Issuu on Google+


K

avramların içini boşaltıp, derin düşünceden ve fikri temellerden uzaklaştırabilmenin en sinsi yöntemlerinden biri de karşıt fikri dayatmadır. Bu dayatmacı harekete karşı tepki akımları doğar ve bu akımlar daha çok slogana ve günü kurtarmaya yöneliktir. Kasıtlı yapılan bu dayatmanın karşısında mevcut ideolojinin fikri temelleri sarsılmış, yıkılmış; yerine sadece sloganlar, semboller ve içi boş kavramlar gelmiştir artık. Mefkûre kelamı bir kenara bırakılmış, dayatmacı fikre karşı yalnızca romantik duygularla bir mücadele başlatılmıştır. Yakın Türkiye tarihine baktığımızda rahatlıkla görebiliriz ki; milli manevi mukaddesat sahibi Türk Milletine karşı başlatılan “komünizm” adı altındaki dayatmalar bu milletin refleks noktalarına dokunmuştur. Toplum, mukaddesatını muhafaza edebilmek için fikrî temelli mücadeleden fiiliî temelli mücadeleye sarılmıştır. Mukaddesatların muhafazası onun özünü değil sembollerini ve görünen yüzünü koruma halini almıştır. Türklük ve İslamlık iddiasında olan gruplar fikirleri uğruna mücadele etmeye çalışırken farkında olmadan şekilciliğe kaymıştır. Örnek olarak sürekli kışkırtılan türban meselesini ele alırsak; bir yanda kendine laik(!) deyip, laiklik maskesi altında Atatürk’ün laiklik anlayışıyla uzaktan yakından alakası olmayan faaliyetlerde bulunan İslam düşmanlarını, öte yanda İslami yaşantıdan anladığı tek şeyin türban takmak olduğu şekilci ve politik İslamcıları görürüz. İşte böyle bir ortamda arada kalan, kafasını kaldırıp olaylara hakim olamayan, önünü göremeyen, rüzgar nereye eserse oraya yönelen bir toplum inşa edilmiştir. Elbette o hararetli dönemlerde bu, doğal ve doğal olduğu kadar da hastalıklı bir sonuçtur. Buna “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” de diyebiliriz. Anadolu insanı, mukaddesatlarını tamamen kaybetmektense sıtmaya razı oldu. Bu toplum

mühendisliği oyunu doğrudan doğruya Türklüğe ve İslama karşı oynandı ve büyük ölçüde amacına ulaştı. İnsanımız dini yaşantıyı gösterişe dökenleri, İslam’ı kendine sermaye edenleri kurtuluşa giden yol sandı. Öyle ki uzunca bir dönem manevi mukaddesatlarıyla oynanan, yaşam tarzına kısıtlamalar getirilen bu tepkili toplumun önüne sunulan “denizdeki yılan” hemen rağbet gördü. Mukaddesatın kurtarıcısı olarak sunulan yılan bir yandan toplumu boğulmaktan kurtarıyor gibi görünürken, öte yandan da zehrini ince ince saldı milletin damarlarına. Denizin soğuğundan uyuşmuş beden o zehri hissetmedi bile. Kurtarıcısına sarıldı ve huzur içinde farketmeksizin ölüme sürüklendi. Kıyıya hiç yaklaşmadı. Kazanan hep senaryoyu yazan olur ya, onu amaçladılar. Oyun bittiğinde karakterler de bitsin, ama parayı senarist kazansın istediler. İşte bütün bu senaryolar yazılırken oyuna gelmeyen, teslim olmayan, başını eğmeyen Türk Milliyetçileri vardı. Eğer ki bu ülkeye komünist rejim gelmemişse; bu, başını koltuğunun altına alıp mücadeleye atılan, “Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan! Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?” dizelerini kendine şiar edinmiş Türk Milliyetçileri sayesindedir. Bugün kendinden başka kimseyi Müslüman kabul etmeyenler, o dönemde “Muhammed’in Pi.leri Giremez” yazısının altından geçerken korkularından sesleri çıkmıyordu. O yazıyı oradan indirenler, mevcut Başvekil’in “Fatiha okumayı bilmezler” dediği Ülkücüler olmuştu. Türk-İslam davası uğruna beş bin evladını toprağa veren Başbuğ yolundan dönmüyor, kararlılığından hiçbir şey kaybetmiyordu. Töre katı, töre ağırdı; “Davadan döneni vurun! Ben dönersem beni de vurun!” diyordu Başbuğ.


Ülkücüler hiçbir zaman ezilememiş, sindirilememişken; şimdi ne oluyor da susuyoruz? Üniversitelerde uygulanan sindirme politikasına karşı dik duramayan milliyetçi gruplar ve fertler türedi. Anadolu toprağında bu milletin davasını savunduğu için sindirilmeye, susturulmaya zorlanan Türk Milliyetçileri buna boyun mu eğecek? Herkes kampüslere yuvalanmışken, köşesini kapmışken, biz neredeyiz? Yoksa sindirme politikası başarılı mı oldu? Atsız Ata’nın fikir mücadelesinin cephesi diye tanımladığı üniversite cephesi düştü mü? Hocaları ve sosyal çevresi tarafından kabul görmeme korkusuyla, haksızlık karşısında sesini çıkarmayanlar şunu çok iyi bilmelidir ki; onlar artık dilsiz şeytanlardan olmuşlardır. Bölücü baskı ve içine düştüğümüz yalnızlık karşısında, küfre boyun eğmeden, benliğimizi ve değerlerimizi yitirmeden yaşabilmek için verdiğimiz savaşta yolumuza yoldaş olan kardeşlerimizle tek yumruk olup verdiğimiz emeğin bir meyvesidir bu dergi. Öktem; üniversitelerde milliyetçi grupların faaliyetini engellemek isteyen bölücülere karşı olduğu kadar; milliyetçi görünerek aramıza giren, koltuk sahibi olan, umutlarımızı kırmaya çalışan, milliyetçi gençliğin şahlanmasından korkan, bizi tepkisizleştirmeye çalışan “memurlara” da bir gövde gösterisidir. İçinde bulunduğumuz süreçte malum gruplar tarafından kabul görmüyor olabiliriz. Ama unutulmamalıdır ki uçurtmalar rüzgara karşı durabildikleri ölçüde yükselirler. Bizler iyi yerlere geleceksek, bizi biz yapan fikirlerimizle geleceğiz. Her kavramın ılımlılaştırılmaya çalışıldığı bu dönemde biz Türklüğümüzden de Müslümanlığımızdan da vazgeçmeyeceğiz. Bir gün al, bir gün mor olmayacağız, rengimiz bellidir. Güneşin kavuruculuğundan çekinip zarar görmemek için gölgelere sinmeyi asla kabul

edemeyiz. Sina Çölü’nün sıcağı da çarpsa, Sarıkamış’ın ayazı da vursa, başımız dik, alnımız açık, kırmızı çizgilerimizden taviz vermeden, bildiğimiz yoldan yürüyeceğiz. Varsın hazzetmesinler bizden. Hakk razı olsun, yeter! Bizim evlatlarımıza miras şerefimiz kalacak! Çekip götürüyorlar ayağımızın altından vatanı. Siliyorlar sinsice gönüllerimizde kim varsa. Ve bir “bebek katilini” artık “barış elçisi” olarak gösterirlerken; biz, memleketin öz çocukları üvey evlat muamelesi görüyoruz. Günlük hayatın telaşına kapılarak başımızı kaldırıp etrafa bakamazken biz, birileri toprağımızı çekip alıyor altımızdan. Kendilerine “âkil” diyen bir takım “yiyici, ihanete ikna heyeti” memleketin dört bir yanına gidip masum vatandaşımızı uçuruma sürüklemek için “cambaza bak cambaza” deyip kapı kapı gezdi. Gittikleri her yerde tepki ile karşılanan bu ikna heyeti hiçbir şey olmamış gibi bir rapor hazırladı ve aldıkları maaş karşılığında Başvekîl’e raporunu teslim etti. Bir yanda Gezi Parkı eylemleri patlak vermişken, bu gürültünün içinde kimselere fark ettirmeden ne torba yasalar çıkarttılar, gündemi takip edenler iyi bilir. Milli refleksleri yok edilmek istenen milletimizin bu ihanet odakları karşısında tutunacak tek dalının Türk Milliyetçiliği olduğunu bir kez daha görüyoruz ve bunu milletimize anlatmak için ‘âkilce’ değil ‘delice’ çaba sarfediyoruz. Yıllar önce Başbuğ’un da dediği gibi : “Milletimiz de bizim kendi menfaatini düşünmeyen deliler olduğumuzu biliyor. Biz bu bakımdan vatan için, millet için, memleket için her fedakarlığı göze alan bir deliler topluluğuyuz.” Türk’ün imtihanı sadece Anadolu coğrafyasıyla sınırlı değil. Irak’ta Tuzhurmatu’da Türkmen liderler ve vatandaşlar şehit edildi. Bir gün sonra Doğu Türkistan’ın Turfan bölgesinde çıkan


çatışmalarda onlarca Uygur Türkü şehit oldu. Hemen ardından bölge Çin polisi tarafından ablukaya alındı. Her iki bölgede de baskı ve zulüm kesintisiz devam ediyor, Türkler birer ikişer şehit düşüyor. Hümanistler(!) her zaman ki gibi susarken, hükümet neye ağlarsa ona ağlayan kesim de olaylara sessiz ve ilgisiz kalıyorlar. Irak’ı ırak belleyenler, Doğu Türkistan’ın adını dahi bilmeyenler olaylara tepki vermezken, esir Türklerin davasını savunmak her zaman ki gibi Türk Milliyetçilerinin payına düşüyor. Biz tarihin hiçbir döneminde piyon olmadık. Tarih yazan değil, tarihi yapan olduk, yine olacağız. Türk gençliği, bir kedinin önüne ip yumağı atarcasına onu günlük siyaset ile oyalayarak derin düşünceden uzak tutmaya çalışanların oyununa gelmeyecek. Bizden görünüp aramıza giren, oturduğu yerden ahkâm kesen, milliyetçiliğin atardamarları olan gençliğin önünü tıkamaya çalışan çaşıtların koltuklarını titretecek. Herkes kaldıracak başını kan uykusundan ve ipin ucundan tutacak, “ben karışmam” demeyecek, “beni kim dinler?” demeyecek. Bulunduğu her ortamda derdini, efkârını anlatacak. Bugün ihanete seyirci kalanların, yarın “memleket elden gitti” diye ağlamaya hakkı yoktur! Akif’in “Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.” sözüne kulak verip ömrünü milli uyanışa adayan birileri olduğu müddetçe, dünya Türk’ün adını duymaya devam edecektir. Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur; Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.

Öktem Dergisi olarak ikinci sayımızı çıkartmanın mutluluğunu yaşıyoruz. İlk sayımıza aldığımız güzel tepkiler bizi daha da heyecanlandırmış ve teşvik etmiştir. Aynı şekilde okurlarımızdan gelen her türlü eleştirinin de üzerinde durarak daha iyi bir sayı ile sizlerle buluşmaya gayret ettik. Bu süreç içerisinde Öktem Dergisi olarak Van Ulupamir Köyü Kırgız Türk çocukları için kitap ve kırtasiye kampanyası düzenledik. Milletimizin gösterdiği yoğun ilgi ve yüksek hassasiyet ile yeterli miktarda yardımı toplamış bulunmaktayız. Soydaşlarını unutmayan, gönlünü ortaya koyan herkese bir kez daha teşekkür ederiz. İlk sayıda diğer üniversitelilerle birleşip çatımızı daha da güçlendireceğimizi söylemiştik. Şimdi farklı şehirlerden, farklı üniversitelerden dava arkadaşlarımızın ve velûd sosyolog-yazar İkbal Vurucu hocamızın kıymetli yazılarıyla hazırlanmış ikinci sayımızla sizlerleyiz.

TANRI TÜRK’Ü KORUSUN !

KERKÜK VE DOĞU TÜRKİSTAN ŞEHİTLERİNE..


Ü

lkücü öznedir. Yani, hâkimdir, güçtür, hegemonya kurandır, irade sahibidir, inşa edendir, merkezdir. Ülkücü nesne olmaz; yani o, edilgen değildir, hâkim olunan değildir, hegemonya altına alınmaz, başkalarının iradelerinin aracı olmaz, inşa edilen değildir, çevrede yer almaz. Ülkücü tarihtir, tarihi yapandır, yazandır, bilinçtir. Ülkücü, ülküsünü hayatının bütün aşamasında belirleyici kılar. Kendini ülküsü doğrultusunda düzenler. Ülkücü, tarih yapıcı olduğununbilincindedir. Öktem için kaleme aldığımız bu yazıda, nesneleşmeye direnen Ülkücülerin bazı zihinsel sorunlarına dokunuşlarda bulunmanın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ankara’da, mensupları Ülkücü Türk Milliyetçisi lisans ve yüksek lisans öğrencisi arkadaşlarımızdan oluşan üç sivil inisiyatif ve sivil toplum örgütü ile

birlikte, “Ülkücüler olarak işbirliği ve dayanışma imkanlarımızı nasıl geliştirebiliriz?” sorusuna cevap arayan bir seri toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantıda yeni nesil Ülkücü dostlarımızla gerçekleştirdiğimiz “beyin fırtınası” formatındaki hararetli tartışmalar sonucunda, sorunlarımızın neler olduğunu gözlemleyebildiğimiz gibi ülkenin içinde yer aldığı kriz durumunun Ülkücülere yansımasını da gözlemleme imkânı elde ettik. Sorunun ideolojik boyutunun bir yansıması olarak da kabul edebileceğimiz ve “öğrenilmiş çaresizlik” kuramıyla da açıklayabileceğimiz bir dizi dikkat çekici sorun alanı önümüzde duruyordu. Örnek olarak, “Ülke elden gitti. Bölünüyoruz. Bizim daha fazla bekleme lüksümüz yok. Hemen bir şeyler yapmak lazım (!)” düşüncesi. Aynı düşünceleri orta yaş ve üzeri Ülkücü dostlarımızla yaptığımız benzer toplantılarda da hem de çok daha fazla “kaygı” taşıyan bir ruh halinde işittik. Demek ki camiamızda ülkemizin içinde bulunduğu


durumla ilgili çok üst düzeyde bir “kaygı” yaşanmaktadır. En vahim durum ise bu kaygının “derhal yok edilmesi” talep edilmektedir. Bu psikolojik tavır, bir çocuğun ayırdına varamadığı gerçek dünya ile tahayyülündeki farklılık gibi yani, gerçeklikle zihin arasında olan kopukluk gibidir. Ayrıca bu kaygının derecesinin yüksek olması elbette sebepsiz değildi. Kendilerine büyük umut bağlanan siyasi kurumlarımızın ve bu siyasi kurumlarımızın vesayetindeki sendikalarımızın, sivil toplum örgütlerimizin ellerindeki inanılmaz güçteki potansiyele rağmen kendinden beklenen etkinliği göstermemesi (gösterememesi değil) idi. Türkiye’de içinde bulunduğumuz zaman dilimi kadar belki de hiçbir zaman milliyetçi bir siyasetin manevra alanı bu denli geniş imkânlar bulamadı. Yani, PKK ile müzakereler, Öcalan’ın bir “barış lideri” haline getirilmesi, Türk milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması, Türkiye’nin milli ve üniter yapısının tasfiyesini öngören hükümet politikaları karşısında ülkücü siyasi ve sivil kurumların edilgenliği Ülkücülerde travma yaratacak düzeye ulaştı. Bu politikalara tepki sadece Ülkücüler de değil naif duygularla vatanı, milleti ve devleti için kaygı duyan bütün siyasi yelpazeden kişiyi de kapsamaktadır. Yani Ülkücü duyguları harekete geçirerek çok geniş bir milliyetçi politikanın uygulanabilmesi hiçbir zaman böyle görünürlük kazanmadı. Buna karşın ortada bu siyasi atmosferi değerlendirecek bir yapı/lar da görünmemektedir. Bu sınırlı yerimizi siyasi partilerin politikalarına ayırmayacağım. Esas konuyu daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için bu girişi yaptım. Söz konusu istişare toplantılarımızda son sınıftaki ve mezun olacak olan arkadaşlarımız anlattığım bu psikolojiye bağlı olarak bana bir soru sordu. Soru benim üniversitedeki “kargaşa ortamı”nda Ülkücülerin nasıl hareket etmesi konusundaki düşüncelerim üzerineydi.

Ben ne anlatmıştım? Konu, bir hukuk fakültesinden 20 kişilik Ülkücü grubun kurdukları kulübe bağlı olarak yapmak istedikleri etkinliklerin PKK’lı kalabalık gruplarca sürekli engellenmesiydi. Bu PKK’lı ve sol grupların fakültedeki sayıları Ülkücülerin on katı kadardı. Ülkücüler de bu gruplar tarafından baskı altındaydı. Ülkücülerin etkinlikler yapmasına izin vermiyorlardı ve aksi durumda şiddet kullanıyorlardı. En son Kutlu Doğum Haftası’nda Peygamberimizin(s.a.v.) hayatının anlatılacağı, çeşitli ilahilerin ve Kur’an-ı Kerim’in okunacağı bir etkinlik, üstelik dekanın gözleri önünde, bu gruplar tarafından engellenmişti. Bu durumu bana anlatıp yardım istediklerinde onlara bazı önerilerim oldu. Dedim ki arkadaşlara: “Hepiniz 20 kişisiniz ve okulu terörize eden bu PKK’lı gruplar sizden kat be kat fazla ise siz de bu kulübü kapatın ve farklı bir mücadele biçimi benimseyin. Bu hukuk fakültesinin Peygamberimizin hayatını dinlemeye, Kur’an okumaya ihtiyacı var mı? Hayır yok. Bizim üniversitedeki asli görevimiz “eğitim” ve “düşünmeyi öğrenmek”. Biz kulüpler aracılığıyla varlığımızı ispatlamak zorunda değiliz. “Fırtınada çimen gibi ol” Çin atasözündeki gibi bu zor zamanlarda çimen gibi olalım ki fırtına bizi köklerimizden koparıp yok etmesin.” Peki ne yapabiliriz? “Öncelikle bize örgütlü yapımızdan dolayı baskı ve şiddet uygulanıyorsa bu örgütlenmelere gitmeyelim. Bu asla bir korkaklık değildir. Sadece mücadele yönteminin değiştirilmesidir. Mücadelemizi üniversitede okumamızın da asli işlevi olan eğitim alanına odaklamalıyız. Mesela biz bu okulda “azınlıktaysak” derslerimize her zamankinden daha fazla yoğunlaşmalıyız ve hem bölümümüzde hem de fakültemiz ve üniversitemizde birinci, ikinci, üçüncü olalım. En iyi şekilde kendimizi yetiştirelim. Emin olun ki bu


PKK’lılara ve bizi desteklemeyen yönetimlere en iyi ders olacaktır. Biz kendimizi en iyi şekilde yetiştirdikten sonra bir akademisyen olduğumuzda, avukat olduğumuzda şikâyetçi olduğumuz durumu değiştirmek için elimizde çok daha fazla imkân olacak.” Bu sözlerim üzerine epey dostumuz ardı ardına bana eleştirilerini sundular. Genel olarak dedikleri, “Onlar üniversiteyi ele geçiriyor. Biz hiçbir şey yapmayalım mı?” Bu soruya cevabım ise, “Üniversitede okuyan on binlerce öğrenci var. Bu on binlerce öğrenciden hiçbiri üniversitelerinin ele geçirilmesi gibi bir kaygı taşımıyor da biz niye böyle ‘ele geçirme’ gibi “sahiplik” içeren bir kavramla durumu algılıyoruz? Üniversite bizim malımız mı, sahibi miyiz ki ‘ele geçirme’ gibi bir terminoloji kullanıyoruz? Neden üniversitede ‘öğrencilik’ yapmıyoruz? Bunun yerine neden şu soruları sorup kendi geleceğimize yönelik bir strateji belirlemiyoruz: “Ben hangi bölümü okursam bu millete daha iyi hizmet ederim? Hangi meslek benim davamı en iyi şekilde anlatmamı ve savunmamı sağlar? Mesela benim bu ülke için en fazla kaygı duyduğum konu ülkenin bölünmesi ve Türk kimliğinin siyasal alandan tasfiyesi ise bu durumu değiştirmek ve durdurmak için hangi alanda daha güçlü mücadele edebilirim? Mesela tarih bölümünde okursam ne yapmalıyım? Mesela, bölücülerin sık sık kullandığı Şeyh Said İsyanı, Dersim İsyanı, Cumhuriyetin Türk olmayanları yok ettiği, tek tipleştirdiği iddiası gibi konularda uzmanlaşarak en iyi mücadele yolunu seçmiş olmaz mıyız? Atatürk Kürtlere özerklik verdi mi? Bu soruların cevabını arayacak şekilde tarih alanında yetkinleşip isyanlar alanında ilk akla gelen isim ben olmalıyım” demeliyiz. Bugün Türkiye gerçek anlamda çok kritik bir zaman diliminde yer alıyor. Yapacak çok işimiz var

ama kaynaklarımız da zamanımız da çok kısıtlı. O zaman bu kaynaklarımızı en iyi şekilde kullanabilmek için “zaman”ı stratejik bir biçimde planlamalıyız. Türkiye’mizin ihtiyacına göre bölümümüzü en iyi şekilde belirlemeliyiz. Bölümümüzü belirledikten sonra bu alanda üniversitenin en iyisi olmak için çırpınmalıyız. Bunun için de sürekli okumalıyız ve yazmalıyız. Dergilerde, sitelerde olmadı bloklarda yazmalıyız. Öktem’i bu yüzden çok önemsiyorum. Bu dergide beş tane yazar yetişse bu büyük bir kazanç değil midir? Herkes bizi gördüğünde “Bunlar Ülkücü, üniversitenin en çalışkanları” demeli… “Bunlar ülkücü aman şu masaya oturmayalım, bunlar çok kavgacı” demesinler. Sert bakışlı değil sevgi bakışlı insanlar olmalıyız. Üniversitede en az bir yabancı dili bu eğitim-öğretim diliminde öğrenebileceğimizi unutmayalım. Bu yeni Ülkücü tipi çoğalırsa ancak o zaman biz de ülkenin dönüşümünde söz sahibi olabiliriz ve geleceğin Türkiye’sini biz belirleriz. Kendimizi ne ölçüde “eski nesil Ülkücülerin(!)” dünyayı ve olayları algılayışından kurtarabilirsek o ölçüde başarılı olacağımızdan şüphem yok. Ama her şeyden önce bu eylem ve düşünce biçimi için bir “büyük ülkümüzün” olması zorunludur. Çünkü “ülkü” bize düşünce ve davranışlarımızın belirlenmesinde yol gösterecek.


İ

l gider, töre kalır. Türk’ün asırlar öncesindeki yaşamının günümüzdeki izdüşümlerini, mimari açıdan incelediğimiz “İslamiyet Öncesi Türk Mimarisi ve Etkileri”nden sonra, bu sayıda,Türk’ün İslam’a mazhar oluşuyla birlikte oluşturmaya başladığı medeniyetin ilk tohumlarının, mimarideki yansımalarını incelemeye çalışacağız. Bunu da ilk yazıya göre daha az mimari ve teknik ayrıntıya girerek, daha ziyade bu medeniyetin mimarisinin oluşum ve ilk gelişim sürecindeki ilişkileri ve genel yaklaşımları ele alacağız. Ancak Selçuklu mimarisini incelemek için, ilk Türk-İslam mimarilerinden bahsederek başlamak gerekir. KARAHANLI MİMARİSİ 10. yüzyılın ilk yarısında Satuk Buğra Han’ın İslam’ı kabul ederek, Karahanlıların ve Türk topluluklarının İslamiyet’e geçişini başlatmasıyla beraber, Türklerin İslam’la oluşturacağı sosyal ve kültürel birliğin tohumları atılmış; asırlar sonra kemale erecek bu sentezin, Türk-İslam medeniyetinin, zirvesinde görülecek sanatın ve vereceği eserlerin temellerine de bu dönemde tanıklık edilmiştir. Bu ilk tohumları atanlardan Tanrı Dağları’nın yerlisi Karahanlılar, başlangıçta yapı malzemesi olarak kerpiç kullanırken, 11. yüzyıl sonlarına doğru tuğla ana yapı malzemesi olarak görülmeye başlanır. Tuğlanın süslemelerde de belirleyici olduğu camilerden Mugak Attarî Camii, anıtsal taç kapı nişi ve oymalı süslemeleriyle, Gazneli ve Selçuklu mimarisi için önemli bir miras olmuştur. Karahanlıların başkenti Balasagun’da, minare olarak da kullanılan Burana Kulesi ise, günümüzde yıkılan kısmına rağmen görülebilecek en erken dönem Karahanlı eserlerindendir. Günümüze kalan Türk mimarisinin en eski ticaret yapıları da Buhara-Semerkand yolu üzerinde Karahanlılar tarafından yapılan 11. yüzyıl

kervansaraylarıdır. Sonraki dönemlerin eksenel simetrik birçok yapısı, Karahanlıların “ribat” olarak adlandırılan bu yapılardaki, cephede yükselen taç kapılardan, köşe kulelerden ve revaklı iç avlular etrafındaki tek veya iki katlı odalarından etkilenmiştir. Eyvanlı medreselerin ilk örneklerini veren Karahanlılar, kare planlı türbeleriyle de ilk önemli Türk-İslam anıt mezarlarını yapmışlardır. GAZNELİ MİMARİSİ Sınırları Hindistan’ın kuzeyine kadar uzanan geniş topraklara hükmeden Gazneliler, Türk-İslam mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Komşu Hint ve İran kültürlerinden oldukça etkilenen Gazneli mimarisinde, yapı malzemesi veya süsleme olarak kullanılan taşın, Anadolu Türk mimarisinde önemli etkileri görülür. Gaznelilerin de inşa ettiği yapıların birçoğu günümüze ulaşamasa da, devrin yazılı kaynaklarından bu çağın binalarına ait pek çok bilgi edinilmektedir. Sekiz köşeli yıldız formunda, daralan silindirik gövdesiyle Sultan III. Mesud ve Sultan Behrem-Şah’a ait kule-minareler, Karahanlı ve Büyük Selçuklu minarelerine benzerlik gösterir. 11. yüzyılda Sultan Mahmud ve Sultan Mesud dönemlerinde yapılan Leşker-i Bazar Sarayı ve Camii dönemin en önemli yapılarındandır ve kaynaklarda bahsedildiği kadarıyla Gaznelilerin gücünün zirvesi ve simgesidir. Sultan Mahmud döneminde Gazne, inşa edilen camiler, medreseler, kütüphaneler, saraylar ve diğer birçok yapılarla önemli bir kültür merkezine dönüşmüştür. Coğrafyasıyla sürekli etkileşimdeki Gazneliler, Hint, İran, Anadolu ve Orta Asya’da, etkilendikleri ve etkiledikleriyle, Türk-İslam mimarisinde önemli bir köprü görevi görmüş; fakat asırlardır coğrafyasındaki savaşlar nedeniyle günümüze çok az eser bırakabilmiştir.


SELÇUKLU MİMARİSİ İslam dini ve medeniyeti lütfuna mazhar olan Türkler, kendi kültürlerini de bu medeniyete aşılayarak ona yeni bir kimlik ve canlılık kazandırmış; hatta meydana getirdikleri bu medeniyet asırlar boyunca cihan devletlerinde ürünlerini sunmuştur. Günümüzde Türkistan, Horasan, Afganistan, İran, Anadolu, Suriye, Irak ve Mısır’da karşımıza çıkan yapıların birçoğunun Türklere ait olması, Selçukluların Türk-İslam medeniyeti ve mimarimiz için yaptıkları hizmetin önemini göstermektedir. Gerçekten de bu kadar geniş bir coğrafyanın her bölgesinde Selçuklulara ait bir medeniyet izi, cami, medrese, türbe, hastane, kervansaray, kale, köprü gibi yapıları, tüm istilalara ve tahriplere rağmen bulmak mümkündür. Böylece Selçuklu dönemi mimari ve sanat açısından İslam medeniyetinde özgün bir hamleyi temsil eder. Selçuklu mimarisine şekil ve özgünlük kazandıran ihtişam ve zarafetin kaynağı; Türklerin imparatorluk ve azamet duyguları, cihan hâkimiyeti şuûrunda aranmalıdır. Selçuklu mimarisi, Karahanlılar ve Gaznelilerin etkilerinin yoğun şekilde göründüğü, Büyük Selçuklu Devleti döneminin ilk yapılarıyla başlar. Mekânın mihrap önü kubbeleriyle bir olarak kullanıldığı Selçuklu camilerinin, Karahanlı ve Gazneli mimarisinden etkilendiği aşikârdır. Ana ticaret yolları üzerinde birçok kervansaraylar kuran Büyük Selçukluların, İslam mimarisine kazandırdığı bir başka önemli yapı tipi kümbetler ve türbelerdir. Göçebe ruhunun yansımalarını, bu çadıra benzer kubbeleriyle Selçuk türbelerinde görmek mümkündür. Kare, çokgen veya dairesel planlı kümbetler, tek veya iki katlı olabilirdi. Melik Şâh tarafından inşa edilen, Selçuklu

devrinin en önemli camisi, Mescid-i Cum’a, devrinde, “camilerin en büyüğü ve en güzeli” olarak adlandırılırdı. 1125 yılında Bâtınîler tarafından yakılan camide, 500’e yakın kıymetli Kur’an-ı Kerîm’in yandığı ve bunlardan birinin Rasûlüllah (s.a.v)’in vahiy kâtiplerinden Übey Bin Ka’ab’a ait olduğu rivayet edilir. Mescid-i Cum’a gibi Büyük Selçukluların İran’daki anıtsal cami mimarisi, Büyük Selçuklulara atfedilen Sünni mezhebin koruyucusu rolü ve politikasını dini yapılara pek yansıtmayan Anadolu Selçuklu, camileriyle bu konuda farklılık gösterir. Anadolu Selçukluları’nın inşa ettiği Konya Alâeddin Camii’ni incelemek bu bakımdan önemlidir. Konya Alâeddin Camii, saray camii mahiyetinde ve şehrin Ulu Cami’si olmasına karşın, bu anlamda bir kusursuzluğa sahip değildir; aksine mekân ve cephesindeki düzensizlik ve ‘yamalı’ durum hanedanın kayıtsızlığından sebep bulmaz. Selçuklu hanedanı yönetimi süresinde değişik devirler gören cami, bir uyum çabası içine girmemiştir. Minber, çini mihrap ve çinili mihrap kubbesindeki ihtişam, mekânda Bizans devşirmesi sütunlarla ‘bir’ durumdadır. Aslında Konya Alâeddin Cami’yi ve onu hayata geçiren zihniyeti anlamak için uzağa bakmaya gerek yoktur; hemen avludaki hanedan türbesine bakmak yeterli olur. Hemen yanı başındaki Bizans’tan başlayarak, tüm Avrupa’da; kiliselerinde, katedrallerinde son derece görkemli kral mezarları yapan Hıristiyan dünyasının aksine, Konya Alâeddin Camii’nin avlusundaki bu türbeye bakarsak; içerisinde II. Kılıç Aslan, I. Gıyaseddin Keyhusrev, I. Alâeddin Keykubat, I. Sultan Mesud gibi en büyük Selçuklu sultanlarının da bulunduğu 11 hükümdarın yan yana gömülü olduğu görülür. Bu sadelik ve tevazu, Anadolu Selçukluları’nda dinsel yapının prestij ve politikadan bağımsız olduğunu gösterir.


Sultanlar Türbesi, Alâeddin Camii

Halife tarafından Kasım ül emir-ül müminin ve Burhan ül emir-ül müminin unvanlarına mazhar olan, devirlerine ait kitabelerde kendilerinden “Allah’ın âlemdeki gölgesi” olarak bahsedilen Selçuklu sultanları, bu güçlerini, sergilemeleri beklenen yapılarda değil, halkın hizmetindeki kamu yapılarında sunmaları kayda değerdir. Zaten vakitlerinin büyük bir kısmını hareket halinde, çadırlarında geçiren Selçuklu sultanlarının, içinde fazla oturmadıkları anıtsal bir saray tasarımına da ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Otağlar sarayların yerini almıştır ve önemini Osmanlı’nın geç dönemlerine kadar korur. Savunma karakteriyle birlikte prestij gösterisi şato ve kaleler inşa eden Ortaçağ Avrupa’sının hükümdar yapısının aksine, Selçuklu sultanları için itibar yapıları kervansaraylar, şifahaneler gibi kamu yapılarıdır. O nedenledir ki Selçuklu sarayları “sultan sarayı” görkemi ve heybeti taşımazlar; hatta sultan hanlarının bu saraylardan daha görkemli oldukları söylenebilir.Tarihi kaynaklardan öğrenebildiğimiz Büyük Selçukluların Merv, Rey, İsfahan, Hemedan, Bağdat, Nişabur’da, Anadolu Selçukluları’nın Konya, Kayseri, Sivas, Antalya, Kubâd-âbâd ve Alaiye’de bulunan saraylarından hemen hiçbir şey kalmamıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti, Orta Anadolu’yu merkez alması itibariyle, Anadolu’daki kendinden önceki kültür devirlerinin mirasından da faydalanmıştır. 12. yüzyıl sonlarında II. Kılıç Aslan’ın başlattığı yapı faaliyetleriyle Anadolu’da oluşan Selçuklu çehresi, 13. yüzyılda ve özellikle Alâeddin Keykubat devrinde kurulan sanat ortamıyla pekişmiştir. Sultanların ve vezirlerin desteğiyle oluşan ve güçlenen Selçuklu anıtsal mimarisi, şehir çevresinde başlamış ve merkezden yönetilerek şehirler arasına kervansaray gibi yapılarla uzanabilen bir yapı faaliyetine dönüşmüştür. Türkiye Selçukluları’nda devletin imar ve inşa işleri için ‘Emîr-i Mimar’ idaresinde bir nezâretin bulunması, ayrıca her büyük yapıtın evkafında maaşlı daimî bir mimarın bulunmasına dair vakfiyelerin kayıtları dikkate alındığında, Selçukluların mimariye ve yapılaşmaya verdiği önem anlaşılabilir. Anıtsal mimarinin yapımı, yönetici kadronun elindedir. Asya’da alıştıkları gibi göçebe, yarı göçebe yaşayan, bir kısmı zamanla yerleşen Türkmen nüfusu ise, yaşama alanlarının şehir olmaması nedeniyle görünürde anıtsal çevre ile ilişkisizdir. Ancak Türkmenlerin anıtsal mimarideki payları yadsınamaz. Sanata daha ziyade el sanatları yönünden katkıda bulunan Türkmenlerin sanatçılarda ve yapı işçilerinde de yer almış olabileceği söylenebilir. Üstelik geleneksel ağaç işçiliğinde, bozkır tekniği kesimlerin görülmesi ve şamanist imgelerin eserlerde görülmeye devam ettiği düşünülürse, Orta Asya’dan savaşçılarının ardından gelen ve yeni toprakları Türkleştiren bu aşiretler halindeki Türkmenlerin mimaride de payı büyüktür.


SELÇUKLU SANATINDA HAYVAN FİGÜRLERİ Türk mimari süsleme sanatı, sahip olduğu zengin ve estetik motiflerle tarihi bir süreklilik içerisinde her dönem, Türk gelenekleri ve yaşayışından kayda değer kesitler sunar. Türk mimari süsleme sanatında hayvan figürlerine, bitkisel ve geometrik figürlere kıyasla daha nadir rastlandığı bir gerçektir. Ancak kuş, aslan, kurt, at vs. gibi stilize edilmiş hayvan figürlerini bir kenara koyarsak, bu süslemelerde karşımıza çıkan mitolojik kaynaklı hayvan figürleri bu sınıfı ilgi çekici kılmaktadır.

Mitolojik hayvan figürlerinin kullanımı, İslamiyet öncesi Türk toplumunun özelliklerini yansıtmasına rağmen İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiştir. Anadolu Selçuklu Sanatı’nda çift başlı kartalla kendisine geniş bir uygulama alanı bulan figürler, Osmanlı Sanatı’nda neredeyse yok olmuştur. Bu açıdan Anadolu Selçuklu Sanatı, figürlerin kullanımının tarihsel sürecinde son önemli zirve sayılabilir. Anadolu Selçuklu Sanatı’ndaki mitolojik kaynaklı hayvan figürlerinin en önemlileri ejderler ve tek veya çift başlı kartallardır. Orta Asya’daki örneklerindeki gibi kanatlı, boynuzlu, pullu, ayaklı semavi ejder figürü Anadolu Selçuklu sanatında sıkça karşımız çıkar. Selçuklu abidelerinde ve mezar taşlarında da görülen ejder motifi, Selçuklu döneminden kalan Bağdat Tılsım Kapısı’nda iki ejderi tutan insan şeklinde görülür. Yine Erzurum Çifte Minareli’nin taç kapısında karşımıza çıkan ejder tasvirleri, Cizre’den, Konya’ya, Divriği’ye bir çok camii, medrese veya kümbet süslemelerinde görülebilir. Hun kurganlarından ve şaman davullarından beridir çok sık kullanılan çift başlı kartal tasvirleri ise Selçuklu Sanatı’nın ulaştığı her

yerde görülmektedir. Kuvvet, koruyuculuk ve bekçilik gibi sembolik anlamlara sahip çift başlı kartal motifleri Anadolu Selçuklu mimarisinin vazgeçilmez figürlerindendir. Günümüzde çift başlı kartal figürleri Divriği Ulu Camii’den, Sivas Gök Medrese’ye ve Diyarbakır Surları’na kadar onlarca yerde Selçuk Sanatı’nın en önemli sembollerinden biri olarak yer almaktadır. Türk mitolojisinde Zümrüdü Anka olarak geçen, Tuğrul Kuşu olarak da bilinen Simurg da Selçuklu Sanatı’nda kullanılan mitolojik kaynaklı hayvan figürlerindendir. Ayrıca Macar mitlerinde de bu efsanevi kuşun “Turul” olarak geçmesi ve Macarlar tarafından kutsal sayılması da Hun soylu Macarlarla mitolojik bir bağ olarak görülmelidir. SONUÇ Türk’ün İslam’la tanışması ve benliğini İslam’da eritmeye başlamasıyla doğan bu medeniyetin, temelleri olması bakımından Karahanlılar ve Gaznelilerin, ve onlardan büyük ilhamlar alarak Selçuklu’nun Türk-İslam mimarisini taşıdığı noktayı ve taşıma sürecini gördük. Bu süreçteki süreklilik ve etkileşim, Türk’ün özündeki tevazu ve sadeliği kaybetmeden kültürünü ve kimliğini İslam’la kemale erdirmek açısından önemlidir. Gelecek sayıda ise bu medeniyetin zirveye çıktığı, cihana hükmettiği, fakat özünü ve tevazusunu kaybetmeden ihtişama ulaştığı Osmanlı dönemini incelemeye çalışacağız. KAYNAKLAR

1. Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005 2. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008 3. Oktay Aslanapa, Türk Sanatı, 1984 4. Semra Ögel, Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, Akbank Kültür Sanat, İstanbul, 1994 5. Nuran Özlük, Anadolu’da Selçuk Sanatı, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 24, Güz 2008


SÜRGÜN Türk’sün özgürlük ruhuna işlemiş Stalin bunu tehlike bellemiş Sürgün haberini aldığın vakit Kanlı gözlerinle ruhun inlemiş Yola koyulunca en son kafile Efkârlanan gönle sükût nafile Vatandan ayrılışın acısıyla Ecdada sallanır kollar yad ile Tren yol alır bilmediğin yere Dönmek nasip değil doğduğun yere Vagonlarda ölmek kurtuluş sana Sovyet için yaşayacağın yere Ayağında pranga durma sürün Kimsesiz hamalı sensin bu yükün Eğil, ruhuna tecavüz edene Sırtlan sistemini, moskof’a rukûn İt emir veriyor bedenin esir Dayanmaz gururun gösterir tesir Kinin yüreğinde en büyük kudret Azat eyle tutma içinde esir Ruhun intikam aşkıyla bürünsün Gözünün alevi arzı kavursun Esaret senin törende küfürdür Sen sadece vatanında özgürsün. RIDVAN ERBULUT


Sevmeyi sen eyledin gözlerime Ezberlettin Elifi od olan yüreğime Lütfunu verdiğin bu deliye İlişsem kapına ben geldim pirim yunusum desem Nice ilim okudum yine de aşk ilminden sınıfta kaldım desem Bu biçareyi kovar mıydın kapından sen hala dünya kokuyorsun deyip Eğri adamı değil eğri odunu bile sokmasam kapına Rızan olur muydu erenler sofrasına oturmama Kaldırsan dünya perdesini gözlerimden ve ulaşsam ona kaybettiğim onca şeyden sonra. Seyrüsefer eylemiş şimdilerde tüm biletler sonsuzluk diyarına Elde ne ola gönüllerde durula kalbin aynasında bir parça Lütfundan bir sual olunmasa da gözlerin her toprağa kavuşmasında İner nurun gönüllerde uçurum olan hasleti yıkmaya Nemrutlar olur ateşler kurulur kimilerinin cenneti kimilerinin azabı olur. Sınır yoktu sende ki biz koyduk sınırları seninle aramıza kapattığımız kapılarla Eşiğinde bekler olduk şimdiler de o kapıların ardında yüzümüz yoktu ki artık kilitleri açmaya Lütfunu gösterdin bu yüzden yine de sen unutsak da seni unutmadığını göstererek bizi İlimler öğrendiğimizi sandık o kapılar ardında kapıyı açmayaduralım sanatın karşısında şaşkına döndük Nice gam yükü edinmişiz üç günlük dünya için kendimize meğer emaneti olduğumuz şu aciz bedenlerimize. Sırra kadem bassam, hayaletin olsam süzülsem geçtiğin diyarlardan, salalarım duyulmaz olsa söndürsem şehirdeki yanan tüm kandilleri. Esaretini daha ne kadar yaşamam gerekecekti daha ne kadar pişmem gerekecekti yalnızca sana ulaşabilmek için aşkının ateşinde Lavlara dönüşmesi gerekecekti belki de gönlümün od’unun seni her gördüğümde yanardağ olup da patlaması gerekecekti volkanlara sensizliğinde İncecikten nisan yağmurları çiselemeye başlayacak şimdilerde telaştan uzak bir şekilde gözlerimden tümüyle sen dolu gönlüme Nazende yüreğin gene de yanmayacaktı benimle ruhumun ateşiyle benimse soluklarım donacaktı en ulaşamadığım hayallerinde her neye üflenildiğinde. Secde etti kelleciğimiz huzurunda hiçliği tattık sonsuzluğun karşısında Elif gibi durunca kıyamına eriştik ilminin sınırına Lütfettin rükû edince eğilen başlarımız vardı aşkına İsmini zikrettik ellerimizi açtık sığındık affına Nasip ettin nefsimizi kör ettik ve temizledik kirlenen bedenimizi huzurunda.


Ser gönlüne vuslatın seccadesini, secde eyle seni yaratana Elem gam yükleme aciz bedenine, dik dur Elifçe Kıyama Lütfeder o Allah görünce başını eğik rükûda İndir gözlerinden dünya perdesini, var gerçek maşuka Nil nehrini kurutan da, Tih çölünü yeşerten de yine hep o.

B

ir parça tasavvuf yapmak istedim inşallah yüreklerinizde bir parça od bırakmış ve o od’u da NUH’un tufanında çıkan fırtınayla alevlendirebilmişimdir. Tasavvuf nedir diye anlamına baksak, edebiyat veyahut Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu din kitaplarından alır sizi Allah aşkı tanımından hiç mola vermeden bırakır sizi bilmediğiniz insan aşkı içinde. Evet, bu tanımlar bizi bir yere kadar götürse de bizi öyle bir anda tabir yerindeyse dut yemiş bülbüle çevirecektir. Bu aynı mühendislik eğitimi alan bir öğrencinin üniversite hayatı boyunca öğrendiği teorik derslerden sonra iş hayatına girdiğinde kendi öğrendiklerinin ne kadar boş olduğunu hissetmesine benzer. Peki, tasavvuf neymiş açıkla derseniz de onu da ben açıklayamam. Yüreği peygamber aşkıyla dolup taşan, 63 yaşına gelince dergâhının bahçesine güneş görmeyen kör bir çukur kazdıran ve o çukura girme nedenini Divân-ı Hikmet’indeki manzumelerine “Ben benlik davası güdenlerden kaçtım, O yüzden 63 yaşında mezara girdim” diyerek aktaran şu anda bile ismi zikredildiğinde gönüllerde taht kuran AHMET YESEVİ açıklar. Türkistan’dan Anadolu’ya gelip Horasan erenleriyle Anadolu’da sevgi yurdunun inşaatında zemini atan HACI BEKTAŞİ VELİ; “Gel,gel,ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel” diyen, her insanı eş gören, ve bize dostluk kardeşlik aşkının parendesi Şems’iyle öğreten MEVLÂNA açıklar.

Bir halkı Moğol istilaları sonucu yaşanan kıtlıktan kurtarmak için Hacı Bektaşi Veli hazretlerine buğday istemeye giden Yunus, “biz sana buğday adedince nefes verelim” cevabına karşılık hamlığı yüzünden “nefes değil buğday isterim” diretmesi sonucu buğdayını alıp yollara düşer ve yolda ne kadar büyük bir hata yaptığını anlayıp gerisin geriye özür dilemek için döndüğünde kendini Tabduk Emre’nin yanında bulur. Yunus orada iyice pişer öyle ki dergaha sürekli düzgün odunlar getirerek şeyhinin dikkatini çeker, buna binaen şeyhinin “dağda hiç eğri odun yok mudur” sorusuna karşılık şeyhine cevaben “Burası öyle bir yerdir ki; buraya bırak eğri adam eğri odun bile giremez” cevabını verir. En önemlisi gönlündeki odla bir ömür boyu yana yakıla gezerken bize ELİF sevdasını öğreten YUNUS EMRE açıklar Tasavvufu. Her ne kadar bizimde kısa bir yolculuk yaptığımız söylenemese de bilinen adrese geldik adres aşktır ve gönül işidir. Adresi doğrulamak için Pîrimiz Yunus’a dönelim ve onun şu mısralarını alarak adresimizi teyit edelim. Ne diyor Yunus Ata; “ Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için, Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim”. İlk önce da’vi kelimesine ışık tutalım; yani bugün günümüzdeki dava o zamanki manasıyla dervişlik makamındaki yükselişi anlatan o kelime bugünde aynı manayı anlatır ki o da bir işyeri veya fabrikada çalışan birinin makamının yükselmesidir. Evet, bizde gönüller yapmaya geldik, geldik ki beşikteki bebeklerin bizle gülmesi dağlardaki çiçeklerin bizle açmasını istedik. Tek haklı davamız


budur yani halk içinde Hakk’ı aramak. Yunus Emre de bu dava için Anadolu sevgi yurdunun inşasında fazla mesai yaptı, ancak bir gümüş asa için değil, hele hele ipek sarık için hiç değil. O bunu yaparken hiç mi hiç yorulmadı, biz de yorulmayacağız.Ve bu yolda ilerlerken biz de ne makam ne şöhret isteyeceğiz, ne de birilerinin alkışlarıyla gölgemizi büyük sayan mağrur fillerden olacağız. Biz bu yola Türk-İslam Medeniyeti dedik, bu yol için geride çok can bıraktık. Hakk yolu olan İslam’a el sürenlerin ellerini kırarak adım adım Turan’a ilerlemeye çalıştık ki hiçbir zaman ağzımızı açıp da bu yaptıklarımızla övünmedik. Bildik ki bizim yaptıklarımız, bu yolda Nemrudun kurduğu ateşte İbrahim’in yanmaması için su taşıyan karıncanın yaptıkları misaliydi. Ama bu yolda karınca olduğumuz yeter artık, çağıldayan birer engin deniz olmamız gerekir. Atsız’ın deyişiyle görevimizi en iyi şekilde yerine getirmemiz ya da Mevlana’nın dediği gibi dün olanlar dünle gitti, dünde kaldı artık, bugün yeni şeyler söylememiz lazım. İşte o zaman dünyayı üçüncü kez dize getireceğiz. Hani birileri diyor ya “iyi güzel hoş bu vatanı en iyi şekilde yükseltelim, dünyayı dize getirelim, ama sen yukarıda kim olursan ol gel diyorsun sonra da kapını bir tek Türklere açıyorsun.” Yeter artık Türk milleti dediğimiz şey bir ırkı kastetmez. Kafatası şu kadar olan gelsin diğerleri çıksın diye bir şey yok bizim gönlümüzde. Ama birilerine biz bunu çıkıp defalarca anlattığımızda onlar yine de bakın Kur’an-ı Kerim’de Allah kavmiyetçiliği, ırkçılığı yasaklamış diyor. Ah keşke o kutsal kitaptan öğrendiğiniz ayet-i kerimeleri bizi mat etmek için kullanacağınıza onları en iyi şekilde yaşasaydınız da biz de sizi örnek alsaydık. Sahabeler döneminde bile, buraya dikkat, yarım ayet bilene hürmet edilirmiş çünkü o yarım ayeti tam manasıyla yaşamadıkça diğer yarısına geçmezlermiş, ama onlar yine de kendilerini sahabe efendilerimizden üstün tutmaya devam edecekler. Ben aslında onları mesnevide anlatılan bir hikayedeki sağır adama benzetirim. Bir gün sağır bir adam komşusunun hasta olduğunu duyunca ziyaretine gitmiş. Sağır adam hastaya nasıl olduğunu sorar. Hasta cevap verir:

- Ölüyorum. Sağır “Oh oh çok şükür der ve ikinci sorusunu sorar: - Ne yedinde iyi oldun. - Zehir zıkkım - En güzel yiyecektir. Seni hangi doktor iyi etti ? - Azrail der hasta iyice sinirlenerek. Ziyaretten sonra sağır “Ne kadar iyi bir şey yaptım” der “hasta komşumu ziyaret ederek onun gönlünü aldım”. İşte biz derdimizin ırkçılık değil gönül işi olduğunu ne kadar çok anlatsak da onlar SAĞIR oldukları için ırkçılık olduğunu söyleyecek ve kendisiyle baş başa kalınca ona doğru yolu anlattım gönlüm çok rahat şükür diye avunacaklardır. Ancak kendilerinin gönülleri rahat olsa da bizim gönüllerimizde açtıkları yaraları ve bir insanı üzmenin Allah’ı üzmek hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Ama burada ayrı bir parantez açarak Tebrizli Şems’in sözüne ithafen sizde onlara karşı sağır olun çünkü siz her ne kadar anlatsanız da saatlerce günlerce hatta haftalarca anlatsanız da herkes anladığı kadarını alacaktır. Türk Milleti denilen kavram bir havuzdur, içinde bir sürü güzellik barındırır; Türkmen’inden Kürd’üne, Alevi’sinden Sünni’sine, Laz’ından Çerkez’ine kadar. Eğer içinden bir tanesini almaya kalkarsanız o havuz eski güzelliğini kaybeder. İşte biz bu havuzu tüm güzellikleriyle gelecek kuşaklara bırakmak istiyoruz. Biz bu havuzu tüm güzellikleriyle doldurup nehirlere, nehirlerden de okyanuslara taşırdığımız gün, havuza sokulmak istenen kirli elleri kırdığımız vakit bu havuz büyük birTURAN deryasına dönüşecektir. Onun için kimse bilip bilmeden bize faşist damgası vurup kenara çekilmesin, bu Elif gibi kıyamda dimdik duran yürekler üzerlerine vurulan damgaları temizlemek değil dünyaya damga vurmak istiyorlar. Bu yüzden hiç kimse pay çıkarmasın bir bebek katilini barış elçisi yaparak, Selahaddin Eyyûbilerin, Alparslanların, Yavuzların torunlarını ayırmaya çalışmasın. İslam’ımızdan da şüphe duyanlar da vardır ki Yunus onlardan bir elinde tesbihi başlarında sarıkları ve giydikleri cübbe ile kendilerini mümin diye tanıtanlar diye bahseder.


Birincisi hiç kimse haşa Allah değil ki kendi sevap günah terazilerinde değerlendirerek işte şunları görüyor musun bak işte onlar daha Fatiha suresini bile okumayı bilmez diyebilsin. İşte burada duracaksın! Burada kalemim tükenir, bilgilerim tozlanır, elim kırılır, neyler kesilir soluk soluk, alimler utanır, denizler dalga dalga olur da Nuh’un tufanına yakalanır, ilimler değersiz olur bu cümleyi yazarken! Haşa sen kimsin? Kral, padişah olsan fark etmez, Süleyman’ın bitmeyen güzelliklerine sahip olsan ne çare? Uzatmışsan dilini bize değil Allah’ın birbirinden sırlı, birbirinden gizemli, yine kendisinin de dediği gibi “denizler mürekkep ağaçlar kağıt olsa yine de benim hakikatimi yazamazsınız.” Peygamber efendimiz(s.a.v)’in en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim içindeki sureleri kıyaslayacaksın da içinden kendince haşa değersiz gördüğün Fatiha suresini -ki mutasavvıf düşünürler bu surenin Kur’an-ı Kerim’in kilit suresi olduğunu söylerler- bile bunlar okumayı bilmezler diyeceksin. Allah’a çok şükür ki bu cümleyi söyleyen ilim sahibi kişiler gibi(!) daha olamadık(!) pişemedik(!) çünkü biz kendimizi hep O sonsuzluk sahibinin okyanusları bile aşan bilgesi karşısında - ki mukayese bile edilmesi azap vericidir- biz bir su zerresi kadarız. Ve biz bunu bildiğimiz içinde Pîrimiz Yunus Emre’nin de “Ben bilmem” dediği gibi “Biz de bilmeyiz” dedik, çünkü bilenin yani bizim dünümüzden bugünümüzden yarınımızdan haberi olan yalnızca ve yalnızca Allah’tır. Ama bizim de -ki Allah’ın lütfuyla- bildiğimiz bir şey var o da nasıl Fatiha Kur’an-ı Kerim’in kilidiyse, bizde Fatiha’nın kilidi olan Bismillahirrahmanirrahim’in kilit harfi olan ‘BA’ harfini-( ‫) ب‬biliyoruz. Yani kutlu peygamberin hadisinde buyurduğu gibi ‘ilmin şehri benim kapısı Ali’dir ilmime ulaşmak isteyenler Ali’den geçsin’. Buradaki ‘BA’ harfinin altındaki nokta Hz. Ali efendimizi ve noktanın üstündeki işaretin manası ise peygamber efendimizin sırrını ilmini kasteder. Ne mutlu bize ki biz o kapının kilidini açmaya, yani nokta olmaya çalışıyoruz. Çünkü önemli olan hakikate, öze ulaşmaktır. Allah bizleri öze ulaştırdıklarından nasip etsin. Ezber değildir önemli olan, inşallah bu cümleyi

söylemeye yeltenenler o hakikati kavramış olsunlar ve o surenin manasını yaşamış olsunlar. Ben de bu söylediklerimi geri yutarak onlardan af dileyim ve onlara son söz olarak ayeti tam manasıyla yaşadıkları için Allah bin kere razı olsun deyip tıpkı yukarıda da yazdığım sahabeler döneminde edilen hürmet gibi ben de onlara hürmet edeyim. Ancak tam tersi olursa da sadece ezberlemiş ve o değerlileri yürek kırmak için söylemiş olurlarsa da Harun Reşit’in Yasin-i Şerif’i ezbere okuyan papağanından farkları kalmaz, söylemedi demesinler.Ama Allah onlardan da razı olsun çünkü o gereksiz hiçbir şey yaratmamıştır. Şimdi kim papağan, kim mürşid, kim saki olur varın onu da siz düşünün. Ha onlar mı? Onları bilmiyor musun canım onlar bizden oldukları için çok iyi birer ehli mümindir diye tanımlamaya kimsenin hakkı yoktur. Aradan çıkan çıkıntılar içinse, onların vay haline çünkü Allah’ın adalet terazisi ne büyüktür ki sizin ömrünüz boyunca yaptığınız amelleri bir kefeye Allah’ın adaletini bir kefeye koysak yine de onların amelleri kuş tüyü kadar etmez. İkincisi de Hz. Ali’nin dediği gibi haksızlık karşısında susmaz olaydınız da, 80lerde kutlu peygamberimize söven Mao, Lenin mahsullerine karşı, evde namaz kıl yat yerine meydanlarda onlarla savaşsaydınız, bizde bugün Süleyman Özmen’lerin, Dursun Önkuzu’ların, Mustafa Pehlivanoğlu’ların torunlarıyla aynı sıralarda mühendislik eğitimi görürdük. İşte biz buyduk anlayana. Allah bu milleti çok sevdi, Malazgirt’te Viyana’da Çanakkale’de daha nice diyarda biz de bu sevginin karşılığı olarak onun son dini olan İslam sancağını şeref ve borç bildik. Bu uğurda hiçbir şöhret ya da oturabileceğimiz rahat bir koltuk istemedik, çünkü bunlardan daha güzelini daha iyisini istedik. Ne mi istedik? Cennet kokulu meleklerin bizleri gördüklerinde gülümsemelerini ve onların kokularını doyasıya içimize çekmeyi istedik. Allah’a şükürler olsun ki bize bunu lütfetti.


O

smanlı Devleti padişahlarından II. Abdülhamid ve padişahlık yaptığı dönem son 15-20 yıla kadar Türk Tarihinin karanlık kalmış bölümlerindendi. Bunca zaman hiç de hak etmediği bir şekilde hain ilan edildi ve toplumda bu yönde bir algı oluşturuldu. Ancak son yıllarda yayınlanan yerli ve yabancı arşivlerdeki belgeler ile tarafsız şekilde yapılan araştırmalar ışığında, hem II. Abdülhamid’i hem de padişahlık yaptığı dönemi daha doğru bir şekilde öğrenme fırsatı yakaladık. Osmanlı Devleti, 1860’larda artık en büyük sorunu haline gelmiş olan dış borçlarla uğraşmaktaydı. Devletin borçları artık faizleri bile ödenemeyecek hal almış ve yabancı devletlerin bu konuda Osmanlı Devleti’ne baskıları artmıştı. Diğer bir taraftan yaşanan toprak kayıpları, Ermeni ve Rum çetecilerinin yaptıkları katliamlar ve yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan Filistin meselesi Osmanlı Devleti’nin durumunun kötüye gitmesine sebep oluyordu. II. Abdülhamid tam da bu dönemde padişah olmayı kabul etti. II. Abdülhamid 1876 da padişah olduktan hemen sonra ilk iş olarak devletin politikasını değiştirmeye karar verdi ve bu yönde hareket etti. Yaşanan toprak kayıplarını engellemek için, kaybedilen toprakları geri almaktan ziyade eldeki toprakları muhafaza etmeye yönelik çalışmalar yaptı. 1876 dan 1908 e kadar olan süreçte dış borçların neredeyse yüzde seksenini kapattı. Rum ve Ermeni azınlıkların yapmış oldukları isyan ve katliamlara rağmen onlara uygun bir politikayla yaklaşarak, daha sonra Osmanlı aleyhine gelişecek bir duruma engel olmaya çalıştı. Bu konuda ne

kadar titiz davranmışsa da, hak etmediği bir şekilde “Kızıl Sultan” iftirasına maruz kaldı. Dış politikada ise İngiliz ve Rusların karşısına Almanları dikerek denge siyasetine yöneldi. Bu yöndeki ilk çalışması da Almanlara Berlin ile Bağdat arasında kurmayı düşündükleri demiryolu projesine izin vermek oldu.Yine zengin petrol yataklarına sahip olduğumuzu bilerek bir petrol haritası hazırlattı ve petrol bulunması muhtemel olan bölgeleri kendi üzerine alarak, yaşanılabilecek herhangi bir toprak kaybı sonrası, bu bölgelerin Osmanlı elinden çıkmasını engellemek istedi. II.Abdülhamid tahta geçtikten sonra sadece dıştaki sorunlar ile değil aynı zamanda içerdeki sorunlarla da uğraştı. Devletin memurları sorumluluklarının gereğini yerine getirmemekte, bir kısmı ise düşman devletler ile işbirliği içerisindeydi. Rüşvet ve adam kayırmalar hiç olmadığı kadar artmıştı. Bu kadar sorun arasında birde Yahudi sorunu ortaya çıktı. Rusya, Romanya ve Yunanistan’da bulunan Yahudiler gördükleri baskılar yüzünden bulundukları ülkeleri terk etmek zorunda kaldılar. Bu devletler yapmış oldukları baskılara sebep olarak da Yahudilerin aşırı zenginleşerek bölge halkının fakirleşmesine yol açtıkları ve onları kendilerine borçlu hale getirdikleri olarak gösterilmişti. Bu baskılar altında kalan Yahudiler sığınmak için Osmanlıyı tercih ettiler. Çünkü Osmanlı hem hoşgörülü hem de Filistin’e (yani Kudüs’e) sahipti. Osmanlıya sığınarak Filistin’e yerleşmek ve burada Büyük İsrail Devleti’ni kurmak istiyorlardı. Bu amaçla dünyadaki tüm Yahudiler arasında Siyonizm(1) akımı ortaya çıktı. Bu Siyonist hareketin kurucusu ve 1896 dan 1904’e


kadar liderliğini üstlenen Dr.Theodor Herzl, 29 Ağustos 1897’de Basel’de toplanan 1.Siyonist Kongresi sonunda yaptığı konuşma şu şekildeydi: “Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem, bana bütün dünya güler. Oysa belki beş fakat şüphesiz ki elli yıl içinde herkes bu gerçeği görecektir. Yahudi Devleti’nin varlığı manevi temellere oturtulmuştur. Bu devlet Yahudi Halkının bu konudaki istek ve azmi ile kurulmuştur.”(2) (Theodor Herzl in söylediği üzere İsrail Devleti 1948 yılında kurulmuştur.) İşte bu birinci ağızdan konuşma Yahudilerin Osmanlı Devleti’ni tercih etmelerindeki asıl sebebi göstermektedir. İlk başlarda Abdülhamid yardım etmek amacıyla, göç ile gelen Yahudilerin Filistin toprakları dışındaki Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin vermiştir. Ancak zengin Yahudiler para karşılığında Filistin’den toprak satın almaya başladılar. II.Abdülhamid tarafından katiyen toprak satılması yasaklanmasına rağmen, Filistin bölgesinde görevli devlet memurların sorumsuz davranışları ve bir kısmının para karşılığında devletin yasaklarını çiğnemesi nedeniyle bir kısım Yahudi Filistin’e yerleşti. Bu olaylar yaşanırken ve öncesinde II. Abdülhamid tarafından birçok kez Filistin’e Yahudi yerleşmesine karşı yasak getirdi ve bu konuda bölgede ki üst düzey görevlileri uyardı.(3) Theodor Herzl, diğer Yahudi ileri gelenlerinin aksine Filistin’e yerleşmenin daha hızlı ve daha kolay olması için II. Abdülhamid’in ikna edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Birkaç kez aracılar ile 5 kez de yüz yüze II.Abdülhamid ile görüşme fırsatı yakaladı. Bu görüşmelerden ilki Polonyalı asilzade Newlinski aracılığıyla olmuştur. Herzl, Newlinski’yi padişahla Filistin meselesini konuşması konusunda ikna etmiştir ve o da bu konuyu Abdülhamid’e açmıştır. Herlz bu görüşme sırasında II.Abdülhamid’in cevabını anılarında şu şekilde yer vermiştir:

“Eğer Bay Herlz senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise,ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan toprağı bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanları ile mahsuldar kılmıştır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk Milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat, yanlız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına izin vermem” (4) Theodor Herzl, sadece ilk görüşmesinde değil, daha sonra yapacağı görüşmelerde de başarısız oldu. Ancak yinede Filistin’e yerleşmeler devam etti. 1908’de ihtilal ile II.Abdülhamid tahtan indirilerek, devletin idaresine İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından el konulmuştur. Tedbirler alınmaya devam edilse bile Filistin’e yerleşmelerin önüne geçilemedi. Nihayet 1948 de İsrail devleti kuruldu ve Herzl’in 50 yıl önce bahsettiği devlet gerçek oldu. KAYNAKLAR

1.Siyonizm: Siyonizm, Filistin’de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslararası Yahudi siyasi hareketi 2.Mim Kemal Öke ,Siyonizm ve Filistin Sorunu (1880-1914), İstanbul 1983 s.45. 3.Başbakanlık Osmanlı Arşivi İ.HUS. No:153, S 1311 4.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,İstanbul 2005, s.88.


gerçek aydınlanışını parlatacak istikbalde. Her şey madde, her şey.. Artık savunucusu olduğumuz bir dava bile kalmamış ortada ne yazık. Materyalistler, maneviyatımızı mağlup etmişler uzun zaman önce ve bizler de böylece ait olmadığımız bir dünyaya açmışız gözlerimizi. Tercih hakkı sunulsa seçmeyeceğimiz bir dünyaya. Ne yapmalı ne etmeli. Bu soruların cevabını bulmaya muktedir değiliz ne yazık ki. Ne yazık ki insanlık böyle bir mücadeleyi hak ediyor mu, emin değiliz. Tanrı’nın üflediği ruhu, şeytanın karanlık benliğinde eritmiş olan bu zavallı büyük kitle ve hatta yığın, acaba değer mi ömürler vakfetmeye.

M

antıklı düşünmemizi beklemeyiniz bizden. Biz düşünmenin değil hissetmenin yaşındayız. Bu yazı da bir grup insanın hissettiklerini aktaran ve tüm insanlığı bir yola gönül koymaya davet eden bir karalamadır. Maddeden mürekkep her şeyi bu kadar kavrama yetisindeyken insan, nedense ruh ve maddenin mükemmel bir uyumu olan insanı anlama kabiliyetinden uzak. İnsan yaratılmışların en kompleksi,en karmaşığı,en anlaşılmazı;fakat aslında kendini en çok anlatanı. Ne kadar tahmin edilemez de olsa, kurallara bağlı akıp giderken hayat, her biri, kendilerine biçilmiş bir rolü oynadıklarından habersiz insanların. Bizler de dahil. İsyan edenler dahi, sadece isyancı rolü onlara biçildiği için baş kaldırıyorlar. Ve tüm bunlardan haberdar olmamız, bizi bu yoldan dışarı çekmeye yetmiyor. İsyan lazım; evet, büyük bir isyan. İnsanlığı, içinde bulunduğu bu gaflet uykusundan uyandıracak, omuzlarından tutup sarsacak, onu benliğine geri döndürecek. Uyandırıcı tokatları, ardı ardına patlatan suratlara, bir hareket lazım ki; insanlığın

Kutuplar kutuplar.. Zıt uçlar farklı gruplar. Ama hepsinin aşırısı aynı yer. Komünizminde ötesi aynı; liberalizmin de... İnsanlık ölüyor yok mu bir ses veren? Doğu- batı, sağ-sol deyip ayırdığımız beşeriyet ve bunların hiç birine ait olamayan insanlık. Ait ve sahip olma güdülerini bunca öksüz bırakan gençlik, işte bu uçlar arasında göç edip duruyor. Ne oraya aidiz ne buraya. Bir yere ait olanlarınsa gözleri öyle kapanmış ki aslında; bekâyı bırak önlerini göremez haldeler. Dava yuvalarında türemiş kirli düşünceler, ahlaksızlıklar, samimiyetsizlikler, BEN sevdaları herkesin gözünü bürümüş. Çünkü dava yuvalarına siyaset girdi gireli ilişkiler kulis üzerinden yürümüş. İnsanlar davaya gönüllerini koymak yerine, ceplerine menfaatin kirli çaputlarını doldurmuş. Pislik.. Son yüzyılın en büyük sorunu.. Manevi pislik.. Beşeriyetin hayvana dönüştüğü noktada, içlerini pislikle dolduran güdüsel yaratıklar. Duygudan, hissetmekten, sevmekten ve sevilmekten uzak ucubeler. Aşk gibi kutsiyetleri cinselliğe döken çirkinler, cinsiyetlerini kullanan insan vücutlu yaratıklar. Hepsi mide bulandıracak cinsten. Artık tahammül edebilecek hudutlar


aşılmış, itici ve uygarlıktan uzak davranışlar takdir edilir olmuş. Yozlaştıkça yozlaşan, pisliğe battıkça daha da bulanan insanlık. Sokaklarda bilinçten uzak yaşayan, binlerce, milyonlarca genç. İnsan olmayı unutan, renkli ışıklar altında dans etmeyi, ilim öğrenmeye tercih eden insanlık artıkları. Öyle çoklar, öyle çoklar ki, oluk oluk akıyorlar sokaklardan. Bizler ise, bu dünyada, tüm bunları fark eden, bir büyük fabrikanın defolu ürünleriyiz. Ve bizler ki, bunu fark etmenin acısını yüreğinden atamayan insancıklarız. Belki de biz Selim Işık’ız, belki de biz Peyami Safa’nın yalnız insanlarıyız. İnsan akınları içinde yerini bulamayan, kendi zihninin içinde dahi yabancılaşan, çürümüş pis ideolojileri içselleştiren, zavallı insancıklarız. Biz bir şeyler yapma gerekliliğinin farkında olan, fakat o takati ve inancı içinde bulunduramayan taze filizleriz. Bu ruh hali geçici mi bilmem. Eğer geçici ise, ne yazık ki bu, bizlerin de bu zahiri dünyaya alışarak, o insanlık müsveddelerinden biri haline geleceğimizin işaretidir. Oysa bizler bu yolda, insanlığı bu bataklıktan çıkarıp, istikbali içinde taşıyan göklere çıkaracak beşeriyet savaşçıları olmalıyız. Cemil Meriçler gibi, bu davaya yüreklerimiz kadar kalemlerimizi, kalemlerimiz kadar kanımızı koymalıyız. Bu dava kimseye sıcak yataklar ve zengin sofralar sunmaz. Bu dava kimseye köşkler ve lüks arabalar getirmez. Bu dava, “insan”a adanmış bir davadır. Bu dava sizlere yalnızca çile çekmeyi vaad ediyor. İnsan uğruna, insan deneni öldürüp, insanı diriltme yolunda nefer olmayı. Bu dava insanlık davasıdır. İnsan, ama etiyle kemiğiyle değil, hissettikleriyle ve düşündükleriyle insan. Belimize bağladıkları özgürlük halatını kesip atmadıkça, hür olamayacak belki kalemlerimiz. O bir halat ki, bizi uzunluğu yarıçapında bir daireye

mahsur kılıyor. O bir halat ki, özgür sandıkça bizler kendimizi, yalnızca bir dairenin içi kadar özgürlüğümüz. Bilmiyoruz, dünyada 6 renk var deseler 7.yi nereden bilebilirdik. Bizlere tek rengin varlığının dayatıldığı dünyada, 7 rengin sonsuz tonunun farkındalığını göğsümüzde taşıyoruz oysa. Çünkü, her insan aslında içinde gelmiş geçmiş tüm beşeriyetin hesaplarını taşıyor. Çünkü, bugün yer yüzündeki tüm eserler yıkılsa, insan hepsini yeni baştan yazacak kudrette. Çöküş lazım, büyük bir çöküş... Tanrım bizlere büyük çöküş lazım. Bu yolda yarısı yok olacaksa insanların, bu dava uğruna, öze dönme uğruna canlarımız gidecekse, bu yolda can vermeye hazırım. Eğer maddeye dayalı bu gezegenin yarısı silinecekse harita üzerinden, çoktandır hak ettiğini söylerim. Bizler hala insanız; kan kemik ve kastan öte, fikir ve hissiyattan mürekkep ruhlarız. Bir gün gelir de vazgeçersek mücadelemizden, bu fikirlerimizin yanlış olduğunu değil, bizlerin yanlış yoldan yürüdüğümüzün göstergesidir. Kendini bu insanlık davasına adamış bir birey olarak; Dayanabildiğim yere kadar ben bu düzene İSYAN EDİYORUM! Yozlaşmış çarpık bir toplumun bireyi olmayı REDDEDİYORUM! Eğer insan denilen yaratık tüm bunlara tepkisiz kalacaksa insanlıktan da İSTİFA EDİYORUM! Bu yolda ölecek dahi olsam düzene BAŞ KALDIRIYORUM! Modern dünyanın distopyasının yaşandığı bu günlerde bir meydanda taşlanarak dahi öldürülecek olsam vahşi olmaya hazırım..


E

ski tarihlerinden günümüze kadar uzanmış, genellikle toplumun üzerinde bir şekilde söz hakkı olan veya başka bir deyişle güç sahibi olan insanların, halkı yönlendirmek veya istediğini daha kolay elde edebilmek için başvurduğu bir yol, nifak sokmak. Kelime olarak; ara bozmak, bozgunculuk yapmak anlamına gelmektedir. Peki nasıl yapıyorlar bunu? Herhangi bir konuda farklı görüşlere sahip insanların arasına ekiyorlar nifak tohumlarını ve düşman ediyorlar birbirlerine. Böylelikle karşılarında birleşik bir güç oluşturmuyorlar ve kendilerine her konuda avantaj sağlıyorlar. Bu olay sadece günümüzde yaygın değil, eski tarihlerde de birçok örneği bulunmaktadır. Makedonya Kralı İskender zamanından bir örnek vermek gerekirse; İskender Aristo’nun öğrencisiydi ve zor durumda olduğu zaman Aristo’dan yardım isterdi. İskender seferleri sırasında Aristo’ya zapt ettiği toprakları nasıl kontrol altında tutacağını sorar.Aristo da İskender’e şu cevabı verir: “Zapt ettiğin ülke insanları arasına nifak tohumları ekeceksin. Halkı birbirine düşman edeceksin. Onlar birbirleriyle savaşırken, hakem olarak kendini kabul ettirip arabulucu olarak karşılarına çıkacaksın. Sonra aralarını düzeltir gibi görünüp anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın!” Böylelikle istediğini elde edebileceğini anlatıyor. Nifak tohumlarının toplum üzerindeki etkisi ise; bir süre sonra insanlar kardeşim dediği kişilere düşman gözüyle bakmaya başlıyor. Birbirlerine olan güveni azalıyor ve bütünleşmesi gereken insanlar birbirlerine sırt çeviriyor. İyi günde yanında olanlar kötü günde kayboluyor ve hatta arkandan kuyunu kazıyor. Ne yazık ki bu nifak tohumları Türk Milletinin de arasına ekilmiş durumda. Birliği ve dirliği bozmak isteyenler tarafından ekilen bu tohumlar, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne zarar

vermektedir. Bu durum halkı yalnızlığa itmekte ve suç işleme potansiyelini de artırmaktadır. Türk Milletinin arasına ekilen bu nifak tohumlarının kim tarafından ve nasıl ekildiğini 3 başlık altında anlatmaya çalışacağım. 1. SİYASET Toplumu birbirine kırdıran ilk ve en önemli etken siyaset. İnsanların farklı siyasi görüşe sahip olmalarını araç olarak kullanıp nifak sokuyorlardı millet arasına. Uzun yıllar boyunca kardeşlerin bile arası açıldı.Yeni terimler kullanılmaya başlandı, sağcı ve solcu diye. Sağcısı bir yerde solcusu bir yerde saf tuttu. Sataşmaları ve kavgaları hiç eksik olmadı bu iki görüşün. İçten içe birbirini çok seven kardeşler bile yan yana gelemediler hiçbir yerde. Çünkü öyle bir durum hakimdi ki toplumda, aynı görüşe sahip olduğun arkadaşlarına ihanet etmiş ya da satmış oluyordun. En gergin dönemi olan 80’lerdeki kadar kalmasa da hala etkisini sürdürmektedir. Ekilen bu nifak tohumlarını temizlemek için siyasetçilere de büyük görevler düşmektedir. Tutumlarında yıkıcı değil de yapıcı olmaları birçok şeyin değişmesine öncülük edecektir. 2. SPOR DÜNYASI Siyaset kadar etkili olmasa da azımsanmayacak derecede bir ayrılık söz konusu spor dünyasında.


Türkiye’de futbol haricindeki diğer spor dallarının yaygınlığı göz önüne alındığında bu ayrılık ülkemizde sadece futbolda yaşanıyor diyebiliriz. Futbol aslında tamamen bir eğlence sektörüyken para, hırs ve rant sevdası bu güzel tutkunun yerini holiganizme ve şiddete bırakmaktadır. Önü alınamaz bir ayrılığa sürükleniyor futbol. Siyasetteki sağcı solcu kavgası futbolda yerini Fenerbahçeli ve Galatasaraylı diye almaktadır. Bu ayrılık siyasetin aksine eskiye nazaran son yıllarda gözle görülür bir artış göstermektedir. Ebedi dostluk yerini artık ezeli rekabet ve düşmanlık almıştır. Hem de şuan öyle bir boyuttadır ki adam öldürme noktasına gelmiştir durum. En son örneği de 2013 mayısında karşı takım taraftarlarının maç çıkışı bıçaklayarak öldürdüğü henüz 19 yaşındaki bir genç kardeşimizdir. Bu ölüm de gösteriyor ki sokağa takımın forması ile çıkmak canına mal olabilir. Hiçbir şey söylemeden formandaki renklere bakarak saldırabiliyor insanlar birbirlerine. Stadlardaki şiddeti önleyebilmek için bir derbi maçında, binlerce polis görev alıyor ve hatta iki yıldır deplasman taraftarı stada alınmıyor. Anlaşılacağı üzere çok vahim bir hal alıyor Türk futbolu. Yaşanan bu olaylarda futbolcuların da parmağı bulunmaktadır. Yangına körükle gitmek deyimi tam burada yerini alıyor. Büyük maçlarda saldırgan, kışkırtıcı, seyircileri gaza getirici bir tutum sergiliyorlar. Sonuç olarak futboldaki bu kavga yakın zamanda biteceğe benzemiyor, öyle bir ekilmiş ki tohumlar daha çok can yanacağa benziyor. 3.TV PROGRAMLARI Ekilen nifak tohumlarının televizyon dünyasındaki boyutu siyaset ve futbola göre daha düşük seviyede denilebilir. Peki burada durum nasıl? 70’lerden sonra evlerimize girmeye başlayan televizyon, halk üzerindeki etkisini milenyum

çağında zirveye çıkarmıştır. Programlar ve diziler son yılların modası haline geldi. Diziler sayesinde öyle bir etkiliyorlar ki insanı, normal hayatta olmayacak, yaşanması imkansız şeyleri çok normal gibi anlatararak yaşam tarzlarının değişmesine neden oluyorlar. En çarpıcı örneklerinden bir iki tanesini söylemek gerekirse; aile içi yaşanan seviyesiz ilişkiler ve adam öldürmenin suç olmadığı bir hayat. Bu da normal hayatta, insanların aile yapılarının bozulmasına ve vahşetin sıradan bir şey olmasına neden oluyor. Sonuç olarak aynı kavgaların, ölümlerin yaşanmasına ve artı olarak da aile içi şiddetin artmasına neden olmaktadır televizyon dünyası. Tüm bu etkenler göz önüne alındığında, Türk Milletinin bu nifak tohumlarından yakın bir zamanda arınması pek mümkün gözükmüyor. Tek temennim kardeşi kardeşe kırdıran bu ayrılıkların bir an önce son bulması ve hangi alanda olursa olsun Türk Milletinin bölünmez bütünlüğünün ilelebet daim kalmasıdır. Allah Türk Milletini korusun.


T

arihten bu yana toplumların ilerlemesinde ve devletlerin bekâlarını korumalarında en önemli faktörlerin başında eğitim ve öğretim gelir. Bir devletin uzun süre ayakta kalabilmesi o devletin eğitim ve öğretim politikaları ile doğru orantılıdır. Günümüzde ise bu öğretim faaliyetleri teknolojik ilerlemeye faydalı olmuyor ve sanayi kuruluşları teknolojiyi taklitten ileriye götüremiyorsa, bunu gerçekleştirebilen ülkelerin pazarı olması kaçınılmazdır. Türkiye’de olan da bundan farklı değil. Bu konuyu biraz irdelemek istiyorum. Türkiye neden teknolojide ilerleme kaydedemiyor ya da çok yavaş ilerliyor? Türk Milleti mi yetersiz yoksa politikaların sonucu mu? Dünya üniversitelerindeki Türk bilim adamları ve araştırma görevlilerine baktığımızda Türklerin yetersizliğinin aksine, zehir gibi zekaya sahip olduklarını görüyoruz. Ama önümüzde şöyle bir problem var; bu insanlar ülkesine hizmet etmiyor. Bunun iki önemli faktörü var: İnsan faktörü ve devlet faktörü. Kendilerini vatan haini gibi gördüğüm, devlet bursuyla ne umutlarla okutulup tekrar ülkesine dönmeyen insanları yok sayıp devlet faktörü üzerinde duracağım. Devletin bu yurtdışına giden beyinlerimize dur demesi, yurt dışındaki beyinlerimizi geri döndürebilmesi gerekmektedir. Öncelikle bu insanlar neden gidiyor? Fazla para kazanma isteği, daha rahat bir yaşam ve araştırmalarında yeterli imkanların Türkiye’de olmaması neden olarak sayılabilir. Peki çözüm nedir? Devleti yöneten beylerin politikalarını popülist yaklaşımdan uzaklaştırarak milli menfaatler üzerine kurmalıdır. Örnek verecek olursak 2013 yılı tahmini bütçesinde TÜBİTAK için ayrılan miktar yalnızca 1.7 milyar

lira,Türkiye’nin toplam bütçesi 418 milyar lira.1 O kadar bütçeden bu kadarcık para ayırırsanız tabi ki yeni bir şeyler yapamaz, gerekli kaynak ayrılsa 3-5 senede yapılacak insansız hava aracını 25 yılda yapıp hangardan çıkış töreninde övünür dururuz. Bakıldığında ise doğalgaz bulunan semte kömür dağıtılır2, yalnızca popülist bir yaklaşım olarak gördüğüm Fatih projesine 8-9 milyar dolar3, çılgın projelere 20 milyar dolar kaynak bulunurken, araştırma ve geliştirmeye 1.7 milyar liracık layık görülür. Karşılaştırma için ufak bir örnek, Samsung şirketinin 2013 AR-GE yatırımı 11 milyar dolar4. Diğer taraftan yalnızca para ile olacak bir iş değil teknolojik ilerleme. Eğitim ve öğretim politikamızın yeniden gözden geçirilmesi de gerekmektedir. Öğrencilere yalnızca pozitif ilimler değil milli ve dini ilimler de paralel olarak verilmeli, vatan sevgisi ve vatana hizmet aşkı aşılanmalıdır. İlk ve orta öğretimde yapılan bu eğitimi üniversitelerimiz teorik eğitimi azaltıp yapıcı ve işlevsel eğitimi artırarak desteklerse başarmamız için bir engel kalmayacaktır. KAYNAKLAR

T.C. Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü ; www.bumko.gov.tr (2) Hürriyet, 20 Kasım 2008 (3) Habertürk, 1 Mayıs 2012 (4) www.samsung.com (1)


B

ir zamanlar, Türk kelimesini ağzına almaya imtina edenler, ne hikmetse bugünlerde Türk Milliyetçiliğine soyundu. Bir zamanlar meydan meydan dolaşıp “alt kimlik-üst kimlik” tartışması ile zihinleri bulandırmaya çalışan, “Türkiye vatandaşlığı” diyerek bir yerlere birtakım mesajlar göndermeye çalışan, yerel dillerle yayın tavizini veren başka birisi miydi? Daha dün, “Kürt sorunu var” diyen bu zât-ı muhterem değil miydi? Diyarbakır’a gidip eşkıyanın sırtını sıvazlayıcı, gönlünü alıcı nutukları bu muhterem atmamış mıydı? Biraz daha eskiye gidecek olursak; “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım; dedik durduk. Türkiye’de başkaları yok mu?” diyen zat başkası mıydı? “Ne mutlu Türk’üm diyenlerin oyu yüzde 2’ dir.” diyerek aklı sıra Türk Milliyetçiliğini ve Türk Milliyetçilerini aşağılamaya çalışan, onları hakir görme gafletinde bulunan, bugün başımıza Türk Milliyetçisi kesilen de hafızam beni yanıltmıyordur, bu hazretti. Ve bu hazret güya milli iradeye sahip çıkacakları mitinglerde pişkin pişkin parayla satın aldığı üç beş itle üç hilalli bayrağı açtırıyor. Demek istediği aslında şu; bakın milliyetçi kardeşlerim siz bu ülkenin karıştığı şu günlerde benim yanımdaydınız bende -sözdesizin yanınızda olacağım. Bakın bayrağınız benim mitingimde dalgalanıyor. Kandıracağını zannediyor aklı sıra bizleri. Sen o kadar lafı et sonra bir bayrak aç her şey bitsin. Bu dönüşüme değişme değil “U” dönüşü mü desek, çark yapma mı desek, rüzgâr ne yönden esiyorsa o yöne dönme mi desek bilmem ki. Kendileri de bir zamanlar “değiştik” demişlerdi; ama ben değişmiş olabileceklerine inanmıyorum. Onların bu günübirlik ifade değişiklikleri bana ateşi yükselen hastaların sayıklamasını andırıyor. Evet, hastanın ateşi çok yükselmiştir. Bu da hasta için

hayra alamet değildir inşallah. Onların değişmesi mümkün görünmüyor. Çünkü bir söz var: “Yanlış fikirler, çürük çivilere benzer, onları söküp atmak zordur.” Dolaysıyla bu zihniyetteki insanların bu yanlışlarından kolay kolay vazgeçeceklerini bu yüzden sanmıyorum. Peki, öyleyse kendilerini “değişmiş” gibi göstermek istemelerinin sebebi ne olabilir? Bunu tahmin etmek için arif olmaya ya da kâhin olmaya gerek yok. Bu zihniyet iktidara gelinceye kadar cemiyetin hakikatlerinden bihaberdi. İktidara geldiler, ülkeyi beyinlerine kusulan fikirlerle idare etmeye çalıştılar. Her yaşanılan hadiseden sonra, o ana kadar farkına varmadıkları bir hakikatle yüzleştiler. Karşılaştıkları her hakikat, işin zannettikleri gibi olmadığı gerçeğini yüzlerine haykırdı. Şu anda uykudan uyanmak üzereler. Peki, hata yaptıklarını anlayınca yaptıklarına pişman mı olacaklar? Elbette ki hayır. Şu anda günü kurtarmaya çalışıyorlar. Bugünlerde “Türk Milliyetçiliği” yükselen değer olmuş ya, ona oynuyorlar! Hâlbuki Türk Milliyetçiliği, Türklerin tarih sahnesine çıktıkları andan beri vardır, var olacaktır ve hiçbir zaman da değer kaybetmediği gibi, kaybetmeyecektir de. Hâlbuki biz başkaları gibi değiliz. Sözümüz sözdür, özümüz doğrudur. Dün Türk’üz dedik, bugün Türk’üz diyoruz, yarın da sorduklarında Türk’üz diyeceğiz. Türk olduğumuz için, sözümüzün eri olduğumuz için gururluyuz. Saygılarımla..


ÖLÜRSE TEN ÖLÜR, CANLAR ÖLESİ DEGİL ÜÇ HİLÂLİN KAHRAMANLARI; Yaşar ÖZCİVLEZ Pazar günü idi. Eve bir genç geldi. Elinde benim adresim ve bir mektup. Tosyalı olduğunu söyledi. Bizim hemşeriler, İstanbul’a okumak üzere gelen Yaşar’a benim adresimi vermişler, ilgilenmem için mektup yazmışlardı. Orta boylu, pehlivan yapılı biriydi Yaşar. Çabuk çabuk konuşur, sanki acelesi varmış gibi, bir sözünü bitirmeden hemen bir diğerine geçerdi. Babası o çok küçükken vefat etmişti. Bir anası vardı onun bunun işine giderek geçinen.Yaşar onun son ve tek ümidi idi… Ortaokulu ve liseyi zorluklar içinde okumuştu Tosya’da. Ortaokul bitince çalışmak zorunda kalmış, at arabacılığı yapmış, liseye bir yıl sonra başlayabilmişti. Liseden sonra da bir yıl beklemişti bu yüzden. Pek elinden tutan olmamıştı. Çok kimseye kırgın ve küskündü. Fakat bunu gizlemeğe çalışır, lâf açılınca “boş ver ağabey, işin sonuna bak” derdi. İstanbul’a geldiği yıl üniversite sınavına girdi. Fakat kazanamadı. Ben, memlekete dön diye ısrar ettim. Fakat o, muhakkak bir yere gireceğim diye diretti. O yıl, bir taraftan bir garaj sahibinin yanında çalıştı, bir yandan da milliyetçi bir dostumun dershanesinde üniversiteye giriş kurslarına devam etti. Dershane sahibi arkadaş ondan para almıyor, ayrıca bir burs niteliğinde bir miktar para veriyordu.Yaşar memnundu hayatından. Garaj sahibi bir de oda vermişti yatıp kalkması için. Karşılığında onun ortaokula giden oğluna ders veriyordu Yaşar. Bir yıl sonraki üniversite giriş sınavında Yaşar çok yüksek bir puan aldı ve İstanbul Teknik Üniversitesine girdi. Bu onun için yeni bir dönemin başlangıcı idi. Tosya’ya birkaç günlüğüne gitti, annesine haber verdi ve döndü. Üniversite öğrencisi olmuştu artık. Ders çalışması gerekiyordu. Bu bakımdan garajda çalışması imkânsızdı. Ne sigarası vardı, ne de gereksiz masrafı. Ama, ah aç karnına durulmuyordu ki… Önce Kabataş lisesinde, sonra Fatih kolejinde etüt ağabeyliği yaptı. Buralardan para vermiyorlardı. Fakat iki öğün yemek yiyor ve geceleri okulda yatabiliyordu. Bu arada milliyetçiliğini aksiyon haline getirmişti. Çevresine kümelenen genç beyinlere bildiklerini o saf ve içten, aceleci konuşmasıyla aktarıp duruyordu. Bu gençleri sık sık bana getirir ve tanıştırırdı. Övündüğünü sezinlerdim onlarla. Ben kendisini teşvik edince bir başka olur, kızarır “görevimiz ağabey” derdi. Bu tür faaliyetlerinden dolayı iki okulun da etüt ağabeyliğinde de fazla duramadı. Bir ara Galatasaray lisesinde de aynı görevi yaptı. Orada yetiştirdiği bazı gençler, şimdi bizim övündüklerimizdendirler.


Yaşar bütün bu sıkıntılar altında üç yıl hiç sınıfta kalmadan devam etti okuluna. Son yılında asistan olmayı koymuştu kafasına. Üniversite öğretim üyelerine kızıyor, onların yerine geçerse çok şeyi düzeltebileceğini söylüyordu. Pek çok arkadaşını da bu yola sokmağa çabalıyordu. Bütün sıkıntısına rağmen, ne kadar ısrar edersem, durumunu söylemezdi. Başkalarından öğrenir çağırır, ısrar ederdim. O kızarır “boş ver ağabey, her şey geçer” derdi. Göğsünde bozkurt amblemli bir gömleği vardı. Son senesinde hep onunla görüyordum. Hemen her gün yanıma gelir, hatır sorar, kalkar giderdi. Eve gelmesini söylediğim zaman “sıkılıyorum“ derdi. Bayram günleri gelir, uzun uzun geçirdiği günleri anlatır, geleceğin hayallerini kurar, mühendis olunca annesini yanına alacağını söylerdi. Son bayramda gene o bozkurtlu gömlekle geldi. Bir başka gömleği olmadığına yorumladım ben bunu. O yıl Teknik Üniversitesinde komünist bölücüler iyice azıtmışlar, milliyetçileri okula almamağa, gelenleri dövmeğe başlamışlardı. Yaşar şimdi militan bir gençti. Gözünü budaktan sakınmıyor, belâdan kaçmıyordu. Bazı arkadaşlarını pasiflikle suçluyor, gelip onları bana şikâyet ediyordu. Bir gün arkadaşları, onun çok büyük bir tehlike geçirdiğini haber verdiler bana. Kendisini çağırttım ve bir babanın oğluna söyleyeceklerinden çok daha ağır şeyler söyledim kendisine. Karşımızdakilerin basit teröristler değil, kızıl ordunun militanları olduğunu anlattım. Beni sessizce dinledi. Ona, gereksiz ve arkadaşlarıyla müşterek olmayan tehlikelere girmemesini, annesinin tek umudu olduğunu söyledim. “Peki ağabey, bir daha dikkat ederdim” dedi. Ülkücülerin, Çanakkale’de yaptıkları yürüyüşte, judo kıyafeti giymiş ve en önde yürüyordu. Ben de yürüyüşün filmini çekiyordum. O sık sık önüme geliyor, “Ağabey, beni çektin mi” diyordu. Neşeli ve fütursuzdu. Beraberindeki gençliği gördükçe dünya onun oluyordu sanki. Sanki milliyetçi hareket iktidar olmuş, sanki onun şenlikleri yapılıyordu. Yaşar’ı vurulmadan bir gün önce gördüm. Dükkâna geldi, telaşlı bir şekilde vedalaşarak, bazı arkadaşlarıyla acele acele gitti. Giderken bir suçluluk ifadesi gördüm yüzünde. Belli ki benim sözlerimi dinlemiyordu. Bir sızı duydum içimde. Bir an, sözü dinlenmeyen bir ağabeyin bencilce bir duygusu sanmıştım. Meğer başka imiş. Ertesi gün bizim Mehmet Sayın getirdi haberi. Önce inanamadım. Bana “vurulmuş” dedi. Sabaha kadar bütün arkadaşları başında bekledi ve kan verdi. Fakat olmadı, kurtulamadı gitti Yaşar. Okulun koridorunda pusu kurmuş kürtçü-komünistler. Onu görünce yaylım ateşi açmışlar. Haber bu kadar. Yusuf İmamoğlu’nu yazarken, vurulduğu zaman cebinden otuz beş kuruş çıktığını belirtmeyi unutmuşum.Yusuf,Yaşar’dan daha zenginmiş. Çünkü Yaşar’ın cebinden o da çıkmadı…

Ahmet B. Karabacak


B

aşbuğum,

Yokluğunuzun 16. sene-i devriyesinde dolmayacak olan eksikliğinizi bir kez daha hissediyor; sizi rahmetle, dualarla yâd ediyoruz. Sizin sağlığınızda memleketimizde gelişmekte olan üzücü hadiseler bugünlerde meyvelerini vermiştir. Reşit Paşa’nın memleketimizin başına bela ederek yazdığı Tanzimat Fermanı’ndan gerekli ders çıkarılamamış olduğu için tarihin değil tarihi hataların tekerrürünün yaşandığını endişeyle izlemekteyiz. Tanzimat Fermanı’nda eski kaideler yıkılarak Cevdet Paşa’nın da belirttiği gibi devletin kurucu felsefesine halel gelmişti ve ardından da Islahat Fermanı ve Paris Antlaşması’yla Koskoca Devlet-i Aliyye basiretsiz devlet ricalimizin kendi elleriyle (Sultan Aziz ve Sultan Hamid müstesna) yıkılıp gitmiştir. Tarihi hatalar tekerrür etmekte, 1839’dan gerekli ders çıkarılamadığı ve bu gidişle de çıkarılamayacağı için Türk Devleti’nin kurucu felsefesine yine halel getirilmekte ve maalesef biz Türk Milliyetçileri de endişe ve kaygıyla bunları izlemekten başka hiçbir şey yapamamaktayız. Ancak biliyoruz ki devlet ve millet bundan telafisi mümkün olamayan zararlar görecektir. Sizin sağlığınızda buyurduğunuz bütün hassasiyetler hassasiyetimiz olmakla birlikte sadece bizlerin hassasiyetidir. Maalesef sizin 1944 ve 1980’de olduğunuz gibi, biz yine bir avuç adamız, ancak inanmış bir avuç adamız! Biliyoruz ki Türk Milleti’ne gerekli telkinleri yaptığımızda yanımızda duracak ve kendi dağlar gibi yığdığı kemiklerine, nehirler gibi akıttığı kanlarına sahip çıkacaktır. Bizler tıpkı sizin gibi Türk Milleti’nin insanlığın babası olduğuna inanıyoruz. Türk Milleti’nin liderliğindeki dünya iktidarı mutluluk ve huzur için tek geçerli yoldur. Tarihe baktığımızda dünya ne zaman huzur ve barış içinde ise bu Türk Milleti’nin dünyayı yönettiği zamanlara denk gelmiştir ve bu tesadüf değildir. Bizler bütün insanlığı Allah’ın bize emaneti olarak görmekte ve onu koruyup kollamamız gerektiğini Yüce Atalarımızdan ve sizden öğrenmiş bulunmaktayız. Avrupa’nın ücra köşelerindeki yetim çocuklardan tutun da Avustralya’daki Aborjinlere kadar tüm insanlar Türklerin himayesinde mutlu olabilirler. Türklüğün himayesine girmemiş hiçbir millet maalesef henüz mutluluğu tadamamıştır. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Türkistan’ın iç kısımları sadece bizim yani “Kutlu Millet”in iktidarıyla huzura kavuşmuş ve bizden

başka hiçbir millet buralara huzuru getirememiştir. Bu sebepten ötürü yokluğunuzun sene-i devriyesinde böyle bir millete mensup olmakla bir kez daha gurur duyuyor ve bunun sorumluluklarını da ivazsız-garazsız omuzlarıma yükleniyorum. Maalesef harici düşmanlarımız çalıştığı gibi dâhili düşmanlarımız da boş durmamakta ve Türk Milliyetçiliği kendi içimizdekiler tarafından adeta “bertaraf” edilmektedir. Memleketimizin hali perişan olduğu gibi maalesef onu yüceltmekle yükümlü olanların, sizin yolunuzda yürüdüğünü iddia edenlerin fikri olan Türk Milliyetçiliği de perişan bir haldedir. Gerçekleşen olayları gördükçe bunları görmeden vefat ettiğiniz için sevindiğim dahi oluyor. Çünkü bunca emek karşılığında bu rezilliklerin olması sizi ziyadesiyle kahrederdi. Lakin kader size bahşetmiş olduğu bu saadeti bizden esirgemiştir. Biz bu soysuzluğa rağmen ülkücü olarak varlığımızı sürdürmekte ve içimizdeki şeytanlara karşı da mücadele vermekteyiz. Siz 1980’den sonra Mevki Hastanesi’nde tutuklu ve hasta yatarken ‘Bundan sonra Türkeş’le de olmaz Türkeş’siz de olmaz.’ diyenler bugün de bizi ülkücü camiadan ihraç etmeye çalışma soysuzluğunu göstermektedirler. Tıpkı Gazi Paşa Milli Mücadele’yi kazandığında onu Türk vatandaşlığından çıkarmaya çalıştıkları gibi size de benzer bir akıbeti ancak kanı ve cinsi bozuk soysuzlar uygun görmüştürler. Biz sizin ve şanlı atalarımızın izinden giden yegâne hareketiz, dünyayı yönetme iddiasındayız ve tıpkı sizin gibi, kanı ve cinsi bozuk soysuzların başına belayız. İnşallah-ü Teâlâ bu emellerimize ulaşacak ve Türklüğü yeniden dünya iktidarı yapacağız. Büyük Reisim, Biliyorum ki siz şimdi Bedir’in, Uhud’un, Hendek’in, Pasinler’in, Malazgirt’in, Miryokefalon’un, Mohaç’ın, Kanije’nin, Varna’nın, Mercidadık’ın, Ridaniye’nin, Zigetvar’ın, Kırım’ın, Belgrad’ın, Budin’in, Çanakkale’nin, Sakarya’nın, Dumlupınar’ın, Kıbrıs’ın vesair şehitleriyle bir bahçedesiniz. Biz şu cihanda sizden sonraki başbuğumuzu beklemekte ve onun yolumuzu aydınlatması arzusundayız. Bizler şanlı atalarımıza layık olamamış bir nesiliz amma biliyoruz ki bizim dedelerimiz ahiretten bile himmet ederler, inşallah şefaat kılarlar bu torunlarına.. (03/04/2013 Silopi Öğretmenevi)


“Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!” Gazi Paşa

İ

tilaf devletlerinin kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşmalardan olan Sykes-Picot antlaşması ile Hatay ve çevresi Fransızlara verilecekti. Fakat Rusya’nın savaştan çekilmesi ile açığa çıkan anlaşma yürürlüğe girmemiştir. İtilaf devletleri Mondros’tan sonra planlarını gerçekleştirmeye çalışacaklardır.

Tayfur Sökmen, İnayet Mürsel, Abdülgani Türkmen, Abdurrahman Melek gibi isimler Hatay’ın anavatana katılmasında başrol isimlerdir. Onlar ve Hatay bağımsızlığını isteyen halk Atatürk’ün politikasına uygun olarak hareket etmişler ve sonuca ulaşılmasında çok önemli katkı sağlamışlardır.

Hatay Birinci Dünya savaşı sonrasında Fransa’nın işgali altına girmiştir. Anadolu’da işgallere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayıp gelişen Milli Mücadele içinde Hatay Güney Cephesi içinde yer aldı. Böylece bölgede Kuva-i Milliye kuvvetleri Fransızlara karşı büyük bir mücadele vermişlerdir. Ancak Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Hatay , Türk çoğunluğuna sahip olmasına rağmen 1921 Ankara Anlaşmasıyla Fransa’ya bırakılmıştır.

Hatay sorunu Atatürk dönemi Türkiye Cumhuriyetinin yaşadığı dış politika ile ilgili olayların en çetinidir. Her ne kadar Atatürk bu mutlu olayı görememiş olsa da onun izlediği milli politikalar sayesinde ‘Kırk Asırlık Türk Yurdu’ düşman elinde bırakılmamıştır.

Fransa’nın Suriye dolayısıyla Hatay’da oluşturmuş olduğu manda yönetimine son vermesi kararından sonra Türkiye, Hatay meselesini ustaca gündeme taşımıştır. Atatürk Montreaux Boğazlar sözleşmesinin imzalandığı gün, hedefin Hatay sorununun çözülmesi olduğunu yakın arkadaşlarına ifade etmiştir.Ve bu konu TBMM’de dile getirilerek gündemin oluşturulmasını sağlamış, iç ve dış kamuoyunda gündem konusu haline getirilmiş ve tartışılmaya başlanmıştır. Hatay’da, Fransa Türklere karşı diğer etnik vatandaşları kışkırtmış, seçmen listelerine müdahale etmiş fakat bu tür oyunlardan yılmayan Türk Milleti bağımsızlık için elinden gelen özveriyi göstermiştir. Fransa, Hatay’da direnişlerle artık mücadele edememeye başlamıştır. Dünyanın o dönemdeki savaş şartlarından dolayı Türkiye’yi yanına çekmek için Türklerin istekleri doğrultusunda hareket edecektir ve iç işlerinde bağımsız bir devlet olmalarına izin verecektir. Fakat Suriye Hatay’ın bağımsızlığını tanımamış ve Türk Hükümeti ile anlaşıp toprak talep etmek istedi ise de bunda başarılı olamamıştır. Bağımsızlıkla birlikte Hatay Devleti Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen, Meclis Reisi Abdülgani Türkmen, Başbakan Abdurrahman Melek olmuştur.

Türkiye Boğazlar meselesinde kazandığı uluslar arası hukuk yoluyla hak arama ve elde etme tecrübesini Hatay konusunda da çok iyi değerlendirmiş. Önce Hatay’a bağımsızlık verilmesi sonrada Türkiye’ye katılışı şeklinde iki aşamalı olarak bu sorunun çözümüne gidilmiştir. 30 Haziran 1939 da Hatay Meclisi Abdülgani Türkmen reisliğinde fevkalade bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda otuzdan fazla imza ile şu karar verilmiştir: “Türk camiasının ayrılmaz bir parçası olan Hatay’ın anavatana kavuştuğunun bir kararla tespitini teklif ederiz.”(Cumhuriyet Gazetesi, 23 Haziran 1939,No,5428.s1 Nergis Savcı,Yüksek Lisans Tezi; Hatay Cumhuriyeti: Kuruluşu ve Anavatana Katılışı,s.71) Bu kararla Hatay Meclisi Anavatana katılma kararı vermiş ve Hatay Cumhuriyetine son vermiştir. Hatay Cumhuriyetinin ilk ve son Başbakanı Abdurrahman Melek ;“Biz susalım, tarih konuşsun.” diyerek son sözünü söylemiş, Hatay Devleti, tarihe 17. Türk Devleti olarak geçmiş ve 30 Haziran 1939 saat 17.45’te sona ermiştir. KAYNAKLAR - Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu için Harcanan Çabalar - Ahmet Eyicil, Siyasi Tarih - Abdurrahman Melek, Hatay Nasıl Kurtuldu? - Hamit Pehlivanlı, Türk Dış Politikasında Hatay


B

ir insana iyi niyet ifadesi olarak “Allah sana sağlık, sıhhat ve uzun ömür nasip etsin’’ demek “dünyadaki bütün insanlar ölsün bir tek sen sağlıkla, sıhhatle ve uzun bir ömürle yaşa” demektir çıkarımı ne kadar zekice(!) ise bizim “Türk Irkı Sağolsun” temennimizden de “dünyadaki diğer tüm ırklar yok olsun, yeryüzünde sadece Türkler var olsun” anlamını çıkarmak da bir o kadar zekicedir(!). Bir kişiye sorulan “anneni çok sever misin?” sorusuna eğer evet cevabı verirse -ki öyle olması makbuldür- o zaman kendisini derhal suçlayabilirsiniz(!) “sen dünyadaki diğer anneleri nasıl sevmezsin” diye. Sormakta fayda var; hangi ruh sağlığı yerinde insan sevdiğini kaybetmek ister veya hangi aklıselim kişi kendisinin de bir ferdi olduğu ailesinin varlığını değil yokluğunu ister? Kendisine sorulduğunda bu sorulara “kimse istemez tabii ki!” cevabını verecek kadar akıl ve vicdan sahibi(!) oldukları halde mevzu bahis bizim “Türk Irkı (hep) Sağ olsun (var olsun)” temennimiz olunca bizi vicdansızca eleştirmekten de eksik kalmayan o kişilere ikinci sual olarak “peki sen Türk müsün?” diye sorulduğunda göğüslerini gererek “Türküm tabii ki” dedikleri o an; ya bilmezlikle bilmişlik arasındaki o ince perdenin kalkıverdiği andır ya da maskenin altındaki gerçek yüzün göründüğü andır. Bu iki insan tipinin diğerine nazaran daha tehlikeli olanları ise ikinci türdeki Türklerdir; maskeli Türkler(!)… Osmanlı Cihan Devleti’ni adı Türk, sözü Türk, yüzü Türk ama özü Türk düşmanı olan sabetayistlerin (gizli Yahudilerin) ve millet-i sadıkanın(!) içten içe nasıl yıktığını bilen kişiler olarak bir şeyin farkındayız. Nasıl ki zamanında o çaşıtlar Türk’ün “Türk’üm” diyen yani maskeli düşmanlarıydılar, işte bugün de onların torunları veya yardakçıları; evvela şanlı geçmişimizi yani dünümüzü tarihten dinledikçe, mevcudiyetimizi yani bugünümüzü bizzat gözleriyle gördükçe öfke nöbetleri geçiren ve nihayet kutlu geleceğimizi yani yarınlarımızı düşündükçe de kuduran, kazanacağımız daha nice şanlı zaferlerin uyanıkken bile kâbuslarını gören, dedelerinin izinde yürüyen mevcut Türk düşmanlarıdır. Bu tehlikenin ve bu adi emellerin farkında olan; onların, tarihinden çıkarması gereken bütün dersleri çıkardığı için yeni tekerrürlere karşı her an teyakkuz halinde

olan biz Türkçülere karşı böylesine kin dolu olmalarını ve bu kinden dolayı sergiledikleri o saldırgan tutumun sebeplerini anlamak bizim açımızdan hiç zor değildir. Kutlu bir yolda, özlediği şan ve şeref dolu 4 bin yıllık geçmişini yeni şan ve şereflerle dolu daha nice asırlara taşıma kararlılığıyla; şanlı ecdadını kendisine rehber bilerek onlara layık evlat olma ülküsü ve azmiyle yürüyen biz Türkçü gençlere Türk düşmanlarının ettikleri ağız dolusu hakaret ve uygunsuz bütün ithamlar içlerindeki o kinin bir kuduz köpeğin salyaları misali ağızlarından köpük köpük saçılışından başka ne olabilir? Bizim Türkçülük anlayışımızı manasını dahi bilmedikleri ideolojilerle bir tutarak, yani İtalyan diktatör Benito Mussoli’nin İtalyan milliyetçiliği/ırkçılığı demek olan Faşizm’i ve Alman diktatör Adolf Hitler’in Alman milliyetçiliği/ırkçılığı demek olan Nazizm’i1 ile aynı kefeye koyarak Türkçülük anlayışımızı yargılamaya kalkışanlar ya Türk Milleti ile uzaktan-yakından hiçbir maddi-manevi bağı ve muhabbeti olmayan; Türk’e düşmanlıktan başka bir his beslememiş olan bu iki milletin, bir müddet devlet reisliğini yapmış bu insan kasaplarının sadece diktatörlükleri boyunca etkili olan, giderken de kendileriyle mezara götürdükleri yani ölümleriyle birlikte tarihin dikta rejimleri aile kabristanlığına gömülen ideolojilerinden bihaber birkaç cahil kişidir veya bizim Türkçülük anlayışımızın bu eli kanlı ideolojilerle hiçbir alakasının olmadığını pekâlâ bildiği halde Türklük dolayısıyla da Türkçülük düşmanı oldukları için iftira atan çaşıtlardır. Zira ismi ister Faşizm ister Nazizm ister başka bir –izm olsun, tüm bu ideolojilerin ortak birçok yönü vardır ki tüm bu ortak yönleri bizim Türkçülüğümüzle kesinlikle bağdaş(a)maz. Mesela Faşizm ve Nazizm’de kendi ırkından olmayan istisnasız her ırka hatta özellikle Nazizm’deki gibi kendi ırkından olmasına rağmen sırf hasta, özürlü, sakat veya ihtiyar olduğu için kendi ırkdaşlarına bile duyulan bir kin vardır. Bizzat Hitler’in emriyle kurulan sterilizasyon merkezlerince uygulanan Öjeni2 yani insan ırkının ıslahı yöntemi ile Almanya’da yaşayan hasta, özürlü, sakat ve ihtiyar binlerce insan - sözde ari Alman ırkı için önce kusurlu insanların yok edilmesi gerektiği düşüncesiyle – imha edilmiş; böylesine vahşi ve sapkın bir emel


uğruna binlerce masumun canına kıyılmıştır. Mussolini ise 2 Ekim 1935’te hiçbir mantıklı gerekçesi olmadığı halde Etiyopya’ya savaş ilanı bile etmeden taarruz başlatmış; tam teçhizatlı İtalyan ordusuna ilkel silahlarıyla karşı koyamayacağından dolayı bu sebepsiz savaşı her hâlükârda kaybedecek olan binlerce suçsuz insanı kurşunlarla ve bombalarla katletmiş, bu da yetmiyormuş gibi bir de zehirli hardal gazını sivil yerleşim alanları üzerinde kullanarak büyük bir toplu katliama imza atmıştır. Bunlar gibi verilebilecek daha nice örnekler gösteriyor ki; Faşizm ve Nazizm sapık fikirlerden doğan, şahsi emel ve hırslarla beslenen, güçlendikçe de biyolojik vahşete bile dönüşmeye bu denli müsait olan çok vahşi ideolojilerdir. Şimdi, FaşizmNazizm-Türkçülük kıyası yaparak Türkçülüğü biyolojik Irkçılığa denk gören o kişilere soruyoruz. “Bütün hasta, özürlü veya ihtiyar Türkleri öldürmek lazımdır” ya da “bütün zenciler ikinci sınıf insandır, katledilmelidir” gibi bir fikri savunan bir Türkçü fikir adamı veya siyasetçi olmuş mudur? Olmuş ise bu fikrini nerede, hangi kitap, mecmua veya yazısında belirtmiştir? Bu zalimlikleri gibi daha birçok benzerliğin haricinde bu iki ideolojinin ortak bir noktası daha vardır ki bu y��nleri de bizim Türkçülük anlayışımız ile kesinlikle örtüşmemektedir. Şöyle ki; her iki diktatör de asker kökenli olup darbeci zihniyete sahiptiler. Devlet yönetimini asayişi bozma tehdidi ile ele geçirmişlerdir. İki diktatör de görünüşte siyasi ama aslında demokratik anlayıştan çok uzak olan partilerini3 ilk olarak kanlı veya kansız bir devrim pahasına, zorbalıkla iktidara gelmek için; iktidarı ele geçirdikten sonra ise şahsi hırs ve emellerini uygulamaya koymak için bir araç olarak kullanmıştır. Mussolini 1922 yılı Ekim ayında İtalya’nın Napoli şehrinden başkent Roma’ya beraberindeki 26.000 faşistle yürüyerek İtalya kralı III. Vittorio Emanuele’ye gözdağı vermiş ve olası bir iç savaşı engellemek isteyen kralını, bu yürüyüşten çok kısa bir süre sonra, kendisini başbakanlığa atamak zorunda bırakmıştır. Hitler de kalkıştığı birinci ihtilal girişiminden ötürü tutuklanmış, 5 yıl ceza almasına rağmen yaklaşık 1 yıl süren bir mahkûmiyetten sonra tahliye edilmiştir. Bu başarısız darbe girişimden sonraki yıllarda gittikçe güçlenen ve Mussolini gibi ülke içinde

ciddi bir tehdit unsuru haline gelen Hitler de olası bir iç çatışmanın önüne geçmek isteyen Almanya Cumhurbaşkanı Paul Von Hindenburg tarafından hükümet kurma vazifesiyle başbakan olarak atanmıştır. Her iki diktatör de oy çokluğuyla iktidara gelemeyen partilerini darbe, zorbalık veya tehditle iktidar etmiş, ipleri tamamen ele geçirdikten sonra ise siyasal sistemi insanlarının değil kendilerinin istekleri doğrultusunda değiştirmiş ve kullanmışlardır. Eleştirmenin, sorgulamanın, itiraz etmenin, hele hele karşı gelmenin hiç bir şekilde mümkün olmadığı, bunların yapılması halinde bir demir yumruğun başları ezdiği bir demokrasi(!) örneği sergilemişlerdir. Başbakanlık makamını ele aldıktan sonraki süreçte devletlerini devlet başkanı sıfatıyla yönetmişlerdir. Hatta her ikisi de bütün diktatörlerin olmazsa olmazı olan “Lider, Önder” anlamında takma isimler kullanmıştır.4 Bu ideolojiler bu özellikleriyle de bizim Türkçülük anlayışımızla katiyen uyuşamaz. Zira biz mevcut rejimin kanlı veya kansız bir devrimle ele geçirilip bir diktatörlüğe dönüşmesine razı olmayacağımız gibi böyle bir değişimin en büyük engelleyicileri olduğumuzu da her ortamda büyük bir gurur ile söylemekteyiz. Devrimci veya diktacı bir zihniyete sahip olduktan sonra - politik görüşü ne olursa olsun - herhangi bir ideolojik akımın asayişe ve milletimizin huzuruna yönelik muhtemel bütün tehditlerine karşı - Mussolini İtalya’sının ve Hitler Almanya’sının yaşadığı acı tecrübeleri bilerek – tedbirli ve temkinli olmaktır Türkçülük. İşte bu sebeple, bir ferdi olmaktan sonsuz mutluluk ve gurur duyduğumuz Türk Milletinin gerek huzurunun gerek bekasının teminatı olarak gördüğümüz Türkçülük görüşümüz bu ve bunlar gibi bütün dikta rejimlerinden her anlamda fersah fersah uzaktır. Gök bilgemiz Hüseyin Nihâl ATSIZ Ata’nın “Türkiye’de komünistler vardır. Gizli bir komünist partisi de 1920’den beri daima mevcut olmuştur. Fakat Türkiye’de faşist olmadığı gibi açık veya gizli bir faşist partisi de yoktur.” 5 sözleriyle yıllar önce ortaya koyduğu bu tespit hala geçerli olmakla birlikte, bugün bile 1 Mayıs günleri ve Türk’ün milli bayramı olan Nevruz bayramları başta olmak üzere her fırsatta asayişi ve toplum huzurunu bozmayı marifet sayan Komünist / Terörist züppeler ile faşizm veya anarşizm uğruna asayişe ve iç huzura kast eden züppeler arasında


bize göre hiçbir fark yoktur. Türk’ün huzurunu bozduktan sonra Komünist, Terörist, Faşist, Anarşist herkes bizim gözümüzde birdir; beraberdir. Onlar bizden biz onlardan Tanrı Dağları ile Etna Yanardağı arasındaki mesafe kadar uzağız... Bizim Türkçülük anlayışımız, değişen dünya şartlarında bazı beyaz tenli insanların, siyah tenli insanları ikinci sınıf görmek gibi bir gaflet neticesinde, siyahi insanlara yönelik yaptığı hakaretlerle, onların maymun olduğunu ima ederek çıkardıkları sesler ve taklitlerle özdeşleşmeye başlayan ve genelde futbol müsabakalarında siyahi futbolcuların maruz kaldığı renk ırkçılığı ile ne kadar mesafededir? Hüseyin Nihâl ATSIZ, TürkçülükTurancılık davasında yaptığı savunmada Irk kavramını şöyle tanımlamıştı. “Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. Arapça olan bu kelimenin Türkçesi Doğu Türklerinde “uruk”, Batı Türklerinde “soy”dur. “Soy” dilimizde asalet ifade eder. “Soylu” demek asil, necip demektir. “Soysuz” bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması “soysuzlaşma”dır. Demek ki soyun varlığı ve iyi mânâ ifade etmesi, milletin şuurundan tahteşşuuruna kadar yahut tahteşşuurundan6 şuuruna kadar geçmiş ve dilde temellenmiştir. Nitekim soy ve ırk hayvanların bile asillerinde, değerlilerinde aranır, yarış atlarında olduğu gibi.” Atsız Ata’nın bu ırk tanımının temelini oluşturduğu Türkçülük anlayışımız, ırklar arası veya renkler arası üstünlük/alçaklık mukayesesi demek olan evrensel ırkçılıktan, Rasizm’ den çok uzaktır. İnsan ırkları arası herhangi bir mukayeseden ve bu mukayesenin kaçınılmaz sonucu olan çatışmadan uzak olan, sadece Türk Irkı dairesinde olup bu dairenin dışına asla taşmayan Türkçülük anlayışımız kendi içine kapalı bir ırkçılık anlayışıdır.Türk olmakla herhangi bir diğer milletten olmayı kıyaslamak gibi ya da siyah veya beyaz tenli, çekik veya renkli gözlü, yuvarlak veya geniş yüzlü insanlarla kıyaslamak gibi çatışma doğurması kaçınılmaz olan tüm bu mukayeseler Türkçülüğümüze dâhil değildir. Zira yaşanan coğrafyanın insanların ten ve

saç rengine, göz rengi ve yapısına ve diğer bütün fizyolojik özelliklerine doğrudan etki ettiği bilimsel olarak ispatlanmış iken, geniş Turan coğrafyasında birbirinden çok uzak ellerde yaşayan iki Türk’ün sima olarak birbirine benzememesi de doğal bir fiziki sonuçtur. Geniş yüzlü çekik gözlü bir Kırgız, bir Kazak balası ne kadar Türk ise esmer tenli çakır gözlü bir yağız Anadolu delikanlısı da, beyaz tenli renkli gözlü bir Gagavuz güzeli de o kadar Türk’tür. Türkçülük işte bu sebepten ötürü herhangi bir mukayeseyi ihtiva edemez. Örneğin, tarihte Afrika kıtasına göç etmiş bir Türk boyu olsa idi, baskın Afrika ikliminin etkisiyle o Türk boyu şimdiye çoktan siyahi bir topluluk halini almış olurdu. Öyle bir durumda da o siyah Türkler yine bizim öz be öz kardeşimiz olacaklar ve Türklük dairesinde yer aldıkları gibi Türkçülük anlayışımızın da kapsama alanına gireceklerdi çünkü sık sık vurguladığımız gibi bizim Türkçülük anlayışımızın evrensel adı Rasizm olan, mukayeseden kaynaklanan o ırkçılıkla hiçbir alakası yoktur. Ve son olarak bizim görüşümüzü anlamak isteyen şunu da bilmelidir ki; Türklüğün özünü yitirmiş, Türk ahlak anlayışı ve yapısıyla bütün bağlarını koparmış, tabiri caizse kendisine Türk demeye bin şahit gereken bir kişi genetik olarak ne kadar Türk olursa olsun, bizim gözümüzde Türklüğünü yitirmiş bir Türk bozuntusudur. Çünkü Türk’e evvel ahir düşman olan milletlerin nazarında bile Türk denince akla gelen, yiğitlik gibi, dürüstlük gibi, sadakat gibi Türk ile özdeşleşmiş olan bu erdemleri yitirmiş olmak Türklüğü yitirmiş olmak demektir. Yaşadığı coğrafyadan ötürü gözdeki maviliği veya yeşilliği, çekikliği veya kısıklığı; yüzdeki solukluğu veya beyazlığı yitirmek değil, yürekteki Türklük bilinç, sevinç ve övüncünü yitirmek Türklüğü yitirmektir. Bu düşünce ile rahatça diyebiliriz ki; Türkçülük fiziki anlamda Türk olandan ziyade ahlakı, yüreği ve beyni Türk olanların kardeşlik davasıdır. Nasıl ki her ailedeki her bir kardeş birbirine benzemek durumunda değildir ve birbirlerine benzemedikleri


için o kardeşleri kardeşten saymamak hiçbir vicdan ve mantıkla açıklanamaz; işte bütün Türkler arasındaki kardeşliğin adı olan, asırlardır hasretiyle yandığımız bir vuslatın yüreklerimizi mest eden hayaliyle savunduğumuz; yaşadığımız, yaşattığımız Türkçülüğümüz de alternatif, mukayese, üstünlük/ alçaklık, benzerlik/benzeşmezlik gibi gafletlerin değil, kardeşlerin birbirine duyduğu muhabbetin, hasretin veasırlardır arzulanan büyük vuslatın, Turan’ın davasıdır. Biz Türkçülerin Türk Irkı Sağolsun sözümüzü anlayamayanlar veya kasten yanlış anlayanlar başta olmak üzere asılsız itham ve iftiralara inanıp Türkçülüğün gerçek manasını ve içerdiği bu derin Türk sevgisini göremeyenlere veya çok iyi gördüğü halde görmezlikten gelen zevatlara bir kere daha sormak isteriz ki; Tarih boyunca ecdadımıza yönelik herhangi bir art niyeti, kini ve zararı olmamış, örneğin Etiyopyalılara, Malezyalılara, Hindistanlılara ve bunlar gibi diğer kavimlere bile kin duyguları besleyen bir Türkçü olmuş mudur? “Milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk ve milli kini ateşten damgalar gibi kalbimize yazdık.” sözü ile Hüseyin Nihal Atsız bu konudaki görüşlerimizi nerdeyse yarım asır önce fevkalade güzel bir şekilde özetlemiş ve bugün bile bize yöneltilen birçok sorunun cevabını bir kerede vermiştir.

Atsız Bey’in vefatının üzerinden geçen yaklaşık 40 yıla ve bu süre zarfında değişen onca şeye rağmen hâlâ değişmeyen bir şey var ise o da Türk düşmanlığıdır. Dünyada bugün dâhi, şanlı tarihimizi objektiflikten çok uzak olan tarih kitaplarından okuduğu halde Türk’e kinlenen; barbar değil asil, zalim değil merhametli olan şan ve şeref abidesi ecdadımızın, kahpece yapılan talanlarla veya yağmalarla değil erkekçe çıktığı cenk meydanlarında bileğinin hakkıyla kazandığı zaferlerle dünyaya hükmedişini hazmedemeyen, geride kalan asırlara rağmen soğumayan büyük bir nefret ile Türk’ü dünya denen şu tiyatro sahnesinden sonsuza dek indirmeyi ve hiçbir yeni zaferde, muvaffakiyette rol sahibi olamasın diye her fırsatta her türlü fenalığı yapan hâlâ onca millet varken, Türk’e düşmanlıkları gün gibi, güneş gibi aşikâr iken, kendisine karşı güdülen bu bariz düşmanlığı görmezlikten gelen maskeli Türkler(!) bizim bu Türk düşmanı milletlere karşı geliştirdiğimiz haklı refleksi hangi vicdan ve nasıl bir izan ile yargılamaktadırlar?

DİPNOTLAR Evrensel anlamda Milliyetçilik olan Nasyonalizm ile Toplumculuk olan Sosyalizm kelimelerinden üretilmiş kısaltmadır. 2 Eugenics 3 Mussolini’nin partisi; Ulusal Faşist Parti (Partito Nazonale Fascista) Hitler’in partisi; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (National sozialistische Deutsche Arbeiterpartei) 4 Mussoli’nin lakabı; Duce. Hitlerin lakabı; Führer. 5 Hüseyin Nihal Atsız, 5 Nisan 1974. Ötüken Dergisi. Sayı:4. Faşist İsimli makalesinden. 6 Bilinçaltına 1

Yurdumu ve Irkımı seviyorum, bunun içindir ki Türk Irkçısıyım. Türk’ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ıstıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş, hepsi kabul. Türk Irkı Sağ Olsun. Nejdet SANÇAR


T

emmuz ayı içerisinde kutlanacak olan ve ülkemizde birçoğumuzun haberi dahi olmayan Denizcilik ve Kabotaj bayramı vesilesiyle üç tarafı denizlerle kaplı olan ve iki tane önemli suyolu bulunan bu güzide ülkemizde denizciliğe ne kadar önem verildiğini birlikte inceleyelim. Dünya ticaretinin büyük bir bölümü deniz yoluyla yapılmaktadır. Deniz taşımacılığı büyük miktarlardaki yüklerin bir defada bir yerden diğer bir yere nakliye olanağını sağlaması, güvenilir olması, mal kaybının en az seviyede olması ayrıca hava yoluna göre 14, karayoluna göre 7, demiryoluna göre 3,5 kat daha ucuz olmasından dolayı dünyada en çok tercih edilen ulaşım şeklidir. İlgili bakanlık ve resmi kurumların açıkladığı bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndan 2012 yılında 9 bin 27’si tanker olmak üzere 48 bin 329, Çanakkale Boğazı’ndan ise 8 bin 998’i tanker olmak üzere 44 bin 613 gemi geçiş yaptığı bilgisine ulaşılmaktadır. 2012 yılı içerisinde İstanbul Boğazı’nı kullanan gemilerin yüzde 57’si uğraksız, yüzde 43’ü uğraklı, Çanakkale Boğazı’nı kullanan gemilerin ise yaklaşık yüzde 61’si uğraksız, yüzde 39’u da uğraklı geçiş yaparken, boyu 200 metreden büyük gemilerin toplam geçişlere oranı ise yüzde 10,6 oldu. 2012 yılında, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından 18 bin 25 tanker olmak üzere toplam 92 bin 942 gemi geçiş yaptığı bilinmektedir. Böylesi önemli bir su kanalına sahip olmamıza rağmen Denizcilik Bakanlığı olarak resmi bir kuruluş henüz yeni kurulmuştur. Daha önce denizcilik alanında en yetkili kurum müsteşarlık seviyesindeydi. Ülkemizde denizcilik alanında eğitim veren devlet ve özel eğitim kurumları bulunmaktadır. Bu

kurumlar lise ve üniversite seviyesinde olarak, gerek denizde gerekse gemi işletmeciliği alanlarında kara işletmelerinde hizmet edecek yetkili personel yetiştirilmesi konularında eğitim vermektedir. Doğrudan gemilerde çalışacak olan amir konumundaki gemi adamlarıysa okul eğitimlerini tamamlamanın ardından yeterlilik sınavlarıyla görev almakta veya kıdem yükseltmektedirler. Kabotaj Nedir? Kelime anlamı olarak kabotaj, bir devletin kendi limanları arasında deniz ticareti konusunda tanıdığı ayrıcalıklardır. Bu ayrıcalıklardan yalnızca yurttaşlarının yararlanması, devlet ekonomisine önemli katkılar sağlayacağından, devletler yabancı uyruklu gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, kabotaj kanununu 19 Nisan 1926 tarihinde TBMM’de kabul ederek 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe koymuştur. Böylelikle düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle yabancıların deniz ticaretindeki hâkimiyeti son bulmuş, Türk bayraklı gemilere ayrıcalıklar tanınmıştır. Bu yasaya göre, akarsularda, göllerde, Marmara denizi ile boğazlarda, yurdumuzun bütün karasularında ve karasularımız içinde kalan körfez, liman, koy ve benzeri yerlerde,makine,yelken ve kürekle hareket eden araçları bulundurma; bunlarla mal ve yolcu taşıma hakkı Türk yurttaşlarına verilmiştir. Ayrıca; dalgıçlık, kılavuzluk, kaptanlık, çarkçılık, tayfalık ve benzeri mesleklerin Türk yurttaşlarınca yerine getirilebileceği belirtilmiştir. Yabancı gemilerin yalnız Türk limanlarıyla yabancı ülkelerin limanları arasında insan ve yük taşıyabileceği kabul edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’nin 1 Kasım 1926 tarihindeki yasa yılı açılışında yaptığı konuşmada, “Kabotajın, bu yıl içinde özellikle ve tümüyle Türk bayrağına dönüşü gerçekleşmiştir. Bu olayı övünçle


anmak isterim. Bu olay yüzyıllardır süren engellere karşı ulusal iradenin elde edebildiği başarılardandır’’ diyerek konunun önemini vurgulamıştır. Osmanlı Devleti’nin kapitülâsyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı böylelikle sona ermiştir. Kanunu özetleyecek olursak, yabancı bayraklı bir gemi yükünü kesinlikle iki Türk limanı arasında taşıyamaz. Ancak yabancı bir ülkeden aldığı yükü Türkiye’ye getirebilir veya Türkiye’den aldığı bir yükü yabancı bir ülkeye götürebilir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi (20Temmuz 1936)

1936 senesine kadar Boğazların uluslararası idaresi Türkiye için bir tehlike teşkil etmiyordu. Fakat II. Dünya Savaşı arifesinde Avrupa’da birçok siyasi değişiklikler ortaya çıktı. Boğazların herhangi bir tecavüze karşı korunmasını üzerine alan devletlerden İtalya, Habeşistan’a saldırdı. Japonya ise kendiliğinden Milletler Cemiyetinden çekildi. Bütün devletler kendi koruma yöntemlerini geliştirmekte ve yeniden silahlanmaya başlamışlardı. Bu durumu gören Mustafa Kemal Atatürk, Boğazlar meselesini kesin olarak halletmeye karar verdi ve Türk Hükümeti, Milletler Cemiyetine müracaat ederek Lozan Antlaşması’ndaki Boğazlara ait hükümlerin değiştirilmesini resmen istedi. Bunun üzerine İsviçre’de Montrö şehrinde bir konferans toplandı ve 20 Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Japonya ve Sovyetler Birliği arasında imzalanmıştır. Konferansa katılmamış olan İtalya Boğazlar Sözleşmesi’ne sonradan 2 Mayıs 1938’de katılmıştır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin esas maddeleri şunlardır: - Boğazlar kayıtsız şartsız Türk hükümranlığına bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır. - Barış zamanında her devletin ticaret gemileri serbestçe geçebilecek, buna mukabil savaşta ve

barışta asker ve sivil hava kuvvetlerinin geçmesine müsaade edilmeyecektir. - Savaş zamanında eğer Türkiye tarafsız kalmışsa ticaret gemileri geçebilecektir. - Barış zamanında denizaltı gemileri müstesna olmak şartıyla savaş gemileri on beş gün evvel Türkiye Hükümeti’ne haber verecek, gidecekleri yer, isim, tip ve adetleri bildirilecek ve uçak kullanmamak şartıyla Boğazlardan geçebileceklerdir. - Eğer Türkiye savaşa girmişse yalnız tarafsız devletlere mensup ticaret gemileri, düşmana hiçbir surette yardımda bulunmamak şartıyla gündüzün serbestçe geçebileceklerdir. Montrö Sözleşmesi 20 yıl süresince yürürlükte kalacak ve bu sürenin dolmasından 2 yıl önce akdeden taraflardan hiçbirisi sözleşmenin feshini talep etmezse, sözleşme yürürlükte kalmaya devam edecekti. Montrö Sözleşmesi’nin 1956’da süresi dolduğu halde böyle bir fesih talebi hiçbir ülke tarafından yapılmadığı için bu sözleşme hükmünü halen sürdürmektedir. 1936 senesine göre siyasi şartlar baskısını daha sert gösteriyor olmalı ki bu sözleşmenin yerine bizlerin yararına ve Boğazlarda daha söz sahibi olduğumuz yeni bir sözleşme yapılmıyor. Bu sözleşmeye göre şuanda ticari gemiler Türk Boğazlarından Geçmeden 24 saat önceden gerekli raporlamayı Türk resmi mercilerine yaparak uğraklı veya uğraksız olarak Boğazlardan geçmektedir. Bu durum geçiş esnasında ise hiçbir şekilde mecburi kılavuz hizmeti verilmemektedir. Ülkemiz için önemli bir gelir kaynağı olabilecek bu kılavuz ücreti çok cüzi seviyelerdedir. Ülkemiz bu geçişlerden sadece fener ücreti olarak gemilerin tipi ve tonajına göre cüzi ücretler alabilmektedir. Diğer bir bakış açısıyla dünyanın en önemli suyolu olan Türk Boğazları coğrafi yapısı bakımından seyri oldukça zordur. Özellikle tehlikeli madde taşıyan gemileride dikkate alırsak Boğazlarımız her gün büyük tehlikeye


maruz kalmakta ve yukarıda da bahsettiğimiz doğrultuda bu suyolunu en iyi bilen tecrübeli kılavuz kaptan alma mecburiyetleri olmadığından da bu tehlike her an varlığını korumaktadır.

eden bir geminin, Amerikada’ki sualtı tabiat yapısını ülkemize taşıyarak ekolojik sisteme verdiği zararlar incelendiğinde ne denli risk taşıdığı görülecektir.

Çılgın Proje Kanal İstanbul Bilindiği üzere son günlerde çılgın proje olarak adlandırılan ancak araştırıldığında geçmişe dayalı bazı çalışmalarının da mevcut olduğu Kanal İstanbul Projesinin ne kadar çılgınlıkta olduğuna kısa bir göz atalım. Kanal İstanbul projesinde amaç İstanbul Boğazının batısına ikinci bir suyolu açarak İstanbul Boğazında ki gemi trafiğini rahatlatmaktır. Bu proje esnasında açılacak kanal için tam çalışma kesinlik kazanmadı. Kanalın kuzey ve güneyden uğraksız geçiş veya asansör sistemiyle olması konusunda bilim insanları görüşleri sunuyor ve çalışmalar devam ediyor.

Kanal İstanbul İle Montrö Sona mı Erecek? Yukarıda özetle bahsettiğimiz üzere, Montrö antlaşmasının sona erme tarihi çoktan dolmasına rağmen tarafların herhangi bir itirazı olmadığından gerçerliliğini sürdürmektedir. Kanal İstanbul projesinin ilk açıklandığı tarihte bazı sorular aklıma takılmıştı. Dünya’nın çeşitli bölgelerinde örneği olan bu suyollarında Kılavuz Kaptanlık hizmeti zorunlu tutulmaktadır. Elbetteki bu hizmet verilirken önemli meblağlarda hizmet ücretleri alınmaktadır. Peki herhangi bir zorunluluk hizmeti bulunmayan herkese açık İstanbul Boğazı dururken, gemiler neden ücretli hizmet verilen bu kanaldan geçsinler? Bu sorunun tarafımdan erişilen iki cevabı bulunmaktadır; 1)Ya bu kanaldan geçen gemilere Kılavuz Kaptanlık hizmeti ücretsiz verilecek. Böle bir durumda tahmin ediyorum ki devlete çok büyük bir ek masraf doğacaktır. 2)Ya da üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen siyasi bir hamleyle Montrö anlaşması sona erdirilip İstanbul Boğazı gemi trafiğine kapatılacaktır.

Dünya’daki Benzer Kanallar Dünyanın belli nemli yerlerinde buna benzer önemli suyolları bulunmakta. Panama Kanalı, Kanada St. Lawrence nehri ve göller bölgesi, Almanya’da Kuzey Denizini Baltık Denizi’ne bağlayan Kiel Kanalı bunlara önemli birkaç örnektir. Bu kanallarda Gemiler belli yerlerde tek yön belli konumlarda ise çift yönlü olarak kapaklı havuzlara girerek arkalarından kapanan havuz kapağından sonra gideceği yönün su seviyesi ile olan yüksekliğine bağlı olarak havuzdaki suyu tahliye ederek veya havuza su doldurarak alçalıp yükselmesi maksadıyla seyrine devam etmektedir. Diğer bir bakış açısıyla bu kapaklı havuz sistemiyle, değişik bir doğa yapısına sahip olan bir denizden farklı bir doğa yapısına sahip diğer bir denize su karışımı büyük ölçüde önlenerek, bölgelerin ekolojik yapılarıda korunmuş olmaktadır. Son zamanlarda Marmara denizindeki sualtı tabiat yapısı ve sualtı canlılarının değişimlerini ele aldığımızda, örneğin Amerika’dan tanklarına aldığı deniz suyunu Marmara Denizi içerisinde tahliye

Her ne şekilde olursa olsun yapılacak bu proje doğru şekilde yönetildiği takdirde, dünyanın en önemli suyollarına sahip olan ülkemize yeni bir suyolu eklenmesiyle ülke ekonomisine büyük bir katkı sağlayacağı muhakkaktır.Yürürlüğe girişinin 87’inci yılında Denizcilik ve Kabotaj bayramını tebrik eder ve Türk denizciliğinin gelecek senelerde dünya denizcilik sektöründe en üst seviyelere gelmesini umut ederim. KAYNAKLAR

-Genel Kurmay Başkanlığı internet sitesi -Gazete küpürleri


ENVER’E Nasıl olduğunu anlatayım size Kapatın gözlerinizi Açın teninizi bozkır rüzgarının kollarına Kapatın gözlerinizi ve barut koklayın Mitralyözler ejderhalar gibi ateş kusarken Kurşun saçarken mitralyözler Tohum atar gibi toprağa Enver, yiğit Enver, yiğitler yiğidi Enver Yalın kılıç, yekpare kılıç, yalnız kılıç Bağrını şarapnellere açmış Dilinde Allah kelamı Ve yüreğinde bir Anadolu türküsü Enver, yiğitler yiğidi Enver Şimdi unutturulmuş bir vatanın bağrında Elinde çelik bir kılıç Çelik mermiler atan mitralyözlere Yüreğini açarak koşuyordu Ateşe koşuyordu Enver Hürriyet kahramanı, hürriyetine koşuyordu Ve özgürlük narası atsın diye soyunun çocukları Enver bağrını kızıl kurşunlara yardırıyordu. Enver’e hain diyenin dilleri kopsun İnsanlar baharda açan çiçekler gibi Açtıklarında çok güzel Ve sonra dökülüyorlar toprağa birer birer. Herkes ölüyor ama herkes Enver gibi ölemiyor. Herkes bir şeyler yaşıyor, hayaller kuruyor. Ama Enver gibi hayalleyemiyor. Enver sana 90 değil 900 bin Türk kurban olsun Enver sen hayaller kur biz dökeriz kanımızı

Şimdi uyuz köpekler gibi sürünüp ama lokma bulamıyoruz. Ama hayallerimizi çaldılar, Enver sen hayaller kur Biz 900 bin kişi donalım, yanalım, ölelim. Enver’e hain diyenin dilleri kopasıca. Ağlatıyorlar sizi sinema karanlıklarında Son samurayın kahramanlığı ile Ve daha kurumadan gözyaşlarınız Enver’i hain yapıyorlar. Enver Gagauz torunu, Enver yiğitler yiğidi Kahramanlar milletinden göğsünde Mitralyöz şarapneli bir madalya “Paşa” diye çağırıyorlar şimdi göklerin saklı dünyasında kendi gibi kahramanlarca Enver ateşin narına uçuyor Kelebekler bizim gözlerimiz doluyor Sen barut alevine atarken kendini Bizi ağlatmıyorlar Boğuyorlar gözyaşlarımızı Enver’e hain diyenin soyu kurusun. Sarıkamış’ta gene ölürüz biz Enver Nasıl öldüysek Çanakkale’de, Galiçya’da ve Yemen’de Ondan önce eski kıtanın dört yanında Hiç durmadan nasıl öldüysek Bugün Kerkük’te, Doğu Türkistan’da nasıl ölüyorsak gene ölürüz. Türklere en çok ölmek yakışıyor ve En güzel Türkler ölüyor diye biz ölürüz. Sen hayaller kur yeter ki Enver ! Sen hayaller kur yeter ki...

VOLKAN EKİZ



Öktem Dergisi | Sayı:2 | 2013