Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER 2 Başlarken Üniversitelerden Haberler

3 Üniversitelerden Haberler 4 5 6 7 9 11 13

Yeni YÖK Yasasına Karşı Forumlar Yeni Yeni YÖK YÖK Yasasına Yasasına Karşı Karşı Forumlar Forumlar İÜ‟nün Yemekhane Öyküsü İÜ‟nün İÜ‟nün Yemekhane Yemekhane Öyküsü Öyküsü İÜ‟nün Yemekhane Öyküsü 23. Yılında Basın Yayın İgali 23. 23. Yılında Yılında Basın Basın Yayın Yayın İgali İgali 23. Yılında Mücadelesi Basın Yayınve İgali Üniversite Öğrenci Muhalefeti 23. Yılında Basın Yayın İşgali Üniversite Üniversite Mücadelesi Mücadelesi ve ve Öğrenci Öğrenci Muhalefeti Muhalefeti Üniversite Mücadelesi ve Öğrenci Muhalefeti 10. Yılında Mücadelesi AKP Üniversite ve Öğrenci Muhalefeti 10. AKP Üniversite ve Öğrenci Muhalefeti 10. Yılında Yılında Mücadelesi AKP 10. Yılında AKP Yeni YÖK Yasası‟na Doğru 10. Yılında AKP Yeni YÖK Yasası‟na Doğru 10. AKP YeniYılında YÖK Yasası‟na Doğru 10. Yılında AKP Yeni YÖK Yasası‟na Doğru Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Yeni YÖK Yasası‟na Doğru Büyümenin, Güvenliğin ve Yeni YÖK Yasası‟na Doğru Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Namusun Şehitleri Şehitleri Yeni YÖK Yasası‟na Doğru Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Yeni YÖK Yasası‟na Doğru Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri Büyümenin, Güvenliğin ve Namusun Şehitleri

İletişim: ogrencidayanismasiiletisim@gmail.com


BAŞLARKEN Ülkemizde üniversitenin ve üniversiteli olmanın manasını her geçen gün zedeleyen bir süreçten geçerken bizler tarihsel olarak bu memlekette üniversiteli olmanın neye tekabül ettiğini bilerek buna uygun bir hareketin gelişmesine kafa yoranların bir iletişim aracı olsun istedik. Bunun için üniversitelerimizde yürüttüğümüz faaliyetlerin fikri olarak kendini geliştirmesi ve anlatabilmesi için bir yayının gerekliliği üzerinden bu yola girdik. Ve yolun henüz başındayken ürettiğimizin ilk sayfasından sizlere merhaba diyoruz. İstiyoruz ki Demokratik Öğrenci Hareketinin ve üniversitelerimizin sorunları üzerinden gelişen muhalefeti toplumsal muhalefetin diğer alanlarının da ihtiyacını gözeten bir yerden tartışmak. Bu tartışmayı salt bir entelektüel faaliyete indirgemeden, hareketin somut ihtiyaçlarına göre pratiğin önünü de açacak bir hale getirmeliyiz. Ancak biliyoruz ki böylesi bir ihtiyacı karşılayacak bir yayın faaliyeti için daha fazla hazırlık yapmamız ve böyle bir ihtiyacın giderilmesine yönelik öneriler doğrultusunda bir yayın hazırlamamız gerekmektedir. Bugün için gençlik hareketindeki her türlü ideolojik-politik sorunun belirlenmesi ve bunların üzerine gidilerek radikal bir toplumsal ve siyasal proje etrafında siyasallaşması ancak toplumsal olanla kurulan ilişkinin derinleştirilmesiyle mümkündür. Pratikte olan bitenin önünü açmak için onun fikri üzerinden yapılan tartışmaların da derinleştirilmesi gerekmektedir. Tekrara düşmemek ancak böyle bir üretimin her türlü fikri katkıya açık olması için ön hazırlığının iyi örülmüş olması gerektiği kanısındayız. O yüzden bu fikri olgunlaştırıncaya dek ancak tartışmayı da geride tutmamak adına çıkan bu ürün her defasında kendini geliştirmeyi ve ihtiyacı saptanan yayını üretmenin ön çalışmasıdır. Bu yönüyle Demokratik Öğrenci Hareketinin içeriği ve toplumsal muhalefetle kuracağı ilişki üzerinden güncel siyasal tartışmaların yapılmasına açıktır. Bu tartışmaları çoğaltmak adına yapılacak her türlü katkıya, yazı, çizi ve eleştiriye ihtiyaç vardır. Ülkemizde gençlik hareketi her dönem, o dönemin özgünlüğü üzerinden yürüttüğü faaliyetlerde öne çıkan politik hat üzerinden toplumsal muhalefetin devindirici gücü olmuştur. 68 Kuşağının anti-emperyalist mücadelesinde, 74-80 arası yaşanan iç savaş sürecinde halkın anti-faşist direnişinin içerisinde, 80 sonrası faşizme karşı demokrasi mücadelesinde en önde olduğu gibi bugünde bugünün sorunları üzerinden Neo-Liberalizme, Savaşlara ve Adaletsizliğe karşı gelişecek mücadelede saf tutacaktır. Bunun için her alanda ve her an örgütlülüğü güçlendirmek ancak bugünün sorunlarının her düzeyde üzerine yürümek ve tartışmakla mümkün olduğunu biliyoruz.

Ve bir kere daha Özgürlük, Gelecek ve Barış mücadelesinin içerisinden sizleri selamlıyoruz!


ÜNİVERSİTELERDEN HABERLER >30 Ekim‟de İstanbul Üniversitesi‟nin beş kampüsünden Beyazıt Meydanı‟na gelen öğrenciler yemekhane zamlarını protesto etti. Yapılan yemekhane boykotuna %95 oranında katılım sağlandı. >2 Kasım günü Beyazıt Meydanı’nda toplanan öğrenciler cezaevlerinde süren açlık grevlerine dikkat çekmek için eylem yaptı. >5 Kasım günü YÖK yeni yasa taslağını öneri olarak sitesinden yayınladı. >6 Kasım’da Türkiye’nin birçok üniversitesinde YÖK’ün kuruluş yıldönümü protesto edildi. İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda yapılan iki ayrı eylem sonrasında “Yeni YÖK Yasa Tasarısı”na karşı üniversitelilerin ilkelerinin belirlendiği bir forum düzenlendi. >8 Kasım‟da Ankara‟da Öğrenci Dayanışması TBMM‟nin Dikmen Kapısı önünde YÖK‟ü, Yeni YÖK Yasa Tasarısını ve AKP‟nin uygulamalarını protesto etti. >11 Kasım’da Ankara’da 13 üniversiteli tutuklandı. Tutuklanan öğrencilerin “suç”ları açlık grevi eylemleriyle dayanışmak ve özellikle DTCF’de gelişen faşist saldırılara maruz kalmaktı. >14 Kasım‟da Pamukkale Üniversitesi‟nde 30 öğrenci açlık grevi eylemleriyle dayanıştığı için tutuklandı. >15 Kasım’da İTÜ'lü Araştırma Görevlilerinin işten çıkarılmalara karşı rektörlük binasına yapılan ve akademisyenlerin ve öğrencilerin de katıldığı yürüyüşle YÖK ve asistan kıyımı protesto edildi. >17 Kasım‟da İTÜ Araştırma Görevlileri, işten çıkarmalara karşı sınavları boykot etti. >20 Kasım’da Ordu Üniversitesi'nde öğrencilere haber verilmeden bilgilerinin bankaya verilmesiyle hazırlanan kredi kartı özellikli öğrenci kartı uygulaması öğrencilerin çabası sonucu sona erdirildi. >26 Kasım‟da İTÜ‟de Asistan Dayanışması tarafından asistan kıyımına dikkat çekmek için Maçka kampüsünde Asistan Dayanışma Şenliği yapıldı. >29 Kasım’da İÜ İletişim Fakültesi’nde Eğitim-Sen Araştırma Görevlilerinin sorunları üzerinden “Yeni YÖK Yasası”nı tartıştı. >30 Kasım‟da normalde 5 Aralık günü Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Mete Çubukçu, İsmail Saymaz ve Alper Turgut'un katılacağı “Gazetecilik, İktidar ve İfade Özgürlüğü: 10 Yılın Bilançosu” paneline bu seneden itibaren bireysel başvuru kabul etmediğini belirterek izin vermedi. >30 Kasım’da DTCF’de faşistler öğrencilere saldırdı. Öğrenciler kendi güvenliklerini almasıyla faşistler geri püskürtüldü. Eğitime 5 gün ara verildi. Toplu çıkış ardından yapılan basın açıklamasına Eğitim-Sen de destek verdi.


YENİ YÖK YASASI’NA KARŞI FORUMLAR Yeni Dönemde Mücadelenin Özgün Bir Yöntemi

Bu ilk sayımız olmasına rağmen üniversitenin gündemini şekillendiren “Yeni YÖK Yasası” gündemine çokça değineceğiz. Dolayısıyla bu yazı onun ne içeriğiyle ilgili ne de ne amaçladığıyla ilgili. Burada anlatılmak istenen ona karşı mücadele ederken kullandığımız bir araç olarak forumların kendisidir. Aslında forum Demokratik Öğrenci Hareketinin yabancı olduğu veya kullanmadığı bir tarz değildir. Ancak son dönem siyasetin oldukça siyasetler arası ilişkiye sıkışmış olduğu bir dönemde eylemliliğin yerelden ve katılımcı bir tarzla açığa çıkarılması için hatırlanması gerektiği ortadadır. Bu yıl 6 Kasım‟da YÖK‟ü yeni taslağının getireceği üniversiteye karşı ve mevcut üniversitenin eleştirisi üzerinden “Nasıl Bir Üniversite?” sorusu etrafından protesto etmek ve tartışmak daha bir önem arz ediyordu. Bu yönüyle 6 Kasım‟da İstanbul‟da yapılan ve “Öğrencinin İlkeleri”nin tartışıldığı Beyazıt Meydanı forumu önemlidir. İstanbul‟da

ki üniversiteleri yan yana getiren bu forum sonrasında örgütlenecek ve tüm birimlerden üniversiteye dair fikirleri zenginleştirerek çoğaltacak yerel çalışmalar, örmek forumun sonucunun ilerletilmesi ve aynı zamanda tek tek birimlerin kendilerini tartışan, karar alan bir şekilde geliştirmesinin önünü açacaktır. 7 Aralık‟ta ise Ankara Üniversitelerinden öğrencilerin Ankara Üni. SBF‟de yapılan forumla tartışmaların Türkiye sathına yayılırken izlediği tarz için yeni bir adımdır. Bu forum sonrası Türkiye‟de ki diğer üniversitelerinde izleyebileceği ve ardından tartıştıkları üzerinden diğer üniversitelerle ilişkilenebileceği bir hal Demokratik Öğrenci Hareketi‟nde üniversitelerin yan yana gelişini ve “Yeni YÖK Yasası”na karşı daha bütünlüklü mücadele imkânını yakalayacağı bir halin yaratılması için önemli bir noktada duruyor. Üniversitelerimizde “Yeni YÖK Yasası Taslağı”na dair tartışmaları en küçük birimden başlayarak, katılımcı ve çoğulcu bir tarzın mümkün olduğu araçları yaratarak mücadeleyi yükseltmeliyiz.


İÜ‟NÜN YEMEKHANE ÖYKÜSÜ

İstanbul Üniversitesi bu akademik yılın başlamasından bir hafta sonra yemekhaneye yapılan %85‟lik zamla tanıştı. Rektör Yunus Söylet çok sevdiği twitterdan, üniversitenin yemek yeme yeri olmadığını hatırlattığı öğrencilere reva görüyordu bu zammı. Çünkü harçlar kalkmış, ödenek bulunamamış, devlet de bütçe vermemişti! Bir de Yunus Söylet çok istediği “kampüskart” projesini daha kayıt döneminde üniversitelilerin tepkisiyle karşılaştığı için hayata geçirememişti. Ne de olsa üniversite içinde bir şekilde gelir getirici alanlar yaratmalıydı kendisine. Bu alanlardan en kolayı da öğrencilerin her gün kullandığı yemekhane olurdu. Ancak zamların İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından kabulleneceği bir şey olmadığını bilmiyordu herhalde. Yemekhanede zam kararının alınmasından çok sonra öğrenciye ilan edilmesine rağmen “biz öğrenciye de sorduk” diyen okul yönetimi, her halde öğrenci-

yi temsil ettiğini zannettiği ÖTK'lardan bahsediyordu. Ama gerçekten muhatabın kim olduğunu daha ilk günden dağıtılan bildiriler, yemekhanede yapılan ses çıkarma eylemleri, toplanmaya başlayan ve çok kısa bir sürede binlere ulaşan imzalar gösteriyordu. Ardından Avcılar, Merkez, Edebiyat, Çapa ve Orman Fakültesi 9 Ekim‟de yemekhaneyi boykota gidiyor, boykot sonrası tüm kampüsler Beyazıt Meydanında, Ana Kapı önünde toplanarak zammı kabul etmediklerini gösteriyordu. O gün %95‟e ulaşan boykot rektör yardımcısını öğrencilerin ayağına getirdi ve idarenin görüşme talebini iletti. 12 Ekim Cuma günü kampüslerden seçilen cilerin görüştüğü rektör dımcıları okulun ödeneksiz olduğunu, devletten bütçe gelmediğini öne sürerek mı ve hatta kampüskart lamasını meşrulaştırmaya çabalıyorlardı. Devlet ve üniversite idaresinin kendi aralarındaki anlaşmazlık, sorun veya adına ne dersek diyelim öğrencilerin üzerine yıkılamazdı. Edebiyat ve Merkez kampüs ortak düzenledikleri forumla ne olduğunu ve nasıl ilerlemek gerektiğini tartıştılar ve araya giren bayramdan dönüşte boykota devam kararı aldılar. Yapılan ve etkisini kaybetmeyen boykotlar sonrası araya giren sınavlar idareyi sürekli işin soğuyacağına ve üniversitelinin zammı sindireceğini ummasına yol açtı. Ancak sınavların bitmesinden bir gün sonra biyat Fakültesi‟nde bir haftaya yayılan turnikeden atlama, önceki fiyatı -1 lira- vererek yemek talep etme ve yemekhanede şarkılarla devam eden ler sonucu idare yine görüşme talep etti. Bir hafta boyunca her gün eylem sonrası oluşturulan katılımın sınırlanmadığı toplantılarla alınan kararlarla ilerleyen süreç üniversitelinin ısrarcı olduğunda gücünün ne kadar etkili olduğunu da göstermiştir.


23.YILINDA BASIN-YAYIN İŞGALİ ÜNİVERSİTELER HAREKETLENİRKEN HAFIZAYI TAZELEMEK Üniversiteler yeni bir hareketlilik dönemine giriyor. Yeni YÖK Yasası tartışılırken bu üniversitelere yönelen saldırıların "hukukileştirilme" çabasıdır. Bu aynı zamanda Demokratik Öğrenci Hareketinin saldırılar karşısında mücadelesinin gelişeceği ve hareketleneceği bir dönemdir. Böyle zamanlarda üniversiteler çok da yabancı olmadığı bu saldırganlığa karşı geçmişte üretilen mücadele biçimlerini güncelleyerek tartışmalı ve bu deneyimlerden dersler çıkarmalıdır. 80 sonrası üniversite mücadelesinin geliştiği zeminler olarak öğrenci derneklerinin yakaladığı meşruluk o dönem faşizme karşı demokrasi mücadelesi üzerinden gelişmekteydi. 1984 yılından itibaren üniversitelerde kurulmaya başlayan birim derneklerin gelişen mücadelesi karşısında devletin 1987 yılında hazırladığı "Tek Tip Dernekler Yasası"na karşı mücadeleyle ivme kazanmıştı. "Tek Tip Dernekler Yasası"na karşı verilecek mücadele biçimi üzerinden tartışan Demokratik Öğrenci Hareketi o dönem derneklere egemen olan ve mücadeleyi salt akademik taleplere sıkıştıran çizgiden koparak yasanın mecliste görüşüldüğü 14 Nisan günü Türkiye çapında eylemliliklerle geçirmiştir. Bu aktif eylemlilik çizgisi karşısında geri adım atan devlet gençliğin yeniden alanlara çıkışı karşısında bildik "önlem"lerini almaya başlamıştır. Bu noktadan sonra gençlik hareketi yoğun polis ve sivil faşist saldırganlığına muhatap olmuştur. Sivil faşist hareketin üniversitelere yönelen saldırıları karşısında gençlik hareketinin tutumlarının netleşmeye başladığı ortamda 1 Aralık 1989 günü önemli bir noktada durmaktadır. Çünkü bu gün Demokratik Öğrenci Hareketinin gelişen üniversite mücadelesine yönelen sivil faşist-polis saldırganlığına karşı üniversitelerini sahiplenerek, terk etmeyen bir tutumu netleştirmeye başladığı bir gündür

Ne Olmuştu O Gün? İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu(Şimdiki adıyla İletişim Fakültesi), sınav dönemini yaşadığı, herkesin not bulma ve sınavlara çalışma telaşı içinde olduğu günleri yaşamaktaydı. 30 Ekim Perşembe günü okul sivil faşistlerin "Bizim Ocak" imzalı afişlerini asmak için kantine girmesi ve buna tepki gösteren üniversitelilerin sivil faşistleri okuldan atmasına tanıklık etti. Böylelikle başlayan gerginlik ertesi gün 150, 200 kişilik sivil faşist güruhun okula silahlarla ve kesici aletlerle saldırma girişimiyle devam etti. Okulun içerisinde bulunan öğrencilerin ka-

rarlı tutumu ile okuldan faşistlerin atılmasına rağmen saldırı sırasında orada bulunmayan polis sonradan gelerek okulu abluka altına almıştı. Öğrencilerden dört kişinin gözaltına alınmasıyla artan gerginlik İstanbul'daki diğer üniversitelerden ve İÜ'nün diğer fakültelerinden öğrencilerin Basın Yayın'a akın etmesiyle bir direnişe dönüştü. Öğrencilerin kararı sonucu oluşturulan talepler, saldırganların cezalandırılması, gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması, yeni gözaltıların olmaması için söz verilmesi yönündeydi. Ancak bu yaşanların sivil faşistlerin provokasyonuyla polisin öğrenciler üzerinde baskı kurmasının bahanesi olduğu yani açıktan bir sivil faşist-polis işbirliği olduğunu göz önüne seriyordu. Çünkü polis hiçbir şekilde öğrencilerin taleplerine cevap vermeye yanaşmıyor ve müdahaleye hazırlanıyordu. Bunun üzerine okulu terk etmeyen öğrenciler polis saldırısı karşısında uzunca bir süre direnerek okulu işgal etti. Polisin panzerleri, copları ve gaz bombalarıyla saldırdığı öğrenciler için artık yeni bir süreç başlıyordu. Gençlik hareketinin bu meşru direnişi cezaevleriyle muhatap bırakılıyordu. 76 öğrenci tutuklanmıştı. Bundan sonra her yerde Basın Yayın direnişçileriyle dayanışma eylemleri yapılıyor, onlar da haklı davalarını cezaevlerinde, mahkemelerde aldıkları tutumla savunuyorlardı. Ve bir kez daha gençliğin faşizme karşı demokrasi mücadelesi tutsak edilememişti. 25 Ocak 1990'da Basın Yayın direnişçileri tahliye edildi.

"Biz, ilerici-demokrat-devrimci üniversite gençliği olarak, demokrasi ve özgürlük mücadelesi veriyoruz. Savaşımız haklı ve meşrudur, hiçbir şekilde ve hiçbir suçu kabul etmiyoruz. Faşizme ve emperyalizme karşı mücadele etmek, 12 Eylül faşizminin uzantısı YÖK'e karşı demokratik üniversite kavgasına katılmak, özgürlük, eşitlik, demokrasi, sosyalizm ideallerini yaşatmak, devrimci olmak suç olamaz. Faşist saldırı ve provokasyonlara direnmek suç olamaz." Basın Yayın İşgali Davası Savunmasından


ÜNİVERSİTE MÜCADELESİ ve BİRLEŞİK-BAĞIMSIZ ÖĞRENCİ Geçtiğimiz yaz üniversitenin sorunlarının ve buna dair AKP‟nin hamlelerinin çokça tartışılarak gündeme geldiği bir süreç yaşadık. Üstelik bu gündemde olma hali harçların kaldırılmasıyla başlayıp yeni disiplin yönetmeliğiyle devam ederken şimdi de “Yeni YÖK Yasası” tartışmalarıyla sürüyor. AKP, öğrenci hareketinin yıllara yayılan mücadele birikimleri sonucu talepleştirdiği“Parasız Eğitim” ve YÖK karşıtlığınıboşa düşürerek üniversitelerde kendi düzenini tesis etme peşindedir.

Geçmişte “Özerk-Demokratik Üniversite” sloganı etrafında derlenip toparlanan Demokratik Öğrenci Hareketinin bu dönemde mevcut saldırıları boşa düşürecek en geniş cepheyi oluşturarak bugünün sloganını yaratması gerekmekte. Bu da Demokratik Öğrenci Hareketinin Birleşik-Bağımsız Örgütlülüğüyle yani özörgütüyle mümkündür.

AKP oluşturacağı yeni anayasayla toplumsal alana açtığı savaşı “hukukileştirme” çabasını yine bu yeni anayasaya uygun biçimde hazırlanan ''Yeni YÖK Yasa Tasarısıyla'' üniversitede gösterdi. Bologna Süreci ve neo-liberal politikaların ekseninde oluşturulan ''Yeni YÖK Yasa Tasarısı'', memleketin çeşitli üniversitelerinde zaten var olan ancak tek tek ve parçalı bir şekilde uygulanan üniversiteleri şirketleştirme hamlesini, şimdi bütünlüklü ve merkezi biçimde yasalaştırarak gerçekleştirecek. Bu elbette tek tip üniversitelerin oluşacağı anlamına gelmiyor. Aksine sermayenin ihtiyacı doğrultusunda Özel, Vakıf ve Devlet üniversiteleri kendi içlerinde de kategorilere ayrılarak, üretim süreçlerinin farklı ihtiyaçlarını karşılamaya yönelecek. Yani yeni bir üniversite içi ve üniversiteler arası işleyişin, ihtiyaç giderme halinin bir modele oturtulmasıyla karşı karşıyayız. Karşımıza çıkarılan üniversite modeline karşı, “Nasıl bir Üniversite?” sorusunun çoklu yanıtlarına cevap oluşturacak bir üniversite tahayyülüyle cevap vermek durumundayız. Geçmişte “Özerk-Demokratik Üniversite” sloganı etrafında derlenip toparlanan Demokratik Öğrenci Hareketinin bu dönemde mevcut saldırıları boşa düşürecek en geniş cepheyi oluşturarak bugünün sloganını yaratması gerekmektedir. Bu da

Demokratik Öğrenci Hareketinin Birleşik-Bağımsız Örgütlülüğüyle yani öz-örgütüyle mümkündür.

Birleşik-Bağımsız Öğrenci Muhalefeti, Neyin “Birleşikliği” Nasıl “Bağımsız”? Yıllardır üniversiteye yönelik saldırılar ne zaman gündemde daha görünür olsa buna uygun muhalefetin “birleşik” olması yönünde öneriler daha da fazla kabarır. Burada genellikle neyin birleşeceği ve usulün/tarzın nasıl olması gerektiği muallâk kalarak “bir birleşsinler de, sonrası gelir” gibi ezberlerle çağrı yinelemeye yönelmekten vazgeçilmelidir. Bugün genel olarak yürüyen “siyasetler toplantısı” usulü siyasetinin bir form altında devam etmesi, aslında küçük grupların üniversite içerisinde etkin olamamasının(üniversiteye yaklaşımla küçük olmanın arasında ki ilişkiyi es geçerek) oluşturduğu hissiyatla yapılan bir önermedir. Öğrenci hareketine dair yapılan önerilerde tersten bir durum da aslında hareketin “örgütlülerin” inisiyatifinden kurtarılması ve “bağımsız” olması gerektiğinin vurgulanması ve bunun üzerinden kendinden menkul bir “bağımsızlıkla'' hareket eden çevrelerin lokal düzeyde oluşturduğu deneyimlerde kendini bulmaktadır. Sorun esas olarak birleşik ve bağımsız bir Demokratik Öğrenci Hareketi örgütlülüğü var etmekse; bu bağımsızlığını aşağıdan yukarıya birimlere dayandıran, kendi demokratik işleyişiyle karar alma süreçlerinde yaratır. Birleşikliğini tüm bu süreçlerde Demokratik Öğrenci Hareketinin geliştirilmesine yöneltenlerin ittifakından ziyade; farklı hassasiyetlerle örgütlülükten uzak duran öğrencilerin de bu süreçlere katılımını teşvik ederek, farklı çevrelerin birimlerde birey hukuku üzerinden yan yana geldiği ve eşit bir ilişki temelinde yürüttüğü birim faaliyetlerinin koordinatif zeminler üzerinden birleşik hareketiyle sağlar. Ancak ufkumuzu buraya yöneltirsek, sahibinin bir çevre/klik/sekt değil öğrencinin bütününün olduğu Demokratik Öğrenci Hareketinin öz-örgütlülüğünü yaratmaya yönelmiş oluruz. Politikayı yürütme tarzı başlıca önemli bir mesele olmasına rağmen politikayı yürütmekteki varoluş tarzı belirleyicidir. Aksi takdirde bugün Demokratik Öğrenci Hareketinin içinde bulunduğu durumda her çevrenin kendi “bağımsız” öğrenci örgütü üzerinden kendisini konsolide ettiği bir hal sürmeye devam eder.


ÖĞRENCİ MUHALEFETİ HAREKETİNİN İMKÂNLARI Üniversite Mücadelesini Tekrar Düşünmek Günümüzde ve uzun bir süredir genel olarak öğrenci hareketi bir sıkışmışlık içindedir ve varoluş problemi yaşamaktadır. Öğrenci grupları ''bizim olsun da nasıl olursa olsun'' anlayışı sergilemekte, üniversiteyi örgütlemeyi değil üniversitede örgütlenmeyi tercih etmektedirler. ''Kitlesel ve güçlü'' gözükmek uğruna örgütsel ittifaklar, eylem birlikleri veya siyasi temsiliyet üzerinden oluşan platformlar-inisiyatifler alanın sorununa müdahale etmeyi amaçlamakta ve sorunun bu şekilde çözümlenebileceğine inanmaktadır. Oysaki üniversiteyi örgütlemek meselesi, örgütler ittifakıyla ya da siyasi temsiliyetler üzerinden yürüyen yan yana gelişlerle değil; alan temsiliyeti üzerinden alanın örgütlülüğünü oluşturma çabasında yatmaktadır. Son zamanlarda ''kitlesel ve güçlü'' görünmek çabasıyla yapılan eylem birlikleri iktidar ve sermaye çevrelerinin yoğun bir şekilde her alandan saldırılarına karşı bir ''gövde gösterisi'' niteliği taşıyabilir ve bu anlamıyla tabii ki tamamen değersiz değildir ve yok sayılamaz. Ancak bu birliktelikler ''birleşik bir öğrenci hareketi'' fikrini sapmaya uğratmıştır ve uğratmaya devam etmektedir. Bu eylem birlikteliklerinin ''kitleselliği ve güçlülüğü'', örgütlenme tarzının yanlış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz ve böyle bir savunma kabul edilemez. Şu an için var olan bu sıkıntılı durum aşılmış değildir ancak bu mevcut durumu aşabilmek, buna uygun bir pratik-politik hattın ısrarcısı olmakta ve konjonktüre bağlı fırsatları sıçrayışa çevirebilmekte yatmaktadır.

Oysaki üniversiteyi örgütlemek meselesi, örgütler ittifakıyla ya da siyasi temsiliyetler üzerinden yürüyen yan yana gelişlerle değil; alan temsiliyeti üzerinden alanın örgütlülüğünü oluşturma çabasında yatmaktadır.

Yükseköğretimin, son yirmi yıllık süre zarfında ve özellikle „‟Yeni YÖK Yasa Tasarısıyla‟‟ neo-liberal „‟reformlarla‟‟ köklü bir „‟değişime‟‟ uğradığı ortadadır. Neo-liberalizmi sadece bir siyaset olarak ele almak yerine, hayatın her alanına giren ve orada kendini tekrar tekrar üreten bir toplumsal pratikler bütünü olarak görmek gerekmektedir. Bunun yansımaları öğrenci profilindeki değişiklerde de (okurken çalışmak,

üniversiteye yüklenilen mananın değişmesi vb.) açık bir şekilde gözlenmektedir. Bu yüzden Demokratik Öğrenci Hareketinin örgütlülüğü; neo-liberalizme karşı, anti-kapitalist, feminist ve ekolojist; üniversitelerde neo-liberal pratikler karşısında dayanışmacıözgürlükçü-kolektivist pratikler ve kamusallıklar inşa etme göreviyle karşı karşıya, aynı zamanda üniversite içindeki en temel birimlerden (bölümler, fakülteler ve kampüslerden) başlayarak birey hukukuyla yan yana gelen üniversitede özgürleştirici ve alternatif bir politikanın oluşmasına yönelmelidir. Öğrenci Dayanışmasının çıkışında yayınladığı broşürün üzerinden geçen süre zarfında, üniversite içerisinde ve Demokratik Öğrenci Hareketinin kendi/öz-örgütlülüğüne kavuşturulması ufkuyla devindiği hareket alanında, deneyimlediği olumlu/olumsuz süreçlerin kendi örgütlülüğüyle ilişkili olarak tekrar tekrar değerlendirilmesi gerekmektedir. Geçtiğimiz sene başında çıkarılan broşürde yapılan tespitlerin haklılığı, üniversiteye yönelen saldırıların bütünlüklü ve birleşik bir öğrenci hareketi örgütlülüğü eksikliğinden kaynaklı boşa düşürülememesiyle kanıtlandı. Ancak bu kanıtlanma aslında bir biçimiyle öğrenci hareketinin “nasıl olması?” sorusunun tekrardan gündeme gelmesini ve buna cevaplar üretecek, “bütünlüklü ve birleşik bir öğrenci hareketi” fikrini güncelleyecek bir örgütlü çabanın gerekliliğini de bir kez daha gözler önüne sermektedir. Burada Öğrenci Dayanışmasının mücadele örgütünden ziyade üniversitenin örgütlülüğünü yaratacak çabaların koordinasyonu olması ve üniversitenin doğal dinamiklerinin harekete geçmesi yerine ''benim olsun da nasıl olursa olsun'' durumuna karşı; üniversite öğrencilerinin çeşitli süreçler sonucunda alan temsiliyetini esas alan, çoğulcu, katılımcı bir tarzla üniversitenin kendi örgütlülüğünü var etmeye yönelik çabalarını teşvik eden ve onu sahiplenen bir pozisyon alış alması tarihsel bir zorunluluktur.Önümüzdeki dönem bu pozisyon alışa göre, Öğrenci Dayanışmasının daha koordinatif ve daha bütünlüklü bir şekilde hareket etmesi ve bu tarzın sesini daha gür yükseltmesi gerekmektedir. Şimdi üniversitelerdeki neo-liberal dönüşüme karşı üniversitenin öz-örgütlenmelerini açığa çıkarma, öğrencinin demokratik eyleminin birliğini oluşturma, amfileri, sınıfları, fakülteleri, kampüsleri bu mücadele zemininde özgürleştirme zamanıdır.


10. YILINDA AKP YURTTA SORUN, CİHANDA SORUN İçinden geçtiğimiz sürecin gündem yoğunluğu aslında AKP‟nin egemen hale geldiği devlet aygıtlarıyla toplumsal alanın bütününe yönelen bir dönüşüm politikasının sonucudur. AKP kapitalizmin neo-liberal politikalarının ülkemizdeki sürdürücülüğünde bu politikalara uygun bir toplumsal ilişkiler bütünü için dinsel muhafazakârlığı yaygınlaştırarak 10. Yılını doldurdu. 3 Kasım 2002‟de hükümet olmasından devlet aygıtının bir önceki dönem egemenlerine yönelen tasfiye politikaları sonucu iktidar olarak devletleştiği bir on yıl yaşandı. Devletin kapitalizmin neo-liberal dönemine uygun olarak yeniden şekillendirilmesi sürecinde muhalif olan herkesimi susturmanın ve kriminalize ederek marjinalleştirmenin peşinde otoriterleşen AKP-kendi kökleri itibariyle de- yukarıdan aşağı bir muhafazakârlaştırma politikası gütmüştür. Bugün AKP eliyle gelinen nokta her alanın piyasaya açıldığı ve piyasanın insafında dönüştüğü, toplumsal ilişkilerin ve piyasa elinde kamusallığını yitirmekte olan eğitim gibi alanların muhafazakârlaştığı, muhaliflerine yönelen baskının doğrudan AKP eliyle-yargı, polis vs.- yürütüldüğü, dış politikada ise özellikle Suriye ile gelinen savaş ihtimalli halde görülen bir emperyal güç olma peşinde koşulan bir tablodur.

Yoğun gündemlerin içinden çıkılamaz hale geldiği bir süreçte AKP’ye karşı yürütülecek ve muhatabının kendi eylemi üzerinden gelişecek bir muhalefet hareketi aynı zamanda kendi alternatif toplumsal ilişkilerini de geliştirerek radikal bir toplumsal ve siyasal değişim projesi üretebilir. Bu süreç aynı zamanda AKP‟nin elini attığı her konuda çuvallamaya ve siyasetsizleşmeye başladığı bir dönem olarak da yaşanıyor. Yoğun gündemlerin içinden çıkılamaz hale geldiği bir süreçte AKP‟ye karşı yürütülecek ve muhatabının kendi eylemi üzerinden gelişecek bir muhalefet hareketi aynı zamanda kendi alternatif toplumsal ilişkilerini de geliştirerek radikal bir toplumsal ve siyasal değişim projesi üretebilir. Dolayısıyla ayağımızı bastığımız zemin olan üniversiteden doğru AKP politikalarına karşı geliştirilecek bir muhalefet için AKP politikalarının içeriğine yönelen tartışmaları çoğaltmak ve toplumsal muhalefetin başka kesimleriyle bunun üzerinden ilişkilenmek gerekmektedir.

Öncelikle bugün üniversitelerde “Yeni YÖK Yasa Tasarısı” üzerinden tartışılan ve sermayenin eğitime yönelik saldırganlığını tek tek uygulamalardan çıkarıp, bütünlüklü olarak bir üniversiteler modeli inşa etme süreci AKP‟nin “Yeni Anayasa” üzerinden tartıştığı devletin dönüşümünün yasal çerçevesinin üniversite ayağıdır. Bunu taslağa düşülen ve bugünkü anayasa üzerinden değil yeni anayasa sürecini gözeterek hazırlandığını belirten nottan dahi somut olarak anlıyoruz. AKP‟nin yürüttüğü sermaye odaklı dönüşümlerin üniversite ayağı bu ise kent yoksullarından işçi sınıfına, kadınlardan Kürt Halkına tüm toplumsal kesimler bu dönüşümler dizisinin muhatabı ve aynı zamanda potansiyel mağdurlarıdır. Kentsel dönüşüm, yeni sendikalar yasası, yeni yerel yönetim yasası, afet yasası, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları, iş cinayetleri vs. bu alanlarda AKP eliyle sürdürülen politikaların yarattığı sorun başlıklarından bazılarıdır. Bu başlıklar özellikle kent yoksullarını kentin dışına taşıyarak yaşam alanlarını ranta açıp ve kenti muhafazakârlaşmanın sermaye odaklı biçimini merkeze koyup dönüştürerek mağdur etmektedir. Onları kent alanının dışına sürerek sermayenin esnek ve güvencesiz çalışma koşularına ve yeni işçi sınıfına dâhil etmektedir. AKP özellikle Davutoğlu‟nun 2009‟da Dış İşleri Bakanlığına atanması ve 12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra Başbakan‟ın balkon konuşmasıyla öne çıkan bölgede emperyal güç olma hevesinde. Özellikle Tunus ve Mısır‟da başlangıcı itibariyle neo-liberal politikaların ve diktatörlerin hâkimiyetine karşı gelişen hareketliliğin etkili olması Orta Doğu‟ya da sıçramış ve Arap coğrafyasında sürmekte olan statükoyu tahrip etmiştir. Uluslararası sermaye çevreleri de eskiden “Gül” gibi geçindiği Arap diktatörlerinin artık hükmetmeyi sürdüremeyeceği noktada gelişen muhalefet


hareketlerine müdahil olarak onlar içerisinden Müslüman Kardeşler, Nahda vs. gibi bileşenlerle emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ilişki kurarak hareketlerin içeriğini boşaltmıştır. Elbette ki başlangıç itibariyle hareketin karakterinin bağımsızlığı ve öne sürdüğü talepler üzerinden bugün Mısır‟da Müslüman Kardeşlerin kurduğu Özgürlük ve Adalet Partisi‟nin adayı olarak Cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi‟ye karşı gelişen muhalefeti böyle bir emperyalizm bağı üzerinden değerlendiremeyiz. Türkiye bu değişen ve hareketlenen Arap coğrafyasında özellikle ılımlı İslam üzerinden bir model ülke olma peşinde. AKP, geçmişte Başbakan‟ın “kardeşi” olarak adlandırdığı Beşar Esad‟ın ülkesi Suriye muhalefeti ile kurduğu ilişki üzerinden dahi değerlendirilebilecek bir maceraya atıldı. Davutoğlu‟nun “Komşularla sıfır sorun” diye adlandırdığı dış politika yönelimi bölgede emperyal güç olma hevesinde sorunsuz komşunun kalmadığı, Arap coğrafyasındaki hareketliliği emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kendisi tarafından kontrol edilir hale getirme gayretinde Suriye ile savaş ihtimalinin kapıya dayandığı bir dış politika güdüyor. Başbakan bunu AKP‟nin son kongresinde kendilerini torunu olarak ilan ettiği ecdatlarının mirası olarak meşrulaştırmaya çabalaması zaten ona verilen Yeni Osmanlıcılık isminin haklılığını da gösteriyor. Ancak bu politikaların belli bir istikrarı getirmemesi, “üç-beş” haftada yıkılır zannettikleri Beşar Esad‟ın yıkılmamış olması, Türkiye‟nin Orta Doğu‟ya dair tasavvurları üzerinden uluslararası alanda dillendirdiği politikaların itibarını yitirmeye başlamasını beraberinde getirdi. Suriye‟de iç savaş başladığından itibaren ÖSO(Özgür Suriye Ordusu) olarak örgütlenen silahlı güçler ve Suriye Ulusal Konseyi(SUK) olarak örgütlenen bunun siyasal yapısı Türkiye tarafından maddi manevi desteklenmekteydi. SUK‟taki Müslüman Kardeşler ağırlığı ve ÖSO‟nun El Kaide vs. gibi İslamcı örgütler tarafından idare ediliyor olmasına rağmen Hatay‟da AKP tarafından tesis edilen kamplarda barındırılıyor olması sonucu olası bir savaşın sorumluluğunu AKP‟ye yüklemektedir. Ancak özellikle İsrail‟in Gazze‟ye yönelik son saldırganlığı sonrasındaki ateşkes sürecinde Mısır Cumhurbaşkanı Mursi‟nin öne çıkış biçimi ve SUK‟u da içererek ABD eliyle Suriye Ulusal Koalisyonu‟nun(SUKO) kurduruluyor olması AKP‟nin Orta Doğu politikalarının emperyalizmin cephesinde dahi işlevsizleşiyor olduğunun kanıtıdır. Orta Doğu‟da ki bu gelişmelerin ülke içerisinde en çok alakalı olduğu konu ise şüphesiz Kürt Sorunudur. Özellikle Suriye‟de PYD‟nin iç savaştan kaynaklı oluşan yönetim boşluğunda yerel komiteler üzerinden kendi inisiyatifini kurması ve Türkiye cezaevlerinde “Öcalan‟a tecridin kaldırılması veAnadilde Sa-

vunma Hakkı” talebiyle gerçekleştirilen açlık grevi eylemleri AKP‟yi Kürt Sorunu üzerinden sıkıştırdı. İktidara geldiğinden sonra “Kürt Açılımı” vs. üzerinden tartışarak ve çözüm için adres olarak kendisini göstererek Kürt Halkının dinamiğini içerip kendisine yedeklemeye çabalayan AKP‟nin Kürt politikası çökmüştür. Bunu özellikle açlık grevi eylemleri sürecinde ilk başlarda görmezden gelme sonraları ise takındığı milliyetçi-otoriter dil üzerinden yaptığı demagojide görmekteyiz. Son kongresine Barzani‟yi çağıran ve PYD‟ye alternatif olarak da Suriye‟de Barzani‟ci güçlerin öne çıkmasını isteyen AKP bu politikalarıyla Türkiye sınırları içerisinde Kürt Sorunun çözümüne yönelik adımları ertelemektedir. Yine de açlık grevi eylemi sürecinde ailesiyle görüştürülmeye başlayan Abdullah Öcalan‟ın eylemlerin bitirilmesine yönelik yaptığı çağrı üzerinden eylemliliğin son bulması ve Anadilde savunma hakkının kısmen de olsa kazanılmış olması sorunun çözümünde ki muhatabın kendisini belli etmiştir. Elbette ki AKP‟nin çözümsüz politikaları, neoliberal politikalar ekseninde dayattığı yoksulluk ve işsizliğin açığa çıkardığı sorunlar uzatılabilir. Ancak burada önemli olarak altının çizilmesi gereken nokta Türkiye‟nin içerisinden geçtiği neo-liberal dönüşüm ve muhafazakârlaşmanın tüm kamusal alanları etkilediği ve gelinen noktada geri dönülemez biçimde tahrip ettiğidir. İçerde ve dışarıda Kürt Sorunu, Suriye vs. gibi meselelerde takındığı ecdat tavrı ile milliyetçiliği bir siyaset haline getirerek toplumsallaştırmaya çabalaması Türkiye‟nin içerisinden çıkılmaz sorunların krizi halinde güçlenebilecek doğrudan bir faşist hareketin potansiyelini yaratmakta ve kendisine yedeklemektedir. Demokratik Öğrenci Hareketi yıllardır üniversitelerde karşı çıktığı sermaye odaklı uygulamalar ve akademik üretimin içeriğinin muhafazakârlaştırılmasına diğer alanlarında muhatap bırakıldığını bilerek ve yürütücü AKP‟ye net tavır alarak hareket etmelidir. Yıllardır savaşın, ırkçılığın ve halklar üzerinden yapılan hesapların karşısında geliştirdiği tavrı antifaşist, anti-emperyalist, anti-kapitalist ve özgürlükçü içeriğini güncelleyerek netleştirmelidir. Çözüm AKP‟nin ve uluslararası sermaye çevrelerinin güdümünde tahrip ettiği kamusal alanları bir önceki dönemin tariflendiği biçimde talep etmek değildir. Tüm alanların kendisini bir özne olarak kurması ve özgürleştirmesi üzerinden alanlar arası ilişkinin gelişerek özgür bir toplum tahayyülünün geliştirilmesidir. Tüm bunlara karşı önümüze koymamız gereken AKP‟nin odağında gelişen toplumsal ilişkilere ve iktidara karşı ikili iktidar perspektifinden yaratılacak toplumsal ilişkilerin siyasallaşmasıdır.


YENİ YÖK YASASINA DOĞRU ÜNİVERSİTELER DÖNÜŞÜRKEN

AKP eliyle kamusal her alan piyasacı bir akıl üzerinden dönüştürülüyor. Bu dönüşüm ise topluma Türkiye Cumhuriyeti'nin artık "İleri Demokrasi"ye geçtiği üzerinden bir önceki dönemin "darbeci ve vesayetçi" kurumlarıyla hesaplaşma üzerinden anlatılıyor. Oysa bunu en somut hali 12 Eylül Darbecilerinin "yargılandığı" davalarda gördüğümüz şekliyle bir hesaplaşma olduğudur. AKP ne darbeci kurumlarla hesaplaşıyor ne de vesayetçiği kaldırıyor. Olsa olsa en iyi haliyle bir vesayetten başka bir vesayete-piyasanın vesayetine- kamusal alanı sokuyor. Zaten 24 Ocak kararlarının ürünü olan 12 Eylül Darbesi, yine 24 Ocak kararları doğrultusunda Türkiye'yi kapitalizmin neoliberal dönemine entegre eden bir sürecin ürünü ve aynı zamanda sürdürücüsü AKP tarafından yargılanamaz. Ancak "yargılanıyor" görüntüsü altında oynanan bir tiyatrodur olan biten. Bu durumun üniversite ayağı iktidar olmadan ve içerisinde kurumsallaşmadan önce AKP'nin çokça dert yandığı ve karşı çıktığı YÖK'te yaşanıyor. Özellikle devlet aygıtının bir önceki dönem sahiplerinin AKP eliyle tasfiyesi üzerinden çatışmanın kızıştığı süreçte çatışmanın üniversite ayağının kavgalarını yaşayan YÖK bugün AKP'nin elinde üniversitelerin piyasa aklıyla şirketleştirilmesinin yürütücülüğünü yapmaktadır. Burada da üniversitelerde yürüyen bu değişim "darbe kurumu YÖK"ün gittiği ve demokratikleşmekte olunduğu üzerinden anlatılarak rıza üretimine girişen bir hal bütün tablonun üniversite ayağı olduğunu belli ediyor. Esas olarak YÖK ve üniversitelerdeki değişim son zamanlarda YÖK'ün hazırladığı tartışma metni ve "Yeni YÖK Yasa Tasarısı" üzerinden gidiyor. Bu bugüne kadar üniversiteye yönelen piyasacı saldırganlığın tek tek uygulamalarını "hukukileştirme" ve aynı zamanda tek tek uygulamalardan çıkararak bütünlüklü olarak neo-liberal dönemin ihtiyaçlarına uygun üniversite modelleri inşa etmenin yasal çerçevesi hazırlığıdır. Elbette ki aynı zamanda AKP'nin "vizyonu" etrafında "Yeni Anayasa" sürecinin üniversiteden doğru yapılan denemesidir. Bunu en net olarak yasa taslağına konulan mevcut anayasayla uyuşmadığına ve yeni anayasa süreci gözetilerek hazırlandığına ilişkin nottan anlamaktayız. Aslında 2000'li yılların başlarında dahil olunan Bologna süreci ve öncesinde genel olarak GATS anlaşması vs. üzerinden yürüyen yükseköğretimin piyasa ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesi tartışmaları son yıllarda yoğunluk kazanmıştı. İdeolojik olarak zeminin hazırlandığı, yeni yeni "kavramlar" icat edile-

rek tartışmaların çoğaltıldığı bir dönem genel olarak YÖK ve patronlar arası görüşmelerle geçmiş ve üniversitenin asli bileşenleri muhatap olarak en fazla cop, biber gazı ve polis şiddetini karşısında bulmuştu. TÜSİAD raporunun açıklanması, Swiss Hotel toplantıları ve özellikle Gökhan Çetinsaya'nın YÖK başkanlığı bu sürecin önemli anlarından bazılarıdır. Gelinen süreçte hazırlanan yasa taslağına referans olarak gösterilen bu süreçler sonucu çıkan YÖK'ün benimsediği belli ilkeler buradaki piyasacı aklın açık edilmesi hususunda önem arz ediyor. Dolayısıyla sıraladığımızda bazılarına şaşırdığımız bu ilkeleri incelemek ve içeriğinin YÖK tarafından nasıl doldurulduğunu anlamak zorundayız. 1-) Çeşitlilik 2-) Kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik 3-) Performans değerlendirilmesi ve rekabet 4-) Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı 5-) Kalite güvencesi

Devleti piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda bir güvenlik aygıtına dönüştüren aklın kamusal alandan devletin elini çekmesini ve tamamen piyasa insafına bırakılmasını "demokratikleşme" olarak algılaması en iyi niyetle komik olabilir.

Öncelikle bu ilkeler üzerinden hazırlanan metin akademinin kendisiyle hiç bir şekilde aynı dili konuşmuyor. "Eğitim Sektörü"ni "verimli", "rekabet edebilir" hale getirmek için akademiyle alakası kurulamayan "paydaşlar"a üniversite idaresinde rol atfeden bir metnin idare ve akademiyi birbirinden kopartarak tartıştığı bir üniversite tahayyülü var. Bu hal üniversitenin toplumsal ve tarihsel olarak çeşitli süreçler sonucu kazandığı her türlü manadan soyutlanmak, koparılmak istenmesinin veya bu manalara zaten hiç yakıştırılamadığının göstergesidir. Metnin en ilginç ve hatta biraz eğlenceli yanı ise tüm bu olan biten "demokratikleşme" üzerinden tartışılmasıdır. Mevcut halde üniversiteler devlet üniversiteleri ve vakıf üniversiteleri olarak ayrışıyordu. Aslında bir biçimiyle özel üniversitenin yasal çerçevesi halindeki vakıf üniversiteleri eğitimin ticarileşmesinin en büyük göstergeleriydi ancak şimdi özel üniversitelerin zaten yasal olarak da önü açılıyor. Üstelik daha vahimi devlet üniversitelerine yönelen kategorileştirerek


tanımlama gayretidir. Bu gayreti çeşitlilik diye adlandırıyor YÖK.

sallaşma yolunu kat edebilir ve rekabet edebilir olacaktır.

Çeşitli ve "Özerk" Üniversitemsiler

Üniversiteyi akademik olarak bilim, bilgi ve sanat üreten bir kamusal mekân/kurum olarak algılarsak oranın en kilit bileşeninin akademisyenler olacağını söyleyebiliriz. Elbette kimi deneyimin ve üretimin sonucu elde edilen akademik unvanlar olsa da bu bir rekabetin değil akademik üretimin niteliğinin geliştirilmesinin teşviki üzerinden anlamlandırılmalıdır. Oysa yeni yasada öngörülen ve performans değerlendirilmesi ve rekabet ilkesi üzerinden açıklanmaya çabalanan durum özellikle asistan ve araştırma görevlilerinin iş güvencesiz ve rekabete dayalı, performans üzerinden ücretlendirilen çalışma koşullarına maruz bırakılmasını getiriyor. Zaten yasada geçmeyen kelimeler asistan ve araştırma görevlileri. Bunun yerine "proje araştırmacısı" adı verilen ve şirketlerin sipariş ettiği projelerin, "iş"lerin takipçisi olan ve takip ettiği süre boyunca çalışıyor olan sözleşmeli köleler var. Böylelikle bu kişilerin yaptıkları şirket ihtiyaçlarını giderme işi akademik üretim olarak adlandırılacak.

"Çeşitlilik" ve özellikle "Kurumsal Özerklik ve Hesap Verebilirlik" üzerinden tartışılana göre devlet, vakıf, özel ve yabancı üniversiteler diye ayrılan üniversite çeşitlenmeleri kendi arasında rekabete sokularak ona ödül olarak "özerklik" vaat ediliyor. YÖK, kurumsallaşmamış, kurumsallaşmakta olan ve kurumsallaşmış üniversiteler olarak özellikle mevcut devlet üniversitelerini kategoriye sokuyor. Bu üniversitelerin hangi kategoriye girdiğini ise kendi kaynağını yaratabilmesi ve rekabet edebilirliği üzerinden tanımlıyor. "Her ile bir üniversite" düsturu üzerinden açılan üniversiteleri, Anadolu'da var olan görece eski üniversiteleri ve metropol üniversitelerini bu modele göre ayrıştırıyor ve ona biçeceği rol üzerinden de idare ediliş biçimini belirliyor. Çünkü bu kategorilendirmeye göre "kurumsallaşmış" üniversiteler "Üniversite Konseyi"ne kavuşuyor. Beş üniversite içinden seçilmiş, altı atanmış üyeden oluşan bu konseyin atanmışlarının ilginçliği bizi üniversiteye dair tartışma yürüttüğümüz hakkında şüpheye düşürebilir. Altı üyenin ikisini hükümet, ikisini YÖK atayacak. Bir kişi mezunlar arasından seçilecek ve esas yeniliği getirecek tasavvur olarak da üniversitenin bulunduğu şehrin en çok vergi vereni veya üniversiteye en çok bağış yapanlar arasından geri kalan dokuz kişinin seçtiği bir kişi üniversitenin idaresinden sorumlu tutulacak. Burada önemli olan bir nokta ise kalktığı iddia edilen harçların da bu konsey tarafından belirlenebiliyor olmasıdır. Mevcut durumda harçların kalkması 2012-2013 akademik yılı içerisinde katkı payı alınmayacağı üzerinden yasallaşmıştı. Sadece harçların değil akademinin tüm içeriğinin, müfredatın, üniversitenin bulunduğu arazi üzerinde yapılabilecek "yatırımlar"ın, akademisyenlerin durumunun ve üniversiteye içkin birçok hususun belirlenmesi bu konseyin işi olacak. Yani denilebilir ki YÖK kendini tek tek üniversitelerin tepesine uyarlıyor. Kendisini de TYÖK(Türkiye Yüksek Öğretim Kurumu) olarak farklı biçimde tekrar kuruyor. Üniversiteler üzerinde bir denetçi olarak kendisini var edecek olan YÖK-ileride muhtemel TYÖKbu denetimi hesap verebilirlik ilkesi üzerinden hesap sormak için bir göreve dönüştürecektir. Devlet bütçesinin üniversitelere olan katkısının azalarak yok olacağını öngörerek mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı ilkesi üzerinden üniversite içi hizmetlerin, akademik üretimin ve hatta öğrenciliğin kendisinin satın alınır bir metaya dönüşeceğini söyleyebiliriz. Zaten bir üniversite ancak bunu başarabildiği ölçüde kurum-

Elbette yasa tasarısı ve/ya taslağı kamuoyuna açıklandıktan sonra yürüyen tartışmalar YÖK Başkanına akademinin üniversiteyi onun algıladığı gibi algılamadığını göstermiştir. Üniversitelerden yayınlanan itiraz ve eleştiri metinleri, Boğaziçi toplantısında Çetinsaya'nın akademisyenler ve öğrenciler tarafından cevap dahi veremediği bir tartışmaya muhatap kalması, üniversitelilerin yasanın karşısında gelişmeye başlayan tavırları önümüzdeki günlerde bu mesele üzerinden üniversite mücadelesini şekillendireceğini gösteriyor. Önemle üzerinde durulması gereken bir noktada tartışmaya açtıkları yasa taslağının içeriği tartışmaya çabalamak değildir. Bu yasa taslağı tamamen piyasacı bir aklın ürünüdür ve bu metnin içeriğini tartışmak, üzerinden farklılaştırmaya çabalamak bu piyasacı aklı üniversite içerisinde tartışmayı meşrulaştıracaktır. Ancak uluslararası sermaye çevreleri için bugün işlevsiz olan mevcut üniversiteler modeli somut toplumsal ihtiyaçları merkeze koyarak tartıştığımızda da verimli ve akademik üretimi toplumsallaştırma potansiyeli zayıflamış bir modeldir. Dolayısıyla yeni bir üniversite yaratma mücadelesi içerisinde olan tüm bileşenlerin YÖK'ün bu metni karşısında mücadele içerisinde ilkeselleştirdiği tutumları referans alarak kurucu bir hareketin emekçileri de olması gerekir. Son olarak altının çizilmesi gereken nokta ise böyle bir tutum AKP'nin tüm kamusal alana saldırdığı ve geri dönülemez biçimde tahrip ettiği bir dönemde diğer tüm alanların kendi ihtiyacı üzerinden çıkmış hareketliliklerle ilişki üzerinden radikal bir toplumsal ve siyasal değişim projesinden bağımsız değildir.


BÜYÜMENİN, GÜVENLİĞİN ve NAMUSUN ŞEHİTLERİ İŞ CİNAYETİNDEN KADIN CİNAYETLERİNE VE CUMARTESİ ANNELERİNE Bu memlekette insan hayatının ne kadar değeri olduğu tartışmalı. Ama insanlar��n ölümlerinin bir hiç uğruna olmayarak meşrulaştırıldığı ama aslında cinayet olan bin türlü hikâye anlatılıyor. Ve hayat karşısında ölümü kutsayarak kendisini var eden iktidarlar karşısında aslında bir insan hayatı sadece onun istikrarına ivme kazandıracak veri olabiliyor. Vatanı toprağını yaşatmak için ölen askerlerden namusunu yaşatmak için öldürülen kadınlara, devlete karşı “zararlı düşünce” yaydığı için kaybedilen insanlardan büyümenin sembolü hızla yükselen gökdelenlerde, fabrikalarda, merdiven altı atölyelerde ihmal ve sorumluluk sonucu ölen işçilere… Her birinin öznelinde apayrı hikâyelerdir hayat. Ama bizim için onları birleştiren ise tüm bu olan bitenleri “cinayet” olarak görme iradesini koyabilme gerekliliğidir. Kendi iradeleri dışında ve onlara aslında ait olmayan her şey için feda edilen hayatlar… Gazetelerin 3. Sayfa haberlerine konu olan kadın cinayetleri… Sebebi namus. Sebebi erkeklik. Katil erkeklik… Yine gazetelerin bazı küçük köşelerinde haber olan iş cinayetleri Sebebi büyüme hırsı. Sebebi ihmal ve denetimsizlik. Katil kar hırsı. 400 haftadır direnen Cumartesi Anneleri ve evlatlarının cinayetleri… Sebebi devletin bekası. Sebebi fikre yönelen baskı. Katil devlet… Aslında baktığımızda hepsinde bir parça ortaklık ve bu ortaklığın yarattığı acıları anlama halinin yaygınlaşması olanağıdır. Aslında baktığımızda tüm cinayetler faili meçhuldür. Ama biz yine de biliriz failleri. Bilinenin meçhule gitmesidir yaşadığımız trajedi. Kendilerini bu ülkenin ezilenlerine, işçilere adamış ömürlerdir kaybolan bedenleri taşıdığı. Ve hayat kavgasında bir emektir yitip giden bir patlamanın ardında. Kendini ifade edebilmesine dahi imkân tanınmamış kadınların ürkek ve çekingenliğidir yitip giden. Ezilenin kendi ezenine yöneltemediğinde biriken öfkesinin kendine ezilen yaratmasıdır… Bir yaratılan da öfkedir. Kinci olmasa da hesap soracak bir öfkedir. Ve Berfo Ana‟nın hiçbir zaman kilitlemediği kapısından tüm vicdanları kuşatacak bir öfke. İçimizi ısıtan bir öfkedir. Ve ilginçtir bunca acı nasılda birbirimizi anlamaktan ve birbirimizin içini ısıtarak yan yana gelmemizden sorumludur. Ve belki kaybedenlere kaybettirecek ve kaybedenlerin bekçiliğini yaptığı ensesi kalınların sırça köşkünü kuşatarak onu yerinden edecek bir kardeşleşmeyi besliyordur.


“Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi 'Kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre 'Kuvvet' para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar? Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?” Prof. Dr. Mustafa İNAN

İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Cemil Çelik, AKP’ye ve özel olarak Başbakan Erdoğan’a en yakın sermaye kuruluşlarından birinin kurucusu ve başkanı olan Ahmet Çalık'ın babası sanayici Mahmut Çalık’ın elini öpüyor.


Güneş günü doğurduğunda, şafakta gözleri parlayan bir çocuğun adına barış dedik BARIŞ’I büyüterek yüreğimizde ÖZGÜRLÜK türküsü miras bıraktık GELECEK düşlerimize Biliyoruz; hiç bir yolun sonu yakın değildir yürünmezken Yürüyoruz adım adım umudun yurduna Karanlıklar uyuşturamaz bizleri Esir edemez katran karası bakışları yüreklerimizi Esir zihinlerin yarattığı demir zincirlerin dünyasını, devirecek sırt üstü büyüttüğümüz umutlar Göğün yedi rengini sererek ayaklarına şen kahkahalarını geri vereceğiz çocukların avuçlarına Emeğin tarih boyunca katlinin yasını tutmaktan vazgeçip çığlığını yüklenip sırtımıza, yedi bölgenin dağlarında, ovalarında, kırlarında, şehirlerinde onurlu mücadelesini duyuracağız insanlığa Ağıtları söküp bulutların üzerinden türkülerimizi ve şiirlerimizi asacağız gökyüzüne Bir sevda doğacak tüm ayrılıkların gölgesinde Sevdanın dilinde ise bir türkü olacak onurlu insanların yüreğinden

www.ogrencidayanismasi.org


Öğrenci Dayanışması Aralık Sayı