Issuu on Google+

i


Sunuş İçindekiler

Sunuş |

Sunuş –

Ağustos - Eylül 2007 Sayı 3

ODA Edebiyat ve Fikir Yongalama Dergisi

Atilla İpek

Öykü Odası |

Köpek – Ayça van Ingen Mavi’nin Öyküsü - Janus Uzaktaki Mezar– Atilla İpek Haberler ve Fareler – İsmail Polat Karanlıkta Bir Soluk – Gülay Kaya Ursula ile Metin – Nazan Bilen

Hollanda’nın Yazarları |

Birinci Kuşağın Sözcüsü:İsmail Polat -

Sahibi Oda Edebiyat ve Fikir Yongalama Vakfı www.odasanat.org Atilla İpek

Şiir Odası |

İletişim

Ötebilir miyim? – Han Danca Ağlama – Yavuz Nufel Barış Elbet Mümkün – Ali Şerik

dergi@odasanat.org

Fikir Yongalama Odası |

Korkulobin –

Sadık Yemni

Sineoda |

Hollanda’da bu yazın filmleri –

HollandaRehberi.com

Karanlık Oda | Fotoğfaflar –

Pınar Gediközer

Haber Odası |

Dergiyi Yayına Hazırlayanlar Sadık Yemni Atilla İpek

Avrupa’da Türkçe konuşanlar ve yazanlar Amsterdam’da buluştu


Sunuş Merhaba, Yine yoğun ve hummalı bir çalışma sonucunda hazırladığımız dergimizi üçüncü kez beğenilerinize sunuyoruz. Dergimize, artık gelenek haline geldiği üzere altı adet öyküyle başlıyoruz. Sırasıyla Ayça van Ingen’dan Köpek, Janus’tan Mavinin Öyküsü, Benden Uzaktaki Mezar, Bu ayki Hollandalı yazarlar yazı dizisinin konuğu İsmail Polat’dan Haberler ve Fareler, Gülay Kaya’dan Karanlıkta Bir Soluk ve Nazan Bilen’den Ursula ve Metin isimli öyküleri okuyacaksınız. Geçen sayımızda başladığımız Hollanda’nın Yazarları yazı dizisinin bu sayıdaki konuğu yukarıda belirttiğim gibi İsmail Polat. Hollandalı (özellikle Amsterdamlı) Türkler arasında tanınmış bir sima olan İsmail Polat’ın 37 yıllık ‘gurbetçi’lik sonrası tecrübelerini ve yaşadıklarını yazmaya başlaması ve ondan sonraki dönemi ilgiyle okuyacaksınız. Şiir Odamıza Ali Şerik ikinci kez konuk oluyor, bu kez Barış Elbet Mümkün adlı şiiriyle. Bu şiirin yanı sıra Rotterdam’da yaşayan (yazar, gazeteci ve) şair Yavuz Nufel’den Ağlama ve Han Danca’dan Ötebilir miyim? yine şiir odamızı şiirleri. Fikir yongalama adına ilk iki sayımızda dilimize ve felsefeye yeni terimler kazandıran Sadık Yemni bu sayıda da Korkulobin adlı yazısıyla bizimle. Tatilini Hollanda’da geçirecek okurlarımız için Sineoda köşemizde bu yaz Hollanda’da oynacayacak filmleri araştırıp gözümüze çarpanaları sizlerle paylaştık. Özellikle edebiyat ve tiyatro severlerin kaçırmaması gereken filmler var, dikkat! Karanlık odamızda aynı geçen sayıda olduğu gibi genç ve yetenekli fotoğrafçı Pınar Gediközer’in fotoğraflarını bulacaksınız. Dergimize geçen sayımızda duyurusunu yaptığımız Türkçe Süreli Yayınlar Sempozyumu hakkındaki haberle bitiriyoruz. Bu arada sitemizi de yeniledik, artık dergileri bir bütün olarak indireceğiniz gibi, eski yazıları tek tek okuyabilir veya konu (öykü, şiir, sinema, fikir yongalama..) yada yazar başlıkarıyla arşivden sorgulayabilirsiniz: www.odasanat.org Yazıma son vermeden her zaman yaptığımız duyuruyu tekrarlayalım: Dergimiz Türkçe yazan herkese açık! değerlendirmemizi istediğiniz yazılarınızı bize email aracılığıyla: dergi@odasanat.org yada sitedeki iletişim formuyla iletebilirsiniz. Yazılarınızı bekliyoruz. İyi esinler, iyi okumalar dileğiyle. Atilla İpek


Ayça van Ingen

Öykü Odası

Köpek

İğrenç yarı kesik kuyruğunu sağa sola durmaksızın sallarken gördüm onu. Sokağın başında ne tarafa gideceğini bilmeden tasmasını çekiştiriyor, zavallı yaşlı sahibini şaşkına çeviriyordu. Şişedibi gözlüklerinin penceresinden dünyaya bakan aciz ihtiyar kadın köpeğe ‘otur’ emri verdi, fakat köpek tınmadı bile. Arka arkaya gittikçe yükselen bir ses tonuyla gelen ‘otur’lara rağmen hayvanın oturmaya niyeti yoktu. En sonunda ihtiyar başını iki yana sallayarak apartmanın kapısına ilerledi. Köpek kapının tam önünde durdu, dışkıladı. İhtiyar oflaya puflaya cebinden çıkardığı naylon torbayla aldı pisliği, apartmana girip kayboldular. Daha sonra sabahları gün doğarken hırlamayla karışık havlamalar, pençelerin kapıyı tırmalama sesleriyle uyanmaya başladık. Sıcak yaz aylarının ilk gününde apartmana girerken havlamasıyla irkildim… Hızlı adımlarla hiç bakmadan girdim apartmana, fakat bu daha sonraki günler de devam etti. Akşam gelirken köpek sürekli bana havlıyordu. Üç ay boyunca her akşam, apartmana her girene havladı, hiçbir apartman sakinini yabancılardan ayırt edemedi. Sabahları da tabii ki karşılaşıyorduk, her sabah işe giderken sahibi ile sabah yürüyüşünden dönüyor, aynen ilk günkü gibi, emirleri dinlemek bir yana dursun, tasmasını amaçsızca çekiştirip duruyor, kendini arabaların önüne atıyor ve olur olmaz yerlere dışkılıyordu. Zamanla daha beter şımarmış, iyice ipe sapa gelmez olmuştu. Akşamları kitap okurken de havlamalarını, hırlamalarını ve en kötüsü oynadığı topunu duyuyordum. Topun yere vuruşunu en ince detayına kadar beynimin en mahrem yerlerinde duyumsuyordum. Buna daha fazla dayanamayacaktım. Bir sabah, ben işe giderken, onlar da sabah yürüyüşlerinden dönerken tüm cesaretimi toparlayarak yanlarında durdum ve ‘Günaydın’ dedim. Sahibi selamladı beni. Tüm cesaretimi toparladım. ‘Köpeğinizden rahatsızlık duyuyorum, her akşam oynadığı top tepemizde yankılanıyor’. İnce, soluk yüzünün tüm kasları gerildi, köpeğe merhamet saçan bir bakış attı. Onu olduğundan şirin göstermek için yapmayacağı yok gibiydi. Etrafındakilerin köpeği onun kadar sevmemesinin ne kadar adaletsiz olduğunu belli eden bir ses tonuyla: ‘Ah’ dedi. ‘Fakat Sambal iyi bir köpektir, çok iyi eğitimlidir.. Alakası olamaz’. Konuşmasının yavaşlığı, bakış ve tavırlarından kadında zeka geriliği olduğuna kanaat getirdim. Bu konuşmayı uzatmanın anlamsızlığını çaresizlikle farkettim. ‘En azından akşam saatlerinde topla oynamasına izin vermeyin lütfen!’ Diyerek yoluma devam ettim. Daha sonra topun sesini bir daha duymadık. Sabah yürüyüşlerinden dönerken onları yine görmeye devam ettim, her seferinde ihtiyar kadın ‘Otur’, ‘Zıpla’ gibi komutlar vererek köpeğinin maarifetlerini göstermeye çalışıyordu. Her seferinde aptal köpek onu tınmıyor, sanki dalga geçer gibi dili dışarıda sağa sola saldırıyor, yanlarında geçen bir kadının eteklerine takılıyor ya da kaldırıma pisliyordu. Kadın çaresiz görünüyor fakat köpeğe herhangi bir ceza da vermiyordu. Bu kadın kesinlikle gerizekalı olmalıydı. Esasında etraftaki diğer yaşlılardan farklı olduğu da söylenemezdi. Yaşına rağmen kendine iyi bakarak elden ayaktan düşmemişti. Senede birkaç defa çocukları onu ziyaret geliyordu, bunun dışında pek bir ziyaretçisi yoktu. Yanlızlıktan rahatsız olduğu için köpek aldığını zannediyorum, belki de hırsız korkusundandır. Diğer dairelerde oturan genç ya da yaşlı birçok komşunun da köpekleri var, fakat bu kesinlikle başka, bambaşka. Beni sakın bir köpek düşmanı zannetmeyin, aksine çok severim köpekleri. Akıllı av köpeleri, tanıdık ve diğer akrabaların Rus teriyelerini, cesur bekçi kangallarını hep takdir ettim. Fakat bu köpeğin sevilecek hiç bir yeri yok; bir kere çirkin. Bu hayvan, kulakları, özensizce yapılmış bir badana gibi duran kahverengi lekeleri, sağa solan sallanan ne uzun ne kısa kuyruğuyla tam bir ucube. En kötüsü eğitilmeye müsait olmaması. Hangi insan böyle bir yaratığa bakıcılık eder ki? Tatil günlerimde günde altı defa yakındaki parka gezmeye çıktıklarını farkettim. Bu pire torbasını günde altı defa geziye çıkaracak, yedirip içirecek, üzerine bir de kaldırımdaki bokunu temizleyecek bir insan kesinlikle gerizekalı olmalıydı, kadına ‘Köpeğin hizmetçisi’ lakabını taktım. İşyerindeki arkadaşlarım çözüm yolları önermeye başladılar beni bu sorundan kurtarmak için. ‘Bir parça süngeri al, et suyuna yatır, kurut sonra yağda kızart ve balkonlarına fırlatıver. Köpek akşamı çıkartamayacak.’ ya da ‘Yarım sosis içine sote uyku hapları… Bire bir...’. Vicdansız iş arkadaşlarımın önerilerine kulak asacak kadar hayvan düşmanı olmasam da bilinç altımın bir yerlerinde zavallı zeka özürlü kadını bu kendini bilmez hayvanın zulmünden kurtarmak için planlar kurmuş olmalıyım ki rüyalarımda bu

1


önerilerin hepsini teker teker uyguluyor, köpek sesiyle uyanmama rağmen bu rüyalarımdan dolayı utanıyordum. Ahım fazlasıyla tutmuş olmalı ki köpek ertesi yıl, sabrım sınırlarını kat kat aşmışken sahibinin elinden fırlayıp kayboldu ve bir daha bulunamadı. Eve gidip gelirken direklerin üzerinde boş duvarlarda köpeğin boy boy posterlerini gördüm: Köpeği bulanların ödüllendirileceği yazıyordu posterlerde. İlk zamanlar köpeği aramak için evden çıkan üst komşum, yani köpeğin eski hizmetçisi, zamanla ortalarda görünmemeye başladı. Herhangi bir ses değil, bir fısıltı bile gelmiyordu üst kattan. Tüm cesaretimi toplayıp aylar sonra bir öğleden sonra yukarı çıktığımda komşumu geceliği içinde, en az 20 yaş ihtiyarlamış buldum. Gözlerinin altındaki torbalar o kadar şişti ki gözlerini zor görüyordum. Yüzünün geri kalanı zayıflamış, elmacık kemikleri çıkmış, derisinin rengi daha da solmuştu. Köpeği için üzüldüğümü, yapabileceğim bir şey varsa çekinmeden iletmesini söyledim. Kendisi için artık hiç birşey yapılamayacağını ima ederek postaladı beni, şaşırmış görünmüyordu, belki de umursamıyordu artık hiçbir şeyi. Biçimsiz bir pire torbası, eğitim alması imkansız bir bok çuvalı bir insan için nasıl bu kadar önemli olabilir? Bu kadınınki aptallıktan kaynaklanan bi körlük mü, yoksa bilgelik mi? İnsan herhangi bir varlığın dış dünyaya yansımasının altındaki anlamnı nasıl bulabilir? Ya da insan bir canlıyı tüm olumsuz, çirkin ve pis sıfatlarına rağmen sevebilir mi? Eğer bunun yanıtı evet ise sevgi nedir, birine ya da bir şeye ne olursa olsun katlanmak mıdır? Eğer bir köpeği güzel, akıllı ve eğitimli olduğu için seviyorsam bu gerçek sevgi midir? Eğer değilse çile çekmek sevmek gibi hayati bir ihtiyaç mı? Köpeğin onun için ne ifade ettiğini bulmak için neler vermezdim. Ama önce komşumu kurtarmalıydım. Sokağa düşmüş köpeklerin bulunduğu bakım evinin kapısından birbuçuk aylık kırma bir köpekle çıktım. Komşumun kapısına köpeği bir sepet içinde bırakıp zili çalarak kaçtım. Ertesi sabah erkenden yeni sahibiyle dolaşmaya çıkan komşum beni mutlu bir günaydınla selamladı. Hizmetçisi beyaz saçlarını özenle taramıştı ve elinde bok temizlemek için bir torba vardı.

2


Janus

Mavi’nin Öyküsü İstemek dedim bilirsin onlarca ağırlı kabullenip mutsuzluğuma içerken sormamaktır zamanın sana ne ifade ettiğini. Sonsuzluk içimizdeki o liyakatli son kadar yaşar dedin. Zamanı kabul ettin mavi. Adımı pembe koysan da benim kırmızı laflar ettiğimi bilirdin. “Zaman o ki aynı düşleri görüyor herkes içip duruyor ve biz öylece dururuz eldeki hayallerimizi de saklayarak. Onları genişletemeyen spock sendromlu apartman piçleriyiz.” Bu hiç de özgün bir aforizma olmadı Mavi. Mavi Bukowski’ydin. Bu sen değildin. Hayallerini yüzüme savuşturup yenilerini istedin benden Mavi. O elimden tutup isteyen gözlere baktım. Bırakırsan! dedim alırım. Ama kandırdım onu , oysa en küçüğüne bile razıydı. Elimi cebime attım bir damla umut dolusu çıkardım. Teşekkür etti. Bir daha elimi tutma dedim. Sıkıca sarıp beni , dedi ki: “Özür dilerim. Sadece sarıldım.” Sadece sarılmıştı. Artık yeni hayaller vermeyecek, meyvesi kurumuş belime. Tenimden akmayan ısı ve elektriksizlik içini yakıyor ve kalbini oyuyor biliyorum. Başka türlüsü gelseydi elimden tozumu bile göremezdi. Tozum var ama ben yokum. Böylesine de razı. Bu yanı da beni incitiyor. Dış zarf düşkünlüğü kolay çözülürlük sarfiyatı. Sarılmıştı sandığı şeye. Sarıldım menettiğim şeye. İpin ucu hâlâ elimde. Kalp damarlarımızı zamanın rivayetine bağlayan düşkün bedenlerimiz. Mavinin bir oyunu var. Adını söylemez korkusundan pembesin der. Sadece korku değil kırılganlığından da. İçinden geberir de, kolayca kırmızısın sen, hem de yeri göğe yapıştıran tonda olanı diyemez. Kanatlarıma acıklı kaynaklardan topladığı beyazlığı sürerek pembeleştirirken karikatürleşir. Hayata ihanet eder. İhaneti kutsar saflık diye. Rengimi açar kalbini açmasın diye. Ama beni en iyi o anlar. Çünkü sadece rengimi en derinliğine görende boyama hissi uyanabilir. Diğerleri hep tarafımdan kuşatılmak istediler, Mavi ise MOR olalım diyememenin hüzünlü sarsıntısını yaşıyor. Onu sımsıkı tutuyorum. Çünkü ilk yapacağı iş bir başka kırmızının ovaline sığınmak olacak. O benim mavim. O beni böylesine derin görüp derinleştiren şaşkın ruh. Ne yakasına rozet olmamı istiyor, ne de kolunda koket. Mor diyor, ama henüz bu kelime ağzında yeterince ıslak değil. Biz bu gizli anlaşmamızla öylece uyuruz. Bu yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını bilmediğimiz gibi tıpkı bilmeyiz hayatın yanından nasıl geçtiğimizi. O koyu siyah parlak gözlerindeki yansıma zülfüme değer hayat gibi senin yanından geçerken. Dünyanın bir ucundan ruhumu bağlayan o kutsal mavi duayla ellerini tutarım. Biliyorum ellerinin tenimdeki sızısını hep hissedeceğim.Ama sorular bitti.O öyleydi bu böyleydi . O tarafaydı bu tarafaydı… Bitmeli mavi. Derinim acı çekmeyi kesmeli. Hoşça kal ihanetim . Hoşça kal. Soru sormayış beni kendime getirdi. Kırmızı. Belki de hatırlamazsın. “Pemben.”

3


Böyle yazdın ve yırtın kağıtları, bin parça ettin. Çünkü mavi biterse kırmızı kırmızı kalır yine, ama derin acı çekmeyi, inlemeyi kesmez kolay kolay. Kan kokusu almış köpek balığı gibidir o. Yüzeyin baskısından kurtulmak ister, sesi dipsiz kuyularda yankılanır. Mavici düşler, aşerir onun gölgelerini görecek gözler için. Asla vazgeçemez bu esinden. Mış gibi yapar. Ömür boyu taşır koynunda en mavi gülünü. Bir kere görmekle değil, görülmekle karılır kader macunu. Sayısız öykülere yara kabuğu olur. Tatlı tatlı kaşınır. Hem kırmızı, hem de pembe bir kaşıntıdır bu. Dünya kadar eski.

4


Atilla İpek

Uzaktaki Mezar Mezarlığa yaklaşmış olmamıza rağmen artık eskisi gibi bir ürperti gelmedi üzerime. Oysa yıllarca mezarlıklar ve cenaze merasimleri beni ürkütmüştü. Ağabeyimin ben altı yaşındayken beklenmedik ölümü; ondan da önce küçük halamın, ondan kısa bir süre sonra da yengemin ölümleriyle tanışmam çok erken yaşta olmuştu. Belki de ondandı ölümlere karşı çocukça korku. Beni galiba hepsinden çok etkileyen Sıtkı eniştemin ölümüydü. Büyük halamın kocası Sıtkı eniştem tüm kayınçolarının ağabeyiydi, bütün amcalarıma – ki sayıları pek çoktur - iyi kötü bir yardımı olmuştu. Biz de onların sahip olduğu kasabanın en güzel evlerinden birinde kirada kalıyorduk. Ben oniki yaşındaydım, eniştem iki gündür felçli yatıyordu, o gece Meral abla kapıyı kırarcasına çalarak uyandırmıştı bizi. ‘Öldü! Öldü! Sıtkı öldü, koşun!’ diye ağlamaklı haykırıyordu. Hemen pijamalarımızla terliklerimizle sokağın karşısındaki halamların evine üşüştük. Ben Sıtkı enştemin yattığı odaya girdim. Evin her odasından feryat figan ağlamalar yükseliyordu. Kimsenin kimseyi gözü görmüyordu. Odanın ortasında cansız yatan eniştem kalkıp gitse kimse farkına varmayacaktı gibi geldi bana. Allah’tan böyle birşey yapıp beni daha kötü duruma düşürmek istemiyormuşcasına orada yerde sırtüstü yatmaya devam etti. Başını iki üç kat yapılmış bir eşarpla aynı o çizgi filmlerdeki dişi ağrıyan adamlar gibi düğüm�� yukarıya gelecek şekilde bağlamışlardı; göğsünün ortasında bir bıçak yanlamasına yatıyordu. Odadaki hoca mırıldanarak dualar okurken, erkekler gruplar halinde oturmuş enitemin ne kadar iyi bir insan olduğunu birbirlerine anlatıyorlardı. Kadınlar ise halamın etrafında, halamın Allah’a isyan eden ağıtlarına ‘tövbe, öyle deme, kader işte vah benim kara kaderli kardeşim’ diye teselli veriyorlardı. Hiç aklımdan çıkmadı o birkaç gün yaşadıklarımız. İlerleyen yıllarda hep cenazelerden kaçtım. Hatta orta okulda aşık olduğum Lale’nin annesinin ölümünde de bütün sınıf ziyarete gitmesine rağmen ben gitmemiştimde Lale uzun süre benimle konuşmamıştı. *** Arabayla mezarlığın açık otoparkına girerken içimde uzun zamandır görmediğim bir akrabaya gidilen ziyaretin heyecanını hissettim. Cenaze töreni aklıma geldi. Karımın annesi 13 yıllık savaşını kaybetmiş yenik düşmüştü hastalığa. Son aylarında artık yolun sonuna geldiğini kendisi de biliyordu, ama ne ağlıyor ne de sızlıyordu. Başı dik bir şekilde ölmek istiyordu. Cenaze törenini, kimlerin davet edilip kimlerin edilmeyeceğini anlatıyordu. Uzun zaman ‘‘Beni babamın yanına ‘Ada’ya defnedin’’ dedi, ancak ‘Ada’nın Yunan adası olması işleri zorlaştırıyordu. Kağıt işleri haftalarca sürebilirdi. Sonunda onu buraya yakınlara bir yere defin etmeye ikna ettik. Bütün kardeşlere yakın olan Rotterdam Beukenhof’taki Müslüman mezarlığına karar kıldık. Defin ve taşıma işlemlerini organize edecek olan Hollanda Müslüman Vakfını arayıp bilgi alıp detayları bildirdik.Son nefesini verdiğinde ben evde çocuklara bakıyordum ama karım iki erkek kardeşi ve kayınbabam bakımevinde başucundalarmış. Törensel, sessiz ve içten bir ağlaşma olmuş, karım annesinin gözlerini kapatırken ‘‘teşekkür ederim anneciğim, bizim için mükemmel bir anne oldun’’ demiş ve sessizce ağlaşmışlar. Ada’dan akrabaların gelebilmesi için iki gün sonraya defin kararı aldık. Ev iki gün boyunca Roosendal’lı Türklerle doldu taştı. 20-30 yıl önce Hollanda’ya ilk geldikleri dönemde yediği içtiği ayrı gitmeyen sayısı gittikçe azalan birinci kuşak dostları tek tek geldi. Bir çoğunu daha önce hiç görmemiştim. Bunlardan birisi kayınvalidemi Hollanda’da bir mezarlığa defnedeceğemizi duyunca neredeyse şoka girmişti. ‘‘Olurmu öyle şey! insanın vatanına gömülmesi gibi bir şey var mı? Niye bu gurbet ellerde defnediyorsunuz? ’’ diye söylenmişti. Onunla tartışmadık, duymamış gibi yaptık. Rahmetli ‘atın kuyruğunu kalabalıkta kesersen kimi uzun der kimi kısa’ derdi. Kafamıza takmadık. Naaşı taşıyacak Vakfın minibüsü daha sıkıntı vericiydi zira. Koyu lacivert renkli minibüsün üzerinde canlı renklerle vakfın reklamı ve 24 saat arayabileceğiniz cep telefonu numaraları filan yazılıydı. Manavın minibüsünden farksızdı. Kayınvaldemin naaşını karımın isteği üzerine morgdan aldıktan sonra aylar önce çıktığı ve birdaha dönemediği evini ve sokağını son birkez görsün diye evlerinin sokağından geçirirken, 30 yıllık komşuları kapılarının önüne çıkıp ona saygı gösterisinde bulunurlarken Türkler hakkında yeni bir önyargıya daha kavuşmuş oldular: ‘Türklerin cenaze arabaları manavın minibüsünden farksızdır.’ Arabanın şöförü mezarlığa giderken otobanda saatte 140 kilometreyle sürmüş ve onu takip eden arabalar yasak olduğu için saatte 120 kilometreyi hatta yer yer 100 kilometreyi aşamadıkları için ya kaybolmuş ya da gecikmeli gelmişlerdi. Birde arabanın kapısı açılınca görünüveren ‘iki tabut’ cenazeye gelenleri (özellikleri Hollandalıları) küçük bir şoka uğratmış insanların gözleri kayınpederimi aramış ve ikinci tabutun

5


ona ait olma ihtimalini kontrol etmişti. Oysa arabada iki tabutluk yer vardı ve ikinci tabut herzaman arabadaydı - kimbilir belki de saatte 140’la süren şöföre bazen iki tabut birden gerekiyordu! -. *** Arabayı mezarlığın otoparkına park ettim. Selçuk beş yaşında olduğundan iki yıl önce ölen anneannesini hala biraz hatırlıyor; üç yaşındaki Timur ise hatırlamıyor ama evin içindeki bolca fotoğraflar ve canlı hatıralardan dolayı hatırladığını zannediyordu. Arabayı durdurunca Selçuk ‘ Benim anneannem öldü’ dedi herzamanki gibi ve bizden gelecek tepkiyi görmek için yüzümüze baktı. Biz de bir ‘evet’le yetinip arabadan indik. Bagajdan, yanımızda getirdiğimiz çiçekleri, yeni bahçe toprağını, küçük el çapasını ve küreklerimizi çıkardık. Çocuklar için getirdiğimiz oyuncak kürekleride Selçuk ve Timur’a verdik ve hep birlikte mezarlığın içindeki müslüman mezarlığına doğru yollandık. Benim son gelişimden bu yana iki yeni mezar daha gelmişti. Mezarlardaki tarihlere bakınca buraya defnedilmeyi tercih eden (çoğunluğu Türk) Müslümanların sayısı artıyordu, her yıl bir önceki yıla nazaran daha çok mezar geliyordu. Beni en çok girişin sağ tarafındaki bebek mezarları etkiliyordu, çoğunluğu birkaç günlük bebeklere, bazen ikizlere ait olan bu mezarlar, diğer taraftaki yetişkin mezarlarını sayıca geçiyorlardı. *** Mezardaki ölü çiçekleri temizledik, yeni toprağı killi ve sert mezar toprağının üzerine döktük, karım getirdiğimiz çiçekleri plastik saksılarından çıkarıp özenle mezarın üzerine dikti. Bunun onun için çok huzur verici bir meşguliyet olduğunu görebiliyordum. Sanki annesine bakıyordu, aynı birzamanlar bakımevinde yaptığı gibi. Yüzünü, ellerini ıslak bir havluyla siliyor, saçlarını tarıyor, yastığını kabartıyor, çarşafını düzeltiyor, çiçeklerin suyunu değiştiriyor, bütün bunları bir ayin havasında yapıyordu. Bende bir yandan çocuklarla ona mezarlık çeşmesinden su taşıyor diğer yandan da onların ölüm ve ölüler hakkındaki sorularını yanıtlamaya çalışıyordum. ‘Neden mezarların üstünde yürümek yasak baba?’ ‘Niye mezarı suluyoruz baba? Anneannem ıslan mıyormu?’ ‘Bu mezarlardaki çocuklar niye ölmüş? Onlar daha büyümemişlerki!’ *** Onbeş-yirmi dakika içinde mezar nisan ayının bu ilk gününün güneşli havasına uygun bir şekilde bakımlı rengarenk bize gülümsüyor, sanki ‘ bir de dua okursanız...’ diyordu. İşimiz bittiğinde annemizin böyle ne zaman ihtiyaç duysak gelebileceğimiz mesafede, dizimizin dibinde olduğu için mutlu ve hoş duygularla tekrar otoparka doğru yürümeye koyulduk. Selçuk herzaman yaptığının aksine elimi tuttu ve bana doğru bakarak - ‘Ik ga nooit dood’ (Ben hiç ölmeyeceğim) dedi. - ‘İyi’ dedim ‘o zaman sonsuza dek hep böyle gelir benim mezarımdaki çiçeklere bakarsın’

6


İsmail Polat

Haberler ve fareler Mustafa ile kardeşi Hüseyin bir fabrikada çalışıyorlardı. Dün Rotterdam’da yerlilerin yabancıların kalmış oldukları pansiyon ve evlere baskın düzenlediklerini duymuşlardı. Bu baskın esnasında içerde bulunan insanları dövmüşler ve tüm eşyaları dışarı atmışlardı. Hollanda hükümeti olayı kınayarak suçluların yakalanıp yasalar önünde yargılanacağının açıkla-masını yapmıştı. Bu saldırıları haklı çıkartacak bir neden mevcut değildi. Bir bahane bulmuşlardı. O da yabancıların yemek yaparken çevreyi kokutmalarıydı. Pansiyonlarda kalan insanlar canlarını ve mallarını kurtar-mak için tedbirler düşünüyorlardı. O dönemlerde entegrasyon konusu kimsenin aklından geçmezdi. Bu meseleyi dile getiren-leri gerek göçmen toplumun kendisi ve gerekse Hollanda siya-sileri ve halkı hor görmekteydiler. Bu insanlar gelip çalışıp birkaç yıl sonra geri dönmeyecekler miydi? Neyse ki, o pansiyon ve ev baskınının dört beş yıl önceki bir haber olduğu çıkmıştı ortaya sonradan. Esas acı haberler memleketteydi. Türkiye siyasi bir kargaşaya sürüklenmiş, ideolojiler uğruna kardeşin kardeşi vurduğu bir ortam oluş-muştu. Mustafa akşam işten çıktığı gibi ilk önce Hollanda radyosunu açtı. Konu hakkında konuşmalar vardı, ama bir şey anlamadı. Ulan biz ne biçim insanız. Bir türlü Hollandaca öğrenmedik. Yarından geçi yok bir adam bulalım gelip şu pansiyonda bizlere her akşam Hollandaca lisan kursu versin diye düşündü. Sonra geçti o koca eski radyonun başına. Buldu kısa dalga Türkiye’-nin sesini. Radyoda haber dinlemek öyle kolay değildi. Birkaç saniye dinledikten sonra bir hışırtı ile ses kayıp olur giderdi. Ara ara bulamazdın. Bulduğunda bülten bitmiş olurdu. Mustafa araya araya kısa dalga Türkiye’nin Sesini bulunca odadaki arkadaşlarından sessiz olmalarını istedi. Bir haber dinleyeceğin zaman herkes konuyu öğrenmeden yorum yapardı. Haber sonrasında doğru dürüst dinlemedikleri haberler üzerine ahkâm kesmeye devam edenler olurdu. Mustafa buna çok kızardı. Bir kulağı radyoda, “Ulan bizim hiç dinleme kültürümüz yok valla.“ dedi. “Şu haber saati gelince herkes önce sessizce dinlesin. Ondan sonra görüşlerimizi belirtelim. Siz hiç konu-şulmayan konuların sanki radyoda konuşulmuş gibi tartışmasını yapıyorsunuz.” Bu gece solcu gençlerin uğrak yeri olan kahveye bir grup sağcı genç dışarıdan ateş etti. Kahvede bulunanlardan dört kişi hayatını kaybetti. Yedi kişi de ağır yaralandı ...... kentinde ise yedi sol görüşlü kişi işkence edilerek ve daha sonra iple boğularak öldürüldü. Sol görüşlü gençler sağ görüşlü gençlerin uğradığı lokale ateş edip iki kişiyi yaraladılar. Bir kişi de olayda can verdi… O sırada radyoda hatlar yine karışmıştı. Mustafa biraz daha uğraştı. Fakat haberin dinlendiği dalga boyunu bir türlü ayar-layamadı. Aynı pansiyonda kalan Hamza, “Ne ulan. Kıbrıs’ta çatışma mı olmuş?” diye sordu. Mustafa, “Ulan öküzlük yapma. Biraz önce haberleri dinleyin derken kalabalık edip dinlemek istemeyen sendin. Şimdi de haber saati geçti, gelip bana soruyorsun ne oldu diye. Bizim insanımız haber dinlemeyi ve sırası ile konuşmayı öğrense ne kadar güzel olacak.” Mükremin, “Bir tek o değil. Bir de konuşurken kelimenin başlangıcı ile sonunda küfür etmeseler daha iyi olur.” dedi. Hüseyin, “Kültürel ve bilimsel yanları zayıf olan toplumlar konuşurken fazla kelime bilmediklerinden küfürleri yan kelime, bağ rabıta yerine kullanırlar. O küfür onlara bir destek gibi geliyor. Bir şey yapamazsın. Cahillik işte. Bana göre bunlar kahvelerde, pansiyonlarda konuştukları bu küfürlü kelimeleri oğulları, kızları, babaları, anneleri ve diğer tüm aile bi-reylerinin yanında da konuşuyorlar.” Mahmut birden konuşmaya katıldı. “Bu toplumu o kadar kara-lamayın. Kimse bu kelimeleri evinde konuşmaz.” Mükremin itiraz etti. “Burada konuşan adam aynı kelimeleri her yerde konuşur. Önemli olan böylesi ahlaksız kelimelere alışmamak lazım.” Kısa dalga radyo yine ses vermeye başladı. Meşhur bir siya-setçimize gazeteciler soru sormaktaydılar.Siyasetçi, “Bana.... dedirtemezsiniz.” Diye cevaplamıştı. Bir başka siyasetçiye ne düşünüyorsunuz,diye soruyorlar.’Biz onlardan hesap...’ dediği sırada ses kesildi.Bu karamsar tablo üzerine hemen hemen hepsi en kısa zamanda çocukları Hollanda’ya getirmeye karar vermişlerdi. Bazı sakıncalar yok değildi, ama yaşama şartları şimdilik daha insancaydı. Mustafa ile Hüseyin hazırlamış oldukları yemeklerini yedi-ler. Bu pansiyonda yemekler, ekmekler kapalı kutularda muha-faza edilirdi. Dışarıda on ekmek bile bıraksan sabaha kadar fareler hepsini yerlerdi.

7


Pansiyon sahibine bir çare bul dediklerinde, “Bu memlekette hayvanlara saygı ile sevgi vardır. Onların öldürülmesi yasak-tır. Siz yiyeceklerinizi açığa koymazsanız onlar bir daha bu-ralara gelemezler.” demişti bir defasında. Mustafa farenin ölümü de günah olur mu? Bu adam resmen bizi kandırıyor diye düşünmekteydi. İki kardeş gidip kutu kutu zehir aldılar. Bir ara farelerin sayıları biraz azaldı, ama sonu alınamadı. İki kardeş akşam yemeğinden sonra yarın işte öğlen yemeği için birkaç dilim ekmek, peynir gibi şeyleri hazırlayarak çantalarına yerleştirdiler. O haberlerin verdiği sıkıntıdan olmalı galiba çantalarını mutfak taşının üstünde unuttular. Her akşam çantalarını ya kapalı bir yere veya yattıkları karyolaların baş ucuna asarlardı. Sabah erkenden kalkıp çantalarını aldılar ve trene bindiler. Çalıştıkları fabrika on kilometre ötedeydi. Çantalarını ayak uçlarına yakın yere koydular. Yolculuk sırasında düşüncelere daldılar. Hâlâ dünkü haberlerin etkisindeydiler. Bir ara yan-larında oturan bir kişinin hızlı biçimde kalkıp uzaklaştığını görünce Hüseyin dalgınlığından sıyrılıverdi. Bir koşuşma başlamıştı etrafta. Bir kız bağırarak öbür vago-na kaçtı. Bir başka genç te ayaklarının burnuna basıp trendeki kanepenin üstüne çıktı. Yanlarında oturan orta yaşlı bayan ise sıkıca göğüslerini tutmuştu. Sanki biri onları alıp gidecekmiş gibi koruyordu. Bir başka bayan çantasını kucağına almış onu koruyordu. Orta yaşlı bir adam oturduğu yerde kendini sakınmak için ayaklarını yukarı kaldırmıştı. Mustafa ile Hüseyin bunlara baktıklarında tam bir şaşırtıcı manzara görmekteydiler. Bu insanların hepsi bu hareketleri yaparken yere bakmaktaydılar. İki kardeşse bu insanların yaptıkları hareketleri hayretle seyrediyorlardı. Tren durağa yaklaşmak üzereydi. Yanlarında oturan genç kız birden bağırıp kaçmaya başladı. Kaçarken bir başkasına çarptı. Oradan geri döndü bir başkasına çarptı. Kompartımanda tam bir kargaşa başlamıştı. Mustafa, “Ne oluyor yangın mı var? Yangın varsa biz de kaça-lım. Yoksa Rotterdam’da ki pansiyon gibi burayı da mı yaktı-lar?“ dedi panikle. Hüseyin, ”Vallahi bilmiyorum. Ya yangın var, ya da bugün trende tiyatro günü.” dediği sırada kaçan genç adamın bir ara gözlerinin takılıp durduğu köşeye baktı. Birkaç fare oralarda dolaşıyordu. Birkaç tanesi de diğer köşede gezinmekteydi. “Abi bunlar bizim pansiyondakiler.” Mustafa şaşkınca sordu. “Neymiş bizim pansiyondakiler?” “Bizim fareler.” Mustafa, “Yapma yahu” deyip çantasına baktı. Baktığında ne görsün birkaç fare çantanın içinde dolaşıp duruyorlardı. Bir parça ekmek bile bırakmamışlardı. Mustafa sessizce çantanın ağzını kapattı. İnecekleri yere gelmişlerdi zaten. Fabrikanın yolunu tuttular. Yolda çantaları açıp tekrar baktıklarında çantaların içinin fare dolu oldu-ğunu gördüler ve çantaları fırlatıp attılar. Hüseyin fabrikaya iyice yaklaştıklarında, “Bilir misin bu fareler kime benziyorlar?” diye sordu. Mustafa kardeşine baktı ve bilgiççe başını salladı. “Memle-ketten gelen kötü haberlere de mi? Onların da karnı aç.”

8


Gülay Kaya

Karanlıkta Bir Soluk Pause düğmesine basılmış gibiydim. Bir nanosaniyede onlarca sayfalık metinleri hatmeden yaratıklar, salt eğlence olsun diye kozmik hız sınırını tutmuşlar, tek dokunuşla zamanın katıksız sularını akış düzlemine sa-bitlemişlerdi sanki. İçinde bulunduğum durumun açıklaması buysa üst cümledeki yaratıkların espri anlayışları tuhaf olsa gerekti. Bir gün toprağa karışacağını düşündüğüm vücudum mole-küllere ayrılıp nanolaşmış, Kubrick filmlerinden birinin içine ansızın çekilivermişti sanki. Ağır çekim zamanda çemberimi dolanan insanların tüm hatlarını açık seçik görebil-mekteydim şimdi. Ölüm tozuna bulanmışçasına kaknem yüzlü, mimikleri korkunç ağırlıkta eğri büğrü perdeleşen siluetler, incecik kuyrukları loş karanlığı çizgileyen kırmızı neon lambaların altından geçerken daha bir ürkünçtüler. Çizgilere belenen, tükenmeyecekmiş denli ağır bir hızla ilerleyen varlıklar neden sonra devasa ağızlara dönüşüyordu. Dipsiz kör karanlık mağaraları andıran ağızlardan, kopup kopup boşluğa döşenen çok boğumlu parça pincik seslerin anlamsız, karmaşık yoğunluğu suya atılmış taşlar denli za-manda harelenmekteydi. Külrengi dertli bir aydınlık içindeydim. Beyinciğimin komut vermesini korkunç bir sabırla bekliyordum. Çelikten yongalar mide çeperimi bilemekle meşguldü. Kasıklarım berbat sancılarla dö-vülmekteydi. Endokrin bezlerim kaç santimetreküp adrenalin salgılamışlardı Tanrı bilirdi. His-settiğim bu yoğunluğun zengin oluşuydu. Ağzım Kalahari Çölü gibiydi. Dilimse o çölün ortası-nda kalakalmış zavallı bir ölü. Haftalarca aç susuz bırakılmış bir ağıl dolusu domuzun incecik keskin böğürtülerine benzer sesler, beynimin duvarlarına çarparak, her çarpışta bölünerek, bölündükçe çoğalarak ve yeminliymişçesine sokulmadık yer bırakmayarak içimde döneniyor-du. Kilometrelerce koşmak zorunda kalmış bir av hayvanınki gibiydi kalbim. Soluğumsa fena halde dertliydi. Ve sanki ne olacaksa ansızın olacak, bedenim hatıllarından kurtulmuş bir tente gibi olduğu yere çöküverecekti. Cılız kuru bir ses işittim o an. Düşünsel dirimden bir şamandıra gibi beni gerçekliğin kaskatı yalınkatlığına çeken o ses, beyaz tenli, değirmi ufak yüzlü, pırıl pırıl parlayan kuzguni siyah saçları daracık omuz-larına dalga dalga dökülmüş orta boylu gencecik bir kıza aitti. Makyajsız yüzünde tertemiz, sıcacık bir tebessüm vardı. Göz çayındaki katran karası iki küçük damla sanki o tebessümlere eşlik eder gibi yakamozlanmıştı. Tanrım nasılda ona benziyordu. Sanki bir an karşımda eski fakat âşkı terütaze Semra’yı görmüştüm. Belki de bir yanım içten içe kurtarıcımın o olmasını dilemiş, o karabasandan uyanır uyanmaz da ekranımda beliren yüz onunki olmuştu. Gene acıya katıktım. Yanıbaşımdaki kıza bakmıyordum artık. İçime tıkılmıştım. Zihnimin yaşanmış ve asla unutulmayan aşklar ansiklopedisinin sayfalarını çevirmekteydim şimdi. Bu sıra da davudi bir erkek sesiyle irkildim. -Kimse kalmasın. Arkama dönüp bakmaya fırsat kalmadan sesin sahibi gitmişti. Peki ya o kız. Pergellerimi açıp adımlarımı yola sürdüm. Neyse ki korktuğum başıma şimdilik gel-memiş, az önceki zihin uyuşukluğum bedenime sirayet etmemişti. Merdivenlere yönelip mermer basamakları adımladığımdaysa olan oldu. Bacaklarımdaki sinirler bağlantı yerlerinden kopmuş gibi esridi. Neyse ki boşalma uzun sürmemişti. Dışarı çıktığımda vücuduma dolanan olgun rüzgârdan içeride ne denli terlediğimi ürpe-rerek duyumsadım. Buzdan bir paltoya sarınmış gibiydim. Ve ne gariptir ki elimdeki montu o an fark etmiştim. Montumu giyip fermuarı boğazıma dek çektim. Karanlık ve kalburlaşmış yollardan geçerek evime yollandım. Görüntüsü eyfel kulesini andıran elektrik direklerinin ölgün sarımtırak tepe lambaları ortalığı dikizler gibiydi. Ve haliyle yalnızca belli bir alanı aydınlatıyordu. Karanlığın kurumlu pelerini sanki içinde devasa pençeli bir canavarı tutuyordu da o yöne saparsam beni çiğneyecekmiş gibi ürkmekteydim. Bu yüzden ışıklı sokaklara saptım. Karanlıktan kaçmam için nedenim çoktu nasılsa.

9


Gece her zamankinden daha mı zifirdi ne. Sokağa girdiğimde elektriklerin kesilmiş olduğunu hüzünle kavradım. Sunturlu bir küfür savurmanın tam zamanıydı. Katrana bulanmış sokağı hızla tüketerek evimin önüne geldim. Buzdan arılar bedenime dolanmışçasına tenimi iğneliyordu. Karnım yeniden adrenalin tüneline çekilivermişti. Ellerim aralarına rüzgâr dolmuş lafazan yapraklar gibi sarsaklaşmıştı. Neyse ki montumun cebinden çıkardığım anahtarı kapının deliğine sokup kilidi açabilmiştim. Ansızın canavara yakalanacakmışım gibi hışımla içeri girdim. Merdiven aralığındaki dili kısılmış idare lambasını görünce soluğumu salıverdim. Vakit yatsıyı çoktan geçmişti. Annem yatsı namazından sonra beni beklemiş, ben gecikince de idare lambasını buraya bırakıvermiş olmalıydı. Kapıyı kilitledikten sonra lambayı alıp odama çıktım. Yağmurun sesini ve rüzgârın uğultusunu işitiyordum şimdi. Yağmur demirden pençeleri andıran iri damlalarla girmişti sokağa. Pencereden baktığımda nefti siyah çamların ağıt yakar gibi eğildiğini gördüm. Perdeyi çekip lambayı masaya bıraktım. Beti benzi atmış sandalyeye usul çöktüğümde kiremit damlı evin çatısını rüzgârın olgun dili yalayıp geçti. Doygun ulumalarla ortalığı titretti. Eve tam vaktinde gir-miştim. Durumumsa pek iç açıcı değildi. Üstelik yatsı namazını da geçirmiştim. Banyoya yöne-lip abdest aldım. Duvarın bitişiğindeki koltuğun üzerinden seccadeyi alıp odanın ortasına ser-dim. Allah’ın tariğine yöneldiğimde zihnimin o yol üzerinde olmadığını bir duanın ortasında ya da rükû secde arası bir noktada uyanarak fark ediyordum. Hatta dua okuyup okumadığımdan bile emin değildim. Sanırım bu işi öteki yani bedenim yürütüyordu ve bol bulanık zihnim bambaşka bir yerdeydi. Otobüs son durağa girdikten bir dakika sonra adam inmişti. Karanlık puslu, soğuk ve ekşi kokuluydu. Gecenin bir vakti sokaklarda kimsecikler yoktu. Adam caminin önünden geçerken duvarın demir parmaklı oyuğundan öte yanda iki azgın köpeğin dalaştığını fark edip dur-muştu. Çamura bulanmış tüyleri kırçıllı kapkara iki azgın köpekti bunlar. Keskin dişleri kürk-lerine oranla ışıl ışıldı. Adam iki azgın köpeğin geceyi delip geçen böğürtüler salmalarına neyin neden olabileceğini düşünerek demir parmaklıklara iyice yanaşmıştı. İlkin fark ettiği parçalanmış simsiyah bir çöp poşetiydi. Ve poşetin içinde parlak bir şeyler vardı. Görüş açısına giremediği için adam bu parlak nesnenin kimliğini faş edememişti. Uzunca bir sopa olsaydı torbayı kendine doğru çeker ve ne olduğunu çözebilirdi. Bu düşünceyle aranmaya başladı. İlerdeki çöp konteynırının içinde aradığına benzer bir şey gözüne çarptı. Bu bir badana fırçasıydı. Ve sopası sağlamdı. Fırçayı alıp demir parmaklıklı oyuktan içeri soktu. Köpekler adamı fark etmemiş, keskin dişlerini birbirlerinin etlerine geçirmişlerdi. Adam birkaç dakikalık uğraştan sonra torbayı oynatabilmiş, içindeki ağır olduğundan bu kadarıyla yetinebilmişti. O sıra çürük tiksindirici bir koku dolandı burnuna. Genzi yandı. Kusacak gibi oldu. O an esen tertemiz rüzgâr nefesini toplamasına yardımcı oldu. Torbanın ucunu kaldırıp baktığındaysa midesini olduğu yere boşaltıverdi. Bu bir cesetti. Bir kadına ait vücut parçalanmış dahası yakılmıştı ve köpekler kadının sağlam kalan baldırı için birbirleriyle dalaşmaktaydılar. Midesinde boşaltacak bir şey kalmadığında adam birkaç metre ilerdeki beton zemin üzerinde bir şey daha fark etti. Duvarın köşesini dönüp demir parmaklıklı oyuktan içeri baktığında bu şeyin bir insan kafası olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti. Dönüp sopayı aldı ve o şeye uzanmaya çalıştıysa da uzak olduğundan beceremedi. Bu sıra dalaşmayı kesen köpeklerden biri bu işi onun için yapmıştı bile. Parça kadının yerinden kopartılmış ve yakılmış başıydı. Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir haber yer alacaktı: “Hapishaneden dört gün önce çıkan kocanın korkunç katliamı.” “Adam karısının dost tuttuğunu dahası bu işten kardeşlerinin de haberi olduğunu öğrenince cinnet getirdi. Karısını önce öldürdü sonra parçaladı ve yaktı. Ardından kardeş-lerinin peşine düştü. Kardeşlerinin birinin cesedi Polenezköy’ de ötekininse Kilyos yakınlarında bulundu. Her ikisi de kalplerine ve beyinlerine aldıkları birer kurşunla öldürülmüştü. Adam infazı soğukkanlılıkla anlattı: Pişman değilim. Namus göt puluna benzemez. İşimi bozmasay-dınız onu da öldürecektim. Sıra ondaydı.” Sıra bendeymiş meğer. Adam müebbet hapisle cezalandırıldı. Yedi uzun yılsa geçmek bilmedi sanki. Delicesine sevdiğim kadın sapık bir katil tarafından hunharca katledilmişti ve sıra bendeydi. Ölümün soğuk eli uzanıvererecekti boynuma.

10


Yere kapaklanmış, namlunun soğuk metali ensemde bekleyecektim bende. Hâlâ seccadenin üzerindeydim. Son duaları ne vakit okumuştum Allah bilir. İliklerime değin ürpertiyle doluydum. Ağzım bir şeyler geveliyordu. Tam o sıra da ense kökümde bir serinlik duydum. Demek katil salıverilmişti hapisten. Ota boka af çıkıyordu nasılsa. Ama kapıyı kilitlemiştim. İçeri nasıl girmişti. Belki de hep içerdeydi. Yılanların doğasında vardı sinsice süzülmek. Tanrım ölecek miydim? Bağırıyordum. Kapkara bir tüneldeydim. Tünelin sonunda bir ışık vardı. Annemin sesini işitiyordum. Beni ışığa çağırıyordu. Adımlarım ağır aksaktı. Koşmaya çalıştıkça düşüyor, o ışığa tam yaklaştım derken daha bir uzaklaşıyordum. Sonunda ışık toplu iğne başı kadar oldu ve kayboldu. Çaresizdim. Sımsıkı yumduğum gözlerimi açınca yanımda annemi gördüm. -Oğlum korkma. Hırkan omuzlarından kayıvermişti. Üşümeyesin diye örteyim demiş-tim. Hay Allah! Bunca korkacağını bilsem hiç ilişmezdim yanına. Zavallı kadın benden beter korkmuş görünüyordu. Nasılda duymamıştım gelişini. Ölümde böyle gelirdi işte: Çaktırmadan ve sinsice. O gece şafağı zor bulacaktım. Tıpkı önceki yıllar gibi. Ve emin olduğum bir şey varsa o da sinemadan bir süre uzak duracak olmamdı.

11


Nazan Bilen

Ursula ile Metin

Korkuyordum. Yıllardır yaşadığım bu mekânda ürkek bir at gibi dolaşmak zorunda kalmak evle aramı iyice açmıştı. Bazan köşe bucak temizliği yaparak, uzama yakışan müzikleri sunarak, pencereleri sonuna kadar açıp oksijeni basarak ilişkimizi düzeltmeye çalışıyordum, ama dışardaki aydınlığa rağmen içerisi gerçekçi olmayan bir loşluğa büründüğünde, yemek masasının etrafını çevreleyen kırmızı boş sandalyeler hafif titreşimler gösterdiğinde, yatak odasındaki krem rengi elbise dolapları yanyana duran tabutlara dönüştüğünde dışarı çıkmam gerekiyordu. “İyi akşamlar.” Sesim kontrolüm dışında çok alçak çıkmıştı. Cılız, yorgun hatta biraz cızırtılıydı. Bir başka benle bu sahneyi ortakaşa kulllanıyormuş, bu yüzden de seslerimizi de paylaşmak zorunda kalmışız gibi. “Tam film izleme havası değil mi?” dedi adam. “Evet bence de. Bunu nereye bırakayım? Her taraf ıslanacak.” “Farketmez, oraya bir yere koyabilirsiniz” Şemsiyemi kapının yanına bırakıp, filmlerin durduğu raflara doğru yürüdüm. Videotekte çalışan adam izlediği filme dönmüştü. Sırtını yasladığı duvara yapıştırılmış büyük boy film posterlerinden birinin içindeymişçesine hareketsizdi. Artık adamın önerilerine kapalıydım. O da bunu biliyordu, o yüzden yeni filmler var dememişti. İçeride benden başka müşteri yoktu. Hiç yenilenmediğini bildiğim halde önce Art-movies bölümüne yürüdüm. Tekrarlamaktan bıkmadığım bir ritüeldi. Raflar kapakları yıpranmış video kasetleriyle doluydu. İzlemeye değer bulduklarımın hepsini görmüştüm. Bir videotekten çok müzedeymiş edasında durmaktaydılar. Porno bölümü mümkün olduğu kadar genişletilmiş, videoteği ayakta tutmakta kullanılan en sağlam kolon olma işlevini üstlenmişti. Yuvarlak popolar, popo büyüklüğündeki memeler, envai çeşitteki organlar, sarışınlar, esmerler, kızıl afetler bir süre arkadaşça yanyana duruyor, biri gelip aldığında birbirlerinden kopartılıyorlardı. Videoteği iki yıldan beri bir Hintli çalıştırdığından bir de Hint filmleri bölümü vardı. Ne zaman Hint müziği duysam bütün şarkılar tek bir kadın ya da tek bir erkek tarafından söyleniyormuş hissine kapılırdım. Dünyada sadece iki Hintli şarkıcı varmış gibi. Bir Hint filmi izleyip bu önyargımdan kurtulabilirdim aslında, ama bu yağmura, bu gök gürültüsüne –en sevdiğim hava buydu- hakkını daha iyi vermek gerek diye düşündüm. Zaten eve yepyeni türde bir film götürebileceğimden emin değildim. Böyle bir filmin odalardaki etkisinin ne olacağını kestiremiyordum. Filmlerle evim arasında garip bir eşzamanlılık hakimdi sanki. Geçenlerde internette hiç beklemediğim sayfalardan sıçrayarak bir Japon kadın robotlar sitesine varmıştım. Tam kızın olduğu filmin üzerine tıklayıp yaptığı numaralara göz atacaktım ki, yan tarafımdan ekrandaki kızın tıpkısının aynısı bir kız, beyaz geceliği içinde hızla geçip kayboldu. Ruh turisti falan olabilir miydi? Sanmıyordum. Oturduğum bina yeni olduğundan eski ruhların takılıp kalma durumlarına da ihtimal vermiyordum. Filmi iyi seçmeliydim. Konu ilgisini çekerse ev de izlerdi belki. Yoksa hologram yağmuru başlayabilirdi. Son zamanlarda kapıyı içeriden kilitlemememin, anahtarları da sürekli girişe en yakın masanın üzerinde hazır bulundurmamın nedeni de buydu; asılsız görüntüler gerçekliği bastırdığında anahtarları kapıp arkama bakmadan, en rahat ayakkabılarıma atlayıp sıvışmak... Yeni filmler bölümüne yürüdüm. Arka kapağa, yazıya, yönetmene baktığım günlerden birinde olmadığımı anladım. Kendimi kapak resimlerine, renklerin yoğunluğuna bıraktım. “Demi Moore’un korku filmi çıktı, güzel.” dedi arkadaki adam kaşla göz arasında. Dayanamamıştı yine. Omuzlarına kadar uzanan simsiyah saçları vardı, ama omuzları pek dardı. Üzerindeki ipeksi kahverengi gömlek esmer tenini kirli gösteriyordu. “Hollywood onu saf dışı bırakmadı mı?” deyip tekrar filmlere döndüm. Onun dar omuzları varsa benim de rüküşlüğüm vardı. Üzerimdeki simsiyah geniş yağmurluk, sırıl sıklam siyah saçlarım ve muhtemelen akmış rimelimle bir cadıyı çağrıştırmaktaydım mutlaka. Yine kendini beğenme haneme eksi işaretleri atarken Metin’in karşımda duran kapaktan her zamanki sert bakışıyla beni izlediğini gördüm. İnanamadım. Göz yanılsamasıdır sandım. Yağmur yağdığı için çantama koyduğum gözlüklerimi çıkarıp taktım. Minik harfleri de okumaya başladım. Film 127 dakikalıktı. Son zamanlarda dikkat ettiğim şeylerden biri de filmlerin olabildiğince uzun sürmesiydi. Filmin uzun sürmesi demek ben ve evimin de o süre içinde aynı ruh halinde kalmamız demekti. Kısa devirli adaptasyon zorunluğundan kaçınmak bir bakıma. Yavaş çözülme.

12


Konusunun ne olduğunu önemsemeden aldım filmi. Metin’i birilerine benzettiğim çok olmuştu, ama bu kadar benzeyenini ilk defa görüyordum. Kapağı uzattığımda adam kaşlarının arsına sıkıştırdığı bir soru işaretiyle baktı filme. “Allah allah, bizde böyle bir film de mi varmış?” diyerek filmi getirmeye gitti. İçimde filmi bulamayacak, varlığı kapaktan ibaretlik gibi korku lambacıkları yanıp sönmekteydi. “İzleyince bana da anlat, bakalım nasıl bir filmmiş.” dedi videotekçi. Pek iştahsız aramaktaydı. Boşuna alıyorsun içinde ne Hollywood ne de Bollywood oyuncusu yok diye düşünüyor olmalıydı. Adamın filmlerin sırayla durdukları raflardan birini alıp kapaktaki ad ya da numarayla kıyaslaması içimde ikinci bir korku dalgası üflemişti. Ama boşuna ürpermiştim. Film gerçekti, vardı. Seri numaralı bir numaraydı. “Yeni film değil galiba. Bir hafta kalabilir sende.” Bizim ev bu filmi kesinkez bir haftalığına istemezdi. “Her zamanki fiyat değil mi?” “Bu yıl zam yok.” Adamın yüzünde beliren tiye alınma mı, yoksa bilmediğim başka bir şey mi şaşkınlığını seyretmek çok hoştu. Elimde tuttuğum bir paket hazır tuzlu patlamış mısırı alıp almamakta kararsızlık yaşamayı bırakıp elimle paketin ilişkisini sonlandırdım. Adam konuşmaya istekliydi, ama fazla senli benli olmamakta kararlı parayı ödeyip çıktım. Patlamış mısırı bırakmıştım. Bir kereden bir şey çıkmazdı, ama olsundu, formumu korumaya devam etmeliydim. Eve gidince kendimi başka bir şeyle kandırırdım nasıl olsa. Eski sevgili ünvanıyla anılmak için henüz ayrılık süresi çok kısa olan Metin belki bir yerde karşıma çıkıverirdi. Onu sivilceli bir surat, yağdan bir tulum gibi karşılamak istemezdim. Ceviz kabuğuna sığmayacak nedenler yüzünden ayrılmıştık aslında. Metin’in gururu, benim inatçılığım... Önceleri ayda bir kavga ederken sonraları iki haftada bir, haftada bir, haftada iki olduğunda... Açılan yaralar kapanmadan yenileri başladığında birlikte yaşamak anlamsızlaşmıştı. Eve yürürken yanından geçtiğim yeni binalardan birisi gözüme hatırladığımdan çok daha büyük göründü. Birkaç saat içinde birkaç kat çıkılmıştı sanki. The Dark City efekti. Önceleri binanın en tepesine bakabilmek için kafamı kaldırmama gerek kalmıyordu. Gündüzleri etrafın canavarları aratmayan devasa vinçler, oyuncak arabalara benzer beton karma makinaları, uzaktan bakıldığında başlarındaki güvenlik kasklarıyla zehirli mantarları andıran işçilerle dolması nedeniyle kendimi başka bir semte ışınlanmış gibi hissettiğim oluyordu. Yıkılmış evler ameliyat edilip dikilmeden bırakılmış, iç organlarında rengarenk kumaşlar, giyecekler, kaşık çatallar unutulmuş cesetler gibi boylu boyunca uzanmış yatıyorlardı. Eve geldiğimde ilk işim kaloriferlerin derecesini yükseltmek oldu. Su kaynatma makinasına taze su koydum. Çayı ve kahveyi hep taze suyla yapardım. Üzerinde tomurcuk çayı altında Earl Grey yazan çaydan hazırladım. Bu arada tetikteydim. Evin ne numaralar yapacağını merak ediyordum. Işıklar, battaniye, çay ve iki tane kalorisi az bisküvit emrime amadeydi. DVD’ye yürüdüm. Kumandası üzerinde değildi. Bir süre kumandayı aradım durdum. Gıcık oldum. Kumandalar arandıklarında bulunmamayı kendilerine iş edinmiş ev eşyaları listemdeydi. Kesin şeytandan vaat alıyorlardı. Ev ve şeytan şirketi. Ben neyim burda sekreter mi? Filme Metin demekten gerçek adına bile bakmamıştım. Disorientation. Neyse ki reklam yoktu. Hemen sadede gelinmiş, siyah üzerine beyaz minik harflerle yazılmış bir tekst üzerinde kıpkırmızı büyük harflerle şu sözler yazılmıştı. The mind loves the unknown, since the meaning of the mind itself is unknown. Dezoryantasyon. Akıl bilinmeyeni sever, kendi mayası da bilinmeyendendir. Siyah ekran, beyaz kelimeler ve kocaman kırmızı muamma ortadan kaybolunca loş bir odada, bordo bir koltukta oturan bir kadın belirdi ekranda. Arka plandan çekilmişti. Kamera yaklaştıkça, kadın anılarına kaçıyordu. Amerika’nın küçük bir köyünde doğmuş, çocukluğunu annesinin değil de anneannesinin kucaklarında geçirmişti. Evleri, anneannesi, kadının çocukluğu ne kadar da benimkine benziyordu. Biraz büyüdüğümde gittiğim okul, sarışın, yeşil gözlü, minyon tipli çok sevdiğim öğretmenim baş roldeki kadınınkileri ne çok andırmaktaydı. Sahnede Metin belirdiğinde elimde olmadan bir çığlık fırlattım. Bu çığlığa dayanamayan bir çerçeve kendini pencerenin pervazından yere attı. Ara tuşuna basıp çerçeveyi kaldırmaya gittim, ama çerçeve kuş olup uçmuştu sanki. Yoktu. Evin bir hüneridir dedim, takmamaya karar verdim. Filmi tekrar başlattığımda çerçeve ekrandaki kadının elleri arasındaydı. Birkaç saniye bakıp yanındaki küçük masanın üzerine koydu. Fotoğraf loş ışıktan seçilemiyordu. Bendeyken içinde olan fotoğraf değil bir resimdi. Küçük bir çocuğun çizip hediye ettiği bir resim. Amerikalı Metin balkondaki sandalyenin yanında durmuş, sırtı görünen genç kadına bir şeyler anlatırken, karşılarındaki binadan birkaç kat eksilip yokoluveriyor, kadın hiç kımıldamadan oturuyordu. “Bu kadar zamandan sonra nasıl ayrılacağız? Altı yıl boyunca ikimiz de o kadar yatırım yaptık bu ilişkiye.” dedi Metin. Binanın bir kertelenkelenin tehlike anında kuyruğunu salıvermesi gibi birkaç katından vazgeçmesinden etkilenmiş görünmüyordu.

13


Eli genç kadının saçlarını okşamak için yayından çıkmış, ama dokunamadan tekrar yanına düşmüştü. Kamera zumlayıp Metin’in dalında kurumaya terkedilmiş bir üzüm salkımı gibi duran solgun, damarlı elini gösterdi. Genç kadın ıslak yüzünü döndüğünde onun tıpkı bana benzediğini gördüm. Sadece saçları siyah değil kestane rengiydi. Dudaklarına mat femme fatale kırmızısında bir ruj sürmüştü. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman sonra yeni bir sahneye geçildi. Ama kırmızı dudaklar ekrana takılıp kaldılar bir süre. Metin elinde lacivert bavulu, arkasında kocaman kırmızı dudaklar arabasına biniyor, son gaz mahalleyi terk ediyordu. Birkaç meraklı komşu İsrafil’in düdüğünü duymuşcasına kafalarını pencerelerden dışarı uzatıyor, kıyametin sadece bir evde koptuğunu görünce tekrar kendi hayatlarına dönüyorlardı. Sonrası Metin arabada, Metin yollarda, Metin barda, Metin işte, Metin perdeler kapalı evde sahneleriydi. Arada yapraklarını döken, tarihin ne olduğunu gösteren bir takvime izin verilmeden sonbahara atlanılıyordu. Kamera alacakaranlıkta kadının artık yalnız oturduğu mahalleye dönüyordu. Evin önündeki yeşil alanda kimsecikler yoktu. Toprağın üzerinde garip dalgalanmalar olmaya başladı. Deprem miydi? Kamera hareketlere yaklaştı. Yeşil alanda açılan iki yarıktan da kocaman ağaçlar fışkırdı. Dışarıya baktığımda kendi evimin önündeki iki ağacın da yokolduğunu gördüm. Arkalarında iki derin çukur bırakmışlardı. Acaba film bittiğinde ağaçlar tekrar yerlerine döner miydi? Etkileşim evin sınırlarını aşıp şehre mi dalmıştı? Bir tümör gibi yayılacaktı belki de. Ekranda şimşekler çakıp, sağnak yağmur başladı. Apartmandan üzerinde simsiyah yağmurluk olan bir kadın çıktı. Elindeki iri yeşil kurbağa desenli şemsiyeyi açtı. Hiç acele etmeden, su birikintilerinden sakınmadan yürüyordu. Kamera kocaman, muktedir bir gözdü, ister bulutlar kadar uzaktan bakardı, ister içorganlarına dayanırdı. İzlenildiğini hissetmişcesine dönüp arkasına baktı. Kendisinden çok geride sarı şemsiyeli bir adamdan başka görünürde kimsecikler yoktu. Küçükken bu tür yağmurlardan sonra etrafın minik kurbağalarla dolduğunu hatırladığını gösteren anı baloncukları patladı. Ekran birden kurbağalandı. Kadın Aile Videoteği isimli, vitrini tam bir keşmekeş içinde olan dükkânın önünde durup şemsiyesini kapattı. İçeride sarışın onyedisinde gösteren sivilceli bir genç Jet li’nin başrolü oynadığı The One isimli türünün iyi yapıtlarına göre tavşanın suyunun suyu türünden kalan bir filmi izliyordu. Kendisi de görmüştü bu filmi, hareket bolluğu, düşünce kıtlığı olan bir aksiyondu, ama istenilirse oradan da bir yerlere savrulunabilirdi. Süzülmesi için şemsiyesini kapının yanında duran kocaman, aluminyum bir vazoya koyup, filmlere doğru yürüdü. Kendisine çok benzettiği aktrist Ursula Guineay’ın yeni filmi çıkmıştı. Asansörde kimseyle karşılaşmamış olmaktan memnun dördüncü kattaki dairesinin kapısını açtı. Yağmurluğunu kaloriferin üzerine astı. Saat epey ilerlemişti. Bir kahve içmese filmi bitiremeyebilirdi. Bir elinde siyah fincanı diğerinde kumanda, filmi başlattı. Kamera loş ışıklı, sigara dumanlı bir odada birini ararcasına gezinmekteydi. Karanlıkta yüzü tam seçilmeyen siluete yaklaştı. Işık verdi, bir zumlayıp bir kaçtı. Görüntüyü besleyip ortaya çıkardı. Ursula’ydı. Bordo koltuğunda oturmuş kendisini izliyordu.

14


Hollanda’nın Yazarları

Atilla İpek

Birinci kuşağın sözcüsü (ve yazıcısı):İsmail Polat

Hollanda’ya kırk yıl önce bir kuşak geldi ve de göçüyor bile. Gurbet, ‘eski gurbet, yeni vatan’ olurken; ‘eski vatan, yeni gurbet’ halini alır olmuş, bu kuşağı terketmiş kendi yoluna devam ediyordu da bu kuşak bunun pek farkına varamadı. Onlar hakkında çok şey yazıldı çizildi ama bu yazılanların hepsi birbirinin kopyası olmaktan öteye gidemedi. Bize belli bir fotoğrafı sunup durdular, genelleştirildiler. Hep onlar hakkında yazıldı ama onlar kendilerini yazmadılar, yazmaktan daha önemli yapacak işleri vardı. Kimi ekmek parası peşindeydi, kimi memleketteki borcunu kapatma; kimisi hasta çocuklarına bakma çabasındaydı, kimisi yabancılar polisine yakalanmamak için uğraşıyordu, kimisi bütün zamanını, Türkiye’de arkada bırak(ama)dıkları siyasi savaşına devam ediyordu. Kimisi de içinde bulunduğu bu kuşağın Hollandalı devirdaşlarıyla kaynaşması, uyumu ve Atatürk’ün işaret ettiği medeniyet yarışında geri kalmaması için çabalıyordu. İşte 1945 doğumlu İsmail Polat, bu son gruba girenlerden. Kendisi 1968 yılının 8 mart akşamı saat onbir sıraları Hollanda’ya geldiğinden bu yana ait olduğu toplumun hakkını savunmak, durumunu iyileştirmek için her fırsatta açtı ağzını, kurdu derneğini. Yapılan çalışmaların hep en önünde yer aldı. Aynı zamanda hep notlar aldı, tüm yaşadıklarını bir yerlere not etti. Çokta iyi etmiş. Zira yazdığı ‘Göçmenlik Köprüsü’ kitabında o günleri bir belgesel izliyormuşçasına bizlere en ince detaylarına kadar sunuyor. İsmail Polat, ilk yıllarında Türkiye’den gelen göçmen işçilerin barınma ve yemek gibi durumlarının incelenmesi ve iyileştirilmesi için değişik oluşumların içinde bulundu, göçmenlerin kaldıkları pansiyonları izleyerek, Türk insanının pansiyon veya kamplarda ne kadar kötü şartlar altında kaldıklarını içeren notlarını aldı. 1968 yılında Atatürk kampındaki kötü yaşama tepki gösterdi. Oradaki insanların çok kötü şartlar altında yaşadıklarından dolayı erken yaşlanmalar,hastalıklar çoğalacak diyerek, Atatürk kampındaki mutfakta çalışan Hollandalı aşçılar yerine Türk aşçılarının gelmesi,üç yüz kişiye ait olan sekiz duşun genişletilmesi,koğuşlara sıcak suların ve yemek pişirme imkanlarının tanınması önerisi ile bir paket hazırladı. Yetkililer bu çalışmalara gerek yoktur diye çok sert tepki gösterdi. Aynı yıl geçirdiği bir kazayı bahane ederek İsmail Polat’ı Atatürk kampından attılar. 1971-1972 yılları arasında yine Atatürk kampına gelip yönetim kuruluna girdi. 1968’de hazırlamış olduğu öneri paketini tekrar gündeme getirip isteklerini kabul ettirdi. Aile birleşiminin yoğun olduğu dönemde göçmen insanlara verilmek istenen oturulmayacak durumdaki konutlar konusunda notlar aldı. Göçmen insanların bu evleri kabul etmemeleri için pansiyon ve değişik yerlerde Hollandalı kurum ve kişilerle çalışmalar yürüttü. Bu maceralarını az önce bahsettiğim kitabında bulabilirsiniz. İsmail Polat 1970 – 72 yıllarında Yabancı İşçiler Komitesinde (BAK) görev aldı, 1973 yılı sonlarına kadar Speerstraat’ta göçmenlere yönelik görüş saatleri organize etti. 1974-1995 yılları arasında Yabancılar Yardım Kurumu (Stichting Info Buitenland) adlı kurumda işsizlik, hastalık, çocuk paraları, dulluk, yetimlik ile yabancılar yasasıyla ilgili oturum konumları hakkında görüş saatlerine katılıp göçmenlere yardımda bulundu. Yine 70’li yıllardan sonra devlet tarafından kurulmasına karar verilen tercüman merkezi yönetim kuruluna göçmenleri temsilen katıldı. Aile göçüyle birlikte çocukların kendi anadili ve kültür eğitimlerini görmeleri için okulların açılması, öğretmenlerin göreve alınması çalışmalarını yürüttü. 1975 yılından itibaren HTDB’de kurucu ve uzun süre başkanlık görevinde bulundu. HTDB kurulduktan sonra Hollanda’da ilk diyebileceğimiz Hollandaca kursları ve Türkçe okuma yazma kursları başlattı. Yine bu dernek çatısı altında folklor çalışmaları organize edip Türk folklorunu tanıttı. Daha sonra organizesine

15


önayak olduğu dikiş kurslarına yüzlerce insanımız katılarak hem ev işerinde hem de tekstil sanayiinde iş bulmalarında katkıda bulunuldu. 1979 yılında batı bölgesinde oluşturulan işsizler komitesi kuruluş çalışmalarına katıldı. Bu kurum hala bağrında onlarca insan çalıştırmaktadır. Aynı yıl göçmenlerin iki binli yıllarda karşılaşacakları sorunları içeren yazıyla bir öneri paketini belediyeye sundu. Hollanda’da ilk olarak çifte vatandaşlık ve yasal haklar adlı çalışmayı DSDF adına yürüttü. Üst düzey siyasilerin ve hukukçuların katılımıyla bu süreci başlattı ve daha sonra çifte vatandaşlık hakkı tanınmaya başlandı. (Bu konuda çıkan çifte vatandaşlık kitapçığın ilk sayısına bakınız.) 1976-1990 yılları arasında ırkçı ve ayırımcılığa karşı kurulan komitede aktif görev aldı. Göçmenleri dışlayıcı, ayırımcılık yapan kurum ve kişilere karşı toplantılar, basın yayın açıklamaları ile yasal süreç başlattı. 1980-1988 yılları arasında yerli ve yabancıların kaynaşması,sorunların analize edilmesi için yerli ve yabancıların büyük toplantısı adlı kurum oluşmasında yardımcı oldu. Bu kurum batı bölgesinde uzun süre başarılı çalışmalar yaptı.Bu örnekler başka bölgelerde de uygulandı. Yine 1980-1990 yılları arasında hem başka dilden olanlara eğitim hakkı (SPEA Stichting Projct educatie Anderstaligen ) adlı kurumun kuruluşunda ve yönetim kurulunda görev aldı hem de Amsterdam Yabancılar Yardım Vakfının (SOAA Stichting Ondrestuenen Allochtonen Amsterndam) yönetim kurulunda görev aldı. Aynı yıllarda (Rode Nota) Kırmızı Nota adlı projenin çalışmalarını yürütüp, göçmen derneklere resmi işçi alınmasının sürecini gerçekleştirdi. 1984 yılında “Prens Hof konferansı” Dünyadaki göçmenlerin sorunlarını içeren bir haftalık konferansın hazırlanmasında görev aldı ve konu hakkında konuşmacı olarak görüşlerini belirtti. ‘Yabancı İşçiler Demokratik Platformu’, HTDB, İşsizler Komitesi ve yukarıda saydığım birçok vakıf ve oluşumun yönetiminde aktif rol almış İsmail Polat, ikibinli yılların başlarında notlarını bilgisayarına aktarınca görmüş ki notlar ikibin sayfayı geçiyor. Bir arkadaşına bu konuda fikir danışmış, o da ‘bu kadar kalın kitap olmaz demiş. İsmail Polat ondan sonrası için şöyle diyor: ’O notları kısaltırken canımdan birer parça kestiğimi hissediyordum.’ Sonuçta 2005 yılında ilk kitap çıkmış: ‘Göçmenlik Köprüsü’. Kitap 330 sayfa ve Senfoni Yayınlarından çıkmış. Yukarıda da yazmıştım, kitap birinci ağızdan bir göçmen işçinin İstanbul’da başlayan, Hollanda’da devam eden hikayesini anlatıyor. Bir belgesel havasında sizi bazen güldürüyor bazen hüzünlendiriyor. Abartı yok, dil ve edebiyat endişesi taşımıyor. Zaten İsmail Polat kitabın giriş yazısında ‘... bizim birinci kuşağın da okuyacağı biçimi ile dile aldım. Bu kitabın yurt dışında yaşadığınız süre için acılarınızı, fıkra ve anılarınızı, gençlikle aranızdaki sorunlarınızı, iş, konut, eğitim alanındaki konuları dile getirecektir’ diyor. Bu kitabı 2006 yılında ‘Gurbetteki Aydedemiz’ isimli öykü kitabı takip etmiş. Bu kitapta ondokuz öykü bulunuyor ve 212 sayfa. Bu kitapları yenileri takip edecek. 2007 itibariyle basıma hazır İstanbul Nasıl Kurtulur, Bizim Hala Tırık Attı, Irkçılığa Nefretim (Hollandaca) Sağlığında Hiç Bir Şey Yoktur, Hülle ve Töre isimli kitapları ile bir de kitap olacak şiir arşivi sırada bekliyor. İsmail Polat yaptığımız bir telefon sohberti sırasında kendi kendine hayıflandı ‘Neden yirmi sene önce başlamamışız’ dedi ve kararlı bir şekilde ekledi ‘İnşallah beş-altı sene içinde altı yedi kitap çıkacak.’ Yani İsmail Polat’ın söyleyecek ve yazacak şeyi çok. İsmail Polat kitaplarına ne gibi tepkiler aldığını ise, şöyle cevaplıyor: Kitapları okuyanlar,kendilerinden bir parça değil bir kaç parça bulduklarını iletiyorlar. Çok sonralar�� gelen gençlerin bir kesimi yaşananlara inanmıyor,daha önce gelenler ise “yaşadık ve çok acı çektik” diye cevaplıyorlar. Bizim kuşağın çoğu kitap okumuyor. Okuyanların hemen hemen hepsi çok beğeniyor. Yaşanan bazı öykülerin mizah yanları çok beğenildi. Okumayıpta içinde ne var diye soranlara, sözlü olarak anlatıyorum. O zaman,”Aman senin yazdığın bizim yaşadıklarımızın onda biri değildir.” diyorlar. “Söyle yazalım da bir tarih olsun” deyince, enteresan hikayeler geliyor. Eğer bu hikayeleri değerlendirebilsem ayrıca bir kitap olur. Bir kaç okurumdan örnekler: ”Kitabınızı okurken evde banyomuzun olmayışı aklıma geldi...”

16


“Merdiven çıkarken komşu Hollandalının bağırması aklıma geliyor. Büyüyüp evlendiğimde, kapıyı açar açmaz hep o bağırtı aklıma geldi. Hanım doğum yapar yapmaz, komşuma sakın beni rahatsız ediyorsun deme diye adamı tehdit etmiştim. Daha sonra çocuklarıma komşular ile iyi geçinin. Fakat size bağırırlarsa, kafalarına tuğla ile vurun dedim.” “İş dönüşü evimi bulamadım. Yoksa benimi yazdın.” “Oturulmayacak bir ev verdiler bana.Kabul etmezsen polis hanımına oturum müsaadesi vermez deyince evi almayı kabul ettim.Ona rağmen kira zammını yıllarca ödedim.” “Komşu kedisinin boğazına ipi takıp balkonuma aşağı salladı.Polise gedip şikayet ettim . Fakat..” Türkiye de bir emekli savcı her iki kitabı da okumuş.”İkisini birleştirin ve iyi bir elemeden sonra tarihi bir eser olur.” “İsmail bey, Hatırlar mısın babamın oturum müsaadesi almasına yardımcı olmuştun. Daha sonra ev almasına da. İlk Hollanda geldiğimizde Yabancılar polisine sen bizi götürdün. Geri dönerken anneme anne çok acıktım demiştim. Bizi evine götürmüştün. Yanaklarından öpeceğim Elif Teyzem bana bir tost yapmıştı. Şu anda okudum ve çok rahat bir yaşamım var. Çok zaman tost yapıyorum. Fakat o tostun tadını hala alamadım.” İşte böyle. İsmail Polat sessiz bir kuşağın kalemi güçlü bir mensubu olarak bu kuşağın kırk yıldır yaşadıklarını anlatıyor bizlere. Hani hep başkalarının yazdığı kuşak, siyah beyaz filmlerden, fotoğraflardan tanıdığımız kuşak İsmail Polat’ın kitaplarında dile gelip bize, nerelerden gelindiğini, neler çekildiğini anlatıyor, hem de daha dünkü tazeliğiyle. Sahi herşeyin anıtı olan bu ülkede neden bir ‘birinci kuşak’ anıtı yok? Durma İsmail Polat yaz, dördüncü kuşak yoldayken, ikibin sayfanın tek sayfasını kırpıklamadan yaz. İsmail Polat’ın kitapları kendisinden temin edilebilir: polat897@planet.nl

17


Fikir Yongalama Odası

Han Danca

Ötebilir miyim?

Ötebilir miyim? Müsaadeniz varsa öpebilir miyim? Suskunluğun son demlerinde Boğazıma kadar sevda içindeyim Tımarhanelerin odaları neden dolu Az buçuk çakozladım diyebilirim Ne mahallenin açları umrumda Ne de takımın maçları Mehtaplı gecelerin en hasında Ben, Arif abi ve sözde sen Sandalda demlenmekteyiz zaman zaman Arife tarif gerekmez bilirsin Alemin en has adamıdır Senin yerinde karşımızda koca bir bebek Özenle giydirilmiş ve sen gibi bukleler saçlarında Çırak Sami kullandığın parfümü araklamış Suç aletini boca ettiğim gibi doğru denize Şişesi bozar bizi anladın mı Nikotin üstüne nikotin İçim dışım leş ki ne leş Sakalı da son anda kestirdim Berber Naci de beleş Kendi kendime dedim ki Nereye kadar? Çek üstüne lacileri Çim adam yap saçları Dikil karşısına Az buçuk akşamdan kalmayım Affına sığınırım Yoksa gözlerim şahin gibidir Sen sanmazdım kardeşini De konuya girmek ter üstüne ter Beddua mı aldım ne Beter oldum beter Uzun lafın kısası Sevda dünya yasası Biriyle evlenir misin Boş da olsa kasası? Karşında duran kişi Taliplerin en hası Aşk bu yok ki tıpası Ötebilir miyim? Müsaadeniz varsa öpebilir miyim?

18


Yavuz Nufel Ağlama

delibozuk şairin delibozuk öyküsü fazla gelir bu şehre heybesi boş elinde Musa asası ayaklarında demir çarık umut toplamaya gidiyor dönene dek sabret ağlarsan felaket ağlama İstanbul’u sel alır haksızlık olmaz mı Çarşamba’ya hep iyi ki sevmişim, dedi keşke sevmez olaydım demedi ki koynunda değil elleri başka bir hikaye bu İstanbul’a küçük Çarşamba’ya büyük gelir

Ali Şerik

BARIŞ ELBET MÜMKÜN Barış elbet mümkün canım kardeşim yeryüzünde güvercin kalmasa bile civanperçemi yeşermezse de tahrip ettiğimiz bahçede kamaşmasa da gözümde sevdiğinin albeni barış elbet mümkün canım dostum Barış elbet mümkün canım ağabeyim mezarlığa şehitlerimiz yakışsa da kurşun dokunduysa da ocağımızdaki kandile keşiften geri dönse de yoğurduğum intizar barış elbet mümkün canım kızım Unutma ki insanda yatar insanın umudu dilimiz bambaşka da olsa, yüreğimiz hep aynı dille çarpar vücudumuzun sıcaklığı yârimizi hep aynı özlemle koklar yanarsa da içimizde intikamın kör ateşi barış elbet mümkün canım kardeşim

19


Fikir Yongalama Odası

Sadık Yemni Korkulobin

Korktum, kanım dondu, dehşete kapıldım, bende hoşafın yağı kesildi, dizlerimin bağı çözüldü, tüylerim diken diken oldu, ödüm patladı, kalbim duracak sandım, içim buz gibi oldu, katıldım kaldım valla, kesseler kan akmazdı deriz çeşitli nedenlerle. Kanımızdaki hemoglobinin yapısındaki demir oksijeni bağlayarak hücrelere taşır. Demirin yerine korkuyu ikame edelim bir an. Korkulobin beyin hücrelerimize buz gibi ve kıvıl kıvıl dehşeti aktarma işini üstlenmiştir. Korku bizim için ikinci bir nabızdır desek abartma olmaz. Bazen gümbür gümbür hissederiz. Bazen de toprağın yüzlerce metre derinlerinde yatan bir göl gibi sessizleşir. Hep vardır ama. Dünya yaşamı korku solumaktır. Sadece savaşlardan, terörizmden, işsizlikten, açlıktan, yalnız kalmaktan, bir yakınımızı kaybetmekten, yaşlanmaktan değil; kozmik felaketlerden, ani ekolojik sistem değişikliklerinden, teknik arızalardan da korkarız. Bunun yanına ahiret korkusunu, cinleri, hayaletleri ve uzaydan gelecek kötücül yaratıkları da ekleyince toplumsal korku çeyiz sandığımızın tıka basa dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Masallarımız, öykülerimiz, romanlarımız ve filmlerimiz korku tiryakiliğimizi besleyen sayısız esin malzemesiyle yüklü olarak bu sandıkta yer almaktadırlar. Dünyamızdaki televizyon yayınları yetmiş yıla yakındır uzayın dört bir yanına yayılmaktadır. Bu kadar zamanda çoktan bazı tanıdık yıldızların bulundukları yere vardılar. Bu yayınları alabilecek derecede teknik gelişime sahip kimseler bizim korku dağarcığımız üzerine epey bilgiye sahiptirler şu anda. Belki bu nedenle bile bizim bu taraflara gelme fikrinden vazgeçmiş olabilirler. Gelin aralıksız yayınlarla kâinatın dört bir yanına yolladığımız korku filmlerimize soğukkanlı bir bakış atalım. Korku filmleri, horror tarzı filmlerimiz adet olarak epey fazla. Bu sınırlı alanda ancak en belli başlı olanlarına, çığır açanlarına, refah toplumlarının bilinçaltını en yetkin bir şekilde aynalayanlarına değinebileceğiz. Çok geri gitmeyelim; hani her şeyin daha pembe renkli göründüğü rivayet edilen altmışlara bir uzanalım. 60 - Tirildeme, gerilim filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfred Hithcock 1960 yılında ünlü Psyhco filmini yaptı. Bomba gibi patlayan film inanılmaz bir ilgi gördü. Bu türün baş klasiği olarak zihinlerimize kazındı. Sayısız film ve kitaba esin kaynağı oldu. Baskın karakterli annesinin etkisinde kalan Norman Bates’in işlettiği motelde icra ettiği cinayetler gerilim harikası denebilecek bir kurguyla verilmişti. Aradan geçen neredeyse elli yılda hâlâ sözü edilen, yeni versiyonları çekilen bir film olarak gelecek yapımcılara model oldu. Altmışlı yıllardan vereceğim ikinci örnek Roman Polanski’nin Rosemary’nin bebeği, Rosemary’s Baby 1968 yapımı filmde yeni bir apartmana taşınan genç bir çiftin serüveni anlatılır. Kadın gizemli bir şekilde hamile kalır ve doğacak bebeğinin şeytanın çocuğu olacağından şüphelenir. Hayatları kökünden değişmiş ve her hareketleri gizemli komşuları tarafından takip edilir hale gelmiştir. . Beatleslerin aşırı ünlendiği, Kennedy’lerin, Martin Luther King’in ard arda vurulduğu, Che Guevara’lı, Elvis Presley’li, Ay’a ayak basılan altmışlarda içimizde, bizi esir alan kötücül ruh filmleri başat olur ve yetmişlere ayak basarız. 70 - Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973’de, Exorcist, Şeytan adlı

20


bir film dünya çapında ün kazanır. İçe giren ve bizi yöneten kötücül ruh filmlerinin belki de şu ana kadar ki en iyisi değilse bile en etkilisi ben de dahil olmak üzere izleyicilerine korkulu dakikalar yaşatır. Psycho ile başlayan tarz en üst noktasına ulaşır. Psycho ve Şeytan ikiz tepeler olurlar. 12 yaşındaki Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Biri genç Carras, diğeri yaşlı rahip Merrin, şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalarlar. Başarısız olurlar. İnançları yeterli güçlü değildir. Karakterlerin çok aşağılandığı bir filmdir. İki papazın filmden son anda çıkarılan bir sahnedeki konuşmaları aşağılanmanın belki de en derin noktasıdır. Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza? Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Ereği bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördütmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir us değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir. Üç yıl sonra The Omen, Kehanet adlı bir film Şeytan filminin muazzam ününe ortak olmaya çalışacaktır. Baş rolü unutulmaz aktör Gregory Peck’in oynadığı film Şeytan’ın ününü sollayamaz ama çok iyi iş yapar. Bu türün klasikleri arasına girer. Kehanet’in konusu gene şeytanla ilgilidir. Amerikan elçisi Robert Thorn’un karısı hastahanede bir oğlan doğurur, ama çocuk ölür. Bir papaz elçiye kimsesiz ve yeni doğmuş bir bebeği alıp karısını sevindirmesini tavsiye eder. Bebeğin adı şeytan ismini çağrıştıran Damien’dir. Adam teklifi kabul eder. Çocuk beş yaşına basınca esrarengiz olaylar başlar. Elçi karısı ölünce durumu araştırmaya başlar. Durum gerçekten çok vahimdir. 80 - Böylece seksenli yıllara geliriz. Fordizm çökmüştür. Reagen ve Theatcher iktidardadır. Soyyetler için geri sayım başlamıştır. 1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde Pırıltı diye tercüme edebileceğimiz The shining filmi yeni bir çığır açar. Birçok eleştirmence yapılmış en iyi korku filmi diye nitelenmiştir. Jack Nicholson ve Shelley Duval’in üst düzey oyun sergiledikleri filmin konusu kısaca şöyledir. Jack Torrance bir yazardır. İşsizdir. Alkol bağımlılığı sorunu vardır. Sakin bir yerde kitap yazmayı arzulamaktadır. Colarado dağlarının arasındaki Overlook otelinde bir iş bulur. Karısı ve beş yaşındaki oğlu ile tek başlarına kışı geçirmek üzere otele giderler. Otelin içine sinmiş kötülükler silsilesi yüklü mazi uyanır ve korkunç olaylar cereyan eder. Kubrick’in harika kurgusuyla beynimize kazınan filmde bir sahnede 50.000 litre boya kullanarak salonu kan bastığı bir sahne kurulmuştur. Bu benzersiz sahne bir işaret olacak, korku filmlerinde kan dökme sahneleri artacaktır. Evil dead, Friday the 13th, ve Halloween dizileşen sinema filmlerinde aşırı kan dökme modası devam edecektir. Nightmaire in Elm street’de olduğu gibi on beş, on sekiz yaşlarındaki gençler kurban olmaya başlayacaklardır. Korku film yapımcıları seksenlerde kurban yaşını açıkça küçülterek buluğ çağındaki gençlere yöneltecektir. 90 - Berlin duvarı yıkıldıktan, Birinci Körfez şavaşı sıralarında yapılan bir film doksanlı yıllara damgasını vurmaya talip oldu ve bunu büyük bir ölçüde başardı. 1991’de gösterime giren The silent of lambs, Kuzuların Sessizliği adlı film büyük bir sükse yaparak yeni bir çığır açtı. Kan dökmenin yanı sıra yamyamlık. Bu cangılın bir köşesinde yaşayan kabile tarafından icra edilmiyordu. Sahnede çok zeki, biraz Marki de Sade’ı anımsatan üst düzey bir entellektüel vardı. Antony Hopkins’in başarıyla canlandırdığı Hannibal Lector tipi bu on yılda sürekli konuşulup durdu. Zeki tasarımlarla icra edilen fizik İşkence, yamyamın dahice çekiciliği modası başlamaktaydı.

21


Bu arada seksenlerden devraldığımız buluğ çağındaki yeni yetmelere yönelik şiddet filmleri furyası da son gaz devam etmekteydi. Feryat 1,2,3, Geçen yaz ne naneler yediğini biliyorum 1,2, Şehir efsaneleri, Gidilecek Son Yer 1,2,3 cinsinden filmler epey genç seyirci çekmeyi başardılar. 200X - İkibinlerin başında Amerikan filmleri Testere, Tepelerin Gözleri Var cinsinden filmlerle ayrıntılı işkence, kan dökme sahneleri furyasına hız verdiler. Guantanamo hapisanelerini hatırlatan film sahneleriyle doldu taştı yeni dönem korku filmleri. Bu arada Japonlar devreye girdi ve yeni yüzyılda dünya çapında ün yapan filmlerde bizde varız dediler. Halka, Kara Su, telefonla ölüm tarihi bildiren, gencecik kurbanlarını başka boyutlara alıp yeryüzünden silen hayaletler kapladı perdeleri. Sahnelerde neredeyse hiç kan yoktu. Hayaletler cin gibi çarpmaktaydılar kurbanlarını. Tabii Türk sineması da bu furyalardan etkilendi ve arka arkaya korku filmleri çektiler. Bunlara genel bir göz attığımızda senarist ve yönetmenlerin daha on fırın ekmek yemeleri gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. Yakında kültürümüzü daha derinden yansıtan kaliteli örneklerin yapılacağını ummaktayım. Bir sözü rahmetli babam çok sık kullanırdı. Söyle kimle konuşuyorsun, söyleyeyim kim olduğunu. Bunu azıcık uyarlayalım. Hangi tür korku filmleri yapıyorsak ve izliyorsak, o yönde maşallahımız vardır. Neka ekmek, oka köfte sözü boşuna icat edilmemiştir. -------------------------------------

NOT: Şeytan filmiyle ilgili alıntı.Ünsal Oksay, Çağdaş Fantazya, Der yayınları

22


Karanl覺k Oda

P覺nar Gedik繹zer

23


Sineoda

Hollanda’da 2007 Yazının Filmleri: Molière Moliere 1644’te 22 yaşındadır. Bejart ailesiyle bir yıl önce açtığı 'Illustre Théâtre'sı iflas etmiştir. Alacaklıları peşini bırakmazlar ve hapise düşer, serbest kalır sonra yine hapse girer. Daha sonra hapisten çıktığında birden ortadan kaybolur. İşte film bu dönemde neler olduğuna, Molière’in başına neler geldiği sorusuna ışık tutmaya çalışıyor. Evan Almighty 2003’te 485 milyon dolar hasılat getiren filmin ikinci ayağı. İlk filmde hayatı doğa üstü güçlere sahip iş arkadaşı Bruce Almighty tarafından zehir edilen Evan Baxter (Steve Carell) bu filmde televizyon muhabirliğine veda edip, politikaya atılıyor. Seçilip Waşington’a gitmeden once Tanrı (Morgan Freeman) tarafından ziyaret edilen Evan bir gemi inşa etmekle görevlendiriliyor. Gemiyi, aynı Nuh’un Gemisi’nde olduğu gibi hayvanlarla doldurması gereken Evan’a aile içerisinden pek destek gelmiyor. İlk film, filmde küçük bir rolü olan Steve Carell için iyi bir çıkış olmuştu. 2005 yılının sürpriz hitlerinden 'The 40 Year Old Virgin' de oynayan komedyen, 2006’da 'Little Miss Sunshine' da rol aldı. Bu film için teklif götürülen ilk filmin yıldızları Jim Carrey ve Jennifer Aniston filmde oynamak istemeyince yapımcılar Bruce Almighty'den Evan Almighty'ye geçiş yapmış. Film 150 milyon dolarlık bütçesiyle tarihte en pahalı komedi olarak yerini aldı. Infamous Film, yazar Truman Capote’nin hayatından bir kesit. Filmde “Çimen Türküsü” (1954), “Gece ağacı” (1954), “Tiffany'de kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) “Bukalemunlar İçin Müzik” (1948?) gibi kitapların yazarı Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla isimli romanının yazılış süreci işleniyor. Filmde 1959 yazında Kansas eyaletinin Holcomp kasabasında işlenen bir cinayetten etkilenip hikayesini yazmak için cinayetin sanıklarıyla (ki bunlardan biri yeni James Bond Daniel Craig) ilişkiye geçen Capote (Toby Jones) bu süreçte duygusal zor dönemler geçiriyor. Şu kadarını söyleyelim, Toby Jones verdiği bir ropörtajda filmle ilgili şöyle demiş: "Bir gün James Bond'la öpüşeceğimi asla hayal edemezdim. Umuyorum ki bu, bir çok şeyin başlangıcı olur." Filmin konusu 2005’te gösterilen ve o filmde Capote’yi oynayan Philip Seymour Hoffman’a oscar kazandıran ‘Capote’ isimli filmle aynı. Ancak aynı konuyu işleyen birden fazla film örnekleriyle daha önce de karşılaşmıştık. Bakınız: 'Armageddon' ve 'Deep Impact', 'The Sixth Sense' ve 'Stir of Echoes', 'Madagascar' ve 'The Wild'. Infamous ve Capote’de bu örneklerin son halkası. Ancak Infamous Daniel Craig, Sigourney Weaver, Sandra Bullock, Gwyneth Paltrow, Isabella Rossellini ve Jeff Daniels gibi oyunculardan oluşan güçlü kadrosuyla yine de görülmeye değer. Disturbia Disturbia’da bir Hitchcock klasiği olan ‘Rear Window’ yeniden uyarlanmış gibi. Filmin yapımcısı Daha önce 'Taking Lives' ve'Two for the Money' filmlerinden tanıdığımız D.J. Caruso. Filmde babasının ölümünden sonra gitgide problemlere saplanan ve annesi tarafından oda hapsi verilen genç Kale Brecht’in odasında bütün gün komşularını dürbünle gözetlemesiyle başlayan macerası anlatılıyor. Kale komşularından birinin

24


seri cinayetlerin katili olduğundan şüphelenmektedir. Ama gerçek nedir? Yoksa bunlar Kale’in klostrofobisinde yada paranoyasından mı kaynaklanmaktadır? Planet Terror Film yönetmeni Robert Rodriguez ve onun iyi dostu Quentin Tarantino, 60’la 80’li yıllar arasında özellikle Amerika’da çok meşhur olan B kalitesinde grindhouses denilen kült filmleri havasında bir film çekme fikrine düşüyorlar. 'Planet Terror'ü Rodriguez çekiyor Tarantino da’Death Proof’la karşılık veriyor. İki film, filmerin arasına sahte fragmanlar atarak‘Grindhouse’ ismiyle birleştiriliyor. Maalesef Amerika dışında filmler ayrı ayrı gösterime sokuluyor. ‘Planet Terror’ a gelince: Karı koca doktor William ve Dakota Block gece nöbetinde etleri çürümeye başlamış, şüpheli boş bakışlı yaralı hastalar tarafından istilaya uğrarlar. Yaralı hastalardan Cherry striptizcidir ve bacağı vücudundan kopmuştur. Onun eski sevgilisi Wray onun üzerine titremektedir. Yaralılar bir anda saldırı makinalarına dönüşünce bu ikili saldırganlara liderlik edeceklerdir. Anlıyacağınız 70’lerin tadında Robert Rodriguez elinden bir zombi filmi Yazın Gösterime Girecek Diğer Filmlerden dikkat çekenler: Ağustos

9-8-2007 Bratz: De film Evan Almighty Half Moon You Kill Me Zidane, A 21st Century Portrait 16-8-2007 Becoming Jane Infamous La marea License to Wed Planet Terror The Simpsons Movie The Simpsons Movie (NL) 23-8-2007 1408 Alpha Dog Are We Done Yet? Because I Said So Disturbia Gypsy Caravan Rescue Dawn Summer Palace Wolfsbergen 29-8-2007 De wilde bende 2 (Die Wilden Kerle 2) 30-8-2007 Bordertown Hairspray Hot Rod The Lookout Willie en het Wilde Konijn 31-8-2007 Goal (Bollywood)

Eylül

6-9-2007 Belle de jour Crank Goodbye Bafana Italianetz La Sconosciuta Mr. Brooks No Reservations Wedding Daze 13-9-2007 Balls of Fury Georgia Rule La stella che non c'è Resurrecting the Champ Shine a Light The Bourne Ultimatum The Diving Bell and The Butterfly 20-9-2007 A Mighty Heart Een manier om thuis te komen - UMOJA Live Half Nelson Once Trade Transe 27-9-2007 Death Sentence I Know Who Killed Me Knocked Up The Brave One

Kaynak:HollandaRehberi.com

25


Haber Odası

Avrupa’da Türkçe konuşanlar ve yazanlar Amsterdam’da buluştu UETD, Türkevi ve TİKA tarafından düzenlenen “6. Avrupa Türkçe Süreli Yayınlar Sempozyumu”nda “50. kuruluş yıldönümünde AB, Türkler ve siyasi katılım” konusu ele alındı ve Türkler’in tüm Avrupa’da siyasete aktif katılımın önemi vurgulandı. AMSTERDAM,- Avrupalı Türk Demokratlar Birliği Hollanda (UETD) ve Türkevi Hollanda tarafından düzenlenen, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) tarafından da desteklenen “6. Avrupa Türkçe Süreli Yayınlar Sempozyumu”nda, “50. kuruluş yıldönümünde AB, Türkler ve siyasi katılım” konusu ele alındı. Amsterdam’ın Noord ilçesindeki NH Hotel salonunda yapılan ve Hollanda’nın yanı sıra Türkiye, Almanya, Yunanistan, İngiltere, Fransa, Makedonya, Kosova, Moldova, İsrail, Romanya, Danimarka, Belçika, Avusturya, Doğu Türkistan’daki süreli Türkçe yayınların editör, yazar ve yöneticilerinin katıldığı sempozyumu çeşitli ülkelerden siyasiler de izlediler. Sempozyumun açılışında konuşan Türkiye'nin Lahey Büyükelçisi Selahattin Alpar, burada ele alınan konunun, Türkiye ve Avrupa'da yaşayan Türkler açısından çok önemli olduğunu vurguladı ve Türkiye'nin 50 yıl olmasa da 47 yıldır Birlik ile ilişki içinde olduğunu anımsattı. AB ile yapılan anlaşmaların Türkiye'yi önce aday ülke yaptığını, daha sonra müzakere sürecine soktuğunu ifade eden Alpar, Avrupa'nın benimsediği değerleri Türkiye'nin de paylaştığını anlattı. Büyükelçi Alpar, Türkiye'nin müzakere sürecinde zaman zaman çeşitli engellerle karşılaşabildiğini, bu engellerin aşılması yönünden de bu sempozyumun ve sempozyuma katılanların çalışmalarının yararlı olacağına inandığını kaydetti. Lahey Büyükelçiliği Müsteşarı Hakan Çakıl yaptığı konuşmada, AB’nin evrensel değerler üzerine kurulu büyük bir medeniyet projesi olduğunu belirtti. AB’ye tam üyelik hedefinin Cumhuriyet döneminin en önemli modernleşme projesi olduğunu söyleyen Hakan Çakıl, “Türkiye’nin AB üyeliği birliğe önemli katkı sağlayacaktır. Ülkemizin AB’ye üye olması Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve stratejik olarak daha da güçlenmesini sağlayacaktır. Türkiye AB’ye üyelik yolunda başlattığı reform sürecini kararlılıkla sürdürmektedir. Türk vatandaşlarının sivil toplum örgütleri aracılığıyla toplumsal yaşama katılımı, Türkiye’nin AB ülkeleri nezdinde tanıtımında ve ülkemize yönelik yanlış anlamaların ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayacaktır” dedi.

Sempozyuma Hollanda dışından katılanlar: Murteza Suluoca

(Yeni Balkan Gazetesi, Makedonya), Todur Zanet (Ana Sözü Gazetesi, Moldova), Nesim

Güvenis (Bülten Dergisi, İsrail), Zeynel Beksaç (Şair, Ressam, gazeteci ve yazar, Kosova), Mehmet Bütüç (Yeni Dönem Gazetesi, Kosova), Abdullah Uluyurt (Devlet Bakanı Eski Danışmanı, Balkanlar Uzmanı), Necat

Sali (Romanya Müslüman Tatar Türkleri Demokrat Birliği, Romanya), Yasemin Brett (Enfield Belediye Meclis Üyesi, Londra), Prof. Dr. H. Musa Taşdelen (Sakarya Üniversitesi, Türkiye), Doç. Dr. Talip Küçükcan, (SETA,

Türkiye), İlhan Ahmet (Yeni Demokrasi Partisi, Rodop Milletvekili, Yunanistan), Hüseyin Araç (Sosyal

Demokrat Parti Milletvekili, Danimarka), Zafer Özcan (Araştırmacı Yazar, Aksiyon Dergisi), Dr. İsa Kuyucuoğlu (Danimarka),

Mehmet Alparslan Saygın (UETD Belçika Genel Sekreteri), Mustafa Köker

(Haber Gazetesi Editoru, Londra), Ali Kılıçarslan (Araştırmacı, Yazar, Gazeteci), Ali Gedikoğlu (COJEP International, Strasbourg), Hasan Cücük (Bahar Gazetesi Editörü, Danimarka).

26


Ortak karar Konuşmaların sonunda, Sempozyum Tertip Komitesi Başkanı Veyis Güngör aşağıdaki sempozyum kararlarını delegelerin onayına sundu:

1. Makedonya’daki iki Türk belediyesi olan Merkez Jupa ve Plasnitca ile Kosova’da pilot bölge olarak

varlığını sürdüren tek Türk belediyesi olan Mamuşa’nın yeni yerel yönetim yapılanması çerçevesinde belediye olarak varlıklarını devam ettirebilmeleri için proje ve lobi çalışmalarının yapılması ve teşvik edilmesi,

2. Bulgaristan’da Türkçe yayın yapacak bir gazete için gerekli teknik desteğin sağlanması ve bu konuda çalışmaların yürütülmesi,

3. Avrupa genelinde Türk kökenli siyasetçilere destek vermek amacıyla vatandaşlık, insan hakları ve demokratik değerler etrafında ortak bir söylem oluşturulması ve bu yönde Brüksel, Kopenhag, Strasbourg, Lahey ve Ankara gibi merkezlerde çalışmalar yapılması,

4. Batı Trakya’ya bir çalışma ziyaretinin organize edilmesi ve Batı Trakya’da bir Azınlıklar Kongresi düzenlenmesi

5. Avrupa’daki siyasi tecrübemiz ve temsilimizin gözden geçirilmesi, seçilmişlerin arkasında kitle desteğinin sağlanması ve siyasi bilinçlenmeyi arttıracak etkinliklerin hızlandırılması ve teşvik edilmesi,

6. Avrupalı Türk sivil toplum örgütlerinin Türkiye ile olan kırk küsür yıllık ilişkilerinin gözden geçirilmesi ve bu ilişkilerin proje bazına bağlanması yönünde adım atılması,

7. Irak Türkmenleri İnsan Hakları Araştırma Vakfı ve Gagavuzya Ana Sözü Gazetesine, Irak’a 3, Gagavuzya’ya 1 laptop temini olmak üzere, teknik destek sağlanması, 8. Sempozyum sonuçlarının kitap olarak yayınlanması, 9.

Hollanda Türk Yazarlar

düzenlemesi,

Kulübü’nün Üsküp

veya

Prizren’de bir Yazarlık

Çalıştayı/Workshop’u

10. Doğu Türkistan davasının Avrupa’da gündeme getirilmesi için gerekli broşür yayını için basım desteğinin sağlanması,

11. Avrupa’da bulunan iki buçuk milyonluk Türk seçmene önümüzdeki seçimlerde aktif seçme ve seçilme haklarının verilmesi.

27


3. sayı