Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Aralık 2014 1436

Rebiülevvel

Yıl: 2 Sayı: 25 - Fiyatı: 6 TL

www.nebevihayatyayinlari.com

CAHİLİYE TUTSAKLIĞINDAN İSLAM AYDINLIĞINA CEHALET ÖZRÜ Hasan Karakaya MODERN CAHİLİYE İLE KADİM CAHİLİYENİN MUKAYESESİ Mahmut Varhan

YÜREĞİMİZİN GÜNDEMİ (Gündem) Nedim Bal Filistin Hapisanelerinden 20 YILLIK ESARETİN RÖPORTAJI gundemanset.net facebook.com/nebevihayat twitter.com/nebevihayat


2015 YILI

ABONELİK KAMPANYASI 3.YIL

ARTIK KÜTÜPHANENİZDE DAHA GENİŞ YER AÇIN

İSLAM TARİHİ

RASULULLAH (S.A.V)’İN DOĞUMUNDAN GÜNÜMÜZE

ABONELİK

BEDELİ/1YIL

80.

LAN O E N ABOERKESE H DİYE HE 2 CİLT 1024 Sayfa Sert Kapak 2. Hamur Kağıt

00 Ayrıntılı Bilgi İçin

TL www.nebevihayatyayinlari.com


I D L I Ç A Z İ M E KIRTASİY

KUR’AN-I KERİMLER

OPTİK ÜRÜNLER

DİNİ KİTAPLAR

İSLÂMÎ ROMANLAR

OYUNCAKLAR

ESANSLAR

KIRTASİYE ÜRÜNLERİ

ADRES: Güneşl� Mahalles� Ayç�n Sokak No:36 Güneşl� İSTANBUL SİPARİŞ: sat�s.nebev�hayatyay�nlar�.com - e-ma�l b�lg�@nebev�hayatyay�nlar�.com

Tel: 0 (212) 515 65 72


rhan

YIL: 2 Sayı: 25 Fiyatı: 6 TL

İÇİNDEKİLER

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert

CEHALET ÖZRÜ

Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük

CAHİLİYE MODERN CAHİLİYYE DÖNEMİNDEN İLE BUGÜNE KADİM KADINA BAKIŞ CAHİLİYYENİN MUKAYESESİ

MODERN CAHİLİYENİN AİLEYE ETKİLERİ

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Necip Taha Kıdeyş Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Marki Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Aralık 2014 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Hasan Karakaya

4

Mahmut Varhan

11

Hakan Sarıküçük

19

Metin Eken

31

FRENK MUKALLİDLİĞİ Rıdvan Badur

33

GÜNDEME

37

MODERN CAHİLİYE VE SÜRÜNGEN DELİĞİNE GİRMEYİ İSLAM’IN İZZETİNE TERCİH EDEN TAKLİT BUDALALARI Ali Yücel

41

İSLAM MEDENİYETİNİN: BİLİM VE TEKNOLOJİYE KATKILARI Ebubekir Eren

47

ÇOCUKLARLA İLETİŞİM KURABİLMENİN YOLLARI -2 Halime Yılmaz

50

YILBAŞINI KUTLAYAMAYIZ ÇÜNKÜ... Muhammed Ali Mücahid

52

ÖNDERLERİMİZ: HAK YOLUNUN ÇİLELİ ALİMİ SON OSMANLI ŞEYHULİSLAMI MUSTAFA SABRİ EFENDİ Cihan Malay

60

GELSEYDİN EY MÜ’MİN! EY DAVETÇİ! Derya Fıçıcı

62

FİLİSTİN HAPİSANELERİNDEN 20 YILLIK ESARETİN RÖPORTAJI İbrahim Adak

64

KİTAPLIK: AHLÂKIMIZ (Risaletü’l-Müsterşidin)

BAKIŞ

YÜREĞİMİZİN GÜNDEMİ Nedim Bal

27


Hamd, “Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Al-i İmran, 19) buyuran Allahu Teâlâ’ya, salatu selamların en güzeli “Muhakkak sizler, sizden önceki ümmetlerin yolunca karış karış, arşın arşın uyup gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girmiş olsalar bile (siz de o daracık yere girecek) onlara tabi olacaksınız” Biz “Ya Rasûlallah! Bunlar Yahudiler ile Hristiyanlar mı?” diye sorduk. “Onlardan başka kim olacak?” (Buhari) buyuran Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine, sahabelerine ve müminlerin üzerine olsun. Değerli Kardeşler, İlk emri ile cahiliye düşüncesine savaş açmış, onun sistemlerini çökertmek için hamle yapmış, bu konuda hatır-gönül dinlemeden en ufak bir cahiliye davranışına müsamaha göstermeyen bir dinin mensuplarıyız. Yüce Allah’ın huzurunda verdiği söz gereği bıkmadan usanmadan çabalayan iblis ve avenelerinin en çok önemsedikleri şey ise bu yüce dinin ilk emrini unutturmaya çalışmak ve bunun neticesinde cahiliye düşüncesinin ne demek olduğunun farkında olmayan yığınları diledikleri mecralara sürüklemek olmuştur. Allah azze ve celle’nin belirlemiş olduğu yaşam biçiminin dışındaki her türlü davranış, hareket, durum ve tutum manasına gelen cahiliye, belirli bir zaman dilimine has olmayıp her asır ve çağda, her zaman ve zeminde rastlanılabilecek bir olgudur. Teknoloji ve fennin çılgın bir şekilde ilerleyişi, insanoğlunun bilim ve teknikte akıl almaz mesafeler katetmesi bile cahiliye düşüncesine engel olamamakta belki de “asr-ı saadet” öncesinde yaşanan “asr-ı cehalet”i yeni versiyonlarıyla ve daha maharetli bir şekilde insanlığa sunmaktadır. Âd ve Semûd kavimleri, mükemmel sayılabilecek sanat eserleri ortaya koymuşken, Firavunlar bu günün teknolojisinin bile hala tam olarak sırrına vakıf olamadığı piramitleri bir medeniyetin sembolü olarak inşa ederken; uzak doğuda Buda’nın peşinden gidenler, batıda Yunan mitolojisinin peşinden gidenler ve diğer dünya millet ve medeniyetleri mensup oldukları düşünce yapısının bir iz düşümü olarak görkemli medeniyetler oluşturmuşken İslam, onların tüm bu çabalarını “cahiliye” olarak isimlendirmiş ve bu “cahiliye medeniyeti”ne ait ne varsa ortadan kaldırmak için bütün müesseselerini seferber etmiştir. “Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler. Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.” (Rum Suresi 9-10) Yani yer yüzünü kazıp alt-üst etmek, dağları oyup devasa saraylar ve görkemli şatolar inşa etmek, sadece maddi bir kalkınma ve imar çabasına girişmek, bizlerden önce yer yüzünü meşgul edenleri “cahiliye medeniyeti”ne sahip olmaktan kurtarmamış bilakis ortaya koydukları bu eserlerin şımarıklığıyla sınır tanımaz olmuşlar ve kendilerinden sonrakilere ibret-i alem olmak üzere ilahi cezalarla tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. O zaman cahiliye, ilk

aklımıza geldiği gibi sadece bilgi eksikliği değil Allah’ın emirlerine yönelmeyi reddeden, nefsin emirlerine göre yaşamayı düstur edinen bir yaşam biçimidir. Buna göre Semud kavminin saraylarıyla Dubai’de arz-ı endam eden istikbar mabetlerinin bir farkı yoktur. Kâbe’nin içersindeki putlarla şehirlerin her meydanını, okulları işgal eden küçük putların arasında fark olmadığı gibi. Aklın sınırsızlığını savunduğu için felsefi tartışmalar neticesinde türemiş onlarca mistik Yunan put-tanrısı ile popüler kültürün ürettiği futbol, moda, alış-veriş, eğlence totem-tanrılarının arasında ne fark olabilir ki? Gereksiz ömür tüketilen put haneler ile modern çağın gereksiz ve amaçsız ömür tüketme yerleri olup mabet telakki edilen statları ve alış-veriş merkezleri cahiliye olmak bakımından ne kadar birbirlerinden farklılar ki? İlkel çağa ilkel put, modern çağa modern put… Ama değişmeyen bir hakikat var, insanlarda put yapma hissi uyandıran cahiliye düşüncesinin sadece zamana göre şekil değişikliği… Sözüm ona “cehaletin kaynağı-menbaı” Ebu Cehil bir tane iken şu an kıtalar dolaşan sürü ile Ebu Cehiller ifsat etmekte insanlığı. İletişim araçlarının çoğalması ve gelişmesi “cahiliye” düşüncesine mani olmak şöyle dursun, sürekli yayılan ve kesintisiz bir hal almış modern cahiliyeye dönüşmüştür. Değerli Kardeşler, İnsanlığa rehberlik edecek ve insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin, asli konumuna dönmesi için taklit ve özentiden, kâfirlere benzemekten şiddetle kaçınılması gerekmektedir. Zira ihtiyaç duyduğu her türlü donanım, kendisini yaldızlı perdeler arkasında gizleyen şeytani cahiliyenin borazanlarında değil “en hayırlı ümmet” vasfına kendisini layık gören âlemlerin Rabbinin buyruklarında ve O’nun emirlerinin uygulayıcısı Resulü’nün sünnetindedir. Cahiliye hayatından kurtulmanın yegane yolu Kur’an ve Sünnete teslim olup, emir ve yasaklarına göre hayatın tanziminden geçmektedir. Değerli Kardeşler, 2014 yılının son sayısını ifade etmeye çalıştığımız sebeplere binaen “Cahiliye” konusuna ayırdık. Bu sayımızda da çok değerli hocalarımız cahiliye konusu çeşitli yönleri ile ele aldılar. Yine Filistinli kardeşimizle yapılan röportaj, Mustafa Sabri Efendi’nin hayatı da ilgiyle okuyacağınızı ümit ettiğimiz yazılardan. Rabbim istifade etmeyi nasip eylesin. Değerli Kardeşler, Yeni yıl için ABONELİK çalışmalarımıza başlamış bulunmaktayız. Her abonemizden kendisi ile birlikte bir yakınını daha abone yapmasını talep ediyoruz. Şimdiden desteklerinizden dolayı Allah razı olsun. Rabbim sesimizin daha gür çıkmasını nasip eylesin. Değerli Dostlar, Sizleri dergimizle baş başa bırakırken bir kere daha Aralık ayında yapılması planlanan Nebevî Hayat Dergisi Bilgi yarışmasına da şimdiden hazırlanmaya davet ediyoruz. 2014 dergileri içeriğinden düzenlenecek olan yarışmamızda birinci olan kardeşimiz umre ziyareti ile ödüllendirilecek ayrıca ilk ona giren kardeşlerimize hediyeler takdim edilecektir. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duası ile.


HASAN KARAKAYA I

Cehalet Özrü Cehaletin mazeret olması meselesinde iki hususa değinilecektir. Birinci Husus: Cehaletin mazeret olduğunun delilleri Cehaletin genel olarak mazeret olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayet zikredilmiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den de pek çok hadis varit olmuştur. 1. Ayetler “Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”(1) “Eğer biz, onları Muhammed’den önce bir azapla helak etseydik, muhakkak ‘Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rüsva olmadan önce, ayetlerine uysaydık ya’ derlerdi.”(2) “Allah … müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdi ki, peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın. Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(3) “… Bu Kur’ân, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için bana vahyolunmuştur…”(4) “Ce-

4

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

hennem, öfkesinden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her topluluk atıldığında zebanileri onlara ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye soracaklardır. Onlar da ‘Evet, bize bir uyarıcı gelmişti fakat biz yalanlamıştık ve Allah hiçbir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik’ diye cevap verirler.”(5) “Cehennem ateşinde bulunanlar, cehennem zebanilerine ‘Rabbinize dua edin de, azabımızdan bir gün olsun hafifletilsin’ derler. Cehennem zebanileri ‘Size peygamberleriniz apaçık delillerle gelmiyor muydu?’ derler. Onlar da ‘Evet, geliyordu’ derler. Cehennem zebanileri de ‘O halde kendiniz dua edin!’ derler. Oysa kâfirlerin duası hep boşunadır.”(6) “İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin. Bu Kur’ân’ı indirdik ki, ‘Kitap, bizden önceki Yahudi ve Hıristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik’ veya ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz. Şimdi ise, Rabbinizden size apaçık bir delil, bir hidayet


I HASAN KARAKAYA ve rahmet gelmiştir…”(7) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi okuyan ve sizi bu gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik ettiler.”(8) “Biz, onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendileri zalim idiler. O suçlular, (cehennem zebanisine) ‘Ey Mâlik! Rabbin canımızı alsın’ diye bağırırlar. Mâlik de ‘Siz bu azapta bekletileceksiniz’ der. Şüphesiz biz, size (dünyada peygamber vasıtasıyla) hakkı gönderdik. Fakat birçoğunuz bu hakkı sevmedi.”(9) Görüldüğü gibi bu ayetler kendilerine peygamber gönderilenlerin ve aleyhlerine delil olacak şeyleri öğrenmiş olanların ahirette hesaba çekilip ceza göreceklerini ifade etmektedir. Bundan da kendilerine din ulaşmayanların böyle olmayacakları anlaşılmaktadır. Bu itibarla cehaletleri kendileri için mazeret sayılmıştır. Ayrıca ayetlerde Allahu Teâlâ’nın kimseye zulmetmediği, cehennemliklerin kendi kendilerine zulmettikleri, daha sonra da cehennemin baş idarecisi Mâlik’e seslenerek azaplarının hafifletilmesini istedikleri, Mâlik’in de onlara “Siz burada devam edeceksiniz, size hak ulaşmıştı fakat çoğunuz onu sevmediniz” şeklinde hitap edeceği zikredilmektedir. Şüphesiz ki, bir insanın zalim olması için kendisine peygamberin davetinin ulaşması ve ona karşı çıkması gerekir. Peygamberin daveti kendisine ulaşmayan ve o daveti bilmekten aciz olana nasıl zalim denilecektir? Şehristânî bu ayetlerin izahında şöyle diyor: “Bir kimseye peygamber daveti ulaşmazsa, onun kâfir olmayacağı sahihtir. Şayet ona davet ulaşır, buna rağmen iman etmezse, o kâfirdir. Ona davet ulaştığında iman eder de dinle ilgili bazı hususlar kendisine ulaşmaz, o da o ulaşmayanlar hakkında herhangi bir inanca düşer veya herhangi bir işi yapacak olursa yahut fetva verecek olursa, aslında bu kimse üzerine bir sorumluluk yoktur, ta ki o mesele ile ilgili hüküm kendisine ulaşsın. Dinden kendisine ulaşmayan bölüm de ona sahih bir şekilde ulaşırsa, bu defa bakılır; eğer bu ulaşan meselede neyin hak olduğu belli olmaz da, o da içtihad eder hata yaparsa bu, diğer müçtehidler gibi içti-

hadında hata eden biridir. Mazurdur, bir mükâfat alır. İçki imal edene üzüm satmanın caiz olduğuna dair içtihad bunun örneğidir. Sonuç olarak; Müslüman olmayan bir insan, kendisine İslâm ulaşır da iman etmezse, kâfirdir. Müslümanlardan biri herhangi bir nassı te’vil eder de hata yaparsa, ona deliller açıklanmaz, o da doğrunun ne olduğunu bilemezse, bu kimse mazurdur ve içtihadının ecrini alır. Bir Müslüman bir meseleyi te’vil eder de hata yaparsa, bundan sonra kendisine yanlış olduğuna dair deliller açıklanır, o da gerçeği öğrenir ve te’vilinde diretirse, bu fasıktır. Fakat kendisine deliller açıklanıp hakkı bildikten sonra Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelme inadı ile hatasında ısrar edecek olursa, bu kâfirdir, mürteddir. Bu hususlarda itikadî meselelerle şer’î hükümler ve verilen fetvalar arasında herhangi bir fark yoktur.”(10) İbn Kayyim el-Cevziyye de bu ayetlerin bir kısmına yorum yaparak şöyle diyor: “Allahu Teâlâ, yalnız, peygamberi aracılığıyla kendisine daveti ulaştırdığı ve Allah’a karşı ileri sürecek herhangi bir gerekçe bırakmadığı kimseye azap eder. Bu mesele halkın genelinde kesin bir hükümdür. Fakat fertlere inerek, “filan adama dava ulaşmıştır veya ulaşmamıştır, onun ileri sürecek bir mazereti vardır veya yoktur” meselesine gelince; bu hususta Allah ile kullar arasına girmek mümkün değildir.” “Genelinde kula düşen şuna inanmasıdır: İslâm Dini’nden başka bir dini din edinen kimse kâfirdir. Allahu Teâlâ, kulun Allah’a karşı ileri süreceği herhangi bir delili ortadan kaldırmadıkça ona azap etmez. Fakat meseleyi belli kişilere indirgeyerek bu kişinin Allah’a karşı herhangi bir mazereti vardır veya yoktur dememek gerekir. Bunun bilgisini ve hükmünü Allah’a bırakmak icap eder. Bu hüküm ahiretteki sevap ve ceza bakımından geçerlidir. Dünyada ise zahire bakılır. Bu nedenle kâfirlerin çocuklarına ve delilerine dünyada kâfir hükmü uygulanır.”(11) İbn Teymiyye de şunları zikretmektedir: “Bazen insan, Rasûlullah’ın haber verdiğini ve emrettiğini bilmeyerek bir kısım meseleleri yalanlamış veya inkâr etmiş olabilir. Eğer bilmiş olsaydı, bunları yalanlayıp inkâr etmezdi. Sonra konu ile ilgili bir ayet veya bir hadis duyar yahut bildiği ayet ve hadisi düREBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

5


HASAN KARAKAYA I şünür ya da onlar buna açıklanır yahut da herhangi bir yönle bunların manasını bilmiş olur, bundan sonra yalanladığını tasdik ederse, işte bu yeni bir tasdik, yeni bir imandır. İmanı bununla artmış olur. Bu adam bu halinden önce kâfir değildi. Sadece cahildi. Bu mesele mücmel (özet olarak bilme) ve müfesser (izah edilmiş olma) meselesine benzer. Meseleleri özet olarak bilenin kalbi, detaydakilerini yalanlamaktan veya tasdik etmekten berîdir. Fakat daha sonra kendisine detaylar ulaşır ve onlara iman eder. Hatta âlimlerin birçoğunun kalbinde dahi meselelerin detaylarında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelene ters düşünceler vardır. Onlar bunun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalif olduğunu bilmezler, bildiklerinde daha önceki kanaatlerinden vazgeçerler. Bunlar şu kimseye benzerler: Kişi mü’min olduğu halde din hakkında bir söz söyleyerek veya bir amel işleyerek hata edip bid’ate düşer, daha sonra Rasûlullah’ın ne söylediğini bilir, ona iman eder ve onu bırakıp başka bir şeye başvurmaz.” “Eğer bir müçtehid içtihad ederek harama helal veya helale haram derse, bununla da peygambere uyduğu kanaatinde olur ve mesele hakkındaki doğru hüküm de kendisine belli olmazsa, böyle bir müçtehid gücü yettiği ölçüde Allah’tan korktuysa, bu içtihadından dolayı sorumlu olmaz, bilakis sevap alır.” “Buna karşılık bir insan yaptığı içtihadının Allah’ın Rasûlü’nden gelene ters düştüğünü bilir, buna rağmen hatasında devam eder, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünden yüz çevirecek olursa, işte bu adamın Allah’ın kınadığı şirkten bir payı vardır. Hele hele heva ve hevesine kapılır, bu görüşünün Allah’ın Rasûlü’ne muhalif olduğunu bilmesine rağmen diliyle ve eliyle bu görüşünün revacı için yardım edecek olursa, işte bu bir şirktir, yapan azabı hak etmiş olur.”(12) İbn Kudâme diyor ki: “Bir haramın veya günahın helal olduğuna dair verilen bir hüküm, mesele hakkındaki asıl hükmü bilmeyen bir kişi tarafından verilecek olursa, onun küfrüne hüküm verilmez. Mesela; yeni Müslüman olan yahut İslâm diyarı dışında yaşayan veya şehirlerden ve ilim erbabından uzakta, çöllerde ikamet eden kimseler bu kabildendirler. Şayet böyle bir kimse, içtihad

6

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

ettiği mesele hakkındaki asıl hükmü bilir ve ona ait deliller de kendisi için sabit olur, bundan sonra da asıl hükmü inkâr ederse, kâfir olur. Yine bir insan İslâmî şehirlerde ilim erbabının içinde yaşar da, dinen herkes tarafından bilinen hükümlerden birini inkâr edecek olursa, bu da kâfir olur. Zekât, hac, oruç bu kabildendir. Çünkü bunlar İslâm’ın temel esaslarıdır. Bunların delilleri hemen hemen kimseye meçhul değildir.”(13) 2. Hadisler Cehaletin mazeret olacağına dair Rasûlullah’tan şu ve benzeri hadisler rivayet edilmiştir: Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şunu rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş insanlar içinde yahut sizden evvelki milletler içinde bir adamı zikretti de bir kelime söyledi. Yani “Allah o adama mal ve evlat verdi” dedi. Nihayet vefat zamanı yaklaştığında, oğullarına hitaben “Ben size nasıl bir baba oldum?” diye sordu. Oğulları “Sen bize hayırlı bir baba oldun” dediler. Adam “Şu muhakkak ki, bu baba Allah yanına önden bir hayır göndermedi yahut bir hayır biriktirmedi. Şüphesiz Allah, bu babayı ele geçirdiğinde, ona azap edecektir. Şimdi bakın! Ben öldüğüm zaman sizler beni kömür oluncaya kadar yakın. Sonra beni ezip öğütün -yahut beni toz yapın.Sonra rüzgârı şiddetli esen bir gün olunca, benim tozlarımı bu şiddetli rüzgârın içinde uçurup dağıtın” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerine devam ederek şöyle buyurdu: “O adam, Rabbim’e yemin olsun ki, bu dediklerimi muhakkak yapacaksınız diye, oğullarından misaklarını yani taahhütlerini aldı. Onlar da babaları öldükten sonra onun vasiyet ettiği işleri yaptılar. Sonra onun tozlarını rüzgârı şiddetli esen bir günde uçurup dağıttılar. Aziz ve Celil olan Allah, o tozlara ‘Ol!’ emrini verdi. Derhal o tozlar ayakta dikilen bir adam oluverdi. Allah ‘Ey kulum! Bu yaptığın işleri yapmana seni sevk eden nedir?’ diye sordu. O kişi ‘Senin korkun yahut senden korkmaktır’ dedi. Rasûlullah buyurdu ki: “Adamın ağzından bu sözler çıkarçıkmaz Allah ona merhamet etti ve onu affetti.”(14) Bu hadis çok az farklılıklarla Ebû Hureyre,(15) Huzeyfe b. el-Yemân,(16) Ebû Bekir es-Sıddîk,(17) Abdullah b. Mesud(18) ve Muâviye b. Hîde radıyallahu anhum’dan(19) da rivayet edilmiştir.


I HASAN KARAKAYA Görüldüğü gibi bu hadiste zikredilen kişi, Allahu Teâlâ’nın öldükten sonra ölüleri diriltmeye ve çürümüş kemiklere tekrar hayat vermeye dair kudretini inkâr etmiş, kendisinin öldükten sonra yakılması halinde Allah’ın kendisini diriltemeyeceğine inanmış, bununla birlikte Allahu Teâlâ, kulunun cehaletinden dolayı onu mazur görmüş ve affetmiştir. Hadis altı sahâbîden sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir. Halid b. Zekvân, Muavviz’in kızı Rubeyyi’nin şunları söylediğini rivayet etmiştir: “Gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem benim düğünüme geldi ve senin benim yanıma oturuşun gibi benim döşeğimin üzerine oturdu. O sırada bazı kızlar def çalıyor ve babalarımızdan Bedir Gazvesi’nde şehit olanların güzel vasıflarını zikrediyorlardı. Nihayet bu kızlardan birisi “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Kızım böyle söyleme; evvelce söylemekte olduğun sözleri söyle!” buyurdu.(20) Bu hadiste “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” diyen kıza Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sen dinden çıktın, tevbe et” dememiştir. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilmediğinden, aksini iddia eden küfre düşer. Fakat kızın cehaleti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından mazeret sayılmış ve Allah Rasûlü onu tekfir etmemiştir. Abdullah b. Ebî Evfâ radıyallahu anh şöyle demiştir: Muâz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e secde etti. Allah Rasûlü ona “Bu ne ey Muâz?” diye sordu. Muâz “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi herhangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…”(21)

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel de Abdullah b. Ebî Evfa’dan rivayet etmiştir. Bunun rivayetinde Muâz’ın Yemen’den veya Şam’dan geldiği zikredilmekte ve ilaveten şu ifade bulunmaktadır. “Muâz Hıristiyanlara dedi ki: “Siz bunu niçin yapıyorsunuz?” Onlar da “Bu, bizden önceki peygamberlere verilen selâmdır” dediler.(22) Heysemî’nin, Mecmau’z-Zevâid adlı eserinde zikrettiğine göre, bu hadisi Bezzâr ve Taberânî, Suheyb er-Rûmî’den,(23) Ahmed b. Hanbel ve Taberânî, Ebû Zabyân tariki ile Muâz’dan(24) ve Bezzâr ile Taberânî, Zeyd b. Erkam’dan(25) rivayet etmişlerdir. Hz. Âişe şunları anlatmıştır: “Bir gece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona (Âişe’ye) hissettirmeden yataktan ayrılıp Bakîu’l-Garkat isimli Medine’deki kabristana gitmiş, Hz. Âişe de gizlice Rasûlullah’ı arkadan takip etmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dua edip dönmesinden sonra Hz. Âişe hızlıca yürüyüp ondan önce eve dönmüş ve yatağının içine girmiştir. Ancak Hz. Âişe nefes nefese kaldığından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gelince “Ey Âişe, ne var?” diye sormuş. Hz. Âişe “Bir şey yok” diye cevap vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona “Ya sen bana haber verirsin veya her şeyin detayını bilen ve haberdar olan bana haber verir” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Âişe durumu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmıştır. Rasûlullah da ona “Allah’ın ve Rasûlü’nun sana haksızlık edeceğini mi zannettin?” buyurmuştur. Hz. Âişe “İnsanlar neyi gizlerlerse Allah onu bilir mi ki?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona “Evet” diye cevap vermiştir.(26) Bu hadiste Hz. Âişe’nin Allahu Teâlâ’nın insanların gizlediği her şeyi bilip bilmediği hususunda cahil olduğu ve bunu Rasûlullah’a sorarak öğrendiği zikrediliyor. Rasûlullah bu soruyu soran Hz. Âişe’ye “Allah’ın insanların kalbindeki her şeyi bilip bilmeyeceğinde şüphe ettin, bu itibarla dinden çıktın, tekrar dine dön” diye bir şey söylememiştir. Onun cehaletini mazeret kabul edip giderecek cevabı vermiştir. Bu da cehaletin mazeret olduğunu göstermektedir. REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

7


HASAN KARAKAYA I Ebû Vâkıd el-Leysî radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber’e çıktığında yolda müşriklerin kutsayıp silahlarını astıkları bir ağaca rastladı. İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlü! Onların askılı ağacı olduğu gibi bize bir askılı ağaç tayin et” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem taaccüp ederek şöyle buyurdu: “Fe Subhanallah! Bu söz Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği “Ey Musa bize o insanların ilahları gibi bir ilah yap”(27) sözüne benzedi. Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler kendinizden önceki Yahudi ve Hıristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.”(28) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in işaret ettiği olay şu ayette beyan edilmiştir: “İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Onlar kendilerine ait putlara secde eden bir kavme rastladılar ve Musa’ya şöyle dediler: “Ey Musa! Bunların nasıl ilahları varsa, bize de öyle ilah yap.” Musa da şöyle dedi: “Şüphesiz ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.”(29) Hülasa; her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddî manevî cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz. Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslâm’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı hem de hikmetli olandır. İkinci Husus: Cehalet kimler için mazerettir? Cehaletin mazeret olması iki kısım insan için söz konusudur. Birinci Kısım: Fetret ehli olan insanlar Bunlar, iki peygamberin arasındaki bir dönemde yaşayan ve kendilerine dinden hiçbir şey ulaşmayan insanlardır. Bunlarda asıl olan, ahirette dinin genelinden sorumlu olmamalarıdır. Zira Allahu Teâlâ bir insanı ancak gücünün yettiği şeylerden sorumlu tutar. Bunların, semavî vahiy ulaşmadığından din hakkında bilgileri yoktur. Sırf beşerî akılları ile dini bilmeleri imkânsızdır. Ancak insan, Allah’ın onda yarattığı akıl gücüne

8

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

sahiptir. Bu güç, fetret ehlinin, Allah’ın zâtı ve özet olarak sıfatlarını bilmelerini gerekli kılar mı yoksa kılmaz mı? İşte bu mesele ihtilaflıdır. 1. Ebû Hanife, Mâturîdî ve Bunlara Katılan Âlimler Bunlara göre kendisine din ulaşmayan akıllı bir insanın, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmesi ve bunlara iman etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ahirette sorumlu olacaktır. Sorumluluğunun derecesi hakkında ise bu âlimlerden iki görüş nakledilmektedir. Ağır basan görüşe göre, ahirette ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Diğer bir görüşe göre ise, böyle biri ahirette günahkâr sayılacak ve ona günahkârların muamelesi yapılacaktır. Ebû Hanife ve ona katılanlar, görüşlerine delil olarak şunları zikretmişlerdir: a. Ayetler “Hani Rabbin, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendilerine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş, onlar da ‘Evet şahidiz, sen bizim Rabbimizsin’ diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.”(30) Ayette “Bu, kıyamet gününde bizim haberimiz yoktur dememeniz için” buyuruluyor. Bu da gösteriyor ki, Allahu Teâlâ’nın kula vermiş olduğu akıl, Rabbini ve özet olarak sıfatlarını bilme gücündedir ve kul bununla yükümlüdür. Öyle olmasaydı, hatırlamadığımız bir söz vermeden nasıl sorumlu tutulabilirdik? “(Ey Muhammed!) Hakka yönelerek yüzünü dosdoğru bir şekilde dine çevir. Bu, Allah’ın, insanlarda var ettiği bir fıtrattır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(31) Allahu Teâlâ bu ayette insanları temiz bir fıtrat üzere yarattığını beyan etmektedir. Bu temiz fıtrat, insanı, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmeye iletir. Bu nedenle cahiliye dönemi müşrikleri, göklerin, yerin ve onlarda bulunanların yaratıcısının kim olduğu sorulduğunda, düşünmeden “Allah’tır” diyorlardı. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yemin olsun ki, eğer onlara ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve


I HASAN KARAKAYA ayı hizmete amade kılan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’tır’ derler. O halde nasıl döndürülüyorlar?”(32) “De ki: ‘Eğer biliyorsanız, söyleyin bakalım, yeryüzü ve oradakiler kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O halde hiç düşünmez misiniz?’ de.”(33)

Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, annesinin kabrini ziyaret etti ve ağladı. Yanındakileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu: “Anneme af dilemek için Rabbim’den izin istedim. Fakat bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, buna izin verildi.

Evet, âlimler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki müşriklerin bu gibi cevaplarını, onların akıllarıyla Allah’ı bildiklerine delil göstermişlerdir. Fakat bizim kanaatimiz şudur: Müşriklerin bu cevapları vermeleri, beşerî akıllarından kaynaklanmaktan öte, kendilerinde kalıntıları bulunan semavî dinlerdendir.

Binaenaleyh sizler de kabirleri ziyaret edin. Çünkü

b. Hadisler

2. Eş’arî ve onun gibi düşünen âlimler

Enes b. Mâlik diyor ki: Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve cahiliye döneminde ölen babası için “Ey Allah’ın Rasûlü! Babam nerede?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ateşte” buyurdu. Adam geri dönüp gidince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu çağırdı ve şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki benim babam da senin baban da ateştedir.”(34)

Bunlara göre ise, kendilerine semavî din ulaş-

Bu görüşte olan âlimler, bu hadisin, fetret döneminde yaşayanların sorumlu olacaklarına delil oluşunu şöyle izah etmişlerdir: Rasûlullah sallallahu aleyhive sellem bu hadisinde fetret döneminde yaşayan müşriklerin ateşte olduğunu beyan etmiştir. Bu da gösteriyor ki, akıllarının gereği olarak Allah’a ortak koşmadan iman etmeleri icap ediyordu, oysa onlar iman etmediklerinden dolayı sorumlu olmuşlardır.

demişlerdir. Ancak ayetin metninde buna işaret

Bu âlimlerin görüşüne katılmayan ve aşağıda aktaracağımız görüşü benimseyen Nevevî, bu hadisin izahında şunları söylüyor: “Evet, bu hadis fetret döneminde yaşayan putperest Arapların cehennem ateşinde olduğunu ifade ediyor. Fakat bunun manası “Din kendisine tebliğ edilmeden önce ölen kimse, ahirette sorumludur” demek değildir. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zikrettiği Arap putperestlerine Hz. İbrahim’in ve diğer peygamberlerin daveti ulaşmıştı. Buna rağmen onlar putperest olmuşlardı. Bu nedenle sorumludurlar. (35)

kabir ziyareti ölümü hatırlatır.”(36) Görüldüğü gibi bu hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e annesi için af dilemesine izin verilmediği zikrediliyor. Bu da ahirette ehl-i fetretin Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmekle sorumlu olacaklarını göstermektedir.

mayan insanlar, ahirette Allah’ın zatını, özet olarak sıfatlarını ve diğer iman edilmesi gereken şeyleri bilmekten sorumlu değildirler. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “… Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”(37) Birinci gruptan olan âlimler “Bu ayet, kendilerine dünyada azap edilmeyeceğini ifade etmektedir” edecek herhangi bir alamet görülmemektedir. Bu nedenle ikinci görüş daha tercihe şayandır. İkinci Kısım: Müslümanlardan uzakta yaşayanlar Cehaleti mazeret sayılacak ikinci kısım insanlarsa, Müslümanlar topluluğundan uzaklarda yaşayan ve kendilerine dinin bir kısmı ulaşıp diğer kısmı ulaşmayan insanlardır. Müslümanlarla ilişkisi kopuk olan Daru’l-Harp’te yaşayanlar, ulaşım araçlarının gitmediği çöllerde veya dağ başlarında yaşayan insanlar bu türe örnek gösterilmiştir. Sahih olan görüşe göre, bunlar dinin yalnız kendilerine tebliğ edilen bölümünden sorumlu olup ulaşmayan bölümünden sorumlu değildirler. Zira İslâmî topluluklardan uzakta yaşayan insanların, cehaletle küfür sözlerini söyledikleri veya küfre götürecek amelleri işledikleri çokça görülmüş, buna rağmen bu insanlar tekfir edilmeyip sadece dünyevî cezalara çarptırılmışlardır. REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

9


HASAN KARAKAYA I Daha önce içkiyi te’vil ederek helal görüp içenlere nasıl davranıldığını izah etmiştik. Hatta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde bile sahâbîlerden bazıları Hz. Peygamber’e secde etmeye kalkışmış, buna rağmen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunlara “kâfir oldunuz, tekrar dine dönün” dememiş, sadece ciddi bir şekilde kendilerini uyarmıştır. Hülasa; bu gibi insanların cahillikleri kendileri için bir mazerettir. Eğer bunlardan biri, bilmeyerek bir küfür işi işlerse veya küfür sözünü söylerse, hak kendisine ulaştırılıp tebliğ edilinceye kadar mazur görülür. Kişi sıhhatli bir şekilde tebliğ edildikten sonra da inat eder ve küfründe devam ederse, artık kendisi için mazeretin kalmadığı muhakkaktır.

12. Bkz. Mecmûu’l-Fetâvâ, VII, 237. 13. Konu ile ilgili olarak bkz. İbn Kudâme, el-Muğnî VIII, 131. 14. Buhârî, Tevhîd 35, Rikâk 25; Müslim, Tevbe 27, no: 2757; Ahmed b. Hanbel, III, 13, 17, 69, 77, 78. 15. Buhârî, Tevhîd 35; Müslim, Tevbe 24-25, no: 2756; Nesâî, Cenâiz 117; Mâlik, Cenâiz 51; Ahmed b. Hanbel, II, 269-304. 16. Buhârî, Enbiyâ 50; Nesâî, Cenâiz 117; Ahmed b. Hanbel, V, 395. 17. Ahmed b. Hanbel, I, 5. 18. Ahmed b. Hanbel, I, 398. 19. Ahmed b. Hanbel, IV, 447. 341 Buhârî, Megâzî 12, Nikâh 48, no: 1859; Ebu Davud, Edeb 51, no: 4922; Tirmizî, Nikâh 6, no: 20. (Tirmizî hadisin hasen-sahih olduğunu söylemiştir); İbn Mâce, Nikâh 21, no: 1897. 21. İbn Mâce, Nikâh 4, no: 1853; (Heysemî bu hadisi İbn Hibbân’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindî de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnadının sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.) 22. Konu ile ilgili olarak bkz. Ahmed b. Hanbel, IV, 381; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 309. (Heysemî “Bu hadisi tam olarak Bezzâr rivayet etmiştir, Ahmed ise özet olarak rivayet etmiştir. Ahmed’in isnadındaki raviler Müslim’in Sahîh’inin ravileridir. Taberânî de bunun bir bölümünü rivayet etmiştir” demiştir.) 23. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, VIII, 31, no: 7294; Bezzâr, Müsned, II, 17. 24. Bkz. Ahmed b. Hanbel, V, 227-228; Taberânî, el-Mu‘cemu’lKebîr, XX, 174, no: 373. 25. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, V, 208-209, no: 51165117; Bezzâr, Müsned, no: 1468, 1469, 1472. 26. Bkz. Müslim, Cenâiz 103, no: 974; Nesâî, Cenâiz 103, no: 3973; Ahmed b. Hanbel, VI, 221. 27. A‘râf 7/138. 28. Tirmizî, Fiten 18, no: 2180. (Tirmizî “Bu hadis hasen sahihtir. Ebû Vakîd Leysî’nin ismi Harîs b. Avf’tır. Bu konuda Ebû Saîd’den ve Ebû Hureyre’den de hadis rivayet edilmiştir” demiştir);

Dipnotlar

Ahmed b. Hanbel, V, 218.

1. İsrâ 17/15.

29. A‘râf 7/138.

2. Tâhâ 20/134.

30. A‘râf 7/172.

3. Nisâ 4/164-165.

31. Rûm 30/30.

4. En’âm 6/19.

32. Ankebût 29/61.

5. Mülk 67/8-9.

33. Mü’minûn 23/84-85.

6. Mü’min 40/49-50.

34. Müslim, Îmân 347, no: 203; Ebu Davud, Sünnet 18, no: 4718.

7. En’âm 6/155-157.

35. Bkz. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, III, 79.

8. En’âm 6/130. 9. Zuhruf 43/76-78. 10. Konu ile ilgili olarak bkz. Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 258. 11. Bkz. İbn Kayyim, Tarîku’l-Hicreteyn, s. 413.

10

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

36. Müslim, Cenâiz 105, 106, no: 976; Ebu Davud, Cenâiz 77, no: 3234; Nesâî, Cenâiz 101, no: 1242; İbn Mâce, Cenâiz 48, no: 1572; Ahmed b. Hanbel, II, 441. 37. İsrâ 17/15.


MAHMUT VARHAN

Kapak Dosya

MODERN CAHİLİYYE İLE KADİM CAHİLİYYENİN MUKAYESESİ “...Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar. Onlar hâlâ cahiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?”

(Mâide, 50)

İ

nsanı yaratan, ona beyan etme kabiliyeti bahşeden, Kur’an-ı Kerim’i inzâl buyurup öğreten

Allah Azze ve Celle’ye hamdederiz. İlim hazinesi olan Kur’an-ı Kerim’i şerh ve tefsir ederek, ümmetinin cehaletten kurtulmasına vesile olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, sırat-ı müstakimde yol işaretleri ve hidayet yıldızları olan âline, ashabına ve güzel bir şekilde bunlara tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun. İmdi; Cahiliyye nedir? Modern cahiliyye ile İslam öncesi kadim cahiliyye arasındaki benzer yönler nelerdir? Modern veya kadim tüm cahiliyyelerde dini anlayış nasıldır? Bu makalemizde Allah’ın izniyle bu hususları özetle anlatmaya gayret sarfedeceğiz. REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

11


MAHMUT VARHAN I toplumlar; hevâlarının esiri olan, şehvetlerine ve hırslarına mübtelâ olan cahil ve zalim tağutlar ta-

Temelleri cehalet, zulüm ve Allah’tan başkasına kulluk üzerine atılan bu cahilî toplumlar; emanet’i kübrâyı zayi etmiş ve Allah Azze ve Celle’nin kendilerine yüklediği sorumluluklardan uzaklaşmışlardır. Böylece fıtrî ve şer’i vazifelerini terkederek, emanete ihanet etmiş ve bütün kâinatta en zavallı, en cahil ve en zalim mahluklar olmuşlardır. Cahiliyye Nedir ve Cahiliyyede Dini Anlayış Nasıldır? Öncelikle şunu ifade edelim ki, cahiliyye, bütün peygamberlerin ortadan kaldırmak ve yoketmek için mücadele etmekle muvazzaf olarak gönderildikleri toplumsal yapının adıdır. Bu itibarla cahiliyye, inkâr etmek ve karşı çıkmakla memur olduğumuz tağutî sistemin bir başka adıdır. Nitekim Allahu Teâlâ bu tarihi hakikati şöyle ifade buyurmaktadır: “Andolsun ki Biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidayet verdi, kiminin de aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayanların sonu nasıl oldu, görün.” (Nahl; 36) Bu ve benzeri pek çok ayet’i kerimenin ortaya koyduğu net tablo şudur ki: En geniş anlamıyla Allah’a ibadet, itaat ve kulluk etmekten ayrılan, Allah’ın Kitab’ına ve vahyine sırt çeviren, ilâhî şeriat ve adaletle yönetilmeyen ve peygamberleri yalanlayarak onların sünnetlerine yüz çeviren bütün toplumlar; cahiliyye toplumlarıdır. Mahza ilim ve hikmet olan ilâhî vahye sırtını dönen bu toplumlarda dini anlayış, tamamen efsane, mitoloji ve hurafeler üzerine bina edilmektedir. Mahza adalet olan ilâhî şeriata sırt çeviren bu toplumlarda sosyal hayat, tam bir zulüm ve haksızlıklar yumağı halini almaktadır. İlâhî risaletin ve Rahmânî mesajların taşıyıcısı ve mübelliği olan peygamberlere kulaklarını tıkayan bu

12

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

rafından yönetilip yönlendirilmektedirler. Bu cahil ve zalim tağutların bütün dertleri ve uğraşları, insanları Allah’a kulluk etmekten uzaklaştırıp, kendilerinin hevâ ve heveslerine tâbi kılmak ve Allah’tan başkasına ibadet etmelerini sağlamaktır. İnsanların ibadet etmelerini istedikleri bu nesneler çok çeşitli tanrılardır. Bunlar, paganist toplumlarda olduğu gibi çeşitli putlar ve totemler olabileceği gibi; modern toplumlarda görüldüğü üzere çeşitli sistemler, nizamlar, mefhumlar ve bizzat insanlar da olabilir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredeceksiniz? Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: “Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun. Hayır, -işte bundan dolayı- yalnız Allah’a ibadet et ve şükür edenlerden ol!” (Zümer; 64-66) Temelleri cehalet, zulüm ve Allah’tan başkasına kulluk üzerine atılan bu cahilî toplumlar; emanet’i kübrâyı zayi etmiş ve Allah Azze ve Celle’nin kendilerine yüklediği sorumluluklardan uzaklaşmışlardır. Böylece fıtrî ve şer’i vazifelerini terkederek, emanete ihanet etmiş ve bütün kâinatta en zavallı, en cahil ve en zalim mahluklar olmuşlardır. Nitekim yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti göklerle, yere ve dağlara arz ettik de, onlar onu yüklenmek istemediler, bundan endişeye düştüler. Ama onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzâb; 72) Açıktır ki bu çok zalim ve çok cahil olanlar; emanet’i kübrâ olan risaleti, nübüvveti, şeriatı, insaniyyet’i kübrâ olan İslamiyeti ve Allah’a karşı mes’uliyeti zayi eden kâfir, müşrik ve münafıklardır. Nitekim bir sonraki ayet’i kerime bunu açık bir şekilde şöyle ifade buyurmaktadır: “Ta ki Allah, münafık erkeklerle münafık kadınları, müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın. Mü’min erkeklerle mü’min kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır.” (Ahzâb; 73)


I MAHMUT VARHAN Bütün bunlardan açıkça ortaya çıkan şudur ki: Cahiliyye toplumu, toplumsal hayatında İslam şeriatını tatbik etmeyen, sosyal ilişkileri beşeri hukuk sistemlerine göre tanzim eden her toplumdur. Bu toplumun fertlerinden bir kısmının müslüman olmaları, toplumun genel olarak cahiliyye toplumu olması sonucunu değiştirmez. Çünkü bir toplumun İslamî veya cahilî toplum diye vasfedilmesi, o toplumun yönetim şekline, o toplumda tatbik edilen hukuk düzenine, onun toplumsal bağlarını ve uluslararası ilişkilerini düzenleyen esaslara bağlı olarak değişir. Şayet toplumun genel mahiyetini ilgilendiren bütün bu ve benzeri hususlar Kur’an ve sünnete dayanıyorsa, o toplum İslamî bir toplumdur. Yok eğer bütün bunlar ilâhî şeriat yerine bir takım beşeri sistemlere, insan kaynaklı hukuk düzenlerine ve bazı insanların hevâlarına dayanılarak şekillendirilmişse; o zaman da bu toplum cahiliyye toplumudur. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğulları, şeytana ibadet/ kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır” diye size emrimi açıklamadım mı, ve: “Bana ibadet/kulluk edin” diye? İşte dosdoğru yol budur. Andolsun ki o, sizden pek çok kimseyi saptırdı. Niçin akıl etmiyorsunuz?” (Yâsin; 60-62) Yüce Mevlâ diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurdu: “İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl olur da (haktan bâtıla) döndürülüyorsunuz?” (Yûnus; 32) Dolayısıyla bir fert veya toplum ya Allah Azze ve Celle’ye ibadet/ kulluk edecek, yoksa şeytana taparak onun telkinlerine göre hareket etmek durumunda kalacaktır. Bir fert veya toplum ya Allah’tan gelen hakkın/ vahyin üzerinde olacak, yoksa sapıklık ve dalâlete mahkum olacaktır. Bir fert veya toplum ya ilâhî şeriata göre amel edip her türlü hukukunu düzenleyecek, yoksa beşeri hukuk düzenlerine göre idare olunacaktır. Bir fert veya toplum ya peygamberlerin izinden gidip onların sünnet ve yoluna tâbi olacak, yoksa bâtılda öncülük eden insanlardan ve cinlerden şeytanların peşine takılıp cehenneme gidecektir. Hülasa; Allah’a ibadet eden, hakka tâbi olan, ilâhî şeriata göre amel eden ve peygamberlerin yolundan giden fert veya toplum müs-

lüman bir fert ve İslamî bir toplumdur. Bunun aksine şeytanın telkinât ve vesveseleri ile hareket eden, hakkı ve ilâhî vahyi terkederek dalâlete ve bâtıl yollara yönelen, İslam şeriatı yerine beşeri hukuk sistemlerine göre ilişkilerini düzenleyen ve peygamberlerin izinden gitmeyip bâtılda öncülük eden küfür önderlerine tâbi olan her fert ve toplum da cahil bir fert ve cahiliyye toplumudur. Buna göre cahiliyye toplumu, belirli bir mekâna veya belli bir zamana mahsus bir vakıa olmayıp; her yerde ve her zaman bulunması muhtemel olan bir toplumsal vakıadır. Çünkü yukarıda geçtiği üzere herhangi bir toplum ya İslamî bir toplumdur ya da cahilî bir toplumdur. Bu, o toplumun özelliklerine göre değişir. Şimdi de modern olsun kadim olsun bütün cahilî toplumların ortak yönlerini maddeler halinde açıklamaya çalışalım: 1- İtikadî Yönden Allah Teâlâ’nın rubûbiyetini ve ulûhiyetini tamamen inkâr ederek küfür bataklığına saplanıp kalan toplumlar, cahilî toplumlar olduğu gibi; Allah Azze ve Celle’nin rubûbiyetini, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul etmekle beraber O’nun ulûhiyetini ve hakimiyet hakkını inkâr ederek müşrik olan toplumlar da cahilî toplumlardır. Allah Teâlâ’nın rubûbiyet ve ulûhiyetini tamamen inkâr etmenin kadim dönemdeki örneği Nemrud ve Firavun yönetimleridir. Modern dönemde de bu küfür ve cahiliyetin en büyük örneği Marksist ve Sosyalist yönetimlerdir. Allah Teâlâ’nın varlığını inkâr ederek, kendi ulûhiyetlerini açık bir şekilde ilan eden Nemrud ve Firavun gibi; bu cahilî komünist toplumlar da açık bir şekilde Allah’ın varlığını inkâr etmişlerdir. Nemrud’un inkârı hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” deyince; o: “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: “Muhakkak Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir” deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Bakara; 258) Yüce Mevlâ, Firavun REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

13


MAHMUT VARHAN I

Modern cahiliyye toplumlarında ise, kadim cahilî toplumların bütün sapkın hastalıkları ve ma’siyetleri âdeta bir sanat ve bilim dalı gibi geliştirilerek ve kat kat fazlasıyla arttırılarak devam ettirilmektedir. hakkında da şöyle buyurmaktadır: “İkiniz (Mûsâ ile Harun) Firavun’a gidin ve deyiniz ki: “Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin rasulleriyiz...” (Şuarâ; 16) “Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?” dedi. (Mûsâ) dedi ki: “Göklerle yerin ve onların arasında olanların Rabbidir. Eğer gerçekten inanan kimseler iseniz...” (Firavun) etrafında bulunanlara: “İşitmiyor musunuz?” dedi. (Mûsâ): “O, sizin de Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi. (Firavun) dedi ki: “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.” (Mûsâ): “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer akıl ederseniz!” dedi. (Firavun) dedi ki: “Eğer benden başka ilah edinirsen elbette seni hapsedilenlerden kılarım.” (Şuarâ; 23-29) Kadim dönemde Grek felsefesi, Helenizm ve bu mitolojik küfür inancının devamı olan Roma putperestliği de Nemrud ve Firavun ile aynı inkârın bataklığında debelenmişlerdir. Günümüz batılı ve doğulu toplumlarda etkin olan materyalist ve ateist topluluklar da ataları olan bu cahilî toplumların izini sürmektedirler. Diğer taraftan Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul etmekle birlikte O’na ortak koşan, O’nun ulûhiyet ve hakimiyetini inkâr eden toplumların kadim dönemdeki örnekleri; cahiliyye dönemindeki Arap müşrikleri ile tahrif edildikten sonraki dönemde yaşayan yahudi ve hıristiyan toplumlardır. Nitekim Allah Teâlâ, Arap müşriklerinin bu çarpık inançlarını şu şekilde beyan etmektedir: “De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran

14

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde (O’na isyan etmekten) korkmaz mısınız?” (Yûnus; 31) Yahudi ve hıristiyan toplumların hali ise zaten ortadadır. Modern dönemde ise (mimsiz) medeniyetin beşiği kabul edilen Avrupa toplumlarının bütünü ve İslam âleminde bulunan yönetimlerin hemen hepsi bu cahilî toplum yapısını devam ettirmektedirler. İslam âleminde yaşayan halklar genel olarak müslüman olmakla birlikte sosyal mekanizma ve toplumsal nizam tamamen cahiliyyetin mahiyetini arzetmektedir. Hele yönetici sınıfın tamamı Avrupazede olmuş ve cahiliyye bataklığına batmıştır. 2- Hukuki Açıdan: Eski ve yeni bütün cahilî toplumların ortak yönlerinden biri de, bu küfür ve şirk inancı üzerine bina edilen beşeri hukuk(suzluk)tur. Allah Teâlâ’nın ulûhiyetini ve hakimiyetini inkâr etmeye paralel olarak, insanların hevâlarına dayanarak ihdas ettikleri kanunlar ortaya çıkmıştır. Nasıl ki İslamî bir toplum Allah’ın kanunları ve İslam hukuku ile idare ediliyorsa; insanların hevâlarına dayanan kanunlarla yönetilen ve bunu kabul eden toplumlar da cahiliyye toplumlarıdır. Bütün toplumlarda insanların ilişkilerini düzenleyen kanunlara ihtiyaç vardır. Bu kanunlar ya semavî ve ilâhî olmuş ya da hevâya ve şahsi görüşlere dayanan beşeri kanunlar olmuştur. Peygamberler ve onlara tâbi olan ümmetleri ilâhî kanunlara tâbi olurken; tağutlar, filozoflar ve onları takip eden cahilî toplumlar da beşeri kanunlara tâbi olmuşlardır. Kadim dönemde Yunan demokrasisi, Roma hukuku, cahiliyye araplarının kanunları, âdetleri, gelenek ve görenekleri buna örnektir. Modern toplumlarda bu cahilî hukuk iyice geliştirilmiş ve şu 20. ve 21. asırda bütün dünyada tatbike konulmuştur. Bir nevi cahilî bir dünya toplumu meydana getirilmeye çalışılmaktadır. Bu cahilî vakıayı bütün dünyada sağlamak ve devam ettirmek için cin şeytanların keşfederek, hemcinsleri olan insan şeytanlarına telkin ettikleri zehirli bal suretindeki en son sistem; modernize edilmiş laiklik ve demokrasidir. Teessüf ki Grek felsefesi ve Roma


I MAHMUT VARHAN hukuku ile aşılanmış, Avrupa tarlasında hıristiyanlık gübresi ile gübrelenmiş ve ateizm suyu ile yetiştirilmiş olan bu zehirli ağacın meyveleri; İslam âlemi olan müslüman toplumlarda da revaç bulmuş ve çok pahalıya da mal olsa yine de satılmakta ve kabul görmektedir. Yakîn sahibi olan mü’minler hariç insanların çoğu bu cahilî yönetim tarzını ve ifsad edici hukuk sistemini benimsemişlerdir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “...Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar. Onlar hâlâ cahiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakîn sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?” (Mâide; 50) Allah Azze ve Celle diğer bir ayet’i kerimede, Allah’a şirk koşmakla beşeri kanunları benimsemek arasındaki paralelliğe dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: “(Allah’a) ortak koşanlar (alayla) dediler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de, babalarımız da kendisinden başka hiçbir şeye ibadet etmez, O’nun emrine aykırı olarak hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberler üzerinde apaçık tebliğden başka bir görev var mı?” (Nahl; 35) Demek ki Allah’tan başka herhangi bir şeye ibadet ederek şirke ve küfre düşen bütün cahilî toplumlar, Allah’ın emrine aykırı olarak helaller ve haramlar benimsemiş, beşeri kanunlar koyup tatbik etmişlerdi. Zira bu iki durum asla birbirinden ayrılmazlar. Nerede şirk ve küfür varsa, orada beşerin hevâ ve hevesine dayanan kanunlar da vardır ve her nerede Allah’ın emrine aykırı olarak beşeri kanunlar benimsenmiş ve gönül rızası ile Allah’ın şeriatına tercih edilmişse, orada muhakkak şirk ve küfür de bulunmaktadır. İşte cahiliyye toplumlarının en karakteristik iki özelliği: Şirk ve beşeri kanunlar... 3- Cahilî Toplumların Yakalandığı Sapkın Hastalıklar Yönünden: Gayet açıktır ki Allah’a şirk koşan ve Allah Azze ve Celle’nin emrine aykırı olarak helal ve haram koyan/yasamada bulunan her toplumda ahlâkî hastalıklar hızla yayılır ve bir veba gibi o toplumu kuşatır. İşte en eski tarihlerden günümüze kadar yaşayan bütün cahilî toplumların ortak yönle-

rinden biri de bu sapkın hastalıklardır. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de bize anlattığı kıssalarda cahilî toplumların bu sapkın hastalıklarına özellikle dikkat çekmiştir ki; İslam ümmeti olarak bizler bu hastalıklardan sakınalım. Allah Teâlâ, Nûh aleyhisselam’ın kavminde şirkin yanında yeryüzünde fitne ve fesad çıkarmayı, taşkınlık edip zulüm yapmayı; Nemrud ve Firavun toplumlarında haddi aşmanın ve zulmün en zirve boyutlarını; Yûsuf aleyhisselam’ın kıssasında Mısır toplumunda yaygın olan zina hastalığını; Şuayb aleyhisselam’ın kıssasında Eyke ve Medyen toplumlarında yayılmış bulunan ticarî haksızlıkları ve ihanetleri; Lût aleyhisselam’ın kıssasında Sedom ve Gomore halklarındaki sapkın cinsel ilişkileri, homoseksüellik (ve sevicilik) hastalıklarını ve yahudi toplumlarında bulunan iftira, haksız yere masum kimseleri öldürme, faiz, hakkı gizleyerek dünya menfaati karşılığında satmak ve daha pek çok hastalıkları bizlere arzetmiştir. Tabii ki pek çok cahilî toplumda bu ve benzeri hastalıkların hepsi veya birçoğu bir anda bulunmaktaydı. Bazen de bu hastalıklar sıhhat telakki edilmekte ve gayet normal karşılanmaktaydı. Nitekim cahilî arap toplumlarında içki, kumar, zina, faiz ve benzeri hastalıklar gayet normal ve yapılması gerekli fiiller kabul edilirdi. Örnek olarak zinayı ele alalım: Bu çirkin işin cahiliyye toplumundaki durumu hakkında Hz. Âişe validemiz şöyle buyurmaktadır: “Cahiliyye döneminde dört çeşit nikâh vardı: Birincisi: İnsanların bugünkü nikâhı şeklindeydi. İkincisi: Adam, hayızdan temizlenen hanımına derdi ki: “Falan kişiye varıp, onunla birlikte ol.” Kadının hamile olduğu belli oluncaya kadar kocası ondan uzak dururdu. Bunu da çocuğun asil (!) ve şerefli (!) olması için yapardı. Üçüncüsü: On kişiden dah az bir topluluk bir kadının yanına gider, hepsi onunla birlikte olurlardı. Çocuk olunca da, kadın çocuğu bunlardan birine ilhak eder, o da bunu kabul ederdi. Dördüncüsü: Pek çok kişi, kapılarında fahişe olduklarının alameti olarak bayrak bulunan kadınların yanına girer ve onlarla birlikte olurlardı...”(1) Modern cahiliyye toplumlarında ise, kadim cahilî toplumların bütün sapkın hastalıkları ve ma’siyetREBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

15


MAHMUT VARHAN I

Modern cahiliyye toplumlarında ise, kadim cahilî toplumların bütün sapkın hastalıkları ve ma’siyetleri âdeta bir sanat ve bilim dalı gibi geliştirilerek ve kat kat fazlasıyla arttırılarak devam ettirilmektedir. leri âdeta bir sanat ve bilim dalı gibi geliştirilerek ve kat kat fazlasıyla arttırılarak devam ettirilmektedir. Zaten her şey göz önünde cereyan etmekte olup, fazla izaha gerek yoktur. İş o dereceye varmıştır ki, artık bu hastalıklar ferdi özgürlükler adı altında hak telakki edilip kanunlarla koruma altına alınmıştır. 4- Cahiliyye Toplumlarını Kuşatan Bid’at ve Hurafeler Yönünden: Şu da bilinen bir husustur ki, doğru bilginin kaynağı olan vahiyden ayrılan ve hidayet rehberleri olan peygamberlerin izinden gitmeyen toplumlar; insanın en önemli tarafı olan manevi/ rûhi yönü hakkında, insanoğlunun mazisi ve müstakbeli hususunda ve gaybi/metafizik âlemle ilgili olarak filozofların mitolojik felsefelerine, kâhinlerin kehanetlerine, pek çok efsane ve hurafelere mahkum olurlar. İster kadim dönemde olsun ister modern dönemde olsun ilâhî vahyin ışığından nasibi bulunmayan dünya milletlerinin karanlık halleri düşünüldüğünde, bu hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Hint, Çin, Afrika ve Avrupa halklarının hurafelerle ve mitolojik efsanelerle dolu tarihleri; teknik ve teknoloji alanında baş döndürücü bir ilerleme kaydetseler bile günümüzdeki halleri ortadadır. Haçın kutsallığına inanan hıristiyan milleti ile Allah’a ve peygamberlerine en kutsal kitaplarında dahi yüzlerce iftiralar atan ve kendilerine has geçmiş ve geleceğe yönelik efsaneleri bulunan yahudi milletinin bu hurafeci, efsaneci, bid’atçı ve mitolojik rûhi yapıları; çevirdikleri film ve sinemalarına dahi oldukça yoğun bir şekilde yansımıştır. Bu da onların rûhi yapılarında bulunan korkuları, hayal âlemlerini dolduran efsaneleri ve içinde bulundukları derin boşluğu göstermektedir. Diğer taraftan peygamberlerin ümmetleri de, ilâhî mürşidleri olan peygamberlerine tam teslim ol-

16

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

madıkları ve onların getirdikleri ilâhî vahyin ışığı ile tam aydınlanmadıkları zaman; bu tür bid’at ve hurafelere bulaşmaları, dalâlet yollarına sapmaları kaçınılmaz olur. İslam ümmetinin içinde ortaya çıkan itikadî ve amelî bütün bid’at ve hurafelerin en önemli sebebi, Kur’an ve sahih sünnetten uzaklaşmak ve selef’i salihinin yolundan ayrılmaktır. Uyarılmış olmamıza rağmen Fars/ Pers ve Bizans’ın siyasi yollarına, yahudi ve hıristiyan milletlerinin bid’at ve hurafelerle dolu olan dini sünnetlerine uymuş bulunmaktayız. Buna bir örnek verelim: Allah Teâlâ, Mısır ülkesinde Firavun’un zorba yönetiminin her türlü baskısına maruz kalan ve Allah’ın inayeti ile pek çok mucizeler görerek bu zorba yönetimin zulmünden kurtulan Beni İsrail hakkında şöyle buyurmaktadır: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rastgeldiler. “Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap” dediler. “Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz” dedi.” (A’raf; 138) İşte onların ruhlarına yerleşmiş bulunan bu maddi bir varlığı kutsama meyli, daha sonraları buzağıya tapma şeklinde ortaya çıkmıştır. Ebû Vâkıd el-Leysi dedi ki: “Biz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Huneyn’e doğru yola çıktık. Bir Sedir ağacının yanına geldiğimizde, dedim ki: “Ey Allah’ın peygamberi, şu ağacı bizim için «Zâtü Envât» yap. Kâfirlerin de “Zatü Envât”ı olduğu gibi...” Nitekim kâfirler silahlarını bir ağaca asarlar ve onun çevresinde ibadet için dururlardı. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselam şöyle buyurdu: “Allahu Ekber! Muhakkak bu, aynı İsrailoğullarının Mûsâ’ya: “Onların nasıl ilahları varsa, sen de bize böyle bir ilah yap..” demeleri gibidir. Şüphesiz ki sizler, sizden öncekilerin yollarına uyacaksınız.”(2) Daha sonraki dönemlerde, özellikle de İslam şeriatının tamamen yürürlükten kaldırılarak cahilî


I MAHMUT VARHAN toplumların inşâ edildiği zemin ve zamanlarda İslam ümmeti içerisinde ortaya çıkan yatırlar, ölülerden medet ummalar, dilek taşları ve ağaçları, yatırlara kurban adamalar, mahluklar adına yemin ederek onları kutsamalar ve benzeri daha pek çok bid’at ve hurafeler; Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği haberin, ne derece uyarıcı bir doğru haber olduğunu göstermektedir. Bütün bu ve benzeri hurafe ve bid’atlerden korunmanın ve sakınmanın tek yolu, Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnet’i seniyyeye sarılmaktır. 5- Cahilî Toplumlarda Sosyal Adaletin Fasid Olması Yönünden: Bütün cahilî toplumlar, sosyal tabakalar ve statüleri farklı sınıflar üzerine kurulmuştur. Buna en katı sınıfsal taksim olan Hindu kast sistemi de dahildir; en modern kabul edilen fakat hakikatte dünya tarihi boyunca en vahşi ve en barbar toplumlar olan muasır Avrupa milletleri de dahildir. İkinci ve üçüncü dünya ülkeleri denilen devletlerde yaşayan toplumlar da aynı efendi kabul ettikleri batılılar gibi farklı sınıf ve statülere tâbidirler. Bir tarafta aynı toplumun obezite olacak derecede tıkınana kadar yiyen zengin fertleri; diğer tarafta yine aynı toplumun sokaklarda yatıp kalkan, bir lokma ekmek için dilencilik yapan ve karın tokluğuna ömür tüketen sürülerce müntesibleri... Bir tarafta paralarının hesabını tutmaktan ve servetlerinin miktarını bilmekten aciz dünya patronları, diğer tarafta basit haklarının dahi mücadelesini yaparken coplanan yığınlarca işçi sınıfları... Bir tarafta büyük bedenlerini gökdelenlere dahi sığdıramayan efendiler(!), öbür tarafta bir barakaya sahip olmayı canına minnet bilen siyahi köleler(!)... Servetleri, yedi milyar insanın servetine denk olan sayılı aileler... Bir takım ünvanları ve makamları sebebiyle kendilerine dokunulamayan suçlular ve suçlu olmadıkları halde müttehem kabul edilen müslümanlar! İşte sınıfsız toplumlar! İşte tek dişi kalmış medeni canavarlar! Bütün bu ve benzeri adaletsizliklerin en önemli sebebi, en zalim iktisadi sistem olan faizli ekonomik sistemdir. Bu sistem sayesinde insanlar bencil ve menfaatperest olmuşlardır. Bunun neticesi olarak

zengin fakire merhamet gözüyle bakmamış, aksine sürekli onu tahkir etmiş, küçümsemiş ve ağzı kokan köylü olarak azarlamıştır. Buna mukabil olarak fakir de zengine saygı ve hürmet göstermemiş, bilakis ona sürekli kıskanma, hased, kin ve intikam gözüyle bakmıştır. Bu da bütün dünyada ihtilallere ve karışıklıklara sebep olmuştur. Dünyadaki pek çok ihtilal ve karışıklığın sebebi şu iki kelamdır: “Ben tok olsam, başkaları acından ölse neme lazım!” Diğeri de “Rahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!” Birinci kelamın öldürücü zehirinin panzehiri ve kökünü kurutup atacak olan şifa verici ilacı; İslam’ın en önemli ikinci ruknü olan zekâtın farziyeti ve tatbikidir. İkinci kelamda bulunan zakkum ağacının kökünü kesecek ve zehirli meyveleri bulunan o ağacın damarlarını kurutacak olan yegane çaresi; Allah’ın şiddetle yasakladığı ribânın haramlığı ve bu yasağa uyulmasıdır.(3) 6- Cahilî Toplumun, Diğer Toplumlarla Münasebetleri Menfaat ve Düşmanlık Esası Üzere Kuruludur: Buraya kadar saydığımız dalâletleri bünyesinde toplayan cahiliyye toplumlarının, kardeşçe ve dostâne bir şekilde bir arada yaşamalarının mümkün olmadığı açıktır. Tarih boyunca bu cahilî toplumlar, bâtıl hevesleri ve hiçbir hakka dayanmayan zalimce ihtirasları yüzünden yüz milyonlarca insanın âdeta öğütülerek yok edildiği savaşlara imza atmışlardır. Bu cahiliyye toplumları ırkçılık, milliyetçilik ve faşizm esasları üzerine kurulmuşlardır. Bunun aksine olan söylemleri tamamen yalan ve aldatmacadan ibarettir. İngiliz, Amerika, İsrail, Çin, Rusya, Fransa ve diğer batılı devletlerin sergiledikleri faşizan ve vahşi tutum ve davranışlara; acaba dünya tarihi boyunca tanık olunmuş mudur?! Hz. Nûh aleyhisselam’ın zamanından günümüze kadar yaşamış bulunan bütün cahiliyye toplumlarının karakteristik özelliklerinden biri de işte budur. Başkalarına düşmanlık etmek üzere kurulan ittifaklar... Arap cahiliyyesindeki kabilelerden tutun da günümüz muasır medeniyetleri(!) tarafından kurulmuş bulunan Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve benzeri bütün doğu ve batı paktları bu REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

17


MAHMUT VARHAN I

“Hani kâfirler kalplerinde o taassub ve kibiri yani cahiliyye taassub ve kibrini koymuşlardı. Allah ise hemen huzur ve sükûnu Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine indirmişti; onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti...” (Fetih; 26) amaçla kurulmuştur. Hepsinin tek amacı yeryüzünde büyüklenmek, kendi bayağı menfaatleri uğruna insanlığı ifsad etmek, kibir ve başkalarına üstün gelmektir. Nitekim Allah Teâlâ, cahiliyye Arapları olan Mekke müşrikleri hakkında şöyle buyurmaktadır: “Hani kâfirler kalplerinde o taassub ve kibiri yani cahiliyye taassub ve kibrini koymuşlardı. Allah ise hemen huzur ve sükûnu Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine indirmişti; onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti...” (Fetih; 26)

güçlülerimiz zayıflarımızı yer bitirirdi. Biz bu

Hâlbuki Beni Âdem’in yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın insanlık âlemi için razı olduğu şey, birbirleriyle savaşan ve çeşitli ihtiraslar uğruna birbirleriyle boğuşan toplumlar olmaları değil de takvada ve hayırda birbirleriyle yarışan ve yardımlaşan toplumlar olmalarıydı. Nitekim yüce Mevlâ’mız şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi birbirinizle tanışasınız diye uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında sizin en şerefliniz en takvalı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurât; 13)

Çirkin ve fahşa olan işleri, yalan söylemeyi, ye-

Bütün bela ve musibetlerin kaynağı olan ulus devlet anlayışı ve bunun üzerine bina edilen ulus devletçikler yok olsun! Bütün hayırların kaynağı olan ümmet’i İslamiyye hayat bulsun! Amin!

nimizden fitneye düşürüp, Allahu Teâlâ’ya ibadet

Hâtime: Son olarak makalemize, cahiliyye toplumunu ve İslam toplumunu en veciz bir şekilde tasvir eden Cafer-i Tayyar radıyallahu anhu’nun, Habeş kralı Necaşi’nin huzurunda söylemiş olduğu şu sözlerini hüsn’i hâtime yapalım: “Ey kral! Biz cahiliyye ehli olan bir kavimdik. Putlara ibadet eder, leş yerdik. En iğrenç ve fahşa olan işleri yapar, akrabalık bağlarını koparır, komşu kabilelerin kadınlarını esir alırdık. Bizim

18

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

halde iken Allah bize bizden bir elçi gönderdi. Onun nesebini, doğruluğunu, emanetini ve iffetini bilip tasdik ediyorduk. O bizi Allah’a davet ederek, O’nu birlememizi, O’na ibadet etmemizi, bizim ve atalarımızın O’nu bırakarak taptığımız taşları ve putları terketmemizi istedi. Bize doğru konuşmayı, emaneti edâ etmeyi, akrabalık bağını gözetmeyi, komşu ile güzel geçinmeyi, haramlardan ve kan dökmekten el çekmeyi emretti. timin malını yemeyi ve iffetli kadınlara iftira etmeyi de bize yasakladı. Tek olan Allah’a ibadet etmeyi, O’na hiçbir ortak koşmamayı, namazı, zekâtı ve orucu -İslam’ın diğer emirlerini de sayarak- emretti. Biz de onu tasdik edip, ona iman ettik. Onun Allah’tan bize getirdiği şeylerde ona tâbi olduk. Böylece tek olan Allah’a ibadet ettik ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. O’nun bize haram kıldıklarını haram kabul ettik, helal kıldığı şeyleri de helal kabul ettik. Bunun üzerine kavmimiz bize saldırarak bize işkence ettiler. Bizi dietmekten vazgeçirerek tekrar putlara tapmaya ve daha önce helal kabul ettiğimiz o çirkin ve pis şeyleri helal kabul etmeye döndürmek istediler.”(4)

----------------------1. Buhari: 5127. Biz, uzun olan bu hadisi kısaltarak verdik. 2. Tirmizi: 2180; İmam Ahmed, Müsned: 5/218; Nesâi, elKübrâ: 11185. Tirmizi dedi ki: “Bu, Hasen Sahih bir hadistir.” 3. Bkz: Said Nursi, İctimâî Dersler: 399 4. Bkz: Ebu’l-Hasen en-Nedvi, es-Siretü’n-Nebeviyye: 132-133


HAKAN SARIKÜÇÜK

Kapak Dosya

Cahiliye Döneminden Bugüne Kadına Bakış H

amd; Kadının şeref, haysiyet ve vakarını koruyarak ona meşru olan her türlü hakkı

tanıyan, haklarını koruyarak insanlık yaşamını düzenleyen görevleri kadına yükleyen Allah’a, salât ve selâm ise; cahiliye toplumunda kadına insanlık dışı muamele tarzı uygulayacak derecede kadının insan olup olmadığını tartışanları, hak ve hakikate yönelten ve kadının da İslam toplumunun bir parçası olduğunu her fırsatta ümmetine bildiren Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Allah’ın affı ve mağfireti de; Kadının hayattaki konumunu hiçbir izaha ihtiyaç bırakmayacak şekilde en iyi tebliğ eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gösterdiği yoldan yürüyen ve ona tabi olan müminlerin üzerine olsun İslâm’da kadının konumu İslâm’dan uzak olduğu

2- İslâm’dan uzak, alınıp satılabilen bir ticaret eşyası kabul edilen kadın. İşte böyle bir karşılaştırma direk olarak Müslüman bir kadının bu büyük dinle övünmesini gerektirir. Yine de meselenin daha derinlemesine incelenmesi Allahu Teâlâ’nın kadına olan lütfunun ne kadar da büyük olduğunu gözler önüne serecektir. Cahiliyenin evveli ve ahirini tüm boyutlarıyla misallendirmek umulur ki kadına bakış açısının cahiliye sistemlerinde hiçbir zaman değişmediğini ve hiç bir zaman da değişmeyeceğini net bir şekilde izaha kavuşturacaktır. Bu sebeple konumuzu iki kısımda inceleyeceğiz. 1- Eski medeniyetlerde kadın 2- Çağımızda İslâm dışı toplumlarda kadın.

zaman ki konumuyla karşılaştırılmadıkça açıkla-

1- Eski Medeniyetlerde Kadın

namaz. Dolayısıyla karşımıza iki kadın portresi çıkar.

a- Eski Mısır’da Kadın

1- İslam’a tabi olmuş, saygının ve hürmetin zirve-

Bu medeniyet dünyanın en eski medeniyetlerindendir. Araştırmacılara göre yüksek ve ilerlemiş

sine oturmuş kadın,

REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

19


HAKAN SARIKÜÇÜK I bir medeniyettir. Tabi ki bu derece de ilerlemiş bir medeniyetten beklenen de kadının bu medeniyette önemli bir yerinin ve değerinin olmasıdır. Acaba bu böyle mi olmuştur? Üzülerek söyleyelim ki maalesef durum hiç te beklediğimiz şekilde olmamıştır. • Kadının saraylardaki ve krallar yanındaki halinden başlayacak olursak, bazen kral’ı kız kardeşiyle, bazen kızıyla evlenmiş halde görürüz. Kral akrabasıyla münasebette bulunduğu gibi kendisine hediye olarak sunulan çok sayıdaki kızlarla ve harp esirleriyle de birlikte olurdu. Diğer erkeklerde kral’ın yolu üzere idiler. • Kız kardeşlerle evlenme âdeti soylu insanlara da intikal etmişti. Tarihçilerin itirafları bu konuda çok manidardır: “Eski ve yeni hiçbir halk Nil vadisinde oturan halk kadar kadının değerini düşürmemiştir.” • Bu medeniyette cinsi konular çok müstehcen bir şekilde tıpkı şu anki çağdaş cahiliye de olduğu gibi anlatılırdı. • Bazı tören ve kutlamalarda cinsi yönden kadından yararlanma da sakınca görmezlerdi. (Günümüzde Noel adını verdikleri gece kutlamalarında kadınlı erkekli fuhuş partilerinde ve meydanlarda sabaha kadar yapıldığı gibi.) • Gençlerin evlilik öncesi genç kızlarla ilişkisi serbest ve isteğe bağlıydı. (Tıpkı günümüzde “bekârlığa veda partisi” diye adlandırdıkları gecelerde olduğu gibi.) • O medeniyette din adına her türlü günah işlenirdi. Din adamları bunu mübarek sayarlardı. • Kadın yüzünü ve dudaklarını kırmızılaştırır, tırnaklarını boyardı. Bazen tamamen çıplak bazen de dizle göbek arasını örtmüş bir halde yürürdü. • Mülk edinme hakkı, miras bırakma, mirasçı olma, evlilikte söz sahibi olma gibi hakları asla yoktu. b- Babil Medeniyetinde Kadın Bu medeniyette ziraatte, sanayide, mühendislikte, tıpta, yazıda, edebiyatta Mısır medeniyetinden etkilenmiş ve bu alanların hepsinde Mısır medeni-

20

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

yetinden birçok şeyler aktarmıştı. Fakat özellikle astronomide, tıpta, lügatte ve kanunda üstünlük sağlamışlardı. Fakat bu medeniyette bakın kadın nasıl bir haldeydi? Tarihçi Heredot kadının durumunu şöyle anlatır: • “Bazen kadınlar her yöne ayrılan geçitlerden geçer, sonra garipler kendilerinin beğendiği kadını seçmek için oralara uğrarlardı. Eğer kadın bu oturulacak yerlerden birine oturursa birisi odasına gelip ona bir altın veya gümüş parçası atana kadar evine dönmez ve mabedin dışında onunla yatardı. Verilen parça ne kadar küçük olursa olsun kadın onu reddedemezdi. Kanun bunu yasaklıyordu. Kendisine ilk gümüş atanın arkasından yürürdü. Hiçbir şekilde onu reddedemezdi. Kadın güzel olursa hemen evine geri dönebilirdi. Fakat çirkinler, acizliklerinden (beğenilmediklerinden) dolayı kanunun üzerlerine gerekli kıldığı şeyi ( zina etme vazifesini) yerine getiremediklerinden dolayı uzun zaman boyunca zuhre heykelinin yanında kalırlardı. Onlardan 3-4 sene bekleyenler olurdu. Bunun yanında genelevler, kadınların çalıştığı şarap içilen hanlar, eğlence mekânları (barlar, Pavyonlar!) vardı…” • O zamanlar kadının bir eşya gibi kullanıldığını da şöyle anlatır: “Kimin evlenme yaşında kızı olursa onu her sene erkeklerin toplandığı yere getirir. Kızları getiren birbiri ardına bu kızları satar, en önce en güzelini satar, parasını alır, sonra ikinci güzeli satardı.” • Boşanma sadece erkeğin hakkıydı. Kadın, kocasına: “sen kocam değilsin” derse boğularak öldürülürdü. Hammurabi kanununun açıkladığı gibi “kadın görevlerini yerine getirmez, evde durmaz, ev işlerini ihmal eder, çocukların bakımını hafife alırsa suya atılarak öldürülmesi gerekir”di. • Eğer kadın, kocasına çeyiz ve mehir ödemezse erkek ona köle muamelesi yapardı. Koca karısını az yemek vermekle öldürürdü. Tarihçi Heredot şöyle der: “Babilliler darda kaldıklarında yemekleri fazla tükenmesin diye karılarını boşarlardı.”


I HAKAN SARIKÜÇÜK c- Asur Medeniyetinde Kadın • Kadın için zina (fahişelik) tabii, evli olmayan kadınların zaruri işlerinden sayılırdı. Ve bunu düzenleyen kanunlar çıkarılmıştı. • Çocuğunu düşürmek idamla yargılanan suçlardandı. Kadınlar çocuğunu düşürünce intihar ederlerdi. • Kadın babasının evinde yaşardı. Kocada onu istediği zaman ziyaret ederdi. • Tarihin kaydetmiş olduğu bilgilere göre bu medeniyetin krallarından olup, üç bin kişiyi yakmakla övünen böyle bir zihniyetten kadınlarına değer vermesi beklenebilir mi?

sonu bir sonraki yaratılışında(reankarnasyon) ruhu bir alt sınıftan birine veya hayvan cesedine girer diye inanılırdı. • Kadın kocasına “Ey efendim, ey Tanrım” şeklinde seslenir ve arkasından uzak bir mesafeden yürürdü. • Kadına, öğrenim yasaktı. Sadece okuma öğrenme hakkına, yüksek tabaka kadınları sahip oluyordu. Kadında asıl olan erkeğin şehvet duygusunu okşamaktı. Nitekim zaruri gördükleri büyük nesle! ancak bu yolla ulaşılabilirlerdi. Kadının öğrenim görmesinin erkeğe karşı şehveti azalttığı görüşünde idiler.

• Kadının koca seçme hakkı yoktu.

• Hiçbir sebeple kadın kocasından boşanamaz, ancak erkek onu boşamadan, kadınlardan istediği kadarıyla evlenmek hakkına sahipti.

• Kadını, Tanrı’nın hizmetçisi veya mabedin hizmetçisi kabul ederlerdi. Bunlar da açıktan ahlâksızlığa ve fesada çağırırlardı. Onlardan Brahmanlar1 faydalanırdı. Bu kadınlara aldıkları ücretin bir kısmını din adamlarına ödemeleri şart koşulurdu.

• Kadının görevlerinden birisi de kocası ölünce kendisini kocasının yakıldığı yerde yakması idi. Eğer adam birden fazla evliyse, hepsinin o ateşte yanması gerekiyordu. Bu âdete “suti” deniliyordu. Bunun ebedi evlilik bağına delâlet ettiğini söylüyorlardı.

• Bazı kadınların mabedde günde iki kere şarkı söylemek, dans etmek gibi resmi görevleri vardı. Bu dansları şehveti artıracak şekilde icra ediyorlardı.

e- Japon ve Çin Medeniyetinde Kadın

d- Eski Hint Medeniyetinde Kadın

• Sekiz çeşit evliliği mubah kılmışlardı. Bunlardan beşi şöyledir: 1- Çalma (kapma) yoluyla evlilik 2- Sevgiyle evlilik 3- Satın alma yoluyla evlilik 4- Ana babanın isteğiyle küçük yaşta evlilik 5- Aynı tabakadan birçok kadınla evlilik • Kadın erkeğin karşısında daima ikinci sınıftı. Efsanelerinde şöyle anlatılır: “ Yaratıcı, kadını yaratacağı zaman baktı ki, yarattığı madde erkek yaratması sebebiyle bitmiş, bu yaratmadan arta kalan kalıntı ve artıklarla da kadını yarattı.” • Kadın durumu ne olursa olsun asla kocasına acı vermemeli, kocası tüm iyilik ve faziletlerden uzak olsa bile kocasına asi olan kadının

Çin medeniyeti diğerlerine nazaran kuvvetli bir ahlâk üzere kurulu olan şiir, işlemecilik ve kiremit sanatında ilerlemiş bir medeniyetti. Birçok âdeti 1949 yılındaki komünist ihtilale kadar değişmeyen sosyal bir sistemdi. • Sosyal düzen zaruri sebepler bulunduğunda erkeğin karısını satmasını uygun görürdü. • Kızın evleneceği kişiyi zifaftan önce görmesine müsamaha gösterilmezdi. • Çoğu kere zaruret olmaksızın kadınlar cariye gibi satılıyordu. • Nikah sözleşmesi sanki bir kulluk ve kölelik anlaşmasıydı. Evliliği kabul eden sanki hürriyetini ve canını satmış kabul ediliyordu. • Kadın kocasının yemeğine ortak olamıyordu. Tek başına yiyor, yemek sırasında yine o hizmet ediyordu. Kocasından kalan yemeği yiyordu. • Çoğu kere kadın kocasının hoşnutluğunu kazanmak için kadınlar bulup ona sunuyordu. REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

21


HAKAN SARIKÜÇÜK I Japon medeniyetinin Çin medeniyetine nazaran bazı farklılıkları ise şöyleydi.

• Dini-büyük bayramlar kadın-erkek ilişkisi için büyük bir fırsattı.

• Zina âleminde kocalarıyla yarışırlar, “çok güzelsin” sözüne iffetlerini verirlerdi.

• Kanun erkeklerin kadın dostlarla bağlantısına izin veriyordu. İnsanlar bundan utanma duymuyorlardı. Evli kadın kocasını kadın dostlar edinmesinden dolayı kınamazdı.

• Geyşa denilen Japon fahişeleri için zinaya ruhsat verilmişti. Onların bu işi öğrendikleri özel okulları vardı. Bazı babalar buradan mezun olup devletten izinli zina yapsınlar diye kızlarını bu okullara utanmadan veriyorlardı. f- Fars Medeniyetinde Kadın Bu medeniyette siyasete ve harbe önem veren bir medeniyetti. Sebepsiz bir şekilde kralın bir insanı öldürebilme yetkisi vardı. Kralın her sözü kanundu. Elle istimna sopayla cezalandırılırdı. Kadın olsun erkek olsun, livata ve zina işleminin cezası ölümdü. İffet üzerine bu sert cezalara rağmen kadının değeri bakalım nasıldı? • Kadının kuvvet yoluyla alınmasını kötülerin yapacağı iş olarak görürler, bir kadın zorla alınırsa kişinin onun intikamını alması asla caiz değildi. Çünkü hikmet, zorla alınan kadının unutulmasını gerektirirdi. • Kanun çok çocukluluk için cariye edinmeye izin veriyordu. Toplumun ileri gelenleri ve zenginleri cariyeleri olmadan harbe çıkmıyordu. Kral ve emirlerin sarayları cariyelerle doluydu. Öyle ki kralın sarayında senenin günlerinin adedince kadın bulunuyordu. Çünkü kral çok güzel kadın olmadıkça bir kadınla iki kere birlikte olmazdı. • Kadının özel günlerinde uzlet kadına farzdı. Hiçbir yere çıkmaz, kimseye görünmez, kimseye bakmaz, kimseyle yiyemez, oturamazdı. • Evli kadının bir erkeği görmesi yasaklanırdı. Bu babası ve kardeşi olsa bile yakın akrabasından kimseyi görmesine izin verilmezdi. • Cariyelerin misafire eş olarak faydalanması için sunulduğu olurdu. g- Eski Yunan Medeniyetinde Kadın

22

• Genelevlerde çalışmak revaç bulan bir meslekti. Bugün olduğu gibi, o zaman da devlet onu iktisadi gelirler arasında büyük bir gelir getiren müessese olarak addediyordu. • Zina mesleğinin dereceleri vardı. En yükseği refikat tabakası, sonraki tabaka çalgıcılar, son tabaka ise pornal tabakası idi. • Kısır adam akrabasından birisini karısıyla yatırma hakkına sahipti. Çocuk olunca koca bunu kendisinin sayıyor, kadın kısırsa boşanması gerekiyordu. h- Roma Medeniyetinde Kadın • İlk döneminde kadın tüm medeni haklardan mahrumdu. Alış-veriş ve mülk edinme hakkı kocaya aitti. Karısının mihri bile onun malıydı. • Kocası öldüğünde kadına mal miras kalmazdı. Fakat kadın ölürse her şey kocaya kalırdı. • Genel özelliğiyle kadın bir eşyanın alınıp satıldığı gibi alınıp satılan zelil ve değersiz bir mahlûktu. • Epikur dönemi dediğimiz dönemde kadın kız veya sakat çocuk doğurursa kocasının onu öldürme hakkı vardı. Kadının herhangi bir söz hakkı yoktu. • Babanın çocuklarını özellikle de kızlarını sebepsiz bir şekilde satma hakkı vardı. Babadan sonra bu hak yaşça en büyük oğula geçerdi. • Fahişelerin vesikaları vardı. Genelevde ucuz fiyatla mukavele vardı. Bu tür kadınların dışında o zaman ki tarihçilerden birinin ifadesiyle gençlerin kendileriyle mabedde buluştukları “sayıları yıldızlardan az olmayan” daha niceleri de vardı.

• Yunan medeniyetinde kadının konumu şu şekildedir.

• Erkekler arasında livatanın yaygın olması sebebiyle kızlar kendilerine geçici kocalar buluyorlar ve bundan dolayı da kınanmıyorlardı.

• Kadın örtü bilmezdi. Bu dönemde evlilik satın alma şeklinde oluyordu.

• Evli kadınlar arasında geniş ölçüde zina yaygındı. Kadınlar evli oldukları halde birçok âşık-

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014


I HAKAN SARIKÜÇÜK ları vardı. O zamanın örfüne göre kendisine sevgili edinen karısına kızan koca medeni olmayan- gerici sayılırdı. i- Yahudi Medeniyetinde Kadın Esasen Yahudilikte geçerli değerlerin ve hayat anlayışının Tevrat’tan kaynaklanması gerekiyordu. Fakat Yahudiler onu tahrif ettiler. Neticede kadının durumu diğer bahsettiğimiz sistemlerden hiç farklılık arzetmeden devam etti. • Mal gibi kabul edilip alındı, satıldı. Kocasına boyun eğerdi. Bekârlık suçtu. 20 yaşından sonra evlilik mecburdu. • Fahişelerin sayısı çoktu. Fakat kanun yabancı fahişelerle ilişkiyi men ediyordu. • Satılan kadınlarla evlilik yaygın idi. Kocasının malı sayılan kadına kocası dilediğini yapardı. j- Hristiyanlıkta Kadın • Evlilik öncesi gayri meşru ilişkiler hiçbir zaman olmadığı kadar yaygındı. • Kadınları gasp etmek yaygın idi. • Hıristiyan dünyasının genelinde gayri meşru çocuklar yaygındı. • Bazı hacca giden kadınlar yol paralarını yolları üzerindeki şehirlerde kendilerini satarak kazanıyorlardı. • Haçlı seferleri esnasında ordunun gittiği her yere bir de fahişe ordusu gidiyordu. Papaz Agustin şöyle diyor: “Bu fahişeler arkadan gönderilmezse yer yerinden oynardı.” • Kilise, evliliği zikredeceğimiz şekilde haram kılan kanunlar koydu. i- Evlilerden birinin daha önce bir evliliği varsa, ii- Evlilerden birisi daha önce hiç evlenmemeyi nezretmişse, iii- Eğer ikisinden biri vaftizlenmemişse iv- Evlenecekler arasında 4. Dereceden (yani 4 nesil müşterek dede bulunmamalı) akrabalık olmamalı. • Kadın İngiltere parlamentosunda temsil edilmezdi. Kadına seçme ve seçilme hakkını 1900’lü yıllarda verdiler. (Bundan iki yüz yıl

öncesine kadar kadının insan olup olmadığını tartışıp durdular.) • Erkek ile kadının yapılacağı iş aynı olsa dahi kadın olmak alınacak ücretin eksik olmasını gerektirirdi. k- İslamiyet’ten önce Arap Yarımadasında Kadın • Arap kabilelerin bazılarında kız çocuklar diri diri gömülürdü. İbn Habib’in kaydından anlaşıldığına göre, Araplar yoksulluk korkusu ile kızlarına bu zulmü yaparken, zengin olduğu halde Zühre b. Kilab, peş peşe üç erkek çocuğu öldüğü için, sonra doğan kızını diri diri toprağa gömmüştü. Temim kabilesinden olan Kays b, Asım’ın, sekiz kızını, Kebire Ebi Süfyan’ın, dört kızını ve bazılarının da kızlarının birini öldürdüğü rivayet edilmektedir. • Cahiliye döneminde mal olarak algılanan cariyelerin, çarşı, pazar ve panayırlarda eşya gibi satılmaları yanında, kadın esir ticareti ile uğraşan tacirlerin bulunduğu da nakledilmektedir. • Cahiliye devrinde bazı babaların, fuhuşa düşebileceği korkusu veya evde kalıp evlenememe endişesi yüzünden kız çocuğu babası olmanın bir utanç kaynağı olduğu rivayetlerden anlaşılmaktadır. Toplumda erkekten daha az işe yarayan kadın, esir düştüğü zaman da ailesini bir takım problemlere sokardı. • Cahiliye devrinde, muayyen gününde kadınla aynı yatakta yatmayan, aynı evde oturmayan ve bir kaptan yiyip içmeyenlerin bulunması yanında kadını uğursuz sayanların olması, Urve b. El-Verd’in hanımını şarap karşılığında rehin bırakması, hanımına kızan Sahr b. Amr’ın onu idam etmesi, kız doğuran bir kadını kocasının bu nedenle terk edebilmesi ve kocası ölen bir kadının bir yıl yas tutması ile ilgili rivayetlerden, o dönemde kadın haklarının olmadığı, varsa da çok ihmal edildiği anlaşılmaktadır. • Cahiliye de evliliğin kendine özgü özelliği vardı. Urve b. ez-Zübeyr’in haber verdiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Aişe radıyallahu anha şunları söylemiştir: “Cahiliye döneminde dört çeşit nikâh vardı. Bunlardan birincisi halkın bugünkü nikâhıdır. Şöyle ki evlenmek isteyen bir adam diğer bir adama velisi REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

23


HAKAN SARIKÜÇÜK I bulunduğu kızı istemek üzere dünürlük yapardı. Anlaştıkları takdirde kızın velisi mehri tayin eder, sonra dünürlük yapan yani evlenmek isteyen kimse o kızla nikâhlanırdı. “

Cahiliye toplumunun diğer bireyleri gibi bugünde kadınlar tüm yaşamlarını “dünya hayatı” ve “bu hayatın süsleri” üzerine kurmuşlardır. Dünya hayatının insanlara sunduğu menfaatlerden daha fazlasıyla yararlanabilmek, devamlı olarak yaşam standartlarını yükseltecek imkânlar elde edebilmek, toplum nazarında iyi bir itibar elde edebilmek, sahip olduklarıyla çevrelerinin hayranlığını ve övgüsünü kazanabilmek ve kendilerini her zaman bir takım insanlara beğendirebilmek bu kimselerin önde gelen ideallerindendir. Kocasının sevgisiyle ve kendisini sadece ona güzel gösterme ile yetinmeyen bazı kadınlar arzu ve maksatlarına ulaşabilmek için her türlü yolu mubah görmüşler ve bu maksatla helal-haram sınırı gözetmeksizin hareket etmişlerdir.

24

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

• “Diğer bir nikâh şekli de şu idi. Adam karısına hayızdan temizlendiği zaman “falan kimseye bir haber gönder de ondan (seninle) cinsî münasebette bulunmasını iste” derdi. Sonra kocası o kadını bırakır ve kadının kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu o erkekten aldığı gebelik iyice belirinceye kadar asla onunla cinsi münasebette bulunmazdı. Kadının gebeliğinin o adamdan olduğu iyice belli olunca artık kocası isterse onunla cinsî münasebette bulunurdu ve evliliğini sürdürürdü. Bunu kişi sadece çocuğun soylu olmasını istediği için yapardı ve bu tür nikâha ‘istibda nikâhı’ adı verilirdi. • Bir başka nikâh şeklî de şuydu; On kadar erkek bir araya toplanır ve hepsi de bir kadının yanına girip onunla cinsî münasebette bulunurlardı. Kadın gebe kalıp çocuğunu doğurunca bir süre geçtikten sonra onlara haber gönderir ve hepsini yanına çağırırdı. (Buna da müşterek nikâh veya muzamede nikâhı denilirdi. ) • Onlardan hiçbirisi onun davetine uymaktan kaçınamazdı. Hepsi de onun önünde toplanırdı. Kadın onlara hitaben; aramızda olan işimizi biliyorsunuz. Ben bir çocuk dünyaya getirdim” der ve “bu çocuk senindir ey falanca!” diyerek onlardan hoşuna giden birini ismiyle çağırır ve çocuğu ona ilhak ederdi. • Dördüncü bir nikâh şekli de şu idi; pek çok kimse toplanarak bir kadının yanına girerdi. Kadın kendisine gelen kimselerin hiç birinden kaçınmazdı. Bu kadınlar fahişe kadınlardı. Kendilerine gelmek isteyen kişilere bir alâmet olması için kapılarının üzerlerine bayraklar dikerlerdi. Kadın hamile olup da çocuğunu doğurunca daha önce kendisiyle cinsî münasebette bulunan erkeklerin hepsi onun yanında toplanırlardı. Kadın da onlar için çocuğun şekil ve şemâline bakarak babasını tespit edebilen mütehassıslar çağırırdı. Onlar da kadının çocuğunu çocuğun babası olduğuna kanaat getirdikleri kimseye verirlerdi, o kimse de çocuğu kendisine ilhak ederdi. Artık o çocuk o kim-


I HAKAN SARIKÜÇÜK senin oğlu diye çağırılırdı. Çocuk da bundan çekinmezdi. (Bu nikâha da biğa nikâhı denilirdi.) Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderince bugünkü Müslümanlar’ın nikâhı Câhiliyye dönemi halkının bütün nikâhlarını kaldırdı.(2) • Davûdî’nin beyanına göre Câhiliyye döneminde üç nikâh çeşidi daha vardı; 1- Gizli dostlar, metreslerle sürdürülen evlilik hayatıdır. Câhiliyye halkı gizlice yapılan zinalarda bir sakınca görmediklerinden bu tür evlilik hayatını meşru sayarlardı. Allah “Gizli dost da tutmamaları şartıyla”(3)âyet-i kerîmesinde Arapların bu gizli ve iğrenç âdetlerinin olduğunu ve bunun da Allah tarafından bilindiğini belirtmiştir. 2- Bir kimsenin bir kadınla bir ay veya bir sene gibi muayyen bir süre devam etmek üzere evlenmesidir. Bu da ‘mut’a nikâhı’ olarak adlandırılırdı. Mut’a nikâhında velilerin onayına gerek görülmezdi. Mut’a nikâhında kadın kendi aile bireylerinden oluşan akrabalarıyla birlikte yaşadığı toplumunda kalırdı. Kocasına bir mızrakla, bir çadır verirdi. Bu suretle erkek karısının kabilesinde bulundukça o kabilenin bir ferdi gibi sayılır, evlilik sürdüğü müddetçe erkek bu kabileyle hareket ederdi. Kadın mut’a nikâhına son vermek istediği zaman çadırın kapısını daha önce bulunduğu yönün tersine çevirirdi. Kocası bunu görünce kendi kabilesine dönerdi. Bu evlilikten doğan çocuklar kadına ait olur ve falanca kadının çocukları diye anılırlardı. 3- İki kişinin karılarını karşılıklı değişmeleri neticesinde meydana gelen evlilik. Buna da ‘bedel nikâhı’ adı verilirdi. • Bu nikâhların dışında aşağıda anlattığımız nikâh şekilleri de vardı: i- Siğar Nikâhı: Bazı erkekler başlık ve mehir vermemek için kızlarını, kız kardeşlerini ve kardeşlerinin kızlarını yani vasisi oldukları kadınları mübadele etmek ‘değiştirmek’ suretiyle alırlardı. ii- Analıkla Evlenmek: Ölen kişinin başka kadından olan en büyük oğlu analığını yani üvey annesini mehirsiz olarak alabilirdi. Bunun için de babası ölür ölmez abasını yani ceketini kadının

üzerine atar ve bu suretle başlık vermeye gerek kalmaksızın o kadının nikâhlı eşi olurdu. Böylece isterlerse kadını başkasıyla evlendirir ve bu yolla mehirin kendilerine verilmesini şart koşarlardı. Bazen bu gibi kadınları ölünceye kadar evlendirmedikleri olurdu. Hatta ölenin oğlu küçük ise çocuğun üvey annesini, çocuk büyüyünceye kadar bekletir, problemin çözümünü ona bırakırdı... Fakat kadın kocası ölür ölmez, çabuk davranarak kendi kabilesine sığınırsa, bu esaretten kurtulurdu. Üvey oğlu daha çabuk davranarak kadının üzerine elbisesini atmayı başarırsa artık kadın nikâhlanmış olurdu. Bu şekildeki nikâha‘makt nikâhı’ denilirdi. Allah Nisâ Sûresi’nde “Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir hayâsızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur. ”(4) diyerek, bu çirkin âdeti yasakladı. iii- Tarihçi Strabon bu evliliklerden başka, o dönemlerde bir başka tür evlilik geleneğinin bulunduğundan bahsetmektedir. Bu âdete göre ailenin servetinin parçalanmaması için yalnız büyük erkek kardeş yani ağabey evlenir, diğer erkek kardeşler evlenmezlerdi. Fakat bunlar da resmen büyük kardeşin eşi olan kadınla yani yengesiyle serbestçe ilişkide bulunmak hakkına sahiptiler. Böylece aynı kadını bütün kardeşler eş gibi rahatlıkla kullanıyorlardı. • İki kız kardeşle evliliği mubah görürlerdi. • Boşanmada çok aşırı davranıyorlardı. Karılarını boşayıp tekrar tekrar geri alıyorlardı. 2- Çağımızda İslam Dışı Toplumlarda Kadın Şimdi toplumumuza bir bakınız. Bazı kişilerin yaşadığı cinsellik ve gayri meşru hayat ve gayri meşru ilişkiler nasıl da cahiliye dönemindeki kadın ve erkeklerin ilişkilerine benziyor? Cahiliye toplumunun diğer bireyleri gibi bugünde kadınlar tüm yaşamlarını “dünya hayatı” ve “bu hayatın süsleri” üzerine kurmuşlardır. Dünya hayatının insanlara sunduğu menfaatlerden daha fazlasıyla yararlanabilmek, devamlı olarak yaşam standartlarını yükseltecek imkânlar elde edebilmek, toplum nazarında iyi bir itibar elde edebilmek, sahip olduklarıyla çevrelerinin hayranlığını ve övgüsünü kazanabilmek ve kendilerini her REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

25


HAKAN SARIKÜÇÜK I

“Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.” (Mümin, 40) zaman bir takım insanlara beğendirebilmek bu kimselerin önde gelen ideallerindendir. Kocasının sevgisiyle ve kendisini sadece ona güzel gösterme ile yetinmeyen bazı kadınlar arzu ve maksatlarına ulaşabilmek için her türlü yolu mubah görmüşler ve bu maksatla helal-haram sınırı gözetmeksizin hareket etmişlerdir. Bugün de cahiliye ahlâkına sahip kimi kadınlar gösterdikleri karakter, ortaya koydukları tavırlar ve benimsedikleri ahlâk anlayışı ile kendileri hakkındaki bu sabit bakış açısının yanlış olmadığını ortaya koymaktadırlar. İslam’ın kadına verdiği değeri bilmemeleri bir yana maalesef ulaşmak istedikleri cahiliye arzularının da kendilerini hangi noktaya ulaştıracağının farkında değillerdir. Veya bu gibi kimseler tam manasıyla bunun bilincinde olan hayvansal bir içgüdüyle hareket eden, şehvet ve arzularına düşkün din düşmanlarının ve onların yardımcılarının oyunlarından ibarettir. Onlar eski cahiliye yaşamına dönmek maksadıyla yırtınıp duran zavallı mahlûklardır.

26

cennet çoktan anaların (yani kadınların) ayaklarının altına serilmişti bile... Bırakın kadın hakkını koruma altına almış olmasını, Anne karnındaki bebeğin dahi bireysel hakkını İslam korumaya almıştır. 120. günden sonra İslam hukukuna binaen konuşamayan şikâyet edemeyen kendini savunamayan bebeğin hakkını gözetir. Oysa gerçekte kadın olsun erkek olsun mümin olan kimseler, keskin bir akla, derin bir kavrayış yeteneğine, güçlü bir kişiliğe sahip olabilen, üstün bir ahlâk sergileyebilen kimselerdir. Allah’ın Kuran’da örnek vermiş olduğu Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı kadınların en güzel örneklerindendir. Ancak kimi kadınların din ahlâkından uzak bir hayatı benimseyerek cahiliye kurallarına göre yaşamaları, kendilerinin bu üstün yönlerinin körelmesine neden olmaktadır.Allah’ın Kuran’da bildirdiği Müslüman kadın karakteri yaşanmadığı takdirde, ortaya çıkacak olan her kişilik kesin olarak çarpık-

Meydanlara çıkıp İslam’a ve şeriata küfreden, İslam’ın kendilerine verdiği önemi akledemeyen bu zavallılar bedenlerini diledikleri gibi kullanmada hür olduklarını! bağıra bağıra hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan söyleyebilmektedirler. Maalesef bugünün cahiliyesi eski cahiliyeyi sollamış ve tam gaz helâke doğru bir yola koyulmuştur.

lıklarla ve yanlışlıklarla dolu olacaktır.

Eski cahiliyede şehvet ve arzularına düşkün kadın sömürücülerinin uyguladıkları plan ve taktikler bugün ne acıdır ki cahiliye yaşamını vazgeçilmez bir hayat nizamı kabul eden ve bunu şuur altına yerleşmiş bir hakikat kabul eden kadınlar tarafından bizzat uygulanagelmiştir.

Selam ve Dua ile…

Görüldüğü gibi, tarihin çeşitli dönemlerinde kadınlar hakkında farklı şekillerde ortaya çıkan yanlış bir bakış açısı hâkim olmuştur. Mesela ortaçağda, rönesansa kadar batıda kadının insan olup olmadığı tartışmalı iken, İslam toplumlarında

2. Sünen-i EbûDâvûd Tercüme ve Şerhi 9. Cilt, s. 18

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

“Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak

üzere

cennete

girerler.”(5)

------------------------------------1. Toplumun en tepesindeki kutsal rahipler 3. Nisâ:25 4. Nisa:22 5. Mümin Suresi: 40


METİN EKEN

Kapak Dosya

Modern Cahiliyenin Aileye Etkileri Giriş

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim; 6)

A

ile, hiç şüphesiz insan yaşamının en temel toplumsal formu, insani gelişimin özüdür. İnsanoğlu yeryüzündeki imtihan sürecine aile formunda başlamış ve diğer toplumsal kurumlar da bu özden neşv-ü nema bulmuştur. Yüce Allah (cc.) Hz. Adem’i yaratmakla birlikte, eşini de yaratmış(1) ve böylelikle hem fert için bir sığınak hem de toplum için bir yuva olarak aile doğmuştur. Bu durum, ailenin insanlık için oluşturulmuş ilahi bir nimet olduğu gerçeğini tüm açıklığıyla gözler önüne serer. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, yeryüzünde değişik biçimler de olsa hiçbir toplumda yahut hiçbir dönemde aile kurumunun olmadığına şahit olunmamıştır. O halde, ilahi kaynağı gereği ailenin yapısı ve işleyişi ile ilgili kurallar tanzim etme yetkisi de zorunlu olarak yüce Allah’ındır. Gerek modern gerek geleneksel kodlara sahip olsun İlahi nizam dışında hiçbir düşünce, ideoloji ya da anlayışın ailenin temel kanunları hakkında bir söz söyleme ve kurallar ihdas etme yetkisi yoktur. Bu doğrultuda, aile bireyleri arasındaki ilişkilerin İslam(2) hukuku temelinde düzenlendiğini ve bu hukukun en temel ilkesinin de adalet olduğunu ifade etmek gerekir. Ancak, İlahi nizamın karşısında çeşitli şekillerde dikilen şirk düzenleri ve bir yaşam biçimi olarak cahiliyenin her dönemde aileyi hedef aldığı ve onun fıtrat temelli yapısını başkalaşıma uğratma amacı güttüğü söylenebilir. Çünkü toplumu başkalaşıma uğratmanın en kestirme yolu onun hayat damarlarını besleyen aileyi başkalaşıma uğratmaktan geçmektedir. Bu bağlamda, bir proje olarak REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

27


METİN EKEN I modernliğin ve onun getirmiş olduğu yeni kültürel formların en tesirli sonuçlarının yine aile üzerinde görülmekte olduğu netlikle ifade edilebilir. Bu doğrultuda, bu yazı, modern cahiliyenin aile üzerindeki etkilerine odaklanma niyetini taşımakta, ancak bunu yaparken de geleneksel(3) aileyi yüceltmek gibi bir savunma refleksi geliştirmemektedir. Modernliği tartışmanın her ne kadar karşıtı olan geleneği de gündeme getirdiği ifade edilebilirse de, bu yazı ilkesel olarak İlahi nizamın aile tasavvuruna yaslanmakta ve dönüşümün dinamiklerini bu tasavvur çerçevesinde sorgulamaktadır. Genişten Çekirdeğe, Adaletten Özgürlük ve Eşitliğe Aile Aile sözcüğü köken olarak Arapçadan gelmekte ve semantik olarak iki noktaya işaret etmektedir; biri, birbirlerine çok yakın insanların oluşturduğu ilişkiler dünyası, diğeri de en geniş anlamı bakımından ihtiyaçların giderildiği yerdir.(4)Arapçadaki bu haliyle bakıldığında dahi insanın doğal ve manevi gelişimi açısından en uygun çevrenin aile ortamı olduğu söylenebilir. Değerlerin aktarılması ve oluşturulmasında toplumsal yapıların en vazgeçilmezini aile kurumu oluşturur. Aile, sevgi ve dayanışmanın bilfiil yaşandığı, temel insanî ve ahlâkî değerlerin öğrenildiği bir okuldur. Eşlerin; sevgi, bağlanma, korunma, güvenme ve psikolojik destek gibi duygusal ve fizyolojik ihtiyaçları da en iyi şekilde aile içinde karşılanır. Çocukların yetiştirilmesinde iyi bir ailenin yerini tutacak daha sağlıklı bir kurum yoktur. Kişilik aile ortamında gelişir. Çocuğun, inanç ve değerlerine, kültür ve geleneklerine uyumlu bir birey olarak yetişmesi önce aile çevresinde sağlanır. Aile, çocuğun bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayarak güven ortamı sunar ve onun sağlıklı büyümesini güvence altına alır.(5)Aile, bireyin sosyalleşmesi bakımından da kilit bir konumdadır. Bu yönüyle, hem Arapçadaki muhtevası hem yukarıda bahsedilen işlevleri bakımından ‘geniş aile’ yapısının geleneksel toplumlarda önemli bir yer tuttuğu ifade edilebilir. Ancak modern ailenin en temel özelliklerinden bir tanesi ise, artık ‘çekirdek aile’ olarak anılan, baba, anne ve çocuktan oluşan mikro yapı olmasıdır. Modern dönemde ailenin yaşadığı anlam kaybının belki de en önemli se-

28

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

beplerinden biri bu doğrultuda, modern devletin kontrolü altına aldığı, sanayileşme ve kentleşme süreçleri sonucunda meydana gelen ‘çekirdek aile’ modelidir. Çünkü çekirdek aile modeli, geleneksel ailenin pek çok işlevini kaybetmiştir. Bu aile biçiminde akrabalar ile aile bireyleri arasındaki mesafeler artmış, yaşlı ebeveynler bir kenara atılarak zaman zaman huzur evlerine itilmiştir. Ortaya çıkan tüketim ihtiyaçları hem babayı hem de anneyi çalışmaya itmiş, çocuklar kreşlerde anne ve baba sevgisinde uzak yetiştirilen profesyonel uzmanlık malzemesi haline gelmiştir. Bir Anektod: Her ne kadar müşrik bir toplum yapısına sahip olsa da geniş aile yapısının görüldüğü Mekke’de, ailenin sahip olduğu dayanışma ve güven işlevi öksüz ve yetim biri olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i bağrına basmış, korumuş ve büyütmüştü. Ancak günümüzde merhameti unutmuş, akrabalık bağlarını koparmış ailelerin oluşturduğu modern toplumlarda bu tür kimseler çok rahat bir biçimde ve sorumsuzca “kimsesiz” olarak adlandırılmakta, yetiştirme yurtlarının soğuk ve acımasız ortamlarına terk edilmektedir.(6) Giriş bölümünde de belirtildiği üzere İslam’da, ailenin yapısı ve aile bireyleri arasındaki ilişkinin mahiyetini belirleyen ilke adalet ilkesidir. Aile içerisindeki her birey bir diğerine bu adalet ilkesinin kaynaklık ettiği haklar manzumesi doğrultusunda yaklaşır. Emanet (eminlik, güvenilirlik, sorumluluk bilinci, özveri) kavramı da bu ilkeyi destekleyen en önemli unsurlardan biridir. Ancak, modern zamanlarda, özellikle de 20. yüzyılın düşünce dünyasında kadın ile erkek ilişkilerini düzenleyen ilkenin ‘eşitlik’ olduğu söylenebilir. Bu, aynı zamanda bireylerin ‘özgürlük’ taleplerinin de önünü açmıştır. Böylelikle de fıtratına müdahale edilen aile yozlaşmış, yıpranmış ve ağır yaralar almıştır. Erkek, baba olmaktan çok iktisadi faaliyette bulunan bir aktöre, kadın da, artık evlat büyüten, ‘evin sahibi’ olan bir anne olmaktan çok evde sarf ettiği emeğin değersiz görüldüğü bir ‘hizmet ehli’ne indirgenmiştir. Müslüman erkek evin geçimini bahane ederek kapitalizme, Müslüman kadın da haksızlığa uğradığını iddia ederek feminizme ve bunların yürürlülüğü soktuğu değerler dünyasına adapte olmuştur. Evler yeni hayat tar-


I METİN EKEN zının öngördüğü eşyalarla dolarken, itaat, mahremiyet, edep, muttakilik, görgü ve sünnet kapı dışarı edilmiştir. Huzur ve güvenlik bir yuvanın sıcaklığından ziyade kredi kartlarında, kreşlerde ve huzur evlerinde aranmaya başlamıştır.(7) Evlilik, çocuk yetiştirme gibi faaliyetlerin yüklediği sorumluluklardan korkan sözde özgür bireyler herhangi bir sorumluluk gerektirmeyen ve ahlaki kayıttan yoksun ilişki biçimlerinin kölesi haline gelmiştir. Evlilik olmaksızın kurulan ilişkiler meşrulaşmış, mahremiyet duygusu kaybedilmiş, eşcinsel evlilikler kabul görmeye başlamıştır. Böylelikle, anlık hazların pençesine düşen özgür! ve eşit! bireyler topluluğu oluşmuş, fıtrata uygun bir ailenin sunduğu huzur ve sükunet ortamı yok edilmiştir. Bireyler, aile üyeleri için dahi olsa sorumluluk alma, fedakârlıkta bulunma ve özveri gösterme eğilimlerinden uzaklaşmaya başlamıştır. Bir Anektod: Bu gün pek çok gelişmiş! batı ülkesinde gayri meşru çocukların klozetlere atılması, parçalara ayrılması ve daha pek çok yöntemle öldürülmesi siyasi otoriteleri harekete geçirmiş ve şehrin meydanlarına yeni doğan gayri meşru çocukların bırakılabileceği dolaplar yaptırılmıştır. Böylelikle terk edilen çocuklar devlet koruması altına alınmıştır. Peki, hangi yetiştirme biçimi bir ailenin sunduğu sevgi, şefkat ve özveriyi sunmaya güç yetirebilir? Çağımızda ailenin yaşadığı değişimlerin küresel ölçekteki seyri ve durumu hakkındaki genel gelişmeleri şu şekilde vurgulamak mümkündür;(8) • Aile yapılarındaki farklılıklar önemli ölçüde artış kaydetmekte, geniş aileler ve öteki akraba gruplarının etkileri gittikçe azalmaktadır. • Eşin özgürce seçilmesi yönünde genel bir eğilim söz konusudur. Ve flört mantığı bu eğilimin en somut örneğidir. Herhangi bir hukuki kayıt olmaksızın yaşanan ilişkiler telafi edilemez ahlaki zafiyetleri beraberinde getirmektedir. Ailenin önündeki en temel tehlikelerden bir de bu şekilde kurulan nikâhsız ilişkilerdir. • Ailelerin kendi işlevlerinin önemli bir kısmı başka kurumlar tarafından devralınmaktadır. Örneğin ailenin çocukları eğitme, sosyalize etme işlevleri bu işlere tahsis edilmiş başka kurumlara münhasıran aktarılmıştır.

Her ne kadar müşrik bir toplum yapısına sahip olsa da geniş aile yapısının görüldüğü Mekke’de, ailenin sahip olduğu dayanışma ve güven işlevi öksüz ve yetim biri olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i bağrına basmış, korumuş ve büyütmüştü. Ancak günümüzde merhameti unutmuş, akrabalık bağlarını koparmış ailelerin oluşturduğu modern toplumlarda bu tür kimseler çok rahat bir biçimde ve sorumsuzca “kimsesiz” olarak adlandırılmakta, yetiştirme yurtlarının soğuk ve acımasız ortamlarına terk edilmektedir.

• Ailelerin kendi üyeleri ve hayatları üzerindeki etkileri gittikçe azalmaktadır. Bu durum genellikle Müslüman ailelerde de görülen bir durum olmaktaysa da bunun yaşanılan daha küresel ölçekteki bir kültürün bir sonucu olduğunu kaydetmek gerekir. Özgürlük kisvesi altında yaşanan bu dönüşüm fertleri tarihsel ve ailevi kimliklerinden de kopartmaktadır. • Gay ve lezbiyen çiftler daha açıkça ve daha yüksek bir meşruiyet düzeyinden faydalanarak birlikte yaşayabilmektedirler. Türkiye’de henüz küresel düzeydekinin altında seyrediyor olsa da ve hiç bir zaman genel bir kabul görmese de bu tarz birliktelikler yeni aile formlarından bahsedilmesini mümkün kılacak düzeydedir. Hatta yakın zamanlarda Türkiye’de bu çiftlerin düğün adını verdikleri birtakım organizasyonlar dahi yaptıkları görülmüştür. • Boşanma oranları artma eğilimini sürdürmektedir. Bu durumun yarattığı en önemli sorunlardan birisi çocukların bütün aile toplumsallaşmasını ebeveynin tek tarafınca alması, bazen, hatta çoğu kez, bunu bile bulamaması oluşturmaktadır. Bu durumun yaygınlığının sanayi ve post-sanayi toplumunun karakteREBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

29


METİN EKEN I ristik bir özelliği haline gelmesi, çocuğun ilk dönem sosyalizasyonunun da profesyoneller eliyle yürütülmesini gerektirmektedir. Profesyonelliğin kurallarıyla işleyen bu sistem içinde çocukların kişiliklerinin tam da şekillenme döneminde kalıcı ve duygusal ilişkiler geliştirmeleri mümkün olamamaktadır.

nunla birlikte, Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayeti kerimesinde ve

• Aile içi şiddetin her türünde eğitim seviyesinin veya daha genel anlamda modernleşmenin sağlaması düşünülen bilinçliliğin aksine paradoksal bir biçimde gittikçe artış kaydedilmektedir. Bu da şiddetin veya eşler arasındaki saygının eğitimle ilgili olduğu yönündeki yargıların ne kadar az sınanmış klişeler olduklarını gösteriyor. Muhtemelen geniş aile ve akrabalık örüntülerinin hiç hesaba katılmayan, aile içi şiddeti önleyici boyutları bu gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilebilir.

verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.” (A’raf,

Sonuç

hadisi şeriflerde bu yaratılışa değinilmektedir. Bkz; “Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah’tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Eğer bize salih bir evlat 7/189) “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının...” (Nisâ, 4/1) 2. Burada “İslam” kelimesi, Hz. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı ortak mesajın somut bir ifadesi olarak kullanılmıştır. 3. Bu noktada geleneğe bakış açımızın somutlaştırılması gerekir;

İslam pekâlâ, Hz. Peygamber’den bu güne uzayıp

gelen, genişleyen ve derinleşen bir gelenektir. Zaten hiçbir din,

İnsanlar arasında tabii, sıradan gibi görünen beşeri ilişkiler aslında her zaman bir inanma biçiminin, dünyayı anlamlandırma tarzının taşıyıcısı olmak gibi bir içerikle yüklüdürler. Bunu en açık biçimde ifade eden kadın ve erkek arasındaki ilişkidir. Kadın ve erkek arasındaki kurulu ilişkilerin yaratılış amacının (fıtratın) dışına taşarak değişmesi demek aslında o topluma hâkim olan dünya görüşünün, beşeri ilişkilerin, yaşama tarzının değişmesi demektir.(9) O halde Müslüman bir toplumun kalesi, sığınağı olan ailenin fıtratına döndürülmesi hem Müslüman fertlerin hem de İslami kaygısı olan cemiyetlerin birincil gündemleri haline gelmelidir. Bunun yegâne yolu ise, Kur’an ve Sünnetin buyruklarını yaşanır kılmak ve aileyi bu buyrukların anlam dünyası içerisinde inşa ve ihya etmektir.

kültür ve medeniyet geleneksiz teşekkül etmez. Fakat gelenek

“Ve onlar ki: Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl derler.

Sabra Davet Eden Hakikat. İstanbul: Pınar Yayınları. s. 292

aynı zamanda tarihin tortularının, terkedilmiş/eski dini formaların, üzerimize yapışmış teamüllerin, insani zafiyetlerin başarısızlıkların, acıların da biriktiği bir mahzendir (İsmail Kara, (içinde) İslamcılık, İletişim Yayınları). Bu doğrultuda geleneksel aile müsbet ve menfi olmak üzere ayrımlayabileceğimiz bu iki vecheyi içermesi bakımından dikkatle yaklaşılması gereken bir müessesedir. 4. A. Arslan. (2007). “Ailenin Hicreti”. Eğitim Yazıları. Sayı:11, s. 267 5. Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal (2010), “İslam Düşüncesinde Ailenin Dînî Temelleri”.Küreselleşen Dünyada Aile. 2009 Yılı Kutlu Doğum Sempozyumu Tebliğ ve Müzakereleri. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. S. 123 6. A. Arslan, (2012),” Yeni Bir Sosyal Dünya İçin”. (içinde)

7. A. Arslan, a.g.e., s. 294-299 8. Prof. Dr. Y. Aktay (2010) “Modern Dünyada Ailenin Dönüşümü Ve Muhtemel Geleceği Üzerine Mülahazalar Ve Geleneğe Dayalı Problemler.”Küreselleşen Dünyada Aile,

---------------------------------Dipnotlar ve Kaynakça 1. Nisa Sûresinin 1. ayet-i kerimesinde bu yaratılış, “O insandan eşini vücuda getirdi” şeklinde karşımıza çıkar. Bu-

30

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

2009 Yılı Kutlu Doğum Sempozyumu Tebliğ ve Müzakereleri, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. 9. A. Arslan,a.g.e., s. 285


RIDVAN BADUR

Kapak Dosya FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

G

ünümüzde Müslümanlar arasında yaygınlık gösteren ve bazı hususlarda ciddi yaralar açan meselelerden biri olan Batı taklitçiliği konusunu işlediğimiz bu yazımızda taklitçiliğe nasıl bakılması gerektiği, taklitçilik kavramından anlamamız gerekenin ne olduğu ve birer Müslüman fert olarak bizlerin taklitçiliğe nasıl yaklaşmamız gerektiği hususlarına dair bazı görüş ve beyanlara yer vermeye çalışacağız. Taklit, bir kimseye veya topluluğa itikat, görünüş, söz, fiil veya giyinişte uymak ve tabi olmak demektir. Mukallid, taklit işini yapan kişiye verilen isimdir. Frenk ise Osmanlı’da Batılılara özellikle de Fransızlara verilen isimdir. İslam’da itikadi meseleler ve İslam esaslarının uygulanması şartları ile peygamber efendimiz dışında kimseleri taklit etmek caiz görülmemiştir. Taklit yapılacak hususların da delillerle desteklenmesi icab eder. Fakat dinin hükümlerinin anlaşılması veya ibadetlerin uygulanmasında zaruri durumlarda müçtehidlerin taklit edilmesi de meşru kabul edilmiştir. Böylece şunu ifade etmek gerekir ki şer’î deliller dışında herhangi bir delile sığınarak bir imamın, filozofun, şeyhin, amirin, alimin veya halifenin itikat, muamelât, ibadet, ahlak ve adaba dair söz ve fiillerine uymak, onları taklit etmek katiyyen caiz görülmemiştir. İslam dairesi içerisinde dahi

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

FRENK MUKALLİDLİĞİ

taklit meselesinde bu derece hassas davranılırken bu daire dışında kalan milletleri ahlak, adab, görünüş, söz veya fiil gibi yönlerle taklide cevaz vermek çok sakıncalı bir durum arz etmektedir. Böylece bir Müslümanın küfür alameti sayılan bir unsuru benimsemesi, onu taklit yoluyla kullanması şer’an caiz görülmemektedir. Peygamber efendimizin bir topluluğa benzemeye çalışanların o topluluktan olduğunu beyan eden hadis-i şerifine de dayanarak şunu söyleyebiliriz ki; kişi ister iyi halde isterse isyanda veya adette bir başka topluluğa uymaya veya benzemeye çalışırsa taklid ettiği hususta o topluluktandır. Yani Müslümanların -özellikle yaşayış, örf ve adetlerinde- Müslüman olmayan milletlere benzememesi gerektiğini söylememiz mümkündür. İslam dininde isyan ve küfür yasaklanmış olduğu gibi isyankar ve küfür erbablarının adetleri de yasaklanmıştır. Çünkü bu adetlerin tekrar edilmesinin kişiyi isyana ve küfre götürme olasılığı vardır. Bu olasılığı ortadan kaldırmak için de kişiyi saptıracak olan bu adetlerin taklit edilmesi yasaklanmıştır. Tabiî ki benzeme işini her durum için genellemek doğru olmaz. Örneğin; yeme-içme, uyuma, oturma, kalkma gibi zaruri durumlarda insanî vasıflardan dolayı benzemek doğaldır. Ya REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

31


da ziraat, sanayi alanlarında yahut alet-edevât, araç-gereç yapımlarında şer’i hükümlere ters düşmedikçe dünyevî ihtiyaçları gidermek adına başka milletlere benzemek meşru görülmektedir. İslam dini, yeryüzünü imar etmek, sanayi, ilim ve fen alanlarında başka milletlere muhtaç olmayacak ölçüde çalışmayı ve gayret etmeyi emretmektedir. Bu sebepledir ki Müslümanlar özellikle Orta Çağ ve itibariyle çeşitli coğrafyalara yayılmaya ve gayretlerini sarf etmeye çalışmışlardır. Bu gayret sebebiyle çağını aşan başarılara imza atmışlardır. Bu dönemde Batı toplumlarının cehalet, zulmet ve vahşet içinde olduklarına tarih şahitlik etmektedir. Bugünkü durumda ise Müslümanların eski göz kamaştırıcı dönemleriyle kıyaslanamayacak ölçüde dağıldıklarını ve toparlanmakta da zorlandıklarını görmemiz pek de zor değildir. Bu duruma gelmenin sebeplerinden birisi, içinde bulunulan rehavet duygusu iken bir diğer önemli sebebi ise Batılı toplumların iyi-kötü demeden her alanda taklid edilmiş ve edilmekte olmasıdır. Batı’yı bugünkü haline getiren şey Müslümanların sarf ettikleri gayrettir. Çünkü Müslümanların elde ettikleri birikimlerin Batı’ya aktarılmasıyla bu toplumun gelişme gösterdiği aşikardır. Müslümanların sanayi ve fen alanlarında Batı’dan istifade etmelerinde herhangi bir sakınca yok iken Batı’yı iyi-kötü ayırt etmeden her alanda körü körüne taklid etmeleri razı olunmayacak bir durumdur. Daha kötüsü ise yanlış olduğunu bile bile bu hataya düşmektir. Allahu Teala, A’raf Sûresinin 33. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “De ki: Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil bildirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” Bu ayetten de anlaşılacağı üzere Allah (c.c) inançsızlığı, şehevî arzuları artıracak çirkin işleri, içki, kumar gibi işleri Müslümanlara yasak kılmıştır. Bununla bağlantılı olarak da Batı medeniyetinin maddiyat kısmından ahlakî, iktisâdî açıdan, nâmusen ve dinen zararlı olan çirkin ve rezilce olan işlerin tamamını yasaklamıştır. Bir kimse dinde kötü bir yolun açılmasına öncülük ederse açılan o yolda işlenen günahlardan da payını alır. Bu sebeple çirkin ve rezilce işlerde Müslümanlardan hiçbirisinin zamanın modasına uymasına ve bilhassa gayr-i müslim milletleri taklid etmesine yahut genel bir ifadeyle batılılaşmasına asla şer’en müsade yoktur. Zira meşrûiy-

32

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

yetine delil olmayan şeylerde taklid ve başkasına uymanın haram ve batıl olduğuna dair birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif mevcuttur. İslam dini, yeryüzünde bulunan bütün inanç, anlayış ve yüce görülen her türlü anlayıştan daha yüce ve üstündür. Bu sebeple yücelmek için İslam dışı unsurlara tevessül etmek Müslümanlara yakışmayacak bir meseledir. Bununla birlikte, yücelmenin, ilerlemenin, başarının anahtarının sağa sola tevessül etmekten ziyade İslam inanç esaslarına sıkı sıkıya bağlanmak olduğunun iyice idrak ve tatbik edilmesi gerektiğinin bilinmesi lazımdır. Esas surette bakılacak olursa Batı toplumu manevi anlamda müslümanı mutlu ve olgun kılacak bir medeniyet ve anlayışa sahip değildir. Çünkü zikredilen toplum sadece dünyevî haz ve mutluluğu hedef edindiği için işin uhrevî boyutunu düşünmemektedir. Hal böyleyken böyle bir toplumdan alınacak ahlak ve terbiyeyle İslam dairesi içerisinde sağlıklı bir şekilde kalmayı sağlamak kolay olmayacaktır. Böylece bu durum Müslümanın hem dünya hem de ahiret hayatını imar etmesini zorlaştırmada önemli bir etken olacaktır. Müslümanın esas gayesi ise ahirettir. Ahiretini imar etmenin yolu da gerçek rehberler olan peygamberlerin yolunu ve davasını sürdürmekle mümkündür. Çünkü esas medeniyet İslam medeniyetidir. Bu medeniyetin kapısından içeri gerçek manada girmekle kişi hem dünyasını hem de ahiretini imar eder. Her toplumda olduğu gibi Müslümanlar arasında da Batı taklitçiliğini savunan bir güruh medeniyet, millet, hürriyet, gelişim adına gayr-ı ahlakî birçok unsuru fitne tohumu ekercesine Müslümanların arasına ekivermişlerdir. Avrupa’dan yükleyip getirdikleri gayr-ı meşru unsurlarla İslam faziletlerini tahrip etmeye, Müslüman halkın fikirlerini zedelemeye ve Müslümanların içini yabancı ruh, terbiye ve anlayışla doldurmaya, böylece İslam ruhunu yok etmeye çalışmaktadırlar. Müslümanlar bu durumun farkına varmayıp düzene girmedikçe fitne tohumlarının ekimine devam edilecektir. İslam dininin yeryüzündeki temsilcileri olan Mü’minler Batı’ya muhtaç değillerdir. Bilakis Batı, İslam dinine muhtaçtır. Her Müslümanın Batı toplumunun bu acziyetini görmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Müslümanların bugünkü kenetlenmeyişi, kopukluğu ve acziyeti -malesefdevam edecektir.


NEDİM BAL I

GÜNDEME

BAKIŞ

O

smanlı Devleti 1500’lü yıllardan itibaren, iyisiyle kötüsüyle, sevabıyla günahıyla Hristiyan dünyasında İslam âleminin askeri ve siyasi otoritesini temsil ediyordu. Hristiyan Batı (haçlılar) ne zaman İslam’ın değerlerine Müslümanların can, mal ve ırzlarına karşı bir hücumda bulunmak isteseler karşılarında muhatap olarak İslam dünyasının otoritesini temsil eden Osmanlı Devletini buluyorlardı. Bu askeri ve siyasi otoritenin nasıl bir şey olduğunu önemini ve gücünü anlamak için şu örnek yeterli olacaktır: Bildiğiniz gibi başta Danimarka olmak üzere birçok Hristiyan ülkelerde “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret içeren Karikatürler yayınlandı… Bu alçakça davranışlar karşısında Pakistan’dan, Endonezya’ya; Afganistan’dan, Suudi Arabistan’a; Türkiye’den, Hindistan’a halkı Müslüman olan birçok ülkede gösteriler yapıldı. Bazı ülkelerde Hristiyanların elçilikleri basıldı. Birçok devlet başkanı bu hakaret içeren Karikatürlerin derhal yasaklanmasını istedi. Sayıları milyonu bulan protestocularla defalarca büyük yürüyüşler yapıldı. Sloganlar atıldı. Peki ne oldu? Sıfır. Batı dünyası açıklama yaptı: “Bu durum ifade özgürlüğüdür. Yasaklayamayız.” Yani Hristiyan batı dünyası “Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu

aleyhi ve sellem’e sövmeyi, hakaret etmeyi “ifade özgürlüğü” kabul ettiğini resmen açıkladı. Ne yapabildik? Gök kubbeyi başlarına yıkabildik mi? Hayır. Sadece bağırabildik “Kahrolsun Amerika, Kahrolsun İsrail, Kahrolsun Emperyalizm.” O kadar… İslam’a, Peygamberimize, Müslümanlara hakaret ve düşmanlık bu günün meselesi değil… Bu durum Müşrik Hristiyan ve Yahudilerin geçmişten beri genlerinde var olan bir pislik… Osmanlı Devleti Padişahı Abdülhamid Han döneminde Fransa’da “Muhammed ve Cenneti” isimli bir tiyatro oyunu sergilenmek istenir. Abdülhamid Han bu haberi alınca derhal Fransa Krallığına bir mektup yazarak “Bu küstahça oyun sergilendiği takdirde Cihad ilan edeceğini ve ordularıyla Fransa’ya girip kendisinin bu oyunu kaldıracağı” tehdidinde bulunur. Sonuç?.. Fransa’da oyun derhal yasaklanır. Daha sonra İtalya’da bu oyun sergilenmek istenir. Abdülhamid bir mektup daha yazar ve orada da oyun yasaklanır. Sonra İngiltere bu oyunu sergilemek isteyen bu tiyatro ekibini ülkesine davet eder. Fakat daha sert bir mektup gönderilir ve İngiltere’de de bu alçak tiyatro oynanamaz. Avrupa’da açıktan açığa bu oyun oynanamayınca bu sefer oyunun yazarı ve tiyatro ekibi Amerika’ya gider. Fakat Abdülhamid Han REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

33


NEDİM BAL I bir mektupta Amerika’ya yollar ve Amerika’da da oyun resmi olarak yasaklanır. İşte İslam coğrafyasının birliği ve gücünü temsil eden “siyasi otorite” böyle bir şey… Onlarca devlet adamının milyonlarca Müslümanın yapamadığını bir mektup yapabiliyordu: Niçin? Çünkü o basit bir kâğıt parçası değildi. O mektup, İslam âleminin birliğini, gücünü ve öfkesini temsil ediyordu. Osmanlı devletinin hâkim olduğu geniş coğrafya ve bu coğrafya üzerindeki Müslüman halkların İslami hassasiyetleri, bir anda yapılacak Cihad çağrısının karşılık bulması demektir. Böylece onlarca farklı milletten 100 binlerce insanın bir araya gelip, İslam’ın sancağı altında savaşması ihtimali Hristiyan batı dünyasını korkutuyordu. Hristiyan batı âlemi yani Emperyalizm, bunu göze aldığı ve Haçlı seferleri düzenleyerek İslam dünyasının siyasi ve askeri otoritesini temsil eden Osmanlı Devletiyle savaştığı her dönemde zararlı çıktı. Hristiyan batı dünyasıyla, İslam coğrafyası arasında bir kale gibi duran ve Emperyalist işgallere izin vermeyen bu otoritenin (Hilafet Makamının) yıkılması gerekiyordu. 1914 – 1918 yılları arasında yapılan birinci dünya savaşında, başta İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Avustralya, Yunanlar olmak üzere birçok haçlı Hristiyan devleti birleşerek Osmanlı Devletine saldırması sonucu Hilafetin merkezi Osmanlı Devleti savaşı kaybetmiş ve ağır bir mağlubiyet almıştı… Savaşın galibi olan işgalci Emperyalist devletlerin plan ve kontrolü ile Osmanlı Devletlerinden koparılarak 23 irili ufaklı devletçik kuruldu… Emperyalist Hristiyanların iradesiyle kurulan bu uydu devletçiklerin başına, kendilerine bağlı olan, batının çıkarlarına hizmet eden soysuz idareciler ve adamlar getirildi. Emperyalist Hristiyan batının kendi elleriyle çizdikleri ve bizzat kendi elleriyle iktidara getirdikleri kukla rejimler ve diktatörler 90 yıldır Müslüman halkları yönetmektedirler. Müslüman halkların başına getirilen kukla rejimler ve diktatörler, ilk iş olarak İslam dininin

34

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

inanç esaslarını bozmaya, bid’at ve hurafeleri yaymaya, İslam’i yaşam tarzından toplumları uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Çünkü İslam’ın inanç esasları ve yaşam tarzı Siyonist ve Emperyalist sömürüyü, topraklarının işgal edilmesini, kâfirlerin otoritesine boyun bükmeyi, Hristiyan ve Yahudilerin dost edinmeyi, İslam şeriatı (kanunları) dışında başka kanunlarla yönetilmeyi asla kabul etmez… Hâl böyle olunca ya milyonlarca Müslümanı tek tek bulup öldüreceksiniz, yâda Müslümanların inançlarını ve yaşam tarzını değiştireceksiniz. Emperyalist Hristiyan âlemi ve Siyonistler ikincisini tercih ettiler. Çünkü birincisi mümkün gözükmemekteydi. Bu amaç doğrultusunda hemen işe koyuldular. Hedefleri; sömürüyü, işgali kabul eden, Yahudileri, Hristiyanları dost ve kardeş gören, Siyonistlerin ve emperyalistlerin hâkimiyetine karşı çıkmayan, Allah’ın şeriatı (kanunları) yerine demokrasinin veya sosyalizmin en ideal yönetim biçimi olduğuna inanan Müslüman halklar yetiştirmekti. Bunu da büyük ölçüde başardılar. Dikkat edilirse istisna olaylar dışında emperyalist ve Siyonist güçlerin gösterdiği amaçlara sadıkane(!) hizmet eden hain rejimler ve bu rejimlerin idaresini kabul ederek, memnun gözüken halkların yaşadığı ülkelerde rahat, sorunsuz ve sakin bir hayat ön plana çıkmaktadır. Yani sesini çıkarmadığın, onlar gibi inandığın, onlar gibi yaşadığın müddetçe sorun yok. İşte bu hâl emperyalist ve Siyonistlerin en büyük başarısıdır. Bir düşünsenize, geçmişte ilahi Kelimetullah (Allah’ın şeriatının hâkim olması) uğrunda Hristiyan âlemine karşı savaşan bir milletin torunları, şimdi Hristiyan ve Yahudileri dost kabul etmiş ve Allah’ın şeriatına karşı savaşıyor. Allah’ın hükmünün hâkim olmaması için mücadele ediyor. Fakat aynı zamanda kendini Müslüman olarak tanımlıyor, kendini Müslüman olarak görüyor. Bu ne tezat Ya Rabbi! İSLAM DÜNYASININ ÇÖKÜŞ SEBEPLERİ Genel olarak İslam âleminin perişanlığına ve Osmanlı Devletinin yıkılmasına sebep olan husus; son 300 yıldır İslam coğrafyasında yaşayan ida-


I NEDİM BAL reciler, âlimler, hâkimler, aydınlar, eğitimciler ve halk nezdinde yukarıdan aşağıya doğru bir bozulmanın, bir kokuşmanın başlamasıdır. Bu dönemde; Tevhid inancı zayıflamış, şirk hurafe ve batıl inançlar yaygınlaşmış, Kur’an ve Sünnet’in rehberliğinden uzaklaşılmış, İslam’ın dost ve düşman tanımlaması dikkate alınmamış, cehalet artmış, tembellik ve dünyevileşme hızla yayılmış, çıkarcılık ve ahlâki çöküntü zirve yapmıştır. Hâl böyle olunca yüce Allah’ın Sünnetullah’ı (toplumsal kanunlar) gereği izzetli ve şerefli günler mazide kalmıştır. “İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. “ (Rad: 11) Artık devir ehli küfrün devridir. Bu hâl İslam toplumları kendi halini değiştirene kadar da böyle devam edecektir. Ehli küfür; bir ahtapot gibi bütün kollarıyla İslam coğrafyasını sarmıştır. Bu koca ahtapotun hayatta kalabilmek için beslenmesi gerekir. Onun hayatta kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu besinde Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalardaki yeraltı ve yeryüzü kaynaklarıdır. Emperyalist ve Siyonistlerin avı olan biz Müslümanların; kanımızı yavaş yavaş emerek beslenen bu kâfir ahtapotun kollarından kurtulmak gibi bir niyetimiz, bir düşüncemiz, bir eylemimiz olmadığı müddetçe, yavaş yavaş, sakin ve rahatça ÖLME HAKKIMIZ(!) var. Fakat biz Müslümanlar; İslam topraklarının kanını, canını, ırzını emerek beslenen bu kâfir ahtapotun ve onun emrindeki rejimlerin, diktatörlerin bize zulmeden kollarından kurtulmak, özgürlüğümüze kavuşmak için çareler aramaya ve çırpınmaya başladığımız an; işte o an; bize rahat ölüm, kolay ölüm, sakince bir ölüm hakkı yoktur. Çünkü sen bu emperyalist, bu Siyonist, bu kafir ahtapotun ve onların uşakları münafık rejimlerin kuzu kuzu avı olmayı, kölesi olmayı, hizmetkârı olmayı kabul etmemekle suçların en büyüğünü işliyorsun!!

Biz Müslümanlar, Emperyalist Hristiyan kâfirleri, Siyonist Yahudi kâfirleri dost ve kardeş edindiğimiz, onların emrine boyun büktüğümüz, onların çıkarlarına hizmet ettiğimiz, onların yüceliğini kabul edip köleliğe razı olduğumuz müddetçe sakin bir YAŞAM HAKKIMIZ vardır. Ne demek? Ne demek “ben köle değilim, ben tutsak değilim, ben onursuz, şerefsiz, haysiyetsiz değilim” demek. Ne demek “ben hür oğlu hürüm ve sadece Allah’ın kölesiyim” demek. Ey Müslüman senin böyle bir şey söyleyemeye hakkın yok ki!!! Ey Müslüman! Ne zaman ki sen; asli kimliğine dönüp İslam’ın şahsiyetine bürünürsen, ne zaman ki sen; bu kâfir ahtapotun sömürüsüne ve onlara uşaklık yapan rejimlerin iktidarına karşı çıkarak onları tehdit edersen, ne zaman ki sen; “yeter artık ben kendi topraklarımın üstünde Hristiyanların ve Yahudilerin uşaklığını yapan satılmış yönetimler, rejimler diktatörler istemiyorum” dersen, ne zaman ki, sen; “benim topraklarımın üzerinde kâfir Amerika ve Avrupa’nın, lanetli Yahudi’nin söz sahibi olmasını istemiyorum” dersen, ne zaman ki, sen; “benim ülkemi Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan hiç kimsenin uşaklığını yapmayan, dinine ve Müslümanlara ihanet etmeyen ve ülkemi Allah’ın kitabı, Rasûlu’nün Sünnetiyle yöneten idareciler istiyorum” dersen… Ey bu ümmetin yiğit ve zulme isyankâr vicdanı! Şayet sen böyle dersen, tepene Amerikan, Rus, İngiliz, Yahudi bombaları iner… Sen böyle dersen, evin, yurdun, namusun çiğnenir. Sen böyle dersen, anan ağlar, baban ağlar, eşin ağlar, çocuğun ağlar… Sen böyle dersen; Gazze, Mısır, Çeçenistan, Afganistan, Suriye, My ambar, Somali, Irak kan ağlar. Sen; sömürü düzenlerine karşı çıktığın ve “lanet olası bu düzenlerin istemiyorum” dediğin için adın TERÖRİST olur. Sen böyle der ve ümmetin özgürlüğünü savunursan senin adın BÖLÜCÜ’YE, FUNDAMENTALİST’E, RADİKAL’E, SELEFİ’YE çıkar. Fravun’un Musa (a.s)’a dediği gibi… Firavun dedi ki: “Bırakın beni Musa’yı öldüreyim. Çünkü o sizin dininizi (düzenimizi) bozacak ve bölücülük yapacak.” (Mü’min: 26) REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

35


NEDİM BAL I Ey Müslüman! Bütün bunları göze alamıyorsan, bu sömürü düzenlerine kölelik yapmayı istiyorsan o zaman kanını emen ahtapotun kollarına kendini teslim et! Çırpınma ve kurtulmaya çalışma! O zaman belki sakin ve rahatça bir ölüm hakkın doğabilir(!) Bu hakkını sonuna kadar kullan(!)..

çocuklar, tecavüz edilen Müslüman hanımlar için

Bu Ülkenin Hocaefendilerine, Liderlerine, Yazarlarına

hatalar, kusurlar olabilir. Bunlar eleştirilebilir de.

Dünyada yaşanan olaylara ve bu olayların altında yatan sebeplere, kâfirlerin gözlüğünü takarak bakan, onların gözüyle olayları yorumlayan, hocaefendilere, liderlere, yazarlara seslenmek isteriz. Bu ümmet üç beş kişinin mağarada toplanarak aldığı kararların acısını çekmiyor!.. Bu ümmet, üç beş maceracının giriştiği işlerin faturasını ödemiyor. Bu ümmetin çektiği acıların sebebi, Düşmana düşman, dosta dost diyemeyen, İslam’ın düşmanlarına karşı canlarını ortaya koyan gençlerin önüne geçerek onlara doğru rehberlik yapmayan, sanal âlemdeki tebliğ faaliyetlerini gerçek hayattaki davet ile bir tutan, etliye sütlüye karışmayan, mevcut siyasal iktidarın gücünden nemalanan, mevcut iktidarın gölgesine sığınan siz değerli hocaefendilerimiz, liderlerimiz ve yazarlarımızdır. Sizsiniz bu ümmetin çektiği sıkıntıların sebebi.

rahim’i yakmak için tutuşturulan ateşi söndürebilmek uğruna bir kova su taşıyan karınca misali, mazlumların yardımına koşan ve fiilen çarpışan Müslümanların metodunda, usulünde, pratiğinde Fakat sizler bunun sebeplerini konuşmadığınız müddetçe, kıyam eden Müslümanları eleştirdiğinizden daha fazla zalim ahtapotu eleştirmediğiniz müddetçe, dünya küfrüne, onun metot ve usullerine açıkça tavır almadığınız müddetçe bu ümmetin evlatları sizin samimiyetinize nasıl inansın?? Sizlere nasıl sizlere güvensin? Bu ümmetin genç ve fedakâr nesli sizin arkanızdan nasıl gelsin? Yuh olsun zalim hırsıza laf etmekten korktuğu için mazlum ev sahibine hakaret etmeyi, onu kınamayı ve iftira atmayı yiğitlik(!) hocalık(!) yazarlık(!) abilik(!) zanneden zavallılara. Sizlerde nasıl olsa bu zalim ahtapotun kolları arasında bir gün öleceksiniz. Ama sakince, teslimiyet ve aşağılanmışlık içinde… Birilerine ise rahat ölüm yok. Onların bedenleri

Bu ümmetin çektiği acıların sebebi; davaları uğruna dünya zevklerini ellerinin tersiyle bir kenara itip hayatlarını feda edenler değil, hayatta kalabilmek ve sakince bir yaşam için hakka hak, batıla batıl diyemeyen sizlersiniz. Müslümanların çektiği sıkıntıların sebebi; bu aziz ümmeti, ahtapotun zehirli kollarından kurtarmak için kendi tatlı canlarını feda eden genç yiğitler değildir.

hak yolunda acı çekecek belki de parçalanacak.

Bu ümmetin çektiği acıların vebali; İslam dünyasını kollarının arasına alarak sömüren bu dev ahtapotun kollarını kesmeye çalışan ihlaslı ve yiğit Müslümanlara; gâvur gözlüğü takarak yaptıkları yüzlerce hakaret, eleştiri ve kınamanın onda birini bu zalim ahtapota yap(a)mayan siz değerli hocaefendilerin, liderlerin, yazarların boynundadır.

kuzu gibi ölüm sırasının kendisine gelmesini

Evet dünya küfrünün zulmünü ortadan kaldırmak için, şerefli, onurlu ve özgürce bir hayat yaşamak için, ilahi Kelimetullah’ın yeryüzüne hâkim olması için, zulmedilen insanlar, katledilen

36

yaşadıkları ülkelerde ayağa kalkan yada Hz. İb-

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Ama özgürce ama şereflice ama Müslümanca…. Sizin haliniz şu hikâyedeki insanların haline ne kadar benziyor; Kurtuluş savaşı yıllarında ermeni çeteler Müslümanların yaşadığı bir köyü basarlar. Köylüleri sıraya geçirirler ve tek tek vurmaya başlarlar. Halk bekler. Bu esnada sırada bekleyen bir çocuk dayanamaz ve bağırır “Zalimler, Kâfirler! Bu yaptıklarınızın hesabını Allah’a vereceksiniz.” Herkes bu sese dikkat kesilir. Sırasında ölümün kendisine gelmesini bekleyen dede, bu şekilde bağıran torununun elinden tutup çeker ve susturmaya çalışır “Evladım sus, konuşma sakın. Başımızı belaya sokacaksın!!!” Selam ve Dua ile Allah’a Emanet Olunuz.


ALİ YÜCEL

Hadis-iSerif sallallahu aleyhi ve sellem

‫عن أيب سعيد اخلدري عن النيب صلى هللا‬ ‫ لتتبعن َسنَ َن منكان قبلكم‬:‫عليه وسلم قال‬ ‫شرباً بشرب وذراعاً بذراع حىت لو دخلوا جحر‬ ‫ اليهود‬،‫ يا رسول هللا‬:‫ قلنا‬.‫ضب تبعتموهم‬ ‫ فمن‬:‫والنصارى؟ قال‬

MODERN CAHİLİYE VE SÜRÜNGEN DELİĞİNE GİRMEYİ İSLAM’IN İZZETİNE TERCİH EDEN TAKLİT BUDALALARI

İ

lk emri ile cahiliye düşüncesine savaş açmış, onun sistemlerini çökertmek için hamle yapmış, bu konuda hatır-gönül dinlemeden en ufak bir cahiliye davranışına müsamaha göstermeyen bir dinin mensuplarıyız. Yüce Allah’ın huzurunda verdiği söz gereği bıkmadan usanmadan çabalayan iblis ve avenelerinin en çok önemsedikleri şey ise bu yüce dinin ilk emrini unutturmaya çalışmak ve bunun neticesinde cahiliye düşüncesinin ne demek olduğunun farkında olmayan yığınları diledikleri mecralara sürüklemek olmuştur. Allah azze ve celle’nin belirlemiş olduğu yaşam biçiminin dışındaki her türlü davranış, hareket, durum ve tutum manasına gelen cahiliye, belirli bir zaman dilimine has olmayıp her asır ve çağda, her zaman ve zeminde rastlanılabilecek bir olgudur. Teknoloji ve fennin çılgın bir şekilde ilerleyişi, insanoğlunun bilim ve teknikte akıl almaz mesafeler katetmesi bile cahiliye düşüncesine engel olamamakta belki de “asr-ı saadet” önce-

sinde yaşanan “asr-ı cehalet”i yeni versiyonlarıyla ve daha maharetli bir şekilde insanlığa sunmaktadır. Âd ve Semûd kavimleri, mükemmel sayılabilecek sanat eserleri ortaya koymuşken, Firavunlar bu günün teknolojisinin bile hala tam olarak sırrına vakıf olamadığı piramitleri bir medeniyetin sembolü olarak inşa ederken; uzak doğuda Buda’nın peşinden gidenler, batıda Yunan mitolojisinin peşinden gidenler ve diğer dünya millet ve medeniyetleri mensup oldukları düşünce yapısının bir iz düşümü olarak görkemli medeniyetler oluşturmuşken İslam, onların tüm bu çabalarını “cahiliye” olarak isimlendirmiş ve bu “cahiliye medeniyeti”ne ait ne varsa ortadan kaldırmak için bütün müesseselerini seferber etmiştir. “Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

37


ALİ YÜCEL I

Yer yüzünü kazıp alt-üst etmek, dağları oyup devasa saraylar ve görkemli şatolar inşa etmek, sadece maddi bir kalkınma ve imar çabasına girişmek, bizlerden önce yer yüzünü meşgul edenleri “cahiliye medeniyeti”ne sahip olmaktan kurtarmamış bilakis ortaya koydukları bu eserlerin şımarıklığıyla sınır tanımaz olmuşlar ve kendilerinden sonrakilere ibret-i alem olmak üzere ilahi cezalarla tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. O zaman cahiliye, ilk aklımıza geldiği gibi sadece bilgi eksikliği değil Allah’ın emirlerine yönelmeyi reddeden, nefsin emirlerine göre yaşamayı düstur edinen bir yaşam biçimidir. etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler. Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.” (Rum; 9-10) Yani yer yüzünü kazıp alt-üst etmek, dağları oyup devasa saraylar ve görkemli şatolar inşa etmek, sadece maddi bir kalkınma ve imar çabasına girişmek, bizlerden önce yer yüzünü meşgul edenleri “cahiliye medeniyeti”ne sahip olmaktan kurtarmamış bilakis ortaya koydukları bu eserlerin şımarıklığıyla sınır tanımaz olmuşlar ve kendilerinden sonrakilere ibret-i alem olmak üzere ilahi cezalarla tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. O zaman cahiliye, ilk aklımıza geldiği gibi sadece bilgi eksikliği değil Allah’ın emirlerine yönelmeyi reddeden, nefsin emirlerine göre yaşamayı düstur edinen bir yaşam biçimidir. Buna göre Semud kavminin saraylarıyla Dubai’de

38

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

arz-ı endam eden istikbar mabetlerinin bir farkı yoktur. Kâbe’nin içersindeki putlarla şehirlerin her meydanını, okulları işgal eden küçük putların arasında fark olmadığı gibi. Aklın sınırsızlığını savunduğu için felsefi tartışmalar neticesinde türemiş onlarca mistik Yunan put-tanrısı ile popüler kültürün ürettiği futbol, moda, alış-veriş, eğlence totem-tanrılarının arasında ne fark olabilir ki? Gereksiz ömür tüketilen put haneler ile modern çağın gereksiz ve amaçsız ömür tüketme yerleri olup mabet telakki edilen statları ve alış-veriş merkezleri cahiliye olmak bakımından ne kadar birbirlerinden farklılar ki? İlkel çağa ilkel put, modern çağa modern put… Ama değişmeyen bir hakikat var, insanlarda put yapma hissi uyandıran cahiliye düşüncesinin sadece zamana göre şekil değişikliği… Sözüm ona “cehaletin kaynağı-menbaı” Ebu Cehil bir tane iken şu an kıtalar dolaşan sürü ile Ebu Cehiller ifsat etmekte insanlığı. İletişim araçlarının çoğalması ve gelişmesi “cahiliye” düşüncesine mani olmak şöyle dursun, sürekli yayılan ve kesintisiz bir hal almış modern cahiliyeye dönüşmüştür. İlkel cahiliyede kız çocukları rızık endişesi için diri diri toprağa verilirken modern cahiliye de rızık endişesi sebebi ile cehennem ateşine gömülen onlarca kız çocuğuna şahit olunmaktadır. İlkel cahiliyenin zinahanelerine bilinsin diye bayrak asılırken modern cahiliye de bu zinahanelerden yönetimler vergi almakta ve güvenlik görevlileri tahsis etmektedir. Yine ilk ve ilkel cahiliyede kadın o zamanın şartlarına göre kendisinden istifade edilen bir materyalken modern cahiliyede hemen her alanda iffet katilleri tarafından istismar edilen bir eşya görünümü arzetmektedir kadın. İlkel cahiliyede “teberrüc” ve iffetsizlik kendine has kalıp ve kılıflarda boy gösterirken modern cahiliyede “cesur poz” “defile” isimleriyle insanlığı yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. İlkel cahiliye “faizin alış-veriş gibi olduğu”nu söylüyordu modern cahiliye “ekonominin dininin olmayacağı”nı söylüyor. Eskinin cahiliyesinde aşireti güçlü olanlar insanlara zulmederken yeninin cahiliyesinde “her yerde adamı olanlar” insanlara zulmediyorlar.


I ALİ YÜCEL Geçmişin cahiliyesinde zamana uygun kölelik varken modern cahiliyede modern köle yığınları bulunmaktadır. Mazide geçmiş bitmiş gibi gözüken cahiliyenin hayvanlarına varıncaya kadar belirlediği batıl hükümler varken modern cahiliyede Allah’ın emirlerini çiğnemek pahasına beşer türevi hukuk normları ve yasalardan bahsedenler boy göstermektedir meydanlarda. Eğlence olsun diye insanların arenalarda vahşi aslanlara parçalatıldığı cahiliyenin yerini eğlence olsun diye iffet cellâtlarının ellerinde parçalanan yavrular, uyuşturucuya müptela kılınmış delikanlılar almıştır artık. Geçmişin cahiliyesinde müminler ateş çukurlarında yakılırken modern cahiliyede müminlerin evleri ateş çukuruna çevrilip yıkılmaktadır üstlerine. Yahudi cahiliyesi peygamber katili iken modern cahiliye peygamberi postacı mesabesine indirerek peygamberin “üsve-i hasene” özelliğini katletmektedir. Hristiyan cahiliyesinde din manastıra hapsedilirken modern cahiliyede ise din sadece camilere tıkılmaya çalışılmaktadır. Yani işin özü cahiliye bir zaman yaşanıp bitmiş bir hadise değil sürekli tekrarlanan, çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilecek bir hadise, olgu, yaşam biçimi ve davranıştır. İnançta, ahlakta, sosyal hayatta, ekonomide, askeri alanda, siyasi alanda, dini alanda yani insanı ilgilendiren bütün alanlarda çeşitli tezahürlerini görebileceğimiz nefse uygun, Allah’a isyan içeren tutum ve davranışlar manzumesidir cahiliye. Kendine ait hükmü vardır cahiliyenin ve o sebeple “Cahiliye hükmünü mü arıyorlar?” diye sorar Rabbimiz. Kendine ait iffetsizliği vardır cahiliyenin ve o nedenle “İlk cahiliye devrinde olduğu gibi iffetinizi ifşa etmeyin” diye uyarılırız Rabbimiz tarafından. Kendine özgü bir taassubu vardır cahiliyenin ve ateiste, komüniste, faşiste, emperyaliste her türlü hoş görüyü gösterirken müslümana asla tahammül edememektedir cahiliye taassubu. Resulullah ve arkadaşlarını umre yapmaktan alıkoyan cahiliye zihniyetinin günümüz temsilcileri “gericilik” “yobazlık” “irtica” gibi kendilerinin de manalarını bilmediği söylem ve taassuplarıyla engel olmaktadırlar her daim Müslümanlara. Yapısal olarak değişik müessese

İlkel cahiliyede kız çocukları rızık endişesi için diri diri toprağa verilirken modern cahiliye de rızık endişesi sebebi ile cehennem ateşine gömülen onlarca kız çocuğuna şahit olunmaktadır. İlkel cahiliyenin zinahanelerine bilinsin diye bayrak asılırken modern cahiliye de bu zinahanelerden yönetimler vergi almakta ve güvenlik görevlileri tahsis etmektedir. Yine ilk ve ilkel cahiliyede kadın o zamanın şartlarına göre kendisinden istifade edilen bir materyalken modern cahiliyede hemen her alanda iffet katilleri tarafından istismar edilen bir eşya görünümü arzetmektedir kadın. İlkel cahiliyede “teberrüc” ve iffetsizlik kendine has kalıp ve kılıflarda boy gösterirken modern cahiliyede “cesur poz” “defile” isimleriyle insanlığı yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. İlkel cahiliye “faizin alış-veriş gibi olduğu”nu söylüyordu modern cahiliye “ekonominin dininin olmayacağı”nı söylüyor. Eskinin cahiliyesinde aşireti güçlü olanlar insanlara zulmederken yeninin cahiliyesinde “her yerde adamı olanlar” insanlara zulmediyorlar.

REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

39


ALİ YÜCEL I ve düşüncelere sahip olsa da öz ve mahiyet itibari ile asla değişmeyen bir karakteri vardır cahiliyenin. Allah’a gereği gibi iman etmemek, nefsani arzuların peşinden gitmek, insanlığı fesada sürüklemek ve şehvetler gayyasında boğulup gitmek şimdiye kadar hangi cahiliyenin kendisinden kurtulduğu özelliklerdir acaba? İslama intisap etmekle cahiliyeye karşı duruşunu ve tarafını belli eden bir müslümanın Allah azze ve celle’nin cahiliye diye tanıttığı ve onlarca buyruğunda ikaz ettiği hal ve hareketleri yapması nasıl izah edilebilir acaba? Bugün müslümanların karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan bir tanesi de budur. Medeniyeti “şapka-kravat takmak”, “lüks ve gösterişli hayat sürmek”, “ahiret yokmuşçasına dünyaya meyletmek” olarak telakki eden sözüm ona Müslüman, cahiliyeden ne kadar kurtulmuştur acaba? “Peşlerinden gitmeyin yoksa sizi dininizden dönderirler” diye onlarca ilahi buyrukta kendilerine karşı uyarıldığımız yahudi ve hristiyanların peşine takılmış, onların birliklerinin kapılarında onca sene bekleyen, yaşam şekillerini onlara göre belirleyen, hukuklarını bile bu şaşkın zümrelerden ithal edecek kadar zavallı kimseler modern cahiliyenin kılık değiştirmiş halinden ne kadar koruyabilmişlerdir kendilerini? İman ettiğini söylediği peygamber –binlerce salât onun üzerine olsun- “Dövme yapan ve yaptırana lanet ederken” hayranı olduğu topçu-popçudan dolayı dövme yapan genç, cahiliyenin zifiri karanlıklarında şaşkın bir şekilde boğulup gitmiyor mu Allah aşkına? “Allah ve Resulüne savaş” mesabesindeki faizi “kredi” “kâr payı” vb. isimlerle yumuşatmaya çalışan zihniyet Veda Haccında ayaklar altına alınan cahiliyeden ne kadar korumuştur kendisini? Evet, müslümanların müptela olduğu bu özenti ve taklit hastalığı, İslam ile kurtuldukları cahiliye bataklarına tekrar sürüklemektedir kendilerini. Ölçülerimiz, değerlerimiz, yargılarımız, hükümlerimiz, işimiz, aile düzenimiz ve hayatımızın daha pek çok safhasında cahiliyeye rastlamaktayız. Allah’ın insanlığa rehber olarak tayin ettiği bu ümmetin, peşlerinden gelmesi gereken zavallı toplumları taklit etmesinden daha

40

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

vahim bir hadise olabilir mi? “Yahudi ve hristiyanlara benzemeyin” “Onlara tabi olursanız onlar gibi olursunuz” “Ehl-i Kitab’dan olanlara uyarsanız sizi küfre dönderirler” “Bir millete benzeyen onlardan olur” gibi onca yoldaki işarete rağmen, ikaz ve uyarıya rağmen katiline meftun bir zavallı gibi tehlikenin farkında olmayan yığınlarla karşı karşıyadır ümmet bu gün. (Demokrasi gibi) tatlı bir helvadan yapılmış put görünümündeki beşeri ideolojiler, yeri geldiğinde sahipleri tarafından afiyetle iç edilirken, bu modern putperestlerin ideolojilerinin peşinden sürüklenen gariban ve zavallı kimselere şahitlik etmektedir tarih. Benliğini, kimliğini, kişiliğini, ırzını ve sahip olduğu her şeyi kirleten batı cahiliyesine meftun sözde aydın, ilim adamı, yönetici kılıklı şaşkınlara kalmıştır meydan. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. İnsanlığa rehberlik edecek ve insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin, asli konumuna dönmesi için taklit ve özentiden, kâfirlere benzemekten şiddetle kaçınması gerekmektedir. Zira ihtiyaç duyduğu her türlü donanım, kendisini yaldızlı perdeler arkasında gizleyen şeytani cahiliyenin borazanlarında değil “en hayırlı ümmet” vasfına kendisini layık gören âlemlerin Rabbinin buyruklarında ve O’nun emirlerinin uygulayıcısı Resulü’nün sünnetindedir. Cahiliye hayatından kurtulmanın yegane yolu olan nebevi hayattan bir ikaz ile bitirelim: Ebu Said el-Hudri radıyallahu anhu rivayet ediyor: Resulullah aleyhisselam şöyle buyurdu: “Muhakkak sizler, sizden önceki ümmetlerin yolunca karış karış, arşın arşın uyup gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girmiş olsalar bile (siz de o daracık yere girecek) onlara tabi olacaksınız” Biz “Ya Rasûlallah! Bunlar Yahudiler ile Hristiyanlar mı?” diye sorduk. “Onlardan başka kim olacak?” buyurdular.(1) Hz. Peygambere salavât getirmeyi “salavât yağcılığı” diye niteleyen mutezile eskilerinin burnu yere sürtülse de “Allah’ın salât ve selâmı bize her daim hidayeti öğütleyen Resulü’nün üzerine olsun.” -------------------------------1. Buhari, İ’tisam 14 (Hadis no: 6889)


EBUBEKİR EREN

İSLAM H

amd bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden ve kainatı hizmetimize veren,

MEDENİYETİNİN: BİLİM VE TEKNOLOJİYE KATKILARI

sayısızca nimetleri bize bahşeden aziz, hakim vasıflara sahip olan Allah’adır. Salat selam kainatın efendisi Muhammed’e sallallahu aleyh ve sellem ve onun şerefli ailesine, ashabına ve kıyamete kadar ona tabii olanların üzerine olsun. İslam medeniyeti; bugün bile kullanılan modern ilim metodlarının, Müslümanlar tarafından bilinçli olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan, parlak bir medeniyet sarayıdır. İslam medeniyetin mimarları, bugün bile düşündürücü ve hayranlık uyandırıcı bilimin anahtarlarını keşfetmişlerdir. Tekniğin ve bilimin bu kadar geliştiği çağımızda, sıfırın keşfi, kağıdın icadı, astronominin bugünkü postulatları

olan dünya ve gök cisimleriyle ilgili temel prensipler vs. oldukça önemli buluşlardır. Bugünün REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

41


H. G. Wells, “Kısa Dünya Tarihi”in de bunu şöyle ifade eder: “(Müslümanlar), yapabilecekleri keşiflerin, kendilerine ne büyük faydalar sağlayacağını ve insanların hayatında ne kadar kapsamlı etkiler yapacağını başlangıçta anlamışlardı. Metal sanayii ve teknik aletler alanlarında, son derece değerli keşifler yaptılar. Metal karışımları ve boyaları keşfettiler. Damıtma, esans çıkarma ve optik camlar yapma usullerini keşfettiler.” bilim ve teknolojisi, kendisini orta zaman İslam medeniyetinin ektiği tohumlara borçludur. Daha 1000 yıllarında, yani Kopernik’ten 500 sene önce, İslam bilgini El-Biruni(973-1048) tarafından;”gündüz ve gece değişikliği”nin; diğer gezegenler gibi Dünya’nın, Güneş etrafında dönmesiyle meydana geldiği ortaya atılmıştı. Bu görüşün, değil o devirde İncil tarafından hoş karşılanması ve Avrupa’nın anlaması; 500 yıl sonra Kopernik bile bu ilmi tezi cesaretle savunamamıştır. H. G. Wells, “Kısa Dünya Tarihi”in de bunu şöyle ifade eder: “(Müslümanlar), yapabilecekleri keşiflerin, kendilerine ne büyük faydalar sağlayacağını ve insanların hayatında ne kadar kapsamlı etkiler yapacağını başlangıçta anlamışlardı. Metal sanayii ve teknik aletler alanlarında, son derece değerli keşifler yaptılar. Metal karışımları ve boyaları keşfettiler. Damıtma, esans çıkarma ve optik camlar yapma usullerini keşfettiler.”(1) MEKANİK ALETLER VE DİĞER İCATLAR Genelleşmiş icatlardan ibarettir. Her ilim dalına has, oldukça hayati olan buluş ve keşifler vardır. İslam medeniyetinin fizik, matematik ve mekanik gibi bilim dallarına ait prensipler ve bu alanlardaki teknik buluşları da, oldukça önemlidir. Dr. Sigrid Hunke, şu tespitleri yapar: “Ahmed İbn Musa’da görüldüğü üzere Müslümanlar, ani buluşlar yapan; tekniker ve usta mekanisyenlerdi. Keskin zekalarıyla kendilerini, hayatlarının şiddetle bağlı bulunduğu suya verdiler. Toprağın sulanması için her nevi su çeken çarklar, pompalar, su yükselten manivelalı makineler; yangın söndürmede kullanılan, suyu yukarı çekmeye mahsus cihazlar meydana getirdiler.”Ortaçağda, daha 880 yılında Müslümanlar,

42

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

henüz meçhul bulunan havaya, hakimiyeti denerler. Dr. Hunke, bu konuya da şöyle atıf yapar: “880 yılında İspanya’da İbn Fırnas, üzerine tüy ve kumaş geçirdiği ilk uçağı imal etti. Bir gün yeryüzüne düşüp parçalanıncaya kadar, uzun zaman havada kalmaya, süzülme uçuşu denemeleri yapmaya muvaffak oldu.” Batı medeniyetinin alt yapısını hazırlayan İslam medeniyeti ve İslam bilginleri, ne hazindir ki uzun bir zaman söz konusu bile edilmemiş ve hatta unutulmuştur. Nitekim Dr. Hunke, bu konudaki haksızlığı şöyle dile getirir: “Şu kadarı var ki, Müslümanlar’ın öncülük ettikleri şeylerden mesela; Arap rakamları, cebir, usturlap gibi şeylerden hemen hemen hiçbirinin İslami patent hakkı, Batı’da tanınmamıştır. Aksine birçok Müslüman icadı, günümüzde İngiliz, Fransız veya Alman malı sayılmaktadır.”(2)

KAĞIT, MATBAACILIK VE PUSULA “İslamiyet’in, Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden birinin de; kağıt olduğunda hiç şüphe yoktur... Keten dövme sanatını Araplar’ın, Semerkand’ta öğrenmiş oldukları malumdur. Ondan sonra, ketenin yerine; el-Cezire ile Mısır’da pek bol yetişen pamuğun ikamesini düşündüler. İşte bunun üzerine kağıtçılık sanayii, süratli ve fevkalade bir inkişaf gösterdi. İlk imalâthane, ancak 794 tarihinde Bağdat’da kurulabildi. 12. asırda Batı Avrupa’nın kağıt ihtiyacını, Endülüs Xativa fabrikası temin ediyordu...”(3) Pamuktan, kağıdın bol miktarda Müslümanlar tarafından üretilmesinden önce, son derece elverişsiz ve pahalı olan maddeler; “kağıt” olarak kullanılıyordu. Mısır’da, kamıştan “papirüs” ve diğer ülkelerde, koyun ve keçi derisinden


yapılan “parşömen” kullanılmaktaydı. Çin’de ise, “İpek kağıdı” kullanılıyordu. İpek ise, her yerde yetişmiyor ve çok pahalıya mal oluyordu. Müslümanlar’ın, keten ve daha sonra da pamuk kağıdını icadı, ilmi çalışmaları etkilediği gibi, kağıt sanayiinin gelişmesini de doğurmuştu. Kağıdın icadı ile beraber matbaacılık doğmuş ve kısa zamanda bir sanayi dalı haline gelmiştir.

1. Astronomi Aletleri Asrımızı doğrudan doğruya etkileyen İslam alemindeki astronomi çalışmaları geliştikçe, bu ilim dalına paralel olarak pratik astronomi aletleri yapılmış ve teknik bir hüviyet kazanmıştır. Ortaçağın teleskop ve dürbünleri olan bu aletler, İslam bilginlerinin gözlem vasıtalarının sınırını, biraz daha genişletmiş oluyordu. Dr. Sigrid Hunke, “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Gü-

ASTRONOMİ

neşi” kitabında bu gerçeği şöyle dile getiriyordu:

Çağımız insanını en çok meşgul eden ve merakını tahrik eden meselelerden birisi de, Astronomi çalışmalarıdır. Diğer ilimler, genellikle belirli zümrelerin ve bilginlerin mevzuu olurken; uzayla ilgili çalışmalar, herkesi yakından ilgilendirmektedir.

“Müslümanlar... yeni aletler imal ettiler. Duvar ve

Gerçekten insanoğlu, dünyaya geldiğinden beri, bu muazzam kainatın içerisinde, gözüne ilişebilen bütün gök cisimlerini merakla incelemiş ve sırrına vakıf olmayı arzulamıştır. İşte astronomi ilmi, insan tabiatında bulunan böyle bir meraktan doğmuştur. İnsan zekasının çalışmaya başladığı; ilk devirlerden beri; ilim binaları, büyük bir zaman dilimi içinde inşa edilmeye başlanmıştır. Bütün medeniyetlerin, bu büyük eserlerde, az veya çok katkıları vardır. Bugün artık bilinmektedir ki, İslam medeniyeti, bütün ilim dallarında olduğu gibi, astronomi sahasında da, temel bilgilerin kaynağı olmuştur. Dünya üzerinde, astronomi ile en çok meşgul olan ve gök cisimlerinin hareketlerini inceleyen Müslümanlar, astronomide en üst seviyeye ulaşmışlardır. 11. ve 14. asırlarda, İslam aleminde büyük astronomlar yetişmiştir. Batı’da, astronomi çalışmalarının mevcut olmadığı bir zamanda, İslam aleminde astronomi ilmi, en parlak devrini yaşamaktaydı. En büyük İslam astronomlarından el-Battani, bu gerçeği şöyle açıklıyordu: “Yıldızlar ilmi, her insanın, eşyanın kanunlarını öğrenmeye çalışması gibi; dinin de, kanun ve nizamlarını bilmek ihtiyacından doğmuştur. Beşer, yıldızlar ilmi sayesinde, Allah’ın birliğini ispata; O’nun emsalsiz büyüklüğünü, yüce hikmetini, muazzam kudretini ve eserinin mükemmeliyetini idrake muvaffak olur.”

açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabilir kadran vücuda getirdiler. El-Biruni, 7.5 metre çaplı bir kadrandan faydalanmıştı. Uluğ Bey, rasathanesine yerleştirdiği 40 metre çaplı duvar kadranı ile onu geçmişti. Müslümanlar, bunlardan başka sekstant ve oktant aletlerini de buldular. Batı’nın ilk rasathanesinde, İslam aletleriyle karşılaşmaktayız. Bu da, Müslüman aletlerini Batı’ya ilk defa tanıtan Hermann’ın hizmet ve gayretiyle olmuştu.”(4) 2. Pratik Astronomi Güneş’i ve tüm gezegenleri, hareket kanunlarıyla inceleyen Biruni, Fergani, Vefa ve Uluğ Bey’den her nedense bahsedilmez. Eserlerinin bir kısmı Rusya’ya kaçırılmış olan Uluğ Bey, Semerkand’daki rasathanesi ile çağımıza ışık tutmuştur. Ayrıca, Uluğ Bey’in beş asır önce yapmış olduğu astronomik hesapların, bugün yapılan hesaplara uygun çıkması, bilim adamlarını şaşırtmaktadır. Nitekim Prof. Dr. W. Barthold, “İslam Medeniyeti Tarihi”nde bu konuda şunları yazar: “Duvarına‘‘İlim tahsil etmek, erkek ve kadın her müslümana farzdır’’hadîsi yazılı olan Buhara’daki medrese ile, Semerkand’daki medrese, bu cümledendir. Uluğ Bey tarafından yaptırılmış olan rasathane, büyük işler görmüştür... Astronomi cetveli ve yıldızların fihristi de, onun adına tanzim edilmiştir. Bu eser, orta zamandaki astronominin en son sözü ve ilmin teleskop icat edilinceye kadar erişmiş olduğu en son derecesidir. Uluğ Bey’in sarayındaki talebelerden biri de, Ali Kuşçu’dur.”(5) İlk defa İslam bilginleri, Dünya’nın yuvarlak olup, ekseni etrafında döndüğü teorisini iddia ve REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

43


“Biruni, Dünya’nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tespit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer.”

Yunan matematiğinin “sayılar sistemi” ve “sıfır” kavramından mahrum oluşuyla izah edilebilir. İslam matematiğinin başlangıcı olan, “sayı yazısının bulunması” ve “sıfırın keşfi”; matematik tarihinde yeni bir çağın ilk adımı olmuştur. İslam matematikçilerinin, “akıl yürütme metodu”nu disiplinli bir şekilde kullanmışlardır. Avrupa’nın büyük bir taassupla, İslam matematiğini, “Yunanlaştırmak” istemesine rağmen, İslam medeniyetinin matematikteki imzası, hiçbir zaman silinememiştir. Prof. Dilgan, “Büyük Türk Alimi NasireddinTusi”adlı eserinde şöyle der: “Her ne kadar bazı Batı müellifleri, İslam matematikçilerini, Yunan matematiğini sadece tekamül ettirmiş olmakla vasıflandırıyorlarsa da yeni etüdler, bu hükmün sakatlığını ortaya koymuştur.”(6) Sayılar ve Sıfırın Keşfi

ispat ettiler.Will Durant, “Histoire de la CivilisationL’age de la Fol”eserinde bu konuya ışık tutar: “Biruni, Dünya’nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tespit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer.” Zira, onlar Kur’an’dan, Arz’ın, sabit olmayıp, hareket ettiğine şahit olmuşlardı. “Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah’ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Neml; 88) Ortaçağda en büyük modern rasathaneler,Bağdat, Kurtuba, Semerkand, Maragha ve diğer İslam şehirlerindeydi. Astronomi cihazları da buralarda yapılmaktaydı. MATEMATİK Eski Yunan’da matematik çalışmalarının varolduğu kesin olarak bilinmekle beraber, bu çalışmalar kısa bir zaman sonra durmuş ve yeni bir gelişme gösterememiştir. Bu durum belki de,

44

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Sayı yazısının icadı ve sistemli hale getirilmesi, son derece hayati bir önem taşımaktadır. Sayı sistemine, Müslümanların “es-sifr” dedikleri “Sıfır”ın (0) ilavesini, matematik ve medeniyetler tarihinde bir “devrim” olarak değerlendirebiliriz. Zira, şu anda çağdaş ilimin ve hayatın her cephesinin, bu “sistem”le ayakta durduğu bilimsel bir gerçektir. Bugünkü maddi medeniyetin inkişafı, ortalama on asır önce başlamıştır tespiti doğrudur. Bugün “Arap Rakamları” dediğimiz “sayı sistemi”, matematiğin temelini(bazını) oluşturmaktadır. Milletler, değişik işaretlerle bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyorlardı. Mesela, “Romen Rakamları”, yazı harfleriyle ifade edilmeye çalışılıyordu. Yüksek sayıları ifade etmek için bir sürü harfi yan yana dizmek gerekiyordu. Ayrıca hiçbir kaidesi de yoktu. Bugünkü “sayı sistemi”nin, yani 1’den 9’a kadar olan sayıların, tesbitinin ilk defa Hintliler’e ait olduğu söylenmekle beraber; bu “sayı yazısı”nı, bizzat ifade eden ve sıfırla beraber “sayı sistemi” olarak kullanan, hiç şüphesiz ki, Müslümanlar’dır. Sıfır kullanılmadan önce; 1204 gibi bir sayıyı yazmak ve bunu 124’ten ayırmak için, 12.4 şeklinde nokta kullanıldığı, bir vakadır. “Sıfır”a, “es-sifr” diye isim veren ve onu matematiğe kazandıran, Müslümanlardır. Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matema-


Ortaçağda en büyük modern rasathaneler,Bağdat, Kurtuba, Semerkand, Maragha ve diğer İslam şehirlerindeydi. Astronomi cihazları da buralarda yapılmaktaydı. tikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil “sayı sistemi” ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğin anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu “sayı sistemi” kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar. Harezmi, kitabında, sıfırın, çıkarmada kullanılmasını şöyle anlatır: “Sekiz, diğer sekizden çıkınca, geriye birşey kalmaz. Bu takdirde hanenin (basamak) boş kalmaması için, bir dairecik koy! Dairecik, boş hanenin yerine geçmek zorundadır. Eğer bu hane boş kalırsa, diğer haneler de tahdit edilmiş olurlar.” “Sıfır”(0) olmadan ne matematik ne bilimler nede teknoloji olur. Sıfır, bir anlamda sayı sisteminin sihirli bileşenidir. Sayı sistemi ve bu sisteme dayanan bütün  matematik  sistemler,  ancak  «sıfır anahtarı”yla çözülür. Modern matematikte, «sıfır kavramı”nın önemi artmıştır. Bugün, sıfırsız, matematiği düşünmek, imkansızdır.

TIP İslam medeniyetinin, en çok geliştirdiği üç ilim dalından birisi, kesin olarak ifade edebiliriz ki, Tıp ilmidir. Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı halinde tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılırlar. Ve tamamen modern bir hüviyet kazanır. Son derece sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir. Tıbbın, İslam medeniyetinde, müstesna bir ge-

lişme göstermesi; İslam inancının, insan yaşayışı, temizliği ve sağlığına verdiği önemden kaynaklanır. Eski Yunan medeniyetinden intikal eden tıbbî bilgiler ise; İslam tıp otoriteleri tarafından kritik edilmiş, denenmiş ve birçok prensiplerin yanlış olduğu ortaya konmuştur. JacquesRisler, “CivilisationArabe” adlı eserinde: “Müslümanlar, tababette en yüksek mevkii işgal edip, beş asırdan fazla, dünya tıp ilminin başında bulunmuşlardır. Hazret-i Muhammed’den intikal eden tıbbî hadisler, takriben üç yüzü bulmaktadır. 622’den, 661 tarihine kadar süren Hicret ve Hulefa-yı Raşidin devirlerindeki hekimler, daha o zamandanyaralara pansuman yapma sanatını, dağlamayı, kan almayı ve hacamat tatbikatını biliyorlardı.”(7) İşte İslam tıp ilmi, başlangıçta böyle bir ivme ile başlamıştı. Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Akşemseddin, en küçük canlı varlıklar olarak kabul edilen mikropların fonksiyonunu Batı’dan asırlarca önce tayin ve tesbit etmiştir. Böylece, Müslüman ilim adamlarının, mikroba ve hastalıklara karşı tesirli olan ilaçları keşfetmeleri, tıp tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. Bugün dahi izlerini görebileceğimiz bu ilaçlar, eczacılıkta antibiyotik olarak kendisini göstermektedir. Halen halkımızın kullandığı antibiyotik mahiyetteki çeşitli ilaçlar, tarihi bir miras olarak zamanımıza intikal etmiştir. Beyin gibi gevşek ve kemik gibi kesif dokuların, iltihaplanamayacağı zannediliyordu. İbn Sina bu düşüncenin yanlışlığını göstererek, kemiklerin de iltihaplanacağını ortaya atar. Bugüne kadar daha iyisi mümkün olmayan bir izahla; menenjit, sekonder iltihap ve menenjizmin ilk defa ayrı ayrı teşhisini yapar. İbn Sina aynı şekilde; plörezi, pnomonive interkostal nevralji ve karaciğer apsesi ile, peritonitin de önemli bir şekilde açıklamasını yapar. Böylece akciğer hastalıklarını tespit ve teşhis eder. Bağırsak ve REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

45


birinden ayırır. Batı, uzun zaman Razi’nin, mafsal romatizması ve mesane taşı hususundaki geniş müşahede ve bilgilerine dayanmıştır.

Bugünkü “sayı sistemi”nin, yani 1’den 9’a kadar olan sayıların, tesbitinin ilk defa Hintliler’e ait olduğu söylenmekle beraber; bu “sayı yazısı”nı, bizzat ifade eden ve sıfırla beraber “sayı sistemi” olarak kullanan, hiç şüphesiz ki, Müslümanlar’dır. Sıfır kullanılmadan önce; 1204 gibi bir sayıyı yazmak ve bunu 124’ten ayırmak için, 12.4 şeklinde nokta kullanıldığı, bir vakadır. “Sıfır”a, “es-sifr” diye isim veren ve onu matematiğe kazandıran, Müslümanlardır. Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matematikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil “sayı sistemi” ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğin anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu “sayı sistemi” kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar.

Birçok salgın hastalıkları, zamanında teşhis eden ve tedavi hususunda gerekli tedbirleri ortaya koyan Müslüman doktorlar ve tıbbi müesseseler, veba hastalığı gibi, bilhassa ortaçağda salgın bir şekilde görülen, bulaşıcı hastalığı da, ilmi tecrübelere dayanarak kontrol altına almayı başarmışlardır. 14. asrın başlarında Avrupa’da görülen veba hastalığı karşısında Hıristiyan alemi büyük bir korku ve dehşet içerisine düşmüşken; Müslüman doktorlar, vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ve ondan korunmanın yollarını anlatan eserler yayınlıyorlardı. Zira, İslam Peygamberi daha 6.- 7. asırlarda, vebaya karşı alınacak tedbirleri ilan etmişti: “Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman o yere, onun üzerine gitmeyiniz. Ve bulunduğunuz yerde veba zuhur edince de, oradan kaçarak o yerden çıkmayınız.” (Buhari: 76/30, Müslim: 39/92) Rabbim! Gecesi gündüzü gibi aydın böylesine eşsiz İslam medeniyetine sahip çıkan ve yeryüzünde hakim kılmaya çalışan kullarından eylesin. Vesselam..

--------------------------------Kaynaklar: 1. H. G. Wells, Kısa Dünya Tarihi, Çev. Ziya İshan, Varlık Yy. İstanbul, 1962. 2. Dr. SigridHunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çev. Servet Sezgin, Bedir yy. İstanbul, 1972.

böbrek koliklerinin semptomlarını ayırır. Yüz felçlilerinin merkezi ve mahalli sebeplerini belirtir. Şarbon’un da, açık ve tam bir yorumunu yapar. Razi, “Çiçek ve Kızamığa Dair” eseriyle, itinalı müşahedeye dayanan izahlar yapar. Gout (damla hastalığı) ile Romatizmayı bir-

46

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

3. JacquesRisler, La CivilisationArabe,s. 170-171, Paris, 1955, (Danişmend, a.g.e. s. 13-14’den naklen). 4. Dr. SigridHunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çev. Servet Sezgin, Bedir yy. İstanbul, 1972. 5. Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fuat Köprülü, 2. Baskı, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı yy, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963. 6. Prof. Dr. Hamit Dilgan, Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy. 1956. 7. JacquesRisler, CivilisationArabe, Paris, 1955.


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

ÇOCUKLARLA İLETİŞİM KURABİLMENİN YOLLARI -2 ÇOCUKLARA SÖZ GEÇİREBİLME

Ç

ocuklara söz geçirebilmek ve onlarla iletişime geçebilmek büyük bir beceri gerektirir.

Bu beceriyi kazanabilmek için öncelikle bunun yollarını bilmemiz gerekmektedir. Bununla beraber bu bilgileri uygulamak için de her insanda farklı derecelerde olan irade, kararlılık ve beceri gibi hünerlere ihtiyaç vardır. İşte bundan dolayı onlara söz geçirebilmek bir sanattır. Bununla ilgili güzel bir hikaye anlatılmaktadır: “Bu konunun uzmanı bir doktor haylaz çocukları olan bir eve gitmiş. Anne-baba söz dinlemez çocuklarından bahsederek kendisinden yardım istemişler. Uzman, çocuğu çağırmış. Çocuk durmadan soru sormaktaymış. ”Siz hep mi böyle konuşuyorsunuz? O çorabı nereden aldınız?” vs. Uzman her soruya gayet normal cevaplar vermiş, bir taraftan aileye “Kızmayacaksınız, sükunetle çocuğu dinleyeceksiniz ve benim gibi cevaplar vereceksiniz.” demiş. Ama çocuğun soruları bitmek bilmemiş. Uzman dayanamayarak bağırıp çağırmaya başlamış.”

Bilgi olmadan sanat da olmaz. Ama her şey bilgiyle de alakalı değildir. Fıtrattan gelen özellikler insanın iradesi dışında bir olaydır. Anne babalar ve eğitmenler sakın korkmasınlar! Çocuklarla iletişime geçmek ve söz dinletebilmek o kadar da zor değildir. Yeter ki verilmesi gereken her şey kararında olsun. İslam’da her şey ölçülüdür. Ölçüyü bilip ona uyanlar hiçbir zaman şaşırmazlar. Geçen yazımıza kaldığımız yerden devam edelim. DOĞAL OLMAK VE ÇOCUĞA GÜVEN DUYMAK Yapmacık olmadan, samimiyetle davranarak çocuğun size güven duymasına, dolayısıyla sağlıklı bir iletişim kurmada katkıda bulunabilirsiniz. Çocuklar çok akıllıdır. Samimiyeti hissettikleri an kendilerini size açarlar. Abartılı ve yapmacık hareketlerde ise kendilerini size kapatırlar. Bu ikisinin ortası bir yol tutulmalıdır. Sözünde duran, haksızlık yapmayan, isteklerini ve yasaklamalarını nedeniyle açıklayan, baskı kurmayan ebeveynler çocuklarının güvenini kazanırlar. Dolayısıyla çocukla rahatlıkla duygusal REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

47


“Çok iyi bir abla/abi olduğunu gösterdin” mesajını verebiliriz.

Sözünde duran, haksızlık yapmayan, isteklerini ve yasaklamalarını nedeniyle açıklayan, baskı kurmayan ebeveynler çocuklarının güvenini kazanırlar. Dolayısıyla çocukla rahatlıkla duygusal paylaşıma girerler ve bu durumda çocuk yanlış bir şey yapsa bile bunu gizleme ihtiyacı hissetmez. Yaşadıklarını ailesiyle paylaşan bir çocuğun büyük yanlış yapma ihtimali azdır. Diğer yandan anne-baba çocuğa ona güvendiği izlenimi vermelidirler. Şüpheli, tedirgin ve çocuğu sürekli takip altında tutan ve en ufak bir yanlışta onu eleştiren, cezalandıran ebeveynler ona güvenmediklerini göstermektedir. Kendisine güvenildiğini, sevildiğini, değer gördüğünü hisseden bir çocuk bunları kaybetmemek için hata yapmamaya çalışır.

Çocuğun duygularıyla örtüşmeyen övgü kızgınlık ve nefret uyandırır. Anne: “Kızım bugün çok güzelsin.” Kız: “Güzel değilim işte! Gözlerimin altındaki şu morluklara bak.” Övgüye alışan çocuk sorumluluk kazanamaz ve her işte övgü bekler. Çocuk : “Bugün oyuncaklarımı topladığım için bir şey demedin.” Övgü bazen çocuklarda anne-baba tarafından anlaşılmadığı duygusu uyandırır. Çocuk :”Ahmet artık benimle arkadaşlık yapmayacakmış.” Anne: “ Sen iyi bir çocuksun yakında o da hatasını anlar.” Çocuk: “Şuan ne hissettiğimi bilsen böyle söylemezdin.” İşte yukarıda oluşan diyaloglar övgüde vasat bir anlayışımızın olmamasından kaynaklanmaktadır.

paylaşıma girerler ve bu durumda çocuk yanlış bir şey yapsa bile bunu gizleme ihtiyacı hissetmez. Yaşadıklarını ailesiyle paylaşan bir çocuğun büyük yanlış yapma ihtimali azdır. Diğer yandan anne-baba çocuğa ona güvendiği izlenimi vermelidirler. Şüpheli, tedirgin ve çocuğu sürekli takip altında tutan ve en ufak bir yanlışta onu eleştiren, cezalandıran ebeveynler ona güvenmediklerini göstermektedir. Kendisine güvenildiğini, sevildiğini, değer gördüğünü hisseden bir çocuk bunları kaybetmemek için hata yapmamaya çalışır.

KIYASLAMA

ÖLÇÜLÜ ÖVGÜ

Çocukla ilgilendiğimiz süre kadar sergilenen iletişim biçimi de çok önemlidir. Anne-babalar çocuklarıyla yeterince ilgilendiklerini ve zaman ayırdıklarını düşünürler. Oysa ilgilenmek sadece onu yedirip içirmek ve ihtiyaçlarını gidermekten ibaret değildir. Duygusal ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çabalar en az bedensel ihtiyaçlar kadar önemlidir. Çocukla geçireceğimiz zamandan çok kaliteli zaman geçirip geçirmediğimiz önemlidir. Okul öncesi çocuklara ayıracağımız en kıymetli zaman onlarla oynamaktır. Hatta çocukla çocuk olup kendimizi o oyunun içinde hissetmemiz

Kimi anne-babalar çocuklarına övücü sözlerle iltifat ettiklerinde onların şımaracağını sanır. Oysa övülmek her çocuğun duygusal ihtiyaçları arasındadır. Ayrıca överek çocuklara istediklerimizi öğretebiliriz. Sürekli eleştirmek yerine hak ettiğinde olumlu davranışlarını destekler biçimde övmek çocukta uygun davranışların tekrarlanmasını sağlar ve kendisinin değerli olduğu düşüncesini yerleştirir. Sürekli kardeşine zarar veren çocuğa biz iş yaparken onu bitirene kadar bakmasını söyleyip

48

Öte yandan hak edilmemiş bir övgü beklenenin aksine güvensizlik duygusu uyandırır. Çocuk övgünün kendisini idare etmek için kullanıldığını düşünür. Baba :”Gol atmadım diye üzülme, çok iyi oynadın.” Çocuk: “Yapma ya baba! İyi oynamadığımı sen de biliyorsun.

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Anne-babalar çocuklarını başkalarıyla kıyaslayarak onları teşvik edeceklerini düşünürler. Ama hepimizce malumdur ki hiçbir insan bir başkasıyla kıyaslanmaktan haz etmez. Hatırlamamızda fayda vardır. Çocuklar da bir insandır. Ve kıyaslama sanıldığı gibi çocuğu olumlu şeylere yönlendirmeyeceği gibi ters tepki oluşturup çocuğun aynı tavra devam etmesine sebep olabilir. SEVGİ VE İLGİ / ZAMAN AYIRMA


I HALİME YILMAZ

Çocukla geçireceğimiz zamandan çok kaliteli zaman geçirip geçirmediğimiz önemlidir. Okul öncesi çocuklara ayıracağımız en kıymetli zaman onlarla oynamaktır. Hatta çocukla çocuk olup kendimizi o oyunun içinde hissetmemiz gerekir. gerekir. Aynı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi. Ebu Hureyre (r.a) : Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Hüseyin’ e doğru dilini çıkarır, onun dilinin kırmızısını gören çocuk neşeyle gülerdi.”(İbn Hibban, Elbani sahih demiştir.) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizim urve-i hasenemizdir. O şöyle buyurur: “Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Kendi bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkı olanı ver.” Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bütün ümmetten sorumlu idi. Bütün işlerine rağmen torunlarına ve dolayısıyla çocuklarına ayrı bir zaman ayırırdı. O halde bir şeyleri bahane ederek, benim vaktim yok, diyerek çocuklardan ilgiyi kesmememiz gerekir. Çocuğumuz kendine yetecek zamana gelir gelmez ondan ilgiyi keseriz. Ama çocuklar her yaşta anne-babanın ilgisine ihtiyaç duyarlar. Buluğ çağına gelmiş bir genç için oyunun yerini karşılıklı sohbet ve sorunların paylaşılması alır.

Sevgiden yoksunluk kendine olan güvenini zedeler. Sosyal uyumunu ve yaşamla barışıklığını engeller. “Ben çocuğumu seviyorum, bunu söylemeye gerek yok.” demeyin. Sevgimizi aktarmanın yollarını muhakkak bulmalıyız. Bunlar : Sevdiğimizi açıkça söylemek. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam gelip falancayı seviyorum, deyince “O zaman git ona sevdiğini söyle.” buyurmuştur. Sadece söylemek yetmez. Bununla beraber; Dokunmak, gülümsemek, okşamak ya da öpmek gerekir. Bazen çocuklar anne-babalarına beni sevmiyorsunuz, yakınmalarında bulunur. Böyle bir durumda anlayalım ki bizden ilgi bekliyordur. Çocuklara şartlı sevgi göstermek yani , yemek yersen, ders çalışırsan seni severim demekle sağlıklı iletişim kuramayız. Sevdiğimizi söz ya da tavırla

Diğer yandan özellikle erkek çocuğun gelişiminde babanın rolü önemlidir. Maalesef babalar çoğu zaman bu işi tamamen anneye yüklerler. Oysa çocuğun yetiştirilmesinde babanın aktif rol alması ve anneyi desteklemesi gerekir. Sağlıklı ruhsal gelişim için babanın çocuğa zaman ayırması, onunla bir şeyler paylaşması, az bir vakit de olsa ortak faaliyetlerde bulunması şarttır. Çocukla oynamayan, sorduğu sorulara cevap verme lutfunda bile bulunmayan babaların çocuklarının gelişimlerine vurdukları darbeleri sonraki yıllarda telafi etmeleri mümkün olmayabilir. Kanaatim odur ki çocuklar duygusal yönden tatmin edilmedikleri zaman ileriki yıllarda ebeveynlerinden bunun acısını çıkarabilirler. Sevgi ve ilgi gören çocuk -istisnalar bunun dışında- etrafına da gördüğü şekilde davranacaktır.

ifade edelim. Sonuçta çocukların, duygularımızı

Sevgi; hava, su gibi doğal bir ihtiyaçtır. Çocuğun anne-babası tarafından sevildiğine emin olması gerekir. İnsanoğlu her anında sevgiye ihtiyaç duyar.

ve sellem , eşe, çocuğa ayıracağı payları iyi bilmeli

okuma gibi bir özellikleri yoktur. Yalnız her şeyde olduğu gibi sevgide de ölçü önemlidir. Küçüklüğünde yeterli sevgiyi göremeyenler bu eksikliği meşru olmayan sevgilerle gidermeye çalışabilirler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, çocuklarla ilgilenmiş, şakalaşmış ve onları güldürüp eğlendirmiştir. Bir de yaptığı şakalarda kimseyi incitmez, yalan söylemez, alay etmezdi. Şakalarında bile bir güzellik, ibret, ciddiyet, doğruluk ve ölçü vardı. Çocuk sevgisi insanın bütün benliğini sarmamalıdır. Kur ’an’ da ebeveyne, çocuğunu sev, denmez. Çünkü bu fıtratlarında vardır. İnsan severken Allah’a (c.c), Peygambere sallallahu aleyhi ve bunda hata yapmamalıdır. Çünkü her şeyin aşırısı zararlıdır. REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

49


MUHAMMED ALİ MÜCAHİD I

YILBAŞINI KUTLAYAMAYIZ Y

ılbaşı Hristiyanların bayramıdır, Müslümanların bayramı değildir öyleyse biz onların bayramını kutlayamayız. ÇÜNKÜ; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o onlardandır.” (Ebu Dâvud) Biz Hristiyanlara benzeyemeyiz. Ailemizi, çocuklarımızı Hristiyanlara özendirip havai fişekler atarak, mumlu pastalar keserek, partiler düzenleyerek, onlar gibi kutlayarak, onlar gibi olamayız. ÇÜNKÜ BİZ MÜSLÜMANIZ.. Hiç bir Hristiyan, Müslümanların ramazan, kurban bayramını kutlamadığı gibi, bir Müslüman da onların bayramlarını kutlayamaz. Ancak bu hadise onların bizim bayramlarımızı kutlamadığından değil, dinimiz bize nehyettiği için kutlayamayız.

50

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Peygamberimiz, gayrimüslimlerin bayramlarını kutlamayı biz Müslümanlara yasaklamıştır. Biz en doğru din olarak İslam’ı kabul etmiş Müslümanlar olarak, nasıl olurda Hristiyanların noel diye adlandırdıkları bayramlarını kutlayabiliriz!. Kutlayamayız. ÇÜNKÜ BİZ; Hak olan İslam’a mensubuz, onların batıl dinleri olan Hristiyanlığı kabul etmediğimiz gibi onların bayramlarını da kutlayamayız. Günümüzde Müslüman toplumların başına gelen en büyük musibetlerden biride hiç şüphesiz Yahudi, Hristiyan ve diğer toplumlardan oluşan insanlara uymaları, onlara benzemeleri ve onları örnek almalarıdır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ümmetinin birçoğunun onları takip edeceğini ve örnek alacağını bildirerek şöyle buyuruyor:


I MUHAMMED ALİ MÜCAHİD

Kâfirlere benzemek, Müslümanım diyen kimse için kendi şahsına yaptığı en büyük kötülüktür. O gece Tüm Televizyon kanallarında fesat, şehvet, ahlaksız programlar, diziler, filimler izlenmesi, karşısına geçerek çerezler, kolalar içilmesi ve ayrıca bizler gece kluplerine, barlara ve eğlence merkezlerine gitmiyoruz, evimizde ufak bir eğlence yapıyoruz diyerek eğlenmeleri bir Müslüman şahıs için kendisine yaptığı en büyük kötülüktür. “Sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz. Onlar, kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden gireceksiniz.” Sahabiler: “Ey Allah’ın Rasulü, Yahudi ve Hristiyanları mı kastediyorsunuz?” diye sorunca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ya kim olacak?” buyurmuştur. (Buhâri) Bu hadisten dolayı bizler onlara uymuyor, yılbaşını kutlamıyoruz. ÇÜNKÜ, yıllarca Müslümanların kanlarını döken haçlı ordusu Filistin, Afganistan ve Irak’ta milyonlarca Müslümanı katledip bacılarımıza tecavüz edip ülkelerini tarumar ederken her fırsatta Müslümanlara olan düşmanlıklarını gösterirken, Her fırsatta dinimize, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e küfrederlerken bizler bunlara duyarsız kalıp, görmeyip, duymayıp sonrada onların bayramlarını kutlayacağız öylemi! BU BÜYÜK BİR REZİLLİKTİR. Bu haçlı ordusunun zorbalıkları olmamış olsa dahi yinede onların bayramlarını kutlayamayız. EY MÜSLÜMAN OLDUĞUNU SÖYLEYEN KİŞİ! Onlar senin dinine alçakça saldırırken, kardeşlerini boğazlarken senin burada onların bayramlarını kutlamanın, zilletlikte, tarifi olamaz. UYAN. Hiçbir gayri müslim, Müslümanların bayramını kutlamazken, sen nasıl onların bayramını kutlayabilirsin. Şaka ile dahi olsa “mutlu yıllar, mutlu noeller” demek dinimizde haramdır. KUTLAYAMAYIZ ÇÜNKÜ; Noel baba dedikleri, adam gibi adam olsaydı hırsız gibi bacadan değil, insan gibi kapıdan gelirdi. Hal böyle iken bizim toplumumuzda sosyal ve dinsel tahribata yol açtığı ve yeni yetişen gençlerimizi kendi öz değerlerinden ve geleneklerinden koparıp batı kültürüne

empoze ettiği, çocuk ve gençlerimizin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i değil noel babayı konuştuğu, noel babanın kendisine inanmayanlara hediye bırakmayacağı saçmalıkları almış başını giderken, kırtasiyelerde ve diğer alışveriş mağazalarında, noel baba oyuncakları, yılbaşı süs eşyaları su gibi satılır hale gelmişken, bizim bunlara gözümüzü kapatıp bunları masum bir eğlence-bayram gibi görmemiz mümkün değildir. ÇÜNKÜ BİZ MÜSLÜMANIZ; insanları doğruya, iyiye güzele teşvik eder yanlış-hatalı davranışlardan sakındırırız. Tüm bu yanlışlar, kötülükler olurken; Ben Müslümanım, ancak; yılbaşını eğlence olsun diye, öylesine kutluyorum diyenlere Yanılıyorsunuz diyoruz. Çünkü Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor. “Bir toplumun gözü önünde günahlar işlenirde onlarda bu günahları işleyenlerden daha güçlü ve onlara engel olmaya muktedir oldukları halde bu durumu değiştirmezlerse, Allah Teâlâ onları katından bir ceza ile kuşatıverir.” Kâfirlere benzemek, Müslümanım diyen kimse için kendi şahsına yaptığı en büyük kötülüktür. O gece Tüm Televizyon kanallarında fesat, şehvet, ahlaksız programlar, diziler, filimler izlenmesi, karşısına geçerek çerezler, kolalar içilmesi ve ayrıca bizler gece kluplerine, barlara ve eğlence merkezlerine gitmiyoruz, evimizde ufak bir eğlence yapıyoruz diyerek eğlenmeleri bir Müslüman şahıs için kendisine yaptığı en büyük kötülüktür. Ailemize, çocuklarımıza, noeli-yılbaşını güzel gösterip özendirmek, onlara yaptığımız en büyük kötülüktür. HARAMDIR. Bundan dolayı bizler yılbaşını kutlamayız. Kutlayamayız.

ÇÜNKÜ, BİZ MÜSLÜMANIZ! REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

51


RİMİZ

RLE ÖNDE

Hak Yolunun Çileli Alimi: Son Osmanlı Şeyhulislamı

Mustafa Sabri Efendi

İ

slam ümmetinden alimleri eksik etmeyen Allah Teâlâ’ya hamd ederiz. Salat ve selam “Alimler

peygamberlerin varisleridir.” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’edir. Allah’ın salat ve selamı ilmi bin bir güçlükle kendilerinden sonraki insanlara ulaştırabilmek için olağanüstü gayret gösteren başta sahabe ve kıyamet gününe kadar bu ilim hazinesini taşıyan ilim ehlinin üzerine olsun.

Yüz yirmi yedinci Osmanlı şeyhülislamı olan Mustafa Sabri Efendi, 1869 senesinde Tokat’ta doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Kayseri’ye gidip, Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Emin Efendi’den ilim öğrendi. Daha sonra İstanbul’a gelerek ilim öğrenmeye devam eden alimimiz burada yüksek başarısından dolayı II. Abdulhamid’in sarayında ya-

İlim yolculuğu zor bir yolculuktur ve bu yolculuğu sonuna kadar “hiç bir otoriteden korkmadan sür-

pılan ilim meclislerine katılmaya hak kazandı. 1890 senesinde henüz 22 yaşında Fatih Camii’nde

dürmek” her kişiye nasip olmayan bir nimettir. Biz

dersler vermeye başladı.

–inşallah- Mustafa Sabri Efendi’nin bunu başar-

Dönemin batı yanlısı ve İslam’dan adım adım

dığına inanıyoruz. Çünkü onun hayatını aşağıda anlattığımızda sizlerde bu konuda bize hak vere-

uzaklaşmayı savunan kimseleri olan İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı çıkıp, o zaman “Cemi-

ceksiniz.

yet-i İlmiye-i İslâmiye”nin yayın organı olan Be-

Allah alimimizden çektiği sıkıntılara rağmen il-

yanü’l-Hakk Dergisi’nde başyazar olarak yazılar

mini insanlara ulaştırmak için gösterdiği gay-

52

Doğumu ve İlmi Şahsiyeti

yazdı. Burada da İttihad ve Terakki’nin uygula-

retten dolayı mükafatını versin. Allah içimizden

malarına karşı çıkmıştır.

de böyle ilim aşığı ve gayretli insanları çıkarsın,

1913 Bâb-ı Âli baskını, giderek sertleşen iktidarın

var olanların sayısını arttırsın.

tutumu ve İttihat ve Terakki Fırkası’na mensup

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014


I CİHAN MALAY olanların kendisini öldürme teşebbüsleri üzerine önce hicret etmek zorunda kaldı. 4 Mart 1919 tarihinde Osmanlı’nın son Şeyhülislamlığına getirildi. 1920 yılında dönemin yönetiminden dolayı bu görevi bıraktı. 1 Haziran 1924’te de vatandaşlıktan çıkarılır. İlmi Şahsiyetine Sadece Bir Delil Onun ilmi şahsiyetinin büyüklüğüne yaşanan şu olay delildir: “Şeyhülislâm iken, makama bir adam gelir ve “benim bazı sorularım var, cevap verin” der. Orada bulunan ulemâ, Şeyhülislâm’a yönlendirirler. Adam, sorularımı tek tek sorayım siz cevaplandırın, deyince Şeyhülislâm:”Efendi, sen ne kadar sorun varsa hepsini söyle” der. Adam otuz kadar soruyu sıralar. Hocaefendi başlar ve sırayı da bozmadan bütün soru-

minin açılışına gitmekte imiş. Onlar da güvertede idiler. Mahmud Esad Efendi ile Yeraltı Camii İmamı Hafız Ali Efendi de vardı. Esad Efendi, açılışta Fransızca konuşma yapacak, Ali Efendi de Kur’ân-ı Kerim okuyacakmış. Onlar beni görünce, heyete dâhil olduğumu zannettiler. Ama onlara hiç bir şey demedim. Romanya’ya giden Mustafa Sabri Efendi, orada da boş durmamış, İslami hizmetlerine devam etmiştir. Kırım’dan gelen Tatar gençlerine usul-i fıkıh ve belâgat okutmaya başlar. Daha sonra ailesini de yanına aldıran Mustafa Sabri Efendi’nin durumu tam iyiye gitmekte iken, I. Dünya savaşında Osmanlı devletinin müttefiki olan Alman ordusu Bükreş’i işgal edince, İttihatçılar da Mustafa Sabri Efendi’yi yakalayıp hapse götürürler. Bir süre Romanya’da hapis yatar. Daha sonra da İstanbul’a, oradan da Gemlik’e götürürler.

ları cevaplandırır. Bu ilmi kudret ve güçlü hafıza, oradaki ilmiye sınıfını heyecanlandırır ve hepsi kalkar hoca merhumun elini öpüp tebrik ederler.” Hicret Zorlanıyor...

Yunanistan’da... Mustafa Sabri Efendi, Merhum Ali Ulvi Kurucu’ya Kahire’de iken Romanya ve Yunanistan hatıralarını şu şekilde anlatmıştır: “Romanya’da kalamadık. Tanıdık kimse, fazla Müslüman yok. Daha

Mustafa Sabri Efendi ve oğlu İbrahim Sabri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı oldukları için Cumhuriyet’in ilânından sonra 150’likler arasında yer almışlardı. (150’likler, Kurtuluş Savaşı sonrası mal varlıklarına el konularak Türkiye’den sürülen insanlara verilen isimdir.) Romanya’da... Türkiye’de duramayacağımı anladığımda komşumuz olan bir tüccar vasıtasıyla, Romanya’ya gidecek bir vapura bilet aldırdım. Vakti gelince gizlice sahile inip bir kenardan kayıkla vapura çıktım. Aramalara karşı, kömürlüğe inip saklandım. Kaptanla öyle anlaşma yapılmıştı. Denize açılıp Türkiye karasularını geçtikten sonra, giyindim; sarığımı sarıp güverteye çıktım. O sırada, Romanya Kralı Karol, Bükreş’te bir cami yaptırmıştı. İstanbul’dan da bir heyet, ca-

“Şeyhülislâm iken, makama bir adam gelir ve “benim bazı sorularım var, cevap verin” der. Orada bulunan ulemâ, Şeyhülislâm’a yönlendirirler. Adam, soru¬larımı tek tek sorayım siz cevaplandırın, deyince Şeyhülislâm:”Efendi, sen ne kadar sorun varsa hepsini söyle” der. Adam otuz kadar soruyu sıralar. Hocaefendi başlar ve sırayı da bozmadan bütün soruları cevaplandırır. Bu ilmi kudret ve güçlü hafıza, oradaki ilmiye sınıfını heyecanlandırır ve hepsi kalkar hoca merhumun elini öpüp tebrik ederler.” REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

53


CİHAN MALAY I müsait bir muhit olarak, Yunanistan’a geçtik. Talebe okuturuz, gazete çıkarırız, bir işler görebiliriz. Yazdıklarımız, belki Türkiye’ye girebilir, diye düşündük. Evi Doktor İbrahim Temo adında biri vesilesiyle kiraya verdik. Buradan hiç olmazsa ekmek paramız çıkar, diye seviniyoruz. Belli bir süre sonra kira parası gelmeyince Doktor İbrahim Temo’nun uyanık davranarak imzamı taklit ettiğini ve evi sattığını duyduk.” Ali Ulvi Kurucu bu konu hakkında hatıralarında şunları anlatır:”Mustafa Sabri Efendi,Yunanistan’daki hatıralarından bahsederken Gümülcine’de bulunan Başmüftü Nevzad Efendi’den bahseder: “Bazen bir insan, bir ülkeye bedel oluyor” der, anlatırdı: “Müftü, kendisini Yunan Hükümeti’ne övmüş olduğundan hükümet baskı yapmıyordu. Müslümanlar üzerinde de tesiri kuvvetliydi. Kendisiyle görüştük. Böyle böyle bir gazete çıkaracağımızı söyledik. Hem kabul etti hem de elinden gelen yardımı yaptı. Bize ev, ayrıca gazete için yer temin etti. “Yarın”ı çıkarmaya başladık. O zat sayesinde devam da edebildik. Müftü

Efendi, gazeteyi sınırdaki çiftçiler, köylüler vasıtasıyla Türkiye’ye de sokuyordu. Bosna Hersek’e de gönderiyordu. Çok gayretli bir adamdı. “Yarın”ın içeri girmesinden, dağılıp okunmasından,Türk hükümeti rahatsız oldu. Tenkitlerimizden hoşlanmadı. Bunun için Yunan hükümetiyle görüşmelerde bulundu ve gazete yasaklandı.” Ve son hicret yeri... Mısır “Yunanistan’da yapılacak işimiz kalmadı” diyerek, bir Müslüman ülkeye gitmek istemiş. Fakat hiçbirinden vize alamamış… Kendisi şöyle diyor: “Birkaç ay süren bu sıkıntılı zamanda, beni bir korku sardı. Atina’da ölürsem, beni nereye gömecekler? Bir şeyhülislâm, Hıristiyan mezarlığına mı gömülecek? Bu birkaç ay, ömrümün en felâketli zamanı oldu. Çok evham ettim…” Sonunda çaresiz kalan Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim Sabri ile birlikte Mısır konsolosuna giderler. Mustafa Sabri Efendi Arapça, İbrahim Sabri Bey ise Fransızca olarak dertlerini anlatırlar. Durumdan etkilenen konsolos: “Ey Allah’ım! Bu hâl Papa’nın başına gelseydi, Hristiyan dünyasının alâkası bugün ne olurdu acaba? Bu ne zillettir yahu. Bütün mes’uliyeti ben üzerime alıyorum. İsterlerse bu vazifeden beni atarlar, isterlerse hapsederler; siyasi cinayet işledim diye asarlar… her şeyi göze alıyorum…” diyerek büyük bir üstünlük ve cesaret göstererek Mustafa Sabri Efendi’ye yardım eder. Mısır’a Geliyor Hayatı çilelerle dolu olan Mustafa Sabri Efendi 1922 senesinde ailesi ile birlikte Kahire’ye yerleşir. Bu artık O’nun son hicreti olmuştur, fakat sıkıntılı günler bitmez. Kahire’de de çok zor günler geçirirler. Çaydanlıkta Fasülye Pişirme Bir Osmanlı Şeyhülislâm’ı olarak Mısır’da geçirdiği çok sıkıntılı geçen ilk yıllarını Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:

54

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014


I CİHAN MALAY “Hoca Efendi ve oğlu İbrahim Bey, aileleriyle birlikte Mısır’a giderler. Mısrul Cedîde mahallesinde bir ev bulup yerleşirler. Fakat maddi sıkıntı had safhada. Mustafa Sabri Efendi, ilk birkaç ayı nasıl geçirdiklerini, ne yiyip içtiklerini anlatırmış. Bunlardan hiç şikâyet etmez, anlatırken de gülermiş. En ucuz şey kuru fasulye imiş. Sabri Efendi bir çuval kuru fasulye almış. Başka bir şey alacak paraları yok. Kap olarak yalnızca bir çaydanlıkları varmış. Fasulyeyi bu çaydanlıkta kaynatıp pişirip yerlermiş. Sonra yıkayıp çay yaparlarmış.Birkaç ay böyle geçinmişler. Nihayet oğlu İbrahim Sabri Bey, bir Ermeni ayakkabıcının yanına gidip çırak olarak çalışıncaya kadar sürmüş.Sonra vakıflardan geçimini sağlayacak bir maaş bağlanıp kıt kanaat geçinmiş.” Kahire’de kaldığı evi bir okul haline getirdi. Vefat ettiği 1954’e kadar Kahire’de yaşayan Mustafa Sabri Efendi; verdiği dersler, yaptığı sohbetler, yazdığı makaleler ve kitaplarla Mısır’lıların

kının ilim öğrenmemesi karşısında üzülür ve şöyle derdi:“Dinin ilk emri ‘Oku!’ olan bir millet, nasıl câhil kalır, kalabilir?” (M.Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 2, Kaynak Yay. s.51) Yaptığı sohbetlerde kendisini samimi bir şekilde dinleyen gençlerden etkilenerek “Ah keşke, ben de sizin gibi talebe olsaydım.” diye iç geçiriyordu. Dini Tahrif Edenlere Karşı Çıkıyor Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da Ezher Medresesi’nde bulunduğu sırada verdiği derslerde talebelere son derece faydalı oldu. Bir Ezher âlimi şu beliğ tasvir ile Şeyhülislâm ve yardımcısı Zâhid el-Kevseri’nin Mısır’a gelişini ve getirdiğini özetlemiştir: ”Biz Mısır ikliminde hayli bunalmıştık. Bu akılcılar ve reformcu kişiler bizi şaşırtmıştı. Bir gün Akdeniz’den iki beyaz gemi zuhur etti; geldiler ve bizleri kurtardılar...”

olduğu kadar İslam dünyasının takdirle takip et-

Peygamberlerin Getirdikleri Bağlayıcıdır

tiği bir kişi olarak hayatını tamamladı.

Peygamberlerin getirdiklerinin kişiyi bağlayan esaslardan olduğunu şöyle dile getirmiştir:

Torunu Mısır’daki Hayatını Anlatıyor

“Peygamberlerin getirdiği dünyevî ilkeler insanlar arası münasebetlerin ana kaynağını teşkil eder. Bunların bir kısmını hukukun dışına itmek dinin ruhuyla bağdaşmaz.” (Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem IV,s.161–162)

Dedesini on iki yaşına kadar görebilen Şeyma Sabri onun Mısır’daki yaşantısı hakkında bize şöyle der: “Dedem çok nazik, hassas, kerim bir zattı. Onunla beraber yaşarken evimiz sürekli açıktı. Ezher talebeleri, aydınlar, yazarlar gelir, siyasetten, dinden konuşurlardı. Dedemi hep yazarken görürdük” der. İlme Düşkünlüğü Yaşlılığında ellerinin titremesi yazmasını son derece zorlaştırmasına rağmen bundan vazgeçmedi. Onu Allah yolunda kınayanların kınamasından çekinmezdi. O şunu söylerdi: “İslâm düşmanlarından, insanları İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan bin kişi benim karşımda olsa onlardan

Ona göre böyle yapmalarının sebebi;”Peygamberin dâhiliğine vurgu yapan nübüvvet yorumu, nübüvveti İlâhi elçilikten çıkarıp insani düzeye indirir. Bunlardan bazılarının Peygamberlerin gösterdiği hissi mucizeleri inkâr etmeleri, Allah’ın irade ve kudretine olan imanı zedeleyici bir nitelik taşır.” Mustafa Sabri böyleleri için: ”Bunlar anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimi değiller. Eğer samimi olsalardı, dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi.” demektedir.

korkmam. Çünkü biliyorum ki Allah benimle beraber ve ben gücümü O’ndan alıyorum.”

Batıcı Düşüncelere Karşı Çıkıyor

“Ben yirmi iki yaşımda müderris oldum, hâlâ ilme

Mustafa Sabri Efendi, Mevkifü’l-Akl ve’l-İlm adlı

doyamadım.” diyen Mustafa Sabri Efendi, hal-

eserinde; ”Muhammed Abduh, Cemaleddin Efgani ve REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

55


CİHAN MALAY I Batı’dan gelen fikri akımların öncüleri Kasım Emin, Muhammed Ferid Vecdi, Muhammed Mustafa el-Meraği, Muhammed Hüseyin Heykel, Ali Abdürrazık gibi şahısların Ezher’i karıştırdıklarını, adım adım dinsizlere yaklaşarak zararlı gelişmelere sebep olduklarını sert bir şekilde ifade etti, onların bozuk fikirlerini çürüterek sapıklıklarını ortaya koydu. “... Yeni yetişen müslüman çocukları, çok Avrupalı bilginlerin ve filozofların isimlerini, şöhret menkıbelerini hafızalarında taşıyorlar. Bu hal kâfi gelmiyormuş gibi üstelik bir de İslam âlimlerinin bazı hatıralarda kalan şöhret artıklarını kazıyıp çıkarmak için kötülenmelerini kendilerine âdeta meslek edinenler ve bunu da güya İslam dinine hizmet şeklinde gösterenler bulunuyor!”(Yeni İslam Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyesi)

Kadının Örtünmesi İslamîdir Döneminde özellikle Avrupa’dan gelen kimselerin İslam’da kadının örtünmesi İslam’da yeri olmadığını söylemeleri üzerine kitabında onlara şöyle cevap vermiştir:“İslâmî açıdan kadının örtünmesinin gerekmediğini iddia etmek bu konudaki açık emir ve hükümleri reddetmek demektir. Kasım Emîn gibi bazı yazarların ileri sürdüğü iddianın aksine; örtünmenin bilgisizlikle alakası olmadığı gibi örtünme İslamî bir emir olup başka kültürlerden intikal etmiş bir yaşam tarzı değildir.” Allah’ın Varlığını İnkar Edenlere Karşı Mücadele Ediyor Dönemin Komünizm dalgasına karşı verdiği mücadele de kendisinin ümmetin problemleriyle ilgilenen bir kişi olduğunu gösterir.

“Yahudiler insanlık âlemine beş tane kimyasal bomba veya hidrojen bombası atsalar, beş tane küfür ve dalâlet önderi Yahudi âlimin icra ettiği tesiri yapamazlar. Bunlar Komünist Marx, Evrimci Darwin, Avusturya´lı Freud, Fransalı pozitivist Auguste Comte ve Sosyolog Durkheim´dir. Bunlar insanlık âleminin akıl, düşünce, anlayış ve ahlâkını perişan eden insanlardır. Yahudiler bu insanları büyüttüler, insanların gözünde yücelttiler ve neticede bunları küfre öncülük edecek kişiler olarak karşımıza çıkardılar. Bugün bize düşen onlarla savaşmak ve mücadele etmektir. Zira dinimiz bize küfre öncülük edenlerle savaşmayı emrediyor. Ben yakinen biliyorum ki bir gün gelip bunların maskeleri düşecek ve ilim adına işledikleri cinayetler ortaya çıkacak. Çünkü ‘Hakk´ın dışında dalâletten başka bir şey yoktur’ (Yunus, 32).”

56

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Allah’ın varlığına en büyük delil olarak şunu söyler:”Allah’ın varlığını ispatlayan en önemli delil Kur’ân’da da sık sık işaret edilen gâye (yeryüzünün bir amaç için yaratılmış olduğu) ve nizam(evrendeki mükemmel düzen) delilidir. (Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem II, Beyrut, 1981, s. 343–386) Yine aynı kitabının başka bir yerinde gözle görmediği bir şeyin varlığını inkar edenlere şunları demektedir: “Maddeci(materyalist)lerin, inkar düşüncesini Allah’ı duyularla algılamanın imkansızlığına dayandırmaları da mantıkî bir temele oturmaz. Çünkü duyularla algılanmamak, var olmama sonucunu gerektirmez.“ Eserleri Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi Mûsâ Cârullah Birgivi’nin cehennem azabının ebedî olmadığını savunan Rahmet-i İlâhiyye Burhanları adlı eserine reddiyedir. (Bedir Neşriyat tarafından 1998’de tercüme edilmiştir.)


I CİHAN MALAY Dinî Müceddidler yahut Türkiye için Necat ve

Hoca Efendinin bu kitaplarının yanı sıra, çeşitli

Î’tiîâ Yollarında Bir Rehber:

dergi ve gazetelerde yazdığı makaleleri de kitap-

“Yeni Müslümanlar” adını alan Haşim Nahit ve arkadaşlarının İslâm’da reform yapılması gerekti-

laştırılmıştır. Onun Diliyle İnsanlık Alemindeki Beş Kim-

ğine dair görüşlerine karşı yazılmıştır. (Türkçe’ye

yasal Bomba

tercüme edilmiştir.)

“Yahudiler insanlık âlemine beş tane kimyasal bomba veya hidrojen bombası atsalar, beş tane küfür ve dalâlet

En-Nekîr Alâ Münkiri’n-Ni’me Mine’d-Dîn ve’l-Hilâfe ve’l-Ümme:

önderi Yahudi âlimin icra ettiği tesiri yapamazlar. Bunlar Komünist Marx, Evrimci Darwin, Avusturya´lı Freud, Fransalı pozitivist Auguste Comte ve

Çağdaş İslâm-siyaset düşüncesi ve hilâfet-siyaset

Sosyolog Durkheim´dir. Bunlar insanlık âleminin akıl,

ilişkisiyle ilgili konuları ihtiva eder.(Hilâfetin

düşünce, anlayış ve ahlâkını perişan eden insanlardır.

İlgasının Arka Plânı adıyla İnsan Yayınları tara-

Yahudiler bu insanları büyüttüler, insanların gözünde

fından Türkçe’ye çevrilmiştir.) Mes’eletü Tercüme-ti’l-Kur’ân:

yücelttiler ve neticede bunları küfre öncülük edecek kişiler olarak karşımıza çıkardılar. Bugün bize düşen onlarla savaşmak ve mücadele etmektir. Zira dinimiz bize küfre öncülük edenlerle savaşmayı emrediyor. Ben

Namazda Kur’ân’ın Türkçe mealinin okunması

yakinen biliyorum ki bir gün gelip bunların maskeleri

teşebbüslerini savunanlara karşı bir reddiyedir.

düşecek ve ilim adına işledikleri cinayetler ortaya çı-

(Süleyman Çelik, Kur’ân Tercümesi Meselesi adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bedir Yayınları, İs-

kacak. Çünkü ‘Hakk´ın dışında dalâletten başka bir şey yoktur.” (Yunus, 32)

tanbul, 1993) İlim Ehlinin Dilinden Mevkıfü’l-Beşer Tahte Sultâni’l-Kader: Kader ve irade hürriyetine ilişkin görüşlerin tartışıldığı eserdir.(İsa Doğan, İnsan ve Kader adıyla bu eseri tercüme etmiştir. Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul, 1989) El-Kavlü’l-Fasl Beyne’llezîne Yü’mimûne Bi’lĞayb Ve’llezîne Lâ Yü’minûn: Mevkıfü’l-Akl adlı hacimli eserinin özeti mahiyetinde olup pozitivizmin yayılmasından sonra İslâm dünyasında nübüvvet, hissî mucizeler, kıyamet alâmetleri ve âhiret konularında yapılan yanlış yorumların eleştirisini kapsar. (Kahire, 1361, 1407/1986) Bu eseri basmak istediğinde maddi güçten yoksundur, Hasan El-Benna ile sıkı dosttur kendisi, ondan yardım ister ve basılır.

M. Salih Ekinci Hocaefendi:”Asrın en büyük mütekellimidir diye söylenirse, mübalağa değildir. Çok büyük muhakkik bir zattır. Kelam ilminde müçtehid olduğunu kendisi de iddia ediyor. Ehildir de. Kelam ilminde bu seviyeye ulaşmıştır.”

Yaşlılığında ellerinin titremesi yazmasını son derece zorlaştırmasına rağmen bundan vazgeçmedi. Onu Allah yolunda kınayanların kınamasından çekinmezdi. O şunu söylerdi: “İslâm düşmanlarından, insanları İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan bin kişi benim karşımda olsa onlardan korkmam. Çünkü biliyorum ki Allah benimle beraber ve ben gücümü O’ndan alıyorum.” REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

57


CİHAN MALAY I “Bir de, Mısır’da modernistlere karşı en büyük

meselesini ve kıyâmet alâmetlerinden biri olan âhir za-

mücadeleyi veren bir zattır.”

manda yeryüzüne nüzulünü inkâr etti. Sabri Efendi de

Ali Ulvi Kurucu: “Mustafa Sabri Efendi, yaradı-

kendisine cevaben bir makale yazıp yayınlamak üzere

lışından mücadeleci, gördüğü bir haksızlığa razı olmayan, hak bildiği şeyi müdafaadan, fikrini beyan etmekten çekinmeyen bir zat idi.” demektedir. Mısır’da

“Sekafe” isimli dergiye gönderdi. Bunu yayınlamadıkları gibi okuyucuların gözünden de sakladılar. Hocamız da dediler ki “İş bu raddeye kadar gelmişse biz susacak

öğrenci iken kendisi şöyle anlatıyor:“Cuma günleri

değiliz, zira hakkı söylemekten susan dilsiz şeytandır.”

mektebimiz tatildi. Perşembe akşamlarını iple çeker,

Sonra Mevkıfu’l-‘Akl [5] isimli kitabı üzerine yo-

hasretle beklerdik. Diğer arkadaşlar;”Nil kenarına gi-

ğunlaştı. Kitabın nübüvvet ve mucizeye dair

deceğiz, bahçelere gideceğiz” diye hazırlık yaparlarken,

üçüncü babını daha derinlemesine ele alıp geniş-

bizler de:”Sabri Efendi’yi ziyaret edeceğiz, sohbetinde

letmek sûretiyle müstakil bir kitap haline getirdi.

bulunacağız” diye heyecanlanırdık. Hakkında söylenecek en doğru söz şudur: O,

Kitap basılma safhasına geldiğinde karşımıza –ho-

büyük bir mücahitti ve hayatını Allah yolunda cihatla

camız, oğlu, ben, ve birkaç yakın dostu– kağıt ve basma

geçirdi. Onun mücadelesinin özü şuydu: Kur’ân, be-

problemi çıktı. Zira bunu kaldıracak maddi gücümüz

şerî hayatın her safhasında, her cihetinde yegâne düs-

yoktu.

turdur. İslâm, insanları dünya ve Âhiret’te saadete erdirecek yegâne dindir, yegâne nizâmdır, hayat şeklidir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek ise küfürdür; Allah ve Rasul’ünün yolundan sapmakdır.”

Şeyh Hasan el-Benna’ya gittim, ona hâdiseleri anlattım çok etkilendi. Ertesi gün kendisiye birlikte hocamızın ziyaretine gittik (aralarında sıcak bir bağ vardı). Mes’eleyi detaylıca müzakere ettiler ve neticede kitabı basmaya karar verdiler. Hasan el-Benna kitabın

el-Kavlü’l-Fasl Adlı Eserinin İbretlik Basım

isminin “İki imanın arasını kesin olarak ayıran söz:

Olayı

Gaybe inananların imanıyla gayba inanmayanların

Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:”Bu kitabın basılması

imanı” olarak yayınlanmasını teklif etti. Kendi payına

hâdisesi şudur: Doktor Muhammed Hüseyin Heykel Hayatü Muhammed isimli kitabını neşrettiği vakit, bütün İslâm âleminde ve özellikle Mısır’da büyük rağbet gördü. Ezher ulemasından bazıları yanlarında bu kitabın bir nüshası olduğu halde hocamıza geldiler ve bu kitapta Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) mucizelerini inkâr ettiğinden ve birçok Hadis ve siyer kitabını karaladığından, müsteşriklerin sözlerine itimad ederek o kaynakların müellifleri ve râvilerini ta’n ettiğinden şikayette bulundular.Üstadımız Mustafa Sabri Efendi’den bu kitaba eleştiri ve reddiye mahiyetinde bir kitap yazmasını talep ettiler. Hocamız da kitabı aldı ve mütalaa etti.

58

düşen iki yüz kitabın basılma parasını verdi. Biz de gazetelere ilan verdik; bu, kitabın basılmasına ortak bulabilmek için verilmiş bir ilandı ve iştirakin bedeli on Mısır kuruşu idi. İlanları verdikten sonra kitabın ismi konusunda hocamız biraz rahatsızlık duydu. Mucizeleri ve gaybı umumen inkâr eden kişi ona iman etmiş sayılmaz. Bu sebeple de iman sıfatını onlara izafe etmek doğru değildir. Bu sebeple de hocamız kitabın isminde değişikliğe gitti ve ismini “Gaybe iman edenlerle etmeyenlerin arasını ayıran nihai söz” olarak değiştirdi. Baskı ile ilgili teklifleri topladıktan sonra kağıt satın aldık. Yanımızda kitabın el yazısı nüshasıyla birlikte Kahire’deki İsa el-Bâbî el-Halebî matbaasına gittik.

O günlerde Mahmut Şeltut, ”Risâle” isimli dergide bir

Baskıyı yapacak kişilere kitabı gösterdiğimizde

veya iki makale yayınlayarak, Kur’ân’da hakkında nass

hocamızın

bulunan Hz. İsa Aleyhisselâm’ın göğe yükseltilmesi

basamayacaklarını söylediler.

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

yazısını

okuyamadıkları

için

kitabı


I CİHAN MALAY Çünkü, Allah çok rahmet eylesin, hocamız o zaman

di’den kağıtları alıp güvendiği emin bir bakırcıya gidip

yaklaşık seksen yaşlarındaydı ve ellerinin titremesi ne-

kendisine güzel bir abdest ibriği yaptırmasını, ibriğin

deniyle yazısı bozuktu. Muhakkak yayınlanması gerek-

alt tarafında gizli bir bölme olmasını ve içerisine bu ka-

tiğini düşündüğü bu kitabının yayınlanamayacak ol-

ğıtların güzelce gizlenmesini, ardından da belli olma-

ması sebebiyle çok üzülmüştü. Bunu görünce gönüllü

yacak şekilde lehimlenerek kapatılmasını ve ibriğin ken-

olarak kendimi bu işe verdim ve kendi el yazımla kitabı

disine getirilmesini rica etti. Halil Efendi hocamızın is-

baştan sona tekrar yazdım, gönderdim; bu şekilde ki-

tediklerini aynen yapıp ibriği hocamıza getirdi, hocamız

tabın baskısı yapılabildi.

da hapiste kaldığı altı ay süresince ibriği muhafaza etti.

İbrikte Saklanarak Yazılan Kitap Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:

Türkiye’deki Sultan’ın emriyle İstanbul’a getirildiğinde bu ibriği de yanındaydı. Sonra Bilecik’te zorunlu ikâmete tâbi tutuldu. 1918’den Birinci Dünya

Şeyhu’l-İslâm Romanya’da hapse atıldığında Musa

Savaşı’nın bitimine kadar Bilecik’te sürgün’de yaşadı.

Carullah’ın “Rahmet-i İlahiye Burhanları” isminde

Sonra İstanbul’a geldi, ibriği açtı ve kağıtları içerisinden

Türkçe bir kitap telif etti. Bu kitabın ileri sürdüğü fikir

çıkardı. Ardından 1919’da Yeni İslâm Müctehidlerinin

şuydu: Kâfirlerin ebedî cehennemde kalmasına Allah’ın

Kıymet-i İlmiyyesi isimli bu kitabını neşretti.

rahmeti müsaade etmez; Allah buna razı da olmaz. Bu kitap Türkiye ve Rusya’daki Müslümanlar arasında epey revaç buldu.Tabii ki o zamanlar Rusya’da yaşayan Müs-

Seyyid Kutub Hakkında Seyyid Kutub, hocamızın

lümanlar ona reddiye yazabilecek durumda değildiler.

ömrünün son demlerinde

Dönemin Romanya Müslümanları müftüsü Kazanlı

İslâmî içerikli yazılar yaz-

Halil Efendi yanında bu kitapla hocamızın yanına

maya başlamıştı. Onun

geldi. Kitabı kendisine uzatarak dedi ki “Muhterem

yazdıklarını okur,hidayet

Üstadım, üzülerek ifade edeyim ki bu kitap,Müslümanlar arasında çok büyük fikri rahatsızlığa ve uzun münâkaşalara neden oldu. Zat-ı âlilerinizden istirham etsek, bu kitabı bir inceleseniz de ilmî manada hak ettiği şekilde bir tenkide tâbi tutsanız.” Hocamız bu kitabı aldı ve mütâlaa etti... tabi kitabın derinlemesine incelenmesi, bütün muhteviyatının

üzere sabit-kadem olması ve muvaffâkiyeti için dua ederdi. Onun hakkında “Edebi ve üslubundaki yükseklik ona fayda sağlayacaktır. O iyi bir edip olmasa yazdıkları bu dereceye ulaşamazdı; bu çekiciliği ve ruhâniyeti de elde edemezdi.” derdi.

tahlili için uzunca bir vakte ihtiyaç olduğunu gördü. Gerçekten de hocamız kitabı iyice okuyup tahlilini yap-

Vefatı

tıktan sonra mum ışığı altında kitaba reddiye yazmaya

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, 12 Mart 1954’te

başladı. Çok küçük harflerle elindeki kağıtlara sığdır-

sabahında Kahire’de ahirete irtihal etmiştir.

maya çalışarak yazmış, zira başka kağıt elde etme imkanı yoktu. Bu kağıtların da elinden alınmasından çok korkuyordu, çünkü burası hapishaneydi ve bu yazıları alabilirlerdi. Hocamız bu yazdıklarını nasıl muhafaza edeceğini düşünmeye başlamıştı ki aklına güzel bir fikir geldi. Kendisini düzenli olarak ziyarete gelen Kazanlı Halil Efen-

---------------------------Kaynaklar Yusuf Şevki Yavuz, “Mustafa Sabri”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2000, s. 350- 353 Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) 1-2-3 Makalesi, Nurgül Dere

REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

59


GELSEYDİN EY MÜ’MİN! EY DAVETÇİ!

K Mus’ab’ları boş bırakırsanız birileri gelir, kendi davasını ona anlatır, Mus’ab’ın yönü değişir. Davet meydanında bütün enerjisini harcayacak, kapı kapı dolaşıp Allah’ın davasını anlatacak sonra da İslam sancağını taşıyıp şehit olacak Mus’ab’lar; Futbol tribününde takımı için naralar atar, takımına fanatik yetiştirmek için mahalle çalışmaları yapar, yığınlar arkasından gelir, İslam sancağı yerine, takımının sancağını taşır ve hatta bir gün o sancak uğruna ölür.

im demiş bu zamanın gençleri yiğit değil, kim demiş zamanın gençleri amaçsız, cesaretsiz, dealist değil direnişçi değil? Böyle düşünenler büyük bir yanılgı içindeler. Her dönem kendi içinde Mus’ab’larını, Ammar’larını, Bilal’lerini, Ebu Zer’lerini saklar. Sorumluluk; Mus’ab’a ulaşamayanlarda, ona davasını götüremeyenlerde, Mus’ab’larını aramayanlarda, onu bulmaya ve ona davasını anlatacak vakti olmayanlarda… Mus’ab’ları boş bırakırsanız birileri gelir, kendi davasını ona anlatır, Mus’ab’ın yönü değişir. Davet meydanında bütün enerjisini harcayacak, kapı kapı dolaşıp Allah’ın davasını anlatacak sonra da İslam sancağını taşıyıp şehit olacak Mus’ab’lar; Futbol tribününde takımı için naralar atar, takımına fanatik yetiştirmek için mahalle çalışmaları yapar, yığınlar arkasından gelir, İslam sancağı yerine, takımının sancağını taşır ve hatta bir gün o sancak uğruna ölür. Sen ey mü’min, sen ey davetçi, gelseydin! Sen eğer görevini hakkıyla yerine getiremezsen, ancak zamanın gençlerini eleştiren bir dilin olur. Ama unutma ki Mus’ab’lar davasına hep sadık kalır.

60

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014


I DERYA FIÇICI Yetenek Sizsiniz yarışmasında kâfirlerin, Siyonistlerin maskotu olur.

Sakın zamanın Bilal’leri, Ammar bin Yasir’leri yok diye hayıflanma! Biz Ebu Bekir olup Bilal’ler için diyet ödemedikçe Ebu Cehil’ler Bilal’leri öldürür. Bilal’in sesi minarelerden “Allahu Ekber“ nidalarını haykırırken, bugünün Bilal adayları Yetenek Sizsiniz yarışmasında kâfirlerin, Siyonistlerin maskotu olur.

Kim demiş zamanın gençleri sevmeyi bilmiyor diye? Zamanın gençleri öylesine seviyor ki sevdiği şey tümüyle hayatı oluyor, ondan başka hiçbir şey düşünemiyor, bütün hayatını sevdiği şey yönlendiriyor. Ancak ona neyi, nasıl sevmesi gerektiği öğretilmemiş… Allah sevgisi olması gereken sevgi merkezinde beşeri “izm“ler oturuyor veya kız arkadaşı ya da pop sanatçısı… Peygamber sevgisi olması gereken sevgi merkezinde sinema yıldızı, futbol oyuncusu… O sevgi merkezine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i koyabilseydik, onu tanısaydı, onu gündemine taşısaydık falanca sanatçı gibi giyinip, sakallarını ona benzetmezdi. Peygamberini önder bilip onun gibi yer, onun gibi giyinirdi. Ey mü’min, ey davetçi! Sen zamanın Bilal’lerine ulaşamazsan, onlara önderini öğretemezsen, yeterince vakit ayırmazsan, onlar kendilerine peşlerinden gidecek, yolunu takip edecek yeni önderler bulurlar. Sakın zamanın Bilal’leri, Ammar bin Yasir’leri yok diye hayıflanma! Biz Ebu Bekir olup Bilal’ler için diyet ödemedikçe Ebu Cehil’ler Bilal’leri öldürür. Bilal’in sesi minarelerden “Allahu Ekber“ nidalarını haykırırken, bugünün Bilal adayları

Bizler mescidin avlularına tıpkı Peygamber gibi içi dua dolu, içi namaz, ilim dolu, içi Allah’a itaat ve şükür ile dolu “itikaf “çadırları kurmaz isek; kafir, içi zina dolu, uyuşturucu, alkol, sapıklık dolu, kendi dininin amellerinden oluşan “Rock’n coke“ çadırları kurar. Bir bakmışız ki gençler bu çadırlar için günler öncesinden sıraya girmiş… “Hani birkaç genç o mağaraya sığınmışlar ve “Ey Rabbimiz, bize katından rahmet bağışlar ve şu işimizde bize çıkış yolu göster.” dediler. Bunun üzerine onları mağarada yıllarca uykuya yatırdık. Sonra iki gruptan hangisine ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere onları uyandırdık. Biz sana onların hikâyesini doğru olarak anlatıyoruz. Onlar Rabb’lerine inanmış bir grup gençti; onların hidayet bilincini arttırmıştık.“ (Kehf Süresi 10-13) Bugünün Ashabı Kehf’i olup haramlardan kaçan, Allah’a şirk koşmamak adına mağaraya sığınan gençleri olacak delikanlılar, zamanın pisliklerini, zulümlerini, buhranlarını unutmak için bonzai içip uyuya kaldı sokak köşelerinde. Biz gelmedik diye ey mü’min, ey davetçi! Biz meydanları boş bıraktık diye… Fabrikada fazla mesaiye kaldın diye, fazla uyudun diye, bütün vaktini dünyalık işlerine ayırdın diye, kumandayı elinden bırakmadın diye zamanın Mus’ab’ları, Usame bin Zeyd’leri, Bilal’leri ölüyor. Belki de sizin evde Bilal, belki sizin mahallede binlerce Mus’ab, sizin sokakta iffet timsali Aişeler, Fatımalar… Bugün Uhud’una kavuşamamış Mus’ab, ezanını duyamamış Bilal, iffetini, izzetini kaybetmiş genç kızlar... Gelseydin ey mü’min, ey davetçi! Gelseydin, göğsümü tiner kokusuyla doldurup, beyin hücrelerimi öldürmezdim… Sanıyorsun ki ellerim soğuktan üşüyor, gelseydin yalnızlıktan üşümezdim… Köprü altlarında bekledim… Yalnızlığa terk edildiğim her köşede; bazen test kitaplarının altında kaldım, ÖSYM sorularından bunaldım… Hep bana soruldu, ben de sormak istedim; gelseydin soracaktım ey mü’min, ey davetçi: Ben kimim? Selam ve dua ile REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

61


İBRAHİM ADAK

FİLİSTİN HAPİSHANELERİNDEN

20 YILLIK ESARETİN RÖPORTAJI

İ

stanbul’da geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ‘Mescid-i Aksa Kan Ağlıyor‘ Programına katılan ve 20 sene boyunca İsrail hapishanelerinde kalmış olan Filistin doğumlu Taysir Süleyman ile yaptığımız röportajı siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.

elim ayağım bağlı, dışarıdaki halkımızın katledilişi beni mahvediyordu. Üzerimde çok hakkı olan üstadımın, beni yetiştiren hocamın televizyonda uçak onu vurduktan sonra onu ateşler içinde yanıp can çekiştiğini görmek beni gerçekten çok etkilemişti.

Günde Manşet: Öncelikle bize İsrail hapishanelerinde 20 sene boyunca kalmanızın nedenini anlatır mısınız?

Günde Manşet: İsrail Hapishanelerinde Müslümanların durumları nasıl bize izah edebilir misiniz?

Taysir Süleyman: Bismillah. Benim hapishaneye girmemin sebebi; işgalci İsrail devletine karşı onlara mukavemet eden Müslümanlarla birlikte mücadeleye katılmamdan dolayıdır. Yani bu Siyonist işgalcilerin karşısında durmak için, birkaç silahlı grubun içinde bulunduğum içindir. Ve bazı operasyonlarda bulunarak hem onların askerlerini hem de oranın ihtilalcılarından bazılarını öldürmek nasip oldu ve bundan dolayı beni aldılar ve hapse koydular.

Taysir Süleyman: Öncelikle şuan ihtilalin hapishanelerinde beş bin ile altı bin arasında Filistinli vatandaşımız mevcuttur. Bunların beş yüz tanesi çocuktur, bunların elli tanesi genç kızdır ve bunların içinde bin tanesi ağır hastadır. Bunların bazılarının elleri kopmuş, ayakları kopmuş tabiî ki bunlar yapılan işkence nedeniyle. Oradaki Filistinli halka yapmalarını emrettiği siz burada kalacaksınız siz burada yaşayacaksınız belli şeylerle kayıtlıyorlardı bizi.

Günde Manşet: İsrail Hapishanelerinde gördüğünüz muamele nasıldı? Biz Müslümanlara bu konuda bilgi verir misiniz?

Günde Manşet: Müslümanlara Mescid-i Aksa konusunda nasihatleriniz nelerdir?

Günde Manşet: İsrail hapishanelerinde kaldığınız müddetçe sizi en çok etkileyen olaylardan bize bahsedebilir misiniz?

Taysir Süleyman: Mescid-i Aksa bizim şahsi malımız değil, bütün ümmetin malıdır. Bizim İslam Ümmetinden istediğimiz sadece ve sadece üzerlerine düştükleri şeyleri yapmalarıdır. Allah-u Teala bizi Mescid-i Aksa’nın bekçileri yapmış, bu bizim için şereftir. Bizi bütün insanlardan ayırıp o beldeyi korumakla müşerref kıldı. En son diyorum ki Allah-u Teala mutlaka bizi sorumlu tutacaktır. Bugün bazı şeyler elimizden geliyordur ileride bunlar olmayabilir, yapamayabiliriz. Onun için Müslüman elinden geleni şimdi yapmalıdır, geç kalmamak için. Selametle

Taysir Süleyman: Birincisi beni etkileyen olaylardan bir tanesi, bazı kardeşlerimizin hapishanelerde yakılarak öldürülmesi (Allah’ın laneti, gazabı zalimlerin üzerine olsun) beni çok etkilemişti. Hatırladığım ikinci olay ise ben içerideyken

Günde Manşet: Allah sizden razı olsun. İnşallah ecirlerinizi zayi etmesin. Siyonist İsrail işgaline karşı eğilmeyip dik durduğunuz için, ümmete hem sözünüzle hem de amellerinizle örnek olduğunuz için...

Taysir Süleyman: Bize çok kötü muamelelerde bulunuyorlardı. Bize her türlü işkenceyi ve her türlü sıkıntıları çektiriyorlardı. Öyle ki hapishanelerde sorgulama esnasında ölümler meydana geliyordu. Yani öyle şartlar var ki İsraillilerin bize yaptığı işkence de Filistinli mahkum ölümle hayat arasında çok ince bir çizgide kalıyordu. Çok şiddetli durumlarla karşı karşıya kalıyorduk.

62

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014


Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu Varıp eşiğine alnını koydum Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu Gözlerim yollarda bekler dururum Nerde kardeşlerim diyordu bir ses İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin Unuttu mu bunu acaba herkes

MESCİD-İ AKSA KAN AĞLIYOR!

Burak dolanırdı yörelerimde Mi’raca yol veren hız üssü idim Bellidir kutsallığım şehir ismimden Her yana nur saçan bir kürsü idim Hani o günler ki binlerce mü’min Tek yürek halinde bana koşardı Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine Cevaba erişen dualar vardı Şimdi kimsecikler varmaz yanıma Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım

Mescid-i Aksa’yı görüm düşümde Götür müslümana selam diyordu Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslâm diyordu Mehmet Akif İnan

REBİÜLEVVEL 1436

NEBEVÎ HAYAT

63


KİTAPLIK

‫إقرأ باسم ربك الذىخلق‬ Yaratan Rabbinin adıyla oku!

AHLÂKIMIZ

(Risaletü’l-Müsterşidin)

İ

nsanlığın hakka hakikate ve rıza’ı ilahiye irşad olunma ihtiyacı her zaman bütün ihtiyaçların ötesinde ve fevkindedir. Bunu temin için yüce Rabbimiz en değerli kulları olan peygamberlerini ilahi buyruklarıyla beraber peşpeşe göndermiştir. Peygamberlerin gıyabında oluşan boşluklarda onların havarileri ve yollarının takipçileri bu kutlu vazifeye resmen veraset etmişlerdir. Kitabını (Risaletü-l Müsterşidin) tercemeye muvaffak olduğumuz Ebu Abdullah Haris el-Muhasibi’nin bu şerefli zümreden olduğu gayet aşikârdır. Aynı zamanda bu kayyim eser üzerinde itina ile gerçekleştirdiği çok değerli araştırmalarıyla kitabı fevkalâde istifade edilir hale getiren değerli üstad Abdu’l-Fettah Ebu Gudde’nin de biiznillah bu zümrenin müntesiplerinden olduğu gayet açıktır. Dünya taliplisi okur yazarların çoğalıp makam, mevki ve itibar elde etmenin gayeleştirildiği, buna mukabil ahiret yolcusu âlimlerin tükendiği şu asrımızda insanlığın yaratıcısının rızasını kazandıracak istikameti elde etmesi hiç de kolay değildir. Koşulların böyle şekillendiği bir zamanda yaratıcısının rızasını hiçbir şeye değiştirmeyen ahiret yolcusu alimlerin yazdığı eserleri mütalaa etmek ve bunları elden düşürmemek, kurtuluş için son derece güvenli bir yoldur. Burada şu soru akla gelebilir. “Söz konusu alimlerin bu muvaffakiyetlerine sebep olan Kitabımız Kur’an ve Rasûlullahsallallahu aleyhi ve sellem

64

NEBEVÎ HAYAT

ARALIK 2014

Yazar: İmam Muhasibi Yayın Yılı: 2014 248 sayfa Kitap Kağıdı 13,5x21 cm Karton Kapak ISBN:978-605-5089-15-3 Nebevi Hayat Yayınları

efendimizin bahtiyar yaşamlarıdır, dolayısıyla bunlarla iktifa yeterli değilmidir ki bu alimlerin eserleri bu kadar önemsenmektedir? Şüphesiz bilen ve doğru anlayanlar için yeterlidir. Vakıa Avn b. Abdullah’ın dediği gibi; “Allah’tan gelen hayırlar çoktur. Ancak o hayırları basiretle görenler çok azdır. Zira yıldızların sayısı çoktur fakat yıldızlarla yol bulan pek az insan vardı.” bu durum herkes için geçerli değildir. Bu sebeple bu alandaki kitaplara da ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Son olarak kitapla alâkalı şunu belirtelim. Kitap Haris el-Muhasibi’nin Risalesi ve Abdulfettah Ebu Gudde’nin izahlarından meydana gelmiştir. Bu mümtaz eser, Hüseyin Nohut tarafından Türkçe’ye kazandırılıp Nebevi Hayat Yayınlarında basılmıştır.


AYLIK SEMİNERLER

RAMAZAN ZENBİL İLE

HZ. EBUBEKİR (R.A)’IN HAYATI, FAZİLETİ, ZÜHDÜ, HİLAFETİ VE VEFATI 10 ARALIK ÇARŞAMBA - SAAT: 20:30

Risaletü’l Müsterşidin

AHLÂKIMIZ İmam Muhasibi

Kur’an Ve Sünnete Göre ZİKİR ve DUA Mahmut Varhan

6 2.5

12 6 İSLAM AKAİDİ (Arapça)

NDA I K YA

Hasan Karakaya Hocaefendi’nin kaleminden

60 30

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli / İstanbul

Tel-Faks: (0212)

515 65 72 GSM: (0543) 654 46 63

www.nebevihayatyayinlari.com - siparis@nebevihayatyayinlari.com


Nebevi Hayat Dergisi 25. sayı (2014)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement