde bana 5-6 aylık hamileymiş. İşte tapınağım dediğin ormanda belki babamın ayak izlerini izliyorsundur. Belki de ağaçlarda gördüğün o işaretlerin bir kısmını bizzat babamız yapmıştı." Eve döner dönmez yukarı çıktım. Güvercin aynı yerde duruyordu. Ertesi sabah da ordaydı. Bir gün sonra da. O gece bir arkadaşım bende kalmaya geldi. İkimiz de uyuyamadık. Gün ağarıncaya kadar konuşmalar, odalar arasında gitme gelmeler oldu. Ertesi sabah güvercin yoktu. Bir daha geri dönmedi. "Bunlar beni geceleri uyutmayacak, en iyisi ben kendime başka bir yer bulayım" demiştir.

AYLAK ADAM VE GÖBEKLİ KADIN Ozanköy Başım çam ağacının toprağın üzerinde kalan kökünde, yatıyorum. Buraya sıcaktan kaçmak için geldim. Var olmakta büyülü bir şey var. İşte gökyüzü. İşte deniz. İşte ağaçlar. İşte iki keklik. İşte sessizlik. Bu anı birisiyle paylaşmak istiyorum. Cep telefonumu çıkarıyorum ve kemerimden aşağı yere uzanmış bacaklarımın fotoğrafını çekiyorum. Altına, "Kim bu ve ne yapıyor tahmin et?" yazıp göbekli kadına yolluyorum. Sonra telefonun fotoğraf makinesini yukarı çeviriyorum ve yumuşak mavi gökyüzünde, taranmış saç kadar ince, buğday demetlerini andıran bulutları çekiyorum. "Yere uzanmış bunları seyrediyor," yazıp onu da yolluyorum. Az sonra telefonum bipbipliyor. "Çok şanslısın. Ben de evde dolapları düzenliyorum. Orada olmayı yeğlerdim."

Ben Bir Hiçim


159

Geleceğini bilsem, "O zaman dolapları bırak ve gel" yazardım, ama gelmez. Boş ver. Dolap düzenlemek istiyorsa, bırak dolap düzenlesin. Aşağıdaki tepelerdeki golf sahası inşaatından bir buldozer sesi geldi. Bu sesler beni uzun müddet yalnız bırakmıyor. Artık onlardan kurtuluş yok. Alçak dağ ve dar sahil arasında nereye gidersen git birilerinin doğaya gürültüyle bir şeyler yaptığını duyacaksın. Bir işadamı arkadaşım, inşaat sektörünün itmesiyle "kalkınma" hızının astronomik boyutlara ulaşmış olduğunu söylemişti. Buna yere çimento dökme, ağaç sökme, kaya kırma, çevreyi kirletme hızı da diyebilirsiniz. Gençlikten yaşlılığa geçmek nasıl bazı şeyleri yitirmek, yoksun yaşamayı öğrenmekse, ekonomik kalkınma da doğayı yitirmek, ondan yoksun yaşamaya başlamaktır. Bu daha büyük bir kayıp ama. Yaşlandığınızda yitirdikleriniz size aittir. Doğanın kaybettikleri doğada yaşayan bütün canlıları yoksullaştırır. Kalkınıyoruz ama ilerlemiyoruz. Kim etmişti bu lafı? İşte yerde boş kovanlar. İşte kaçak kesilip kökü ve dalları bırakılan çam. İşte plastik su şişesi. İşte boş sigara paketi. "Bütün ağaçları keseceksin, bütün hayvanları avlayacaksın, bütün suları kirleteceksin, havayı her yerde teneffüs edilemez hale getireceksin ve ancak o zaman paranın karın doyurmadığını anlayacaksın," demişti Cree şefi beyaz adama. Sadece güzel şeylere bak. Bu tavsiyeyi kimden almıştım? Göbekleniyorsun demiştim ona bir gün. "Haklısın," demişti. "Bazen göbeğime hayretle bakıyorum. Bu da nereden geldi? Bazen önümdeki yuvarlaklığı seviyorum. Genelde umurumda değil. Çünkü göbeğimin benim ne olduğumla veya ne yapmak istediğimle bir alakası yok." Acıktım. Eve dönüp patatesli yumurta yapacağım. Ve öğleden sonra uykusuna yatacağım. İşte araba. İşte toprak yol. İşte kertenkele. İşte geriye kalan hayatın.

Ben Bir Hiçim


160

BAZILARI YANGIN SEVER Ormanlar yanar. ağaçlandırma.

Ardından

ağlaşma

başlar.

Onun

ardından

da

İnsan eğer Kalaşnikov'la ayı avlayan türünden değilse ağlaşır, çünkü ömrü kısadır. Bir daha yangının yok ettiği yerlerde orman görmeyecek. Ama yangın doğanın umurunda değil, çünkü onun için mevsimler vardır ama zaman yoktur. Bütün zaman ona aittir. İnsan küllerinden yeniden doğamaz, orman doğar. Beş altı bin yıl önce Anadolu'nun her yeri ağaçlarla doluydu. O ağaçları kimse ekmedi. Kendiliklerinden büyüdüler. Doğanın yardımımıza ihtiyacı yoktur. Gölge etme, başka ihsan istemez. Hatta gölge bile edebilirsin. Sonunda gölgeniz bir daha gelmemek üzere kaybolacak ama o her zaman olduğu yerde olacak, her yerde yani. Bazı ağaçlar yangın sever. Çam tohumu, örneğin, ateşte pişmeden filizlenmez. Bazı ağaçlar toprak hizasına kadar yanar ama köklerinden yeniden ve eskisinden daha canlı olarak fışkırır. Örneğin keçiboynuzu, zeytin. Kıbrıs'taki büyük bir yangından sonra Beşparmak Dağları'nın yamacında daha önce orada olmayan binlerce gelincik gördüm. Acaba onların tohumlarını ateş mi filizlendirmişti? Bir fidan bile ekmeseniz yangının kül ettiği orman 30-40 yıl içinde yeniden eski haline döner. Tabii "orman vasfını kaybetti" diye ortalığı asfalt ve betonla doldurmazsanız. Ozanköy'deki bahçemde şu veya bu işi yapmak için çömeldiğimde yerde hep minik bitkiler görürüm. Kibrit çöpü büyüklüğünde çamlar, serviler, zeytin ve keçiboynuzu ağaçları, minik bir siklamen yaprağı, kaktüsler, çiçekler ve daha birçok bitki. Onları yerinde bırakırım. Ormanda olduğu gibi düştükleri yerde büyüsünler. Şimdi minare uzunluğunda olan bazı ağaçlarımı ta bu hallerinden tanırım. En sağlam ağaç uçan, düşen veya kuş pisliğine sarılı olarak gelen tohumdan çıkar, dükkândan alıp diktiklerinizden değil. İngiltere'nin Cambridgeshire eyaletindeki Monks Wood ulusal parkının yakınlarında dört hektar büyüklüğünde bir arpa tarlası varmış. En son 1961'de sürüldükten sonra terk edilmiş. Ağaçlandırma işi sincaplara, kuşlara ve rüzgâra bırakılmış. Yıl 1988 olduğunda, tarla, içinde 12 metre yüksekliğinde 891 meşe, 582 dişbudak ve 1,481 değişik ağacı barındıran bir koru olmuş. Yirmi yedi yıl. Beş milyar yıllık gezegen için zaman mı? Doğa benim bahçem gibi minik ağaçlarla doludur. Büyümeleri için ihtiyaç duydukları tek şey rahat bırakılmaktır. Fidan olarak ekilen ağaçların üçte biri ise beş yaşına gelmeden önce kurur. Ölüm oranının yüzde doksan olduğu ağaçlandırma projeleri az değildir. Fidan olarak ekilen hemen hemen bütün bitkilerin kurak aylarda sulanması, rüzgâra karşı desteklenmesi

Ben Bir Hiçim


161

gerekir. Tohumdan yetişenlerin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. basılıp ezilmemek dışında.

Üzerlerine

BİTKİN Ozanköy Dalgaların üzerinde kıyıya vurduktan sonra dağılmayan köpükler var. Sudan başka bir şeyin köpüğü. Kimyevi bir pislik. Kim bilir neyin kalıntısı. Birkaç kilometre batıdaki otelin denize boşalttığı çamaşır suları olabilir. Arabaya binip diğer koya gidiyorum. Orada da aynı köpükler var. Tekrar arabaya binip başka bir koya gidiyorum. Orada da durum aynı. Akdeniz bir lağım haline geldi. Her yer böyle. "Canı cehenneme" deyip suya giriyorum ama içim rahat değil. Kulaçlarımın meydana getirdiği hareket suda köpüklerin oluşmasına neden oluyor. Maskenin camından altımda yüzen küçük balıklar görüyorum. Açık ağızlarından içeri giren suyun içindeki oksijenle yaşıyorlar. Acaba suyun tadının değişmiş olduğunun farkında mıdırlar? Ayağıma bir şey takılıyor. Naylon torba olmalı. İğrenerek itiyorum. Böyle yüzmenin keyfi yok. Çabuk kulaçlarla dışarı çıkıyorum. Mayomu çıkarıp belime havlu sarıyorum. Oturacak yer arıyorum ama üzerinde katran olmayan bir tek kaya yok. İçimi kasvet kaplıyor. Daha tatilin ilk günü. Etrafa bakıyorum. Issız koyu bir uçtan diğer uca kaplayan çakıllar, denizin dışarı attığı veya buraya gelen tek tük insanın terk ettiği plastik pisliklerle kaplı. Bitkiler bitkin. Toprak susuzluktan çatlamış. Beşparmak Dağı yorgunluktan yere düşecek gibi. Üzerinde duran sıra bulutlar bile sanki ikinci el. Dünyanın genç olduğu çağları özlüyorum. Bazen tarihinin son yıllarını yaşıyoruz gibi geliyor bana. İnsanı sırtında taşıyan yeryüzü, acımasızca hor kullanılan bir katır gibi takatinin son kertesine gelmiş, bitkinlikten ne yapacağını düşünemez halde. Bizi üzerinden atmaya hazırlanıyor. Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et, diye tekrarlıyorum sesli olarak arabanın direksiyonunda. Hiçbir şeye bağlanma. Her şey geçicidir. Bağlılık kasvet getirir. Dikiz aynasında sabırsızlıkla Yavaşlayıp yol veriyorum.

homurdanan

Ben Bir Hiçim

bir

inşaat

kamyonu

var.


162

Bir gün, çocukken, babamla buralardaki koylardan birine yüzmeye gelmiştik. Babam dağla deniz arasındaki yamaç köylerinden birinde ormancılık yapıyordu. Cebinden gümüş bir iki şilin çıkarıp suya attı. Sikke havada döne döne uçtu, suyu hafifçe kıpırdatarak kumun üzerine yattı. Durduğum yerden onu görüyordum. "Su ne kadar temiz görüyor musunuz?" Babamın yüzündeki tebessümü hâlâ hatırlıyorum. Öğleden önceydi. Kumsal boştu. Bulutsuz gök masmaviydi. Güneş suyun kıpırtılarını kumların üzerinde gösteriyordu. Sahilde hiç pislik yoktu. Dünyayı olduğu gibi kabul et. Hiçbir şeyi değiştiremezsin. Hiçbir şey kalıcı değildir. "Oğlum, sen bitmişsin" diyorum kendi kendime. Sen buradan kovuldun. Her şeyimi satıp gideceğim ve bir daha geri dönmeyeceğim.

TATİLİN İKİNCİ GÜNÜ Ozanköy Salonda, sallanan koltuğa oturmuş müzik dinliyorum. Benim burada olduğumun farkında olmayan serçeler öterek dutun dallarında oynaşıyor. Ağacın gövdesinde başı yukarıya kalkık bir kertenkele var. İçimde bir ses beni dürtüyor: "Başka bir yerde ol, başka bir şey yap." Herhangi bir yerde olmak zorunda değilim. İstediğim yerde olabilirim. İstediğimi yapabilirim, diyorum. "Buradan başka bir yerde ol, bu yaptığından başka bir şey yap," diye ısrar ediyor ses, bir öneride bulunmadan. Bir öneride bulunmuyor, çünkü yüzmeye veya dağda yürüyüşe gitsem burun kıvırıp beni gene arkamdan itecek: "Burada olma, bunu yapma, başka bir yerde ol, başka bir şey yap." Yaptığım hiçbir şeyin tam keyfini çıkarmamı istemiyor bu sesin sahibi. Ben yani. Kendimi arkamdan iten benim. Mutfak kapısına yakın bir yerlerde leş kokusu var. Bir fare veya kuş veya yılan ölüsü olmalı. İçeride mi, dışarıda mı belli değil. Dolapları açıp kokluyorum. Çamaşır makinesinin, bulaşık makinesinin arkasına bakıyorum. Sandığın altına bakıyorum. Yok. Dışarıya çıkıyorum. Mutfak penceresinin altındaki menekşelere bakıyorum. Yok. Ama koku var. Su esrarengiz bir şeydir. Deniz suyundaki tuz oranı milyonlarca yıldır sabit. Okyanuslardaki ortalama tuzluluk % 3,5’tir. Yani her litre deniz suyunda 35 gram tuz var. Dalgalar hangi yönden gelirse gelsin karaya hiçbir zaman yanlamasına vurmaz, hep karşıdan vurur. Dalgaların taş yontmadaki maharetleri en usta heykeltıraşlarda yoktur.

Ben Bir Hiçim


163

Bu boş koy boydan boya çakıl taşlarıyla kaplı. En büyük çakıl taşları bazıları o kadar büyük ki, kaya diyebiliriz- koyun batısında. Doğuya yaklaştıkça ufalıyorlar. En uçta pirinç taneleri kadar, hatta daha ufak. Muhtemelen burası dalgalara daha açık olduğu için taşlar onlara yuvarlaklıklarını veren hareketi daha sık yaşıyorlar. Dalgalar çakılları döndüre döndüre geri çekiyor, sonra çevire çevire kıyıya itiyor. Birbirlerine değiyorlar. Kumların içinde çevriliyorlar. Sivri uçlarını kaybedip yuvarlaklaşıyorlar. Yuvarlak, güzel bir çakıl olmak için kaç yıl boyunca, kaç defa döndürülmek lazım? Belki de yüzlerce yıl alan bir süreç bu. Ama dalgalar durmuyor. Kayalar taş, taşlar kum oluncaya, kumlar birbirine sürtüne sürtüne gözle görünmeyecek kadar ufalıncaya kadar devam ediyor. Ufalmak kaybolmak değil, ama. Nasıl atomlar birleşip çakılı meydana getirdiyse çakıl aşına aşına özüne dönecek ama kaybolmayacak. Çünkü var olan bir şey yok olmaz. Canlı cansız her şeyin içinde olduğu bu süreç sonsuza kadar tekrarlanacak. Yere bakarak yürüyorum. Siyahtan uçuk kakao köpüğüne değişik renklerde çakıllar var. Hiçbiri tıpatıp değil. Hepsi birbirinden farklı. Aralarında en mükemmelini arıyorum. En simetrik, pürüzsüz, en yuvarlak, şekil olarak en saf olanını. Tam daire çizen, yuvarlak, tam disk veya tam yumurta şeklinde. Ama bulamıyorum. Çünkü "en" yok. Tamam. Tamam. Gidiyorum. Başka bir yerde olacağım. Başka bir şey yapacağım.

SİLAHLARA VEDA İlkokul üçü Yeni Cami'de bitirdikten sonra dördüncü sınıfa Haydar Paşa İlkokulu'nda başladım. Her iki okul da Lefkoşa'da, surlar dâhilindeydi. Haydar Paşa, Kıbrıs'ı 11921489 arasında yöneten Fransız Lüzinyan'lardan kalma, camiye çevrilmiş bir kilisenin bahçesinde, iki katlı taş bir binaydı. Cami kapalıydı. Yarasalar boş binayı yuva yapmıştı. Teneffüslerde küçük, yuvarlak el aynalarıyla güneşi, pencerelerden içeri aksettirerek aydınlıktan hoşlanmayan yarasaları rahatsız ederdik. Eğer güneş gözüne gelirse yarasanın tutunduğu yerden yere düşeceğine inanırdık. Düşüyorlar mıydı? Düşüyorlarsa, muhtemelen, bizim bu salaklığımıza kasıklarını tutarak gülmekten düşüyor olmalıydılar. Haydar Paşa kavgalı dövüşlü bir okuldu. Teneffüslerde muhakkak birkaç yumruklaşma olurdu. Yenen oğlan hindi gibi kabarır, bahçede efelenerek dolanırdı.

Ben Bir Hiçim


164

Hayatımda kimseyle yumruklaşmamış olmakla beraber bir fırsatını bulunca kavga çıkarıp efeler sınıfına girmeyi denemeye karar verdim. Bir gün teneffüste, oyun sırasında bir sınıf arkadaşımla takıştım. Tartışmaya başladık. Yüzüne bir tane patlattım. Onun da bana vurmasını bekledim ama vurmadı. Elleri yanına düştü. Yüzü buruştu. Sessizce ağlamaya başladı. Müthiş bir pişmanlık ve üzüntü duydum. İçimden onu kucaklamak ve özür dilemek geçti ama yumuşaklık şiddet kadar kolay dışarı vurulamıyor. Zil çaldı. Dağılıp sınıflara koştuk. O, herhangi birine attığım ilk ve son yumruk oldu. Aradan yarım yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ arkadaşımın yüzünün buruşmasını, yanağındaki yaşları ve içime üçüncü kat penceresinden aşağıya atılan bir piyano gibi düşen üzüntüyü hatırlıyorum. Yıllar sonra, Erenköy'de mücahitlik yaparken Rumlarla çıkan çatışmalarda şiddetin âlâsını yaşadım ama oradan da hiçbir zaman doğru dürüst bir asker olamayacağımı anlayarak geri döndüm. Erenköy'de çok basit bir gerçeği anladım. Cephenin her iki yanında aynı insan nöbet tutar. O insanın tek bir isteği var. Orada olmamak. Oradan çok ama çok uzaklarda, ölüm tehlikesinden uzak yerlerde olmak. Nerede olursa olsun, dünyanın bütün cephelerinde durum budur. İnsanın en az istediği şey ölmektir. Ama hikâye bu kadar basit değil. Yaşamak, bir nesilden diğerine temsilci yollayabilmek için, iyi kötü bütün hasletlere ihtiyaç var. Bugün dünyanın hali böyledir. Peygamber gibi yaşarsın. Yarın, dünyanın hali değişir, sen aynı kalırsın ama yaşamak için bu defa kanlı katil olman gerekebilir. Çünkü yaşamak zorundasın. Nasıl bir cerrahın elini uzattığında o anda ihtiyaç duyduğu aleti avucunun içinde bulması gerekiyorsa, aynı şekilde insanın da değişen koşullarda varlığını sürdürebilmesi için cephaneliğinde bütün hasletlerin bulması gerekir. Her insanın içinde dışarı çıkmak için zaman zaman kapıyı zorlayan bir katil, bir hırsız, bir işkenceci, bir ırz düşmanı var. Her katilin, hırsızın, işkencecinin ve ırz düşmanının dışında da içeri girmek için kapıyı zorlayan bir melek. Ve uygarlık insanın üstünde şeffaf, ince bir giysidir.

Ben Bir Hiçim


165

AĞAÇLAR YOLDAŞIM OLSUN Orman sabitmiş gibi görünür. Ağaçlar, ayakları olmadığı için bize yer değiştirmemeye, hep aynı yerde durmaya mahkûmmuş gibi gelir. Doğru değil. Ağaç sabittir ama tohumları değil. Her cins ağacın tohumlarını taşıyıp gömmek için kullandığı değişik yardımcıları var. Yerçekimi, rüzgâr, su, kuşlar, hayvanlar, insanlar hepsi tohum taşıyıcılarıdır. On binlerce, hatta milyonlarca yılın perspektifinden baktığımız zaman orman, bazı kuşlar gibi, göçmendir. Meşe ve huş ağacı, iyi bir yılda, milyonlarca tohum verirler. Bu ağaçlar yüzlerce yıl yaşayabildiklerine göre başka yerlere hicret etmek için milyarlarca ayağa sahiptirler demektir. Ağaç bu ayaklarla iklimin koşullarını en uygun bulduğu yere gider. On bin yıl önce, son buzul çağı sona erdiğinde güneye kaçmış olan huş ağacı ve akçaağaç geri çekilen buzların boşalttığı eski evlerinde geri dönmek için adeta yarış ettiler. Küresel ısınmanın etkisiyle Kuzey Kutbu'nun buzları eridikçe bu ağaçların daha da kuzeye gittiğini göreceğiz. Uzayda, yeryüzündeki bulut hareketlerini kaydeden bir uydudan dünyayı milyonlarca yılın perspektifinden, çabuklaştırılmış bir film gibi seyredebilseydik, ormanların bulutlar gibi yeryüzünün değişik bölgelerinde gezindiğini görecektik. Her yıl ağaçlar tonlarca tohumu rüzgâra salar. Onun içindir ki, karaların üçte biri ormanlarla kaplıdır. İnsanoğlunun tahribatı başlamadan önce bu daha da fazlaydı. Dünyada bir cins insan var, tahminen 60,000 cins ağaç ve 350,000 cins bitki. Nasıl bu kadar çok cins ağaç ve bitki oldu, dünya denen kâinatın bu bahçesinde? Dokunulmazsa, binlerce yıl yaşayan ağaçlar var. Zeytin bunlardan biridir. Kıbrıs'ta, evimin bulunduğu Ozanköy'deki bazı zeytin ağaçlarının İsa'nın doğumundan önce dikildiği söylenir. İnanıyorum, çünkü bunlardan bir tanesini gördüm. İçinde kullanılmış bir traktör lastiği yatıyordu. Rahat rahat. Muhtemelen kesmişlerdir. Ağaçlar yürümeye devam ediyor. Bu defa onları önüne katan insanların yarattığı kirliliğin yarattığı küresel ısınmadır. İngiltere'nin güneybatısındaki Dorset'te yaşayan bir kadın geçenlerde bana yolladığı bir mektupta bir komşusunun arazisine zeytin diktirdiğini söyledi. Zeytin Akdeniz'i bırakıp kuzeye hicret ediyor. Yerine ne bırakacak? Çöl, diken ve hurma mı? Aynı kadından bir de ağaç şiirleri antolojisi aldım. Adı Trees Be Company Ağaçlar Yoldaşım Olsun. Kitabın önsözünü romancı John Fowles (19262005) yazdı. Fowles antolojide yer alan en eski şiirlerden birinin İsa'nın üzerine gerilmiş olduğu çarmıhın elde edildiği ağaca övgü olduğunu yazıyor

Ben Bir Hiçim


166

ve şöyle devam ediyor: "Şimdi çarmıha gerilmiş olan İsa değil ağaçtır. Ağaç insan açgözlülüğünün ve aptallığının çarmıhında can çekişiyor." Fowles bu satırları 1989'da yazdı. On altı yıl sonra, zeytinler Akdeniz'den kaçarken, başında dikenlerden taç, insan açgözlülüğünün ve aptallığının çarmıha götürülen insanlığın kendisidir.

BÜYÜKLÜK KADER DEĞİL, TERDİR Kimse annesinin karnından, büyük bir futbolcu, dünyaca ünlü bir işadamı veya satranç ustası olarak doğmaz. Büyüklük nasıl yakalanabilir? Özel bir yetenekle dünyaya gelenler mi büyük olur? Yoksa seçtiği sahada mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar çalışıp didinenler mi? Fortune dergisi kasım sayısının büyük bir bölümünü bu soruların cevabına ayırdı. Değişik konularda olağanüstü başarı sağlamış insanlar üzerinde araştırma yapan bilim adamlarının bulgularını inceledi. Sonuç: Büyüklük kader değildir, ter dökülerek elde edilen bir şeydir. Büyüklük mükemmelliği yakalamak için uzun yıllar yapılan muazzam bir mesainin ürünüdür. Yetenekli olarak dünyaya gelmenin değil. Büyüklükten kastım, herhangi bir sahada dünya çapında olmaktır: Şampiyon bir golfçü veya tenisçi, rekortmen bir atlet, çığır açan, buluş yapan bir bilim adamı, çağın en iyilerinden sayılan bir piyanist veya finansçı olmak, örneğin. Yetenek herhangi bir şeyi çok iyi yapabilmek için insanın doğuştan sahip olduğu bir hünerdir. Bilim adamlarına göre böyle bir şey yoktur. Hiçbir insan herhangi bir konuda başarı göstermek için özel bir yetenekle donatılmış olarak dünyaya gelmez. Veriler insanların doğuştan sahip oldukları yeteneklerle büyüklüğe eriştikleri inancını desteklemiyor. Harika çocukları bile harika yapan, çok erken yaşta çalışmaya başlamaları, genelde, kendilerini eğiten ve destekleyen anne babalara sahip olmalarıdır. Ama birçok harika çocuk harika bir büyük olmaz. Ve harika birçok büyük küçükken herhangi bir özel kabiliyete sahip görünmüyordu. Konuyu size şöyle özetleyeyim (Fortune'den öğrendiklerimin ışığında): Aklınıza gelebilecek herhangi bir konuda insanlar başlangıçta çok çabuk öğrenirler. Sonra öğrenmeleri yavaşlar, sonra da tamamen durur. Ama bazı insanların öğrenmesi ve gelişmesi hiç durmaz. Onlar yıllar hatta on yıllar boyu öğrenmeye ve gelişmeye devam eder. İşte büyüklüğü yakalayan bunlardır. Neden? Neden bazı insanlar öğrenmeye ve daha iyi performans göstermeye devam eder de bazıları etmez?

Ben Bir Hiçim


167

Çünkü bazıları çalışmaya devam eder, diğerleri durur. Beyin adale gibidir. Çalıştırıldıkça güçlenir. 1993'ten beri bu konuda yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: Çalışmadan veya antrenman yapmadan büyüklüğü yakalamak diye bir şey söz konusu değildir. Herhangi bir sahada dünya çapında olabilmek için en az on yıl mesai gerekir. Ortalama on yıl değil, en az on yıl. Müzik, edebiyat gibi konularda ise en üst noktayı yakalamak 20-30 yıllık tecrübe gerektirir. Diyeceksiniz ki on yirmi yıl çalışıp bırakın büyük olmayı, daha iyi olmayı beceremeyen çok insan var. Onların eksiği ne? Bilim adamların araştırmalarına göre, bir sahada en iyi olanlar "belli bir amaca yönelik olarak" en çok çalışan veya antrenman yapanlardır. Belli bir amaca yönelikten kasıt, sürekli ve tutarlı çalışmadır. Hafta sonları dâhil her gün aynı saat mesai ortaya koyanlar en başarılı olanlardır. Örnek; Bir grup bilim adamı konservatuar öğretmenleri tarafından derecelendirilen 20 yaşındaki kemancıları inceledi. En iyileri o güne kadar 10,000 saat keman çalışmışlardı. İkinci sıradakiler 7,500 saat keman çalıştılar. Üçüncüler 5,000 saat. Cerrahlardan sigortacılara bütün sahalarda tespit aynıdır. Çok çalışan çok iyi olur. Muazzam çalışırsan, büyük. Her gün çalışmanın ne kadar önemli olduğunu virtüözlerden iyi kimse bilemez. İşte geçen yüzyılın en usta piyanistlerinden Vladimir Horowitz (1903-1989): "Bir gün piyano çalışmasan ben farkına varırım. İki gün çalışmazsam eşim farkına varır. Üç gün çalışmazsam dünya farkına varır." En iyi futbolcular en çalışkan olanlar ve en çok antrenman yapanlardır. Türk futbolcular, genelde, Avrupalı veya Güney Amerikalı meslektaşlarından arkadaysalar daha az antrenman yaptıklarından ve sahada daha az çalıştıkları ve daha yavaş olduklarındandır. Bu kural Orhan Pamuk içinde geçerlidir. Pamuk Türkiye'deki bütün diğer romancılardan daha yoğun yazdığı ve Nobel almaya daha fazla çalıştığı için Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Anasından romancı doğduğu veya erken yaşlarda yazmaya karşı büyük bir eğilim gösterdiği için değil. Birçok insan için okul bitince eğitim de biter. Bu yarışta geri kalmayı garantilemenin en etkin yöntemidir. Eğer başa yarışmak istiyorsanız şuna inanmanız lazım: Eğitim, çalışmak, antrenman hayat bitince biter. Bu formül basit görünebilir ama değil. Ancak çok az sayıda insan büyük olmak için gereken gayreti sarf etmeye muktedirdir. Aksi takdirde sadece çok az sayıda insan büyüklüğü yakalayamazdı. Peki, onları iten nedir? Neden bazıları hiç durmadan çalışmak ve daha iyi daha iyi olmak için gerekli motivasyona sahip de diğerleri değil? Bu motivasyon nereden geliyor? Bu soruların cevabını bilen yok.

Ben Bir Hiçim


168

Ama bu kadarını bile bilmek çok önemli: Büyüklük tanrı vergisi değil. Doğuştan var olan veya olmayan bir yeteneğin esiri değiliz. Demek ki uğraşı olarak seçtiğimiz sahada kaderimizi büyük oranda kendimiz şekillendirebiliriz. Erişmek istediğimiz menzili kendimiz tayin edebiliriz. Büyüklük birkaç kişi için rezerve edilmiş bir şey değil. Sana, bana, herkese açık bir şey. Şans hazırlıklı olmanın fırsatla buluşmasından başka bir şey değil.

SESLİ OLARAK Ozanköy Sesli olarak kendi kendime konuşmaya başladım. Pişirdiğim çorbayı içtikten sonra kendi kendimi tebrik ediyorum, tabağı bulaşık makinesine yerleştirmeye giderken. "Teşekkürler Metin Münir! Harika bir çorba yaptın. Hem doyurucu, hem sağlıklı, hem de şişmanlatmıyor." "Afiyet olsun" diye cevap veriyorum kendi kendime. "Bir şey değil." Kendim iken kullanıyorum.

ayrı,

kendi

kendime

cevap

verirken

ayrı

ses

tonları

Çıldırıyor muyum? Bunamaya mı başladım? Daha sonra DVD'den Woody Allen'ın Melinda and Melinda adlı filmini izliyorum. Melinda'yı evlerinde kaldığı kız arkadaşıyla kocası partiye götürüyorlar. Partide siyah bir piyanist Bach çalıyor. Melinda'nın kız arkadaşı piyanistin yanına oturuyor. Parçayı dört el çalmaya başlıyorlar. Bu parçayı çok sevdiğimi ve uzun zamandan beri Bach dinlemediğimi hatırlıyorum. Kalkıp mandalina almak üzere mutfağa yürüyorken yüksek sesle, "Bach'ı çok seviyorum" diyorum. "Çook ama çoook seviyorum Bach'ı. Çoooook." Kendi kendimle konuştuğumun farkındayım. İstesem konuşmayabilirim. Ama konuşmamak için bir neden var mı? Evde benden başka kimse yok. Olsaydı belki de çorba ve Bach konusunda biraz görüş alışverişi yapabilirdik. Konuşmak ihtiyacı duyduğuma ve konuşacak benden başka kimse olmadığına göre kendimle konuşmaktan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Kendimle konuşmayıp kiminle konuşacağım? Evde yalnızsam kabahat bende mi? İstanbul'dayken oturduğum Kuzguncuk'ta muhtelif tipler var. Bunlardan biri uzun boylu, yaşlıca, sokakta kendi kendine konuşan bir adam.

Ben Bir Hiçim


169

Fısıldadığı için ne dediği anlaşılmıyor. Yüzündeki ifade kendi kendiyle yaptığı sohbetin aldığı yöne göre değişiyor. Bir defasında onu Boğaz'ın kıyısındaki parkta gördüm. Bir eli parmaklıkları kavramış, diğer eli havada, yüzünde mutlu bir tebessüm, Karadeniz'den Marmara'ya doğru akan sulara fısıltı halinde nutuk atıyordu. Belki de karşısında onu alkışlayan on binlerce kişi görüyordu. Söylevi on dakika kadar sürdü. Sonra birkaç defa öne doğru eğilip kalabalığı selamladı ve dönüp devlet adamı adımlarla hızlı hızlı İcadiye Caddesi'nden yukarı yürümeye başladı. Yüzündeki ifadeden mitingin iyi gittiğini anladım. Ya yakında ben de ağaçlara konferans vermeye başlarsam? Belki, ifrata kaçmadan, insanın kendi kendiyle yüksek sesle konuşması normaldir. Kendi kendine konuşmanın kötü bir namı var, ama. Beni birisi duysa "Zaten manyaktı, iyice kaçırmış" diyecek. İnsan tek bir kişi değildir aslında ve içinde, benliğinin evinde oturan kiracılarla sürekli muhabbet halindedir. Buna karışan yok. Hatırlamaya çalışıyorum. Eskiden de kendi kendime yüksek sesle konuştuğum oluyor muydu? Hatırlamıyorum. Bu da iyiye alamet değil. Melinda and Melinda biter bitmez müzik çalara bir Bach CD'si koyuyorum ve koltuğa uzanıyorum. Başımın altına bir yastık yerleştiriyorum. "Bir daha çal, Sam" diyorum başla düğmesine basarken. "Ama arada konuşursam, kusura bakma."

ALATON'UN CEVİZ ORMANI Geçenlerde enerji konusunda hazırlamakta olduğum bir yazı için görüşlerini almak üzere işadamı İshak Alaton'u aradım. "Nasılsınız?" soruma "Süper" diye cevap verdi. Ve yanlış anlama ihtimalini yüzde yüz bertaraf etmek için olacak, tekrarladı. "Süper, süper, süper!" Sonra beni çok şaşırtan bir haber verdi, her zaman olduğu gibi pozitif enerji yüklü bir sesle. "Seksen yaşına geldim! O kadar olmuş muydu? Bana onu tanıdığım, herhalde, otuz yıl içinde hiç değişmemiş gibi gelmişti. Bazı insanlar insanda böyle bir izlenim uyandırır. Çevreleri değişir ama onlar aynı kalır sanki. Bir ağaç gibi. Tebrikler dedim. "Gençken bu kadar uzun yaşayacağınızı düşünmüş müydünüz?"

Ben Bir Hiçim


170

"Hayır. Büyük şaşkınlık içindeyim. Yirmi birinci yüzyılı göreceğime hiç ihtimal vermiyordum." "Nasıl bir duygu 80 olmak? "Nasıl olduğun değil nasıl hissettiğin önemli. Ben kendimi hâlâ genç hissediyorum. Hayattan tat alıyorum. Hep huzur duyarım içimde. Hep olumlu düşünürüm. Hep ileriye bakarım. Hiç geriye bakmam. "İster genç ol, ister yaşlı... Yaşınla barışık değilsen ihtiyarsın demektir. Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır. "Ben sosyal hayattan kopmadım. Çok aktif bir insanım. Bir ceviz ormanı yetiştiriyorum. Seksen dördümde ceviz kıracağım. Kendi cevizlerimi. Bu gibi şeyler heyecan verici bir hayat devamlılığı yaratıyor bende." Alaton, Alarko şirketinin kurucu ve en büyük hissedarlarındandır. Şirket inşaat, enerji ve klima imalatı gibi işlerle uğraşıyor. Alaton, normal mesai yapar gibi işe gittiğini ama şirketin işlerine karışmadığını söylüyor. Ortaköy'de yeşillik içinde, Boğaz'a bakan, yazın balkonunda oturduğu bir ofisi var. "Emekli olmama gerek yok" diyor. "Ben şirketi aştım. Şirket benim için önemli, ben şirket için önemli değilim." Enerji konusunda bilgi almak için aramıştım onu ve enerji konusunda bilgi aldım. Aradığım bilgi düğmeyi çevirdiğinizde kablodan elektrik ampulüne giden enerjiyle ilgiliydi. Bu konuda bana bir şey söylemedi. "O iş ile başka arkadaşlarım uğraşıyor" dedi. Onun yerine bana pozitif düşünmek, çalışmak, merak etmek, keyif almakla ilgili enerji konusunda bilgi verdi. Umarım bunun birazını bu yazı aracılığıyla sizlere de geçirebildim.

HOSTESİN DİŞLERİ 11,277 metre yükseklikte uçuyoruz ve dışarıda sıcaklık eksi altmış derece. Uçak ortadan ikiye bölünürse yere düşmeden önce buz keseceğimiz anlamına mı geliyor bu? Hostes boş çay fincanımı alırken gülümsüyor ve dişlerini görüyorum. Çok güzel dişleri var. Beyaz, sağlıklı ve göze hoş gelen bir biçimde sıralanmış. Dudakları güzel. Gülümseyişi de. Gülümseyişi güzel olan çok az insan var, düşünecek olursanız. Birçok insanın gülümseyince ağzı açık bir yaraya benziyor.

Ben Bir Hiçim


171

Canım hostesin yeniden gülümsediğini görmek istiyor. Gülümsesin, dudakları aralansın ve dişlerini yeniden göreyim istiyorum ama onu çağırıp "Bana lütfen dişlerini göster" diyemem. Her ne kadar bu, müzede geri dönüp aynı tablonun önünde bir defa daha durmak gibi zararsız bir istek olsa da. Hostes bunun zararsız bir istek olduğunu bilemez. "Dişlerini görmek istiyorum. Lütfen bana gülümse" desem herhalde yüzünden gülümseme silinir. Belki erkek kabin memurlarını çağırır beni zararsız hale getirmeleri için. Oysa ben zaten zararsızım. Yapılabilecek şey var. Yapılmayacak şey var. Hostesten dişlerini sergilemesini istemek yapılabilecek şeyler kategorisine girmiyor. Şirket politikası bu hizmeti kapsamıyor. Bilet parasına dâhil değil. Yasaların, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu bir istek değil. Ekranda İstanbul'a 751 kilometre kaldığını okuyorum. Süratimiz saatte 816 kilometre. İstanbul'a 1 saat 10 dakika sonra varacakmışız. En arkadaki sıranın önündeki sırada oturuyorum. Yanımda iki boş koltuk var. Sonra koridor. Sonra içki servisi başladığından bu yana sürekli viski içen kazaklı bir adam. Kulaklıkla uçağın diskoteğinden fasıl dinliyor. Kulaklığından taşan müzik bana kadar geldiğinden biliyorum bunu. Ona baktığımı görünce yüzü bir tebessümle yırtılıyor ve el sallıyor. Sanki yüz sene aradıktan sonra bana kavuştu. Zaman zaman ellerini kaldırıp orkestrayı idare ediyor. Bazen de parmaklarıyla koltuğun kolunda veya masasında fasla eşlik ediyor. Gözleri zevkten kısılmış. Kafası kendini rüzgârın akıntısına bırakmış bir martı gibi sallanıyor. Suratına iki tane patlatmak geçiyor içimden. Acaba hostesi çağırıp ben de bir viski mi ısmarlasam? Belki kadehi uzatırken bana gene gülümser. Yapmak isteyip yapamadığımız ne kadar çok şey olduğunun farkında mısınız? Sürekli ayak frende. Herkes güzellik uzmanı. Gözlerimiz yıldırım hızıyla kadınları inceleyip sınıflandırıyor, güzelliklerine ve cinsel çekiciliklerine göre. Gözün retinası saniyede yüzlerce defa resim çekip beyne yolluyor. Ne kadar yorucu bir şey erkek olmak. Yazın ormanda yürürken çam kozalaklarının çıtırdayarak açıldığını duyuyorum. Kozalağın olgunlaşmış tohumlarını bırakmasının sesidir bunlar. Erkek dediğin sürekli çıtırdamaya hazır etten bir kozalaktan başka nedir? Başımı kitabımdan kaldırınca adamın önüne yeni bir viski kadehi konmuş olduğunu görüyorum. Eğilmiş, önümdeki koltuklara yayılmış İngiliz kadını lafa tutmaya çalışıyor. Uçak iniş için alçalmaya başladı. Şimdi 3,172 metre yükseklikteyiz ve sıcaklık -1 derece. Burada uçak ikiye ayrılırsa yere düşmeden önce buz tutmayacağız, sadece biraz üşüyeceğiz.

Ben Bir Hiçim


172

BEYAZ ADAM VE KEDİ Ozanköy Dün gece, 19. yüzyılın ortalarına doğru Amerika'nın batısında geçen bir film izledim. Bir sahnede Amerikalılar trenin penceresinden tüfekle ateş ederek keyif için bizon öldürüyorlardı. Meşhur naralarını atarak. Birkaç gün önce Amerika'nın Kansas eyaletinde oturan bir kadından aldığım mektupta şunlar yazıyordu: "Uçsuz bucaksız bir göğün altında, bir zamanlar iki adam boyu otlarla kaplı, gönüllerinin peşinden oradan oraya göçen bilge, yerli Amerikalıların olduğu ve acaba soyumuz bir gün tükenecek mi tasasından uzak bizon sürülerinin salındığı bu uçsuz bucaksız gibi gözüken ovalarda artık o denli otlar yok. Bunların yerini, eski dünyadan gelenlerin yetiştirdiği ormancık denilebilecek korular ve kocaman yapay göller almış. Arta kalan göz alabildiğince yayılmış topraklarda ise her türlü tahıl yetiştiriliyor. Yerli Amerikalıların da soyu kurumuş gibi. Bizonlar nerede derseniz, onlar da soylarının devamı için birkaç çiftlikte yaşamaktalar." İki gece önce, gece yarısına doğru, evimin bahçe kapısından içeri girdiğimde tanımadığım bir kedi, bacaklarıma dolandı. Miyavlayarak aş istedi, ama evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Ertesi gün bakkaldan bir torba mama aldım. Kedi karnını doyurdu, kabın içinde kalan yemeğe sırtını dönüp uzaklaştı. Mamasını daha sonra yemek için saklamak veya başında nöbet tutmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Aynı durumdaki bir insanın yapacağının tersini yapıyordu. Ve bence, insandan daha akıllı davranıyordu. Güney Amerika'yı 15. yüzyılda kolonize ettikten sonra Portekizliler, şimdi adı Brezilya olan topraklarda şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Yerlileri kullanmak, Afrika'dan esir getirmekten daha ucuz olacaktı. Onları zincire vurup şekerkamışı plantasyonlarında çalışmaya zorladılar. Ama yerliler birkaç kamış kestikten sonra duruyor, kırbaca rağmen devam etmiyorlardı. Nedenini öğrenmek kolay olmadı, ama sonunda çözdüler. İnsanın kendine yetecek olanından fazlasını kesmesini yerlilerin aklı almıyordu. Yerliler kedi gibiydiler. Beyaz adam çıkagelmeden önce Afrika ve Avustralya'daki insanlar da kedi hayatı yaşıyorlardı. Geçenlerde, dişçide beklerken bir dergide okudum. Kanada hükümeti bu yıl daha çok kutup ayısı avlanması için ruhsat vermiş. Bunun nedeni, son zamanlarda ayıların yerleşim yerlerinin yakınlarında alışılandan daha çok sayıda görülmeye başlanmış olmasıymış. Yetkililer bunu ayıların sayısının artmasına bağlamışlar. Gerçek neden daha sonra öğrenildi. Buzlar süratle eriyor, kutup ayılarının yaşama ve beslenme alanları daralıyordu. Ayılar çoğaldıkları için değil, yiyecek bulmak ümidiyle yerleşim yerlerinin kıyılarında dolaşıyorlardı. Kim bilir bu arada kaç ayı öldürüldü.

Ben Bir Hiçim


173

Kendini beğenmiş beyaz adam, dünyayı bir çiftlik, kendini de bu çiftliğin kâhyası sanıyor. Nerede kaç hayvan vurulacak, hangi mevsimde ne kadar balık tutulacak, hangi mevsimde hangi kuş avlanacak, hangi bataklık kurutulacak, hangi nehrin önüne set çekilecek, nerede ne ekilecek, kurgulayabileceğini sanıyor. Lego kutusunun başındaki çocuk gibi. Kedi mi akıllı, beyaz adam mı? Öğrenmemize çok zaman kalmadı.

YARALI KARTAL Ozanköy Köpek havlamasıyla sigara tiryakisi bir insanın gırtlak temizlemesini bir arada duyunca bahçe duvarının arkasındaki yoldan geçmekte olanın Ann olduğunu anladım. "Ann, sen misin?" "Benim." Bahçe kapısıyla taş duvar arasından kafamı gösterdim. "Buradayım." Hizamda hüzünlü bir yüz gördüm. "Ellerine sopa alıp köpeğimin üzerine yürüyorlar" dedi. Başını, Türkiye'den gelen işçilerin çalışırken bağırarak konuştuğu inşaatlara çevirdi. "Böyle terbiyeli köpeklere alışkın değiller" dedim. "Saldıracak sanıyorlar. Kendi köylerindeki köpekler gibi." "Bir şey yapmaz diyorum, ama anlamıyorlar. Ellerinde sopa olduğu için köpeğin onlara havladığını anlamıyorlar. Ben de elime bir sopa alıp onların üzerine yürüyorum." "Boş ver," dedim. "Ne yapıyorsun başka?" "Her sabah uyanınca bir saat ağlıyorum." Dikkat edince gözlerinin ıslak olduğunu fark ettim. Elindeki kâğıt mendili gözlerine bastırıyordu. "Her tarafta inşaat var. Her tarafı berbat ediyorlar. Kimse durdurmayacak." Başımı salladım. "Sen ne yapıyorsun?" diye sordu. "Ben de her gece uykudan önce bir saat ağlıyorum" dedim gülümseyerek, ağır havayı biraz dağıtmak için.

Ben Bir Hiçim


174

O sabah Esentepe köyünün üstbaşında yürüyüşe gitmiştim. Arabamı köyün dışına park ettim ve asfalttan tepeye, Alevkayası’na doğru yürümeye başladım. Hava soğuktu. Yolla deniz arasındaki ormandan tüfek sesleri geliyordu. Av günü değildi, ama kim mâni olacaktı? Yol kenarında kahverengi bir cisim dikkatimi çekti. Ölü bir kuş. Hayır, paslı bir teneke parçası. Yaklaşınca yavru bir kartal olduğunu gördüm. Başını gövdesinin altına almış, kanatlarını toplamış. Tüyleri temiz ve parlak. Elimi uzatıp dokundum. Kaldırıp ters çevirdim. Uzun kanatları yelpaze gibi açıldı. Pamuk gibi hafifti. Sanki tüylerinin altında et ve kemik yoktu. Başı pat diye geri düştü. Gözleri matlaşmıştı, göz yuvalarına katran dökülmüş gibi. Ayakları şaşırtıcı derecede canlı ve güzel bir sarıydı. Karnının altı kanlıydı. Uçan her şeyi öldüren avcılardan biri vurmuş olmalıydı. Çocukluğumda, ormanda, adaya has bu kartallardan çok vardı. Sonra ortadan kayboldular. Nesillerinin tükenmiş olduğunu okudum. Sonra tekrar ortaya çıktıkları haber verildi. Şimdi işte böyle... Duvarın bir yanında ben, diğer yanında o dururken bunları Ann'a anlattım. Eskiden, onun kocası daha sağken ve ben adaya tek başıma gelmezken, bahçede sarmaşıkların altında veya içeride ateşin çevresinde bir araya gelip şarap içerken ne konuşurduk? Şimdi bir tek konu var: Açgözlü ve aptalların adayı süratle tahrip etmesi. Çöp dolu ormanlar ve yol kenarları. Bina doldurulan sahiller. Dozerlerin yok ettiği eşsiz kır laleleri, siklamenler, orkideler. Uçan her şeyi yok etmeye kararlı avcılar. Kâinatın bahçesinde yıkım ve katliam. Kıyamet emareleri. Ertesi gün, öğleden sonra kapı çalındı. Ann, elinde tahta bir kuş. Doğada kendiliğinden kuş veya hayvan şekli almış odun parçalarından birinden yontulmuş bir kuş. "Sana bir kartal getirdim" dedi. "Yaralı. Ama ölü değil." İsa yok ve bir daha olmayacak, ama milyonlarca Hıristiyan evinin duvarlarında ahşap, çarmıha gerilmiş İsa figürleri var. Yaban hayatın sonu da böyle mi olacak? Bütün yabani hayvanları ve kuşları yok ettikten sonra ahşap temsilleriyle mi yetinmek zorunda kalacağız? Aslı gidecek, aslına duyulan özlem kalacak. Kâinatta insandan daha akılsız ve gaddar bir yaratık var mı?

GÜNEŞTE OTLARA UZANMIŞ Ozanköy Güneşte otlara uzanmış, atkım başımın altında yastık, bulutları seyrediyorum. Mavi bir merada küçük bir koyun sürüsü. Bulutlar öbek öbek batıdan doğuya gidiyorlar. Aynı anda şekil değiştiriyorlar. Bazıları, oklavanın altındaki hamur gibi, her yöne doğru genişliyor. Bazılarından parçalar

Ben Bir Hiçim


175

kopuyor, dağılıp yavaş yavaş kayboluyor. Bazılarının ucunda küçük girdaplar dönüyor. "Öğren artık bunu," diyorlar bana. "Her şey, her zaman değişim içindedir. Bunu kabul et. Buna teslim ol." Kışın en soğuk günlerinde bile adada güneşli, kuytu yerler sıcacıktır. Lisedeyken, havanın açık olduğu kış günlerinde, bazen sandalyeyi sokağa çıkarır, evimizin önünde veya yanında, rüzgâr almayan bir yerde oturarak güneşin keyfini çıkarırdım. Sandalyeyi iki arka ayağının üzerinde duvara dayar, başımı yukarı çevirir, şimdi yaptığım gibi bulutları seyrederdim. İlkbaharda, oluklarda ve kiremitlerde biriken toprağın içinden yağmur suyu içerek çıkmış çiçekler olurdu. Kardeşim Ziya, o yıllarda Lefkoşa'nın özelliklerinden biri olan bu dam çiçeklerini âşık olduğu kıza benzeten bir şiir yazmış, adını Kelebekler Eksilmesin Başından koymuştu. Dün onu gördüğümde bu şiiri hatırlattım ve yeniden okumak istediğimi söyledim. "Kayboldu" dedi. Güneşin önüne bulut geldi mi gölgesi üstüme düşer, anında soğuk içime işlerdi. Bulut tutamı ufak olunca serinlik birkaç dakika sürerdi. Büyük ve yavaş hareket eden bir bulut gelince sandalyeyi sırtlayıp içeri girmek zorunda kalırdım. Evler ısıtılmadığı için içerisi de dışarısı kadar soğuktu, o ayrı hikâye. Bazen uzun süre güneşin önünden bulut geçmezdi. O zaman önce kazağımı, sonra gömleğimi, sonra da atletimi çıkarıp sıska ve kılsız göğsümü güneşe teslim ederdim. Şimdi olduğu gibi. Vaktin çok ama çok bol olduğu o günlerde hoşuma giden başka bir şey bulutlarda insan veya hayvan şekilleri aramaktı. Şimdi aradığım gibi. Yanımda olsaydınız parmağımı uzatıp size balık iskeletini gösterebilirdim. Dünya o kadar güzel ki bazen neden doğayı seyretmekten başka bir iş yaptığıma şaşıyorum. Başka herhangi bir uğraş vaktin boşa harcanması gibi geliyor bana. Saatlerce bulutları, ağaçları, çiçekleri, kayaları, dağları, denizi seyredebilirim. Burada olduğum zaman, her gün bu bahçede bazen dolaşır, bazen deniz kenarından getirdiğim yassı çakıl taşının üzerine oturur -mantarın üzerine tünemiş masal cücesi gibi- çevreyi seyrederim. Ayaklarım bahçede patikalar meydana getirdi. Uzandığım yer bahçenin en hoşuma giden köşelerinden biri. Sağımda sıra halinde ağaç haline gelmiş mısır incirleri, solumda sahte kavaklar var. Mısır incirlerinin arasından oraya kendi kendini ekmiş sarmaşık, servi, keçiboynuzu, çitlembik ve mersin çıkıyor. Üzerinde yattığım otlar kısa, sık ve yumuşacık. Şanslı olduğumun farkında olmadığımı sanmayın.

Ben Bir Hiçim


176

Güneş battaniye gibi üstümde, doğa yüklü havayı içime çekerken bana bu dakikaları verdiği için kâinata teşekkürlerimi yolluyorum.

ŞU ANDA PENCEREMDEN İÇERİ BAKSANIZ Ozanköy Şu anda penceremden içeri baksanız yatakta bir adam göreceksiniz, ama orada iki kişi var ve ikisi de benim. Geceleri aynı anda uykuya dalıyoruz, ama uyanır uyanmaz iki kişiyim. Birim kalkıp aşağıya inmek, ateşi yakıp kahvaltı hazırlamak ve güne başlamak istiyor. Diğerim sıcak yorganların altında, başı yastıklara gömülü, uyku ile uyanıklık arasındaki tahterevallide inip çıkmaya devam etmek. Dışarıda rüzgâr esiyor, yalnızların kendilerini daha yalnız hissetmelerine neden olan bir sesle. Dün gece yarısına doğru havaalanından geldiğimde ev karanlık ve soğuktu. Elektrikler yanmıyordu ve 30 saat kesik kalacaktı. Trafo patlamıştı, sonra öğrendiğime göre. Mutfakta el yordamıyla kibrit kutusunu buldum ve bir mum yaktım. Üst kata çıkıp yatağımın başucundan el fenerini aldım. Mumları yaka yaka geri mutfağa döndüm. Elektrik sık sık kesildiği için her tarafta şamdanlar var. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra mumları söndürdüm ve yattım. Yatak buz gibiydi, ama vücudumun sıcaklığından ısınması uzun sürmedi. Soğuk odalara ve yataklara çocukluğumdan alışkınım. "Elektrik hâlâ gelmedi. Ev buz gibi. Kalkıp ne yapacaksın. Yat işte," diyor diğeri, ama onu yatakta bırakıp kalkıyorum ve giyinip mutfağa iniyorum. Ateşi yakıyorum. Çay yapıp ayaklarım şömineye uzalı, kahvaltı yapıyorum. Birkaç saat ateşin önünde oturuyorum. Ayaklarım sıcak, sırtım soğuk. Kalkıp yürüyüşe mi gitsem? "Ben burada kalmak istiyorum" diyor diğeri. "Yağmuru görmüyor musun? Islanıp zatürre olacağız." Kalkıp şapkamı, yağmurluğumu, eldivenlerimi ve yürüyüş ayakkabılarımı alıyorum. Esentepe'nin üst başında yürüyüşe gideceğim. "İlle yürüyeceksek deniz kenarında yürüyelim," diyor diğeri. Köyün dışına çıktıktan sonra arabamı park ediyorum, ormanı ikiye bölen tenha asfalttan Alevkayası'na doğru yürümeye başlıyorum. Hava soğuk.

Ben Bir Hiçim


177

İçimdekilerden biri tepeye kadar yürümek istiyor, diğeri yarı yoldan dönmek. "Serserinin biri arabanın lastiklerini patlatırsa ne yapacağız? Karnımız acıkacak." Tepeye varmadan geri dönüyorum. "Niyazi'de şiş kebap yiyelim" diyor biri. Diğeri, "Eve gidelim, sakin sakin ateşin başında çorba içelim," diyor. "Çorba, çorba, çorba gına geldi! Midemize doğru dürüst bir şey girsin bir defa da." Yol bu tartışmalarla geçiyor. Kebapçı galip geliyor. Duble yolda giderken tek şeride inmek, sonra tekrar duble yol olmak gibi bir şey bu, insanın kafasında meydana gelen tartışmalarda ve münazaralarda farklı şeyler söyleyen bu sesleri dinlemek. Sonunda birinin buyruğuna uymak. Bazen biri baskın çıkıyor, bazen diğeri. "Hangisi benim?" sorusuna bazen insan cevap veremiyor. Belki de bunun için diğerini bilmek mümkün değil. Ama işte gece oldu. Salondaki şömineyi yaktım. Rüzgâr kesildi. Elektrik geldi. Ev ısınmaya başladı. Koltuğa uzanmış, bilmiyorum kaçıncı defa Mikis Theodorakis'in ilk bestelerini dinliyorum. Kafamdaki sesler yatıştı, gürültülü bir gösteri dağıldıktan sonra eski sessizliğine kavuşan bir meydan gibiyim. Hoşnut ve mutlu.

HER ŞEY YERLİ YERİNDE Bugünlerde bana kıyametten bahsedenler çoğaldı. Dün gece yemekte arkadaşımın eşi birdenbire sordu. "Küresel ısınma gerçekten var mı? Ne oluyor? Yüzünde mutsuz ve endişeli bir ifade vardı. "Gerçekten dünyanın sonunu mu göreceğiz? Beni çok korkutuyor." Kocası, "İki haftadır ağlıyor," dedi daha sonra. Dünyanın sonunu görmek için dünyaya gelmiş olduğumuzu düşünmek gerçekten çok garip. Bu ayrıcalığa neden layık olmuş olabiliriz? Mistik arkadaşım Nuriye Akman hiç endişelenmiyor. "Her şey yerli yerinde hocam" diyor. Yüzünde büyük bir tebessüm. Ben hoca değil öğrenciyim, hep öyle kalacağım demek istiyorum, ama susuyorum. Devam ediyor. "Her şey olması gerektiği gibi. Kıyameti görmekten güzel ne var? Ölüm ne ki? Şu odadan şu odaya geçiyorsun." Oğlun için endişe etmiyor musun, diye sormak istiyorum, ama dilimi tutuyorum. Bu sabah koruda yokuşu tırmandıktan sonra oturuyorum. Hava güneşli ve ılık. Tomurcuklar patlamaya başladı. Üstümde ince bir hırka var.

Ben Bir Hiçim


178

Ağaçların arasından Boğaz ve Dolmabahçe Sarayı. Barbaros Bulvarı'ndan arabalar çıkıp iniyor. Uzaktan her şey normal görünüyor. Boğaz'a kanalizasyon borularından akan binlerce ton pislik, Karadeniz'den gelen kimyevi zehir yüklü sular, balık tenhalığı (Bu yıl hamsiler nerede?), ölmekte olan denizaltı hayatı olduğum yerden pırıltılı bir mavilik olarak görünüyor. Uzakta olduğumuz için duymadığımız bir çığlık nasıl sessizlikten farksızsa, öyle. Fakat çığlık ve atılmasına neden olan dehşet orada, mavi sularda. Birden manzaram kapanıyor. Önümde bir adam belirdi. "Hiç hoşuma gitmiyor" diyor. "Kar yağması gerekmiyor mu? Altı ay sıcak, altı ay soğuğa ne oldu? Dört mevsim yok muydu?" Blucin, deri ceket, gömlek. Benim gibi ilkbahar kıyafeti içinde. Otuzlarında olmalı. Tanıyor muyum? Hayır. Konuşurken dişlerini görüyorum. Aralıklı. Meczup mu? Güneşli havalardan beni sorumlu tutup 88 yerimden bıçaklayacak mı? Bir şey söylemek için ağzımı açmaya başlarken devam ediyor. "Yağmur yok, kar yok. Toprak vitamin alamıyor. Nehirler kuruyacak. Barajlarda su kalmayacak. Çeşmelerden su akmayacak. Toprak çatlayacak. Deprem olacak." Gene ağzımı açmaya başlıyorum, ama o bir şey söylememe fırsat vermeden geldiği gibi hızla gidiyor, ağaçların arasından, aşağı, Boğaz'a doğru. "İnsanlar dünyanın sonunu da getirdi," diyor ayrılmadan. "Kıyamet kopacak." Oturmaya devam ediyorum. Hayat her yerde. Kaynama derecesinin çok üstünde sıcaklıktaki sular, kutupların buz toprakları, güneşin nüfuz edemediği okyanus dipleri mikroorganizma kaynıyor. Zamanın sonsuzluğunda, bilinmesi mümkün olmayan bir amacın buyruğuyla, birleşip çoğalıyor. Gözü kör, kulağı sağır, kalbi mühürlü olan insan yok olabilir ve belki olacak. Ama hayat bitmeyecek. Belki de yanılıyorum. Çığlık duyulmasa bile belki havada yarattığı titreşimleri herkes hissetmeye başladı. Belki onun için bana kıyametten bahsedenlerin sayısı çoğaldı. Belki ümit var.

KURABİYE HIRSIZI Bir kadın, bir gece havaalanında bekliyormuş. Uçağının kalkmasına çok saat varmış. Kitapçı dükkânına girip bir kitap seçmiş. Bir paket de kurabiye almış. Oturacak bir yer bulmuş. Kitaba dalmış. Ama yanına bir adamın oturduğu ve hiç sıkılmadan aralarındaki masanın üzerinde bulunan kurabiye torbasından, babasının malıymış gibi, birkaç kurabiye alıp ağzına attığı gözünden kaçmamış.

Ben Bir Hiçim


179

Kadın, hadise çıkarmamak için adamın bu kaba tavrını görmemezlikten gelmiş. Bir gözü saatte, ara sıra kurabiye yiyerek kitabına devam etmiş. Ama gözü kara komşusu, kurabiyelere yönelik saldırıyı sürdürmüş. Dakikalar geçtikçe kadının kızgınlığı artmış. "Eğer zarif bir kadın olmasaydım gözüne bir tane patlatmıştım" diye düşünmüş. Kadın her bisküvi aldığında, adam da bir tane almış. Ta ki torbanın dibinde son bir tane kalıncaya kadar. "Bakalım şimdi ne yapacak?" diye düşünmüş kadın. Adam, yüzünde dostane bir ifade ve sinirli bir gülüşle sonuncu kurabiyeyi almış. İkiye koparmış. Bir parçayı kadına uzatırken diğerini ağzına atmış. Kadın kurabiyeyi kapar gibi almış ve hiddetle, "Tanrım, bu adam ne kadar terbiyesiz ve gözü kara ve nezaket kurallarından bihaber" diye içinden geçirmiş. Hayatında bu kadar sinir olmamış. Uçağının anons edildiğini duyunca rahatlamış ve derin bir nefes almış. Başını çevirip nankör hırsızın yüzüne son bir bakış atmaya bile tenezzül etmeden eşyalarını toplamış, çıkış kapısına yönelmiş. Uçağa binmiş ve koltuğuna gömülmüş. Kitabını çıkarmak için çantasını açınca küçük bir hayret çığlığı atmış. Gözlerinin önünde açılmamış bir kurabiye paketi duruyormuş. "Tanrım" diye inlemiş kadın derin bir elemle, "Eğer bu benimkiyse diğeri onunkiydi. Adam kendi kurabiyelerini benimle paylaştı." Özür dilemek için çok geçti. Kendi kendine, "Kaba olan da benmişim, hırsız da, nankör de" dedi. Yukarıda naklettiğim öykü sizin için İngilizceden çevirdiğim bir şiirdir.* (Şiir olarak çeviremediğim için özür dilerim.) Geçenlerde karım mail'ledi. Herhalde bir ders düşündüm. Ve düşüne düşüne şu dersleri çıkardım:

çıkarmam

için

diye

Bazen sizden bir şeyler aldığını sandığınız insanlar, aslında size bir şeyler veriyor, ama farkında değilsiniz. Veya fark ettiğinizde çok geç olacak. Şeyler göründüğü gibi değildir. Ve... Tabii... Havaalanında ille kurabiye yiyecekseniz paketi yanınızdaki masanın üstüne koymayın.

Ben Bir Hiçim


180

YAĞMUR YAĞIYOR Ozanköy İki gündür yağmur yağıyor. Yavaş, yumuşak, gök gürültüsüz, neredeyse sessiz bir yağmur. Bahçemdeki bitkilerin susuzluğunu alıyor, benim de su hasretimi. Yabani siklamenlerin, frezyaların, Kıbrıs lalelerinin, turuncu krokozmiyaların, tomurcuklu portakal ve limon ağaçlarının, yeni yaprak açmış bademlerin, dut ve incirlerin üzerine yağmur düşüyor. Servilerin ve çamların tozunu alıyor. Yalancı kavakların arasına gerili hamağı ıslatıyor. Yağmurdan başka ses yok. Yağmur, inşaat işçilerini içeri kapatıp çimento makinelerini susturdu. Keşke günlerce devam etse. Mart - ihtiyar toprağın her yıl geri gelen gençliği - adada ayların en güzelidir. Yazın kurak sıcağında fırınlanmış cılız topraktaki tohumları canlandırır, ot ve çiçek fışkırtır. Kıroların ve hödüklerin çöplüklerini ve pisliklerini örter. Bahar bitkileri tarlalarda, dağ eteklerindeki inşaatların dibine kadar sokulur, gelmekte gecikmeyecek olan sıcaklarda dökmek için tohum besler. Yıllarca uykuda kalabilen bu tohumlar bir gün doğadan çalınanı geri almak için pusuya yatacak. İnsanlar görmeyecek, ama onlar hep orada olacak. Martta arılar, karıncalar ortaya çıkar, kirpiler kış uykularında esnemeye başlar, keklikler gebe kalır. Kırlangıçlar geri dönmeye başlar. Hava soğuk, temiz, tütülüdür. Mart, insanın geçici, yaşamın kalıcı olduğunu hatırlatır. Ertesi gün ormanın içlerinde, alıç ağaçlarının bulunduğu düzlüğe vardığımda yirmi metre kadar önümde gürültüyle altı keklik havalandı. Gak gak öterek ve kalbimi zıplatarak. Üçü sağa, üçü sola gitti, çam ağaçlarının arasında kayboldular. Keklikler aynı anda kalkma konusunda nasıl anlaştılar? Hangilerinin sağa, hangilerinin sola gideceğini nasıl kararlaştırdılar? İçlerinde hangisi kalkın komutunu verdi? Bu soruların cevabını kim bilir? Keşke insan canlıdan canlıya atlayabilse. Birkaç aylığına keklik, karga, nar ağacı olabilse, birkaç günlüğüne gelincik.

Ben Bir Hiçim


181

Bir zamanlar burada, ormanın ortasında, insanlar yaşıyordu. Yıkık üç-dört taş ev, bakımsız zeytin ve keçiboynuzu ağaçları var. Bir yerlerde bir su kaynağı olmalı. Otların üzerine uzanıp başımı güneşe döndürüyorum ve şapkamı yüzümün üzerine koyuyorum. Üzerimde arılar uçuşuyor. Yüzlerce arının vızıltısını duyuyorum. Onları buraya sarıçiçek açmış katırtırnakları getirdi. Beni insan, inşaat, araç, elektrik direği, su borusu, açgözlülük, hamlık, olmaması getirdi. Ben de azaldım, böyle yerler de; ama birbirimize yetiyoruz. Umarım burası, benim burada olduğum kadar benim burada olmamdan memnundur.

KÂŞİF Geçen gün koruda yürürken önemli bir keşifte bulundum. Benim için önemli. Bana dair önemli bir keşif de diyebilirim. Yoksa buluşum insanlığın kaderini değiştirecek falan değil. Saat on civarıydı. Ağaçların arasındaki yürüyüş ve koşu yolu, çoğu kadın yürüyen ve koşanlarla kalabalıktı. Aniden, çoktan beri aklımın çevresinde dolanıp duran bir düşünce içeri girdi. Yürürken, yere baktığımda, sıkıcı şeyler düşünüyorum. Dünyevi, günlük şeyler. Bir politikacının salak lafları. Bağdat'tan patlama manzaraları. Yazmayı düşündüğüm bir yazıyla ilgili cümleler. Veya yapmış olduğum akılsızlıklar. Kırdığım kadınlar. Çok eskiden kalma acı anılar. İleri veya yukarı baktığımda aklım hoş şeyler düşünmeye başlıyor. Ve hoş şeyler görmeye. İşte patikanın ortasında gözle görünmeyen ipinin ucunda bir örümcek. Havada duruyor gibi. İşte bir karga. İşte çiçek açmış bir ağaç. İşte şamdan gibi beş gövdeye sahip yaşlı çam ağacı. Avustralya'daki Fransa, Almanya, İtalya büyüklüğündeki Eyre Gölü su doluyor. Eyre her yüz yılda iki defa doluyor. Ortalama on yılda bir de ona akan nehirler içinde bir miktar su bırakıyor. Bu dönemlerde gölde bir hayat patlaması yaşanıyor. Çiftleşmek ve göldeki balık ve karideslerle karın doyurmak için akın akın pelikanlar (kaşıkçıkuşu) karabataklar, avosetler (kılıçgaga), kıyıkoşarları, gümüş martıları gölün üstünde siyah bir örtü meydana getiriyor. Yağmursuz dönemlerde ise göl tuzlu bir yataktır. Bunları hayal etmek gülümsettiriyor beni. Keşfim bu işte. Yere bakmakla bakmamanın neden olduğu düşüncelerin değişikliği.

Ben Bir Hiçim


182

Dikkat ettim. Diğer yürüyüşçüler de çoğunlukla yere bakarak yürüyorlar. Acaba onlar da başlarını kaldırdıklarında gündelik sıkıntılı konulardan veya anılardan kurtulup sahibinin elinden kaçan bir balon gibi daha hoş düşüncelere yükseliyorlar mı? Yoksa saçmalıyor muyum? Bazen bütün yürüyüş boyunca bakışlarımı hiç yerden kaldırmadığımı, çevremdeki ağaçları, gökyüzünü, ağaçlar arasından görünen Boğaz'ı ve karşı sahili hiç görmeden başlayıp bitirdiğimi fark ediyorum. Bazen araba kullanırken otomatikte gidersiniz de birdenbire "Ben buraya nasıl geldim?" diye düşünürsünüz ya, öyle. Yoksa o da mı sadece bana oluyor? Düşünceler camdan karşıya geçilemeyeceğini anlamayan arılar gibi inatla ve sinirli vızıltılarla durmaksızın kendilerini aklımın duvarlarına vuruyorlar. Hep yere bakarak yürüdüğüm zamanlar. Zevksiz ve yorucu. İnsanın kalbi bir avucun içinde sıkılıyor. Başımı kaldırır kaldırmaz yere bakarken düşündüğüm düşünceler uçup gidiyor. Yere bakmakla bakmamak arasındaki farkın sebebi ne acaba? Yer bizi dünyaya bağlıyor. Gökyüzü salıveriyor. Yer kısıtlıyor. Gökyüzü genişletiyor. İnsanlar karartıyor. Doğa aydınlatıyor. Eğer saçmaladığımı düşünüyorsanız kızmayacağım. Ama önce bir deneyin.

HEY ÇOCUKLAR! BEN DE BİR AŞK YAZISI YAZDIM! Geçenlerde genç ve güzel bir kadınla konuşurken "Belki de kalıcı olan tek aşk insanın çocuklarına duyduğu sevgidir" dediğimde bana çok kızdı. "İnsan bal gibi bir erkeği de ebediyen sevebilir," dedi. Artık susmasını öğrendiğim için sustum. Otuz iki yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Başından uzun sürmeyen bir nişanlılık geçmişti. Herhangi bir erkekle aynı çatı altında uzun bir süre yaşamış olduğunu sanmıyorum. Karşısına çıkacak ideal erkeğini veya ona yakın birini bekliyordu. O zaman âşık olup evlenecek, çocuk yapacak, ebediyen aşk ve mutluluk içinde yaşayacaktı. Sanırım bu minval üzere düşünüyordu.

Ben Bir Hiçim


183

Ona sadece karşılık bulmayan aşkların hiç bitmediğini söyleyebilirdim. Karşılık bulan duaların döktürdüğü gözyaşlarının karşılık bulmayanlardan çok olduğunu. Kavuşmanın acısının kavuşmanınkinden büyük, diyebilirdim. Ama demedim. Herkes kendi mutsuzluğunu aramakta hürdür. Yaşanabilecek her şey yaşandı, söylenebilecek her şey söylendi. Ama gene de, birçok şeyi tecrübe etmeden anlamak kolay olmuyor. İnsan illa o ateşten geçecek. Ham idim, piştim lafı belki bunun için söylendi. Belki de başkalarının tecrübeleriyle pişmek mümkün değil. Aşk çok isteyip yeteri kadar elde etmemiş olmakla ilişkilidir, daha çok. Susayıp yeteri kadar içmemiş olmak gibi. Aşk hemen hemen her zaman seksin başka harflerle yazılmış şeklidir. Seks kısa vadeli, aşk uzun vadelidir. Ama uzun vade yoktur. "Uzun vadede herkes ölüdür." Seks ateşi sönünce "aşk" da küllenir. Seks ateşi sönmek zorundadır çünkü şekil ve şemailimizi tayin eden doğa çoğalma ve çeşitlilik peşindedir. Erkek sürekli kadın peşinde koşmalı, kadın sürekli doğurmalıdır. Durmak yok. Şarkılar, aşk şiirleri, balkonların altında mehtapta yapılan serenatlar, seksin tebdili kıyafet gezen çığlığından başka bir şey değildir. Bir diğerinden hoşlanmak, ona saygı duymak, onunla arkadaş olmak âşık olmaktan sağlam ve kalıcıdır. Karşılıklı ve sonsuz tek aşk, doğa ile insan arasında geçendir. Eğer meydana gelirse tabii. Ama siz bana bakmayın. Ben galiba çok sinik oldum, alaycı ve küçümseyen. İnsan söz konusu olunca tek kural, kural olmamasıdır. Her şey mümkün. İnsan bal gibi bir erkeği veya kadını ebediyen sevebilir. Belki )-:

METİN ANNE'NİN HAFTA SONU Ozanköy Bu defa burada çocuklarla beraberim ve anne olmanın ne kadar ağır bir iş olduğunu bir defa daha anlamakla meşgulüm. Saat yediyi biraz geçiyor. Biraz önce uyanıp perdeleri çektim. Hava bulutsuz. Ağaçların arkasında güneş, altında kırmızı bir kuşak bırakarak kalkıyor. Pencerenin altındaki çiçekleri açmış turuncun kokusunu duyuyorum. Sofanın diğer tarafındaki panjurları kapalı odadaki büyük yatakta yan yana uyuyan üç çocuk var. Oğlum Selim (14), kızım Sara (12) ve Sam (13). Sam ve çocuklarım birlikte büyüdü ve kardeş kadar yakınlar. Tanımayanlar Selim ve

Ben Bir Hiçim


184

Sam'ı ikiz zannediyorlar, ben de açıklamaktan bıktığım için kafamı sallıyorum. Yıllarca önce, her biri kucakta taşınabilecek büyüklükte iken de aynı yatakta böyle yan yana yatıyorlardı. Ne zaman vazgeçecekler merak ediyorum. Canım aralık kapıdan onlara bakmak istiyor, ama ahşap zemin üzerine basılınca çıtırdadığı için uyanabilirler. Onun için isteğimi bastırıp kestirmeden merdivenlerden aşağıya, mutfağa iniyorum. Çocuklar güneşi görünce denize gitmek isteyecekler. Kahvaltılarını hazırlamaya başlıyorum. Domatesleri ve salatalıkları soyup dilimliyorum. Salamı, tereyağını, zeytinyağını çıkarıyorum. Yemeğe başlanmadan önce kızartmak üzere ekmek kesiyorum. Rezene, nane, ıhlamur, anason karıştırıp çay yapıyorum. Dün gece yıkamış olduğum bulaşıkları makineden çıkarıyorum ve dolaplara, çekmecelere yerleştiriyorum. Bahçeye çıkıp kedilerin tasına mama koyuyorum. Kediler koşarak ve miyavlayarak odunluktan geliyorlar ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe başlıyorlar. Kahvaltılıkları bir tepsiye, tabak ve fincanları bir başka tepsiye yerleştiriyorum. Kendime siyah çay hazırlıyorum ve fincanımı alıp bir ucu turunca bağlı hamağa uzanıyorum. Hamağın içinde ve çevresinde turunç çiçekleri dolu. Yaptıklarım ufak iş gibi görünüyordur, ama ben daha şimdiden yatağa dönüp birkaç saat daha uyumaya hazırım. Uyanıp kahvaltıyı hazır bulmak çok hoş. Ama uyanıp kahvaltı hazırlamak birçok annenin her gün yardımsız yaptığı gibi- o kadar hoş olmasa gerek. İnsan birçok şeyi başına gelince anlıyor. Rahmetli annem aklıma geliyor. Çamaşır, bulaşık makinesiz, fırınsız, akar suyu ve kaloriferi olmayan, tavanları yüksek, bol merdivenli eski bir Türk evinde tek başına, üçü erkek, dört çocuk büyüttü. Elleri bir ameleninki gibi sert ve çatlaktı. Ara sıra sokaktaki çeşmeden ona su taşımak dışında hiç yardım ettim mi? Hiç teşekkür ettim mi? Hayır. Kaba ve vahşi idim. Yaptıklarının değerini anlamam için kırk yaşını geçmem gerekti. Alman bir kadınla evlenmeseydim belki de evdeki her işi -hadi aşağı yukarı her işi diyeyim- karımla ortaklaşa yapmayı öğrenmeyecektim. Bir ressamın bitmiş tuvaline geri dönmesi gibi insan zaman zaman geçmişine dönüp bazı şeyleri değiştirmek istiyor ama... Önce Sara uyanacak. Sonra Sam. En son Selim kalkacak. Onlar benim o yaşlarda olduğum gibi kaba ve vahşi değiller. Masaya oturmak için Selim aşağıya ininceye kadar bekleyecekler.

Ben Bir Hiçim


185

Güzel bir kahvaltı olacak. Her birinin neyi sevdiğini biliyorum. Ekmekleri tam istedikleri gibi kızartmakta ustayım. Biraz annemin bana yaptıklarını onlara yaparak günahlarımı kapatmaya, borcumu ödemeye çalıştığımın farkındayım. Ama ne o borç tüketilebilir, ne o günahlar silinebilir.

BULUT DELİSİ Tanrı, uçmamızı isteseydi insana bilet verirdi diyenler var. Biletimi kendim alsam da uçmaya bayılıyorum. Bir yeri arkamda bırakıp başka bir yere gitmek, günlük rutinden kurtulmak, günlerimin içine değişik, yeni şeyler dizmek hoşuma gidiyor. Uçağın penceresinden bulutları seyretmeyi seviyorum. Bu defa yanımda The Cloudspotters's Guide var (Bulutseverin Rehberi olarak çevirebilirim.) onun için hangi bulutun hangisi olduğunu belirlemeye başlayabilirim. O altından yeryüzü görülen yassı ve ince bulut altostratus. Ondan da ince olan ve taranmış gibi saçakları olan bulut cirrus-sirüs veya saçakbulut. Üst üste yığılı bulutların meydana getirdiği, istiflenmiş karnabaharları andıran bulut cumulonimbus-kümülonimbus veya boranbulut. Serin bir gölge olarak altında duruyorlar, onu görünmez bir iple bağlayan bir yeryüzü üssü gibi. Farkına varmış olduğunuz gibi bulutların adı Latincedir. Bu isimleri yüksekliklerine ve şekillerine göre alırlar. Bazıları kendi içlerinde alt bölümlere ayrılan 10 çeşit bulut var. Alçak bulutlar, yüksek bulutlar var. İnce veya kalın olanlar var. Yağmur yüklü olanlar, yağmursuz olanlar var. Çocukların ilk yılları sırtüstü yatarak ve dışarıda olduklarında gökyüzüne bakarak geçer. Bunun için olmalı, bulutlar ezberlerindedir. Resim yapıp da içine bulut çizmeyen çocuk yoktur. Çocukların çizdiği bulutun cinsi ‘cumulus'tur. Kümülüs veya küme bulut. Kümülüs en alçak buluttur ve onu herkes tanır. Sırtüstü yatıp gökyüzüne bakmayı, kış güneşinde sandalyeyi geriye eğip oturmayı sevdiğim için bulutlara aşinayım. Şekilleri, yoğunlukları, renkleri, rüzgârın etkisiyle sürekli seyahat halinde olmalarını, varken yok, yokken var olmalarını ilginç buluyorum ve onları seyretmek hoşuma gidiyor. Aylak günlerin bol olduğu, zamanın yavaş geçtiği, dünyanın yeni olduğu çocukluk çağımda edindim bu zevki. Kıbrıs'ta yazın hiç bulut olmazdı. Mayısta bulutlar tamamen kaybolur, ekime kadar bir daha ortaya çıkmazdı.

Ben Bir Hiçim


186

Ekimden veya kasımdan başlayarak Cebelitarık'tan üfleyen rüzgârların getirdiği bulutlar, adanın üzerinden veya açıklarından geçmeye başlardı. Hızla doğuya giden bulutlara bakarak bir adada değil, gemide olduğunuz izlenimine kapılabilirdiniz. Akdeniz'i geçtik, Beşparmakları aştık, kurak Mesarya Ovası'nın üzerinde havaalanına yöneliyoruz ve uçak sarsılıyor. Bir stratus'un içindeyiz. Stratüs veya katmanbulutu - alçak, düz, alt kısmı gri renkli bir bulut türü bu. Şanslı bir dönemde yaşıyoruz. Aklımıza gelebilecek birçok sorunun cevabını bulabileceğimiz, meraklarımızı tatmin edebileceğimiz bilgi kaynaklarının ucuz, bol, çabuk erişilebilir olduğu bir çağda yaşıyoruz. Uçakta okumaya başladığım bu bulut kitabı mesela. Ama kitap falan okumadan da bulutlar seyredilebilir. Şanslıysanız arkalarında bir yerlerde Orhan Veli'yi gökyüzünü maviye boyarken görebilirsiniz.

EVRENSEL GRAMER Çocuk doğmadan önce hangi dille karşılaşacağını bilmez. Bilmesi de gerekmez. Bilincinde olmasa bile, dünyanın bütün dillerini öğrenme yeteneği beynine resmedilmiş olarak doğacak. Bir zamanlar var olup yok olan, var olan ve daha var olmayan dillerin hepsini öğrenebilmek için gerekli prensiplerin tümü beynine nakşedilmiştir. Türk ana babadan doğan bir çocuğu alıp dünyanın herhangi bir yerindeki başka bir anne babaya verin. Çocuk o anne ve babanın dilini öğrenecek. Bir benzetmeyle anlatmak gerekirse: Odadaki her ampul için ayrı bir düğme olduğu gibi çocuğun beyninde de her dil için ayrı bir "düğme" var. Çevresi, kulağına gelen sesler olarak, onu içinde doğduğu ortamın diliyle besler. Nasıl düğmeye basıldığında ona bağlı ampul aydınlanırsa bu sesler o çevrede kullanılan dilin düğmesine dokunur ve o dili "açar." Çocuk açılan dili bütünüyle kavrar. O dilde sonsuz sayıda cümle kurma ve kurulan sonsuz sayıda cümleyi anlama yeteneğine kavuşur. Birden çok dil de olabilir. Anne baba değişik milletlerden iseler her biri çocuğa kendi dilinde konuşursa bir değil iki düğmeye basılmış olur, çocuk iki dil öğrenir. Üç veya daha çok dil de olabilir. Çocuğa bu yeteneği veren, bilim adamlarının "evrensel gramer" diye isimlendirdiği şeydir. Evrensel gramer her çocuğun sahip olduğu ve herhangi bir dili edinmesine olanak veren prensipler manzumesidir. Bu bir kuram, doğru olup olmadığı kesinlikle bilinmeyen, kanıtlanmamış bir düşüncedir.

Ben Bir Hiçim


187

Bazı bilim adamları bu kuramı genişleterek soruyorlar: Acaba ahlak kaidelerinin de böyle bir evrensel grameri var mı? Bütün insanlara has evrensel ahlak kuralları olabilir mi? Doğarken dünyanın bütün çocuklarının yanlarında getirdikleri, her diyarda geçerli bir "doğru/yanlış cetveli." Bu kuramlar bana makul geliyor. Hatta yeni doğan çocuğun aklında milyonlarca, belki milyarlarca "düğme" olduğunu düşünüyorum. Dışarıdan gelen uyarılar, beyninin ana rahminde tamamlamasından başlayarak, "dokunup" bunları açar. Milyarlarca insanın birbirine benzer ve birbirinden farklı olarak var olmasının nedeni budur. Acaba bu düğmeler başka bir gezegende de çalışır mı? Eğer bizim gibi homo sapiens ("akıllı yaratık") türü canlılar barındıran başka gezegenler varsa, yeni doğan bir dünyalı orada yaşayanlara teslim edilse, onların dilini de yeryüzünde olduğu gibi otomatik olarak öğrenir mi? Esasında şunu soruyorum: Acaba kâinata has bir evrensel gramerin var mı? İnsanın lisan, ahlak gibi şeyleri öğrenme yeteneği kâinatın her yerinde geçer akçe mi? Sonsuz kâinatın içinde doğan, dönen, uçan, patlayan, birleşen, ayrılan gökcisimlerinin hammaddesi, onları yöneten kurallar aynı olduğuna göre, aynı kâinatta yaşayan canlılar da, belki, şekilleri ayrı olsa bile, aynı hammaddeye sahip ve aynı kurallara tabidirler.

ARILARLA AKŞAM VAKTİ Ozanköy Filayağı ağacından yüzlerce arının vızıltısı geliyor. Ağacın salkım şeklindeki tohumları büyümeye başladı. Arılar bunlar için geliyorlar. Günde iki defa. Sabahleyin güneş doğarken ve akşamüzeri güneşin batmasına yakın. Acaba neden bu saatlerde ve neden grup olarak geliyorlar? Ben dut ağacının altındaki masada oturuyorum. Bazen birkaç santim önümden arılar geçiyor. Ayağa kalkıp yürüyünce saçlarıma dolanıyorlar, kollarıma, yüzüme çarpıyorlar, temaslarını derimde hissediyorum. Filayağı ağacının dalları duta değiyor, dutunkiler zakkuma, zakkumunkiler üzerinde kırmızı tomurcuklar olan nara, narınkiler duta. Geçen yıl da bu mevsimde gelmişti arılar. Geri dönmüş oldukları için mutluyum. Birçok ülkede arılar esrarengiz bir şekilde ölüyorlar. Kovanı terk ediyorlar, bir daha geri dönmüyorlar. Demek ki hem arılar sağlıklı hem de bahçe. Bahçe ne kadar sağlıklıysa o kadar çok kuş, böcek, arı ve yaban hayatı çeker. Bir de kirpim var. Kirpim dememeliyim, çünkü kirpi dolaşan bir yaratıktır. Herhangi bir bahçeye ait değildir. Gider, gelir. Veya gelmez. Kirpi, kışları bahçede, bu tür yaratıklar için hazırladığım barınakta geçiriyor. Basit bir

Ben Bir Hiçim


188

şey. U şeklinde yan yana dört kiremit. Üzerleri dallarla örtülü. İsteyen gelip kalabilir. Kira yok. Taciz yok. Kimyevi madde, zehir yok. Eskiden akşamüstleri sürü halinde kargalar gelirdi ve Tanrı'nın bana ödünç verdiği bu dönümlerin uç kısımlarında yemlenirlerdi. Hâlâ bahçeye uğrayan birçok karga ve saksağan var, ama karga sürüsü çoktan beri uğramıyor. Belki ben burada yokken onları birileri korkuttu. Balkona bakan saçaklara yuva yapan serçeler de birkaç yıl önce damın aktarılmasından sonra başka yerde yuvalandılar. Bana sadece yemeğe geliyorlar. Nereden geliyor acaba arılar? Geçen gün yüzmeye giderken yağmur suyunun derin çukurlar açtığı toprak yolda bir karayılan gördüm. Bir metreden kısa ve ince olduğuna göre yavru olmalıydı. Arabayı durdurdum, motoru söndürdüm. Yılan hızını artırıp eksiltmeden enlemesine yolu geçti ve neredeyse doksan derece dik ufak tepeyi tırmanmaya başladı. Kayıp düşecek sandım, ama düşmedi. Vücudunun alt kısmını ters L şekline getirdi. Ters L'nin kısa kısmını tutunmak, dik kısmını tırmanmak için kullandı ve bir dakikadan az bir zaman içinde kayboldu, arkasında yuvarlanan minik taşlar bırakarak. Arılar artık yok. Hep birlikte gittiler. Nereye, Allah bilir. Yapraklar kararmaya başladı, ama gökyüzünde hâlâ parlak bir aydınlık var. Arılar geceleyin görür mü acaba? Sanmam. Görseler daha geç giderlerdi. Yarın sabahleyin olacaklar.

uyandığımda

gene

filayağı

ağacının

salkımlarında

Şimdi de yarasaların incir ağacında kanat çırptığını duyuyorum. İncirler daha olmadı. Dutlar da. Ama herhalde yiyecek bir şeyler buluyorlar ki geldiler. Çok geçmeden keskin haykırışlarıyla baykuşlar da gelecek. Tarla fareleri badem ağaçlarının kovuğuna istifledikleri kuru bademleri yemeye başlamıştır bile. Herkese afiyet olsun. Gene bekliyorum. Artık bilgisayarın tuşlarındaki harfleri zor görüyorum. Benim de arılar gibi içeri girme zamanım geldi.

Ben Bir Hiçim


189

ZARARSIZ Ozanköy Cahillik bir örtüdür. Ama ince bir örtü. Onu kaldırmak kolaydır. Biraz merak, biraz ter, biraz gayret, biraz sevgi yeter. Bu dersi bana bahçe verdi. Burasını satın aldığımda doğayı çok seviyordum, ama bahçe işinden hiç anlamıyordum. Bir ağacın altına veya çok yakınına başka bir ağaç dikilmeyeceğini bilmiyordum mesela. Ağaç her tarafından güneş görmek ve köklerini engelle karşılaşmadan yaymak ister. Onun için çevresi boş olmalıdır. Bu çam ağacını alalım. Onu servilere bu kadar yakın ekmemeliydim. Ama ektim. Çam, servilere bakan ve güneş almayan veya az alan kısmında dal çıkarmadı. Orasının gölgelik olduğunu hissetti, servilerden mümkün olduğu kadar uzaklaşmak için ters yöne eğildi. Dik değil. Aynı gün boş alanlara diktiğim çamlar büyüdü, o güdük kaldı. Nazik olduğu için yanından geçerken "Cahil, hayatımı mahvettin!" demiyor, ama içinden geçiriyordur. Okuyarak, bahçe işinden anlayanlarla konuşarak yavaş yavaş cehaletimin örtüsünü araladım. Her ağacın diğerinden uzaklığını tayin eden, olgunlaştığında kaplayacağı alandır. Fidanlar, cinslerine göre, en çok güneş ve yağmur alacak aralıklarla dikilmelidir. Zeytin, mesela, toprağın cinsine göre 5-7 metre aralıklarla dikilir. Bahçemde çok salyangoz vardı. Salyangozlardan zehir kullanmadan kurtulmanın çaresi bulundukları yerlere kâğıt bardak gömüp içine bira doldurmaktır. Bulundukları yeri arkalarında bıraktıkları gümüşi izlerden anlayabilirsiniz. Salyangozlar birayı çok sever. İçeyim diye içine düşerler ve boğulurlar. Ama bahçemde salyangozlar o kadar çoğaldılar ki, böcek ilacından nefret etmeme rağmen tarım ilaçları satan bir dükkândan salyangoz zehri aldım ve kibrit ucu büyüklüğündeki pembe zehirleri salyangoz sahalarına serptim. Ta ki bahçemde yabani yaratıkları için yaptığım küçük barınakta kış uykusu uyuyan kirpiyi keşfedinceye kadar. Uyandığında kirpiye nasıl davranacağımı, ona ne yedirebileceğimi öğrenmek için internete girdim. Kirpilerin salyangoza bayıldığını öğrendim. Belki kirpi, bol salyangoz olduğu için bahçeme gelmişti. Belki bir sürü kirpiyi de zehirli salyangoz yedirerek öldürmüştüm, cahilliğimle. Bahçede her zaman doğum ve ölüm vardır. Dallar kurur, ağaçlar ölür. Genellikle bahçıvanlar bunları kesip yakar. Oysa en iyi yöntem kuruyan dalları kesip bir yerde istiflemek, ağacı yerinde bırakmaktır. Bunlar böcekler, kurtlar, karıncalar ve diğer küçük yaratıklar için çok iyi birer barınaktır.

Ben Bir Hiçim


190

Varlıkları bahçeyi zenginleştirir. Onları yemek için daha çok kuş gelir, örneğin. Cahilliğimin üzerindeki örtü kalktıkça doğaya verdiğim zarar azaldı. Sanıyorum bu kural sadece doğaya has değildir. İnsanın cahilliği azaldıkça... Cahilliği burada bilinmesi mümkün olan bir şeyi bilmemek anlamında kullanıyorum... Başka insanlara ve dünyaya verdiği zarar da azalır. En önce kendine verdiği zarardan başlayarak.

DÜNYAYA GELDİKTEN SONRA ARTIK... Dünyaya geldikten yapabilirsiniz.

sonra

artık

hayat

sizindir.

Onunla

istediğinizi

Ama Tanrı'nın verdiği hayatla istediğini yapan veya yapabilen kaç insan var? Belki hiç yok. İnsan hür doğar, ama her yerde zincirler içindedir. Doğar doğmaz bağlanır bir ülkeye, aileye, eve, mahalleye, arkadaşlarına, suçluluk duygularına, ondan beklenenlere ve onun kendinden beklediklerine. Hayallere, ümitlere, aşklara, yarının bugünden daha güzel olacağına ve daha birçok şeye. İnsan sanki borçlu doğar. Eğer uyanmazsa bu borç -bağımlılıkların yarattığı bu kredi kartı borcu- öde öde bitirmeyecek. İnsanda zincirden bol şey yoktur. Hayatın denizine atılan mutsuzluk çıpalarının çoğu bu zincirlere bağlıdır. İnsan biraz düşünürse, aslında, kendi kendini bağladığını keşfeder. Bağlar dışarıda değil, aklının içindedir. Düğümler atıldığı gibi çözülebilir. Bir düşüncenin gelişi ve gidişi kadar büyük bir süratle. Hayatımız ödünç değildir. malımızdır. Basit bir gerçek.

Bitinceye

kadar

kullanmak

üzere

kendi

Sinema salonlarında kapıların üzerinde kırmızı harflerle "çıkış" yazar. Film hoşunuza gitmezse her an kalkıp çıkabilirsiniz. Hayat da bir tür sinemadır. Antik çağlarda, Yunan ve Roma'da ölüm bir çıkış addediliyordu. İnsanların hayat dayanılamayacak kadar çekilmez olduğunda ona son vermeleri şimdi olduğu gibi yasak veya günah değildi. Roma'da asiller ölüme mahkûm edildiklerinde, hayatlarını kendileri alarak yerine getiriyorlardı.

imparatorun

emrini

Hayatımdan bezdiğimde normalleşmek için bir yöntem bulmuştum."Dır dır etme. O kadar şikâyetçiysen çık," diyordum kendi kendime. Ve aklım başıma

Ben Bir Hiçim


191

geliyordu. Beterin beterinin beterinden uzak olduğum, yaşamaya devam etmek için birçok neden olduğu aklıma geliyordu. Geçen gün telefonda bir tanıdığımla konuşuyordum. Altmışını geçen ve yalnız yaşayan bir arkadaşının kendine bakamayacak kadar uzun yaşamaktan korktuğunu anlattı. "Her şeyini bir vakfa bağışladı. Yaşlılığında ona bakacaklar." Biraz sustu. "Ben de aynı şeyi yapmayı düşünüyorum, vallahi." Snowmobillerden ve cep telefonlarından önceki çağlarda Kuzey Kutbu'nda yaşayan Innuit Eskimolarından olsaydı, bunu kafasına takmazdı. Yük olmaya başladığında ailesi kızaklarına binip av peşinde gitmeye devam etmeden onu arkada bırakacaklardı. Karda donup ölecek veya kurda kuşa yem olacaktı. Bütün hayatını bunun böyle olacağını bilerek yaşadığı, bu gerçeği kabul ettiği için onu geride bırakanlara ve hayata dargın ölmeyecekti. Hayatını yaşlılıktan korkarak yaşamamış olacaktı. En karanlık zindandaki en kalın zincir korku ve endişedir. Yaşam düşüncelerle kontrol edilebilecek bir enerjidir. Bu öğrenilebilir. Benim yaptığım gibi, her gün "Ben korkusuzum, safım, sevgi doluyum, bencil değilim" diyerek öğrenmeye başlanabilir.

BİR GÜN YALANCIDOLMA Bir gün yalancıdolma yapmasını öğrenmeliyim. Annem öldükten sonra ne yalancıdolma ne de sevdiğim diğer yemekleri yapacak kimsem kalmadı. Ona öğle yemeğine gittiğimde sofrada muhakkak sevdiğim yemekleri bulurdum. Bulgur pilavı ile bumbar, enginar dolması, molohiya, etli taze fasulye ve kereviz, maydanoz, golyandro (kişniş otu) ve taze soğanlı yeşil salata. Ve yanında, her zaman, en çok sevdiğim yemek olan yalancıdolma. Artık ara sıra arkadaşlarımın evinde yiyorum bu yemekleri. En çok paça kafalı, şalvar ağızlı Erol'da veya Erdil'de. Her ikisinin eşi de harika yemek yapar. Ama ne kadar yakının olursa olsun hiçbir arkadaşının evinde her gün yemek yiyemezsin. Hiçbir arkadaşının karısı annen değil. Öğrenip ben yapacağım. Başka çaresi yok. Yalancıdolma yapılan bir gün gidip öğreneceğim. Kıbrıslıların yalancı dediği zeytinyağlı dolma Türkiye'de yapılanından daha basittir. İçinde sadece pirinç, nane, soğan ve biraz domates var. Bol, ama çok bol limon. Baharat, üzüm, çamfıstığı falan konmuyor. Yanılmıyorsam sadece asma yaprağıyla yapılıyor. Mevsiminde kabakçiçeğinin içi de dolduruluyor.

Ben Bir Hiçim


192

Ahh. Bunları yazarken bile ağzım sulanıyor. Annem turunç, ceviz ve kayısı macunu da yapardı. Bunlar misafirler içindi. Yapılmaları uzun ve zahmetliydi. Özellikle taze cevizden yapılanı. Acılığını almak için ceviz günlerce suda kalır, katran gibi olan su sık sık değiştirilirdi. Turunç da kireçli suda tutulurdu bir süre yanlış hatırlamıyorsam. Yoksa kayısı mıydı? Çocukluğumda bu inanılmaz lezzetli tatlılara karşı büyük bir zaafım vardı. Bunu bildiği için annem macun kavanozlarını evin değişik değişik yerlerine saklardı. Ama o kadar açgözlüydüm ki, nereye gizlerse gizlesin macunları buluyordum. Onun evde olmadığı zamanlarda titiz bir hafiyelikle kavanozları teker teker tespit eder ve macunları birer ikişer çalıp yerdim. Annem misafirler geldiğinde macun seviyesinin düştüğünü görür, misafirleri gittiğinde beni terliğiyle döverdi. Ama uslanmazdım. Sonunda çareyi kavanozları komşunun evinde saklamakta buldu. Sonra babam öldü, bizler teker teker evi terk ettik, o da macun yapmaktan vazgeçti. Erol'un rahmetli teyzesi inanılmaz bir hurma macunu yapardı. Kırmızı hurmadan. Hurmanın içinde kabuğu soyulmuş badem bulunurdu. Hurma mevsiminde teyzesi, Erol'a bir kavanoz hurma macunu verdiğinde ben de faydalanırdım. Uzun uzun yalvardıktan sonra ara sıra bir tane yedirirdi. İyice dilencileşirsem bazen ikincisini de verirdi, ama üçüncüsünü yediğimi hiç hatırlamıyorum. Ne Erol'un teyzesi kaldı ne Hisar'daki o kerpiç ev ne de, Allah bilir, hurma ağacı. Artık, hurmadan macunu yapan var mı veya başka meyvelerden? Hiç sanmıyorum. Gül yapraklarından yapılan pembe, buz parçacıklı güllü dondurma ne oldu? Sulu muhallebi? Saray Önü'nde neden sıcak gunna (yerfıstığı) satılmıyor? Bazen macun yapmayı öğrenmeyi de düşünüyorum. Ama kimden?

Ben Bir Hiçim


193

DUHULİYE Ozanköy Güneşin batışına yakın denizde sırtüstü yüzüyorum. Koyun ucunda, sulara uzanan tepeciğin arkasında, güneş denize iniyor. Ters yöne yüzünce yükselmekte olan ayı görüyorum. Beyaz bir karpuz dilimi gibi maviliğin üzerinde duruyor. Her gün bu koya gelip yarım saat yüzüyorum. Günümün en hoş zamanı. Denizi seviyorum. Kara gibi sert değil. Yumuşak, hoş geldinli, içine alıcı. Kendini bırakıp üstünde saatlerce salınabilirsin. Hiçbir şey yapman gerekmez. Su seni tutar ve kendi hareketiyle hareket ettirir. Bazen açığa çeker, bazen karaya. Kıpırtısız suya kendini bıraktığında sanki yerçekiminden kurtulur, hafifler, karadaki ağırlığını terk edersin. Bu saatlerde, her gün olduğu gibi, çobansız, serbest dolaşan keçi sürüsü, tepeden iniyor ve sahildeki düzlükte otlamaya başlıyor. Suyun sesi olmasa çıngıraklarını duyabilirim. Onların olduğu yerde güneşin neredeyse alazlayarak kuruttuğu otların kokusu var. Ben burada denizin kokusunu duyuyorum. Tam istediğim gibi. Keçilerden, üzerlerine konup kalkan kargalardan ve benden başka kimse yok. Burada insan kendini yaradılışla uyumlu ve mutlu hissedebilir, ama ben edemiyorum. Denizin yer yer yüzeyinde dalgaların yaratmadığı köpükler var. İnsanlar her yıl denize 450 milyar metreküp çöp, endüstriyel ve tarımsal atık boca ediyor. Bu köpükler sahildeki otellerin lağımlarından boşalan sulardaki sabun ve deterjan artıkları olmalı. Deniz gözlüğümün görüyorum.

camından

suda

yüzen

küçük

plastik

parçaları

Çakıllı koy, doğayla kavga halindeki tek hayvanın ardında bıraktığı plastik pisliklerle dolu. Deniz kirliliği, iklim değişikliğine yol açan hava kirliliğinden daha ileri boyutlara ulaştı. Okyanusların belli bölgelerinde, uzaydan kilometrekarelik yüzen çöplükler var.

görülebilen

on

binlerce

Plastik denizleri zehirliyor. Plastik keşfedilmeden önce denize atılan şeyler, mikroorganizmalar tarafından parçacıklarına ayrılır, doğaya geri dönerdi. Yapay bir madde olan plastiği parçalayıp ortadan kaldıracak organizma yok. O toz haline gelinceye kadar ufalır ve yüzyıllarca zehirli, düşman ve çirkin bir pislik olarak doğada kalır.

Ben Bir Hiçim


194

Ekvator'dan kutuplara her denizde, her denizin her yerinde irili ufaklı plastik var. Bunların bazıları -sayıları trilyonlara ölçülüyor- gözle görülmeyecek kadar ufaktır. 20 mikronluk, yani insan saçının çapından küçük, plastik parçacıkları var. Bazı yerlerde balıkların ana gıdası olan planktondan çok bunlardan var. Balıklar plastik parçalarını yem sanıp yiyorlar. Plastiğin mikrop tutma özelliği var. Plastik "gıdalar" balıkları zehirliyor, genetik yapısını değiştiriyor, üremelerini zorlaştırıyor. Bazılarını öldürüyor. Suda salınırken düşünüyorum: Irzına geçilen, talan edilen, dengeleri bozulan, iç uyumu altüst edilen bu dünyada insan nasıl uyum bulabilir? Nasıl huzur, nasıl mutluluk, nasıl denge? Rum tarafındaki bir süpermarketten jumbo çöp torbaları satın aldım. Her gün yüzmeye başlamadan önce bir torbayı sahildeki pisliklerle dolduruyorum. Siz bu yazıyı okuduğunuzda beşinci gün olacak. Bütün koyu ve vadiyi temizleyinceye kadar devam edeceğim. Bu benim duhuliyem, içine girmeme izin verdiği için denize ödediğim karşılık olacak. Denize, saatte, yarısı plastik olmak üzere, 675.000 kilo çöp atıldığını*, benim yaptığım işin çok önemsiz olduğunu biliyorum. Ama bana iyi geliyor. Size de tavsiye ederim. Kendinizi çok iyi hissedeceksiniz.

KUANTUM EVLİYA Ozanköy Hava çok sıcak ve rutubetliydi, ama gene de evin klimalı serinliğini bırakıp Rum tarafındaki süpermarkete alışverişe gitmeye karar verdim. Alışverişe pek ihtiyacım yoktu aslında, ama canım sıkılıyordu. Evden çıkıp birkaç saat insan arasına karışmak değişiklik olacaktı. Kapıyı açar açmaz ağustosböceklerinin yükselen sesiyle birlikte sıcak yüzüme çarptı. Ağaçların altındaki gölgeler bile sıcaktan bayılmış gibiydiler. Yol beni Mehmet'in dükkânının önünden geçirdi. Saat 11.00'e geliyor olmasına rağmen dükkân kapalı, demir bahçe kapısı sürgülüydü. Bu saatte, Mehmet'in, taş binanın loşluğunda, elinde ılık bitki çayı fincanı, vantilatörün önünde oturuyor olması gerekirdi. Acaba bir müşterisinin evine mal teslim etmeye mi gitmişti? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? Mehmet kalp hastasıydı ve baypas olmuştu. Gerçi hâlâ ayaklarının altında yay varmış gibi yürüyordu ve cin gibiydi, ama yaşı altmışı geçeli çok olmuştu. Yol boyunca dükkânın kapalı olması aklıma takıldı.

Ben Bir Hiçim


195

Tanıdıklarımız öldüklerinde -desteden kaybolan oyun kâğıtları hayatımız yoksullaşır. Gariptir. Onları sevsek de, sevmesek de.

gibi-

Rum tarafına geçince telefonum kapsama alanının dışında kaldı. Alışverişimi yaptım, torbaları arabanın arkasına yerleştirdim, arabanın burnunu Türk tarafına çevirdim. "Eğer dönüşte de dükkân kapalıysa ona telefon edeceğim" diye düşündüm. Sıkıcı trafik yavaşlatıcılardan, sönmek bilmeyen kırmızı ışıklardan, trafiğin hızını kesen radarlardan geçerek dağa tırmandım ve sahile inmeye başladım. Girne'nin girişindeki kavşağa yaklaşınca yanımdaki koltuğun üzerinde duran telefonum çaldı. Ekranda Mehmet'in telefon numarasını gördüm. Konuşmayı başlatmak için yeşil düğmeye bastım. "Sen beni aradın mı?" diye sordu. Az daha "Hem evet hem hayır" diyecektim. "Hayır" dedim. "O zaman kusura bakma" dedi ve telefonu kapattı. Kavşaktan sağa döndüm ve Mehmet'in dükkânının önünden geçip evime giden yola saptım. Farkında olmadan telefonun bir düğmesine dokunup onu aramış olabilir miydim? Arabayı kenara çektim. Telefonun arayan ve aranan numaraları kaydeden bölümüne girdim. Aramamıştım. Listesinde Mehmet'in ismini taşıyan tek kaydın önünde telefonun içine yönelik bir ok vardı. Arabayı evimin önündeki badem ağacının gölgesine park ettim. Ağustosböcekleri sıcağa aldırmadan seks çağrılarına devam ediyorlardı. Torbaları mutfağa taşıdım, teker teker boşaltıp aldıklarımı yerlerine yerleştirdim. Buzdolabından soğuk bir şişe soda açıp klimanın serinliğinde koltuğa çöktüm. Ona telefon etmemiştim. Onu merak ederken ve sağlığı hakkında endişe duyarken beni aramış olması bir tesadüf müydü? Düşünce, bir elektrik akımıdır. Mehmet'le ilgili olanı, her nasılsa, onu uyarmış, farkında olmadan bana telefon etmesini mi sağlamıştı? Düşüncelerin gücü olduğuna inanıyor musunuz? Ben inanıyorum. Kuantum fizik de inanıyor. Bir teoriye göre, şeylerin ne yapıp yapmayacağı onları izleyip izlemediğinize göre değişir. Bir şeyi gözleyerek o şeyin ne yapacağını etkileyebiliriz. Hayal bile edemeyeceğimiz kadar garip bir evrende yaşıyoruz aslında. Garip ve muhteşem.

Ben Bir Hiçim


196

METİN MÜNİR'İN İFLASI Çocukluğumda, tatillerde, bazen dedemle dayımın birlikte çalıştırdığı lokantada garsonluk yapardım. Dükkân Lefkoşa'nın o zamanki alışveriş merkezindeydi. Selimiye Camii, bandabuliya (hal), bedesten, sırıtan sessiz develeriyle Deveciler Hanı, körükleri har har eden kara demirciler, arşınla kumaş ölçen kumaşçılar, saz büken sandalyeciler, manifaturacılar, yorgancılar, bakkallar, şekerciler, dülgerler, dilenciler falan hep buradaydı. Alışverişi lokantanın aşçısı olan dedem yapardı. Garsonluk dönemlerinde peşine takılırdım. Arkamızdan, elinde köfün (kamıştan yapılmış küfe) satın alacaklarını taşıyacak olan bir garson gelirdi. Dedem, huysuz, hiddetli, çok az konuşan bir insandı. Bana konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. Alacaklarını işaret eder, kaç okka (1283 gramlık eski bir Osmanlı ağırlık ölçüsü) istediğini söyler, önlüğünün cebinden çıkardığı paralarla öder, arkasına bakmadan yoluna devam ederdi. Her şeyin en iyisini, en pahalısını alırdı. Manav, alınanları garsonun köfününe yerleştirirdi. Bandabuliyanın kapısında köfününden tavşanlar için dirifil satan bir adam dikkatimi çekti. Dirifilin ne olduğunu sormayın. Ne olduğunu bilmiyorum. Artık satılmıyor, çünkü hiç kimse evinde tavşan besleyip yemiyor. Demet halinde satılan, maydanoza benzeyen, ama daha uzun, yeşil bir ottu dirifil veya trifil. Dedemle bandabuliyadan çıktığımızda adam malını tüketmiş ve gitmiş olurdu. On-on bir yaşlarındaydım. Dirifil satmaya karar verdim. Bir ayda annemden aldığım cep harçlığının beş altı mislini, belki daha fazlasını, bir günde çıkarabilirdim. Tasarımı önce anneme açtım. Çamaşır yıkıyordu. "Delirdin galiba" diye bağırdı, sonra gözlerini gökyüzüne kaldırdı ve beni Tanrı'ya ihbar etti: "Bandabuliyanın kapısında dirifil satacakmış! Nedir benim bu çocuğun elinden çektiklerim?" Anneanneme gittim. "Yürü bre melun" dedi. Sinirli bir biçimde beyaz tülbendini başından çözdü ve hızlı hızlı yeniden, daha sıkı bir şekilde bağladı. "Seni dirifilci olsun diye mi okutuyoruz!" Projem teyzelerimi çok eğlendirdi. Günlerce beni gördüklerinde "dirifilci geldi" diye kahkaha attılar. Dayıma gittim. Gözlüklerinin üstünden beni süzdü ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Dedemden ödüm patladığı için ona açılmadım.

Ben Bir Hiçim


197

Uzun etmeyeyim. Sonunda herkesi o kadar bezdirdim ki, dirifil girişimimi finanse etmeyi kabul ettiler. Ama bir koşulla: Dirifilleri lokantanın kapısında satacaktım. "Lokantada dirifil mi satılır yahu?" diye itiraz ettim. Herkes dirifilini, alışverişini bitirdikten sonra, en son alıyordu. Kimse beni dinlemedi. Ya lokantanın kapısında satacaktım ya hiç. Boyun eğdim. Ertesi sabah lokantaya gittiğimde bir köfün dirifil beni bekliyordu. Ümitle, kapının yanında, kaldırımda mevki aldım. Dakikalar geçmeye başladı. Sokak, bandabuliyaya giden insanlarla doldu. Ama kimse durup benden dirifil almıyordu. O zaman herkesin bisikleti vardı. Lokantanın müşterileri, bisikletlerini lokantanın kapısının sağında ve solunda duvara dayarlardı. Bir süre sonra köfünüm bisikletlerin arkasında kayboldu. Galiba üç bağ dirifil sattım. İflas ettim. Günlerce benimle dalga geçildi. Teyzelerim misafirliğe gelen arkadaşlarına "dirifil işine girdiğimi ve battığımı" anlatıyor, ev kahkahalarla çınlıyordu. İşte böyle. Aklıma geldi. Anlatayım dedim. Dirifil işi istediğim gibi gitseydi belki de Ortadoğu ve Balkanlar'ın en büyük dirifilcisi olacak, bu sıcak pazar sabahı acıklı bir iflas hikâyesiyle kafanızı ütülemeyecektim.

YILANIN ÖCÜ Ozanköy Öğle sıcağında, yol kenarında, ellerindeki kürekleri piyade tüfeği gibi tutan telaşlı iki inşaat işçisini görür görmez niyetlerini anladım. Yılan kovalıyorlardı. Daha önce de, heyecanla konuşurken küreğin metal kısmını, iki eliyle, balta gibi kullanmak üzere yan tutan, böyle işçiler görmüştüm. Küreği yılanın beline indirmek için en uygun pozisyon budur. Beli kırılan yılan olduğu yerde kıvranmaya başlar. Nedense insanlara, yılanları ölümcül derecede yaralamak yetmez. Hiç hayat emaresi kalmadığını, son kıpırtısını görmek isterler. Bunun için yılanın başını ezmek gerekir. Yol veya tarla kenarından kaldırılan bir kaya parçası, yaratığın başına indirilir. Sonra, gelip geçen arabalar asfaltta bir leke oluncaya kadar ezsin diye yılan yolun ortasına atılır. Yaz aylarında, yollarda hep böyle atılı yılan görürsünüz.

Ben Bir Hiçim


198

Anadolu'dan gelen ırgatlar karayılanın zararsız olduğunu bilmedikleri için Kıbrıslılar tarafından uğurlu sayılan bu güzel yaratığı da gördükleri yerde öldürürler. İşçilere mâni olabileceğimi düşünerek arabayı yolun kenarına çektim. Ama geç kalmıştım. Açık kahverengi, koyu benekleri olan yılan çitlembiğin dibinde, beli kırılmış, başı ezik, hafif hafif titreşiyordu. İşçilerin yanında uzaktan tanıdığım bir İngiliz duruyordu. "Ben gördüm onları" dedi heyecanla. "İki taneydiler. Yolun ortasında sevişiyorlardı. İşçilere bağırdım. Ama bir tanesini kaçırdılar." Aklıma birkaç sene önce yatak odamın penceresinden seyrettiğim, sevişen iki karayılan geldi. Zeytin ağacının yanında, kuyruk kısımlarının üzerine kalkmış ve örülmüş kadın saçı gibi birbirlerine dolanmışlardı. Sıcak güneşin altında temiz siyah sırtları ve beyaz karınları cilalanmış gibi parlıyordu. Birbirlerine sarılı şekilde yere düşüyorlar, yeniden kalkıyor, tekrar birbirlerine dolanarak bir süre sonra yeniden kendilerini yere atıyorlardı. Sevişmelerinde fark edilmemesi mümkün olmayan bir enerji, acele, tutku ve zevk vardı. "Aynen bizim gibi sevişiyorlar" diye düşünmüştüm. "Kâinatın yaratıcısı, bütün canlılara bu zevki eşit dağıttı. İyi ki bunu gördüm." İngiliz, zengin bir adamdı. Yılanların seviştiği yere yakın bir malikânesi vardı. Evi karısına hediye ettiği söyleniyordu. İçine yeni taşınmaya başlamışlardı. "Bu İngiliz benim gördüğüme benzer bir şeye şahit oldu" diye düşündüm. "Ben bana kâinatın bir sırrı hediye edilmiş gibi hissettim kendimi. O cinayet işledi." Arabaya döndüm. Yoluma devam ettim. Yılanın öldürülmesinin ardından iki hafta ya geçmiş ya geçmemişti. Öğleye doğruydu. İngilizin karısı evin terasından denizi seyrediyordu. Arkasında bir hışırtı duydu. Döndü. Açık kahverengi, koyu benekleri olan uzun bir yılan kıvrılarak ona doğru geliyordu. Dehşetle kendini geri attı ve terasın alçak korkuluğuna çarpıp aşağıya düştü. Çığlığına bir komşusu koştu. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. Beli kırılmıştı. Hemen bir ambulans çağırdı, ama kadın yolda can verdi. Kadının gördüğü yılanın, kocasının öldürttüğü yılanın eşi olup olmadığını boşuna merak etmeyin. Orasını ben uydurdum. Düşmeden önce terasta kadından başka kimse yoktu. Neden oradan düştüğünü kimse bilmiyor. Arkasında yılan belki vardı, belki yoktu. Ama öykü böyle bitsin istedim. Yılanın öcüyle.

Ben Bir Hiçim


199

LAWES'UN YAPTIĞI VE YAPMADIĞI Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Aslında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi. Lawes ise Leibig'in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumlu sonuç alınca, 1841'de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak ve çarçabuk zengin oldu. Lawes'un, Londra'nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti. Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam, diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı. Bu deneyler esnasında azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı, ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot, bitkileri azdırıyordu. Ama azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece 3 tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden 50 bitki vardı. Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu. Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti. 1882'de, arazisinde, üzerinde buğday ürünü bulunan 2,000 metrekarelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı. Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu, ama artık buğday, toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. 1886'da sadece üç sap buğday büyüdü. Yabani ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani orkideler görüldü. Bir yıl sonra buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden hükümran oldu. On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi. Tarla, Romalılardan beri buğday arazisi olarak kullanılıyordu. Kendi halinde bırakıldıktan sonra yılların geçişiyle, doğal haline avdet etmeye devam etti ve ormana dönüştü. 1915'te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye 10 başka ağaç türü katıldı. 1938'de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini Bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar. Lawes'un başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan

Ben Bir Hiçim


200

postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir. Bunun için yakında hükümet, "Orman vasfını kaybetmiş arazidir, satalım da Hazine'ye para girsin" teranesiyle yeniden karşınıza çıktığında inanmayın. Kandırılıyorsunuz. Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez. Oralarda yapılacak en iyi şey, Lawes'un yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

KARDA KAYBOLAN ESKİMOLAR Kuzey Kutbu'nu kaplayan buzun kalınlığı bazı yerlerde beş kilometreyi aşar. Beyazlar tarafından "keşfedilinceye" kadar burada sadece rengeyiği, kutup ayısı, balina ve fok avlayan Eskimolar yaşardı. "Hayatta en büyük tehlike insan gıdasını teşkil eden her şeyin ruhunun olmasıdır," demiş bir Eskimo yaşlısı, Grönlandlı seyyah Knud Rasmussen'e (1879-1933). İnsan yemek için avlanmak zorundadır. Eğer avını saygısız bir şekilde öldürürse hayvanın ruhunu kızdırır. Bu tehlikelidir. Belki binlerce, belki on binlerce sene önce yerleşmişlerdi oralara. Karlı bölgelerinden hiç ayrılmadıkları, başka yerleri keşfe çıkmadıkları için beyazlarla karşılaşıncaya kadar dünyayı buzdan ibaret bir yer sanırlardı. Beyaz kâşifler kar, buz, av konusunda bilgisizdiler. Giysileri kutup yaşamına uygun değildi. Terleyince giydikleri yün, tenlerine yapışıp donuyordu. Birçoğu Kuzey Kutbu'na varamadan kahramanca can verdi. Onları yollayanlar için kahramanca, tabii. Eskimolar özel hiçbir şey ihtiva etmeyen bir noktaya varmak için bir sürü adamın neden hayatını tehlikeye attığını anlamıyorlardı. Beyaz adam için kutup, Tanrı'sız, gaddar, Allah'ın belası bir yerdi. Eskimolar için ise varlığın tamamıydı, güzellik ve yaşam doluydu. Onlar oralarda nasıl yaşanacağının ustasıydılar. Kendilerine has tanrıları, inançları, efsaneleri, gelenekleri vardı. Doğayla eldivenin içindeki el gibiydiler. Hayatları zordu. Bazen yaşamak için sağlar ölüleri yiyordu. Darlık zamanlarında ölüp sofradan kalkmak için yaşlılar elbiselerini çıkarıp dışarı çıkıyorlardı. Elleri donmak üzere olanlar bazen köpeklerinin karnını yırtıp ellerini hayvanın içinde ısıtırlardı.

Ben Bir Hiçim


201

Kız çocuklarının çoğu doğar doğmaz öldürülüyordu. Rasmussen bir köyde doğan 96 çocuk arasında bulunan 36 kızın öldürüldüğünü yazdı. Bir anne, doğurduğu sekiz kızın yedisini öldürmüştü. Sonra, kutuplar beyazların egemenliğine girdi. Askerler, misyonerler, yöneticiler geldi. Eskimolar yerleşmeye, Hıristiyan olmaya zorlandılar. İnançları, efsaneleri yasaklandı. Av peşinde bir yerden bir yere göç edemez oldular. Okula devam etmek zorunda olan çocuklar Eskimoluklarını unutmaya başladılar. Buzda yaşamanın, karda iz sürmenin, iglu adı verilen buz ev yapmanın, avlanmanın acemisi oldular. Beyazlar gibi karda kaybolmaya başladılar. Eskimolar beyazlara Kallunaat adını taktı. Kelime "yabancı" dışında açgözlü, materyalist huylu, doğayı rahat bırakmayan anlamına geliyor. Buzdan koparılan Eskimolar alkol, uyuşturucu, işsizlik ve ümitsizliğin pençesine düştü. Bazı kavimlerde intihar oranı ortalamanın beş katıdır. Eskiden hayatları zordu, şimdi zevksiz ve ümitsiz. Doğayı saymayan tanrılara tapanların sonu felakettir. Doğadan kopan, hayattan da kopar. Neşesini, sağlığını, yaşam zevkini kaybeder. Beyazlar gelmeden önce Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Tasmanya ve Yeni Zelanda'da yaşayan insanların kaderi Eskimolarınkinden fazla değişik değil. Düşünecek olursanız, hepimiz birer Eskimoyuz.

SALI GÜNÜ SANA GELEBİLİR MİYİM? Ozanköy Korktuğum başıma geldi. Alzheimer'lı kadın -adına Fezile diyelim- yemekte yanıma oturtuldu. Onu yıllardır tanıyordum. Ama o beni hatırlıyor mu? Yemekten önce yanlarına gittiğimde "Metin'i hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu kocası. Fezile, başını kısaca bana doğru çevirdi ve kocasına döndü. "Tabii" dedi. Ama yüzünde hiç hatırlama emaresi yoktu. O gece bir daha hiç yüzüme bakmadı. Sağlıklı insanın gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini değişik ifadelerle yüzünde aksettirme yeteneğini yitirmişti. Yüzünden bütün ifadeler, belki de bunların tekabül ettiği duygularla birlikte, silinmişti.

Ben Bir Hiçim


202

Misafirlerini masaya yerleştirirken -on iki kişi kadardık- kocası, "Sen Metin'in yanına otur" dedi. Hiç tepki vermeden yanıma oturdu. Masanın üzerinde meze tabakları vardı. Garsonlar beyaz şarap dolaştırmaya başladılar. Şarabından bir yudum aldı ve karşısında oturan dul kadına doğru eğildi. "Salı günü sana gelmek istiyorum" dedi. "Müsaitsen." "Bekliyorum" dedi kadın. Fezile, ara sıra şarabını yudumlayarak dul kadına konuşmaya devam etti, ama ne dediği anlaşılmıyordu. Kullandığı bazı kelimeler uydurmaydı. Diğerleri mantıklı bir silsile izlemiyordu. Dul kadın gülümseyen, "beni kurtar" diyen gözlerle bana baktı. Diğerleri kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor, gülüşüyorlardı. "Salı günü sana gelmek istiyorum, evde olacak mısın?" diye sordu Fezile birkaç defa daha ve aynı cevabı aldı. Sonra aniden yerinden kalktı ve sağımda oturan kocasının yanına gitti. "Beni çıldırtacak" diye fısıldadı dul kadın bana doğru eğilerek. "Geldiğimden beri durmadan sana gelebilir miyim diye soruyor." "Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler" dedi Fezile kocasının kulağına. "Herkes birinci bardağını bitirdi. Bana hâlâ şarap bardağı getirmediler." Haksızlığa uğramış asık suratlı bir çocuğun tonu vardı sesinde. Eğer haksızlık düzeltilmezse ayağını yere vurarak odayı terk edebilir veya duvara başını duvara dayadığı koluna dayayıp yüksek sesle ağlayabilirdi. Şarabını içip bitirdiğini unutmuştu. Boş duruyordu. "Şarap da bitti," diye fısıldadı.

bardağı

tabağının

yanında

Kocası, karşısında oturan kadına rakı doldurmakta olan garsona, "Şarabımız bitmiş, Mustafa, bir şişe daha getir" dedi. "Ve bir de şarap bardağı." "Bardağın şarap şişesinin yanında, Fezile" dedim yüzümü ona kaldırarak. "Bak orada." Elimle işaret etmeye hazırlanırken gördü. "Mmmm" dedi. Dönüp yerine oturmaya başladı. "Ne kadar aptalım." "Şarap şişesi yarıdan fazla dolu," dedi dul kadın. Fezile yanıma oturur oturmaz dul kadına seslendi. "Seni yeniden görmek ne güzel. Salı günü sana gelebilir miyim?" Garson, Fezile'nin yeni şarap bardağını tabağının sağına koyuyor. Şişeden içine beyaz şarap boşaltıyor. Şişeyi eski yerine bırakıyor. "Her şeyi unutuyor ama şarap istediğini unutmuyor," diye fısıldadı kocası kulağıma gülümseyerek.

Ben Bir Hiçim


203

Fezile'nin gençliği aklıma geliyor. Beni esir alır, sık sık kahkaha atarak, heyecanla projelerini anlatırdı. Beyaz pürüzsüz bir cildi, siyah, parlak, kısa saçları vardı. Hep zayıftı. Şimdi de öyle. Ama... Şimdi Fezile olmak nasıl bir şey? Kelimeleri ve anıları bir daha bulmamak üzere kaybetmiş olmak? Beynin kaydetmekten vazgeçmesi? Var iken yok olmak? Yaşlanmak kendi kendinin izmariti haline gelmektir. O bunun bile farkında değil.

YALNIZLAR TABURU Birkaç hafta önce bir arkadaşım (erkek), bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşıyla (kadın) çıkmaya başladı. Çiseleyen yağmurda Belgrad Ormanı'nda çamura yapışmış sarı yaprakların üzerinde yürümeler. Nar ve portakal suyu. Yeniköy'de R.R.B. (rakı, roka, balık). Tarabya'da gece yarısından sonra organik çay eşliğinde küçük parmak (el) okşamaları. Çin işkencesi yoğunluğunda mesaj bipbipleri. Ama mutlu son yakın, derken kara haber geldi. Kadın aniden bizim arkadaşın ön yeterlilik başvurusunu reddedip bilgi odasına girmesine mâni olmuş. Çok zaman geçmeden arkadaşımın arkadaşından (kadın) nedenini öğrendim. Kadın bizimkini beğenmesine beğenmiş. Amma ve lakin "gene hüsranla sona erecek yeni bir ilişkiye girmekten korktuğu için" köklü bir dış politika değişikliği gerçekleştirerek koynuna alacağına kapının önüne koymuş. Burada kilit kelime "gene"dir. Kadın bundan önce de ilişkiler yaşamış. Bunların hepsi "hüsran"la sona ermiş. O da çareyi kendini şehirdeki yalnızlar taburuna nefer yazdırmakta bulmuş. Biliyorum. Şehirde (İstanbul) hüsranla sona erecek yeni bir ilişkiye girmektense herhangi bir ilişki içinde olmamanın daha iyi olduğuna kendi kendilerini ve çevrelerini ikna etmeye çalışan on binlerce kadın ve erkek var. Boşuna uğraştıklarını söyleyebilir miyim? Hüsranla bitecek bir ilişki içinde olmak, herhangi bir ilişki içinde olmamaktan iyidir. Çünkü (hemen hemen her zaman) bir şey olması, hiçbir şey olmamasından iyidir. Belki de kâinatın olmamak yerine olmasının nedeni budur. Demek istiyorum ki, hiçbir şey olabilecekken (boşluk) bir şey oldu (kâinat) ve biz de onunla beraber meydana geldik. Fena mı oldu?

Ben Bir Hiçim


204

Aklınızı başınıza toplayın arkadaşlar. En büyük hüsranla biten ilişkiler, hüsranla bitmeyen ilişkilerdir. Başkaları buna evlilik diyor. Ama evlilik, bitmeyen ilişki değildir. Bitmeyen hüsrandır. Tamam. Tamam. Kabul ediyorum. Her zaman değil. Hemen hemen her zaman. Gene hüsranla sona erecek diye evde tek başına oturmak "gene giyineceğim" deyip denize girmek için soyunmak istememeye benzemiyor mu? İnsanın doğal hali tek başına olmak değil. Evde tek başına olmak zaman zaman iyidir, her zaman değil. Ve gerçekçi olalım. İlişkiler, Osmanlı İmparatorluğu'na benzer. Yumurtadan çıkar (Osman Gazi), beklenmedik güzellikler yaşar (Fatih/karadan yürüyen kadırgalar), zirve yapar (Kanuni), düşüşe geçer (II. Selim), toparlanmaya çalışır (II. Mahmut) ve çöker (Vahdettin). Bunun tersi mümkün değil, çünkü termodinamiğin ikinci kuralı, ilişkiler için de geçerlidir. Yeni eskir, sıcak soğur, parlaklık söner. Onun için (Mevlana'nın dediği gibi): "Ümit odasına girin. Yeis odasına girmeyin." Yararlı oldu mu?

YANIMA UZAN DEDİ Kimmeridge, DORSET Sabah erken pencereden güneşli ve parlak bir gün görüyorum. Taş bahçe duvarının üzerinde bir düzine sülün var, ikisi hariç erkek. Dişiler erkeklerden ayrı, sakin sakin karınlarını doyuruyorlar. Erkekler kıpır kıpır, zaman zaman birbirlerine efeleniyorlar. İki tanesi ben bakarken kanatlarını gerip sekerek, horoz gibi gaga gagaya geldiler ve didişmeye başladılar. Daha küçük olanı kanatlarını açıp kendini çimenlere bırakınca kavga sona erdi. Dişiler dönüp bakmadılar bile. Her cinsin erkeği, galiba, biraz salak oluyor. Sülünler buzulların geri çekilirken yuvarlaklaştırdığı tepeler ile deniz arasında uzanan geniş, yeşil tarlaların arasına serpiştirilmiş küçük korularda yaşıyorlar. Arazi sahibi onları civcivken alıp büyütüyor, av mevsiminde parasını ödeyen avcılara avlattırıyor. Bu kadar güzel bir yaratığa nasıl kıyılır?

Ben Bir Hiçim


205

"Onları avlanmak için büyütüyoruz" demişti bir zamanlar bir arazi sahibi, elinde avı protesto eden bir yaftayla beliren ihtiyara. "Biz olmasak onlar da olmayacaktı. Tanrı gibi, önce onlara hayat veriyoruz, sonra da alıyoruz." Kahvaltıdan sonra kabanımı giyip bastonumu elime alıyorum ve tarlalardan sahile doğru yürümeye başlıyorum. Evin pencerelerinden deniz görünsün diye açılan iki yanı ağaçlıklı yeşillikten geçerken, orada yemlenen sülünler gürültüyle kalkıyorlar, kısa uçuşlarla ağaçların arasında kayboluyorlar. Gürültüyü çıkaran erkekler. Dişiler ya mağrur bir şekilde adımlarını çabuklaştırarak ya da sessizce uçarak saklanıyorlar. Biraz daha yürüyünce kulaklarıma ağaç kakan bir ağaçkakanın sesi geliyor. Durup bakıyorum, ama onu göremiyorum. Tak. Tak. Tak. Çocukluğumda masasını kapının önüne çıkarıp sokakta ayakkabı tamir eden çangarın dudaklarının arasına kıstırdığı çivileri çakarken çekicinin çıkardığı sesler gibi. Tak. Çivi içeri giriyor. Tak, tak, tak. Ayağa batmaması için yassılaştırılıyor. Hava güneşli ve açık, ama soğuk. Dün eldivenlerimden birini kaybettim. Ellerim donuyor. Baston tutmayanı cebime sokuyorum. Tarlaları birbirinden ayıran demir kapıları aça kapaya koya doğru yürüyorum. İngiltere'de yürüyüşçüler için her yerde patikalar var. Hiç asfalta çıkmadan, İngiltere'yi bir boydan bir boya tarlaların ve koruların içinden geçen bu patikalarla kat edilebilirsiniz. Deniz kenarına varınca bir kayanın üzerine oturuyorum. Ve, neden bilmem, birdenbire aklıma yıllarca önceki o sabah geliyor. Ölmeden önce yaşlı adamı hastanede koğuştan alıp tek kişilik bir odaya götürdüler. Karısı, üç kızı ve iki damadı ziyarete gediklerinde yastıklara dayalı, uyanıktı. "Yarın İzmir'de olacağım" dedi. Tedavi için İzmir'den gelmişti. Yıllarca gidip geldiği halde Ankara'dan nefret ediyordu. Karısına "Yanıma uzan" dedi. Kadın yüzünde utangaç bir tebessüm, ne yapayım, der gibi kızlarına ve damatlarına baktı. "Hadi biz dışarı çıkalım" dedi damatlardan biri. Kapı kapanırken şişman, yaşlı kadın yatağın ucuna ilişmiş, kocasının yanına uzanmak üzere ayakkabılarını çıkarıyordu. Erkek olduğum için ihtiyar adamı çok iyi anlıyorum. İstememesine rağmen yatakları ayırmışlardı ve yıllardan beri birlikte yatmıyorlardı. Zaman zaman yanına yatmak istediğinde kadın onu kabaca itip dışarı çıkarıyordu. Bir kadınla birlikte olma isteği bir akarsuyun beraberinde getirdiği kum ve çamurla kendini tıkaması gibi içini tıkamıştı. Bu tıkanıklı duygusuyla birlikte ölmek istemiyordu. O gece öldü. İstediği yere gidebilmesi için vücudu ruhunu serbest bıraktı ve belki o da, önceden kararlaştırıp haber verdiği gibi, İzmir'e gitti.

Ben Bir Hiçim


206

Ortalıkta kimse yok. Teknelerin üzeri örtülü. Yazın deniz sporcularının kullandığı tek katlı kulüp binası kapalı ve kilitli. Uçurumların altında, dalgalarda, demir atmış küçük tekneler gibi sallanan martılar oturuyor. Hurilerle birlikte olduğunu umarak ihtiyarın ruhuna bir selam yolluyorum ve kalkıp aynı yoldan eve dönüyorum.

ELİNİ TUTMAK ZORUNDA KALABİLİRİM Telefon çaldı. Belda. Hafta sonunda Münih'te buluşacaktık. Kentin dışında, ormanın kıyısında, göllere yakın bir evde kalıyor. İki günlüğüne gölde yüzecek, ormanda, ağaçların gölgesinde gezinecek, Münih'te, tropiklere seyahat edenler için eşyalar satan dükkânı dolaşacak, etnik müzik satan dükkâna uğrayacak ve uzun uzun konuşacaktık. "Seninle açık konuşmalıyım,” dedi. “Gelemeyeceksin." Çok uzun yıllardan beri Almanya'da kaldığı için Türkçesi bir garip olmuştu. Benimkinden de garip. "Berlin'e gitmek zorundayım" dedi. "Bir düğüne. Bir kız arkadaşım evlenecek. Kanserli bir arkadaşım. Çok az ömrü kaldı. Daha 35 yaşında değil. Ölmeden önce evlenmek istiyorlar. Onunla beraber olmak zorundayım." Felsefe, yani aklı sevmek, hayal kırıklığına uğrayanlara yol gösteren bir haritadır. Eğer bir şeyi çok istersen olmaz. Olsa da hayal ettiğin gibi olmaz. Hiçbir şey istemezsen, olan her şey bir ikramiye gibidir. Piyangodan bir şey çıkması gibi. "İstanbul'dayken sana anlatmıştım," dedi. Oysa anlatmamıştı. Ya da başkasına anlatmıştı da bana anlattığını sanıyordu. Ya da bana anlatmıştı da unutmuştum. "Yirmi sekiz yaşında kanser oldu. Hakkında hiçbir şey bilinmiyor bu kanserin. İki sene önce Berlin'e taşındı. Berlin'de bir hukuk bürosunda çalışmaya başladı. Taşındıktan kısa bir süre sonra doktoru ona tedaviden ümit kalmadığını, en çok iki sene sonra... En çok iki senesi kaldığını söyledi. Berlin'e yeni taşınmıştı. Birileriyle konuşmalıydı. Orada arkadaşı yoktu. Hiç kimseyi tanımıyordu. Büroda bir adama gitti ve ‘Birisiyle konuşmak zorundayım. Seninle konuşabilir miyim? Ancak konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim’, dedi. "Birbirlerine âşık oldular. Harika ve korkunç bir aşk masalı. Ama artık çok az ömrü kaldı. Belki bir hafta daha yaşayabilir. Evlenmeye karar verdiler. Gideceğim. Sana haber vermek zorundaydım. Kusura bakma." O günden bu yana bu kelimeler hiç aklımdan çıkmıyor: Konuşurken. Elini. Tutmak. Zorunda. Kalabilirim. Konuşurken elini tutmak zorunda kalabilirim.

Ben Bir Hiçim


207

Belda ile aramızdaki konuşma, geçen Cuma günü geçti. Şimdi gidip dönmüştür. İstesem onu arayabilir ve ne olduğunu ve nasıl olduğunu ve orada kimlerin bulunduğunu öğrenebilirim. Ama aramayacağım. Öğrenmek istemiyorum. Artık canım Münih'e de gitmek istemiyor.Tanımadığım ve belki de daha ölmemiş olan bir kadının yasını tutuyorum.

UÇAN DAİRELERİN KAÇIRDIĞI ADAM Ozanköy Niyazi'de karşılıklı oturmuş kebaplarımızı beklerken Rütbeli bombasını patlattı. "Ben sıfırlandım," dedi ciddi ciddi. "Uçan daireler beni kaçırıp yaşımı sildiler. Benim artık yaşım yok. Yaşsızım." Gözlerini gözlerimden ayırmadan, buzdolabından olmaması birkaç defa tembihlenmiş birasından bir yudum aldı. "İstersen gül," dedi. Bir an düşündükten sonra gülmemeye karar verdim. "Nasıl oldu?" diye sordum. "Onu anlatamam" dedi. "Ama şunu söyleyebilirim. Başka özellikler de kazandım. Onlar da sır. Bir tek telepatimin çok güçlenmiş olduğunu açıklayabilirim." Yaş gününde çocukluk sevgilisiyle karşılaşacağını hissetmiş. Sokağa çıkmış. Birkaç dakika sonra burun buruna gelmişler. "Hatırladı mı yaş günün olduğunu?" diye sordum. "Hatırlamaz olur mu? Yaş günüm olmasa o saatte sokakta işi ne?" Rütbeliyle arkadaşlığımız o kadar eski ki, yumurtadan tanışıyoruz diyebilirim. Liseden sonra fikri uçan dairelere sabitlendi. Uçan dairelerle ilgili yayınları izlemeye başladı. Gökleri taramak için teleskop satın aldı. Para denkleştirdiğinde uluslararası uçan daire kongrelerine katıldı. Yüzüne baktım. Aynen sıfırlanmadan önceki haline benziyordu. Alnında ve kaşlarının arasında derin çizgiler vardı, kurumuş bir göl zeminindeki çatlaklar gibi derin. Saçları beyazdı. Yanakları yüzünde durmaktan sıkılmış gibi omuzlarına doğru ilerlemeye başlamışlardı, aşağıda belki daha ilginç şeyler buluruz düşüncesiyle belki. "Sıfırlandığın belli oluyor" dedim.

Ben Bir Hiçim


208

Keh, keh, keh güldü. Ne ciddiydi, ne şaka yapıyordu. Bazen öyle haller vardır. Gözleri her zamanki gibi muzip ve gülücüklüydü. Yaşam boyu karşılaşmış olduğu talihsizlikler, sorunlar falan neşesini eksiltmemişti. "Allahtan hiçbir şeyi dert etmiyorum" demişti bana bir gün. Hep doya doya yaşamış olduğunu söylerdi. Birçoklarının emekli olduğu yaşa düzenli hiçbir iş yapmadan varmıştı. Kendi dâhil hiç kimsenin bilmediği bir nedenle askerlikten muaf tutulmuştu. Hiç çalışmadığı bir işten emekli maaşı alıyor, onunla geçiniyordu. Sabahları saat üçe doğru yatar, her gün öğleden sonra birkaç saat uyurdu. Basılmamış ve basılmayacak bir sürü romanı, yazılı olmadığı için hiçbir orkestranın çalmadığı ve çalmayacağı eserleri vardı. Birçok insan yıllar geçtikçe değişik şekillerde değişir. Rütbeli çok az değişmişti. Çok az insanın becerebildiği bir şeyi yapıp çocuk kalmıştı. Rastlayabileceğiniz en temiz insandı. Sanki bütün pisliklerden sıfırlanıp öyle doğmuştu. Hayatında hiç kimseye kötülük yapmamış, hiç kimse hakkında kötü konuşmamış, hiç kimseyle ilgili kötü bir şey düşünmemişti. Hiç kimseyi kıskanmamıştı. Tanıyan herkes onu seviyordu. Başkalarının karısına kızına sulanmamıştı diyemeyeceğim ama hiç kimsenin malında gözü yoktu. "Uçan dairelere söyle" dedim, "Gelecek defa geldiklerinde beni de kaçırıp sıfırlandırsınlar." Bu defa keh, keh, keh diye ikimiz de güldük.

KEDİLİ EVDE KADINLARLA Odaya girdiğimde kadınları üzerinde duman tüten izmarit yüklü küllükler arasında yerde oturur buldum. Arkalarını ipek yastıklara dayamışlar, çoraplı ayaklarını uzatmışlardı. Blucinli, makyajsız, rahattılar. Halının üzerinde devam etmekte olan bir öğleden sonra çayı vardı: Yaş ve kuru pasta tabakları, içinde beş altı siyah ve beyaz çikolata küresi kalmış yeşil karton bir kutu. Ahşap tepsinin ortasında, soğumasını geciktirmek için küçük bir yorgan giydirilmiş bir çaydanlık. Fincanlar, kaşıklar ve eski bir şekerlik. "Bana da çay var mı?" diye sordum, konuşmalarının içine girerek. "Biraz sonra hazır olacak," dediler. Yere oturup arkamı duvara dayadım. Ev ile soğuk kış günü arasında duran pencerenin kenarlarından sızan soğuk hava buzlu parmaklarını ensemden aşağıya daldırdı.

Ben Bir Hiçim


209

Birçok kadının arasında tek erkek olmanın hoş bir tarafı var. Çocukken hamama götürülmek ve bakır tasları mermere çarpıp kubbede çınlarken ıslak kadın vücutlarına bakmaktan kalma bir anının sıcaklığı belki. Kadınlarda, erkeklerde olmayan bir birlikte olma ve paylaşma rahatlığı var. Dört beş erkek, bir arada, bu kadınların olduğu kadar çocuklarla çevrili, kedili, kekli rahat olamaz. Beni ilgilendirmeyen şeyler konuşuluyor. Sırtında İskoç yeşili kadife bir elbise, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu içeri girdi. Kadınların bir üst katta video seyreden çocuklarından biri. Arkasını bize dönüp oturdu, sırtını radyatöre dayayarak elindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. Kadınların birinin aklından şunlar geçti: "Odalar ne kadar çok değişik şeyi içlerine alabiliyor! Ben karşında değil, yanındaydım. Yastıklar duvara dayalı değildi. Yatak gibi yere sermiştim onları ve biz mavi yorganın altında seninle beraberdik. Gündüz değil, gece idi. “Gene mumları yakmıştım. Sevişirken kedi yavrusu üzerinde dolaşıyordu. Sana 'kediler gördüklerini anlatabilseler halimiz ne olurdu?' diye sormuştum. Şimdi oda o an yerine bu anı ihtiva ediyor." Kadınlardan biri fincanlara çay doldurmaya başladı. Şekerlik ve sütlük elden ele geçiyor. Kaşığın fincan içerisinde dolaşmasının çıkardığı sesler duyuluyor. Parmaklar pastalara uzanıyor. Biri çakmakla mumları yakıp bakır tepsinin üzerine dizmeye başlıyor. Kayık biçimindeki mumların her birinin içerisinde üç alev yükseliyor. "Mumlar çok güzel. Nereden aldın?" diye soruyorum. "Paşabahçe'den." Parmaklarını yakmamaya itina göstererek -çünkü çakmağı yan tutunca alev insanın elini yakabilir- mumları yakmaya devam ediyor. "Ama kaliteli değiller. Hemen eriyiveriyorlar. Türkiye'de iyi mum bulmak mümkün değil." Kucaktan kucağa okşanma seferine çıkan yavru Van kedisi bana gelince duruyor. Başını boynuma dayayıp sıcak vücudunu aşağıya kalbimin olduğu yere doğru sarkıtıp gözlerini kapatıyor. "Eğer kediler demiştim ona.

gördüklerini

anlatsalardı

onları

Ben Bir Hiçim

evlerimizde

tutmazdık"


210

HELEN HANIM'IN KUYUSU Ozanköy Bahçıvan hortumla ağaçları suluyor. Ocak ayında. Görülmüş şey değil. "Bu sene hiç yağmur yok" dedi yanına yaklaşınca. "Geçen sene gene biraz vardı." Yere diz çöküp parmaklarıyla toprağın derisini kaldırdı ve çiyin ıslattığı zeminin altındaki kuru toprağı gösterdi. Başıyla bahçenin yola bakan tarafını işaret etti. "O tarafta otlar sararmaya başladı." Temiz havayı içime çekip başımı yukarı kaldırıyorum. Serinliğin koyu bir mavilik verdiği gökte güneşe kafa tutacak tek bulut yok. "Çiçekler açtı. Bu mevsimde çiçek açtığını hiç görmedim." Adaya geldiğimden beri yağmur yağmadı. Yürüyüşe şapkayla çıkıyorum, güneşi gözlerimden uzak tutmak için. Ya hiç yağmur yağmazsa? "Helen Hanım'ın bahçesinde Rumlardan kalan bir kuyu var" diyor bahçıvan. "Yirmi dört saat gürül gürül su çekiyorduk. Şimdi bir saat zor." Helen Hanım. Helen Hanım kim? Dün Alevkayası ile Esentepe arasındaki orman yolunda yürürken dört beş sene öncesinden pınarıyla hatırladığım, kesif bitki kokulu bir yere geldim. Orada, yolun kenarından yükselen çamlı sarp kayadan sular sızar, yolun kenarında birikintiler meydana getirirdi. Yağmur yağınca, su birikintileri taşıp yamaçtan aşağı akardı. Kayanın üzeri ıslak yeşil/sarı yosun ve likenlerle kaplıydı. Kaya kemik gibi kurumuş, yosunlar dökülmüştü. Ya hiç yağmur yağmazsa? Ne bu yıl, ne gelecek yıl, ne de ondan sonraki yıllar... Yaprakların üzerinde gittikçe kalınlaşan toz tabakaları, kuruyan ağaçlar, etten dışarı çıkan kırık kemiğe benzeyen kurumuş dallar. Aman vermeyen bir kuraklık ve kıtlık. "İnananlar azaldı" diyor bahçıvan. Onun için açıklama basit. İnananlar artarsa yağmur artar, azalırsa azalır. İnsanların üzerinden gözlerini ayırmayan, ceza ve mükâfat dağıtan, her yerde hazır ve nazır bir güç var. Herkes inansa, gece gündüz alınlar secdede olsa, endüstri ihtilalinden bu yana gökyüzüne salınan ve dünyanın iklimini değiştirmeye başlayan karbondioksit azalmaya başlar mı? "Tanrı da kendi koyduğu kurallara itaat etmek zorundadır," demişti Einstein. Kâinatta hiçbir şey ışıktan hızlı gidemezse Tanrı da gidemez, demek istiyordu.

Ben Bir Hiçim


211

Yerçekiminin kuralları inananlar için de, inanmayanlar için de aynıdır. Bir uçurumdan aynı anda atlasalar, sofu da, Allahsız da saniyede 9,8 metre ivme kazanarak yere düşecek. İnananların karbondioksiti ile inanmayanların karbondioksiti arasında hiçbir fark yok. Tanrı kendi koyduğu kuralları duayla değiştirir mi? Kimin açıklamasının doğru, kiminki yanlış, kim bilebilir? İnanmak hayatı basitleştiriyor, sorgulamak zorlaştırıyor. Bahçenin bütün dönümleri taze, capcanlı, serin bir yeşillik kaplı. Yapraklarını ayırınca siklamen çiçeklerinin tomurcuklarını görüyorum. Yenidünya çiçek açtı. Ama her şey büyümeden sararabilir, mart aylarının beni alıştırdığı o yeşil, çiçek, arı ve kuş sesi patlamasına bu yıl şahit olamayabilirim. Bahçıvanı sulamasına bırakıp yumuşak çimenleri tabanlarımda hissede hissede portakal ağacına doğru yürüyorum. Bir portakal kesip tırnaklarımı etine geçiriyorum ve kabukları soymaya başlıyorum. Parmaklarımın ucu sararıp yapış yapış oluyor, burnuma narenciye yağının kokusu geliyor. Meyveyi ikiye bölüyorum ve bir dilim ayırıp ağzıma sokuyorum. Portakalın suyu dişlerimden ve dilimden dilimi çevreleyen kanala akıyor. Hazla çiğniyorum. İyi ki değiştiremeyeceklerimi kabul etmeyi bana öğrettiler. "Helen Hanım'a söyle" diyorum bahçıvana, "Kafasını bozmasın. Her şey olacağına varır."

HAYALET YILDIZLARIN IŞIĞINDA Ozanköy Her gün sabahleyin uyanmak tekrarlanan bir mucizedir. Fark etmeden içinde yaşadığımız mucizelerin belki en az farkına varılmış veya en fazla yok sayılmış olanı. Uyku her gece insanı tutsak alır ve gözleri bağlı bir rehine gibi, bilinmeyen, keşfi mümkün olmayan bir diyara götürür. Oradan hiç dönemeyebiliriz, dönmediğimizi bile fark etmeden götürüldüğümüz yerde kalabiliriz. Ama dönüyoruz, dağarcığımızda bu tutsaklıktan getirilmiş rüyalar, bilinmeyen diyarın esrarengiz ganimeti. Uyku her gece aynı yere yapılan ama sırrı belki de hiçbir zaman çözülemeyecek olan bir yolculuktur. Her sabah uyanmak tutsaklığın bitmesi, yeni bir günün içine dalmak için serbest bırakılmaktır.

Ben Bir Hiçim


212

Uyanıyorum ve her şeyin bir anlamda değişmiş, bir anlamda aynı kaldığı dünyaya, orada oynadığım role geri dönüyorum. Hiçbir şeyin kesin olmadığı dünyada herşey kesin ve yerli yerindeymiş gibi geliyor bana ve size. Çok sevdiğim bu evde, en çok sevdiğim yer içinde uyandığım, doğuya bakan bu odadır. Beyaz elişi perdeler, sandık, yastıklar, resimler, renklerini değişik bitkilerden almış halılar, koyu kahve renkli budaklı ahşap, kitaplar. Yılın değişik aylarında değişik açılardan gelen güneş pencerenin şeklini odada dolaştırır. Misinanın ucundaki kristal yuvarlağın içinden geçerek karşı duvarda küçük, yeşil, kırmızı, sarı renk topçukları meydana getirir. Bazen renk topçuklarını duvarda dans ettirmek için kalkıp topu oynatır, sonra onları seyretmek için yatağa geri dönerim. Bu ışınların içinde, evimi bombardıman eden, atomdan küçük parçacıklar var, ama onları görmek imkânsız. Neyi görüp neyi göremediğimiz ilginç bir konu. Her yaratığın göz yapısı değişiktir. Her yaratık yaşamını sürdürmesine en uygun görme yeteneği ile donatılmıştır. Biz, var olan şeylerin kısıtlı bir bölümünü görebiliriz. Ne atom altı parçacıkların dansını seyretmemiz mümkündür ne de uzaklıkları ışık yılları ile ölçülen yıldızları. Geçen gün, bir yerde, 17 yıldan beri yörüngede bulunan Hubble uzay teleskopunun dünyaya 13 milyar ışık yılı uzaklıkta bir yıldızın varlığını keşfettiğini okudum. Bunun anlamı şudur: Bu yıldız dünyadan o kadar uzak ki, ışığının bize gelmesi 13 milyar ışık yılı sürdü. Bir ışık yılının uzunluğu 9.460.730.472.580,8 kilometredir. Kastedilen yıl ise Roma İmparatoru Julian'ın takvimindeki 365,25 gün veya 31.557.600 saniyedir. Hubble'ın gördüğü o yıldız muhtemelen artık yok. Milyarlarca yıl önce içine çöküp bir kara delik haline geldi. Belki infilak edip toz halinde kâinata dağıldı. Işığı bize hayali bile mümkün olmayan mesafeleri aşıp gelen yıldızların çoğu veya hepsi belki artık yoktur. Geceyi olmayan, hayalet yıldızların ışığı mı aydınlatıyor? Her şey çok karmaşık ve esrarengiz. Uyandıktan sonra, ayakları terliklere sokup uykunun ters istikametine yürümeye başlamadan önceki tembellik dakikalarında, bugün, bunları düşünüyorum. Ama köşe yazarlığı yemek yoğun bir iştir. Bana müsaade. Aşağıya inip esrarengiz ve karmaşık olmayan bir kahvaltı yapmak istiyorum.

Ben Bir Hiçim


213

DENGE İri bir karga korudaki parke yolda bir ekmek parçası gagalıyor. Gagasını kaldırıp kazma gibi ekmeğe indiriyor, ağzına aldığı sokumları yutmak için başını kaldırıyor. Ekmeği gagalamaya devam etmeden önce, başını sağa sola çevirerek ortalığı kontrol ediyor. Ona yukarıdan bakan otuza yakın güvercin var. Güvercinler yolun hududu olan taş duvarın desteklediği toprağın üzerindeki çimenlerde kaynaşıyorlar. Birkaç tanesi kalkıp karganın yanına iniyor. Onları üç dört güvercin izliyor. Arkalarından başkaları geliyor. Guk guk guk sesleri çıkararak, dans eden gelinle damadı ortalarına alan düğün davetlileri gibi, kargayı çevreliyorlar. Yavaş yavaş ona yaklaşıyorlar. Karga rahatsız oluyor, gaaaak diye bağırarak kalkıyor ve biraz önce altındaki çimenlerde güvercinlerin oturduğu ağacın alt dallarından birine konuyor. Güvercinler sırayla ekmeği gagalamaya başlıyor. Karga, dalında, sessiz, ekmeğini yiyen güvercinleri izliyor. Çimenlerde kalan güvercinler de kalkıp ekmeğin bulunduğu yere, ıslak parkelerin üzerine iniyorlar. Sonra aniden, hepsi birden havalanıp uzaklaşıyorlar. Birkaç adım atınca nedenini anlıyorum. Karganın üzerinde oturduğu ağacın altındaki çalıların arkasında canı güvercin çeken bir kedi var. Kedi başını kaldırıp kalkan güvercinlere bakıyor. Yolun diğer yanındaki ağaca yavru bir karga konuyor. Kedi duvardan atlayıp boşta kalan ekmeğe yaklaşıyor ve bir ayağıyla yere bastırıp kenarından ısırmaya başlıyor. Yeni gelen karga dalında gaaak gaaak ötmeye başlıyor. Korudaki diğer kargaları çağırıyor. Kargalar ağaçların üzerinden süzülüp geliyorlar, çevredeki ağaçların dallarına konuyorlar. Kedi tedirgin oluyor, sık sık başını çevirip onlara bakıyor. Kargalardan biri, savaş uçağı gibi kedinin üzerine dalıyor ve gaaak gaak diye sesler çıkararak üzerinden geçiyor. Başka bir karga kedinin üzerine dalarken birkaç karga daldan yola inip kediye doğru zıplamaya başlıyor. Onlara başkaları katılıyor. Kedi başını çevirip dişlerini gösteriyor. Kargalar kalkıp biraz uzaklaşıyorlar, sonra kısa kısa uçarak tekrar kediye yaklaşmaya başlıyorlar. Sayıları artınca kedi bir nefret miyavlamasıyla sırtını ekmeğe dönüyor ve atlayıp ağaçların arasında kayboluyor. Bir karga ekmeği gagalamaya başlarken diğerleri etrafında sıra bekliyorlar.

Ben Bir Hiçim


214

Bütün bunlar birkaç dakikada oluyor. Durduğum yerde, eldivenli ellerimle gevşeyen kaşkolumu boynuma sıkıca sarıp kargaların yanından geçiyorum. Beni umursamıyorlar. Evlerin bacalarından çıkan kömür dumanının kokusu ile ıslak koru kokusu birbirine karışıyor. Arabamı park ettiğim yere doğru yürüyorum. Saat on bir. Sahil yolundan, Boğaz'dan, karşı yakadan ve her taraftan şehrin gürültüsü geliyor. Tanrı verir ama dağıtmaz der Haitililer. Her yaratık, insan hayvan, koparabildiğini koparabildiği sürece, kopartır. İnsan dışındaki yaratıklar için bu doğaldır. İnsan eşitlik, adalet, insaf gibi kendi imalatı konseptlerle bunun üstüne bir şal germeye çalışır. Ama doğada eşitlik, adalet, insaf yoktur. Sadece denge vardır. İnsanın eşitlik, adalet, insaf diye diye altüst ettiği bir denge.

ÇEYİZ Ozanköy Keklikler çığlıklarla havalanınca aklıma o gün geldi. Üç veya dört yaşında olmalıydım. Babamla beraber, Yağmuralan'da, evimizin arkasında bunun gibi bir çam ormanında, buna benzer bir toprak yolda yürüyorduk. Yerde yatan bir keklik gördük. Koşup kekliğe dokundum. Yumuşak tüylerinin altında vücudu sıcaktı. Kaldırınca kafası yere sarktı. Gözlerindeki ışık boşalmıştı. Babam kekliğin bir kartalın veya şahinin gagasından düşmüş veya onu vuran avcıdan kaçmış olabileceğini söyledi. O gece gaz lambasının ışığında annemin keklik suyunda pişirdiği pirinç çorbasını yedik. Beyaz çorbanın limonlu tadını, yumuşamış pirinç tanelerinin dilime temasını hâlâ hatırlıyorum. Veya hatırladığımı sanıyorum. O gün çocukluk hafızamdaki ender mutlu günlerden biridir. Dayaksız, korkusuz, gerginliksiz bir gündü. Bunu bir süre yanımızda kalmak üzere Lefkoşa'dan gelen Tayyibe Teyzem sağlamıştı. Misafirler evlerdeki denklemi hiç olmazsa kısa bir süre için değiştirir. Teyzem yanında hediye dolu bir sepet getirmişti. El işlerinde çok mahirdi. Bana kazak örmüştü. Trodos Dağlarının kuzey yamaçlarında, ağaçlarının köyün içine kadar girdiği Yağmuralan, bugün olduğu gibi o gün de adanın en ücra köyüydü. Ada içinde bir adaydı. Kıvrımlı dar yollardan, burunlu yavaş otobüslerle Lefkoşa'dan oraya gelmek gelmek neredeyse bütün günü alırdı. "Şeher"den bir ziyaretçi ender bir şeydi.

Ben Bir Hiçim


215

1960'larda toplumlar arası çatışmalar başlayınca Yağmuralanlılar canlarını kurtarmak için Türklerin yoğun oldukları bölgelere kaçtılar. Orman köyü üzerinden geçip aşağılara, Yalya'nın üst başına kadar indiler. Dere kurudu. Köy yıkılıp kayboldu. Bugün sadece birkaç duvar ayakta duruyor o günlerden ve yabanileşmiş birkaç gül ve meyve ağacı. Tayyibe Teyzem hiç evlenmedi. Çeyiz sandığındaki tığ işi çeyizlerini keten üzerine renkli ipliklerle işlenmiş masa örtüleri, kahve altlıkları, çarşaf ve yastık kenarlarını parasız kaldıkça zengin arkadaşlarına sattı. Yıllarını, tek başına, kör, sağır ve dilsizleşen, bütün gün yatakta nefes alan bir tahta gibi yatan yatalak anneanneme bakmakla geçirdi. Kapısını herkese kapattı. Yaşlandı, acayipleşti, yavaş yavaş aklını kaybetmeye başladı. Son günlerinde evine kilitlendi, kimsenin haberi olmadan, günlerce yemek yemeyip su içmeyerek kendi kendini öldürdü. Keklikler sürü halinde aynı anda kalkıp çamların arasından tepeye doğru kayboldular. Orada taşıdığı konuşmaları çoktan unutmuş telleri kopuk, eski, beton, İngiliz sömürge zamanından veya cumhuriyetin ilk yıllarından kalan bir telefon direği var. Beşparmak Dağları’ndaki Arapköy'de orman bekçiliği yaparken babamın görevlerinden biri evle Alevkayası’ndaki merkez arasındaki manyetolu telefonun sürekli çalışıyor olmasını sağlamaktı. Tel koptuğunda, ya da keçilerini ormana soktukları için babamın ceza kestiği kızgın köylüler tarafından kopartıldığında, babam yola çıkar kopuğu buluncaya kadar, bazen gün boyu yürüdü. O yürüyüşlerden konuşamayacak kadar yorgun döndüğünü çok hatırlıyorum. Bu yürüyüş galiba ormanda değil aklımda geçecek. Tayyibe Teyzem’in hayatta kalan bir arkadaşı var. Galiba nerede oturduğunu biliyorum. Bir gün ona uğrayıp teyzemden satın aldığı el işlerine bakmak istediğimi söylemeliyim. Kızına çeyiz olarak almıştı. Evlendikten birkaç yıl sonra kız araba kazasında hayatını kaybetti. Belki bir tanesini ondan satın alabilirim.

Ben Bir Hiçim


216

MUCİZE Filmden sonra sinemanın yakınlarındaki bir lokantaya gittik. Paltolarımızı garsonun yanımıza çektiği sandalyenin üzerine koyup cam kenarında iki kişilik bir masaya oturduk. Gündüz olsaydı ağaçları ve Üsküdar damlarının üzerinden, uzakta Marmara'yı görebilecektik. Ama sırtını karanlığa dayamış olan cam, bu saatlerde dışarıyı değil içeriyi gösteriyor. Onunla üçüncü buluşmamdı. Yemek yemek istemediğini söyledi. Birer kadeh kırmızı şarap ve bir peynir tabağı ısmarladık. Jack Nicholson ile Morgan Freeman'ın Bucket List'ini seyretmiştik. İnsanın için ısıtan bir filmdi. Neden bilmem, havadan sudan konuşurken birdenbire, "Ben artık galiba hiç mucize yaşamayacağım" dedi. Mucizeden kastın ne diye sorunca cevabı şu oldu: "Keyifle ve coşkuyla uyanmak bir mucize. İnsanın dünyayı o yaratmış gibi hissetmesi. On yedi yaşında sabahları kalktığımda perdeyi çekip dışarı bakarken içimde müthiş bir sevinç hissederdim. Artık bu hissi yılda birkaç kere duyuyorum. Belki de insan her şeyi kanıksıyor. Ya da görme kabiliyetiyle ilgili bir şey. Belki mucizeler olmaya devam ediyor ama insan görme yeteneğini kaybediyor." Şarabından bir yudum aldı. "Ben artık mucize yaşamayacak mıyım? Bunu bir arkadaşıma sorduğumda bana, 'Yetişkinlerin dünyasına hoş geldin' dedi. Yetişkinlerin dünyasında mucize yok mu?" Otuz altı yaşında. Benim, yetişkinler dünyasının kıdemli bir üyesi olarak bu sorunun cevabını bilebileceğimi mi sanıyor? Aklıma yeni doğmuş, iki üç günlük kuzular geliyor, çocukluğumda köyün ağıllarında gördüğüm. Hayatın yeniliği, dünyanın güzelliğiyle sarhoş, meleyerek, kendi boylarının bir iki misli yükseğe zıplayan kuzular. Yanlarında memeleri süt dolu anneleri, kuşlar, gökyüzü, ilkbahar yeşili tarlalar ve hoş kokulu esintiler yollayan çamlı dağlar. Daha bıçak görmemiş. Bunu ona anlattım. "Ama hiç havaya zıplayan bir koyun görmedim" dedim. "Belki yaşla ilgili bir şey." Ama gerçekten yaşla mı ilgili? Ben, 64 yaşında, artık "mucize" görmüyor muyum? Galiba ilk yıllarımızda dünyayı olduğu gibi görüyoruz, sonra oldurulmuş olduğu gibi. Yılların sırtımızı mindere getirmesine izin veriyoruz. İstediğimiz gibi değil, başkalarının istediği gibi oluyoruz. Kirletilen, çirkinleştirilen çevrenin, mesai ve emeklilikten ibaret hale gelen hayatların dünyanın gerçek yüzünü gözlerimizden saklamasına izin veriyoruz.

Ben Bir Hiçim


217

Oysa dünya, ona can veren güneşle arasındaki titizlikle ölçülmüş hayat veren uzaklık, sonsuz çeşitleriyle yaşam başlı başına birer mucizedir, kâinatı meydana getiren sonsuz, soğuk, cansız karanlıkların içinde ne kadar inanılmaz bir istisna olduğunu düşünecek olursanız. Her tohum bir mucizedir örneğin, çünkü içinde kâinatın zekâsının bir parçasını saklar. Her tohumun her hücresinin ayrı bir işlevi var. Kimisi kök olacak, kimisi yumru, kimisi toprağın üstüne çıkıp sap ve yaprak olacak, kimisi çiçek. Siz hangi hücrenin ne yapacağını bilmezsiniz, ama o topluiğne başı büyüklüğündeki tohum bilir. Bakmaktan vazgeçmezse insan, gönlünü ve gözlerini kapatmazsa, gözlerinin önündeki mucizeler resmigeçidi hiç sona ermez.

YALI Çiseleyen yağmurda sahilde yürüyorum. Benden ve martılardan başka canlı yok burada bugün. Yoldan ara sıra şırıltılarla otobüsler, minibüsler, arabalar geçiyor. Yüzleri Karadeniz'e dönük oturan martılar ben yaklaşınca teker teker kalkıp Boğaz'ın koridorunda uçanların arasına karışıyorlar. Durup biraz onları izliyorum. Kanatlı, minik yunuslara benziyorlar. Gözlerinin arkasındaki siyah çizgiler onlara entelektüel bir görüntü veriyor. Yıkık yalının duvarı ile Üryanizade Camii'nin duvarı arasındaki kısa mesafede gidip geliyorum. Martılar Karadeniz'e doğru kanat çırpıyor. Rüzgâr oradan estiği için zorla mesafe kat ediyorlar, akıntıya karşı kulaç atan bir yüzücü gibi. Sonra birdenbire kanat kıvırıp geri dönüyorlar ve ırmağın hızıyla sürüklenen bir dal parçası gibi, rüzgârı arkalarına alıp süratle Üsküdar'a doğru süzülüyorlar. Bir süre rüzgâr onları taşıyor, sonra kanat çırpmaya başlıyorlar. Belki oyun oynuyorlar. Burası soğuk. Benim daha haberim yok ama şu anda ateşe verilen Göksü deltasının sazlıkları yanıyor. Orası cehennem gibi olmalı. Yanan kuşların, kurbağaların, yılanların, börtü böceğin sesi duyuluyor mu? Adımlarımı sayıyorum. İki duvar arasında yüz doksan altı adım var. Üryanizade Camii 1860'ta yapıldı. Ahşap, tek katlı bir cami. O zamanlar zevk sahibiydik. Cami yapmasını biliyorduk. Simetri, uyum, orantı, göz zevki gibi kavramlar son Osmanlı sultanıyla beraber sürgüne gitmemişti. Camiyi Boğaz'dan ayıran duvarın üzerinde imamın kebap mangalı duruyor. Kuzeyden gelen rüzgârın kömürleri uçurtmaması için önüne ahşap bir duvar dikmiş.

Ben Bir Hiçim


218

Yalı yıllarca metruk durdu. Üst katlar yağmur aldığı için çoktan terk edilmişti ama yoldan merdivenle inilen zemin katında uzun yıllar sessiz, yaşlı bir bekçi oturdu. Sebze ektiği bahçede gelip geçenlere havlayan azgın bir köpek dolaşırdı. Sonra bir gün arabayla geçerken orada daha fazla deniz göründüğünü fark ettim. Yalıyı yıkmışlardı. Durup içeri bakıyorum. Bağdadi duvar kalıntıları, kayıkhane, bakımsız küçük bir bahçe. Bir tek mutfaktaki ocak-şömine karışımı yapı ayakta duruyor. Küçük camiden büyük bir ses çıkıyor. Ezan. Banttan ikindi okunuyor. Belki ilim iyice ilerleyince namazı da robot imamlar kıldırır. Karşı kaldırımın kenarına Büyükşehir Belediyesi'nin bir kamyoneti park ediyor. İçinden ellerinde sarı ayaklı ölçüm aletleri üç kişi çıkıyor. Yağmurun altında aletlerini kuruyorlar. Aletlerin cam gözlerinden birbirlerine bakıyorlar. "Devam, devam" diye bağırıyor biri diğerine. "Ne yapıyorsunuz?" diye soruyorum ona. "Parkı ölçüyoruz" diyor. "Müteahhit ona göre para alacak." Bir eli cebinde. Lafı uzatmak istemiyor. Çok üşüdü. Bir an önce minibüsün sıcaklığına dönmek istiyor. Özen Turizm şoförü gibi. O, sırtında kukuletası kalkık parkası, motoru çalışan arabasının sıcaklığında, koltuğunu geri itmiş uyuyor. Bir başka Özen Turizm minibüsü geçerken selam mahiyetinde korna çalıyor ama duymuyor. Yıkık yalı bir zamanlar yepyeniydi. İlk kapı açılıp içeri girildiğinde nasıl kokuyordu? O gün nasıl bir gündü? O ocakta ilk hangi yemekler pişti? Kimler yedi? Martılar, bazı ressamlar gibi, şehrin önünde tülbent gibi asılı duran bu ışığı az, rüzgârlı, puslu, ıslak havayı seviyorlar. Göz alabildiğine martı var Boğaz denilen yolun üstünde. Onların hem evleri yok hem de her taraf evleri. Gittiklerinde arkalarında hiçbir şey bırakmıyorlar, onları seyredenlerin hafızalarındaki iz dışında.

BAĞDAT CADDESİ Lokantadan atıldıktan sonra biraz yürümeye karar verdik. Sevgililer Günü olduğunu lokantada boş yer olmadığını öğrenince hatırlamıştım. Sevgililer bütün masaları ayırtmışlardı. Ama şef garson, "Sahipleri gelince kalkarsanız size bir masa verebilirim," dedi ve sevgililerin şerefine kırmızı örtü konmuş masalarından birine oturduk. (Neden kırmızı? Sevginin rengi kırmızı mı?) Yemekle beraber bir şişe şarap ısmarladım ve ... Yeni başlayan ilişkilerde konuşmalar hasat öncesi buğday tarlaları gibi dolu ve yoğundur... Konuşmaya daldık.

Ben Bir Hiçim


219

Masalar dolup boşaldıkça bize sıra gelmez diye ümitlendim ama saat on olmadan garson hesabı önüme koydu. Barda bir çift bize doğru dönmüş bekliyorlardı. Paranın üstünü beklerken şarabımı alelacele bitirdim ve kalktık. "Hadi biraz yürüyelim," dedi. Kaşkollu, eldivenli ve paltolu, Bağdat Caddesi'ne doğru yürümeye başladık. Bazı dükkânlar hâlâ açık, yollar kalabalıktı. Caddede bir banka oturduk. "Ne zaman öleceğini bilmek ister misin?" diye sordu. "Ben bilmek isteyenlerdenim." Birkaç gün önce, içinde kanser olan ve öleceği günü bilen bir adam olan bir filim izlemiştik. O aklına gelmiş olmalıydı. "Ne zaman öleceğimi bilmek istemezdim," dedim. "Hayatı hayat yapan, hatta mümkün kılan şey yarın ne olacağını bilmemektir. O muamma ortadan kalktı mı başımıza gelen her şey ikinci el olur." En son ne zaman bankta oturmuştum birisiyle? Cadde cenaze korteji gibi yavaş yavaş ilerleyen, arkası kesilmeyen araçlarla doluydu. Onunla konuşurken arabalardaki insanların yüzlerini inceliyordum. Her birinin kafasında resimler şeklinde binlerce düşünce dolaşıyor, daldan dala seken kuşlar gibi. Herkes hem olduğu yerde hem de başka yerde. İnsan olmak ne kadar garip bir şey. Belki de kuantumcular sırrı keşfetti. Biz de atom altı parçacıklar gibiyiz. Aynı anda ne olduğumuzu ve nerede olduğumuzu bilmek mümkün değil. Onlar gibi sürekli devinme ve belirsizlik durumundayız. Atom altı parçacıkları gözlemlenmek değiştiriyor, bizi de her şey. Bir anı, bir söz, bir ses, birinin yanınızda varlığı veya yokluğu. Ne zaman öleceğini (veya doğacağını) bilmenin bu denklemde yeri yok. Harika, korkunç ve esrarengiz bir varoluş biçimi. Önümüzde kız mı, oğlan mı olduğu belirsiz bir çocuk belirdi. Elinde bir buket karanfil. Ağzını açmadan "İstemiyorum," dedim. "Kaç para olduğunu sor ama?" dedi. "Kaç para olursa olsun istemiyorum." "Kaç para olduğunu bir sor!" Sormayacağımı anlayınca "Yedi buçuk lira," dedi, yüzüne çok değerli bir şeyi bedava veriyormuş gibi bir ifade takınıp aynı anda pazarlığa açık kapı bırakan bir ses tonuyla. İki buçuk lira desem verecekti ama kız mı, oğlan mı olduğunu belli etmeyecek kadar çocuk bir sesi vardı, başına çepeçevre sardığı kaşkolun arkasında görünen yüzü çok güzeldi ve gecenin saat onunda yatakta uyuyor

Ben Bir Hiçim


220

olması gerekirken soğukta mesai yapıyordu. Paltomun cebindeki on liralık banknotu hatırladım. Çıkardım, "Al sana on lira" diyerek ona uzattım. Şaşkın gözlerle elindeki paraya baktı, buketi arkadaşıma verdi, hiçbir şey söylemeden koşarak uzaklaştı. Dünyada altı buçuk milyar insan var ve hiçbirinin parmak izi aynı değil. Hiçbir kar tanesinin birbirine benzememesi gibi. Kâinatın bir yerlerinde, örneğin kozmik emniyet genel müdürlüğünde kayıtlı mı bu parmakların izleri? Ne zaman öleceğimizi bilmek, bu çok ileride bir gün olsa bile, bizi salt ölümlü olmaktan çıkarır, idam mahkûmu yapardı. Bunların hepsini o gece ona söylemedim. Daha sonra düşündüm. Tekrar buluşursak belki söylerim. Ama konuşacak o kadar çok şey varken neden ölümden bahsetmek?

BUGÜN SABAHLEYİN MUTFAK KAPISINI AÇINCA Ozanköy Bugün sabahleyin mutfak kapısını açınca kaktüs saksılarının yanında iri bir kuş gördüm. Güvercinden iriydi, bulut renkliydi, başının arkasında siyah üç çizgi vardı. Bir an, o yerinde tedirgin kıpırdayarak, ben nefesimi tutarak birbirimize baktık. Ben onda yaşamın ve varlığın güzelliğini gördüm. O bende ne gördü? Onu rahatsız etmemek için ve kaçmaması için dua ederek, adımımı geri, mutfağın içine çekmeye başladım. Camın ardından onu izlemek istiyordum. Ama hareketimden ürkerek kalktı ve kanat gürültüsüyle kayboldu. Adımımı tekrar ileri atıp merdivenlerden bahçeye inince sarı yaseminin gizlediği incirin yapraksız dallarında, yanında eşi otururken gördüm onu. Beni görünce birlikte kalktılar, denize doğru uçtular. Bahçede yaşadıklarını sanıyorum. Galiba servilerde yuvaları var. Çok baktım ama göremedim. Hayra yordum bu sabah tesadüfünü. Bahçıvan bahçede dört keklik gördüğünü söyledi. Bazen kuşlar için yaptığım suluktan içmeye geliyorlarmış. “Galiba yuva yapacaklar” dedi. Keklik ürkektir. Çevreci dostum Süha Umar’a sordum, olabilir mi diye. “Olabilir” dedi. “Kendilerini güven içinde hissederlerse yaparlar. Bir kaya

Ben Bir Hiçim


221

kovuğuna. Çalılıklara. Hiç tahmin edemeyeceğin kadar ayakaltı bir yere bile yapabilirler. Bu mevsimde göründülerse yaparlar.” Her yıl, ilkbaharda, kırlangıçların evime yuva yapmalarını bekliyorum ama hep hayal kırıklığına uğruyorum. Çocukluğumda yazın köyde pencereleri hiç kapanmayan evlerin içine yuva yaparlardı. Bazen, belki de sırf keyif için, bir pencereden dalıp diğerinden çıkarlardı. Beyaz çarşafların üzerinde tembel tembel yatarken onları seyrederdim. Sonbaharda daha sıcak yerlere göçtüklerinde çamurdan yaptıkları yuvalarına dokunulmazdı, döndüklerinde hazır bulsunlar diye. Geri gelişleri çok sevindirici olurdu, yuvanın boş kalışı ise hüzünlü. Bahçe karnı tok bir kedi gibi güneşin altında uzanmış, burnunda sümbül, menekşe, iris, yabani siklamen, badem çiçeği, hardal, biberiye, adaçayı yatıyor. Yılan olup kıvrıla kıvrıla aralarından geçsem, onların boyuna eşit bir yükseklikten kokularını içime çeksem, temaslarını derimde hissetsem. Kuş gibi dallara tüneyip her şeye yukarıdan baksam. Solucan olup ıslak ve hayat veren toprağın derinliklerini koklasam. Her şey olup her şeyi aynı anda hissetmek istiyorum bu sabah. Bazen müzik dinlerken, müziğin ta kendisi olmayı istemek gibi. Ama bu ayrıcalıklar galiba sadece Tanrı’ya ait. Dizlerimin üzerine çöküp teker teker bahçemdeki bütün bitkilere teşekkür etmek istiyorum, varlıklarını bahçeme verdikleri için. Belki bahçelerinde varlığımı kabul ettikleri için demem daha doğru olur. Bu size acayip geliyor mu? Hamakta oturup kahvaltı yaparken düşündüm. Özlemek bazen kavuşmak kadar hoştur. Bugün o kadar sevgi ve müzik doluyum ki, içime düşseniz bir daha çıkamazdınız.

KEDİLİ ODA İçinde kedi olan bir odanın olmayandan farkı nedir? Dün gece çok yorgundum. Saat dokuzda gözlerim kapanmaya başladı. Hemen yatarsam gecenin ileri bir saatinde uykumu almış olarak kalkacağımı bile bile soyundum ve yattım. Hemen uyudum. Tahmin ettiğim gibi, saat iki civarında uyandım. Sessiz şehrin üstünde yeni doğan bebeklerin rüyaları dolaşıyor. Bir rüya görmüş ama unutmuştum ama rüya izini hoş bir ruh hali olarak geride bırakmıştı, yataktan kalkanın ardında bıraktığı sıcaklık gibi. Bir araba

Ben Bir Hiçim


222

süratle evin yanından geçerek tepeyi tırmandı. Bir sürat teknesinin denizde arkasında bıraktığı yırtığın kapanması gibi gece rahatsız edilen sessizliğinin üzerine yeniden yorganını çekti. Bir süre gözlerim açık, karanlıkta başıma yastıkların üstünde rahat bir pozisyon aradım. Bu pozisyonu bozmamaya çalışarak ışığın düğmesine dokundum. Yatağımın kenarındaki Amerikan kitap eleştirisi dergisini alıp önce Hollandalı bir yazarın son romanının pek ilgimi çekmeyen eleştirisini bitirdim. Ardından nükleer yayılma sorunuyla ilgili dört kitabı deşen bir eleştiriyi devirdim. Ondan sonra İngiliz ressam Lucian Freud hakkındaki bir yazıyı okudum. Biraz daha okumak ve uyumaya çalışmak arasında bocalarken kediyi gördüm. Odamdaki ikinci yatağın ucunda dürülü mavi moher battaniyenin üzerinde, sırtı bana dönük uyuyordu. Ayaklarını gizleyecek bir şekilde kıvrılmıştı. Gövdesini ve bir kulağını görüyordum. Bir süre ona baktım. Teneffüs ettikçe karnı düzenli bir şekilde inip kalkıyordu. Nefes alıp verdiğini duymuyordum ama belirli belirsiz kokusu geliyordu burnuma. Uykumda, herhalde odama girdiğinde, bu kokuyu almış olduğumu ve çok kısa bir süre -birkaç saniye- uyanıp yeniden uyumuş olduğumu hatırladım. Çok eskiden, ev öncesi çağlarda, atalarımız doğayla ve içindeki yaratıklarla iç içe, mağaralarda veya açıkta uyurken, hayvanları kokularından tanıyorlardı. Başlarını kaldırıp rüzgârı kokladıklarında içinden yakınlardaki hayvanların kokularını ayıklayabiliyorlardı. Tıpkı hayvanların rüzgârda insan kokusu aldıkları gibi. Kalkıp bu kelimeleri yazmak üzere çalışma masamın üzerindeki dizüstü bilgisayarı alıyorum. Ağırlığım üzerinden kalkınca yatak yaylarının rahatlamasının sesi çıkıyor ve ahşap döşeme ayaklarımın altında çıtırdıyor ama kedi kıpırdamıyor. Benim onun kokusunu uykumda aldığım gibi onun da benim çıkardığım sesleri duyup birkaç saniye uyandığını hissediyorum. Gece olunca günün mavi perdesi çekilir ve kâinat ortaya çıkar ama bakan yok. Milyonlarca insan nereden, neden geldiği bilinmeyen bir buyruğa uyarak uyuyor. Ama hepsi değil. Şehirde benim gibi uyanmış ve uyuyamayan birçok insan olmalı, diğerleri uyurken, karanlıkta veya aydınlıkta gözleri açık, akıllarından ışık hızıyla binbir düşünce geçen. Kedinin varlığı odada bir şeyi değiştiriyor ama neyi?

Ben Bir Hiçim


223

BEYAZ ADAM UYUYOR Ozanköy Güneşli bir öğleden sonra. Düz ve tenha bir yol. Sağımda, adanın kuzeyindeki sahil şeridini Mesarya Ovası’ndan ayıran Beşparmak Dağı arabam batıya mesafe kat ettikçe yüksekleşiyor, yaklaşıyor. Üzerinde kuş uçmayan, kuru bir ova Mesarya, bu ilkbahar. Bütün kış dört defa yağmur ya yağdı ya yağmadı. Zaman zaman yaprakları solgun, yorgun okaliptüs ağaçlarının yanından geçiyorum. Bunları, sivrisinekli sulak alanları kurutmak için İngilizler Avustralya’dan getirip diktiler. Sulak alanlar kurudu. Sivrisinekler sıtmayı da yanlarına alıp gittiler. Zamanla yağmurlar da onları izledi. Bulutlar adaya küstü. Kanlı Dere yıllardır akmıyor. Şimdi su oburu bu güzel kokulu ağaçlar da suya aç. Bu yaz susuzluktan kırılacağız diyor herkes. Bugün bunları düşünmek istemiyorum, ama. Müzik çalarda tekrar tekrar Kronos Quartet’in seslendirdiği, Güney Afrikalı besteci Kevin Volans’ın Beyaz Adam Uyuyor’u dönüyor. Günlerdir otistik saplantıyla bu müziği dinliyorum. Yavaş yavaş gidiyorum. Evde beni kimse beklemiyor. Ne birisiyle buluşmam var ne yapacak bir işim. Zaman zaman rüzgârın tenha tarlalardan getirdiği o bildik kokuyu teneffüs etmek için durup arabadan iniyorum. Dünyanın sonunun kokusu. Aşkların başında iki mıknatıs gibi birbirini çeken sevgililer gibi müzik de benimle beraber araçtan iniyor. Ufuk çizgisine inmeye başlayan ve araba kullanırken gözüme giren güneş, bilmediğim bir kıtanın hüznünü dillendiren müzik ve az önce aralarından ayrıldığım Doğu Akdeniz Koleji çocuklarının içimde bıraktığı kıvancı mümkün olduğu kadar muhafaza etmek istiyordum. Mağusa’daki koleje Türkçe öğretmeni Serpil Sarı’nın çağrısı üzerine gittim. Kitaplıkta pürüzsüz yüzleri bana dönük, 12-13 yaşlarındaki 40 küsur kızlı erkekli öğrenci vardı. Biraz tedirgindim. Eğer soru sormazlarsa iki saati nasıl dolduracaktım? Sonradan Serpil Hanım’dan onların da “sıkıcı geçecek” endişesi içinde olduklarını öğrendim. “Buradaki çocuklar daha rahat” demişti Serpil Hanım. Adaya gelmeden Türkiye’de birkaç ilde okul deneyimi olmuştu. “Gelecek kaygıları yok. Hoşgörü var. Türkiye’deki gibi değil.” Sonunda hem onlar hem de ben eğlendik. Çocuklar beni soru yağmuruna tuttular. Otobüsleri gelince gitmek istemediler, ben de onlardan ayrılmak istemedim. Çocukları seviyorum. Selim (15) ve Sara (13) doğarlarken annelerinin yanındaydım. Dünyaya geldikleri zaman, göbek bağları kesilmeden, onları tuttum. Orada olduğumu bilmelerini istiyordum. Annelerinin karnından tanıdıkları sesimi duymaları, içine geldikleri bu yabancı mekânda yanlarında bildik biri olduğunu anlayarak kendilerini güvende hissetmeleri için, onlara konuştum.

Ben Bir Hiçim


224

Yabancı bir gezegenden gelmiş gibiydiler. Gözleri kapalıydı. Kulaklarına o dünyadan fısıldanan, benim duymam mümkün olmayan, şeyleri dinliyor gibiydiler. Küçük ama tamdılar. Yanlarında sırlar, özellikler ve güçler getirmişlerdi. Tanrı her insana mucize görme fırsatı verir. Bu mucize çocuktur. Ama görmek için bakmasını bilmek lazım. Bu yazıyı Doğu Akdeniz Koleji’nin kitaplığında karşılıklı oturduğumuz çocuklar için yazdım. Hâlâ birlikte olsaydık, belki, biri “Çocuklar mucize ise büyükler neden mucize değil?” diye soracaktı. Ben de şöyle cevap verecektim. “Çünkü çocukluk kaybediliyor veya kaybettiriliyor. Ama böyle olması şart değil. İçinizdeki çocuğu yaşatabilirsiniz. O zaman, çok yaşlansanız bile bir yandan hep çocuk kalırsınız. Hiçbir zaman gözleri kör, kulakları sağır, yüreği mühürlü olanlardan olmazsınız ki dünyaya en büyük kötülüğü yapanlar onlardır. Ve mucizeler görürsünüz.

MEKTUP İÇİNDE HİKÂYE Tenha uçakta yanımdaki koltuklar boş. Elimde Taichi Yamada’nın Bir Süredir Uçma Rüyası Görmüyorum adlı kitabının İngilizce çevirisi var. Her cümleyi birkaç defa okuyorum. Aklıma geliyorsun ve kitap kucağıma düşüyor. İlginç bir kitap oysa. Adam, ikinci buluşmasında, hastanede ilişki kurduğu yaşlı kadının 15-20 yaş gençleşmiş olduğunu görür. Son buluşmalarını okuyorum ve kadın 16-17 yaşlarında bir lise öğrencisi olmuş. Onunla sevişmeye çekiniyor. “Belki de bakiresin” diyor. Kadın “Endişelenme” diye cevap veriyor, “Vücudum genç ama ben 67 yaşında bir anneanne olmaya devam ediyorum.” Ben Salacak’ta bahçe içinde boyaları dökülmüş, eski, ahşap, döşemeleri iğri bir ev hayal ediyorum, ihmal edilmiş, dağınık bir bahçenin içinde. Evde çok az eşya var ama hepsi yeni ve rahat. Sadece okumadığım ve çok sevdiğim kitaplarımı getirdim. Çerçeveli birkaç çocuk fotoğrafı dışında duvarlar boş. Beni ara sıra ziyarete geliyorsun. Telefon çalmıyor, çünkü telefon yok. Kapıya kimse gelmiyor, çünkü burada olduğumuzu kimse bilmiyor. Kalkıp müzik çalara yeni aldığım Toumani Diabate’nin Mande Varyasyonları’nı koyuyorum. Mali müziğini sevecek misin?

Ben Bir Hiçim


225

Buzdolabından şampanya ve buz yapan yerde soğutulmuş iki kristal bardak çıkarıyorum. Bu evde her şeyden sadece iki tane var: iki tabak, iki çatal, iki bıçak, iki kaşık, vesaire. Çünkü üçüncü bir kişi gelmeyecek. Çarşafı üstüne çekmiş, sırtın duvara dayalı, saçların dağınık, yanakların pembe, tebessümlüsün. Mantarı yavaş yavaş şişenin dar boğazından çıkarıyorum ve bardaklarımıza pembe şampanya döküyorum. “Sana şampanyayı sevmeyi öğreteceğim” diyorum. “Köpüklerin kaynaşmasına bak. Burnunu bardağın içine iyice sok ve kokusunu çek. Kabarcıklar burnunun ucunu ıslatacak. Küçük bir yudum al ve sıvının nasıl köpük halinde dilinin üzerine yayıldığını -dalganın sahile ittiği suyun kumlarda yayılması gibi- hisset.” Böyle bir ev yok. Kitaba geri dönüyorum. Adam endişeli. Bu son buluşmaları olabilir. Kadın gençleşmeye devam ederse gelecek buluşmalarında üç dört yaşında olacak, sonra kaybolacak. Oysa ona tutkuyla bağlı, kaybetmek istemiyor. O maaşlı bir özel sektör memuru, hayatında bu esrarengiz kadından başka heyecanlı ve hoş bir şey yok. Bir ikinci kat penceresinden atlayıp intihara kalkıştığı için hastanedeydi, kadınla bu vesileyle tanışmıştı. İnsanların yaşlanarak öldüğü dünyada kaderi gençleşerek kaybolmak olan kadın da çelişkili duygular içinde. “Kelimeler istiyorum diyor,” birdenbire. “Kelimeler mi?” diye soruyor orta yaşlı adam. “Değişik değişik kelimeler. Umut verici kelimeler. Bu başıma gelen, anlaşılması mümkün olmayan şeyi hazmetmeme yardım edecek kelimeler, beni neşelendirecek kelimeler, beni güldürecek kelimeler, beni duygulandıracak kelimeler. Ne olursa olsun bir şey söyle. Aklına gelen herhangi bir şeyi.” Adamın kelimeleri yok, buldukları da topal. Çaresizlikle, Charles de Gaulle’ün Andre Malraux’a söylediği bir cümleyi tekrarlıyor: “Sonunda sadece ölüm kazanır.” Kadın bunu yavan bulur. “Ama Malraux cevap verir” der adam. “Ne der?” “Ölümün hemen kazanmaması daha önemli değil mi?” Yaşamla ölüm arasındaki ara, hayat, ölümden daha önemli, demek istiyor adam kadına.

Ben Bir Hiçim


226

Aklımın onları otelde bırakıp sana geri dönmesi uzun sürmüyor. Durumları ne kadar ilginç olursa olsun onlar sadece kitap kişileri. Sen ise etten kemiktensin ve uçak gittikçe beni senden uzağa götürüyor.

ANLAMSIZ VE AMAÇSIZ Anlamsız ve amaçsız bir hayatım var. Dün gece Haruki Murakami’nin Karanlık’tan Sonra adlı kitabına başlamıştım. Canım kitap okumak istemiyordu aslında. Uykum vardı. Saat dokuz olmasına rağmen uyumak ve erkenden uyanmak istiyordum. Ama antibiyotik almak için saat 11'e kadar uyanık kalmak zorundaydım. Vakti doldurmak için, okunmamış kitap tepelerinden birinin içinden Murakami’nin aylarca önce Londra’dan aldığım kitabını çıkardım ve okumaya başladım. Dört beş sayfa okuduktan sonra kitabı, kapağı yukarı gelecek şekilde açık yorganın üzerine koydum ve hayatımı düşünmeye başladım. Kitapta ne beni bu sonuca varmaya sevk etti bilmiyorum. Anlamsız ve amaçsız bir hayatım var diye düşündüm. Hiçbir şeye ulaşmak istemiyorum. Hiçbir ambisyonum yok. Hiçbir yere seyahat etmek istemiyorum. Zengin olmak istemiyorum. Ünlü olmak istemiyorum. Şiddetle görmek istediğim kimse yok. Bir boşlukta boşluğum diye düşündüm. Sokakta sahipsiz köpekler havlıyor. Gündüz her biri ayrı bir yerde olan mahallenin ürkek köpekleri gece olup kaldırımlar, sokaklar önce tenhalaşıp sonra boşalınca gittikçe büyüyen bir grup meydana getiriyorlar. Biri bir köşebaşında havlıyor, diğeri bir elektrik lambasının altında. Havlıyorlar, aralarında kavga ediyorlar. Gece, esas kişiliklerini ortaya çıkarıyor. Kente el koyuyorlar. Devamlı hareket halinde oldukları için sesleri yaklaşıyor, bir süre evin pencerelerinin altında yoğunlaşıyor, uzaklaşıyor. Onlar gece geçen bir tren, ben bir istasyonum sanki. Hayatım o kadar anlamsız ve amaçsız ki, aniden sona erse -mesela bu satırları yazarken- hiçbir şey sona ermemiş gibi olacak. Şu anda bana öyle geliyor. Bu yatak değil bir kuyu ve gece üzerinde bir kapak. Sizinle yemeğe gideceğim. Telefonda konuşacağız. Partideki konuklar arasında olacağız. Belki sinemada yanımdaki koltukta oturacaksınız. Deniz kenarında yürüyeceğiz. Birlikte soğuttuğum şampanyayı içip pişirdiğim sebze çorbası ve börülceyi yiyeceğiz. Konuştuğumu, güldüğümü duyacaksınız.

Ben Bir Hiçim


227

Hayatımın anlamını kaybettiğini ve amaçsızlaştığı bilgisini içimde taşıdığımın farkına varmayacaksınız. Beni tanıdığınızı tanımıyorum.

sanıyorsunuz.

Ama

tanımıyorsunuz.

Beni

ben

bile

YAŞAMIN MUCİZELERİ Birkaç gün önce İngiliz romancı J. G. Ballard’ın yeni çıkan anılarını bitirdim. Ballard’ın otuza yakın bilimkurgu kitabı var, ama onu dünya çapında üne anı kitapları kavuşturdu. Bunlardan üç tane var. En ünlüsü daha sonra Steven Spielberg tarafından filme alınan Empire of the Sun’dır (Güneşin İmparatorluğu). Bu kitap birçok dile çevrildi ve yazdığı bütün bilimkurgu romanlarından fazla sattı. Bunun ardından gelen The Kindness of Women (Kadınların İyiliği) en sevdiğim kitaplardan biridir. Dizinin son kitabı, yeni bitirdiğim Miracles of Life’tır (Yaşamın Mucizeleri). Ballard’ın yaşamının mucizeleri çocuklarıdır. Onu sevmemin nedeni Güneşin İmparatorluğu’nda çocuk olarak tanımam ve benim hayatımın mucizesinin de çocuklarım olmasıdır. Ballard, 1930’da babasının fabrikatör olduğu Şanghay’da doğdu. Şanghay o zamanlar Batı tarafından sömürülen Çin’in sahil şeridindeki en ünlü ve renkli kentti. Ballard’ın kişiliğini şekillendiren, yaşamının ilk on dört yılını geçirdiği bu liman ve Japonların Çin’i istila etmesinin ardından şehrin yakınlarındaki bir toplama kampında geçirdiği iki buçuk yıldır. Savaştan sonra İngiltere’ye yollandı. Liseyi bitirdikten sonra tıp okumaya başladı, ama iki yıl sonra üniversiteyi terk etti. İngiliz Hava Kuvvetleri’ne (RAF) pilot yazıldı. Pilotluk öğrenmek için Kanada’ya, Türk subaylarının da bulunduğu NATO kampına gönderildi. İngiltere’ye döndükten sonra RAF’tan istifa etti, bilimkurgu romanları yazmaya başladı ve güzel bir kadınla evlendi. İkişer yıl arayla üç çocukları oldu. 1963’te İspanya’da tatildeyken Ballard’ın eşi, az rastlanan bir hastalığa yakalandı ve üç gün içinde öldü. “Sona doğru, nefes almakta bile zorlanırken elimi tuttu ve ‘Ölüyor muyum?’ diye sordu. Beni duyup duymadığına emin değilim, ama ‘Seni hayatın sonuna kadar seveceğim’ diye bağırdım.” Ballard bir daha evlenmedi ve çocuklarını tek başına büyüttü. “Galiba onların bana olduğundan çok benim onlara ihtiyacım vardı” diye yazıyor. “Çocuklarıma derin bir sevgiyle bağlıydım ve onlar bunu biliyorlardı.”

Ben Bir Hiçim


228

Evde çalıştığı için her zaman çocuklarıyla beraber olabiliyordu. Tatilde karşılaştığı bir Amerikalı kadın, arabanın içine bakıp “Sen bu üç veletle yalnız mısın?” diye sorduğunda, “Bu üç veletle hiç yalnız olunmaz” diye cevap verdi. “Hâlâ düşüncem odur ki, çocuklarım kendilerini büyütürken bir yan faaliyet olarak beni büyüttüler. Çocukluklarını birlikte geride bıraktık. Onlar mutlu ve kendine güvenen kişiler halinde gençlik dönemine girdiler. Ben onları bebeklikten kendilerine özgü düşünceleri ve emelleri olan büyükler haline geçişlerini izlemenin tecrübesi ile zenginleşmiş olarak, bir tür ikinci olgunluk dönemine girdim. Bütün doğadaki en kayda değer anlamlı süreç olan bu olağanüstü süreci izlemiş çok az baba vardır. Babayı bırakın, evi ve aileyi idare etmenin yükü dikkatlerini o kadar dağıtır ki, birçok anne bile her gün çevresinde meydana gelen sayısız mucizenin pek farkına varmaz. Çocuklarımın ebeveyni olarak geçirdiğim yıllar bildiğim en zengin, en mutlu yıllardır.” Benim de. Ballard’ı en çok bunun için seviyorum. Farkında olmadan, ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda bir mucizeyi paylaşmış olduğumuz için. Bu her zaman, herkese açık olan bir mucizedir ve bütün mucizelerin mucizesidir.

PUSULA Ruh da vücut gibi kirlenir. Birçok şey ruhu kirletir. Çocuk ağlatmak. Kadın dövmek. Irza geçmek. Çalmak. Avlamak. Öldürmek. Yalan söylemek. İkiyüzlülük. Pintilik. Oburluk. Gurur. Kıskançlık. Güçsüzlere yukarıdan bakmak. Rüşvet yemek ve yedirmek. Bunlar ve bunlara benzeyen birçok şey ruhu kirletir, ağırlaştırır, pırıltısını alır, takatten kestirir. Ruh da vücut gibi arınmaya muhtaçtır. Zaman zaman onu diş gibi fırçalayıp temizlemek gerekir. Bir gün köprüye giden sahil yoluna girmek için dar ve tenha bir sokağa saptım. Önümde yavaş yavaş giden beyaz, büyük, parlak Mercedes durdu. Şoför kapıyı açtı, koşar adımlarla arabanın arkasını dolaştı, arka sağ kapıyı açmak üzere kapının kolunu tuttu ama açmadan doğruldu ve “bir dakika müsaade” ifadesiyle bana baktı. Arka koltukta tek başına oturan ve cep telefonuyla konuşan bir adamın başını gördüm. Her zaman başarılı olmasa da, trafikte politikam, Zenvari bir duruluk ve “hiç kimse ve hiçbir şey kafamı bozamaz”lıktır. Sükûnetle bekledim. Şoför, rahatsız, sağa sola bakındı. Adam konuşmaya devam etti. Ben bekledim. Şoför patronuyla göz temasında bulunmak amacıyla tekrar eğildi ve içeri baktı. Adam istifini bozmadan konuşmaya devam etti.

Ben Bir Hiçim


229

Şoför uzun boylu, zayıf, kravatlı, otuzlarındaydı. Bana bir “özür dilerim” bakışı daha fırlattı. Beklemeye devam ettik. Patronunun konuşmayı kısa kesmeye niyeti olmadığını anlayınca şoför koşar adımlarla arabanın arkasını dolaştı ve bana bir bakış daha fırlatarak, şoför mahallinin kapısını açtı. Herhalde arabayı sürüp yolu açmayı düşünüyordu. Nedense içeri girmeden kapattı, geri döndü ve ara sıra bana bakarak, patron kapısının önünde beklemeye başladı. Sonunda kapı açıldı. İçinden iriyarı, orta yaşlı, kravatsız, kendinden emin bir adam çıktı. Trafiği tıkamış olabileceği olasılığını kontrol etmeden arabanın önünden dolaştı ve küçük dağları yaratarak cami kapısından içeri girdi. Şoför, rahatlamış, kapısını kapattı, koşar adımlarla direksiyona geçti ve nereye park edecekse oraya gitti. Adamı gazetelerdeki resimlerinden tanıdım. Karanlık işleri olan bir zengindi. Cumaydı. Öğle namazına gidiyordu. İçeride ne olacağını sanıyordu? Anlamını bilmediği Arapça sureleri içinden okuyarak, secde ederek, kalkarak, aynı şeyleri birkaç defa tekrarlayarak esirgeneceğini ve bağışlanacağını mı umuyordu? Biri ölü, diğeri hiç yaşamamış iki politikacının hükümetinde Hazine’den ayarladığı ve geri ödemediği birkaç yüz milyon doların günahının cumalarda taksit taksit sevap hanesine aktarıldığını mı sanıyordu? Küçük camiden ayrıldığında ruhunu arınmış mı hissedecekti? Bilmeyi çok isterdim. Camiye giren adam ile çıkan adam arasında bir fark oluyor muydu? Her insanın içinde doğruya işaret eden bir pusula var. İnsan doğru da, yanlış da yapsa pusulanın nereye işaret ettiğini bilir. Unutmaya çalışsa da unutamaz. Ruhu temiz tutmanın yolu onu kirletmemektir. Kolay değil ama mümkün. Zamanla öğrenilebilir. Tanrı’yla alakası var, ama camiyle, namazla, hacı hocayla alakası yok.

DÖNMEK İSTEMİYORUM Ozanköy Uyanır uyanmaz arıların sesini duydum. Saat altıya geliyordu. Güneş yeni doğuyordu. Sonra saksağanların sesini duydum. Mutfak kapısının önündeki serviye yuva yaptılar. Bahçıvan göstermeseydi farkına varmayacaktım. “Saksağanlar ikişer ikişer dolaşır” demişti Elizabeth. “Tek saksağan görmek kötü şans getirir.” Bu gibi şeylere inanmıyorum ama o günden beri hep gözlerim ikinci saksağanı arıyor.

Ben Bir Hiçim


230

Yuvada kaç yavru var? Büyüyünce bahçede kalacaklar mı? Bahçıvan artık haftada iki gün geliyor. Ben de ayda bir. Saksağanlar bu dönümleri terk ettiğimi sandıkları için eve bu kadar yakın yuva yapmışlardır. Geldiğim gün de birkaç metre önümden bir yılan fırladı. Hızla gözden kaybolmadan önce başını çevirip dargın gözlerle bana baktı, “Sen de nereden çıktın” der gibi. Kalkıyorum ve pencereden dışarı bakıyorum. Gül ve sarı yasemin. Tomurcuklu zakkum ve erik. Badem ve keçiboynuzu. Onların üzerine konan kuşlar, üzerlerinde gezen karıncalar ve böcekler, aralarına ağ ören örümcekler, tarla fareleri, onları ham yapmak için kuytularda pusuya yatan yılanlar. Hepsi insanların daha uyanıp gürültülerine başlamadıkları dünyada güneşle yeniden başlayan alışverişlerinin keyfini çıkarıyorlar. İnsan çoğu zaman ne güneşin ne ayın farkındadır ama diğer yaratıklar aydınlığın ve karanlığın içinde suda balık gibidirler. Filayağı ağacı arı kaynıyor. Yapraklar kanatlarının rüzgârıyla titreşiyor. Ağaç onların farkındaymış gibi geliyor bana. Arılar bal alırken ağaç da onlara bal veriyor sanki emziren bir anne gibi. Bu arıların bu sene ilk gelişleri, ilk defa geldiler. Artık bundan sonra her gün güneş doğarken ve batarken gelecekler ve dökülünceye kadar, ağacın üzüm salkımı biçimindeki çiçeklerinden bal alacaklar. Bu ilkbahar gelip gelmeyeceklerini merak ediyordum. Birkaç seneden beri dünyanın birçok yerinde arılar, arkalarında bomboş kovanlar bırakarak ortadan kayboluyorlar ve bir daha geri dönmüyorlar. Onları ne kaçırıyor, nereye gidiyorlar, başlarına ne geliyor kimse bilmiyor. Benimkilerin geri dönmüş olması sağlıklı olduklarını gösteriyor ve bunu bilmek içimi ferahlatıyor. Bugün İstanbul’a dönüyorum. Acele etmek istemediğim için erken kalktım. Havaalanına hareket etmeden önce bahçede çay içmek ve yolda durup ormanda biraz yürümek istiyorum. Bahçeden topladığım limon ve yenidünyalar ve kirli çamaşırlar dolu çantamı dün gece arabaya yerleştirdim. Giderken giyeceğim elbiseler sedirin üzerinde düzenli bir biçimde üst üste duruyor. Her şeyin temiz ve tertipli olmasına büyük ihtimam gösteren ve bu düzenden sapmayı şiddetle cezalandıran rahmetli annem görseydi, pasaklı oğlunun kendine benzemiş olmasına çok şaşardı. Fincanımdaki ballı çayı yudumlayarak hamakta otururken arı vızıltılarına ve saksağan trafiğine serçe ve bülbül sesleri karışıyor. Bu yaratıkların çıkardığı seslerden başka hiçbir ses yok. Birdenbire insanlar, kovanlarını terk eden arılar gibi yok olsalar dünyanın sesi böyle olurdu diye düşünüyorum. Her gün böyle başlamalı. Hep bu saatlerde uyanmalıyım. Güneş doğanın üzerindeki yorganı kaldırıp arıları, kuşları, karıncaları uyandırmaya, bitkileri doyurmaya başlarken gözlerim açılmalı. Dönmek istemiyorum. İstanbul’da sevdiklerim, yapmaktan hoşlandığım bir işim, rahat bir hayatım var ama dönmek istemiyorum.

Ben Bir Hiçim


231

Yirmi seneden fazla zamandır sahip olduğum bu evde devamlı hiç 365 gün yaşamadım, mevsimlerin değiştiğini görmedim. Çoğu zaman ektiğim soğanlar ben görmeden çıkıyor, soluyor ve ölüyor. İncirler, kayısılar, guavalar toplanmadan yere düşüyor. Bir yıl devamlı burada kalıp değişimi izlemeliyim. Aksi takdirde ruhum asabi bir hayalet gibi geceleri çığlıklar atarak bahçede dolanacak ve saksağan yavrularını uyandıracak.

KULAĞIMDA BÜYÜCÜ VAR Geçen gün akşam serinliğinde balkonda kitap okurken Sara çıkageldi. “Annie’nin adının Annie Beyaz Pati olduğunu biliyor muydun?” Annie altı yıllık kedimiz. Adını, çocukların çok sevdiği bir dansçıdan aldı. “Hayır” dedim. “İlk defa duyuyorum.” “Dört beyaz patisi olduğu için. Az önce onu görmeliydin. Beyaz patileriyle garaj kapısının üzerindeki ince demirin üzerinde cambaz gibi yürüdü. Kraliçe gibi. Yavaş yavaş. Tam adı Annie Beyaz Pati Münir.” Çocuklar küçükken söyledikleri acayiplikleri ara sıra bir deftere kaydederdim. Aklıma on sene önce bir mart günü geldi. Öğleye doğru odamda yazı yazıyordum. Merdivenlerde Sara’nın ayak seslerini duydum. Daha üç yaşında bile olmadığı için cam kapının koluna yetişemiyordu. Yüzünden bana bir şeyler söylemeye geldiğini anladım. Kalkıp kapıyı açtım, onu kucağıma aldım. “Kulağımda bir büyücü var” dedi. “Kahverengi ve yeşil bir büyücü.” Bu tür beyanlara gülmemek konusunda karımdan tembihliydim. Eşim anneliğe hazırlanırken okuduğu (ve bazı bölümlerini bana da okuttuğu) The Magic Years (Büyülü Yıllar-Selma H. Fraiberg) adlı kitaptan çok etkilenmişti. Kitap çocukların realite anlayışının nasıl geliştiğine dairdi. Küçüklerde gerçek ve fantezi, yetişkinlerde olduğu gibi birbirinden ayrılmış değil, iç içedir. Bilgi edinme ve mantıki düşünme süreci tamamlanmadan önce yaşadığı “büyülü yıllar”da çocukların fantezileri gerçek kadar canlıdır. “Yatağımın altında gülümseyen bir kaplan var” diyen çocuk için (kitapta böyle bir çocuk var) kaplan yatak kadar gerçek bir varlıktır. Bu sözleri söyleyen çocuk gerçekten odasını yetişkinlerin görmedikleri, daha doğrusu, görmeyi çoktan unuttukları, gülümseyen bir yaratıkla paylaşıyor. “Hadi ordan” dememek, çocuğu ciddiye almak gerekir. Aynı şekilde, genel bir hataya düşüp bu tür şeyleri söyleyen çocukları yalancılıkla suçlamamak da gerekir. Gelgelelim, karım konuyla ilgili brifinginde kızımızın kulağının bir büyücü tarafından istila edilmesi halinde alınacak önlemler konusuna girmemişti.

Ben Bir Hiçim


232

“Bakalım bakalım şu kulağa.” Eğilip dikkatle kulağını inceledim. “Bir şey görmüyorum” dedim. “Kulağımda büyücü var!” Sara, annesinin karnından kararlı ve inatçı doğdu. Kulağımda büyücü var diyorsa kulağında büyücü vardır. Bu gibi durumlarda onu annesiyle bir araya getirmenin en iyi politika olduğunu tecrübeyle biliyordum. “Annene söyleyelim” dedim. Merdivenlerden inip mutfağa yürüdük. “Kulağımda büyücü var” dedi kız annesine. “Kahverengi ve yeşil bir büyücü” diye tamamladım. “Onu ordan alıp atayım mı?” diye sordu eşim, işi full-time kulaktan büyücü çıkarmak olan kıdemli bir uzman soğukkanlılığıyla. “At” dedi Sara. Eşim sağ elinin başparmağı ile işaret parmağını birleştirip çocuğun kulağına götürdü ve ani bir cımbız hareketiyle “büyücü”yü söküp aldı. “Gitti şimdi” dedi. Sara’yı yere bıraktım ve “eyvah” diye bağırarak yere yıkıldım ve ezan okuyan bir müezzin gibi sağ elimle kulağımı kapatarak, “Şimdi de benim kulağıma geldi” diye inledim. “Şaklabanlığı bırak” dedi karım. Bıraktım mı, hatırlamıyorum. Sara geçenlerde 13 yaşına bastı. Umarım her zaman yatağının altında gülümseyen bir kaplan bulunur.

BİR YAZ GÜNÜ RÜYASI Ozanköy Bir yaz günü kumsalda uyuyakaldım. Rüyamda aynı kumsalda uyuduğumu gördüm. Ama kumsal o günkü gibi değildi. Orayı ilk gün gördüğüm gibiydi. O günlerde rahatsız edilmemiş kumlarda kuş, yılan, kertenkele ve keçi izlerinden başka iz görmezdim. İlkbaharda kumlarda bodur zambaklar açardı. Karayılan, çalıların altında, İngilizlerden kalma dar asfalt yolda, keklik yavrularının, annelerinin arkasında, sıra halinde karşıdan karşıya geçmelerini beklerdi. Zeytinleri ve harnupları dallarının başladığı yere kadar gömen kum tepeleri ta yolun ötesine kadar giderdi.

Ben Bir Hiçim


233

Yaz gecelerinde sahile çıkıp arka ayaklarıyla kazdıkları çukurların içine yumurtalarını gömen deniz kaplumbağaları vardı. Baktığınızda ne bir elektrik direği görürdünüz, ne bir yapı. Sahilden görünmeyen yoldan binde bir, bir otobüs veya araba geçerdi. Rüyamda gördüğüm işte böyle bir yerdi. Sonra Girne’den doğuya geniş bir yol yapıldı. O yol yapılırken araçların kullanması için kumsala yakın bir yere bir servis yolu deşildi. Geniş yol bittikten sonra oradan kumsala asfalt döşendi. Sonra asfaltın bittiği yere küçük bir lokanta yapıldı. Lokantanın biraz uzağına soyunma kabinleri ve tuvaletler kondu. Sonra arabaların park etmesi için geniş bir alan asfaltla kaplandı. Rüyam bütün bunları silmişti. Sanki bir rüya değil eski bir fotoğraf görmüştüm. Elimde olsa adada her şeyi eski, yollar ve binalar çoğalmadan ve çevre kirletilip yıkılmadan, tenhalık kalabalık olmadan önceki haline döndürürdüm. Rüyam galiba bu isteği gerçeğe çevirmişti. Aklıma şöyle bir şey geldi. Acaba uyanıkken dünyayı isteğime göre yapabilsem nasıl bir dünya yapardım? Dünyadan neler çıkarırdım, neler eklerdim? Veya bana boş bir dünya verilse içini neyle doldururdum? Kuşların yerine kuştan başka ne koyardım? Ağaçların yerine ağaçtan başka ne dikerdim? Denizleri doldurmak için sudan başka bir şey bulabilir miydim? Gökyüzüne maviden başka bir renk koyabilir miydim? Geceye yıldız ve ay ışığından başka verecek ne bulabilirdim? İnsanların içinden hangi duyguları silebilirdim? Kötülüğü silsem iyilik, gaddarlığı silsem merhamet aynı anda kaybolmaz mıydı? Aslında, hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Hayallerimizde bile. Hayallerimiz gerçeğin yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değil. Bir oturma odasındaki koltukların yerinin değiştirilmesi gibi. Kâinat bu günkü halini 15 milyar senede aldı, dünya ve bugün içinde gördüğümüz ve görmediğimiz her şey beş milyar yılda. Her şey başka türlü olamadığı için böyledir, başka türlü olamayan bir bütünün parçasıdır. Olanı hayallerimizde bile değiştiremeyiz. Çünkü belki, Güney Afrika’nın çöllerinde yaşayan göçebe bushmenin dediği gibi, bir rüyada görülen bir rüyadan ibaretiz.

Ben Bir Hiçim


234

GELEN YOLCU - İKİ GÜN ÖNCE Ozanköy Bahçedeki en uzun servinin tepesinde bir saksağan oturuyor, yüzü birkaç saat önce kalkmış güneşe doğru. Bu servinin tepesi bahçede kuşların en çok sevdiği yer. Saksağan yoksa karga, karga yoksa güvercin var... İzlediğim kadarıyla, bu mevki iriliğin belirlediği bir protokol sırasına göre kullanılıyor. Karga gelince saksağan, saksağan gelince de güvercin tepeyi boşaltıyor. Ben mağaranın yanındaki badem ağacının altında oturuyorum ve sivrisinekler tarafında ısırılmış yerlerimi kaşımamaya çalışarak, sabah çayımı yudumluyorum. Boyuma asılı dürbünle ara sıra saksağanı izliyorum. Bugün buradaki son günüm. Tatil sona eriyor, yarın sabah İstanbul’a dönüyorum. Saksağanın başı, boynu ve kuyruğu siyah, gövdesi beyaz, kanatları siyah beyazdır. Hem siyahlığı hem beyazlığı tam ve mükemmel, güneşte parlıyor. Hayat cilasıyla cilalanmış gibi. Yarın bu saatte uçak İstanbul için alçalmaya başlıyor olacak. Doğudan hafif hafif bir esinti geliyor, beni serinletip hurmayı, filayağı ağacını, zakkumu ve pergolanın üzerindeki yasemini ferahlatmaya gidiyor. Dürbünü kaldırıp saksağanı buluyorum. Sürekli, başını yavaş yavaş bir sağa bir sola çevirerek, sessiz, çevreyi gözlüyor. Ne yaptığını biliyorum. Toprakta, görmediğim bir yerlerde yemlenen eşine gözcülük ediyor. Saksağanlar hep çift gezer onun için eşinin yakınlarda bir yerlerde olduğu kesin. Belki mutfak kapısının önündeki servideki yuvada büyüttükleri yavruları bile oralardadır. Otların arasından bir yılan fırlarsa panik ötüşünü öterek onları uyaracak, uçup daha güvenli bir yere gidecekler. Ama sonra gene dönecekler çünkü onlar bu bahçenin saksağanları. Pasaport polisinin önü tatilden dönenlerle dönmeyenleri ayıran huduttur. Siz bir süre, rutin denilen, birbirine benzeyen günler nehrinin kıyısına çıktınız. Sırtınızı dönüp başka bir yere gittiniz. Başka yataklarda yattınız. Değişik yemekler yediniz. Başka insanlar arasında başka şeyler yaptınız. Arkanızda bıraktığınız dünyayı aklınızın kıyısında tuttunuz veya tutmaya çalıştınız, surlara merdiven dayamış saldırganları içeri sokmamaya çalışan askerler gibi. Yavaşladınız. Ama işte bir an önce pasaport kuyruğuna girmek için adımlarını sıklaştıran diğer yolcular gibi, elinizde olmadan, siz de adımlarınızı hızlandırıyorsunuz. Bir yerlere bir an önce yetişmek için acele etme dünyasına dönmek için hızlanmaya başladınız.

Ben Bir Hiçim


235

Birkaç metre sağımda yeri kaplayan çiçeklerin arasında bir hışırtı duyuyorum. Bir yılan olmalı. Küçük bir kertenkele hışırtının geldiği yerden dışarı fırlıyor ve panik içinde sağa sola baktıktan sonra yıldırım süratiyle kendini bademin gövdesindeki kovuklardan birinden içeri atıyor. Hışırtı duruyor. Kabinde sıkılmış ve kanıksamış genç bir polis olacak. Pasaportuma gürültüyle damga vuracak ve beni tatile gitmemiş insanlara açılan kapıdan içeri alacak. Ne kadar zaman geçerse geçsin bu tatili hatırlayacaksın. Burada oturuyor olmanı. Gölgeyi. Esintiyi. Çayı. Saksağanı. Kertenkeleyi. Denizi. Ayrılmadan önce yatağının başucundaki duvara üzerinde Haplarını İçmeyi Unutma yazan notu asan misafirini. Geri dönüp baktığında sadece hatırladığın günler yaşadığın günlerdir.

GELEN YOLCU -ÜÇ GÜN ÖNCE Ozanköy Tatil bitiminden birkaç gün önce bir internet ahbabımdan uyarı mektubu aldım. “Bıraktığınızdan çok daha çılgın bir yere döneceksiniz” diyordu. Televizyonu açmamayı becerdim. Ama arada bir gazeteleri aldım. Çook arada bir... Anayasa Mahkemesi’nin kararından, yarattığı hiddetten, petrolün varilinin 2008’de 250 dolara çıkacağı yönündeki tahminlerden, İsrail’in İran’ı bombalamayı planladığından haberim var. Ama umurumda mı? Pencereden tatlı bir esinti geliyor. Kalkıp bulaşık makinesini boşaltıyorum. Lavaboda, dünden beri içinde su bekleyen dibi tutmuş bir tencere var. Acemi bir pilavcının eseri. Elime bir tutam Brillo alıp bastıra bastıra, tamamen kayboluncaya kadar siyah lekeleri ovuyorum. Küçüle küçüle kayboluyorlar. Sonra yatırıp tencerenin yan yüzeyini temizliyorum. Ne diyordu Zen ustası? Zirveye vardığında tırmanmaya devam et. Tencereyi ters çevirip dışındaki is izlerini ortadan kaldırıyorum. Cennette gözlerine inanamayarak beni seyreden annemin, bir ağacın altında uyuklamaktan olan babamı dürterek kaldırdığını düşlüyorum. “Kalk a Münir” diyor. “Bak, pasaklı oğlun bulaşık yıkıyor.” Babam doğrulup yüzünde alaycı, muzip bir gülümseme, bir süre bana bakıyor, sonra uykusuna geri

Ben Bir Hiçim


236

dönüyor. Anneme el sallıyorum. Tam ve iyi yapılan her iş insana zevk verir. Ne kadar pis veya zor olursa olsun. Zen ve Dibi Tutmuş Tencere Temizleme Sanatı. Tencereyi silip yerine yerleştiriyorum. Açık pencereden kuş sesleri ve çiçek kokuları geliyor. Mutfağı düzenleyip denize gitmeye karar veriyorum. Ben kötü haberler diyarına döndükten birkaç gün sonra temizlikçi kadın gelecek. İşi ona bırakabilirim ama havaalanı için yola çıkmadan önce arkamda her şeyin yerli yerinde olduğu bir ev bırakmak istiyorum. Birkaç ay önce iş için Antalya’ya gittiğimde farkına varmıştım. Açık balkon kapısından, denize bakan odama, dört kat aşağıdaki havuzdan yüzen turistlerin sesleri geliyordu. Yatağa uzanmış televizyona bakıyordum. Spiker, kelimelere yaptığı vurgu ve mimikleriyle okuduğu haberlerin ne kadar önemli olduğuna beni inandırmaya çalışıyordu. İstanbul’da olsam muhtemelen inanırdım. Ama Antalya’da okuduğu haberler anlamsızdı. Ankara’dakilerin akılsızlıkları ve kızgınlıları Antalya’da tamamen yabancı ve önemsizdi. Antalya’da geçmiyordu. Faselis’te siklamenler açmış mıydı? Beni bu ilgilendiriyordu. Aşağıya inip bir taksi çağırdım ve eğilip pencereden “Faselis’e gidiyoruz” dedim. Termosa su doldurup içine üç dört küp buz attım. Mayomu, paletlerimi, havlumu aldım. Plaja doğru yola çıkmadan önce internet arkadaşımın mesajına cevap yazdım: Çılgınlıkları umursamamaya karar verdim. Çılgınlıklar, çılgınların olsun. Ben kayığımı çekmeyeceğim.

karaya

çekiyorum.

Bu

çılgın

nehirde

artık

kürek

Ne demişler? Eğer dağa tırmanacaksan, zirveden başla.

ZİNCİR Ozanköy Yerden üç metre yükseklikteki yukanın iğne uçlu yapraklarının arasında yaşayan bir fare var. Alacakaranlıkta yuvasından çıkıyor. Oturduğum yerden onu görüyorum. Herhalde kendini en çok karanlıkta güvende hissettiği için bu saatte ortaya çıkıyor. Ama baykuş bunu biliyor. Bir tanesi birkaç dakika önce ilerideki servi ağaçlarından birinin dalına tüneyip yuvarlak gözleriyle etrafı gözlemeye başladı bile.

Ben Bir Hiçim


237

Biber ağacının altındaki yerimden hem fareyi hem baykuşu görüyorum. Fare ile baykuş da beni görüyor. Ama baykuş fareyi görmüyor, fare de baykuşu. Fare yavaş yavaş yukaya değen demir ağacına geçti, oradan dalları demir ağacıyla iç içe olan biber ağacına. Biber ağacı söğüt gibi salkım olduğu için dalları yere değiyor. Fare yavaş yavaş biberin incecik dallarından yürüyerek yere iniyor ve ne yapacaksa onu yapmak üzere kayboluyor. Dalı sallayıp onu yere düşürebilir ve üstüne basıp canını alabilirdim ama böyle bir niyetim yok, fare de böyle bir niyetimin olmadığını biliyor. Nerden bildiğini bilmiyorum ama bildiğini biliyorum. Beni görüyor. Zararsız olduğumu bilmese yuvasından çıkmak için kalkıp gitmemi beklerdi. Üç gecedir aynı saatte iniyor. Ne zaman geri dönüyor? Evli, mi bekâr mı, dul mu? Anne mi, baba mı, yavru mu? Yukada başka fareler de var mı? Gecenin içinde fareyi bekleyen sadece baykuş değil. Yılan ve zaman zaman çığlıklarını duyduğum, tilki de var. Fare yılanın ağzını sulandırırken, yılan da baykuşun ağzını sulandırıyor. Tilkinin canı fare çekiyor, av tüfeğinin tilki. İnsan kendini besin zincirinin dışına çıkardı. Onu yemek isteyenler hâlâ var ama sayıları azaldı. Geçenlerde okuduğum bir dergide 19. yüzyılın sonunda bile kaplanların Hindistan’da yılda 300 binden fazla insan parçaladığını yazıyordu. Bugün Hindistan’daki toplam kaplan sayısı 3846. İnsan dünyanın hazinesine el koydu. Stanford Üniversitesi profesörlerinden Peter Vitousek’e göre, toplam kara alanının üçte biri ile yarısı insan eliyle değiştirildi. Diğer canlıların da kullandığı ve insan elinin tehdit etmediği bir santimetrekare yok yeryüzünde. Güneş enerjisi kullanarak büyüyen bitkilerin yüzde ellisini insanlar kullanıyor. Nehir sularının yüzde altmışından fazlasını kendilerine tahsis ettiler. Geçen 2 bin yıl içerisinde kuş türlerinin dörtte birini yeryüzünden sildik. Balık potansiyelinin yarısını tükettik. Atmosferdeki karbondioksitin dörtte birini oraya biz koyduk. Bazıları ümit yok, bazıları korkacak şey yok diyor. Ben, bir gece yukadan inen fare gibi geri dönmeyeceğiz, diyorum. Besin zincirinin son halkası insan değil yeryüzüdür. Her şeyi o doğurur, her şeyi o besler, her şey ona geri döner. Yeryüzü ağzını açmış bizi bekliyor. Zamanı geldiğinde bizi yutacak ve rahat bir nefes alacak. Belki biz de rahat nefes alacağız.

Ben Bir Hiçim


238

SATILIK: BEBEK AYAKKABISI, HİÇ KULLANILMAMIŞ En iyi yasemin çayı, içinde yasemin bulunmayan yasemin çayıdır. Yasemin demlenince çaya acı bir tat verir. Bu nedenle, kuruyup rayihasını çaya geçirdikten sonra ayıklanıp atılmalıdır. Ama bu süreç çoğunlukla es geçilir, çünkü elle yapılan, pahalı ve zahmetli bir iştir. Yaseminsiz yasemin çayını sadece çok ama çok iyi çaycılarda bulabilirsiniz. Onlardan da bizim memlekette yok. Vanilya, ağaca sarılarak büyüyen tropikal bir orkidenin baklamsı tohum zarfından elde edilir. En kalitelisi Fransız Pasifik sömürgesi Reunion adasında yetişir. Reunion’un Fransız İhtilali’nden önceki adı Bourbon’du. Bourbon, ihtilalin devirdiği kraliyet ailesinin adı olduğu için değiştirildi. Orkidenin baklamsı tohum zarfı iki kez, art arda, kaynar suya sokulup çıkarıldıktan sonra, güneşte birkaç gün kurutulur. Kâğıt mendile sarılıp sert keresteli tropikal ağaçtan yapılmış kutularda saklanır. Vanilyanın rayihasının ortaya çıkması için en az bir yıl saklanması gerekir. Ne kadar uzun saklanırsa kokusu o kadar yoğun olur. En yoğun rayihayı elde etmek için 20 yıl makul bir süredir. Devam edeyim mi? Odamda okunmayı bekleyen küçük kitap dağları var. Sıra dağları demek gerçeğe belki daha uygun olur. Bask Ülkesi’nden Örümceklerin Gizli Hayatı’na, Narenciyenin Tarihi’nden Paul Muldon’un Moy Kum ve Çakılı adlı şiir kitabına bir sürü kitap, ciltleri arasında sabırsızlıkla kıpırdayarak açılmayı bekliyor. Hepsini okuyabilmem için işi gücü bırakıp birkaç yıl tam zaman kendimi okumaya vermem lazım. Bu mümkün mü? Hayır. Buna rağmen, hâlâ yeni kitap ısmarlıyorum. İnsan neden okuması mümkün olmayacak sayıda kitap alır? Kitap kurdunun gözleri midesinden açtır, onun için sanırım. Bir tür oburluk. Belki oburluğun çirkin, günah olmayan tek türü. İnsanı, yukarıda iki örneğini verdiğim, lüzumsuz bilgileri saklayan bir küpe çevirmekten başka ne işe yarar sürekli okumak? Batı’da “ömür boyu eğitim” denilen şey? Kâinattaki bütün bilgileri içeren bir CD olsaydı beynime bir yuva açıp içine koymak isterdim. Benim cevabım bu. Akıl insana verilen boş bir toprak parçasıdır. Bilgiyle veya cehaletle doldurulabilir. Cehalet bilgi eksikliği değildir. Bilginin tersi veya bozulmuşudur.

Ben Bir Hiçim


239

Cehalet kum dağlarından meydana gelen bir çöldür, ayakların içine gömüldüğü. Bilgi ağaçlı, çiçekli, kuşlu, içinde vahşi yaratıkların dolaştığı, yüksek yerlerinden bazen uzakların görüldüğü bir ormandır. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges (1899-1986), “Cennetin hep bir tür kitaplık olacağını düşündüm” der. Dünyayı, cennet olduğu ender zamanlarda cennet yapan şeylerden biri kitaplıktır da diyebilirdi. Unutmadan. “Satılık: Bebek ayakkabısı. Hiç kullanılmamış.” Ernest Hemingway, “altı kelimelik bir öykü” istendiğinde bunu yazmış. İngilizcede altı kelime: For sale: baby shoes, never worn.

PORNO Porno kanal ile doğal hayat kanalı yan yana. Önce doğal hayat kanalının düğmesine dokunuyor. Orada ne olduğuna bir göz attıktan sonra porno kanala geçecek. Ama gördüğü manzara oraya çakılmasına neden oluyor. Soğuk bir ülkede, mavi bir gökyüzünün altında, hızla akan dar bir derenin içinde dev cüsseli beyaz ayılar. Zevkten gözleri kısılmış, olağanüstü bir yoğunlaşmayla alabalık avlıyorlar. Ekranda görünmeyen bir spiker fısıltıyla ne olup bittiğini anlatıyor. Kamera bir ayıya yaklaşıyor. Ayı yarı beline kadar hızla akan derenin içinde. Başını suya daldırıyor ve çıkarıyor. Ağzında çırpınan, semiz bir balık var. Balığın çırpınışı ayıyı öfkelendiriyor. Başını hızla yukarı ve aşağı sallıyor ve balığın belini kırıyor. Balığın çırpınışı ile hareketsiz kalışı arasında, neredeyse ölçülemeyecek kadar kısa bir zaman dilimi var. Diri olmak ile ölü olmak arasındaki zaman bu. Balığın soğuk ırmakta su yutarak yüzerken birdenbire kapan gibi kapanan dişler arasında, suyun dışındaki havasız dünyanın boşluğuna savrulması ile belinin kırılmasını içeren bir zaman. Oksijensizlikten çırpınmaya fırsat kalmadan sinir sisteminin kopuşuyla gelen ölüm. Ayı, acele etmeden, kameranın bulunduğu yöne yürüyerek balığı dere kenarına bırakıyor ve ustalıkla, sadece kılçığı kalacak biçimde yiyor. Kamera, karnını doyuran ayıların bir grup yaşlı kadın ve erkek tarafından izlendiğini gösteriyor. Irmağa inen yamaçta, ayılardan fazla uzak olmayan bir yerde dürbünlü ve fotoğraf makineli Japonlar var. Yüzleri üzüm tanesi gibi dolgun ve pürüzsüz. Günlük işin sabah git akşam gel rutininden ve parayı idareli harcamanın kıskacından geçici olarak salıverilmiş, orta yaşlı insanlar. Hayatları önlerindeki ırmak gibi akıp gitmiş.

Ben Bir Hiçim


240

Ekrandaki ses, fısıltıyla, buranın Kanada’da doğaya ayrılmış bir bölge olduğunu anlatıyor. Ayıların her yıl bu mevsimde bu ırmağa gelip balık avladıklarını. “Hayvanlar rahatsız edilmemeli, aksi takdirde saldırgan olabilirler” diyor. Ayılar kendilerini balık yemenin zevkine o kadar bırakmışlar ki, çevrelerinin farkında değiller. Hızla akan suyun sesi başka sesleri duymalarını önlüyor. Çevrede onlara zarar verecek düşmanlarının bulunmadığına eminler. Açıkça duydukları haz ve çevrelerinden bihaber olmaları, ayıların ziyafetine, başkaları tarafından paylaşılmaması, seyredilmemesi gereken özel bir tören özelliği veriyor. Sevişme kadar mahremmiş gibi geliyor ona, ayıların yaptığı. Irmak, balıklar, ayılar ve yaz mevsimi, bu mekânda, bu özel alışverişi, varlığı insanlar tarafından fark edilmeden, kaç bin yıl yaşadılar acaba? Bu olayın seyredilmemesi, sadece balıklara ve ayılara ait olması gerek, diye düşünüyor. Her yıl aynı günlerde tekrarlanan bu şölenin şahitleri, gözlemcileri olmamalı. Balıkların trajedisi balıklara, ayıların hazzı ayılara kalmalı. Birdenbire anlıyor ki, ayıların filme alınmaları ve seyredilmeleri komşu porno kanalındaki görüntülerden daha pornografik. Ama doymaz merakları ve gittikçe daha sofistike olan ses ve görüntü alma aygıtlarıyla insanlar yeryüzünde özel ve gizli hiçbir şey bırakmamaya kararlı. Her şey görüntülenecek ve dünyanın etrafında sinirli daireler çizen uydular tarafından milyarlarca televizyon ekranına aktarılacak. Rahatsız, düğmeye dokunup başka bir kanala geçiyor.

ONUN DA BİR EVİ VAR Birkaç yüz taşın yapıştırılmasıyla meydana gelen, alt kısmında büyük, yuvarlak bir delik olan bir küre. Kürenin tepesinde yedi-sekiz sivri uç var. Uçlardan her biri alttan başlayarak yukarı doğru ufalan taşlardan inşa edildi. Yapının en göze çarpan ayrıntısı, deliği çevreleyen yaka. Küçük bir taca benzeyen bu pliseli yaka ayrıştırılması imkânsız küçük taşların birbirine yapıştırılmasıyla oluştu. Bu küre bir ev - çapı bir milimetrenin 150 binde biri olan bir konut. Cümlenin sonunda yer alan noktadan ufak olan bu yapı bir tür amip olan Difflugia coronata’nın portatif konutudur. Amip en küçük yaratıklardan biridir. Tek bir hücreden ibarettir. Ama bu hücre bir canlının ihtiyacı olan her şeyi yapması için ona yetiyor. Besleniyor, dışkı çıkarıyor, hareket ediyor, çoğalıyor.

Ben Bir Hiçim


241

Amip hareket ederken altında kalan minik besin zerrelerini içine alır, sindirir ve artığını dışarı atar. Çiftleşmeden doğurur. Belirli bir büyüklüğe ulaşınca gövdesi ve gövdesini kontrol eden nükleus (nüve) ikiye bölünür. Çoğalması böyle olur. Sanırım bu herkes tarafından biliniyor. Ama bazı cins amiplerin, korunmak için, salyangozlar gibi, kendilerine barınak yaptıkları ve bunu çekerek taşıdıkları pek bilinen bir şey değil. Sinir sistemi olmayan, tek hücreye sahip bir yaratık resimde gördüğünüz bu karmaşık ve zarif yapıyı nasıl yapabiliyor? Sorunun cevabı çok basit. Hiç kimsenin bir fikri yok. Amip kendini bir yerden başka bir yere sürüklerken içine sadece besin değil, zamanla bir topa dönüşen minik taş parçacıkları da çeker. Çoğalma zamanı gelince, içindeki nükleus DNA’sının bir tıpatıpını yaparak ikinci bir nükleus yaratır. Gövde ikiye ayrılır. Bir nükleus bir tarafta, diğeri diğer tarafta kalır ve bu şekilde tam iki amip ortaya çıkar. Ev amiplerden birine miras kalırken diğeri taş topunu devralır. Bölünme tamamlanınca bu taş topu gövdeden çıkar ve resimde gördüğünüze benzer bir ev haline gelir. Taşlar nasıl gövdeden ayrılır ve bu mucizevî yapı haline gelir? Amipe bu evi yapma “talimatını” veren bilgi veya içgüdü tek hücresinin neresinde saklı? Bunlar da bilinmiyor. Bilinmeyenler bundan ibaret değil. Amip, tek hücresiyle, hangi yöne doğru hareket etmesi gerektiğine nasıl karar veriyor? Neden hareket ediyor da olduğu yerde durmuyor? Hangi gıdayı içine alacağını, hangisini almayacağını ona söyleyen nedir? Bazı taşlar işine yaramayacak kadar küçük, bazıları büyüktür. Hangilerinin uygun olduğunu nasıl seçer? Bir ev yapmaya yetecek kadar taşı biriktirdiğini nasıl anlar? Hem büyük hem de küçük taşa ihtiyacı var. Örneğin, “Yeteri kadar küçük topladım, birkaç tane daha büyük toplarsam kâfi miktarda taşım olacak” der mi? Ve en büyük soru. Bu minik yaratık kendine miras kalan taşları nasıl ve ne kullanarak çimentolar da bu sofistike yapıyı meydana getirir? Glasgow Üniversitesi’nde Hayvan Mimarisi ordinaryüs profesörü olan Mike Hansell’in Built by Animals adlı kitabında bunları okurken aklıma başka sorular da geldi. Kâinatı boydan boya dolaşsak içinde bu kadar mucize ve güzellik barındıran bir ikinci dünya bulabilir miyiz? Bu güzelliğe karşı insanın gözleri nasıl bu kadar kör olabilir?

Ben Bir Hiçim


242

EVLİLİK DIŞI Evli bir adamla sevgilisi geceleyin otomobille şehre dönüyorlar. Otomobili adam kullanıyor. Şehrin tapu müdürü. 37 yaşında ve evli. Ondan sekiz yaş küçük olan sevgilisi ise dul. Adamın karısının yakın arkadaşlarından biri. Yol bir ovadan geçiyor. Yol, Afrika ülkelerinin sömürgeci devletler tarafından çizilen sınırları gibi, cetvelle çizilmişçesine düz. Düzlük sürücülere güven veriyor ve bu yüzden bu yolda çok çok kaza oluyor. Yolun iki yanında okaliptüs ağaçları var. Otomobilin pencereleri açık olsa rüzgârın serinliği yüzlerine vuracak. Gün boyu kızgın güneşin altında kavrulan okaliptüslerin, çitlembiklerin, tarlalardaki buğday ve arpanın kokusunu alacaklar. Ama pencereler kapalı. Belki beraberlikleri içeride kalsın, uçup gitmesin diye pencereleri açmıyorlar. 10 kilometre kadar ileride, aynı şeritte, inşaat demiri yüklü bir kamyon park etmiş duruyor. İnce, yuvarlak uçlu inşaat demirleri kamyonun dışına taşmış. Demirlerin ucunda kırmızı, üçgen bir bayrak sallanıyor ama karanlıkta görülmesi mümkün değil. Evlilik dışı ilişki evlilikten de ağır bir yüktür. Ama o anda tapu müdürünün otomobilinin içinde sadece sevişme sonrasına ait doyum, hafiflik ve kafa tutma duygusu var. Onları şehir dışındaki motelde birkaç saat üzerinde tutan beyaz çarşaflı bir yatak değil açık denizlerde pupa yelken giden bir kotraydı. Çok geçmeden bu duygularının arasına hüzün ve pişmanlık girecek. Şehrin dışındaki ilk evlerden geçmeye başladıklarında tanınma ve yakalanma korkusu onları endişelendirecek ama şu anda değil. Tapu müdürü, sevgilisinin dizinde duran elini çekip direksiyonu kavrıyor ve gaza basıyor. Bir an önce şehre varmak istiyor artık. Külüstür kamyon uzun zamandan beri hareketsiz. Motoru teklemeye başlayınca şoför aracı kenara çekmiş. Şarampol dar olduğu için kamyonun yarısı asfaltta duruyor. Işıkları sönük. Şoför, yola, gecenin karanlığında tehlikeli bir biçimde park edilmiş kamyonun varlığını uyaracak bir işaret bırakmamış. Nasıl olsa koskoca kamyonu görürler, diye düşünüyor. Motor öksürmeye başladığında güneş daha aylardır yağmur görmemiş ovayı, üzerindeki cılız ağaçları ve gerilerde, ovaya paralel uzayıp giden tozlu dağları terk etmemişti. Sonra gölgeler uzamaya başladı. Güneş battı. Karanlık, yavaş yavaş, her şeyle beraber, tozlu kamyonu ve altında durduğu okaliptüs ağaçlarını içine aldı. Yıllardır aynı adamla sevişen bir kadının alışık ve acelesiz yavaşlığıyla. Ağustosböceklerinin şarkıları sona erdi. Serçeler sustu. Gece ilerledikçe seyrekleşen araçlar yanından geçerken sese dönüşen birer ışık parçasıydı artık. Şoför son bir sigara daha içip uyumaya karar verdi. Tamir aracının sabah olmadan gelmeyeceğini biliyordu.

Ben Bir Hiçim


243

Müdür ile sevgilisi konuşmadan duruyorlar. Adamın eli tekrar kadının dizine gidiyor. Kamyoncu okaliptüslerin kokusunu içine çekti. Aracı park ettiği zaman kamyonun ağır lastiklerinin ezdiği ağacın çan şeklindeki sert tohumlarının ve yapraklarının çıkardığı ağır ve hoş koku aklına çocukluk günlerini getirdi. Hastalandığında, annesi, odasında, boş bir margarin tenekesinde okaliptüs yaprağı kaynatırdı. Pencerelerinden çam ağaçları görünen köy evindeki odasında suyun kaynarken çıkardığı ses ve buharın taşıdığı koku gözünün önüne geldi. Açık pencereden dışarıya tükürüp sigarasının külünü silkeledi. Annesi öleli kaç yıl olmuştu? 10? 15? Mezarını ziyaret etmeyeli... Söndürmeden, sigarasının izmaritini pencereden dışarıya, asfaltın üzerine fırlattı. Tapu müdürü izmaritin havada uçarken çizdiği ateş çizgiyi kamyonu gördüğü anda gördü ama artık fren basmak için çok geçti. İnşaat demirleri arabanın camını parçalayıp iki sevgiliyi ok yağmuruna tutulmuş eski zaman savaşçıları gibi delip ta arabanın arka koltuğun kadar itti. Anında öldüler. Bu kazada, kaza olmasının ötesinde, bir anlam var mı? İnsan kendi hayatında bir anlam aradığı gibi, başkalarının hayatında da anlam arar. Ama yaşamdaki her şeyin bir anlamı var mı? Olsa bile bunun ne olduğunu bilmek mümkün mü? Bu soruya cevabım yok. Anlam, belki, hayatta değil, bakandadır. Aynı kahve fincanına bakan farklı kişilerin aynı şekilleri bambaşka görmeleri gibi.

APOCALYPTO Ve insan tek başına oturdu. Hüzne boğulmuş bir halde. Bütün hayvanlar etrafına toplandılar ve dediler ki: “Seni böyle üzgün görmek hoşumuza gitmiyor. Bizden ne dilersen gerçek olacak.” İnsan dedi ki: “Daha iyi görmek istiyorum.” Akbaba şöyle yanıtladı: “Benim görme gücümü alacaksın.” İnsan dedi ki: “Güçlü olmak istiyorum.” Jaguar dedi ki: “Benim gibi güçlü olacaksın.” Sonra insan dedi ki: “Yeryüzünün sırlarını bilmek istiyorum.” Yılan yanıt verdi: “Ben sana gösteririm.” Ve tek tek bütün hayvanlara sıra geldi. Ve onların verebilecekleri bütün yetenekleri kazanınca insan gitti.

Ben Bir Hiçim


244

Baykuş diğer hayvanlara dedi ki: “Artık insan çok şey biliyor ve birçok şey yapabilir. Aniden korktuğumu hissettim.” Geyik dedi ki: “İnsan istediklerine kavuştu. Artık kederi son bulacak.” Ancak baykuş şöyle yanıtladı. “Hayır. O insanda bir delik gördüm. Asla doyuramayacağı bir açlık kadar derin. Onu hüzünlendiren ve fazlasını istemesine neden olan şey de bu. Durmadan almayı sürdürecek. Ta ki dünya şöyle diyene kadar: ‘Daha fazla veremeyeceğim ve verecek bir şeyim kalmadı.’” Bu öyküyü Mel Gibson’ın Apocalypto filminden çaldım. Filmde, öyküyü, yağmur ormanının bir köşesindeki bir köyde, avdan geri dönen genç erkeklerin getirdiği tapiri yedikten sonra çevresine toplanan köylülere yaşlı bir Şaman anlatıyordu. Kaybolmaya yüz tutmuş Maya dilinde. Yıl 1519 idi.Yaşlı Şaman öyküsünü anlatırken Maya uygarlığını ortadan kaldıracak İspanyol Hern·n CortÈs kalyonlarıyla ufukta belirmeye başlamıştı. Ve köyü basıp genç erkekleri kurban töreninde kafaları kesilmek üzere başkentteki Şamanlara satacak insan avcıları köye yaklaşıyorlardı. Şiddet dolu olduğunu bildiğim için uzun zaman filmin DVD’sini satın almaktan kendimi alıkoydum. Birkaç gün önce raflarda görünce dayanamadım. Dün gece seyrettim. Mel Gibson, Apocalypto’da uygarlıkların içeride çöktükten sonra dışarıdan fethedildiklerini anlatmak istemişti. Ben filmden başka bir mesaj aldım. İnsan doğaya yabancılaştıkça felakete yaklaşıyordu. Dün sabah bir yazıya başlamıştım. “Komünizm insan doğasına düşman olduğu için çöktü” diye yazmıştım. “Kapitalizm doğaya düşman olduğu için çökecek. Kapitalizm, yani insanın doymak bilmeyen kâr açlığı, doğayı, kendi dâhil bütün canlılarıyla tüketinceye kadar dinmeyecek.” Şamanın öyküsü ile benim anlatmaya çalıştığım şey aynıydı. Benim “doymak bilmeyen kâr açlığı” dediğim şey ile baykuşun gördüğü, doldurulması mümkün olmayan delik aynı şeylerdi. Şaman 500 yıl önce yazımı yazmıştı. Hayvanlar ise ta başından beri biliyorlardı.

CANLI Havada kulağınıza hoş gelen bir şey varsa o müziktir. Evde yalnız, mutfaktaki sedire uzanmış, başım yastıklara gömülü, sabah çayının keyfini çıkarırken akordeon sesi duydum. Ses köşebaşındaki sinagogun oradan geliyordu, yürüye yürüye çalan birinin akordeonundan çıkıyordu. Yavaş yavaş penceremin altına yaklaştı. Fincanı

Ben Bir Hiçim


245

masanın üstüne bıraktım, pencereden dışarı baktım. Boş sokakta, güneş altında genç bir adamdı. Ona baktığımı görünce durup kapımın önünde çalmaya başladı. “Kimsiniz?” diye sordum, duraklayınca. Görünüşünden ve sakin sakin akordeon çalarak yürümesinden Türk olmadığı belliydi. “Ben Romen” dedi, çalmaya devam etti. “Bir dakika” dedim. Kafamı içeri çektim, cüzdanımdan 10 liralık bir banknot çıkardım, katlayıp aşağı attım. Eğilip parayı aldı, bana bir gülümseme yollayarak müziğiyle birlikte yürüyüp köşeyi döndü, gözden ve kulaktan kayboldu. Müzik hayatın aynasıdır diyor ünlü piyanist Daniel Barenboim. Her ikisi de hiçbir yerden gelir, hiçbir yere gider. Müzik dünyanın hem içindedir hem dışındadır diyor. Müzik kendiliğinden var olmaz. Onu birisinin yaratması lazım. Bu yaratma işi enerjiyle olur. Müziğin arkasında bulunan, onu yokken var eden enerjidir. Dinlediğimizde, müziği duyarken enerjiyi de duyarız. Müzik enerjisini enerjimize katar, onu çoğaltır. Bu enerji “canlı” müzikte vardır. Kaydedilmiş müzik, enerjisinden sıyrılmış olduğu için “ölü”dür. Radyoda veya televizyonda dinlediğiniz bir canlı konser ise orada olmamanıza rağmen canlıdır. Oluşum halindedir. Orkestra ile dinleyiciler, müzisyenler ile müzisyenler, müzisyenler ile orkestra şefi arasındaki alışveriş ve karşılıklı etkileniş konsere can ve yön verir. Ama canlıyken kaydedilmiş bir konser artık canlı değildir. İki kapak arasında yaşayan bir roman ne kadar hayatsa, CD’ye alınmış müzik de o kadar müziktir. Münih Filarmoni Orkestrası’nın ünlü şefi Sergiu Celibidache (1912-1996) hiç plak yapmadı, çünkü sadece müziğin “canlı”yken müzik olduğuna inanıyordu. Plağın hiçbir zaman “canlı” konserin hayatiyetini yakalayamayacağına inanıyordu. Plak dinlemek Brigitte Bardot’nun fotoğrafıyla yatağa gitmeye benzer diyordu. Ama öldükten sonra ondan habersiz kayda alınan bazı konserleri CD halinde piyasaya sürüldü. Genç Romen birkaç dakikalığına akordeonundan çıkan müziğin enerjisi ve güzelliğiyle sokağı doldurmuş, zenginleştirmişti. Görünmeyen bir bülbülün beklenmedik bir anda ötmesi ya da bir yelkenlinin geçip gitmesi gibi karşılıksız verilen bir güzellikti sokağa bahşettiği.

Ben Bir Hiçim


246

Müzisyen olmak insanı daha iyi bir insan yapar demişti hatırlamadığım birisi. Müzik yapmak da dünyayı daha iyi bir yer yapar.

İKİ KİŞİ “Sen iki kişisin” diyorum ona. “Sen ve diğeri.” “Sen de iki kişisin” diyor. “Diğeri geldiğinde beni senden uzaklaştırıyor” diyorum. “Senin diğerin de beni senden uzaklaştırıyor” diyor. “Benim diğerim senin diğerin geldiğinde ortaya çıkıyor. Senin diğerin gelmese benim diğerim ortaya çıkmayacak” diyorum. Susuyor. Düşünüyor. Muhakkak bir şey söyleyecek. Son sözü söyleyen hep o olsun ister. Mutfak çekmecesindeki iki kaşık gibi yatıyoruz. Başım başına dayalı. Saçları burnumu gıdıklıyor. Sol göğsü sağ avucumun içinde. Bazen elimi oradan çekip karnına götürüyorum. Karnının yumuşaklığına dokunmak hoşuma gidiyor. Küçük bir göbeği var. Hatırlayamadığım bir şeyi hatırlatacak gibi. Sonra avucumu kalçasına dayıyorum Uyumaya çalışıyorum ama uyuyamıyorum. Beş dakika uyumak bile bana iyi gelecek, biliyorum. Ama uyku benden kaçıyor. Bilerek kaçıyor sanki. İsteyerek. Vereceği dinlenmeden domuzluk olsun diye mahrum bırakarak. Uyumadığımın farkında. Uyumaya başladığımı ellerimin titremesinden anlıyormuş. Birbirimizi anladık mı? Ben ona ne dedim? O bana ne dedi? Perdeleri çekik, loş odada sevişme sona erince sesleri yeniden duymaya başlarsın. Kedinin tuvalette bir şeylerle oynadığını. Sokaktan geçen bir aracın kornasını. Martıları. Bir yerlerde pencereden seslenen ama ne dediği anlaşılmayan kadının sesini. Üst kattaki tıkırtıyı. Uzanıp yatak kenarındaki komodinin üstünden klimanın kumandasını alıyorum ve düğmeye basıyorum. Bir şey olmuyor.

uzaktan

“Ters tutuyorsun” diyor. Doğru tutarak düğmeye basınca klima derin bir nefes alıp mesaiye başlıyor, diğer sesleri uzaklaştırarak. Konuşurken mi daha iyi anlıyoruz birbirimizi, susarken mi? Kelimeler nasıl icat oldu? Herhangi bir kelimeyi ilk kim, nerede konuştu?

Ben Bir Hiçim


247

Kelimeler yalan söylemek için mükemmel ama doğru söylemek için yetersiz. Kelimeler siperde yatmaya uygun, ortada dolaşmaya değil. Uykunun faydası burada belki. Kelimelerden uzaklaştırıyor insanı. Aklı kelimelerden boşaltıyor. Dinlenmek bu kelimelerin meydana getirdiği boşlukta meydana geliyor. Vücudumuz dilimizden daha iyi biliyor konuşmasını. Vücut dilinin dağarcığında daha az şey var ama bunlar daha açık ve kesin. Gözler konuşuyor. El bir yere dokununca verdiği mesajın ne olduğunu anlamamak imkânsız. Anlaşmak için kelimelere ihtiyaç yok aslında. Anlaşmamak için ise var. “Benim diğerim, sana karşı korunmam gerektiğini düşündüğümde çıkıyor ortaya” diyor. Söylemiştim. Son sözü söyleyecek diye. Karşılık olarak bir şey söylemek istemiyorum. Birinin son sözü söyleyebilmesi için birinin susması lazım. Aslında iki kişiden de çokuz, hem o, hem ben, hem herkes. Sanki kişilik -o ne ise- birçok odası olan bir saray. Ne zaman hangi odasından hangi “ben”in çıkacağını bazen ben bile bilmiyorum. Bu konuyu daha sonra konuşuruz belki. Veya konuşmayız. “Acıkmaya başladık mı?” diye soruyorum. “Ehh” diyor. “Sahilde yürüyüp her zamanki lokantamıza gidelim mi?” “Olur” diyor. Bir süre daha yerimizden kıpırdamıyoruz. Bostandaki karpuzlar gibi, ikiye bölünmeden önce, bir süre daha, bütün olmanın tadını tatmak istiyoruz, o da, ben de. Bu konuda bir fikir ayrılığı yok. O ve ben varız şimdi. Diğerleri yok.

BİR AMPUL DEĞİŞTİRMEK İÇİN KAÇ ZEN BUDİST GEREKİR? Sadece son derece esnek ve yumuşak olanlar son derece sert ve güçlü olabilir. Eğer sorunun çözümü varsa tasalanmanın anlamı yok, sorun sonunda çözülecek. Eğer sorunun çözümü yoksa tasalanmaya mahal yok çünkü çözülmesi imkânsız. Çok temiz suda balık yaşamaz.

Ben Bir Hiçim


248

Hiddet, niteliksiz olmanın belirtisidir. Kızgın kişi her zaman yapabileceğinin fazlasını yapabileceğini sanır. İnsanlar çoğu zaman akıl açıklarını hiddetle kapatmaya çalışırlar. Nefret insanın kendine uyguladığı bir cezadır. Hiddet, akılsızlıkla başlar, pişmanlıkla biter. Kızgın adam ağzını açar, gözlerini kapatır. Hiddet eser, aklın lambası söner. Akıllı insan hatalarından ders alır. Başkalarının hatalarından ders alan ondan da akıllıdır. Ne kadar sıkı tutarsanız, o kadar az şeye sahipsiniz. Elde eden az şeye sahiptir. Dağıtanın çok şeyi var. İnsanlara yol göstermek istiyorsan arkalarından yürü. Bir samuray, Zen ustası Hakuin’e öldükten sonra nereye gideceğini sormuş. Hakuin, “Ben nereden bileyim?” diye cevap vermiş. “Nasıl bilemezsin?” demiş samuray. “Sen bir Zen ustasısın.” “Evet, ama...” demiş Hakuin, “ölü bir Zen ustası değilim.” Muayyen bir işi yapabilmek için muayyen bir insan olmak gerekir. Eğer gerçek aşkı bulmak istiyorsanız kendinizi sevmeyi öğrenin. Hiçbir kar tanesi hiçbir zaman yanlış yere düşmez. Öğrenmek nehrin aktığı yöne doğru kürek çekmek gibidir: İlerlememek gerilemek demektir. Ruh ışık saçarsa insanda güzellik olur. İnsanda güzellik varsa yuvada uyum olur. Yuvada uyum olursa ulusta düzen olur. Ulusta düzen olursa cihanda sulh olur. Samimi olmayana samimi davranmak tehlikelidir. Kötü şeylerde yavaş ol, iyi şeylerde aceleci ol. İyilik bağırır. Kötülük fısıldar. Eskilerin yürüdüğü yolu izleme, onların aradığını ara. Ne kadar sessiz olursan, o kadar çok şey duyarsın. Hayat denize açılıp batacak bir gemiye binmeye benzer.

Ben Bir Hiçim


249

Oraya vardığınızda, orada orası olmadığını görürsünüz. En az şey isteyenler Tanrı'ya en çok yakın olanlardır. Her çıkış başka bir yerin girişidir. İnsan tartışır, doğa yapar. Saat beşte sevişmek için sana geleceğim. Geç kalırsam bensiz başla. Soru: Bir ampul değiştirmek için kaç Zen Budist gerekir? Cevap: Üç. Biri değiştirmek için. Biri değiştirmemek için. Biri ne değiştirmek ne değiştirmemek için

ÇAMUR EŞEKARISI, YUMURTA VE ÖRÜMCEK Ozanköy Bavulumu mutfağa bıraktıktan sonra teker teker ahşap panjurları ve pencereleri açmaya başladım. Önce mutfağı açtım, sonra oturma odasının bahçeye bakan kapılarını ve pencerelerini. Arkamda ışık bıraka bıraka üst kata çıktım. Çocukların odasının panjurunu açar açmaz bir arı vızıltısı ve ensemde şiddetli bir yanma hissi duydum. İğne belli, sarı-siyah bir çamur eşekarısı vızıltılarla uzaklaşıp gitti. Daha önce birkaç defa arı tarafından sokulduğum için onu görmeseydim de başıma gelenin nedenini bilecektim. Parmağımı zonklayan yere dokundurdum. Beş on dakika içinde sızı, geride küçük bir kırmızılık bırakarak geçecek. Üzerine bir şey sürmeye bile gerek yok. Ama arı nereden çıkmıştı? İçeride olamazdı, çünkü ev uzun zamandan beri kapalıydı. Başımı dışarı çıkarıp bakınca panjurun bittiği yerde içine yumurtalarını koyduğu çamur tüplerinin meydana getirdiği topağı gördüm. Ve onu affettim. Yumurtalarını korumak için beni sokmuştu. Onu rahat bırakmak için panjuru yeniden kapattım. Çamur arısının bilimsel adı Sceliphron caementarium’dur ve bu adı çamurdan bu yumurta evlerini yaptığı için aldı. Eşekarısı çene ve ön ayaklarıyla topladığı çamurları boru haline getirir ve benim panjur gibi kuru zeminlerin üzerine monte eder. İçine bir yumurta yumurtlar. Sonra bir örümcek avlar ve yumurtanın yanına bırakır. Sonra borunun iki ucunu çamurla mühürler. Yumurtadan çıktıktan sonra örümcek yavrunun gıdası olacak. Çürümüş veya kokuşmuş olmaması için çamur eşekarısı örümceği öldürmez. Felç eder. Tırtıl veya larva üç haftada olgunlaşır. Bu sürede canlı örümcekle beslenir. Sonra etrafına koza örer ve kış boyunca dinlenir.

Ben Bir Hiçim


250

Bir defa mühürledikten sonra arı tüpü bir defa hiç açmaz. Yanına beş, altı veya yedi yumurtalı-örümcekli boru daha yapar ve onları da aynı şekilde kapatır. Sonra bir daha geri gelmemek üzere gider. Aralarındaki görev bölümüne göre, dişi yem ararken erkek kozaları beklediğine göre beni sokan muhtemelen erkekti. Yuvadan çıkan genç eşekarıları çamurdan yuva yapıldığını görmediler. Onlara inşaat dersi verecek, örümcek avlamaları gerektiğini, örümcekleri nasıl felce uğratacaklarını öğretecek anneleri de yoktur. Ama onlar bütün bunları bilirler ve zamanı geldiğinde, anneleri gibi, benimki gibi evlerde uzun keşif uçuşları yaptıktan sonra bir yer bulurlar ve kil aramaya başlarlar. Sıcak yaz günlerinde bu arıyı dakikalarca evinizin içinde amaçsız bir şekilde uçarken görebilirsiniz. Amaçsız falan değildirler aslında. Çamur yumurta yuvalarını yapmak için kuru, uygun bir yer aramaktadırlar. Onu rahat bırakmanızı öneririm. Hiçbir zararları yoktur. Eğer onu benim yaptığım gibi ürkütmezseniz

YATAKTA İKİ SİVRİSİNEK Ozanköy Yatağa girip yan yana, sırtüstü yatınca cibinlikteki yırtığı gördü. Dikdörtgen şeklinde, soyulan muz gibi geriye yatmış, kibrit kutusu büyüklüğünde bir yırtıktı. Sabahleyin cibinliği toplarken parmağım takılmış, ince tülü cıırt diye yırtmıştı. O, o saatte uçaktaydı. “Bu delik ne?”diye sordu. “Emniyet çıkışı” dedim. “Ne emniyet çıkışı? Dalga mı geçiyorsun?” “Hayır. Farz edelim ki kötü ruhlu bir peri uyurken beni sivrisineğe çevirdi. Veya seni. Delik olmazsa kaçamam. Cibinliğin altında açlık ve susuzluktan ölürüm.” “Çok komik” dedi. “Ayrıca, sivrisineğe döndürülürsen yaşasan ne olur, yaşamasan ne olur? Bir an önce ölsen daha iyi olmaz mı?” “Hayır. Yetişkin bir sivrisinek iki hafta yaşar. Gıdasız kalmazsa tabii. İki hafta iki haftadır. Ayrıca, bu zaman içinde iyi yürekli peri devreye girip beni gene eski halime çevirebilir. Sivrisinek dişi ise ömrü iki ayı bile bulabilir. Neden her cinsin dişisi daha çok yaşıyor? Haksızlık bu. Açıklar mısın?”

Ben Bir Hiçim


251

“Dişilik doğaldır” dedi. “Erkekliğin ise öğrenilmesi gerekir. Öğrenme işi erkeği yorar. Erkeğin ne öğrenmesi gerekir? Kadına iyi hizmet etmesini. Hizmetçilik yorucudur. Adamı erken öldürür. Konuyu değiştirme!” “Dişi sivrisinek ile erkek sivrisinek arasındaki fark ne biliyor musun?” “Aydınlat bizi bakalım.” “Dişi sivrisinek kan emer. Yani, ısıran dişi sivrisinektir. Erkek ne kan emer, ne ısırır.” “Bir şey mi ihsas etmek istiyorsun?” “Hayır. Dişi sivrisinek aslında iki aydan fazla da yaşayabilir. Eğer mevsim sonuna doğru olgunluğa ulaşmışsa soğuklar başlayınca kış uykusuna yatar. Havalar ısınınca uyanıp yumurtlar. Yani bu emniyet çıkışı benden çok senin işine yarayabilir.” “Benim kötü perilerle işim yok.” “Onların seninle işi varsa?” Bir şey söylemedi. Bu konuşma esnasında yanağını avucuna dayamış bana bakıyordu. Ben de yanağımı avucuma dayamış ona bakıyordum. Ben çok güzel bir yüz görüyordum. Onun ne gördüğünü düşünmek bile istemiyorum. Dışarıdan, arıkuşlarının sesi geliyordu. Bu kuşların bu mevsimde gitmeleri gerekmiyor muydu? Doğacı arkadaşım Süha’ya sormalıyım. Güneş dolaşmış, odanın Bellapais’e bakan penceresinden içeri girmeye başlamıştı. Rüzgâr perdeyi oynattıkça halının üstündeki güneş de oynuyordu. Leziz bir sessizlik ve duruluk vardı. “Saçmalamayı tamamladın mı?” diye sordu. “Evet.” “O zaman şu soruya cevap ver. Biz neden bu yatağa girdik?” “Sivrisinek olarak mı, yoksa insan olarak mı cevap vereyim.” Gülümsedi. Bu dünyanın en güzel tebessümü olabilir miydi? “İkisinin de cevabı aynı olmaz mıydı?” diye sordu. Ağzımı açmaya hazırlandığımı görünce, “Allahaşkına çeneni kapat” dedi. Başımı göğsüne çekti. Dişi sivrisineklerin neden kan emdiğini ona anlatamadım.

Ben Bir Hiçim


252

KONSERDEKİ HAYALET Birkaç gün önce bir akşam, haberleri izlerken Selim ve Sara etrafımı sardı ve konuşmaya başladık. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle ölüm konusu açıldı. Bu konu bazen açılır. Belki yaşlı bir baba olduğum için. Selim doğduğunda neredeyse 50 yaşımdaydım. Sara ondan iki sene sonra dünyaya geldi. Birçok sınıf arkadaşımın emekli olmaya başladığı yıllarda ben ikinci defa çocuk büyütmeye başladım. Selim 15 yaşında olduğuna göre ne kadar antika olduğumu hesap edin. Şikâyetçi değilim, ama. Tersine. Ne demişler? Aşk nedir, öğrenmek istiyorsan çocuk sahibi ol. (Nefret nedir, öğrenmek istiyorsan boşan, da denebilir mi?) Ölüm konusu açılır dedimse öyle cenazemsi, ciddi ciddi değil. Esprili, hafif bir biçimde. “Eğer ölürsen seni gebertirim” dedi Sara, her zamanki muzip tavrıyla ve bir kahkaha attı. Selim, “Hiç olmazsa başarının başlangıcını görecek kadar yaşamalısın” dedi. O dünya çapında bir baterici olmak istiyor. Amacına ulaşmaya başlamasının başlangıcını görmemi istiyor. Demek istediği bu. “Gayret edeceğim” dedim. “Ama merak etme. Ölsem bile gökyüzünden konserlerini izleyeceğim. Hayaletimden kurtulamayacaksınız!” Acaba yaşlı bir baba olmam konusunda çocuklarımın gerçek düşüncesi ne? Zaman zaman yaşımı göstermediğimi söylerler. Her zaman ikna edici olduklarını söyleyemem. Üç yıl kadar önce yaş günümü kutluyorduk. Selim kaç yaşına bastığımı sordu. “Altmış bir” dedim. Ciddi ciddi yüzümü inceledi. “O kadar göstermiyorsun” dedi. “Ne kadar gösteriyorum?” Bir süre daha yüzümü inceledi. “Taş çatlasa altmış” dedi. “Harika” dedim. “Yüreğime su serptin.” İşin acayip tarafı, yıllar geçtikçe kendimi daha genç ve mutlu hissediyorum. Hayatımın en mutlu dönemini yaşıyorum diyebilirim. Hayatım, muşmula gibi çürümeye başlayınca tatlılaşan meyve cinsinden galiba. Acayip değil mi? Belki, değil. Yaşamak öğrenilen bir şey. Orhan Veli’nin dediği gibi, “Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış; Zamanla anlıyor insan dünyayı.”

Ben Bir Hiçim


253

Hayata çıraklık etmek lazım, ustası olmadan. Olmayı becerebilirsen tabii. Bazı şeyleri öğrenmeden mutlu, hiç olmazsa dingin olmak mümkün değil. Şimdi bildiğim şeyleri daha gençken öğrenmiş olsaydım hem kendime hem de yakınımdakilere daha az zarar verirdim. Bunu sık sık düşünürüm, faydası olmadığını bile bile. Yaşlı baba olmanın avantajı bu. Çocuklara öğretecek, verecek çok şeyin olması. En başta vakit. Bir bakıma yıllarımı onların hesabına da harcadım. Bu yüzden, onların bazı önemli şeyleri öğrenmeleri için yılların geçmesine gerek kalmayacak. Bazı önemli şeyleri şimdiden biliyorlar. Karşılığı, konserleri hayalet olarak izlemekse... Hayalet mayalet! Önemli olan izleyebilmek. Sahip olduğunla yetineceksin. Bunu ben mi çocuklara öğrettim, onlar mı bana?

YAĞMUR CEZASI Ozanköy Sabaha doğru yağmur sesiyle uyandım. Kuru kuyunun yanındaki dutun sararmaya başlayan yapraklarına yağmur taneleri düşüyordu. Burnuma ıslak toprak kokusu geldi ya da geldiğini hayal ettim. Fizan çölüne oğul yollamış asker annesinin hasretine benzer bir özlemle yağmur bekliyorum aylardır. Birkaç gün önce yağmur beklentisiyle bahçemin dönümlerini sürdürdüm. Toprak gelecek yağmuru daha kana kana içsin, derinlerine çeksin diye. Ama yağmur gelmedi. Sabahleyin beni uyandıran, yağmur dediğim şey, serpintiden başka bir şey değildi. Başlamasıyla bitmesi bir oldu. Otomobilimin ön camında kuruyan topraklı damlalardan başka bir emare bırakmadı. Susuzluğa en dayanıklı Akdeniz bitkilerinden biri adaçayıdır. Sekiz, dokuz, hatta on ay yağmursuz yaşayabilir. Belki de ona acımtırak kokusunu ve tadını veren yağmur hasretidir. Geçen gün bahçede yürürken patikanın sağındaki adaçaylarının kurumuş olduğunu gördüm. Evi aldığımda orada olduklarına göre en az yirmi küsur yaşındaydılar. Yağmur yediklerinde yeniden canlanırlar mı yoksa bir daha kalkmamak üzere mi düştüler, bilmiyorum. Beşparmaklardaki ormanda bile ağaçlar ölüyor. Kahverengi kahverengi görüyorsunuz onları yeşilliğin içinde. Çamların ve servilerin yeşili solgun, tozlu bir renk almaya başladı.

Ben Bir Hiçim


254

Yürürken ağaçların arasından aşağıdaki gölette bir damla su kalmamış olduğunu görüyorum. Ertesi gün gökyüzü masmavi. Bir tek bulut yok. Tişörtle dolaşıyorum. Gidip yüzsek mi diye düşünüyorum. Keklikler ne içiyor? “Ayın 12’sinde cemre düşecek” diyor kardeşim. “Saatli Maarif Takvimi’nden mi öğrendin?” “Hayır bundan.” Yanında, oturduğu koltuğun üstünde, kalın, siyah kaplı bir not defteri veya ajanda var. İki eliyle kaldırıp bana gösteriyor. “Bunun içinde şey var” diyor, gelecekte ne olacağını gören bir eski zaman peygamberinin bilgiç tebessümüyle. “Sen de varsın.” Ağzında iki diş kaldı. İkisi de önde. Biri altta, diğeri üstte. Gülünce ilk dişlerini çıkaran bebeklere benziyor. “Cemreye boş ver, yağmur yağacak mı onu söyle” diyorum. “Kitap onu yazmıyor” diyor. “Çöpe at o zaman onu.” Çiçek ve ağaç satan seranın sahibesi, “Ayda bir su isteyen bitkilerden bir köşe yaptım” diyor. Arkasından yürüyorum. Kaktüs, iris ve Japon gülü ile ekili bir alana götürüyor beni. Ama ben inatla ve açgözlülükle bol su isteyen çiçekli sarmaşıklar, yakut çiçekli bodur bitkiler, sarı ve pembe çiçek veren zehirli ağaçlar alıyorum. Hayalimde, gökgürültülü eski yağmurların su içirdiği sarmaşıklar pergolalara, bahçe duvarlarına tırmanıyor, boru çiçekleri acı kokularını yatak odama yolluyor. Bu kışın da geçen kış gibi yağmursuz geçebileceğine inanmak istemiyorum. “Bu sene yağmurlu geçecekmiş” diyorum arkadaşıma. Uyduruyorum tabii. Bu inancı destekleyecek bir bilgi ne bende var, ne de, muhtemelen, dünyanın herhangi bir meteoroloğunda. Ama ben inanmak istiyorum. “Martta bahçe yemyeşil olacak” diye atmaya devam ediyorum. “Her taraf kır çiçekleriyle dolacak.” Ya olmazsa? Ya her şey adaçayı gibi ölürse? Keklikler susuzlukta kırılıyor olsa bile av mevsimi açıldı. Milli park olan, avcılara kapalı alanlar dahi bu yıl ava açılmış. Pazar günü tüfek sesiyle uyandım. Öğleden sonra bahçede dolaşırken bir fişek buldum. Acaba kümes hayvanları için de av mevsimi açıldı da haberim mi yok?

Ben Bir Hiçim


255

Yağmur yağmıyor. Yağmıyor. Yağmıyor. Bir suç için cezalandırılıyor olabilir miyiz?

GECEYİ KARARGÂHTA GEÇİRİYORUM Artık geceleri sabaha kadar deliksiz uyuyamıyorum. Bazen uyuduktan bir saat sonra uyanıyorum. Bazen ezan sesiyle. Bazen saat üç civarında. Bir süre yeniden dalmaya çalışıyorum. Başaramazsam, ki çoğunlukla başaramıyorum, kitap okumak için ışığı açıyorum. Bunu mümkün olduğu kadar geciktirmeye çalışıyorum, çünkü bu anlarda ışık ayazda kendiliğinden açılan pencereden içeri esen soğuk rüzgâr gibi ani, sert ve sevimsiz geliyor bana. Thoreau boşuna “Elektrik karanlığı öldürür, mum aydınlatır” demedi. Bugünlerde Çin’de 618-907 yılları arasında hüküm süren T’ang hanedanının son çağlarında yazılmış şiirlerin İngilizce çevirilerini okuyorum. T’ang, Çin şiirinin altın çağı olarak addediliyor. Tekrar tekrar okumama rağmen şiirlerin anlamını tam olarak kavrayamıyorum. Bin küsur yıl önce düşünülmüş düşünceler, milyarlarca yıl önce ölmüş yaratıkların kalıntılarından çok daha çok esrarengiz. Çoktan ortadan kaybolmuş kentler, unutulmuş savaşlar, kim olduğu meçhul barbarlar, bilmediğim ağaçlar, bana yabancı olan efsanelere yapılan atıflar anlamamı zorlaştırıyor. Ama gene de okuduklarımdan keyif alıyorum. Şimdi Çin bir çevre felaket bölgesi. Doğasının her parçasını feda etti, zenginleşmek için kızlarını satan bir baba gibi. T’ang devrinde insanlar doğayla ve yabani hayvanlarla iç içeydiler. Bir yerden bir yere giderken kaplanlardan sakınmaları gerekiyordu. Nehirlerde su, aksettirdiği ay ışığı gibi temiz ve parlaktı. Elektriksiz geceler ay ve yıldızları insanlara yaklaştırıyordu. Ten ile soğuk arasında kalorifer yoktu. Savaş ve sürgünler, tehlikeli ve yavaş yolculuklar, gidip de gelmemeler, güneş doğmaya başlarken görülen rüyalar, ayın tepelere vuran “beyaz şafağı,” göl kenarları vardı. Neredeyse tamamını anladığım bir şiir karşıma çıkınca seviniyorum. T’ang şairlerinin en büyüğü olarak addedilen Tu Fu’nin (712-70) Geceyi Karargâhta Geçiriyorum adlı şiiri bu: Hasat zamanı açık bir gece. Karargâhın avlusunda Wu-tung ağaçları üşüyor. Nehrin kıyısındaki kentte Tek başıma uyanıyorum Titrek mum ışığında. Gece boyu çalan borular Düşüncelerimi tedirgin ediyor.

Ben Bir Hiçim


256

Gökyüzü ayın görkemiyle yıkanmakta Ama bakan kim? Toz kasırgaları, yazamıyorum. Sınır geçidinde bekçi yok. Yolculuk etmek tehlikeli. On yıldır yollarda, İçim hüzün dolu. İnce bir dala tünemiş kuş misali Birkaç dakika huzur bulduğum için Şükrediyorum. Bu şiir bugün yazılmış olamaz mıydı? İnsandan insana vasiyetsiz miras kalan, hiç değişmeyen şeyler var. Bin sene önce ile bugün ayağı kırılan bir insanın duyduğu ıstırap nasıl aynı ise eski dostlara duyulan özlem de aynı. Ay ışığında içilen şarabın keyfi. Karargâhta, en beklenmedik anda, insanı kasvete boğan ev hasreti. El değişiyor ama tespih hep aynı. İnsan olmak, düşüncelerin doğurduğu vahşi atların üzerinde yere düşmeden durmaya çalışmaktır. İp kopup oyun bitinceye kadar.

AMERİKAN GÜZELİNİN AYNASI Bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olan bir arkadaşım var. Adı Rosie. Onu hiç görmedim. Az daha görüyordum. Ama olmadı. Bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olduğunu onu bana yollayan arkadaşımdan öğrendim. Rosie İstanbul’a geldi. Randevulaştık. Ama hastalandığım için buluşamadık. Ancak mail'leşmeye devam ettik ve elektronik düzeyde arkadaş olduk. Rosie’yi hiç görmediğim için bir zamanlar Amerika’nın en güzel kadınlarından biri olup olmadığını bilmiyorum ama Amerika’nın en eksantrik kadınlarından biri olduğunu garantileyebilirim. Ondan aldığım son mesajda aynalardan bahsediyordu. “Pazartesi günü ilk çekimi aldım” diye yazdı, ilk çekini nereden, ne için aldığını açıklamadan. “Gidip bozdurdum ve bir tek şey satın aldım: Bir ayna. Yüzüm durmadan değişiyor. Bir süreden beri bunun farkındayım (dakikadan dakikaya değil de saat başı diyebileceğim bir süratle yüzüm değişik görüntüler veriyor). Çoğu zaman bu görüntüler beni şaşırtıyor onun için yüzüme sadece banyoda değil (onu başkaları ile paylaşıyorum)... Kendi odamda, istediğim zaman rahat

Ben Bir Hiçim


257

rahat bakabilirsem belki... Ne öğrenebileceğimi pek kestiremiyorum ama... Her neyse. Özetlemek gerekirse: Gidip kendime bir ayna aldım. İsviçre’de senin aynan var mı?” Ona şu cevabı verdim: “Avusturya. Şu anda İsviçre’de değil Avusturya’dayım. Kaldığım pansiyondaki banyomda (onu başkaları ile paylaşmıyorum) ayna var. İstediğim zaman yüzümü inceleyebilirim. Ama aynaya her baktığımda, hep, aynada yüzüne bakan bir adam görüyorum. Dünyada ayna olmayan yer var mı? Ama şunu düşündün mü? Hiçbir yerde, bizi başkalarının gördüğü gibi gösterecek bir ayna yoktur.” Tevrat’ta şöyle diyor: Şeyleri oldukları gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz. İnsan hiçbir aynada kendini olduğu gibi göremez. Ayna kişiliğimizi yansıtmaz. İnsanın kendini olduğu gibi görebilmesi için kendinden başka bir yerde durması, yani kendinden başka biri olması gerekir ki o da mümkün değil. Başkaları bizi bizim kendimizi aynada gördüğümüz gibi görmez. Başkaları hem bizi görür hem de hareketlerimizi ve kişiliğimizi. Bir zamanlar, genç ve güzelken, çok hoş, sarı saçlı, çilli, yeşil gözlü, güzel vücutlu, iyi huylu bir sevgilim vardı. “Benim gibi çirkin birinin nesini beğeniyorsun, Allahaşkına?” diye sordum ona bir gün. “Ben aynı şeyi sana soracaktım” diye cevap verdi. O zaman anladım ki görmek ve göstermek aynaların yapabileceğinden daha karmaşık bir şey. Gelecek mektubumda bunu Rosie’ye yazmalıyım.

KIRKINDAN SONRA AZMAYANI TENEŞİR PAKLAR Artık benden geçti, diyenlerdenseniz Penelope Fitzgerald’ın öyküsünü dinlemeye ihtiyacınız var. Fitzgerald geçen yüzyılın en önemli İngiliz romancılarından biriydi. 2000 yılında, ardında çok övülmüş ve ödül kazanmış dokuz roman bırakarak 84 yaşında öldü. Onu sadece birkaç ay önce keşfettim. “Maalesef” diyecektim ama bir bakıma Fitzgerald’la geç buluşmam, romansız kaldığım bir döneme rastlamış olduğu için iyi oldu. Ömrünü okuyarak geçiren bütün insanlar, parasız kalan emekliler gibi, bir gün gelir romansız kalır.

Ben Bir Hiçim


258

Bir ay kadar önce, bir yerlerde, Fitzgerald’ın Offshore adlı romanı hakkında bir yazı okudum. İlgimi çekti. Ismarladım ve büyük haz alarak okudum. İnsanın bitirmek istemediği bir şekerlemeyi ağzında yavaş yavaş evirip çevirerek emdiği gibi cümlelerini ağır ağır, tekrar tekrar okuyarak kitabı bitirdim. Nasıl olmuş da bu kadar yıl Fitzgerald’dan haberim olmamıştı? Şimdi üçüncü romanını okuyorum. Bu yazdığı son kitap olan ve birçok eleştirmenin şaheseri olduğunu söylediği The Blue Flower’dır. Türkçesi Mavi Çiçek adıyla yayımlandı. Fitzgerald ilk romanını 61 yaşında yayımladı. Bundan önce üniversite bitirdi, İkinci Dünya Savaşı’nda BBC’de çalıştı, evlendi, bir kitapçı dükkânında tezgâhtarlık yaptı, ünlü Italia Conti konservatuarında ders verdi, üç çocuk sahibi oldu, anneanne oldu. Eleği asma yıllarından biri olarak kabul edilen 60’ında roman yazmaya başladı. İlk romanı The Golden Child’ı 1976 da, ölen eşini eğlendirmek için yazdığı söylenir. Üçüncü kitabı Offshore 1979’da İngiltere’nin en büyük edebi ödülü olan Booker’i aldı. Londra’da, Thames nehrinin kıyısına demirlemiş teknelerde yaşayan bir grup yetişkin ve çocuğu anlatır. Fitzgerald, çocuklarıyla bir süre böyle teknelerde yaşamıştı. Fitzgerald’ın bütün eserleri kısadır. En uzun romanı 200 küsur sayfa. Sanırım anlatmak istediklerinin yarısını yazdığı, geriye kalan yarısını okurlarının anlayışına bıraktığı için. Kendisi “Hep, okurun kendine çok fazla şey anlatılmasını hakaret olarak algıladığını düşünmüşümdür” der. Romanlarında, öyküleri, ani dönemeçlerde, beklenmedik yönlere sapar. “Bir Penelope Fitzgerald romanı okumak acayip bir arabada gezintiye çıkarılmaya benzer” diyor ünlü İngiliz romancı Sebastian Faulks. “Arabanın her şeyi, makinesi, karoseri ve içi birinci sınıf. Sonra, birkaç kilometre gittikten sonra, birileri direksiyonu söküp pencereden dışarı atıyor.” İnsan hür olmadığı için değil, hür olduğunu anlamadığı için hür değildir. Hangi yaşta ne yapılacağı toplumsal bir yalandan başka bir şey değildir. Toplum gaddar bir diktatör gibi mensuplarını sıraya sokmaya, benzerleştirmeye çalışır, sıra dışı olanları, eksantrikleri, sapıkları cezalandırır. Kırkından sonra azanın teneşir tarafından paklanacağını buyurur. Gerçekte teneşir kırkından sonra azmayanı paklar. İnsan özgürdür. Hayat kavranmak ve tadı çıkarılmak üzere ona verildi. İnsan kendi hayatının tek sahibidir. Kendinden başka kimseye, aile, toplum, vatan gibi mesaisini ve özgürlüğünü vergiye bağlayan tahsildarlara borcu yoktur. Tarlasını kendi eker, ödülleri, cezaları, mutlulukları, gözyaşlarını oradan kendi hasat eder. Ve bütün bunları yaparken, umarım, Fitzgerald gibi, yüzünden hiç eksik olmayan bir tebessümle.

Ben Bir Hiçim


259

KONUŞAN AĞAÇLAR VE MAVİ IŞIK Yaz sonuna doğru, yalnız yaşadığı evinin geniş arazisinde bir arkadaşıyla beraber geziniyordu. Yan yana duran üç sığla ağacının önünde durdu ve “Bu üç ağaç diğerlerinden erken yapraklarını dökecek” dedi. “Nereden biliyorsun” diye sordu arkadaşı. “Bana söylediler” dedi, “Benimle konuşuyorlar.” “Sen kafayı yemişsin” dedi arkadaşı. Bu olaydan sonra bir gece bahçeye gökten mavi bir ışığın indiğini gördü. Minare büyüklüğündeki ışık fırıl fırıl dönüyordu. Şaşkınlık ve huşu içinde ve biraz da korkuyla ışığı seyretti. Bahçesine mavi bir ışık indiğini, üç ağacın yapraklarının diğerlerinden önce döküleceğini, söylediği arkadaşına anlattı. “Sen iyice kafayı yemişsin” dedi arkadaşı. Bir din adamına gitti. Bahçeye inen mavi ışığı anlattı, ne anlama geldiğini sordu. “Sana bir mesaj yollandı” dedi, din büyüğü. “Ama sen ne olduğunu anlamadın. İyi ki anlamadın.” Gerçekten kafayı yemiş miydi? Ünlü bir psikoloğa gitti. Başına gelenleri anlattı ve aklını kaçırmış olma ihtimali olup olmadığını sordu: “Aklımı kaçırıp kaçırmadığımı kaç seansta öğrenebilirsiniz?” “On seansta” diye cevap verdi doktor. Ama beşinci seanstan sonra, “Sizin bir şeyiniz yok. Akli melekeleriniz tamamen yerinde” dedi. Doktor, “Ağaçlar sizinle konuşmuşsa konuşmuştur. Mavi ışık gördüyseniz de görmüşsünüzdür” dedi. Camdan, yapraklarını diğerlerinden erken dökmüş, konuşan üç sığla ve mavi ışığın indiği yer görünüyordu. Yanan ateşin karşısındaki L şeklindeki koltukta oturuyorduk. İnsanların ilk ateş yakıldığından beri seyretmekten en çok zevk aldıkları şeylerden biri olan alevleri seyrederek ve ilk duyduklarından beri duymaya bayıldıkları çıtırtıları dinleyerek ısınıyorduk. Çıtırtıların, konuşan ağaçların veda sözleri, tohumdan kesilinceye kadar durdukları yerde biriktirdikleri akıl mesajları olabileceğini hiç düşünmüş müydü? Dumanı derin derin içine çekip füüü diye üfleyerek, pipo içiyordu.

Ben Bir Hiçim


260

“Şimdi ben ne yapacağım?” diye sordu. “Bir şey yapmana gerek yok” dedi, “Konuşmaya devam ettikleri sürece ağaçları dinlemeye devam et. Eğer yeniden mavi ışık inerse, keyfini çıkart.” Ama bir şey eksikti. Veya bir sorun vardı. Delirmiş olsaydı, deneyimlediklerini hakiki bir etki olmadan duyu organlarının tembih almış gibi çalışmasına verebilecekti - keçileri kaçırmış birinin bu şekilde mantıklı düşünebileceğini farz edebilirsek. Ama delirmediğine göre, duyduklarını duymuş ve gördüklerini görmüş olmalıydı. Mazereti yoktu. Yaşadığı veya yaşadığını sandığı ve daha önce hiç kimsenin yaşamadığı bir hadiseyle tek başına idi. Bu ise delirmekten daha zor bir şeydi.

SABAH UYANMAK BİR MUCİZEDİR Ozanköy İnsan en çok tek başına olduğu zaman hürdür. Öyle diyorlar. Yeni uyandım. Yalnızım. Zamanımın efendisiyim. İstediğim kadar yatakta kalıp uyanmanın esrarını düşünebilirim. Yorganın altında gece boyu biriken ısıda sıcağım. Kollarımı dışarı çıkarıyorum, soğuk. Oda ısıtılmamış, başka bir iklimin hükmü altında. Ama kalorifersiz Akdeniz evlerine alışkınım. Isı farkı beni rahatsız etmez. Hoşuma gider, hatta. Gözlüklerimi takıyorum. Başımın altındaki yastığın üzerine bir yastık daha koyuyorum. Her sabah uyanmak bir mucizedir, düşünecek olursanız. Uyanıyorum ve dünyamı bıraktığım gibi buluyorum. Hayat, sadık bir köpek gibi, yerdeki yıldızlı halının üzerine uzanıp uyanmamı beklemiş sanki kaldığımız yerden birlikte devam etmemiz için. Ben uyanmazsam dünya devam edecek uyanmadığım dünya var mı, yok mu?

mi,

etmeyecek

mi?

Benim

Yataktan istediğim zaman çıkabilirim. Duş alıp kahvaltı yapabilirim. Kahvaltı yapıp duş alabilirim. Duş ve kahvaltından önce kitap okuyabilirim. Hiçbirini yapmayıp, tembel tembel Sally’nin duvardaki tablosunu seyredip düşünmeye devam edebilirim.

Ben Bir Hiçim


261

Onu görmeyeli kaç yıl oldu? Adayı terk etmeden satmıştı bana bu resmini. Birlikte yatağa girebileceğiniz en iyi ikinci şey iyi bir kitaptır. Kararımı verdim. Kitap okuyacağım. Penelope Fitzgerald’ın The Beginning of Spring adlı kitabını okuyorum. Bitmesine az kaldı. Sakin, sarışın, kavrayışsız, çekici, yumuşak başlı, İngilizce bilmeyen Rus mürebbiye Lisa, ona karşı istekle içi titreyen Frank’ı Moskova’da bırakıp, çocuklarıyla, verandasından birkaç metre ötede ormanın başladığı kır evine gidiyor. Huş ağaçları ve mantarlar. Kestane ve titrek kavak. Büyük ve küçük kuşlar. Geceleyin ağaçların arasından uzanan eller. Bitirinceye kadar yataktan çıkmayacağım. Bu kitap bana o kadar çok zevk veriyor ki hiç sona ermesin istiyorum, aslında. İyi bir kitaptan iyi ne var? Çay yapıp yatağa getirsem ve içerek kitabı okusam daha mı keyifli olur? Hatta tepside kahvaltı bile getirebilirim. Hayır. Önce kitabı bitireceğim. İnsan en çok tek başına olduğu zaman hürdür, ama en mutlu? Yalnızlıkla başkalarıyla beraber olmanın dengesini tutturduğu zaman, belki. İnsanın en az farkına vardığı ihtiyaçlarından biri tek başınalıktır. Tek başına olmak yalnız olmak değildir. Tek başına olmak bir seçenektir. Yalnızlık ise çoğu zaman sizi seçer. İnsan tek başına mı olur yoksa dışarıdaki kalabalıktan içerideki kalabalığa mı döner, o başka bir konu. Pencereden güneş giriyor. Oysa ben yağmur sesi duymak istiyorum. Yağmursuzluğun ikinci yılına girdik. Belki de Afrika çölü kuzeye göç ediyor ve ilk durağı burası. Dün bahçede yürürken kurumuş veya kurumaya yüz tutmuş yeni servi ağaçları gördüm. “Av yasaklanmış”, diyor Abdullah. “Bahçede eskisinden daha çok kuş var”, diyor. Yem için geliyorlarmış. Kuşlara atmak için buğday satın alacağım. Öğleden sonra. Yapacak o kadar az şeyim var ki, hangisini önce yapmasam diye düşünürken gece oluyor.

Ben Bir Hiçim


262

ASİL MARTI Otel odasında koltuğa yatar gibi oturmuş, yüzünü pencereye çevirmiş, dışarıyı seyrediyordu. Yatakta, uzandığım yerden burnunun ve dudaklarının ucunu görüyordum. Arkasında, çamlarla kaplı tepenin yeşilliğinin içinde ve üzerinde, yosunlarda yüzen balıkları andıran bembeyaz martılar çığlık çığlığa uçuşuyordu. Sonra, kargaların sesini duydum. Buna, aşağılardan, dalgaların karaya vuruşunun sesi eklendi, orkestrada müziğe son giren bir enstrüman gibi. Aynı anda var olmalarına rağmen, bu üç sesi bu sırayla duymuştum. Neden böyle olmuştu? Acaba kulaklarımızda duyduklarımızı sıraya sokan bir tertibat mı var? Ve eğer varsa sırayı ne, hatta kim tayin ediyor? Nefes alıp verdikçe göğsü inip kalkıyordu. Ona yumuşak bir şey söylemek geçti içimden ama kelimeler dudaklarıma kadar gelip konuşulmamış kaldı. Konuşsam sükûnetini bozacak, oturuşunu değiştirmesine neden olacaktım. Uzayan o an dağılıp kaybolacaktı. Ertesi gün ben adaya gidecektim, o İstanbul’da kalacaktı. “Ozanköy’de bensiz yaşayabilecek misin?” diye sormuştu. “Yanlış soru. ‘Bensiz yaşayabilecek misin?’ diye sormalıydın.” Pencereyi açmış olmamıza rağmen oda sıcaktı. Resepsiyondaki kadın, “Oldukça doluyuz” demişti ama tarihi ahşap binadan dönüştürülmüş otel bomboş gibi sessizdi. Belki bütün müşteriler bizim gibi sessiz yapılan şeylerle meşguldüler. Resepsiyondaki kadın, memelerinin arasındaki vadiyi gösteren kolsuz bir süveter giyiyordu. Siyah süveter siyaha boyalı saçlarının rengindeydi. İkisini de aynı boyayla boyamıştı sanki. Siyah, ona, otel gibi eski bir zamandan kalmış, dönüştürülmüş bir hal vermişti. “Bu martıların sesine bayılıyorum” dedi başını çevirmeden onları seyretmeye devam ederek. “Bir martı olup böyle sesler çıkartmak ister miydin?” “Evet, ama ben çöplüğe tenezzül etmezdim.” “Ne yerdin?” “Balık yerdim. Ben asil bir martı olurdum.” Daha sonra, zaman zaman çiseleyen yağmurda, ağaçların arasındaki yoldan kasabaya yürürken bakımsız bahçelerden birini çevreleyen çitin paslı demirlerinde “I love Yusuf” yazılı olduğunu gördüm.

Ben Bir Hiçim


263

Yürürken konuşmak, yürümek kadar hoştu. Yağmur ağaçları sadece doyurmamış uykudan uyandırmış, yıkamıştı. Ormanda yağmurun insanlardan çok bitkiler için olduğunu iyice anlıyordunuz. İki yaşlı adam konuşa konuşa bizi geçip koya bakan banklardan birine oturdu. Biz de ondan sonraki banka oturduk. Koyda, arkasında bir sandal çalkalanan demirlemiş bir kotra vardı. Üzerinde kimse yoktu. Sağımızda, ölenleri de kalanları da çoktan unutulmuş eski sanatoryum, verem öksürüklerinden arınmış, sessiz ve boş, bizim gibi geçen tankeri seyrediyordu. “Sence, neden hep aşk ilanları yazılır duvarlara da nefret ilanları yazılmaz?” “Sevgi, coşkuyla dışarı vurulur. Nefret ise içeri atılır ve öfkeyle büyütülür” dedi. “Sen asil bir martı değilsin sadece. Ayrıca feylezof bir martısın.” Lokantada garson bizi tanıdı ve ısmarladığımız mezelerden sadece taze olanları masamıza getirdi. Herkesin ezbere bildiği meyhane şarkıları çalıyordu. Gidip gelen vapurları görmeden ve duymadan rakı içip sohbet ettik. Karanlık oldu. Almaya paramız olmadığı halde, camlarına satılık ilanları asılmış ahşap evlerin önünde düşler kurarak otele geri döndük.

TECRÜBE SERMAYEDİR Bir hafta kadar izin yaptım ama itiraf etmeliyim ki ilk yazımda ne yazacağımı düşünerek tatili kendime zehir ettim. Birazcık. Yılın ilk yazısı benim için yazılması en zor yazıdır. Yılın ilk günü kim, neden seni okusun istesin, diye düşünürüm. (“Yılın geriye kanan 364 gününde kim, neden seni okusun diye düşünsen daha iyi olur” diyenlere de söyleyecek bir şeyim yok.) Bu sene her zamankinden daha zor çünkü kötü haberden başka bir şey yok ve hiç olmazsa bugün, kötü haber taşıyıcısı olmak istemiyorum. Yoksa kolay. Financial Times, batan gemi haberleriyle dolu bir denizcilik gazetesi gibi, felaket sicili haline geldi. Son haftanın haberlerini özetlesem sokağa çıkmak istemezsiniz. Onun için, uzun düşünmelerden sonra, size şunu söylemeye karar verdim: Tecrübe sermayedir. Bu sözü ben söylemiş olmayı çok isterdim ama hangisi olduğunu unuttuğum bir kitapta okudum. Tecrübe sermayedir.

Ben Bir Hiçim


264

Sermaye sadece ticari bir iş yapmak için elde bulunması gereken nakit demek değildir. Çok değişik sermayeler var. Güzellik veya yakışıklılık sermayedir. Yetenek sermayedir. Olgunluk sermayedir. Okunmuş kitaplar, bilinen diller, dolaşılmış ülkeler, bitirilmiş okullar, kazanılmış veya kaybedilmiş savaşlar, yatılmış hücreler, tadılmış acılar ve zevkler, sermayedir. Felaket yılları, felaketin bir dayanıklılık testi olduğunu anlayabilenler için bir sermayedir. Bu yeni yıl ne kadar zor olursa olsun, başımıza ne getirirse getirsin, kazandıracağı tecrübe hayatımızın geriye kalan yıllarında kullanacağımız bir sermaye olacak. 2001 krizinde birkaç günde gelirimin dörtte üçünü kaybetmiştim. Gelirimle birlikte, o günlerde hayatımı paylaştığım kadının da güvenini yitirdim. İkincisi birinden daha zordu. Zor zamanlar geçirdim. Şimdi, yeni zor günlerin arifesinde, o günleri geçirmiş olduğuma memnunum. Beni bir açıdan (para) fakirleştirdiler, bir açıdan (tecrübe) zenginleştirdiler. Zamanla fakirlik kayboldu ama zenginlik bana kaldı. Zor zamanlar, bana, hiçbir zaman kötü şansa teslim olmamayı, yenilgiyi kabul etmemeyi, mücadeleyi bırakmamayı öğretti. O gün bugündür düşünürüm ki hayat bir denizdir gibidir ve bu denizde bazen insanın altında bir okyanus kotrası bulunur, bazen delik bir tekne. Deniz bazen uyur, bazen fırtınalıdır. Hangisi olursa olsun insanın görevi dırdır etmeden yolculuğa devam etmektir. Kişilik edinilmiş tecrübelerin toplamından başka bir şey değil.

KOLAY UYUDUĞUM GECELER Ozanköy Sonunda başladığım yere geri döndüm. Son şarkı çalarken pencereleri kapatıyorum. Dışarıdan gelen serin hava esintisi durur durmaz sanki salon hemen ısınıyor. Evde yalnızım. Kedi ortadan kayboldu.

Ben Bir Hiçim


265

Uykum gelmedi ama yukarı çıkacağım ve ışığı söndürüp yatacağım. Başımı eski uykularla doldurulmuş yastıklara koyacağım, eski rüyalarla örülmüş pikeyi üstüme çekeceğim, terleyerek uyumaya çalışacağım. Başka bir evde, gece bir yatakta, bütün pencereleri açık bir odada, cibinliğin altında, sırtın bana dönük, boydan boya sana dokunuyorum ve göğsün avucumda. Baykuş çığlıkları. Uçarken kanatları incirin yapraklarına dokunan yarasalar. Sabah Gönyeli taşında izini göreceğimiz sessiz salyangozlar. Hırsız gibi geceleyin ortaya çıkan kirpiler. Uykumdan uyandıran tilkiler. Elimin altında serin bir bacak. Kolay uyuduğum o geceler bir daha olmayacak. Dağda yaralar açıldı. Acı içinde bağırmıyor ve kanı akmıyor, onun yerine ben kanıyorum ve çığlık atıyorum. Ama ne onu gören var, ne beni duyan. Ağaçlar ölüyor. Ne hastalıklarının ne olduğunu söylüyorlar, ne şikâyet ediyorlar. Serçeler balkona akan saçaklardan kayboldu. Artık limon ağacının çevresinde oynayan kuş yok. Sonunda başladığım yere geri döndüm. Gene tek başınayım. Büyüyüp sesi değişmiş ve olduğundan farklı bir hale gelmiş sivilceli bir çocuk gibi. Hem aynı, hem değişik. Hem kendimim, hem değilim. Uykuya sarılıyorum – o ilk ve son ve sonsuz sevgiliye – ve sınır olmayan o sınırı geçip kayboluyorum.

SERT BİR YAĞMUR DÜŞECEK Çekili perdelerin arkasındaki bahçede bir dana ağlıyor. Bayramda kurban edilmek için şişmanlatılmakta olan bir dana. Bütün gün aralıklarla ağladı. Akşam olunca, onunla aynı bahçeyi paylaşan bahçedeki köpekler de havlamaya başladı, onlar havladı, dana ağladı. Bu koro uzun süre devam etti. Köpekler yalnız bırakılmaktan hoşlanmıyor, dana ise çok geçmeden öleceğini biliyor. Onun için ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor. Ağlıyor. Sesi yükseliyor, bulutların içinden geçiyor, dünya ile uzay arasındaki sınırı aşıyor, uyduların arasından sıyrılıyor, sır boşluklardan geçiyor, kâinatta masumların gözyaşlarının biriktirildiği yere uçuyor.

Ben Bir Hiçim


266

Gece yarısına doğru, sesler kesilir, araç trafiği azalır, köprü sakinleşir, hırsızlar sokağa çıkmaya hazırlanırken, dana ve köpekler de susuyor ve sabaha kadar sessiz kalıyorlar. Köpekler uyuyor ama dana uyanık. Görmüyorum ama hissediyorum bunu. Yanılıyor da olabilirim. Belki dana da uykudadır -ruhların ertesi güne devredilmeden elden geçirildiği garajda. Dananın ağlamasını ilk duyduğumda sokak arasındaki bu bahçede ne yapıyor olduğunu anlayamamıştım. Sonra bir kuzu melemesi de duydum ve jeton düştü. Kurban Bayramı uzak değildi. Kendimizi hayvanlardan farklı ve üstün addediyoruz ama özde aynıyız. Başlangıcımız ve sonumuz aynı. Onlar da hayattan zevk alıyor -eminim bizden daha çok çünkü bizim gibi özlerine yabancılaşmadılar- ve ölümden korkuyor. Onlar da özlem ve yeis duyuyor. Dana ağlıyor, yerini özlüyor, anasını ve buraya gelmeden önce birlikte olduğu diğer hayvanları. “Birileri lütfen beni alsın ve geri götürsün. Burada kimseyi tanımıyorum. Yalnızım” diyor. Nasıl bilmiyorum, ama yakında bıçak altında öleceğini biliyor. Perdeyi çeksem onu göreceğim ama çekmiyorum. Yağmur başladı. Damlalar gürültüyle kaldırımdaki çimento torbalarının üzerine atılmış naylonun üzerine düşüyor. Kireç ve kum kokuyor. çoraplarım kirli.

İnşaat

kalıntıları

içindeyim.

Ceketim

tozlu,

Yarı karanlıkta yatağa uzanmış Bob Dylan’ın 1964’te New York Philharmonic Hall’daki konserinin kaydını dinliyorum. “Sert bir yağmur düşecek” diye söylüyor genç ve hevesli bir sesle. “Tek renk siyah, tek sayı hiç olacak.” Hiçbir şey için kurban kesemem. Hiçbir tanrı için, hiçbir yaratığı kurban edemem. Hiçbir şey için kendimden başka hiçbir canlıyı adayamam.

Ben Bir Hiçim


267

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ SİKLAMENLERİM Dünya 4.5 milyar yıl önce meydana geldi. İlk 500 milyon yıl hayat yoktu. Sonra tek hücreli yaratıklar görüldü, ardından birkaç hücreli basit varlıklar ve bunlar üç milyar yıl boyunca yeryüzünde hayatın tek temsilcisi oldular. Beş yüz milyon yıl kadar önce bilim adamlarının hala açıklayamadığı bir hayat patlaması meydana geldi. Dünya inanılmaz bir süratle sayısız karmaşık yaratıkla doldu. Bugün var olan canlı zenginliğinin başlangıcı Kambriyen olarak bilinen o dönemdir. O çağdan beri canlılar çevreye uyum sağlayarak ve kazandıkları özeklikleri ve tecrübeleri genleriyle bir sonraki nesle aktararak, çoğalarak ve değişerek yaşıyor. Uyum sağlayamayanlar veya dinozorlar gibi meteor kazasına uğrayanları yok oluyor. Çevreye uyum canlı olmanın belki en önemli özelliğidir. Kural basit: Çevre sürekli değişmekte. Ya buna ayak uydurursun ya ebediyen uyursun. Bahçemin değişik yerlerinde Kıbrıs’a has yabani bir siklamen türü olan cyclamen cyprium var. Bu kuralın işleyişini onlarda görüyorum. Siklamen yumru halindedir ve kurak yazı dinlenerek geçirir. Toprak soğuyup ilk yağmurla ıslanınca harekete geçer. Önce yapraklarını açar, sonra çiçeklerini. Normal cyclamen cyprium’un yaprağı başparmağınız ile işaretparmağınızın uçlarını birleştirdiğiniz zaman meydana gelen yuvarlaktan biraz daha büyüktür. Sapı 3-4 santimdir. Ama aslında “normal” siklamen diye bir şey yoktur. Çevre neye olanak veriyorsa normal odur. Loş yerlerde orta boy tabak büyüklüğünde yaprak çıkaran siklamenler var. Dün sapı iki karış olan siklamenler gördüm. Şömine için yığdığım dalların altında kalmışlar, güneşe ulaşmak için saplarını “normal”in neredeyse yirmi misli uzatmışlardı. Yaşamak için ihtiyaç duydukları güneş ışığını toplamak amacıyla ne kadar uzun sap gerekiyorsa o kadar sap, ne kadar büyük yaprak gerekiyorsa o kadar yaprak. Ne bir milim az, ne bir milim çok. Onlara bu milimetrik hassaslığı sağlayan nedir? Nerede durulacağını nasıl biliyorlar?

Ben Bir Hiçim


268

İçlerinde barındırdıkları, kökü dört milyar yıl öncesine giden genlerden. Genleri siklamenlere çevrenin buyruğunu tercüme edip gelişmelerini ona göre ayarlamalarını sağlıyor. Dünyada sessiz sedasız çalışan böyle sonsuz gen var. Genetikçilerin oynadıkları genler bunlardır. Siklamenler doğaya uyum sağlıyor, genetikçiler doğayı insana uymaya, sadece onun çıkarına çalışmaya zorluyor. Doğanın bir parçası, insan, bütünden, yani doğadan, daha güçlü ise başarılı olabilirler. Ne diyorsunuz? Şansları var mı?

ZAVALLI KALBİMİ RAHATLAT Amerika’nın bir numaralı kitap eleştiri dergisi olan New York Review of Books hediye verme mevsimi olan yıl sonuna doğru postadan kitap ilanlarıyla dolu geliyor. Ağzımı sulandırıyor. Özal ve internetten önce kitap almak için Londra’ya giderdim. Artık Amazon.com var. İstediğim kitabı hemen ısmarlayabilirim. Ama ısmarlamalı mıyım? Okunmayı bekleyen kitaplarım odalarımda depremlerin okyanusunun üzerine ittiği tepeler gibi yükseliyor, hayat kısalıyor, zaman daha hızlı akıyor. Okunmayı bekleyen kitaplarımdan biri zamanın akışının muammasına dair: Neden zaman, standart olmasına rağmen, bazen yavaş, bazen çabuk geçer? Kitabı bitirince (sıra gelirse!) cevabını veririm. Ama işe “Al beni” diyen Hybrid adlı bir kitap. Uygarlılık boyunca insanların bitkileri çiftleştirerek ve aşılayarak yarattıkları hibritleri anlatıyor. Muhakkak genetiği değiştirilmiş bitkileri de anlatıyordur. Nobel Edebiyat Ödülü alan Herta Müller’in iki romanının çevirisi çıkmış. Ödülü alıncaya kadar adını duymamıştım. Birini ısmarlasam mı? Ama hangisini? En iyisi ikisini birden mi almak? Leo Tolstoy’un ölümünden önce yazdığı yazıları toplayan Last Steps (Son Adımlar) adlı bir kitap var. Kapağında sakallı, gömlekli bir ihtiyar Tolstoy mutsuz gözlerle fotoğraf makinesine bakıyor. Mutlu adam neden roman yazsın?

Ben Bir Hiçim


269

Give My Poor Heart Ease (Zavallı Kalbimi Rahatlat). Mississippi Delta’sında köle zencilerin müziği olarak doğan blues müziğini ve Afrika’ya dayanan köklerini anlatıyor. Blues şarkıcıları, bizim sazlı âşıklarımız gibi, metal telli gitarlarıyla kasaba kasaba dolaşır, sokak köşelerinde çoğu kendi besteleri olan şarkılarını söylerlerdi. Blues’a has bir stilde çaldıkları gitarları açık havada daha çok ses versin ve dikkat çeksin diye 12 telli idi. Gelen geçenin şapkalarına attığı paraları toplayıp başka bir kasabaya veya bir şölende veya bir içki evinde şarkı söylemeye giderlerdi. Çoğu genç yaşta, sefil öldü. İlk kayıtları 1920’lerde yapılan Blind Willie Mctell, Robert Johnson, Blind Boy Fuller gibi şarkıcılar bugün ustalıkları ile şaşırtıyor. Amerikan müziğinin tamamın blues’dan gelir. Elvis Presley’den Bob Dylan’a, Ray Charles’tan Rolling Stones’a birçok sanatçının müziğinde blues kokusu ve dokusu var. Bütün bunları son zamanlarda öğrendim. Bob Dylan’ a merak saldıktan sonra. En önemli ilham kaynaklarından birinin blues olduğunu öğrenince blues CD’leri almaya başladım. Bu kitabı alayım mı almayım mı diye uzun zamandan beri düşünüyordum. Sanırım diğerlerini ısmarlamasam bile bunu ısmarlayıp zavallı kalbimi rahatlatacağım. Sonunda, kitap sadece okunmak için değildir. Güzel şeylerle çevrelenmek içindir.

AVATAR Avatar filmi gösterildiği ilk hafta sonu dünya çapında gişelerde 242 milyon dolar topladı. Filmin yapımına 240 milyon dolar, pazarlamasına 150-200 milyon dolar para harcandı. Yatırımın geri alınması için daha kat edilecek yol var. Ama hedefin çok kolay yakalanacağını ve geçileceğine inanıyorum. Tahminim, Avatar’ın bütün zamanların en fazla gelir getiren filmlerinden biri olacağı. Hindu inancına bağlı olanlar, doğruluk ve dürüstlük azalınca tanrıların bir canlı olarak kendilerini dünyaya indirdiklerine inanır. Bu inişe “avatar” denir.

Ben Bir Hiçim


270

Hindular avatarı andıklarında daha çok Tanrı Vişnu’nun inişlerini kasteder. Vişnu’nun balık, kaplumbağa, yaban domuzu, yarı insan yarı aslan, cüce, kutsal çoban gibi değişik hallerde dünyaya on avatar yaptığına inanırlar. Hintlilerin en popüler ilahi kişilerinden biri olan Krişna kendi inişini kutsal kitap Bhagavadgita’da (Tanrı’nın Şarkısı) şöyle anlatır: “Ne zaman doğrulukta düşüş veya günahkârlıkta yükseliş olursa o zaman kendimi yollarım. İyiliği korumak, kötülüğü yıkmak ve doğruluğu yerleştirmek için her çağda değişik bir canlı yaratık haline gelirim.” Filmde bir tanrı insan olmaz, bir insan tanrılaşır. Bu insan bir onbaşıdır. Uzayın derinliklerinde Pandora adlı gezegende görev yapmaya gider. Oradaki askerlerin görevi dünyada kilosu 20 milyon dolar eden bir madeni topraktan çıkaran Amerikan (başka hangi millet olabilir?) şirketini korumaktır. Pandora dünyanın 360 milyon yıl öncesini andırır. Amerikalıların maden için kazıp dünyaya benzettiği yerler hariç, bakir ve bozulmamış, saf ve temizdir. Sular pırıl pırıldır ve balıklarla doludur. Göklerde bulutlar halinde kuşlar uçuşur. Uçan ve karada yaşayan dinozorlar, gökyüzünü delen ağaçlar, uçan dağlar var. Pandora’nın yerlileri Na’vi adlı bir halktır. Na’viler insan benzeri, doğayla bütünleşmiş, insan gibi yaratıcısından kopmamış, muhteşem yaratıklardır. Yarı insan yarı kaplandırlar. Ve “yeşili yok eden, anasını öldüren” beyaz adamın para için Pandora’nın ırzına geçmesini önlemeye çalışır. Cennetten kovulmamışlar uzay çağı silahlarına karşı ok ve yaylarla karşı durur. Aslında değişik şekillerini çok gördüğümüz basit bir öykünün uzayda oynanan bir versiyonudur Avatar. Ama bir anlamda farklıdır çünkü insanın ruhunun derinliklerinde hasret duyduğu şeylere dokunur. İyilik kötülüğü, yeşil siyahı, tokluk açgözlülüğü, uysallık barbarlığı alt eder. Baktığınız her yer güzel, eğer Na’vi iseniz, dokunduğunuz herkes dosttur. Sinemadan coşku ve sevinç içinde, başka türlü bir insan olarak çıkarsınız.

BEN DAHA DOĞMADIM DEDİ “Dün gece rüyamda öğrenci Metin’i gördüm.” Kumların üstünde T şeklinde yatıyorduk. Benim ayaklarım denize doğru uzanmıştı. Onun başı karnımın üzerinde idi. “Ne yapıyordum?” diye sordum.

Ben Bir Hiçim


271

“Otobüsle okula gidiyordun. Yanına yaklaşıp elimi yanağına dayadım ve saçlarını okşadım. İrkildin. Şaşkınlıkla yüzüme baktın. Tanışıyor muyuz, diye sordun. Hayır dedim. Ben daha doğmadım. Ama bir gün beni tanıyacaksın ve çok seveceksin.” Arabayı park edip bir saat kadar kıyıda yürümüş sonra kumların üzerine uzanmıştık. Saatimi kaybettiğimden beri saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Umurumda da değildi. Dalgalar beyaz köpüklerini kıyıya bırakıp geri çekiliyor ama köpükler kaybolmuyorlardı. İnsan yiyen bilim kurgu canavarları gibi kumların üzerinde bir süre köpürüyor, köpürmeleri bittikten sonra kumun üzerinde beyaz bir iz bırakıyorlardı. Kimyasal salyangozlar gibi. Deniz denize benziyordu ama deniz olduğu kadar çöplüktü. İnsanlığın oturağı. Balinalar belki denizin pisliğine ve gürültüsüne dayanamadıkları için kendilerini Avustralya kıyılarına atıp intihar ediyorlardı. Dünyanın pisliğine ve gürültüsüne dayanamayıp kendimizi denize atacağımız günlerin elçisiydiler. Ama mesajlarını anlamıyorduk veya anlamak istemiyorduk. Başka binlerce mesajı anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz gibi. Kum zambakları kum dağcıklarında dinleniyorlardı. Onların arkasında yabani kuşkonmazlar büyüyordu. Onların arkasında çam korusu vardı. Onların arkasında, vadilerin sessiz düzlüklerinde, ekinler rüzgârlar tarafından okşanarak büyüyordu. Onların arasında arpa çiçekleri boy atmaya başlamıştı ve şarap renkli laleler topraktan çıkmaya hazırlanıyordu. Çitlembikler, kamışlıklar, anemon tarlaları, adını bilmediğimiz minik lacivert çiçekler vardı. Ve tarlaların arasındaki toprak yollarda avcıların bırakan barut kokan, havayı kuşsuzlaştıran fişekleri, boş tarım ilacı şişeleri, yırtık pırtık elbiseler, kırık koltuklar, çöp yığınları. Ölçe ölçe kumaşçı nasıl kumaş topunun sonuna gelirse biz de dünyanın sonuna gelmiştik. Orada, tuzdan çok deterjan ihtiva eden denizinin kıyısında, onunla beraberdim. Ama bütün bunları o an düşünmedim. Ondan sonra, eve gelip yattıktan sonra, uykunun gelmesini beklerken düşündüm. Orada, başı karnımın üzerinde onunla beraber yatarken, kapıyı dünyanın suratına kapatmıştım. “Sonra ne oldu” diye sordum. “Rüya bitti.” “Nasıldım?” “Kocaman gözlüklerin ve siyah saçların vardı. Elinle otobüsün askılığına tutunmuştun. Koltuğunun altında kitaplar vardı.”

Ben Bir Hiçim


272

Kıbrıs’ın EOKA yıllarında bisiklet güvenli olmaktan çıktığı için Rum tarafındaki okula polis aracı eşliğinde otobüsle gitmeye başlamıştık. O daha doğmamıştı. Ben on dört yaşında iken doğmasına daha on dört yıl vardı. Kilometrelerce uzanan kumsalda bizden başka kimse yoktu. Eşsiz bir gündü.

EĞER YENİDEN BAŞLAYABİLSEYDİ Gazeteler iç karartıcı yorumlar ve haberlerle dolu. İnsana yılın geçmiş olanlardan kötü ve korkunç olduğu izlenimi veriyorlar. Ama bu doğru değil. Gazeteler her zaman iç karartıcı yorumlar ve haberlerle doludur ve bütün yıllar, bazen daha az bazen daha çok ama daima, kötü ve korkunç olaylarla doludur. Huzurunuzu haberlere endekslerseniz ateşin üzerinde unutulmuş tencere gibi kaynarsınız, dibiniz tutuncaya kadar. Gazete hayatın milyonlarca boyutundan biridir ve çoğu zaman gerçeği değil gerçeğin puslu bir aksini gösterir. Gazete huzur değil haber verme işindedir. Tahrik eder, sarsar, kışkırtır, heyecanlandırır, telaşa verir, galeyana getirir, abartır ve tedirgin eder. Zen’vari bir duruluk istiyorsanız gerçekle gerçeğin görüntüsü arasına bir duvar koymanız, önemli ile önemsizi ayırt edebilme yeteneğinizi bilmeniz gerekir. Arkadaşım İrfan Kocabıyık ikide bir bana Jorge Luis Borges’in (1899-1986) Anlar adlı şiirini yolluyor. Son mesajı “tekrar okumakta yarar var (son iki satırı s..tir et)” tavsiyesiyle geldi. “Dinozorlaşmış olsan da, Borges’in dediğini yap” demek istiyor. Bu iyiliğine karşılık ona (ve size), aynı şiirin, bana yolladığından daha kapsamlı olduğunu sandığım bir çevirisini yaptım.

ANLAR Hayatımı yeniden yaşayabilsem... İkincisinde -daha çok Hata yapmaya çalışacağım, Mükemmel olmaya o kadar gayret etmeyeceğim, Daha rahat ve umursamaz ve Daha dolu şimdi olduğumdan, Hatta daha az şeyi ciddiye alacağım, Temizliğe daha az önem vereceğim, Daha çok risk alacağım, Daha çok gezeceğim, Daha çok gün doğuşu seyredeceğim,

Ben Bir Hiçim


273

Daha çok dağa tırmanacağım, Daha çok nehirde yüzeceğim, Daha çok yere gideceğim hiç görmediğim, Daha çok dondurma yiyeceğim ve daha az fasulye, Daha çok gerçek sorunum olacak ve hayali olanlardan daha az, Ben ihtiyatlı yaşayan ve çok eser verenlerdendim hayatının her dakikasında, Tabii keyifli anlarım da oldu ama geri dönebilsem hep güzel anlar yaşamaya çalışırdım, Belki bilmiyorsunuz hayat şimdi’lerden müteşekkildir, Şimdi’leri yitirmeyin! Ben termometresiz hiçbir yere gitmeyenlerdendim, Sıcak su torbam olmadan, şemsiyesiz, Paraşütsüz hiç sokağa çıkmadım, Hayatımı yeniden yaşayabilsem her sokağa çıktığımda yüküm hafif olacak, Hayatımı yeniden yaşayabilsem ilkbaharın başından sonbaharın sonuna kadar çıplak ayakla çalışmayı deneyeceğim, Daha çok at arabasına bineceğim, Daha çok gün doğuşu seyredeceğim ve daha çok çocukla oynayacağım. Bir şansım daha olsa ama şimdi seksen beşindeyim ve biliyorum, ölüyorum. Borges bu şiiri yazdıktan iki yıl sonra öldü. Umarım hiç olmazsa daha çok dondurma yedi. Ve daha az gazete okudu.

RAHAT OL, GÜZELSİN Kendiniz hakkında ne düşünüyorsunuz? Vücudunuzu beğeniyor musunuz? Yeteri kadar zayıf mısınız? Burnunuz güzel mi? Memeleriniz dolgun mu? Gözlerinizin çevresindeki kırışıklılar belirginleşiyor mu? Eğer belinizin çevresinde yağ varsa kalbinizin ve karaciğerinizin etrafında da buna orantılı yağ olacağına ve bunların sizi kalp krizinden öldüreceğine inanıyor musunuz? Ben genç ve güzelken kadınlarda sıskalık aranılan bir özellik değildi. Erkeklerin hayallerini Sophia Loren ve Marilyn Monroe gibi dolgun kadınlar süslerdi. Şimdi kilosundan memnun kadın bulmak neredeyse imkânsız. Ne kilosundan ne de olduğu gibi olmaktan. Süper modeller dahil güzelliğinden kuşku duymayan yok gibi. Diyet yapmak bir salgın halini aldı. Her yıl daha çok sayıda insan estetik cerrahi geçiriyor, botoks yaptırıyor. Sıska tombuldan güzel değil, aslında. Ama Bodies (Vücutlar) adlı kitabın yazarı olan Susie Orbach’ın deyimiyle “vücut nefreti tacirlerinin” bombardımanı altındayız.

Ben Bir Hiçim


274

Bu tacirler olduğumuz gibi olmaktan memnun olmamamızı istiyorlar. Aynaya baktığımızda kendimizi beğenmemeliyiz ve daha çok çekici olmak için para harcamalıyız. Daha çok cilt kremi, makyaj malzemesi satın alınmalı. Yürüme bantlarının üzerinde daha çok vakit geçirilmeli. Daha güzel görünmek için bıçağın altına yatmalı. Sağlıklı ve sıska olmak için daha çok vitamin yutmalı. Çoğunluk için şişmanlamanın zayıflamaktan kolay olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Onun için zayıflığı hedef seçtiler. Bu değişiklik 1960’larda başladı. Ondan önce insanların çoğu zaten parasızlıktan sıska idi, bugünkü bolluk yoktu. Wired dergisinin bir araştırmasına göre, Playboy güzellerinin ortalama gövde kitlesi 1960’larda 19,2’den günümüzde 17,6’ya düştü. Ortalama bir kadınınınki 22,2’den 26,8’e yükseldi. Ortalama bir model günümüzde ortalama bir kadından en az dörtte bir zayıftır. Hekimlerin ve ilaç imalatçılarının de arasında bulunduğu büyük bir endüstri var bu kampanyanın arkasında. Herkesi ebediyen genç, güzel ve sıska olmak zorunda olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Ve başarıyorlar da. Ve çok da para kazanıyorlar. Amaç da o zaten. Güzel olmak güzledir ama güzelliğin sıskalık veya tombullukla alakası yoktur. Doktorlar ne derse desin, sağlıklı olmanın da. Herkes sana senin için neyin iyi olduğunu söylemekle meşgul. Aslında bunu söylerken senden fazla bir şey bildikleri yok. Ne daha güzel ne daha genç olmak mümkündür ve güzelliği meydana getiren sadece fizik değil hoş kişilik özellikleridir. En iyisi, insanın olduğu gibi görünmesi, göründüğü gibi olması. Zaten güzellik bakanın gözlerindedir.

NE YAPARSAN YAP Ozanköy Hayat bitmemiş işlerden müteşekkildir. Ne yaparsan yap bir şeyler yarım kalacak. Banyoda asılı kazağımın üzerinde küçük bir kertenkele var. Bir arı mutfakta can çekişiyor. Kahvaltı tepsisini dut ağacının altına taşımadan önce bahçeye bir avuç kenevir tohumu atıyorum. Evin saçaklarında yaşayan serçeler sanki beni

Ben Bir Hiçim


275

bekliyor. Ötüşmelerle, teker teker yere konup tohumları yemeye başlıyorlar. Güneşte, tohumdan yetiştirdiğim siklamenleri taş setlerin dibine ekiyorum. Daha yapraklanmaya başlamamış incirin dallarına kendilerini serpiştirmiş bir sürü serçe var. İki saksağan onlara katılıyor. Bir yerde bir kuş ötüyor. İstanbul’da dizlerinin üzerinde sürüklenen ruhum doğrulup ayağa kalkmış, ellerini yukarı kaldırıp parmak çatlatarak dans ediyor. Eğer başka yaşamları denemek mümkün olsaydı tohum olmak isterdim. Tohum, insandan farklı olarak, hem doğan hem doğurandır. Hem uçaktır hem yolcu, hem arabadır hem yol, hem buluttur hem yağmur. Çiçeklerin yapraklarını yiyen yavru sümüklüböcekleri ayıklamaya çalışırken gördüğüm kuru bir badem aklıma getirdi bunları. Su deposunun yanındaki ağacından düşmüş, toprağın üstünde yatıyordu. Kabuğunun ucunu çatlatıp filiz vermişti. Filizin bir yarısı toprağın altına inmişti ve kök oluyordu. Diğeri gövde olmak üzere yükseliyordu. Birkaç minik yaprak bile yapmıştı. Her iki uzantı da kabuğun içindeki bademin, yani tohumun ucundan çıkmıştı. Bir süre sonra badem kök ve gövdenin arasında kaybolup gidecek ama şu anda iki varlığı birden yaşıyor. Hem tohum, hem ağaç. Nasıl bir şey acaba? Anne ve çocuk olmak, aynı zamanda? Yalnızım. Bahçede de evde de benden başka kimse yok. Kimseyi beklemiyorum, kimse de beni beklemiyor. Yalnız olmak bazen sevgiliyle beraber olmak gibi tatlıdır. Başkasının ritmine uymak zorunda olmamak, yatağa yayılmak, tek kişilik kahvaltı, gönlünün istediğini istediğin zaman yapmak, kimsenin gözünün üzerinde olmaması, yüksek sesle kendi kendi kendine konuşmak... Bunlar bana dingin bir keyif hatta coşku veriyor. Yalnızlık sevginin bir başka türüdür. İnsanın kendine duyduğu sevgidir. Kimseyle bütün olamazsın, sadece kendinle bütün olursun. Bir başkası seni bütünleştirmez, sana ulanır. Ama biliyorum. Çok zaman geçmeden birisini özleyeceğim. Canım Kurna’ya gidip İrfan’la makarna yemek çekecek. Şerif’in yeni aşkını dinlemek isteyeceğim. Kavanozda kendi kendini kovalayan balık gibi, yalnız olma isteği ile birliktelik isteği birbirini kovalıyor. Bazen biri tam, bazen diğeri. Çözüme bağlanması mümkün olmayan bir çelişki. Tam ve mükemmel olmak çok ender anlara ait bir şey. Ne yaparsam yapayım yarım kalacak şeylerden biri kendimim.

Ben Bir Hiçim


276

ATEŞ, SU, GERÇEK VE YALAN Çok eskiden Ateş, Su, Gerçek ve Yalan büyük bir evde beraber yaşarlarmış. Her ne kadar birbirlerine nazik davransalar da aralarına mümkün olduğu kadar çok mesafe koymaya çalışırlarmış. Gerçek odanın bir yanında oturursa, Yalan diğer yanında otururmuş. Su, Ateş’in ayaklarının altında dolaşmamaya sürekli özen gösterirmiş. Bir gün birlikte ava gitmişler. Büyük bir sığır sürüsüyle karşılaşmışlar ve elbirliğiyle hayvanları çevirip köylerine sürmeye başlamışlar. Otlaklarda ilerlerken, Gerçek, “Hayvanları eşit paylaşalım. En hakça olanı bu” demiş. Yalan dışında herkes Gerçek’e katılmış. O, payının diğerlerinden fazla olmasını istiyormuş ama şimdilik ağzını açmamaya karar vermiş. Köye doğru yollarına devam ederken Yalan gizlice Su’ya yaklaşmış ve fısıldamış. “Sen ateşten güçlüsün. Onu ortadan kaldır, geriye kalanların payına daha çok sığır düşsün.” Su köpürerek, fokurdayarak ateşin üzerinden akmış ve onu söndürünceye kadar durmamış. Payına daha çok sığır düşeceğini düşünerek keyifle kıvrılıp dolanarak akmasına devam etmiş. Bu arada Yalan Gerçek’e şu şekilde fısıldıyormuş. “Bak! Gördün mü?! Su Ateş’i öldürdü! Sıcak yürekli arkadaşımızı gaddarca söndüren Su’yu arkada bırakalım. Sığırları dağın zirvesinde otlatmaya çıkaralım.” Gerçek ve Yalan dağa tırmanmaya başlamışlar. Su onlara yetişmeye çalışmış. Ama dağ çok dikmiş ve Su yukarı doğru akamıyormuş. Sıçraya kıvrıla, kendi kendinin üzerinden geçerek aşağıya doğru akmaya başlamış. Bakın! Görüyor musunuz?! Su hâlâ bugün bile kıvrılarak dağdan aşağı akmakta. Gerçek ve Yalan dağın zirvesine varmışlar. Yalan, Gerçek’e dönerek, yüksek sesle, “Ben senden güçlüyüm! Sen benim hizmetkârım olacaksın! Ben de senin efendin! Sığırların hepsi benim!” demiş. Gerçek ayağa olmayacağım!”

kalkmış

ve

sesini

yükseltmiş.

“Senin

hizmetkârın

Kavgaya tutuşmuşlar. Savaşmışlar savaşmışlar, savaşmışlar. Sonunda Rüzgâr’ı çağırmışlar. “Hangimiz efendi, sen karar ver” demişler. Rüzgâr karar verememiş. Esip gürleyerek bütün dünyayı dolaşmış ve insanlara “Yalan mı güçlü, Gerçek mi?” diye sormuş. Kimisi “Yalan bir kelimeyle Gerçek’i yok eder,” demiş. Kimisi “Gerçek, karanlıkta yanan küçük bir mum gibi, her durumu değiştirir” demiş. Sonunda Rüzgâr dağın zirvesine dönmüş. “Yalanın çok güçlü olduğunu gördüm. Ama hükmü sadece Gerçek’in duyulmaya çalışmaktan vazgeçtiği yerlerde geçer” demiş.

Ben Bir Hiçim


277

Ve o gün bu gündür bu hep böyledir. *** Bu bir Afrika masalıdır. Türkçeye çevirdim. Türkiye masalı oldu. Artık yalanın hükmünün geçmemesi için ne yapılması gerektiğini bilmiyorum diyemezsiniz

HAZEN ARISI Ozanköy Avuçlarımı birleştirip bir su kabı yapıyorum ve deponun çeşmesinin altındaki taş yalağa sokup su alıyorum. Ağaç kütüğünün içindeki siklamene veriyorum. Yaprakların altında gizlenen tombul bir hazen arısı kütüğün üstüne zıplıyor. Şaşkınlığını hissediyorum. Başından aşağı beklemediği bir anda bir kova su boşaltılmış bir insandan farksız. Kanatlarını ıslattığım için uçup kaçamıyor. Üzerindeki saksıyı kaldırınca sütunun yuvarlak deliğinde uyuyan iki kertenkele görüyorum. O dar yere sığışmak için birkaç defa dolanıp birbirlerine geçmişler. Kıpırdar gibi olduklarında saksıyı geri koyuyorum. Taşı kaldırınca bir solucan hızla deliğine dalıp kayboluyor. Kırmızı, daha önce hiç rastlamadığım, küçük bir böcek görüyorum. Bir kırkayak kaçıyor. Kiralık yok. Doğada her yer sahipli. Işığın nüfuz etmediği deniz diplerinde, el yakan sıcak sülfürlü sularda, buzulların altında, uçakların uçtuğu yüksekliklerde bile dökümü yapılmamış, özellikleri bilinmeyen sayısız organizma var. Bir avuç toprakta on binlerce yeryüzünde hayat başlatacak tohum ve canlı varlık barınıyor. Her canlı her an çoğalıyor, büyüyor veya çoğalıp büyüyeceği mevsimin gelmesini bekleyerek dinleniyor. Voyager (Gezgin) I ve II adlı ikiz uydular da Güneş Sistemi’nin uzayla birleştiği hududu geçip yıldızlar arası boşluğa ulaşmaya çalışıyor. Voyager I daha önde. Günde bir milyon mil mesafe kat ediyor ama Güneş Sistemi’nin içinde bulunduğu balonun dışına çıkmasına daha çok zaman var. Oysa 32 yıldır yolda. İnsan elinden çıkma objeler arasında dünyadan en uzak olanı. Nükleer aküleri 2020 yılına kadar uydulara elektrik sağlamaya devam edecek. Sonra susacaklar. Ama gördüklerini kendilerine saklayarak belki de sonsuza kadar yol almaya devam edecekler yüksek bir yerden atlayan ama bir türlü yere düşemeyen bir insan gibi.

Ben Bir Hiçim


278

Voyager I Mars’ı, Jüpiter’i, Satürn’ü, Uranüs ve Neptün’ü geçti ve ABD’deki uzay üssüne birçok bilgi ve fotoğraf yolladı. Ama en önemli bilgiyi, zaten biliniyor diye, yollamadı. Bu bilgi hiç hayat emaresine rastlamadığıdır. Trilyonlarca kilometrekarede ne bir yaprak, ne bir kuş. Kâinatta belki de hayat olan tek yer hoyratça hırpaladığımız dünyamızdır. Gezginler bütün varlığı dolaşsalar belki de hiç canlıya rastlamayacak. Bir hazen arısı görebilmek için kâinatın sonuna kadar gidip geri gelmeleri gerekebilir. Burada hayat yeni bir mevsime giriyor. Yeşil bir koku var. Kuşlar ötüşmekte. Nar, badem, incir taze ve temiz yaprak giyinmiş. Frezya, yasemin, biberiye, adaçayı ve lavanta çiçek açmış. Uyduların bulunduğu yerlerden ise artık yeryüzü görünmüyor. Güneş bile sönük bir ışık parçası olarak seziliyor. Uydu olacağıma hazen arısı olmayı tercih ederim diye düşüyorum.

DAHA UZUN YAŞAMAK İSTİYORUM Ozanköy Geçen gece ünlü Polonyalı film yönetmeni Krzysztof Kieslowski (1941-1996) hakkında bir dokümanter film seyrettim. Filmin bir yerinde Kieslowski, 1980’de gösterime soktuğu Konuşan Kafalar isimli dokümanter bir filmi anlattı. Film 1980’lerde, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’ya hâkim olduğu, Polonya’nın komünist bir dikta rejimi altında, Rus kontrolünde yaşadığı yıllarda çekilmişti. Kieslowski yüz kişi bulmuş, hepsine aynı üç soruyu sormuştu: Ne zaman doğdunuz? Kimsiniz? En önemli saydığınız, en çok istediğiniz şey nedir? Konuşan Kafalar’ın çoğu ne istediğini bilmiyor, bilenler de isteklerinin gerçekleşeceğine inanmıyordu. Sıra yaşlı bir kadına geldi. Kadına kaç yaşında olduğu soruldu. “Yüz yaşındayım.” “Ne istiyorsun?” Kadının kulakları iyi duymuyordu. “Efendim” dedi, avucunu kulağına götürerek. Soru tekrarlandı.

Ben Bir Hiçim


279

“Ne mi istiyorum?” diye cevap verdi kadın. “Daha uzun yaşamak. Çok daha uzun.” Başını büktü, dudaklarını uzattı ve omzunu kaldırdı, “İstiyorum da olacak mı bakalım?” der gibi. Sonra “Olursa da olur, olmazsa da” anlamında güldü. Pardösü giyiyordu. Beyaz saçlarını toplamış, tokalarla tutturmuştu veya birisi bunu onun için yapmıştı. Ağzı dişsizdi. Yüzü, alnı, hatta burnu kırışıklıklarla doluydu, çölün kum dağcıklarıyla dolu olması gibi. Yüz yıl yaşamış bir kadının isteğinin yaşamak, sadece yaşamak değil, “çok daha uzun” yaşamak olması beni şaşırttı. Filmi durdurdum ve düşünmeye başladım. Ertesi gün DVD’de tekrar filmin o sahnesine geldim ve yaşlı kadınla konuşmayı birkaç defa tekrarladım. Gün boyu kadının sözlerini düşündüm. Hiç tereddüt etmeden cevap vermişti. İsteyebileceği birçok şeyi, örneğin gençlik, sağlık, servet gibi şeyleri istememişti. Galiba verdiği cevap en doğrusuydu. Gerçekten sahip olduğumuz tek şey hayatımızdır. Giderken sadece o bizimle gidiyor. Onun dışında sahibi olduğumuz veya sahibi olduğunu sandığımız hiçbir şey bizim değildir. Nasıl bulutlar gökyüzünde ama ona ait değilse, çocuklarımız, sevdiklerimiz, mal ve mülk, şöhret ve para gibi şeyler de da bize ait değildir. Yeryüzündeki bütün yetişkinler arasındaki tek ortak arzu daha fazla yaşamaktır. Hiç kimse ölmek istemez. En dindar, ölümden sonra cennete gideceğine inananlar bile. Hayat kesindir, vardır, ama hayattan sonra bir şey olup olmadığı belirsizdir ve hep öyle kalacak. Kadın sahip olabileceği ama tükenmekte olan tek şeyden daha fazla istiyordu. Yüz kişi arasında istenecek tek şeyin bu olduğunu bilen bir o vardı.

BOZDAĞ Dar ve sert ameliyat masasında anjiyo yapacak doktoru beklerken yıllarca önce bulup unuttuğum bir gerçeği bir daha keşfettim: Neyin gerçekten önemli neyin önemsiz olduğunu insan ancak ölüme yakınken kavrar. Etrafımda biri erkek diğeri kadın iki kişi vardı. Ameliyat giysisi giyiyorlardı. “Çok soğuk” dedim, laf olsun diye. Ameliyat odalarının -Yoksa salonları mı denir?- neden soğuk olduğunu biliyordum. “Aşk olsun, biz de soğuk muyuz” dedi kadın gülümseyerek.

Ben Bir Hiçim


280

“Hayır. Siz hariç.” “İki nedenle soğuk” dedi erkek. “Mikroplar çoğalmasın diye.” Başıyla televizyon ekranlarını ve diğer elektronik aletleri işaret etti. “Aletler ısınmasın diye.” Hazırlıklarına devam ettiler. Doktor içeri girdi. Elini kolumun üstüne koydu. “Ne yapacağımı anlatmama gerek yok. Sen kıdemlisin.” Yardımcılarına baktı. “Ben bir sigara içeyim, tebessümünü yanına alarak geldiği gibi gitti.

geliyorum”

dedi

ve

Ne önemli? Ne önemsiz? Manga Erenköy’den Bozdağ’a yola çıkmadan önce Yarbay, “Köyde kalırsınız. Çatışma çıkmazsa dağa çıkmanıza gerek yok” demişti. Sahili izleyen yoldan Mansura’ya gittik, asırlık dutun yanından sağa sapıp Bozdağ’a yöneldik. Birkaç ay sonra Rumlar bu dutun altına bir paket bırakacak, Süleyman paketi açınca parçalanıp ölecekti. “Öleceğim! Öleceğim” diye bağıracaktı, kopuk kollarından kan boşalırken ve bu çığlık hayatım boyunca yankılanacaktı. Tepelerle çevrili köye akşam erken geldi. Köylüler tek sınıflı okulu bizim için yatakhane yapmışlar, karşılıklı, yan yana beşer demir yatak dizmişlerdi. Yemek yiyip erkenden yattık. Ertesi sabah dağdan kurşun sesleri gelmeye başladı. Silahlarımızı yüklenip bir köylünün peşinde etrafında başka tepelerin bulunduğu bir tepeye tırmandık. Zeytin ağaçlarının arasından deniz görünüyordu. On kişiydik. İkişerli gruplar halinde tepeye yayıldık. Karşıdan, arkasında görünmeyen bir Rum köyünün bulunduğu bir tepeden, Rumların ateşi geliyordu. Makineli tüfeği kurup şarjörü taktım ve tetiğe dokundum. Korku mideme taş gibi oturdu. Ölüm yanıma yanaştı. Elini omzuma atıp beni kendine çekti, iki parmağını ağzıma soktu, onu tatmam için. Kulağıma fısıldadı. “Seni götüre de bilirim, götürmeye de. Beni hissettiğinde de yanındayım, hissetmediğinde de.” Güneş batınca silahlar sustu. Hava serinledi. Çukura çöküp sırtımı dayadım. Hiç bu kadar bitkin olmamıştım. Çatışma sırasında bir ara bir kuş sesi duymuştum. Başımı çevirdiğimde daldan dala uçan bir kuş gördüm. Ben oradaydım, karşı tepedeki insanları öldürmeye uğraşıyordum, karşı tepedekiler de beni. Kuşun umurunda değildi. Hem aynı dünyadaydık, hem değildik. Kâinatta kaderimize karşı sonsuz bir umursamazlık vardı. İnsanlar yaradılışı ilgilendirmiyordu. Yıkıcı aptallığımızla baş başa bırakılmıştık.

Ben Bir Hiçim


281

Silahlar patlarken denizde balıklar yüzmeye, havada kuşlar uçmaya, yerde kertenkeleler, karıncalar, fareler, tilkiler gezinmeye devam ediyordu. Dallarda zeytinler ve keçiboynuzları, bademler ve incirler, yerde çilekler su içip güneşlenerek olgunlaşıyordu. Güneş batıyor, yıldızlar çıkıyordu. Yirmi yaşındaydım. Önem verdiğim birçok şeyin hiç önemi yoktu. Bu dersi o gün aldım ama iki yıl sonra dağdan inince unuttum. Kendimi akıntıya bıraktım.

KANATLI KARINCALAR Dalyan (Köyceğiz, Muğla) Arabadan göremezsiniz. İnip yürümeniz lazım. Ara sıra durmalı, hatta bazen çömelmeli, ormana çocukların dünyaya baktığı yükseklikten bakmalısınız. Ancak o zaman ağaçların, çiçeklerin ve üzerinde bin bir türlü bitki çürür ve doğarken toprağın çıkardığı kokuyu iyice duyabilirsiniz. Yerde kaynaşan bu böcek yığınının kanatlı karınca olduğunu görürsünüz. Toprağa kendinizi tanıtın ki buluştuğunuzda bir tanıdık geldiğini anlasın. Bu tepeye tırmanırken yanınızda bitkileri bilen bir yürüyüşçü varsa şanslısınız. Ama olmasa da olur. Bu güzel ve narin çiçeğin nadide bir yabani orkide olduğunu bilmenize gerek yok, onun güzelliğinden tat almak için. Burnunuz kokuyu alsın da kekikten çıktığını bilmese de olur. Bu pırıltılı, taze yapraklar çitlembiğe ait. Bunlar yabani zeytin. Bu keçiboynuzu. Bu yabani lavanta. Bu yuvarlak, yeşil yapraklar tavşankulağına ait. Ters çevirdiğinizde dünyanın en güzel morlarından birini göreceksiniz. Yaprakları görmeye eğitin kendinizi çünkü yapraklar çiçekler kadar güzeldir ve her ağaç rüzgârda kendine has bir ses çıkarır. Her şeye kule yüksekliğinden bakan, ağaçların en Akdenizlisi çamı herkes tanır. Bizden önce buralardaydı. Sığla ise 65 milyon yıldır buralarda su kenarlarında yaşıyor ve dünyada bir tek bu yörelerde var. Ve kuşlar. Ötüşlerini duyduğum ama öterken kendilerini hiç görmediğim kuşlar. Sonra tırmanış bitiyor. Tepeden Yuvarlakçay’ın beslediği Muğla, Köyceğiz Gölü görünüyor. Sağımda güneşte dalgalanan bir buğday tarlası var. Bittiği yerde birkaç ağacın arkasına gizlenmiş bir ev. Çeşme akıyor. Köylü bir kadın, sırtını denize dönmüş oturuyor. Dev çamın altına topağa uzanıyorum. Hayatın sessiz bir çaresizlik içinde katlanılan bir mesai haline geldiği kalabalıklardan uzak olduğum için şanslıyım.

Ben Bir Hiçim


282

Kulağıma keçi çanları geliyor. Başımı kaldırınca ormandan, önünde beş altı keçi, bir adam çıktığını görüyorum. “Ölü mü yatıyor burada?” diyor gülümseyerek yanıma yaklaşınca. Yılın belirli zamanlarında kraliçe karınca yumurtlar. Yumurtanın içinden erkek ve genç kraliçe karıncalar çıkar. Her ikisi de kanatlıdır. İlkbaharın ılık ve rutubetli havalarında yuvadan ayrılırlar ve sevişme uçuşuna çıkarlar. Çiftleştikten sonra erkekler ölür, genç kraliçeler kanatlarını döker ve yeni bir yuva kurmak üzere uygun yer aramaya başlar. Buğday tarlasını satın alıp içine iki odalı bir ev yaptırmalıyım ve kanatlarımı döküp bir daha uçmamalıyım diye hayal kuruyorum, şehirlerden kovulup buralara sığınan yavaşlığı, duruluğu, hırssızlığı içime sindirerek. Ama rahat var mı? İşte Yuvarlakçay. İşte sevdikleri yeşil Amerikan dolarının yeşili olan barajcılar. İşte kaynağından başlayarak iki kilometrelik bir şeritte kesilen yüzlerce ağaç. İşte buldozerler, kamyonlar geçsin diye genişletilen toprak yol. İşte isyan halinde köylüler ve çevreciler.

DİL Ozanköy Hayvanlar uzun süre hareketsiz durabilir. Bir zamanlar biz de durabiliyorduk. Ama avlamak ve avlanmak hayatımızdan çıktı. Avlanmıyoruz, sinir içinde aranıyoruz, dolanıyoruz, kıpır kıpır, negatif enerji saçıyoruz. Çoğu zaman uykuda bile dinlenme halinde değiliz. Sağa sola dönüyoruz, diş gıcırdatıyoruz veya sıkıyoruz. Akşamüzeri, güneş battıktan sonra, bahçede yürüyüp güzelliklerini içerken karşıma bir karga yavrusu çıktı. Çitlembiğin yere yakın dallarından birinin üzerinde hareketsiz oturuyordu. Ona beş altı adım kadar yakındım. Durdum ve onu seyretmeye başladım. Bahçede ağaçlardaki yuvalarda büyütülen yavrulardan biri olmalıydı. Daha uçuş ustası olmamıştı. Uçabilseydi ben yanına yaklaşmadan kaçıp gidecekti. Yakalanmıştı. Kurşuni renkteki sırtı dışında simsiyahtı. Pırıl pırıl, genç, hayat dolu bir siyahlık. Yaklaşıp işaret parmağımın sırtıyla tüylerini okşamayı çok istedim ama ona doğru birkaç adım atasam çığlık çığlığa kendini yere atıp çalıların arasında kaybolacak, tepemde tehditkâr gak gaklarla uçuşan anne ve babası tarafından kurtarılamayacaktı. Yavru karganın vücudu taş gibi hareketsizdi ama durmadan açılıp kapanan gözleri dehşetini dışarı vuruyordu. Avucuma alsam kalbinin patlayacak gibi attığını hissedecektim.

Ben Bir Hiçim


283

İki yetişkin karga alarm veren ötüşlerle üzerinde tünedikleri servi ağaçlarından atlayıp başımın üzerinde geçtiler ve çevremde uçmaya başladılar. Durmaksızın gak gaklıyorlardı. “Benden korkmana gerek yok küçük karga” dedim küçük bir sesle ve yanından uzaklaştım. Kargalar, bağırış çağırış birer dalış daha yapıp arazimin hududundaki iki servinin tepesine geri döndüler. Oturup, biraz uzaktan ne yapacaklarını izlemeye koyuldum. Yukarıda pürüzsüz gökyüzünde beş altı kırlangıç akşam dalışındaydı. Ben ordayken büyük kargalar bir kurtarma operasyonuna girişmezlerdi. Kalkıp eve doğru yürümeye başladım. Ne yazık ki bu kuşlara zararsız olduğumu iletmekten acizdim. Ertesi sabah güneş doğarken uyandım ve bahçeye çıkıp çitlembik ağacının bulunduğu yere yürüdüm. Yavru karga orada yoktu. Ama belki oralara yakın bir yerde gizleniyordu çünkü ana karga üzerinde tünediği serviden havalanıp bana doğru uçmaya başladı. Sabahın köründe çirkin gak gakları kulak tırmalıyordu. “Tamam, tamam, kapat çeneni, gidiyorum!” İşte böyle. Düşünecek olursanız, acayip. Değişik değişik yaratıklarla yakın yakın yaşıyoruz ama onlarla iletişim kurmamız olanaksız. Aramızda aşılmaz duvarlar var. Sanki her yaratık kendi ayrı dünyasında yaşıyor. Neden böyle oldu acaba? Neden her yaratığın dili ayrı? Ben nasıl kargayla konuşamıyorsam karga da serçeyle konuşamıyor, serçe de geceleri yumurtalarını çalmak için düz duvara tırmanmaya çalışan fare ile... Fare ile yılan, yılan ile kedi arasında da bir sohbet yok. Ama gene de bir şey var. Her şeyi birbirine bağlayan, her yaratığa kendini eşit olarak dağıtmış, her canlıya hayat üfleyen bir şey var. Bir şey var. Hissediyoruz. Ama tam anlamıyoruz. Belki bizden başka bütün yaratıkların bildiği bir şey bu. Belki bize söylemesinler diye dilleri bize kapalı.

METİN MÜNİRE Ozanköy Boşandıktan ve kız arkadaşım tarafından ıskartaya çıkartıldıktan sonra yalnız yaşıyorum ve bu bana ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu öğretti. Çok geç, tabii. Hayat bana bütün dersleri iş işten geçtikten sonra öğretiyor. Bazı şeyleri hiçbir zaman öğrenmeyeceğimi de öğretti, en acısı da bu.

Ben Bir Hiçim


284

Gün doğarken arı kovanında uyanıyorum. Dalları pencereme kadar uzanan fil ayağı ağacının tohum salkımlarından bal toplayan sayısız arı var. Bu dalları kısaltmam lazım aksi takdirde fareler onları kullanıp evde sömürge kuracak. Dün gece bir tanesini suçüstü yakaladım. Gece yarısını geçiyordu. Panjur sesiyle uyandım. El fenerinin ışığında pencerenin pervazında dönüp duran bir fare gördüm. Onu elimle aşağı itebilirdim ama sivrisinek ve salyangoz hariç hiçbir canlıyı öldürmüyorum. Onun için pencereyi kapatarak onu kaderi ile baş başa bıraktım. Gene güneşli bir gün olacak. Cibinliği katlayıp yatağın üstüne bağlıyorum. Yorganı havalandırmak için pencereden aşağı sarkıtıyorum. Yastıkları kabartıp yorganın üzerine diziyorum. Dört yastıkla yatıyorum. İki tane daha almayı düşünüyorum. Farkında değilim sanmayın. Kadınlar azaldıkça yastıklar çoğalıyor. Bu ilk işim. Mutfağa iniyorum ve çay yapmak üzere su ısıtıyorum. Dün gece yıkadığım yedi çift çorabı sıkıp bahçedeki kurutma zımbırtısına diziyorum. Çamaşır makinesinde dünden beri bekleyen çamaşırları çıkarıp onları da aynı zımbırtıya seriyorum. Bulaşık makinesindeki kap kacağı çıkartıp dolaplara yerleştiriyorum. Sonra kahvaltı hazırlıyorum. Bütün bunları yaparken aklımda yazı yazıyorum. Annem aklıma geliyor. Yardımcısız, bulaşık ve çamaşır makinesiz, gaz ocaksız, buz dolapsız ve hatta uzun süre akar susuz büyüttü bizi. Ablam, ben ve benden küçük iki erkek çocuğu. Yeni Cami Sokağı’nda su aktığı zaman, köşe başındaki çeşmeden tenekelerle taşınırdı. Buzdolabı üst kısmına buz konan tahta bir dolaptı. Yiyecekler tel dolapta saklanırdı. Yemek yapmam lazım. Mercimek yapacağım. Bir gün eski eşime bir yemeğin nasıl yapıldığını sorduğumda bana “Her şey soğan kızartmakla başlar” demişti. Kendim yemek yapmaya başlayınca ne demek istediğini anladım. Soğanları soyup ufak parçalara bölüyorum, aynı şeyi biber ve havuç için yapıyorum. Önce soğanları sonra diğerlerini kızartıyorum. Suda ıslanmaya bıraktığım mercimekleri üzerine döküyorum ve su ve domates ilave ediyorum. Neden benim yemeklerin seninki kadar lezzetli olmuyor dediğimde eski eşim “Ben gidip gelip içine bir şeyler katıyorum” demişti. Onun için ben de gidip gelip içine bir şeyler katıyorum: Pul biber. Kara biber. Kimyon. Üç defne yaprağı. İki adaçayı yaprağı. Bir tutam kekik. Biraz limon. Ama benim yemeklerim gene başkalarınki kadar lezzetli olmuyor. Bir yemek kursuna gitmeliyim. Yemek pişerken bilgisayarı kucağıma alıp yazı yazmaya başlıyorum. Ev kadınlığı bitmeyen bir mesai imiş. Annemin, bitmeyen ev işinden amele eli

Ben Bir Hiçim


285

kadar sertleşen küçük, yüzüksüz elleri geliyor aklıma. Bazen çamaşırları çitilemekten parmaklarının derisi çatlamış ve kanamış olduğunu görürdüm. Öteki dünyada ödemek mümkün değilse bazı borçlar hiç ödenmeyecek.

BİR TADIN PEŞİNDE Ozanköy İnsanın bir yaştan sonra aramaya başladığı şeylerden biri eski tatlar ve kokulardır. Doğduktan sonra hayatımın ilk dört-beş yılını geçirdiğim Trodos Dağları’ndaki Yağmuralan (Vroişa) köyü eski ve görkemli çam ağaçlarının yaşadığı bir çam ormanının içindeydi. O zamanlar devamlı akan derenin kenarında arılı, pervaneli, içinden geçirdiğim zaman koku salan otlar vardı. Yabani aklımda kaldı hep ama geçenlerde bir bahçe merkezini alışkanlıkla avucumu otların üzerlerinde gezdirirken o bölgeye olduğunu anladım.

parmaklarını nane olarak dolaşır, eski has bir kekik

Hepsini satın aldım. Şimdi bahçemde büyüyorlar. Zaman zaman Dillirga köylerindeki tekneciler için olgun çamlar devrilirdi. Sessiz, ciddi yüzlü, dizlikli, altı çivi çizmeli Rumlar ağaçları satın alır ve keserle tekne yapmaya başlarlardı. Tekneler bitinceye kadar ormanda yatarlardı. Ağacın kökünden yukarı doğru ilerledikçe tekneler ufalırdı. Oyularak, yontularak parlatılarak, ağaçtan çıkarılan, tornadan çıkmış gibi düz ve bembeyaz teknelerin keser vuruşları arasında doğmasını büyük bir ilgiyle izlerdim. Biten büyük teknelerin içinde yatmak hoşuma giderdi. Tekne ıslak ve serin bir yataktı. Dokunmak serin bir tene dokunma gibiydi. Ara sıra, teknecilerdenbiri, koyun derisi dağarcığından bana bir avuç bademle köfter verirdi. Köfter, üzüm suyu ile undan yapılan sucuk kıvamında bir tatlıdır. Yapılıp küplerde saklanır ve üzümler olgunlaşınca yenisi yapılıncaya kadar yenirdi. O tat nerede? Tekneciler gibi kayboldu. O zamanlar her köy evinin avlusunda fırın vardı. Haftada bir gün teknede hamur yoğrulur fırına ekmek, bazen çocuklar için de araba, zembil, bebek biçiminde çörek salınırdı. Titanic, Golden Girl, Anemon. Uykudan uyanmamış gidiyorum.

gece

kulüplerinin

önünden

geçerek

Akdeniz’e

Bir kırlangıç arkamdan gelip arabanın önüne dalıyor ve yere çok yakın uçarak benimle yarışmaya başlıyor, beni geçiyor, kanat kırıp zeytinliklere dalıp kayboluyor. Kırlangıç, kırlangıç, hem kuş hem dalgıç. Ne zaman evime yuva yapacaksın?

Ben Bir Hiçim


286

Bulut kokuyor. Rüzgâr biçilmiş buğday tarlasında otlayan keçi ve koyunların yünlerinde geziniyor. Gök gürleyince kırmızı toprağın üzerindeki güvercin sürüsü kalkıp önce sağa sonra sola kanat kırıp uzaklaşıyor. Arabayı rastgele bir yere park edip biçilmiş tarlaların arasından bir çamlığa doğru yürüyorum. Kuru bir dere vadisi çıkıyor önüme. Diğer kıyıdaki ağaçlar kuş cıvıltısı kaynıyor. Taze, hayat dolu, neşeli sesler. Ama toprak yaşlı ve yorgun, başını birinin omzuna yaslayıp dinlenmek istiyor. Vadi çanağına inip çamlara doğru yürüyorum. Bir çamın dallarında beş yuva sayıyorum. Çitlembik ve kekik kokusu var. Gök gürültüleri dindi. Yerde tazeliğini yitirmiş, susamış yabani orkideler var. Yüreğim hafif. Bir tadın peşindeyim. Hellimin en güzel mevsimi, mayıs sonu hazirandır. “Bu mevsim hayvanlar başak yer” diyor çoban dostum Erkin. “Çayır kuruya döner. Koyunlar ve keçiler kuru yer. Hem sütü kabalaşır hem de güzel olur. Yağ oranı artar. Kışın hayvan çayır yer. Süt incedir.” Bana iki kavanoz hellim yaptı. Evde sabırsızlıkla açıp bir tanesini çıkarıyorum. Arasında nane var. Kokluyorum. İşte aradığım kokuyu buldum. Çocukluğumun saf hellimi bu. Belki aradığımız eski kokular ve tatlar değil, bizim saf, dünyanın yeni; yarı dünyalı yarı öteki dünyalı olduğumuz günlerdir.

BİZSİZ DÜNYA Geçenlerde Alan Weisman adlı Amerikalı bir yazardan e-mail aldım. Adresimi Amerikalı bir arkadaşımdan almıştı. Yakında İstanbul’a gelecekti. Benimle buluşmak istiyordu. “Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ı ziyaret etmeyi planlıyorum,” diye yazdı Weisman. “Size garip gelebilecek bir konuda kitap yazmak üzere araştırma yapıyorum: İnsanlar yok olsa dünyanın kaderi ne olurdu? Bu olasılık birkaç şekilde geçekleşebilir. İnsanlık sadece bizi hedef alan, önlenmesi mümkün olmayan bir virüs tarafından yok edilebilir. Veya bu yok oluş yavaş ve acılı ve dünyayı paylaştığımız birçok canlı türünün bizimle beraber ölmesi şeklinde gerçekleşebilir. “Konuya birçok değişik açıdan yaklaşmak mümkün – kimilerinin öngördüğü, kimilerinin arzu ederek beklediği bu olasılığa biyolojinin, politikanın veya dinin penceresinden bakılabilir. “Niyetim Türkiye’de Çatalhöyük gibi yerlere giderek zamanın eski kültürlerin izlerini nasıl yavaş yavaş sildiğini görmek. Kıbrıs’ta ise Maraş’a giderek daha

Ben Bir Hiçim


287

yakın zamanlarda insanların terkettiği yerleşim yerlerini zamanın nasıl etkilediğini görmek istiyorum. “Anlatabileceğim daha birçok şey var ama bunları sizinle yüzyüze görüşeceğimiz zamana saklamak istiyorum. Daha önce ne Türkiye’ye ne de Kıbrıs’a gitmediğim için yardımınıza ihtiyacım var.” İnsansız bir dünyanın nasıl olabileceğini ben de çok hayal etmiştim. Weisman’a cevap vererek İstanbul’a geldiğinde beni aramasını söyledim. Geçen hafta Elmadağ’da, Divan Otel’inin Pub’ında öğle yemeğinde buluştuk. Onu elindeki yeşil naylon çantadan tanıdım. Orta boylu, orta yaşlı bir adamdı. Sırtında fotoğrafçıların ve avcıların tuttuğu çok cepli bir yelek vardı. “Nerden aklınıza geldi bu konu?” diye sordum yemeklerimizi ısmarladıktan sonra. “Tahmininizden çok insanın ilgisini çekiyor,” dedi. “Kime konuyu açtıysam çok ilgilendi. Bir kadınla konuşuyordum. ‘İnsanlar yok olursa tanrı ne olacak?’diye sordu.” Weisman insansız bir dünyanın nasıl olabileceğini görmek için Biloweiza ormanına gitmişti. Kısmen doğu Polonya, kısmen Belarusya’da bulunan Biloweiza, Avrupa’nın en iyi korunmuş ormanıydı. Krallar tarafından avlak olarak kullanıldığı için bu büyük orman şans eseri Ondördüncü Asırdan beri koruma altındaydı. Polonya tarafında, dört kilometrelik bir yürüme sahası dışında, tamamen insanlara kapalıydı. “Nasıldı?” diye sordum. “Tarif edilmesi zor. Cennet gibi,” diye cevap verdi. İnsansız bir dünya size bilim kurgu gibi gelebilir. Ama öyle değil. İnsanoğlunun bu yüzyılı sağ çıkarıp çıkaramayacağı bilim adamları arasında gittikçe daha çok tartışılan bir konu haline geldi. Doğanın süratle kirletilip tahrip edilmesi, iklimin değişmeye başlaması, genetikçilerin yanlışlıkla veya isteyerek öldürücü bir virüs geliştirme olasılığı, nükleer savaş tehlikesi yok olmayı bilim kurgunun alanından bilimin alanına transfer etti. “Sence ne kadar zaman içinde binalar kaybolur?” diye sordu Alan Weisman. Gözümün önünde siluetler beliriyor. Boğaz Köprüsü. Aya Sofya. Manhattan. Çin Seddi. Weisman Anadolu’daki en eski insan yerleşim merkezlerinden biri olan Çatalhöyük’e gidip zamanın etkilerini incelemek istiyor. Taş devrinin son çağlarından kaldığı sanılan bu yerleşim merkezinde insanlar en son 8,00010,000 yıl önce yaşamıştı. “O kadar geriye gitmeye gerek yok,” dedim. Türk askerleri 1974 de Kıbrıs’a çıktığında Maraş adanın turizm merkezi ve en büyük kentlerinden biriydi. Rumlar kaçınca Maraş askeri bölgede kaldı.

Ben Bir Hiçim


288

Öğleden sonra gölgeleri kumsala düşen otellerden bir tanesi orduevine dönüştürüldü. Geriye kalan binalar zamana teslim edildi. 1970lerin sonuna doğru Maraş’ı dolaştığımda binaların çoğunun tavanları içine çökmüştü. Bahçeler yabanileşmişti. Bazı binaların içinden ağaçlar çıkıyordu. Sokaklarda çatlayıp kabaran asfalttan fışkıran otlar ve çiçek vardı. Hayatımın ilk günlerini geçirdiğim Trodos Dağlarındaki Yağmuralan köyünün nerdeyse tamamen yok olması için 40 yıl yetti. Birkaç sene önce ziyaret ettiğimde, Türklerin 1963 te terk etmiş olduğu bu köyde birkaç duvar ve temelden başka bir şey görmedim. Bilen birisi götürmeseydi köyü bulamayacaktım. Weisman’ın sorusunu düşünüyorum. Bin sene içinde herhalde hemen hemen bütün binalar çöker. Onbin sene içinde her şey toprağa gömülür. Yüzbin sene içinde insan elinden çıkan her şey dinazor iskeletleri gibi metrelerce toprağın altına gömülür. Bir milyon sene sonra? “New York kolay ortadan kaybolur,” diyor Weisman. “Şehrin altı tünel dolu. Bunlar su dolup çökünce üzerlerindeki binalar da göçecek. Su yarıklara gidip donuca genişler. Çatlaklar meydana getirir. Sonra bunların içindeki su donup genişler ve daha büyük çatlaklar meydana getirir. Uzun sürmez.” Dünya beş milyar yıldır var. Dört milyar yıldan bu yana üstünde canlılar yaşıyor. Dünyanın en az beş milyar yıllık daha ömrü var. Kendimizi tüketebiliriz ama hayat bizim dokunamayacağımız kadar güçlüdür. Eğer insanlar aniden veya yavaş dinozorlar gibi yavaş ölse, dünyadaki diğer canlılardan, nasıl olacaklarını hayal etmemiz bile mümkün olmayan cinsler türer. Bizim dinozorların neslinin neden tükendiğini araştırdığımız gibi bir gün belki de başka yaratıklar insanlığın neden yok olduğunu araştıracaklar. “Onların kömürü veya petrolü olamayacağı için uygarlıklarını başka bulutların üzerine kurmaları gerekecek,” diyor Weisman.

YÜZDE ELLİ Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Martin Rees dünyanın en ünlü uzay fizikçilerinden biridir. Rees birkaç ay kadar önce verdiği bir konferansta, dünyanın, içindeki bütün canlılarla beraber, Matrix filminin anlattığı gibi bir “simülasyon” (taklit) olabileceği teorisini ileri sürdü. Bu teori “çoğul kâinat” teorisinden ilham alıyor. Buna göre, açılmış bir şişe şampanyanın içinde kaynaşan kabarcıklar gibi, sonsuz sayıda, her biri

Ben Bir Hiçim


289

sonsuz olan kâinatlar var. İçinde yaşadığımız kâinat bunlardan sadece bir tanesidir. Diğer kâinatlarda da, dünyamızda olduğu gibi, karmaşık hayat türlerinin doğmasına ve gelişmesine uygun gezegenler vardır. Bu kâinatlarda insan beyninden daha karmaşık ve güçlü süper bilgisayarlar olabilir. Bu bilgisayarların kapasitesi bir kâinat simüle edecek kadar büyük olabilir. Ve biz, diyor Profesör Rees, bu simülasyonlardan biri olabiliriz. Biz, dünyamız, içinde yaşayan bütün canlılar, dünyamızın içinde bulunduğu kâinatın tamamı veya bir bölümü, süper bir kompüter tarafından yaratılmış bir bilgisayar programı olabilir. Bir süper varlığın aklından geçen fikirlerin yarattığı bir program olabiliriz. Gerçeğin kendisi olmayabiliriz, bu teoriye göre. “Gerçek” yaşam yerine gerçek yaşamın bir “filmi” olabiliriz. Geriye sarılıp yeniden gösterilebilecek ve görülebilecek bir film gibi. Profesör Rees’in sıraladığı bu olasılıkları düşünebiliyorsak bunların tersini de düşünebiliyor olmamız lazım. O zaman da gerçeğin ta kendisi olmamız gerekir. Belki de kâinat simülasyonları yaratabilecek süper bilgisayarlar yaratan süper beyinli insanlar olma yolunda bir aşamayız. Bu mantıklı ve tutarlı bir düşüncedir. Çünkü kâinatta her şey basitten karmaşığa, karmaşıktan süper karmaşığa doğru gelişmekte. Yeryüzünde var olan canlıların hepsinin atasının dört milyar yıl önce yaşayan tek hücreli canlılar olmasından anlıyoruz bunu. Dünyaya hayat veren güneş ömrünün yarısını bile tamamlamadı. Kâinatın yaşamı ise sonsuz olabilir. Bu demektir ki insanoğlunun kâinattaki varlığı da sonsuz olabilir. İnsanoğlu, Afrika’dan çıkıp bütün dünyaya yayılan atalarımız gibi, zaman içinde bu dünyadan başka dünyalara göç edip bütün galaksiye yayılabilir. Bunun için çok önemli bir koşul var: Dünyayı, şu anda yapıyor olduğumuz gibi, tüketmemek, içinde insanların yaşamasının imkânsız olduğu bir yer haline getirmemek. Çünkü torunlarımızın galaksiye yayılabilmesi için sahip olduğumuz tek sermaye üstünde yaşadığımız bu kırılgan ve kaynakları kısıtlı gezegendir. Dünyayı tüketirsek başka dünyalara gitme şansını ebediyen kaybedeceğiz. Bütün varlığını kumarda kaybeden bir mirasyedi gibi beynimize bir kurşun sıkmak dışında bir seçeneğimiz kalmayacak. İnsanlık tarihi insan için ümit vermiyor. Profesör Rees de fazla iyimser değil. Kirlenen çevre, tüketilen doğa, artan nüfus, nükleer felaket tehlikesi onu korkutuyor. Rees’e göre uygarlığın büyük bir yara almadan yirmi birinci yüzyıldan yirmi ikinciye geçme şansı %50’den fazla değil.

Ben Bir Hiçim


290

ÇÖKÜNTÜ Los Angeles’teki Kaliforniya Üniversitesi coğrafya profesörlerinden Jarerd Diamond’un gelecek ay yeni bir kitabı çıkıyor. Kitabın adı Çöküntü (Collapse). Busines Week’deki eleştiri sayfasında okuduğuma göre kitap şu soruların cevabını araştırıyor: Geçmişte var olan büyük uygarlıklar neden çöktü? Bizimkinin çökme olasılığı ne? Bugünlerde bu konuya merak saldığım için eleştiriyi okur okumaz kitabı Amazon’dan ısmarladım. “Aklımı en fazla meşgul eden soru insanlığın sürdürülemez gidişinin önümüzdeki on yıllar içinde nasıl çözüleceği,” diyor bir yazısında Diamond. “Bu gidişin çevre üzerinde yarattığı baskı en fazla 20–30 yıl daha sürdürülebilir. Baskı derken atmosferde meydana getirdiğimiz değişiklik, ormanların azalması, taze su kaynaklarının tüketilmesi, küresel ısınma, aşırı balıkçılık, toksik madde imalatı, güneş enerjisi ile beslenene bitkilerin tüketilmesi ve toprak aşınmasıdır.” En büyük tehlike ise doğanın kirletilmesi, doğal kaynakların tüketilmesi ve nüfus artışıdır. Diamond bu gidişatın çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşamlarında şu veya bu şekilde duracağını söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “İlginç olan sual şu. Sürdürülmesi mümkün olmayan bu gidişi kendi irademizle, hoş bir biçimde biz mi durduracağız? Yoksa gidişat nahoş bir biçimde irademiz dışında mı duracak?” “İrademiz dışında”dan kastı savaş, soykırımı, açlık, salgın hastalıklar ve toplum düzenin çöküşüdür. İstanbul’un sokaklarında dolaşırken şehrin ebediyen hayat dolu olmayacağını hayal etmek kolay değil. Ama bunun bir anlamı yok. Efes gibi, bir zamanların İstanbul veya Londra’sı olan eski zaman kentlerinde de şehrin bir gün terk edileceğini, harabeye döneceğini, limanın kilometrelerce uzakta kalacağını hayal etmek de zor olmalıydı. Dünya, Diamond'un uzun uzun anlattığı gibi, nasıl kaybolduğuna dair ipucu bırakmayan uygarlıkların kalıntılarıyla dolu. Yeryüzünde, tarihini yazacak insanların daha sahneye çıkmadığı çağlarda üzerinde yaşayan canlılar altı defa yok olma tehlikesi atlattı. Bunların birinde canlıların %85’i yok oldu. Şimdi yedinci yok oluşu yaşıyoruz. Sanıyoruz ki musluklardan her zaman temiz su akacak ve borular evlerimize her zaman gaz taşıyacak. Hipermarket rafları hep dünyanın dört bir yanından gelen yiyeceklerle dolu olacak. Butiklerin askılarından her mevsim değişen şık elbiseler sarkacak. Galeriler her yıl daha hızlı, daha güçlü, daha parlak arabalar teşhir edecek. Ve her yıl daha çok insan, bu dükkânların müşterisi olacak kadar para sahibi olacak. Bolluk hep yarın bugünden daha fazla olacak.

Ben Bir Hiçim


291

Buna imkân yok. Dünyadaki herkesin Amerikan yakalayabilmesi için dört- beş dünyaya ihtiyaç var.

hayat

standardını

Kapitalizm insanlığı çöküntüye götürüyor. Çünkü doğanın kirletilip tüketilmesinin bedelini, insanlara sağladığı refahın fiyatına yansıtmıyor. Doğanın, içini boşalttıktan sonra çöpe attığımız su veya bira şişesi gibi bedava olduğuna inanmamızı istiyor. Tek ümit felaketin uzakta olmadığını anlamaya başlayanların sayısının artmaya başlamasıdır. Felaket gelmeden bunların dünyanın kaderine hâkim olacak çoğunluğa sahip olup olamayacağı başka bir soru.

KALK KAVAK KALK KAVAK KALK Ozanköy Bugün gürültü peşimi hiç bırakmadı. Evin arkasındaki tepelerin birinde, ucuna delici alet takılmış bir buldozer kaya parçalıyor. Alet kayaları gagaladıkça Kah! Kah! Kah! diye sesler çıkarıyor. Metal bir soytarının kahkahları gibi. Ses sabah sekizde başlıyor ve aralıksız öğleden sonra beşe kadar devam ediyor. Çin işkencesinin buldozercesi. Arabayı orman yolunda park edip yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra motorlu bir testere sesi duyuyorum. Köşeyi dönünce kütük yüklü iki kamyonla karşılaşıyorum. Birkaç kişi, ağaçlı yamaçtan aşağıya, kısa bir süre çam ağacı olan bir kütük taşıyor. Havada beni çocukluğuma çağıran taze kesilmiş ağaç kokusu var. Karlı sabahlar gibi temiz, beyaz bir koku. Yağmuralan’da Baf köylerinden gelen ustalar yeni kesilmiş çam ağaçlarını satın alır ve kesildikleri yerde keserle oyarak hamur teknesi yaparlardı. Çamın üst kısımlarına gelindikçe tekneler küçülmeye başlardı. Herkesin kendi ekmeğini kendi yaptığı o zamanlar her evde bir tane bulunurdu bu teknelerden. Şimdi antikacılar satıyor. “Bu manyak da kim,” gibisinden yüzüme bakıyor ormancılar. Herhangi birinin, mesai zoruyla değil gönüllü olarak ormana gelmiş olması akılla ilgili çaresiz bir hastalık olmalı, diye düşünüyorlardır. Selam verip geçiyorum ve diş ağrısı gibi geride kalıyorlar. “Kalk kavak, kalk kavak, kalk kavak!” diye ötüyor aşağılarda bir keklik. “Kalk, kalk, kalk!” diye cevap veriyor bir başkası. Bu mevsimde keklikler yavruludur. Bazen, şanslıysanız, yavrular karşınıza çıkabilirler, annelerinin arkasında manga gibi tek sıra halinde.

Ben Bir Hiçim


292

Bu gibi hallerde, diyor arkadaşım Hikmet Uluçam, ana keklik yaralıymış ve uçamıyormuş gibi çırpınıp yerden yere kendini vurarak dikkati üzerine çeker. Uçamayacağını sanıp onu yakalamaya çalışmanızı ister. Bu arada yavrular arazi olur. “Bu numaraları bildiğim için anaya boş verip yavruların üzerine yürüdüm ve bir tane yakalayıp kızın avucuna verdim,” dedi sırıtarak. “Avucunda tutarken resmini çektim. Fırlayıp kaçtı çünkü kız sıkı tutarsa ezeceğinden korkuyordu.” Hikmet doğayla ilgili her şeyi biliyor. En iri mantarlar nerde. En güzel yabani orkidenler nerede, ne zaman çıkar. Nergisleri nerede görürsün. Hepsini biliyor. Çocukluğunda Marona’da çobanlık yaparken keçiboynuzlarını aşılıyormuş, vakit geçirmek için.

yabani

zeytin

ve

“Aşıladın mı senin oluyordu,” diyor. “İngiliz’in kanunu oydu.” Gerçek mi yoksa her şeye inandığımı bildiği için beni mi kandırıyor, bilmiyorum. Bir gün bademleri ağaçta bıraktığımı görünce “İngiliz zamanı olsaydı sana ceza keseceklerdi,” dedi. “Bademi ağaçta bıraktın mı kurtlanır ve bir sonraki mahsulü de kurtlandırır.” Yer yer bakır renkli yosunların kirlettiği kurşuni kayalığa gelince tırmanıp oturdum. Aşağısı dik uçurum. Çamların tepesinde dolaşan rüzgârın uğultusu. Uzun sürmüyor, ama. İpek kumaşı kesen kalın bir makas gibi bir buldozer uğultuyu huzurdan koparıyor. Uzaklarda, göletin yakınlarında bir yerlerde, sigara paketi büyüklüğünde sarı bir dozer tarla açıyor. Siz olsanız farkına varamazdınız. Ben farkına vardım çünkü dün buldozerin olduğu yerdeydim. Hikmet’le birlikte gölete gelen göçmen kuşların ötüşünü dinlemeye gitmiştik. Buldozerin sesini dinledik. Dün yakından, bugün uzaktan. Daha önce de dediğim gibi. Yeryüzünde insan kadar gürültücü bir yaratık yok. Kalk kavak. Kalk. Evine dön.

KEDİ İLE OYNUYORSUNUZ AMA Arabanın kapısını açınca yolcu koltuğunun üzerindeki muz kabuğu ile göz göze geldim. Kabuk hakkın rahmetine üç gün önce kavuşmuş bir muzun (eminim çünkü hakkın rahmetine ben kavuşturdum) kabuğu idi ve rengi artık kahverengiden siyaha doğru dönüşü olmayan bir yolculuğa başlamıştı. Kahverengi ölümün rengidir.

Ben Bir Hiçim


293

Onu oradan alıp, içine atmak amacı ile boş arsanın yanındaki kaldırımın kıyısında duran çöp toplama zımbırtısına doğru yürüdüm. Bir arabaya çarpmamak için sağa sola bakarak yolu geçerken kedileri gördüm. Siyah, beyaz, siyah-beyaz, sarman, beyaz karışık sarman, duman, tekir, üç renkli, piç rengi ve daha birçok postun içerisinde on kedi (saydım). Boş arsada kedilik ediyorlardı. Hepsi de sağlıklı, temiz ve semizdi. Bu açıdan sokak köpeklerinden çok farklıydılar. Köpekler kirli, sıska ve sürekli aç gibi duruyorlar. Sahipsiz, hafifçe tehditkâr, mutsuz, aptal, yitik her an bir tekme bekleyen bir halleri var. Kediler sahipsiz görünmüyorlar - çünkü her şey onların olduğu için onlara birinin sahip olması mümkün değil. Binlerce, on binlerce veya yüz binlerce yıl önce, her taraf ova, orman ve dağ iken, kediler toplanıp evcilleştirmek üzere bir yaratık aramaya karar vermişler. Avlanmaktan yorulmuşlar, yeteri kadar okşanmamaktan sıkılmışlardı. Ama hangisi? Yılan yutuyor, panter parçalıyor, aslan ayırıyor, fil fıttırtıyor, boğa böğürtüyor, kurt koparıyor, bukalemun bayıyor. Gergedan gıcık, karınca küçük, sansar su koyuveriyor, çakal çekiç güç gibi, çıyan çekince koyuyor, maymun madara, timsah tembel, arı arsız, akrep alçak, zebra zayıf, zürafa züppe. Derken, bir gün, ormanda iki ayağı üzerinde yürüyen tüysüz ve kılsız bir yaratıkla karşılaşmışlar. “Aptal bir şeye benziyor, bir deneyelim,” demişler. İçlerinden biri miyavlamış. Postunu yaratığın bacaklarına sürtmüş, patileri ile ayağını yoğurmuş. Kaçıp saklanmış, ağacın arkasından bakmış, geri gelmiş. Miyav, post, pati. Kaçış. Dönüş. Miyav, post, pati. Gel zaman git zaman uğraşa uğraşa kedi insanı ehlileştirmiş, almadan vermeyi öğretmiş. Kedi ile oynuyorsunuz biliyorsunuz?

ama

kedinin

sizinle

oynamadığını

nereden

Yukarıdaki öyküden Sayın Montaigne.

VALLAHİ BİR ŞEY YAPMIYORLARDI Devrik bir ağacın üstünde oturuyorlar. Tesettürlü bir kız, blue jeanli, kahverengi çizgili beyaz bir kazak giyen bir oğlan. Dizleri nerdeyse birbirlerine değecek kadar yakın. Omuzları birbirine uzak.

Ben Bir Hiçim


294

Fethi Paşa Korusu’nda, ağaçların arasındaki yürüme ve koşu patikasında yürürken onları yukarıdan, ağaçların arasından görüyorum. Vakit öğleye yakın. Bugün canım yazı yazmak istemiyor ve aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Politika ve ekonomi midemi bulandırıyor artık. Kim iktidara gelirse gelsin hiç bir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Hava sıcak. Köprü trafiğinden, park edilmiş arabalarının daralttığı, kötü asfaltlanmış, insanların sokak ortasında yürüdüğü sokaklardan kurtulmuş olmak hoş. Aşağılarda, gençlerin basketbol oynadığı sahadan top ve kahkaha sesleri geliyor. Üstbaşlarındaki patikaya gelince tesettürlü kızla oğlan ayak seslerimi duyuyorlar. Bunu vücutlarının hareketinden anlıyorum. Kendilerine çeki düzen veriyorlar. “Öpüşmek üzere olan iki kişi” halinden “masum masum yan yana oturan iki kişi” (Vallahi bir şey yapmıyorduk, anne, yan yana oturuyorduk!”) haline geçiyorlar. Tanıdık birilerine görünmekten ödleri patlıyordur. Ama aralarındaki cinsel birleşme isteği o kadar yoğun ki karpuzun etrafındaki kabuk gibi kalın ve fiziksel bir yapı kazanmış vaziyette. Titreşimlerini hissediyorum. Tam önlerinden geçerken kız bana ürkek bir bakış atıyor. “Ne yapıyorsunuz bakayım burada? Ayıp değil mi? Hadi bakayım evlerinize, ayağımın altına almadan!” diye bağırsam kalkıp itirazsız yola koyulacaklarına eminim. Eşarbının altında kızın cildi pürüzsüz ve belki de duyduğu heyecandan, pespembe. Kulak versem belki de kalbinin atışlarını duyabileceğim. Defne ağaçlarının kokusunu içime çekerek yürümeğe devam ediyorum. Tenha. Patikada benden başka yürüyen yok. Bir an sanki İstanbul’un dinmeyen uğultusu bile duyulmaz oluyor. Ağaçların arasında iri, renkli bir kuş uçuyor. Genç Parti barajı geçen üç partiden biri olacakmış. Cem Uzan ile onun reklâmcısı olan Ali Taran aleyhinde yazı yazmam için beni teşvik eden emailler alıyorum. Uzan, Devlet Bahçeli’den, Tansu Çiller’de Mesut Yılmaz’dan veya Deniz Baykal’dan daha mı kötü? Sermaye Piyasası Kurumu Çukurova Elektrik’te Uzanlarla boğuşurken nerde idiniz? Ha. Tamam. Anladım. Çukurova Elekrik’i hiç duymadınız. Allah bilir, 1970lerde Baykal’ın ne harika bir Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olduğunu da bilmiyorsunuzdur. Vah vah. Geçmiş olsun. Güle güle

Ben Bir Hiçim


295

Keyifle basketbol oynayan oğlanların kıyısından geçip çam ağacının altından itibaren dikleşmeye başlayan patikada yürümeğe devam ediyorum. Yukarı çıkıyorum sonra patika gene aşağıya iki sevgilinin bulunduğu yere doğru inmeğe başlıyor. Bu defa beni duymuyorlar bile. Öpüşüyorlar. Belli ki yılın ilk sekiz ayında vergi gelirlerinin %95inin devlet borçlarının faizinin ödemesine gitmiş olması umurlarında bile değil. Yanlarından geçerken, hakem birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

tarafından

ayrılan

iki

boksör

gibi

YAĞMUR ADAM Küçük havaalanının bekleme salonunda herkes kendisi olmakla meşgul. Şapkasının üzerinde Eğitim Gönülüleri yazan çok yaşlı bir adam yanıma oturup sulu gözlerle etrafı seyretmeğe başlıyor. Parmağında, üzerinde nazar taşı olan bir yüzük var. Yaşlı adam, yaşlı adam kokuyor. Bir adam, ileri geri yürüyerek, ofisinde yalnızmış gibi, bağırarak, cep telefonunda iş konuşması yapıyor. Cep telefonu ile konuşan bir başka kişi daha var. Kadınsı genç bir adam. Elinde kutu şeklinde küçük bir Loui Vuitton çanta var. Karaca adımlarıyla, küçük çemberin üzerinde yürür gibi yuvarlaklar çizerek, dolanıyor ve telefonunun içine fısıldıyor. Pahalı bir blue jean pantolon ve kırmızı bir anorak giyiyor. Yeni yıkanmış seyrek saçları yürüyüşünün meydana getirdiği hareketlilikte bir inip bir kalkıyor. Bar ile market karışımı yerin bankosuna gidip kendime az şekerli bir kahve ısmarlıyorum. “Olacak iş değil,” diyor kasanın arkasındaki adam paramı alırken. Kaşlarım kalkıyor. Olacak olmayan iş ne? “Ne zaman arabayı yıkatsam o gün yağmur yağıyor!” Bakışlarını izliyorum. Bekleme salonunun aprona açılan kapılarının camları üzerine vuran yağmur damlalarından bulanık bir hale gelmiş. Zavallı adam. Ne zaman arabasını yıkatsa, kâinatın gizli güçleri kafa kafaya verip havayı değiştiriyor ve arabasının üzerine yağmur yağdırıyorlar. Adi kâinat! Bir elimde kahve fincanı, bir elimde bir bardak su oturduğum yere geri dönüyorum. İhtiyara onun kadar ihtiyar olan karısı da katılmış. Yan yana, konuşmadan oturuyorlar. Oturduğumuz yer üçlü bir bank. Popomu koltuğumun üzerine koyunca onların oturduğu bölüm hafifçe yukarı kalkıp iniyor. İhtiyar başını çevirip nefretle yüzüme bakıyor. ”Canın cehenneme, moruk,” diyorum içimden.”Gelecek defa kendi koltuğunu getir.”

Ben Bir Hiçim


296

Bekleme salonu dolmağa başladı. Havada gidiş öncesi sinirliliği var. Herkes yaşının, sınıfının ve eğitim ve gelir düzeyinin üniforması içinde oturuyor, dolanıyor, hücre büyüklüğündeki gümrüksüz dükkânlardan alış veriş ediyor, kâinatın komplosu ile karşı karşıya olan adamdan bir şeyler satın alıyor. İhtiyarlarımı bırakıp tuvalete gidiyorum. Orada kırmızı kazaklı, blue jeanli genç bir adam var. Kısık musluktan akan suyun altında ıslattığı parmaklarını siyah saçlarının içine sokup onlara ıslak, jöleli bir görüntü vermeğe çalışıyor. Başını sağa sola çevirip değişik açılardan yüzünü inceliyor ve parmaklarını ıslatıp saçlarının içine sokmağa devam ediyor. Ona vaktini (ve suyu) boşuna harcadığını söyleyebilirdim. Çenesi yok denecek kadar az. Buradan iktisat edilen malzeme burnunda kullanıldığı için burun çok büyük ve şekilsiz. Saçlarının ne kadar su ve parmak kullanılırsa kullanılsın, fizyonomisinin bu eksikliklerini kompanse etmesi mümkün değil. Onun terk ettiği yere dikilip elimi suyun altına uzatıyorum ve başımı sağa sola çevirip değişik açılardan yüzümü inceliyorum. Benim durumum onunkinden pek parlak değil. Dışarıda anlaşılmayan bir şey anons ediliyor. Ama bir tek uçak, bir tek uçuş ve bir tek hava yolu şirketi olduğu için anonsun ne dediğini anlamak için müneccim olmağa gerek yok. Yolcular İstanbul’a gitmek için çıkış kapısının önünde kuyruk oluyor.

TANRININ DOMATESİ Tanrı domatesi süpermarket raflarında satılsın diye yaratmadı. Tanrının domatesi standart değildir. Avrupa Birliği kriterlerine uymaz. Migros ve Carrefour Tanrının domateslerini satın almazlar. Çünkü tanrının domatesi yamru yumrudur. Kıpkırmızıdır. Derisi incedir. Tadı ve kokusu vardır. Uzun ömürlü değildir. Kolay berelenir, ezilir ve çürür. Kolay berelenir, ezilir ve çürür çünkü Tanrı onu kolay berelensin, ezilsin çürüsün ve tohumları ortalığa saçılsın ve bu saçılan tohumlardan başka kolay berelenen, ezilen ve çürüyen domatesler yetişsin diye yarattı. Doğanın amacı insanların karnını doyurmak değil canlıların sayısını ve çeşitliliğini artırmaktır. Bunlar arasında insanların olup olmadığı doğa için bir ayrıntıdır. Nereden biliyorsun diye sorarsanız cevabım “domatesin domates olduğu çağlarda doğduğum ve siz ofiste çalışırken ben ormanda serserilik yaptığım için” dir.

Ben Bir Hiçim


297

Süpermarket raflarında satılan domatesler Tanrı’nın değil yarattığı domateslerdir. Onlar doğanın rahminden değil laboratuarlarından çıktılar.

insanların insanların

Canlıların yapısını taşıdıkları genler tayin eder. Bu gen kırmızlık geni. Bu gen ne kaç tane tohum olacağına karar veriyor. Bu gen tat geni, bu gen koku geni, bu gen derinin ne kadar ince olacağını, şu gen domatesin ne kadar yaşayacağını tayin eder. O genin yapısını değiştirirseniz ya da başka bitkilerin genleri ile yerlerini değiştirirseniz ortaya yeni bir sebze veya meyve çıkarabilirsiniz. İnsanlar bitkileri ve hayvanları çok eskilerde değiştirmeğe başladı. Atla eşeği çiftleştirip ortaya katır çıkardılar. Aşılayıp erik ağacını kaysı, turunç ağacını limon yaptılar. Doğada olmayan yüzlerce çeşit gül ve lale yetiştirdiler. Ama bu defa oyun çok daha değişik. Genler yaşamın tuğlalarıdır. Onların yerini değiştirip yeni yapılar yaratmak bir yerde tanrının yerine geçmektir. Ama insanlar tanrılık konusunda fazla deneyimli (ve belki de yetenekli) olmadıkları için ortalığı berbat edebilirler. Domates belki o kadar önemli değil. Ama beyaz elbiseli, çılgın bakışlı bilim adamları doğayı kasıp kavuracak yeni “yaratıklar” salabilirler ortalığa. Veya zararsız dediğimiz domates bile bir kanser salgınına yol açabilir. Onun için bazı kişiler dini veya ahlaki nedenlerle, bazıları çevreye sağlık kaygılarla “gen mühendisliği”ne karşı çıkıyorlar. Batıda bu konuda büyük tartışmalar yaşanıyor. Çünkü bu işte ve bu işi geliştirmeğe uğraşan ecza şirketlerinde büyük paralar var. Bu şirketlerin çoğu da Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve İsviçre gibi dünyanın en zengin ve güçlü ülkelerinde. Gen mühendisliği yüzyılın en büyük endüstrilerinden biri olacak. Yüzyılın ortasına gelmeden bazı parçaları “canlı” bilgisayarlar yaratılabileceğinden bahsedilebiliyor. Bu işte çok para var. Kavganın bir yanında genetik mühendisliğinin ürünü olan yiyecekleri insanlara satmak isteyen şirketler var. Diğer yanda ise “eğer bir ürün genetik mühendislik ürünü ise üzerinde yazılı olmalı,” diyen insanlar var. Ürünü imal edenler “hayır yazılı olmasın,” diyorlar. En çok hayır diyenler Amerikalılar ve onları destekleyen Amerikan hükümeti. Bugün Tanrı’nın domatesini bulamıyorsunuz. Yarın Tanrı’nın domatesini hatırlayanları da bulamayacaksınız.

Ben Bir Hiçim


298

SEN BU ÇİKOLATA İŞİNİ SONRAYA BIRAK Geçen Cumartesi’nden bu yana pestil gibi yatıyorum. Asbestostan, dikenli tellerle kaplı bademcikler. Çatlatıcı bir bağ ağrısı. Çorbalık kemik gibi kırıklık. Sıcaklık veya üşütme nöbetleri. Gece uyurken sırılsıklam oluncaya kadar terleme. Canım hiç yemek yemek istemiyor. Yemediğim halde aç değilim. Bir ecza şirketi bu gribi paketleyip zayıflama ilacı olarak pazarlamalı. En kötüsü rüyalar. Hayat kendi başına bu kadar kötü iken rüyaya, hayatın uykunun içine sızmasına, ne gerek var? Gözümü kapatır kapatmaz rüya başlıyor. Uykumda, yazmakta olduğum kitabın bir bölümünü yeniden yazıyorum. Izdıraplı, sıkıcı, terli bir süreç. Uyanıyorum. Tekrar uykuya dalınca rüya aynı yerden başlıyor. Belki de uyanmadım da uyandım sanıyorum. Bir de şöyle garip rüyalar var. Rejisör Sinan Çetin. Taş duvarla sokaktan ayrılan bir bahçenin girişinde ağaçlar ve çiçekler arsında duruyor. Yüzünde müthiş bir yoğunlaşma ifadesi, elinde koca bir enjektör var. Enjektörün ucunda, bütün bahçeyi dolaşan, ince, uzun bir hortum var. Çetin enjektörün pompasını aşağıya basınca bazı ağaçlardaki yapraklar sararmaya, altın bir sonbahar rengi almaya başlıyor. Pompayı yukarı çekince yapraklar gene yeşeriyor. Tekrar aşağı bastırınca sonbahar. Belki de bahçede bir sonbahar çekimi yapacak onun için optimum bir denge bulmağa çalışıyor. Bu rüyayı neyin ilham ettiğini biliyorum. Birkaç hafta önce, New York’ta bypass kalp ameliyatı geçiren bir dostumla yemek yiyordum. “By-pass’tan sonraki bir iki gün çok kötü geçermiş diyorlar, doğru mu?” diye sordum. “İlk gün çok kötü idi,” dedi. Ama acısını dindirmek için eline bir enjektör vermişler. Ne zaman ızdırap duyarsa dininceye kadar pompasına basmasını söylemişler. Herhalde enjektörde morfin veya benzeri bir uyuşturucu vardı. ”Acıyı hissedince enjeköre bastım,” dedi dostum,”ohhh uçuyordum.” Sinan Çetin’ in enjektörü dostumun yoğun bakımda yatarken elinde tutuğunu tahayyül ettiğim enjektördü. Ne ilgisi var? Eşim “iki hafta yatmaya hazır ol,” diyor. “Oğlum, sana kurşun döktürelim,” diyor Tempo Genel Yayın Yönetmeni arkadaşım Kerem Çalışkan telefonda.”Bir işe yaramasa bile yazacak bir şey çıkar.” Sonra basıyor mel’un kahkahasını.

Ben Bir Hiçim


299

Amerika’daki arkadaşım Rosie “Hasta olmanın ne kadar berbat bir şey olduğunu insana hatırlatması bakımından, hiç birşey hasta olmak kadar iyi değildir,” diye yazıyor e mailinde, ne demek istiyorsa. “Herkes hasta,” diye devam ediyor. “Ben ise sağlığımın tepesindeyim. Birisinin olması lazım, değil mi?” Evet. Mesela ben. Acaba çikolata mı yesem? Kalkıp küçük kızım Sara’nın Marmara Oteli’nde bana aldığı çikolataların bulunduğu kitaplığa doğru yürüyorum, saate 1,5 kilometre hızla. Şeffaf bir torbanın içinde yedi-sekiz minik, şişe şeklinde çikolata var. Torbanın ağzını çözünce çikolataların kokusu geliyor, öğürme duygusu ile birlikte. “Sen bu çikolata işini daha sonraya ertele,” diye fısıldıyor kulağıma bir ses. “Uyu da Sinan Çetin bahçeyi sonbahara boyama işini bitirdi mi, öğrenelim?”

SELA KİMİN İÇİN OKUNUYOR DİYE SORMA Saat öğleden sonra dört. Çatı katındaki odamda uzanmış dergileri karıştırıyorum. Kızım balkonda, güneşte bebekleri ile oynuyor. Onlarla konuşurken çıkardığı sesi duyuyorum ama ne dediğini anlamıyorum. Oğlum bir kat aşağıda ders çalışıyor. Onun iki kat altında karım Sam’ a piyano dersi veriyor. Şimdi deprem olursa ne yapacağım. Hayalimde Sara’ya bağırıyorum:”Olduğun yerde dur!” ve aşağıya oğlumun yanına koşuyorum. Sonra filmi geri sarıp Sara’ya olduğun yerde dur dedikten sonra Selim!’e “yukarı gel! Diye bağırıyorum.” Herhalde karım Sam’ı elinden tutup dışarıya fırlayacaktır. Kedi acaba ne yapacak? Acaba deprem herhangi birimize bağırma veya koşma imkânı tanıyacak mı? Yoksa hepimiz büyük bir gürültü ile çöken evin altında mı kalacağız, ayrı ayrı yerlerde, ayrı ayrı kaderlerle başbaşa. Kuzguncuk veya Üsküdar sahiline vuran tsunaminin dalgaları evi güneşte kuruyup uçları kıvrılmış bir karpuz kabuğu gibi sürükleyip Boğaz’ın pis sularına mı sürükleyecek? Bunun tersi de olabilir, tabii. Gaz borularının patlaması sonunda ızgara.. Nasıl demişti Celal Şengör Radikal’deki söyleşisinde Neşe Düzel’e.”Kaçmağa çalışan insanların altından da alev bacalarının yükseldiğini düşünün.” Ya deprem herkes ayrı ayrı yerlerde iken olursa? Çocuklar okulda, Augusta alışverişte, ben evde yazılarımı yazarken? İnsan hep kendi sağ kalıp diğerlerinin endişesini veya acısını çekecekmiş gibi düşünüyor.

Ben Bir Hiçim


300

Evin deprem sigortasını yenileme zamanı geldi mi? Nasıl oluyor acaba? Ev başına yıkıldığı zaman insan hemen mi yoksa yavaş yavaş mı ölüyor? Karanlıkta? Elimi uzatıp İzmit depreminden sonra satın aldığım el fenerinin başucumda durup durmadığını kontrol ediyorum. Duruyor. Çocuklara da birer tane almıştım ama onlar için oyuncaktı. Allah bilir ne oldular. Ya başuçlarında bıraktığım şişe içindeki sular? Onları da kontrol etmeliyim. Yoksa en iyisi boş mu vermek? Kaderci olmak. “Sela kimin için okunuyor diye sorma. Senin için okunuyor.” Kaderci olsan ne yazar, olmasan ne yazar? Kader meydana geleceği zaman senden izin mi alacak? “Büyük İstanbul Depremi” sekiz yıl içinde gerçekleşecek, diyor Şengör. Şimdi ile 2011 arasında her hangi bir an. Brrrr!

FİLİP Pazar. Kabak kalabalıklar kendilerini yola vurmadan kalkıp Polonezköy ormanının yolunu tutuyorum. Sıradan sevişmeler, uzun uyumalar, kalın kahvaltılar yapılırken, ormanın eşiğindeki park yerinde lastik çizmelerimi ayağıma geçirip kaşkolumun düğümünü sıkıyorum . Ormanın ıslak kokusunu içime çekiyorum. Sıradan sevişmeler, uzun uyumalar ve kalın kahvaltılar devrini kapattım. Yalnızlık bana beraberlikten daha çekici ve doyurucu geliyor. Hava kapalı ama soğuk değil. Jandarma karakolunun kopartırcasına havlıyor.

yanındaki

evin

bahçesindeki

köpek

zincirini

Orman bir sevgili gibi beni içine alıyor Yaprakları dökülmüş dallardan su damlacıkları sarkıyor. Gidip bir ağacın gövdesini sallasam üzerime küçük bir yağmur yağacak. Duruyorum. Ağaçlarda içi ışıklı binlerce su damlası var. Nasıl oluyor da gökyüzünden, yüz veya yüzlerce metre yukarıdaki bulutlardan yağmur damlaları, dalların üzerinde böyle sarkılı duruyor?

Ben Bir Hiçim


301

Neden dala çarpıp yere düşmüyorlar? Orada öyle asılı durmaları için yer çekimi hadisesi ile nasıl bir anlaşmaya varmış olmaları lazım? Su hareketleri bir muammadır. Dalgalar denizde doğuya, batıya, kuzeye veya güneye doğru yayılabilir. Ama hangi yönden gelirlerse gelsinler, karaya her zaman paralel olarak vururlar. Nedenini de kimse bilmez. İleride, köşede beyaz bir şey gözüme çarpıyor. Yaklaşınca beyaz şey yaşlı bir adamın torbası oluyor. Adam sol elindeki torbayı sağ omzundan aşağı sarkıtmış. Sol elinde baston gibi kullandığı bir değnek var. O kadar yavaş yürüyor ki sanki duruyor. Eski giysiler içindeki vücudu ters çakılmış bir mıh gibi iğri, sola doğru bükülmüş. İçi görünen torbanın dibinde mantarlar var. Hizasından geçerken “merhaba,” diyorum. Bulutlu gözlerinden bir şeyler geçiyor ve kafasını belirli belirsiz oynatıyor ama ne varlığımı ne de ne dediğimi tam olarak algılamamış gibi. Çamurda yürümeğe devam ediyorum. Az sonra bir ıslık sesi duyuyorum. Birisi bir kaval melodisini ıslık gibi ıslık çalıyor. Köşeyi dönünce sesin yolun kenarında duran, bıyıklı, tombul, ucuz giysiler içinde bir genç adamdan geldiğini görüyorum. Durakta otobüs bekler gibi yolun kenarında durmuş ormana bakıyor. Beni görünce ıslığını susturuyor. “Merhaba,” diyorum ona da. “Ne yapıyorsun burada?” Kalbine aerobik egzersis sağlamak için orada olmadığı belli. “İhtiyarı gezdiriyom” diyor.”Ahlı biraz havada. Gafası tam yerine değil.” “Kafası yerinde değil diyorsun ama nerde mantar çıktığını biliyor. Sen biliyor musun?” “Bilmiyom.” Gülümsüyor. “Ben Tokatlıyem.” “Torunu musun?” “Hayır. Ben ona bakıyom.” Yetmişyedi yaşındaki Filip köy muhtarının babası imiş. babasına baksın diye tutmuş.

Tokatlıyı muhtar

“Başıboş bırakırsan geri gelmiyo, ormanda kayboluyo.” İhtiyar – aklı başka bir diyara göç etmiş, gövdesi burada – minik adımlarla bize doğru yürüyor ama varlığımızın farkında mı değil mi belli değil. Başka kimse ile karşılaşmadan evlerin başladığı yere kadar gidip geri dönüyorum. Tokatlı gene yol kenarında bekliyor. Beni görünce gülümsüyor.

Ben Bir Hiçim


302

Köşeyi dönünce ihtiyarla karşılaşıyoruz. Sırtında beyaz torbası, elinde değneği, kaplumbağa adımları ile ilerliyor. Tekrar selam veriyorum ama selamımı algılamıyor. Nerde olduğu belli ama ormanda kaybolmuş.

ŞÜKÜR Ozanköy Tanrı yok ve insan dünyaya bir defa gelir diyorlar, ama benim birine şükretmem gerek. Bu ıslak taş duvarlar için. Bu servi için. Duvarlardan sokağa sarkan sarı ve beyaz yaseminler için. Margarin tenekesinde büyüyen frezyalar için. Dağlara yaslanan bulutlar için. Yağmur için. Denizin bittiği yerde görünen sıra dağlar için. Cennetin yeryüzündeki temsilcisi olan bu bahçe için. Hava kararınca ışıklandırılan manastır için. Şöminenin yanındaki bakır kazanın içindeki odunlar için. Telaşla kaçan uzun bacaklı örümcek için. Kedi gibi mırlayan buzdolabı için. Yorgunluğumu geçirmek için bekleyen yatak için. Şöminenin önündeki koltuğun üzerinde, elime alınmayı bekleyen, Paul Dirac’ın biyografisi için, açılmayı bekleyen lamba, yakılmayı bekleyen mum, sürülmeyi bekleyen kolonya, adımları bekleyen halı, giyilmeyi bekleyen kaşmir şalvar için.Yün çoraplar için. Terlikler için. Ocaktaki mercimek yemeği için. Benimle aynı evde oturan serçeler için. Biber ağacına astığım yerfıstığını yiyen baştankaralar, taş yalaktan su içen keklikler, gürültücü kargalar ve saksağanlar için. Bahçemin gizli kovuklarında uyuyan yılanlar, kertenkeleler, kirpiler için. Ürkek üveyikler için. Dışarıyı içeri alan pencereler için. Beni sevenler için. Benim sevdiklerim için. Sessizlik için. Sabah doğan ve odama giren güneş için. Geceleyin gelen karanlık için. Yorgunluk ve dinlenmek için. Bütün bunlar ve daha birçok şey için birisine şükretmem, teşekkür etmem lazım. Tanrı olmasa da, insan dünyaya bir defa gelse de, dünya kötülükler ve çirkinliklerle dolu, kâinat anlamsız ve amaçsız olsa da...

Ben Bir Hiçim


303

Ben Bir Hiรงim


BEN BİR HİÇİM (Taslak)  

Metin Münir - Ozanköy'den ve başka yerlerden kısa yazılar

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you