Page 1


ODA Edebiyat ve Fikir Yongalama Dergisi

1

Editörden

34

Bir yılı devirirken

2

Öykü Odası

Nejat Yentürk’ten ‘Paul Zazadze’nin yarattığı dev marka: Zaza’

36

Nazan Bilen, Cansu Aksu, İsmail Polat, Atillâ İpek, Ezgi Gürçay, Mesut Balık, Fatih Öz ve Gülay Kaya’dan 8 adet öykü

25

Şiir Odası

Kitap Biti Naomi Klein – The Shock Doctrine: Felaket Kapitalizminin gelişi

Sineoda ‘Akbabanın bugünleri’ ve ‘Bölünmüş imgeler otobanı’

40

İbrahim Eroğlu, Ezgi Gürçay, Ali Şerik, Namık Atalay, Cansu Aksu ve Bilal Tırnakçı’dan şiirler

31

Çeyiz Odası

Fikir Yongalama Sadık Yemni’den ‘Entellerin James Bond’u: Len Deighton’

42

Duyurular Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kurultayı’ndan izlenimler


SADIK YEMNİ

EDİTÖRDEN

BİRİNCİ YIL

BİRİNCİ YIL Sevgili ODA Edebiyat ve Fikir Yonga dergisi okurları, 6. sayı ile dergimiz birinci yılını doldurmuş oluyor. Size Hollanda’dan turuncu ç,ş,ö,ü,ğ’li selamlar yolluyoruz. Genç yetenekleri Türkçe yazmaya teşvik amacıyla çıkardığımız dergimizin bu sayısında öykü odamız renk renk ve çeşit çeşit öykü sandıklarıyla dolu. Nazan Bilen, Cansu Aksu, İsmail Polat, Atilla İpek, Ezgi Gürçay, Mesut Balık, Gülay Kaya ve Fatih Öz’den 8 adet öykü göz nurunuza göz kırpıyor. Şiir odasının kapısı İbrahim Eroğlu, Ezgi Gürçay, Ali Şerik, Namık Atalay, Cansu Aksu ve Bilâl Tırnakçı’nın şiirleriyle failatün failün makamının barok uyarlamasıyla gıcırdamakta. Kitap Biti bize bu sayıda musallat oldu. Naomi Klein’in Şok Doktrini adlı kitabının uzun özeti kapitalizmin karnesindeki kırık notları kara tahtaya yazıyor. Çeyiz odamızın dekoru bu sayıda tıras bıçagı, ustura ve diger berber levazımatından, tıraş sabunu ve tıraş kremi gibi ıtriyata, gaz ocagından bıçakçılık malzemesine dek çok çesitli ürünleri ile belleklerde yer edinen Zaza marka malzemeyle kurulmuş. İzmir’den Dr. Nejat Yentürk’ün eşsiz bir araştırma yazısı. Sineoda’da üç filme ait iki yazımız var. Sadık Yemni’den Akbaba’nın Bugünleri ve Fatih Öz’den Bölünmüş İmgeler Otobanı. Fikir Yongalama odamızın bir köşesine kendini entel görenler için iyi bir haber sakladık. Artık onların da James Bond’ları var. Duyurular bölümümüzde 15 Aralık günü Istanbul’da düzenlenen Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kurultayı üzerine Doc. Dr. Abdulvahap Kara’nın değerlendirme yazısını bulacaksınız. Son olarak kendisine acil şifalar dilediğimiz Funda Müjde’nin kitabıyla ilgili kısa bilgiyi ve dergimizdeki yazılara gelen eleştirilerden birkaçını okuyacaksınız. İkinci yılın ilk sayısında görüşmek üzere hoşçakalın.

1


FATİH ÖZ

ÖYKÜ ODASI

YOLCULUK

Fatih Öz YOLCULUK Dünya’yı terk edeli ben deyim 5 , siz deyin 7 gün oldu ama öldüğünü 2. dakikada fark etmek yalnızca filmlere özgü bir şeymiş. 3 hafta kadar “Yok canım , olur mu hiç , felç falandır.” diye düşündüm. Neyse sonra elime Cumartesi akşamı için bir parti bileti geldi : Hem de cehennemin dibine! “Listede adım var? ; Bir daha bakın : Yok mu?” Ölüm meleğine “Bi’ saniye , şu çalının arkasına tuvaletimi yapıp dönüyorum” diye yalan atıp Cennet’in kapısında şansımı deneyim dedim ; olmadı tabi. “Bir arkadaşa bakıcam” deyip neredeyse saymadığım ‘Unicef Barış Elçisi’ kalmadı ; yemediler ; çünkü hiçbiri içerde değilmiş : Dalai Lama dahil. Ooommmm. Neyse... Megaptera novaeangliae* Daha sonra bizimkiyle “aşağıya doğru çıkan” bir asansöre biniyorum. Kazayla “Pardon ama cennete kimler vardı?” diye sordum : “Sıkça Sorulan Sorular Klavuzu elinize ulaşmadı mı?“ Tanrım , ne sevimli bir ses tonu bu! Bu kadar tatlı birisi için fazla yorucu bir meslek diye geçiriyorum aklımdan. Daha sonra içerisinin Hollandalı eşcinsellerin ve balinalarla dolu olduğu söylüyor : Hesap-kitaptan uzak , gerçek iyilermiş. Asansör 3 kişiliktir : Asansörün motoru biraz soğusun diye 5. katta kısa bir mola aldık. “Kusura bakmayın ; elime klavuz falan ulaşmadı. Hazır durmuşken birkaç şey daha sorabilir miyim?” “Kusurunuza bakmam ama danışman değil Azrail’im ve sigarayı bırakmaya çalışıyorum. Yalnızca 2 soru daha ; anlaştık mı bayım?” Bu adam gerçekten tam bir centilmen , sürekli siyah giyinen bir karizmatik. “Tamam , ilk soru : 5. ve 6. kattakiler neyle cezalandırılıyorlar?” Güldü : “Bu 2 soru etti ama.” Cesaret alıp elimi omzuna dolayacaktım nerdeyse. “5. kattakiler iki şekilde cezalandırılıyorlar : Birincisi sonsuza kadar ‘Ulysses’i okumak , ikincisi Bruce Willis’in ölü olduğunu bildikleri halde defalarca ‘Altıncı Hissi’ seyretmek.” Pardon , patronunuzla görüşebilir miyim? Aranın yeterli olduğunu düşünüp , tekrar hareket ettik. “Peki , ikinci soru : “Nerede bu tanrı?” Tekrar güldü : “Tanrı mı? En önemli şey o değil ama şunu diyebilirim : “Büyük” bir şeyin tamamını görebilmen için , en azından onun kadar “büyük” olmalısın ; öbür türlü gözlerine sığmazdı.” LÜTFEN ASANSÖRDEN İNİNİZ Sonunda geldik , iyi vakit geçirdim. Bana “803’te kalıcaksınız , zaten oklar size yolu gösterir.” dedi ve “iyi şanslar” diledi. Otomatik kapı kapanırken ona sonsuz teşekkürlerimi ve minnetimi belirten birkaç laf söyledim. Burası sanıldığı kadar korkunç değil , sinir bozan tek şey fonda sürekli “Can’t Touch This”in introsunun çalıyor olması. Eskiden buralar bilindiği gibi çok ama çok sıcakmış ama klimaların küresel ısınma sürecini hızlandırdığı göz önünde tutulmuş ve bu yönde birkaç karar alınmış... * kambur balina ve Naotional Geographic’ten bilimsel gerçek : insanlar 3 fonksiyonlü iletişim dillerini kullanabilirken , katil balinalar çoğunlukla 7’li kombinasyonu kullanılar ; yani : “seni seviyorum çünkü benim için değerlisin ve hayatıma anlam katıyorsun.” cümlesini bir kambur balina 3 buçuk kat daha rahatlıkla ve daha şiirsel bir şekilde kurabilir ; hem de geldiği yere , 200 tonluk bedeniyle suyun içinden gökyüzüne doğru sıçrarken. juliendelus.blogspot.com

2


NAZAN BİLEN

ÖYKÜ ODASI

YOLCULUK

Mustafa bir yıldır içinde yaşadığı, ama hiçbir zaman görmediği bu köyde nereye, nasıl gideceğini bilemiyordu. Sokakta birine sorarım diye yola çıktı. Yokuş aşağı koşmaya başladı. Ne yolculuk esnasında, ne de vardığı yerlerde gözüne uyku girmezdi. Kâbusa dönüşen ilk geceleri bir uyku hapıyla başından savmaya çalışırdı. Bu sefer aniden yola çıkmaya karar verince uyku hapını bir arkadaşından almıştı. Hap ovaldi ve uçuk eflatun rengindeydi. Tam ortasında kolayca ikiye bölünebilsin diye derin bir çizik vardı. Annesinden aldıklarına hiç benzemiyordu. Tren neredeyse bütün şehirlerde en kuytu köşeleri seçerek ilerlemekteydi. Artık kullanılmayan boyası dökülmüş, pas, küf, sessizlik dolu küçük istasyonlardan geçerken içinde açıklayamadığı bir duygu, çantasının fermuvarlı gözünde de uyku dolu minik bir hap gidiyorlardı. Gördüğü her kullanılmayan istasyonda inip biraz beklemek geliyordu içinden. Sanki böyle bir şeye kalkışırsa kahve-sepya tonlarında bir filmin ortasında buluverecekti kendini. Bu eski istasyonlar tren geçtikten sonra teker teker silinecekmiş izlenimi veriyorlardı. İnsansızlık bir mekânı çok farklı algılatabilmekteydi. *** Bavulunu açıp yanında getirdiği bitki çaylarını, kitaplarını, kremini masanın üzerine koydu. Pencereden iki dakikalık yürüme mesafesindeki pembeye boyalı hapishaneyi görebiliyordu. Daha önce ne yaşadığı şehirde ne de televizyonda pembe bir hapishane görmemişti. Önündeki kocaman duvarlar olmasa, gidip, ben geldim, Mustafa’yı görecektim, çağırın gelsin diyecekti nerdeyse. Kim bilir hangi odada kalıyor?Penceresi hangi tarafa bakıyor? Bağırsam, adını çağırsam duyar mı acaba? diye düşündü. Daha trendeyken içi daralmaya başlamıştı. Zaten bu ziyaretlerden bir hafta önce sıkıntı başlar, onu görüp döndükten iki hafta sonrasına kadar gerginliği ve melankolikliği inanılmaz boyutlara ulaşır, yere göğe sığmazdı. Uzun yürüyüşlerde taze oksijen avına çıkar, anılarla kirlenmemiş sokaklar arardı. Mevsim kışsa sık sık üşütüp hasta olurdu. Son zamanlarda o kadar çok C vitamini içmişti ki artık vitaminlerden nefret etmekteydi. Sanki kendisi suda çözülen bir C vitamininden farklı mıydı? Sabah uyandığında 24 saatlik bir güne atlıyor, eriyip, tükeniyordu. Saat akşamın altısıydı. Öğlen onikide yola çıkmış, altı saatte dört ülke kat etmişti. Trende her iki saatte bir konuşulan diller değişip durmuştu. Burada zaman ne kadar yavaş geçmekteydi. Onu görene kadar, yani sabahın dokuzuna dek yatak yorgan işkencesi çekecek, uyandığında büyük bir ihtimalle gözleri kırmızı, sırtı ağrıyor olacaktı. Duşa girdi. Su otuz saniye soğuk otuz saniye sıcak akmaktaydı. “Tamam, bu iyiye alamet değil.”dedi. “Aksilikler şimdiden başladı.” Elinden geldiğince çabuk kurulandı. Anlaşılan dönene kadar bir daha yıkanmayacaktı. Hastalanırsa dönüş yolcuğunda resmen rezil olurdu. Kocaman fönünü, saç düzeltme makinasını yanında getirmişti, ama makyaj malzemelerinin hepsini evde unuttuğunu farketti. Yola çıkmadan önce annesi saçlarının uçları iyice ölmüş diyerek biraz kısaltmıştı. Üç ay önce gördüğü Mustafacığına güzel görünmek istiyordu, ama rimeli ve göz kalemi bile yanında olmadan bunu nasıl başaracaktı ki. Üstelik kıştı, teni soluktu. Bir allığı bile yoktu. Giydiğinde kendisini görünmez hissettiği, çirkin siyah paltosunu alıp otelin lobisine indi. Bu palto ona küçükken izlediği bir çizgi filmdeki siyah şemsiyeli adamı hatırlatmaktaydı. Adını bile unutmadığı Boris şemsiyeyi açıp, elinde döndürüyor, sonra da arkasına geçip kayboluveriyordu. Ortalıkta kimseyi göremeyince zile bastı. Otel sahibi, karısı ve iki çocuğuyla zemin katta yaşamaktaydılar. Eşinin kıskançlık gazabından elinden geldiğince sakınan göbekli, bıyıklı Fransızla geçen sefer sadece formalite icabı bir iki laf etmişlerdi. Adam kendisini Rus sanmıştı. Belki ikinci defa geldiğim için biraz sohbet eder diye umut etti. Fransız arka kapılardan birini aralayıp, içeriye bir spor programının sözcükleriyle birlikte girdi. Kendiliğinden kapanan kapı, programı sözcüklerinden tutup tekrar içeri sürükledi. Lobi köye uyan sessizliğine kavuşmuştu yeniden. “Bir çay içecektim.” dedi paltosunu saldalyenin üzerine yerleştirirken. “Aa, tabii, tabii. “ dedi adam. Masaya bir kül tablası getirdi. Demek sigara içtiğini unutmamıştı. Fransızcasını böyle buhranlı zamanlarda kullanacağı hiç aklına gelmezdi, ama hayattı işte. Biraz havadan konuştular. Adam isterse her ihtimale karşı bir şemsiye verebileceğini söyleyerek parmağıyla kapının yanındaki portmantoda asılı siyah şemsiyeleri gösterdi.

3


NAZAN BİLEN

ÖYKÜ ODASI

YOLCULUK

Böyle de yeterince görünmezim, paltom yetiyor, şemsiyeye gerek yok diyecek oldu, ama onun yerine “İnsanlar neredeler?” diye sordu. “Ya evlerinde, ya da Belçika veya Lüksemburg’talar. Orada çalışanlar da var.” Dedi adam. Yaşlı, çirkin köpek gelip masanın altında ayaklarının yanına uzandı. Oysa adamın başka bir yanıt vermesini ne kadar isterdi. Mesela:”Burası yok aslında. Ya da burada gördüklerin gerçek değil. Ben Kafka’nın Şato’sundan kaçırdım bu köyü falan gibilerinden.“ “Ee, siz ne yapıyorsunuz burada? Hiç sıkılmıyor musunuz?” diye sordu adama pervasızca. “Yoo, hayır. Biz iyi uyuyan insanlarız. En azından bu sessizlik, sakinlik sayesinde uyku problemimiz yok.” dedi adam kızın uyku sorunundan haberdarmışcasına. Arkasından, “Hem otelcilik zevkli bir iş, siz insanları görmeye gitmiyorsunuz, onlar size geliyorlar.” dedi bıyık altından gülümseyerek. Eliyle bir dakika işareti yapıp, eski zil sesiyle çalan antika siyah telefona gitti. Bir elinde çay bir elinde üzerinde duman tüten bir sütlükle geri döndü. Karısı kesin evde yoktu. Olsa geçen seferki gibi arada bir gelip kapı aralığından kıskançlık okları fırlatırdı. Hava kararmış olduğundan camda bile içerisini ve kendini görmekteydi. Adam bir süreliğine ortadan kaybolup tekrar döndüğünde baş parmağı ve işaret parmağı arasında minicik bir şişe tutmaktaydı. “Buyrun.” dedi gülümseyerek. “Bu size otelimizden bir Montmedy hatırası olsun.” Dalga geçiyormuş gibi geldi, ama değildi. Hiç beklemediği biriyle kendi dilinde sohbet edebilmek onu sevindirmişti belki de. Abartılı bir şekilde teşekkür edip, şişeyi aldı. Üzerinde kalenin resmi vardı. Altında şişeyi terkedip kaçacakmışlar hissini uyandıran, nerdeyse hareket eden, kocaman harflerle Montmedy yazmaktaydı. Harfler gerçekten titreşiyor gibiydiler. Şişenin ağzı bir tıpayla kapatılmıştı. Açmaya yeltendi, ama birden durdu. Bütün köylüler bu şişenin içine hapsolmuş olabilir miydiler? Gökyüzünden kocaman bir fil hortumunu uzatmış, köylüleri ve bir mekânı canlı kılan her şeyi soğurup götürmüştü belki de. İçinde her ne olursa olsun şişeyi açmamaya karar verdi. Daha önce sadece bir kez geldiği bu küçücük köyde bir pizzacı, bir dönerci, sevimli bir Dalmaçyalı köpeği olan suratsız bir adamın mini marketi ve bir eczane dışında hiçbir dükkana rastlamamıştı. Bunlarsa kapılarında yazan açılış ve kapanış saatlerine hiç mi hiç uymamaktaydılar. Geçen sefer pizza yemek için saat yedide açık olduğunu okuduğu restoranta gitmiş, kapalı olduğunu görünce döner yemişti. Kaldığı üç gün boyunca her öğlen ve akşam yemeğini dönercide yemek zorunda kalmıştı. Bu tenha Fransız köyündeki İstanbul dönercisinde, bir Türk olarak sadık dönerini yemiş, ayranını içmiş, İbrahim ve Orhan dinleyerek, sigara tüttürmüştü. Küçük bir tepenin üzerindeki bir kale hariç hiçbir özelliği olmayan bu köye turistler de uğramadığından, ortalıkta görünen yerliler yabancıları anında tanıyor ve büyük bir ihtimalle hapishane ziyareti için orada olduklarını biliyorlardı. Bu yüzden olacak pek hoş bakmıyorlardı yabancılara. Görünen kelimesini kullanıyordu, çünkü hafta sonu olmasına rağmen sokaklarda in cin top oynamaktaydı. İnsanlar ya açık olan dükkanlardaydılar, ya evlerinden park yerine doğru yürüyorlardı ya da arabalarındaydılar. Üstelik akşam olunca bütün kepenkler kapatılıyordu. Sadece üzerinde kendi büyüklüğüyle bir tezat oluşturan boyutlarda Hotel de Ville yazan belediye binasının önünde bir iki genç sigara içiyor, kendilerince sohbet ediyor, köyün en merkezinde takılmanın ayrıcalığını tatmaya çalışıyorlardı. Aslında gençlerin bütün hareketleri can sıkıntısı ve iç daralması haykırmaktaydı. Birileriyle aynı duyguları paylaştığını kesinlik derecesinde bildiği ender anlardandı. “İşte bu yüzden.” dedi kendi kendine. “Ben buraya hapishane ziyaretine değil hapsolmaya geliyorum. Bu köyün kendisi bir hapishane zaten.” Köyün sıkıcılığını saklamak için olsa gerek rengarenk boyanmış kapıların birinden, hayalet gibi bir kadın çıkıverdi karşısına. Kısacık eflatun saçları vardı. simsiyah bir manto giydiğinden bu karanlıkta uzaktan bakılsa kafası havada süzülen bir uçan balonmuş gibi görünebilirdi. Bu kadın da dahil hayatında hiçbir yerde bu kadar çirkin kadınlar görmemişti. Hepsi de saçlarını çeşit çeşit modellerde kestirmiş, sıra dışı renklere boyamışlardı. Sanki birkaç gün önce saçını en ilginç renge kim boyatacak diye bir yarışma yapılmıştı da ondan arta kalmışlardı. Birinci kim olmuştu acaba? Yokuş aşağı, yokuş yukarı biraz yürüdü. Diğer şeylerin sıkıcı sıradanlığına rağmen evlerin ne kadar güzel ve bakımlı olduklarına tekrar tekrar şaştı. Köy karanlıkta bilim kurgu filmlerindeki terkedilmiş şehirlere benzemekteydi. Daha yarım saat bile yürümeden her yeri görmüş olduğundan otele döndü. Çirkin köpek birkaç defa sırf görevini yerine getirmiş olmak için havlayıp sustu. Bir köpekten çok koyun postundan yapılmış eskimiş, kirlenmiş bir kırlenti çağrıştırmaktaydı. *** İçerisi duman dolmasın diye, sigarasını yakıp pencerenin bir kanadını açarak orada içmeye başladı. Saat daha sekizdi. Üç saat sonra onbir olur, uyku hapını atar, uyurum diye düşündü. O zamana kadar bir fincan çay içer, biraz televizyon izlerdi. Dışarısı oldukça karanlıktı. Otel bir tepenin eteğinde olduğundan epey uzak mesafedeki sarı, kırmızı, turuncu ışıklarıyla arabaları görebiliyordu. Bir süre onları izledi. Birden ilginç bir şey farketti. Büyük bir kuyruk oluşmuştu ve arabaların tümü köyden ayrılıyorlardı. Çok uzaklarda ışıklarını seçebildiği arabaların hiçbiriyse köye doğru yaklaşmıyordu. Belki de cuma akşamı olduğu içindir, insanlar hafta sonunu daha canlı geçirebilecekleri yakın şehirlere gidiyorlardır diye düşündü. ***

4


NAZAN BİLEN

ÖYKÜ ODASI

YOLCULUK

Mustafa akşam yemeğini fazla kaçırdığından üzerine bir ağırlık çökmüş, karyolasına uzanmıştı. TRT Int de Yedi Tepe İstanbul’u izlemekteydi. Bir anda hoperlörlerden gelen bir bağırtıyla yerinden sıçradı. Bir şey mi oldu diye parmaklıklar arasından görebildiği kadarıyla dışarıya baktı. Hapishaneyi çevreyelen yedi-sekiz metre yüksekliğindeki duvardan eser yoktu. Üstelik hücresinin kapısı da açıktı. Birden adının ve numarasının çağrıldığını duydu. Mustafa Çelik, 7473, rue de la Chevre sokağında 23 numarada ziyaretçin seni bekliyor. 15 dakikada orada olman gerekiyor. Bir saatlik görüşme süreniz var. Hadi biraz kımılda, durma koş! Mustafa bir yıldır içinde yaşadığı, ama hiçbir zaman görmediği bu köyde nereye, nasıl gideceğini bilemiyordu. Sokakta birine sorarım diye yola çıktı. Yokuş aşağı koşmaya başladı. Önünden geçtiği dükkanların hepsinin kapalı olduğunu gördü. Birkaç evin ziline bastı. Sadece köpek havlaması duyuldu, kapıyı açan olmadı. “Allah kahretsin, bir allahın kulu yaşamıyor mu bu allahın belası yerde?” diye bağırdı. Gözüne yan sokaktaki küçük bir köprü ilişti, hızla oraya doğru yürüdü. Karşıya geçip, bir umutla sokağın ismine baktı. Menard’dı. Aradan 15 dakika geçmişti ve köyün her yanına yerleştirilmiş hoperlörlerden “Hadi çabuk ol ahmak. Bak zamanın bitiyor. Kız elden gidecek.” diyen gardiyanın sesini duyuyordu. Vücudu sanki parçalara bölünmüştü. Her parça onu bir yana çekiştiriyor, kendi istediği tarafa gitmesi için ısrar ediyordu. Mustafa çıldırmış gibi oradan oraya koşuyor, bir türlü ne yöne gideceğine karar veremiyordu. Sonunda olduğu yerde dizleri üzerine çöktü, başını kocaman ellerinin arasına aldı. Uzun süreden beri ilk kez ağlamaktaydı. *** Sadece sekiz kanal vardı. Yarım saatten beri sürekli zap yapıyor, ama izleyebileceği bir şey bulamıyordu. Yanında getirdiği kitap sehpanın üzerinde öylece durmaktaydı. Kanal altı reklamlardan sonra bir Stephen King filmi başlayacağını haber verince filmle iyi gider diye kalkıp bir fincan ıhlamur çayı yaptı. Kingdom Hospital. Bakalım Fransızcası bu filmi nasıl anlatacaktı. Yolculuk, yabancı bir dili iyi anlamaya çalışmak ve ertesi günün stresi yüzünden oldukça bitkin düştüğünden filmi sonuna kadar izleyemeyeceğini kuzu kuzu kabullendi. Çantasına uzanıp içinden uyku hapını çıkardı. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde duran 1,5 litrelik Evian şişesinden birkaç yudum su içti. Televizyonun sesini nerdeyse duyulamayacak kadar kısıp, başının altına bir yastık daha koydu. Otellerde yastıklar hiçbir zaman tam istediği gibi olmazdı. Yıllar önce Mustafa’nın kendisine hediye ettiği yastığa alışınca başka hiçbir yastıkla dost olamamıştı. Sabaha onu görecekti. Bakalım zayıflamış mıydı, yoksa kilo mu almıştı. Geçen sefer çok iyi görünüyordu. Cumartesileri iyiydi. Onu iki defa görüyor, pazar günü de göreceğini bildiğinden yüreğini biraz olsun serin tutabiliyordu. Pazar günkü ikinci ve son görüşmenin nihayetinde gözyaşlarını dizginleyemiyordu. Sonra tekrar tren, tekrar yollar, değişen diller ve kendi yaşamına dönüş. Her şeye rağmen Mustafa’yı yüzüstü bırakmayı bir gün bile aklından geçirmemişti. Mustafa’nın yıllar önce hayatını kaybeden annesinin bir başkası için ördüğü küçük patikleri ondan bir hatıra olsun diye elbise dolabının kuytu bir köşesinde sakladığını gördüğünde onun hiçbir zaman hayatından çıkıp gitmesine izin vermeyeceğini anlamıştı. İlişkilerinin şekli ne olursa olsun kabul edebilirdi, ama onun nerede, nasıl olduğunu bilmemeye katlanamazdı. Gece hiç istemeye istemeye kalktı yatağından. Sarhoş gibiydi. Karanlıkta uzun koridorda ilerleyerek el yordamıyla tuvaletin lambasını bulup yaktı. Yatağına gitmek için tekrar ayaklandığında aradan saatler geçmişti sanki. Uyur gezer gibi yürürken kafasını şiddetle duvara çarptı. Yanlış tarafa dönmüştü. Düştü. Yerde ne kadar kaldığını bilemiyordu. Galiba soğuk beton üzerinde bir süre öylece uyumuştu. Biraz kendine gelir gibi olunca ayağa kalkmak istedi, bacaklarını hissetmediğini farketti. Bir türlü doğrulup ayağa kalkamıyordu. Sürünerek karyolaya doğru ilerledi, tırmandı. Yorganı aceleyle üzerine çekti, ama nafile. Güç bela ısıttığı yatağı çoktan soğumuştu.

Damaskus95@hotmail.com

5


MESUT BALIK

MEZARLIKTAKİ BULUŞMA

ÖYKÜ ODASI

Bir süre sessiz durduktan sonra bana doğru yaklaşmaya başladı. Önce kendisine acilen yedek bir parçaya ihtiyacı olan bir müşteri olabileceği aklıma geldi. Yanıma yaklaştığında yüzünün kanlar içinde olduğunu farkettim. Pek çok insan gibi ben de mecbur olmadıkça buralara uğramam aslında. Fakat Latife’min son zamanlarında artmış olan rahatsızlığından dolayı gelmem kaçınılmaz olmuştu. Hayatın değişik kesimlerinde bulunmuş olan buradakiler hayattayken birbirlerine bu kadar yakın olacaklarını belki de akıllarından bile geçirmemişlerdi. Hepsi de sonlarına dair ipuçlarıyla birlikte yüzlerini aynı yöne çevirmişler, güneşin ve de yağmurun bir zamanki güzelliklerine dair kırıntıları alıp götürmesini, hiç mi hiç direnmeden kabullenmişlerdi. Oysa şuan hiçbirinin ne renkleri önemliydi ne de yolculuklarında ifade etmiş oldukları maddi değerler. Hepsi de aynı sessizliğin içerisine gömülmüşlerdi. Belki de benim gibi yazmaya meraklı kişiler, zaman zaman üzerlerinde onlara ait yazıları okuyup onlara dair hayat hikayeleri uyduruyordu. Köprüde duran Latifem’den ömrünü uzatan tüm çabalara rağmen, birgün ayrılmak zorunda kalacağımın bilincindeyim aslında.Yolculuğu sona erdiğinde, o da buradakiler gibi araba mezarlığındaki yerini alacak. Bazıları organ bağışında bulunup başka arabalara tekrar hayat verip, onlarla birlikte yeni yolculuklara çıkacaklardı. Bazılarını ise dev fabrikalarda eritip, şekillendirip tekrar aramıza gönderiyorlar. Bilmem, belki de onunla gezerken zaman zaman karşılaşıp da gözlerimizi kamaştırmış olan o lüks arabalardan birisi olarak tekrar aramıza döner O eski günlerimizi hatırlar mı o zaman? İlk alındıklarında nasıldılar diye meraklı gözlerle dolaşırım aralarında. Kimbilir nereleri gördüler, hangi olaylara ortak oldular. Sahiplerine ait kimbilir ne kadar sırla dolu birşekilde buraya gömülmüşlerdi. Bazılarını son anda buralarda olmaktan kurtaran kaportacı Hasan geldi aklıma. Aslında ona bir nevi cerrah da denebilir. Onun için vatanından kopup buralara gelmek kaçınılmaz olmuştu. Elinde küçük kahverengi valiziyle turist olarak giriş yapmıştı bu ülkeye. Bizim genel anlamda bildiğimiz, kendi ülkesinden kalkarak başka bir ülkeye geçici bir süre olarak giden ve de bir süredir biriktirimiş olduğu parasını harcayarak stres atan turistlerden biraz daha farklıydı kaportacı Hasan ve de arkadaşlarının durumu. Onlar da geçici bir süre için kendi ülkelerinden kalkıp başka bir ülkeye gelmişlerdi. Fakat ne zamana döneceklerini bilmiyorlardı ve bu belirsizlik onların normal şartlarda stres atan turistlere tezat her geçen gün daha da gerginleşmelerine sebep oluyordu. Bir diğer önemli farklılık da onlar buraya paralarını harcamaya değil, daha iyi bir hayat için para kazanmaya gelmişlerdi. Sürdürdükleri tutumlu hayat onları hayallerine götürecek en kestirme yollardan birisiydi. Büyük bir kazada ağır yaralanmış olan bir arabaya kaybetmiş olduğu eski güzelliğine kavuşturmak için gerekli müdaheleyi yaparken anlatıyordu bana bunları kaportaci Hasan. Elindeki çekiç ve de kerpeten öylesine haşır neşir olmuşlardı ki bu tip müdahelelere, belki birazcık abartı olacak ama biz gitsek onlar aynı takımı paylaşan iki alet sevgiyle iyileştireceklerdi hastalarını. Biraz ileride duran minibüs iyiden iyiye büyük bir kumaş parçasıyla sarmalanmıştı. Yeni boyanmış olmalı. İlk anda nazar değmesin diye belki de sakladılar onu bizden. Ya da fazla abartılı olmamakla birlikte onun tekrar hayata dönüşünü kutlayacaklardı. Sahibi kumaşın alınmasıyla ortaya çıkan minibüsünün güzelliği karşısında ona tekrar aşık olacak, onunla uzun bir yolculuğa çıkıp karısını üzecekti. Buranın işletmecisi, alacağı parayı alıp sevinecek, bir iki arkadaşıyla eğlenmeye gidecek, gece eve geç gidecek, o da karısını üzecekti. Sonra da bu kadınlar birleşerek bir dernek kuracaklar, haklarını savunup seslerini kamuoyuna duyuracaklardı. Böyle bir derneğe en çok hangi isim yakışırdı acaba? Ben bunları düşünürken buranın işletmecisi Ahmet Abi dönmüştü geriye, bir iki can çekişen arabayı da yanında sürükleyerek. Çalışanlara bir iki nutuk attıktan sonra da yanıma geldi. Kucaklastık. Bundan sonra da tekrar edile edile artık törensel bir metin özelliği kazanmış olan konuşmanın bilmem kaçıncı kez tekrarını yaşadık. -İşler nasıl gidiyor Ahmet abi? -Eh nasıl olsun şu sıralar durgun biraz. Senin işlerin nasıl? -Nasıl olsun, gidip gelip duruyoruz büroya. Yenge nasıl? Çocuklar ne yapıyorlar? -Eh, nasıl olsunlar iyiler. Sen evlenmiyor musun hala ? -Daha düşünmüyorum, yaz tatili bir geçsin de. -Hayırlısı, nasip kısmet işi bunlar. Boşver koçum evlenip de ne yapacaksın?

6


MESUT BALIK

MEZARLIKTAKİ BULUŞMA

ÖYKÜ ODASI

Bu arada Ahmet abi yarım dakikalık bir sürede etrafındakilere direktiflerini sıralar. -O contayı öyle sıkma. Falanca arabanın boyası ne oldu? Filanca parayı getirdi mi? Bunun ardından acı bir kahve kırk yıl da geçse unutulamayacak bir iştahla içilirken konuluşacaklar da bellidir. Seçim günün getirdiklerine göre değişebilir. Ahmet Abi’nin “Ben Bir Zamanlar Senin Yaşındayken ve Hızlıyken” romanından alıntılar, “Ne Olacak Bu Türkiye’nin Hali” konu başlıklı bir konferans, “Arsa Alıp Üzerine Kocaman Bir Bina Oturtup Kocaman Paralar Kazanıp Mutlu Olma Sanatı” ya da “Latife’nin Yerine Geçmesi Gereken Yeni Adayın Sahip Olması Gereken Teknik Özellikler”le ilgili geyiklere taş çıkartacak bir muhabbet. Biz Ahmet Abi’nin bir zamanlar başkarakter olduğu romanlarına geyikleri ortak ederken, homurdanarak bir araba yaklaştı yanımıza. Sahibinin üzerine titrediği gözlerimizi iyice kamaştıran tertemiz cilasından belliydi. Kapının açılmasıyla görüş alanımıza takılan ayakkabıların parlaklığı gözlerimizi bir süre daha kamaştırmış olsa da, bir zamanlar iş hayatında çok kilometreler devirmiş olduğu belli olan, takım elbisesi ve de kravatıyla bütünleşmiş kısa boylu, hafifçe göbekli müşteriyi farketmemize engel olamadı. Ben bu küçücük adamın bu kadar kocaman arabayı kullanırken aynı anda nasıl debriyaja basıp vites değiştirebildiğini düşünürken, arabanın yavaşça kapısını kapattı, ve de merak etme az sonra döneceğim dercesine kaportasına usulca dokununuverdi. Belli ki bir zamanlar şekil verilip hareket edebilme özelliği kazandırılmış olan bu metal kutuyla aralarında duygusal bir bağ oluşmuştu. Bize doğru yönelirken bir kez daha arkasına dönüp baktı, rahatszılığından dolayı kaygılandığı yol arkadaşına. Ahmet Abi’nin müşterisinin hüznüne tezat, içten içe bir sevincin parıltılarını yakaladım gözlerinde. Sanıyorum devamlı müşteriler listesinde baş sırayı alıyordu, bizi kendimize getiren tok sesin sahibi. Daha sonra isminin Hayrullah olduğunu, ve de deri ticaretiyle uğraştığını öğrendiğim hiç gülmeyen ciddi bakışlı adam Ahmet Abi’ye arabasının rahatsızlıklarını dile getirdi. Bunun üzerine Ahmet Abi yanından hiç ayrımadığı tütününü cebinden çıkardı. Ağız kısmı ince, yanan kısmı kalınca olan bir sigara sarıverdi göz açıp kapayıncaya kadar. Yükselen dumanlar arasında, yapılacak müdahelenin boyutlarını tespit edebilmek için bir ara motor kapağının arasında kayboldu. Sonra da arabanın altından tekrar beliriverdi. Bir sigara içme süresinde, bir dedektifin sırlarla dolu bir cinayeti çözmesinde gösterdiği titizlikte tanısını koydu, gerekli detayları müşterisine aktardı. Arabası kadar cüzdanını da çok seven dev arabalı küçük adam, yılların vermiş olduğu tecrübeyle pazarlık için ilk ana cümleyi kurdu: -Biliyorsun en ufak şeyde sana geliyorum hep. Yabancı sayılmayız artık. Ahmet Abi de yıllarca darağacında biriktirmiş olduğu pazarlığı sonuçlandıracak en kesin cümlelerden bir kaçını dile getiriverdi. -Hayrullah Abi, ben de zaten bundan dolayı sana indirimli fiyat söyledim. Başkası olsa samimi söylüyorum bu fiyata anahtar çevirmem. Bir kahve içelim. Nasıl alırsın abi kahveni? Bunun ardından itiraz etmeyip kahvesini sütsüz ve de şekersiz içtiğini söyleyen Hayrullah Bey, bu kısa pazarlıktan mağlup çıkmayı kabul etmiş gibi gözüküyordu. Belki de bu hafta satacağı deri ceketlere fazla göze batmayacak biçimde bir fiyat artışı uygulayıp, yaşamımızda önemli bir yer işgal eden alış veriş zincirinde kendince biraz önce zarar ettiği parayı telafi edecekti. -Senin kahven nasıl olsun Metin? Keyifli keyifli sormuştu Ahmet Abi. -Sağol ben almayayım. Biraz önce içmiştim,diye cevapladım. Az önce kahve almaya giden Ahmet Abi’nin işçilerine verdiği emirler kulaklarımızda yankılanıyordu. Hayrullah Bey birazcık sohbet edebilmek amacıyla yanıma yaklaştı: -Yeğenim ne işle meşgulsun? -İnşaat mühendisliğini bitirdim geçen sene. Bir yıldır çalışıyorum. -Az möhendis çalıştırmadım yanımda ben İstanbul’dayken. Hepsi senin gibi okumuş çocuklardı.İyi kazanıyon mu bari? -Bereket versin. -Yeğenim bizim şeherden geçen sene bir arsa aldım. Takriben beş yüz metrekare felan, hemi de pek ucuza. Üzerine çift daireli beş katlı şöle gocaman bir apartuman yaptıracam. Sen bilirsin şimdi böyle bir binaya kaç kilo demir gider? -Şimdi benim bunu hesap edebilmem için öncelikle bir mimari projeye ihtiyacım var, diye cevapladım, fazlaca bu konunun üzerinde durmaz umuduyla. Önce gözlerinin içi parladı, sonra da göbeğini biraz daha öne çıkartarak konuşmasına devam etti. -Yeğenim şimdi siz yıllarca öniversitelerde okuyorsunuz, size bunları öğretmiyorlar. Bizim köyde bir usta var, Allah inandırsın hiç eline kağıt galem almadan yapardı binaları. Zaten okuması yazması da yoğudu garibin. Hatta gasabadaki belediye konağını da o yaptıydı. Heç okula gitmediydi emme imkanı olaydı sizin gibi möhendislere porofesör olurdu kesin. -Apartmanı da mı ona yaptıracaksınız?

7


MESUT BALIK

MEZARLIKTAKİ BULUŞMA

ÖYKÜ ODASI

-Nerde yeğenim. Geçen sene bir deprem olduydu. Belediye gonağının yan duvarı gaymakamın arabasının üzerine devrilmis. Şikayet etmişler diplomasi neyim yok diye. İçeriye almışlar. Gerçi ölen yiten olmadı. Allah’tan gelene sual olunmaz, kul ne yapsın? Şu körpüde duran senin araban mı yeğenim? -Evet benim. Biraz gözlerini Latifemde gezdirdikten sonra: -Kaç model yeğenim? Baya eski galiba. Sözlerinde küçümsemeye dair alaycılığın dozunun gittikçe arttığını sezmiştim. -Evet oldukça eski, sanırım siz doğduğunuzda üretmişler bu modeli. Artık ömrünü tamamladı oldu. Allah size uzun ömür versin. Hayrullah Bey derince bir öksürükle karşılık vermeyi yeğledi. Ben de zaten desteğe ihtiyacı olan Latifemin morali daha fazla bozulmasın diye Hayrullah Bey’i kendi cüssesinden büyük egosuyla başbaşa bıraktım. İşte buradayım şimdi, birçok yerler görmüş bu rengarenk metal kutuların hiç de alışkın olmadıkları durgunluklarının etrafa yaydığı o ağır havanın içerisinde. Başka arabalara hayat verebilecek işe yarar parçaları olduğu sürece arada bir, bir yabancı gelip yanlarına, ziyarette bulunacaklar. Oysa bir zamanlar birlikte oldukları sahipleri onları çoktan unutmuştu. Kendilerine başka birer yol arkadaşı bulmuşlardı sanırım. Ya da onlar da aynı sonu paylaşmışlardı. Kendilerinden ufak tefek parçaların kopartılıp alınmasına ses çıkarmaryan bu kutucuklar sonlarını hazırlamış olan son yolculuklarında yaşanmış olanlar konusunda da aynı sessizliklerini koruyorlardı. Savaşta esir düşen askerlerin tüm işkencelere rağmen sırlarını açığa vurmadıkları gibi, artık sesi soluğu kesilmiş bu arabalar da kendilerinden sökülüp alınan her parçada daha da suskunlaşıyorlar, belki de bir zamanlar yaşamış oldukları güzel günleri düşünüp dayanmaya çalışıyorlardı. Onları yollardan ayıran o son olaylara ait delillere göz gezdirip aklımda değişik senaryolar üretmeyle meşgulken beynim, bir ara, yorulduğumu, kanımdaki eksilmiş olan nikotin miktarını tekrar eski seviyesine yükseltme zamanının geldiğini hatırlattı. Bir zamanlar kırmızı olduğunu mütevazzi bir şekilde saklamaya çalışan, iyiden iyiye ezilmiş ve de büzülmüş haliyle kimliğini belli etmeyen, ancak gözüme çarpan logosundan çok soylu bir dünyadan geldiği belli olan arabaya doğru yöneldim. Etrafındaki herkeslere ve de herşeylere küsmüş, kendi iç dünyasına kimseyi almak istemezcesine izin vermedi önce içeriye girmeme. Biraz ısrar edince de inadı kırıldı kapının. Herşeye rağmen rahatlığından ödün vermemiş olan koltuğa iyice yerleştim. Önce kollarımı direksiyonun üzerine bıraktım, sonra da başımı. Kısa bir süre gözlerimi kapatıp bir an için de olsa bir sessizliğe gömüldüm. Cebimdeki paketten inatla çıkmamaya çalışan son sigaramla bölündü sessizliğim. Artık görevini yerine getiremeyen çakmağına takıldı gözlerim arabanın. Sonra da sahibinin de benim gibi aynı kötü alışkanlığa sahip olduğunu usulca fısıldadı kulağıma elime değen küllük. İçeride yükselen dumanlar arasında hafifçe camı açtım. Oturduğum koltuğa iyice yerleştim. Motor kapağının açık olması önümdeki manzarayı izlememe engel olsa da hafifçe kir tutmuş solumdaki penceremden gözlerim arada birşeyler yakalamaya çalışıyordu. Birden ortalık karardı. Bir iki kez bir ışık demeti belirdi. Ardından da kulaklarımın zarını şiddetli bir şekilde titreten gürültü. İçeriye sızan yağmur damlalarına engel olmak için olan gücümle camı kapatmaya çalışırken duyduğum acıklı mekanik sesler, içerisinde bulunduğum arabanın bizi apansızca kuşatmış olan kömür siyahi bulutlardan ulaşan su damlaçıklarının ona tekrar hayat vereceği hayaline kapıldığına inandırdı beni. İyiden iyiye bastıran yağmur arabanın tavanına değdikçe, kocaman bir trompetin içinde oturduğum hissini uyandırdı bende. Çoktan sönmüş olan sigaramdan geriye kalmış olan duman kokusunu, açmaya cesaret edemediğim camların çevrelediği bu küçücük mekanda bir süreliğine de olsa çekmek zorunda olduğumu anlamıştım. İyice ıslanmakta olan ön cam, apansızca yağmura yakalandığım günlerde dünyayı bana olduğundan daha bulanık gösteren gözlüklerimi hatırlatırken, yavaş yavaş ön motor kapağının aşağıya doğru indiğini farkettim. Önce, uzun açık kahverengi paltolu birisi takıldı gözlerime.Bir süre sessiz durduktan sonra bana doğru yaklaşmaya başladı. Önce kendisine acilen yedek bir parçaya ihtiyacı olan bir müşteri olabileceği aklıma geldi. Yanıma yaklaştığında yüzünün kanlar içinde olduğunu farkettim. Kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım ama korktuğumu yine de belli etmemek için elimden geleni yapıyordum. Belli ki yardıma ihtiyacı vardı. Önce tereddüt ettim sonra da cesaretimi toplayıp yavaşça camı açtım. Hava oldukça soğumuştu, kısa aralıklarla havaya karışan buğudan nefes alıp vermekte güçlük çektiğini anlıyordum. Üstü başı dağınıktı. Telaşlı bir şekilde iyice yanıma yaklaştı. Kan kokusunu duyabiliyordum. Yağmur damlalarını işitmiyordum artık. Sadece kulağıma ulaşan hafifçe öfke ve de umutsuzlukla dolu pek de anlamlandıramadığım bir soruydu. -Kahretsin, çalışmıyor değil mi?

8


MESUT BALIK

MEZARLIKTAKİ BULUŞMA

ÖYKÜ ODASI

Ne olup bittiğini anlayamadığım bir olayın ortasında bulmuştum kendimi. Belki de bir rüyanın ortasındaydım ve de artık uyanma vaktim gelmişti.Ama hala buradaydım, gidememiştim. O titrek ve de telaşlı ses beni tekrar, asıl ait olduğum yere ve de zamana gitmeme izin vermiyordu. -Tekrar bir daha denesek. -Yaralısınız. Acilen hastaneye gitmemiz gerekiyor, diyebildim. -O kadar önemli birşeyim yok, dedi, eliyle yüzündeki kanı silerek. Bir daha denesek. Belki bu sefer çalışır. Zaten hastaneye gidiyordum. Eşim doğum yapacak. Ona yetişmem lazım. Önce elim kontaktaki anahtar demetine doğru yöneldi. Oysa ben bu arabaya binerken bu anahtarları farketmemiştim. Sonra da sağ koltukta darmadağın olmuş olan gül demetine takıldı gözlerim. Hala ışıkları yanmakta olan radyodan ses soluk çıkmıyordu. Bir iki kez kararıp beliren ekranı daha sonra da tamamen karanlığa gömüldü. Hafifçe kontağı çevirdim. Bir kaç kez gaz pedalına dokundum. Sanıyorum arabanın motoru çoktan radyonun kaderine ortak olmuştu. Olup bitenlerden, ve de yakınımdaki yabancının telaşlı durumundan, bu arabanın çalışmasının önemli olduğunu anladım. Hem de en kısa zamanda. Nasılsa daha sonra olup bitenleri anlarım diye düşündüm ve de motora göz atabilmek amacıyla arabadan indim. -Dur bir de ben bakayım şu motora. Hafifçe sendeleyerek geriye doğru çekildi. Acı çektiği belliydi. Sanırım bacağı da yaralanmıştı. Uzaklarda, bir yanıp bir sönen mavi ışıklara takıldı gözlerim. Şiddeti gittikçe artan siren sesleri bölüyordu gecenin sessizliğini. Yağmur bir süre sonra dinmiş, hafifçe esen rüzgar siliyordu yüzümüzdeki damlaları. Tam motora doğru yönelecektim ki omuzumda elini hissettim. Gitmemi istemiyordu. Geriye dönüp baktım. Umutsuzluğa gömülmüş gözleri birşeyler söylemek ister gibiydi. -Boşver uğraşma artık. Zaten çok geç. Beni almaya geliyorlar. Bu teslim olmuşluk beni üzmüştü birden. Hiç tanımıyordum bu yabancıyı oysa. Kimdi? Neredendi? İsmi neydi? Biz neredeydik? O kadar çok soru vardı ki cevapsız kalan. Tek bildiğim, bir süre önce yaşamış olduğum korkunun yerini bir hüznün almış olmasıydı. Çaresizliğin verdiği bir hüzün. -Senden sadece bir isteğim olacak, son bir isteğim. Karıma onu ne kadar çok sevdiğimi söyler misin? Onu son anıma kadar düşündüğümü? Biran durakladı, derince bir nefes aldıktan sonra devam etti, -Oysa tartışmalarımız ne kadar gereksizmis. Biliyorum onu zaman zaman çok kırdım. Biraz önce acı acı bağıran siren sesleri kesilmişti. Bir yanıp bir sönen mavi ışıklar yüzümüze yansıyordu. Vedalaşma zamanımız gelmişti artık. Son kez kulağıma doğru eğildi, ve de hafızamda tutmamı istediği bir telefon numarasını fısıldadı. Evinin numarasıydı. Emin olmak için de bir iki kez tekrarlattı. Minnet dolu gözlerle uzandı sedyesine, ve de huzur içinde kapattı gözlerini. Karanlığın derinliğinde az sonra kaybolan ışıkların ardından bakakalmıştım. Sahnedeki bir oyunun ardından bir iki saatliğine, gördüklerini tekrar yorumlayıp anlamaya çalışırken birden tiyatro salonunda tek başına olduğunu farkeden bir seyirci gibi ben de tek başıma kalıvermiştim, önümde nereye uzandığını bilemediğim geniş bir yolun ortasında. Yüzüme ulaşan bir kaç damla yeniden bastıracak bir yağmurun habercisiydi. Tekrar kendimi attım arabanın içine. Hafifçe radyoya bir iki kez vurdum belki bana anlatacak birşeyleri vardır diye. Oralı olmadı. Biraz önce yaşadıklarımdan olsa gerek oldukça gerginleşmiştim. Düşüncelerime dalmıştım tekrar, biraz önce olup bitenlere belki bir anlam bulabilirim umuduyla. Birden kendime geldim hızlıca açılan kapının ardından. Ahmet Abi’ydi, gülümseyerek: -Ne o koçum, dalmışsın. Haydi gözün aydın, Latife’nin işi tamam. Seni bir yarım sene daha götürür. İçeriye gidelim de sana bir kahve vereyim. Üşümüşsündür burada. Acele acele arabaların arasından yürürken birden Ahmet Abi’ye biraz önce içinde oturduğum arabanın sahibini sordum. -O araba mı? Yanlış hatırlamıyorsam, genç bir avukatındı. Karısının doğumuna yetişeyim derken kaza yapmış. Hastaneye götürürlerken de yolda vefaat etmis. Allah kimseye yaşatmasın böyle bir acıyı. İçeriye girdiğimizde Latife’ye takıldı gözlerim, yine beraber düşecektik yollara, yarım seneliğine de olsa. mesutbalik@hotmail.com

9


EZGİ GÜRÇAY

ÖYKÜ ODASI

BİRİNCİ CÜMLE

Papaz da, arkadaşım da, korodaki çocuklar da oydu. Her şey oydu. Sokak, gün ışığı, tanrının evi ve gelip geçenlerin gölgeleri. Ve de kalem tabii. “Defterimizi bitirdim sevgilim.” Yatak odamın kapısında tülden geceliğiyle bittiğinde ona ‘burda ne arıyorsun’’ diyebilmek için gözlerimden, yanaklarıma kadar her türlü kasa ve kemiğe komut verdim. Nafile. Ağzını açmaya davranan bir kekeme gibi beceriksizce sesler çıkarabildim ancak. Üst dudağımla dişlerim arasındaki yer tahıl tozu topaklarıyla kabarmıştı sanki. Dudağım sıkı sıkıya kapatılmış pembe bir panjur gibi titredi. Titrer haldeki bu setlere alfabetik dalgalarım çarpıp geri döndü ve tüm çabalamama rağmen sözcüklere dönüşmedi. Havsalamda gezinip duran soruyu anlamış gibi gözlerime baktı. Durduğu o yerde başparmağıyla gerdanına yumuşak dairemsi şekiller çiziyordu. Eskiden bunu yatağa girmeden önce yapardı. Kadınlara has bir heyecan yaratma şekli diye düşünürdüm. “Teslim etmeye geldim.” Irene, mezarında çürümekte olan eski sevgilim yaklaşmış, yatağın ayak ucunda duruyordu. Kollarının hatırladığımdan uzun olması içimi titretmişti. İki eliyle ortasında eflatun yaprak biçiminde yaması bulunan defteri uzatmış belli belirsiz sırıtmaktaydı. Tülden şeffaf geceliği sanki defterin ortasındaki yamadan etkilenmişçesine krem renginden eflatuna dönüyordu. Kara ve küt kesimli saçları çıkık elmacık kemiklerini belli edecek şekilde başına yapışık durmaktaydı. “Gitmeden önce bahsetmek istediğim şeyi de göstereceğim sana. Eksik satırları yani.” Bir yıl beraber yaşadığım kadında ona ait olmadığına bahse girebileceğim bir şeyler mevcuttu. Hemen sayamayacağım ayrıntılar. Birden çevik bir hareketle yatağın üstüne çıkınca ağzım yine sessiz feryatlarından birini salıverdi. Deli gibi tepinmek, avazım çıktığı kadar haykırarak sokağa fırlamak istiyordum. Kollarıyla orantılı normalden uzun görünen bacaklarını örten tülü kaldırarak iç çamaşırını aşağıya sıyırdı ve yorganın üzerinden tam kucağıma oturdu. Kendi artık var olmayan birinin ağırlığının olması kaldırılamaz bir kâbus katmanıydı. Niyetini sezebilmek için yüzüne baktım. Yüzü hatırladığımdan biraz farklıydı. Gözlerinin badem yeşili olmadığını gördüm. Bana çevrik gözleri şimdi kahverengiydi. Çok aşinaydılar. Bir yerden… Aman tanrım, olamaz, ama bu benim… Benim gözlerimdi. Hiç istifini bozmadan oturduğu yerde beni süzmekteydi. Birkaç ay önce olsa heyecan verecek bu sahne nedeniyle şimdi dayanma gücüm sınırına toslamak üzereydi. Öldüğünü gazetelerden öğrenmiştim. Nedense gazeteler olayı baş sayfaya taşımışlardı. Sigara almak için durduğum bir büfenin tezgahında yan yatmış olan gazetedeki resmini gördüğüm an çevremdekilere ama ben onu tanımıyorum dememek için zor tutmuştum kendimi. O fotoğraf…bir zamanlar cüzdanımda taşıdığım fotoğrafının eşiydi. “Bak bana verdiğin defterin her sayfasına bir gün doldurdum. Benden önceki sevgilin de tamamladı bunun gibi bir tanesini. Ondan önceki de ve ondan bir önceki de. Bana söyleyebilirdin sevgilim erotik satırlar koleksiyonun olduğunu. Belki o zaman. seni terketmek zorunda kalmazdım.” “Ama bunların hepsi senden önceydi, biliyorsun,” dedim. Sesime kavuşmanın şaşkınlığıyla devam ettim. “İlk sevgilim olmadığını da. Kadınlardan birkaç hatıra aldıysam… Kimisi fotoğraf arşıvcisi. Bense söz.” Cevabıma karşılık olarak üzerimdeki basıncı artırdı. Az önce fısıldayan sesi bir patlama gibi gürledi. Kolları hâlâ uzamaya devam ediyormuş gibiydi. Gırtlağıma bir piton yılanı gibi dolanacaklar düşüncesi dayanılmazdı. Son soluğun ciğerlerime dolmasından sonra kemiklerimin kırılırken çıkardığı sesi duyacaktım. Kollar kuşkularımı doğrularcasına bana doğru uzanırken avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Duvarlardan garip bir şekilde yankılanan sesim korkumu artıran bir etki yapıyordu. Sonra birden kollarını geri çekti. Şimdi daha sakin görünüyordu. “Ahh, anlıyorum. Benden önceydi. Yine de ilginç bir hastalık olduğunu itiraf et. Her kadına cins defterlere notlar tutturmak, bunu ilk kez yaptığın yalanını kıvırmak itiraf et ki sana inanılmaz bir haz veriyordu. En mahrem şeylerini eflatun el yazılarıyla okumak sonradan, sana…” Birden sancı tutmuş gibi kasılınca sözleri yarım kaldı. Yüzü acıyla buruştu. Ellerini kasıklarından aşağıya doğru bastırmaya başladı. “Evet sana vereceğim esas şey de bu.” dedi acıyla tizleşen bir sesle. “Söylemeyi çok isterdim.” Kasıklarına baktığımda beyaz, şekilsiz bir şeyin yorganın üstüne doğru uzadığını gördüm. Kımıldıyor muydu o şey? Dışardan odaya sızan ışık odayı yeterince aydınlatmıyordu. Ikınması bittiğinde yatağın üzerinden çekildi. Böylelikle yattığım yerden ilk kez doğrulma imkânı buldum. Gördüğüm şeye inanamıyordum. Yorganın ortası o beyaz şeyle beraber dışarı akan sarı sulardan leke tutmuştu. Biraz genişlemiş olan lekenin ortasında duran o beyaz şeyin içindeki ince pembe damarları seçilebiliyordum şimdi. Kafasının daha aşağısında beyaz bir çıkıntı halinde göz tepeciği vardı. Eğer buna kafa demek mümkünse vücuduna göre epey büyüktü. İki ya da üç aylık bir cenindi bu. Dehşetle İrene’ye baktım. Gazete küpürleri hızlı bir fener alayı gibi gözümün önünden geçmeye başladı. İrlandalı kadın kürtaj esnasında hayatını kaybetti. Aile hastane yetkililerine dava açmaya hazırlanıyor.

10


EZGİ GÜRÇAY

ÖYKÜ ODASI

BİRİNCİ CÜMLE

Kızın ailesini ziyaret edip taziyede bulunmak bir an için aklımdan geçmişti. Anne ve babasının yüzüne bakamayacağımı düşünmüştüm nedense. Mezarlıktaki töreni de uzaktan seyretmiş, tek bir damla bile yaş dökmemiştim. En ön sırada olsam hüngür hüngür ağlayacağımdan adım gibi emindim. “Sana söyleyecektim, diğer defterleri görünce çok derinden yaralandım. İlk sevgilin değildim, ama sıradan bir kadın olmaya da tahammül edemezdim. Yazdığı satırlar bitince hayatından çıkıp gidecek bir kadın. Şehrazat’tan önce bir gecelik birliktelikleri olan onca kadından ne farkım vardı?” Yataktaki cenin yavaş yavaş kurumakta olan lekenin ortasında ‘flop, flop’ diye ses çıkardı. Beyaz perdesini yırtan minnacık kara bir nokta sağa sola bakınmaya başladı. Olmayan bacaklarına rağmen bana doğru dönmeyi basarabilmişti de. Kara göz üzerime dikkat kesildiğinde sol elimle sıkı sıkıya kavradığım yorganı üstümden adeta atarak tiz bir çığlık koyverdim. Yataktan fırlayarak kendimi pencere tarafına attım. Irene avurtları çökmüş bir halde hâlâ yatağın gerisinde duruyordu. İri elmacık kemikleri daha da dikkat çekiyordu şimdi. Sırtım pencerenin pervazına dayanmıştı. Irene eline nereden aldığını farkedemediğim eflatun renkli bir dolma kalem bana doğru uzattı. “Ne zahmetlerle getirdim bebeğimizi sana sevgilim. Maalesef bu davranışından ötürü sana bir hesap pusulası vereceğim. Dayanabileceğin bir acı olacak. Bayılarak falan duraklayamayacaksın. ” Normalden biraz kalın dolmakalemle ne yapmak niyetindeydi acaba? Kesici olmasına kesici değildi ama…Yine de kalemi uzatışı, benimkilere gittikçe daha çok benzeyen kahverengi gözleri nabzımı kırbaç yemiş bir at gibi koşturmaktaydı. “Benden ne istiyorsun? Onlar sadece birkaç defter, sadece birkaç sayfa yazı.” Kadın hiçbir neşe hatta alaycılık emaresi bile taşımayan katmanlı ve saf korku çağıldayan bir kahkaha attı. Şuh olmaktan çok uzaktı. Sanki sisli bir gecede mezarlarından çıkmış koca bir iskelet korosu cadılar gecesine hazırlık yapmaktaydı. Başını tavana doğru kaldırdı. Elindeki kalemi kaldırarak bir kedinin fındık faresine yaptığı gibi rahatlıkla yutuverdi. Şaşkınlıktan pencereye yapışıp kalmıştım. Gözlerini bana çevirdiğinde az önce o cenini doğururken olduğu gibi tekrar sancıya tutulacağını sandım. Olmadı. Hafif bir kıkırtı koyuvererek güldü, o zaman İrene’nin o sevimli gamzelerini hatırladım. Bir mezar gibi derinleşmişlerdi. “Her cümle için yine geleceğim. Her gelişte birini sileceğim.” derken sesi her taraftan yankılanıyordu. Tüm o defterleri hatırladım birden. Sekiz defter. Cümle sayısını tanrı bilirdi. Üç bin, dört bin? O korkunç kahkahası odayı tekrar doldurup ruhumu silkelediğinde dizlerimde yeniden derman buldum ve kaslarım sonunda harekete geçti. Yarım yamalak dualar haykırarak odayı geçtim. Beş metrelik hol bitmez tükenmez bir tünel gibiydi. Ayaklarım som altından dökülmüş gibi ağırdı. Neyse ki, donuk akan saniyeler sonrasında elim kapıya dokundu. Arkama bakacak halim yoktu. Kapıyı açtım ve kendini sokağa attım. * San Paulus kilisesinin tahta sıralarına oturmuş bildiğim duaları talim etmekteydim. Yoldan çıkmış bir protestan olarak katolik birinin nasıl dua ettiğini bilmiyordum. Aslına bakılırsa küçükken yemek masasında icra edilen kısa süreli dualardan başka dua etmişliğim de yoktu. Az önce günah çıkarmak için oturduğum iskemlenin önündeki tahta odacığın mazgalının arka tarafındaki perde açıldığında bir an koşa koşa kiliseden çıkmak istedim. Rahibin “anlat evladım , kalbini kıstıran şeyi.” diyen şefkat yüklü sesini duymasaydım, evi boyatacağım bahanesiyle arkadaşımda yatmaya devam edecek ve o gece olanlardan kimseye tek söz etmeyecektim. Perdenin arkasındaki ses anlattıklarımı teker teker dinledi. Görmememe rağmen rahibin boynuna zincirle asılı olan haçı sımsıkı kavradığını hissediyordum. Irene katolik olduğu için buraya gelmiştim. Gidebileceğim başka bir yer de aklıma gelmemişti doğrusu. “Bunlardan öyle anlaşılıyor ki vicdanınız size kötücül rüyalar ayartıyor. Sizi ferahlatacak ve sevap kabul edilecek davranışlarda bulunun. Zamanla tanrının izniyle bu tür düşlerden tamamen kurtulacaksınız. Her aklınıza gelişte tanrıdan af dileyin evladım. Ben de sizin için dua edeceğim.” Bu olayın üstünden bir hafta geçti. Bu zaman zarfında eve hiç gitmedim. Eflatun ve defter kelimelerinin baskısıyla geceler boyu düşünerek bir sevap icad ettim. O kadınlara aldığım defterlerden sekiz tane edindim ve kilisenin korosunda bulunan çocuklara dağıttım. Dağıtmadan önce uzun süre onlarla sohbet ettim. Anne ve babalarına, çevreye ve diğer insanlara karşı hatalarını yazmaları şartıyla defterleri kendilerine hediye edeceğim sözünü verdim. Çocuklardan zenci olanı buna benzer bir defter tuttuğunu, hatalarını böylelikle itiraf ettiğini ve tanrı’dan bağışlanma dilediğini anlattı. Ben de ona bundan sonra artık aynı işlemi bu deftere tekrarlamasını söyledim. Çocukların yanından ayrıldıktan sonra kendime de aynı defterden aldım. O kadınlara hiçbir zaman gerçekleri fısıldamadığımı itiraf ettim ilk sayfaya, evet gerçekten bunu kendime de itiraf ettim ve benim için belli belirsiz olan bir merciden özür diledim. Haftanın son günü çilingir çağırıp kapıyı açtırdım. Kendimi deli gibi evden atarken anahtarlarım bir yana ayakkabı giymek bile aklıma gelmemişti. Sabaha karşı kapısına dayanıp kendisinde kalıp kalamayacağımı sorduğum arkadaşıma bir sevgiliyle kavga mavalını uydurmuştum. İnanmış mıydı emin değilim, ama bilgelik yanı ağır basan bir karakteri vardı. Tek soru bile sormamıştı. Ayrıldığımda evde değildi. Bir teşekkür mektubu bırakarak evinden ayrıldım. Ödünç aldığım elbise ve ayakkabılarını daha sonra münasip bir hediye ekiyle geri vermeyi düşünüyordum.

11


EZGİ GÜRÇAY

ÖYKÜ ODASI

BİRİNCİ CÜMLE

Eve girince yaptığım ilk iş yatak odama bakmak oldu. Yorgan gerçekten de fırlatılmıştı. Kaldırdığımda ne ceninden ne de sarı büyük lekeden bir artık vardı. İçim rahatlamıştı. Evin diğer bölümlerinde de olağandışı bir duruma rastlamadım. Oturma odasındaki koltukta otururken sürekli korku verici bir düşünce tarafından rahatsız edilmekteydim. Bir şey vardı. Çok önemliydi. Onu ıskalamıştım bakınırken. Kalkıp tekrar aramaya başladım. Her yere yavaş yavaş bakarken son noktaya gelince rahatlayacağımı düşünmekteydim ki, gördüm onu. Çalışma masamdaki kalemlikte duran o şey…Tüylerim diken diken olmuştu. Onu oraya ben mi koymuştum? Bir arkadaşın hediyesi miydi? Öyle bir kalemim var mıydı? İlk bakışta niye görememiştim peki bu kadar kocaman şeyi? Kâbustakinin tıpa tıp aynı gibi görünen kalın eflatun dolma kaleme yakından baktım. İnançlı bir kızılderilinin bir toteme bakışı da böyle bir şey olmalıydı. Kalem birden etrafında kuşak kuşak haleler varmış gibi tiril tiril titredi. Gözlerim yanılıyor olmalıydı. Odadaki ışık, halkalar etrafı gittikce aydınlatırken İrene’nin tülden geceliğinin rengine bürünüverdi. Ciğerlerim ağdalı ve köpüklü bir korku özüyle dolmuş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum. Panik denen hiçbir yere sığmaz şey ayaklarımı harekete geçirdi. Dış kapıya koşar adımlarla vardım. Tokmağa varacak, dokunacak ve çevireceği elimi hayal eden yanımı hayal kırıklığı bekliyordu. Ayaklarımı istediğim yöne sürememekteydim. Anlıyordum. Kâbus buradaydı. Gece devam ediyordu. Hiç bitmemişti. Ne o kilisede bulunmuş, ne de o çerçiciden defter toplayarak çocuklara dağıtmıştım. Arkadaşımın evine gitmemiş, üzerine tıpatıp uyan ayakkabı ve pantolonu giymemiştim. Hiç soru sormayacak bir arkadaşa da kim sahipti ki zaten. Beni kandırdı. O gecenin içindeydim hâlâ. Belleğimi de kısıyor mahsus yer yer. Felaketimi azar azar tadayım diye. Evinde kaldığımı sandığım arkadaşım falan değildi. İrene’nin kız kardeşinin kocasıydı o. Hiç samimiyetimiz yoktu. Bir dara düşsem kapısını çalacağım son kişiydi yani. Onda kalmış gibi olmam cezanın bir parçası. Ölümünden önce beni arayıp İrene’nin birkaç saat sonra kürtaj olacağını haber vermişti. İstesem engellerdim. Yapmadım. Uzun boylu, şişko dev gibi birisiydi. Hiçbir giysisinin bana uyması mümkün değildi. Ayakkabılarını, pantolonunu bana vicdanımın ağrısı uydurmuştu. Gerçeğin sert tokatıyla gücüm kesildi. Fizik yanım direnmeyi bıraktı. Bulunduğum yerden holü ve diğer odaları göremiyordum. İrene oralarda bir yerde. Biliyorum. Sadece biraz nefes alıp korkuya daha çok dayanabilmem için küçük bir ara vermişti. Bir de manen çökertmek için sahte umut tabii. Papaz da, arkadaşım da, korodaki çocuklar da oydu. Her şey oydu. Sokak, gün ışığı, tanrının evi ve gelip geçenlerin gölgeleri. Ve de kalem tabii. İçerden bir hışırtı duyunca irkildim. Geliyordu. “Her cümle için bir gece geleceğim.” Toplam kaç cümle yazılmıştı o defterlere acaba? Üç bin, dört bin? Bu daha birincisiydi ve hâlâ sürüyordu. www.ezgigurcay.blogcu.com

12


İSMAİL POLAT

MAZİDEN ÖYKÜ EKOLARI

ÖYKÜ ODASI

Azo’nun sınır macerası

Azo Almanya’ya kaçak gelme işlemlerini tamamlamıştı. O akşam çocuklarıyla son görüşmesi olacaktı. Mutfağa girip ocağa bir çay koydu. Çayın pişmesini beklerken evin içinde sıkıntısından bir iki tur attı. Hanımı, ”Bizden ayrılacağın için çok heyecanlısın canım Azo. Sen öyle heyecanlı olursan,ben kadın başıma ne yapacağım bu çoluk çocukla? Onları nasıl okutacağım? Okullardaki kötü gelişmelerden, sağ, sol örgütlerden onları nasıl koruyacağım?”dedi. “Yok canım o kadar da heyecanlı değilim. Benim çocuklarım aklı başında çocuklardır. Kurda kuşa yem olacak çocuklar değildir. Biraz düşündüğüm ise, nasıl iş bulacağım ve nasıl oturum alacağımdır.” “Gel sene hele bir otur. Şöyle bir sakinleş de onun programını yaparız.” “Ne programı? Kiminle program yapacağım?” “Benimle program yapacaksın. Ben sana yardımcı olacağım.” “Be karı,sen nasıl bana yardımcı olacakmışsın? Gideceğim yer burası değil ki, edineceğin bilgileri bana aktarasın. Gideceğim yer Alamanya, Alamanya!” dedi. Azo çayı demleyip masaya getirdi,hanımla birlikte çaylarını içtiler. Azo kalkıp önceden kenara ayırdığı bir bez parçasından makasla bir parça kesti. Daha sonra karısına seslendi. ”Hanım, şu dikiş iğnesini al da gel buraya.” Hanımı iğneyi alıp geldi. ”Aha Azom! Söyle bakalım ne yapacaksın can yoldaşım?” “Şimdi pantolonuma içten,tam diz kısmına gelecek şekilde bir cep dikeceksin!” Hanımı, “Ne yapacaksın o cebi?” “Paramın bir kısmını pasaportumun yanına koyacağım. Geri kalan kısmını ise, gizli cebimde saklayacağım!” Hanımı gizli cebi dikerken, “Sana bu dikiş çok para kazanma dikişi olsun. Sana bu dikiş Almanya da oturum alma dikişi olsun. Sana bu dikiş,Almanya’da oturum için müracaat ederken polise iyi ifade verme dikişi olsun.” “Ben senin bu duandan hiçbir şey anlayamadım karıcığım. Böyle dua olur mu? Ben polise nasıl iyi ifade verecekmişim?” “Çok kolay. Siyasi sığınmacı olarak müracaat edersen, önce hangi siyası gruptan baş vuracağını belirleyeceksin. Daha sonra aynı düşüncedeki insanlar nasıl ifade vereceğini sana öğretecekler. O ifadeyi iyice ezberleyeceksin. Sakın ola ki adam dövdüm, silah taşıdım, dağlarda dolaştım, siyasi görüşüm için racon kestim demeyesin.” “Bunları demedikten sonra, başka ne demem lazım ki oturum alabileyim?” “Sağcıyım, solcuyum, dindarım, dinciyim, hatta komünistim de! Fakat silahlı eylem yaptım deme!”

13


İSMAİL POLAT

MAZİDEN ÖYKÜ EKOLARI

ÖYKÜ ODASI

“Yok canım,aman sen de! hanım Şimdi gidip bir oturum için şucuyum bucuyum mu diyeceğim? Aç kalır,açlıktan ölürüm de bunu demem.” “İşte yanı,sana fikir verme açısından söyledim. Gidenlerin hepsi, orada birkaç kişi bulup bu biçimiyle oturum alıyorlarmış. Gidip oturum alanların büyük bir kesiminin ise siyasetle yakından alakaları yokmuş.” “Peki,öyle olunca gerçek siyasi mülteci olanlara zararı olmuyor mu?” “O kadarını bilmem artık.” Azo hanımının bu konuşması üzerine derince düşündü. ”Sen çok şey bilirsen,dediğini yapacağım.” Hakikaten Azo Almanya’ya geldiğinde aynı metodu uygulayıp oturum alacaktı. Fakat biz önce Azo’nun sınırı nasıl geçtiğinin öyküsünü yazalım. Sınır geçirme ustaları iki kişiydiler. Kel kafaları, göbekleri ve bıyıklarından kardeş oldukları belliydi. Ara yollardan,dağ yolarında Azo’yu Alman sınırına getirdiler. Bu sınır boyu otlu, ağaçlı, çiçekli bir bölgeydi. Sınıra biraz uzakta tarla gibi yerlerde çalışan insanlar göze çarpmaktaydı. Bekleyeceği yer iki ülke arasındaki sınır noktasıydı ama, şehirlerden çok uzaklardaydı. Sınır boyunu belli eden yere, iki ülke arasına kimsenin sınırdan geçmemesi için teller çekilmişti. Çiçekler, otlar ve büyüyen ağaçlar tellere sarılıp yeşil bir duvar oluşturmuşlardı. Çok dikkat etmezsen içlerinde tellerin olduğunu göremezdin. Azo’yu orada bir ağacın yanına getiren büyük kardeş, “Sen burada bekleyeceksin. Bu ağaç ve civarları senin ayrılmayacağın bir bölgedir. Ben sınırın öte tarafına gidip seni ya çağırırım. Veya başına bu tarafa ot, ağaç, gibi bir şeyler atarım. O zaman sen misin diye sesleneceksin. Ben de, benim atla gel dediğimde, bu tellere yukarı tırmanıp Alman tarafına kendini atacaksın. Ondan sonra seni alıp istediğin yere götüreceğim. Sakın ola ki fazla sağa sola gitmeyesin sonra seni yakalarlar.” deyip Azo’yu orada bir başına bırakıp gitti. Azo uzun bir süre bırakılan yerde bekledi durdu. O tellere dolanan çiçeklerin, otların ve ağaç dalları arasına kendini kapatsan kimseler seni göremezdi. kardeşlerin gelip onu alacağı yoktu. “Acaba ben kendim atlayıp gitsem mi?” diye kendi kendine konuşup düşündü. fakat buna cesaret edemedi. Biraz sonra birinin ona baktığın görünce, biçilmiş otları toplar gibi uğraşmaya başladı. Yakalanacağım diye de yüreği yerinden kopmuştu. Tam dört saattir orada bekliyordu. Canı çıkma noktasına gelmişti. Saat hızlı bir biçimde ilerliyordu. Şayet gelip almazlarsa, gece bu dağda ne yapacağının hesabı içindeydi. Kısa bir tur attıktan sonra yine beklemesi gereken yere gelip durdu. Yüzünü o beklemesi gereken işaret ağacının noktasındaki sınır tellerine dayadı. “Acaba biraz uzaklaştığım için gelip beni görmediler mi?” yine konuşup kuşkuya düşmüştü. Sen misin parolası bir türlü gelmiyordu. Durduğu tarafa işaret anlamıyla odun, ağaç parçası falan atılmıyordu. Öyle ise bunlar beni kandırdılar diye düşündü. Tellere bitişik öbür ince,uzunca ağaca dokundu. Birden kafasına dal gibi bir şey düştü. Düşmesiyle birlikte,his ettiği bir sevinçle, “Siz misiniz? Atlayıp geleyim mi?” diye ses verdi. Fakat cevap falan yoktu . Her ne kadar cevap olmasa da kafasına düşen daldan biraz güç almıştı. Saatlerdir uyuşan dudaklarına biraz canlılık vermişti. Ona gel diye verilen bir işaret değil de, kafasına düşen bir ağaç dalı olduğunu görünce yine beklemeye başladı. Sanki biraz sonra bir haber gelecekmiş gibi bir sevinç dolmuştu içine. Azo,orada biçilen otları alıp üst üste koydu. Tam o sırada arkasından ne olduğunu anlamadığı bir ses geldi. Sesin geldiği yere geri dönüp baktığında biri ona bir şeyler söylemekteydi. “Eyvah,sivil polis yakaladı!” diye içi cız etti. Yüreği ağzına geldi. “Beni şimdi polis alır giderse,derdimi nasıl anlatacağım? Polis veya bir başkası beni bu dağda öldürürse gittim pisi pisine! Hiç kimsenin haberi olmaz!” diye düşüncelere daldı. “Gelip beni götürmezlerse bu dağ başında ne yapacağım?” diye endişelendi. “Bu dağda vahşi hayvanlar varsa beni parçalar!” diye bir anda bin bir türlü korkulu şeyler aklına geldi. Neredeyse bir polisin onu yakalamasına bile sevinecekti. Ama polisin yakalaması durumunda parasına el konacaktı. Geçen sene,komşusu Durmuş beş kişiyle sınırı geçmek isterken yakalanmış. Durmuş’un üstünde yakalamış oldukları beş bin marka el koymuşlar. Daha sonra da,Durmuş’un parasıyla hepsinin uçak biletlerini alıp memleketlerine geri gönderdiklerinin hikayesi geldi aklına. “Ya beni de yakalarlarsa,el koyacakları parama ne olacak? Geri göndermek için bilet aldıktan sonra geri kalanını bana mı verecekler, yoksa bir daha vermemek kaydıyla el mi koyacaklar.” tarzında kendine konuşup bir sürü kuşku canlandırdı kafasında. Bir başka sorun da bazen gece sınır boyunda polislerin köpeklerle gezmeleriydi. “O köpekler şayet beni yakalarsa,polis gelene kadar parça,parça ederler!” diye acı,acı düşündü. Artık iş işten geçmiş.”Korkmaya gerek yok!” diye kendi kendine konuşup cesaret verdi. “Kim olursa olsun, korku yaratmadan önlem alacaksın. Korkunun içine girdikten sonra, korkmadan korkuyla yaşamasını bilmelisin ve korkuyu öylece aşarsın!” diye kendine güç verdi. Sınır uzmanları onu getirirken evet kelimesini ‘ya’ olduğunu, işin adı ise ‘arbeid’ olduğunu söylemişlerdi. Ona bir şey söyleyen adama hiç aldırmadan birkaç sefer topladığı otları göstererek, ”Ja arbeid, ja arbeid.” dedi. Bu söz üzerine adam biraz ona baktı. Daha sonra geri gidip bir yerde oturdu. Şimdi hem uğraşıyordu,hem de göz altında adama bakıyordu. Adamın polis filan olmadığını anlamıştı. Bir süre sonra göz ucuyla adamım durduğu yere baktığında adam çoktan geçip gitmişti. “Oh be!” diye bir nefes aldı. Otların üstüne oturup,otlar ve çiçeklerle konuşmaya başladı. “Siz beni kurtaran kahramanlarsınız. Bu gece beni kimse buradan almazsa ya da ben yolumu bulup bir tarafa gidemezsem, siz bana yatak ve yorgan görevi yapacaksınız!”deyip ot ve çiçekleri bir yerde toparlayıp kendine gece yatma yeri hazırlamaya başladı.

14


İSMAİL POLAT

MAZİDEN ÖYKÜ EKOLARI

ÖYKÜ ODASI

Bekleye bekleye dizleri ağrımaya başlamıştı. Yedi sekiz saattir kursağına az da olsa ne bir yemek, ne de bir bardak su girmişti. Gözleri kararmak üzereydi. Kendini götürecek Kardeşlerin gelmediğine kızıyordu. “Vay kavatlar vay! Vay pezevenkler vay! Vay utanmaz arlanmazlar vay! Gelip beni götürmeyecektiniz de neden beni buraya getirdiniz? Neden paralarımı aldınız?” diye kendi kendine konuşuyordu. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Birden bir dal parçası kafasına geldi. Dal parçasına baktı. O dal ona sanki arkadaş gibi geldi. “Siz misiniz?” diye ses verdi. Ses hemen cevap aldı. “Çabukça tele yukarı tırman ve bu tarafa atla! Biz seni gelip alacağız.” Bu söz, sabahtan beri duyumsadığı açlığını, susuzluğunu, yorgunluğunu alıp götürmüştü. İçine bir sevinç, gözlerine ışık,dizlerine canlılık gelmişti. Kot ceketini düğmeledi. Kot pantolonunun paçalarını çorapların içine koydu ve ayağının birini sınırdaki birince tele koydu. Daha sonra memlekette diktirdiği gizli cebe baktı. Cep sapasağlam yerindeydi. Tellere o kadar çiçek, sarmaşık otlar kendiliğinde sarılmıştı ki, belirli aralıklarla örülü telleri bulup onları merdiven yaparak,tellere tırmanıp sınırı geçmek çok zordu. Neyse ki birinci ve ikinci sıra telleri bulmuş,biraz yukarı çıkmıştı. Ondan sonra, dakikalarca ayağıyla bir üstteki teli bulmaya çalıştı. Fakat bulmak öyle kolay değildi. Tırmanırken elleriyle tutunuyordu. Yüzünü ve gözünü çalılardan korumaya çalıştığı için aşağı da bakamıyordu. Ayakları tellere yapışık durumdayken, uzanan ağaç ve dalları bulup basmak için onlarca defa yer değiştirdi. Sonuç olarak büyük bir çabayla tel örgünün ötesini gördü. Bu sırada ortalıkta kimsecikler yoktu. Yalnız ileride iki polis arabası vardı. Arabanın yanında dikilen bir iki kişi polis vardı. Tam o sırada bir ses: ”Hemşerim gir o tellere sarmaşmış çiçek, ağaç ve otların arasına! Çiçekleri, ısırgan otlarını, ağaç dallarını kendine çek ki, polisler seni görmesin.” Azo denileni yaptı.Eğer otlar,çiçekler,ısırgan otları,ağaç dalları tellerin arasında sarmaşık biçimde ağırlıklı olmasaydı ve elbisesi kot takım olmasaydı teller kendisini çoktan yırtacaktı. Azo denileni yapıp bekledi. Bir süre sonra polisler gittiğinde,aynı sesi bir kez daha duydu: “Şimdi atla da gel bizim gittiğimiz yere doğru! Şuraya doğru... Araba oradadır.” Karanlık basmak üzereydi. Azo şimdi tellerden aşağı inmeye başlamıştı. Bir ve ikinci telin basamaklarına basıp, aşağı indi. Sol bacağının pantolonu birden tele takıldı kaldı. Ani bir kararla silkelenip kendini kurtarmaya çalıştı. Fakat başaramadığı gibi teller eline batmıştı. Birkaç dakika oyalandı. Öyle yoruldu ki tükenmek üzereydi. Var gücüyle kendini kurtarmak için güçlü biçimde silkeleyip kendini aşağıya koyuverdi.Bu silkelemeyle vücudu aşağı doğru sarktı. Yere düşerken bir acı hissetti. Acıyan bacağına bakayım diye düşünürken,adamın ”Acele bize doğru gel!!” diyen sesi duyuldu. “Hayır şimdi bacağıma bakmanın zamanı değil!” deyip adamlara doğru yürümeye başladı. Fakat ayakkabısının içinde bir ıslaklık hissediyordu. “Acaba bu su ayağıma nereden girdi?” diye sayıklarken ayakkabısını çıkarıp, ayakkabısının içindeki suyu boşaltmak istedi. Gördüğü manzara içini kaldırdı. Ayakkabısındaki su değil kandı. Atlamak isterken teller bacağına takılmış ve birkaç yerinde belirli aralıklarla bacağını yırtmıştı. Böylece onların yanına geldi. “Abi bana yardım edin şu kanı durduralım.” diye ricada bulundu. Adamlardan biri buna itiraz etti: ”Bu dağın başında sana ne yardımı yapacağız? Neden dikkat etmedin? Sonra biz seni bu halinle arabaya da alamayız.” “Peki ne olacak bana?” “Ne olursa olsun! Tohumuna para mı verdik? Biz parayla iş yapıyoruz. Ölene de,yaralanıp yakalanana da karışamayız.” “O da ne demek?” “Ne,ne demek?” “Yani tohumuna para mı verdik demek gibi laflar...” Adamlar, Azo ile dalgasını geçerek tohum kelimesi hakkında ona bilgi verdiler.En sonunda arabanın arkasında çıkarmış oldukları plastik parçalarıyla Azo’nun oturacağı koltuğun üstüne sererek onu içeri aldılar. Adamın biri ötekine soruyordu: “Şimdi bu yarayı ne yapacağız?” Azo, ”Size sığınmışım hemşerim. Bana bir pantolonla, yaraya mikrop aldırtmayacak alkollü bir ilaç!” diyebildi Azo. “Ona da para alırız.” “Cebimde az para var. Fakat,hakkınızı alacaksınız.” “Ya bize vereceğin para nerede?” “O hesabın dışında. Size vereceğim parayı kendi parama dahil etmiyorum. Çünkü o sizin hakkınızdır.” O gece Azo’yu yardım etmek ayağıyla adamların sürekli kullandığı yere götürdüler. Götürdükleri yerde neler vardı neler. Onlarca insanı hep öyle para karşılığı getirmişlerdi. Yarın öbür gün başka yerlere götüreceklerdi. Akşamdan Azo’dan paralarını aldılar. Parayı alırken Azo’nun cüzdanında epey para görünce, “Ulan hani az param vardır diyordun. Bir de yalan söylüyorsun.” dediler.

15


İSMAİL POLAT

MAZİDEN ÖYKÜ EKOLARI

ÖYKÜ ODASI

Azo,” Paramın hepsini size söyleyeceğim diye bir kaide yoktur!” dediği sırada,birden memleketteyken para saklamak için hanımına diktirdiği dualı cep geldi aklına. Eliyle yokladı. Cep yerinde yoktu. Birden var gücüyle bağırdı.“Anaam diktirdiğim cep yırtılmış. Tüm paralarım sınırda düşmüş!” Bu ses çok acıklı ve gür çıkan bir sesti. Ondan önce gelen kaçaklar veya şebeke mensuplarından biri,bu bağırtıyı durdurmak için, Azo’nun ağzını elleriyle kapattı. “Bağırma ulan! Polis gelir,bizi de seni de yakalarsa,bir daha kurtaramayız kendimizi. Bu gece burada kalırsın. Yarın erkenden buradan defolup gidersin! Yoksa seni kendi ellerimizle polis teslim ederiz.” O gece Azo öfkesinden küplere binmişti. Adamlar gidince, Azo’dan önce oraya getirilenler başlarından geçen olayları anlattılar. Çok acı şeyler yaşamışlardı.

Azo,geldikten bir süre sonra siyası mülteci olarak oturum almak istedi. İfadesini verirken memlekette hanımının ona tavsiye ettiği kurallara uyduğu için oturumunu kolayca almıştı. Azo bu şekilde oturum alma metodunu sonradan başkalarına da öğretecekti. Azo,Başvuru süresince kendisine bağlanan sosyal yardımın yanı sıra bir restoranda iş buldu. Restoran sahibine verdiği güvenden dolayı pazartesinden Cuma gününe kadar günde on saat kaçak olarak çalıştı. Azo’nun bilinmeyen başka bir yanı daha vardı. Davul ile zurna çalmayı bilirdi ve halk oyunlarını tanırdı. Azo kısa süre içinde kendi sanatını bilen birisini de buldu. Ayda birkaç sefer düğünlerde davul zurna çalmayı da programına aldı. Daha sonra bazı derneklerde folklor dersi verdi. Herkesin Almanya’da ayda iki bin mark kazandığı dönemde, o mültecilikten aldığı yardım parası, kaçak olarak restoran işinden aldığı para, düğünlerde davul zurna parası derken, ayda epey para kazandı. Daha sonra oturum alıp çocuklarını da yanına getirdi. Kısa zamanda ev de satın aldı,iki adet dükkân da açtı. Allah var,çocukları da iyi okuyarak ileri mevkilere geldiler. Azo çok zengin oldu. Ama sınırı geçerken özel olarak diktirdiği dualı cebinden kaybettiği bin beş yüz markı hiçbir zaman unutmadı. O geçtiği sınır bölgesine o kadar gidip geldi ki, orayı kutsal ziyaret yeri gibi andı durdu. Milyonlar sahibi oldu ama, bin beş yüz mark, yırtık pantolon ve bacağından akan kanların anısını asla unutmadı. Azo durup dururken,bu kitabın yazarının,aklından hiç çıkmayan dizelerini yüksek sesle tekrarlıyordu: GÖRECEK BİR GÜN Derdi olanların dertleri bir gün Sırtını toprağa verip yatınca Dünya yok olunca sağalır gider Aşık olanların aşkları bir gün Kavuşur masmavi temiz bir günde Ekmeğe muhtaç giyim ne yapsın Gaz lambasıyla ders mi çalışsın Bir ülkeden kaçtı başka ülkeye Ter temizi bir dünya kötü insanlar Binbir sorununu kime anlatsın İsmail diyor ki insanoğluna Kuzeyden güneye geniş bir dünya Doğudan batıya doğan güneşle Masmavi gök yüzü temiz bir dünya Görmeyen insanlar görecek bir gün

16


ATİLLA İPEK

ÖYKÜ ODASI

PAZAR GÜNÜ ASLA

Emine çalıştığı bakımevinin ölümcül hastalar bölümüne yeni girmişti ki, yatalak hastaların ayaklanıp ona doğru yürüdüğünü gördü. En önde de ayağının 3 parmağı kangren olup kesilmiş Bayan Berg kızgın aksak adımlarla ona doğru yaklaşıyor elinde bir kova dolusu kapkara olmuş su taşıyordu. 'Şimdi seni çamura bulayayım da gör gününü!' diye de bağırıyordu. O arada çalar radyo kendiliğinden açıldı, ardından üç bip sesi ve sunucun sabahın sessizliğini yırtan sesi; 'saat yedi, şimdi en-o-es haberleri.' Radyonun sesini biraz kıstı, yatakta doğruldu. Hâlâ Bayan Berg'in kızgın yüzünün etkisinde, oturduğu yerde uyanmaya çalıştı. Çok derin uyumuştu. İşindeki değişken vardiyalar yüzünden son günlerde ,ya çok geç yatağe gidiyor, ya da çok erken kalkıyor ve az uyuyordu. On yedi sene önce bu işe başladığında bu düzensiz geceler pek sorun olmuyordu. 'Bugün günlerden ne? Kaçta iş alıyorum? Ölen ya da yeni gelen var mıydı?' diye kendine ayılma soruları sorarken haberler onu kendine getirdi; 'Bugün müslümanların kurban bayramı, Mekke'de hacı olan müslümanlar, dünyanın her yerindeki diğer müslümanlarla birlikte kurban kesip, bayramı kutlayacaklar. Başbakan van der Einde Hollanda'da yaşayan Müslümanların bayramını kutlayan bir mesaj yayınladı. Bu sene her yıl olduğu gibi müslüman organizasyonları toplanan etin büyük şehirlerdeki fakirlere yardım kuruluşlarına dağıtılacağını bildirdi...' Radyoyu kapattı, birden uyanıvermişti. Günlerden pazardı ve Kurban Bayramıydı ve işe gitmesi gerekiyordu. Vardiyasını değiştirmek istediyse de şefi ona yıllık izninden kullanabileceğini yoksa yapabileceği birşey olmadığını belirtmişti. Oysa Noel, Paskalya gibi diğer dini bayramlarda Emine hep çalışırdı. Burhan, pazar olduğunu hatırlayınca yatağa geri girdi. Biraz daha uyuyabilirdi. Emine onu zorla kaldırdı. En azından hep birlikte bir bayram kahvaltısı yapmak istiyordu. İçine birazcık bayram duygusu süzülsün istiyordu. Burhan istemeye istemeye kahvaltıyı hazırlamaya gitti, Emine de çocukların odasına girdi. Ranzanın altında uyuyan Tamerin yatağına oturdu ve öperek çocuğu uyandırdı. Uykulu gözlerle bakan Tamer'e 'Bayramın mübarek olsun.' dedi. Tamer, suratını kararttı. Yine mi bayramdı? Yine mi el öpmesi gerekiyordu? Bayramı duyan Kaan,küçük kardeşinin tam tersine sevinçle başını ranzanın üstünden aşağıya sarkıttı; -Bugün bayram mı? -Evet -Dedeme gidecek miyiz? -Evet ama akşama, bugün çalışıyorum. -Akşam da bayram mı? Yine de el öpebilir miyim? -Evet -Dayımlar gelecek mi? -Hürrem dayın gelir, ama Efe dayın, bayram olduğunu bile bilmiyordur. -Tamam, gelirlerse onların ellerini de öperim. -Tamam, ama harçlık sormak, insanların ellerinin içine bakmak yok, çok ayıp. -Tamam. *** Sucuklu yumurtanın tadı halâ ağzında servise girdi Emine. Önlüğünü üstüne geçirirken Astrid elindeki çantalara bir bakış fırlattı; -Baklava yok mu? -Yok, niye sordun? -Hani kesim bayramı ya? -Kurban bayramı demek istedin... -Pardon, Kurban Bayramı. -Sizler de bizim bayramlarımızdan haberdar olun diye getirirdim hep, ama yıllardır baklavaları mideye indirip tek kelime bayram kutlaması çıkmayınca ağızlardan vazgeçtim artık. 'Çok iyi dedim' diye geçirdi içinden Emine. Aslında yine baklava getirirdi ama, unutmuştu bayramı. Dün çok yoğun çalışmış, hatta işler yetişmeyince Bayan Berg'i banyo etmeyi bugüne bırakmış yorgun argın eve gelmişti. 'Kurban kestin mi?' diye sohbete katıldı muzip iş arkadaşı Marcella. 'Evet, bahçe soğuktu küvette kestik. Hem temizlemesi kolay oluyor.' dedi onların aynı şakaları yapmasına izin vermeden. -Bizim komşular da eskiden balkonda keserlerdi, ama havalardan olsa gerek artık onları balkonda kurban keserken görmüyoruz. Emine, Marcella'nın bu şakalarını her yıl duymaktan ve hep aynı yüzeysel cevapları vermekten bıkmıştı ama, bu tür şeyler Marcella’yı eğlendirmeye devam etmekteydi anlaşılan... *** Her günkü rutin işlerini bitirdikten sonra doğru Bayan Berg'in odasına girdi Emine. Dün Bayan Berg, banyo almak istediğini bildirmiş ancak Emine yirmi beş numaradaki Hatice Teyze ölünce, onun yıkama işlerinde yardımcı olmuştu. Ne de olsa Hatice Teyze hem Türk'tü, hem de son haftaları diye getirdikleri serviste tam altı ay yaşamış, tüm servisin sevgilisi olmuştu. Çoğu hastanın tersine kimseye yük olmak istemez, verilen bu kadar bakımı sanki hak etmediğini düşünürcesine utanır, herkesle sohbet etmeye, hal hatır sormaya, iyi

17


ATİLLA İPEK

ÖYKÜ ODASI

PAZAR GÜNÜ ASLA

davranmaya çalışırdı. Hatice Teyze ölünce, ailesi yıkamak için birkaç hoca kadın ayarlamış, Emine de onlara banyoyu açmış, yardımcı olmuştu. O yüzden kendisini biraz da suçlu hissettiği için bugün ilk iş olarak Bayan Berg'i yıkamaya niyetlenmişti. Bayan Berg, odaya Emine'nin girdiğini görünce yatağın yanındaki masasının üstünde duran İncil'i aldı eline. - Günaydın Bayan Berg, haydi sizi banyoya götüreyim. - Yook hayır! hiç gerek yok. Emine biraz şaşırdı, bu kadın dün neredeyse yalvarmamış mıydı yıkanmak için? - Olur mu hiç? Dün vaktim olmadı. Bugün gidelim. - Ben incil okumak ve dua etmek istiyorum yarın gelin isterseniz. - Yarına kalmasın, dün gidememiştik, banyo uzun süre meşguldü. Bugün gideriz. - Ama ben incil okuyacağım. - Tamam, ben o zaman öğlen yoğunluğu bitince gelirim. Emine sinirli sinirli banyoya geri döndü. Dışarı çıkarttığı tekerlekli sandayle, koltuk değneklerini ve çeşmeden yana çektiği tüm kova ve temizlik arabasını banyoya doğru geri itti. Kan ter içinde işine geri döndü. *** Emine koridorda elinde pis su dolu kovayla yürüyen temizlikçiyi görünce aklına Bayan Berg geldi birden. Panikle saatine baktı, 20 dakika sonra vardiyası bitiyordu. Bayan Berg'i yine yıkamamıştı. Yeni gelen hastayı kayıt etmesi gerekiyordu ama kağıt işleri en az onbeş dakika alırdı. Vardiyası yeni başlayan arkadaşına yeni hasta kaydını yapıp yapamayacağını sordu. -Sen burada benden daha uzun zamandır çalışıyorsun Emine, biliyorsun vardiyası biten hemşire yapar yeni hasta kaydını... Emine birşey demedi. Kağıt işlerini yalapşap bir şekilde bitirdi. Sonra direk banyoya koştu. İçeride ne var ne yoksa hepsini dışarı çıkardı banyoya bir su tuttu. Sonra koşarcasına Bayan Berg'in yattığı odaya girdi ve özür dileyen bir selamla yatağın tekerleklerini boşa aldı ve yatağı üfleye püfleye banyoya sürdü. Bayan Berg'in 'artık gerek yok, sizin eve gitme saatiniz gelmedi mi?' sözlerine aldırış etmeden yatağı büyük bir ustalıkla banyonun içine sürdü ve kapıyı kapattı. Burnundan soluyordu, ama dün söz vermişti ve bu bayram gününde bir yaşlı insana kıyak yapmak istiyordu. Bayan Berg'i tüm acele ve tezcanına rağmen gülmeye çalışarak soymaya başladı. Ancak yarı çıplak kalan Bayan Berg beklenmedik bir şekilde sessizce ağlamaya başladı. Emine'nin ağzı açık kaldı. Yine ne olmuştu? -Ne oldu Bayan Berg? -Bugün yıkanmak istemiyorum. -Neden, hani dün neredeyse yalvarıyordunuz? Öyle vicdan azabı çektim ki gece rüyama bile girdi. -Ama bugün pazar, bizim inancımıza göre bugün yıkanılmaz. Ama siz buna saygı göstermiyorsunuz. Emine dehşete düştü. Burnundan neredeyse ateş çıkmak üzereydi. Açtı ağzınu yumdu gözünü. -Sevgili Bayan Berg, ben bunu nereden bilebilirim ki? Dün bana bunu söyleseydiniz, ben de sizi, bugün yerine dün yarım saat fazladan çalışır yıkardım. Hem de bugün banyoyu böyle iki defa boşaltıp hazırlamaktan kurtulur, hem de vaktinde evime gider bayramımı kutlardım. Benim bayramımın artık suyu çıktı artık, sizin de bir pazarınıza su kaçıvermiş bir şey olmaz... Emine, yüzüne yapışıp kalmış gülen edaya inat eline aldığı duş başlığıyla biraz hor bir şekilde Bayan Berg'i yıkamaya koyuldu. İçinden de söyleniyordu, 'Ey yüce Allah'ım, hangi peygamberine pazarları yıkanmayın dedin?'

18


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

NOVALİS

“İnsanın kaderi ruhunda saklıdır.” Herodotus Berbat bir havaydı. Gökteki bulutların paslı yoğunluğu boğucuydu. Her an öğürmeye hazır, marazi bir sarılık her yere hakimdi. Öğleye yakın çiselemeye başlayan yağmur korkunç bir hal almış neyse ki, sağanak kısa aralıklarla geçiştirmişti. Gene de hepten kesildiği söylenemezdi. Çünkü bulutların bir teki bile yerinden oynamamıştı. İnsanda güzel duygular uyandırmayan hava ıslak kurum kokuyordu ve günün bu saati için fazla karanlıktı. Kulaklarından asılı kalmış kısa yatay çizgileri andıran renksiz floresanlar, karanlığı dışarıda tutmak için aydınlıktı. Işık çubuklarının altındaki öğrenciler hap yutmuş gibi kımıltısızdılar. Profesör artık zihin eksenlerini mıknatısladığı öğrencilere konferansı noktalıyordu: “Özetle: İnsan karakteri ruhi tavırlar mecmuasıdır ve kökeni dehşete dayanan tüm duyguların paradoksal bir doğası vardır.” Bariton ses kesilmişti. Amfiteatr senkronize devinişlerden yükselen karman çorman uğultularla dışarı yönelmişti. Bir intizam topladığı araştırma notlarını modası geçmiş siyah deri çantasına yerleştiren profesör de, kısa bodur bacaklarını kürsüden alarak zemine vermiş, düşünceli bir kafa ve ağır adımlarla kapıya doğru ilerlemekteydi. Doğrusu tuhaf bir adamdı şu profesör: Kılı kırk yaran zekası ve o kahrolası kuşkularıyla fazlasıydı bile denilebilir. Evlenmemesindeki etken o fazlalıklardı belki de. O tuhaf huylarından bir de, sinirlendiğinde Gogol gibi örgü örmesiydi ve bunu biri dışında kimse bilmezdi. Az çok onu tanıyan herkesin bildiğiyse, dışarıyla bağlantıyı pausladığında derhal düşüncelerine mevzilenmesiydi. Zaten şu an yaptığı da tam olarak buydu. O patlama olana kadar elbet! O şiirdeki gibi her şey birdenbire olmuştu. Aşina olmadık bir durumdu. Tersine aşina olmayan o ses değildi. Sesin birdenbire alakasız bir anda patlamasıydı. Zavallı profesör iki adım arasında kalakalmıştı. Şaşkınlık içindeydi. Biraz sinirlenmişti de. Kırklı yaşların kara sularında seyreden adam, bu saçmalığa cüret eden ahmağa yılansı bakışlarla bir kavis çizdi. Sesin odak noktasına kenetlenen bakışları donakalmıştı. Şimdi yaşadığı daha güçlü bir şaşkınlıktı. Amfiteatrın orta evleğindeki basamaklara pergellerini açan o ahmak, profesörün devlet parasız yatılıdan dostu başkomiser …dı. “Her zamanki gibi ilham verici bir konuşmaydı dostum.”dedi. Pişkin pişkin sırıtmaktaydı. Olduğu yerden adım oynamayan profesörün bakışları dik dikti. Hoşnut fakat azarlar tondaydı. “Sanki ötekilere geldin de.”dedi. “Haklısın. Hadi vur beni!” İki dost sarıldılar. Her ikisi de şehrin değişik yakalarında oturuyorlardı. Birbirlerini neredeyse bir yıldır görmemişlerdi. Aradaki bağlantıyı seyrekte olsa telefonla hallediyorlardı. Profesör yüzünden eksiltmediği o kısık bakışlarla dostunu tarttı. “Eee! Nasılsın bakalım? Dedi. Sesindeki ton alaycı fakat dostçaydı. “Domuz gibi dostum. Ya sen? Profesörün bir şey demesine kalmadan başkomiserin telefonu zır zır ötmeye başladı. Başkomiser nedense mahcup bir ifadeyle, kahverengi deri ceketinin dıştaki cebine uzanıp telefonu aldı. Aygıtı çarçabuk açıp kulağına götürdü. Yüzü gitgide asılmaya başlamıştı. Sonunda telefonu kapattığında o ciddi sofuca ton milim değişmemişti. Profesör ilgilenen bakışlarla: ”Bir sorun mu var?”dedi. Başkomiser biraz tebessümle: “Ne yazık ki öyle dostum. Bir cinayet vakası. Gitmek zorundayım.” Dedi. Sanki o an aklına gelmiş gibi de ekledi. “Aslında sen de gelsen fena olmaz. “ Yaklaşık bir yarım saat sonra olay mahalline varmışlardı. Başkomiser 99 marka siyah Ford’unu, cinayet mahalline yakın bir yere park etti. Cinayet mahalli karıncalar gibi kıvıl kıvıldı. İşi olan olmayan herkes çirkin binaların boy gösterdiği bölgeye toplanmıştı. Dolunay suratlı bir polis memuru bina girişini ablukaya almıştı. Başkomiser kimliğini göstererek kendisini tanıttı:”Asayiş Şubesi Cinayet Masası Başkomiseri …” Pürüzlü sesi etkileyiciydi. Şimdi profesörle binaya girmişlerdi. Her yer pislik içindeydi. Rutubet, idrar ve garip bir biçimde tanıdık başka bir koku mide bulandırıcıydı. Dördüncü kat sahanlığında onları tıkız bir adam karşıladı. Bu başkomiserin yardımcısıydı. Yaklaşık bir yıldır onun yanındaydı. Zeki fakat ketum bir tipti. “Bu taraftan efendim.”dedi. İçerisi polis kaynıyordu. Perdesiz giyotin pencerelerin altındaki salon ortasından bir ağıl dolusu hayvan geçmiş gibiydi. Başkomiser dağınıklıktan bakışlarını ayırmayarak: “Kim haber vermiş?”dedi. Yardımcısı onu süratle cevaplamıştı: “Bilmiyoruz efendim. Arayan her kimse bizi köşedeki ankesörlü telefondan aramış. Geldiğimizde kapı aralıktı.” Koridora yönelmişlerdi şimdi.

19


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

NOVALİS

“Telefon defteri, ajanda, günlük, bilgisayar kayıtları, parça pinçik notlar bile önemli. Hepsini iyi araştırın.” Dedi. Başkomiserin sesi gizleyemediği bir gerilim içindeydi. Koridor dardı. Ucundaki bir yatak odasıyla uzak ara karşılıklı mutfak ile banyoyu salona bağlıyordu. Sıvası çatlamış duvarlar çıplak ve kül rengindeydi. Yatak odasındaki korkunç manzarayla karşılaştıklarında profesörün yüzünün aldığı halde böyleydi. Oda ağzına kadar alkol kokuyordu. Pıhtılaşmış kan ve parçalanmış et kokusu iğrençti. Dehşet her yere tünemişti. Neyse ki, giyotin pencereler açıktı. Odaya med cezirlenen serin ve temiz rüzgar mide bulandırıcı kokuyu yakasından tutup dışarı atıyor, havadaki ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu. Kenara itilmiş bordo kadife perdeler zengin görünümlüydü ve bulundukları yer için fazla alakasızdılar. Şişko ve kel adli tıp doktoru cesedin üzerine eğilmiş görevini yapmaktaydı. Soğukkanlıydı. Bir ara başını kaldırıp:”Ne vahşet ama!”dedi. Gerçekten de öyleydi. Cesedin vücudu morumsu siyahtı. Camlaşmış gözleri yuvalarından uğramıştı. Dehşetin yan gelip yattığı yer ise cesedin apış arasıydı. Çünkü adamın cinsel organları orada değildi. Parçalanmıştı. Pıhtılaşmış kan gölünün ortasındaki küçük et parçaları geriye kalanlardı. Apış arasındaki derin oyuk vahşetin boyutunu ikiye katlıyordu. Morumsu et parçalarının ve kan tabakasının perdelediği oyuk gerçekten iğrençti. Anüse kadar ilerliyordu. Cesedin üzerinde yuvarlanan meraklı bakışlar buz gibi bir dehşetle sarsılmışlardı. İğrenç manzarayı gören, kendisiyle ceset arasında empati kuramadan edemezdi. Başkomiser ile profesör göz göze geldiler. Anlıktı. Bakışlarını gene cesedin kasıklarına götüren profesör, ansızın bir şey fark etti. Sol kasığın üzerindeki değişik renkteki maddeye dikkatle baktı. Adli tıp doktoruna bu şeyi göstererek: “Sizce bu nedir?”dedi. Adam sanki birilerinin bu şeyi fark edeceğini önceden bilirmiş gibi süratle ekledi: “Fıstık ezmesi gibi kokuyor. Üzerindeki kısa tüyleri fark ettiniz mi? Gerçi emin değilim. Ama nötron aktivasyon analizi bunun ne olduğunu bize söyleyecek.” Cesedin sol göğüs altındaki deriden yumruk büyüklüğünde bir parça alınmıştı. İlginçti. Başkomiser reçine rengi gözlerini kısarak uzman doktora döndü: “Bunu siz mi yaptınız?”diye sordu. “Hayır. Sanırım o işi iğdişçi yaptı.” “Orada ne vardı acaba?” Başkomiser bunu kendi kendine konuşuyormuş gibi söylemişti. Profesörün söze atlaması kaçınılmazdı: “Bir dövme olmalı. Ama ne dövmesi.”dedi. O sırada başkomiser süratle yardımcısına dönerek: “Fotoğraflar…hepsini istiyorum.”dedi. Sesine heyecan bulaşmıştı. Direktif üzerine yardımcısı odadan çıkmıştı. Bu arada adli tıp doktoru da işini bitirmişti. O sırada iki görevli içeri girdi. Cenaze levazımatçısını andıran tipler sinirleri alınmış gibiydiler. Çok geçmeden cesedi torbasına alarak çıktılar. Adli tıp doktorunun da onlara eşlik etmesiyle içeride başkomiser ile profesör kalmıştı. Başkomiserin esmer yüzü fena halde sıkkındı. Zaten her dava öncesi böyle olurdu. Davayı çözene değin içi içini yer bitirirdi. Çekilmez bir tip olurdu. Süreç her zaman sancılıydı. İyi ki evlenmemişti. Çünkü onu bu haliyle çekebilecek bir kadın dünya üzerinde yoktu. Pencereye yönelen başkomiser temiz havayı ciğerlerine çekti. Profesör yanındaydı. Temiz hava ona da iyi gelmişti. Başkomiser bir sigara yakıp derin bir nefes çekti. Havaya akşam doluyordu. Bakışlarını karşıdaki tek edilmiş binadan ayırmayarak dostuna: “Ne düşünüyorsun?”diye sordu. Profesör tatlı bir takılmayla: “Sigarayı bırakman gerektiğini.”dedi. Ciddi bir tavırla da ekledi: ” Kozayı yapan neyse oradan çıkan da odur dostum.” Sigarasından derin bir nefes daha çeken başkomiser soluğunu bırakarak: “Nefret.”dedi. *

*

*

Ortaokula başladığı yıllardı. Korkunç irinli çıbanlar vücudunun her yanını istila etmişti. O iğrenç kalkan çevresiyle arasına hayalet gibi süzülmüştü. Kendisini bu boktan dünyada yüzüstü bırakılmış gibi hissediyordu. Çaresizdi. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Zaman insafsızdı. Köpek dişlerini etine geçirmiş habire kemiriyordu. Aidiyetsizlik ve aşağılık duygusuyla doluydu. Üstelik tedaviler cüzdanı ütmekten başka bir işe yaramıyordu. Sonuç her zaman felaketti. Okulu da bırakmak zorunda kalmıştı. Zaten bu halde okula gitmek anlamsızdı. “Alacakaranlık Kuşağı”ndan fırlamış gibiydi.

20


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

NOVALİS

Sağda solda fıkır fıkır oynaşan kızlarsa fena halde acımasızdılar. Kadınlara duyduğu nefret tohumu işte bu zamanlarda atılmıştı. İlerleyen yıllarda başka bir tedavi yöntemine gidilmişti. Sanki bu işe yaramıştı da. Korkunç irinli çıbanlar vücudunu terk ediyorlardı. Sonunda terk etmişlerdi de. Kasıkları alev alev yanan yakışıklı bir delikanlıydı artık. Kadınlarla alkolü aynı anda tatmıştı. Her ikisi de mükemmeldi. Fakat birdenbire daha korkunç bir şey oldu. Bu sefer vücuduna hücum eden aknelerdi. Berbattı. Okulu ikinci kez dondurmak zorunda kalmıştı. Kadınlar gene düşmanıydı. Çünkü onu bu halde gören ağzı açık kaçıyordu. Bütün kadınlar iğrenç yaratıklardı. İmkanı olsa hepsini öldürebilirdi. Kendisini yaşamdan tahliye ettiği o üç yıl korkunçtu. Fakat sonuç bir orgazm kadar mükemmeldi. Yorgun bedeni hastalığı defetmişti. Ne var ki, insan beynine saplanıp kalanları söküp atamıyordu işte. Özellikle çocukluğa demirlenenleri. Her hafta sonu kabaetine yediği darbeler. Babasının ustura kayışı. O duman rengi fayanslar. Banyonun çıplak duvarlarında yankılanan katmerli çığlıklar. O seanslarda televizyon karşısında çekirdek çitleten annenin buz gibi kayıtsızlığı. Sonunda babası akciğer anevrizmasından geberdiğinde ne akıl hastanesindeki annesi ne de kendisi üzülmüştü. Yazık ki, zaman fena halde acımasızdı. O tohumlar filizlenmiş zihnini ele geçirmişti. Nefret kendinden çoğalan bir amip gibiydi. Asla tükenmiyordu. Hunharca katledilmesine mükemmel bir zemin hazırlamıştı. Yaklaşık on beş yıl sonrası için hem de. *

*

*

Yağmursuz fakat kapalı bir gündü. Başkomiser maktulün nötron aktivasyon analiz raporlarını üçüncü kez incelemekteydi. Aradan dört gün geçmiş davaya momentum kazandıracak bir bulguya henüz rastlanmamıştı. Raporları masaya bırakan başkomiser yorgun, bıkkın ve kederliydi. Şimdi fotoğraflara bakıyordu. Bakışları maktulün sol göğüs üzerindeki dövmedeydi. Kim kendisine böyle bir dövme yaptırırdı ki? Fotoğrafları masaya bırakıp ajandaya peşinden de telefon defterine baktı. Çıldıracak gibiydi. Delil kendini göstermemekte ısrarlıydı. Parmak izlerinden bir şey çıkmamıştı. Cep telefonu kayıtlarından da. Sanki bu haltı yapan dünya dışı bir varlıktı. Ya da becerikli bir katil. O sırada kapı iki kez tıklatıldı. Açılan kapıdan başkomiserin yardımcısı girdi. Elinde mavi bir dosya vardı. Dosyayı masaya bırakarak: “Adamın çalıştığı radyodan da bir şey çıkmadı.”dedi. “Ne oradan ne de komşularından.” Tenor sesi sıkıntılıydı. “Zaten ahbap meraklısı bir tip değilmiş.” Başkomiserin bakışları nedense yardımcısının sol çene altındaki flastere kaymıştı. “Sen de en az benim kadar sıkıntılısın anlaşılan!”dedi. Nükteyi kavrayan yardımcısı elini flasterin üzerine götürerek gülümsedi. “Şu an nasıl traş olduğumu bile hatırlamıyorum.”dedi. “Fena dalmışım.” “Ve hâlâ öylesin.” Yardımcısı elindeki naylonu fark edene dek bir şey anlamadı. Sonra da mahcup bir ifadeyle naylon kaplı nesneyi başkomisere uzattı. “Gümüş bir sigara tabakası.” Yardımcısına yarı ciddi bir tatlılıkla takılan başkomiser: “Doğum günüme daha iki gün var.”dedi. “Şey…” Başkomiser şimdi çok daha ciddiydi. “Evet. Seni dinliyorum.”dedi. Yardımcısı konuyu özetlemeye başladı. Yüzü fena halde kızarıp bozarmıştı. Anlatmayı bitirdiğinde başkomiser adeta burnundan soluyor, ateş püskürüyordu. Çok kızmıştı. Fakat kızgınlığı o anda ağzına geleni sayıp döktüğü yardımcısına değil, bu delili sümen altı eden polis memurunaydı. Haklıydı. Adamın icabına derhal bakılacaktı. Öte yandan şans kelebeği uçup gitmemişti. Çünkü yardımcısı bunu şans eseri öğrenmişti. Öğle yemeğine adamla birlikte çıkmışlardı. Yemekten sonra bir sigara tellendirmek iyi giderdi. Gümüş tabakayı çıkarmanın sırasıydı. Tabaka dikkatini çekmişti. Nede olsa zeki bir adamdı. Güven telkin eden sözlerle adamı kandırmak ve ağzından laf almak hiç te zor olmamıştı doğrusu. Başkomiser yardımcısına çıkmasını söyledi. Şimdi yalnız ve duble sıkıntılıydı. Gene de bu sıkıntıyı dalgalayan hoşnut bir yan vardı. Günlerdir beklediği şey belki ellerinin arasındaydı. Gümüş sigara tabakasını elinde evirip çevirmeye başladı. İçini açıp baktı. Hayal kırıklığı kaçınılmazdı. Fakat o dikkatli davranıyordu. Miyop gözlüklerini bile takmıştı. Nedense gayri ihtiyarı bir an gözlerini yumdu. Parmak uçlarıyla görüyordu sanki. Öyleyse gözlüğe ne gerek vardı ki? Derken gözlerini fal taşı gibi açtı. Kalbi gümlüyordu. Evet orada, sigara tabakasının iç yüzeyinde bir yazı vardı. Fakat bu başka türlü bir yazıydı.

21


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

NOVALİS

Başkomiser parmak uçlarını gene o yazının üzerinde gezdirdi. Evet evet! Yanılmamıştı. Bu bir kör alfabesiydi. Orada Novalis yazıyordu. Ve Pusulanın altına bir numara işlenmişti. Başkomiser sarhoş gibiydi. O an bir çığlık atmadığına kendisi de şaşmıştı. Üniversite yıllarında tanıdığı o sağır ve dilsiz kıza minnet duydu. Çünkü bu dili o kıza duyduğu aşk sayesinde öğrenmişti. Başına gelecekleri bilseydi belki şu an lanet ederdi. Akşamın en koyu saatleriydi. Serin hava rüzgarlıydı. Başkomiser ihtiyatlı hareket etmişti. Sersem bir ihtiyattı bu. Silahıyla kimliğini arabasında bırakmıştı. Arabası da emniyet müdürlüğünün garajında pinekliyordu. Falso vermek istememesinde haklı olabilirdi. Fakat hayat her zaman güzel sürprizlerle dolu olmazdı. Yaklaşık on dakika önce caddeden çevirdiği taksiden inmiş tepeye doğru çıkıyordu. Uzun taş duvar boyunca ilerledi. Şimdi hapishanedekilere benzer bir kapının önündeydi. Demir perdeli kapı başkomiserin vurmasına kalmadan açılıverdi. Buralarda gizli bir kamera olmalıydı. Gece fena bastırıyordu. Rüzgar şiddetlenmişti. Kapının ardında beliren adam gece kadar siyahtı. Başkomiserin iki katıydı. Gözlerinde kapkara bir gözlük vardı. Harlem gangsterlerine benziyordu. Dost canlısı olmadığı kesindi. Ya da misafirperver. Şimdi iki yanı ağaçlıklı bir patikadan yukarı doğru yürüyorlardı. Başkomiser bir şey diyecek gibi oldu. Fakat konuşmamasını kendi adına daha yararlı bulup aralanan dudaklarını kapattı. Patika eğimli yolun sonunda bitiyordu. Açıklık bir alana gelmişlerdi. Alanın ortasında inciyi andıran ahşap bir konak vardı. Başkomiser arkasını döndüğünde siyahi adamı göremedi. Ürkmüştü. Adamın yanından ayrılışını nasıl oldu da fark edememişti. Bu düşünceyle ilgilenmesine kalmadan konağın kapısı açıldı. Eşikte alımlı bir kadın duruyordu. Femme Fatale değildi. Fakat garip çekici bir havası vardı. Başkomiser merdivenlerden çıkarken kadını daha bir çekici buldu. Çünkü kadın vanilya kokuyordu. Başkomiser erkekliğini bildi bileli bu kokudan delice etkilenirdi. Avuçları terler, kasıklarında müthiş karıncalanmalar duyardı. Şimdi de tatlı fakat ızdırap verici bir gerilim içindeydi. “Hoş geldiniz.”dedi kadın. Sesi sıcak ve içtendi. Sanki durumu kavramıştı da. Ne de olsa kadınlar kedilere benzerdi. Sinyal alıcıları kuvvetliydi. Başkomiser mahcup bir tavırla: “Hoş bulduk.”dedi. Ardından kendi kendine küfrederek ciddileşmeye çalıştı. Öyle ya buraya iş için gelmişti. Bu kadınla yatmak için değil. Gerçi fena olmazdı ya! Neyse… Kadın birdenbire başkomiserin arkasına asıldı. Başkomiser bakir bir delikanlı gibi titremişti. Kadın başkomiserin montunu çıkarıp portmantoya astı. Soldaki geniş salona geçmişlerdi. Başkomiser eve adımını attığı sırada soluduğu kehribar kokusunu burada daha yoğun duydu. Salonun loş havası kokuya eklenince. Rehavet duygusu iki kattı. Sarhoş edici bir güzellikteydi. İnsana tuhaf bir huzur veriyordu. Saraydakileri anımsatan mobilyalar yaldız işlemeliydi. Galiba ahşap maundu. Tavandaki yaldız işlemeli çiçek bezeleri. Melek figürleri ortaçağ kilisesini andırıyordu. Duvardaki tablolar muazzamdı. Etrafı inceleyen başkomiser garip bir şaşkınlık geçirdi. Perdeler cinayet mahallindekilerin tıpkısıydı. Kalın topuzları bile. Şaşkınlığın geçmesi uzun sürmedi ama. “Şey… merakımı mazur görün. Novalis nedir?”diye sordu. Karşısındaki koltukta oturan kadın bacaklarını zarif bir biçimde bacak bacak üstüne attı. Bacakları mükemmeldi. Teni süt rengindeydi. “Sevgi dini.”dedi. “Sembolü de mavi bir çiçektir. Aşkın ve tutkunun çiçeği.” Yanındaki sehpaya uzanarak paketinden kahverengi bir sigara çıkardı. Başkomiser sigarayı yakmak istedi fakat çakmağı montunda kalmıştı. Boş bulunmuştu. Biraz mahcuptu. Kadın gülerek sigarayı yaktı. Bir tane de başkomisere uzattı. Fakat o almadı. Kadın kakaolu sigarasından derin bir nefes çekip konuşmasını sürdürdü: “Varlığımızı nasıl öğrendiniz? Şey… sormamda bir sakınca yoksa ne işle meşguldünüz? “Radyocu bir arkadaşımdan. Sahafım.” Kadının bal rengi gözleri irileşmişti. İkincisine oranla ilkiyle daha çok ilgilenmişti. “Ne vahşet ama değil mi?”dedi. “Sıçan iyi iş görmüş.” Başkomiser şaşırmıştı. Gazeteler cinayeti yazmıştı fakat olayın bu tarafını değil. Kadın gafil avlanmıştı. Geriye dönüp hafızasını taramaya koyuldu. Acaba gazeteler böyle bir şey yazmış mıydı? Emin değildi. Zaten önemli de değildi. Sigarasını söndürüp çıktı. Öyle ya misafire bir şeyler ikram edilmeliydi. Nede olsa o iyi bir misafirperverdi. Çok geçmeden bir tepsiyle geri döndü. Fakat aradaki bu zaman bertaraf edilemeyecek denli de önemliydi. Tepsiyi başkomiserle arasındaki sehpaya bıraktı. Likör bardaklarında portakal rengi bir sıvı vardı. “Umarım seversiniz. Portakal likörü. Özel konuklarım için daima bu reçeteyi uygularım.” Başkomiser teşekkür ederek bardağa uzandı. Likörden iki yudum aldı. Tadı ekşiydi. Kötü denemezdi. Kadın bakış açısını başka bir noktaya çekme gayretiyle: “Kocamın Kuveyt’te dedesinden kalma geniş bir arazisi vardı. Bilirsiniz. Oralar petrolün en zengin olduğu yerlerdir. Gördüğünüz bütün bu ihtişamın kaynağı da o topraklar.”dedi. Başkomiser terlemeye başlamıştı. Nedense ateşi de çıkmıştı. Konuya dahil olarak: “Kocanız hâlâ orada mı? Dedi. Sesi kendine bir garip gelmişti. Kadın buz gibi bir kayıtsızlıkla:

22


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

NOVALİS

“Öldü.”dedi. Saatine bakarak da ekledi. “Yaklaşık bir yarım saat sonra sizin de gebereceğiniz gibi.” Başkomiser son sözleri sanki duymamış ya da kulaklarına inanamamıştı. Tıslamayı andıran bir sesle: “Nasıl? Anlamadım.”dedi. “Gardınız düştü. Başkomiser olduğunuzu biliyorum. Montunuzun cebindeki o telefon çalana kadar lanet bir sahaftınız. Öyle değil mi? Ha başkomiser.” Başkomiserin suratı balmumu gibiydi. Gözkapakları morumsuydu. Göz yuvaları sararmıştı. Soluk almakta fena halde zorlanıyordu. Kısa kısa ve kesik kesikti. Kalbi patlayacak gibiydi. Kan dolaşımı zıvanadan çıkmış, damarlarına basınç uyguluyordu. Sonunda yerdeki halıya devrildi. “Başın dertte lanet olası.”dedi. Sesi zor çıkmıştı. Konuştukça göğsüne iğneler batıyordu. “O piç kurusu da senin gibi geberdi. Gerçi senin gebermene yirmi dakika daha var. Kocam hakkında söylemediğim bir şey daha var. Zavallı ahmak simyaya düşkündü. Zeki bir adamdı. Likörünüze kattığım onun zehirlerinden biridir. Zehrin panzehirini de yapmıştı ama başarılı olamadı.” Başkomiser kadına uzanmak için ileri atılmak istedi. Fakat bedeni bir taşa dönüyordu. Kadın aynı kayıtsızlıkla devam etti. “Mükemmel olan ne biliyor musunuz? Zehir öldürdükten beş dakika sonra vücudu terk ediyor. Sizden geriye bir posa kalıyor. Hepsi o. Hadi size bir kıyak geçeyim. O manyağı niye öldürdüğümü merak ediyorsunuzdur değil mi?” “Piç kurusunun tekiydi. Onu öldürdüm. Çünkü beni aldattı. Salak herif. Öldürülmeyi hak etmişti. ” “Zaten erkeklerden oldum olası nefret etmişimdir. Ama size yazık oldu doğrusu.” Başkomiser artık kadını duyamıyordu. Kulaklarından geçen yamuk ve uzun uğultulardı. Görüş açısı da bulanıklaşmaya başlamıştı. Artık ölüyordu. Uyuşuktu. Ne olup bittiğini artık kavrayamıyordu. Son olarak duyduğu size yazık oldu gibi bir şeydi. *

*

*

Yarım saat dolmak üzereydi. Başkomiser emniyet müdürlüğünün yanındaki parkta, bir bankın üzerine yatırılmıştı. Oradan göğe bakıyordu. Gördüğü karanlıktan başkası değildi. Karanlık çoğaldı çoğaldı. gul_aykaya@hotmail.com

23


CANSU AKSU

ÖYKÜ ODASI

YAŞAM

Soğuk yüzüne çarptı, rüzgarlı.Gökyüzü parlaktı.İyi hissetti ama çok geç.Düşünmekten kaçmak mı onu kovalamak mı seçim yapmalıydı. “Phoenix” i aldı eline, ama bu acı verirdi düpedüz. Bıraktı. Ellerine baktı. Benim bu ellerim benim bu ellerim ne olacak? dedi kendine. Eline aldığı törpüde hayatın anlamın aradı.Kadındı.Kadın olmalıydı. Soyut düşünmek saçmaydı, başlangıcı bulmak çözümsüz. Ellerini törpülemeye başladı.Bu güzel bir şeydi. Bu yaralar ,bunlar iyileşmeliydi. Televizyonu açtı,. National Geographic’ te karar kıldı. Önceden belliydi o kanalı açacağı. Bir yandan ellerini törpülüyor. Bir yandan da yeni başlayan bir belgesel gördüğü için seviniyordu.Belgeseli izleyerek devam etti törpülemeye: “Dünya sanılanın aksine yoktan değil bakterilerden ve gazlardan oluşuyor.Evrim teorisi gerçek değil, maymundan değil, bakterilerden geliyoruz. Önce bir kolunu aç , diğer elini de burnuna koy. Omzunda bakteriler. Daha aşağıya geliyoruz. Dirseklerimizde diğer canlılar, dinozorlar. Bileğimize doğru gelirken biz, bitkiler, hayvanlar…Elleriniz , eller önemli! Parmaklarınızdan aşağı süzülen tırnaklarınız. Elinizde de bir törpü .Tırnaklarınızı törpülüyorsunuz. Şimdi yaşamı anladınız mı? Yaşam tırnaklarınızı törpülemektir.” Bir süre orada öylece duraksadı. İnanamasa da yaşam devam ediyordu. “Phoenix” e geri döndü. Lawrence’ ı dinlemek istedi. Rasgele: “Canlı ben olan her şey bendir.Elimin her noktası canlıdır.Yalnız tırnaklarım, benle cansız evren arasındaki o küçük on silah, canlı benle kalemim gibi benim kendi anlamımda canlı olmayan şeyler arasındaki sınırı aşar.” Bunlar bile canlı olmasına,şaşkınlığına yetmiyor. Simsiyah bir yorgan yok , gökyüzü bile o parlaklekelerle dolu.Uykularla olacak şey değil.Siyah bir yorgan yokmuş iş mi bu? aksucans@gmail.com

24


EZGİ GÜRÇAY

ŞİİR ODASI

ANLAMAZDIN

Gergef dokumuş hayallerim geceye örümcek ağından Her oyuncusunun bu coğrafyanın, tiksindiği bir şey var Bir solucan ruhunda cımbızla varlığını yoklama arzuları Ve birbirine tükürükler savurdukları genişten ağızları var. Yer çatlıyor, dilim eriyik tadıyor Başka memleketlere saldığı gurbetçisi var bu coğrafyanın Ya sürekli profilden resmini çektiren, ya yüreklisi Diğer profiliyse benim gurbetçi şairin, burunlarımız kemerli. Kuru, soğuk üzümler gibi olmalı gecenin tadı Akrep sokumuyla yalpalayan gövdeleri gölgeler haline sokmalı Ellerin zeytin kokmalı biraz da, yeşil bahçeleri hatırlamadan Arada bir memleketi böyle koklamalı. Ne olurdu sanki yine Kendimi en günahkar addettiğim anlarda En bakir rüyalarımı gördüğüm gibi Yatsam çocukluk uykularıma Titremese saçlarımın uçları Huzursuz bir köpek gibi içimde, Eşelemese hatıraları. Rüyamda gittim, girdim o çarkıfelekli yere Rüyamda yedi kez döndüm asıl. Günahlarım boyum aşırı görebiliyorum sık sık Yine de affedilme ihtimalim > günahsızlığımdan.

www.ezgigurcay.blogcu.com

25


İBRAHİM EROĞLU

ŞİİR ODASI

AMALİA, HAYDİ KIZ!

Amalia1, Haydi Kız a) İçimizde ‘sekerken vurulan bir ceylan’ inliyor

Haydi kız, merhem olup sürül yaramıza Sürül de, aşkın karargâhından hükmedelim Ufkunu turuncuya boyayan şu üvey yurdumuza b) İçimizde başını doğrultacağı güneşini arıyor günebakanlar Haydi kız, Van Gogh kestirmeden diğer kulağını da gözlerine Ne de olsa hafifletici bir nedenden sayılır Hazır bulunduralım işlemeli bütün vazoları c) İçimizde ‘Patatesyiyenler’ tablosundaki açlar doyurulmayı bekliyor Haydi kız, Anne Frank’ ın güncesine düştüğü bir cümle olalım Olalım da, bir karşılığımız olsun gündemine sevgiyi almayan şu hayatta Yetim duygularımıza lalerle çıkartma yapalım ç) İçimizde azarlanmış bir çocuk büyüyor Haydi kız, gökkuşağının bütün renklerine aynı ayrıcalığı tanıyalım Tanıyalım da, ipinden ikmale kalan uçurtmalarla Şu mavi artığı gökyüzünü ihlal edelim d) İçimizdeki fırtına dindirilmeyi bekliyor Haydi kız, kendi miladımıza eselim Eselim de, ağırımıza gidereken ayını gökyüzünü paylaşmak olur olmaz adamlarla Barışın anlamını hayatımızın karşısına yine de koyu harflerle italik dizelim e) İçimizde ‘içlerinde aşkların yaşandığı evlerin tarihi’ kemiriyor belleğimizi Haydi kız, kabarık da olsa sicili; deden yine de dedelerden bir dededir 2 Önce birlikte dinleyelim anlatacağı ‘masalları’ Sonra Plazo de Mayo’da 3 oğlunu yitiren bir ananın çığlığı olalım f) İçimizde yedek yurttaşlığına ayaklanıyor yabancılığımız Haydi kız, ‘kıyısını arayan bir su olalım bu denizde’ Birlikte ihlak edelim ömrümüzdeki üvey ülkeyi Yüreğimizi Kerwin Duinmeyer’ in 4 anıtına siyah bir çelenk gibi bir kez daha koyalım! 1

Amalia, (Hollandalı) Prens Willem Alexander ile (Arjantinli eşi) Prenses Maxima’ nın 7 Aralık 2003 günü doğan kızları. Amelia’ya, Hollanda’da prenses ünvanı verildi. 2 Zorregiuetta , Maxima’ nın babası. Arjantin’de otuz bin insanın kaybolmasından sorumlu tutulan Videla Juntası’ nda Tarım Bakanı olarak görev aldı. Bu görevinden dolayı soylu kraliyet ailesinin Hollanda’da yaptığı düğüne katılması yasaklandı. 3 Plazo de Mayo, Arjantin’in başkentinde çocukları kaybolan annelerin her cumartesi günü toplanıp gösteri yaptığı alanın adı. 4 Kerwin Duinmeyer, on yedi yaşındaydı. Hollanda’da ırkçı saldırıların ilk kurbanı oldu. Amsterdam’daki ünlü Vondelpark’a anıtı dikildi.

26


ALİ ŞERİK

ADLARI ESKİSİNDEN DAHA İNCE

Çocuklar karışmış sürekli kırmızı kalemle karalanan sicilime hatıramdaki sokak en az iki adım küçülmüş iki adım büyümüş sevgim bu dokunaklı şafak vaktine beni döven çaylaklar ağırbaşlı birer ustabaşı yolun virajları daha keskin, ayrılık hâlâ acımasız soba eskisi gibi aç kömüre oduna sıcaklığımıza okul sırası beklemekte ağabeyimin gizli gizli sigara içmesinde yollardan evler dikilmiş, damlarda sürekli taşlar Çocukluğumdaki arkadaşları tanımadım, gözlerinde yüzümü görünce adları eskisinden daha ince, rüyaları virane tümseği gelişim ayaküstünde bitti, yuvasından hiç uçmadı leylek hiç geri dönmedi tarih, tohumun kabuğunu soymadı kaçımız terk etti dünü, bu güne dokunmadan kaçı uzandı sevdiğine döktü tüm fındıklarını ağaç, toplandı öfke umutsuzluğun yufkasında parsellenen anıda yeşertmiş içimdeki sevgi, vurma karacayı bellek kımıltısında öğleüstü, her teşebbüste acımız iç ice okulun bando takımı hâlâ çalıyor uykularımda

a.serik@casema.nl

27

ŞİİR ODASI


NAMIK ATALAY

ŞİİR ODASI

SONRADAN

sen yanımda uyurken bile özlüyordum seni gece yanımdan geçse karanlık ve soğuk araba sarsılsa en ufak tümsekte ve kaydırsan başını omuzumdan göğsüme çok uzaklardan yanıma gelmiş gibi olurdun sen yanımda uyurken bile özlüyordum seni hiç bitmeyecekmiş gibi gece hiç bitmeyecekmiş gibi yol ve hiç dönmeyecekmişsin gibi gelirdin bana sen yanımda uyurken bile özlüyordum seni konuşsan özlüyordum gülümsesen özlüyorudum gece o kadar karanlık ve soğuktu ki hiç bitmeyecekmiş gibi araba sarsılıyordu en ufak tümsekte yol hiç bitmeyecekmiş gibi uyansan, konuşsan, gülümsesen yine de özlüyordum seni seni o kadar seviyordum ki o geçen tatil dönüşü yanında bile özlemek istiyordum seni aynı şimdi çok uzaklarda yanımdaymışsın gibi hâlâ çok seviyorum seni

28


BİLAL TIRNAKÇI

AY IŞIĞINDA AŞK SAĞIMI

Aşkı sağıyordu şair ay ışığında Kelimeler sandık sandık Gizem küfte saklanıyordu Yağmur ıslatıyordu gökleri O ıslanmadan eriyordu, Zırhını çıkarmıştı gece Hem neylerdi aşka zırh Kelimeleri mayaladı bir bir Noktaladı cümleyi bir mıh… Ayrılıktan ve acıdan örülü gece Sağdıkça bereketleniyordu Sol göğsünde titrek bir sancı Düşündükçe şiddetleniyordu… Aşkı sağdı ay ışığı Nasırlı bir el gibi dokundu geceye Hasreti içti şair yudum yudum Sığmadı yürek demirden heceye… biltir@hotmail.com

29

ŞİİR ODASI


CANSU AKSU

ŞİİR ODASI

ARADA KALMIŞ

Bir inanç sekmesi olmalıydı Sizi bu kaosun içinde tutan Arada kalmış can çekişen bedenleriniz vardı Ağlamaktan ağrımış kalpleriniz Olamaz dediniz bu şaka olmalı Yüreğinizin çırpınışları nafileydi Anlatmak mı sizi dinlemezler Düşünmek mi başka bedenleri boşuna Ümit ettiniz mutlu olmayı Alın teri ve neşe ile Onlar o kumarbazlar Bolluk peşindeydiler Şükretmediler ki akıtsınlar zehirlerini Toprağı biçmediler ki anlasınlar değerlerini Siz kendiniz büyüttünüz çiçeklerinizi Kendiniz paylaştınız dertlerinizi Bir soluktu uzaklarda sevgi Hep çabaladınız sevmeye Neferiniz kalmadı nefesiniz az Eskiydi bebeksi kızlığınız Kurumuş hayallerinizi sahteliklerle işlediniz Sizdiniz hayatın elçileri Babası oturma odasında oturan Çirkinlik abidesi Nedenleriniz sizde kalsın Kadınlığınızın ödülü olacak onlar İstediğiniz dünyalar Hiçbir zaman yaşanamayacaklar!

30


KİTAP BİTİ

THE SHOCK DOCTRİNE

KİTAPLIK

The Shock Doctrine Felaket kapitalizminin gelişi Naomi Klein De shockdoctrine Yayınevi: De Geus fiyat: € 22,50 672 sayfa isbn: 978 90 445 0918 2 İngilizce’den M. Stoltenkamp tarafından tercüme edilmiştir. Felaket kapitalizmi nedir? Yazarın tanımı şöyle: Felaketlerden planlı bir şekilde yararlanarak bunlarla kombine edilmiş ekonomik fırsatların kullanımına felaket kapitalizmi diyor. Sosyalist sistemin çökmesinden sonra neo-liberalizmin argümanı, serbest pazar ekonomisinin ancak özgür ortamlarda kurulup, yeşerebildiği, bu bağlamda da, demokrasinin daha fazla ülkeye götürülmesi gerektiği üzerinde temellendi. Ancak sorun bunun nasıl başarılacağıydı. Diğer bir deyişle, ABD ‘nin güdümünde “demokrasi”lerin nasıl kurulacağıydı. Bu amaçla, demokrasinin ihraç edilmesi gereken ‘aday’ ülkeler sıralandı. 2001’den sonra bu ülkelerin bir kısmı “şeytan ekseni” altında gösterilirken, diğerleri, “kifayetsiz” ülkeler listesine layık görüldü. Sonuç olarak, bu ülkeler başta olmak üzere, dünya, liberal ekonomiyi temel alarak özgürleştirilmeliydi, neo-con’ların teorisyenlerine göre. Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı yeni bir olgu değil. Yine de, ister doğal, ister toplumsal felaket olsun tüm ülkeyi kapsayan ‘şok anları’nın bu tür fundamental dönüşümleri hızlandırdığı bir gerçek. Naomi Klein, “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” adlı son kitabında işte bu ‘şok anları’nı, bunları hazırlayan etmenleri ve sonrasında hayata geçirilen sistemi ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor. Anti-global hareketin ‘Das Kapital’i olan görülen “No Logo”nun (2000) yazarı, gazeteci ve aktivist Klein “Şok Doktrini” kitabında, ABD emperyalizminin, bir avuç küresel şirketin (corporate) çıkarı için doğal felaketler, savaşlar ve her türlü ulusal krizi, söz konusu ülkenin doğal kaynakları ve kamu kuruluşlarını özelleştirerek serbest pazar ekonomisini dayatmak için nasıl kullandığını yüzlerce belge ve örnekle ortaya koyuyor. Bu stratejinin kökünü ise, Chicago Üniversitesi’ni bu konudaki görüşleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle “Chicago Okulu”na dönüştüren Milton Friedman’a dayandırıyor. Bazı Örnekler: Şili Bu okulun ilk projesi olarak da, demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende’nin ABD destekli askeri bir darbeyle devirilmesinden sonra ülkeye gelen “okul” öğrencilerinin ülke kaynaklarını özelleştirdiği Şili’yi örnek gösteriyor. Faşist Pinochet’in çok sayıda ekonomi uzmanı Friedman’ın öğrencisi olduğu için ‘Chicago Okulu Devrimi’ olarak adlandırılan Şili darbesinden sonra Friedman’ın oğlanları her türlü kesinti ve pürüzden arınmış, saf bir kapitalizm yaratmak, Friedman’ın ilk defa kullandığı deyimle, “ekonomik şok tedaviyi uygulamak amacıyla Arjantin, Uruguay, Bolivya’ya geçip, devlet ekonomilerini paramparça etme taktiklerini örneklerle irdeliyor. New Orleans Aynı yöntemin ABD’yi vuran Katrina fırtınası sonrası New Orleans’a da uygulandığını anlatıyor Klein. Sular çekildikten sonra, tüm devlet okulları özelleştirilmiş, yıkılan evlerini yeniden inşa edemediği için geri dönemeyenlerin, ki bunlar çoğunlukla siyahlardı, arsaları yine Halliburton gibi şirketlerin eline geçmişti.

31


KİTAP BİTİ

THE SHOCK DOCTRİNE

KİTAPLIK

New Orleans şehrinde de benzer bir durum yaşanır. New Orleans deniz seviyesinden alçakta kurulmuş bir şehirdir. Denizle şehri ayıran setin zayıflığı son on yıldır sürekli olarak ikaz edilmiş, ancak bu konuda hiç bir girişim yapılmamıştı. Katrina fırtınasının setleri yıkıp şehri sularla yutmasından üç ay sonra “Miltie Amca” (Milton Friedman’ın müritleri ona böyle sesleniyor.) Wall Street Journal’a yazdığı yazıda şöyle diyordu, “New Orleans’daki okulların çoğu, onlara giden çocukların evleri gibi yıkıldı, Çocuklar şimdi ülkenin her tarafına yayıldı. Bu bir trajedidir. Aynı zamanda da bir fırsattır.” Irak Şüphesiz bu örnekler arasında en çarpıcı olanı Irak. Kitabın 17. bölümü Condoleezza Rice’ın hamarat bir ev kadını edasıyla 2002 Eylül’ünde söylediği şu sözlerle başlıyor: “Dünya kirli bir yer, birilerinin bunu temizlemesi gerekiyor.” Rice’ın “kir” ve “temizlemek”den tam olarak neyi kastettiği Irak’ın işgalinin daha ilk günlerinde belli olmuştu. Amerikan askerlerinin Bağdat’a girip ‘Yeşil Bölge’deki saraya yerleşmesiyle birlikte Irak’ın mutlak valisi ilan edilen Paul Bremer, (Bu arada, Bremer’in bu göreve atanmadan önce, 11 Eylül 2001’e kadar ABD’nin en büyük sigorta şirketlerinden biri olan Marsh & McLennan’ın direktörü olarak çalıştığını ve bu şirketin merkezinin Dünya Ticaret Merkezi’nin yani İkiz Kulelerin birinde olduğunu, saldırıda aynı şirkette çalışan 295 kişinin öldüğünü Klein’dan öğreniyorum.) eğitimden, sağlığa, ulaşımdan, alt yapıya kadar tüm devlet hizmetlerini özelleştirmekle kalmayıp, bunları Halliburton, Bechtel, Parson gibi ABD şirketlerine satan anlaşmaları Irak devleti adına imzalıyor. Bu yapılırken en azından Iraklı kalifiye eleman ve işçiler kullanılarak bir ölçüde de olsa işsizlik önlenebilirdi diyor Klein. Bunun yerine, sadece Halliburton şirketi Amerikalı ve başka ülkelerden kiraladığı 50 bin işçisiyle “yeniden inşa”yı başlatıyor. Mezhep çatışmalarının işgalden ancak bir yıl sonra başlaması ve şiddetin de giderek artmasının başlıca nedenlerinden biri olarak bu ekonomik önlemleri gösteriyor Klein. İşsiz, aç, en temel ihtiyaçları karşılanamayan halk silaha sarılıyor. Radikal islam zemin buluyor. Bu arada kültür ve tarih de unutulmuyor. Tam bir kaos içindeki ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalanıyor. ABD askerleri ya buna göz yumuyor ya da kendileri de yağmacılara katılıyor. Klein’a göre, ABD’nin kültürel değerlere karşı sorumsuz davranışı plansızlığın ya da yabancı bir kültüre karşı duyulan kayıtsızlık değil, bilinçli bir politikanın sonucudur. Böylece, sadece yeni bir ekonomik sistem yerleştirmek için ‘terra nullius’, yani boş topraklar yaratılmıyor, ayrıca bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla yaratılan kültürel bir holokostla birlikte ‘boş bir sayfa’ yaratılıyor. Irak savaşına bugün gelinen noktadan geriye bakıldığında, alınan hemen her kararın yanlış ve yetersiz olduğunu görüyoruz. Ama daha baştan zaten amaç buydu, diyor Klein. Eğer aynı yanlışı sürekli olarak tekrarlıyorsanız, artık bu bir yanlış olmaktan çıkar, hedefin bir parçası olur. Diğer bir deyişle, daha baştan hedeflenen “yaratıcı yıkım”ın çeşitli aşamalarının olgunlaşmasını hazırlamaktır hedef. Irak’ın işgalinde daha ilk günlerde gündeme getirilen özelleştirmeler, devlet kurumlarının dağıtılması, doğal olarak büyük boyutlarda işsizliği getirmiş, bu da terörü, radikal islamı tetiklemişti. İlginç olan Bechtel Parson gibi şirketlerin aldıkları yeniden inşa projelerini tamamlamadan “şiddet”i gerekçe göstererek 2006 yılında Irak’tan ayrımalarıdır. Klein’ın verdiği bilgilere göre, Parson’a 142 sağlık merkezi inşa etmesi için 186 milyon dolar verilmiş, ancak Parson, sadece 6 sağlık ocağı inşa ettikten sonra Irak’tan ayrılmıştır. Sri Lanka, Thailand ve Endenozya 2006 yılına bir hafta kala Sri Lanka, Tayland, Endonezya kıyılarını vuran deprem ve sonrasında da tsunaminin yarattığı felaket hala belleklerdedir. 250 bin kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarcası evsiz ve aç kalmıştı. Bu felaket yöre halkı için tam bir yıkım getirirken, Friedman’cılar için bulunmaz bir fırsattı. Sri Lanka kıyıları doğal güzellikleriyle çok önceleri küresel şirketlerin dikkatini çekmişti. Zengin turistlerin tatil yapabileceği otellerle doldurmak istiyorlardı, tropik ormanların binlerce kilometrelik altın kumsalla birleştiği yerleri. Ancak yöre halkı bu projeye yığınsal protestolarla, şiddetle karşı çıktı. Yapılan referandumda da projeye ezici bir çoğunlukla hayır dedi. Sonra, depremle gelen tsunami kıyı boyunca yer alan köyleri silip süpürdü. Sri Lanka hükümetinin elbette halkın yaralarını saracak, yeniden yapılandırmayı sağlayabilecek ekonomik gücü yoktu. Dünya Bankası ve IMF imdada yetişti. Biz size borç para veririz dediler. Ancak kıyılardaki “yeniden yapılandırma programı”na da evet demesi gerekiyordu hükümetin. Yani halkın daha önce ‘hayır’ dediği her şeye evet demek zorunda kaldı hükümet. Daha depremin şokundan kurtulmamış olan halk daha ne olup bittiğini anlamadan hükümet anlaşmayı imzaladı, yöre halkının kıyılara geri dönmesi yasaklandı. “Yeniden inşa” başladı. 11 Eylül 2001

32


KİTAP BİTİ

THE SHOCK DOCTRİNE

KİTAPLIK

11 Eylül 2001’de yapılan saldırı sonrası yaşanan şokla birlikte dünyanın politik gündeminin değiştirilmesi Klein’ın kitapta geniş olarak sorguladığı bir konu. Ancak, yaşanan şokların büyüklüğüne göre, bunların insanlar üzerindeki etkileri de değiştiği için ikinci, hatta üçüncü şoklar da gerekebilir, diyor Klein. Bu bağlamda, hem ABD içinden, hem de dünyada çeşitli ülkelerden örneklerle bir ‘şok doktrini’ olarak adlandırdığı taktiği tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. 1989 Göklerin Barışı Meydanı 1989’da Çin, Göklerin Barışı meydanında kan döküldü ve on binlerce kimse tevkif edildi. Bu şok sayesinde komunist partisinin önünde büyük export bölgeleri kurmak için bir engel kalmadı. Boris Jeltsin 1993 Boris Jeltsin 1993 yılında muhalif liderleri içeri tıkmak için tankları parlemento binasına göndererek binanın bazı yerlerini bombalattı. Böylelikle oligarklara değerinin çok altında fiyatla kamu mallarını özelleştirme yolu açılmış oldu. 1982 Falkland savaşı Margaret Thatcher İngiltere’de 1982 yılında Falkland savaşını benzer amaçlarla kullandı. Savaş nedeniyle oluşan karışıklık ve milli duyguların uyanması sayesinde grev yapan madencileri büyük bir şiddet kullanarak bastırdı ve batı demokrasisindeki ilk özelleştirme dalgasını(rage) başlattı. Ve Özelleştirme, kapitalizmin var oluşunun en temel öğelerinden biridir. Bu anlamda yeni değildir. Klein bu kitabında, kapitalizmin bunu başarabilmek için geliştirdiği taktiklerin giderek radikalleşmesine dikkat çekiyor. Kabaca, bu taktikler, sel, su basması, deprem gibi doğal felaketler, savaş, darbe ya da terörist saldırılar arkasından yaşanan ‘kolektif şok’la birlikte halkın şaşırması sonucu, normalde hiç de popüler olmayan, hatta halkın karşı çıtığı ekonomik önlemlerin ve toplumsal yasaların hızlı bir şekilde gündeme getirilip, yürürlüğe konmasını içeriyor. Konular bu tempoyla devam edip gitmekte. Dünyayı anlamak isteyen meraklı okurların ilginç bulacağı bir kitap.

33


NEJAT YENTÜRK

PAUL ZAZADZE’NİN YARATTIĞI DEV MARKA: ZAZA

ÇEYİZ ODASI

Belli bir yaşın üzerindeki hemen her erkek Zaza’yı, Cumhuriyet tarihimizin dev yerli markalarından biri olarak hatırlıyor. Tıraş bıçağı, ustura ve diğer berber levazımatından, tıraş sabunu ve tıraş kremi gibi ıtriyata, gaz ocağından bıçakçılık malzemesine dek çok çeşitli ürünleri ile belleklerde yer edinen Zaza, kolay elde edilemeyecek bir marka bilinirliğini uzun yıllar elinde tutmayı başarmıştır. Zaza markasının yaratıcısı ise, genç yaşında İstanbul’a yerleşmiş komşu bir ülke vatandaşı Paul Zazadze idi. 1900 yılında Gürcistan’ın Ude kentinde dünyaya gelen Paul Zazadze, yedi çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Babası o havalinin ‘batoni’si, yani bizdeki karşılığı ile şeyhiydi. Genç Paul Zazadze, 1917 yılında üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelmiş, ama Rusya’da meydana gelen Bolşevik devrimi yüzünden ülkesine dönemeyerek İstanbul’a yerleşmeye karar vermiştir. Öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışmaya başlayan Paul Zazadze, bir süre sonra öğrenimini yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmıştır. Okumak için geldiği topraklar genç Zazadze için yeni vatan olacaktır: 1924 yılında Amerika’ya vizesi çıkmasına ve göçmenler arasındaki genel eğilimin bu doğrultuda olmasına rağmen, o İstanbul’da kalmayı tercih eder. Paul Zazadze’nin Tahtakale Baltacı Han’daki ticarethanesinin adı ilk olarak “Halis İngiliz Çelik Mamulatı Satış Mağazası” idi. Burada ustura, çakı, bıçak, makas, berber makinaları, gaz ocakları satışı yapılırdı. Tahtakale’nin belki de en büyük tüccarı oydu. O yıllarda ithalat zor değildir. Zaza markası ile pazarladığı tıraş bıçaklarını hiç zorlukla karşılaşmadan Almanya’dan ithal edebilmektedir. 1930 yılında ise kendisi ilk kez tıraş bıçağı imalatına başlar. Bomonti’de ve Tahtakale’deki imalathanelerde parsiyel tıraş bıçağı imalatı yapan makinalar Almanya’dan ‘Max Floka’ firması’ndan satın alınmıştır. Bu fabrikalarda tıraş bıçaklarının yanısıra kozmetik ürünler de üretilmiştir. İlk tıraş bıçaklarımızın tarihi Cumhuriyet sonrasına rastlar… Peki ustura geçmişimiz? Genel kanı, ülkemizde usturanın hiçbir zaman üretilmediği doğrultusundadır. Oysa Refik Halit, Üç Nesil Üç Hayat’ta, Abdülaziz devrinden söz ederken: “Usturacılığımız bütün şarkta nam almıştır. Şehzade Camii avlusundaki mütevazı ustura atelyeleri durmamacasına işler.” diye bizim için çok değerli bir ayrıntıyı kaydediyor. Bu usturaların neye benzediğini merak edenlere Sadberk Hanım müzesini adres olarak gösterelim… Cami avlusundaki imalathaneler belki de ithal usturalar karşısında yenik düşmüştür ki, daha sonraki yıllarda adını anan çıkmaz… Ustura, çeliğin en mükemmel şekilde inceltildiği Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerden ithal edilmiştir. Paul Zazadze de, ustura, makas ve saç makinalarını Almanya, İngiltere ve İsveç’ten ithal ediyordu. Ustura ve ustura benzeri gereçlerin geçmişleri yüzlerce, hatta ve binlerce yıl öncesine uzanmakta ve birçok kültürde izlenmekte ise de, tıraş bıçağı, varlığını tek bir kişinin çabalarına borçludur. Tıraş bıçağının (yani jiletin) fikir ve isim babası Amerikalı King Camp Gilette, uzun yıllar süren çabalarının sonunda ve ortağı William Nicholson ile birlikte 1902 yılında çok ince, eğilip bükülebilir tıraş bıçağını piyasaya sürmüşlerdi. Bu, tarihte kullanıldıktan sonra atılmak üzere üretilen ilk üründü. Aynı zamanda erkeklere, değişen dünyanın hızına ayak uyduracak şekilde, başkasının yardımına ihtiyaç duymadan tıraş olmanın yolunu açıyordu. Tıraştaki bu pratik yöntem dünyada dalga dalga yayılırken, 1920’lerden itibaren Gilette firması dışında çok sayıda imalathane tarafından tıraş bıçağı üretilmeye başlamıştı. Bu dalga ülkemize ulaştığında ise Cumhuriyet dönüşümlerini coşku ile sahiplenen bir tüketici kitlesini karşısında bulmuştu. Ülkenin genç yaşlı tüm erkekleri, muassır medeniyetlerin erkekleri ile benzeşme uğruna bıyıklarından bile vazgeçerlerken ve cemiyet hayatının yeniliklerine kendilerini kaptırırlarken, tıraş bıçağına hergün ihtiyaç duymaya başlamışlardı. Yeni nesil erkekler o yıllarda babalarından farklı olarak iki şeyi daha çok tüketir olmuşlardı: Usturanın yerini almaya başlayan tıraş bıçağını ve tıraş sabununu… Piyasadaki tıraş bıçağı ve tıraş sabunu markaları çeşitlenirken, aslında bir iki fabrikanın piyasaya hakim olduğu pek bilinmedi... Böyle bir ortamda markalaşabilen ve kalite yarışında öne geçen şirketler ayakta kalacaktı, elbette… Paul Zazadze’nin adını verdiği Zaza, bunların başında geliyordu. Zaza, daha 1930’lu yıllarda Almanya’da sergilere katılmıştı ve madalyalar kazanmıştı.

34


NEJAT YENTÜRK

PAUL ZAZADZE’NİN YARATTIĞI DEV MARKA: ZAZA

ÇEYİZ ODASI

O yıllarda dört-beş sabun fabrikası, satış hacmi oldukça büyük ve aranılır bir marka olan Zaza firması için tıraş sabunu üretmektedirler. Bunların arasında yine Tahtakale’de bulunan Ermeni Aris kardeşlere ait sabun fabrikaları ilk sırayı alıyordu. Aris fabrikasının yeri, Zaza Hanı’nın ( o zamanki adı ile Baltacı Hanı ) yanındadır. Bir zamanların ünlü markası Puro firması da Zaza için üretim yapmıştır. (Karaköy’deki bu firma o yıllarda iki museviye aittir. Daha sonra Cemil ve Necip Akar kardeşlere geçmiştir.) Tahtakale’de fabrikası olan ve Sanino marka tıraş sabununu üreten Karamanlı Rum Kriako Bekaroğlu da Zaza için üretim yapanlardan bir diğeridir. O yıllarda Zaza markası sadece tıraş sabunu ile değil, krem, briyantin, talk pudrası ve tıraş kremleri ile de ünlenir ve bu ürünler sadece İstanbul’da değil, tüm Anadolu’da tanınır ve kullanılır. Ayrıca berber gereçlerinin her çeşidi Zaza kalitesi ile boy gösterir: Makaslar, saç makinaları, fırçalar ve diğerleri… Paul Zazadze, Zaza dışında bazı alt markalar da yaratarak Zaza markasının değerini de güçlendirmeyi bilmiştir. Karşılıklı bir kadın ve bir erkek başından oluşan ‘Çifte Baş’ markasının amblemi, 1930’lu yılların en meşhur alamet-i farikası idi. Ayrıca yine o yıllarda satışa sunulmakta olan Anisimo, Size, Lore, Polza, Zaza Luxe markalarını hatırlatmak yerinde olacaktır. 1930’lu yıllarda ana marka dışında aynı sektörde farklı markalar yaratılmış olması Paul Zazadze yönetimindeki firmanın pazarlama alanındaki uzak görüşlülüğünün bir kanıtı sayılabilir. Paul Zazadze “Zaza” markasının gücüne o kadar güvenmiştir ki, alt markalar yaratarak geniş tüketici kitlesine hitap etmekte sakınca görmemiş ve pazarı uzun yıllar elinde tutabilmiştir. Daha sonraki yıllarda özellikle tıraş bıçağı markası olarak Aristokrat, Arslan, Atlı, Kartal, Nefis’i, daha yakın zamanlarda ise Lord ve Jet’i sayabiliriz. 1956 yılına gelindiğinde, Zaza firmasına ait tıraş bıçağı fabrikası tasfiye edildi ve Kartal Çelik Eşya Fabrikası kuruldu ve tıraş bıçağı ihracatına başlandı. 1964 yılında ise Amerikan Perma-Sharp şirketi ile Kartal Çelik Eşya A.Ş. arasında ortaklık kurulmuştur. Daha sonra bu ortaklığa son verilmiştir. 1964 yılından beri “Perma” markası Kartal Çelik firmasına aittir. Başarılı ve öncü bir işadamı olmanın yanı sıra sosyal çalışmalara da önem veren Paul Zazadze, 1960’lı yıllarda Vatikan Komandatörü ünvanını almaya hak kazanmıştır. Bu ünvan, din ayrımı gözetmeksizin insanlara yardımda bulunanlara verilen, şövalye ünvanından daha yüksek bir ünvandır. Çok sert mizaçlı, ilkelerine bağlı, kurallarından ödün vermeyen, yardımsever, disiplinli ve dürüst bir ticaret adamı olarak hatırlanan Paul Zazadze doğum günü olan 24 Ağustos 1989 tarihinde hayata veda etmiştir.

35


SADIK YEMNİ

AKBABANIN BUGÜNLERİ

SİNEODA

Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha önce bile. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun? Joe: Onlara sordun mu?

Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler. Akbabanın üç günü

1975 yapımı, Sydney Pollack’ın yönettiği Akbaba’nın üç günü(three days of the condor) filmini geçenlerde

yeniden izledim. Joe Turner (Robert Redford) araştırma uzmanı olarak çalıştığı CIA’ya ait bürodaki herkes bir

baskınla öldürülür. Şans eseri kurtulan ve tek başına kalan Turner evine bile gidemez duruma gelir. İronik bir

şekilde CIA’nın katilleri peşindedir. Zor kullanarak Kathy (Faye Dunaway) adlı bir genç kadının evine sığınır. Ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bu üç günün hikayesidir film ve otuz küsur yıl sonra dahi hâlâ heyecanla seyredilebilmektedir. Daha da ilginci, filmin konusu inanılmaz günceldir.

Hemen öncesinde de 2007 yılı çıkışlı Son Ültimatom (The Bourne Ultimatum) izlemiştim. Serinin yeni

bölümünde Jason Bourne, yeni bir gelecek bulabilmek için kendi geçmişindeki izleri yakalamaya devam eder.

Gerçek Jason Bourne'i bulma çabasına devam ederken Moskova'dan Paris, Londra, Tanca (Fas) ve New York'a uzanan geniş bir alanda seyahat etmek; sürekli manevralarla her an peşinde olan yüzlerce polisi, federal

ajanları ve Interpol ajanlarını safdışı etmek zorunda kalıyordu. Serinin önceki iki filmi olan "The Bourne Identity" (2002) ve "The Bourne Supremacy" (2004) dünya çapında büyük ilgi görmüş, toplam gişe hasılatları yarım milyar doları aşmıştı.

Robert Ludlum’ün okuyucuları bilirler, Bourne’nun ilk kitabı Bourne kimliği başlığıyla 1980’de yayımlandı.

Ludlum 2001 yılında öldükten sonra çeşitli yazarlar yarım kalan çalışmalarını tamamlayıp onun adıyla piyasaya çıkardılar. Bunların en ünlüsü filmlerinin çok iyi iş yapması nedeniyle Eric Van Lustbaders’ın yazdığı Bourne dizisi oldu.

Akbabanın üç günü’nde Joe Turner CIA adına sivil bir büroda çalışan bir entelektüeldir. Büro arkadaşlarının neden katledildiğini hemen anlayamaz. Kathy’e durumunu şöyle izah eder.

Joe : Dinle, ben CIA için çalışıyorum. Casus değilim. Ben kitap okurum. Biz dünyada basılmış her şeyi okuruz. Biz bunların konularını bilgisayara işleriz. Bilgisayar bunları kontrol eder ve güncel CIA planları ve operasyonlarına karşı bir şey olup olmadığını saptar. Biz serüvenleri, romanları ve gazeteleri okuruz. Kim böyle bir mesleği icat etmiştir?

Filmde yüksek tempolu gerilimin arasına sıkıştırılmış nefis bir romans mevcuttur. Kathy ve Joe arasındaki konuşmalara kulak verelim biraz.

36


SADIK YEMNİ

AKBABANIN BUGÜNLERİ

SİNEODA

Kathy: Sen bana şahsi sorular sorabiliyorsun. Bu silah sana bana kaba davranma hakkı veriyor. Joe: Kabaca. Sana kaba mı davrandım? Kathy: Evet. Ne yapıyorsun evimde? Joe: Ben… Ben… Kathy: Her şeyimi ele geçirdin. Güç kullanarak… Joe: Tecavüz ettim mi peki? Kathy: Gece henüz genç. * Kathy: Sen… Çeşitli ve çok hoş kalitelere sahipsin. Joe: Ne gibi kaliteler? Kathy: İyi bakan gözlerin var. Nazik değil, ama yalan söylemeyen. Onlar çok bakmıyorlar, ama hiçbir şeyi de kaçırmıyorlar. Bu tür gözleri kullanabilirdim. * Kathy: Bazen beni sevmeyen fotoğraflar çekerim. Ama onları hoşuma giden şekilde çekerim. Öyle olmalı. Bu fotoğrafları atacağım. Joe: Bu fotoğraflara bakmak hoşuma gidiyor. Kathy: Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz. Joe: İyi tanıdığın biri var mı? Kathy: Seni çok iyi tanımak istediğimi düşünmüyorum. Senin çok yaşayacağını düşünmüyorum. Joe: Bakarsın seni şaşırtırım.

Joe Turner ve Jason Bourne tip olarak çok farklıdırlar. Joe Turner zekası ve mantığıyla olayı kavramaya

çalışırken, belleği yenilenmeye başlayan Bourne ortalığı kırıp dökmeğe başlar. Bourne filmlerinde Akbaba’nın üç günü’nde olan nerd (kamil aydın) atmosferi, romansı ve harika zekice düşünülmüş diyalogları bulmak imkânsızdır. Sevdiği kadın bile öldürülmesi üzerine intikam alması için vardır sanki.

Amatör Joe Turner’in içinde bulunduğu hassas durum Joubert (Max von Sydow) adlı kiralık katil tarafından dostça bir uyarı şeklinde şöyle dile getirilir.

Joe: New York’a geri dönmek istiyorum.

Joubert: Orada pek bir geleceğin yok. Şöyle olacak. Yürüyor olacaksın. İlkbaharın ilk güneşli

gününde belki. Ve bir araba yanına yaklaşacak ve kapısı açılacak, tanıdığın biri, güvendiğin hatta, arabadan çıkacak. O sana gülümseyecek ve gülümsemeye devam edecek. Sana arabaya binmeni teklif edecek. Ve… (Joe’ya tabancasını geri verir) o gün için.

Joe Turner iyice çaresiz durumdadır. New York Times gazetesine giderek her şeyi anlatmaya karar verdiğini CIA ajanı Higgins’e (Cliff Robertson) açacaktır. Öncesinde şu konuşma cereyan eder.

Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha bile önce. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun? Joe: Onlara sordun mu?

Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.

Joe: Siz ne tip bir insansınız yahu? Siz yalan yüzünden foyanızın ortaya çıkmamasını gerçeği

anlatmak şeklinde algılıyorsunuz.

Filmin son sahnesinde arka planda gazete binasını görürüz. Kalabalık bir caddedir. Higgins bu son çareye

başvuracağını söyleyip ondan ayrılarak kalabalığa karışmak üzere olan Joe Turner’in arkasından şöyle seslenir. Higgins:Hey, Turner! Onların öykünü basacaklarını nereden biliyorsun? Şimdi yürüyebilirsin. Ama nereye kadar eğer yayınlamazlarsa. Joe: Yayınlayacaklar.

Higgins: Nereden biliyorsun?

Jason Bourne Kondorun üç günü filmini izleyip ders aldığından olacak kimliğini ve dönen dolapları keşfettikten

sonra gazetelere gitmeye kalkışmaz. Kendine Kathy cinsinden biri de bulamayacağını iyi biliyordur sanki. Jason Bourne son filminde Fas’ta evlerin damlarından atlar, zıplar, dövüşür, silah kullanır ve sonunda şahsi zaferini kazanır. Tek kişilik ordudur. Kendi adına hareket eder. Tek başınadır ve bu nedenden öykünün inandırıcılığı sıfırın sağına yapışmış durumdadır. Aksiyon filmi olarak başarılıdır, ama Bourne’u ciddiye almanız mümkün değildir. Özellikle filmde bir çizgi roman kahramanı gibidir.

37


SADIK YEMNİ

AKBABANIN BUGÜNLERİ

SİNEODA

Birkaç yıl içinde Bourne dizisinin dördüncü kitabı ve filmi de piyasalara arzı endam edebilir. O da kasaları

doldurma başarısı kazanabilir, ama öykünün inandırıcılık yanı su aldığı için giderek batan bir sandala benzemeye devam edecektir.

www.sadikyemni.net

38


FATİH ÖZ

BÖLÜNMÜŞ İMGELER OTOBANI

SİNEODA

David Lynch filmlerini Sigmund Freud'tu, Odipal'di, kişilik bölünmesi idi demeden açıklayan hiçbir yazı okumadım, böyle birilerini tanımadım. Bu durumun kötü bir şey teşkil ettiğini veya doğru olmadığını söylemiyorum ama bu düsturla geçen gece tekrar Lost Highway'i "Sadece senaryoda devamlılık yok, hepsi bu, yoksa gayet de çözebilirim." diyip izledim. Fakat zihnimde o kadar “şık” görüntüler kalmış ki sabaha kadar süren rüyamda doğramadığım, parçalamadığım insan kalmadı. Neyse ki David Lynch'in kendi adıma uzaktan, yakından hiçbir alakam olmadığı “transandantal meditasyon” ile ilgilendiğini biliyorum. En azından bu sebeple de zaman, mekan, hayatın bütünlüğü veya parçaları gibi doğrulara bağlanmadan 'izlenecek şeyler' yapabileceğini; daha sonra da 'kurbanların' bir belirsizlikte tartıştığı; tat bırakan, atmosferin, gerilimin hissedileceği resimler sunabileceğini kestirmek o kadar da zor değil. Zaten genellikle izleyen açısından çıkmaz yaratan imgeler, zor bir bilmeceye dönüşen kurgu, 'elimizde bir ipucu yok' hissiyatı filmler ardından doğru dürüst bir açıklama yapılmamasıyla etkilerini kuvvetlendiriyor. Hatta başrol oyuncuları bile 'Ben de anlamadan oynadım' mealli açıklamalarda bulunabiliyorlar. Sonuçta elimizde kalan ise 'en manalı' yoruma ikna oluyormuş gibi görünmek ve ortada açık bir sebep yokken duyulan o uğultulu, gerilimli müziği filmlerden sonra da duyumsamaktır. juliendelus.blogspot.com

39


SADIK YEMNİ

ENTELLERİN JAMES BOND’U – LEN DEİGHTON

FİKİR YONGALAMA

Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin's Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı. New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.

Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur. Sherlock Holmes’in ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak AlsasLoren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır. Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım. O yaşlarda bile yerli yapım Mike Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti. Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler. James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83. Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle

40


SADIK YEMNİ

ENTELLERİN JAMES BOND’U – LEN DEİGHTON

FİKİR YONGALAMA

birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti. Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan Horse Under Water(1963)’dı. Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiyecasusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı. Harry Palmer dizisini 1983 –1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı. Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı. Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı. 1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond’u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı.

www.sadikyemni.net

41


ODA SANAT

HABERLER

HABER ODASI

Geçtiğimiz 15 Aralık günü İstanbul’da Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kurultayı düzenlendi. Abdulvahap Kara’nın kurultay izlenimlerini kısaltarak sizlerle paylaşıyoruz 15 Aralık 2007 Cumartesi günü İstanbul tarihi günlerden birine tanıklık etti. Eski Sovyet Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığına kavuşmasının üzerinden 16 yıl gibi azımsanmayacak bir zaman dilimi geçmesine rağmen, Türk Dünyası Edebiyat Dergileri yayın yönetmenleri ve temsilcileri ilk defa bu tarihi günde bir araya geldi. ... I. Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kurultayı çalışmalarına baştan sona kadar katildim. Kurultayda hem genel olarak dergi yayıncılığının önemi ve sorunları ve hem de özel olarak Türk edebiyatına yönelik dergilerin meseleleri ele alındı. Toplantıda en batıda Makedonya’dan en doğuda Kazakistan’a kadar Türk dünyasının ön ülkesinden edebiyat dergiciliğinin çilesini ve hazzını tatmış ve yaşamış olan insanların kendi ağızlarından meselelerini dinledik. Toplantı salonunda, böylesine önemli bir toplantı gerçekleşmekte olmasına rağmen, kalabalık bir dinleyici grubu yoktu. Kurultayın katılımcıları dışında bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda dinleyici vardı. Acaba aydınlarımız ve edebiyatçılarımız bu konuya kayıtsız mı kalmışlardı? Yoksa Avrasya Yazarlar Birliği duyurularını etkili bir biçimde yapamamış miydi? Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Deliomeroğlu’nun açılış konuşmasında, bu soruların cevabını aldık. Başkan Türk dillerinin farklı renklerinde çıkan edebiyat dergilerini bir araya getirdikleri bu toplantının kalabalık bir ortamda yapılmasından özellikle kaçındıklarını ifade etti. Çünkü, bu önemli toplantının sakın ortamda daha verimli olacağını düşünmüş ve bu sebeple de kurultay için İstanbul’un merkezinden ziyade Kozyatağı gibi üç bir mekan tercih edilmişti. ... Kardeş Edebiyatlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Akbaş, protokol konuşmasında, uzak ve yakından gelen tüm konuklara hoş geldiniz dedikten sonra, “dergi” kelimesinin derleyip toplamak manasına geldiğini ifade ederek: “Biz de dergi gibi toplanalım dedik. Konuşalım dedik. Dergi çıkarmak bir sevdalılık, gönül işidir. Define avcılığı gibi çekici yanı da vardır. Fakat zordur, yorucudur. Ancak, bütün çekilen zorluk ve sıkıntılar, matbaadan çıkan yeni dergi nüshasını, fırından yeni çıkmış sıcak ekmek gibi, elinize aldığınızda geçer gider. Kuruluşumuz sanıldığı kadar eski değil. Daha yeni bir yılını doldurdu. Türk Dünyasının çeşitli yerlerinden güzel yankılar aldık. Sevgili kelam ve kalem sahibi dostlar, sık sık bir araya gelelim. Konuşalım. Bu sene İstanbul’da toplanan bu meclisimiz, her sene bir başka Türk ülkesinde devam etsin. Kitaplar da güzeldir. Ama dergide duygular daha heyecanlı ve daha canlıdır. Onun için kitap konserve, dergi ise dalında olgunlaşmış taze meyve gibidir. Romanlar ve bazı edebi eserler, kitaplardan önce dergilerde yayınlanırlar. Tarihte bir çok edebi ve siyasi akımlar dergilerin çevresinde toplanmıştır. Bu kurultaydan sonra iletişim hızlanacaktir. Daha nice kurultaylarda buluşmak üzere.” dedi. ... Azerbaycan’in dergi yayıncılığının tecrübeli isimlerinden ve Azerbaycan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İntikam Kasımzade konuşmasına “XXI. asır Türk halklarının asrıdir” diyerek başladı ve söyle devam etti: “Bu aşır bizim asrımızdır. Bu aşırda kendi birliğimizi kurmak zorundayız. Bu kurultayı umumi Türk halklarının kurultayı olarak nitelendirebiliriz. Hem siyasetçiler ve hem de biz yazarlar dünyanın çehresini değiştirebiliriz. ... Kazakistan’in 1922’den beri aralıksız çıkan Culdız [Yıldız] Dergisi’nin Sorumlu Sekreteri Beybit Koysibayev şunları söyledi: “Kurultay dolayısıyla hepinizi kutluyorum. Avrasya Yazarlar Birliği’ne bir yıl olmuş. Türkçe konuşan halkların edebiyatçılarını buluşturdu. Bağımsızlığa kavuşmamız kolay olmadı. Avrasya Yazarlar Birliği güzel bir kitap çıkarmıs. Kaharlı Altay Kazakistan’dan Jaksilik Samıytuli’nın ünlü kahraman Osman Batur’u anlatan romani. Bu şekilde birbirimizin edebi romanlarını tercüme çalışmaları devam etsin ... Kerkük’ten Kardeşlik Dergisi’nın temsilcisi Mehmet Özer Kazancı: “Kendi adıma ve Türkmen kardeşlerim adına hepinizi selamlıyorum. Tüm Irak Türkleri adına selamlıyorum. Tüm Türk halkları arasında duygu ve düşünce birliğine varmak açısından bu faaliyet çok önemli olduğuna inanıyorum. Türk halklarının ayrı sınırlar içinde yaşaması farklılıkları arttırdı. Bir süper güç olan ülke haritaları değiştirmek istiyor. Bunu önlemek için edebiyatçılar ne yapmalıdır? ... Kırım’dan Yıldız Dergisi’nın temsilcisi Leniyara Selimova: “Dergimiz 1976’da yayına başladı. O Kırım Türkleri için bir can simididir. Halkımızın edebiyatı ve dilinin yaşatılması için mücadele veriyor. Milli ve manevi değerleri yaşatmak için var olan bir dergi. Halen de öyle. ... Türkiye’den Varlık Dergisi Enver Ercan: “Hepinize merhaba. Yakup Deliomeroğlu kurultay çağrısını seve seve kabul ettim. Kurultaya katılmak benim için bir onurdur. Dergicilik zordur. Dergicilik merkezin dışındaki ülkelerde daha zordur. 75 yıldır çıkıyor varlık. Yaşar Nabı, II. Dünya Savaşı sırasında dergiyi

42


ODA SANAT

HABERLER

HABER ODASI

çadırlarda çıkarmaya devam etmis. Kendisi halkıyla da, Türk Dünyası ile de yakından ilgiliydi. Batıyla kurduğumuz ilişkiler gibi, Türk Dünyası içinde de iletişim ağı kuralım.” İran’dan Varlık Dergisi temsilcisi Rıza Heyet: “Öncelikle İran’dan 35 milyon Türk adına selamlarımı iletiyorum. Bu tarihi kurultay. Çünkü ilktir. Bunun İstanbul’da olması da ayrı bir değerdir. Dergimizin adı Varlık’tir.Bu “varız, var olmaya devam edeceğiz” demektir. 29 yıldır çıkmaktadır. ... Makedonya’dan Köprü Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hüsrev Emir: “Değerli büyükler, hocalarım. Aranızda belki en genciniz benim. Heyecanlı ve mutluyum. Belki de sizlerin öğrenci olduğunuz yaşlardayım. Dergıcılık bir okul, bir mekteptir. Köprü 2002’de çıktı. Bu sene 5 yaşındadır. Köprü sadece bir dergi değildir, oradaki Türklerin maddi ve manevi değerlerini koruyan bir araçtır. Bizler memleketi Üsküp olan Yahya Kemal Beyatlı’nin ruhu gibi bir ruhla çıkarmaya devam edeceğiz.” ... Yüzakı Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Eşmeli: “...Avrasya Yazarlar Birliği’nin bu toplantısı çok önemli. Tarihi bir toplantı. Çünkü biz tarihi şekillendiriyoruz... Dergiyi herhangi bir hususta dert edinmiş dava adamları çıkarır...Bu çalışmalar önümüzdeki yıllara mührünü vuracaktir, diye düşünüyorum.” ... Baskürdistan Ak Edil Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Gülnaz Kutiyeva: “Daveti büyük bir sevinçle kabul ettik. Bu toplantı kardeşlerin yakınlaşmasına ve edebiyatımızın zenginleşmesine hizmet edecektir.” Azerbaycan’dan Uldüz Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Elçin Hüseyinbeyli: “Bu edebiyat konusunda ilk kurultaydır. Burada değerli fikirler ve somut kurallar ortaya atılacak ve sonra icra edecektir. Bunun devamlı olması lazımdır. Kırgızistan’dan Kırgızistan Edebiyatı Dergisi temsilcisi İsmail Altınbek: Bundan sonra bizim hepimiz ortak yazı dili ve edebiyatı oluşturmak için çalışmalıyız. Size Kırgız şairi Saylavbek Düyseyev’in bir şiirini okuyacağım. Protokol konuşmalarından sonra oturumlarda yapılan konuşmalardan aldığımız notlar: Ayvazoğlu: Merkezin dışında kalan otelde bir avuç insanız. Ama dergi temsilcilerinin büyük kitleleri temsil ettiğini düşünürsek tüm Türk Dünyasıyız. ... Bu kurultayı onlar ayrıca ülkelerine döndüklerinde duyuracaklardır. Dergilerin hepsini birer kahraman gibi görüyorum...Cemil Meriç dergi için hür tefekkürün kalesi demişti. Kerkük ve Kırım’da dergilerin misyonu Türk kimliğini korumaktır. Bu çok önemlidir...Baskı döneminde Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan gibi ülkelerde de öyle olmuş. Baskı kalktıktan sonra patlama olmuş. Aynı Osmanlılarda II. Meşrutiyetten sonra olduğu gibi. O dönemde mizah, şiir ve edebiyatın diğer alanlarında yüzlerce dergi çıktı. Ama sonra heyecan bitti. Bütün dergiler kapandı. Sadece önemli görüşleri temsil eden dergiler ayakta kaldı. Mesela, Sebilu’reşat Dergisi İslamcı, Türk Yurdu Dergisi Türkçü ve İçtihat Dergisi Batılılaşma görüşlerini temsil eden dergiler olarak ayakta kaldı. Üç kişinin farklı düşüncesi olabiliyor. Bir araya gelip dergi çıkarıyorlar. Söyleyecekleri bitince kapanıyorlar. Bazı dergiler ise ana eğilimleri bildirerek uzun ömürlü oluyor. Varlık 1933, Türk Edebiyatı dergisi 1971’den beri yayın hayatını sürdürüyor. Bunlar misyonu oturmuş, durgun dergiler. Enver Ercan: Ayvazoğlu’na katılıyorum. Cemal Süreyya sanat sayfasının lunapark gibi canlı, renkli ve cıvıl cıvıl olmasını isterdi. Dağlıca gibi ünlü yazarların şiirlerini yayınlamak güzeldir ama gençlerin eserlerini de yayınlamak bir başka heyecandır. Bir yazar “edebiyatın kendisi ihtiyaç yaratmıyor” demişti. Edebiyat dergileri de bundan dolayı ihtiyaç yaratmıyor. Dergi okurlarıyla ayakta durmali. Edebiyat insanlığın günlük hayatından geçmiyor. Dergi üç beş sayı da çıksa, söyleyecek fikri olduğu için önemlidir. Dergilerin okunmayısının sebebleri arasında medya manipülasyonu var. Sayfalarca spora yer ayıran gazete kültür sanata fazla yer vermez. Fakat aksine davransa, sanat ve kültürü iki sayfa ayırsa ve hatta öykü yayınlaşa edebiyata yine katkısı olmaz. Hatta zararı olur. Avrasya Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesi Lütfü Şehsuvaroğlu: Eski devirlerde kısıtlı imkanlara rağmen şair ve yazarlar birbirlerini takip ediyorlar ve birbirlerini biliyorlardı. Şimdi muazzam bir iletişim imkanları ve internet olmasına rağmen iletişim yok. Şimdi Cemil Meriç’in dediği gibi kendi mağaramızda yaşıyoruz. Kimse kabuğunun dışına çıkmak istemiyor. Vatan sınırlarını büyütmeliyiz. Workshop, çalıştay gibi ortamlarda bir araya gelmeliyiz. Yaşayan yazarları tanımalıyız. Türk Kazak Kırgız, Azerbaycan, Türkmen ve Özbek Balkan edebiyatlarını, edebiyatçılarını tanımalıyız. Ama bu sürekli ve düzenli olmalı, tesadüfi ve geçici olmalıdır. Avrasya Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Özbay Türk Dünyasında kavram kardeşliğinin olması gerektiği gibi önemli bir konuyu dile getirdi. Yıllardır Kırgızların II. Dünya Savaşı’ndaki Sovyet Zaferi’ni büyük coşkuyla kutlamalarına bir anlam veremediğini söyledi. Çünkü savaş Orta Asya topraklarında cereyan etmemişti. Kırgzıların da Çanakkale Savaşı’na Türkler kadar coşkulu yaklaşamadığını fark etmişti. Nihayet bir II. Dünya Savaşıyla ilgili bir Kırgız öyküsünde babasız kalan çocukların durumunu okuduğunda bu zaferin onlar için önemini anladığını belirtti. Bu yüzden Türk Dünyası’nda kavramların anlaşılmasının önemli olduğunu söyledi. Hatta, bir Kırgız’in Türklerden ziyade

43


ODA SANAT

HABERLER

HABER ODASI

Rusları kendine yakın bulduklarına şahit olduğunu, çünkü onların arasında kavram anlayışlarında fazla fark olmadığını ifade etti. Kırgızistan’dan gelen konuk İsmail Altınbek, edebiyat dergisi konusunda çok sıkıntı çektiklerini dile getirdi. Kırgızistan bağımsızlığını kazandıktan sonra uzun müddet edebiyat dergisi yayınlayamamışlar. Yazarlar Birliği Kırgızistan Edebiyatı isimli dergilerini ancak bu sene yayımlamaya başlamışlar. O da devlet desteği olmaksızın, kendi kıt imkanlarıyla, küçük gazete ebatlarında yayınlanıyor. Bu sene sekizinci sayısı yayınlanmış. Dergi Türk edebiyatından örnekleri Kırgızca yayınlamaya ve Kırgızca eserleri Türkiye Türkçesinde yayınlanmak üzere Türkiye’deki dergilere göndermek üzere işbirliğine hazır. Azerbaycan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İntikam Kaşimov dergilerin en büyük probleminin okuyucu sayılarındaki düşüş olduğuna dikkati çekti. Bir zamanlar 72 bin olan tirajlarının bine düştüğünü söyledi. Ona göre, okuyucu oranlarındaki bu düşüş, sadece Türk Dünyası’nda değil, başka ülkelerde de var. Mesela, Rusya’da bir milyonu aşan tirajlarla çıkan Novi Mir dergisi artık üç binlerle yetiniyor. Yüzakı Dergisi’nden Mehmet Ali Eşmeli, “evet tiraj düşüşü büyük problem. Biz bunu tersine çevrimek için özel programlar yapıyoruz. Yüzakı dergisi 1800 tirajla çıkarken bunu beş bine çıkarmayı başardık. Hatta geçen ay 6.500 bastık. Dergide sadece edebiyat türü değil, halkın seveceği bir biçimde çeşitlendirdik. Ayrıca halkla buluşarak tanıtım programları yapıyoruz. Bunun için özellikle derneklere giderek programlar yapıyoruz. Böylece dernekler de kültürel faaliyet yapmış oluyorlar. Onlar için yararlı. O yüzden bazı dernekler yol ve diğer masraflarımızı da seve seve karşılıyorlar.” dedi. Beşir Ayvazoğlu, “bütün dünyada edebiyat dergisi okuyucularında düşüş var. İki buçuk senedir Türk Edebiyatı Dergisini yönetiyorum. Tirajı 700’lerden 4-5 binlere çıkardık. Olağanüstü büyük tirajlar beklememek lazım. Eğer derginizi ayakta tutacak seviyede tiraja sahipseniz başarılışınız demektir. Tiraj yükselteceğim diye kaliteden ödün verilmemeli. Zaten bu tip ödünlerin getirileri geçicidir. Derginin misyoner okuyucuları olmalıdır. Kapı kapı dolaşıp okuyucular dergileri tanıtıp yaymalıdır.” dedi. Kurultayın sonuç bildirgesinde “Türk Dünyası Edebiyat Dergileri Kongresi Daimi Konseyi” oluşturulmasına ve Kardeş Kalemler Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Akbaş ile Azerbaycan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni İntikam Kasımzade'nin Genel Sekreterliğini yürütmesine, kurultaya katılan edebiyat dergileri arasında işbirliği yapılmasına, dergilerin tanıtımı için bir internet portalı kurulmasına ve ortak yarışmalar düzenlenmesine, Avrasya Yazarlar Birliği yayın organı Kardeş Kalemler Dergisi’nin ise Türk Dünyası’nin ortak edebiyat dergisi ilan edilmesine ve bu kurultayın her sene düzenlenmesine karar verildi. Doc. Dr. Abdulvahap Kara

44


ODA SANAT

KISA KISA

HABER ODASI

Bir yılda 45 milyon kitap satıldı Hollanda’da kitap satışları, ders kitapları hariç, geçtiğimiz yıl yüzde 4,6 oranında artarak 45 milyona ulaştı. Kitapların yıllık toplam satışının 568 milyon euroya ulaştığını bildiren yetkililer, kitap başına ortalama 12,60 euro ödendiğini kaydettiler. Darısı Türkiye’nin başına Odasanat.org’dan okuyucu yorumları - gerçekleri yazmaktan çekinmemek,gerçeğe yaklaşmak mı bir başarı,yoksa neyi nasıl yazdğın mı?ikisi birbirini bütünlüyorsa başarı bu mu?eğer buysa başarılı olmuşunuz.başarılarınızın devamını dilerim… (Hacer Tarhan, Bohçacı öyküsü için) -Selamlar, Kurduğunuz cümlelerin uzunluğu çok kısa.Biraz daha uzun cümleler kurar ve kısa cümlelerinizin sayısını azaltırsanız okuyucu sıkmamış olursunuz. Saygılar. (A.T., Döngüsel Cinnet için) -Kısa cümlelerin okuyucuyu sıkacağı gibi bir varsayıma nasıl ulaştığınızı bilemiyorum ama siz de iki satırlık yorumunuzu tek cümle halinde yazamamışsınız. Ayrıca “cümlelerin uzunluğu kısa” şeklinde bir ifade, edebi üslup hakkında yorum yapmaya heveslenen biri tarafından kullanıldığında hakikaten komik oluyor. Yazarın kullandığı cümle tekniği bence harikulade; Hem anlatmak istediğini zihnimde gayet net biçimde canlandırıyor hem de cümleler tertemiz bir cam yüzeyinden yağmur damlasının kayışı kadar rahat ve akıcı. Tebrikler.(Murat Serdar, Döngüsel Cinnet’e yapılan yoruma cevap) -Bu öyküde Edebiyat ile hayalgücünün birlikte bu kadar uyum içinde yazarın amacına hizmet etmekte. Cok farklı ve yazarın gelecekte bize sunacağı eserler hakkında yüksek beklentiler uyandıran bir öykü. Tebrikler (Yorumcu, Aynacı için) ODA’nın kitap tüyosu

Fundanin ilk kitabı Algemeen Beschaafd Turks (“düzgün türkçe”) Kasım 2004’de cıktı ve internet üzerinden sipariş edilebilir. Kitabı satın alabileceğiniz adres "Athenaeum". Tükenmişse tweedehandsboeken.nl ikinci el kitap arayanlar için bir maden. Yayıncı: Thomas Rap/De Bezige Bij ISBN : 9060055233 Barcode (EAN) : 9789060055236

45

6. sayı  

altıncı sayı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you