Issuu on Google+

Şubat 2011 Sayı : 2 Fiyatı: 5 TL

Kitaba Adanmış Bir Yaşam “

Emin Nedret İşli ”

Ara Güler Eller ve Yüzler: İNSANLIK SAVUNMASI

“edebiyatta

karanlıktan beslenenler

“Kahlo & Rivera” İSTANBUL’da


Hayal dünyasını

yaşayanlara…

Eleştirmen Fethi Naci’nin, “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı

ustası,” diyerek selamladığı Cemil Kavukçu, Düşkaçıran’la bizleri bir kez daha küçük dünyaların büyülü öykülerinde keşfe çıkarıyor.

“Çocukken okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerdeki kahramanlardan biriydim ben. Kötülerin korkulu rüyası bir uçan adamdım, kovboydum, tahta kılıcını düşmanlarına sallayan bir denizciydim, baltalı ilah ya da görünmez adamdım. Adaleti sağlıyordum. Evimizin arka bahçesinde mahalle arkadaşlarımızla kurduğumuz oyunlarda hep bunlar vardı. Kötülere en ağır cezayı verirdik o oyunlarda. Okuduğum çizgi romanlara özenerek defterler alıp kendi uydurduğum serüvenleri yazıp çizdim. Büyüdüm, hayal dünyasında yaşayıp hayallerini yazan biri oldum sonunda. Bir yanım hiç büyümeyip çocuk kaldı. İyi ki öyle oldu.”

CEMİL KAVUKÇU 1951 yılında İnegöl’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi(1976). Öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü ve 1996 yılında “Uzak Noktalara Doğru” adlı öykü kitabıyla Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı kazandı.

 


editör

editör

Merhaba sevgili okuyucu,

Yine dopdolu bir sayı ile karşınızdayız. 2011 yılı çok hızlı geçiyor. Yeni yılın ilk sayısının yorgunluğunu üzerimizden atamadan, kendimizi bir anda Şubat sayısını hazırlarken bulduk. Öyle zamanlar oldu ki, başımızı kaşıyacak vaktimiz olmadı. Ama bu durumdan hiç şikayetçi değiliz. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olduğu kültür ve sanatla dolu bir yılı ardında bırakmış olmanın tatlı yorgunluğuyla, 2011 yılında kültür sanatta olan bitenleri takip etmeye ve siz sanatseverlere sunmaya devam ediyoruz. Bu ayın kapak konusu, Can Dündar’ın son kitabı Lüsyen ile ilgili. Can Dündar ile Can Yayınları’dan çıkan en son kitabı hakkında konuştuk. 60’lı yaşlardaki Abdülhak Hamit ile 18 yaşındaki Lüsyen’in aşkı kamuoyunda “Aşkın yaşı olur mu?” sorusu ile birlikte yeni tartışmalar yarattı. Bu sorular bir yana dursun, gidip işin aslını, kitabın hikayesini birinci kaynaktan, Can Dündar’dan öğrenelim istedik. Bu sayıda öne çıkan konulardan bir başkası ise eski kitaplar arasında teknoloji devrimine adeta meydan okuyarak ayakta kalmayan çalışan Sahaf Nedret İşli ile, bize kitapların ne kadar değerli olduğunu hatırlatacak sıcak bir söyleşi gerçekleştirdik. Son olarak da bu yıl Türkiye’de ilk kez konuk olan dünyaca ünlü ressam çift Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisini sayfalarımıza taşıdık. Biz bu sayıyı hazırlarken yine çok güzel vakit geçirdik. Zaman zaman yorulsak, “yeter artık” diye çığlıklar atsak da, geçti gitti hepsi. Umarım siz de okurken en az bizim kadar keyif alırsınız. Hepinize sanat dolu günler! Bir dahaki sayıda görüşmek üzere… M.Göktül Bilirgen

Şubat 2011 Sayı: 2 e-mail: info@kulttur.org

Külttür Dergi Grubu Adına

Katkıda Bulunanlar

İmtiyaz Sahibi

İsmail Çıtak, İnci Abay Cansabuncu,

Y. Övünç Danacıoğlu

Semra Orkan, Ali Akçakaya,

Genel Yayın Yönetmeni

Satenay Zeynep Ünal

M.Göktül Bilirgen

Yönetim

Yazı İşleri Müdürü

Külttür Sk. No: 7233 İstanbul

Gökçe Işık

Tel: 0212 212 1212

Yayın Danışmanı

Baskı

Esra Oğuzhan

A Ofset Tel: 0212 222 22 22

Görsel Yönetmen

Dağıtım

Mehmet Güzel

AA Dağıtım Tic. Ltd. Şti. Tel: 0212 222 22 22


İçinDEkiLeR

“uçmak isteyen ama uçamayan bir kuş” Frida Kahlo & Diego Rivera M. Göktül BİLİRGEN

9 11

60 Yaşındaki “Şair-i Azam”ın 18 Yaşındaki Kıza Aşkı Semra ORKAN

Eller ve Yüzler: İNSANLIK SAVUNMASI Satenay Zeynep ÜNAL

22

Kitaba Adanmış Bir Yaşam Gökçe IŞIK ..................................................................................................

5 Karanlıktan Beslenenler İnci Abay CANSABUNCU .......................................................................15

Sinema & Tiyatro Esra OĞUZHAN .......................................................................................

16

Müzik Y. Övünç DANACIOĞLU .........................................................................

18 Sergi İsmail ÇITAK ........................................................................................... 20 46lık imgeler Ali AKÇAKAYA ........................................................................................ 4

25


GÖKÇE IŞIK / Röportaj

Kitaba Adanmış Bir Yaşam Bir yandan 21. yüzyıla damgasını vuran teknoloji devrimine meydan okuyarak, bir yandan teknolojinin imkânlarından faydalanarak ayakta kalmaya çalışan sahaflık, kitaplara tutkuyla bağlı çok sayıda erbabı için bir mesleğin ötesinde bir yaşam tarzını ifade ediyor. Türkiye’nin önde gelen sahaflarından biri olan ve Galatasaray’da ortağı Püzant Akbaş ile birlikte açtıkları Turkuaz Sahaf’ta 2001 yılından beri kitapseverlere hizmet eden Emin Nedret İşli, hayatını bu mesleğe adamış insanlardan biri. İşli’yle Galatasaray’daki Turkuaz Sahaf’ta hem işi, hem tutkusu olan kitaplar ve sahaflık hakkında konuştuk.

K

ökleri matbaanın kullanılmaya başlanmasından çok öncelere, el yazmalarının çoğaltılarak dağıtıldığı döneme uzanan sahaflık, aradan geçen yüzlerce yıla direnerek yaşamaya devam ediyor. Teknolojinin her şeye egemen olduğu çağımızda sahaflığın hala ayakta kalmasını sağlayan en önemli etkenin ise yaşamlarını kitaba ve bu mesleğe adamış gönül insanları olduğu yadsınamaz bir gerçek gibi görünüyor. Şu an İstanbul’da kendisini “sahaf” olarak adlandıran 150200 civarı kişi bulunuyor. Ancak bunların hepsi gerçek anlamda sahaflık yapmıyor. Gerçek bir sahafın kitapla ilgili olması, okuması, az bulunur, baskısı tükenmiş kitapları ortaya çıkarmak için çalışması, bu işi sevmesi ve bir yaşam tarzı haline getirmesi, eline aldığı eski bir kitabın hangi dilde

1959’da İstanbul Cerrahpaşa’da doğan Emin Nedret İşli, 1978’de Pertevniyal Lisesi’ni bitirdikten sonra abisinin de çalıştığı Enderun Kitapevi’nde çıraklık yapmaya başladı. O dönemde eski kitap toplamaya ve koleksiyonlar oluşturmaya başlayan İşli, Sahaflar Çarşısı’nın müdavimleri arasına girdi. 1987’de İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Eski Türk Edebiyatı Anabilim dalında yüksek lisans yaptı. Kitap müzayedesi kataloglarının hazırlanmasında çalıştı, Yapı Kredi Yayınları’nda eski kitaplar ve kütüphane danışmanı olarak görev yaptı. Çok sayıda dergide kitap, kitapçılık, mezartaşları ve İstanbul tarihi ile ilgili yazılar yazdı. Çeşitli kitapların basıma hazırlanmasında görev aldı. 2000 yılında YKY’den ayrılarak Püzant Akbaş ile kurduğu Sahaf Turkuaz’da kitap dünyasındaki yolculuğuna devam ediyor.


olduğunu anlayabilecek bilgi birikimine sahip olması ve OsmanlIca bilmesi gerekiyor. İstanbul’da “sahaf” deyince akla gelen ilk yerlerden biri olan Turkuaz Sahaf’ı, ortağı Püzant Akbaş ile birlikte işleten Emin Nedret İşli, röportaj teklifimizi kabul ederken bile tutkuyla bağlı olduğu mesleği adına bir ricada bulunuyor. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi adını duyunca, fakültenin 2010 yılında açtığı “Çok Dilli İletişimin Merkezi: İstanbul” sergisinin kataloğunu rica ediyor. Bir iletişim öğrencisinin tesadüfen gittiği bir sergiden öylesine alıp çantasına attığı bir katalog, bu işi yaşam biçimi haline getirmiş bir sahaf için büyük bir önem taşıyor. Kataloğu bulduğumu söylemek ve kendisiyle görüşmek için müsait bir zaman belirlemesini istemek için Nedret İşli’yi aradığımın ertesi günü, Galatasaray’daki küçük sahaf dükkânından içeri giriyorum. Küçücük dükkânın her yanı kitaplar, haritalar, gravürlerle dolu. Ancak asıl sürpriz, beni Nedret Bey’le görüşmek için tarihi apartmanın üst katındaki bürosuna yolladıklarında karşıma çıkıyor. Küçük sahaf dükkânındaki kitap kalabalığı, bu kez kocaman bir daireyi sarmış görünüyor. Nedret Bey’in genç yardımcıları eski yeni binlerce kitabın arasında harıl harıl çalışıyor. Elimdeki sergi kataloğunu gören Nedret İşli, büyük bir heyecanla arkasındaki ciltleri gösteriyor. Gösterdiği, götürdüğüm katalogda yer alan ve Osmanlı döneminde yayımlanmış bir derginin ciltlenmiş tüm koleksiyonu. Zaten İşli’nin kataloğa ilgisinin bir nedeni, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Turkuaz Kitap olarak açtıkları “Kitabın Yolculuğu – Osmanlı Coğrafyasında Çok Dilli ve Çok Kültürlü Yayıncılığın 500 Yılı” sergisi. Osmanlı coğrafyasında çeşitli dillerde basılmış seçme 40-50 kitabın yanı sıra Babıâli fotoğraflarının da yer aldığı sergi, Frankfurt Kitap Fuarı’nın ardından

İstanbul’da sahaflığın tarihi İstanbul’da sahaflığın tarihi, İstanbul’un fetih dönemine kadar uzanıyor. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra medrese, cami gibi önemli merkezlerin etrafında kitap ticaretinin ve sahaflığın var olduğu biliniyor. 16. yüzyıla ait belgeler, Kapalıçarşı’da sahafların varlığını teyit ediyor. 1894’teki büyük depremden sonra Kapalıçarşı dışına çıkan sahaflar, eski Hakkâklar (Oymacılar) Çarşısı’nda yeni bir Sahaflar Çarşısı oluşturuyorlar. İstanbul Üniversitesi ve Babıâli’nin çarşının yakınında olması, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sahaflar Çarşısı’nın önemini korumasını sağlıyor. Ancak 1928 Harf Devrimi Çarşı’nın kültür hayatına olan etkisini büyük ölçüde yitirmesine neden oluyor. 1950’de ise çıkan bir yangın ise bu tarihi çarşıyı yakıp yok ediyor. Yanan çarşı 1950’lerde yeniden inşa ediliyor. Ancak 1970’ler ve 80’lerde başlayan yeni kitap ve üniversite kitapları furyasıyla sahaflık neredeyse tamamen Çarşı’dan çekiliyor. Günümüzde Sahaflar Çarşısı’nda sadece iki tane sahaf bulunuyor. İstanbul sahaflık tarihinde modern ve sistematik sahaflık Elif Kitapevi’nin açılmasıyla başlıyor. Sistematik katalog yapma, yayıncılık faaliyeti, modern bir dükkân gibi ilkler, Sahaflar Çarşısı’nda Elif Kitapevi tarafından gerçekleştiriliyor. Beyoğlu Kitapçılık ise sahaflık tarihinde kitap mezatları konusunda öncülük eden kurum oluyor. 1985’te TÜYAP Kitap Fuarı’nda bir Antika Kitap Müzayedesi düzenleyerek kataloglu kitap müzayedeciliğini başlatıyor. Bu yıldan itibaren Türkiye’de kitap müzayedeleri gelişme yoluna giriyor. Bu arada Galatasaray’da meyhaneleriyle ünlü eski Krepen Pasajı’nın yerine yapılan Aslıhan Çarşısı’nda yavaş yavaş eski kitapçılar kümelenmeye başlıyor. Aslıhan Çarşısı, günümüzde içinde 50’ye yakın sahaf, eski kitapçı barındıran büyük bir çarşı olma özelliği taşıyor. Günümüzde güçlü bir sahaf grubu da Kadıköy’de Bahariye-Moda semtlerinde faaliyet gösteriyor. Önceleri Akmar Pasajı’nda iki dükkânla başlayan Kadıköy’deki sahaflık, bugün hafta sonları küçük çaplı müzayedelerin de yapıldığı 20 civarında dükkâna dönüşmüş bulunuyor. 6


Diyarbakır Kitap Fuarı’nda ve İstanbul Kitap Fuarı’nda da meraklıların ilgisine sunulmuş. İşli’nin kitaba adanmışlığı, sahaflığın ötesinde literatüre yaptığı bu ve benzeri birçok katkıda kendini gösteriyor. Sahaflık tarihiyle, İstanbul’la ilgili araştırmalar yapıyor, makaleler yazıyor, pek çok yayına danışmanlık yapıyor, aynı zamanda NTV Tarih dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan ve çok iyi Osmanlıca bilen İşli’nin “İstanbul’da Gömülü Şairlerin Mezartaşları” konulu yüksek lisans tez çalışması bulunuyor.

Bir kitabı değerli kılan unsurlar Emin Nedret İşli’nin verdiği bilgiye göre, yayınlanan her kitap sahafiye kitap değil. Bir kitabın nadir, antika, yani sahafiye olması için bir özelliği olması gerekiyor. Baskı adedi azlığı dolayısıyla bir kitap sahafiye olabiliyor. Bir kitabın içinde onu eşsiz kılacak bir ibarenin veya bir kaydın oluşu da onu sahafiye bir eser yapıyor. Örneğin Mehmet Akif ’in ünlü kitabı Safahat’ın onlarca baskısı bulunmasına rağmen, Mehmet Akif ’ten ithaflı ve imzalı bir Safahat nadir bir sahafiye kitap sınıfına giriyor. Cildi özel olarak yaptırılan veya içine özel bir gravür veya çizim konulan, numaralandırılarak satışa sunulan, özellikle sınırlı sayıda basılan, özel kâğıt ve basım teknikleri kullanılan birtakım kitaplar da sahafiye kitap olarak sınıflandırılıyor. Bir kitap, kaleme aldığı konuda ilk ve en eski basılan kitapsa bugün sahafiye bir kitap oluyor. Bazı önemli matbaaların bastığı kitaplar da antika kitap olarak kabul ediliyor. Örneğin Müteferrika Matbaası’nda basılan eserlerin tümü bugün hem konularında ilk oluşları, hem de nadirlikleri açısından kıymetli ve sahafiye kitaplar. Osmanlıca eserlerin pek çoğu bugün artık nadir kitap kabul ediliyor. Baskı adetleri de fazla olmayan bu eserlerin günümüze ulaşan son örnekleri sahaf dükkânlarında alınıp satılıyor. İşli, bugün makul fiyata bulunan Osmanlıca eserlerin pek yakın gelecekte antika eserler müzayedesinde görülebileceğini söyleyerek, “Sahaf gözüyle Osmanlıca eserlerin sahafa ulaşması yok denecek kadar azalmıştır. Çıraklık dönemimde piyasası olmayan bazı Osmanlı eserleri bugün meraklısının aradığı hatta bulduğu zaman kapıştığı eserler haline gelmiştir. Bu hem o eserlerin kitap piyasasında azaldığı, hem de kıymetinin anlaşıldığı şeklinde yorumlanabilir” diyor. “1536 tarihli kitap”

Sahaflığa yabancı, kitaplara meraklı biri olarak, hemen İşli’ye ellerindeki en eski kitabı soruyorum. Yine arkasındaki raflardan ışık hızıyla çıkardığı deri ciltli bir kitabı uzatıyor bana. Önce dokunmaya korkuyorum. İnceleyebileceğimi söylediğinde heyecanla elime alıyorum kitabı. Deri ciltli kapağının içinde, “Joanne Calvino – Institutionis Christiane Religionis” yazıyor. Tarih olarak 1536 yılı not düşülmüş. Sayfalarını karıştırdığımda, küçük küçük harflerle karşılaşıyorum. Sanırım tarihin sayfalarında gezinmek diye buna deniyor. İşli, elimdeki kitaba 750 dolarlık bir değer biçiyor. İçimi birden asla okumayacağım bir kitaba sahip olma arzusu kaplıyor. Sanıyorum bir “bibliyofil” (kitapsever) olmanın tohumları böyle atılıyor.


En eski kitaptan sonra merak ettiğim ikinci konu, bu kadar tarihi değeri olan esere nasıl ulaştıkları oluyor. Bunu sorarken sahafların da gazeteciler gibi kaynaklarını açıklamaktan çekindiğini bilmiyorum. Nedret İşli yine de sorumu kibarca ama ayrıntı vermeden yanıtlıyor: “Sahaf bir yandan kaynak izler. Öte yandan kişilerin, ailelerin, koleksiyoncuların kitaplıklarını alır. Zaman zaman eski bir yayınevi depolarını tasfiye eder, onlara ulaşırız.” Müşterilerini ise araştırmacılar, akademisyenler, kitaplıklar, üniversiteler, işadamları olarak sıralıyor. İşli, ellerindeki eserlere yurtdışından da talep olduğunu, Japonya’dan bile müşterileri bulunduğunu belirtiyor. 30 yıldan fazladır bu işin içinde olan İşli’ye göre nadir kitaplara ilgi bazen yükselen değer oluyor, bazen duruyor. Ülkenin sosyoekonomik durumu ve kültüre ilgisi bu durumu etkiliyor. Ekonomik sıkıntıların ön planda olduğu dönemlerde satışlar düşüyor.

“Sahaf olmasam ne olurdum bilmiyorum”

Sahaflık her ne kadar eski ve değerli kitapları ortaya çıkarıp ilgililere ulaştırmak anlamını taşısa da, ömürlerini bu işe vakfetmiş ve çoğu “bibliyofil” olan sahaflar her zaman iş ve kitap aşkını birbirinden ayıramıyor. Turkuaz Sahaf’ta 45 bin civarında kitabı okuyucularıyla buluşturmak için canla başla çalışan İşli’nin evinde de 15 bin civarında kitap bulunuyor. Özellikle İstanbul’un kent tarihiyle ilgili kitaplara meraklı olduğunu ve bu konuda basılmış ulaşabildiği her eseri topladığını söyleyen İşli, örnek olarak arşivinde bulunan “İstanbul’un Gündüz Kelebekleri” kitabını veriyor. İşli’nin görüşmemiz boyunca en sık vurguladığı konulardan biri, bu işin gönül vermeden yapılamayacağı oluyor. Liseyi bitirdiği yıl bir yayınevinde çıraklık yapmaya ve o yıllardan itibaren kitap toplamaya başladığını söyleyen İşli, “Kitapların el değiştirmesinden kazanç sağlanabileceğini öğrenince 70’lerde bu işe başladım. Bir iki küçük aralık dışında bütün ömrüm boyunca kitabın peşinde koştum. Bunu bir hayat tarzı haline dönüştürdüm. Sahaf olmasam ne olurdum bilmiyorum.” cümleleriyle kitaba tutkusunu özetliyor.

21. yüzyıl sahaflığı bambaşka olacak İşli’ye göre sahaflık ölecek bir meslek değil, evladiyelik. Ancak 21. yüzyıl sahaflığı artık bambaşka olacak gibi görünüyor. Bilgisayar teknolojisi ve internetin sahaflığa büyük etkileri olduğunu belirten İşli’ye göre, artık dünyada gizli saklı yapılan bir satış söz konusu olmuyor. Herkes elindeki kitabı bilgisayar yardımıyla her yerden pazarlayabiliyor. İşli, ileride elektronik yayınları, bilgileri, CD’leri temin eden elektronik sahaflar olacağı öngörüsünde bulunuyor. Bu durumun sahaflara ellerindeki nadir koleksiyonları CD’lere çekip satmak gibi başka bir ticaret kapısı açtığını belirtiyor. Klasik Osmanlı sahaflığı tarihteki yerini almakla birlikte, İşli, sahaflığın gelecek itibariyle parlak bir meslek olduğunu düşünüyor. 21. yüzyılda hala Osmanlıca kitap satmanın, çürümekte olan eski kitapları bir yerlerden bulup çıkarmanın, onları meraklısına sunmanın bir nevi kâğıt arkeologluğu yapmak demek olduğunu söylüyor. Bir bibliyofil için kitabın bir sanat eseri olduğunu hatırlatan İşli, bu kişilerin sahip olduğu saray ciltli kitapların, yazmalar ve gravürlerin kütüphanelerini süsleyen mücevher gibi raflardan parladıklarını dile getiriyor. 8


M. GÖKTÜL BİLİRGEN

FRİDA

DİEGO

KAHLO & RİVERA

uçmak isteyen ama uçamayan

bir kuş


“Hayatta başıma iki korkunç kaza geldi, biri geçirdiğim otobüs kazası, diğeri de Diego…” yazmıştı günlüğüne Frida Kahlo. Aslında bu cümle, Frida ile Diego arasındaki aşkı anlatmaya yetmez ama, belki onların hayatına yıllar sonra uzaktan bakmaya çalışan bizlere bir fikir verebilir. Eserlerinin yanı sıra özgün karakterleri, sıradışı hayat hikayeleri ile merak uyandıran birliktelikleriyle dünyada ilgi uyandıran Frida Kahlo ve Diego Rivera, Türkiye’de ilk kez Pera Müzesi’ne konuk oluyor. 20. yüzyılda Meksika sanatının en önemli temsilcileri olarak görülen Kahlo ve Rivera’nın eserlerinin bulunduğu “Gelman Koleksiyonu’ndan: Frida Kahlo ve Diego Rivera” Sergisi, sanatseverleri bekliyor. Sergi kapsamında sanatseverlerin beğenisine sunulan 40 eser, Frida’nın yaşamının izlerini taşıyan otoportreleri, Diego’nun tuvalleri ve dönemin ünlü fotoğrafçıları tarafından çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. Meksikalı koleksiyoner çift Jacques ve Natasha Gelman’ın koleksiyonuna kayıtlı olan bu eserler, aynı zamanda Meksika’nın ulusal kültür varlıkları envanterine kayıtlı. Acılarla dolu bir hayatın izlerini yansıtan Frida Kahlo resimleri ve Diego Rivera çalışmaları, 20 Mart 2011 tarihine kadar Pera Müzesi’nde meraklılarını bekliyor. Sergiye paralel olarak düzenlenen etkinliklerin sonuncusu olarak Kahlo’nun kız kardeşi Chritina Kahlo’nun torunu, fotoğraf sanatçısı Cristina Kahlo söyleşi için İstanbul’a gelecek.

yansıttı. Bunu kendi de dile getiren Frida, eserlerinin acı ile ilgili izler taşıdığını söylemiştir. Genç yaşında geçirdiği kaza nedeniyle birçok ameliyat geçiren Frida, nihayet 1927 yılında yeniden yürümeye başladı. Kahlo, bu dönemde

Peki nedir Frida’nın eserlerini farklı kılan? Frida’nın eserlerini anlatmadan önce onu biraz daha yakından tanımak gerekir. 1907 yılında Mexico City’nin güneyinde yer alan Coyoacán’da dünyaya gelen Frida, henüz 18 yaşındayken geçirdiği ağır bir trafik kazası nedeniyle hayatını değiştirmek zorunda kaldı. Tıp eğitimi almak istiyordu, ama sağlığı buna izin vermedi. Belki de bu kaza nedeniyle başına gelenler, yaşadığı acılar onu üretkenliğe zorladı ve dünyaca tanınan bir ressam olmasını sağladı. Kazadan sonra uzun süre yatağa bağlı bir biçimde hayatını sürdürmek zorunda kalan Frida’nın annesi, sıkılmasını engellemek için yatağının bulunduğu odanın tavanına aynalar yerleştirdi. Frida yatarken aynalarda gördüğü sureti çizerek resimle tanıştı. Çektiği acıları, hayatı boyunca yaptığı eserlere 10

sanat ve politika çevreleri ile yakınlaşmaya başlayarak Küba’lı önder Julio Antonio Mell ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti ile tanışıp yakın arkadaş oldu. Birlikte, dönemin sanatçılarının davetlerine, sosyalistlerin tartışmalarına katılmaya başladılar. Kahlo, 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu. Kendini “uçmak isteyen ama uçamayan bir kuş” olarak nitelendiren Frida, aynı dönemde bir gün, Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera’yı görmeye ve resimlerini göstermeye gitti. Diego kadar fırtınalı bir kişiliğe sahip olan Kahlo, 1929 yılında Rivera ile


evlendi. Evlendikleri zaman çevreleri Rivera’nın dev fiziğiyle Frida’nın küçük ve narin bedenine gönderme yaparak bu evliliği “bir fille bir güvercinin birleşmesi” olarak tanımladılar. Yaşadıkları fırtınalı evlilik Frida’nın resimlerine de yansımıştır. Örneğin boşanmalarının ardından Frida, ilk çizdiği resminde kendini kısa saçlı bir erkek olarak betimlemiştir. Bunun en önemli nedeni ise Diego’nun Frida’nın uzun saçlarını sevmesidir. Frida, kocasından öç almak için kendini erkek gibi resmetmiştir. Yine ayrı olduğu zamanlarda çizdiği resimlerden birinde Frida, kendini iki farklı biçimde betimlemiştir. Resimde görülen Frida’lardan biri üzeri kanla lekelenmiş gelinliğe benzer beyaz bir elbise giyer. Frida’nın aynı zamanda kalbi görünür ve elinde bir makas vardır. Bu figür, Frida’nın Diego ile evli olduğu mutlu zamanlarını simgeler. Resimde görülen ikinci Frida figürü ise boşandıktan sonraki Frida’yı temsil eder. Son derece bakımsız görünen ikinci Frida, Diego’dan ayrı olduğu için üzgündür ve onun da kalbi görünür. Birbirine zıt duyguları barındıran bu iki figür, ince damarlarla birbirlerine bağlıdır. Yani aslında her ikisi de Frida’dır, sadece ruh halleri farklıdır. Bu tablo da olduğu gibi Frida, birçok eserinde kendini aynı anda hem nesne hem de özne olarak betimlemiştir.

Hayatı boyunca Diego’dan çok şey öğrenen Frida, Diego’nun yaptığı yönlendirmeleri her zaman dikkate almış ve hatta Diego’nun “hayatını çiz” öğüdü üzerine resimlerinde hayatından kesitlere yer vermiştir. Sergiye paralel olarak yürütülen etkinlikler kapsamında 22 Ocak’ta Pera Müzesi’nde bir söyleşi gerçekleştiren Meksikalı sanatçılar üzerine araştırmalar yaparak kitaplar yayınlayan

Saloman Grimberg, Frida’nın Diego’dan çok şey öğrendiğini, ondan öğrendiği sembolizmi daha ileriye götürerek eserlerinde sık sık kullandığını belirtti. Grimberg’e göre Diego’nun resimleri

tarihi anlatırken, Frida’nın resimleri kendi tarihini anlatmıştır. 47 yıllık kısacık ömrüne birbirinden çarpıcı 143 resim ve desen sığdıran Frida’nın eserlerindeki en önemli özelliklerden biri de az sayıda araç gereç kullanılarak çizilmeleriydi. Ayrıca resimlerinin önemli kısmı otoporterlerden oluşmaktadır. Henüz hayattayken Meksika’da bir efsane haline gelen Frida, 1946 yılında Meksika Ulusal Sanat Ödülü’ne layık görüldü. Frida’nın eserleri, dünyaca ünlü sanatçılar tarafından da ilgiyle izlenmiş ve övgüye değer görülmüştür. Kübizmin yaratıcısı dünyaca ünlü ressam Pablo Picasso, Frida ile ilgili olarak “Hiçbirimiz onun gibi insan yüzleri çizemiyoruz” demiştir. Frida, sadece ülkesinde değil, ABD ve Fransa’da da sergiler açmıştır. Sanatının yanı sıra politik kişiliğiyle de dikkat çeken Frida, 6 Temmuz 1907 günü doğmuş olmasına rağmen, kendisi doğum tarihini Meksika devriminin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 olarak ilan etmiş, hayatının modern Meksika’nın doğumuyla birlikte başlamış olmasını istemiştir. 13 Temmuz 1954’te hayata veda eden Frida’nın arkasında bıraktığı son eser Yaşasın Yaşam adını verdiği bir natürmorttur. Frida’nın ölümünden sonra gücü hüzne dönüşen Diego, hayattayken çapkınlıkları nedeniyle Frida’ya zor günler yaşatmasına rağmen, çift birbirlerini tutkuyla sevmiştir. Hatta Diego, öldükten sonra küllerinin, Frida Kahlo’nun külleriyle karıştırılmasını vasiyet etmiştir. 11


SEMRA ORKAN / Röportaj

60 Yaşındaki

“Şair-i Azam”ın 18 Yaşındaki Kıza Aşkı “Gazeteci̇ yazar Can Dündar, son ki̇ tabı “Lüsyen”de osmanlı’nın en önemli̇ şai̇ rleri̇ nden bi̇ ri̇ olarak kabul edi̇ len ve “makber” şi̇ i̇ ri̇ yle herkesi̇ n gönlünde taht kuran Abdülhak Hami̇ t i̇ le Belçi̇ kalı bi̇ r köylü kızının aralarındaki̇ büyük yaş farkına aldırmadan yaşadıkları aşkı anlatıyor.”

M

akber’in şairinin 60 yaşında gönlünü çalan Belçikalı köylü kızının hikayesini belgesel tadında okuyucuyla buluşturan Dündar, tarihe gizlenmiş bir aşkı bütün yalınlığıyla ortaya koyuyor. Son kitabıyla ilg ili muhabirimize bilgi veren Dündar, kimi okuyucuların, 60 yaşındaki şair ile 18 yaşındaki kızın arasında yaşananları aşk olarak nitelendirmediğini, bu anlamda kitapta

12

yaşanan aşkın çok eleştiri aldığını söyledi. Dündar, kitapta anlatılanların, herkesin kafasındaki Ferhat ile Şirin aşkına benzemediğini, pür aşk kavramına cevap vermediğini, zaten Ferhat ile Şirin arasındaki aşkın da kavuşamamanın verdiği özlemden doğduğunu vurgulayarak, buradaki öykünün, aşkın sınırlarını genişlettiğini, kitapta okunan her şeyin, aşka dahil olduğunu ifade etti.


Can Dündar, aradaki yaş farkına, yaşadıkları coğrafyaların uzaklığına, farklı kültürlerden gelmelerine, kızın daha sonra başka birine gönül vermesine, adamın ona göz yummak durumunda kalmasına, kızın daha sona tekrar adama dönmesine rağmen ikilinin aralarında yaşanan her şeyin bilinen aşka dair ne varsa onun sınırlarını genişlettiğini belirtti. Öyküde yaşanan tüm bu gel-gitlerin aşkla ilgili olduğunu iddia ettiğini vurgulayan Dündar, şöyle devam etti: ’Abdülhak Hamit, kadınları ilham kaynağı olarak gören, bir hercai olarak nitelendiriliyor, ama bütün şair ve yazarlarda böyle bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Yazar veya şairseniz hayata biraz şiir ve yazı gözüyle bakmaya başlıyorsunuz. Dolasıyla karşılaştığınız her şey size bir şiir konusu oluyor. Bu tutum, İnsanların meşrebine göre, birine iyi, birine kötü gelebilir. Ben de Nazım Hikmet belgeselini yaparken aynı şeyi yaşamıştım. Oğluna yazdığı çok sevdiğim bir şiirin ardından, ona yaptığı kötü muameleyi öğrendiğim zaman hayal kırıklığına uğradım. O zaman şunu yapmayı öğrendim: Hatta tüm okuyuculara tavsiye ediyorum. Şairle eserini ayırmak lazım. Sadece şair için de geçerli değil, hatta yazar ve politikacıda da böyle. Ortaya koyduğu eser ve mücadeleyle, kişiliğini ayırmak lazım. Aksi takdirde kimseyi sevemezsiniz. Oysa onlar da insan, onların da defoları var. Biz karşımızda her zaman kahramanlar, kusursuz insanlar görmek istiyoruz.

değil’. Ancak ikisi arasında yazılan mektuplara baktığınızda, bu kadının bu adama karşı şiddetli bir aşk yaşadığını görüyorsunuz. Kadın eğer aşk diyorsa, ona hürmet göstermek zorundasınız.’’ “ABDÜLHAK HAMİT BİR ANTİ KAHRAMAN” Can Dündar, Abdülhak Hamit’in kitapta bir “anti kahraman” olduğunu, şairi bir kahraman olarak ortaya koymadığını, böyle bir zorunluluğu da bulunmadığını dile getirerek, kitabın belgesel bir çalışma olduğunu, neyse onu verdiğini söyledi. Belçika’nın bir köyünde doğup, “ABDÜLHAK HAMİT, KADINLARI İLHAM üniversite eğitimi almak KAYNAĞI OLARAK GÖREN, BİR HERCAİ için gittiği Brüksel’de OLARAK NİTELENDİRİLİYOR, AMA BÜTÜN 60 yaşındaki bir şaire aşık olan kızın aşkının ŞAİR VE YAZARLARDA BÖYLE BİR ve sevgilisine yazdığı POTANSİYEL OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM” aşk mektuplarının kendisini çok etkilediğini Yalnız bu ayrım kadınlar için daha zor. kaydeden Dündar, ‘’Lüsyen’in aşkı beni Lüsyen’in saf aşkının içinde de çıkar, gelecek derinden etkiledi. Aşktan başka hiçbir güç o korkusu, istikbal arayışı, kendini garanti altına satırları yazdıramaz. Bu yüzden kitabın adı alma ve bir baba arayışı var. Bütün bu herc-ü ‘Lüsyen’ oldu. Şairin, çoğu zaman bencilliğe merce aslında aşk diyoruz. Sonunda Lüsyen de varan davranışlarına rağmen, Lüsyen’in onun Belçika’da taşrada yaşayan bir kız. Karşısına bir peşine düşmesi, bütün yaşadıklarına rağmen Osmanlı asilzadesi çıkıyor, göğsü madalyalarla hala aşkıyla gömülmek istemesi, zaten işi dolu, çok etkileyici de konuşuyor ve ülkesinde ilginç kılan. Yoksa Abdülhak Hamit, kadınlara çok seviliyor. Bir imparatorluk başkentine gelin yaklaşımı, hayata karşı duruşu, Osmanlı ve gidiyor. Diğer bir anlamda, biraz yaşlı da olsa Cumhuriyetle ilişkileri açısından çok örnek bir beyaz atlı prens çalıyor kapısını. Bazıları alacağımız bir karakter değil doğrusu’’ şeklinde diyebilir ki, ‘Hayır, benim hayalimdeki aşk bu konuştu. 13


Öykünün içinde, kendisini çeken noktalardan birinin de Abdülhak Hamit’in ve kendi elleriyle bir İtalyanla evlendirdiği Lüsyen’in, ayrılığın verdiği acıyla birbirlerine yazdıkları mektuplar olduğunu anlatan Dündar, Lüsyen’in ‘’efendiciğim’’ diye başlayan mektuplarının, ‘’babacığım’’ şeklinde bitmesinin ayrı bir roman konusu olduğunu söyledi. Bu yaklaşımdan yola çıkarak, öykünün, psikososyal bölümüne de girilebileceğine dikkati çeken Dündar, daha çok belgesel tadında bir yakalaşım sergilemeyi tercih ettiği için bu detaylara girmediğini, bu yaklaşımın belki bir sinema filmiyle hayata geçirilebileceğini kaydetti. “LÜSYEN, BEYAZPERDEYE TAŞINACAK” Kitabın filminin yapılması için de teklifler geldiğini anlatan Dündar, ‘’Eğer kitap, film olursa, ilginç bir şey olacağını düşünüyorum. Ben kitaba çok düş gücü katmadım, ama bir senarist katabilir. Belki hem Türk hem de Belçika toplumunun ortak yapımı olabilir. Hatta bütüne de ışık tutacak hoş bir hikaye çıkabilir diye düşünüyorum. Ancak bir eserin sinemaya adaptasyonu, eser sahibi için her zaman acı çekme garantisi taşıyan bir şeydir. Çünkü gerek yazarın, gerekse okurun kafasındaki karakter hiçbir zaman denk düşmez. Ama siz bir kitap yazarı olarak yönetmenin görüş açısına saygı göstermelisiniz’’ diye konuştu. Kitabında, Abdülhak Hamit’in Lüsyen’e yazdığı tüm mektupları yayınlayamadığını, Belçika’daki bir ailede olan mektupları görmek için izin alamadığını ifade eden Dündar, şunları kaydetti: “O mektuplara ulaş��rsam, kitabı yeniden yazmayı düşünüyorum. Bunun için de uğraş veriyorum. Lüsyen ölmeden önce bu mektupları Türkiye’nin Belçika büyükelçisine bırakmış, o çocuklarına, çocukları çocuklarına bırakırken, şimdi de çok alakasız birinin eline geçmiş. Onlar da bir tavan arasına atmışlar. Abdülhak Hamit, Lüsyen’in kendisine yazdığı mektupların yayımlanmasına izin verirken, onun yazdığı mektupların saklamasının nedeni, mektuplar okununcaya kadar bir sır olarak kalacak.” Kitabın bir roman olmadığı yönündeki eleştirilere de değinen Dündar, “Benim, zaten ‘Bu romandı’ diye bir iddiam yok, hatta ‘Romanı yazılsa çok iyi olur’ şeklinde 14

açıklama yaptım, daha ne diyebilirim ki?” dedi. “Yüzyılın Aşkları’” belgeselini yaparken, Lüsyen’in mektuplarını okuduğunu ve çok etkilendiğini anlatan Dündar, o mektupları gördüğünde bu öyküyle ilgili de bir belgesel yapmak istediğini, ancak elde görsel anlamda yeterli materyal olmayınca kitap olarak yazmaya karar verdiğini belirtti. Dündar, kitabın ortaya çıkışının iki yıl sürdüğünü, yazmanın daha kolay olduğunu, ama araştırmaların çok uzun zaman aldığını belirterek, dil engeliyle karşılaştığını, Abdülhak Hamit’in şiiri ve tiyatrosunun ancak sözlükle okunduğunu, kaynakçalara ulaşmakta zorlandığını, şair hakkında yazılan tüm kitapları okuduğunu ve ilginç bölümleri ayıklayıp, öyküye adapte ettiğini söyledi. Kitabı yazarken birkaç amacı olduğunu belirten Dündar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunlardan biri, Abdülhak Hamit diye biri gündemden kalkmıştı, Lüsyen ismini ise hemen hemen hiç kimse bilmiyordu. Bir kere kitap bu iki ismi sirküle etmeye başladı. Tarihe gömdüğümüz bir şey açığa çıktı. Bu bana büyük keyif veri yor. Lüsyen’in unutulmuş olmasından üzüntü duyuyordum. Gelen eleştirilerden de anlıyorum ki aşkın tarifiyle ilgili soru işaretlerinin dolanmasını da önemli buluyorum. Hem kadınların hem erkeklerin buna ihtiyacı var. Bu, sadece aşkı ve hayatı kavramaya ilişkin bir şey değil, birbirini anlayama da ilişkin. İki cins arasındaki görüş farkını bir kitap üzerinden yorumlamak ve tartışmak sağlıklı geliyor bana. Ve de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bir de sonuçta bu bir dönem kitabı, tam bir geçiş dönemi üstelik. Birçok insan, ‘Bu kitap bende o dönemi yeniden okuma ihtiyacı doğurdu’ gibi şeyler söyledi ki bu da beni mutlu etti. O döneme dair bir iştah yarattı.” Gazeteci-yazar Can Dündar, Atatürk ile dans eden, Tevfik Fikret’ten ders alan Lüsyen’in son yıllarının yokluk ve yalnızlık içinde geçtiğini belirterek, “Bu şaşalı günlerin ardından, kader kendisine bir mezar taşını bile çok gördü. Lüsyen’in, Zincirlikuyu’daki kabrine mezar taşı yaptırmak için özel izin aldım, zira birinci derece yakınları dışındakilerin böyle bir hakkı yokmuş. Mezar taşını Şubat gibi yaptırmayı planlıyoruz. Bunu Lüsyen’e borçlu olduğumu düşünüyorum” dedi.


İNCİ ABAY CANSABUNCU

Karanlıktan Beslenenler

Her biri edebiyat dünyasında ayrı bir iz… Yaşadıkları çağ, etkilendikleri dünya birbirlerine hiç benzemeyen dillerinde belli ediyor kendini… Hayatlarının bir döneminde hissettikleri karanlıksa, belki de onları buluşturan tek şey… Siyah, tüm ağırlığı ve derinliğiyle onlara da değdi…

Elif Şafak - Siyah Süt

“…Ay ışık saçar. Gecenin koyuluğunda büyük bir sabır ve kararlılıkla ışıldar. Ama ayın bir de karanlıkta kalan yüzü var ilk bakışta kendini ele vermeyen… Annelik de öyle işte…” Modern Türk Edebiyatı’nın en önemli kalemlerinden Elif Şafak, anne olduktan sonra geçirdiği depresyonu atlatmak için kendi deyimiyle ‘anneliğin karanlıkta kalan yüzünü’ anlatmalıydı. Karanlık , en iyi aydınlıkla anlatılırdı. Bu yüzden sütü siyahtı. “…Siyah Süt ismini, iki sebepten ötürü verdim. Birincisi, doğumdan sonra gelen postnatal depresyon diye adlandırılan döneme okuru yönlendiren bir isim. İkincisi, annelik ve annelikle özdeşleştirilen süt her zaman sandığımız kadar beyaz ve pür-i pak değil. Onun da kendi içinde çelişkileri, lekeleri var. Depresyonda annenin sütü kararabiliyor. En azından eskiler böyle diyorlar. Ancak ben o kararmış sütten mürekkep elde etmek istedim. Annelik-yazarlık çelişkisi, sütü bir müddet kararttı belki ama kararmış süt sonunda mürekkebe dönüştü. Kitabın ismi, tüm bu metaforları barındırıyor içinde…”

Jean-Christophe Grange - Siyah Kan “…Güneydoğu Asya’da Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol.” J. C. Grangé’ın kanlı, delice, korkutucu romanlarından biri Siyah Kan. Serbest dalış şampiyonu bir katil ile eski paparazziyle, kötülük fikrine ve kaynağına takıntılı bir gazeteciyi karşı karşıya getiren kitap, aylarca en çok satanlar listesindeydi. İşlenen korkunç cinayetler ve kanla dolu bir yaşam anlatılıyor kitapta. Kan kırmızısını bozamayacak tek renk siyah da, kötülüğü ve kötülerin dünyasında geçen nefes nefese yarışı simgeliyor. Karanlık güçlerin, hırsın ve ölümün rengi siyah ve kan kırmızısının keskinliği, gerilimin sınırlarını zorluyor. 15


Sinema KOCA BİR AŞK ÇIĞLIĞI

Tiyatro

Şubat ayı tiyatro ve sinemaseverler için etkinlikler ile dolu olacak. Bu ay merakla beklenen yerli ve yabancı filmler vizyona girerken, tiyatrolarda oyunlar sezon sonuna kadar devam ediyor. Yerli filmlerden Hür Adam, Günah Keçisi ve Eyvah Eyvah 2 gösterime girerken merakla beklenen yabancı filmlerden başrolün Nicholas Cage’ in oynadığı Cadılar Zamanı, Bill Murray’ ın oynadığı Büyük Sır bunlardan birkaçı. Tiyatrolar da Selçuk Yöntem’ in oynadığı Koca Bir Aşk Çığlığı ve Cihan Ünal’ ın Hande Ataizi ile oynadığı Özel Hayatlar tiyatroseverler ile buluşmaya hazırlanıyor.

‘’Koca Bir Aşk Çığlığı’’ isimli oyun Işıl Kasapoğlu’nun yönetiminde 14 Ocak’ da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde seyirci karşısına çıkacak. Yıllar sonra yeniden sahneye çıkma hazırlığı yapan ünlü bir oyuncunun, alkol tedavisi gören eski karısı ile sahneye çıkmak zorunda kalması üstüne meydana gelen olayların anlatıldığı oyunda, Tilbe Saran, Selçuk Yöntem, Ömer Akgüllü ve Bekir Aksoy görev alacak.

Cengiz Küçükayvaz’ın hem yönettiği hem oynadığı, Ray Cooney’in eseri ‘’Bu Para Başka Para’’ Ankara’da 2 Şubat’ta AnkaMALL Sanatolia Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.

Sıradan bir muhasebeci Henry Perkins’ in, içinde para dolu olan bir çantayla kendi çantasını karıştırması üzerine çevresindeki insanlarla yaşadığı komik olayların anlatıldığı oyunda, para için verilen mücadele sonucu yaşanan olaylar eğlenceli bir dille anlatılıyor.

BU PARA BAŞKA PARA 16

ESRA OĞUZHAN

ÖZEL HAYATLAR

Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliğinde 13 Ocak’tan itibaren Profilo Kültür Merkezi’ nde seyirciyle buluşuyor. Noel Covard’ın yazdığı, Gencay Gürün’ün Türkçeye çevirdiği, Cihan Ünal’ın yöneterek aynı zamanda oynadığı ‘Özel Hayatlar’ da Şencan Güleryüz, Burcu Kazbek ve Hande Ataizi oynuyor. Oyun, iki yeni evli çiftin bir tesadüf eseri kaldıkları otelde yan yana iki odaya yerleştirmeleri üzerine gerçekleşen olayları esprili bir dille anlatıyor.


EYYVAH EYVAH 2

GÜNAH KEÇİSİ

Cenk Özakıncı’nın yönettiği ve soyadı ‘’K’’ olarak kodlanan Şahin, Nuri Alço, Coşkun Göğen ile Turgay Tanülkü’nün oynadığı ‘’Günah Keçisi’’ filmi, komedi sahneleriyle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Film, Almanya’daki şöhretli, zengin, fakat mutsuz hayatını arkasında bırakıp sade ve normal bir hayata kavuşma arzusundaki Şahin K’ nın, Bodrum’da yaşamaya karar vermesi ile başlar. Kötü şöhreti yüzünden kaybettiği oğlu Caner’e kavuşmak için çabalarken kasabanın sıkıntılarını da çözecek bir halk kahramanı haline gelir. Şöhreti onu farklı maceralara sürükleyecektir.’

KUTSAL DAMACANA : DRACOOLA

Hakan Algül’ ün yönettiği, Demet Akbağ , Ata Demirer ve Özge Borak’ ın oynadığı filmin ikinci bölümü Ocak ayında seyirciyle buluştu. İlk bölümde babası Ali Rıza Şeker’i bulan Hüseyin ikinci bölümde Geyikli’deki sevdiğine, hemşire Müjgan’a kavuşmak ve Firuzan ablasının hediye ettiği yüzüğü verip Müjgan’ın kalbini kazanmanın savaşını verir. Can dostu Firuzan ablası, babası Ali Rıza Şeker ve terzi Ramiz ile beraber Geyikli’ye yola çıkan Hüseyin, bu serüvende de maceralarını Firuzan ile paylaşacaktır. Babası Ali Rıza Şeker ve dostu Firuzan’la birlikte Müjgan’a koşan Hüseyin’i bu filmde de ilk filmdeki gibi bir çok sürpriz beklemektedir. Eski Türk filmi sıcaklığındaki film, izleyenleri hem güldürüyor, hem hüzünlendiriyor.

Korhan Bozkurt’un yönettiği, senaryosunu Ahmet Yılmaz’ ın yazdığı, Ersin Korkut, Şahin Irmak, Sinan Bengier, Ceyhun Fersoy, Volkan Demirok, Özge Ulusoy’un oynadığı ‘’Kutsal Damacana: Dracoola’’ filmi, 21 Ocak’ ta izleyiciyle buluştu. Kara Fuat’ ın serüveninin anlatıldığı filmde, 600 yıl önce Transilvanya Valisi Vlad’ı yakalamış ve hapse atmıştır ve çıktıktan sonra acımasızlığı ile ün salmıştır. Tanrı’nın gazabına uğrayan Vlad halkının kanını içerek vampire dönüşmüş ve Kara Fuat’ın peşine düşmüştür. Yüzyıllar boyunca soyu Kara Fuat’a dayanan herkesi yok eden Vlad’ın son hedefi, Kara Fuat soyunun son temsilcisi Sebahattin’dir. Sebahattin, yetim olarak yetiştiği konakta, yaşananlardan haberi olmadan hayatını sürdüren Sebahattin’in karşısına bir gün gizemli bir adam çıkar…

17


Müzik

Y. ÖVÜNÇ DANACIOĞLU

123’ün yolculuğu ‘arve’ ile devam ediyor. Berke Can Özcan, Burak Irmak, Dilara Sakpınar ve Feryin Kaya’dan oluşan dört kişilik ekip 123 (bir, iki, üç) üçüncü çalışması olan ‘arve’yi Aralık ayında piyasaya sunmaya hazırlanıyor. 2009 yılında ilk albümleri aksel’i kendi plak şirketleri olan aisha records üzerinden yayınlayan 123, bu albümle birlikte 230 sayfalık bir illüstrasyon kitabı çıkarmıştı. Bu kitap ‘aksel’ hikayesini oluşturan bir üçlemenin başlangıcıydı. İlk albüm çalışmasının ardından Mayıs ayında ‘stereo love’ adındaki EP’sini yayınlayan grup aynı ay içerisinde Eskişehir Senfoni orkestrasıyla sahne alarak sevenlerini şaşırtmıştı. Grup şimdi ise ‘arve’ adlı üçüncü çalışmasıyla aksel hikayesine kaldığı yerden devam ediyor.Bir yıla aşkın süredir çalışmaları süren ve 14 şarkıdan oluşan ‘arve’ yine aisha records üzerinden piyasaya sürülecek. ‘arve’nin altyapıları grubun İstanbul’daki kendi stüdyosunda, vokal kayıtları Stockholm’de, miks ve mastering ise New York’ta yapıldı. 123, albüme adını veren parça ‘arve’ için dünyaca ünlü trompetçi Arve Henriksen ile çalıştı.

Elif Çağlar’dan yepyeni bir caz deneyimi. Genç yaşına rağmen ülkemiz caz müziğinin en beğenilen isimleri arasında gösterilen Elif Çağlar ve karşınızda ilk solo albümü m-u-s-i-c. Kıpır kıpır ve eğlenceli şarkılardan oluşan albümde tüm söz ve müzikler Elif Çağlar’a ait. 1980 doğumlu Elif Çağlar, Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde caz kompozisyonu okuduktan sonra New York’a giderek, Queens College bünyesindeki The Aaron Copland School of Music’te caz performansı üzerine master yaptı. Bu caz birikimiyle, yıllardır dinlediği her tür müziği kaynaştırarak ciddi bir emek ve yaratıcılıkla hazırladığı şarkılarını M-U-S-I-C albümünde toplayan sanatçı; kaliteli, yeni ve özgün tavrıyla ülkemizde ilk kez yapılan bir çalışmanın altına imzasını atıyor. Serkan Yılmaz (piyano), Ozan Musluoğlu (kontrabas) ve Onur Alatan’ın (davul) eşlik ettiği şarkıların yanı sıra, Elif Çağlar’ın The Curly Trio’da birlikte çalıştığı Cem Tuncer ve Kerem Türkaydın’la beraber kaydettiği bir şarkı da bulunuyor. İmer Demirer, Cengiz Baysal, Bilal Karaman, Ferhat Öz gibi birçok önemli caz müzisyeni albümde konuk olarak yer almakta, keyifli dinlemeler.

Ozzy’den ayrıldıktan sonra ne yapacağı, nasıl bir albümle ortamlara döneceği merakla beklenen Amerikalı müzisyen, şarkı/söz yazarı Zakk Wylde’ın heavy metal/hard-rock grubu Black Label Society’nin 8. stüdyo albümü Order of the Black tüm metal ve rock severlerin beğenisine sunuldu. Albümün ilk single’ı ‘Parade of the Dead’, ikinci single’ı ise ‘Crazy Horse’ adını taşıyor. Yayımlanışının ilk haftasında Amerika’da 33,000 satan albüm, Billboard 200 albüm listesinde de 4 numaraya yerleşmeyi başardı. 14. bonus parça dışında albümün tüm parçalarının söz ve bestesi Zakk Wylde’a ait. Ana vokal, gitar ve piyanoda Zakk Wylde, ritim gitarda Nick Catanese, bas ve geri vokalde John DeServio, davulda Will Hunt’tan kurulu Black Label Society’nin bu yeni albümü Metal Assault, Rock Sound, Sound In The Signals ve Metalholic gibi profesyonel kaynaklar tarafından oldukça iyi eleştirilerle karşılandı. Rock ve heavy metal devlerinden Zakk Wylde’ın ustalığını dolu dolu yansıttığı bu başarılı albümün Amerika ile aynı anda ülkemizde de yayınlandığını da belirtelim.

18

M


Müzik

Son zamanlarda adını narsist olaylar, Amber Rose, ve egosu asla patlamayacak bir balon gibi uçan tavrıyla duyduğumuz Kanye West’ın sonunda müziğiyle hayatımıza arz-ı endam etmesini sağlayan yepyeni bir albüm My Meautiful Dark Twisted Fantasy. Diğer yandan, satır araları yine buram buram narsizim kokuyor ama biz zaten onu böyle seviyoruz. Albüm Kanye gibi şaşalı, iddialı, kibirli ve bir o kadar eğlenceli. Şarkılar öldüresiye uzun ama öyle bir noktadan yakalıyorlar ki kafalara kazınmakta gecikmiyorlar. Albümün öne çıkan şarkıları olarak All Of The Lights’ı, anında dile dolanan Lost In The World’ü sayabiliriz. Özellikle bu şarkıda 90larda kalmış olan voice distortion efektine tekrar can veren Kanye, harika bir dans hiti yaratmış. Bunlar dışında Runaway gibi 9 dakika süren ve bir noktadan sonra monotonlaşan şarkılar da içeren albüm, Kanye’nin her zamanki renkli ve ilgi çekici klipleri ile dinleyiciyi elinde tutmayı başarıyor. Yeni yılın en iyilerinden diyebiliriz.

Zamanımızın yegane Alice Cooper temsilcilerinden Amerikan horror punk/hard rock grubu Murderdolls’un ikinci stüdyo albümü Women and Children Last, EMI etiketiyle tüm punk/rock severlerin ilgisine sunuldu. Metal ve hardcore albümlerinde uzmanlaşmış olan Chris Zeuss Harris tarafından yapımcılığı üstlenilen albümdeki tüm parçalar grup elemanları Wednesday 13 ve Joey Jordison tarafından yazıldı. İlk single’ı ‘My Dark Place Alone’ olan bu albüm, Kerrang ve Rock Sound tarafından oldukça iyi eleştirilerle karşılandı. Wednesday 13 (vokal, klavye, gitar), Joey Jordison (ana & ritim gitar, vokal), Roman Surman (ritim & ana gitar, vokal), Jack Tankersley (bas gitar) ve Racci Shay’dan (davul, perküsyon) kurulu grubun, ilk albümü “Beyond the Valley of the Murderdolls”un başarısını sürdürmesine kesin gözüyle bakılan bu albümü mutlaka edinin! “The Black Parade,” özel, farklı bir albümdü. İçindeki Queen ve Pink Floyd göndermeleriyle emo’dan çok klasik rock’a benzeyen, sözleriyle olgun, kansere yakalanmış ve ölümü bekleyen çocuk konseptiyle de etkileyici bir işti. Grup müzikal ve fikirsel olarak emo’nun çok ötesine geçmişti ve dinleyicilerin dışında eleştirmenlerin de bunu takdir etmesini bekliyordu. Olaya at gözlüğüyle bakanlar dışında bunu da başardılar. The Black Parade –belki de- “American Idiot”tan sonra 2000’lerin en iyi mainstream rock albümüydü ve bu yüzden de 90’ların ikinci yarısı ile erken 2000’leri rezil etmiş sulu ve klişe Amerikan modern rock çöplüğündeki işlerle karışmamalıydı. Yine bu yüzden, My Chemical Romance’e “emo,” “poser/kız grubu” gibi yakıştırmalar yapılmasına katlanamadım. Grubun, yeni albüm “Danger Days: The True Lives Of The Fabulous Killjoys”ta hala bu olumsuz havayı atlatamadığını görüyoruz. Hatta bu albüm doğrudan kendi imajlarının nasıl algılanmasını istediklerine dair bir tablo gibi. Kendileri bu kadar takıntılı oldukları için dinleyicinin de yanılmasını kabullenemiyo gibiler. Nasıl bir önceki albüm “The End”in en başına “budur!” diye bir anons-vari giriş koymuşlarsa, burada da ilk single olarak “na na na (na na na na na na na na na)”yı (evet şarkının tam adı bu) seçmeleri öyle bir tavır. Tıpkı Gerard Way’in kırmızıya boyanmış

saçları gibi. Goth’tan, emo’dan o kadar uzaklaşmak istiyorlar ki, çareyi gidilebilecek en uzak nokta olan popta bulmuşlar, ki oynadıkları ligin aslında U2, Muse, Metallica gibi türlerüstü büyüklükteki ekiplerin olduğu lig olduğu anlaşılsın. “Danger days” aslında iyi bir pop/ rock radyosunu dinliyormuş hissi veriyor. “na na na” da pop/punk’a dalıyoruz, “Bulletproof Heart”ta belki de “gravity” dizesinin kaçınılmaz şekilde “Special k”i anımsatmasıyla placebo-vari bir glam tadına yaklaşıyor. “Sing” ve “The Only Hope For Me Is You” albümün en net hitleri, grubun en stadyum tadındaki parçaları. “The Kids From Yesterday” ise sonlara gizlenmiş, 1980’ler tadıyla albümün en iyi şarkısı. Neticede The Black Parade gibi bir başyapıt mı? Asla değil. O albümdeki şarkı yazım kalitesi, parçaların aralarından su sızmayacak kadar sıkı durmaları burada yok. Grup, eklektizm uğruna albümün tutarlılığından feragat etmiş. The Black Parade’in My Chemical Romance’in sonraki albümlerinde daha da yükselmesini sağlayacağı bir sıçrama tahtası değil de, arkasından hep inmeye mahkum olduğu bir zirve noktası olduğu yönünde korkumu güçlendiriyor “Danger Days.” ama her halükarda grubun kendi kuşağının en dikkate değer ana akım heavy rock gruplarından biri olduğunu da rahatlıkla kanıtlıyor.

19


Sergi

İSMAİL ÇITAK

Kadim bir medeniyetler diyarı olan İstanbul en uzun ömürlü üç imparatorluğa (Roma, Bizans, Osmanlı) başkentlik yapmış bir şehir. 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul’u sadece kültürel bir şehir olarak nitelendirmek çağlar boyu medeniyetlerin tecessüm ettiği bu şehrin kültürlerüstü niteliğine haksızlık olur. Kültür ve sanat alanında sahip olduğu değerleri uluslararası festival, sempozyum ve sergi çalışmaları ile sanat severlerlerle buluşturan İstanbul bu alanda her geçen gün yeni kültür-sanat ortamlarının oluşmasına katkıda bulunmayı sürdürüyor.

“Kaplumbağa Terbiyecisi”nin üstadının izinde 77 portre sanatçısı bir sergide buluştu. Türk resminin mimarlarından kabul edilen 19. Yüzyıl Türk kültür ve sanat dünyasına damgasını vuran Osman Hamdi Bey’in ölümünün 100. Yılı münasebeti ile porte üzerine hazırlanmış “ilk sergi” Küçükçekmece Cennet Kültür Sanat Merkezi’nde açıldı. 22 Ocak Cumartesi günü “Osman Hamdi Bey’den Günümüze Portre Örnekleri” konulu ‘Suretten Surete’ isimli sergi 16 Mart’a kadar ziyaret edilebilecek. Ayrıntıyı bütünsel bir düzen içerisinde sunan resim tekniği ile figüratif resmi çağdaş resim sanatımıza kazandırmasıyla ayrı bir yeri olan Pera Müzesi’nde sergilenen Kaplumbağa Terbiyecisi (1906) eseri ile tanınan Osman Hamdi Bey’den günümüze genç kuşak sanatçıların da dahil olduğu seksen sanatçının birer portresine yer veren bu sergi, pek çok açıdan portre üzerine hazırlanmış bir ilk sergi olarak da kabul edilebilir. Sergide Osman Hamdi Bey’den Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Nuri İyem’den Sabri Berkel’e, Doğan Paksoy’dan Füruzan’a, İrfan Önürmen’den Hakan Gürsoytrak’a hemen her dönem ve stilden portre bir arada sunuluyor. Kuratör Erkan Doğanay tarafından, 17 koleksiyon ve 30 sanatçının arşivinden derlenen sergide 78 sanatçının portre çalışmaları yer alıyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu 100. Yaşında Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun doğumunun 100. yıl dönümü dolayısıyla, sanatçının aile koleksiyonundan seçilen eserlerden oluşan ‘’Erken Sevdalar’’ adlı sergi 14 şubat’ta açılacak. 14 Şubattan itibaren Maçka’da bulunan Galerimart’ta görülebilecek sergide, sanatçının 1932-1949 yılları arasına ait çoğu ilk kez gün ışığına çıkan kağıt üzerine guaj, karakalem, füzen ve mürekkep çalışmalarından oluşan 27 adet eser yer alacak. Sergi, 31 Marta kadar ziyaret edilebilecek. 20

“Erken Sevdalar” Sergisi ile anılacak


2011 Evliya Çelebi yılı Evliya Çelebi’nin İstanbul’u Sergisi ile başladı Dünyanın çeşitli bölgelerini yarım asır at sırtında gezerek en önemli seyahatnamelerden birini kaleme alan 17.yüzyılın büyük Türk Gezgini Evliya Çelebi’nin İstanbul’u konu alan görsel ve yazılı materyallerin oluşturduğu “Evliya Çelebi’nin İstanbul’u” konulu sergi, 20 Ocak tarihinde Dolmabahçe’de yer alan Başbakanlık İstanbul Çalışma Ofisi Sergi Salonu’nda açıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi (MEDAM) ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türk Tanıtma Fonu Genel Sekreterliği’nin işbirliğiyle düzenlenen sergi, 20 Şubat 2011’e kadar meraklılarını bekliyor.

Sergi hakkında;

UNESCO’nun 2011’i “Evliya Çelebi Yılı” olarak ilan etmesinin ardından Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi (MEDAM), Evliya Çelebi ile ilgili geniş bir proje başlattı. Dünya seyahat edebiyatının en büyük eserlerinden birine imza atan Evliya Çelebi’nin yaşadığı dönemi ve olayları konu alan panel ve konferansların yapılacağı projede “Evliya Çelebi’nin İstanbul’u” sergisinin yanı sıra bir belgesel, bir uzun metrajlı film ve Evliya Çelebi’nin ülkelerini tanıtan kitaplar da yer alıyor.

“Hanedan Ve Kamera - Osmanlı Sarayından Portreler” Sergisi Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi, 8 Ocak-24 Nisan 2011 tarihleri arasında ‘’Hanedan ve Kamera-Osmanlı Sarayından Portreler’’ isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Sadberk küratörlüğünü Bahattin Öztuncay’ın yaptığı sergi, Ömer M. Koç koleksiyonundan seçilen çoğunluğu saray fotoğrafçıları tarafından çekilen Osmanlı sultanları ve hanedan üyelerine ait, bir kısmı imzalı ve ithaflı portre fotoğraflardan oluşuyor.

‘’Yao Lu’nun Yeni Manzaraları’’ Sergisi Çin fotoğrafının dünyaya tanıtılmasında en etkili isimlerden Yao Lu’nun 11’ i ilk kez olmak üzere 31 eserinin yer aldığı ‘’Yao Lu’nun Yeni Manzaraları’’ sergisi, İstanbul Modern Sanat Galerisinde açıldı. İstanbul’da ve büyük bir müzede sergisinin açılmasının kendisini heyecanlandırdığını ve mutlu ettiğini aktaran Lu, ‘’İstanbul, tarih ve modernizmin iç içe olduğu bir şehir. Ayasofya ve Sultanahmet’i içinde barındırması harika” dedi. Serginin küratörü Engin Özendes, sanatçıyı Türkiye’ye getirmek için 4 yıldır çaba sarf ettiğini Serginin normalde 20 eserden oluşacağını ancak sanatçının memnuniyetinden dolayı daha önce sergilenmemiş 11 fotoğrafının da sergiye eklediğini bildirdi. İstanbul’da ve büyük bir müzede sergisinin açılmasının kendisini heyecanlandırdığını ve mutlu ettiğini aktaran Lu, ‘’İstanbul, tarih ve modernizmin iç içe olduğu bir şehir. Ayasofya ve Sultanahmet’i içinde barındırması harika. Sergide, Lu’nun, Çin’in inşaat alanlarında koruyucu yeşil örtülerle kaplanmış çöp ve moloz yığınlarını, Song Hanedanı’nın yeşil dağ ve su resimleriyle ilişkilendirip bu benzerlikten esinlendiği 31 çalışması sergileniyor. Geleneksel resim formunu yansıtan kompozisyonlar ve düzenlemeler yaratarak, çağdaş Çin’in modernleşme ve dönüşüm sürecini aktaran sanatçı, ‘’yok olanlara duyduğu özlem’’den yola çıkarak oluşturduğu manzaralarda, Çin’in geleneksel dağ ve su resimlerinin klasik örneklerini kullanıyor. 21


SATENAY ZEYNEP ÜNAL

Eller ve Yüzler:

İNSANLIK SAVUNMASI

A

ra Güler’in fotoğraflarından oluşan ‘Eller ve Yüzler; İnsanlık Savunması’ sergisi Notre Dame de Sion Lisesi’nde 16 Aralık - 20 Ocak tarihlerinde arasında sanatseverleri ağırladı. Serginin açılışında konuşma yapan İstanbul Ticaret Odası Başkanı Dr. Murat Yalçıntaş, sanat olmadan yüzde yüz kalkınma olamayacağını söyledi. Dr. Yalçıntaş, “Ara Güler’i farklı kılan en önemli özellik onun mesleğine olan sadakati ve bağlılığıdır. Kalkınma ve refahın değişmez belirleyicisi, kültürel gelişmişlik ve entelektüel birikimdir. Kalkınmanın iki tarafı bugün burada buluşuyor” dedi. XX. yüzyıl Fransız ozan ve yazarlarının metinleri eşliğinde sunulan Ara Güler fotoğrafları, Fransız edebiyatından birkaç metin ile bir araya getirilerek, insan onuruna alan yaratmak, ışık tutmak ve insanlık onurunu savunmak gibi önemli bir amaç edinilmiştir. Seçilen sözler direniş ve mücadeleleriyle insanda eşsiz olanı ve doğrudan yüreğimize hitap edeni sözcüklere dökebilmiş XX. yüzyıl Fransız ozan ve romancıların ifadeleridir. Louis Aragon, Albert Camus, Charles Peguy, Saint-Exupery, Paul Eluard gibi isimlerden alıntılar yapılan satırlar Güler’in ölümsüzleştirdiği insanları yorumluyor. Ara Güler;” Fotoğrafların yazıları, kişilerin ve günlerin iddiasız sıradanlığında, tarihin ve insanlığın bir parçası olan çaresizliği hiçbir zaman gözardı etmeden, dünyanın ve hayatın az bilinen derinliklerini keşfetmemize yardımcı olmaktadır.

Fotoğrafların yansıttığı görüntüler ise, metinlerin birer tamamlayıcısıdır. Şiirsel sözcüklerin gücü ve fotoğrafların simgeselliği, insanlık bilincin uyanmasını sağlar. Yazı ve fotoğraf, her biri kendine göre ve ikisi birlikte, insana özgü alçak gönüllülük ve yücelik anlatımını çağrıştırmayı amaçlamaktadır” dedi.


ARA

“Ben fotoğrafın bir sanat olduğundan da emin değilim. Fotoğrafın bir mesaj vermesi lazım”

GÜLER Ara Güler 16 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu. Yönetmen ve oyun yazarı olmak istediği için lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul’un tiyatro kurslarına devam etti. 1950: Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlarken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam etti. 1958: Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliği görevlerini üstlendi. 1961: Askerlik görevini tamamladı ve Hayat Dergisi’nde fotograf bölüm şefi olarak çalışmaya başladı. Aynı yıllarda Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajans’ına katıldı ve İngiltere’de yayımlanan Photography Annual antalojisi onu dünyanın en iyi yedi fotografcısından biri olarak tanımladı. Yine o yılda ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotografcıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edildi. 1962: Almanya’da çok az fotoğrafçıya verilen Master of Leicaünvan’ını kazandı. İsviçre’de

çıkan “Camera” dergisinde kendisine özel bir sayı ayırdı. 1964: Mariana Noris’in ABD’de basılan “Young Turkey” adlı yapıtında fotoğrafları kullanıldı. 1967: Japonya’da çıkan Photography of the World antolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı yayınlandı. 1967: Kanada’da açılan “İnsanların Dünyasına Bakışlar” sergisinde fotoğrafları yer aldı. 1968: New York Modern Sanatlar Galerisi’nde düzenlenen “Renkli Fotoğrafın On Ustası” adlı sergide aynı yıl Almanya’da, Köln’de Fotokina Fuarı’nda yapıtları sergilendi. 1970: “Türkei” adında fotogğaf albümü Almanya’da yayımlandı. Sanat ve Sanat tarihi konularındaki fotoğrafları ABD’de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap 23


bölümlerince ve İsviçre’de Skira Yayınevi tarafından kullanıldı. 1971: Lord Kinross’un “Hagia-Sophia” (Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekti. Yine Skira yayınevince Picasso’nun 90.yaşünü için yayınlanan Picasso Metamorphose et unite adlı kitap için Picasso’nun foto-röportajını yaptı. 1972: Paris Ulusal Kitaplık’ta sergisi açıldı. 1975: ABD’ ye davet edildi ve birçok ünlü Amerikalının fotoğraflarını çektikten sonra Yaratıcı Amerikalılar adlı sergisini dünyanın birçok kentinde sergiledi. Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan Kahramanın Sonu adlı bir belgesel film çekti.

1979: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülü’nü aldı. 1980: Fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı Fotoğraflar adlı kitabında basıldı. 1986: Hürriyet Vakfı’nca basılan Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı “Mimar Sinan kitabı”’nı fotoğrafladı. Aynı kitap 1987’de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989: Ara Güler’in Sinemacıları kitabı basıldı. 1991: Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaclı) “The 24

Sixth Continent” adlı kitabını fotoğrafladı. Bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yaptı ve bunları Magnum ajansı ile dünyaya duyurdu. Bu arada İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi bir çok ünlü kişi ile roportajlar yapmış ve fotoğraflarını çekmiştir. En ünlüsü fotoğrafcılara poz vermeyen Picasso Röportajı’dır. 1992: Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları Fransa’da, ABD ve İngiltere’de Sinan, Architect of Soliman the Magnificent adlı kitabı yayımlandı. Aynı yıl “Living in Turkey” adlı kitabı İngiltere, ABD ve Singapur’da Turkish Style başlığıyla, Fransa’da “Demeures Ottomanes de Turquie” adıyla yayımlandı. 1994: “Eski İstanbul Anıları” adlı fotoğraf kitabı yayımlandı. 1995: “Bir Devir Böyle Geçti”, “Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü”, fotograf kitapları yayımlandı. Ara Güler’in fotografları Paris Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Rochester Georg Eastman Müzesi’nde Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda bulunmaktadır. Köln Mueseum Ludwing’de Das Imaginare Photo Museum’da fotografları sergilenmektedir. Gördüğü anda olduğu gibi çeken Ara Güler, “Ben fotoğrafın bir sanat olduğundan da emin değilim. Fotoğrafın bir mesaj vermesi lazım” diyor.Çünkü ona göre fotoğraf makinesi tek yalan söylemeyen makinedir,bunun için sanat olup olmaması ikinci plandadır;önemli olan gerçeği yansıtmasıdır.Hindistan onun en gözde yeri ona göre Hindistan başlı başına bir hayat. Ara Güler bu konuda gazeteci Ömer Sercan’a şöyle diyor; “Avrupa medeniyeti beladır. Hindistan’ın yamyamları bile onlardan daha insan. İnsanlığın başına bela olan bütün izm’ler Avrupa’dan çıktı. Gidip yamyamların fotoğrafını çekerim daha iyi. İnsanlık yok orada. Sanatları beş para etmez. Bizim Osmanlı’nın hat sanatının yarısına ulaşmaz onların resmi.” Ara Güler, Türk fotoğrafının ustalarından birisi olarak dünya fotoğraf tarihinde de seçkin bir yere sahiptir. Belgeci bir fotograf biçiminin ustası olması ona ün kazandırmıştır


relegmi kıl64

46lık imgeler

ALİ AKÇAKAYA

M

artılara baktım sonra manzaranın içine oturttum gözümdeki kuş imgesini. Mavinin ayrı bir yeri vardır benim manzaralarımda. Tablolarımda mavinin ağır kokusu vardır buram buram. Günlerce y��kanmamış kirli bir renk, pasaklı bir piç kurusu kıvamında. Dikkatli bakın, ilk bakışta sezilebilecek kadar belirgin bir hâkimiyetin ağırlığı vardır karelerimde. Gören, renk seçiminde bencilliğimi duyumsayacaktır. Ve her zaman yalnızlığı, bakanın gözüne sokacak bir nesne... Eski tablolarıma bakanlar ne demek istediğimi anlayacaklar. Mesela, insan yüzleri yoktur benim fırça darbelerimde. Daha ziyade sırtını dönmüş bir çocuk, kadın ya da uzun bir adam ve ince. İlla ki uzun ve ince olacak adam. Veremden ölmüş şairlerin çektirdiği son fotoğraflardaki kadar ince. Biçimsiz bir incelik, anlamsız bir ünlem gibi bir görüntü… Baş gövdeden kopuk, eller iki yana düşmüş. Nereye baktığını bakanın göremeyeceği bir açı… İzlenimler kısıtlı, imgenin can çekiştiğini gösterecek bir karartı bir yanda. Maviye abanan siyaha yakın bir kızıllık, gün batımı kızıllığı değil başka, bambaşka bir şey. Bakanın gözünü yormayacak manzara dediğin. Hayatın içinde devindiği o büyük boşluk olacak, olmak zorunda olduğu için de olsa olacak karede. Ve sırtı dönük bir çocuk, kadın ya da uzun bir adam ve ince ama biçimsiz… Boşluk hiçbir imgeyle doldurulamayacak kadar büyük ama yalvaran bakışların boşlukları ürküttüğünü duyuracak bir çığlık ve silikleşen tonlarda, ayrıca tiz, yani kadın çığlıkları. İşte ancak o zaman boşluklarda sadece bilgelerin idrak edebileceği, fincancı katırı tedirginliği sezilecek. Boşluk hayatın ta kendisi olacak. Kahramanımızın bakışları boşlukları çaresizliğe düşürecek. Tabloyu gören bakışlar, boşluklardaki yansıyı beyin görüntüyü evirip çevirmeden hissedecek. Sanatsevicilerinin ışıktan önce yüreği kavrayacak anlatıyı. Gitmekten vazgeçmeyecek hiç bir zaman özne. Gitmek dediğin zamansız olacak. Hiç kimsesiz olacak. Bir prova niteliğinde olacak. İmgeler takipçisi olacak eylemin. Gitmek bir başkaldırıdır, 25


kalanları cezalandırmak değil. Özne bunu böyle bilecek. İşte bu da manzaranın olmazsa olmazı olacak. Ama boşluklara dokunulmayacak. Buna mecbur hissedecek kendini yaratıcı. Yani yaratıcının keyfe keder fırça darbeleriyle görüntüyü hiç etmek gibi bir lüksü olmayacak. Öyle bir hakkı kendinde hissettiğinde imgeler silinecek ve böylelikle her şey anlamını yitirecek. O da apışıp kalacak. Ve o da bizim gibi küçücük imgelerin kaotik kahkahalarından çıldıracak sonunda. Evet, bu da olacak tablonun bir köşesinde ve insan acizliğinin simgesi olarak bir rozet gibi işlenecek tabloya. Sanatçı haddini aşmayacak. Aştığında her şeyle birlikte yok olacağını bilecek. Bilmezse zırlamayacak ben ne yaptım diye. Sanatçı, imgeleri cezalandırarak egosunu tatmin etmek gibi saçma yollara tevessül etmeyecek. İmgelerin de bir sabrı var, sanatçı imgenin sabrını sınamayacak. Maazallah uyanan imgelerden kime sığınacak. Boşluklar da kurtaramayacak onu bu sefer imgelerin vurdumduymazlığından. Çünkü boşluklarla imgeleri tehdit etmek de anlamsızlaşacak. Kayıtsızlaşacak yani imge. Ressam ressamlığını bilecek ki imgelere böylelikle laf edebilsin. Bu imgeler senin eserin Ey Ressam ve sen imgeleri suçlayarak bu iğrenç tablonu aklamaya çalışıyorsun. Ama unutma biz imgelersek şunun farkındayız ki bu tablonun kaderini senin fırça darbelerin çizdi. Biz imgeler senin yansımalarınız ve bu yansımaların kötü bir karaktere bürünmesi bizim suçumuz olamaz. Ne diyorsun haksız mıyım dersin? Örtük anlamlar vardır benim tablolarımda, bu yüzden sanatsevicilerini uyarmalıyım. Yani hiçbir şey göründüğü gibi değildir bende. Benliğimin yani ötelerimin yansısıdır eserlerim. Seni oramın karanlığına davet ediyorum. Sen gelmesen de gideceğim bir karanlığa davetlisin. Tablomun senin bakışlarına ihtiyacı var ve salt bu da yeterli değil bize. Gün yüzüne çıkarmalıyız bu eseri. Bana yardım etmelisin, hadi tut o pasaklı mavimin kirli ellerinden, onu tuzlu sulara götürüp aklayalım, silinsin dökülsün kirimiz. Bembeyaz bir sayfa kalsın ellerimizde, bakir boşlukları andıran berraklıklar. Sadelikten ziyade ayrılığı temsil eden bir beyaz “siyahı çıldırdır” İşte öyle bir beyaz. Şimdi tabloyu herkesin görebileceği bir yere koyalım. Görenler çıldırmak için sıraya girsin. Akıllılar mezarlıklara duaya koşun çaresizce. Görüntülerin yasaklı olduğunu bilen allameler teslimiyet duaları etsinler. Ve ben son olarak sana yol gösterici kelimeler vereyim. Bunlar senin yardımcın dostum, bunlarla daha iyi görebileceksin tabloyu. Ama gördüğün gerçeklerden dolayı kimseye kızma, kimsenin günahı yok. Hiçbir nedeni yok olanların, nedenler yalanların kılıfıdır inanma onlara. Ve görüntülerin şifreleri vardır ve o şifreleri çözdükçe anlam dehlizlerinde muhteşem yolculuklara çıkarsın. Her şey farklıdır derinlerde, indikçe daha iyi anlarsın. İndikçe önyargıların yıkılır, yıkılan ön yargıların sana çok büyük baskılar yapar. Sen yüzeyin çaresizliğinde tekdüzeliğin sıradan kalabalığından derinlerin kaosuna yalnız bir yolculuğa çıkmış bir imgesin benim gözümde. Ben de öyleyim ne yazık ki ve sana rehberlik yapamayacağımı üzülerek söylemeliyim. Bana bel bağlaman senin için iyi olmayacaktır. Seni yarı yolda bıraktığım için şimdiden özür dilerim. Sen ufak bir çocuk gibi kendini ana rahmine muhtaç hissedebilirsin ama bu benim de bir çocuk olduğumu ve o dehlizde salya sümük ışığı aradığım gerçeğini değiştirmez. Daha dur yolculuk yeni başlıyor. Korkuyor musun? O halde sarıl bana, lekelerimiz beyazları da kirletsin. Arınmak için daha çok zamanımız var.


Çizer: Mehmet Güzel


15 OCAK - 15 ŞUBAT 2011

MEHMET GÜZEL “donquishote”, 25x10 cm., Kağıt üzerine karışık teknik

galeri m-art

M-art Caddesi No:123/G Kadıköy - İstanbul - Türkiye Tel: 0216 100 00 00 - Fax: 0216 200 00 00 www.m-art.org info@m-art.org


Külttür Dergisi Tasarımı