Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Ağustos

Yıl: 2 Sayı: 21 - Fiyatı: 6 TL

İSLAM KARDEŞLİĞİNİ PERÇİNLEYİP GÜÇLENDİREN UNSURLAR

Mahmut Varhan

KARDEŞLİĞİ ZEDELEYEN FAKTÖRLER

Hakan Sarıküçük

EMPERYALİZM VE SİYONİZMİN YAKALADIĞI DAMAR: Nedim Bal

TEKFİRCİLİK SORUŞTURMASI

Röportaj (Zafer Mert ile...)

MODERNİZMİN ANNELİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Derya Fıçıcı

facebook.com/nebevihayat twitter.com/nebevihayat

www.nebevihayatyayinlari.com

2014 1435

Zilkade


Merhum

SEYYİD KUTUP’un

ÇARŞAMBA SEMİNERLERİ Yer: İmam Buhari Vakfı Tarih: 6 AĞUSTOS Saat: 20:30 Konuşmacı: Hasan KARAKAYA

Hayatı Mücadelesi Eserleri Şehadeti


YARDIMLARIMIZ

DEVAM EDİYOR

5 TIR TIRLARIMIZ YOLA ÇIKIYOR

DAHA 10 AĞUSTOS

PAZAR

14:00 11 12

13 141516 17 18

19

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Güneşli / Bağcılar - İSTANBUL bilgi@imambuharivakfi.org

www.imambuharivakfi.org


YIL: 2 Sayı: 21 Fiyatı: 6 TL

İÇİNDEKİLER

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük

KARDEŞLİĞİ ZEDELEYEN FAKTÖRLER

İSLAM KARDEŞLİĞİNİ

PERÇİNLEYİP GÜÇLENDİREN

UNSURLAR

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63)

Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63

KARDEŞİN, YÜREĞİNİN NERESİNDE?

ENSAR&MUHACİR

KARDEŞLİĞİ

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Necip Taha Kıdeyş

ARŞIN ŞAHİD OLDUĞU KARDEŞLİK BAĞI:

Mahmut Varhan

25

4

Hakan Sarıküçük

11

Mustafa Tatlı

17

Said Özdemir

FARKINA VARILMAYAN NİMET: KARDEŞLİK Yusuf Yılmaz GÜNDEME

EMPERYALİZM VE SİYONİZMİN YAKALADIĞI DAMAR: TEKFİRCİLİK Nedim Bal

twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

28 34

AMANSIZ DİL HASTALIĞI YÂ DA KARDEŞ ETİ YEME YAMYAMLIĞI Ali Yücel

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63

41

TEKFİRCİLİK SORUŞTURMASI Zafer Mert ile Röportaj

46

İNTİFADA AĞACI BÜYÜRKEN Esma Köse

48

MODERNİZMİN ANNELİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Derya Fıçıcı

52

SADECE EVLİLER OKUSUN(!) -1 Halime Yılmaz

55

KARDEŞLİK SÖZLEŞMESİ KİTAPLIK

56

BAYRAMLAR ARTIK SENSİZ EFENDİM Emine Özdemir

Basım Yeri: İstanbul

58

Dünyadan Haberler Cihan Malay

Basım Tarihi: Mayıs 2014

64

Sizden Gelenler

Abone Şartları 2014 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 70 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Marki Matbaa

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

BAKIŞ

20


Hamd Yüce Kur’an da “Müminler ancak kardeştir” buyuran Allah’a, salât ve selâm ise “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”şeklinde buyurup bu hususun daha bir anlaşılır olması için iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetleyen efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Bugün ümmet olarak bölük pörçük bir halde olmamızın ve Hz. Peygamber aleyhisselâmın da haber verdiği üzere çok olmamıza rağmen su üzerindeki çerçöp misali darmadağınık bir halde bulunmamızın en büyük sebebi Müslümanlar olarak bizlere emanet edilen kardeşlik nimetine gereği gibi sahip çıkamamamızdır. Müstekbirlerin, zulümlerini, Müslümanların bedenlerinde ve topraklarında daha da arttırdığı, kin ve nefretlerini her fırsatta gösterdiği günümüz dünyasında, İnsanlık Tarihini kıskandıracak Nebevi Kardeşliğe çok ihtiyaç vardır. Hem zalimlerin zulmüne son vermek hem de insanlığın cehalet karanlığını aydınlatmak için Müminlerin namazda saf tutmaya özen gösterdiklerinden daha fazla bu uğurda omuzlarını perçinlemeye ihtiyaç vardır. Buna istinaden bu ihtiyaca bir nebze olsun şifa sunması için Nebevi Hayat Dergisi olarak bu ay, İslam’da ki kardeşlik hukukunu, “İHTİYACIMIZ OLAN NİMET; KARDEŞLİK” başlığı altında incelemeye çalıştık. Bununla beraber Dergimizde şu konular yer almaktadır; • Emperyalizm ve Siyonizmin Yakaladığı Damar; Tekfircilik • Amansız Dil Hastalığı yada Kardeş Eti Yeme Yamyamlığı; Gıybet • Tekfircilik Soruşturması • İntifada Ağacı Büyürken • Modernizmin Annelik Üzerindeki Etkisi • Sadece Evliler Okusun (!) Dergi içindeki yazılarımızın siz değerli okuyucu kardeşlerimizin kalplerine ve amellerine şifa getirmesini, zalimlerin işgalleri içinde şerefli ve onurluca direnen Filistinli, Suriyeli, Afganistanlı, Çeçenistanlı ve isimlerini bu satırlara ekleyemediğimiz tüm kardeşlerimize zaferler nasip etmesini Alim ve Hakim olan Allah’tan niyaz ederiz. Tüm mümin kardeşlerimizi, emperyalizmi ayakta tutan unsurlarını sınırlı bir günde değil her daim boykot etmeye davet eder, Ramazan sonrası on bir ayınızı Salih ameller içinde geçirmeniz duasıyla.


Kapak Dosya

İSLAM KARDEŞLİĞİNİ PERÇİNLEYİP GÜÇLENDİREN UNSURLAR

Â

lemlerin Rabbi olan Allah’a hamdederiz ki, O şöyle buyurmaktadır: “Ve gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız Benden korkun.” (Mü’minûn; 52) Bu ümmetin tek rehberi olan Muhammed Mustafa’ya, onun âline, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan ashabına ve kıyamete kadar güzellikle onlara tâbi olan tüm mü’minlere salât ve selam olsun. İmdi; biz bu makalemizde en mukaddes bağlardan biri olan İslam kardeşliği bağını kuvvetlendirecek, iman kardeşliği binasını perçinleyip güçlendirecek unsurlardan bahsetmeye çalışacağız. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

1- Ümmet’i Muhammed’in Müntesipleri Olan Bizleri Kardeş Yapan Allah Azze ve Celle’dir. Kardeşlerim! Kardeşlik bağının en sağlam kulpu ve kardeşlik binasının perçinleştirici harcı kalplerin muhabbetidir. Kalplerde hasıl olan en sağlam muhabbet de Allah için sevmektir. Kalbiyle Allah’ı ta’zim ve tebcil eden kimse, Allah’ın inşa ettiği bu uhuvvet bağının da şuurunda olacak ve gerektiği şekilde değerini bilecektir. İmandan neş’et eden bu mukaddes uhuvvet bağıyla bizi birbirimize bağlayan Allah Tebâreke ve Teâlâ’dır. O şöyle buyurmaktadır: “Mü’minler ancak kar-

4

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I MAHMUT VARHAN deştirler. O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin. Ve Allah’tan korkun. Umulur ki rahmet olunursunuz.” (Hucurât; 10) Yüce Mevlâ diğer bir ayette şöyle buyurmaktadır: “...Muhakkak Allah sana yeter. O seni yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen ve onların gönüllerini sevgiyle birleştirendir. Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasaydın yine de kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah aralarını bulup Kalplerini kaynaştırdı. Çünkü O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Enfâl; 6263) Başka bir ayet’i kerimede yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti ve O’nun nimetiyle kardeş olmuştunuz. Ve yine siz ateşten bir çukurun kenarındayken oradan da sizi O kurtardı. İşte Allah hidayet bulasınız diye, size ayetlerini böylece apaçık bildiriyor.” (Âl-i İmrân; 103) Tevhid ehlinden olan ve tahkiki bir şekilde Allah’a iman eden bir kimse, Allah’ın bu büyük nimetinin farkında olmalı ve daima bu uhuvvet bağını kalbinde ve duygularında hissetmelidir. Bu kardeşlik bağının şuurunda olmak, kişinin imanının derecesi ile orantılıdır. Bunun için de bu bağ, imanın en sağlam kulpu sayılmıştır. Berâ b. Âzib radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki imanın kulpları arasında en sağlam ve kuvvetli olanı, Allah için sevmen ve Allah için buğzetmendir.”(1)

Kardeşlerim! Kardeşlik bağının en sağlam kulpu ve kardeşlik binasının perçinleştirici harcı kalplerin muhabbetidir. Kalplerde hasıl olan en sağlam muhabbet de Allah için sevmektir. Kalbiyle Allah'ı ta'zim ve tebcil eden kimse, Allah'ın inşa ettiği bu uhuvvet bağının da şuurunda olacak ve gerektiği şekilde değerini bilecektir. İmandan neş'et eden bu mukaddes uhuvvet bağıyla bizi birbirimize bağlayan Allah Tebâreke ve Teâlâ'dır.

nimiz bir, kitabımız bir, şeriatımız bir, ümmetimiz bir; onlarca bir bir... İbadetimiz bir, namazımız bir, orucumuz bir, haccımız bir, kurbanımız bir; binlerce bir bir... Bu kadar sayısız birlere rağmen, müslüman kardeşleri ile arasındaki uhuvvet bağının şuurunda olmayan ve bu kardeşliğin gereklerini yerine getirmeye gayret göstermeyen kimseler, büyük bir gafletin ve dalâletin içinde olduklarını bilmelidirler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem,

2- Kardeşlik Bağıyla Bizi Birbirimize Bağlayan Rabıtaların Şuurunda Olmak Ey müslüman kardeşlerim! Bizim kardeş olmamızı gerektiren, bizi birbirimize bağlayan ve kalplerimizi muhabbetle perçinleştirip kaynaştıran o kadar çok rabıtalarımız vardır ki! Bu rabıtaların şuurunda olan mü’minlerin kalpleri, muhakkak birbirine kopmamacasına bağlanır ve aralarında mükemmel bir incizâb ve insicâm hasıl olur. Zira biz mü’minlerin, Hâlık’ımız bir, Râzık’ımız bir, Mâlik’imiz bir, sahibimiz bir, İlâh’ımız bir; yüzlerce bir bir... Peygamberimiz bir, kıblemiz bir, di-

Enes b. Malik’in rivayet ettiği hadisi şerifinde bu rabıtalardan bazılarına işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Her kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse; işte o Allah’ın zimmeti altında ve O’nun elçisinin zimmetinde bulunan müslümandır. Sakın Allah’ın zimmet ve emânını bozmayın.”(2) Bu hadisi şerifin diğer bir rivayeti şöyledir: “Ben, “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu” ikrar edinceye dek insanlarla savaşmakla emrolundum. Buna göre “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna” şehadet eden, kıblemize yönelen, kestiğimizi ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

5


MAHMUT VARHAN I

Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyede en fazla üzerinde durulan hususlardan biri de iman ehlinin ülfet, uhuvvet, muhabbet ve birlikteliklerinin emredilmesi; ihtilaf ve tefrikadan sakındırılmasıdır. Bunun pek çok hikmetlerinden en önemli bir hikmeti de şudur ki: Uhuvvet’i imaniyyenin hem müslüman fert için hem de İslam toplumu için çok büyük bir kıymeti hâiz olduğu ve pek büyük bir kuvvetin menbâı olduğu bilinmelidir.

yiyen ve namazımızı kılan insanların kanları ve malları bize haramdır. Meğer hakkıyla olursa...”(3)

3- İmanî Uhuvvetin Kıymet ve Kuvvetinin Bilincinde Olmak Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyede en fazla üzerinde durulan hususlardan biri de iman ehlinin ülfet, uhuvvet, muhabbet ve birlikteliklerinin emredilmesi; ihtilaf ve tefrikadan sakındırılmasıdır. Bunun pek çok hikmetlerinden en önemli bir hikmeti de şudur ki: Uhuvvet’i imaniyyenin hem müslüman fert için hem de İslam toplumu için çok büyük bir kıymeti hâiz olduğu ve pek büyük bir kuvvetin menbâı olduğu bilinmelidir. Yüzlerce çeşit düşmanların arasında şu dünya seferinde imtihanını tamamlamaya gayret eden müslüman bir fert, uhuvvet’i imaniyye sâikiyle Hz. Âdem’den kıyamete kadar müteselsilen halka be halka bu yolda yürüyen ve yüz binlerce peygamberin riyaset ettiği, yüz milyonlarca sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin içinde bulunduğu büyük bir iman kervanına müntesip olduğunu ve bu büyük kervanın müntesiplerinin şarktan

6

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

garba, şimalden cenûba bütün dünyaya yayılmış olduklarını düşündüğü zaman büyük bir huzura kavuşur ve manevi olarak kendisini motive eder. Böylece savaşın ve mücadelenin zorluğu ve ağırlığı altında ezilmez. Seleflerine uyarak onlar gibi sabreder. İslam ümmetinin de en büyük kuvvet menbâı ve düşmanların savletlerini defetmenin yegane çaresi uhuvvet’i imaniyyeden neş’et eden ittihad’ı İslam’dır. Müslümanların birlik ve beraberlikleridir. İşte bundan dolayıdır ki Allahu Teâlâ, bu imanî kardeşliğin bulunmadığı ve insanların birbirlerine düşman oldukları durumu ateş çukurunun kenarı olarak tasvir etmiştir. Allah Azze ve Celle bizleri uyararak şöyle buyurmaktadır: “Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız, gücünüz (kesilip devletiniz yıkılıp) gider.” (Enfâl; 46) Hakikat bu iken müslümanların, uyarılmış oldukları halde bu ihtilaf ve tefrika bataklığına düşmüş olmaları ne kadar da hazindir! İşte bu bataklığa saplanıp kalmamak için bütün gücümüzle imanî uhuvvetin ve İslamî muhabbetin gereklerine yapışmalıyız!

4- Müslüman, İman Kardeşlerinin Dertlerine de Sevinçlerine de Ortak Olmalıdır Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağını güçlendiren en önemli hususlardan biri de müslümanların dertleriyle dertlenmek ve onların sevinçlerine ortak olmaktır. Dertler aynı olunca, sevinçler de bir olunca gönüller kaynaşır ve kalpler birleşir. Hem keder hallerinde hem de sürur zamanlarında kalpleri bir atan mü’minler, bir binanın taşları gibi birbirlerine kuvvet verir ve bir bedenin uzuvları gibi birbirini tamamlar ve biri diğerinin derdine ortak olurlar. İşte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şu hadisi şeriflerinde bu hususa işaret etmektedir: “Mü’min hakkında mü’minin misali, aynen birbirini destekleyip kuvvetlendiren bir binanın taşları/tuğlaları gibidir.”(4) “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine şefkat ve merhamet göstermekte mü’minlerin misali; bir uzvu rahatsızlan-


I MAHMUT VARHAN dığında hemen diğer uzuvları uykusuzluk ve ateşlenmekle ona ortak olan bir bedenin misali gibidir.”(5)

olanlarını da (ayrım yapmadan) vurur, mü’min olan-

Müslüman ümmetin sayısız dertlerinin bulunduğu, İslam coğrafyasının baştan aşağıya bir zulümler diyarına dönüştüğü ve âdeta bir matemhâneyi, bir yetimhâneyi ve bir darü’l-acezeyi andırdığı şu günümüzde bu hadisi şeriflerle amel etmeye ne kadar da muhtacız! Teessüf ki müslümanların çoğunluğu bu hakikatten gafil bulunmaktadırlar!

ve müslümanlarla sözleşmeli olan (gayri müslimlerin)

ları hakkında (söyledikleri ve yaptıklarıyla) sakınmaz ahitlerine vefa göstermezse; o da benden değildir, ben de ondan değilim.”(6)

6- Müslüman, Kardeşlerinin Kusurlarını Örtmeli ve Onların Faziletleri ile Sevinmelidir. Müslümanlar arası kardeşlik bağını takviye edecek hususlardan biri de müslümanların, birbir-

5- Hakka Tarafgirlik Dışındaki Her Türlü Taassubtan Arınmak Gerekir Müslümanların dertleriyle dertlenmenin önündeki en büyük engellerden biri taassubtur. Taassub müslümanları böler, onları küçük parçalar haline getirir ve her bir parçayı sadece kendi sorunları ve dertleriyle meşgul ettirip, diğer müslüman kardeşlerinin dertlerine karşı gamsız olmalarına sebep olur. Bundan dolayı da müslüman sadece hakka tarafgir olur ve hakkın mutaassıbı olur. Bunun dışındaki her türlü taassubu; mezhep, meşrep, cemaat, dil, renk, ırk, toprak, vatan ve bayrak taassubunu kalbinden söküp atmalı ve yılandan, akrepten sakındığı gibi bu tür taassublara kapılmaktan sakınmalıdır. Zaten bu tür taassublara kapılarak müslüman ümmetin sıkıntı ve dertlerine karşı gamsız ve nemelazımcı davrananların, müslümanlıkla bir ilgilerinin kalmayacağı hadisin nassı ile belirtilmiştir. Müslümanların derdi ile dertlenmeyen, müslümanlardan değildir. Böylece taassubtan arınan müslüman, ümmetçi bir itikada sahip olur ve bütün müslümanların derdi ile dertlenir. Burada Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği şu manidar hadisi şerifi kaydetmekle yetineceğiz: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim (müslüman emire) itaatten çıkar ve (müslümanların teşkil ettiği) cemaatten ayrılır da bu halde iken ölürse, cahiliyye ölümü ile ölmüş olur. Her kim de ne olduğu belirsiz (İslam dışı) bir bayrağın altında savaşır, asabiyet için gazaba gelir, asabiyete davet eder veya asabiyete yardım eder de bu halde iken öldürülürse; cahiliyye üzere öldürülmüş olur. Her kim de ümmetime karşı hurûc eder de iyi olanlarını da fâcir

lerinin kusurlarını setretmeleridir. Zira hataların ve kusurların deşifre edilerek ortaya dökülmesi, insanları birbirine düşman eder, kalpleri kırar, gönülleri incitir ve böylece iman kerdeşliğini zedeler. Özellikle de günümüzde medya araçları ve internet yoluyla adeta insanlar birbirlerinin kusurlarını ve hatalarını araştırıp yayma ve bu yolla birbirlerini cerh edip itibarsızlaştırma yarışına girmişlerdir. Bu menfur amaçlarına ulaşmak için de cerh etmek istedikleri kişi ve grupların faziletlerini ve hizmetlerini ya inkar etmekte ya da görmezden gelmektedirler. İşte bu husus, müslümanları birbirine düşürmek ve onları birbirleriyle uğraştırmak isteyen iblis ve tabilerinin kurmuş oldukları en tehlikeli tuzaklardan biridir. Bu tuzağa düşmemenin en selametli yolu müslümanların kusurlarını örtmek ve onların faziletlerini ve hizmetlerini yaymaktır. Çünkü hasetten ve kendini beğenme duygusundan arınmış olan her müslüman, diğer müslüamn kardeşlerinin hataları ve kusurları sebebiyle mahzun olur ve bunların affını yüce Mevla’dan niyaz eder. Müslüman kardeşlerinin faziletlerini de kendi fazileti bilir ve bundan ötürü de mesrur olur. Böylece gönüller birbirine ısınır, kalplerde ülfet ve muhabbet meydana gelir ve kardeşlik bağı kuvvetlenip kökleşir. Bu konuda İbn Ömer’in rivayet ettiği şu hadis-i şerifi kaydedelim: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Müslüman, müslümanın kardeşidir: Ona zulmetmez, onu düşmanına teslim etmez... Ve her kim de müslüman (kardeşinin hata ve kusurlarını) setredecek olursa, Allah da kıyamet gününde onun (hata ve kusurlarını) setredecektir.”(7) ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

7


MAHMUT VARHAN I

Müslümanlar arası kardeşlik bağını takviye edecek hususlardan biri de müslümanların, birbirlerinin kusurlarını setretmeleridir. Zira hataların ve kusurların deşifre edilerek ortaya dökülmesi, insanları birbirine düşman eder, kalpleri kırar, gönülleri incitir ve böylece iman kerdeşliğini zedeler. Özellikle de günümüzde medya araçları ve internet yoluyla adeta insanlar birbirlerinin kusurlarını ve hatalarını araştırıp yayma ve bu yolla birbirlerini cerh edip itibarsızlaştırma yarışına girmişlerdir. Bu menfur amaçlarına ulaşmak için de cerh etmek istedikleri kişi ve grupların faziletlerini ve hizmetlerini ya inkar etmekte ya da görmezden gelmektedirler.

İmam Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste ise bu husus şöyle ifade edilmiştir: “... Ve her kim müslümanı(n hatalarını ve kusurlarını) setrederse, Allah azze ve celle de hem dünyada ve hem de ahirette onu(n hatalarını ve kusurlarını) setreder...”(8)

7- Müslüman, Kardeşleri ile Konuşurken Güzel Söz Söylemeli Ve Kendisine Söylenilen Kem Söze Karşı Tahammülkar Davranmalıdır. Bilinmelidir ki dil yarası, kılıç yarasından daha zor iyileşir. Dilin pek çok afeti bulunmaktadır. Bundan dolayı müslüman kişi, müslüman kardeşleri ile konuşurken çok dikkatli olmalı ve en güzel kelimeleri seçip kullanmalıdır. Zira dikkatli davranmayıp rastgele konuştuğu ve dilinin önüne bir elek koymadığı zaman, pusuda hazır bekleyen şeytan hemen devreye girer ve belki de yersiz kullanılmış bir kelime yüzünden müslüman kardeşleri birbirine düşürür. Nitekim Rabbimiz celle celâluhu bu duruma dikkat çekerek

8

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

şöyle buyurmaktadır: “(Mü’min) kullarıma de ki: “En güzel olanı söylesinler. Çünkü şeytan aralarına ayrılık sokar. Gerçekten şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsra: 53) Diğer taraftan müslümanın, müslüman kardeşlerinin kendisi hakkında söyledikleri nahoş ve kırıcı sözleri en güzel bir şekilde savması ve bu tür sözlere karşı tahammülkar davranıp öfkesini yutması gerekir. Böylece şeytanın tuzağı boşa çıkmış ve aradaki kırgınlık sebebi de bertaraf edilmiş olur. İşte takva ehlinin en önemli özelliklerinden biri de budur. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde defet. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek (ve iyi davranmaktan seni alıkoyacak) olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.” (Fussilet: 34-36) Diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “(O takva sahipleri) öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân: 134)

8- Kardeşlik Hukukuna Riayet Edilmelidir Ey müslüman kardeşlerim! Uhuvvet-i imâniyye dil ile ifade edilip gerekleri bulunmayan bir teori değildir. Aksine müslümanın bütün hayatını kapsayan, bir takım hakları gerektiren büyük bir hakikattir. Bir müslüman ferdin, tüm dünyadaki bütün müslüman kardeşleri ile alakadar olmasını ve onlara karşı bazı sorumluluklar yüklenmesini gerektiren bir mefhum, bir intisap ve imani bir rabıtadır. Burada şu hadis-i şerifleri kaydetmekle yetinelim: Enes radıyallahu anhu dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden birisi, kendisi için sevip istediğini (müslüman) kardeşli için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.”(9) Enes radıyallahu anhu dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Zalim de


I MAHMUT VARHAN olsa mazlum da olsa (müslüman) kardeşine yardım et.” Bir adam: “Ya Rasulallah! Mazlum olursa kardeşime yardım ederim; peki zalim olursa ona nasıl yardım edeyim?!” diye sorunca; şöyle buyurdu: “Onu da zulümden alıkoyarsın. İşte ona da yardımın bu şekilde olur.”(10) Ebu Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye katılmak, davete icabet etmek ve hapşırana “yerhamükellah” diyerek dua etmek.”(11) Bu hadis-i şerifin Müslim’deki bir rivayeti de şöyledir: “Müslümanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Onunla karşılaştığın zaman, ona selam ver; seni davet ettiği zaman davetine icabet et; senden nasihat istediği zaman, ona nasihat et; hapşırıp Allah’a hamdettiği zaman “yerhamükellah” diyerek ona dua et; hastalandığı zaman onu ziyaret et ve öldüğü zaman da onu uğurlamak için cenazesine katıl.”(12) Berâ b. Âzib’in rivayet ettiği hadis-i şerifte bunlara ek olarak; “Yemin edenin yeminine uygun davranmak, mazluma yardım etmek ve bulunan yitik malı (sahibini bulmak gayesiyle) ilan etmek” de sayılmıştır.(13) Bütün bu haklara riayet edilirse; kalpler kaynaşır, gönüller birbirine ısınır, müslümanlar arasında ülfet ve muhabbet hasıl olur ve iman kardeşliği bağı sapasağlam olup bir daha kopması mümkün olmaz. Demek ki uhuvvet, mücerret bir iddia olmayıp ilkeleri ve hukuku bulunan çok büyük bir hakikattir.

9- Kardeşlik Bağını Zedeleyecek Söz ve Davranışlardan Sakınılmalıdır. Müslüman, bir taraftan yukarıda beyan edilen kardeşlik hukukuna riayet ederken; diğer taraftan bu kardeşliğe zarar verecek her türlü söz ve davranıştan sakınmalıdır. Bu tür hastalıkların neler olduğu Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyede tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Biz burada sadece bir ayet-i kerime ve bir hadis-i şerife yer vereceğiz. Ayet-i kerimede müslümanların arasındaki emni-

yeti, muhabbeti ve uhuvveti darmadağın edecek bazı hastalıklara dikkat çekilmiştir ki; bunlar tahkir, su-i zan ve gıybet hastalıklarıdır. Allah celle celâluh şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat: 11-12) Hadis-i şerifte ise en tehlikeli hastalıklardan olan haset, buğz etmek ve kibirlenmeye dikkat çekilmiş; bu ve benzeri hastalıkların kardeşliği zedeleyeceği vurgulanmış ve bunlardan şiddetle sakınılması emredilmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Birbirinizi kıskanmayın. Birbirinizin aleyhine fiyatları kızıştırmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Kiminiz kiminizin alışverişi üzerine alışveriş yapmasın. Allah’ın kulları! Kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz. Ona yalan söylemez ve onu küçük düşürmez. -Üç defa göğsüne işaret ederek- takva buradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.”(14)

10- Tebessüm, Selamlaşma, Musafaha ve Ziyaretleşmek Müslümanların kardeşlik bağlarını güçlendiren ve onların kalplerinde muhabbet duygusunu meydana getiren en önemli faktörlerden bazıları da bunlardır. Müslümanın, müslüman kardeşine tebessüm etmesi sadaka olarak kabul edilmiştir. Çünkü tebessüm, iki müslüman arasında duygusal bir irtiZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

9


MAHMUT VARHAN I gibi günahlarının dökülmesine sebep olduğu hadisin nassı ile beyan edilmiştir.

Bilinmelidir ki dil yarası, kılıç yarasından daha zor iyileşir. Dilin pek çok afeti bulunmaktadır. Bundan dolayı müslüman kişi, müslüman kardeşleri ile konuşurken çok dikkatli olmalı ve en güzel kelimeleri seçip kullanmalıdır. Zira dikkatli davranmayıp rastgele konuştuğu ve dilinin önüne bir elek koymadığı zaman, pusuda hazır bekleyen şeytan hemen devreye girer ve belki de yersiz kullanılmış bir kelime yüzünden müslüaman kardeşleri birbirine düşürür.

Eskilerin dediği gibi “gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” İşte bu yüzden müslümanların ziyaretleşmesi tavsiye edilmiş ve bunun çok büyük bir fazilet olduğu beyan edilmiştir. Allah’ın müslüman kulunu, sırf Allah rızası için ziyaret eden mü’min, Allah’ın sevgisini ve dostluğunu kazanır. Zira Allah azze ve celle’nin en önemli emirlerinden biri olan müslümanlar arası ülfet, muhabbet ve uhuvvet ancak bu ziyaretleşmenin neticesinde kemale erer ve kökleşir. Bu ziyaretleşmeler, Allah’ın şiddetle yasaklamış olduğu ihtilaf, tefrika, su-i zan, kin ve buğzetme gibi zehirli hastalıkları ortadan kaldırır. Makalemizi şu nebevi dua ile sonlandıralım: “Allahım! Kalplerimizi birbirine ısındırıp kaynaştır ve aramızı ıslah eyle!” Âmin.

batın meydana gelmesini ve kalplerinin birbirine bağlanmasını sağlar. Bilinmesi gerekir ki, kardeşlik hukukuna riayet etmek için böyle bir kalbi irtibatın bulunması şarttır. Bunu da sağlayacak en kuvvetli etken tebessümdür. Birbiri ile karşılaşan iki müslümanın selamlaşması, onların biri diğerine karşı güven ve selamet içersinde olduğunun alametidir. İmanın en büyük alametlerinden birisi, muhabbet; muhabbetin de en önemli alameti selamlaşmaktır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, selamlaşmanın muhabbeti netice vereceğini, muhabbetin de imanın alameti olduğunu ve ancak bununla cennete girilebileceğini bize haber vermiştir. Müslümanların musafaha yapmaları, birbirlerine karşı samimi ve içten davrandıklarının alametidir. Çünkü bir insan, sevmediği ve kendisine karşı her hangi bir alaka duymadığı kimselerin elini tutmak istemez. Her hangi bir maksadı için böyle birinin elini tutsa bile, bunu samimi ve içten yapmadığı muhakkak yüzünden belli olur. İşte bu yüzden samimi ve içtenlikle iki müslümanın musafaha yapması, sonbaharda ağaç yapraklarının döküldüğü

10

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

----------------------------------------1. İmam Ahmed, Müsned: 18524. Hasen li Ğayrihi bir hadistir. 2. Buhari: 391 3. Buhari: 392; Ebû Dâvûd: 2641; Tirmizi: 2608; Nesâi: 5003 4. Buhari: 2446; Müslim: 2585. Ebû Mûsâ el-Eş’ari’den... 5. Buhari: 6011; Müslim: 2586. Nu’man b. Beşir’den... 6. Müslim: 1848; Nesâi: 4114; İmam Ahmed, Müsned: 2/296 7. Buhari: 2442; Müslim: 2580. 8. Müslim: 2699. 9. Buhari: 13; Müslim: 45. 10. Buhari: 6952. 11. Buhari: 1240; Müslim 2162. 12. Müslim: 2162. 13. Bkz.: Buhari: 5635; Müslim: 2066. 14. Müslim: 2564.


Kapak Dosya

HAKAN SARIKÜÇÜK

KARDEŞLİĞİ ZEDELEYEN FAKTÖRLER

H

amd Yüce Kur’an da “Müminler ancak kardeştir”(1) buyuran Allah’a, salât ve selâm ise “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”şeklinde buyurup bu hususun daha bir anlaşılır olması için iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetleyen efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Bugün ümmet olarak bölük pörçük bir halde olmamızın ve Hz. Peygamber aleyhisselâmın da haber verdiği üzere çok olmamıza rağmen su üzerindeki çerçöp misali darmadağınık bir halde bulunmamızın en büyük sebebi Müslümanlar olarak bizlere emanet edilen hayat kitabımızdan ve Rasulümüz sallallahu aleyhi ve sellem’in yolundan ayrılmış olmamız ve bu ikisini kendimize rehber edinmememizdir. Sahabenin radıyallahu anhum naslara mutlak teslimiyeti ve her emre “işittik ve itaat ettik” demeleri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendilerine sormuş olduğu en basit meselelere dahi “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” demeleri, bir Hz. Ömer radıyallahu anh gibi Allah azze ve celle’nin ayetleri okunduğunda çokça duran “vakkaf” olmaları, kendilerine bildirilen her hususa mutlak olarak itaat etmeleri, sorgusuz sualsiz teslim olmaları, dünyada değer vermiş oldukları eş, çocuk, ana-baba, mal-mülk, servet ve daha nice şeylerden hatta ve hatta kendi canlarından daha fazla Rasulullah aleyhisselâma ve tebliğ etmiş olduğu dine değer vermeleri , en sıkıntılı anlarında, hatta ölüm esnasında dahi kendi çektiklerini unutup “Onun ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

11


HAKAN SARIKÜÇÜK I ayağına bir dikenin batmasına dahi razı olmam” ve “ saçlarım sayısınca başım olsa yine de onun yoluna feda olsun” demeleri, ona olan sevgilerinive teslimiyetlerini “Anam- babam sana feda olsun Ya Rasulallah” diyerek izhar etmeleri ve burada zikretmediğimiz daha niceleri onları gerçek iman edenler zümresine dahil etmiş bu sebeplede Yüce rabbimiz Kuran’ı Keriminde onlar hakkında “Allah onlardan razı olmuş, onlarda Allah’tan razı olmuşlardır”(2) şeklinde buyurmuştur. Bugün bu hale gelmemizin ve kardeşliğimizin istenilen derecede bir sahabe neslindeki gibi olmayışının sebeplerini maddeler halinde sıralamak mümkündür. Tabi burada bahsedeceğimiz hususlar zikretmek istediklerimizin cüz’i bir kısmını teşkil etmektedir. Daha detaylı bilgi edinmek bu konuyu kendine dert edinen ve bu meseleye hassasiyetle yaklaşan dava erlerinin meselesidir. Ümmetin silkinmesini ve kendisini düzeltmesini isteyen her fert önce kendi silkinmeli ve üzerine bulaşmış olan tembellik, vurdumduymazlık ve bencillik kirlerinden bir an önce kurtulmalıdır. Unutulmamalıdır ki ümmeti oluşturan fertlerdir. Bir tek ferdin ilk adımı atması Allah’ın izniyle bu yola çıkışın başladığını ve bu uğurda gayret gösterenlerin bulunduğunu ortaya koyacaktır. Kardeşlik Hukukunu Bilmemek: Bu mesele konunun bir nevi özetini oluşturmaktadır. İlimsizlik, Allahu Teâlâ’nın vahye ilk başlangıcında değinmiş olduğu temel bir husustur. “İkra (Oku) buyurması ve tevhidin temelini oluşturan meselede dahi “bil ki” şeklinde başlaması bilip öğrenmeye, okuyup anlamaya, amel edip herkesin yaşaması için tebliğ etmeyeduyduğumuz ihtiyacı gözler önüne sermektedir. Birbirimizin Derdiyle Dertlenmemek: Bu konunun önemine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle değinmektedir: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”(3)

12

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

Kardeşlerimize Kâfire Duymamız Gereken Öfke ve Kinden Daha Fazla Bir Şekilde Buğzedip Öfkelenmemiz: Oysa Yüce Rabbimiz “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında Merhametlidirler.”(4) buyurmakta iken maalesef bugünün Müslümanları kafirlerle işbirliği içine girerken kendi dindaşlarına karşı komplolar ve tuzaklar kurmakla meşgul oluyor, onlara zarar vermek için bir takım kararlar alıyor ve sözde din alimlerini! kullanarak fetvalar çıkarabiliyorlar. Dünya üzerindeki sözde Müslüman! yöneticilerin birçoğunun hali ortadadır kendi halklarına karşı kafirlerle işbirliği içine girdiklerini görmek her akıl sahibi insan için hiç de zor değildir. Ancak bilinmelidir ki Yüce Rabbimiz bunun hesabını ahirette soracağı gibi dünyada da elbette ki soracaktır. İnşallah Rabbimiz yüce Allah, samimi Müslümanların gönüllerine su serpecek, her zalim ve haksızın elbet kendiside bu feci duruma bizzat düşecek ve yaptıklarına hem bu dünyada hem de ahirette pişman olacak, horlanmaya ve aşağılanmaya, rezil ve rüsva olmaya müstahak olacaklardır. Çünkü Müslümanlara yapılan düşmanlık Allah’ın düşmanlığına vesile olacaktır. Nitekim kutsi bir hadiste rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harb ilân ederim.5 Diğer taraftan naslara teslim olmak kurtuluş için ön önemli reçetedir. Nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte serbest bırakır.”(6) Şimdi sormak gerekir acaba hangisini tercih etmek gerekir? Tabi ki her Müslüman bu hususta düşünmeksizin ikinci şıkkı tercih edecektir. Bu sebeple Kardeşlerimizle olan ilişkilerimizde daima bu nassı hatırımızda tutmalı ve gereğini yerine getirmeliyiz. Kardeşinin Sevincine ve Kederine Ortak Olmamak: Kardeş olmanın bir diğer önemli meselesi de bu husustur. Bizim için pek değer ifade


I HAKAN SARIKÜÇÜK etmeyen çok basit bir mesele, karşımızdaki kardeşimiz için pek mühim olabilir. Kardeşimize göstereceğimiz güler yüz, bir selâm, tokalaşma, sarılma, halini hatırını sormak bile hem şer’an, hem de kardeşimiz için çok önemli bir husus olarak görülmektedir. Bakın bu husus sahabeden Kab. b. Malik radıyallahu anh için nasıl bir önem arz ediyordu. “Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Peygamber aleyhisselâm’ı görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Allah Teâlâ’nın seni bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı. Nihayet Mescid’e girdim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse ayağa kalkmadı.”Râvi der ki, Kâ’b, Talha’nın bu davranışını hiç unutmazdı.7 Allah’ın Bu Dünyada Bizleri Birbirimiz İçin Bir Vesile Kıldığını Unutmak: Vücudun herhangi bir azası nasıl ki tek başına hiçbir işe yaramıyorsa vücudun azalarını oluşturan Müslümanların da birbirlerinden bağımsız ve ayrı olabileceğini zannetmek büyük bir gaflettir. Yaşamımızın daha güzel bir şekilde huzurlu, sakin ve mutlu olarak devam etmesinden tutunda rızık teminine varıncaya kadar bu husus geçerlidir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sâyesinde değil midir?”(8) “Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde Allah’dan yardım görüp rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.”(9) Enes radıyallahuanh şöyle dedi: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) ça-

lışan kardeş, ötekini Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyet etti. Peygamber aleyhisselâm da: - “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” buyurdu.(10) Kendimize Salih Kardeşler Edinmemek: Toplum içinde facir ve günahkâr olanlarla birlikte olmak ve onları dost edinmek bu konuda onlarla aynı muameleye tabi tutulmaya sebep olur. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur. “Allahu Teâlâ bir kavme azâb gönderdiği zaman, o azâb orada bulunanların hepsine erişir. Sonra da herkes amellerine göre yeniden diriltilir.”(11) Ve yine - “Kişi, kıyamet gününde, sevdikleriyle beraberdir.”(12) buyurması da göstermektedir ki bu ilişki sadece dünya ile sınırlı kalmamakta ahirette de birlikte olmayı gerektirmektedir. Bu sebeple Hem dünyamızın hem de ahiretimizin selâmeti için kendimize salih arkadaşlar edinmek zorundayız. Kendimizi Günahlardan ve Kötülüklerden Uzak TutabilmeninAncak Kardeşlerimizle Bir AradaOlmakla Mümkün Olabileceği Gerçeğini İdrak Edememek: Hepimiz tarafından bilinen katilulmie (yüz kişiyi öldüren adam) hadisinde olduğu gibi günah ne kadar büyük olursa olsun nasuh tevbeyle birlikte fıskı fücurdan uzaklaşıp salih insanlarla ve Müslüman kardeşlerle birlikte olmak kişinin mağfiret edilmesine sebep olur. Nitekim hadisteki bu şahıs yüz kişiyi öldürdüğünü söyleyip tövbesinin kabul olup olmayacağını sorduğu zaman, Âlim olan zat bakın nasıl bir cevap vermişti. “Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allahu Teâlâ’ya ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibadet et. Sakın memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir, dedi.”(13) Bu âlimin günahkâr adama “Sakın memleketine dönme! Zira orası fena bir yerdir” şeklindeki tavsiyesi de pek önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. “Üzüm üzüme baka baka kararır” atasözünün de ifade ettiği gibi, kötü insanların çoğunlukta olduğu bir yerde yaşayan, ahlâkı bozulmuş kimselerle düşüp kalkmaya devam eden kimZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

13


HAKAN SARIKÜÇÜK I senin, onların fena tesirinden kurtulması pektekolay değildir. Şu hâlde iyiye, doğruya ve güzele ulaşmak isteyen birinin, içinde yaşadığı kötü çevreyi mutlaka terk etmesi gerekir. O halde bugün namaza başlayıp bir müddet sonra bırakankişilerinbu netice ile karşılaşmalarının altında yatan temel sebebi daha önceki cahiliyaşantılarından ve cahiliyye arkadaşlarından uzaklaşmamaları şeklinde izah etmek mümkündür. Kardeşlerimize Nasihat Etmeyi Terk Etmemiz: Nasihatleşmeyi terk etmemiz Allah muhafaza etsin dini hassasiyetlerden uzaklaşmaya, birbirimizin kanını helal görmeye ve sonuçta helake uğrayanlardan olmaya sebep olur. İbniMes’ûdradıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrailoğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve: Bana baksana! Allah’dan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket. Çünkü bu sana helâl değildir, derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allahu Teâlâ kalblerini birbirine benzetti. Sonra Rasûl-i Ekrem şu âyeti okudu: “İsrâiloğullarından kâfir olanlar Dâvud’un ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, başkaldırmaları ve aşırı gitmeleriydi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlara âhiret hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir, onlar azab içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah’a Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir”(14) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu âyetleri okuduktan sonra şöyle buyurdu:

14

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

“Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalblerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîrusûre (5), 6, 7 Müslüman Kardeşlerimize Yardım Etmemek ve Onlara Zarar Vermek: Abdulah İbni Ömer radıyallahuanhumâ’dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allahu Teâlâ da o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allahu Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”(15) Ebû Hureyre radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.”16  Ebû’d-Derdâ radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim, (din) kardeşinin  ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.”(17) Namazda Safı Düzgün Tutmamanın Kardeşliğe Olan Tesiri: Günlük hayatın bir provası gibi olan namaz amelinde dahi Allahu Teala bizlerin aynı safta, sağa sola meyletmemiş bir halde dümdüz bir şekilde


I HAKAN SARIKÜÇÜK olmamızı Rasulullah aleyhisselam vasıtasıyla bildirmiş iken nasıl oluyor da bizler bugün farklı kulvarlarda farklı yönlere gidebiliyor ve birbirimize sırtımızı dönebiliyoruz ? Aynı kıbleye yönelen insanların sırtları ve yönleri nasıl oluyor da farklı yönlere kayabiliyor? Yoksa kıbleler mi değişiyor? Namaz gibi bir amelde dahi huzuru ilahi de birarada bulunamayanların günlük yaşantıda bir arada olabileceğini zannetmek asla mümkün değildir. Nitekim hadisi şerifte efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allahu Teâlâ sizin aranıza düşmanlık, buğz ve kalblerinize ihtilâf koyar da birbirinizden yüz çevirirsiniz.”(18) Müslim’in bir başka rivâyeti şöyledir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sanki okları düzeltir gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizim buna alıştığımızı görünceye kadar böyle yapmaya devam etti. Kendisi bir gün namaza çıktı ve namaz kıldıracağı yerde durdu. Tam tekbir almak üzere iken göğsü saf hizasından dışarı çıkmış bir adam gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın kulları! Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allahu Teâlâ sizin aranıza düşmanlık, buğz ve kalblerinize ihtilâf koyar da birbirinize yüz çevirirsiniz.”(19) Kardeşine Yalan Söylemek, Sözünü Tutmamak ve Emanete Hıyanet Etmek: Maalesef günümüzde ismi vedış görünüşü Müslüman olan bazı insanların düşünce dünyasına nifak bulaşmış ve bununla yaşamaktan hiçbir rahatsızlık duymaz bir halde olmuşlardır. Bu hali neredeyse bir meziyet ve uyanıklıkmış gibi algılayarak çevresindeki kişilere zarar veren bazı insanları görmek mümkündür. Oysa bu bir münafıklık alametidir ki Müslümanlardan hiçbirisi hakkında asla kabul edilmesi mümkün olmayan vasıflardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”(20) Bir rivayette: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini mümin zannetse bile” buyurulur.(21)

İbni Mes’ûd, İbni Ömer ve Enes radıyallahu anhum’dan rivayet olunduğuna göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ahdini bozan herkes için kıyamet günü bir bayrak dikilip bu falanın vefâsızlık alâmetidir diye ilân olunacaktır.”(22) Birbirimizi Allah Rızası İçin Sevmemek: Kardeşlik ilişkilerinin dünyevi ve maddi menfaatler uğruna olduğu bir yerde asla gerçek kardeşlikten söz edilemez. İnsanların bazı menfaatler uğruna birbirlerine sahte tebessümlerde bulunduğu ve çıkarların devam ettiği müddetçe devam eden ilişkilerin yaşandığı kalleşlikler kardeşlik kabul edilemezler. Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”(23) Muâz radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi: Allah Teâlâ; “Benim rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin  ve şehidlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır” buyurmuştur.(24) Kendimiz İçin Sevip İstediğimiz Şeyleri Kardeşlerimiz İçinde İstememek: Kafirlerin ellerinde bulunan dünyevi bazı menfaatlere karşı hırs göstermeyen kişilerin kardeşlerinde bulunan nimetlere karşı haset etmeleri ve onları kıskanarak ellerindeki nimetlerin zevalini arzulamaları da bu ilişkilerin zarar görmesine neden olur. Oysa karındaş olanların sıkışıklıktan rahatsız olarak kendi rahatı uğruna kardeşini tekmelemesi ve ondan kurtulmak istemesi gerçek kardeşlere asla yakışmayan bir davranıştır. Enes radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”(25) ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

15


HAKAN SARIKÜÇÜK I Kardeşlerine Karşı Sorumlu Olduğu Hakları Yerine Getirmemek:

şine eziyet verecek şeylerle meşgul olmak, kar-

Kardeşlik hukuku ile ilgili olarak bize tavsiye edilen naslardaki hususlara kör ve sağır kalmak ve onları hayata aksettirmemekte bu ilişkilerin bozulmasına sebep olacaktır. Nitekim EbûHureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

vesveselere ve dünyanın hırsına kapılmak gibi

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, dâvete icabet etmek, aksırana “yerhamukellah” demek.”(26)

deşine kâfir demek (tekfir etmek), kalbine gelen hususların tümü kardeşlik ilişkilerine zarar veren diğer hususlardır. Rabbim bizleri bu kötü hasletlerin cümlesinden uzak duran ve kardeşlerine karşı yerine getirmesi gereken hususlara riayet eden müminlerden eylesin. Hem dünyada hem de ahirette kardeşlerimizle birlikte rabbimizin nimetleri içinde bulunmayı bizlere nasip etsin. Selâm ve dua ile.

Müslim’in bir başka rivayeti şöyledir: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni dâvet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allah’a hamdederse yerhamukellah de, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.”(27) Bununla beraber kardeşlerimizle güzel geçinmemek, bizleri ilgilendirmeyen meselelere dalarak gıybetin, iftiranın ve tecessüsün içine girmek, ayıp ve kusur araştırmak, Müslümanların ırzları ve namusları hususunda dilini ve elini muhafaza etmemek, haksız olduğumuz meselelerde dahi nefsi ve indî hareket etmek, hakkı söylemekten çekinmek, kınayıcıların kınamasından korkmak, yanı başımızda işlenen kötülüklere engel olmamak, münafıklara has olan hasletlere sahip olmak, ahdine ve vadine sadık olmamak, ticaretinde ve insanlarla olan ilişkilerinde güvenilir olmamak, kardeşlerine karşı cimri olmak, kendisine ait olmayan şeylere el uzatmak, borcuna sadık olmamak, borcunu istemede aşırıya gitmek, kardeşlerine merhamet etmemek, kardeşine ikramda bulunmamak, malından kardeşleri için infak etmemek, kardeşlerine karşı kibirli davranmak ve onları küçük görmek, kötü huylu ve geçimsiz olmak, nefsi için intikam almak, yaptığı iyilikleri başa kakmak, kardeşine sövmek ve lanet etmek, Müslümanların arasında söz taşımak, koğuculuk yapmak, söylediği ve nakledeceği sözü araştırıp incelemeden söylemek, kardeşine küsmek, hased etmek, haksız yere sui zanda bulunmak, kardeşinin başına gelen musibetlere sevinmek, karde-

16

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

------------------------------------------------1. Hucurat:10 2. Beyyine:8 3. Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66 4. Fetih 29 5. Buhârî, Rikak 38 6. Ebû Dâvûd, Edeb3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18 7. Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîrusûre (9) 8. Buhârî, Cihâd 7 9. Ebû Dâvûd, Cihâd 70. Ayrıca bk. Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43 10. Tirmizî, Zühd 33 11. Buhârî, Fiten 19; Müslim, Cennet 84 12. Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret, 71; Nesâî, Tahâret 97, 113; İbni Mâce, Fiten 32 13. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48 14. Mâide sûresi (5), 77-81. 15. Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38, 60;Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbniMâce, Mukaddime 17 16. Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48 17. Tirmizî, Birr 20 18. Buhârî, Ezân 71; Müslim, Salât 127. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93; Tirmizî, Mevâkît 53; İbn Mace, İkâme 50 19. Müslim, Salât 128 20. Buhârî, Îmân 24; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Buhârî, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Mezâlim 17, Cizye 17,Edeb 69; Tirmizî, Îmân 14 21. (Müslim Îmân 109). 22. Buhârî, Cizye 22, Edeb 99, Hiyel 99; Müslim, Cihâd 11-17. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 150; Tirmizî, Siyer 28; İbni Mâce, Cihâd 42 23. Müslim, Îmân 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mâce, Mukaddime 9, Edeb 11 24. Tirmizî, Zühd 53 25. Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbnMâce, Mukaddime 9 26. Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4. Ayrıca bk. İbn Mâce, Cenâiz 1 27. Müslim, Selâm 5


MUSTAFA TATLI

ARŞIN ŞAHİD OLDUĞU KARDEŞLİK BAĞI:

A

llah azze ve celle’nin Hz. Muhammed’i peygamber olarak görevlendirmesiyle İslam da-

veti tekrar filizlenmeye başladı. Hz. Peygamber’in İslam’ı insanlara ulaştırmasıyla Mekke topraklarına atılan davet tohumları gönüllerde yeşerdi ve büyüdü. Mekke’de her kesimden insan Müslüman olmaya başlamıştı. Fakat davetin meyve verip tüm topluma yayılması için Mekke uygun bir zemin

Kapak Dosya

ENSAR&MUHACİR

KARDEŞLİĞİ

retle verimli topraklara yayılmaya başlamıştı. İşte bu mukaddes topraklar Ensar diyarı Medine’ydi. Muhacirler, imanlarını hayata aktarmak için mallarını, yakınlarını, yurtlarını bırakıp hicret etmişlerdi. Bu fedakârlıkları yapan Muhaciri Ensar tüm samimiyetiyle kucaklamış, onlara yurtlarını açmışlardı. Allah azze ve celle bu durumdan şöyle bahseder: “Daha önceden Medine’yi yurt

değildi. Mekke’de inen ayetler imanı, ahireti,

edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan

cennet ve cehennemi işleyerek gönülleri Allah’a

kimseler, kendilerine göç edip gelenleri se-

bağlamış, sıkıntılara ve zorluklara hazırlamıştı.

verler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde

Burada oluşan Müslüman topluluk, yeryüzünde

bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret

İslam’ın yayılmasında büyük bir önemi olan hic-

içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

17


MUSTAFA TATLI I ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(1) Ensar, Muhacir kardeşlerine büyük fedakârlıklar gösterip aşırı derecede ikramda bulunuyordu. Hatta Muhacirleri paylaşamıyorlardı da aralarında kura çekiyorlar, kura kime çıkarsa Muhacir ona gidiyordu. Ensar bu kadarla da kalmadılar: “Ya Rasulallah, hurmalıklarımızı da Muhacir kardeşlerimizle aramızda paylaştır.” dediler. Hz. Peygamber: “Hayır, öyle olmaz!” bunun üzerine Ensar Muhacirlere : “Öyle ise, tımar ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da sizi hurma mahsulüne ortak yapalım.” dediler. Orada bulunan herkes: “İşittik ve itaat ettik.” dediler.(2) Muhacirler de bu samimi çabaları takdir edip suistimal etmemişler ve bu tür yardımları ihtiyaçları kadar kabul etmişlerdir. İşte bu ortamda Rasulullah, yaklaşık hicretten beş ay sonra Muhacirle Ensarı yeminleşme akdi ile ikişer ikişer kardeş yapmıştır. Enes b. Malik’in evinde birkaç kez gerçekleşen bu kardeşlik akdiyle alakalı kaynaklarda nakledilen çeşitli sayılar vardır. İbn Sa’d Tabakat’ında 62 iki Ensar-Muhacir çiftinin isimlerini nakletmektedir. Bu isimleri nakleden bir diğer kaynakta İbn İshak’tır. İnsanlık tarihi, hicri birinci yüzyılda, Muhacirlerle Ensar arasında gerçekleştirilen kardeşlik ahdine benzer bir olaya şahit olmamıştır. Bu kardeşliğin kurulması, zorla veya devleti ele geçirmekle yahut mallara el koymakla değil, aksine, Hz. Peygamber’in gözetimi altında ve kardeş olmak isteyenlerin bütün varlıklarıyla, candan ve gönülden bu işi istemeleriyle olmuştur. Bu olay, bugün yeryüzündeki İslam davetçileri için uygulanabilecek canlı bir örnektir. Enes b. Malik (r.a)’ın ifadesine göre; Efendimiz, Abdurrahman b. Avf ile Sa’d b. Rebi’ arasında kardeşlik tesis etmiştir. Sa’d, Abdurrahman b. Avf’a: “Ben Ensarın en çok mala sahip olanıyım. Malımı ikiye bölüyorum. İki tane de eşim var. Bak hangisini beğenirsen onu boşayayım, iddeti bitince onunla evlen.” dedi. Abdurrahman da: “Allah senin ehline ve malına bereket ihsan etsin. Sen bana çarşının yolunu göster.” dedi. O da onu çarşıya götürdü. Abdurrahman kaymak ve yağ

18

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” gibi süt ürünleri satarak epeyce para kazandı. Bir müddet sonra Rasullullah onu değişik gördü. Üzerinde damatların sürdüğü cinsten bir koku vardı. Efendimiz: “Ey Abdurrahman! İşler nasıl gidiyor?” diye sordu. O da: “ Ya Rasulallah! Ensardan bir kadınla evlendim.” diye cevap verdi. Efendimiz: “Ne kadar masrafın oldu?” buyurdu. O da: “Beş dirhem altın harcadım.” dedi. Peygamberimiz de: “Bir koyunla bile olsa ziyafet ver.” buyurdu.(3) Abdurrahman b. Avf: “Kendimi öyle bereket içinde buldum ki, elimi neye atsam altın-gümüş olacak sanıyordum.”dedi. Bizlere örnek olması gereken bu hadisede, servetleri paylaşma teklifi mal sahibi olan Ensardan gelmiştir.(4) Musa b. Damra b. Said radıyallahu anh babasından şöyle nakletmiştir: Hz. Peygamber Medine’ye gelince bazı Muhacirlerle Muhacir arasında ve yine Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik tesis etti. Bunlar arasındaki kardeşlik, hak ve yardımlaşma esasına göreydi. İçlerinden biri vefat ettiği zaman diğeri ona akraba olmadığı halde mirasçı olurdu.(5) Bu kardeşlik akdi Bedir savaşından önceydi. Daha sonra bu durumla ilgi şu ayet inerek daha önceki uygulama kaldırılarak kardeşlik ahdiyle mirasçı olma uygulamasına son verildi: “…Allah’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmağa) daha uygundur. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.”(6) Peygamberimiz bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden tek bir dost edinseydim, Ebube-


I MUSTAFA TATLI

Hakkaniyet üzerine tesis edilmiş kardeşlik, madde temeline dayalı toplumlarda hayat bulamaz. Çünkü oralarda cehalet, korkaklık, cimrilik, hırs ve menfaat yaygındır. Böyle yerlerde kardeşlik olamayacağı gibi sevgi de tutunamaz. kir’i edinirdim. Fakat İslam kardeşliği daha üstündür.”(7) Hz. Peygamber bu inanmış toplumun en büyük ferdiydi. Ama özel bir isim ve lakapla onlardan ayrı bir insan değildi. Onların içinden, onların evlerinden biriydi. Hakkaniyet üzerine tesis edilmiş kardeşlik, madde temeline dayalı toplumlarda hayat bulamaz. Çünkü oralarda cehalet, korkaklık, cimrilik, hırs ve menfaat yaygındır. Böyle yerlerde kardeşlik olamayacağı gibi sevgi de tutunamaz. Sevgi, tek başına şiddetle akıp giden bir su kaynağı gibidir. Kardeşlik de kanun ve merasimlerle elde edilmez. Bunlar insanların kibir, cimrilik ve zillet duygularından kurtulmasının eseridir. İlk Müslümanlar arasında karşılıklı kardeşlik mübadelesi vuku bulmuştur. Çünkü onlar İslam’ı hayatlarının bütün evrelerine uygulayacak kadar yüceltmişlerdir. Onlar Allah’ın kardeş olmuş kullarıydılar. Eğer nefislerinin kulları olsaydılar, birbirlerini yer bitirirlerdi.(8) Fıkhu’s-Sire müellefi Münir Gadban kitabının Ensar-Muhacir kardeşliğinden bahsettiği bölümdeki konuyla ilgili değerlendirmelerinde biri şudur: Bir araştırmacı, kardeşlik ahdi esnasında Medine’deki sosyal hayatın esaslarını ortaya çıkarıp bu büyük ufku ve ona eşlik eden sevgi, karşılıksız verme, fedakârlık, tercih gibi duyguları gözler önüne serse ve bugün yeryüzü toplumlarında görülen pislikleri ve kokuşmuşluğu da karşılaştırma için gözler önüne serse, bu dinin (temeldeki) büyüklüğünü herkes anlar. Dünyadaki kominizim, sosyalizm ve kapitalizm sistemlerinin günden güne çöktüğünü idrak eder. Ve Allah azze ve cellenin bu din sebebiyle bu topluma verdiği nimetleri kemale er-

dirdiğini görür. O sistemlerin temel prensiplerini dillerinden düşürmeyen, onları insanları hak ve ümit kaynağı gibi sunanlar, insanın içindeki hayır duygunu öldürmeye çalışmaktadır. Onlara göre idari güç, kuvvet, kahretme ve alçaltma gibi imkanlar ona sahip olanların elindedir. Her sahip olan ise patrondur, hırs sahibidir ve iktidar gücünü elinde bulundurmak ister. Ancak kanlı bir ihtilal ile idari mekanizma onun elinden alınabilir. Sınıf mücadelesiyle de mülkiyeti elinden alınır. Hatta zorunlu ihtiyacı olan gıda bile ona verilmez. Bunların hepsinin hiçbir şeye sahip olmayan köle haline getirilmeleri gerekir. Devlete hakim olan tabaka hayır ve hakkı temsil eder. Sahip olduğu her şey üzerinde fiili tasarrufu vardır. Proletarya diktatoryası işte budur. Bu tabiri onlar kendileri söyleyip hoşlanıyorlar. Bu sistemler bir birlerinden az veya çok farklıdırlar. Bu fark, fakirlerin kanlarını emmedeki güçlerine göre çeşitli şekiller alır. Yine bu farklılık hükmettikleri kimselerin yiyeceklerini, canlarını ve gayretlerini kullanma derecesine göre değişir. Bu tutumların gayesi, bütün servetin kendi ellerine geçmesidir. Kanun yapmalarının amacı ise; bu zulüm, azgınlık ve suça teşvikin kendi yaptıkları kanunlara uygun olduğunu göstermek içindir. Çünkü onlar kanun yaparken istedikleri gibi yapma ayrıcalığına sahiptirler!(9) Konumuzu Muhacir ve Ensarın hendek kazarken dile getirdikleri sözlere Hz. Peygamber’in verdiği karşılıkla bitirelim:

ِ ‫«اللَّه َّم الَ عيش إَِّل عيش‬ ‫ فَأَ ْك ِرِم‬... ‫اآلخَرْه‬ ُ َْ َ َْ ُ ِ »‫ص َار َوامل َهاجَرْه‬ ْ‫األَن‬ َ ُ

“Allah’ım! Hayat ancak ahiret hayatıdır. Ensara ve Muhacire ikram eyle.”(10) -----------------------------------------

1. Haşr, 10. 2. Buhari, Kitabu Menakibu’l-Ensar, 3782. 3. Buhari, Kitabu Menakibu’l-Ensar, 3780. 4. Münir Gadban, Fıkhu’s-Sire, c. 2, s. 13, Risale yay. 2010. 5. İbn Sa’d, Tabakât, 1/2/1. 6. Enfal, 75. 7. Buhari, 8. Muhammed Gazali, Fıkhu’s-Sire, s. 180. 9. Münir Gadban, a.g.e, c. 2, s. 18. 10. Buhari, Kitabu Menakibu’l-Ensar, 3794.

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

19


Kapak Dosya

KARDEŞİN, YÜREĞİNİN NERESİNDE?

Yâ Rasûlallah! Her şeyi bize Sen öğrettin. Asıl kardeşliğin bombalar başlarda patlarken ve yanarken ocaklar; sofrada her lokmayı sorgulamak olduğunu, lezzeti bırakıp, karın tokluğuna yaşamak olduğunu da sen öğrettin. Açlık çeken ve bundan şikâyet için yanına gelen kardeşine, açlığının şiddetinden karnının üzerinde iki taş bağlı vücudunu göstermek için gömleğini yukarı kaldıran da Sendin. Herkesin ortak kullanacağı mescidinin inşasında elbirliğiyle çalışan ve oturduğu yerden emirler yağdırmayan da Sendin. Arkadaşlarına su ikram ederken içeri giren Bizans Elçisi, Medine Başkanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i sorunca “Kavmine hizmet eden onların efendisidir” diyen yine Sendin.

“Ey Allah’ın kulları kardeş olun!”diyordu ağzı cennet kokan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem… Rabbinden aldığın emâneti hakkıyla yerine getirip, içinde bulunduğumuz her nimeti bize bildirdiğin gibi “Nasıl kardeş olunur”bunu da bize Sen öğret. Dilleri ve renkleri farklı olan insanları farklı pencerelerden bakmayı terkettirip bir araya toplayan, maneviyatı çökmüş Yesrib’i“nurdan bir şehir” hâline getiren Nebi! Kullanılan yanlış sözleri düzelten, hoşa gitmeyen isimleri değiştiren, hayatın her alanına ayrı ayrı sözler söyleyen ümmetini kıyâmet gelinceye kadar aydınlatan kandil! Yollarımızı, evlerimizi, pazar yerlerini, mescidlerimizi en önemlisi de kalplerimizi ve nefislerimizi

20

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I SAİD ÖZDEMİR temizlemeyi bize öğreten Tâhir!Günahkâr bir şe-

Öğret ümmetine kardeşliğin verdiği etkileşimi,

kilde kapına gelene istiğfar edip doğru yolu öğ-

enerjiyi, heyecânı… Çeyrek asır zarfında İslam

rettiğin gibi bize de kardeşliği öğret.

nûrunun âlemin her tarafına yayılmasının, İran’ın

Yâ Rasûlallah! Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer,  el ele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyredip de yanındaki sahabeye, “Nebiler ve rasûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın!” buyurmuş, sonra da onları birbirine kardeş yapmıştın.(1) Yâ Rasûlallah! Her şeyi bize Sen öğrettin. Asıl kardeşliğin bombalar başlarda patlarken ve yanarken ocaklar; sofrada her lokmayı sorgulamak olduğunu, lezzeti bırakıp, karın tokluğuna yaşamak olduğunu da sen öğrettin. Açlık çeken ve bundan şikâyet için yanına gelen kardeşine, açlığının şiddetinden karnının üzerinde iki taş bağlı vücudunu göstermek için gömleğini yukarı kaldıran da Sendin. Herkesin ortak kullanacağı mescidinin inşasında elbirliğiyle çalışan ve oturduğu yerden emirler yağdırmayan da Sendin. Arkadaşlarına su ikram ederken içeri giren Bizans Elçisi, Medine Başkanı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i sorunca “Kavmine hizmet eden onların efendisidir” diyen yine Sendin.

tamamen fethinin, Doğu Roma İmparatorluğu’nun tehdit edilmesinin hep bu dinî kardeşliğin resâneti [kuvveti] eseri olduğunu müjdele bizlere! Ey Ferâsetin şâhı! Ümmetin yine hasta, ümmetin yine yorgun, ümmetin yine rehberliğine ve reçetene muhtaç... Kardeşliğin hakkını hangi kalp üretir? O kalp hangi akideyle oluşur? Hakça bölüşemeyenin kardeşlik iddiası ne anlam taşır? Yaralı kalpler nasıl tedavi olur? Ashab-ı kirâm köklerini imân ve İslam’la suladığın ‘kardeşlik ikliminde’yetiştiler.

Cennete

giden yolda dünyalıklara takılmadılar. Eğer bu dünyada kardeşliği pekiştirip, birbirimize ikrâm edersek varacağımız yer cennet dediler. Birbirlerine kardeş tayin ettiğin Sa’d b. Rebî’, Abdurrahman b. Avf’a, “Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım!” demişti.Büyük sahabe Abdurrahman b. Avf’ın verdiği cevap, yapılan teklif kadar ibretliydi: “Allah, sana malını hayırlı kılsın! Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığınız çarşının yolunu göstermendir.”(3) Bunun üzerine Hz. Abdurrahman b. Avf, yağ, peynir gibi şeyler

Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine

alıp satarak ticarete başlamıştı. Rasûl-i Ekrem’in,

kardeş yapmıştın. O sırada Hz. Ali çıkagelmiş,

“malının çoğalması ve bereketlenmesi” hususun-

Gözyaşları arasında, “Yâ Rasûlallah!” demişti.

daki duasına da mazhar olduğundan, çok geç-

“Sen sahabeleri birbirine kardeş yaptın; be-

meden epeyce bir kazanç elde etmiş ve kısa za-

nimle hiç kimse arasında kardeşlik kurmadın!”

manda Medine’nin sayılı tüccarları arasında yer

Sen de:“Yâ Ali! Sen dünyada ve ahirette benim

almıştı. Şöyle derdi:

Kardeşimsin!(3) Buyurmuştun. Bugün ümmet

“Taşa uzansam, altında ya altın ya da gümüşe

nesep bağından daha öte olan İslam kardeşliğini unutur oldu. Kimin kardeş olduğunu araya çizilen sınırlar belirler oldu. Ümmet küçüldü, ümmet acziyete düştü.

rastladığımı görürüm!(4) ‘Nebevi Hayatın kardeşlik ikliminde’ yetişenler bitmiyordu. Bir savaş sonrası susuzluktan kavrulan dudaklar su isteyince, susayan kardeşini

Öğret bize ey Allah’ın Elçisi! Yıllarca süren Buas

kendine tercih eden Hâris, İkrime gibi kavruk bir

Harbi’yle bir cadı kazanını andıran Yesrib’in gül

nefesle Allâh’a can sunanlar vardı. Ortada üç şehit

bahçesine dönüşmesindeki sırrı. Hangi ilaç, ne

beden, bir de su kalmıştı. Çöle hayat verecek olan,

miktar, hangi sırayla?

bu bir testi suydu. Günümüzde kardeşlik, kısmen ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

21


SAİD ÖZDEMİR I müminleri sevmenin de tam ve kâmil bir imana sâhip olabilmenin biricik şartı olduğunu öğrettin.

‘Nebevi Hayatın kardeşlik ikliminde’ yetişenler bitmiyordu. Bir savaş sonrası susuzluktan kavrulan dudaklar su isteyince, susayan kardeşini kendine tercih eden Hâris, İkrime gibi kavruk bir nefesle Allâh’a can sunanlar vardı. Ortada üç şehit beden, bir de su kalmıştı. Çöle hayat verecek olan, bu bir testi suydu.Günümüzde kardeşlik, kısmen birebir karşılıklı yaşanmaktan “sanal âlem” boyutuna taşındı. Kendisine, çevresine ve değerlerine yabancılaşan, elindeki küçük bir nesneyi bile paylaşma hislerini yitirmiş insanlar sanal âlemin en güzide kardeşi oluverdi. birebir karşılıklı yaşanmaktan “sanal âlem” boyutuna taşındı. Kendisine, çevresine ve değerlerine yabancılaşan, elindeki küçük bir nesneyi bile paylaşma hislerini yitirmiş insanlar sanal âlemin en güzide kardeşi oluverdi. Yâ Rasûlallah! Hani bir gün “Ey kardeşler, sizler

ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmaksızın sevecek, onlara karşı muhabbet ve sorumluluk duyacaktı. Çünkü imana sınır, yine imanın kendisiyle çizilebilirdi.Yaklaşık 100 yıldan bu yana birçok İslami kavram tahrife uğradığı gibi“Allah için sevme” kavramı da müslümanlar arasında tahrife/bozuntuya uğradı.

Kardeşimizin yap-

tığı küçücük hatalar önümüze Tihâme dağı gibi durdu. Hâlbuki bizler aynı hataları tek başına kaldığımızda defalarca yapıyorduk. İşlemiş oldukları günahlardan dolayı uzaklaştık kardeşlerimizden. Sahabeden Ebû Derda’nın halini unutmuştuk. Ashab-ı kiramdan Ebû Derda radiyallahu anh Şam’da kadılık yapıyordu. Birgün halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti ve onlara: “Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?” diye sordu.

bir tarağın dişleri gibisiniz ve hepiniz Âdem’in

Oradakiler:

çocuklarısınız.” demiştin. Ebu Cehil her hususta

“İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız.” deyince Ebû

kendisiyle eşit olan Bilâl’i kardeş olarak görmek

Derdâ bu defa:

istememişti. “Köleyle efendisine aynı şeyi va-

“Öyleyse günah kuyusuna düşmüş bu adama da

deden din, olmaz olsun” diyerek o mekânı terk etmişti. Bilâl aslında mazlumluğuyla, renk farkıyla, muhacirliği ve fakirliği ile bir simgeydi aslında. Onu bu hâliyle reddeden Ebû Cehil, kapıda kaldı

niçin bir ip sarkıtıp onu kurtarmayı düşünmüyorsunuz?” diye sordu. Şaşırdılar:

da gerçekten kardeş olmak isteyen bunun gerek-

“Sen bu günahkâra düşmanlık duymaz mısın?”

lerini göze alan Hz. Ebu Bekir ve niceleri, saadete

dediler.

daha dünyadayken erdi. Bugün de Müslümanlar

Ebû Derda şu hikmetli cevabı verdi:

Bilâllerle karşı karşıyalar ama kendilerine kardeş beğenmez oldular. Kardeşliklerini menfaat ve çıkar ilişkisine dönüştürdüler. “Para-pul, araba ve karizman varsa en iyi kardeş sensin” dediler. Takvâ, haşyet vesâlihliğinen çok aranır vasıf oldu-

22

Mümin, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi,

“Ben, onun kendisine ve şahsiyetine değil, günahına düşmanım.” Ne güzel hikmetli ve esrarlı bir olaydı bu. Müslüman kardeşine karşı olan merhametin en güzel

ğunu unuttular.

örnekliğiydi bu.

Yâ Rasûlallah! Sen bize; “Sizler iman etmedikçe

Bugün bizler kardeşliği 4 merhalede yaşamamız

cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe

gerekir;

de iman etmiş olmazsınız” buyurmuştun. İman,

1. Durumu iyi olan mü’minin, kendisine mürâ-

nasıl cennete girebilmenin, vazgeçilmez şartı ise,

caat eden zor durumdaki din kardeşine yardımcı

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I SAİD ÖZDEMİR olması, kardeşlikte birinci merhaledir. Nitekim

söylemekten çekinen din kardeşlerimizi sîmâla-

âyet-i kerîmede buyrulur:

rından tanıyabilecek kalbî hassâsiyete ermemizi

“…Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insan-

telkin etmektedir ki, bu yüksek bir kardeşlik uf-

lara) ihsân et!..”(5)

kudur.

İbn-i Abbâs -radıyallâhuanhümâ- bir gün Pey-

Hazret-i Ömer’i sırtında un çuvalıyla gece karan-

gamberimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi. İbn-i Abbâs -radıyal-

lığında mâtemlerin ve dertlilerin civarında dolaştıran hâlet-i rûhiye, yâni gönül hassâsiyeti de

lâhuanh-:

budur.

-“Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum.”

Selefi sâlihin zamanında misafirlerin kim oldu-

dedi. Adam:

ğuna bakılmaksızın önlerine yemek konulur, gi-

-“Evet, ey Rasûlullâh’ın amcaoğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde «velâ hakkı» var (mal mukâbilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sahibi (Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem) hakkı için söylüyorum ki, onun hakkını ödeyemiyorum.” deyince, İbn-i Abbas -radıyallâhuanhümâ-: -“Senin için o şahısla konuşayım mı?” diye sordu. Adam: -“Olur.” deyince de hemen ayakkabılarını alıp mescitten çıktı. Adam: -“Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescitten çıktın?” diye ardından seslendi. İbn-i Abbâs -radıyallâhuanhümâ-: -“Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan muhterem zâttan duydum ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu): -“Her kim, din kardeşinin bir işini tâkip eder ve o işi görürse, bu, kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. Hâlbuki bir kimse, Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile Cehennem arasında üç hendek yaratır

derken de şayet ayakkabıları eskiyse yenisi verilirdi. Zenginler, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesâbı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı. 3. Bir üst merhale, birr’e ermek, yâni kendisi için sevip istediği şeyleri kardeşi için de isteyebilmek, kardeşini kendisinden ayrı görmemektir. Bedir Harbi’ne gidilirken imkânsızlıklar sebebiyle bir deveye üç kişi nöbetleşe biniyordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhuanhümâ- ile nöbetleşe bindiler. Her iki sahâbî de sıralarını cân u gönülden Efendimiz’eikrâm etmek istedilerse de, Efendimiz kendisini onlardan ayrı görmedi ve onlar gibi sırayla deveye bindi.(8) Zîrâ Rasûl-i Ekrem

sallallahu aleyhi ve sellem

efendimiz: “Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kar-

ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar

deşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min

uzaktır.”(6)

olamaz” buyurmuştu.(9)

2. İkinci merhale ise; “…Sen onları sîmâlarından

Bu fazîlet merhalesinin diğer bir misâli de, Haz-

tanırsın...”(7) âyetinin sırrına ererek muhtaç du-

ret-i Osman’dır. Zîrâ Medîne’de su sıkıntısı çeki-

rumdaki kardeşinin istemesine gerek kalmadan

lirken Osman -radıyallâhuanh- büyük bir bedel

sıkıntısını giderebilmektir. Bu âyet-i kerîme,

ödeyerek RûmeKuyusu’nusatın almışve Müslü-

yüksek hayâ ve iffetlerinden dolayı zarûretlerini

manlara vakfetmişti. Rivâyetegöre kendisi de bu ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

23


SAİD ÖZDEMİR I Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendisinden çok ümmetini düşünürdü. Ashâbı doy-

Selefi sâlihin zamanında misafirlerin kim olduğuna bakılmaksızın önlerine yemek konulur, giderken de şayet ayakkabıları eskiyse yenisi verilirdi. Zenginler, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesâbı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı. kuyudan su almak için diğer mü’minlerle birlikte

madan kendisi ve âilesi doymazdı. Elinde ne varsa muhtaçlara verir, evinde günlerce ocak yanmaz, ekmek bulunmazdı. Din kardeşini nefsine tercih edip “önce kardeşim”  diyebilmek husûsunda, asr-ı saâdetteki kalbî olgunluğu yansıtan İbn-i Ömer -radıyallâhuanhümâ-’nın şu sözleri de çok mânidardır: “Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe Müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüşü Müslüman kardeşimizden daha çok seviyo-

sıraya girerdi.

ruz.”(11)

Ecdâdımız Osmanlı’da din kardeşini düşünme

Rahman olan Rabbimiz bizlere, tuğlaları birbi-

olgunluk ve hassâsiyeti öyle yüksek bir nezâket, zarâfet ve incelik meydana getirmişti ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konur, satıcılar ve hattâ mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerekti-

rine kenetlenmiş bina gibi sapasağlam kardeşlikler, birbirini gıyabında iken de koruyan kollayan dostluklar ve dualarında kendisinden önce kardeşlerini önceleyen hassasiyet sahibi, rakîk kalpler nasib etsin.

ğini böylece anlar ve hastayı rahatsız edecek dav-

Ki böylece tıpkı şu Arap atasözünde de ifade edil-

ranışlardan kaçınırlardı.

diği gibi candan dayanaklarımız olsun;

4.

Din

kardeşliğinde

en

yüksek

de-

rece ise,  îsar  makâmıdır ki, mü’min kardeşini

“Senin nice kardeşin vardır ki, onları annen doğurmamıştır.”

kendi nefsine tercih etmek, kendi hakkını ona devredebilmek ve onu kendinden üstün tutmaktır. Gerektiğinde kendi mahrûmiyetine râzı olup din kardeşinin ihtiyâcını kendi ihtiyacından önce düşünebilmektir. İşte bu, sıddîkların, müttakîlerin, sâlihlerin mertebesidir ve Allah için birbirini sevmenin zirvesidir. Tıpkı âyet-i kerimede buyrulduğu gibi; “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.”(10)

24

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

-------------------------------------------1. İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 174-175. 2. Tirmizî, Sünen, c. 5. s. 300. 3. İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 125. 4. İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 126. 5.Kasas/77 6.Beyhakî, Şuab, III, 424-425 7. Bakara/273 8. İbn-i Sa’d, II, 21 9.Buhârî, Îmân, 7 10. Haşr/9 11. Heysemî, 10/285


YUSUF YILMAZ

FARKINA VARILMAYAN NİMET

Kapak Dosya

KARDEŞLİK

“Hiçbir Müslüman yoktur ki ölünce (şöyle) üzerine Allah`a hiçbir şeyi ortak koşmayan kırk kişi (namaz) kılsın da, Allah onların bu Müslüman hakkındaki şefaatlerini (dualarını) kabul etmesin.” (Müslim)

E

bu Musa el-Eşari radıyallahu anh, Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder:

nından geçeriz de etrafa saçtığı güzel kokulardan nasibimizi alırız.

“Salih olan meclis sahibinin ve kötü olan meclis sahi-

Salihlerin imamı, iyi kimselerin efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, iyi kimseleri güzel koku satan bu zat-ı muhtereme benzetiyor.

binin misali, ancak, misk taşıyan kimse ile körüğe hava veren kimse gibidir. Misk taşıyan kimse ya miskinden sana verir ya da ondan misk satın alırsın veya onda bir koku hissedersin. Körüğe hava basan kimse ise ya senin elbiseni yakar ya da onun üzerinde çirkin bir koku hissedersin.” (Buhari ve Müslim) Bugün kendilerine pek rastlayamadığımız ancak bir zamanlar camilerin köşelerinde güzel kokular satan yaşlı amcalarımıza şahit olurduk. Onlar hem cami içinin hem de dışının süsleriydi...Ak sakallı, güler yüzleriyle kalplerdeki sevgiyi üzerlerine çekerlerdi. Onların ellerinde küçük tüplere koku aktardıkları şırıngaları olurdu. Orada bulunanların dikkatlerini kendi üzerine çekmek için güzel kokuları etrafa saçarlardı. Camiden çıkan, yoldan geçenler kendi istekleriyle, kendi iradeleriyle koku satın alırlar ya da alışveriş niyeti taşımadan bu zat-ı muhteremin tezgahında ne satılıyor diye yanaşırlarda onlarda cömertliklerini gösterip ya elinize ya da şırıngayla üzerinize koku sıkarlar...veyahut ona hiç aldırış etmeden ya-

İşte ey Müslüman! Sen kendi isteğinle, kendi iradenle Salihlerin meclisine, abidlerin mescidine, muttaki ve muvahhidlerin toplantı yerlerine gidersin de onlar sana Allah’ın ayetlerini, Rasulullah’ın sözlerini bildirip iyiliği emredip kötülükten alıkoyarak, seni bu şekilde cennete hazırlarlar. Tıpkı kızını gerdek gecesine hazırlayan anne titizliğinde...Senin için cennetin levhaları, kalp toprağına hayat veren su olurlar. Allah ile aranda bir bağ kurarlar. Sen onların yanına borç içerisinde giden bir esnaf olduğunda onlar sana Rezzak olanın Allah olduğunu hatırlatırlar. Derdi ve şifası olmayan bir hastalıkla onlara uğrasan onlar sana gerçek Tabibin Allah olduğunu hatırlatırlar. Korkmuş, ürpermiş bir ruh ile onlarla karşılaşsan sana Aziz, Hafız ve Mümin olan Allah’ı hatırlatırlar. Günahlarından dolayı düşmüş olduğun ümitsizlik çukurundan seni Allah’ın rahmetiyle kurtarırlar. Dünyanın darlığından, ahiretin geZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

25


YUSUF YILMAZ I lardan seni kurtarmak için cehennemin sıcaklı-

senin yüceliğini dile getiriyorlar, derler. Konuşma şöyle devam eder:

ğını ve kötü akıbeti hatırlatırlar. Sadece ahiretin

- “Peki onlar beni gördüler mi ki?”

hakkında mı sana nasihatte bulunurlar? Hayır.

- Hayır, vallahi seni görmediler.

İşin, aile yaşantın konusunda girdiğin her türlü

- “Beni görselerdi ne yaparlardı?”

nişliğine taşırlar seni...İçinde bulunduğun haram-

çıkmazda sana basiretli fikirleriyle yön vermeye çalışırlar. Onlar dilleriyle senin cennete uzanan köprün olurlar. Sana dilleriyle nasihatte bulunmasalar da amelleriyle seni kuşatırlar. Onlara mescidlerinde, evlerinde secdede huşu içerisinde ağlamalarına

- “Kullarım benden ne istiyorlar?” - Cennet istiyorlar.

şahit olduğunda senin secdeye olan muhabbetini

- “Cenneti görmüşler mi?”

arttırırlar. Tevazuyla boyunlarını büküp ellerini gökyüzüne kaldırdıklarını gördüğünde duaya

- Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.

olan azmini arttırırlar. Hele sessiz-sedasız Allah’ı

- “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

zikretmelerine, Kuran’ı arı vızıltısı gibi tilavet sorgulatacaklar. Dünyanın gamı ve kederiyle git-

- Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarfederlerdi.

tiğin meclislerinden, huşu ve huzuru elde ederek

- Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”

kalkarsın. Oturuşlarıyla, yemek yemeleriyle,

- Cehennemden sığınıyorlar.

birbirlerine olan muhabbetleriyle seni etkile-

- “Peki cehennemi gördüler mi?”

yerek cennetle aranda bir bağ olurlar.

- Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.

Ey Müslüman! Saydıklarımı onların üzerinde bu-

- “Ya görseler ne yaparlardı?”

lamasan da ve ya kendine ihtiyaç hissetmeden on-

- Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.

etmelerine şahit olduğunda Allah’a olan sevgini

ların yanından geçtiğinde salihlerin üzerine inen rahmeti, mağfireti ve sekineyi bulacaksın. Meleklerin bu cemiyet içinde kanat çırpışlarının oluşturduğu meltem rüzgarı yüreğini okşayacaktır; Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tesbit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara: - “Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler: - Sübhânallah diyerek seni ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan   tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar ve

26

- Şayet seni görselerdi sana daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni daha çok tenzih ederlerdi.

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

Bunun üzerine Allahu Teâlâ meleklerine: - “Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri: - Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allahu Teâlâ şöyle buyurur: - “Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, ONLARIN ARASINDA BULUNAN KÖTÜ OLAMAZ.” (Buhari) Ey bu satırları okuyan güzel kardeşim! Sen yaşarken sana mutlu bir hayatın yollarını gösteren bu zenginliğe sahipsen bil ki sen öldüğünde de bu salihlerin sana faydası olacaktır. Bunu görmek istersen İbni Abbas’ın vefat eden oğlunun cenazesine gidelim; “İbni Abbas’ın oğlu vefat ettiğinde diğer çocuğu Kureyb’e,


I YUSUF YILMAZ - Ey Kureyb! Bak, oğlumun cenazesine ne kadar cemaat toplanmış, demiş.

İşte ey Müslüman! Sen kendi isteğinle, kendi iradenle Salihlerin meclisine, abidlerin mescidine, muttaki ve muvahhidlerin toplantı yerlerine gidersin de onlar sana Allah'ın ayetlerini, Rasulullah'ın sözlerini bildirip iyiliği emredip kötülükten alıkoyarak, seni bu şekilde cennete hazırlarlar. Tıpkı kızını gerdek gecesine hazırlayan anne titizliğinde...Senin için cennetin levhaları, kalp toprağına hayat veren su olurlar. Allah ile aranda bir bağ kurarlar. Sen onların yanına borç içerisinde giden bir esnaf olduğunda onlar sana Rezzak olanın Allah olduğunu hatırlatırlar. Derdi ve şifası olmayan bir hastalıkla onlara uğrasan onlar sana gerçek Tabibin Allah olduğunu hatırlatırlar. Korkmuş, ürpermiş bir ruh ile onlarla karşılaşsan sana Aziz, Hafız ve Mümin olan Allah'ı hatırlatırlar. Günahlarından dolayı düşmüş olduğun ümitsizlik çukurundan seni Allah'ın rahmetiyle kurtarırlar. Dünyanın darlığından, ahiretin genişliğine taşırlar seni...İçinde bulunduğun haramlardan seni kurtarmak için cehennemin sıcaklığını ve kötü akıbeti hatırlatırlar. Sadece ahiretin hakkında mı sana nasihatte bulunurlar? Hayır. İşin, aile yaşantın konusunda girdiğin her türlü çıkmazda sana basiretli fikirleriyle yön vermeye çalışırlar. Onlar dilleriyle senin cennete uzanan köprün olurlar.

Kureyb diyor ki: Bunun üzerine ben dışarıya çıktım. Bir de baktım ki oğlunun cenazesine bir hayli cemaat toplanmış. Bunu kendisine haber verdim. İbni Abbas: - Bu toplananların kırk kişi olduğunu tahmin eder misin? dedi. Ben: - Evet, cevabını verdim. - (Öyle ise) cenazeyi çıkarın. Zira ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: “Hiçbir Müslüman yoktur ki ölünce (şöyle) üzerine Allah`a hiçbir şeyi ortak koşmayan kırk kişi (namaz) kılsın da, Allah onların bu Müslüman hakkındaki şefaatlerini (dualarını) kabul etmesin.” (Müslim) Şimdi etrafına bak ve kırk muttaki, muvahhid müslümana sahip isen ailene git ve şu vasiyette bulun; Ey ehlim! Ben vefat edersem, benim cenazemin yıkanacağı, namazımın kılınacağı büyük bir cami; güzel sesli hafızlar aramadan önce falancaların mescidine git ve şöyle söyle; Ey salihler! Arkadaşınız vefat etmiştir. Müslümanlardan 40 kişi cenazeme katılmadan cenazemi çıkarmayın. Beni günahkar ve Allah’a ortak koşanların eline terk etmeyin diye vasiyette bulundu. Arkadaşınızın yaşarken boynuma astığı bu sorumluluğu çıkarıp sizin boynunuza asıyorum. Ey Allah’ın kulları! Arkadaşınıza olan hayrın devam etmesi için ne olur onun vasiyetine sahip çıkın. Kardeşlik nimetine en fazla ihtiyacımız olan bu zaman da gönül bahçemizde yer alan kardeş sevgilerini soldurmamak duasıyla...

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

27


GÜNDEME

BAKIŞ

EMPERYALİZM VE SİYONİZMİN

YAKALADIĞI DAMAR

Bismillahirrahmanirrahim

−Ey Muhammed! Allah’dan kork, dedi.

ğer Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri haddi aşarak diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldırana karşı savaşın. Eğer dönerlerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adil davranın.” (Hucurat; 9)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cevaben:

Ebu Said El-Hudri radıyallahu anh şöyle dedi:

aleyhi ve sellem’den izin istedi.

“Ali radıyallahu anh Yemen’deyken Rasulullah  sallallahu aleyhi ve sellem’e henüz toprağından tasfiye edilmemiş altun cevheri göndermişti. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu altun cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı; Akra’ubnu Habis el-Hanzali, Uyeynet’ubnu Bedr el-Fezali, Alkamet’ubnu Ulase, sonraki ya Kilab oğullarından biri olan Zeydu’l-Hayl et-Tai, yahutta Nebhan oğullarından biri.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem  ona izin ver-

“E

Kureyş’ten bazıları bundan öfkelendi ve: −Bizleri bırakıp Necd’in büyüklerine mi veriyor? dediler. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

28

−‘Eğer ben Allah’a isyan edersem, artık kim O’na itaat eder ki? Sizler beni emin kılmazken O beni yer halkı üzerine emin kılmıyor mu?’dedi. Sonra o kimse arkasına dönüp gitti. Halid bin Velid radıyallahu anh onu öldürmek için Nebi  sallallahu

medi ve şöyle dedi: −‘Bu kimsenin soyundan öyle bir kavim türeyecek ki, onlar Kur’an’ı okuyacaklar fakat Kur’an’ın tatlılığı onların gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlar İslam ahalisini öldürürler fakat, putların sahiplerini bırakırlar. Onlar İslam’dan, okun yaydan çıkması gibi çıkarlar. Eğer ben onların zamanına yetişmiş olsaydım Ad kavminin öldürülüşü gibi bunları öldürürdüm’ buyurdu.”(1) Ebu Said  radıyallahu anh şöyle dedi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittim:−‘Bu

−‘Ben bunu ancak onları İslam’a alıştırmak için yaptım’ dedi.

ümmet içinde öyle bir kavim çıkacak ki siz onların na-

Daha sonra gür sakallı, yanağının iki elmacığı çıkık, gözleri içine gömülü, alnı yüksek, başı tıraşlı bir kimse geldi ve:

ceksiniz. Onlar; Kur’an’da okuyacaklar, fakat Kur’an

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

mazlarının yanında kendi namazlarınızı küçük göreonların boğazlarını geçmeyecek. Onlar okun avdan çıktığı gibi dinden çıkacaklar…’ buyurdu.”(2)


I NEDİM BAL Ali bin Ebi Talib radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah  sallallahu aleyhi ve sellem; “Zamanın sonunda yaşları küçük, akılları zayıf bir kavim meydana çıkacaktır. Onlar mahlûkatın hayırlısı olan Nebinin sözünü söyleyecekler. Fakat bunların imanları boğazlarından öteye geçmeyecektir. Onlar okun avdan çıkışı gibi dinden çıkacaklar. Siz onlara nerede rastgelirseniz, onları öldürünüz”buyurdu(3) Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bildirdiği ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de Allah’ın

Tekfir zihniyetine mensup olanların hepsinin Amerikan, İngiliz ya da İsrail ajanı birer casus olduklarını söylemek, bu grupları küfrün taşeron şirketi gibi lanse etmek son derece sığ ve basiretsiz bir görüştür. Meselenin tarihi geçmişini bilmemek ve tehlikeyi kavrayamamaktır.

izniyle haber verdiği bu durum bize gösteriyor ki Müslümanların içinden; Allah’ı inkar etmeyen, Rasulullah’ı hafife almayan, dinin hükümlerini reddetmeyen tam aksine hakiki iman ehlinin

koyan, Hz.Peygamber’in sevgili kızının kocası, Rasulullah’ın damadı, Hz. Hasan ve Hüseyin’in

kendileri olduğunu söyleyen, Allah’a, Rasulüne

babası, Hayber’in Fatihi, Rasulullah’ın sancaktarı,

ve dinin hükümlerine sıkı sıkıya bağlı olduğu

vahiy katibi; ilmin, faziletin ve takvanın kapısı...

görülen bir topluluk ortaya çıkacak. Bu topluluk

Şu hadise bile haddi aşan ve zulmeden bu tekfirci

kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan diğer Müslümanlara karşı haddi aşacaklar, zulmedecekler, kan dökecekler ve can alacaklar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vasıflarını uzun uzun zikrettiği bu haddi aşan ve zulmeden topluluk daha Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken ortaya çıkmış ve Allah’ın biricik Rasulü’nün adil davranmadığı iftirasında bulunarak hadlerini aşmış ve ona zulmetmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali döneminde

zihniyetin düşünce ve amel dünyasını daha iyi anlayabilmek için yeterlidir: Hariciler/Tekfirciler, Sahabeden Abdullah bin Habbab bin Eret ve hanımıyla karşılaştılar. Ona “Hz. Ali, Hz. Osman ve “hakem olayı” hakkında ne diyorsun?” diye sordular. Abdullah bin Habbab bin Eret şöyle dedi: “Hz. Ali’nin Allah’ın kitabını sizden daha iyi bildiğini ve Allah’ın dinini sizden daha iyi koruduğunu ve görüşünün sizden daha basiretli oldu-

etkin olarak ortaya çıkmışlardır. Bu olayın tarihi

ğunu söylerim.”

arkaplanı uzun ve malum olduğundan dolayı

Bunun üzerine Hariciler/Tekfirciler; “Sen hida-

oraya girmek istemiyoruz. Kısaca Hz. Ali’nin razı olmadığı malum “hakem” olayına razı olması için ona baskı yaparak kabul ettirenler daha sonra Hz. Ali’yi hakem olayını kabul ettiği için tekfir ederek

yete tabi olmuyor, isimlerine bakarak insanlara tabi oluyorsun” dediler ve Abdullah’ı ve hamile karısını orada öldürdüler.

kafir olduğuna hükmetmiş, onunla ve onunla be-

Daha sonra bir Hristiyandan hurma ağacı istediler.

raber olan tüm Müslümanlarla savaşmışlardır.

Hristiyan; “Alın sizin olsun” dedi. Onlar ise;“Val-

Peki kimleri tekfir ettiler ve kimlerle savaştılar? – Hz. Ali radıyallahu anh ile ve Rasulullah’ın en güzide ashabıyla... Ensarla, muhacirle ve salih mü’minlerle... Peki Hz. Ali kimdir?Daha 10 yaşında bir çocukken Allah’ın davasına inanan, tevhide iman edip şirki

lahi bunu parasız almayız.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hristiyan olan kişi “Şu yaptığınız ne garip şey? Abdullah bin Habbab gibi bir adamı hiç acımadan öldürüyorsunuz fakat bizim hurma ağacımızı para vermeden almak istemiyorsunuz” dedi.(Taberi Tarihi, C5, Sh 81)

reddeden, Allah’ın Rasulü Medine’ye hicret ede-

Ne kadar tuhaf öyle değil mi? Kul hakkını dü-

ceği gece onun yatağına yatarak canını ortaya

şünüp hurma ağacının parasını ödeyecek kadar ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

29


NEDİM BAL I ve azimli görünüyorlar. ”Hariciler İslam’ın dış görünüşüne çok önem verir, şeriat kurallarının

Tekfir inancı ve akımı özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin yada Siyonizm’in doğurduğu veya ürettiği yada sebep olduğu bir vakıa değildir. Bugünkü tekfircilik inancı ve zihniyeti; kökü ta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemine kadar dayanan Hz. Ali döneminde zirve yapan ve ümmete kan kusturan katı bir damarın devamıdır.

zahirine uymaya pek özen gösterirlerdi. Günah olduğuna inandıkları şeylerden ciddiyetle sakınmaya çalışır, günah işleyenlerden uzak durmaya özen gösterirlerdi.” Hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hem de İslam kaynaklarının bize aktardığı bilgiler ışığında söyleyecek olursak Harici/Tekfircilerin öne çıkan özellikleri şunlardır; 1-Çokça Kur’an okurlar, 2-Çokça namaz kılarlar,

takvalı(!) fakat masum bir Müslümanı ve eşini öldürecek kadar zalim! Müslümanlara karşı son derece gaddar, zalim ve

4-Putperestlere, Hristiyanlara, Yahudilere dokunmayıp İslam milletini öldürürler,

despot olan kendi düşüncelerine uymadıkları için

5-Cahil ve sefih kimselerdir,

Müslümanları, eşlerini hatta çocuklarını dahi göz

6-Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuş-

kırpmadan öldüren bu inanç sahiplerinin yaşam tarzlarını İbn-i Abd’i Rabbih, şöyle tarif ediyor:

tuğu gibi konuşurlar; yani; İslam’dan, imandan, teslimiyetten, cennetten, cehennemden, bahse-

Hariciler kavgacı ve fedakâr bir yapıya sahipti,

derler.

inançları uğruna kolayca ölüme koşabilen insan-

Sevgili dostlar! Bu konuya girmemizin sebebi;

lardı. Haricilerin geçmişine bakıldığında, başka topluluklarda örneğine pek nadir rastlanan bir fedakarlık ve serdengeçtiliğe sahip bulundukları görülür; bu da onlara cesur ve savaşçı bir yapı kazandırmıştı. Haricilerden daha inançlı ve çalışkan

İslam tarihindeki üzücü olayları tekrar gündeme getirip moralleri bozmak değildir elbette. Haricileri/Tekfircileri ve onların zihniyetini, anlatmamızın sebebi; bugün İslam coğrafyasında yaşanan olayların gerçek yüzünü daha iyi anlayabilmek

bir fırka yoktu, her an ölüme hazırdılar. Savaş

içindir. Gelmek istediğimiz nokta şurasıdır: Bizler

sırasında bir Hariciye mızrak saplanmıştı, yarası

istesek de istemesek de, doğru görsek de görmesek

çok ağırdı, ama o kendisini vuran adama doğru

de, kabul etsek de etmesek de İslam ümmetinin

yürüyerek “Allah’ım,” diyordu, “Senin rızanı ka-

içinde sayıları az da olsa böyle bir zihniyet, böyle

zanmak için sana gelmekteyim.

bir gerçeklik, böyle bir damar var. Bu damar; ta

Hariciler ziyadesiyle ibadet eder, sünnetlerle na-

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde

fileleri kaçırmamaya çalışırlardı. Geceleri bile ibadetle geçerdi. Dünya ve maddiyata düşkün değillerdi. Hz. Ali radıyallahu anh Haricilere öğütte bulunması için İbn-i Abbas’ı göndermişti. İbn-i

30

3-Secdeleri çok uzundur,

ilk belirtilerini ortaya koymuş, Hz. Ali döneminde zirve yapmış ve İslam tarihi boyunca yer yer cılız da olsa kendini göstermiştir. Hepimizin bu gerçeği görmesi ve yaşanan bir vakıa olarak kabul

Abbas döndüğünde “Fazlaca ibadet ettiklerinden

etmesi gerekir.

dolayı alınları nasırlaşmış on iki bin kişi.” dedi,

Bu zihniyet, bu mizaç, bu damar; Amerika’nın, İn-

“Kızgın kumlarda secde edip Allah’a yakardıkları

giltere’nin, İsrail’in laboratuarda ürettiği ve sebep

için ellerinin ayası devenin dizi gibi katmanlaşıp

olduğu yapay bir olay değildir. Hz. Muhammed

sertleşmiş… Eskimiş elbiseler giyiyorlar, kararlı

sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ya da Hz.

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I NEDİM BAL Ali döneminde ve yahut sonraki dönemlerde ne Amerika, ne İngiltere, ne de İsrail vardı. Fakat bu sapık düşünceye ve zalimce davranışlara sahip olan; çokça Kur’an okuyan, çokça namaz kılan, çokça oruç tutan, gözü kara, vicdanı kara, imanı kara, ahmaklar vardı. Ve kıyamete kadar da var olacaktır. Dolayısıyla tekfir zihniyetine mensup olanların hepsinin Amerikan, İngiliz ya da İsrail ajanı birer casus olduklarını söylemek, bu grupları küfrün taşeron şirketi gibi lanse etmek son derece sığ ve basiretsiz bir görüştür. Meselenin tarihi geçmişini bilmemek ve tehlikeyi kavrayamamaktır. Bu grupların içinde elbette ajanlar, provokatörler, casuslar, hainler, satılmışlar, münafıklar vardır. Bugün hangi İslami cemaatin, hangi sol örgütün, hangi partinin, hangi kurum ve kuruluşların içinde gerek yerli gerekse yabancı istihbarat ajanları, casuslar, satılmışlar, münafıklar yok ki? Fakat bunların cemaatlere, örgütlere, partilere, kurumlara sızmış olmaları içlerinde barınmaları, O cemaatleri, O partileri, O kurumları, özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin ve Siyonizm’in uşağı ya da taşeronu yapmayacağı hakikati adil ve vicdanlı olan herkesçe malumdur. Netice olarak tekfir inancı ve akımı özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin yada Siyonizm’in doğurduğu veya ürettiği yada sebep olduğu bir vakıa değildir. Bugünkü tekfircilik inancı ve zihniyeti; kökü ta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemine kadar dayanan Hz. Ali döneminde zirve yapan ve ümmete kan kusturan katı bir damarın devamıdır. Bu saptamaları yaptıktan sonra başka bir meseleye geçelim.Başta İngiliz istihbaratı olmak üzere Amerika ve İsrail istihbaratı son 20 yıldır kendilerine karşı ciddi tehditler oluşturan, işgal edilmiş, sömürülmüş, zulme uğramış Müslüman toplumlarda taban ve itibar bulan İslami hareketlerin gücünü kırmak ve onları pasifize etmek için yoğun bir çaba ve araştırma içindedirler. Emperyalist ve Siyonist gizli servislerinin ve onlara bağlı olan düşünce kuruluşlarının ortaklaşa

Başta İngiliz istihbaratı olmak üzere Amerika ve İsrail istihbaratı son 20 yıldır kendilerine karşı ciddi tehditler oluşturan, işgal edilmiş, sömürülmüş, zulme uğramış Müslüman toplumlarda taban ve itibar bulan İslami hareketlerin gücünü kırmak ve onları pasifize etmek için yoğun bir çaba ve araştırma içindedirler.

yürüttükleri bu çalışmaların sonucunda şu kararlar alınmıştır; 1. İslam coğrafyalarında hiç bitmeyen bir istikrarsızlığın (kargaşanın) oluşturulması gerekir. 2. Savaşın Müslümanlar arasında yayılması gerekir. 3. İsrail’in güvenliği garanti altına alındıktan sonra İran ile kısmi yakınlaşmanın oluşturulması ve Şii hareketlerin desteklenip güçlendirilmesi gerekir. Bu alınan kararlar çok önemlidir. Bölgedeki istikrarsızlık, kargaşa, çaresizlik hali Batıyı ve İsrail’i her zaman güçlü ve hâkim kılacaktır. Ayrıca Batılıların ve Yahudilerin İslam coğrafyalarını işgal edip orada kalmaları hem ekonomik hem de sosyal açıdan doğru değildir. Çünkü bu durum büyük maddi kaynak ve insan kayıplarını gerektirmektedir. Leş olan cesetleri tabutlar içinde ülkelerine götürüldüğünde iç kamuoyunda artan protesto ve hoşnutsuzluk baskıları ile karşı karşıya kalacaklardır. Bu durum ekonomik krizde olan batı ülkelerinin sorunlarını daha da arttıracaktır. Bu fiili işgallerin sosyolojik açıdan yanlış olmasının sebebi ise; İSLAM İNANCIDIR. Çünkü bu emperyalist ve Siyonist kefereler Müslümanların topraklarına girdiğinde hiçbir şey yapmasalar dahi; İslam dini, kâfirleri dost edinmemeyi, işgalci kâfirlere karşı birleşmeyi, onlarla topyekûn ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

31


NEDİM BAL I inanç ve duygu dünyasında varlıkları bir nefrete dönüşecek ve bu nefretin sonunda cihad/savaş kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden Emperyalist dev-

Zulme, sömürüye, işgale karşı olan, ümmetçi bir anlayışa sahip, Müslümanlara karşı mütevazı ve merhametli, kâfirlere karşı ise sert, gayesi Allah rızası, rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi Rasulullah, yolu davet ve cihad, arzusu şehadet olan tüm İslami hareketler; Hristiyan ve Yahudi dünyası için en büyük tehlike ve tehdidi oluşturmaktadırlar.

letlerin ve Siyonistlerin ön planda gözükmemesi ve savaşın Müslümanların arasında yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmenin yolu da eşyadaki “zıtlıklar kuralını” kullanmaktır. Sıcak olan su, soğuk su ile ılık hale getirilir. Böylece artık o sıcak su sizin canınızı yakmaz. Şayet siz o canınızı yakan sıcak suyu tamamen yok etmek isterseniz ondan daha sıcak olan ATEŞİ kullanır ve suyu buharlaştırarak yok edersiniz.

savaşmayı ve küfrün önderlerini öldürmeyi emretmektedir.

anlayışa sahip, Müslümanlara karşı mütevazı ve merhametli, kâfirlere karşı ise sert, gayesi Allah

“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda sa-

rızası, rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi Rasulullah,

vaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarıl-

yolu davet ve cihad, arzusu şehadet olan tüm İs-

manız için destek verenleri dost edinmekten

lami hareketler; Hristiyan ve Yahudi dünyası için

men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar

en büyük tehlike ve tehdidi oluşturmaktadırlar.

zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine: 9) “Ey

Bu yüzden onlar için gayet sıcak olan ve dünya

Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası!” (Tahrim: 9) “O halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Bakara: 194) “(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” (Nisa:84) “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe: 29)

32

Zulme, sömürüye, işgale karşı olan, ümmetçi bir

küfrünün canını acıtan İslami hareketlerin içine önce soğuk su (ılımlı İslam projesi) döküldü. Ilımlı İslam yani; Hristiyanları ve Yahudileri kardeş gören, onların zulüm işgal ve sömürülerine karşı çıkmayan, onların velayetini (hâkimiyetlerini) kabul eden, cihadın sadece nefis ile olan mücadele olduğunu, savaşın ise artık peygamber döneminde kaldığını iddia eden, dinlerarası diyaloğa inananların sapık düşünce ve anlayışları… Kısaca ifsat hareketleri...İslami hareketler içerisinde bu görüşlerin çokça konuşulması ve tartışılması O büyük hareketleri kendi içinde önce fikri ayrılıklara sonra da fiili ayrılıklara sürüklemiştir. Müslüman halkların gönlünde, zihninde ve hayatlarında gittikçe yer bulan ve itibarları her geçen gün daha da artan, ehli sünnetin temel kaynaklarına bağlı, küresel Cihadi hareketleri parçalamanın, onları birbirine düşürmenin, halkın gözünde itibarsızlaştırmanın tek yolu ise; bu Ci-

Dolayısıyla Hristiyan ve Yahudi askerlerin İslam

hadi hareketlerden daha sert, daha sıcak olan ve

topraklarında hiçbir şey yapmadan yontulmamış

temas ettiği her şeyi yakan ATEŞ’in yani tekfir

kalas gibi durmaları halinde bile Müslümanların

inancının yayılması ve Cihad bölgelerine nüfuz

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I NEDİM BAL etmelerini sağlamaktı. Çünkü tekfir inancının temel sonucu; Hristiyan, Yahudi ve putperestlere fitne çıkarmadıkları(!) müddetçe dokunmamak fakat öte yandan kendi düşünce ve inançlarına katılmayan, kendilerine biat etmeyen tüm Müslümanların tekfir edilerek veya baği görülerek öldürülmesidir. Müslüman ümmetin içinden çıkan bu sapkın tekfir inancı Emperyalist Batılılar ve lanetlenmiş Siyonistler için bulunmaz bir fırsat, bulunmaz bir imkân, bulunmaz bir damardı. Burada iki önemli soru sormak istiyoruz; Birincisi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den günümüze kadar yani 1435 yıldır hangi Şii devlet yada

Müslüman halkların gönlünde, zihninde ve hayatlarında gittikçe yer bulan ve itibarları her geçen gün daha da artan, ehli sünnetin temel kaynaklarına bağlı, küresel Cihadi hareketleri parçalamanın, onları birbirine düşürmenin, halkın gözünde itibarsızlaştırmanın tek yolu ise; bu Cihadi hareketlerden daha sert, daha sıcak olan ve temas ettiği her şeyi yakan ATEŞ’in yani tekfir inancının yayılması ve Cihad bölgelerine nüfuz etmelerini sağlamaktı.

hangi tekfirci hareket Hristiyanlarla ya da Yahudilerle savaşmış ve onların topraklarında fetihler yaparak İslam’ın sancağını dalgalandırmıştır.?” Maalesef Şii ve tekfir fırkalarının Hristiyanlarla, Yahudilerle veya putperestlerle savaşarak aldıkları ve üzerine İslam’ın şerefli sancağını diktikleri bir karış toprak parçası bile yoktur. İkinci sorumuz; “1435 yıldır var olan Şii devletler veya tekfirci hareketler devamlı bir şekilde kimlerle uğraşmış ve savaşmışlardır.?” Maalesef ehli sünnet olan Müslümanlarla uğraşmış ve onlarla

medik” diyerek mübarek Şam Cihadını terk edip evlerine dönmek zorunda kaldılar. Amerika’nın, Avrupa’nın ve Türkiye’nin de terör listesinde bulunan fakat daha ilk günden itibaren zalim Esed’e karşı Suriye cihadının öncü gruplarından olan diğer grupların örgütlenmesinde ve eğitiminde önemli katkıları bulunan ve Suriye halkı tarafından sevilen, sayılan İslamî Cephelerin askerlerine, komutanlarına ve onların aile-

savaşmışlardır...

lerine yapılan saldırılar, zulümler ve suikastlar

Hz. Ali radıyallahu anh’ı şehit ettikten sonra

emperyalist ve siyonist güçlerin ne kadar doğru

şükür secdesine varan o günkü tekfirci zihniyet

ne kadar kuvvetli bir damar (tekfircilik damarı)

ile küresel Cihadın önemli komutanlarını ve aile-

yakaladığının ispatıdır.

lerini öldürmek için “Allah-u ekber” diyerek öne

İşte şuan Suriye ve Irak›taki IŞİD meselesini anla-

atılan bu günkü çağdaş tekfirci zihniyet arasında

maya çalışırken tüm bu tarihi arka planı ve küfrün

bir fark var mı sizce?

planlarını gözardı etmemek gerekir. Bugün için

Bugün Suriye’de halen zalim Esed’in, onun arkasındaki Hizbullat’ın ve hepsinin gerisindeki İran’ın ayakta kalmasının ve halen Müslümanlara zulmün devam etmesinin en büyük sebep-

kâfirler; çok kuvvetli, çok güçlü bir damar yakalamıştır ve şuan için bulduğu bu damarı vakti gelinceye kadar besleyecek ve elinden asla çıkartmayacaktır.

lerinden biride IŞİD’in Suriye’deki Cihada ektiği

Allah’ emanet olunuz.

fitne tohumlarıdır. IŞİD tarafından kendilerine

Selam ve Duayla

biat etmediklerinden dolayı dövülen, hapsedilen ve öldürülen masum Müslümanlardan sonra bu zalimce tavırları gören binlerce kişi “BİZ, Allah-u ekber diyen insanlarla savaşmak için buralara gel-

--------------------------------------1. Müslim 1064/143, Buhari 6123, 6124, Ebu Davud 4764 2. Müslim 147, Buhari 6796, 6797 3. Buhari 6795, 6796, Ebu Davud 4765, 4767

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

33


Hadis-i Serif

sallallahu aleyhi ve sellem

َّ ‫عن أيب ُهَريرَة رضي‬ ُ‫الل عنه‬ ْ ِ َّ « : ‫وسلَّم قال‬ َّ ‫رسول‬ َ ‫الل‬ َ ‫صلّى هللاُ َعلَْيه‬ ُ ‫أن‬ ‫ قال‬. ‫ورسولُهُ أ َْعلَ ُم‬ َّ : ‫أَتَ ْدُرو َن ما الغِيبةُ؟» قَالُوا‬ ُ ‫الل‬ ِ ِ «: ‫ت إنكان يف‬ ‫ذ‬ َ ْ‫ أَفرأي‬: ‫َخ َاك مبا ي ْكَرهُ » قيل‬ َ ‫كرَك أ‬ ُ ِ ِ ِ َ ‫ول فـََق ِد‬ ‫ق‬ ‫ت‬ ‫ما‬ ‫يه‬ ‫ف‬ ‫ن‬ ‫كا‬ ‫ن‬ ‫إ‬ « : ‫ال‬ ‫ق‬ ‫؟‬ ‫ول‬ ‫ق‬ ‫أ‬ ‫ما‬ ُُ َ َ ُ ُ ‫أخي‬ َ ْ »ُ‫ول فـََق ْد هبتَّه‬ ُ ‫ وإ ْن َلْ ي ُكن فِ ِيه ما تـَُق‬، ‫ا ْغتَْبته‬ ‫رواه مسلم‬

AMANSIZ DİL HASTALIĞI YA DA

D

KARDEŞ ETİ YEME YAMYAMLIĞI

il, Allah’ın büyük nimetlerinden ve harikulâde sanatının inceliklerindendir. İnsanoğlunun en asil azalarından olan dil, kullanılış şekline göre menfi-müspet kalıcı tesirler bırakır, insanlar arasındaki sevgi veya nefret duygularının canlanmasına sebep olur. “Kılıç yarası iyileşir, ancak dil yarası iyileşmez” sözü de bu durumu en güzel ifade eden özlü sözlerden biridir. İnsanın her konuda mükemmel olmasını hedefleyen ve bu doğrultuda emir ve yasaklar içeren İslam dininin önem verdiği hususlardan bir tanesi de toplum içindeki fertlerin birbiri ile olan münasebetleridir. Fertler arası ilişkilerde hak temel olmak üzere sevgi, muhabbet ve müsamahayı emreden İslam dini, buna muarız olan şeyleri de yasaklamıştır. Hiç şüphesiz bu ilişkilerde kilit noktada olan dil de bazı emir ve yasaklara konu teşkil edecektir. Bu doğrultuda zikir, doğru

34

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

sözlülük, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak gibi dil erdemleri emredilmiş; gıybet, yalan, iftira, alay, sövgü gibi kişilerin onurunu zedeleyen davranışlar ise yasaklanmıştır. Oldukça yaygın bir davranış olan, herkesin az ya da çok yapmaktan kendini alamadığı gıybet, basit ruhlu insanların yaşamlarının bir parçası ve eğlence kaynağıdır. Bu makalede, fertler arası ilişkilerin zedelenmesinde en etkin faktörlerden olan ve bunun yanında bir davranış bozukluğu olan gıybet/dedikodu meselesi, genel hatlarıyla ele alınacaktır. İmam Gazali’nin (505) “İhyâu ulûmi’d-din”1 isimli eseri ve Abdurrahman Kasapoğlu’nun “Kur’an’da Gıybet Olgusu”2 adlı çalışması, bu yazımızda kendilerinden fazlaca istifade ettiğimiz ve gıybeti terk etme konusunda oldukça faydalı olacağını ön gördüğümüz iki değerli çalışmadır.


I ALİ YÜCEL KAVRAMSAL ÇERÇEVE Konu hakkında şer’i delilleri, etkenleri, korunma yollarını beyana başlamadan önce konu ile alakalı kelimelerin manalarına işaret etmek faydalı olacaktır. Başta gıybet terimi olmak üzere “hemz”, “lemz” kelimeleri, mesele ile alakalı en önemli kavramlardır. Arapça’da “Ğayb” kelimesinden türeyen “gıybet”, şüphe, kalpte hissedilse bile gözle, diğer duyu organlarıyla görülmeyen şey, yeryüzünde gözle görülemeyen çukur/derin bölge, içyağı bol olan şişman koyun gibi anlamlara gelir. Gayb, bir yerde hazır bulunmanın zıddıdır, yani mevcut olmamaktır. Güneş gözden kaybolduğunda “ğâbeti’ş-şems” denir.(3) “Gıybeti yapılan kişinin kendisinin çekiştirildiğinden haberi olmaz. Dedikoducu kimse, çekiştirdiği kimsenin bulunmadığı bir ortamda, onun bilgisi olmadan gıybetini yapar. Gıybetin bu yönü, kelimenin alındığı “ğayb” kelimesinin anlamında açıkça kendini gösterir.”(4) Gıybetin “Bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı bir söz söylemek, çekiştirmek” şeklindeki terim anlamı ise, bizzat Peygamber aleyhisselam tarafından yapılmıştır. “Hemz” göz kırpmak, bir şeyi –örneğin ceviziavuç içersinde sıkmak, itmek, kovmak, kırmak, çiğnemek, mahvetmek, hayvanı dürterek/vurarak yürüyüşünü hızlandırmak, bir harfi hemzeli okumak, ayıp, kusur anlamlarına gelir.(5) “Hemz” kelimesinin aslındaki sıkma, itme, kovma, kırma, çiğneme, mahvetme anlamları bu kelimenin ifade ettiği dedikodu eyleminde, bireyin ahlaki kişiliğini ve insanlar arası ilişkileri yıkıcı bir boyut olduğuna işaret eder. Kur’an’da şeytanın insanın kalbine vesvese vermesi de “hemz” kelimesi ile anlatılır. (Mü’minûn Suresi; 97)”(6) “Lemz” kelimesi, alçak bir sesle konuşmak, bunun yanında göz, baş ya da dudak-ağız ile işarette bulunmaktır. Yine bu kelimeyle itmek, kovmak ve vurmak gibi anlamlarda ifade edilir.(7) “Lemz” hem sözlü hem de beden dilinin kullanıldığı bir eylemdir. Bu kelimeyle ifade edilen dedikodu da sözlü dil ve işaret dili kullanılarak yapılır.”(8) “Hemz” ve “lemz” kelimelerinin birlikte kullanıl-

dığı Hümeze Suresinde Allah celle celaluh şöyle buyuruyor: “(İnsanları) diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline! O ki, mal yığdı, onu saydı durdu. Malının kendisini ebedi yaşatacağını sanır.” (Hümeze Suresi; 1-3) “Müfessirler, ayette geçen “hümeze” kelimesine, inceden inceye veya geriden geriye insanların şahsiyetine dil uzatan, hafife alarak, alay ederek onları inciten, bir kimseyi yüzüne karşı sözlü olarak açıktan kötüleyen, insanların etini yiyen yani gıybet ederek ayıplayıp kınayan anlamını vermişlerdir. Benzer anlamları “lümeze” için de kullanmışlardır. Buna göre “lümeze”, insanlara kulp takan, kaş göz işaretiyle birini başkalarına göstererek hakir gören, bir kimseyi arkasından kötüleyen yani gıybet eden, sadece beden diliyle değil, sözlü olarak çekiştirendir. Müfessirler arasında “hümeze” ve “lümeze”nin anlamlarının birbirine yakın olduğunu, hatta aynı anlama geldiğini söyleyenler de vardır.”(9) Kelimelerin mübalağa içeren bir kalıp kullanılarak zikredilmesi, bu kişilerin bahse konu işi alışkanlık haline getirdiklerini, sık sık bu eyleme başvurduklarını hissettirmektedir.(10)

A. Gıybetin Haram Oluşu Gıybetin haram oluşu, Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve İcma ile sabittir. Allah celle celaluh şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat Suresi; 12) Ebu Hureyre radıyallahu anhu’nun rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyuruyor: “Birbirinize haset etmeyin! Birbirinize buğzetmeyin! Kavga etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun!”(11) ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

35


ALİ YÜCEL I İslam ümmeti, gıybetin haram olduğu hususunda icma etmiştir.(12)

B. Gıybete Sevkeden Etkenler(13) Yaygın bir davranış bozukluğu olan gıybetin birçok sebebi vardır. Bu sebepleri iki ana başlık altında toplamak mümkündür. “Buna göre gıybetin ardında yatan birinci psikolojik neden üstün gelmek, ikinci temel neden ise saldırganlık eğilimini tatmin etmektir. Yani saldırganlık ve üstünlük eğilimi gıybet yapmaya sevkeden başlıca etkenlerdir. Bu iki durumun söz konusu olduğu kişilerde gıybetin özel sebepleri olan şu durumların görülmesi de doğaldır. Kızgınlık ve kin beslemek, intikam duygularını tatmin etmek, hoşça vakit geçirip eğlenmek, rakiplerini gözden düşürmek, kendi kusurlarını örtebilmek için başkalarının kusurlarını öne sürmek, başkalarının eksiklerini açığa çıkararak kendi üstünlüğünü göstermek, insanları küçük görmek ve kıskançlık duymak. Görüldüğü gibi sayılan bu özellikler, düşüncelerini dile getirmekte yetersiz kalan kimselerin özellikleridir. Böyle kimseler, kendilerinden daha üstün gördükleri kişilerin beğenmedikleri görüş ve yönlerini yüzlerine karşı açıklamaktan çekinirler fakat onların bulunmadığı bir ortamda, arkalarından hemen dedikodularını yapmaya başlarlar.”(14) Gıybete sevkeden etkenler arasında, gıybeti yasaklayan ayet-i kerimede formüle edilmiş sıralamada geçen zan ve tecessüsün de ayrı bir yeri vardır. Bu sıralamanın gelişigüzel yapılmadığı, belli bir amacı ve anlamı olduğu gıybet, zan, tecessüs kavramları incelendiğinde ortaya çıkacaktır. Tek başına bir davranış bozukluğu olan bu üç davranışın, birbirini tetikleyici olma özelliği vardır. “Şöyle ki, kötü zan insanı tecessüste bulunmaya iter, tecessüs de gıybetin yolunu açar. Dolaysıyla ayette üç davranış bozukluğunun diziliş şeklini gıybetin ortaya çıkış süreci olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Bir davranış bozukluğu olarak kabul edilen zan, sebepsiz yere başkasını suçlamak, her hangi bir kanıt olmaksızın kötü bir iş yaptığını sanmak, başkalarının davra-

36

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

nışları hakkında temelsiz kuşkular doğurmaktır. Kur’an’ın erdemsizlik saydığı zan, insanlar hakkında kötü düşünceler beslemek şeklinde kendini gösterir. Hiçbir yararı olmadığı gibi büyük zararları vardır. Yüce Allah, insanlar hakkında zanda bulunmanın, günah (suç işlemek) olduğunu belirterek, müminlerin bu davranıştan uzak durmalarını istemektedir. Gıybete doğru gidilen süreçte zandan sonraki aşama tecessüstür. Kur’an ahlakına göre, çeşitli yollarla başkalarının özel yaşantısını, kişisel davranışlarını, sırlarını, gizli yönlerini, kusurlarını araştırmak, soruşturmak, öğrenmeye çalışmak yani tecessüs, büyük bir ahlaksızlıktır. Kur’an; zan, tecessüs ve gıybet konularını ele alırken doğal bir tedrici süreç izlemektedir. Davranış bozukluğunun ilk adımı, kişinin aklına başkasının davranışları hakkında kötü bir takım zanların, doğru olmayan düşüncelerin gelmesidir. Bu zan, aynı zamanda birçok davranış bozukluğunun da kaynağıdır. Örneğin kusur araştırmak zandan sonra atılacak bir adım olabilir. Kusur araştırmak, kötü niyetle birisine zarar vermek veya sadece merakını gidermek amacıyla yapılabileceği gibi, kötü zandan da ortaya çıkabilir. Tecessüs, zannın bir sonucu olarak ortaya çıktığında insan zihni sadece tahminde bulunmakla yetinmez, tecessüs ve araştırma yapmaya yeltenir. Zanda bulunan kişi kendisine malzeme olarak seçtiği kimse hakkındaki tahminlerini güçlendirmek için onun tutum ve davranışlarını izlemeye, araştırmaya başlar. Böylece zanna konu olan kimsenin davranışları hakkında bir kanaat oluşturmaya çalışır. Bu yüzden Yüce Allah, insanlara zanda bulunmayı yasaklamanın ardından kusur araştırmayı yasakladığını belirtmiştir.”(15)

C. Gıybetin Muhtemel Zararları “Gıybet başkasının saygınlığını çiğnemeye yöneliktir. Gıybetin hem birey hem de toplum üzerinde büyük zararları vardır. Toplumdaki bireylerin kusurlarını, eksiklerini açığa çıkaran gıybet, kalplerin incinmesine, nefretin doğmasına yol açar. Hiç kimse kendisi hakkında gıybet


I ALİ YÜCEL yapılmasından hoşlanmayacağı için, onun sebep olduğu sonuçlardan birisi insanlar arasında dargınlık, düşmanlık ve kuşku tohumlarının ekilmesi, kin ve öfke gibi duyguların alevlenmesidir. Gıybet, gönülleri yıkan, sevgi-saygı, birlik-beraberlik gibi duyguları ortadan kaldıran, insanlar arasında ayrılık çıkaran, güveni zedeleyen, toplumsal uyumu bozan bir davranıştır. Başlangıçta basit bir eylem gibi algılanan gıybet, sorunların, tartışmaların, kavgaların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Gıybetin en ürkütücü yanı, yol açabileceği kötü sonuçların büyüklüğüdür. Fiziksel değil, ruhsal bir saldırı olan gıybet, bir kere ağızdan çıktığı zaman insanlar arasında dalga dalga yayılabilir, tahmin edilmeyen fitnelere, çatışmalara neden olabilir. Gıybetin sosyal, siyasal ve ekonomik hayata kişisel huzura, sağlığa ve yeteneklere, kısacası insanın bütün geleceğine verebileceği zararların sınırlarını kestirebilmek mümkün değildir.”(16)

D. Gıybetten Korunma Yolları(17) Dedikodu alışkanlığından uzak kalabilmek için, olumlu kişilikleri model almalı, olumsuz kişilikleri model almaktan uzak durmalıyız. Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in ilahi öğretiler doğrultusunda şekillendirdiği kişilik yapısını “büyük bir ahlak” olarak nitelemektedir. Dedikodu yaparak insanları açıktan ve arkalarından ayıplama alışkanlığı ise inkârcı kişilerin bir özelliği olarak açıklanmıştır. Bu açıklama ve beyanlar, Müslümanlara nasıl olmaları ve nasıl olmamaları yönünde açık iki farklı örnek sunmaktadır ki müslümana yakışan inandığı dinin Peygamberini örnek almaktır. Kişi vicdanını canlı ve uyanık tutarak da gıybet hastalığından uzak kalabilir. Gıybeti yasaklayan ayet-i kerimede yapılan “ölmüş kardeşin etini yeme” benzetmesi, gıybetten nefret duymayı sağlamakta, meselenin soru olarak serdedilmesi insanlar üzerinde daha büyük bir etki bırakmaktadır. Kur’an-ı Kerim sayesinde, “ölü kardeşin etini yeme” ile “gıybet fiili” Müslümanların bilinçaltında aynı değerlendirilmektedir. Öyle ki, az

Gıybet başkasının saygınlığını çiğnemeye yöneliktir. Gıybetin hem birey hem de toplum üzerinde büyük zararları vardır. Toplumdaki bireylerin kusurlarını, eksiklerini açığa çıkaran gıybet, kalplerin incinmesine, nefretin doğmasına yol açar. Hiç kimse kendisi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanmayacağı için, onun sebep olduğu sonuçlardan birisi insanlar arasında dargınlık, düşmanlık ve kuşku tohumlarının ekilmesi, kin ve öfke gibi duyguların alevlenmesidir. çok Kur’an-ı Kerimden haberdar olan her mümin, “gıybet” denildiğinde ölü kardeşin etini yemeyi aklına getirir. Kur’an-ı Kerim vicdanı uyararak, insanları dedikodu davranışından uzak tutmaya çalışmaktadır. Dedikodu davranışını gerçekleştiren bir kimse vicdanına başvurduğunda yaptığı işten dolayı içinde sevgi ve hoşlanma duyguları hissetmeyecektir. Aksine nefret, tiksinti duyguları benliğine hakim olacaktır. Kur’an-ı Kerim’in amacı, dedikodu yapmaya niyetlenen ya da yapan kimselere bu tecrübeyi yaşatmak ve onları dedikodudan vazgeçirmektir. Ayrıca ilahi değerlere bağlılık gösteren, onlara karşı çıkmaktan sakınan yani Allah’tan hakkıyla korkan muttaki kimse de dedikodu davranışına yeltenmekten kendisini alıkoyabilir. İmam Gazali der ki: “Bütün kötü huylar, ancak ilim ve amel tiryakı ile tedavi edilir. Her illetin ilâcı, sebebinin zıddı iledir. Bu bakımdan biz illetlerin sebeplerini araştıralım. Dili gıybetten uzak tutmanın ilâcı birincisi icmali, ikincisi de tafsili olmak üzere iki şekilde olur.”(18) Tafsili ilaç, gıybete sevkeden etkenin bilinmesi ile olur ki bu ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

37


ALİ YÜCEL I sebepler daha önce zikredilmiştir. İcmali ilaca gelince, gıybet yapan öncelikle bu davranışı ile Allah azze ve cellenin gazabına düçar olduğunu bilmelidir. Yaptığı iş ile hasenatlarını yok ettiğini, hasenatları gıybetini yaptığı kişiye naklettiğini bilmeli ve davranışını buna göre şekillendirmelidir. Gıybetten uzak durabilmenin yollarından birisi de, kişinin başkalarından önce kendi davranışlarını değerlendirmeyi alışkanlık edinmesidir. Hiçbir insan bütünüyle kusursuz olduğunu iddia edemez. Kendi kusurlarını düşünüp bunları düzeltme çabası içersinde olan bir kimse, başkalarının kusurlarını yaymaya yani gıybet yapmaya cesaret edemez, başkalarının hatalarını araştırmaya kalkışamaz. İnsanların kusurlarının bulunduğunu gördüğümüzde yapmamız gereken –bunları dedikoduya alet etmek değil- , mümkünse düzeltmektir. Eğer bunu yapamıyorsak, kusurlu kimseleri suçlamanın herhangi bir anlamlı amacının olmadığını bilmeliyiz. Başkaları hakkında dedikodu yapmak bizim için çekici gelebilir fakat birinin bizim hakkımızda dedikodu yaptığını duyduğumuzda öfke içimizi yakar, utanç ve düş kırıklığı boynumuzu büker. Bu yüzden kişi “Dedikodudan alacağım zevk, bilmem kime edeceğim kötülüğe değer mi?” diye düşünmelidir. Kendisini, dedikodusunu yaptığı kimsenin yerine koymalıdır. İnsanlara empati ile yaklaşabilen kimse, gıybetin onlara verebileceği zararı kendi içinde hissedebilir ve böylece bu davranışa kalkışmaktan uzak kalabilir.

E. Gıybete Ruhsat Verilen Yerler Başlık her ne kadar yukarıda anlatılanlara muarız gibi gözükse de bu konuya değinen İslam âlimleri bir takım meşru sebeplerden dolayı gıybete ruhsat verildiğini söylemişlerdir. İmam Nevevi (676) “Riyazu’s-salihin” isimli eserinde gıybetin haram olduğunu ifade eden delilleri serdettikten sonra “Gıybetin Mübah Olduğu Yerler” diye konu başlığı açmış ve bu başlık altında gıybetin mübah olacağı altı yeri belirtmiştir.

38

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

İmam Nevevi şöyle diyor: “Bilesin ki gıybet ancak, kendisine başka yolla ulaşmak mümkün olmayan sahih, şer’î bir sebeple mübah olur. Gıybeti mübah kılan sebepler altıdır: 1. Tezallüm: Zulme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sahip birine gidip “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti” demesi câizdir. 2. Bir kötülüğün önlenmesi veya bir asînin yola getirilmesini temin için yardım istemek. Kişinin, güçlü olduğunu sandığı bir kimseye gidip sırf bir kötülüğü ortadan kaldırmak niyetiyle, “Falanca şu kötü işleri yapıyor, onu bundan alıkoy” demesi câizdir. Böyle bir niyet taşımazsa, bu yaptığı haramdır. 3. Fetvâ almak: Bir kişinin müfti’ye gidip “Babam, kardeşim, kocam veya falan adam bana zulmetti. Bunları yapmaya hakları var mıdır? Bundan kurtulmamın, hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir?” gibi sözler söylemesi, ihtiyaçtan dolayı câizdir. Ancak, “Şöyle şöyle yapan bir kimse veya bir eş hakkında ne dersiniz?” diye üstü kapalı olarak durumu arzetmesi ihtiyata daha uygun ve fazilete daha muvafık olur. Nitekim böyle bir üslubla da maksad hasıl olur. Bununla beraber, inşallah aşağıda zikredeceğimiz Hind’in rivayet ettiği hadiste olduğu gibi haksızlık eden şahsın açıkça söylenmesi de câizdir. 4. Müslümanları şerden sakındırmak ve iyiliklerini istemek (nasihat). Bunun çok çeşitli uygulaması vardır: a) Hadis râvilerinden ve şâhidlerden kusurlu olanları cerhetmek. Bu, müslümanların icmâı ile câizdir. Hatta yerine göre vâcip bile olur. b) Bir kimse ile dünürlük, ortaklık, komşuluk, alış-veriş vs. yapılmak, emânet bırakmak istenildiği zaman ve benzeri durumlarda kendisine danışılan kişinin bildiğini gizlememesi, aksine, büyük bir hayırhahlıkla bildiklerini olduğu gibi söylemesi gerekir. c) Dini ve din bilimlerini öğrenmek isteyen birinin, bid’atçı veya günahkâr (fâsık) bir hocadan


I ALİ YÜCEL ders aldığına şâhid olup zarar göreceği endişesine kapılan kimsenin, o öğrenciye öğüt verip hocasının halini açıklaması gerekir. Bu da yine sırf öğüt vermek maksadına yönelik olmalıdır. Bu iş tehlikeli ve yanılgıya açıktır. Çünkü uyarıda bulunan kişi çekememezlik duygusuna kapılmış olabilir. Şeytan onu yanıltabilir. Bu noktada çok uyanık ve dikkatli olmak gerekir. d) İster ehli olmadığı için, ister günahkâr olduğu için isterse başkaları tarafından yanıltıldığı için yahut daha başka bir sebepten dolayı üstlendiği görevi gerektiği şekilde yapmayan bir yetkilinin durumunu daha üst bir yetkiliye bildirmek suretiyle o görevlinin dürüst hareket etmesini sağlamasını veya onu görevden uzaklaştırarak lâyık olan bir başka kişiyi görevlendirmesini sağlamaya çalışmak, onu buna teşvik etmek câiz ve gereklidir. 5. Fıskı ve bid’atçılığı âşikar olan kimsenin, meselâ açıkta şarap içmek, insanların malına el koymak, haksız öşür almak, haraç kesmek, zorla baş olmaya, başa geçmeye çalışmak, kötü ve gayri meşrû işlere yönelmek gibi tavırlar gösteren kimsenin hakkında konuşmak câizdir. Çünkü kendisi kötülüğünü açığa vurmuştur. Ancak onun açığa vurduklarının dışındaki başka ayıplarının anılması -onların da söylenmesini gerektiren daha başka sebep veya sebepler yoksa- haramdır. 6. Tarif etmek. Bir insan şaşı, topal, sağır, kör ve buna benzer başka lakaplarla biliniyorsa, onu sırf tarif edebilmek için bu lakapları kullanmak caizdir. Ancak bu lakapların, kişinin değerini düşürme amacıyla takılması haramdır. Böyle lakaplarla bilinen kişilerin bu lakaplar söylenmeden tarif ve tanıtımı mümkün olduğu sürece bunları kullanmamak daha doğrudur. Gıybetin câiz olduğu yerler konusunda bu altı sebebi âlimler ortaya koymuşlardır. Bunların çoğunda da ulemanın görüş birliği vardır.”(19) Görüldüğü gibi bazı durumlarda gıybet mübah, hatta vacip bile olabilmektedir. Bu durumun söz konusu olduğu yerler alimlerin taksimat anlayışına göre farklılık arzetmekte buna bağlı olarak da sayı değişebilmektedir. Örnek olarak birkaç

tanesini zikretmek gerekirse; İmam Gazali (505) “İhya”(20)da 6 yerde, Maliki âlimlerinden Şihabüddin el-Karrafi (684/1285) “el-Furûg”da(21) 6 yerde, yine Maliki âlimlerinden Ebu’l-Kasım İbn Cüziyy (741) “el-Kavâninü’l-fıkhıyye”(22)de 10 yerde, Şah Veliyyullah Dehlevi (1176/1762) “Huccetullahi’l-Bâliğa”(23)da 6 yerde gıybetin caiz olduğunu söylemiştir.

F. Gıybetin Keffareti Gıybet yapan kimse yaptığı işten pişmanlık duymalı, bağışlanma dilemeli ve Allah’ın affına sığınmalıdır. İşlemiş olduğu hataya bir daha dönmemeye kesin bir şekilde karar vermeli ve bu konuda azim göstermelidir. Bir kimsenin gıybetini yapan, Allah katında sorumlu olduğundan dolayı, bu sorumluluktan kurtulmak için Allah’tan bağışlanma dilemeli, aynı zamanda gıybetini yaptığı kimseden helallik dileyerek kendisinden özür dilemelidir. Özür dilerken üzüntüsünü ve pişmanlığını belirtmeli, bunu ikiyüzlülükle değil bütün içtenliğiyle yapmalıdır. İmam Gazali der ki: “Gıybet’i yapana farz olan, pişman olmak, tövbe etmek ve yaptıklarından dolayı üzülmektir ki böyle yapmakla Allah’ın hakkını ödemiş olsun! Sonra gidip gıybetini yaptığı kimseye hakkını helâl ettirmelidir ki o da helâl ederse, ona yapmış olduğu zulmün cezasından kurtulur. Gıybetini yaptığı adamdan helâllik istediği zaman mahzun, üzgün ve yaptığından dolayı pişman olmalıdır. Çünkü riyakâr bir kimse bazen gıybetini yaptığı kimseden, muttaki olduğunu göstermek için helâllik ister. Oysa içinde gıybetten dolayı pişmanlık diye bir şey yoktur. Böylece ikinci bir günah işlemiş olur! Hasan Basri şöyle demiştir: “Gıybetçiye, helâllik istemek değil Allah’tan günahının affını istemek kâfi gelir.” Bunun yeterli olduğuna Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen hadisle istidlâl edilir: Enes radıyallahu anhu, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Gıybetini yapmış olduğun kimsenin gıybetinin kefareti, onun için ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

39


ALİ YÜCEL I istiğfar edip, af talep etmendir.”(24) Mücahid şöyle

--------------------------------------

demiştir: “Kardeşinin etini yemenin kefareti, onu

1. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/129-155. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk)

övmen, hayırla kendisine dua etmendir.”(25)

3. Muhammed b. Yakup el-Firûzâbâdi “el-Kâmusü’l-muhît” (Müessesetü’r-risâle 1426/2005 Dımeşk) s. 121.

G. Gıybete Ortak Olma Gıybetin yapılması gibi dinlenmesi, hiçbir karşı

4. Kasapoğlu, a.g.m, s. 54.

tavır gösterilmemesi, bir anlamda gıybete ortak

5. Muhammed b. Yakup el-Firûzâbâdi “el-Kâmusü’l-muhît” (Müessesetü’r-risâle 1426/2005 Dımeşk) s. 529.

olunması da bir erdemsizliktir. Eğer mümkünse

6. A. g.m. s. 54.

gıybet edene engel olmak gerekir. Bu yapılamıyorsa, gıybet edilen ortamdan uzak durulması, bu da imkânsız ise gıybetten rahatsızlık duyulduğu belirtilecek şekilde ilginin başka yöne çevrilmesi lazım gelir. Dinleyici bulamaması, gıybetçiye gıybet etme fırsatı vermez. Bizim dinliyor olmamız ise onu yüreklendirir, teşvik eder. Gıybetçiye engel olmadığımız ve en azından bu durumdan rahatsızlık duyduğumuzu belirtmediğimiz zaman onun ortağı haline gelmiş sayılırız. İnsan fıtratına uyumlu olarak gönderilen İslam dininin, bu fıtratın bozulmaması için bir takım emir ve yasaklar içerdiği, koymuş olduğu ilahi düsturlarla maddi-manevi açıdan insanı korumaya

7. Muhammed b. Yakup el-Firûzâbâdi “el-Kâmusü’l-muhît” (Müessesetü’r-risâle 1426/2005 Dımeşk) s. 524. 8. A.g.m. s. 54. 9. A.g.m. s. 54. Ayrıca bkz. Hafız Ebu’l-Fidâ İsmail İbn Kesir “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim” 14/453 (Âlemü’l-kütüb 1425/2004 Riyad). Muhammed b. Ali eş-Şevkâni “Fethu’l-Kadir” 5/610611. (Dâru’l-ma’rife 1417/1997 Beyrut) Ebu Cafer et-Taberi “Câmiu’l-beyân” 7/690-691. (İhtisar eden Salâh Abdülfettah el-Halidi, 1418/1997 Dımeşk) 10. Muhammed b. Ali eş-Şevkâni “Fethu’l-Kadir” 5/610-611. (Dâru’l-ma’rife 1417/1997 Beyrut) 11. Buhârî “Kitâbü’n-nikâh” hadis no: 5144. Müslim “Kitâbü’lbirri ve’s-sılati ve’l-âdâb” hadis no: 2564. 12. Hafız Ebu’l-Fidâ İsmail İbn Kesir “Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim” 13/160. (Âlemü’l-kütüb 1425/2004 Riyad) 13. Konu ile alakalı olarak bkz. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/139-142. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk) 14. A.g.m. s. 56-57.

aldığı, insani ve toplumsal ilişkileri bozacak her

15. A. g.m. s. 61-63.

davranışa mani olduğu, bu din hakkında bilgisi

16. A. g.m. s. 60-61.

olan herkese malumdur. Toplumun huzurunu bozan davranışlardan olan gıybetin yasak kılınması da toplumsal ilişkileri güvence altına alma hususunda bu dinin en bariz özelliklerindedir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: - “Gıybet nedir, bilir misiniz?” - Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber: - “Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile

17. Konu ile ilgili olarak bkz. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu “Kur’an’da “Gıybet” Olgusu” Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11:2 (2006) s. 63-67. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/142-146. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk) 18. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/142-146. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk) 19. İmam Nevevi “Riyazu’s-salihin” s. 575-577. (thk. Şuayb el-Arnaud, Müessesetü’r-risale 1996/1417 Beyrut.) 20. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/149-152. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk) 21. Şihabüddin el-Karrafi “el-Furûg” 4/159. (Mektebetü’l-asriyye 2003/1424 Beyrut.) 22. İbn Cüziyy “el-Kavâninü’l-fıkhıyye” s.317. (Dâru’l-kütübü’l-ilmiyye 2066 Beyrut.)

anmandır” buyurdu.

23. Şah Veliyyullah Dehlevi “Huccetullahi’l-Bâliğa” 2/356. (Dâru’l-ma’rife 1997/1418 Beyrut.)

- Söylenen ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne der-

24. İbn Ebi’d-Dünya “es-Samt” s. 171, hadis no: 291. Senedi zayıftır.

siniz?” diye soruldu. - “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; söylediğin şey onda yoksa, o zaman  ona iftira ettin demektir,” buyurdu.

40

2. Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu “Kur’an’da “Gıybet” Olgusu” Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11:2 (2006)

NEBEVÎ HAYAT

(26)

AĞUSTOS 2014

25. İmam Gazali “İhyâu Ulûmi’d-din” 4/152. (Dâru’l-feyha ve Daru’l-menhel 1431/2010 Dımeşk) 26. Müslim, Birr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23.


TEKFİRCİLİK SORUŞTURMASI Nebevi Hayat Dergisi olarak günümüzde cereyan eden bazı önemli meselelere tarihin sayfalarından ve ilmin çizgisinden ışık tutmak için dergimiz yazarlarından Zafer Mert hocamızla bir söyleşi yaptık. Okurlarımıza fayda getirmesini umarız.

N

ebevi Hayat Dergisi: Günümüzün yaygın tartışma konularından biri olan Tekfirci-

İslâm âlimleri, İslâm’ın hak din olduğuna inan-

liği anlamlandırma amacıyla genel bir değerlen-

mürted, münafık gibi değişik inanç ve telakki-

dirme yapabilir misiniz?

leri benimseyen bütün grupların kâfir sayıldığını

Zafer Mert: Son yüzyılda İslam’ın iktidardan in-

mayan dehrî (ateist), müşrik, yahudi, hıristiyan,

söyler.

dirilmesi, hilafetin ilgası, beşeri sistemlerin hâ-

Tekfirciliğin kökenlerine baktığımızda karşı-

kimiyeti, Yunan felsefesinin ve akılcı akımların

mızda Hariciliği ve büyük günah işleyen kimseler

İslami ilimlere tesiri, ilim ehlinin azalması, İslamî

hakkında yapılan tartışmaları buluruz. Tarihte

kavramların yozlaştırılması sonucunu önümüze

Sıffın savaşının son döneminde ortaya çıkan, her

çıkarmıştır. Günümüzde tekrar yeni bir kap içe-

iki tarafın da hakem seçme ve seçilecek hakem-

risinde sunulan “Tekfir”, “Kuraniyyun/Kur’an-

lerin konu ile ilgili hüküm vermelerini kabul et-

cılar”, “Şiilik” gibi akımlar bunların en tehlikeli ve İslam dünyasına tesiri en fazla olanlarıdır. Bu sebeptendir ki öncelikle bu bidatçi fırkaların iyi tanınması için geçmişteki çıkış noktaları, fikir yapıları iyi okunmalıdır. Çünkü geçmişini bilmeyenin hâli anlaması ve geleceği okuması mümkün değildir ki içinde bulunmuş olduğumuz süreçte tarihin tekerrüründen başka bir şey değildir. Tekfir, sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” anlamındaki küfr (küfrân) kökünden türeyen, mümin diye bilinen bir kişi hakkında kâfir hükmü vermek” demektir. Aynı kökten gelen ikfâr da bu mânada kullanılır. Terim olarak Al-

meleri sebebiyle Hz. Ali ve Muaviye başta olmak üzere sahabeleri tekfir ettikleri görülür. Geçmişte hakem meselesinden dolayı hem Hz. Ali taraftarlarını hem de Muaviye taraftarlarını tekfir eden Hariciler, günümüzde de aynı zihniyetle ehl-i kıbleyi tekfir etmektedirler hatta garabet o dereceye varmıştır ki Suriye’de katil Esad’a karşı cihad eden mücahit taifelerin bile tekfir edildiği felaketini işitmekteyiz. Büyük günah işleyen kimseleri ise başta Hariciler olmak üzere Mutezile ve tekfirciler küfürde görmüş, Mutezile bu küfrü beş esaslarından birisi olan menzile beyne’l-menzileteyn kuralı ile ifade-

lah’tan vahiy yoluyla gelip Peygamber’in tebliğ

lendirmiştir.

ettiği kesinlikle bilinen dinî bir esası inkâr eden

Tekfirin ortaya çıkmasındaki temel sebepler ca-

kimsenin kâfirliğine hükmetmeyi ifade eder.

hillik, dinde aşırılığa kaçma, katı davranma, etZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

41


ki-tepki ve nassları yanlış yorumlama olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca dinî görevlerini öğrenerek yerine getirmek isteyen kitlelerin ve özellikle gençlerin bu haklarından mahrum bırakılması, ayrıca siyasî baskı ve işkencelerin artması da bu hareketin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Nitekim Mısır’da tekfir cemaatinin ilk oluşumu cezaevinde başlamıştır. Son dönemlerde Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Müslümanların Batı medeniyetinin etkisi altına girmesiyle birlikte tekfir problemi yeniden baş göstermiştir. 1928’de Mısır’da Hasan el-Bennâ tarafından kurulan İhvân-ı Müslimîn mensuplarının 1936 yılından itibaren hapislere doldurulması sonucu 1965 yılında tekfir cemaatinin liderliğini yapan Şükrî Mustafa da İhvan-ı Müslimin örgütünün üyesi olmak suçlamasıyla hapsedilmiş ve cezaevinde İhvan-ı Müsliminden ayrılarak tekfir cemaatinin alt yapı çalışmalarına başlamıştır.

İslâm Âlemi’nin her tarafına yayılmışlardır.Her ne kadar bunların bilgileri yüzeysel, fikirleri sığ, davranış biçimlerisert, tebliğ usulleri kırıcı ise de çokça gayret göstermeleri, keskin tavır takınmaları,takva görünümlü olmaları, ayrıca tağutlar tarafından işkencelere maruzkalmaları ve hapishanelere tıkılmaları; düşüncelerinin özellikle genç kuşaklararasında hızla revaç bulmasına ve yayılmasına sebep olmuştur ve olmaktadır. Haricî zihniyet ile başlayıp Mustafa Şükrî ile devam eden Tekfir zihniyeti ile günümüzdeki tekfir guruplarını değerlendirmemiz gerektiğinde tek düzlemde hepsini zikretmek mümkün değildir. Genelde tekfir gurupları kişinin Müslüman olmasının ispatı, Müslüman halkların tekfiri, cehaletin özür olmaması, ikrahın kapsamı gibi konularda ehl-i sünnetin geneline muhalefet etmişler ve tabiî olarak usuldeki ayrılıklar teferruattaki ayrılığı da peşinden getirmiştir.

Aslen Asyut Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi olan Şükrî Mustafa altı sene hapiste kalmış ve bu dönem içerisinde tekfir ile ilgili görüşlerini yaymaya başlamıştır. İsmi, hicret eden ve düşünen cemaat anlamına gelen “Cemaatu’l-Hicreti ve’t-Tefkîr”dir. Düşüncelerinde sert oldukları için “tefkîr” yerine, kendilerine karşıolanlar tarafından kasıtlı olarak “tekfir” ifadesi kullanılmıştır. Tekfir Cemaati, Sosyalist Cemal Abdunnasır döneminde Mısır hapishanelerinidolduran Müslüman Kardeşler Cemaati’nden ayrılan bir gruptur. İlkönce, Cemal Abdunnasır’ı tekfir etmişler, daha sonra bunu diğer insanlar içinde söylemişlerdir. Bu düşüncelerini dönemin Müslüman Kardeşler lideri Hasan Hudaybi’ye arz etmişler, ondan istedikleri cevabı açıkça alamayınca, hem onuhem de bütün Müslüman Kardeşler’i tekfir etmeye kalkışmışlardır.Daha sonra Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat döneminde hapisten çıkınca,Mısır istihbaratının kışkırtmasıyla dönemin Vakıflar Bakanı Muhammed ez-Zehebî isimli âlimi öldürmüşler, böylece hem tırpanlanmışlar hem de meşhurolmuşlardır. İlk kurucuları ve liderleri, Muhammed Şükrî Mustafa’dır. Sonraki dönemlerde, az da olsa

42

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfirciliği dini kuralsız şiddetin felsefi arka planı olarak okumak mümkün müdür? Kör şiddet ile İslam cihad düşüncesinin mukayesesini yapabilir misiniz? Zafer Mert: Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacağı gibi dini doğru anlamayanların da doğru ve mutedil uygulamayacağı açıktır. Tekfircilerin dinî yanlış anlama ve yorumlaması sonucu Müslümanların kanlarını helal görmelerine hatta mürted hükmü vermelerine yol açmıştır. Dolayısıyla da geçmişte Hz. Ali ve ashaba kılıçlarını uzatanlar günümüzde de Müslümanlara namlularını çevirmişlerdir. Suriye’deki IŞİD bunun en acı örneklerinden bir tanesidir. Ancak“dinî kuralsız şiddet” dinimizde olması mümkün olan bir durum değildir. Çünkü dinî olan hiçbir şey kuralsız olamaz, kuralsız ise de dinî olamaz. Dolayısıyla kuralsız şiddet olarak ifade edilen taşkınlıkların din ile bağdaştırılması veya Hz. Peygamberin ifadesi ile İslam dininin zirvesi sayılan Allah yolunda cihad ile aynı cümlede kullanılması bile bir zulümdür. Nitekim tekfircilerin amelleri de dinî değil, kendi taşkınlıkları,nassları yanlış yorumlamaları, kaba tavırlarının bir yansımasıdır.


Allah yolunda cihad ise dünyada izzetin ahirette ise kurtuluşun yoludur. Hakkı, hakikati kabul etmeyen, zulmü, katliamı kendisine dustür edinen katil çetelerini durdurmanın, mazlumların göğüslerini ferahlatmanın yoludur. Cihad ahkâmında en önemli hususlardan biri de tabiî ki Allah rızasına uygun bir şekilde icra edilmesidir. Nitekim aynı silah kâfirin elinde bir katliam aracı olurken bir mücahidin elinde adaletin icrası ve zulmün önlenmesi için bir araç olmaktadır. Nasıl ki neşter katilin elinde öldürme aleti, doktorun elinde tedavi aleti oluyorsa. Ayrıca bir hayvanı kurban olarak kesmenin veya avlamanın bile onlarca fıkhî hükmünün olduğu bir dinin insanlara karşı girişilecek olan cihadahkâmını hükme bağlamamış olmasının düşünülmesi bile mümkün değildir.

insanların şehadet getirmeleri, namaz kılmaları, oruç tutmaları, zekât vermeleri, haccetmeleri ve bunun gibi İslam’ın şiarlarını yapmaları, onların Müslüman olduklarına şahitlik etmediğini,” açık bir şekilde söylerler. Bir kısmı Vizaratu’l-Evkaf’abağlı bütün imamları kâfir olarak görürler. Hatta bazıları beş seneden beri bazıları ise on seneden beri cami imamlarının arkasında namaz kılmamakla övünürler. Bir kısmı ise umumen (genel) imamları kâfir olarak görmez, fakat o imamların arkasında namaz kılmaya cevaz vermezler. Bazıları, kâfir hükümetlerde görev alan herkesi, tağuttan kaçınmadıklarını iddia ederek kâfir olarak görürler. Çünkü onların yanında, terk edenin kâfir olacağı kaçınma yöntemi için tanımlı

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfirciliğin duygu ve düşünce haritasını çizmek istersek karşımıza nasıl bir tablo çıkmaktadır. Zafer Mert: Tekfircilerin genel özelliklerini ve düşüncelerini özetlemek babından kendilerinden başkalarının görüşlerini dikkate almayan, bütün ümmeti ve ilim ehlini kabul etmeyen, dinde aşırıya kaçan, agresif bir tutum içinde olduklarını söylemek mümkündür. Tekfirciler diyaloğa kapalı, monolog halinde konuşan ve sonuç itibari ile de muhatabını kendi görüşlerine uymayan noktalarda İslam dışı gören kişilerden oluşmaktadırlar.

ve bilinen bir sınır yoktur. Onların büyük bir kısmı muvahhit kardeşlerimizi kötüleme hususunda birleşirler. Öyle ki bazen, kardeşlerin bazılarını cihattan alıkoymak ile mücahitleri karalamak ile cihat sahalarından kaçmak ile mücahitleri harici ve tekfirciler olarak isimlendirmek ile mücahitler hakkında yalan söylemek ve iftira atmak ile itham ederler. Bunların tamamı kendileri için hiçbir delil bulunmayan yalan iddialardan başka bir şey değildir.

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfir olgusunu bir

Tekfircileri tanıma hususunda Şeyh Makdisi’nin beyanında değinmiş olduğu bazı hususlara burada yer vermek istiyorum. Makdisi ve ona katılan ilim ehli, tekfircileri ve zihniyeti ifade ederken şöyle demektedirler:

Nassı anlama sorunu olarak görüyor musunuz?

Onlardan bazıları; “Bugün Müslüman beldelerde yaşan insanlarda (itibar edilecek) aslın, kafir yöneticilerin hâkim olması sebebiyle, küfür olduğuna” inanmaktadırlar.Bazıları; “İnsanlardaki aslın tevakkuf etmek olduğuna” inanmaktadırlar.

mümkündür. Tekfirciler birçok nassı olduğu mec-

Onlardan bir grup; “İnsanların hakkında hüküm verme açısından, onların yanında Zerka’nın Paris’ten hiçbir farkının olmadığını; Onların yanında Müslümanların asli kâfirler gibi olduğunu; bu

Örneklerle açıklayabilir misiniz? Zafer Mert: Tekfir zihniyetinin çıkış noktasına baktığımızda işin temelinin nassları doğru anlamamak, parçacı yaklaşımlar olduğunu görmek rasından çıkarıp, ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye isimlendirdiğimiz ilim ehlinin kabul etmiş olduğu izahlardan farklı bir şekilde ele alıp değerlendirmişlerdir. Bunun sonucunda ise Müslümanları tekfir etme illetine yakalanmışlardır. Bununla ile ilgili birçok ayet ve hadis örnek olarak gösterilebilir. Konu itibari ile en önemlisine değinmek istiyorum. ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

43


Bunların en önemlilerinden birincisi kişinin Müslüman olduğunun ne ile ispatlanacağı meselesidir. Tekfirciler kelime-i şehadet getirmenin İslam’a giriş için yeterli olmadığını ifade etmektedirler. Onlara göre kişinin kelime-i şehadet getirmesi, namaz kılması, oruç tutması… kişinin Müslüman olduğunun anlaşılması için yeterli değildir. Müslüman olduğunun anlaşılmasının yolu hepsinin imtihandan geçirilip kelime-i şehadeti onlar gibi anlamayıp anlamadıkları hususunda onları imtihan etmektir. Bu hususta da delili, HudeybiyeSulhu’ndan sonra Mekke’den Medine’ye hicret eden muhâcir kadınların kıssasıdır. Şöyle ki: Allahu Teâlâ Peygamberi’ne, bunları imtihan etmesini, Allah ve Rasûlü için mi hicret ettiklerini yoksa kâfir olarak mı hicret ettiklerini öğrenmesini emretmiştir. Bu da şunu ifade eder ki, hicret eden kadınların durumu meçhuldü. Her hicret eden kadının gerçek durumu imtihan edildikten sonra belli oldu. Bu da günümüz toplumlarında yaşayanların dinleri hakkında hüküm vermede geri durmamızı, gerçek durumları açığa çıkarılmadan kesin karar vermememizi gerektirir.Ayeti kerime’de; “Ey Îmân edenler! Mü’min kadınlar size muhacir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin.Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Mü’min olduklarını öğrendiğiniz zaman da, onları kâfirlere iade etmeyin. Çünkü ne mümin kadınlar kâfirlere helâldir, ne de kâfir erkekler mümin kadınlara helâldir…” (Mümtehine 60/10.) Bu, genel bir kuraldır. Bir kadını bağlar, diğerini bağlamaz veya kadınları bağlar erkekleri bağlamaz mahiyetinde özel bir karar değildir. Bilakis aklın ve şer’in gerektirdiği “imtihan yolu ile hükmü ortaya çıkmayan kişi hakkında karar vermekten geri durulmalıdır” esasını tescildir. Dolayısıyla tekfircilere göre kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak bir kişinin Müslüman olduğunu göstermez, durumunun öğrenilmesi için imtihan edilmesi gerekir. Halbuki Müslüman olduğunu gösteren kişinin durumunu, Mekke’denMedine’ye hicret eden kadınların durumuna benzetmek farklı şeyleri birbirinebenzetmektir. Çünkü hicret eden kadınların, Müslüman oldukları için mi yoksabaşka bir

44

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

sebepten mi hicret ettikleri belli değildi. Zira onlar müşrikliği kesinolan bir ülkeden gelmişlerdi. Bu nedenle imtihana tabi tutulmuşlardı. Buna karşılıkMüslüman olduğunu gösteren veya kelime-i şehâdet getiren kimsede asıl olan Müslüman olmasıdır. Çünkü onda Müslümanlığını gösteren alamet vardır.Namaz kılıp oruç tuttuktan sonra ona “gayrimüslim” dememiz ne kadar doğruolabilir? Ancak açıkça küfrünü gösteren bir sözü bilinçli bir şekilde söyleyerekveya bir işi kasıtlı olarak yaparak imanını bozduğu ortaya çıkarsa, o zaman kâfirderiz. İkinci olarak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hicret eden kadınların dış görünüşleriyle yetiniyor, bey’at ayetindeki şartları kabul edenlerle bey’at ediyordu. Bunları araştırmaya girişmiyordu. Üçüncü olarak, imtihan ayeti belli bir hüküm için inmiştir. Bunu her meseleiçin genelleştirmek yanlıştır. Şöyle ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hudeybiye’de Kureyşlilerle genel bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmanın gereği,müşrikler tarafından gelen herkesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geri iade etme zorunluluğu vardı. Velev ki gelen Müslüman olsa dahi… Sonra bugenel anlaşmaya özel bir kayıt getiren imtihan ayeti indi ve göç eden mü’min kadınları iade edilmekten istisna etti. Çünkü bunlar, artık müşrik olan kocalarınahelal değillerdi. Aralarındaki evlilik bağı bitmişti. Bu nedenle, hicret edenkadınlardan, Müslüman olanı olmayandan ayırmak gerekiyordu. Ta ki evlilik bağınındevam edip etmeyeceğine karar verilsin. Bu nedenle ayet özel bir hükümiçermektedir. Bunu her ferdin Müslüman olup olmadığını imtihan için genelleştirmekisabetli olmaz. İkinci olarak tekfirciler cehaletin özür olmadığı konusunda, ikrahın kapsamı konusunda kendilerine özel tarifler getirerek bu konuda mezhep imamları ve ilim ehlini hatalı görürler. Üçüncü olarak Maide suresi 44, 45 ve 47. âyetlerin izahı hususunda ve büyük günah işleyen kimseler ile alakalı olarak Nisa suresi 93. ayetleri delil getirerek bu fiilleri yapanları kafir kabul ederler. Tekfirciler Maide suresinde geçen ayetleri İslam nizamını uygulamayan yöneticilere uyguladıkları


gibi cahil olan veya bu ayetleri tevil eden bütün halk kesimlerine de uygulayarak her kesimi kâfir saymaktadırlar.

Zafer Mert: Kardeşlerime tavsiyem bir Müslü-

Nebevi Hayat Dergisi: Tekfir olgusunun ümmete dün ve bugün itibariyle düşünsel ve pratik maliyetleri hakkında neler söylenebilir.

Peygamber Müslümana kâfir diye hitap eden kim-

Zafer Mert: Fikri planda ümmet arasında bidatçi bir fırka daha zuhur etmiş zaten bölük pörçük olmuş ümmet bir yara daha almıştır. Kavram kargaşası biraz daha artmış, Müslümanlar arasındaki ihtilaflar daha bir derinleşmiştir. Tekfirci fırkaların da kendi aralarındaki ihtilafları Müslüman halk arasında daha bir kafa karışıklığına yol açmış, Müslümanların geneli özellikle tevhid ehli Müslümanlar da bu zandan paylarını almışlardır. Tekfirin ümmete maliyeti ise oldukça büyük olmuştur. Hz. Ali’yi şehid eden zihniyetin yansımaları Suriye’deki Müslümanlara namlularını çevirmiş Müslümanların kanlarını akıtmışlardır. IŞİD aynasında pratiğe dökülen tekfir zihniyeti eline güç geçirdiğinde neler yapabileceğini bir kere daha göstermiştir. Tarihten ders almayan ümmet aynı acı tecrübeyi Cezayir’den sonra bir kere daha Suriye’de de maalesef yaşamaktadır. Bu dengesiz kişiler yüzünden ümmet enerjisini içine harcamaya başlamış, kâfirler ise Müslümanların ensesinde boza pişirmeye devam etmektedirler. IŞİD Müslümanlara saldırırken katil Esed ve çetesi zulümlerine zulüm katmakta ve bir yandan da bu basiretsiz kişiler yüzünden ellerini ovuşturmaktadırlar. Daha acısı Tekfirciler yüzünden Allah’ın dini en yüce olsun, mazlumların ahı dinsin diye canlarını, mallarını Allah için ortaya koyan mücahitler karalanmaya başlanmıştır. Kartel medyası marjinal tekfircileri vitrine koyarak sanki gerçek mücahitler bunlarmış gibi lanse edip Müslüman halkları Suriye cihadından soğutmaya çalışmaktadırlar. Rabbim ümmeti şerlerinden korusun.

manı küfre nisbet etmenin ağır sorumluluğu bilinci ile bu hassas konulara yaklaşmalarıdır. Hz. senin kendisinin küfre gireceğini haber vermiştir. Müslümanlar arasındaki ihtilaflı konularda tekfir kuralının işletilmeyeceğini bilerek hareket etmeli ve dillerimizi hata etmekten muhafaza etmeliyiz. Müslümanlar Hz. Peygamberin “Aşırı gidenler helak olmuşlardır.”(Müslim, Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel) “Dinde aşırı gitmekten kaçının. Zira sizden öncekileri dinde aşırı gitmek helak etmiştir.”(Nesâî, İbn Mâce, ) hadislerini kendilerine şiar edinerek aşırılıklardan kaçınmalıdırlar. Ayrıca Müslümana yakışan “Müslüman Müslümanların elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir”(Buhârî) hadisi gereğince dillerini Müslümanlara uzatmamalarıdır. Tekfir virüsü ümmet içinden temizlenmelidir. Bu görüşün paylaşılmasına, yayılmasına, ümmet içinde fitne oluşturmasına izin verilmemeli ve mümkün mertebe gündeme taşınmamalıdır. Suriye cihadı ile ilgili olarak da tekfircilerin ortalığı bulandırması Müslümanların zihinlerini bulandırmamalıdır. Allahu Teala’nın“Ve eğer mü’minlerden iki grup savaşırlarsa, o zaman ikisinin arasını düzeltin. Fakat, eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o taktirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın…” (Hucurat, 9) ayeti ışığında meseleler değerlendirilmelidir. Hz. Ali’ye kılıç çekildiğinde nasıl ashap Hz. Ali radıyallahuanhu’yu yalnız bırakmadıysa bugün de ümmet haklı müminleri yalnız bırakmamalıdır. Son olarak genç kardeşlerime tavsiyem küfrün dünyanın dört bir yanında Müslüman kardeşlerimize zulmettiği, katlettiği bir ortamda enerjimizi içimize harcamak değil, mazlum kardeşlerimize nasıl destek olacağımızı düşünmek olmalıdır.

Nebevi Hayat Dergisi: Hassaten Müslüman gençlere iş bu hastalık/fitne bağlamında ne gibi nasihatleriniz olabilir?

Rabbim amellerimizde mutedil ve ihlâslı olmayı, insanların ihtilaf ettikleri noktalarda hakka ulaşmayı hepimize nasip eylesin. ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

45


Ağlamanın bile büyük bir nimet olduğunu bilmektir direnişin neferi olmak. İntifada çocuklarının gözlerindedir Yahudilerin mezarlığı. Hapislere atılsa da bedenleri, adımları hep dışarıdadır direnişçilerin. Yeni direnişlere adım atanlara iz olur o adımlar. Teller ardında ve ölüm haykırışları arasında ağlamanın lezzetini hisseden direnişçiler, hayâllerine sımsıkı sarılıp ağlamayı öğrenirler.

İNTİFADA AĞACI BÜYÜRKEN

D

ireniş, kökü, toprağı kucaklamış ağaç gibidir. Direniş adına açan her yaprak ne

şunlarından olduğunu değil de kendilerine yapılan tepkilerden olduğunu düşünenlerdir.

kadar küçük olursa olsun renk katar ağaca. Göv-

Ağlamanın bile büyük bir nimet olduğunu bilmektir direnişin neferi olmak. İntifada çocuklarının gözlerindedir Yahudilerin mezarlığı. Hapislere atılsa da bedenleri, adımları hep dışarıdadır direnişçilerin. Yeni direnişlere adım atanlara iz olur o adımlar. Teller ardında ve ölüm haykırışları arasında ağlamanın lezzetini hisseden direnişçiler, hayâllerine sımsıkı sarılıp ağlamayı öğrenirler.

deden kopmuş kabukların izini örter bazen yapraklar. Her yaprağın açtığı daldan meyve çıkmaz ama bir gün o dalda meyve de olabileceğini müjdeler yapraklar. Ve yapraklar yere düşmeye başladığında başlar sonu kış olan sonbahar. Filistin de yükselen direniş ağacının tohumu toprağa düştüğü günden beridir açıyor yapraklar. Bazen küçücük bedenlerin kanıyla bazen de çocuk değil direniş doğurmuş anaların kanıyla... Her geçen gün gökyüzüne adım atmakta Filistindeki direniş ağacı. Belki yeni direnişlere kucak açmak için ya da tüm dünya şahit olsun diye direnişine… İmkansızı düşleyenlerin attıkları tohumlar yeşertmiştir bu ağacı. Onlara aptal gözüyle bakanlar, bu direnişin Yahudilerin sokaklardaki varlığından, insanların başına dikilmelerinden, gözlerinden, ayaklarından, çocuklara gitmeyi yol edinmiş kur-

46

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

Öldükten sonra okunacak mektuplar biriktirir ceplerinde, sürgünde tellerin ardına sıkışmış yürekler. Gözlerinin karanlığını aydınlatacak bir ateş arar direnişçi, yüreğinde ise alaylı bir tebessümle tutuşur kelimeleri. İlerlemek de ölümdür onlar için geriye çekilmek de. Suskunluğun ise açlık ve korkunç bir soğuk olduğunun farkındadır direnişçi. Kuşatma altında boğulacak gibi olduğunda kendini kuşatma yapıp kalkar ayağa. Yaptıklarına değil yapamadıklarına pişman olmamak için her fırsatı değerlendirir.


I ESMA KÖSE Tellerle çevrili soğuk sürgününe aldırış etmeden ‘’ kolayı var şu birkaç metrelik yerde bir devlet kurarsak, Yahudiler oradaki Filistin’lileri bize gönderecektir’’ diye espirili çözümler üreten adamları vardır direnişin. Açlığa namazla karşı koyar onlar. Kuvvetli rüzgarlar vücutlarını savururken bütün olumsuzluklara rağmen dönüş umudu gizlidir gözlerinde ve sözlerinde. O umutla karşı koyar bedenleri, yapılan tüm zulümlere ve çektikleri mahrumiyetlere. Evlerinde rahat uyuyanlar onların açlık ve soğuklarını örtü yapıp ısınırlar. Ölümleriyle toprağa gazap eker direnişçiler, ümitler yeşersin diye. Kurşun diliyle konuşan Yahudilere yüreklerindeki iman ateşiyle taşlarını kurşun yapıp cevap verirler. Onlara göre vatan, hüzün ve korku değil, cengaver bir kelime, öfkeli bir taş ve sabrı kuşanan bir anadır. Direnişçi içinde doğacak bir vatan bulamasa içinde doğurur vatanını…

Suskunluk ve haram olmuş kelimeler, kanlı elbiselere bürünerek yürümeye koyulur Filistin de. Izdırapla ağlayan gözler ve öfkeyle yeri döven ayaklarda eşlik eder onlara. Saldırı başladığında öfkeden başka bir şey görülmez gözlerde. Kan, yaralılar, ölüler, ağlayan analar ve ölümün bahanesini arayan çocuklar… Her seferinde ölüme alıştığını sanır Filistin de insanlar. Ancak kanlar konuşmaya başlayınca kimse susmayı beceremez Kudüs sokaklarında. Anlaşılması gayet kolay tek hakikat ölüm olsa da alışılmaz ölüme. Taşlar öfkelendirir, silahlar ise ölüm sıkar korkakça. Taşların öfkesi öfkelerini dindiremeyenlerin direnişi, ellerine aldıkları bıçakla tek kişide olsa üzerine yağan kurşun yağmurlarına aldırmadan, bir Yahudi öldürmektir. Geride kalanlara düşen ise ölenleri değil, kalanları saymaktır. Bir de kendileriyle hayatı paylaşamayanlarla va-

Kişinin, başkasının hayatını yaşamak istemesi zulümdür. Ülkelere girip kendilerine ait olmayan bir hayatı yaşamaya çalışan Yahudiler, ancak sırlı eller tarafından atılmış taşları hak eder. Filistin de eline taşı alan her çocuk büyür. Düşmanının korkaklığıyla güçlenen çocuğun, elindeki taş kaya olur. Filistinli olmak Filistin de yaşamak değildir. Eline taşı alan intifada ruhlu herkes Filistinlidir…

tanını paylaşmak isteyenler vardır Filistin de.

Tarihi ancak güçlüler yazabilir; tek başlarına gölgede oturanlar ise o tarihi okurlar sadece. Tarihi kitapların gözüyle okuyanlar değil, tarihi annelerinin gözüyle okuyanlar direniş ağacının yaprakları olmaya hak kazanırlar. Ancak tarihi annesinin gözüyle okuyanlar taşı eline alacak gücü kendinde bulabilir. Yahudilerin suçsuzluğunu araştıranlar değil, kardeşlerinin parçalarını arayanlar direniş ağacını yükseltebilir. Vatan onlara göre yüzük gibidir, vazgeçmek/bırakmak imkansızdır.

olamayacağını…

Öfkeli bir taş! Korkusuzca çığlık atan çehreler ve herhangi bir şeyi öldürmek için tetiğe basan ürpermiş eller… Kaya taşırcasına güçlüyken taşı tutan el, tetiğe basan ellerin ürpermesi değildir tuhaf olan. Bir insanlığın karıncaya duyduğu hayranlık kadar hayranlık duymamasıdır, kaya gücü taşıyan taşı tutan, bu minik ele.

Oysa onlarla tokalaşmaya kalkışan eller, onların sert elleri içinde eriyecektir. Korkudan azade olmayan yürekler, barış adı altında İsrail masalları ile kandırılmış ancak sonunda merhamet duydukları Yahudiler parçalamıştır, sevdiklerinin bedenlerini. Ancak ölürken anlar bu ahmaklar haşat olmuş bir kafatasıyla ağır bir postal arasında barış Direnişi ana diye bağrına basmış yiğitlerin kızgın kumlara atılmış başı kanlı bir düğünde güneşle kucaklaşır. Etiyse kurbanı olur o düğünün. Suskunluk, bir namazın kasırgalı okuyuşları gibidir, nefesinin sıcaklığı asla kaybolmayan soğuk bedenlerde. Silah dirilmeyi bekleye dursun. Söze inanan, ölü bedenli canlı diller, fütursuzca edebiyat yapmaya devam etsin. Kurşunlar bedenlerini ıskaladığı için ateşlendiğini inkar etmeye devam etsin, büyük laflarının altında ezilen taşsız eller. Şehrin horlamasına kulak verip dilini hapsetmeye devam etsin, kelepçeli nefesler… Orada, direniş ülkesi Filistin de uçurumlardan atılmak için zirvelere çıkmaya devam ediyor eli taşlı, yüreği özgür, kalbi intifada atan yiğitler… ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

47


MODERNİZMİN ANNELİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ “Cennet annelerin ayakları altındadır.”

A

llah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Rabbimiz bizleri bir evlatla nimetlendirdiğinde, bu haberi aldığımızda aklımıza ilk düşen, kalbimizi yoklayan hangi duygular bir düşünelim. Aklımıza ilk düşen Allah’ın bizi nasıl lütuflandırdığı mı, ona nasıl şükredeceğimiz mi yoksa kaygı ve korkularımız mı? Bu endişeler, nasıl yedirip içireceğiz, geceleri nasıl uykusuz geçireceğiz ya hasta olursa ya erkek olmazsa ya falanca okula gönderemezsem şeklinde mi?

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” Acaba cennetin ayağının altına serildiği anneler kimlerdir? O anneler nasıl annelerdir? Bu hadisin ifadesi, bütün annelerin cennete gideceği anlamına gelmez. Burada annelerden çok, evlatların annelerine karşı göstermeleri gereken saygıya işaret edilmektedir. Bu anlamda, Allah’ın emirlerine aykırı olmadığı müddetçe bütün annelere itaat etmek, saygı göstermek, cennetin önemli bir anahtarıdır ve cennet bu annelerin ayakları altındadır. Nitekim Lokman Suresinde; “Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik, annesi zayıflık üstüne zayıflık çekerek onu karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur, onun için biz insana “Bana ve annene, babana şükret” diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” buyrulmaktadır. (Lokman; 14)

48

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


I DERYA FIÇICI Ayetlerin ve hadislerin ışığında Rabbimizin annelik makamına ne kadar önem verdiğini, ne kadar kıymetli olduğunu anlıyor, idrak ediyoruz. Peki biz 21.yy mümin kadınları olarak mümin kimliğimizle şekillendirmemiz gereken annelik görevinin ne kadarını İslam’dan öğreniyoruz. Annelik vasfımızın yüzde kaçını İslam ile şekillendiriyoruz. Rabbimizin bize yüklediği bu mübarek yükü Kuran ve sünnet yerine, insan sözü olan beşeri düzenler ve modernizmden mi öğreniyoruz? Allah, Kuran-ı Kerimde bizlere örnek olacak bir anne adayından bahsediyor. Karnında Allah mucizesi, ona ikramı olan, Hz. Meryem’i taşıyan annenin rabbine duası; “Hani bir vakit İmran’ın karısı şöyle demişti Rabbine: Ya Rabbi, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan azade olarak senin yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz duaları işiten, niyetleri bilen yalnız sensin. Derken onu doğurunca “Ya Rabbi dedi, ben bir kız çocuğu doğurdum. Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu. Erkek evlat kız gibi değildir, ben onun adını Meryem koydum. Onu da onun neslinden gelecekleri de o melun şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.” (Al-i İmran; 35-36) Bu ayetlerde geçen duanın içinde öyle bir anne görüyoruz ki, o anne Rabbine teslim olmuş bir kul, Rabbinin kendisine ikram ettiği yavruyu yine ona adamak isteyen, onu rabbine adadıktan sonra tevekkül eden, ondan gelene razı olan, akabinde ona güzel bir isim koyan (Meryem) hayırlı bir anne ve yine onu nereye, kime emanet edeceğini bilen, onu ve neslini bu zarardan kimin koruyabileceğini bilen ilimli bir anne. Rabbimiz bizleri bir evlatla nimetlendirdiğinde, bu haberi aldığımızda aklımıza ilk düşen, kalbimizi yoklayan hangi duygular bir düşünelim. Aklımıza ilk düşen Allah’ın bizi nasıl lütuflandırdığı mı, ona nasıl şükredeceğimiz mi yoksa kaygı ve korkularımız mı? Bu endişeler, nasıl yedirip içireceğiz, geceleri nasıl uykusuz geçireceğiz ya hasta

olursa ya erkek olmazsa ya falanca okula gönderemezsem şeklinde mi ? Eğer endişelerimiz tamamen dünyalık yönde ise kendimize hemen Tahrim suresi 6. ayeti kerimeyi hatırlatalım. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında pek haşin, pek şiddetli, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, emrettiklerini yapan melekler vardır.” Bu ayete göre endişemizin yönü hemen değişmeli, dünyalık endişelerden sıyrılıp, Rabbimin bana emanet ettiği yavrumu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyabilecek miyim? Onun rızasına uygun olarak yetiştirebilecek miyim? Rabbini anlamasına vesile olacak ilme, imana sahip miyim? Şeklinde olmalı. Yok, eğer bu kaygıların yerine nasıl yediririm, giydiririm, hasta olursa ne yaparımın peşine düşmüş iseniz, hayatınız bu kaygılarla şekillenmeye başlar. Rızık derdine düşülüp ince bir hesap yapılır. Evlat sahibi olacak baba daha çok çalışmalı fikri aile ortamında hemen gündem olur. Birinci önlemin ardından diğerleri gelir. Koşa koşa hastaneye gidilir. Hastalık riskleri ortadan kaldırılmaya çalışılır, testler, ilaçlar, vitaminler… Dünyaya gelecek olan küçük insan için ilk yapılan hazırlık elbiseleridir. Daha sonra 3-5 yaşına kadar yatacağı yatak, yaşayacağı oda, ilköğretimini nerede yapacağı, eğer erkek ise sünnet düğünü, ilk doğum gününe kimlerin davet edileceği, derken bu tedbir ve önlemler bir, bir, planlayıp hazırlıklara başlanır.  Belki de hayatı boyunca hiç kitap okumayan kadın ilk defa kitap okuma ihtiyacı hisseder. Seçeceği kitap endişeleri yönündedir. Bebekler niçin ağlar, çocuk psikolojisi, pedogojik kitaplar, formüller, en iyi hastane, en iyi çocuk doktoru… Bu kaygıları bize fısıldayan, bu kaygıları hayat şekline, yaşama amacına dönüştüren bugünün şeytani düzenleri ve modernizm hastalığıdır. Rabbimiz kadınlara lütfettiği o mübarek görev olan annelik duygusunu, kendine bir pazar oluşZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

49


Annenin bebekle ilk kurduğu önemli bağ, Allah’ın lütfuyla dünyaya gelmiş çocuğun rızkı, anneden yavrusunun kursağına akarken, annenin kalbi yavrusuna karşı merhamet ve şefkatle dolar. İşte bu ilk önemli bağ tüccar zihniyetlerin para kazanma hırsıyla bebek maması pazarına dönüşür. Anne ve çocuğun rahmet dolu bağı kopmuş, güven ve sevgiden mahrum kalmış bir nesil yetiştirip kendisine kurbanlar hazırlayan bu düzen aynı zamanda bu planı kendisine para kazanma ve kar amacına dönüştürmüştür. Oysa Rabbimiz çocuğun ne kadar süre anne sütü alması gerektiğini bize Kuran’da bildirmiştir.

turmak ve çıkar sağlama amacı güden bu düzenlerin annelik üzerine oynadığı türlü oyunlardan sadece birisidir. Bu kaygı ve korkular çeşitli medya organları tarafından, eğitim sistemi, sağlık birimleri gibi kurum ve kuruluşların birleşerek hazırladıkları planlı projeli kampanyalarla, Müslüman kadınların, ailelerin gündemine yerleştirilmiştir. Örneğin; bebek için en sağlıklı besin kaynağının anne sütü olduğunu söyleyen Yahudi markalı mama reklamı aynı zamanda anne sütüne en yakın mama üretimini yaptığını hatta bebeğini her türlü mikroplardan dahi koruyan bu bebek mamasının ne kadar faydalı olduğunu anlatır reklamlarında. Mikroplardan bu denli korkan anne, şeytanların tuzağından, kuracağı oyunlardan hiç endişe etmez.

50

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

Annenin bebekle ilk kurduğu önemli bağ, Allah’ın lütfuyla dünyaya gelmiş çocuğun rızkı, anneden yavrusunun kursağına akarken, annenin kalbi yavrusuna karşı merhamet ve şefkatle dolar. İşte bu ilk önemli bağ tüccar zihniyetlerin para kazanma hırsıyla bebek maması pazarına dönüşür. Anne ve çocuğun rahmet dolu bağı kopmuş, güven ve sevgiden mahrum kalmış bir nesil yetiştirip kendisine kurbanlar hazırlayan bu düzen aynı zamanda bu planı kendisine para kazanma ve kar amacına dönüştürmüştür. Oysa Rabbimiz çocuğun ne kadar süre anne sütü alması gerektiğini bize Kuran’da bildirmiştir. Birinci aşamayı başarıyla tamamlayan beşeri sistemler modernizm hastalığını yaymaya devam eder. Çocuğun manevi yönden beslenmesi gerektiğini bizlere unutturup o alanı kendine ayırmıştır. Anneye sadece çocuğunun midesini düşünen bir aşçı muamelesi yapılıp asli görevinden uzaklaştırılır. Çocuğun sadece fiziki gelişimi ile ilgilenen anne, çocuğun midesi doyduğunda rahatlayan, bunun için araştırmalar yapan, hangi gıdada kaç kalori, kaç vitamin olduğunu düşünen, kitaplar okuyan kadın nerede ise, gıda mühendisine dönüşür. Ancak çocuğun öyle bir yerini aç, susuz, vitaminsiz bırakır ki farkında bile değildir. Manen aç kalmış insan yavrusu, artık kurt, aslan ve sırtlanlar için hazır bir avdır. Midesi dolu beyni boş, bembeyaz bir sayfa ve üzerine her türlü kiri akıtmaya, istediğini empoze etmeye hazırdır sistemin çarkları. Evet kardeşler! İkinci emir gecikmeden gelmiştir. Çocuk 6 yaşına geldiğinde, onu hazırla, üniformasını giydir, bize yolla. Sabah sekiz, akşam beş. Bu arada tam gün olmayan öğütüm sistemini de beğenmeyiz. Öyle yarım gün bizi kesmez, üzerine biraz daha para verip, biraz daha fazla öğütün bizim evlatları, sizin için yedirip palazlandırdık, eti de kemiği de sizindir dercesine teslim ederiz. Allah’ın bize emaneti olan çocuklarımızı… Belki de bu satırları okurken bazı kardeşlerim kızıyordur. Biz çocuklarımızı mezbahaneye mi yolluyoruz? diye…


Çıplaklığın çağdaşlık ve medeniyet olarak öğretildiği, biz maymunduk insan olduk diye adlandırılan insanlık. İnsan cinsellik için yaratılmıştır diyen (Freud) felsefesini fikir ve ideoloji olarak öğreten sistem. Allah’ın adının dahi alınmadığı hatta Allah’ın adının anılmasının yasak olduğu yer mezbahane bile değildir kardeşlerim. Allah, hayvan boğazlanırken dahi adının anılmasını isterken, Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın leş olacağını söylerken. Allah’ın adı anılmadan ana rahmine düşmüş, Allah’ın adı anılmadan yetiştirilen insan leş değil de ne olur. Ruhu, şahsiyeti Rabbinin sözüyle şekillenmemiş insan ancak bir cesetten ibarettir. Öyle ise çocuklarımızı kuran ve sünnet ile şahsiyetlendirerek, onun şahsiyetine kir, pislik bulaştıracak ortamlardan uzak tutalım. Uyuşturucu kullanma yaşının ilkokul seviyesine düştüğü, orta öğretim ve lisede zina ile burun buruna yaşayan, zina için her türlü zeminin oluşturulduğu, günah bataklığına saplanmış yavrularımız var. Çocuklarımızı kendi tuzaklarına düşürmek için bizlere attıkları oltalardan biride modern psikoloji. Örneğin modern psikolojinin tespitine göre her çocuğun mutlaka bir odası olmalı, kendine ait bir alanı olmalı, istediği zaman yalnız kalabileceği bir ortam oluşturulmalı diyor pedagoji uzmanları. Bunun Türkçesini şöyle izah edelim. Çocuklarınıza evlerinizde birer oda ayırın, orada şeytanlarıyla baş başa bırakın, bir televizyon, bir bilgisayar, bir cep telefonu verin. Biz onu orada yalnız bırakmaz, istediğimiz yerinden yakalarız. Bizde bu masala inanmış, çocukları kendimizden, kendi kontrolümüzden uzaklaştırıp çakallara teslim etmişiz. Hatta çocuklarımıza oda ayıracağız diye dedeleri ve nineleri bakım evlerine yerleştirme noktasına kadar gitmiş bu masalın sonu. Ardından gelen şikayetler, bizim oğlan odasından çıkmıyor, bizimle hiç konuşmuyor, vaktini hep odasında geçiriyor, yemeğini bile odasında yiyor… Başka bir anne, bizim kız misafir gelse de salona hiç uğramıyor, misafirlere hoş geldiniz bile demiyor, hay Allah ben onu hiç böyle yetiştirmemiştim, neden böyle oldu gibi yakınmalar başlamıştır ebeveynlerde.

Çıplaklığın çağdaşlık ve medeniyet olarak öğretildiği, biz maymunduk insan olduk diye adlandırılan insanlık. İnsan cinsellik için yaratılmıştır diyen (Freud) felsefesini fikir ve ideoloji olarak öğreten sistem. Allah’ın adının dahi alınmadığı hatta Allah’ın adının anılmasının yasak olduğu yer mezbahane bile değildir kardeşlerim. Allah, hayvan boğazlanırken dahi adının anılmasını isterken, Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın leş olacağını söylerken.

Kendini kandırma ey anne! Çocuğunu sen yetiştirmedin, sen terbiye etmedin, sen eğitmedin. Sen sadece yedirip, giydirdin. Belki de inanmayacaksın ama onu artık sen giydirmiyorsun artık senin seçtiğin elbiseleri dahi beğenmiyor. O artık Paris’te ki modacıların tasarladığı elbiseleri beğenip giyiyor. Hatta senin yemeklerini bile beğenmiyor, damak zevkini bile dünyanın öbür ucunda ki adam yönlendiriyor. Sözün kısası, çocuk senin olmaktan çıkmış, senden başka herkes söz hakkına sahip, onun üzerinde senden daha etkili. Neden biliyor musun? Sen ona kim olduğunu, neden var olduğunu, görevinin ne olduğunu öğretmeyi unuttun. Oysa rabbimiz insanı niçin yarattığını Zariyat Suresi 56.ayet’inde bizlere bildirmiştir. “Ben insanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” Selam ve dua ile... ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

51


Nebevi Aile

SADECE EVLİLER OKUSUN(!) -1

Şeytan müslüman bir ailenin bir arada mutlu ve huzurlu yaşamasını çekemiyor. Mesûd bir aile demek müslüman bir ümmet demektir. Çünkü toplumu oluşturan en önemli faktörlerden biri de ailedir. Eğer aileler yıkılırsa toplumun çöküşü daha hızlı olur.

Ö

zellikle evliliğin ilk yıllarında ve ara sıra diğer zamanlarda karı-koca kendi arasında birtakım sıkıntılar yaşarlar. Bu sıkıntıların muhtelif sebepleri vardır. Bazen kültürler arası farklılık, bazen birbirlerini tanıyamama, birbirleriyle anlaşamama veya anlaşmak istememe, kimi zaman da dış etkenler, maddi sıkıntılar, çocuk yetiştirme metotlarındaki farklılıkların neden olduğu anlaşmazlıklar ailede huzursuzluğa sebep olmaktadır. Evliliğin ilk iki senesi içerisinde ceviz kabuğunu doldurmayacak basitlikteki mevzular ailede devlet sorunu haline gelebilmektedir. Hatta boşanmayla sonuçlanan vakıalar yaşanmaktadır. Bunun neticesinde evlilik devam etse de etmese de parçalanmış aileler, birbirlerine sevgi ve saygının kalmadığı eşler ve

dolayısıyla mutsuz, huzursuz, anne babalı yetim çocuklarla dolu bir hayat ile karşı karşıya gelebiliyoruz. Aman Allah’ım! Tam da en büyük düşmanımız olan şeytanın istediği bir tablo bu. “Şüphesiz İblis kürsüsünü (çadırını, sarayını) denizin üzerine kor, sonra askerlerini gönderir. Onlarda insanlara (musallat olarak) hak yoldan saptırırlar. Bunlardan (İblisin askerlerinden) fazilet ve mertebe bakımından iblise en yakın (ve üstün) olanı, fitne (ve fenalığı) en büyük olanıdır. - İblise biri gelir ve derki, ben (insanoğluna) şunu ve bunu (mesela: Hırsızlık yaptırdım ve şarap içirttim. Vesaire...) der. - İblis: Kıymet ifade eder bir şey yapamamışsın der.


I HALİME YILMAZ

- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

en büyük düşmanımız olurken; toprak yönümüz

- Sonra Şeytanın askerlerinden birisi gelir, ben falan

daha ağır bastığında ise en yakınlarımızın sürekli

kimse ile karısının arasını ayırıncaya kadar bırakma-

bizim aleyhimize çalıştıkları düşüncesi hakim

dım (aralarını kavga, talak, dedikodu ve emsali şeylerle

olur zihnimizde. Elbette hataya düşeceğiz. Ama

ayırdım, ondan sonra geldim) der.

şunu bilelim ki müslüman bir kadın ve erkek

- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: - İblis, (Karı ile kocanın arasını açan) askerine yaklaşır ve derki “Sen ne güzel kimsesin.” (Müslim) Bu hadisi hiç düşündünüz mü acaba? Neden o şeytan, hırsızlık, zina vb. büyük günahlar için değilde sadece karı-koca arasını ayırdığı için tebrik ediyor. Nedeni çok açık. Şeytan müslüman bir ailenin bir arada mutlu ve huzurlu yaşamasını çekemiyor. Mesûd bir aile demek güçlü müslüman bir ümmet demektir. Çünkü toplumu oluşturan en önemli faktörlerden biri de ailedir. Eğer aileler yıkılırsa toplumun çöküşü daha hızlı olur. Burada şeytanı ilgilendiren kısım müslüman toplumun zedelenmesidir. Bu da ailelerin parçalanmasıyla olacağından, şeytan müslüman ümmetin binasını temelden yıkmaya başlıyor. Şeytan hilesini

hangi durumda olursa olsun adalet çizgisini ihlal etmez.(2) Nefsine ağır da gelse hak olanı yapmalı. Fıtratında olan kin duygusunu kafirlere ve şeytanlara karşı kullanmalıdır. Öyleyse evlilikteki problemlerle ilgili bizi çözüme götürecek bazı yolları şu şekilde maddeleyebiliriz; 1- Empati: Kendini karşısındaki kişinin yerine koymak. Hepimiz birilerinin bizi anlamasını, kendisini bizim yerimize koymasını isteriz. Ama ilk önce biz, kendimizi onun yerine koymaktan çekiniriz. Halbuki bilmeliyiz ki evlilikte bu faktör bir çok problemi daha başlamadan çözebilmektedir. Kişi empati kurunca muhatabı gibi düşünmeye ve olaylara onun penceresinden bakmaya başlar. Bu da bir çok sorunun çözümünde faydalı olacaktır inşallah.

inceden inceye kurar. Ama bilelim ki onun hilesi

2- Sabır: Evlilikte eşlerin en çok ihtiyacı olan yol

zayıftır. Peki onun hilesi zayıf ise neden tuza-

azığıdır sabır. Özellikle “yuvayı dişi kuş yapar”

ğına düşmekteyiz? sorusuna şu cevabı verebiliriz:

atasözüne muhatab olan müslüman kadınlara

Bizim iman ibremiz sürekli yer değiştirmektedir.

burada büyük bir rol düşmektedir. Karşılaş-

İlahi yönümüz ağır bastığında şeytan ve dostları

tığı birçok olumsuz durumda sıkıntıyı emen bir

(1)

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

53


HALİME YILMAZ I sünger görevi görecektir. Yılmadan, söylenmeden, nankörlük ve düşmanlık beslemeden yolumuza devam edeceğiz. Çünkü aile fertlerine karşı sabrımız cennetimiz olacaktır inşallah. “Ben ve (çocuklara bakma eziyetinden) yanakları kararmış bir kadın, cennette şu iki parmağım gibiyiz.”  (İmam Ahmed, Ebu Davud) Ya da kocasını memnun ederek ölen bir kadının cennete girer hadisini hatırlayıp meşru her isteklerinde onlara itaat ederek cennetin kapısına kavuşuruz inşallah. Kim bilir eşinin kendi kıymetini bilmediğini düşünen her bir kadın, kocasını memnun etmede sadece Allah’ın rızasını ve cenneti arzulamaya başlarsa Rahman olan Allah kocaları konusunda kendilerine bir kolaylık sağlayacaktır. Sabır ile ilgili özellikle müslüman erkeklere de büyük bir iş düştüğüne inanıyorum. Çünkü kendimde bir kadın olarak biz kadınların ne kadar zor hizaya geldiğimizi biliyorum. Çünkü fıtratımız bu. “Kadın bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır! Dilediğin bir tarz üzere doğru olamaz! Eğer ondan istifade etmek istersen, onda bu eğrilik olduğu halde ondan istifade edersin! İsteğine göre onu doğrultmak istersen onu kırarsın! Onun kırılması ise boşanmasıdır!” (Müslim) İşte bu hadise göre vasatı yakalamak erkeklere düşmektedir. Ki bu da büyük bir sabır istemektedir. Ama inanıyorum ki bu durum erkeklerin fıtratlarına aykırı değildir. Hz. Safiyye validemiz çok güzel yemek yapardı. Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Âişe’nin odasında iken ona yemek gönderir. Çok şiddetli kıskançlık hisseden Âişe validemiz gelen yemeği tabağıyla beraber yere çarpar. Tabak kırılır, yemek dökülür. Hiçbir şey söylemez Rasûlullah. Bir süre sonra sakinleşen Âişe validemiz yaptıklarına pişman olur ve peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sorar: “Ya Rasûlallah! Yaptığım bu hareketin kefareti nedir?” Peygamberimiz buyurdu: “Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!”  3- Eşimize Değer Vermeli ve Bunu Belli Etmeliyiz: Sevgi olmadan, değer verilmeden kimse yaşayamaz. Hepimiz değer görmekten hoşlanırız. Ama şunu unutmamak gerekir ki değer görmek

54

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

için değer vermek gerekir. Peki bu değeri en çok hak edenler kimlerdir? Ayda-yılda bir gördüğümüz ve karşılığında değer bulup bulamayacağımız meçhul birileri mi yoksa bize bir ömür boyu hiç usanmadan fedakarlık gösteren aile bireylerimiz mi? Tabi ki biz insanlardan menfaat görmek adına değer vermeyiz ama bugün insanlara şirin görünme adına her türlü fedakarlığı dışarıda insanlara gösterirken maalesef evlerimizin içini mahrum bırakmışız. Bir düşünelim eşimiz ve çocuklarımızla ilgili hiç mi güzel anımız olmadı? Eminim ki olmuştur. Hatta bu iyi durumlar kötü günlerden daha çoktur. Sadece şeytan gözümüzde kötü günleri çok göstermekte ve bizi çok kötü günlere sürüklemek derdindedir. Eşimize sevdiğimizi gösterdiğimiz gibi “Seni seviyorum” cümlesini en az günde bir kere söylemek bizi alçaltmaz. Bilakis onun gözünde ve Allah katında yücelmesine vesile olur. Üstelik bu sözleri en fazla hak edecek olan da aile bireylerimizdir. Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında bir adam vardı. Derken oradan birisi geçti. (Aleyhissalatu vesselam’ın yanındaki): “Ey Allah’ın Resulü! dedi, ben şu geçeni seviyorum.” “Pekiyi kendisine haber verdin mi?” diye Aleyhissalatu vesselam sordu. “Hayır!” deyince, “Ona haber ver!” dedi. Adam kalkıp, gidene yetişti ve: “Seni Allah için seviyorum!” dedi. Adam da: “Kendisi adına beni sevdiğin Zât da seni sevsin!” diye mukabelede bulundu.” (Ebu Davud) Evlerinizin içinin muhabbetle dolması duasıyla.

--------------------------------------------1. Nisa; 76 2. Maide; 8


KİTAPLIK

‫إقرأ باسم ربك الذىخلق‬ Yaratan Rabbinin adıyla oku!

KARDEŞLİK SÖZLEŞMESİ Aynı inanç ve fikir etrafında bir araya gelerek birbirleriyle organik bir bağ meydana getirmek zorunda olan ve bu alanda çaba gösteren Müslümanların, aralarındaki ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde devamı ve varlıklarını mutlu bir şekilde sürdürebilmeleri kendi aralarında uymaları gerekli bir takım ahlaki düzenlemelerinin varlığına bağlıdır. Söz konusu düzenlemeler olmadan müslüman fertlerin gerek dünya üzerinde söz sahibi olmaları ve gerekse ahiret hayatlarını teminat altına almaları mümkün değildir. Bu çerçevede aralarında nasıl bir ahlaki yapılanma olmalı, kaynak ve referanslarını nerelerden almalı ve bu düzenlemeler hangi esaslardan meydana gelmelidir? Ana hatlarıyla İslam’ın özünü oluşturan ahlaki davranış ve sorumluluklar neler olmalıdır? Nebevi Hayat Yayınları tarafından yayınlanan Kardeşlik Sözleşmesi isimli bu kitabımızda saydığımız hususlar maddeler halinde istifadenize sunulmuştur.

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

55


Bayramlar Artık Sensiz Efendim

“A

ndolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe,128) Artık sensiz kutlanır oldu bayramlar efendim. Sensiz tad alamaz olduk bayramlarımızdan. Ümitsiz duaların serencamıyla dökülür kelimeler dudaklarımızdan. Medine’ye gideriz kimi zaman ama içimiz buruk, gönlümüz mükedder. Medine sensiz, bayramlar sensiz, yetimler sensiz, fakirler sensiz. Ya Rasûlallah, bir hadis-i şerifinde  buyurmuştun ki; “Mü’minler  bir vücudun  azaları gibidir, bir aza acı çekiyorsa diğer azalar da  bundan etkilenir…” Biz bu mübarek kelamını bir türlü anlayamadık Ey Kâinatın Gülü. Yeryüzünde, açlıktan ölen, işkence altında can veren müslümanlara kardeş diyemedik, onları kardeşlerimizin arasına koyamadık. Onların acıları hiç sızlatmadı yüreği-

56

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014

mizi. Kapkara bulutlardan dökülür her günbatımında mazlumların gözyaşları ve biz bigâne  seyrederiz üzerimize gelen selleri. Ne kadar katılaştı kalplerimiz bir bilsen efendimiz. Film seyreder gibi seyrettik kardeşlerimizin katledilişini. Hiç anlayamadık orucun muhtevasını, aç kalan kardeşlerimizi düşünmez olduk. Dünya coğrafyasının muhtelif yerlerinde kan ve gözyaşıyla bayrama giren kardeşlerimizi hatırlamadık, hatırlamak bile istemedik. Fakirlikle, yoksullukla, çaresizlikle imtihan edilen ümmetinin fertlerini görmezlikten geldik. Bayramlarda esas sevindirilmesi gereken yetimler, garip-gurabalar olduğunu unuttuk. Efendim yeniden gelsen aramıza bayramlaşsan bizimle. Ashabınla bayramlaştığın gibi, anlatsan bize sahabe kardeşliğini. Medine’nin bayram havası esse bizim buralarda efendim. Senin buram buram kokan kokunu hissetsek ellerimizde,


I EMİNE ÖZDEMİR çocuklarımızda, sokaklarımızda sahabe gibi efendim. Bayramlarımızı kutlamak için ellerimizi öpmeye gelen yavrulara, asıl bayramın Seninle olacağını bile anlatamadık Ya Rasûlallah. Oysa Asr-ı Saadet’te bayramlar bir başkaydı, Seninle kutlanırdı bayramlar. Yağmurlar yağardı kimi zaman Medine akşamlarına. Kutlu bir sevdanın bestesinde dizilirdi, gönülden dökülen nakaratlar. Her gün ayrı bir bayram güneşi doğardı Yesrib’in kınalı sokaklarına. Hüzün bayram, sevinç bayram, yokluk bayram, dertler bayram olurdu Medine sokaklarında. Çünkü Senin bulunduğun mekânlar bayram yeri, muhabbet ettiğin gönüller  ruhların bayramını yaşardı her daim. Değil mi ki, Sen varsın yanlarında, hangi dert tasa daim olabilirdi ki, Medine diyarında. Sen gittin yetimler hep şefkat ellerine muhtaç kaldı Ya Rasûlallah. Bir bayram sabahı camiden evine dönmekteydin. Sokakta bayramlıklarını giyinmiş, oynayan çocuklar görür. Fakat bir tanesinin durumu dikkatini çeker. Kenarda oturmuş, kirli ve eski elbiseler içinde diğerlerini seyretmektedir. Peygamberimizin yanına yaklaşır... “Oğlum, sen niçin arkadaşlarına katılmıyorsun?” dedin. Çocuk hüzünlü, cevap verir... “Ey Allah’ın Elçisi! Ben yetimim...”  Hz. Muhammed –sallallahu aleyhi ve sellem- için bu kadarı yeterlidir... Çocuğu elinden tutar, evine götürür. Orada yetim yıkanır, yeni elbiseler giydirilir, yedirilir, cebine para konur, sevindirilir... Sonra Hz. Muhammed –sallallahu aleyhi ve sellem-onun yüzünü avuçları içine alarak, “Benim baban, Ayşe’nin annen, Hasan’la Hüseyin’in de kardeşlerin olmasını ister misin?” “Evet, ey Allah’ın Elçisi evet”... Sevinç içinde ok gibi fırlayan çocuk, diğerlerinin arasına karışmıştır. Bu hızlı değişimi merak eden arkadaşları sorar: “Ne oldu sana böyle?..” Yetim cevaplandırır: “Allah’ın Elçisi babam, Ayşe annem, Hasan’la Hüseyin de kardeşlerim oldu...1 Eğer Ramazanlar bizlere sevinci hatırlattığı gibi Gazze’de, Suriye de, Irak da, Afganistan’daki

Bayramlarımızı kutlamak için ellerimizi öpmeye gelen yavrulara, asıl bayramın Seninle olacağını bile anlatamadık Ya Rasûlallah. Oysa Asr-ı Saadet’te bayramlar bir başkaydı, Seninle kutlanırdı bayramlar. Yağmurlar yağardı kimi zaman Medine akşamlarına. Kutlu bir sevdanın bestesinde dizilirdi, gönülden dökülen nakaratlar. Her gün ayrı bir bayram güneşi doğardı Yesrib’in kınalı sokaklarına. Hüzün bayram, sevinç bayram, yokluk bayram, dertler bayram olurdu Medine sokaklarında. Çünkü Senin bulunduğun mekânlar bayram yeri, muhabbet ettiğin gönüller ruhların bayramını yaşardı her daim. Değil mi ki, Sen varsın yanlarında, hangi dert tasa daim olabilirdi ki, Medine diyarında. kardeşlerimizin hüzünlerini de hatırlatıyorsa o zaman bayramlarımız bayram olur. İçerisinde hüznün olmadığı, kanların akmadığı, çocukların ağlamadığı bir Ramazan diliyoruz Rabbimizden. Son olarak; Şayet Ramazanımız Ramazan, orucumuz oruç olursa sonrası; selâmdır... Daru’s-selâmdır... Ve de bayramdır... Bayram bir “hak ediş”tir... Bayram, rengârenk elbiseler giyme işi değil, takva elbisesi giyme işidir... Bayram, yağlı-ballı yemek işi değil, takva azığına nail olma işidir... Bayram, lüks arabalara binme işi değil, sırattan geçme işidir... Bayram, diploma ve kariyer işi değil, kitabı sağ tarafından alma işidir... Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın dili ile diliyoruz ki; “Öncemiz ve sonramız bayram olsun.” (Maide, 5/114)

---------------------------------------------1. Gerçeğe Doğru, c.1, 7/34

ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

57


DÜNYA ABD: İSRAİL GAZZE’YE KARŞI ORANTISIZ GÜÇ KULLANMIYOR FİLİSTİN

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, İsrail’in Gazze’de orantısız güç kullandığına dair bir kanıt görmediklerini belirtti.

E

arnest, günlük basın brifinginde bir gazetecinin, “İsrailliler, Filistinliler tarafından, orantısız güç kullanmakla ve bazı durumlarda savaş suçu işlemekle suçlanıyor. ABD yönetiminin bu eleştiride haklı gördüğü bir unsur var mı?” yönündeki sorusuna, “Biz, böyle görmüyoruz” yanıtını verdi. “İSRAİL’İN KENDİNİ SAVUNMA HAKKINI DESTEKLEDİK” Brifingde gazetecilerin, İsrail’in Gazze’ye saldırılarının yol açtığı sivil kayıplara dikkati çeken ısrarlı

sorularına maruz kaldığı gözlenen Earnest, “Hiçbir ülke sivilleri hedef alan roket ateşini kabul edemez. Bu nedenle de İsrail’in kendisini savunma hakkını destekledik” ifadesini kullandı. “HAMAS İSRAİL HALKINI TEHLİKEYE ATIYOR” ABD’nin yapımına katkı sağladığı Demir Kubbe füze savunma sisteminin İsrailli sivilleri korumada etkili olduğuna değinen Earnest, “Hamas’ın İsrail halkını tehlikeye atan roket saldırılarını sonlandırması gerektiğini” söyledi ve ekledi: “Bu yüzden de İsrailli siyasi liderler ve Filistinli liderleri, sınırın her iki tarafındaki sivillerin emniyeti ve refahını muhafaza etmek için gerekli her şeyi yapmaya çağırıyoruz. Bu nedenle de hiç kimsenin bir kara harekatı görmek istemediğini söyledik, çünkü bu daha da fazla sivili risk altına sokacaktır. Ancak bu İsrail’in vereceği bir karar ve İsrailli siyasi liderlerin, kendi vatandaşlarını korumaya hakları, hatta sorumlulukları bulunmaktadır.”

HER ÖLÜM İSRAİL’E EĞLENCE İSRAİL

Gazze’ye ölüm yağdıran İsrail ordusu, Filistinli anneler evlatlarına ağlarken dans edip dünya ile dalga geçiyor. ANALARIN TARİFSİZ ACISI... urası da Gazze’nin herhangi bir yeri... Şehrin her yerinde bu kahreden tablo var! Bombalar küçük bir Filistinliyi şehit etmiş. Evladının cansız bedenine sarılan anne gözyaşına boğulmuş HER ÖLÜM ONLARA EĞLENCE Burası Gazze’ye hakim tepelerden biri... Bu ve diğer tepeler gün boyu fanatik Yahudilerle doluyor. Müslümanları katleden her bomba ve füze onları zevkin doruğuna taşıyor. Askerleriyle el ele verip dans ederek, çocuk ve kadınların ölümünü kutluyorlar.

B

58

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


DÜNYA

FAS’TA “ORUÇ İHLALİNE” 5 AY HAPİS Ramazan ayında alenen yemek yemenin yasak olduğu Fas’ta, yasayı ihlal eden bir kişi 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.

FAS

F

as’ta yayımlanan El-Haber gazetesinde yer alan habere göre, ülkenin güney kesimindeki Tiznit kentinde gündüz vakti ana caddede yemek yiyen Hasan B, güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı. Yapılan tahkikatın ardından mahkemeye sevk edilen Hasan B, 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sanığın karara itiraz hakkının bulunduğu belirtildi. Müslüman Fas vatandaşlarının “şer’i bir mazeret olmadıkça” ramazan ayında umumi mekanlarda yiyip içmesi kanunen yasak. Ceza kanununun 222′nci maddesinde, yasaya muhalif davranan kişiler hakkında 2 ila 6 ay hapis ve 120 dirhem (14 dolar) para cezası öngörülüyor.

EBU KATADE: ‘’HİLAFET İLANI HÜKÜMSÜZDÜR’’ Filistinli düşünür IŞİD hakkında sert açıklamalarda bulundu.

SURİYE - IRAK

E

bu Katade El Filistini, IŞİD tarafından ilan edilen ‘hilafet’in hükümsüz olduğunu açıkladı. Ebu Katade tarafından kaleme alınan ve cihat yanlısı sitelerde yayınlanan 21 sayfalık bir belgede IŞİD tarafından hilafet ilan edilmesi hükümsüz ve anlamsızdır, çünkü bu dünyanın geri kalanındaki cihat yanlıları tarafından onaylanmamıştır” denildi. Ebu Katade “Bu grup, bütün Müslümanlara hükmetme hakkına sahip değildir ve beyanları da kendilerinden başka kimse için bağlayıcı değildir” dedi. Filistin doğumlu Vaiz Ebu Katade, “muhaliflerin öldürülmesi, diğer grupların saf dışı edilmesi tehditleri grubun iç yüzünü yansıtıyor” dedi. Yazılan mektupta ayrıca “onlar diğer cihat yanlısı gruplarla muamelelerinde merhametten yoksunken fakirlerle ve zayıflarla nasıl muamele edecekler” denildi. Ürdünlü Cihat Hareketleri, genel olarak IŞİD karşıtı gruplardan oluşuyor ve El Kaide’nin Suriye temsilcisini destekliyorlar.

RESMİ TARİHİN BİR YALANI DAHA PATLADI Tarihçi Mustafa Armağan Sosyal Medya hesabından Mustafa Kemal İle İlgili yıllarca anlatılan Bir efsaneyi daha çökertecek fotoğraflar paylaştı.

TÜRKİYE

V

e şu tweeti de yazdı ‘Poz da verir, Anayasamız Kuran’dır da der.’ Yıllarca yayınlanan o fotoğraf bizlere “Mustafa Kemal İnönü Savaşları Günlerinde sırtlarında Karlar üzerinde uyurken (12 Şubat 1921), Ankara Dikmende çekilmişti “ diye anlatılmıştı. Ama Aslında işin aslının öyle olmadığı Tarihçi Mustafa Armağan’ın paylaştığı fotoğraflarda çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Aslında Mustafa Kemal ve İsmet inönü’nün beraber gidip o fotoğrafı çekitirmek poz verdikleri ortaya çıktı. ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

59


DÜNYA İSRAİL DONANMASI SAHİLİ VURDU: 4 ÇOCUK ÖLDÜ FİLİSTİN

İsrail donanmasından bir savaş gemisinin Gazze’de bir sahili vurması sonucu 4 çocuk hayatını kaybetti.

F

ilistinli sağlık yetkilileri, İsrail donanmasından bir savaş gemisinin Gazze’de bir sahili vurması sonucu 4 çocuğun öldüğünü açıkladı. İsrail Ordu sözcüsü ise olayı araştırdıklarını bildirdi. İsrail’in, yıllardır kuşatma altında tuttuğu Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısının 208’e yükseldiği bildirildi. İsrail’in devam eden saldırılarında Han Yunus kentinde, Muhammed Ahvaj (4) isimli Filistinli bir çocuk yaralanma sonucu hastaneye kaldırıldı.

KATİL ESED ÖLDÜRMEYE DEVAM EDİYOR SURİYE

S

uriye’deki çocukların katili Beşar Esed’in, başkanlık seçimi tiyatrosunu kazandığını ilan etmesinden yemin töreni gününe kadar geçen 43 günde Suriye’de 3000’den fazla şehit ve yaralı var. Suriye’deki çocukların katili Beşar Esed’in, başkanlık seçimi tiyatrosunu kazandığını ilan etmesinden yemin töreni gününe kadar geçen 43 günde Suriye’de 3000’den fazla şehit ve yaralı var. Suriye rejimi başkanının, bu yıl 4 Haziran’daki başkanlık seçimlerini kazandığını ilan etmesinden 16

Temmuz Çarşamba günü yemin töreni gününe kadar geçen sürede; başkana düşen, her beldenin halkını dış saldırılardan ve hak ihlallerinden koruması iken, Suriye’nin pek çok bölgesinde, onun savaş uçakları ve hava araçları, Suriye halkının evlatları üzerine füzelerini ve varil bombalarını bırakmaya devam ediyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, aralarında 197 çocuk ve 108 de 18 yaş üstü kadın bulunan; hava araçlarının attığı varil bombaları ve rejimin savaş uçaklarının bombalaması sonucu şehid olan 743 sivil vatandaşı belgelendirmeyi başardı. Başkanlık seçimleri tiyatrosunu kazandığını ilan etmesi ve Çarşamba günkü yemin töreni arasında gerçekleşen bu hava bombardımanının sonucu olarak, aralarında yüzlerce kadın ve çocuğun da bulunduğu 2400 kişi yaralandı, yüzlerce ev yıkıldı ve Suriye topraklarının içinde ve dışında binlerce Suriye vatandaşı gerginlik yaşadı.

60

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


DÜNYA TALİBAN AFGANİSTAN’DA NATO DENETİMİNDEKİ 70 KÖYÜ ELE GEÇİRDİ! Taliban tarafından yapılan açıklamaya göre Nato ve Afgan ordusu denetiminde bulunan 70 köy tamamen ele geçirdi.

AFGANİSTAN

T

aliban’ın yaptığı açıklamada düşman kuvvetlerinin tamamını kontrol ettiği Bandar bölgesine bağlı olan Faryab

ilinde 70 den fazla köy tamamen özgürlüğüne kavuşturuldu. Yapılan açıklamada Nato ve Afgan ordusu ile Pazartesi günü gece saatlerinde başlayan şiddetli çatışmalar sonucunda birçok Nato askeri ile Afgan Ordusu mensubunun etkisiz hale getirildiği söyledi. Afgan ordusunun önemli komutanlarından olan Wahid’ in operasyonda öldürüldüğü ve bölgede bulunan üst rütbeli 5 komutanın ise yaralandığı bildirildi. Açıklamanın devamında ise, Afganistan tamamen özgürleşinceye kadar Nato ve Afgan ordusuna yönelik saldırıların daha da artacağını belirten Taliban, düzenlediği saldırılarda kaç askerin öldürüldüğünü ise açıklamadı

BU ÜLKE’DE KUR’AN EN ÇOK SATILAN KİTAPLAR ARASINDA Danimarka’da yayınlanan Danca Kur’an-ı Kerim, ülkedeki bazı kitapevi ve online satış sitelerinde en çok talep edilen kitaplar arasına girdi.

DANİMARKA

Danimarka Türk Diyanet Vakfı aracılığıyla hazırlattığı ve Nisan 2014’te basılan Danca mealin, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler tarafından yoğun şekilde talep edildiği bildirildi. Danimarka Türk Diyanet Vakfı Başkanı Doç. Dr. Ahmet Onay, Danca mealin, büyük ilgi gördüğünü belirtti. Onay, hergün online olarak Kur’an-ı Kerim siparişlerinin gelmeye devam ettiğini ve şu anda Kopenhag’da İslami kitaplar satan en büyük kitapevinde en çok satılan kitaplar arasında ilk sırada olduğunu anlattı. Onay, “Ülkenin en büyük online kitap satıcısı saxo.com’da ise din ve felsefe kategorisindeki 1803 kitap arasında en çok satılan 5 kitap arasında olduğunu öğrendik. Özellikle saxo.com’daki satışların neredeyse yüzde 90’ının Danimarkalılara gittiğini düşünüyoruz. Kopenhag’daki İslami kitaplar satan kitapevindeki satışların da yüzde 60-70’inin Müslüman kesimlerin, geri kalanının da Müslüman olmayan kişiler tarafından talep edildiğini öğrenmiş bulunmaktayız. Bu durum gerçekten bizi çok sevindirdi. Mealin bu şekilde geniş kesimlere ulaşması özellikle internetten mealimize ulaşılması önemli” diye konuştu. ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

61


DÜNYA ÜMMETİN SURİYE’DEKİ YETİM SAYISI 62 BİN’E ULAŞTI Suriye’de kendi dikta rejimini korumak için İslamcı muhalifler ve halkı hedef alması 62 Bin yetime mal oldu.

SURİYE

Ş

am Yetimleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Devrim, Suriyeli yetim çocuklara yönelik çalışma yaptıklarını belirtti. Ülkede devam eden savaş nedeniyle yetim sayısını belirlemekte zorlandıklarını vurgulayan Devrim, bu konuda yurt içi ve dışından gelen sivil toplum kuruluşlarının desteğini aldıklarını anımsattı. Yetim çocukların ismini sisteme kaydettiklerini ifade eden Devrim, “Derneği-

mizin merkezi Suriye’de ve halen 43 ekiple yetimleri tespit ediyoruz. Savaş devam ettiği için bazı şehirlere henüz ulaşamadık. Şiddetli çatışmaların olduğu noktalara giremiyoruz. Bundan dolayı yetim sayısının giderek artacağını tahmin ediyoruz.” dedi. Devrim, yetim sayısını sistemli bir şekilde takip edebilmek amacıyla istatistik merkezi kurduklarını anımsattı. Yetimlerin maddi ve manevi sorunlarıyla ilgilendiklerini ifade eden Devrim, şunları kaydetti: “İç savaşın devam ettiği Suriye’de şimdiye kadar 62 bin yetim çocuğa ulaştık. Bu rakam bizim tespitlerimiz. Babalarının ne zaman vefat ettiğine dair bütün bilgiler elimizde. Çocuklarımıza psikolojik destek veriyoruz. Çünkü çocuklar bu yaşlarında çok sayıda olumsuz olayla karşı karşıya kaldı. Yetimleri hayata hazırlamaya çalışıyoruz.”

ÖZBEKİSTAN’DA MÜSLÜMAN KADINLARA ‘SİLAHLI ÖRGÜT’ KURMA CEZASI

ÖZBEKİSTAN

Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te bir grup Müslüman kadın kurdukları örgüte silahlı eleman yetiştirdiği iddiasıyla ceza aldı.

R

us dilinde yayınlanan Taşkentskaya Pravda gazetesinin haberine göre Taşkent’in Yangiyul ve Çinaz ilçeleri köylerinde yaşayan Malokhat Mirzaeva, Yulduz Barakayeva, Vezira Hoşimova, Gülbahar Ruzikulova, Seyyida Otakuzieva, Hilal Valikulova, Gulçehra Togaevave ve İroda Kurbanova Özbekistan’da yasaklanan Hizbut-Tahrir İslami partisine katıldıkları ve özellikle kendilerine yakın Müslüman erkekleri bu örgüte davet ettikleri için hapis cezası aldı.

Yaşları 20-45 arasında olan kadınlar mahkemede Özbekistan anayasasını ve mevcut rejimi ortadan kaldırmak, halifelik ve şeriat devleti kurmaya çalışmakla suçlandı. Uluslararası insan hakları örgütleri ve Özbek muhalefeti Özbekistan rejimini dindarları çeşitli sahte suçlamalarla hapse atmakla suçluyor. Bazı Müslümanların evlerine ve arabalarına silah, uyuşturucu ya da yasaklanan dini kitaplar bıraklıyor. Özbekistan’ın kuzey bölgesinde bulunan Jaslık toplama kampında onbinlerce Müslüman haksız olarak cezaevinde tutuluyor ve işkence görüyor.

62

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


DÜNYA İSRAİL SALDIRILARI PROTESTO EDİLDİ Gazze Dayanışma Platformu İsrail saldırılarını protesto etti.

TÜRKİYE

Gazze Dayanışma Platformu İsrail’in Levent’teki konsolosluğu önünde İsrail saldırılarını protesto etti. Harmantepe meydanından Levent’teki İsrail konsolosluğuna yürüyen büyük kalabalık ‘İstanbul’dan Gazze’ye direnişe bir selam’, ‘Vur vur Hamas Vur İsrail’e vur’ sloganlarını attı. Konsolosluğun önüne gelen kalabalık Yılmaz Uslu Hoca efendinin imamlığında teravih namazı kıldı. MİKAİL’DE KATILDI: İsrail saldırılarını protesto etmek içim ünlü sanatçı Mikail’de katıldı. Sanatçı Mikail’in dışında Muhammed Kasım’da ezgileriyle Fi-

listin halkına destek verdi. BASIN AÇIKLAMASI: Asım Dündar tarafından okunan basın açıklamasında Filistin Halkına desteklerinin süreceğini ve protestoların devam edeceği ifade edildi. Program daha sonra dua ile son buldu.

VENEZUELA İSRAİL BÜYÜKELÇİSİNİ ÜLKEDEN KOVDU Sosyalist bir ülke olan Venezuela, İsrail’in Filistin’e yaptığı vahşet operasyonlara tepki olarak ülkelerindeki İsrail büyükelçisini sınır dışı etti.

VENEZUELA

Sosyalist bir ülke olan Venezuela, İsrail’in Filistin’e yaptığı vahşet operasyonlara tepki olarak ülkelerindeki İsrail büyükelçisini sınır dışı etti. İsrail büyükelçisinin ülkeden kovulması sosyal medyada yankı uyandırdı. Twitter Türkiye TT listesindede olay, genişçe yankı bulup tebrik edildi.

İSRAİL VAHŞETİ RAHAT İZLEMEK İÇİN DEV EKRAN KURACAK İsrail’in halkın kara harekâtını izleyebilmesi için plajlara dev ekran kuracağı iddia edildi.

İSRAİL

İsrail’in Gazze’ye kara harekâtını başlatması üzerine Tel Aviv Belediyesi sahile Gazze saldırılarının izlenebilmesi için dev ekran kuracağını duyurdu. VAHŞET ANLARINI SEYREDECEKLER Gazze’ye yönelik geniş çaplı kara harekâtı başlatan İsrail’in kanlı operasyonlarını an be an vatandaşlarına izleteceği iddia edildi. ZİLKADE 1435

NEBEVÎ HAYAT

63


SİZDEN GELENLER

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Mektup Ya Rasulallah! Sen ki iki cihan güneşi, sen ki yeryüzünün en sevgilisi, insanlığın gözbebeği, Âlemlerin efendisi sen. Gittin yeryüzü karanlığa düştü, ay ışığını kaybetti, güneş battı, yıldızlar söndü yeryüzünde, kâinat en sevdiğini kaybetmişti. Sen en sevgiliye kavuşmuştun kâinat ağlıyordu, yeryüzü gökyüzü bütün insanlık gözyaşlarına boğulmuştu çünkü kâinat en sevdiğini kaybetmişti çünkü sen Hakka yürümüştün senden sonra neler oldu bir bilsen. Ümmetin ne hallere düştü bir görsen, için parçalanırdı. Ümmet bölük pörçük olmuş, başıboş sürü gibi her biri bir tarafa savrulmuş, insanlık dağılmış, insanlar birbirlerine güvenmiyor her biri ayrı bir cemaat oluşturmuş ayrı bir topluluk oluşturmuş her biri başını bir tarafa çekiyor. Oysa sen varken böyle miydi? Müslümanlar bir bütündü, tek kalıp, tek yürek gibiydi, bir elin parmakları gibiydi. Sorsam sen Müslüman mısın diye elhamdülillah Müslümanım derler. Ama Müslüman demeye bin şahit gerek, Rabbin kim diye sorsan Allah derler ama Allah’ın emir ve yasaklarına uymazlar, aksine Allah neyi yasakladıysa onu yaparlar. Moda adına, demokrasi adına, laiklik adına her şeyi yaparlar. Ya Rasulallah! Sen ki ayakların şişene kadar geceleri namaz kılar, ümmetim ümmetim diye dua ederdin. Şimdi ümmetin ne hallere düşmüş bir görsen için parçalanırdı. Hırsızlık, riyakârlık, yalan, faiz, zina, fuhuş almış başını gidiyor, helal-haram demeden kumardan, piyangodan, krediden medet umuyorlar. İyilik adına değilde zenginlik adına zengin olmak için yarışıyorlar. İnsanların her şeyi mal-mülk, para-pul olmuş ezan sesleri hiçbir şey ifade etmiyor, namaz - oruç hiçbir şey ifade etmiyor, Müslümanım derler namaz kılmazlar, oruç tutmazlar; Müslümanım derler Allah’ın emir ve yasaklarına uymazlar, yetimi itip kakarlar. Oysa sen yetimi koruyup kollardın çünkü sende yetimdin efendim, sende yetim büyümüştün ama seni koruyan amcan vardı çünkü seni koruyan Rabbin vardı efendim, ümmetin çoğunluğu seni unuttu efendim, sana bir salavat getirmekten aciz durumdalar...Ümmetini sana şikâyet ediyorum efendim. Selahattin ALAN/İstanbul

İlim içinse gurbet bakma dönüp geriye ıslansın terlerinle ilim kitapları önünde yeter bana ilim için uykusuz geceler değersiz şu dùnya yanında ne kadar eder ben cimriyim dostum ! Dünyaya değil nefsime haramlar çoğalmış ardından yürüyen bir gölge sırlarım saklı işte şurada kalbimde verseler dünyayı değistirmem ilme neden deme dostum ebedi cennet var önünde engelleri bırakıp yeni bir sayfa aç kendine... Yakup AKPINAR/Bursa

64

NEBEVÎ HAYAT

AĞUSTOS 2014


İsrail Terörüne CEPHANE BİZDEN DEĞİL!

İsraile destek veren tüm firmaları BOYKOT ediyoruz.


DUALARIMIZ GAZZE İLE Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak.

Halbuki biz sussak tarih susmayacak.

Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.

(Resûlüm!) Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.

(İbrahim, 14/42)

Nebevi Hayat Dergisi 21. sayı (2014)  
Advertisement