Page 1


ODA Edebiyat ve Fikir Yongalama Dergisi

1

Editörden

24

Beynelmilel bir temenni:’Cuntalar Olmasın’

Dördüncü sayıyla merhaba

2 14

Öykü Odası

Nazan Bilen, Janus, İsmail Polat, Gülay Kaya, İsmail Yiğit’ten 5 adet öykü

Hollanda’nın Yazarları

26

21

Şiir Odası

5 şairden şiirler: Ezgi Gürçay, Handan Kalsın, Ali Şerik, Kemal Ergezen, Namık Atalay

Çeyiz Odası Aybala Yentürk – Nejat Yentürk’ten nefis kokulu bir yazı

Kitaplık Bu sayı’da Ayça van Ingen ve Tilki Leman’dan iki kitap yazısı.

28

Fikir Yongalama Sadık Yemni’yi okuduktan sonra bakalım bilgisayarınızla ilişkinizde bir değişiklik olacak mı?

Atilla İpek’in bu seferki konuğu Muntendam’lı Türk yazar Fehmi Özgök

16

Sineoda

31

Mektup Odası Nazan Bilen hiç yazmadığı, alıcısına hiç ulaşmamış bir mektubunu dergimize gönderdi...


ATİLLA İPEK

EDİTÖRDEN

Hollanda'da yaşayan edebiyat ve felsefe sevdalısı Türklerin kurduğu ODA Sanat Vakfı'nın dergisi 'ODA', elektronik dünyaya merhaba demesinin ardından yarım yıl ve 3 sayı geçti. Dergimiz bu sürede yayınladığı onlaca hikaye ve şiir'in yanı sıra, Sineoda, Çeyiz Odası, Fikir Yongalama Odası, Kitaplık, Hollanda'nın Yazarları gibi çok orjinal bölümleriyle oldukça olumlu tepkiler aldı. Bu bizi gelecek sayılar için motive ediyor. İkinci yarım seneye girerken dergimizin görüntüsünü biraz değiştirdik. Amaçlarımızdan biri, en başta da dediğimiz gibi genç kalemlere yer açmak. Dergimiz herkese prensip olarak açık. hedefimiz altı ay sonra toplam yazar sayımızı ikiye katlamış olmak. Tüm tereddüt halindeki yazar adaylarının eserlerini bekliyoruz!

Yine başka bir amacımız Hollanda'da büyüyen kuşaklar git gide Hollandaca'ya yönelirken (ki bu çok doğal) Türkçe okuyan ve yazan insanları ortak paydada bir araya getirebilmek. O yüzden eserlerinizin yanı sıra, fikir ve görüşleriniz için de elektronik postamız emaillerinizi, sitedeki yazılarımız ve yazarlarımız yorumlarınızı bekliyor. Ayrıca bu ay bazı yazarlarımızın iletişim bilgilerini yazılarına iliştirdik. Onlarla direk iletişime de geçebilirsiniz. Gelelim dördüncü sayının içeriğine. Bu sayıya da öykülerimizle başlıyoruz. İlk öykümüz İsmail Yiğit'in bilim-kurgu öyküsü 'Y Komplosu' sizi gelecekte bir yolculuğa çıkaracak. Nazan Bilen'in bu ayki öyküsünün adı, 'Düş Gezintileri'. Bu öyküyü Janus 'Biraz Tanıdınız mı Beni Bari' isimli öyküsüyle, Gülay Kaya 'Döngüsel Cinnet'; İsmail Polat ta 'Öbür Dünyaya Mektup' öyküleriyle takip ediyor.

Bu ayki Hollanda'lı yazar konuğumuz Fehmi Özgök. 1969'da Hollanda'ya gelip 1987, 1989, 1995 ve 1996 yıllarında 4 kitap çıkartan Fehmi Özgök'ün Google'ın dahi bilmediği yönlerini okuyacaksınız. Bu ayki şiir ve şair sayımız arttı. Daha önceki sayılarımızdan tanıdığınız Handan Kalsın, Ali Şerik ve Ezgi Gürçay'ın şiirlerinin yanı sıra dergimize ilk kez yazan Kemal Ergezen ve Namık Atalay'ın şiirleri de şiir odasında yerlerini aldılar.

İkinci sayımızda Osmanlı'nın ilk ıtriyat fabrikasının hikayesini anlatan Nejat Yentürk - Aybala Yentürk bu sayımızda mis kokulu yazı ve fotoğraflarla bize kolonyanın tarihçesini anlatıyorlar. 'Köln ile kolonyanın alakası nedir?' diyorsanız bu yazıyı mutlaka okuyun. Sineoda'da İsmail Yiğit bizi Beynelmilel filmiyle birlikte 12 Eylül'e geri götürüyor. Yalnız filmi izlememiş olanlara bir uyarısı var: 'filmi izlemeye niyetli kişilerin bu yazıyı filmi izledikten sonra okuması önerilir'

Geçen sayıda ara verdiğimiz Kitaplık'ta bu ay iki yazımız birden var. Ayça van Ingen, 5. Murat'ın torunu Selma Sultan'ın hayatını anlatan kitabı tanıtıyor. Kitabı ilginç yapan bir yön, kitabın yazarının yani Kenize Mourad'ın Selma Sultan'ın kızı olması. Kitaplıka’taki diğer yazımız Tilki Leman’dan. Tilki Leman ikinci sayıda yaptığı gibi yine bize bir dedektifi tanıtıyor: Remzi Ünal. Bu dedektif önceki dedektifimizin tersine biraz daha alışkın olduğumuz dedektiflerden. Remzi Ünal’ın Çıplak Ceset macerası Hollandaca dahil başka dillerde de yayınlanmış. Gerisini Tilki Leman’dan okuyun. Sadık Yemni bize Fikir Yongalama Odasında ilk George Orwell’in kullandığı ‘big brother’ olgusunun günümüzde geldiği yada gelebileceği nokta konusundaki verileri bir beyin cimnastiğine tabi tutuyor

Bu ay yeni açtığımız Mektup Odasıyla dergimiz sona eriyor. Hiç yazılmamış, ya da başlanılıp ancak hiç bitirilmemiş mektuplarınız, beyninizde boş boş dolaşan cümleleriniz illa ki vardı, işte bu mektupları yazmanın yada bitirmenin zamanı geldi, gönderin bize mektuplarınızı yayınlayalım, alıcısı olmasa bile… Bitirmeden önce Aralık sayımız için okur, yazar ve yazar adaylarına çağrımızı tekrarlayalım. Her türlü eserinizi, fikir ve görüşlerinizi bize iletmeniz için email adresimiz: dergi@odasanat.org

1

SUNUŞ


İSMAİL YİĞİT

ÖYKÜ ODASI

Y KOMPLOSU

2000’li yıllarda bütün dünyada siyasi analistler, İran’daki mollaların iktidarının son bulmasının, rejimin sıkı baskısı altında özgürlükleri kısıtlanmış kadınların eliyle olacağı fikrinde birleşiyordu; ama hiçbirisi, 12 Şubat 2029 hadisesi çapında bir şeyin olabileceğini tahmin dahi edemezdi. Sadece analistler değil, CIA, MOSSAD, MI6, SVR, GRI dâhil hiçbir istihbarat teşkilatı böyle bir hadiseyi öngöremedi. Dünya, “Kibele’nin Kızları” örgütünü ilk kez o gün, Tahran Özgürlük Meydanı’nda rejimin ellinci yılı kutlamaları için toplanmış bir milyonu aşkın kişinin üstüne gökten çöken toz bulutuyla tanıdı. Kutlamalar kapsamında yapılan uçak gösterilerinin bir parçası olduğu düşünüldüğünden, önce kalabalık tarafından yadırganmadı hiçbir şey. Fakat yükselen boğulurcasına öksürükler ve meydandaki kadınların korku ve şaşkınlık dolu bakışları altında erkeklerin saralılar gibi yere yığılıp, ağızlarından çıkan köpüklerle beraber çırpınmaya başlaması ile ters giden bir şeylerin olduğu anlaşıldı. Birkaç dakika içinde ise tüm holovizyon (1) kanallarında ve hipernet (2) medya sitelerinde, arkasındaki dev Kibele kabartması önünde eylemi Kibele’nin Kızları adına üstlenen, Amerikan Ordusunun eski mensuplarından General Karpinski’nin açıklamaları flaş haber olarak veriliyordu:

“…Binlerce yıldır ikinci cins olarak sömürülen bütün dünya kadınları adına gerçekleştirdiğimiz bu eylemle tüm insanlığa Kibele’nin yeniden doğuşunu müjdeliyor ve artık yeni bir dünyanın kurulduğunu bildiriyoruz. Biz kadınlar, bu yeni dünyada tarihin nesnesi değil bizzat onu yaratan tanrıçalar olacağız. Binlerce yıldır süren ve ırk, din, coğrafya tanımadan kadınların ruhlarını ve bedenlerini sömüren erkek emperyalizmi, bugün tarihin lağımında hak ettiği yere süpürülmüştür. Güç, artık kadınlarındır!...” Tahran Özgürlük Meydanı’na atılan biyolojik bombanın etkileri son derece şiddetli olmuştu. Havada hızla yayılan virüs, insan DNA’sında Y kromozomu içindeki genlerin bozunmasına ve sonu ölümle biten katastrofik hücre tepkimelerine sebep oluyordu. General Karpinski ise, devam eden açıklamasında yaptıkları şeyin sadece insan evriminin doğal akışını hızlandırmaktan ibaret olduğunu öne sürüyordu:

“…Yapılan tüm bilimsel araştırmaların sonuçları, insanlarda Y kromozomunun gittikçe küçülmekte ve birkaç milyon yıl içinde X kromozomuyla bütünleşerek ortadan kaybolacağını göstermektedir. Bu da erkek ırkının evrimsel süreçte mükemmel insana giden yolda genetik bir sapma olduğunun ispatıdır. Doğa, 300 milyon yıl önce yaptığı hatayı, kendi eliyle düzeltmektedir. Biz, Kibele’nin Kızları, insanlığın saatini en az on milyon yıl ileri aldık!...”

12 Şubat Y komplosunun ardından geçen yaklaşık iki aylık bir süre zarfında, dünya genelinde iki buçuk milyarın üstünde erkek yok oldu. Oğullarını, kocalarını ve babalarını kaybeden on milyonlarca kadın, ortaya çıkan küresel kaos ortamının stresini taşıyamayarak intihar etti. Kitlesel göçler, çöken küresel ekonomi ile birlikte hükümetlerin ve uluslar arası teşkilatların almaya çalıştığı tüm önlemler, acil eylem planlarının yürürlüğe konması, sıkıyönetimlerin ilanı, hiçbiri ama hiçbiri tarihin kaydettiği bu en büyük krizi aşmaya yetmemişti. Tüm dünyada askerî, ekonomik ve idarî kademedeki egemenlerin büyük çoğunluğunun erkeklerden oluşması, gezegen sathındaki keşmekeşi ivmelendiren en baskın etken olmuştu… __ 10 yıl sonra __

Âdem, saatin kaç olduğunu öğrenmek için el bilgisayarına (3) baktı. Sokağa çıkma yasağının başlamasına yarım saat kalmıştı. Ayasofya ile Hürrem Sultan Müzesi (eski adıyla Sultanahmet Camii) 1 Teorik temelleri Prof. Dr. Levent Onural’ın 2004–2008 yılları arasında yürüttüğü 3DTV projesi ile atılan ve prototipi 2018’de üretilen, piyasaya sunulması ve yaygınlaşması ise 2020’lerde gerçekleşen, geleneksel televizyon görüntülerini üç boyutlu holografik formda veren cihaz.

1960’larda Amerikan Savunma Bakanlığı’nın olası doğal afetler ve nükleer saldırılar ardından dahi iletişimin devam etmesi hedefleriyle başlattığı Arpanet projesinin, 1980’lerde internet adı ile küresel ölçekte sivil kullanıma sunulması ardından devam eden çalışmalar, WiMAX’in tüm gezegen sathına yayılmasıyla 2019’da hiperneti doğurdu. 3 Bileklik şeklinde kola takılan, ses komutlarıyla çalışan, gerektiğinde holografik ekranı açılabilen ve hipernet üzerinden görüntülü iletişimi sağlayan kişisel bilgisayar. Piyasaya 2026’da Nokia firması tarafından sürüldü. 2

2


İSMAİL YİĞİT

ÖYKÜ ODASI

Y KOMPLOSU

arasındaki meydanda, 2035 İstanbul depreminde yıkılan Obelisk’in yerine dikilen Kibele Anıtı’nın bulunduğu Karpinski Parkı’nda oturduğu banktan ayağa kalktı. Meydandaki büyük holovizyonda, sıkıyönetim yasaları uyarınca sürdürülen sokağa çıkma yasağının yarım saat içinde başlayacağı anonsu yapılmakta ve tüm kız kardeşlerin kamu güvenliği adına buna uyması gerektiği, dileyenlerin geceyi meydanda kurulu güvenlik barakasında geçirebileceği söylenmekteydi.

Âdem, ümitsizce el bilgisayarına bir mesaj var mı diye tekrar baktı. O gün de Mehtap kendisiyle irtibat kurmamıştı. Üç gün önce hücre evini basan Kibele devrim muhafızlarının elinden kimlik dönüştürücü (4) sayesinde kıl payı kurtulmuştu Âdem. Fakat zamanı dolmak üzereydi, dönüştürücünün etkisi iki gün sonra geçiyordu çünkü. Bu süre içinde teşkilattan Mehtap aracılığıyla bir haber almalı ve ne yapması gerektiğini öğrenmeliydi.

Az ileride kaldığı otele doğru ilerlemeye başladı. Meydanda devriye gezen muhafızları gördükçe açığa çıkma endişesiyle anlık heyecanlanıyordu, ama serinkanlılığını muhafaza etmesinin hayatî öneminin farkındaydı. Vücudun adrenalin seviyesindeki oynamalar, damarlarda dolaşan nano-robotların işlevselliğini bozabilir ve beden enjeksiyon öncesi haline dönebilirdi.

Otele vardığında resepsiyon görevlisinin yanında duran iki muhafızı fark etti. Son üç gün içinde giriş yapanların kimlik bilgilerini bilgisayardan kontrol ediyorlardı. Önlerinden geçerken bir an uzun boylu olan muhafızla göz göze geldi, adımlarını sıklaştırarak asansöre bindi ve derin bir oh çekti. Geçmişte birkaç teşkilat mensubunun, kimlik dönüştürücü ses telleri ve göğüsler dâhil kaslarda gerekli fiziksel kadınsı dönüşümü sağladığı halde, yürüyüşlerinin farklı olması sebebiyle şüphe çektiğini ve tutuklandığını biliyordu. Kibele’nin Kızları rejiminin uyguladığı erkek ırkı ıslahı programının bir parçası olarak, geçmişte uygulanan biyolojik bombalardan genomlarının farklılık arz etmesi dolayısıyla etkilenmeyen ve hayatta kalabilen nadir erkekler av misali yakalanmakta, bunlar üzerinde de etkili olabilecek yeni biyolojik silah geliştirme deneyleri yapılmaktaydı. Gökkuşağı’nın Çocukları teşkilatının birincil amacı da zaten sayıları bu çok az olan farklı genomlardaki erkekleri korumaya almak, tutuklananları da kurtarmaya çalışmaktı. Asansör, Âdem’in odasının bulunduğu katta durdu. Odasına geçti yorgun adımlarla ve yatağa uzandı. Az sonra kimlik kontrolü için muhtemelen odaya geleceklerdi.

Aradan birkaç dakika geçmişti ki kapı çalındı. Kalp atışları hızlandı Âdem’in. Olası bir aksilik durumu için lazer şok tabancasını kontrol etti cebinde ve kapıyı açtı. Aşağıda gördüğü iki muhafızdı gelen. Kendi kimliklerini gösterdiler önce, lobide göz göze geldiği uzun boylu olanı konuşmaya başladı:

— İyi akşamlar. Bir soruşturma kapsamında oteldeki müşterilerin kimliklerini kontrol ediyoruz. Lütfen okuyucuya bakar mısınız?

Denileni yaptı ve lazer başlıklı iris okuyucu Âdem’in gözlerini taradı. Muhafızın el bilgisayarının holoekranında Âdem’in kimlik bilgileri çıktı.

— Teşekkürler kız kardeş Merve Hanım. DNA kimlik sorgusu için de kan örneği almamız gerekmekte. Lütfen parmağınızı uzatır mısınız?

Muhafızın uzattığı elektronik şırınganın ucundaki kapsül işaret parmağını kavradı Âdem’in ve aldığı bir damla kanı haznesine analiz için yerleştirdi. DNA bilgisinin işlenmesi ve hipernet yoluyla bağlantı kurduğu merkez karakoldaki kimlik veritabanında mevcut eşleniğinin bulunması işlemi birkaç saniye alıyordu. Gelen sonucu kontrol için holo-ekranı açtı muhafız. Gördüğü karşısında göz bebekleri irileşti, arkadaşına dönüp işaret etti gözleriyle ve lazer şok tabancasını çıkarırken bağırdı: — Tutukla çabuk, aradığımız adam bu!

Âdem de silâhına davrandı hemen fakat uzun boylu olan muhafızın savurduğu tekmeyle fırladı elinden tabanca. Yüzüne gelen ikinci tekmesiyle de yere yığıldı. Diğer muhafız yakaladı Âdem’i ve ellerinden kelepçeledi.

Damardan, nano-robotlar içeren özel bir solüsyonun enjekte edilmesiyle bedenin fiziksel görünümünde ve genetik yapısında önceden programlanmış değişiklikleri gerçekleştiren elektronik şırınga. Kaslara, ten ve saç rengine etki etmesiyle kişi yaklaşık bir dakika süren son derece sancılı bir süreçle başka bir kimliğe bürünebilmektedir. Kimlik dönüştürücü, Kibele’nin Kızları dikta rejimine muhalif “Gökkuşağı Çocukları” teşkilatınca geliştirilmiş bir cihazdır. 4

3


İSMAİL YİĞİT

ÖYKÜ ODASI

Y KOMPLOSU

Olanları anlamlandıramıyordu Âdem. Gerçek kimlik verisinin sorgu ile açığa çıkabilme ihtimali yoktu, kimlik dönüştürücü önceden yüklenmiş kimliğin gen simülâsyonunu da sağlıyordu çünkü. Nasıl anlayabilmişti muhafız onun o olduğunu? Şimdi nasıl kurtulabilirdi? Kaçabilmek için muhafızların her açık anlarını kollamalıydı.

Kafasında bu düşünceler dönüp dururken, duyduğu tiz lazer sesiyle irkildi birden. Vurmuşlar mıydı acaba onu? Tüm bedenini yokladı zihniyle, yaralanıp yaralanmadığını kontrol için; alnından ise terler boşalıyordu. Birden tüm vücudu kasılmaya başladı korkunç bir acıyla, galiba vurulmamıştı ama - “Kahretsin!” dedi içinden- son birkaç saniye içinde yaşadığı büyük heyecan, dönüştürücünün kanına enjekte ettiği nanorobotların işlev dışı kalmasına sebep olmuştu. Gözleri kapanırken son gördüğü kendisine gülümseyerek bakan uzun boylu muhafız ve yerde ensesinden vurulmuş hareketsiz yatan diğer muhafızdı. İki dakika sonra kendine geldiğinde yatağa yatırılmış olduğunu fark etti Âdem, gözlerini zorlanarak açtı, çıplaktı. Bütün kasları dayak yemişçesine ağrıyordu. Karşısındaki koltukta, uzun boylu muhafızın elinde sigara kendisini süzdüğünü gördü. Koltuğun hemen yanında yerde ise diğer muhafızın cansız bedeni hâlâ durmaktaydı. Muhafız sigarasından derin bir nefes çekti, kül tablasına bıraktı sigarayı ve: — Seninle hemen bağlantı kuramadığım için özür dilerim sevgilim.

Âdem şaşkınlık ve gülümsemeyle:

— Mehtap! Öldürebilirdim seni, neden böyle bir şey yaptın?

— Önce tekmelerime karşı koymayı öğrenmen lazım, bu da pek mümkün gözükmüyor. – Kahkaha atmaya başladı- Hele de o kıyafetlerle bunu asla yapamazdın! Ama nasıl da korktun, “Aradığımız adam bu!” dediğimde. Unutmayacağım o bakışlarını. – Devam ediyordu kahkaha atmaya -

Başının altındaki yastığı çekip fırlattı Mehtap’a Âdem. Mehtap havada yakalayıp geri fırlattı yastığı ve ayağa kalkarak:

— Çabuk, fazla vaktimiz yok. Seri olmamız lazım. Şimdi, öncelikle şu cesetten kurtulmamız gerekmekte.

Dedi ve pardösüsünün cebinden birkaç elektronik şırınga ile beraber kimlik dönüştürücüyü çıkardı. Yerdeki muhafızın giysilerini çıkardıktan sonra batırdı iğneyi ve muhafızın kanından bir miktar çekti. Daha sonra muhafızın yüzünü çevirdi ve el bilgisayarıyla videoya çekti, görüntü örneğini kimlik dönüştürücüye aktardı. ‘Sentezle’ tuşuna bastı ve kimlik dönüştürücü kimlik kopyasını oluşturacak solüsyonu hazırlamaya başladı. Daha sonra içi sıvı azot dolu yalıtılmış başka bir şırıngayı aldı ve muhafıza batırıp enjekte etti, hemen ardından aynı yere diğer şırıngayla içinde nano-çoğaltıcılar bulunan solüsyonu enjekte etmesiyle muhafızın bütün vücudu birkaç saniye içinde kaskatı kesildi, tıpkı bir heykel gibi. Kemerinde takılı copu çıkardı Mehtap sonra ve sert bir darbeyle buzlaşmış cesede vurdu, cam kırıkları misali dağıldı etrafa cesedin parçaları. Parçaları toparlayıp naylon bir torbaya koydu ve birkaç dakika sonra cesedin kırıkları kanalizasyonun yolunu tutmuştu bile. Muhafızın kimlik kopyasının yer aldığı dönüştürücüyü uzattı Âdem’e ve gülerek:

Yeni kimliğin hayırlı olsun.

Âdem dönüştürücüyü aldı ama yatağa bıraktı, yanaklarından tuttu Mehtap’ın ve gözlerinin içine baktı derin derin:

— Kimlik dönüştürücü kişinin bakışlarını ve bakışlarının anlamlarını değiştiremiyor. Şu an bu bedenin içinde gözlerinin ardında seni görebiliyorum. Mehtap dudaklarını yaklaştırdı Âdem’e, fakat Âdem elini ikisinin dudaklarının arasına koydu ve: — Teknik olarak seni aldatmış olurum başka birisine ait dudakları öpersem. Ama sen olursan…

“Haklısın” anlamında başını salladı Mehtap ve cebinden kendi öz kimliğini barındıran şırıngayı çıkarıp kendisine enjekte etti. Titremeye ve kasılmaya başladı, Âdem sımsıkı kavradı ve ellerini tuttu Mehtap’ın. Kendisine geldiğinde Mehtap hâlâ Âdem’in kollarındaydı. Uyandığını fark eden Âdem: — Hoş geldin sevgilim. İyi misin?

4


İSMAİL YİĞİT

ÖYKÜ ODASI

Y KOMPLOSU

Mehtap’ın cevabı, sımsıkı sarılması ve dudaklarıyla Âdem’in dudaklarını mühürlemesi oldu. Büyük bir hasretle tek vücut oldular, kâinatın öz suyuydu damarlarında dolaşan o an. Bir kadınla erkeğin sevişmesi, Kibele’nin Kızları rejimine karşı işlenebilecek suçların en ağırıydı; ama onlar aşkın ırk, din, ideoloji tanımayan metafizik gücünü her bir hücrelerinde ve ruhlarının bütün kesitlerinde hisseden devrimci Gökkuşağı Çocuklarıydı ve sevişmek, bir Gökkuşağı Çocuğu’nun yapabileceği en devrimsel eylemdi.

Yatakta çıplak bedenleriyle birbirlerine sarılı uzanırlarken, sigarasını söndüren Mehtap, pencereden ışığı odaya vuran aya baktı ve:

— Başaramayacaklar. Çok acı verdiler, veriyorlar, başaramayacaklar. Kendilerini Laplace’ın cini (5) zannediyorlar! —

bir

müddet

daha

da

verecekler

ama

Kibelecilerden mi bahsediyorsun?

— Evet, onlardan. Gezegeni karanlık bir cendereye soktular ve bu cenderenin devamı için en ince ayrıntısına kadar düşündükleri siyasi, ekonomik, teknolojik kontrol mekanizmalarını kurdular. Ama sökmeyecek. Sökmeyecek, çünkü insan iradesine muhalif yapılanan her sistem çökmeye mahkûmdur. Bir insana, onun iradesine rağmen bir şeyi bir zaman boyunca belki yaptırabilirsin, ama her şeyi her zaman sürecek şekilde yaptıramazsın. Tarih, bu türden bir sürü toplumsal mühendislik projeleri çöpleriyle dolu. Ve bu projelerin tasarlayıcı beyinlerinin küstahlıklarını, kibirlerini ve her zaman bu projeleri eninde sonunda çöktüğü için aptallıklarını fark etmemek imkânsız. İnsan gibi, evrendeki cansız ve şuursuz parçacıklardan çok daha karmaşık, hesaba kitaba gelmez bir varlığın ve bu varlığın oluşturduğu toplulukların yaşam tarzlarını ve geleceklerini şekillendirmeye, kalıplara sokmaya çalışan tüm çabalar… Sonuç itibariyle bir şekilde soldan veya sağdan, dinsel veya bilimsel öncüllerden, A ideolojisinden veya B ideolojisinden yola çıkıp Laplace’ın cinliğine soyunmak… İnsanlık her zaman tüm bu akıl ve mantığın gereği diye öne sürülen düzenlemelere tekmeyi bastı, yine basacak. Aşkımız, bunun kanıtıdır… Çünkü aşkı kontrol edemiyorlar, edemeyecekler de. Aşkın kural bozucu gücüne güvenecek ve korkmayacağız… [10 yıl önce, 12 Şubat Y Komplosunun gerçekleşmesinden birkaç dakika evvel] — General Karpinski, “Kibele’nin Dönüşü” operasyonunun başlaması için emirlerinizi bekliyoruz. — Aşk sorunu çözülemedi hâlâ, değil mi Albay Âbdar?

— Maalesef efendim. Nadir de olsa bazı erkek bünyelerde kuvvetli aşk duygusu virüse karşı aşamadığımız bir bağışıklık gücü yaratıyor. Bunun, genomlarındaki bir tür farklılıktan kaynaklandığını düşünüyoruz.

— Yarını erteleyemeyiz. Yeni düzende, aşk anakronik bir yanılsama olacak. Ufak sapmalarsa sisteme zarar veremezler. Operasyonu başlatın…

http://.ismailyigit.blogcu.com

18. yüzyılda, determinizme iman derecesinde bağlı ve “Fransa’nın Newton’u” payesiyle anılan ünlü matematikçi Laplace’ın önerdiği düşünce deneyinde bahsi geçen, evrendeki tüm parçacıkların konum, hız ve üzerlerine etkiyen bütün kuvvetlerin bilgisine sahip olan hayali cin. Laplace’a göre böyle bir cin, evrenin herhangi bir gelecek zamandaki durumunu bilebilecektir.

5

5


NAZAN BİLEN

ÖYKÜ ODASI

DÜŞ GEZİNTİLERİ

Bazı günler bazı şeyleri yapmak için daha uygundur. Tıpkı bugün olduğu gibi. Cumartesileri şehir kenarlarından içe doğru kıvrılır önce, buralardaki eğlence düşkünleri minik kurbağa yavruları gibi merkeze doğru akarlar. Onları gidecekleri yere postaladıktan sonra kenarlar tekrar düzleşir, bu defa da dışa doğru eğrilirler. Benim gibiler bu kıvrımlardan dışa kayar. Sayımız az olduğundan sakin sokaklar, ağaçlı loş yollar, deşifre edilmek için bekleyen reklam panoları, tabelalar, hatırlanmak isteyen bulutlar ve yıldızlar bize kalır. Yanımıza ismimizin en yakın halinden en uzağına kadar olan her benimizi, varsa görünmezlerimizi de alıp hem niyete, hem suale hem deme, hem şükre, dünyanın en nihayetinde dönen bir gezegen olduğunu hatra çıkarız. Ben ve biz, uzaygezerleriz.

Cumartesi akşamı saat onbir buçuk sularında birinci köprüyü geçmiş, puslu sarı ışıkla aydınlatılmış üstgeçidin altından yerdeki kurumuş sonbahar yapraklarını dağıtarak yürümekteydi. Etrafta kimsecikler yoktu. Üzerinde siyah, geniş bir pantolon, siyah ceket ve siyah atkı vardı. Uzun yürüyüşlere çıkmak istediğinde kendini görünmez kıldığına inandığı giyeceklerine bürünürdü. Bol, tek renk, modası geçmiş giyecekler bu amaç için çok uygundular. Pek soğuk sayılmazdı, insanı dirilten bir serinlik vardı. Gökyüzü Drakula filmlerinden kopyalanmış hızlı bulutlarla kaynamaktaydı. Tam yürüme havasıydı yani, yürürken de anında bestelediği şarkılardan döktürürdü. Bu şarkılar yoluyla bilinçaltıyla sürekli bir iletişim halinde olduğunu düşünürdü. “Bilinç altı radyom!” derdi sürekli şarkı söylemesinden bıkan arkadaşlarına “Ne yapayım 24 saat canlı yayın yapıyor.” Uzaktan dudaklarının kımıldadığını görenler kendi kendine konuştuğunu sanıp, onun gibi olmadıklarına içten içe sevinerek yanından geçip giderlerdi. Bazan farkettirmeden yaklaşan birisine, hele de opera söylerken yakalandıysa müthiş utangaçlaşır, ama her defasında da gereksiz yere allanıp sıkıldığıyla kalırdı. Çünkü her ne hikmetse böyle bir durumla karşılaştığında, yaklaşmakta olan kişinin kulağında kulaklık olduğunu keşfederdi. Kendisine özel mutlak bir gözetleyicinin lameline yapıştırılmış, minik bir hücre olduğu duygusuna en çok kapıldığı anlar da böyle anlardı zaten. O nefret ettiği reklam panosunun önüne geldiğinde dalınç halinden çıktı. Epey yol katetmiş, bulut desenli gece yerini sade, tek renk bir karanlığa bırakmıştı. Gözlerinin feri fotoşopla düzeltilmiş ünlü şarkıcı kadınla yanındaki adam, parlatıcının bile değiştiremediği donmuş gülümsemeleriyle nasıl olup da güzelliği temsil ediyorlardı? Ürpererek yanlarından geçti. Gizemli bir melodi mırıldanırken şizofren kız arkadaşını düşünmeye başladı. Yaşam karşısına hep psikolojik desenleri alacalı bulacalı tiplemeleri çıkarmaktaydı. Uzaya hangi niyet titreşimlerini gönderiyordu ki bu titreşimler karşına birer “kaçık” olarak geri dönüyordu? Gerçi görecelik denen bir şey vardı, kendisi için iyiye alamet görmediği şey aksine olumlu sonuçlar verebilir, iyi addettiği şeylerse felaketle sonuçlanabilirdi. “Abi bu kızla yatarken korkmuyor musun? Makyajsız falan bile bir korku fiminde oynayabilir.” demişti en yakın arkadaşı Levent Ayfer’le tanıştıdığında. Kendisine öyle gelmiyordu ama. Bakımsız, çelimsiz, aklı selimsiz bu kızdan cidden hoşlanmaktaydı. Yatakta hafif SM meraklılığı da hoş bir sürprizdi doğrusu. Bu düşünce ergenliğinden beri bacak arasında beslediği heyecan hayali kuşlarından birini daha salıverdi. Saatine baktı, sonra ayakkabılarına, ikisi de yürümek için daha vaktinin olduğunu söylediler. Sonra cebinden cep telefonunu çıkarıp fotoğrafların olduğu dosyaların birini açtı. Annesi artık hayatta değildi, ama bir kez rüyasında gördüğünde kadın birkaç kere ısrarla: “Fotoğrafa bak, zamanı göreceksin.” demişti. Annesinin bir gençlik resmini telefonuna göndermişti. Resme tıklayıp açtı. Sanki gözlem yeteneğini ölçen bir bulmacaydı. Bugün de boynundaki fuların renkleri modaya uymuş, kırmızı üzerine beyaz beneklerle dolmuştu. Sürekli farkettiği ya da farkedemediği küçük değişikliklerin olduğu bu resimde zamanı nasıl görecekti bir türlü anlamıyordu. Bu sözler “Beni unutma’nın” daha şiirsel söylenmiş bir çeşitlemesi miydi yoksa? Sokağa çıkma korkusu olan eski kız arkadaşını hatırladı. Gayet iyi anlaşmaktaydılar, ortak yönleri de çoktu, ama kızla her görüşmek istediğinde kendisinin ona gitmesi gerekiyor, ya da birlikte bir yerlere gidilecekse evinden alınması lazım geliyordu. Sokak saatlerine karşı da garip bir alerjisi vardı. Bir keresinde ona giderken saatini unutmuştu ve geç kalma korkusuyla önüne çıkan her saate bakmıştı. Saat üçte randevulaşmışlardı. Karşısına ilk çıkan saat ikiyi gösteriyordu, ikincisi biri, üçüncüsü onikiyi, zaman gitgide geriye atlıyordu. Yaptığı belki de bir saçmalıktı, ama bunu bir işaret olarak kabul edip, Agorafobia’yı arayıp gelemeyeceğini, kendisinin de birden zaman fobisine yakalandığını anlatmıştı. Kız hiç bir şey dememişti, bir geçmiş olsun bile...Bir de Alman balerin, “bayan sürekli depresif” vardı. Haplarını herşeyden çok severdi. Şimdiki kız arkadaşıyla birlikteyken üç ayrı kadınla birlikte olduğu hissine kapılırdı. O yüzden şimdilik gözü dışarda değildi. Ama ara sıra bundan sonraki kızın hastalığı ne olacak acaba diye düşünmeden edemiyordu. Bir ara bir sınırda kişiliğin sınırına yaklaşmış, çeperinden sızamadan yitirmişti. Belki de iyi olmuştu, bilemiyordu. Şimdiki kız arkadaşı bir anda genç bir kıza ya da orta yaşlı entellektüel bir kadına dönüşebiliyordu. Onunla şizo gezintiler sonrası sevişmek her defasında bambaşka biriyle sevişmişlik hissi yaratmaktaydı. Bu zaten yetmezmiş gibi çeşit çeşit kostümleri ve perukaları da vardı. Bazen asansörde karşılaştığı komşuları bile kendisini tanıyamazdı. Kaldırımın kanala bakan sağ tarafındaki bir hareketlenmeyle flashbacklerden sıyrıldı. Ortalık zifiri karanlık olmadığı halde bir şey göremedi. Durup iyice baktı. Simsiyah bir balondu. Başı boş, kaybolmuş simsiyah bir balon. Hiç beklemediği bir anda yapayalnız, kendisi gibi siyahlar içinde gezintiye çıkmış bu balon esrimesine neden oldu. “İşte” dedi “al bir filmi vur gerçekliğe.” Arkasından gidip gitmeme kararsızlığı yaşarken, balon yolculuğuna yalnız devam etmek istermiş gibi biraz daha hızlanarak uzaklaşmaya başladı. Peşinden gitmeye cesaret edemedi, balonun ilerlediği istikametin sonunda evsizler ve uyuşturucu bağımlıları kalıyordu. Bu renk

6


NAZAN BİLEN

ÖYKÜ ODASI

DÜŞ GEZİNTİLERİ

bir balonun zaten mutlu bir partiden kaçmasına pek ihtimal vermiyordu. Balon gözden kayboluncaya kadar baktı. Birkaç araba yavaşlayarak onun o saatte, öyle tenha bir yerde durup neye baktığını meraklı gözlerle izleyerek geçtiler yanından. İkinci köprüye yaklaştığında bir sigara çıkardı. Işıklandırılmış öncepheleri yaklaşık on saniyede bir renk değiştiren moda merkezi binalarının önünden geçerken yine her zaman hissettiği o garip duyguya kapıldı. Evinin arkasındaki kanala bakan banklardan birine oturup suyu izledi. Gökte bembeyaz yusyuvarlak bir balon vardı. Altı ay önce belki tam da bugün o ve köpekleriyle birlikte burada oturup sigara içmiş, Orion’u arayıp, dolunayı izlemişlerdi. Şimdi dolunay yakındı, görebiliyordu. O ise uzaklardaydı. İkinci sigarasını evde yaktı, televizyonda yetişkinler için yapılmış ilginç bir animasyon vardı. Bir sanatçının Rus metroları üzerine yaptığı bir çalışma. Metro şöförü bir köstebekti, bilet kontrol edicileri süslü püslü sarışın tavşan kadınlar. Sonra kalpaklı bir adam köylü bir kadından bir ekmeklik kadar hamur alıyor, hamuru eve götürürken yarı yolda çaldırıyordu. Bütün film bu hamurun peşinde sürdürülen koşuşturmaca üzerineydi. Hepsi de hayalinde nar gibi kızarmış, mis gibi kokan örgülü, susamlı bir somun ekmeği görüyordu, ama kocaman bir balon olmaya heves eden hamur bir yolunu bulup yine de ellerinden kaçıp kurtuluyordu. Son durakta metro sürücüsü köstebek bütün ışıklarını kapatırken yuvarlak hamur karanlıkta, balon olmak için hazırlanıyordu. Ben de bütün ışıkları söndürüp kalkıp yatak odama gittim. Patlıcan moru rengindeki perukamı çıkardım, soyunup, bana çok yakıştığını düşündüğüm lacivert mini geceliğimi giydim. Boy aynasında son bir kez kendime senin gözlerinle bakıp kırmızı yorganımın altına girdim. Baş ucumdaki lambam senin hediyen, yatağın uyuduğum yanı geldiğinde senin uyuduğun taraf. Elime bir kitap aldım: Uzaygezer, ama ancak birkaç sayfa okuyabildim. Fotoğrafına baktım, saat gecenin bir yarısıydı. Gözlerim ağırlaştı, bir rüyanın kıyısındaydım. Birden yanımda belirdin. Uyku yumuşacıktı, sen ve rüya sıcacık. Sabah uyandığımda geceliğimi çıkarmış olduğumu farkettim. Arayacağını tahmin ettim ve o ana kadar yataktan kalkmamaya tenime, kokuma günü bulaştırmamaya karar verdim. Şimdi zaman öğleden sonra, Emine banyoyu temizliyor. Ocakta yemek var. National Geographic kanalında Adem’in DNA sının izini sürüyorlar. En son yazdığın mektubuna ayrıca cevap yazmak istemiyorum, ama gece gezmelerinden korkmaya başladım. Bir gün başına bir iş gelmeden uçağa atlasan fena olmaz. Beni soruyorsun ben buradayım işte anlatıyorum. Günlerim nasıl geçiyor biliyorsun. Hem seni hem kendimi oynamaktan yoruldum. Damaskus95@hotmail.com

7


JANUS

BİRAZ TANIDINIZ MI BARİ BENİ?

ÖYKÜ ODASI

O gün yine çevremi saran o neşeli ama bir o kadar da sıkıcı kalabalıkla birkaç saat geçirecektim ki ;O tevafuk etmişti karşımda. Siyah gözleri vardı şaşkınca bakan , elini uzattı Don Juan tavırlı sahtece gülüşüyle.

Ve sonra ruhumu onun gözbebeklerine asmaya karar verdim. Senelerdir bakıyordum ona pek kibirli ve seçici gibi gözükse de öylesine yaşardı her şeyi ve yaşam arzusu vardı , kuşkuydu adı sanki ve beni çözebilirdi. Küstah ve kaba olması daha çok işime gelir diye düşündüm. Yanına yaklaşırken heyecan duymam bu yüzdendi : kendimden bıkkındım, kendimi kıramayacağımı da bilirdim. O,sevmedim deme lüksüne ve çok sevdim deme şımarıklığına sahipti. Her şeyin zıttını öylesine sahiplenmişti ki bütün duygularıma kök salmayı başarmıştı. Dedim ki öptüğün yerler yeniden hayat buldu ama hâlâ ölü bir zihnim var. Yeniden düşünmeyi O’nla varolmayı zihinlerimize dokunmayı istedim. Bilirsiniz bu ürkütücü bir şey. Hele ki fark ettirerek bilinçlice olması. Biraz düşünse de bunu sanırım reddedildim.Dokunma kısmından değil tabii ki de . Öylesine olmamasından..

O böyle işte biraz anlamaya başlamışsınızdır.Derinlerimde bir yerlerde yaşıyor, belki de benimdir artık. Bu yüzden biraz kendimden bahsedeyim.Janus deseler de bana bu bir uydurma laf ve ben ona uymaya çalışıyorum. Pembeydim.Candım. Kimine göre su oldum hem de en berrağından, yerle göğü birleştiren tondan daha berrak. Cebinde güneşle dolaşan biri takmıştı bu adı. Neyse şimdi ondan bahsetmemem lazım.İçimdeki bu değil artık. Ona yazdığım bir şiirde anlattım bu durumu. Anladığını söylemişti.Kendimi anlar gibi oldum: onu daha az seviyorum şimdi. Beni de tanımaya başlamışsınızdır. Kendimi tekrar dostlarımın kucağına attım. Hafif. Onu düşünürken bile hafiftim. Herkesle aynı olamaz düşüncesini korumaya çalışırken o kadar eskittim ki adımızı buna ben bile üzüldüm.

Takip edercesine buluşuyorduk onunla.Bir şarkıda,onun yazdıklarında,benim yazdığım şeylerde.Hiç kimsenin ilgilenmediği kadar ilgilendi ve hiç kimsenin yapamayacağı kadar eskitip attı beni.

Tanrıyı sordum ona. Anlattı ve boş ver dedi sana mı kaldı Tanrı? Neden dedim böylesin? Sevmen, titremen, sorman , hayatın bu kadar yoğun ve boşvermiş? Anlattın bana her şeyi ve şimdi önemsiz gibi davranıyorsun. Her şeyde böylesin, yaşamını inkar ediyorsun. Kaçtığı şeyler vardı. Bilmiyorum belki de öyle mutluydu şimdi artık görüşmüyoruz. Dedim ya beni bir vestiyer gibi kullandı. Ivır zıvır vestiyeri. Hayallerini, düşüncelerini üzerime astı, uzun süre baktım onlara.. Benim olmayan hiçbir şeye. Bir olduk ve hiçtik belki de… Zaten hepimiz bir gün birbirimize dönüşecektik… Biraz tanıdınız mı bari beni?

8


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

DÖNGÜSEL CİNNET

Bulanık bilincimin çöl kumlarını kavrayan kudretli rüzgârlar gibi gerçekliği kavradığı o uyanış anı, tonsuz fısıltılar, madensi çınlayışlar ve bu garabet karnavalının çatısında patlayan korkunç bombardımanlarla gelmişti.

O andan sonra kalbimden şakaklarıma kan hücum etmiş, değişmez hiddeti, müthiş hız ve sıcaklığıyla da her yanımda kendini hissettirmişti. İlk tepkim derin bir dehşetti.

Felçli devinimlerime önderlik eden çığlıklarım dilsiz, duymaklığım sağır, görmekliğimse kördü: Çünkü kasılan ağzımla alev alev yanan dudaklarımdan yılan tıslayışına benzer sesler çıkarabilmiş, derin kapkara hiçlikten başkasını işitmemiş, bu katran kuyusu gibi yerde iğne deliği kadar bile bir değişiklik görememiştim.

Kordonu boğazına dolanmış bir ceninden farksızdım. Karnımın dibini matkaplayan adrenalin burguları amansızdı. Daralan soluğum üzerine asit dökülmüş bir solucan gibi kıvranmaktaydı. Her yanım tere batmıştı. Akrep yuvasına düşmüşüm gibi kıvıl kıvıldım. Ürkü bir üvendire gibi içimi dürtmekte, muazzam kudretiyle bana ıspazmozlar geçirtmekteydi. Uzuvlarımı kıpırdatmaya çalıştım. Fakat nafileydi. O an sanki bir yarım yüzyıl devirmiştim. Mafsallarım oksitlenmiş gibiydi. Çaresizliğim nedense bana uzayın kamburunda dolanan çöpleri anımsatmaktaydı.

Kulaklarımı zımparalayan bu ses olmasa yüreğimin atmazlığına hükmedebilir, işte mezarındasın, bir posa bir ruhsun diyebilirdim. Oysa ağzımın, kulaklarımın ve her yanımın kökünde o ses vardı; hızlı devinimlerle, uzun erimleri katetmişçesine gümleyen o ses tansık ve yakındı.

Ölmüş değildim öyleyse! O an kafamda müthiş bir çakım belirdi: Poe,“Diri diri gömülüş.” adlı öyküsünde letarjiden, yalancı bir ölüm halinden bahsetmişti. Bende bir letarji yaşamıştım öyleyse! Başka ne olabilirdi ki?

Artık uzuvlarımı hareket ettirebiliyordum. Bedenimi tartan sert zeminde yanıma dönüp doğrulmayı başarabildim. O an zeminin soğuk ve kaygan dokusu içimi titretti. Zihnim ani bir virajla musalla taşını imleyince de irkildim. Ayaklarımı yere sallayınca bu düşünce daha bir kemiklendiyse de oralı olmamak en iyisiydi. Zeminden destek alarak bedenimi bir iki esnettim. Her yanımdan uyuşuk sızılar dalgalanmıştı.

Zifiri karanlık bir kefen gibi etrafımı çevrelemiş olduğundan bir nevi hücre olduğunu tasavvur ettiğim bu yeri parmaklarımla tanıyabilecektim. Öne doğru ilerledim. Tabii bu sıra zikzak çizmiş de olabilirim. Derin sessizliği çapalayan adımlarım hiçliğe çıtırtılar salıyordu. Henüz eğilemediğimden zeminin kumla örtülü olabileceğini düşündüm.

Şimdi bir dikeltinin bitimindeydim. Dikeltinin yüzü çiçek bozuğu gibi pürtüklüydü. Elimi çekmeden duvarın etrafında yürümeye başladım. Tam bir daire çizdiğimdeyse dehşetle irkildim: Kör bir kuyunun bağırsağındaydıydım. Tanrım! Nasıl bir yere düşmüştüm? Burada işim neydi?

Soluğumu mahmuzlayan bu sorular elbet cevabını alacaktı.

Oracığa tüneyip zihnimi silkelemeye çalıştım. Ne var ki bu iş halı kilim silkelemeye hiç mi hiç benzemiyordu.

Düşünmek, hatırlamak ve muhakeme etmek yol almaktaki bir trenin art arda vagonları gibiydi. O vagonlardan ötekine atlayarak hafıza kazanıma ulaşmayı ve o kazanda güçlü çakımlar yaratmayı umuyordum. Otobiyografimi içeren epizodik hafızamla, kültürel birikimimi içeren semantik hafızam sönmüş bir gezegen gibiydi; miniskül bir sinyal bile alamıyordum. Fakat ansızın bir şey oldu. Müthiş bir çakımdı. Beynimin sessiz derinliklerinden art arda sinyaller almaya başladım. Hatırlıyordum…

9


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

DÖNGÜSEL CİNNET

Pakistanlı bir arkeologdum. Kırk birinci yaş günümü geçen hafta kutlamıştım. Arkadaşlarımın hafızama kayıtlı ağır çekim görüntüleri işte buradaydı. Sonra hiç evlenmemiştim. Sanırım bir sevgilim de yoktu. Ailem Pakistan’ın bir köyünde yaşıyordu. Şu an ailem ile aramda aşılmaz bir sıra dağlar silsilesi varmış gibi hissetmekteydim. O an insan kapana sıkışmış bir fare gibi çıkış ararken en çok bu duygunun yakıcılığıyla sarsılıyor. Muhtelif dernek ya da gizli bir örgütle bağlantım yoktu, sanırım hiç de olmamıştı.Agnostiktim. Politik görüşüm küreselleşme karşıtıydı. Zenginlerle fakirlerin bu kolektif arzusu, zenginleri tıka basa doyururken fakirleri ıskalıyordu çünkü.

Hatırlamayı sürdürdüm. Fakat o sıra beynimin içinde korkunç sesler çalkandı. Biley taşına sürtülen bir bıçaktan çıkan ses kadar kulak tırmalayıcıydı. Hafıza maniplesi ansızın bağlantıyı kesmişti. Şimdi hiçbir şey hatırlayamıyordum. Belleğim delik deşikti. Zihnimin pili bitmek üzereydi. Yorulmuştum. Ve hâlâ burada ne işim olduğunu bulamamıştım.

Ağlıyordum. İronik bir andı: Çünkü kendimi bildim bileli içinden çıkılmaz bir durum karşısında ağlayıp zırlayan stereotiplerden nefret etmiştim.

Üst üste haykırdım ve tam o sıra korkunç bir şey oldu. Yankım bir yankıyla cevap bulmuştu. O derin ve gürlek ses bana:”Kalk!”dedi. Afallamış, dehşetle çarpılmıştım. “Kimsiniz, kim var orada?” diyebildim.

Bu sefer ses:”Ben alacakaranlıklarla tanları gözeten çift yüzlü ürkünç Janus’um. diye ünledi.

Peşinden ikinci müthiş ürpertiyle irkildim. Kulağımın dibinde bir şey vardı. İrin, kan ve et kokulu bir soluktu bu. Ve o soluktan çıkan tıslayış aklımı kırbaçladı. Yutkunacak oldum fakat kaskatı ağzımda bir damla hasıl olmadı. Ürkü zalimceydi. Asıl ilginç olansa o sesi net anlamamdı. -“Ben de karanlıklar canavarı yılan Apofis’im.” demişti.

Janus: -“Kalk! Yer altı gecesinin on iki saatine şahitlik edeceksin. Öbür âlemin ışığı senin için geceye ağdı. Orada mezarlarının kuyuları içinde kuş gibi uçan ruhlarla, kimliği, belleği ve iç organları iblislerce yenen ölüleri göreceksin. “dedi. O kudretli sese uyarak olduğum yerde dikeldim. Aptalca bir azimle etrafıma bakındım.

O an Apofis: -“Boşuna uğraşma. Kendimizi göstermek isteseydik bu karanlık perdeyi sonuna dek çekerdik. Sen bizim ne ürkünç yüzlü olduğumuzu bilmezsin.” dedi. İner çıkar bir sesle: -“Neden ben?” diyebildim. Cüretime kendim bile hayret etmiştim. Janus: -“Çünkü bu alemde neden ben yoktur.”dedi.

Der demezde bedenimde bir gariplik hissettim. Huylanmıştım. Sanki üzerime bir şeyler yürüyordu. Bu şeylerin incecik çıtırlarını işitmekteydim. Tepeden aşağı kıvıl kıvıldım. Yer altı böceklerinin istilasına uğramıştım. Hoplayıp zıplıyor kendimi bu şeylerden kurtarabilmek için çırpınıyordum. Yaratıklara yalvar yakar oldum. Apofis: -“Skarabeler ebediyetin tılsımlarıdır.”dedi.

Janus ise: -“Kendini onlara bırak.”dedi.Yer altı dünyası Duat’ın kapıları bizi bekliyor.

Tanrım! Ne menem bir şeyin içindeydim de nereye çekilmekteydim? Beynim böcek kovanı gibi vızır vızırdı. Kalbimin gümbürtüsünü her yanımda duyuyordum. Astım nöbetleri içindeki soluğum bir an bana durmuş gibi geldi. Sanırım ölüyordum. Ölecektim. Ne ki garip bir şey oldu. Düşününce ölümün ürkünçlüğü de dağılıverdi.

10


GÜLAY KAYA

ÖYKÜ ODASI

DÖNGÜSEL CİNNET

Çünkü yaşamdan umarım kalmamıştı. Kendimi bıraktım. Şimdi böcekler ağzımın içinde, organlarımın üzerindeydiler. Gözlerimi yumdum. Kendimi ölüme yengi bir tüy gibi bırakıvermiştim.

O sırada yeniden:”Kalk!”tümcesini işittim. Beynimin böceklerce henüz yenmeyen tarafı afallamıştı. Gözlerimi ancak açabildiğimdeyse bu hâl katmerleşmişti. Çünkü kuyuda değildim.

Sarı safran renginde bir aydınlığın içindeydim. Yanıma dönerek doğruldum. Burası bir mahzendi. Mahzenin dört köşesinde kandiller yanıyor, bu kandillerin incecik kıpırtıları duvarlardaki resimleri adeta bedenleştiriyordu. Mahzen tıpkı kuyudaki gibi kesif rutubet ve güherçile kokmaktaydı. Kim bilir ne zamandır buradaydım? Mermer yükseltiden kendimi kaldırarak yürümeye çalıştım. Neyse ki uzuvlarım o karabasandaki gibi kilitlenmemişti. Duvara yöneldim. Buradaki resim ve kabartmalar muazzamdı.

Büyük ruh yargılaması salonundan sahneler dehşetti. Özellikle terazinin altında kendini temize çıkaramayan ve çöplüğe atılan ölüleri yiyen “Ruhların yiyicisi canavar Amenut’un görüntüsü korkunçtu. Tanrıların yazıcısı ibis başlı Tot, ölüleri tartıyor, elindeki tablete bir şeyler yazıyordu. Duvar boyunca yürümeye başladım. Buradaki resimlerde çakal başlı Anubis ile Amon-Ra vardı. Lotus çiçekleri içindeki Amon-Ra, elinde tayfla kırbacını tutuyordu. Anubis’in elindeyse sonsuzluk haçı bulunuyordu. Öteki duvarlaraysa yer altı dünyası Duat’ın on iki gecesi resmedilmişti. Hiyeroglifleri okumaya başladığımda çarpılmıştım. Çünkü burada anlatılanlar korkunçtu. Resimlerde kızgın tanrıların suçlayıcı görüntüleri, tılsım ve tütsülerle örtülü firavun mumyaları, tersine bir evrende başıboş dolaşan kafası kesilmiş ölüler, ölü yiyici iblisler anlatılmaktaydı. Burada ölüleri bekleyen kader ürkünçlüğüyle resmedilmişti.

Ellerimi resimlerde gezdirince mahzende zelzele benzeri bir hareketlenme oldu. Sonra bunu daha da şiddetlisi izledi. Mahzen sarsılıyordu. Hemen oradan çıkmam lazımdı. Merdivenlere yönelince kapının kapanmakta olduğunu gördüm. Dehşet bir andı! Adımlarım basamaklara tutunmakta zorlanıyor, o hengamede üzerime toz bulutları yağıyordu. Son iki basamak işte önümdeydi. Kapının kapanmasına ramak kalmıştı. Son bir gayretle ileri atıldım. Nihayet oradan çıkabilmiştim. Oraya yığılıvermiştim. Kendimi kaldırmamsa uzun bir süre mümkün olmadı. Şafak neredeyse sökmek üzereydi.

Mısır’a yaklaşık bir hafta önce gelmiştim. Araştırma konum Kher-Heb inisiye rahipleriydi. “Şeyleri bilen” bu rahipleri araştırırken yolum beni Menfis’e çıkarmıştı. Orada bir rahiple tanışmıştım. İnisiye yapmayı yani dirileri hipnotize ederek yer altı dünyası Duat’ın on iki gecesine şahitlik etmelerini sağlayan güçlü tılsımları bildiğini söylemişti. Açıkçası oralı olmamıştım. Çünkü Kher-Heb rahipleri binlerce yıl önce yaşamışlar ve sırlarıyla birlikte gömülmüşlerdi. Benim aymazlığım rahibin kararlı, kendinden emin ökült havası, tereddütte bırakmadı. Sonrasını zaten biliyorsunuz.

Esasen bilmediğiniz o rahibin gerçekte kim olduğuydu. Gerçek şu ki bunu ben de bilmiyorum.

Borges’in dediği gibi: ”Başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkindik.” Gözlerimi kaldırdım ve o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. gul_aykaya@hotmail.com

11

sözlerine uymakta beni bir an olsun


İSMAİL POLAT

ÖBÜR DÜNYAYA MEKTUP

ÖYKÜ ODASI

Talop ailesine çıkan ev uzun zaman boş kalmıştı. Sonra mal sahibi bunu bir aracı kuruma kiraya vermesi için devretmişti. Bu kurum vasıtasıyla kendilerine verilen bu eve bayağı yüklü bir para masraf edip oturulacak duruma getirdiler. Ev sahibi bir süre sonra eve baktığında, biz kendimiz eve bu masrafı yapmaya cesaret edemedik demişti. O dönemlerde genellikle öyle oluyordu. Böylesi evler özellikle hep yabancılara veriliyordu. Pansiyon hayatında aile hayatına geçmek öyle kolay olmuyordu. memleketinde getirdiğin çocuk ve aileni bu toplumla nasıl kaynaştıracaktın. Bir sefer kendin kaynaşmamıştın. Sonra komşuluk çok önemli bir olaydır. Talop ailesinin komşuları yaşlı bayan onları hiçbir nedensiz ikide bir kapılarına gelip beni rahatsız ediyorsunuz demekteydi. Talop, “Kaynaşmak için bağrımızı açtık. Komşularla alıştık birbirimize. Kız alıp kız veriyoruz. İçli dışlı olduk. Bize ceza verirken Hollandalı diye ceza verin. Bize iş verirken Hollandalı diye iş verin. Bizim çocuklarımızı okula alırken, not verirken Hollandalı diye okula alın ve not verin. Bu ülkede yaşayan değişik dinlere mensup gruplar vardır. Bunlar özgür olmalıdırlar.” diyordu. Bu eşitlik ortamını bozmaya çalışıp kendini üstün tutan ve bu vesile ile de kendi dini inançlarını başkasına zorla veya bir başka biçimi ile dikte ettirmeye çalışırlarsa kim olursa olsun bunlara hiçbir zaman fırsat verilmemelidir ve vermeyelim. Birlikte yaşarken demokrasinin sınırlarına zarar vermediğimiz sürece birbirimizle çok güzel kaynaşacağız. Yukarıda bahsedilenleri bayan hiç anlamıyordu. Bu bayan sek-sen yaşlarından yukarıydı. Bir de Kees diye onun yaşında bir arkadaşı vardı. Kees fırsat buldukça bu bayanın hakkında atıp tutardı. Yanındayken de onun her dediğini canı gönülden onay-lardı. Bu kadar olunamazdı. Bu insan oğlu neden bu kadar iki yüzlüdür. Ne anlıyordu o kadının arkasından başka, yanında başka konuşmaktan. Komşu kadın hemen hemen her gün zile basıp beni rahatsız ediyorsunuz diye şikayet etmekteydi. Talop ailesi çok zaman onunla konuşur, kahve ikram eder, çiçek alırlardı. Komşu bayan uzun yıllar hastahanelerde hemşirelik yapmıştı. Yıllar sonra barsaklarından çeşitli defalar ameliyat olmuş ve barsaklarının bir kısmı alınmıştı. Komşu kadın her konuşmada mutlaka sözü hıristiyanlığa geti-rirdi. Diğer dinlerden fazla bilgisi yoktu yalnız. Talop aile-si bu bayanın başka dinler üzerine bilgisinin olmamasını önem-li görmüyorlardı. Önemli olan birbiriyle iyi anlaşmak ve kay-naşmaktı. Bir sabah yine erkenden bayanın uzun uzun zile basıp, “Beni sabaha kadar rahatsız ettiniz.” demesine Talop daha fazla dayanamadı. Bayanı kolundan tuttu. “Evinize inin lütfen. Yoksa sizi aşağı atarım.” dedi. Bayan evine indikten sonra bu yaşlı bayanı azarladıkları için ailece çok üzüldüler. Hemen aşağı inip kendisinden özür dilediler. Birkaç gün sonra zil çaldı. Evet yine komşu kadındı. ”Buyurun,ne istiyorsunuz ?“ “Siz geçenlerde beni çok kötü azarladınız. Bu duruma çok üzüldüm. Bizim Hıristiyanlık dininde insanları incitmek yoktur. Hep sevgi ve barış vardır.” Talop ailesi Müslüman bir aile idi. Fakat tüm dinlerden bilgileri yeterli olduğu için bayanı saygı ile dinlediler. Daha sonra Müslümanlık ta hep sevgi ve barıştan bahseder diye ona anlatılar. Müslümanlığın barış ve sevgiden bahsettiğini anlattıklarında bayanın gözleri biraz büyümüştü. Bu durumun hoşuna gitmediği her halinde belli oluyordu. Olaya hemen müdahale ederek, “Siz neredeyse Müslümanlığı hıristiyanlıkla aynı değere çıkarma çabası içindesiniz. Şayet böyle düşünceniz var ise ondan yanılıyorsunuz. Hıristiyanlıkta yalan söylemek, başkasının hakkını yemek, adaletsiz davranmak kati sürette yoktur.” dedi. Talop, “İslam dini tüm dinlerin, kitapları Kuran ise tüm kitapların sentezi ve en son kitaptır. Gerçek İslam’ın özü sevgi ve barışla doludur. İslam’da tüm dinlere saygı vardır. Gelişi güzel duyumlar ve bazılarının yanlış söyleşi ve uygula-maları İslamla alakası yoktur. Buyurun bir gün bu konuda güzelce bir muhabbet edelim.” diye önerdi. ”Yok, bu konuda fazla konuşamam. Aynı zamanda ben gençli-ğimde hemşire iken çok ayakta durdum. Hayatta en çok sıkıl-dığım ve bunaldığım şey ayakta durmaktır, şimdi ayakta ko-nuşamam.” dedi. “Öyle ise bir gün oturarak konuşalım.” “Buna da hayır.” Bay Talop, “Öyle ise size bu konuda bir mektup yazarım. “dediğinde kadın evine girmişti. Talop akşam defter ve kalemi eline alıp komşu bayana şu mektubu yazdı. Sevgili Komşum, Tüm dinler birlikte yaşamayı iyi bilmelidir. Birlikte birbirini hor görmeden yaşamaya alıştıkça, hiçbir dinin diğerine zarar vermeyeceğini anladıkça sevgiler yeşerecektir.O sevgi sosyal hayata yansıyacaktır. Sosyal hayata yansıyan sevgi, insani bir sürü kötü düşüncelerden arındırıp bizleri yaratan Allah’a yakınlaştıracaktır. İslam’da kul hakkı yemek, yalan söylemek, başkasının namusuna hor bakmak, haram yemek, hırsızlık yapmak, başkasına haksızlık yapmak, iftira etmek kati süratte yoktur. Bir insanın bir başkasına yukarda adlandırılan herhangi bir haksızlığı yapması durumunda öldüklerinde yargılanacaklardır. Bu haksızlık yapan kişi öldüğünden, haksızlık ettiği kişi ölüp gelene kadar yüzleşip mahkeme olmak için ayakta bekleyecektir. Şayet haklı kişi erken ölmüş ise, haksız öldüğünde bir asır ayakta bekletildikten sonra mahkeme olacaklardır. Burada

12


İSMAİL POLAT

ÖBÜR DÜNYAYA MEKTUP

ÖYKÜ ODASI

şahitlere gerekte yoktur. Çünkü günlük yaşamda ne kadar sevap,ne kadar günah ve yukarıda saydığım ne kadar olumsuzluk yapmış isen insanların omuzlarında bulunan iki melek not edeceklerdir. Sağ omuzdaki melek iyilikleri, sol omuzdaki melek ise olumsuzlukları not etmiş olacaktır. Bu melekler kim için olursa olsun doğruyu yazmak zorundalar. Aksi taktirde onlarda bizi yaratan tanrı tarafından yargılanırlar. Sen bize çok haksızlık yaptığın için al bu mektubu öldüğünde birlikte götür öbür dünyaya. Ver onu mahkemenin kapısına ve biz gelene kadar mahkeme olmak için ayakta bekle. Mektubu alıp okuyan komşu bayan Talop ailesinin ziline yine bastı. Bay Talop kapıyı açtı. “Siz daha gençsiniz. Geç ölür gelirsiniz. Siz ölüp mahkeme olmak için gelene kadar ben nasıl ayakta bekleyeceğim.” “Benim sorunum değildir. Ben senden önce ölsem de, sen öldükten sonra ancak bir asır ayakta bekleyecek ve ondan sonra benimle mahkemeye çıkacaksın.” Komşu bayan, “Ama ben ayakta hiç duramam. Hayatta en çok sıkıldığım ve korktuğum iş ayakta durmaktır.” “Öyle ise bize haksızlık etme. Biz senden davacı olacağız. Hem de bu dünyada değil, öldükten sonra davacı olacağız. Çünkü bu dünyada seninle mahkeme olsak ta hakimlerin sana taraf karar vereceklerini tahmin ediyoruz.” Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra bir fırtına sırasında Talop’un evini su bastı. Bir çözüm için günlerce mal sahibine telefon ettiler. Mal sahibi işi yavaştan alıyordu. Eğer bu durum bir Hollandalıya yapılmış olsaydı yer yerinden oynardı. Basını, yayını hep devreye girer günlerce kendilerine hem iş bulmuş olurlardı, hem de o kişinin sorununun çözümünde yar-dımcı olurlardı. Talop her gün telefon ediyor fakat mal sahibi evi tamir ettirmiyordu. Her gece ve günde çatıda damlayan suyun altına kovalar koyup su eve fazla zarar vermesin diye önlem alıyor-lardı. Fakat mal sahibi gelip çatıdaki kiremitleri değiş-tirmiyorum dedi. Talop kumşuları Hollandalı bayanın belediye de görevli olduğunu biliyordu. Önce ona durumu izah etmeyi istemedi. Eşitlik ise benim telefon etmemi de ciddiye alsınlar diye düşünüyordu. Baktılar ki kendi telefon etmelerinin fazla etkisi olmayacak, belediyedeki görevliye durumu izah ettiler. Bu bayan ev sahibinin telefonunu çevirip konuyu anlattı. Aynı günü mal sahibi gelip çatıdaki kiremitleri değiştirip suyun akmasını önledi. Mal sahibi ve sigorta evde zarar ve ziyanı ölçmeye yanaşmadılar. Talop konuyu birkaç sefer bölge belediyesinin devlet denetleme konut bürosuna telefon ederek onların gelip evdeki zararı rapor etmelerini istedi. Aynı zamanda günlerce eve akan suyun evde bıraktığı zarar ve rutubet bir an önce önlenmeliydi. Talop ailesi bunu tespit ettirmeden çürüyen, kokan eşyaları dışarı atamazlardı. Böyle yapmış olsalardı sigorta şirketine böyle bir zararın olduğunu ispat edemezler-di. Telefon etmiş oldukları devlet denetleme konut bürosundaki adam gelmedi. Yine belediye de görevli komşu bayan vasıtasıyla telefon ettirdiklerinde bir memur geldi ve Evi su basmıştır, duvarlarda rutubet oluşmuştur ve mobilyalar zarar görmüştür şeklinde bir rapor tuttu. Talop ailesi kira zammı komisyonunun kararını protesto ettiler. Kira zammı komisyonu gelip bu olayı görmesine rağmen evde fazla bir zararın olmadığına hükmetmişlerdi. İçleri acıyordu bu yapılan haksızlığa karşı. O adalet perisi nerede ise gidip onu bulup, yahu adalet gel şu bizim sorununuzu adil bir biçimde çöz diyeceklerdi. Sonra bu kararı protesto ettiler ve mahkemelik oldular. Talop devlet denetleme konut bürosundaki adamın verdiği raporu delil olarak göstermekteydi. Mal sahibi devlet denetleme konut bürosundaki şahsa nasıl rapor verdiklerini sorduğunda, o memur verdiği raporun içeriğini ev sahibinin yararına biraz daha yumuşattı ve verdiği raporun sigorta için olduğunu, mahkemede delil olarak kullanamayacağını belirtti. Mahkemeyse bu kadar açık seçik belgeye bakmadan Talop ailesi-nin aleyhinde karar verdi. Mahkeme en azında devlet denetleme bürosundaki şahsın iki yüzlülük yaparak verdiği rapora bakıp, demek bu evde zarar vardı. Evet zarar vardı da siz bu raporu verdiniz. Sigorta için verdiğiniz rapor bizim için nasıl geçerli olmayabilir diye sorabilirlerdi. Bir devletin görevlisi yerlisini korur, yabancıya ayrımcılık yaparsa, Hakim de bunu görmezse biz adaleti nerede bulacağız? Adalet kaç numarada kalıyor acaba? Bir ay sonra tekrar zil çaldı. Evet, yine komşu bayan idi. Bay Talop, “Buyurun.” dedi. Komşu bayan, “Beni öbür dünyaya şikayet etmiş olduğunuz mektuptan vaz geçer misiniz?” Talop, “Vaz geçerim. Fakat not eden meleklerin notlarına karışma imkanım yoktur.” dedi. “Peki ne olacak yani?” “Öldüğünüzde bana haksızlık yaptığınız için ben gelene kadar ayakta bekleyeceksiniz. Bundan böyle bize hor bakmazsan, kötülük düşünmezsen, hakkımızda yalan söylemezsen ve daha iyi davranırsan melekler en çok güzelliklerinizi not edeceklerdir. Biz de sana bir mektup yazarız davamızdan vaz geçtik diye. Ümit ederiz ki affedilmiş olursun.” “Peki geçenlerde devlet denetleme konut bürosundaki adamın verdiği raporun mahkemede kullanılmaması için yazı yazan memur ile haksız karar veren hakimi de şikayet ettiniz mi?” “Onları da şikayet ettim. Hem de yaptıkları haksızlıklardan dolayı günün birinde vicdanlarının sızlaması için yazdım.” Bir daha da komşu kadın zile basıp beni rahatsız ediyorsunuz demedi. Mahkemenin ve ev sahibininse bu tür mektuplara aldır-dıkları falan yoktu.

13


Atilla Ipek

ON PARMAĞINDA ON MARİFET: FEHMİ ÖZGÖK

HOLLANDA’NIN YAZARLARI

Hollanda’ya yeni geldiğimde küçük kasabalarda karşılaştığım Türkleri görünce şaşırırdım. Çünkü Türklerin Hollanda’ya geldiklerinde endüstrileşmenin, yani fabrikaların yoğun olduğu büyük şehirler (Randstad) çevresinde yoğunlaştığını sanıyordum. Ancak Bu seferki konuğumuz Fehmi Özgök benim bu önyargımın kırılması için en sağlam kanıt herhalde. Zira Fehmi Özgök ve ailesi Hollandadanın en kuzeyinde birkaçbin nüfuslu Muntendam’a yerleşmiş ve yıllarca oradaki iki Türk aileden biriymiş.

Bu yazıdaki misafirimizin ismini verdik bile: Fehmi Özgök. Kendisini kitaplarından ve biraz internet araştırmalarımdan tanımama rağmen şahsen tanımıyordum. Ona nasıl ulaşacağımı düşünürken Hürrem Efe’yi aramak geldi aklıma. (serimizin ilk yazarı) Hürrem Efe bana tam üç telefon numarası verdi. Demek ki ikisi de birbirine uzak (300 km) şehirlerde oturmalarına rağmen görüşüyorlardı. Telefon numaralarının yanı sıra bana Fehmi Özgök hakkında birkaç kısa bilgi ve tanıdığı diğer kuşaktaşı yazar isim ve numaralarını verdi Hürrem Efe. Aynı gün Fehmi Özgök’e ulaşmaya çalıştım ama Türkiye’de olduğunu ve birkaç hafta sonra döneceğini öğrendim. Böylece uzun araştırma ve çabalardan sonra Fehmi Özgök’le nihayet iletişime geçebildik. Tanımadığınız biriyle ropörtaj yapmak oldukça zordur. Önceden nasıl bir insanla karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. Hazırladığınız soruların ne kadarının cevap bulacağını, hangilerinin hassas olabileceğini, sohbetin nasıl geçeceğini önceden tahmin etmek imkansız. Bu yüzden hep bir heyecan ve korku var. Ancak bundan önceki ilk iki yazar gibi Fehmi Özgök’le de kısa bir tanışma faslından sonra çok içten, heyecanlı, daldan dala bir sohbetle zaman akıp gitti. Meğer Fehmi Özgök’ün Google’ın daha bilmediği ne yönleri varmış! En iyisi Hollanda macerasının başından başlamak: Fehmi Özgök 1969’da Hollanda’ya gelmiş ve her geçici işçi gibi bir fabrikada çalışmaya başlamış. Ama okumaya meraklı, kendini sürekli geliştiren Fehmi Özgök 1975’te üçbin kilometre uzaktan Ankara’da yayın yapan ‘Ilgaz’ dergisine edebiyat ve felsefe yazıları yazmaya başlamış. (Bu dergi de benzerleri gibi 12 eylül’den sonra kapanmış). 1976 yılından itibaren Ilgaz dergisindeki yazıları yanı sıra, on yıl boyunca Amsterdam’da önceleri haftalık çıkan daha sonra iki haftalığa dönen ‘İlke’ dergisine yazmış. Bu yıllarda bir yandan da fabrikada çalışmaya devam eden Fehmi Özgök hala çok iyi dostumdur dediği (dost kelimesinin altını çiziyor) Groningen Üniversitesinde ders veren bir psikolog-pedagogla tanışmış. Dünya vatandaşlığı paydasında birleşen bu iki dostun politika, sanat, felsefe, edebiyat sohbetlerinden birinde bu ‘dost’ Fehmi Özgök’e ‘Senin fabrikada işin yok, senin bize ders vermen’ lazım demiş ve böylece Fehmi Özgök tereddütlerine rağmen kendini üniversitede transkültürel pedagoji dersleri verir bulmuş. Üniversitede 1983 -1990 yılları arasında 7 yıl ders vermiş ve kendisine ayrılırken doçentlik belgesi vermişler. O arada 1987’de ‘Ach Groningen, Groningen...’ isimli şiir/öykü kitabı çıkmış. Annesine adadığı kitabı ‘Sevgili Annem’(Mijn lieve Moeder) ve ‘Ach Groningen, Groningen...’ isimli şiirleriyle başlıyor. Fehmi Özgök kitabı Türkçe yazmış ve kitap Hollandacaya çevrilerek yayınlanmış. Kitapta genelde uyum ve kaynaşmayı içeren 6 öykü ve 24 şiir bulunuyor. 1989 yılında Fehmi Özgök’ün ikinci kitabı ‘Tijd van de paarse seringen’ (Mor Leylak Zamanı) çıkmış. Bu kitapta da yine şiir ve öykü iç içe: 8 öyküye 6 şiir eşlik ediyor. Aynı yıl Nilgün Robinson-Küçükyalçın öncülüğünde kurulan Alfa kolejine bağlı işsiz Türk gençlerini iş hayatına kazandırmak için kurulmuş Orient Express isimli vakıf okulunda ders vermeye başlayan Fehmi Özgök bu süre zarfında üçyüz rehber yetiştirmiş; oniki de (Ankara’dan) kokartlı öğrenci rehberi. Bu okulda Fehmi Özgök Tarih - Kültür dersleri vermiş, ama bunu yaparken Türkiye’den ezbere dayalı kitaplardan getirtmemiş, ders kitaplarını kendisi yazmış: üç ciltten oluşan ‘Tarih – Kültür Dersleri’ kitabı. Bu kitapta binlerce yıllık Anadolu tarihi iki yıllık bir zaman içinde, ezberletmeden öğretiliyor. 1994 yılında Osmanlı Arşivinde araştırma yaparken oradaki müdüre kitaplarını gösterince müdür şaşırmış ve Fehmi Özgök’ü tebrik etmiş. ‘Biz’ demiş ‘çocukların beynini yiyoruz’. 1995’te Fehmi Özgök’ün üçüncü kitabı Güldikeni Yayıncılık’tan Türkçe yayınlanmış: ‘Paşa Olacak Benim Oğlum’. Bu kitap otoriteler tarafından çok beğenilmiş. Cumhuriyet Kitap o zaman bu kitaba bir tam sayfa ayırmış. Mehmet Başaran, Fehmi Özgök için ‘Maksim Gorki’ benzetmesinde bulunmuş. Yine Selim İleri bu kitap için ‘İstanbul için naif bir başyapıt’ demiş. Hemen bir yıl sonra 1996’da ‘Paşa Olacak Benim Oğlum’a tezat Evrim Sanat Yayınlarından ‘Sen Adam Olmazsın’ çıkmış. Fehmi Özgök 1994’te ders vermeyi bırakmış ama hala ders vermeyi özlediğini söylüyor. Onun Groningen Üniversitesinde ders vermesine vesile olmuş dostu ona ‘Öğretmen olunmaz; öğretmen doğulur’ demiş. Doğru söylemiş, zira Fehmi Özgök sürekli kendini geliştiren ve bildiklerini sürekli diğer insanlara

14


Atilla Ipek

ON PARMAĞINDA ON MARİFET: FEHMİ ÖZGÖK

HOLLANDA’NIN YAZARLARI

aktarmaya çalışan bir entellektüel, yazar, şair ve öğretmen. Ama bu kadarla bitmedi. Fehmi Özgök aynı zamanda senaryo ve Tiyatro oyunları da yazmış. ‘Lale Devri’ isimli tiyatro oyunu Veendam Schouwburg’de Hollandaca alt yazıyla sahneye konmuş. Hollanda’nın resmi kanalı NOS’ten 1974-1992 yılları arasında gösterilen göçmenlerin hayatlarını anlatan ‘Paspoort’ isimli programa ‘Zehra ile Anja‘ isimli bir de televizyon filmi senaryosu yazmış Fehmi Özgök. Telif hakkı bile ödenen bu senaryo NOS’teki yapımcı-senarist arası kıskançlık ve çekişmeleri sonucu maalesef rafta kalmış. Bizim yazar, şair, öğretmen, tiyatro yazarı, senarist Fehmi Özgök kısa bir dönem de Cumhuriyet için gazetecilik yapmış. Böyle çok yönlü bir entellektüelin ilk geldikleri yıllarda bilinen genel zorlukların yanısıra başka ne gibi problemlerle karşılaştığını sordum: ‘Her iki toplumda da yer bulmak zordu’ diyor o günler için. ‘Hem Türk toplumunda hem de Hollandalılar içinde aynı frekansları paylaştığımız insan sayısı pek azdı. Türkler çoğunlukla büyük şehirlerdeydi ben de 2500 nüfuslu Muntendam’da. Tanıdığımız birkaç arkadaşla da iletişim zordu. Müthiş bir yanlızlık çekiyordum. Hollandalılar da bize karşı önyargılıydı. Fabrikada çalışan kültürsüz bir işçi bile kendini bizden akıllı bilirdi. Bir gün Sinterklaas bayramında, Sinterklaas ve zwarte Piet kılığında dolaşanlar (Sint Nikolaas veya Aziz Nikolas ve çırakları=Noel babanın Hollanda’daki versiyonu, çocuklara aralık ayında İspanya’dan geldiği anlatılır) benim yanımdan geçerken ona nereden geldiğini sordum, bana ‘İspanya’ dedi. ‘Hayır’ dedim ‘sen Türkiye’den geliyorsun’. Evet, hayır derken işçilerden biri bir ansiklopedi buldu getirdi. Hep beraber Sint Nikolaas’ın Demre’den (Myra) geldiğini okudular ve şaşırıp kaldılar. Daha ileri gidip Türkiye’nin ilk hristiyan devleti olduğunu söyledim, tartışma hepten alevlendi. O günden sonra adımı profesör koydular. Benzeri bir Sinterklaas olayını da oğlumun okulunda yaşadık. 1990 yılında İlke dergisini çıkaranlardan Rahman Domaniç ‘birleşelim’ diye Hollandalı Türk yazarları bir konferansa davet etti. 70 kişi yazarım diye ortaya çıktı (ekliyor: hamamda herkesin sesi güzeldir), Aralarında Papatya Nalbantoğlu, Hürrem Efe, Sadık Yemni gibi değerli insanların da bulunduğu 90 kadar kişi bir araya geldik. Sonuçta iyi bir insiyatifdi ama yine bazıları çıkıp ‘ben Hemingway’im, sizin aranızda işim yok’ diye gelmedi (ismi bende saklı). Bol bol demagoji ve politika yapıldı. Solculuk bir klikti, halktan kopukluk vardı. Asıl komünist bana diyorlardı ama ben kalkıp cumayla ilgili yazılar yazınca bozuluyorlardı, güttükleri sol kültür dogmatikti. Sonuçta bu iyi niyetli insiyatif maalesef pek amacına ulaşamadı.’ Son olarak: Şu anda neler var, neler okuyorsunuz, yazıyor musunuz? Edebiyattan kopmadım ama romandan ziyade tarih ve kültür kitapları okuyorum. Yazmaya gelince, evet yazıyorum, hatta eskiden Türkiye’ye gittiğim zamanlar pek yazmazdım. Belki notlar alırdım. Ama en son gidişimde bol bol yazdım. Şu anda geçmiş kırk yılın anı-romanını yazıyorum. Türkiye’den kitabı bekleyenler var, ama bitmedi. İki yıl önce İlhan Selçuk’a bahsetmiştim, ‘okumak isterim’ dedi. Ancak hala üzerinde çalışıyorum.

Fehmi Özgök bu romanının adını bana ‘off the record’ fısıldadı, çok orjinal bir isim. Eminim kitabın kendisi de çok iyi olacak. Sabırsızlıkla bekliyoruz... http://atilla.ipek.nl

15


EZGİ GÜRÇAY

ŞİİR ODASI

ŞEHRİ İKİYE

Şehri İkiye

Sen vesikalık resmimi gazetelere vermişsin Solmuş değildir henüz teslim edebilirsin Bir an durmadı ki göğsünün üst cepkeninde Bırak kalsın sarı soluk sayfalar içersinde, kayıp aranıyor köşesinde…

Gök mü uçsuz bucaksızdır, deniz mi ufukta uzayan.

Yağmur serpiştiriyor, bir baskın ucundayım, İstanbul yüzüme tükürüyor Bütün söylenmemiş sırları tekrar geriye damıtarak Kollarım kasılıyor, ayaklarım çekiliyor mu desem Çınar ağaçlarında boy boy adamlar asılıyor Üçüncü sayfada dram diye anılarak Adam mı becerecektir yoksa kadın mı, dur, gitme diyebilmeyi.

Ama bütün kelimeleri anahtarlığından söker gibi Tekerleyerek bırakıveriyorsun masanın üstüne “Git beni bekliyor su perisi” Ne olmuşsun bilmiyorum, bu dönen iki kol arasına sıkışmış bayrak değil ki Bu gömleğin beyaz, kaptırmışsın dişliler arasına Herşey ayan, gözlerin gökyüzüne kilitli İstanbul’a kasım düşüyor şubat’ın ortasında Gecenin yüzüne vuruyor kızılı seni tanıdığım ikindi vaktinin Şehri ikiye Marmara değil çatık kaşların bölüyor Ve köprüler değil, rüyalarım birbirine bağlıyor

Üstüme bir kasım örtüyorum, perçemin değiyor gözlerime Üstüme bir şehir bırakıyorum çırılçıplak, Yeditepe’ye inat Güneş ilişmiyor, yüzümü ellerin örtüyor gölgedeyim Bir tepenin üstünden seni arıyor gibiyim, sanki ortasındasın, milyonların içinde Sanki her tepeden çukuru akanda sen varsın Hani iyiliği tuttu bu şehrin gözlerime seni bulduracak Oysa gece vaktidir, güne çok uzaktayız Oysa gölgen çekildi, sanki toprağa sindi Yüzümü dönsem her yönden esen meltem sensin Cereyanında kalansa ben iki şehrin Sana sarı saçlı, sarı pudralı bir güneş, gökçe Ben yarımca mırıldandığın, köpük benizli ezgi Sen bu melodiye apansız es koymuş nazım, dizgi İçimde bir yerde dolanmakta siluetin.

16


KEMAL ERGEZEN

ŞİİR ODASI

ŞİİRLER

ODAMDA SOBAM O dam da so bam

ma sam da adam

sobam parlar adam ağlar adam ağlar sobam parlar so pam e limde bon cuk di limde

SAYISIZ YILDIZ kanaletlerin acı suyunu çalımlıyor gecenin esintisi yamru yumru bir evde hırkasıyla bir balerin pat dışarı çıkıyor pat içeri giriyor

mi lim mi lim göz yaşı silim silim silin mekte

17


ALİ ŞERİK

ŞİİR ODASI

KORKU

Hangi yola sapsan dudakta izmarit karşısına dikilir aşk putu oyma kabartmalarda Ezilen heykellerin hesabını sormakta tarih hocası Bendeki dehşet terazisinin iki tarafında sokaklara dökülen açık seçik aşk filmleri Birde define arayıcısı yok ediyor toprakta sesini saklayan tarihi Ne kadar da ezip ufalasan öfkeni yazgının süzgecinden geçmez ellerin Ne kadar fazla kalsan evi çevreleyen sokakta o denli çok siner bireyselliğin ezan sesi tenine Yemişlerini serp diyor tarihin kaldırımına felsefe hocası hatalarına pismanlık katmak istiyor ekonomi dersi Yanılgılarımın sayesinde yürüyorum bu şiirin ortasında Zamanı geldiğinde yaşlılık ses çıkarmadan dağılacak kentin son sokaklarında Ve tarih hep peşinde olacak

a.serik@casema.nl

18


HANDAN KALSIN

ŞİİR ODASI

NÜMİSMAT

Bir titrek mum ışığı Damarlı elleri titremekte Eski bir tarih aşığı Az önce bulduğu sikkeleri incelemekte Krezus'un enfes fikri Parmaklarının arasında çok eski Zenginliğin ötesi bir zenginlik Mutluluğa sahipmiydi acaba Ve Karun Kiros'un ateşine bakarken Filiozof Solon'un adını tekrarlıyordu Her şeyin sonuna bakmalı demişti sevgili Solon Tüm krallar dinlemeliydi onu Kiros ki Pers hükümdarı Söndürerek ateşi İyi bir ders de alarak affetti Karun'u Nitekim kendisi de bir kraldı eni konu Nümismat okşarcasına dokundu sikkelere Geçmişi okurcasına hissetti iliğine dek Ve bulduğu gibi bırakmayı uygun bularak Toprağın derinliklerine elleriyle gömdü ibretli tarihi

19


NAMIK ATALAY

ISSIZ ADAYA SEYAHAT

yanıma aldığım üç şeyden biriydi umut ıssız adaya giderken kime sorsan götürmezdi hayallerime tercih ettiğim hayallerimi bırakıp yanıma aldığım

yanıma aldığım üç şeyden bir diğeriydi sabır ıssız adaya giderken kime sorsan götürmezdi telaşlarıma tercih ettiğim telaşlarımı bırakıp yanıma aldığım

yanıma aldığm üç şeyden sonuncusuydu tevazu ıssız adaya giderken kime sorsan götürmezdi hırsıma tercih ettiğim hırslarımı bırakıp yanıma aldığım ve ıssız adaya giderken ben mutluluğu umut edip yola çıktım beynimde sabır yüreğimde tevazu

20

ŞİİR ODASI


AYBALA YENTÜRK NEJAT YENTÜRK

EAU DE COLOGNE YA DA KOLONYA

Sizin şişeniz, benim en yakın dostumdur… Faust-Goethe

ÇEYİZ ODASI

Tüm zamanların en yaygın kullanılan tuvalet malzemesi olan Eau de Cologne, yani kolonya, ilk geliştirildiği yıllarda günümüzden farklı olarak kozmetik değil, tıbbi amaçla kullanılıyordu. O günlerdeki formülüyle biberiye, portakal çiçeği, bergamot ve limondan oluşan ve ferahlatıcı özelliği yüzünden rağbet gören karışım, sindirim sistemi rahatsızlıklarında şeker üzerine damlatılarak alınıyor ya da şaraba karıştırılarak içiliyor, antiseptik özelliğinden ötürü ağız çalkalamada, yara temizliğinde kullanılıyor, kas ve eklem ağrıları için friksiyon solüsyonu oluyordu, ayrıca banyo suyuna karıştırılıyordu. Tuvalet malzemesi olarak benimsenmesi yıllar sonra olmuştur. Uzunca bir süre tedavi edici özelliğinden yararlanılan bu sıvı, tuvalet amacıyla kullanılmaya başlandıktan sonra bir devrim yüzyılı olan 18. yüzyılda başlı başına bir çığır açar. Sınıf savaşımının en keskin biçimde yaşandığı yıllarda yükselen burjuvazi karşısında, ağır ve pahalı parfümlerle özdeşleşen aristokrasi yenik düşünce, ağır kokuların da itibarı azalır. Eau de Cologne gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin ve saflığın simgesi haline gelir ve burjuvazinin gözdesi olur. Bilindiği üzere, ‘Cologne’ sözcüğü, Köln kentinin fransızlar tarafından söylenen şeklidir. Almanların ‘Kölnisch wasser’ adını verdikleri bu müstahzarı, biz, fransızca söylenişiyle anmaktayız Kim tarafından icat edildiği hususunda yıllar sonra bile görüş birliğine varılamamış olmasına rağmen Eau de Cologne’un bulunuşuna ilişkin Aybala Yentürk – Nejat Yentürk koleksiyonu bellibaşlı iki teori vardır.Teorilerden birincisi, Floransa’daki Santa Maria manastırı rahibelerinin 14. Yüzyıldan beri üretmekte olduğu ‘aqua reginae’ ye dayanıyor. 17.yüzyılda Giovanni Paolo Feminis, bir gezgin olarak bulunduğu Floransa’da bu karışım ile yakından ilgilenir, kendini Köln’de bir eczacı olarak tanıtarak, baş rahibeyi formülü açıklamaya ikna eder. Köln’e döndüğünde vakit kaybetmeden üretime başlar. İsmini değiştirerek önce ‘Eau Admirable’, daha sonra da ‘Eau de Cologne’ olarak pazarlar. Yardımcıya ihtiyaç duyan Feminis, İtalya’dan yeğeni Gian Maria Farina’yı yanına çağırır.Genç Farina, 1709 tarihinde işletmenin başına geçer, ölüm tarihi olan 1766’ya dek amcasından öğrendiği mesleği devam ettirir.Fakat bu, hikayenin sonu değildir...Eau de Cologne o denli tutulmuştur ki mucidi olduğunu iddia eden başka Farina’lar ortaya çıkmaya başlar.1860’larda Köln’de aynı isimde kırka yakın dükkan bulunmaktadır. Farina’lardan birisi olan, Jean Marie Farina ( hiç kimse isminin gerçek mi yoksa takma mı olduğunu bilmiyor ) 1806 yılında Köln dışında, Paris’te parfümeri imalatına girişir. Napolyon, en iyi müşterileri arasındadır. Oldukça fazla miktarda ‘Eau Admirable’ tüketen Napolyon’un, sadece içmekle kalmayıp, her sabah başına ve omuzlarına bir şişe döktürdüğü söylenir… İkinci teori ise 1792’ye dayanıyor. Bu hikayeye göre koku tarihinin akışını değiştirecek olan şey, bir düğün hediyesidir.1792’de Köln’lü bir bankerin oğlu olan Wilhelm Muelhens’in düğününde misafirlerden bir rahip, genç çifte eski bir el yazma kitabı hediye eder. Kitapta tıbbi özellikleri olan ‘Aqua Mirabilis’ adında bir sudan söz edilmektedir ve tarifi verilmektedir.Rahipler, bu suyu tedavi edici olarak kullanmaktadırlar, fakat Muelhens bu suyun daha fazla potansiyele sahip olduğunu farkeder ve üretmek için evinde bir imalathane kurar. Daha sonra Napolyon, Köln’ü işgali sırasında askerlerine, şehirdeki tüm evleri numaralandırmalarını emreder.Muelhens’in evinin kapısına ise 4711 yazılır. Sonraki yıllarda Muelhens’in ürettiği kokuların adı işte bu numara olacaktır. Aqua Mirabilis’in tedavi edici olduğuna inanan Napolyon, 4711’in gizli formülünün açıklanmasını emretmesine karşın başarılı olamaz.Üreticileri formülü açıklamaktansa, bunun tıbbi bir terkip olmayıp bir tuvalet suyu olduğunu savunurlar. 19. Yüzyılın başlarında 4711 bir tuvalet suyu olarak yeniden doğar. Üreticileri, 4711’in formülünü iki yüzyıl boyunca saklamayı başarırlar.Atmışların ortalarına kadar Muelhens’in torunları tarafından kilitli bir mahzende hazırlanır.Formül öylesine gizli tutuluyordu ki, sadece aile üyeleri mahzene inebiliyorlardı.

21


AYBALA YENTÜRK NEJAT YENTÜRK

EAU DE COLOGNE YA DA KOLONYA

ÇEYİZ ODASI

Kolonya’nın Osmanlı topraklarındaki serüveni… Alkollü ıtriyatın Osmanlı topraklarına girişinin II.Abdülhamid döneminin ilk yıllarına rastladığı bilinmektedir. O dönemde ithal edilen ürünler arasında Farina’nın Eau de Cologne’u da bulunmaktaydı. Ancak yerli eau de cologne acaba ne zaman üretilmişti? Bu soru bizi Osmanlı topraklarında ilk ıtriyat fabrikasını kuran Ahmet Faruki’ye götürmektedir. Faruki, birçok müstahzar gibi kolonyayı da ülkemizde ilk olarak üreten kişidir. Kuruluş tarihi 1882 olan Faruki firmasının ürünleri arasında ‘yerli kolonya’ da bulunmaktaydı. Ahmet Faruki o dönemlerde halk tarafından Odikolon olarak adlandırılan eau de cologne’a kolonya suyu adını vermiştir. Müstahzarın önceleri Faruki Kolonya Suyu olan ismi sonradan kısaca Faruki Kolonyası olmuştur…Faruki, bu müstahzarın isim babasıdır, o günden bu yana kolonya sözcüğü benimsenip yaygınlaşmıştır. Ahmet Faruki ile başlayan yerli kolonyanın üretim serüvenine geçmeden önce, yine 1882 yılında meydana gelmiş ilginç bir olayı anmak gerekir. Abdülhamit döneminde, Eau de Cologne fabrikatörü Jean Marie Farina, “Fahri Saray-ı Hümayun Kolonyacısı” ünvanını almak üzere başvurur. Fabrikası’nın Avrupa’nın çok eski ve meşhur bir fabrikası olduğunu, bu yüzden bu ünvana kabulünün uygun olacağını bildirir. İsteği, 3 Mayıs 1882 tarihinde padişaha arz edilir. Bu Farina, 1709’da Köln’de fabrikayı kurmuş olan Jean Marie Farina’nın torunudur.

Kolay imal edilebilen ve maliyetinin düşüklüğü yüzünden satış şansı yakalayan kolonyanın tüketiminin ülkemiz topraklarında hızla yaygınlaştığını görüyoruz. Çünkü kültürümüzde yaygın olarak benimsenmiş bir alışkanlık vardı: Eve gelen konukların hatırlarını, sağlıklarını sorduktan sonra ferahlatıcı ve hoş kokulu olduğu için gülsuyu sunulurdu…Konuk ağırlama ritüelinin ilk adımı daima bu ikramdır…Ev sahibesi veya evin genç kızı tarafından yerine getirilen çok önemli bu ayrıntı, tüm ülkede konuk ağırlamanın değişmez bir kaidesi haline gelmiştir. Bu o denli yerleşik bir alışkanlıktır ki, yüz - yüz elli yıl önce devlet dairelerinde bile gülsuyu kullanımı adettendi. Ferahlatıcılık konusunda, gül suyu ile yaptığı yarışı kolayca kazanan kolonya, toplum hayatımızda baş köşeye oturmasını başarabilmiştir. Bu alışkanlık, hızla değişen toplumumuzda hâlâ yerini koruyabilmektedir.Öyle ki, şehirlerarası otobüslerde yolcular ‘konuk’ olarak görüldüğünden firma tarafından kolonya ikram edilmektedir… Kolonya ikramı iyi ev sahibi olmanın bir işareti olduğu gibi aynı zamanda hasta ziyaretlerine akla ilk gelen hediye, turistik bir yöreden eşe dosta alınacak en gözde hatıralıktır… * * * Ahmet Faruki’yi, hızla diğer yerli üreticiler takip eder: Ethem Pertev, Hasan Hassan, Hasan Şevki, Süleyman Ferit, Evliyazade Nureddin, Ekrem Yalçın, Kemal Kamil gibi üreticiler birbirinden değişik kolonyalar üretirler. Hatta bunlardan bazıları efsane haline bile gelir. Süleyman Ferit Bey tarafından üretilen Altın Damlası Kolonyası buna en güzel örnektir. Bugün hala İzmir denildiğinde ilk akla gelen şeylerden biri olan Altın Damlası, zamanında İzmir’den dönüşte götürülecek en makbul hediye idi… Zaman içinde ülkemizde üretilen kolonyalar inanılmaz ölçüde çeşitlenmiştir. Ancak bunlar değişik esansların alkol ile seyreltilmiş halleridir ve yine kolonya olarak Aybala Yentürk – anılmaktadırlar. Nejat Yentürk koleksiyonu Kolonya, topraklarımızda, belki anavatanında olduğundan çok daha zengin ve renkli bir hayat sürmüş, yıllar içerisinde çeşitlenerek bugünlere ulaşmıştır. Neredeyse hemen her bölgenin kendine has bir kolonyası olmuştur. İzmir’in Altın Damlası, Gizli Çiçek’i ve İzmir Geceleri, Rize’nin Çay Kolonyası, Antalya’nın Turunç Çiçeği Kolonyası, Düzce’nin Ceviz Yaprağı Kolonyası ve Tütün Kolonyası, Amasya’nın Elma kolonyası, Isparta’nın Gül Kolonyası, Trabzon’un Hamsi ve Fındık Kolonyaları, Edremit ve Ayvalık’ın Zeytin Çiçeği Kolonyası, Sındırgı’nın Çam Kolonyası, Balıkesir’in Beyaz Zambak’ı ve daha niceleri Türk insanının beğenisine hitap etmiş, bayramlarını kutlamış, yolculara eşlik etmiş, hastalara şifa dilemiştir… Bu kolonyalardan en yaygın kullanılanı şüphesiz Limon Kolonyası’dır ve bugün genel anlamıyla kolonya geleneği artık Limon Kolonyası ile sürdürülmektedir. Diğer kolonya çeşitleri birkaç yerel üretici tarafından üretilmeye devam etse de, ekseriyetle orta yaştaki kuşağın beğenilerine hitap etmekte, gençler tarafından ‘ağır’ olarak nitelendirilmektedir.

Aybala Yentürk – Nejat Yentürk koleksiyonu

Wikipedia.org

22


AYBALA YENTÜRK NEJAT YENTÜRK

EAU DE COLOGNE YA DA KOLONYA

KAYNAKÇA:

1) Doç. Dr. Nuran Yıldırım, II.Abdülhamit Döneminde Fahri Eczacıbaşılık, Toplumsal Tarih, İstanbul, Nisan 1995 2) Pavia, Fabienne, The World of Perfume, 1996 3) Men Fashion Scent, Drom International, 1985 4) Roudniska, Edmond, Le Parfum, Press Universitaire de France, 1996 5) Ahmet Rasim, Fuhş-i Atik, Arba, 1987 6) Refik Halit Karay, Üç Nesil Üç Hayat

Aybala Yentürk – Nejat Yentürk koleksiyonu

23

ÇEYİZ ODASI


İSMAİL YİĞİT

BEYNELMİLEL BİR TEMENNİ: “CUNTALAR OLMASIN”

SİNEODA

Baharı karşılama, çocuklar ve kuşlar… [Not: Bu yazıda filme dair, izlemeyenlerin okuduklarında filmden alacakları keyfi hayli azaltacak türden açık bilgi verilmesinden dolayı, filmi izlemeye niyetli kişilerin bu yazıyı filmi izledikten sonra okuması önerilir. ]

Beynelmilel, 12 Eylül askeri döneminin Güneydoğu’da bir taşra kasabasındaki sosyal yaşam üzerindeki etkilerini ve yansımalarını konu alan bir film. Yönetmenliğini, kendisi de 12 Eylül mağdurlarından olan Sırrı Süreyya Önder’in yaptığı, başrolünde son dönemin en nitelikli genç oyuncularından Özgü Namal’ın yer aldığı Beynelmilel, insana dair en doğal ve ‘beynelmilel’ unsurlar olan hüznün, aşkın ve mizahın olağandışı bir politik atmosferde nasıl yaşandığının trajikomik öyküsünü oldukça başarılı bir şekilde anlatmış. Sırrı Süreyya Önder, niçin böyle bir filmi çekmeye karar verdiği sorusuna bir röportajında şöyle yanıt veriyor: “O günleri sadece hatırlamak bile tüm ilham perilerini seferber etmeye yeter. 12 Eylül, bu toprakların tarihinde, kurtuluş savaşından sonra en önemli kavşaklardan birisidir. Bugün yaşanan her türden sıkıntının o günlerden devralınan bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. "O tozlar, bu çamurları getirdi" isimli bir roman çalışmamın bir kısmını böyle bir senaryoya dönüştürdüm.”

Haydar (Umut Kurt), Siyasal’da okuyan ve o dönemin iki zorunlu(!) alternatif yolundan sol yönde gidenini seçmiş idealist devrimci bir gençtir. Gülendam (Özgü Namal) ise, kaymakam olma hayali ile sınavlara hazırlanan, Haydar’a âşık ve kendisine verilen “O seni görmüyorsa sen de onun baktığı yerde dur” öğüdünü tutmak amacıyla, devrim oluncaya dek aşk gibi küçük burjuva alışkanlıklarını (!) elinin tersiyle iten Haydar’a kendisini fark ettirebilmek için Haydar’ın verdiği Lenin kitaplarını okuyan, Enternasyonel dinleyen saf ve temiz, öksüz taşra kızıdır. Gülendam’ın babası Abuzer de (Cezmi Baskın), kasabada ‘Gevendeler’ olarak bilinen, yöresel müzik yapan bir topluluğun başıdır. Filme adını veren beynelmilel lafzı da, kasabaya gelecek olan Milli Konsey üyelerini karşılama töreninde çalmaları için bölgenin komutanı tarafından ‘görevlendirilen’ gevendelerin, Gülendam’ı Enternasyonel dinlerken yakalayan ama tabii ki anlamadığı ve bilmediği için kızının bunun ‘baharı karşılama, çocuklar ve kuşlara dair’ bir marş olduğu açıklamasına inanan ve bu marşı çok beğenen Abuzer’in yönlendirmesiyle, Konsey’i karşılama töreninde Enternasyonel çalmalarından gelmektedir. İşte tam da bu nokta, filmin anlattığı öykünün en acıttığı nokta. Düzenin, resmi-gayri resmi tüm unsurlarıyla cephe aldığı bir tarafın sembolü olan bir marş hakkında dahi bilgisi olmayan bir bölük kumandanı, üstelik bu bölük kumandanının bu hayli sakıncalı (!) marşı provalar esnasında dinlediğinde çok beğenmesi… İnsanın aklına büyüklerinden duyduğu, ‘Sos’ ile başlıyor diye toplatılan ‘Sosyoloji’ kitapları ve ‘anti-komünizm’ başlıklı kitaplar için de benzer bir şekilde, “biz komünizmin her türlüsüne karşıyız, ‘anti’si dâhil!” diyebilen zihniyet geliyor.

Film boyunca beklenilen düğüm noktası, gevendelerin Milli Konsey önüne çıkması ile kanınızdaki adrenalin doruğa ulaşıyor. Az sonra gerçekleşecek acı olayların bilinmesi ama bir şey yapamayacak olmanın isyanı kaplıyor beyni. Ve beklenen an, enternasyonelin çalınmaya başlanması ile ‘Bu bir komplo Sayın Paşam’ diyen seslerle beraber askerlerin silahlarıyla gevendelerin etrafını sarması, tutuklaması –daha sonra göz altında bu işin sorumlusu olduğu gerekçesiyle Gülendam’ın babası vurularak öldürülecektir.- , patlayan silahlar… Tek bir sahneyi hiç unutamıyorsunuz; “Konsey geldiğinde tepkisiz kalınmamalı, bir eylem yapılmalı” diyen Haydar’ın hoşuna gitmesi için Gülendam’ın oyalarla, işlemelerle, tıpkı bir gelin çeyizi gibi hazırladığı bembeyaz örtünün – dedesinin kefen bezi- üzerinde ‘Cuntalar olmasın’ yazısıyla beraber, Gülendam’ın karşılama törenini izlediği balkondan süzülerek o karmaşada askerler tarafından vurulan ve yere yığılan Haydar’ın üstünü örtmesi. Ne kadar saf, temiz ve de beynelmilel bir temenni, “cuntalar olmasın”…

24


İSMAİL YİĞİT

BEYNELMİLEL BİR TEMENNİ: “CUNTALAR OLMASIN”

Filmin final sahnesinde, aradan yıllar geçtiğini görüyoruz. Gülendam, kızını okul için giydirirken, televizyonda Sovyet eski Kızıl Ordu orkestrasının Türkiye’de siyasiler ve askerler önünde çaldığı ‘Enternasyonel’i duyar ve gözleri dolarak izler. Siz de isyan edersiniz Gülendam’la beraber. Madem böyle olacaktı, neydi bütün tantanalar…

Kelamın sonunu getirmek gerekirse, bu filmi sadece bir dönem filmi olarak görmemek gerektiğine inanıyorum. Cunta, bir zihniyettir, bu noktada Günay Rodoplu’yu hatırlamamak mümkün mü: “Faşizm bir düşünce biçimidir… Hayatı algılama biçimidir. Apoletli generallerle de gelir, blucinli ressamlarla da, gümüş takılı kolej mezunu kızlarla da.” İnsanın özgür iradesini ve zihnini cebren idare etmeye talip güçler her zaman olmuştur ve bu güçler her zaman bir şeyi sebep olarak kullanmışlardır. Adam gibi adam olmak, böylesi talepleri ima eden hal ve tavırların suratına, eldeki mevcut tüm araç ve mekanizmalarla şamarı indirmektir. Ne acıdır ki, sivil veya askeri cenah fark etmez, cuntacı zihniyetler fiillerine referans olarak Kurtuluş Savaşı’nı dahi Milli Meclis ile idare edecek ölçüde millet iradesini özümsemiş ve her zaman “Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir” demiş bir lideri göstermek cüretinde bulunmuşlardır. Hâlâ da bulunuyorlar… Yapmamız gereken, hepimizin, Gülendam’ın saflığı ve temizliği ile haykırması: “Cuntalar olmasın!” http://ismailyigit.blogcu.com

25

SİNEODA


AYÇA van INGEN

SELMA SULTAN

KİTAPLIK

Saraydan Sürgüne

Savaşın ortasındasın. Bir kolunda bir bebek öteki kolunda ihtiyar bir adam. Yardımına koşacak kimse yok. Yabancıların en yabancısın. Nazilerden kaçıyor, pis, salaş otellerden kimi zaman kovuluyorsun. Paran bitmek üzere, bebeğine süt bulamıyorsun. 29 yaşında yoksulluktan ölüyorsun. Bebek bir otel odasında üç gün unutuluyor. Kenize Mourad’ın annesini anlattığı ‘Memories of an Ottoman Princess’in sonu bu. Bir de başı var tabii. En başından başlamak gerekirse, birkaç yıl önce Frankfurt Kitap Fuarında yayıncının geri götürmeye üşendiği kalınca bir kitabı başlığı beni ilgilendirdiğinden kelepir aldım. Bu kitabı yıllarca kütüphane adı verdiğim organize kaosumda unuttum. Nedense bir gün, sırasının geldiğine karar verip elime aldım. Kitapta geçen olayların tarihi gerçeklik payı var mıdır beni ilgilendirmez. Beni hikayesi anlatılan kişinin Osmanlı Hanedanından 5. Murat’ın torunu Selma Sultan olması da ilgilendirmez. Saraydan çıkan bir hayatın nasıl sefalet içinde bittiğini anlatan yüzlerce kitap vardır, konu da benzerlerinden farklı değil. Peki ben neden o kitabı elime aldığımda gözlerimden yaşlar geliyor?

Yazar, Kenize Mourad, Sorbonne’da psikoloji okumuş bir savaş muhabiri. Romanın sonunda otel odasında unutulan bebeğin ta kendisi. Annesinden, babasından ona kalan hiç bir şey, bir mendil bile, yok. Annesinin ihtiyar Hadımı da onu Konsolosluğa bıraktıktan sonra sırra kadem basmış. Sadece pek hoş olmayan söylentiler ve şaibeli belgeler var annesinden geriye kalan.

Yazar annesi hakkındaki verilerden yola çıkarak onun psikolojik portresini çıkartıyor. Hayatının her döneminde, o portreye sadık kalarak annesinin attığı adımları yorumluyor. Annesi Selma neden yüzünü hiç görmediği bir adamla evlenmeyi kabul etti? Neden mutluluğu lüks, içki ve erkeklerde aradı? Neden Hindistan’dan arkasına bakmadan kaçtı? Ve yazar için sanıyorum en önemli soru: ‘Neden çocuğunun babası konusunda yalan söyledi?’. Annesini hiç görmemiş bir çocuğun onu anlama çabasıdır bu roman. Hangi çocuk kendisini dünyada erkenden yalnız bırakıp giden, babası konusunda bile yalan söyleyen annesine öfke duymaz? Dahası yazar birtakım kişilerce ‘kötü, hafif kadın’ olduğu ima edilen annesiyle barışmış bu kitabında. Onu yargılama hatasına düşmeden anlamış ve okuyucusuna anlatmış. Tasvirler o kadar zengin, o kadar gerçekçi ki, işgal yıllarında Boğaz’ın hüzünlü mavisi, Beyrut’un bol dedikodulu kalabalığı, Badalpur Sarayı’nın baharatlı albenisi okuyucunun kafasında her yönüyle hayata geçiyor. Bu da kitabın gerçekçiliğini arttırıyor. Ben ikinci dünya savaşını anlatan kaç kitap okudum bilmiyorum. Hiç biri savaşın sefaletini bu kadar etkileyici anlatamıyordu. Ne mutlu ki bunu yapabilen Türk kanı taşıyan bir yazar.

Kaç yazar öz annesinin ölümünü saniyesi saniyesine tasvir ederekten anlatabilir? Yetimhanelerde, el kapısında büyümüş, anne baba sevgisini hiç tanımamış bir yetim için bu ne kadar zor olmalı! Belki bu yüzden de bu kadar etkileyici bir eser çıkmış ortaya.

Bir gün Kenize Mourad’ı görürsen söyleyeceğim tek şey var: Yaşadığına çok sevindim. Birisi görürse söylesin lütfen.

26


TİLKİ LEMAN

Eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal…

KİTAPLIK

Bu kez sizlere tanıtmak istediğim dedektif alışkın olduğumuz detektif tiplerine daha yakın, biraz Mike Hammer biraz da Philip Marlowe çizgisinde bir kahraman: Remzi Ünal.

1999 yılında Oğlak Yayınları’ndan çıkan “Çıplak Ceset” adlı romanı ile tanıdık Remzi Ünal’ı. Celil Oker’in kaleminden hayat bulan Remzi Ünal “Şu, Hava Kuvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiçbir “frequent flyer”ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif”tir.

Eski pilot, yeni dedektif Remzi Ünal tıpkı Raymond Chandler’in dedektifi Philip Marlowe gibi yalnız yaşar, bir ailesi, akrabaları ya da çok samimi olduğu arkadaş çevresi yoktur. Aşırı derecede kahve düşkünlüğü insanda sürekli kahve içme arzusu uyandırır. Yakışıklı olup olmadığına dair pek bilgi sahibi olmasak da, yüzüne bakılmayacak gibi de olmadığını sezeriz. Orta yaşlıdır, hafızası bayağı kuvvetlidir. Soğukkanlılık ve ‘cool’luk açısından örneğin Mike Hammer’e benzese de onun gibi kadınlara düşkün değildir. Argo konuşmaz. Yasalar gereği silahsız bir dedektiftir, ancak iyi aikido bilir. Sosyal bir adam değildir, boş zamanlarının en büyük eğlencesi evindeki bilgisayarında, Microsoft Flight Simulator’uyla uçmaktır.

İnsanlar Remzi Ünal’ı görünürde basit olaylar için kiralarlar. Örneğin Çıplak Ceset’te, Tarsuslu bir işadamı kaybolan yeğenini bulmasını ister ya da Kramponlu Ceset’te, takımındaki oyuncuların şike yapmasından şüphelenen bir tekstil firması sahibi kiralar Remzi Ünal’ı. Ama bu görünürdeki basit işler aslında daha karmaşık olaylar zincirinin sadece birer küçük bir parçasıdır ve ne yazık ki ortada daima bir ceset vardır.

Yaşadığı ülkenin koşullarına ve mesleğinin yasal durumuna uygun davranır. “Ben yalnızca yerli malı özel bir dedektifim. Ne cinayet masasındanım ne savcılıktan ne de adli tabiplikten. Biraz ite kaka çıkmış bir yasa sayesinde çalışan, resmi makamlarca nasıl algılanacağı tam bilinmeyen ve çok da sevilmeyen, çalışma sınırları netleşmemiş taze bir sektörün temsilcisiyim.” ( Çıplak Ceset, sayfa 51 ) Bu nedenle Remzi Ünal hiçbir zaman belaya fazla bulaşmak istemez hele de polislerle karşı karşıya gelmek hiç istemediği durumlardandır. “Bir adamı öldürmek ciddi bir işti. Bir adamın öldürüldüğü bir izin üstünde olmak daha ciddi bir iş. Öldürülen olduğunu varsaydığım adama Tarsus’lardan bir paket getirmiş olmak daha da ciddiydi. Ülkemi seviyordum ama bir cinayet soruşturmasında bitmek bilmeyen saatlerce ifade verecek kadar yüksek bir yurttaşlık bilincim yoktu.” (Çıplak Ceset, sayfa 52)

Kendine göre mesleki kuralları vardır: Telefonları dinlemez ya da fotoğraf çekmez. Bununla birlikte, araştırmaları sırasında yasa dışı uygulamalara da girişmekten de çekinmez. Örneğin kapalı kapıları maymuncukla açmak sık başvurduğu yöntemlerdendir ve gizlice girdiği yerlerde bulduğu delilleri almaktan da asla geri durmaz. Bilginin gücünü önemser. Elde ettiği bilgileri de ancak daha fazlasına ulaşabilmek için yeri geldiğinde kullanır. Her macerasında farklı farklı dünyalara girer; uyuşturucu, tiyatro, moda, futbol, ya da borsa dünyası…İstanbul’da yaşaması, kenti iyi tanıması ve olayların günümüze yakın zaman dilimlerinde geçmesi Remzi Ünal’a sanki gerçek bir karaktermiş duygusu verir.

Remzi Ünal, her maceranın sonunda olayları mutlaka çözer, bir sonuca ulaştırır ancak adaletin yerini bulması, suçluların hak ettikleri cezayı çekmesi gibi kaygıları yoktur ya da en azından bunun için özel bir çaba harcamaz. Sonuçta o kendisinden isteneni yapmıştır daha ötesi ile ilgilenmez. Son noktayı koymayı karşısındakilere bırakır ve arkasına bakmadan kendi yoluna devam eder.

Her ne kadar insanların hayatını değiştirmekten hoşlanmasa da her macerasında insanların hayatlarının akışını ne yazık ki derinden etkiler.

27


TİLKİ LEMAN

Eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal…

KİTAPLIK

Not: İlk maceraları Merkez Kitaplar tarafından tekrar basılan Remzi Ünal’ın Çıplak Ceset macerası değişik ülkelerde de yayınlandı. Bunlardan bir tanesi de Hollanda. SNEEUW AAN DE BOSPORUS, CELİL OKER, Elmar, 2006 (çeviri: Uta Anderson)

28


SADIK YEMNİ

SIRSIZLIĞA KAÇIŞ

FİKİR YONGALAMA

The Big Brother (lütfen) Watch us

Gizlimizin saklımızın kalmadığı, elektronik postalarımızdan, banka hesaplarımıza, el yazısıyla döktürdüğümüz mektuplarımızdan düşüncelerimize kadar, oramız buramız da dahil tek bir gizli ve saklı bir şeyimizin kalmadığı bir devre intikal etmekteyiz.

George Orwell bilindiği gibi ikinci dünya savaşının ardından, 1949’da yayımladığı 1984 adlı anti ütopik tarzdaki ölümsüz eserinde Batı dünyasının totaliter rejimlerin cenneti olabileceği konusunda bizleri uyarır. Totaliter rejimler tebalarını sürekli gözetim altında tutarlar. Şu anda tıpıtıpına Orwell’in 1984’de tanımladığı bir ortamda yaşamıyoruz, ama insanlık tarihinde fert, vatandaş, birey hiçbir zaman bu kadar ayrıntılı kayıt altında tutulmuş ve gözetlenmiş değildir. Bu yeni bir durumdur. Yakın gelecekte durumun daha da ağırlaşacağı açıktır.

Önce bir şey soracağım. İnternet kelimesini ilk kez ne zaman duydunuz? Benim ilk duyuşum 1971’dir. Birleşik devletlerdeki bir pilot şehirde ilk uygulamalar yapılmaktaydı. Kimin seksenli yıllarda evinde internete girebilecek güçte bilgisayarı vardı? Benim internete ilk girişim 1996’dır. Amsterdam’da. Konuyu derinleştirmeden önce epey ilgi çekmiş iki filmden söz etmek istiyorum. İkisi de Amerika Birleşik Devletler yapımı haliyle. The conversation – Konuşma – Yapımcı: Ford Francis Coppola Yıl: 1974 Baş aktör Gene Hackman

Harry Caul güvenlik uzmanı olarak ülke çapında tanınmaktadır. Bir gün büyük bir firmanın başı onu iki memurunun konuşmalarını dinlemesi için kiralar. Harry birkaç yıl önce bu tür bir iş almış ve sonra dinlediği sahısların cinayete kurban gittiklerini öğrenmiştir. Aynı şeyin yinelenmesinden korkar. Bu sefer onu dinlemeye başlarlar. Bütün evin altını üstüne getirir saklı olan aparatı bulamaz. Ne yapar? Oturur trompet çalmaya başlar.

24 yıl sonra Tony Scott tarafından yapılmış olan Enemy of state, Devlet düşmanı adlı film bu filmin yeni koşullara göre uyarlanmış bir versiyonu gibidir. Will Smith, Gene Hackman başrolleri paylaşırlar. Genç avukat rolündeki Will Smith eline kazayla politik bir cinayetle ilgili deliller geçirir. Ondan sonra amansız bir takip başlar. Zamanla daha da gelişmiş bir teknolojinin yardımıyla her yerde izlenir. Ta ki eski bir gizli servis dinleme uzmanı olan Gene Hackman yardımına gelene kadar. Harry Caul’un dönüşüdür adeta. Bu iki film bize yepyeni bir döneme girdiğimizi en iyi anlatan, eğlenceli, iyi kurgulu, heyecanlı yapıtlardır.

Biraz tasavvufa kulak verelim. Bilindiği gibi Levh-i Mahvuz’da evrende olan bitenlerin tamamı kayıtlıdır. Buna tanrının hard diski diyebiliriz pekala. İslam’da Levh-i Mahvuz, Jung’ta Kolektif Bilinçaltı, Tibet Lamanizmin’de Akaşa olarak adlandırılan, dünyanın esiri, süptil anılarını saklayan büyük bir ana kayıt sistemi düşünelim. İşte bunlara, Akaşik kayıt ya da saklı kayıtta denir. Bu, her şeyin görülür, işitilir, duyulur, bilinir olmasının da bir açıklamasıdır. Biz bedenden ayrılsak bile yani beden kayıt sistemimizi bıraksak bile ana kayıtlar, astralimizde yani şuur dışımızda zaten kayıtlıdır. Ve hiçbir şeyi kayıtlardan silmemize ya da yok etmemize imkan yoktur. Bu nedenle de tüm eylemlerimizden hatta düşüncelerimizden de sorumluyuz. Pozitif ya da negatif düşüncelerimiz, astral dünyada form tutacak kadar ısrarlı iseler, tepemizde dolaşan bir bulut gibi bizi izleyecekler ve bazı olayları reelkılacaklardır. İşte Jung, rüyalar kolektif bilinçaltından sembolleri günümüze taşıyor derken, hepimizde mutlaka bir yansıma bulan ‘Dünya Hafızası’nın sembolik anlatımlarını, kehanet rüyalarını ve sembolik rüyalarını işaret etmiş oluyordu. Bu çağın bir gereği olarak, bilimsel anlayışlarda da ruhsallığa bir geçiş var. Artık materyalistik ve mekanistik bir bilim anlayışı pek rağbet görmüyor.

29


SADIK YEMNİ

SIRSIZLIĞA KAÇIŞ

FİKİR YONGALAMA

Bilim ne diyor?Bilim adamları son araştırmalarında spiritüel ve bütüncül sonuçlar elde etmeye başladılar. Kuantum fiziği ve rölativite teorilerinin ilk katkılarıyla gerçekleşen büyük değişim diğer bilim dallarına da hızla ve holistik bir şekilde yayılıyor. Hatta belleğin beynin dışında olabileceği görüşü bile mevcut. İnsanlar belki de boşa yaşamamış olmak, ardında kayıt bırakma, bir çeşit ölümsüz özlemiyle hayal güçlerini hep bu alana yormuş durmuşlardır.

Bu yakınlarda son yılların çok moda olan bir haberiyle ilgili bir söyleşiyi okudum. ABD’nin ele geçirebildiği tüm elektronik postaları depoladığı belirtilmekte. Avrupa bundan korunmak için etkin tedbirler almış durumda. Tabii her devlet de kendi elektronik posta depolarını oluşturmakta. Sadece elektronik posta mı? İnternetle işlem yapılan banka hesapları, kredi kartları da aynı durumda. Hackerlar elektronik ortamı harıl harıl tarayarak sövüşleyebilecekleri çaylakları aramaktalar. Bizleri, sizleri yani. Ne yapalım? Elyazısı kullanarak klasik postalama yöntemine geri mi dönelim?

Bilgisayarlarımızı bu tür tasallutlara karşı koruma imkânımız yok mu? Gelin burada bir uzmanla yapılmış uzun söyleşinin bir kısmına kulak verelim. ABD’nin bir numaralı bilgisayar güvenlik şirketi Hacker Safe’in Türkiye Temsilcisi İnan Taptık çok önemli uyarıda bulundu: Siz, dünyanın en önemli bilgisayar güvenlik firmalarından birinin temsilcisisiniz; email’lerinizin okunmaması için siz nasıl tedbir alıyor* sunuz? Ben okunduğunu biliyorum, onun için hiçbir şey yapmıyorum. Yazdığınız e-mail’in sadece siz ve gönderdiğiniz kişi tarafından okunması diye bir şey yok. Bütün e-mailler istenirse okunabilir. MSN’deki yazışmalar dahil... * Sıradan bir vatandaşın e-mail’ini kim okur ki? Okumaz, ama bir kopyasını saklar. * Kim? ABD. * “Her işin altından ABD çıkar” diye mi, yoksa gerçekten ABD mi? Gerçekten ABD. Çünkü dünyanın internet yapısına sahip olan ülkesi ABD. İnternetin doğduğu topraklar orası. Bu işi 1970’lerde çözdüler. Bütün standardı belirleyen de ABD. * Avrupa? Avrupa bu durumun farkına varıp, kendi internet omurgasına sahip çıktı. Devlet kurumlarının port’larını, IP’lerini kesinlikle dinlettirmiyor. Bunu vatandaşlarının, şirketlerinin kullandığı internet ortamına yaymaya çalışıyor. * Onlar ABD’den kaçabildi yani? Bir yere kadar. Çünkü bir Avrupalı Yahoo’ya ya da Gmail adresine e-mail attığı zaman yine yakalanıyor. Ne de olsa bu adreslerin hepsinin ana server’ı, hostingi ABD’de. Asıl posta kutusu orası. * Peki ABD bu kadar bilgiyi ne yapıyor? Aradıkları bazı belli kelimeler var. O yüzden sürekli tarama yapıyorlar. Mesela bir elektronik postanın içinde “El Kaide” kelimesi geçiyorsa o posta taramaya takılıyor. Taramadan kaçmak isteyenler kripto yöntemini kullanıyor, ama o da çözüm değil. Çünkü tarama sırasında ardışık kelime düzeneklerine sıklıkla rastlanırsa, sistem bunun bir kripto olduğunu anlayıp, onu da kenara ayırıyor. Tabii dünyada çözülemeyecek hiçbir kripto da olmadığı için kaçmak mümkün olmuyor. * Böyle bir tarama imkanı varsa peki niye dünyanın e-mail’ini saklıyor? Bu zararlı, bu zararsız diye ayırmaya vakti yok. Onun yerine saklayıp, bir gün lâzım olursa diye elinde tutuyor. Mesela sizin de şu anda e-mail kutunuzda sakladığınız e-mailler vardır. Oradan da bakabilirler. * Yani aslında hepimizin e-mail kutusu onlar için istedikleri zaman açıp okuyabilecekleri bir defter gibi? Kesinlikle, isterlerse sakladıkları yerden çıkartıp içine bakabiliyorlar. * Demek ki kendimize ahım şahım internet şifreleri bulmamıza gerek yok; çünkü zaten o kapıdan girmiyorlar? O kapıdan hacker’lar giriyor ki, onlar için de şifreyi kırmak küçük mesele. Kendi yazdıkları script’ler var ellerinde. Kaldı ki zaten hacker’lar da kontrol ettikleri bant genişliğinin bir kısmıyla e-mail trafiğini tarayabiliyorlar. İşlerine yarar bir şey bulurlarsa o zaman kapıdan içeriye girip, bilgiyi alıp, çıkıyorlar.

30


SADIK YEMNİ

SIRSIZLIĞA KAÇIŞ

FİKİR YONGALAMA

* Telekom’un tamamının özelleştirilmesi sizce de hata mı oldu? Valla şu anda internet alt yapısını özel bir şirkete bırakmış durumdasınız. Devletin otorite olması gereken yerde, özel sektördeki bir firma otorite konumunda. Tüm dünyada Telekom benzeri firmalar özelleştiriliyor, ama onların sadece tahsis ve dağıtımları özelleştiriliyor. Asıl giriş ve çıkışların yapıldığı, bilgilerin toplandığı yerler tamamen devletin elinde kalıyor. Bizde ise sistemin tamamı özelleştirilmiş durumda. Devletin üst kademesindeki kurumların kendilerine ait, Telekom’dan bağımsız bir hatları var. Ama dışarıdan birilerini aradıkları zaman sonuçta yine standart hatta bağlanıyorlar. Kaldı ki artık herkes cep telefonu kullanıyor. Ona bakarsanız onlar da özel şirketlerin elinde. * En güvenliği olmayan bilgisayar? Wireless, yani kablosuz internetten mümkün olduğu kadar kaçınmanız gerekiyor. Hakikaten güvenlik istiyorsanız bunu kullanmayacaksınız. Çünkü artık o bilgileriniz havada. Hacker’ların en çok izlediği bilgiler bu tür bilgilerdir. * En güvenli bilgisayar? Dünyanın ikinci büyük temel işletim sistemi LINUX’ı yazan Linus Torvalds der ki, “En güvenli bilgisayar fişi çekilmiş bilgisayardır.”

Sadece bunlar değil. Düşüncelerimiz de tehlikede. İnsan beyni yaptığı işe, meşguliyetinin cinsine göre dalgalar yayınlamakta. Ders çalışma, yaratıcı yoğunluk, kösnül hayaller, öfke, intikam duyguları vb. bunların hepsi değişik frekansta dalgalar yayınlarlar. Bunu ölçebilen aparatlar yapımda çoktandır. Bazı prototipler şimdiden kullanıma girmiş durumda. Gelecekte böyle giderse gizli saklı düşüncemiz de kalmayacak. Gözetleyici kameralar dış zarfımızı, X ışınlı dedektörler içimizi, otellerdeki gizli kameralar cıscıbıl halimizi, bazı mahrem eylemlerimizi ve saklı kalmasını istediğimiz hobilerimizi ifşa etmekte. Bütün bunların önemli bir kısmı da belki dünyevi! akaşik kayıtlara geçmektedir.

İster kabul edelim, ister etmeyelim mahremden hızla uzaklaşıldığı, şahıs bilgilerinin aleyhte kullananılabileceği bir dünya var artık önümüzde. Peki buna karşı bir çözüm bulunabilecek mi?

Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Aklımızın fişi çekik olmadığı sürece yeni ve güvenli mahrem alanlar mutlaka kurulacaktır. www.sadikyemni.net

31


NAZAN BİLEN

GÖRÜNMEZ BOMBALAR

MEKTUP ODASI

Okumadığım her geçen gün biraz daha ağırlaştığını hissettiğim incecik bir kitabı elime alıp birkaç saatte bitirdim. Hikayenin kahramanının yanında kendisini sürekli ezik hissettiği iri yarı, gösterişli, karizmatik babası ölmüştü. O babası ölünce yazmaya karar vermiş. Yaşayan bir babanın eline utangaçlıkla tutuşturulmuş, okumayacağını bildiği, okusa da hiçbir yorumda bulunmayacağı bir mektup olmaktan kurtarmış cümlelerini. Artık yazarı da ölü olan bu incecik, kapağında ne bir aile, ne bir baba, ne de herhangi bir desen bulunan ciddi kapaklı kitabı okurken kendi hikayeme bir şablon olarak kullandım. Babam hikayede anlatılan adam kadar gösterişli, başarılı, etkileyici bir adam değildi, kaba kuvvet kullanmazdı, ama yine de korkardım ondan. Sarhoşluğu berbattı. Evimiz yazarın anlattığı evin yanından bile geçmezdi, onun kalabalık ailelesinin etrafında toplandığı bol şamdanlı bir yemek masamız hiç olmadı, ama yine de o evde gezinip durdum babamla kitap boyunca. İkinci kattaki en kuytu, loş odalardan birinde sallanan sandalyede oturanın yazarın babası değil de annemin kendisi için Hema’dan aldığı çiçekli, pembe okuma gözlüğünü takmış Hürriyet okuyan babam olduğunu gördüm. Bir elinde sigarası derin derin içine çekiyordu. O sigarayı öyle hayat memat meselesiymişcesine içine her çekişinde ben onun mutsuzluğunun tek kaynağının kendim olduğunu düşünmeden edemiyordum. Evladını seven babalar sigarayı böyle içmezmiş gibi geliyordu. Bir anlığına içeri benim değil de yazarın kız kardeşi girip, babama çay içip içmeyeceğini soruyordu. Kıskanıyordum. Bunu sormak neden benim aklıma gelmedi? O anda tekrar sadece bir göz, bir bilinç olduğumun farkına varıyordum. Yine saklanmıştım. Eskiden de böyle yapardım. Yazarın çocukluğunda, ikinci dünya savaşı sıralarında yaşadığı büyük malikhanede değil de kendi küçük, gelişi güzel dekore edilmiş ruhsuz evimizdeyken babamın attığı bombalara, eve yerleştirdiği mayınlara basmamak için görünmez olmayı yeğlerdim. Yapmamam gerektiğini bilmediğim, yaptıktan sonra da yaptığım şeyin neden kötü olduğunu açıklamayan iğneli toplar yerdim. Savaş ben altı yaşında bahçedeki akasya ağacının altında üzerimde fırfırlı kadife eteğim kendi kendime dans edip, babama büyüyünce dansöz olmak istediğimden bahsedince başlamış en şiddetli haliniyse onaltı-yirmi yaşlarım arasında almıştı. Savaşın ilk yıllarında onların gerçek çocuğu olmadığım için böyle davranıldığını düşündüm, daha sonraları çevremdekiler gitgide tıpkı babama benzediğimi söylediğinde bu teoriden vazgeçtim. Dış görünüşüm babama benziyordu, ama babamın kafasında olmam gereken insan profili konusunda bambaşka fikirler vardı. En çok onun gömleklerini giydiğimde, saçlarımı kısacık kestirip, erkek gibi yürümeye çalıştığımda iltifat alıyordum. Okulda aldığım iyi notlar değil de erkek gibi olmamla gurur duyuyordu. O duruma bir yıl katlanabildim ancak. Yine de babam beni belki daha çok sever diye ilk sutyenimi takmayı onyedi yaşıma kadar erteledim, ama bu da işe yaramadı. Evde odama kapanmam yetmezmiş gibi bir gün yaka paça okuldan alınıp bir bodrum katındaki kumaş tozlu işyerine çırak verildim. Kendimi bir köstebekle zorla evlendirilen parmak kız gibi hissediyordum. Babam artık günde ondört saati bulan çalışma saatlerim yüzünden beni sadece uykumda görebilirdi. Bense bir yandan evden kurtulmuş olmanın sevincini yaşarken bir yandan da okulu bırakmış olmanın, kardeşimi sadece uyurken görmenin, hiç televizyon izleyemenin acısını tadıyordum. Ondan bundan ödünç aldığım kitaplar masanın üzerinde bir gün okunmayı beklerken ben hayal kurmaya bile vakit bulamadan uykunun bazen baba, bazen bomba, bazen de mayınlı yumuşak topraklarında buluyordum kendimi. Artık o yok. Ama uykuyla uyanıklık arasında işaret parmağımı kaldırmış onun sesiyle azarlarken buluyorum kendimi. Tam uyumadan önce, yarı uykuda ama uyanık olduğumun bilinciyle. Kızacak bir şeyi mutlaka yaratıyorum. Gece yatağa girince içimdeki mutsuzluk rezervlerinin kapakları açılıyor birbir. Yazarın mutsuzluğu benim mutsuzluğum. Onun babası benim babam. Bombalar her yerdeler hâlâ. Artık babam değil ben onları çekip patlatıyorum fitillerinden. Bunca yıldır gözlerimin önünde en belirgin olan anı en karanlık yerde olanı. Yeni duş aldığı belliydi o gün, traş kremi kokuyordu. Üzerinde lacivert pantolonu ve yeşil kareli gömleği vardı. Bodrumun kapısını aralayıp kumaş kokularından gözleri şişmiş, makas tutmaktan elleri nasırlanmış onaltı yaşındaki bana anahtarı uzattığında dışarıda güneş vardı. Siyah kıvırcık saçları arkasından vuran güneş ışıkları yüzünden pırıl pırıl parlamaktaydı. O an aramızdaki savaşın bittiğini, beni dışarı çıkaracağını, belki birlikte parka gideceğimizi hayal ettim. Anahtarları kapının yanında duran masanın üzerine koyup –yanına gelip almamı bile beklemeden- “ben gidiyorum” dediğinde aslında bugünleri görür gibi oldum. Şimdi bana o an armağan ettiği bir ülkede yaşıyorum. Yatağımın altı bomba dolu. Bazı geceler uyandığımda kendimi işaret parmağımı tehditle salllarken buluyor, ağzımı açarsam onun sesiyle konuşacağımdan korkuyorum. O yüzden sabahı bekliyorum bir şey söylemek için. Sevgilim bunun nedenini hiç bir zaman öğrenemeyecek.

Damaskus95@hotmail.com

32

4. sayı  

dördüncü sayı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you