Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Nisan 2014 1435

Yıl: 2 Sayı: 17 - Fiyatı: 6 TL

DAVET; ATANANLARIN DEĞİL ADANANLARIN YOLU Zafer Mert

DAVETÇİ’NİN YOL AZIĞI Mahmut Varhan

DAVET YOLUNDA DÖKÜLME SEBEPLERİ Hakan Sarıküçük

HİÇ GÜLMEYEN KIT’A; AFRİKA Nedim Bal

“TWIT” Mİ “DAVET” Mİ? “CHAT” MI “CİHAT” MI? Cevher Ak

ŞER’İ MAHKEMELERİN KALDIRILMASI Ridvan Badur

Facebook.com/nebevihayat twitter.com/nebevihayat

www.nebevihayatyayinlari.com

DAVET

Cemaziyelahir


27 Nisan Pazar

Saat:11.00

5 ve 6. İnsani yardım tırlarımızın hazırlıklarına başlanmıştır. Yeni tırlarımız Suriyenin mazlum halklarına ulaştırılmak üzere 27 Nisan Pazar günü saat:11.00’de İmam Buhari İlmi Araştırmalar ve Hizmet Vakfı merkezinden yüklenip yola çıkacaktır.

ACİL

UN KUMANYA İHTİYAÇ İLAÇ Bütün kardeşlerimize katkılarından dolayı TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

Amel, Sözün Efendisidir!


5-6-7-8 sınıflar

Haydi Çocuklar

Hadis Yarışmasına Sınav Tarihi 11 Mayıs 2014 - 10:

00

Son Başvuru 20 Nisan 2014

ER: ÖDÜLL ın Alt 1. Tam ltın A 2. Yarım Altın ek 3. Çeyr

Hadis Yarışması Hazırlık Kitapçığı

www.imambuharivakfi.org

0212

550 63 77

Yarışma test usulüdür. Dereceye giren ilk 15 kişiye değişik kitap setleri HEDİYE edilecektir. Hadis Yarışması Hazırlık Kitapçığı yayınevimizde mevcuttur. Yarışma sadece erkekler içindir.


YIL: 2 Sayı: 17 Fiyatı: 6 TL

İÇİNDEKİLER

Sahibi İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük

DAVET; ATANANLARIN DEĞİL ADANANLARIN YOLU

DAVETÇİ’NİN YOL AZIĞI

DAVET YOLUNDA DÖKÜLME SEBEPLERİ

REDDEDİLEN FİKİRLERİMİZ Mİ,

USUL(SÜZLÜĞ) ÜMÜZ MÜ?

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Yusuf Çelebi (0534 403 64 25) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Necip Taha Kıdeyş Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2014 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 70 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Marki Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Nisan 2014 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Zafer Mert

24 26 31 36 40 43 47 50 53 56 58 64

4

9

Mahmut Varhan

Hakan Sarıküçük

15

İsmail Çok

DÜŞENİ BIRAKIP GİTMEK ZORUNDAYIZ Said Özdemir Ümmet-i İfsad Önderleri ve Peygamber Mirasını Talan Edenler Ali Yücel “TWIT” Mİ “DAVET” Mİ; “CHAT” MI “CİHAT” MI? Cevher Ak TÜKETİM KAVRAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Metin Eken ŞER’Î MAHKEMELERİN KALDIRILMASI Rıdvan Badur GÜNDEME

BAKIŞ

HİÇ GÜLMEYEN KIT’A; AFRİKA Nedim Bal

DAVET YOLUNDA BİR DEĞER OLARAK MÜSLÜMAN KADIN Yusuf Yılmaz ÜSTAD HASAN EN-NEDVİ Hüseyin Kalender KALBİSELİM İLE ALLAH’A YÖNELMEK Ebubekir Eren KİTAPLIK Dünyadan Haberler Cihan Malay Sizden Gelenler

22


Allah’ın adıyla Hamd, “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?” diye buyuran yüce Rabbimize, salât ve selâmların en güzeli “Sizin vesileniz ile bir kişinin hidayete ermesi sizin için kızıl tüylü develerden daha hayırlıdır” buyuran davetçilerin önderi, rehberi, efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine, ashabına ve onun nurlu davetini üstlenen müminlerin üzerine olsun. Değerli Kardeşler, Geçmişte olduğu gibi, şimdide, gelecekte de ve kıyamete kadar da insanoğlu önünde iki yol vardır. Ya kendine kıymet verip kendini yücelerin yücesine adar, kurtulur. Veya kendini aldatıp ucuza satarak makam, müzik, spor, cinsellik, teknoloji, kitle iletişim araçları, mal, servet, hırs, heva-heves, nefis, kadın, lider vb. daha değersiz hobi, meta ve varlıklara kurban edip harcanır. Gerçek dünyamızda bu tür güncel örnekler çok sayıda mevcuttur. Özellikle geçtiğimiz ayda makam ve mevki elde etmek adına ne çizgilerin çiğnendiği, nelerin göze alındığı hepimizin malumudur. Maalesef kahir çoğunluk kendisini dünyaya ve kendi çıkarlarına adamış sonuçta ise özüne yabancılaşan yalnızlığa itilmiş, bireycil, pragmatist(çıkarcı), egoist (bencil) ve hedonist(hazcı) tipler ortaya çıkmıştır. Bunun bir sonucu olarak da dünya çıkarcı, bencil ve hazcı bir felsefe ile idare edilir olmuş, zulüm afakı sarmış ama ilgilenenler azalmış, bir yerlerde insanlar açlıktan ölürken diğer yerdeki insanlar haz uğruna ömürlerini tüketir olmuştur. İnsanlar Rabbe adanmanın değeri bilmediklerinden değersiz birçok şeye adanır olmuş, nefeslerini kendilerini yaratan Rablerinin yoluna kullanma yerine geçici dünya makam ve metaını elde etmek için harcar olmuşlardır. Aslında İnsanlar Rabbe adanmanın ne büyük bir erdem olduğunu bilselerdi mutlaka bu konuda birbirleriyle yarışırlardı. Allah’a adanan bir hayatın, varoluşun en emin, en güvenilir limanına demirlemek olduğu idrak edilebilseydi, şüphesiz dünya bugünkünden çok farklı bir durumda olurdu. Bugün yeryüzüne hâkim olan fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya, iyiliklerde rekabete bırakırdı. Dünyanın ve ahiretin imarının birinci ayağı hiç şüphesiz ki doğru yere adanmaktan başlamaktadır. Hiç şüphesiz hayat Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur, yaratılışın gayesi böylece gerçekleşmiş olur. Kendini Allah’a adayan İslam davetçileri de önlerindeki engelleri aşıp davet yolunda yılmadan, dökülmeden, bıkmadan, usanmadan yürümeye güç yetirebilirler. Bu davanın lokomotifi olacak davetçiler, atananlar değil, bu yola gönül veren, Allah’ın kendilerine lutüfta bulunduğu bilinciyle hareket eden, daveti bir yük değil baş tacı görenler, hizmeti ve yorgunluğu bir sorun değil nimet bilenler, hak dinin hizmetçisi olma, muttakilere imam olma şerefine nail olacaklardır. Kendini bu davaya adamayan ama atanan davetçiler ise lokomotif olamazlar. Çünkü adanmak yüce bir dava uğruna bilinçli olarak kendini harcamaya hazır olmak anlamına gelirken, atanmak bir göreve getirilmek anlamını ifade eder. Adananlar kendileri yok olma pahasına dinlerini yüceltenler ve Allah’ın da kendilerini yücelttiği kimselerdir. Atananlar, kendilerine yap denildiği için yapanlar, kendiliğinden harekete geçmeyenler, kendilerini feda etme pahasına hizmet etmeyenler önder; öncü ve imam olamazlar. Tabi ki atananlar da adanıp bu yolun öncü nesli olma şerefine nail olabilirler. Değerli Dostlar, İslam coğrafyasının hali Merhum M. Akif Ersoy’un ifadesi ile; Hangi bir derdim için ağlayayım, bilmiyorum. Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz; mağdurum! beyitinde ifade edildiği gibi paramparça bir halde. Yaramıza bir tuz da firavun torunları tarafından basıldı. Mısır’da 529 kardeşimiz yirmi dakikalık göstermelik bir mahkemeden sonra idama mahkûm edildi. Firavunun torunları yaptıkları katiamlara bir yenisini daha eklemek niyetindedirler. Twitter kapatıldı diye dünyayı ayağa kaldıran iki yüzlülerin gerçek yüzlerini bir kere daha gördük ki Müslüman ümmete karşı kör, sağır ve dilsizdirler. Rabbim onları amaçlarına muvaffak kılmasın, uyuyan, dağınık Müslümanlara da ümmet olma şuuru nasip eylesin. Değerli Dostlar, Bu sayımızı İslam davetinin önemi ve davetçi merkezli hazırlamaya gayret ettik. İstifade etmeniz dualarımızla sizi yazılarımızla baş başa bırakıyoruz. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duasıyla…


Kapak Dosya

‫اِ ْذ َقالَ ِت ا ْم َراَ ُت ِع ْم ٰر َن َر ِّب‬ ‫اِ ٖن ّى نَ َذ ْر ُت لَكَ َما ٖفى َب ْط ٖنى‬ ‫ُم َح َّر ًرا َف َت َق َّب ْل ِم ٖنّى اِنَّكَ اَنْ َت‬ ‫الس ٖمي ُع الْ َع ٖلي ُم‬ َّ

“Hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti.” (Ali İmran, 2/35)

DAVET; ATANANLARIN DEĞİL ADANANLARIN YOLU

H

ayat baştan sona bir adanış sürecidir. İnancı ve yaşam tarzı ne olursa olsun her insanın hayatı bir adanış öyküsüdür aslında. Her insanın

bağlandığı bir anlayış, üzerinde bulunduğu bir yol vardır. Her hayatın bir yönü, bir çizgisi vardır. Kimi insan vardır hayatını nefsanî arzularının tatminine adamıştır. Yaşamının merkezine taraftarı olduğu futbol takımını, tuttuğu partiyi, hobilerini, zengin olmayı hasredenler... hep bir adanışın öyküsünü yazmaktadır. Oysa adanışların en güzeli, Âlemlerin Rabbi’ne adanmaktır. Malın, canın, mesainin Allah yoluna hasredilmesi adanış ve adayışların en hayırlısıdır. Rabbimizin “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am 6/162) ayeti kerimesi bunu ne kadar güzel ifade etmektedir. İnsan ya hayatını yüce Allah’a adayacak, ya da çeşitli aldanışların kurbanı olacaktır. İnsanın önünde şu iki seçenek vardır: Ya Allah’a adanmak, ya da aldatıcılara aldanmak.

4

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I ZAFER MERT Adayış ve adanış denince akla ilk gelenler, hidayet önderleri peygamberler olur. İbrahim aleyhisselam’ın oğlu İsmail’i adayışı, Yahya aleyhisselam’ın en kıymetli varlığını, yani canını adayışı, Hz. Peygamber’in yurdunu, evini-barkını adayışı bizim için ne güzel örneklerdir. Kur’an insanlık tarihindeki Allah’a adanış örneklerini konu edinerek bizleri bu kıssalardan ders çıkarmaya çağırır.

İnsanlar Rabbe adanmanın ne büyük bir erdem olduğunu bilselerdi mutlaka bu konuda birbirleriyle yarışırlardı. Allah’a adanan bir hayatın varoluşun en emin, en güvenilir limanına demirlemek olduğu idrak edilebilseydi, şüphesiz dünya bugünkünden çok farklı bir durumda olurdu. Bugün yeryüzüne hâkim olan fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya, iyiliklerde rekabete bırakırdı. Hiç şüphesiz hayat Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur, yaratılışın gayesi böylece gerçekleşmiş olur. İslam davetçileri de kendilerini Allah’a adayarak önlerindeki engelleri aşıp davet yolunda yılmadan, dökülmeden, bıkmadan, usanmadan yürümeye güç yetirebilirler.

İhtiyarlık çağına gelinceye kadar evlat özlemi çeken Hz. İbrahim’in, onca özlemden sonra kendisine bahşedilen İsmail’i gözünü kırpmadan adayışında ve küçük İsmail’in Allah’ın buyruğu karşısındaki teslimiyet ve adanışı bizim için ne büyük dersler içermektedir. Adamak denince akla gelen bir başka örnek aile de İmran ailesidir. Bünyesinden Hz. Meryem ve Hz. İsa gibi iki örnek muvahhid çıkaran bu kutlu aile, ardında Allah’a adayışın ve adanışın güzel örneklerini bırakmıştır. Annesi tarafından, daha doğmadan Allah yoluna adanıp çocukluğundan itibaren bir muvahhid olarak yetiştirilen ve teslimiyetiyle “dünyaların kadınlarına üstün kılınan” Hz. Meryem, dünya tarihindeki tevhid mücadelesinin temel köşe taşlarından birini teşkil etmiştir. Aşağıdaki ayet-i kerimelerde de belirtildiği gibi Yüce Allah, Hz. Meryem’in annesinin bu adağını kabul etmiş ve “onu güzel bir bitki gibi yetiştirmiştir.” “İmrân’ın karısı şöyle demişti: “Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.” (Al-i İmran 3/35) “Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve “Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?” der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” (Al-i İmran 3/37) İnsan bu dünyada tek bir defa yaşayacak ve tek bir defa ölecektir. İnsanın yaşadığı her an ömür sermayesinden eksilen bir zenginlik demektir. İnsan mademki dünyada tek bir defa yaşayacak, neden bu hayat âlemlerin Rabbine adanmasın? CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

5


ZAFER MERT I Mademki insanın yaşamı ve ölümü Allah’ın elindedir o halde neden Allah için yaşanmasın ve O’nun için ölünmesin? Neden hayat, onu insana bahşeden yüce Allah’ın yoluna adanmasın? İnsanlar Rabbe adanmanın ne büyük bir erdem olduğunu bilselerdi mutlaka bu konuda birbirleriyle yarışırlardı. Allah’a adanan bir hayatın varoluşun en emin, en güvenilir limanına demirlemek olduğu idrak edilebilseydi, şüphesiz dünya bugünkünden çok farklı bir durumda olurdu. Bugün yeryüzüne hâkim olan fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya, iyiliklerde rekabete bırakırdı. Hiç şüphesiz hayat Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur, yaratılışın gayesi böylece gerçekleşmiş olur. İslam davetçileri de kendilerini Allah’a adayarak önlerindeki engelleri aşıp davet yolunda yılmadan, dökülmeden, bıkmadan, usanmadan yürümeye güç yetirebilirler. Davet yolu, çileler, meşakkatler, zorluklar, sıkıntılarla dolu bir yoldur. Nefsin vesveseleri, yardımcıların azlığı, insanların dünya işlerinde yarışıp hayır işlerine meyillerinin az olması, kâfirlerin hak davetçilerine baskıları, tehditleri, öldürmeleri bunlardan birkaçıdır. Bu yolda yürümeye niyetli İslam davetçileri, Allah’ın dinine çağıran muvahhidler muvaffak olmaları için kendilerini bu yüce davaya adamalıdırlar. Bu davanın lokomotifi olacak davetçiler, atananlar değil, bu yola gönül veren, Allah’ın kendilerine lutüfta bulunduğu bilinciyle hareket eden, daveti bir yük değil baş tacı görenler, hizmeti ve yorgunluğu bir sorun değil nimet bilenler, hak dinin hizmetçisi olma, muttakilere imam olma şerefine nail olacaklardır. Kendini bu davaya adamayan ama atanan davetçiler ise lokomotif olamazlar. Çünkü adanmak yüce bir dava uğruna bilinçli olarak kendini harcamaya hazır olmak anlamına gelirken, atanmak bir göreve getirilmek anlamını ifade eder. Adananlar kendileri yok olma pahasına dinlerini yüceltenler ve Allah’ın da kendilerini yücelttiği kimselerdir. Atananlar, kendilerine yap denildiği için yapanlar, kendiliğinden harekete geçmeyenler, kendilerini feda etme pahasına hizmet

6

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

etmeyenler, önder, öncü ve imam olamazlar. Tabi ki atananlar da adanıp bu yolun öncü nesli olma şerefine nail olabilirler. Adanmak, önce kendi nefsinden sonra en çok sevdiklerinden, en yakınlardan ailenden, akrabalarından, dostundan, arkadaşından, işinden… fedakârlık etmeyi gerektirir. Atanmak ise belli mesai saatleri içerisinde görevini yapmak anlamına gelir. Adanmak, mazeret üreten değil mevcut mazeretleri ortadan kaldırıp yürümektir. Adananlar dağları aşarken, atananlar çakıl taşlarına takılıp kalabilir. Adananlar Nef’î’nin dediği gibi; “Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var” bercestesini kendine rehber eden, dünya ehlinden bir şey beklemeyen, tek sığınakları Allah olanlardır. Adananlar herkes bir adım attığında iki adım atan, herkes bir iş yaptığında iki iş yapanlardır. Adananlar, ölesiye civanmertlikler gösteren ama bütün hizmetlerinde sırf Hakk’ın hoşnutluğunu hedefleyen, muvaffakiyetleri kendisinden bilmeyen, kimseden takdir bile beklemeyenlerdir. Adananlar, kendilerine ait olan her şeyin Allah’tan olduğuna yakinen iman etmiş ve bu doğrultuda hayatlarını tanzim edenlerdir. Adananlar, önlerine çıkan zorluk ve engellerden yılmak bir yana onları nasıl fırsata dönüştürürümün mücadelesini verenler, atananlar engellerin, mazeretlerin arkasına sığınarak vazifenin hakkını ifa etmeyenlerdir. Adananlar, ölümün bir son değil, asıl hayatın başlangıcı olduğu gerçeğinin bilincindeyken, birçok insan gibi hayatının temelini ‘göçecek bir yarın (uçurumun) kenarına’ bina etmezler. Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan, fani olmayan, mülkün ve din gününün sahibi olan Allah’a yönelirler. Mal-mülk, makam, kariyer, saygınlık ve fiziki güzelliğin geçici olduğunu ve dünya hayatında sahip olunan hiçbir metaın kendisini kurtuluşa götürecek yol olmadığını bilirler.


I ZAFER MERT Adananlar Merhum şair M. Akif Ersoy’un dizilerinde ifade ettiği gibi çalışmayı kendisine şiar edinenlerdir. “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

Bu davanın lokomotifi olacak davetçiler, atananlar değil, bu yola gönül veren, Allah’ın kendilerine lutüfta bulunduğu bilinciyle hareket eden, daveti bir yük değil baş tacı görenler, hizmeti ve yorgunluğu bir sorun değil nimet bilenler, hak dinin hizmetçisi olma, muttakilere imam olma şerefine nail olacaklardır. Kendini bu davaya adamayan ama atanan davetçiler ise lokomotif olamazlar. Çünkü adanmak yüce bir dava uğruna bilinçli olarak kendini harcamaya hazır olmak anlamına gelirken, atanmak bir göreve getirilmek anlamını ifade eder. Adananlar kendileri yok olma pahasına dinlerini yüceltenler ve Allah’ın da kendilerini yücelttiği kimselerdir. Atananlar, kendilerine yap denildiği için yapanlar, kendiliğinden harekete geçmeyenler, kendilerini feda etme pahasına hizmet etmeyenler, önder, öncü ve imam olamazlar. Tabi ki atananlar da adanıp bu yolun öncü nesli olma şerefine nail olabilirler.

Adananlar, her an Rabb’i ile beraber olduğunun bilincindedir. Allah’a, O’nun hoşnutluğuna ve sonsuz cennetine kavuşma beklentisi içindedir. Dünya hayatında ‘Rabbi için sabreder’, O’na güvenip dayanır; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Yüce Allah olduğunu bilir. Yaptığı her işte, izlediği her görüntüde Allah’ın ilmini, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve O’nun sonsuz gücünü görüp, üzerlerinde derin derin düşünür. Adananlar, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki -küçük ya da büyük- hiçbir çıkar, O’nun rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir. “Öyle erler vardır ki onları ne ticâret, ne alım satım, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkar onlar.” (Nur, 37) ayeti kerimesi de bunu ifade et-

mektedir. Adananların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır. Onların hesap ve planlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah... gibi hususların hiçbir kıymeti yoktur; asla değer ifade etmezler ve ölçü de kabul edilemezler. Zaten dünyevi hedefleri, dünyayı birinci hedef haline getiren kimseler gibi olanların onlar arasından sıyrılması, hakka adanması düşünülebilir mi? Adananların düşünce ufku dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe kilitlenmiş böyle birine yörünge değiştirtmek çok zor, başka bir hedefe bağlamak ise âdeta imkânsızdır. Aslında o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkîye müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp başka bir şey olması ya da yükselip başka CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

7


ZAFER MERT I bir hâl alması –mefkûresinin üstünde herhangi bir yükseklik tanımadığı için– mümkün değildir. Adananların kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların mazhariyetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safâlar bulaşık masalar üzerinde boş kâselerden farksızdır. Onların gönül dünyalarında tüllenen güzellikler karşısında, dünya ve içindekiler yalancı bir masaldan ibarettir. Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez. İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan beka yörüngeli ruhlar, ebedî maiyyet vaadetmeyen her şeye bir iptal çizgisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler, gönül koridorlarıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine takılmazlar dünyaya ve dünyevîliklere... Adananlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini yükseltme adına reklâma, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda asla hırs göstermezler. Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, ruhî hayat seviyesine ulaşmaya çalışır ve bu konudaki aktivitelerini de ihlâsa bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmeyi düşünürler. Diğer bir tabirle bunlar, bütün faaliyetleriyle Allah rızasını hedefler ve ölesiye bir gayretle bu yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır dururlar ve o azimlerini dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi hususlarla asla kirletmezler. Adanmış ruhlar, vefat ettiklerinde kalabalık bir cemaat tarafından teşyi edilmeyi dahi beklemezler; adı bile unutulacak şeklide silinip gitmeyi dilerler. Unutmayan birisi varsa, başkalarının hatırlamasına gerek var mı? Allah nisyandan münezzehtir. Allah tarafından hep biliniyorsanız, hep yüzünüze bakılıyorsa, başkaları tarafından anılmanın ne anlamı olur ki? Niye anlamsız şeylere takılacaksın, anlamlı şey varken?!. Neden anlamlı şeye konsantre olmuyorsun!.. Şu çok iyi bilinmelidir ki âlemlerin Rabbine adanan hiçbir şey ziyan olmaz. Meryem aleyhisselam’ın kıssasında da anlatıldığı gibi, Allah’a adanan varlık en emin ele teslim edilmiş demektir. Bu canımız da olabilir, malımız da, çoluk çocuğumuz da... Rabbimiz yeter ki adağımızı kabul NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

buyursun. Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet, bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gayesi hâline getirmesi ölçüsünde iltifat görür, takdir alır ve Rabbinin iltifatına mazhar olur. Hülasa adayış örnekleri bizlere, yani bu çağda yaşayan biz Müslümanlara ibret ve ders vermelidir. Siz ey bugünün babaları! İbrahim gibi olmak istiyorsanız İsmailinizi Allah’a kurban etmelisiniz. Yeri ve zamanı geldiğinde size bu geçici dünyada bahşedilen yavrunuzu babalık hislerine kapılmadan, gözünüzü kırpmadan gerçek sahibinin yoluna kurban edip adamalısınız. Adayın ki; samimiyetiniz, yakininiz belli olsun. Sabredip teslimiyet gösterin ki, sınavdan ilahi rızayı kazanarak çıkasınız. Siz ey bugünün erkek evlatları! İsmail gibi olmak istiyorsanız sizi yaratanın emrine itaatte gevşeklik göstermeyin; ona olan inancınız kesin, sadakatiniz tam olsun. Ona bağlılığınız her şeyden ve herkesten fazlaysa, kulluk bilinciniz zirvedeyse bıçak sizi kesmeyecektir; aksine niyetiniz ve samimiyetiniz belli olduktan sonra kurbanlık koçla yardımınıza yetişilecektir. Siz ey bugünün anneleri! Hanne gibi olmak istiyorsanız Rabbinizin davetine icabet edip en değerli kızlarınızı Meryem misali Allah’ın yoluna adayın. Adayın ki, Allah’a olan sadakatiniz evlad sevginizi, anne şefkatinizi geçsin. Yüreğinize ilahi sevgi yerleşirken ruhunuz ilahi terbiyeyle adanmaya alışsın. Siz bugünün genç kızları! Meryem gibi olmak istiyorsanız ölümlü bedeninizi o ölümsüz diri Hayy olana adayın ki, ilahi hitaba mazhar olasınız. Ona ram olursanız sıkıntınızı ferahlığa dönüştürür; iffetli ve namuslu kalırsanız size gönderdiği rızık sofrasıyla size ihtiram ve ikramını gösterir, üzüntüden daralan göğsünüze müjdesini yerleştirir. Allah’ın yolunda O’na yaraşır şekilde kendisini O’na adayanlardan ve O’na adananlardan olmak ümidiyle.


Kapak Dosya

MAHMUT VARHAN

DAVETÇİ’NİN YOL AZIĞI-1

Peygamber efendimizin ümmeti hakkında en fazla korktuğu hatta Deccal’den daha fazla çekindiği saptırıcı ve cehennem yollarına sevkedici olan imamlar/liderlerdir. Çünkü bu durumda ceylan postuna bürünen sırtlanlar ve kuzu postuna bürünmüş kurtlar mevzu bahistir.

“İ

nsanları Allah’a davet edip salih amel işleyen ve: ‘Ben Müslümanlardanım’ diyen

kimseden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 33) buyurarak İslam’a davet edenleri yücelten ve: “İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte onlardır.” (Âl-i İmrân, 104) “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz. Ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 110) buyurarak cemâat halinde emr’i bi’lma’ruf ve nehyi ani’l-münker vazifesinin ifâ edilmesini talep eden ve bu sorumluluğu yerine getiren tâifeyi, felâha kavuşmak ve hayırlı olmakla niteleyen yüce Mevlâ’ya hamd ederiz. “...Allah’a yemin olsun ki, Allah-u Teâlâ’nın senin vesilenle tek bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kızıl tüylü develerden daha hayırlıdır”(1) buyuran Peygamber CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

9


MAHMUT VARHAN I efendimize, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onun yolunda yürüyen, davasını sürdürenlere salât ve selam olsun. Pek aziz ve değerli kardeşlerim! Âlemlerin Rabbi olan yüce Mevlâ’nın şahitliği ile çok yüce olan, Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyenin sayısız naslarıyla dini bir zaruret ve farziyet olduğu sabit olan İslam’a davet etme vazifesi yüce ve değerli olduğu kadar bir o derece zor ve meşakkatlidir. Bu hususta bütün davetçilerin rehberleri olan peygamberlerin, onların havari ve ashabının hayatlarına göz gezdirmek bu vazifenin ne kadar çetin olduğunu görmek için kâfidir. Bir gaye ne kadar ulvi ve büyük olursa, o gayeye ulaşmak da o kadar zor ve meşakkatli olur. Allah’a ve onun dinine davet etmek hususunda kişinin himmeti ve gayreti ölçüsünde eziyetlere maruz kalacağı da sabit bir hakikattir. Bundan dolayıdır ki en fazla sıkıntılara ve eziyetlere maruz kalanlar, peygamberler ve özellikle de “ulu’l-azm” peygamberler olmuştur. Davetçinin, çok zor ve meşakkatli olan bu davet yolunda yakin/ölüm gelinceye kadar yürüyebilmesi ve ilahi muvaffakiyete mazhar olabilmesi

Pek değerli kardeşlerim! “Allah-u Teâlâ kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakih (derin bir kavrayış ve ince bir anlayış sahibi) kılar” hadis’i şerifi bizim önümüzü aydınlatan bir meş’ale olmalı ve dinde tefakkuh hususunda hırslı olmalıyız. Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyeye yönelmeliyiz. Rabbimiz Azze ve Celle’yi iyi tanımalı, Peygamber efendimizin sünnet ve siretini iyi bilmeliyiz. Selef’i salihinin hayatlarını ve İslam tarihinin parlak dönemlerini çok iyi idrak etmeliyiz. Bütün bunların meyvesi olarak İslam’a davet fıkhını iyice hazmetmeli ve Allah’ın dinine hikmetle ve güzel öğütle, Kur’an ve sünnetin tayin ettiği en güzel yöntemlerle davet etmeliyiz.

için bazı özelliklere sahip olması gerekir. İlim,

leri meyve vermeyen ilim, hem faydasız hem de

iman, ihlas, hamaset ve amelle özetlenebilecek

insanın ifrat veya tefrite düşmesine sebep olur.

olan bu sıfatlardan bazılarını biraz açıklamaya ça-

Nitekim ilim sahibi oldukları varsayılan bazı kim-

lışalım.

selerin liderlik ettiği nice cemâatlerin ifrat veya tefritte bocalayıp durduklarını esefle müşahede

1- İlim:

etmekteyiz. İşte tam da burada Peygamber efen-

Ey İslam’ın aziz davetçileri! Her türlü amel hatta

dimizin şu iki duasının ne kadar büyük bir kıy-

tevhid dahi ilim üzerine binâ edilmektedir. Bu

mete haiz olduğunu idrak ediyoruz:

noktada şu ayet’i kerime ne kadar manidârdır:

“Allah’ım! Senden fayda veren ilim, kabul edilen amel

“Bil ki, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur...”

ve helal bir rızık istiyorum!” (2)

(Muhammed, 19) Zira ilim, itikad olsun amel olsun her hususta insanı ifrata kaçmaktan ya da tefrite düşmekten muhafaza eder. Önemli bir nokta da şudur ki: İnsanı ifrat ve tefritten koruyan

10

“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu’ sahibi olmayan kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve icabet olunmayan duadan Sana sığınıyorum!” (3)

ilim, amele yönelik olan ve kalbe yerleşen fay-

Aziz kardeşlerim! İslam daveti için en tehlikeli

dalı ilimdir. Yoksa dilde bulunan ve salih amel-

hususlardan birisi de ehil olmayan kimseler tara-

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I MAHMUT VARHAN fından sahiplenmesidir. Müslüman toplulukların

2- Takvâ:

başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri de

İslam davetçisinin en temel azığı takvâ ve en ha-

faydalı ilimden mahrum cahil kimselerin önderlik etmeleridir. Burada şu hadis’i şerifi hatırlamamız yerinde olacaktır: “Muhakkak ki Allah-u Teâlâ ilmi insanlardan (onlara verdikten sonra) çekip almakla (sinelerinden ve sahifelerinden silmekle) kabzetmez. Fakat ilmi, âlimleri(n ruhlarını) kabzederek alır. Öyle ki bir âlim bile kalmayınca insanlar cahil kimseleri lider edinirler. Bunlara sorular sorulur da onlar da ilimsizce fetvâlar verirler. Böylece hem sapar ve hem de saptırırlar.” (4)

yırlı elbisesi Allah’tan korkmaktır. “Bir de azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı, takvâdır. Ve ey üstün akıl sahipleri Benden korkun.” (Bakara, 197) “Takvâ elbisesine gelince, o daha hayırlıdır.” (A’raf, 26) Yukarıda da beyan ettiğimiz üzere faydalı ilmin semeresi takvâdır. Takvâ meyvesini semere vermeyen ilim ağacı, kupkuru olup kesilerek yakılmaya mahkumdur. İlim hazinesi olan Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyeden ancak takvâ sahip-

İşte bunlar, Peygamber efendimizin ümmeti hak-

leri faydalanır. “(Bu kitap) takvâ sahipleri için bir

kında en fazla korktuğu hatta Deccal’den daha

hidayettir.” (Bakara, 2) “Andolsun, biz Mûsâ’ya

fazla çekindiği saptırıcı ve cehennem yollarına

ve Harun’a, takvâ sahipleri için bir aydınlık ve

sevkedici olan imamlar/liderlerdir. Çünkü bu durumda ceylan postuna bürünen sırtlanlar ve kuzu postuna bürünmüş kurtlar mevzu bahistir. İşte bütün bunlardan dolayı İslam davetçilerinin zaruret derecesinde ihtiyaç duydukları en temel gıdaları faydalı ilimdir. Allah’ın kelimesini yüceltmeyi ve O’nun şeriatını hayata hâkim kılmayı dava edinen İslami hareketlerin en zaruri ihtiyaçları Rabbânî âlimlerdir. Zira ancak bu Rabbânî âlimlerin liderliğinde ifrat ve tefritten uzak durulabilir ve vasat olan sırat’ı müstakim üzerinde yürümenin meşakkatine tahammül edilebilir. Pek değerli kardeşlerim! “Allah-u Teâlâ kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakih (derin bir kavrayış ve ince bir anlayış sahibi) kılar”(5) hadis’i şerifi bizim önümüzü aydınlatan bir meş’ale olmalı ve dinde tefakkuh hususunda hırslı olma-

bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (Furkan)ı verdik. Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden içleri titremekte olanlardır. Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek olan bir zikirdir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?” (Enbiyâ, 4849-50) Takvâ; Azamet ve celâl sahibi olan Allah’tan korkman, Kur’an-ı Kerim’le amel etmen, muttakilerin sertâcı olan Efendimize tâbi olman ve ölümden sonrası için hazırlık yapmandır. Takvâ; Allah Azze ve Celle’nin bulunmanı istediği ve seni orada görmekten hoşnut olacağı yerde bulunman, bulunmandan razı olmayacağı ve sana yasaklamış olduğu yerde de seni görmemesidir. Takvâ: İlâhi emirleri imtisal, nevâhiden (yasak-

lıyız. Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyeye yönel-

lanmış şeylerden) şiddetle ictinâb etmektir.

meliyiz. Rabbimiz Azze ve Celle’yi iyi tanımalı,

Takvânın en asgari ve her mü’minde behemehal

Peygamber efendimizin sünnet ve siretini iyi bil-

bulunması gereken seviyesi, şirk ve küfrün her

meliyiz. Selef’i salihinin hayatlarını ve İslam tari-

türlüsünden, itikadi ve ameli nifaktan ve bid’at

hinin parlak dönemlerini çok iyi idrak etmeliyiz.

ve hurafelerden ateşten korkup kaçarcasına kaç-

Bütün bunların meyvesi olarak İslam’a davet fık-

maktır. Orta derecesi ise, ferâizi yerine getirmek

hını iyice hazmetmeli ve Allah’ın dinine hikmetle

ve kebâir günahları terketmektir. Takvânın kemâli

ve güzel öğütle, Kur’an ve sünnetin tayin ettiği en

de mekruh ve şüpheli şeylerden uzak durmak,

güzel yöntemlerle davet etmeliyiz.

mendûb ve faziletli amellere hırslı olmak ve fazCEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

11


MAHMUT VARHAN I bırla birlikte takvâ şartına bağlanmıştır. Şimdi de Mevlâ’mızın şu mübarek sözlerini can kulağıyla dinleyelim: “Şayet sabreder ve takvâlı olursanız, onların hilekârlıklarının size zararı olmaz.” (Âl-i İmrân, 120) “Evet, eğer sabrederseniz, korkup sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz, size nişanlı beş bin me-

Davetçinin önünde pek çok engeller ve onun davetine mâni olmak isteyen birçok düşmanları vardır. Bu düşmanları, onu davasından vazgeçirmek; eğer bu mümkün değilse onu yavaşlatmak ve davet yolunda geri bırakmak isterler. Bu düşmanların başında şeytanlar, nefsi ve hevâsı ve tağutlar gelmektedir. İşte davetçinin bu düşmanların şerrinden emin olması için zikir, dua ve tilavet silahlarıyla techizatlanması ve bu silahları en doğru bir şekilde kullanması gerekir. Bu ameller, mü’minin ulvi alemle irtibatını sağlayan ve Allah-u Teâlâ ile bağını sürekli zinde tutan en faziletli amellerdendir.

lekle yardım edecektir.” (Âl-i İmrân, 125) “Eğer

laca mübahlara dalmaktan sakınmaktır. En zir-

letleri, semere ve faydaları belirtilmiştir. Takvâ

vesi de mâsivâyı (Allah’tan gayrı her şeyi) kalpten

kadar üzerinde durulan bir konu neredeyse

kovmaktır.

yoktur. Çünkü işin özü budur. Bundan dolayı

Ey İslam davetçileri! Allah’ın muhabbeti, inâyeti, maiyyeti ve tevfiki takvâmız ölçüsünde olacaktır. Şu ilâhi fermanları, üzerinde düşünerek okuyalım: “Takvâ sahiplerinin velisi Allah’tır.” (Câsiye, 19) “Şüphesiz ki Allah takvâ sahiple-

sabreder ve sakınırsanız işte bu, azme değer işlerdendir.” (Âl-i İmrân, 186) “Kim Allah’tan korkarsa ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir.” (Talâk, 2-3) Ey İslam davetçileri! İslamâ davet etmek adına ortaya çıkan pek çok kimsenin hak ile bâtılı birbirine karıştırdığı şu bid’atler ve dalaletler asrında hakkı bâtıldan kesin bir şekilde ayırmanın şartı da yine takvâdır. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.” (Enfâl, 29) Hülâsa Kur’an ve sünnette takvânın sayısız fazi-

mü’minlerin en temel prensibi şudur: “İyilik ve takvâ üzere birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, cezalandırması pek şiddetli olandır.” (Mâide, 2)

rini sever.” (Tevbe, 7) “Bilin ki Allah muhakkak takvâ sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe, 123) “Mûsâ kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah’ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir” dedi.” (A’raf, 128)

12

3- Güzel Ahlâk: İnsanlar içinde ahlâkı en güzel olan Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, iyiliğin güzel ahlâktan ibaret olduğunu, kıyamet gününde mü’minin mizanında en ağır şeyin güzel

Ey İslam davetçileri! İslam düşmanlarının tuzak-

ahlâk olduğunu, ahlâkı en güzel olan mü’minin

larından emin olmak, Allah’ın tevfiki ile düşman-

en hayırlı mü’min olduğunu, mü’minin güzel ah-

larımıza galip gelmek ve her türlü zorluğun, çık-

lâkı vesilesiyle gündüz sâim olan gece de kâim

mazların üstesinden gelerek selâmete ermek sa-

olanların derecesine çıkacağını, insanları en fazla

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I MAHMUT VARHAN cennete sokan amelin takvâ ve güzel ahlâk oldu-

Güzel ahlâk, takvâ ile irtibatlıdır. Her birisi diğe-

ğunu ve cennetin en yüksek derecelerinde ahlâkı

rinin hem sebebi hem de semeresidir. Bu hususu

güzel olanlar için bir eve kefil olduğunu sahih ha-

ortaya koyan şu ayet’i kerime ve hadis’i şerif üze-

dis’i şeriflerinde bizlere haber vermiştir.

rinde ciddiyetle düşünülmeli ve amel etmeye ça-

İşte bu kadar büyük bir öneme haiz olan güzel ah-

lışılmalıdır:

lâkı Abdullah b. Mübarek şöyle tarif etmektedir:

“Rabbinizden olan mağfirete ve eni, göklerle

“Güzel ahlak; Güler yüzlü olmak, iyilik ve ihsanda bulunmak, kötülük ve eziyet etmemek (ve eza ve cefaya katlanmak)tır.” (6)

yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler

Müslüman davetçinin ahlâkı, Kur’an-ı Kerim ve

ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik yapan-

sünnette tafsilatlı olarak beyan edilen İslam ah-

ları sever.” (Âl-i İmrân, 133-134)

lâkıdır. Bu ahlâkı yaşamakta davetçinin örneği, başta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ardından sahabe’i kiram ve selef’i salihindir. Bu kâmil ahlâk davetçiler için o kadar gerekli ve önemlidir ki, davetçilerin rehberi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur-

Muaz b. Cebel dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her nerede olursan ol Allah-u Teâlâ’dan kork. Kötülük yaptığında ondan hemen sonra iyilik yap ki, onu silsin. Bir de insanlara güzel ahlâk ile muamele et.”

muştur: “Ben ancak salih/güzel ahlâkı tamamlamak

Sürekli insanlarla haşir-neşir olan davetçinin

için gönderildim.” (7)

âdâb-ı muâşerete riâyet etmesi, ahde vefa göster-

Allah-u Teâlâ’nın hakkında: “Muhakkak ki sen, yüce bir ahlâk üzerindesin” (Kalem, 4) buyurduğu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bütün yönlerden bu kâmil ahlâkı yaşadığı gibi ashabını da bu kâmil ahlâk üzere terbiye etti. Mümtaz ve mübarek olan bu seçkin neslin yüce ahlâkına bakarak diğer insanlar, topluluklar halinde Allah’ın

mesi, emanete riâyet etmesi, hayâ ve iffet sahibi olması, sâdık ve cömert olması, sıla’i rahime özen göstermesi, hikmet, feraset ve basiretle hareket etmesi, âdil olması ve sabırlı, sebatkâr ve tahammüllü olması gerekir ki, tevfikî ilâhi kendisine karin olsun. Allah-u Teâlâ bizlere takvâ ve güzel ahlâkı nasip ve müyesser eylesin!

dinine girdiler. Biz de bu kâmil İslam ahlâkı ile ahlâklanacak olursak, diğer insanlar bizim ahlâkımıza bakarak Allah’ın dinini yaşamaya gayret

4- Zikir-Dua-Tilavet:

ve rağbet edeceklerdir. İşte bu çorak asrın müslü-

Davetçinin önünde pek çok engeller ve onun

manları olan bizlerin en büyük sıkıntısı bu ahlâki

davetine mâni olmak isteyen birçok düşmanları

kemâlden yoksun olmamızdır. Zira ahlâksızlığın

vardır. Bu düşmanları, onu davasından vazge-

hâkim olduğu bu zamanda, müslüman davetçiler

çirmek; eğer bu mümkün değilse onu yavaş-

de bir şekilde bu hastalıktan etkilenmişlerdir.

latmak ve davet yolunda geri bırakmak isterler.

Ancak yüce Allah’ın rahmetine mazhar kıldığı

Bu düşmanların başında şeytanlar, nefsi ve hevâsı

kimseler müstesnâdır ki, onlar da pek azdırlar.

ve tağutlar gelmektedir. İşte davetçinin bu düş-

İşte müslüman davetçinin vazifesi, kendi ahlâkını

manların şerrinden emin olması için zikir, dua

selef’i salihinin ahlâkına arzetmektir. Eksik olan

ve tilavet silahlarıyla techizatlanması ve bu silah-

yönleri tamamlamalı, yanlış olan yönleri düzeltmeli

ları en doğru bir şekilde kullanması gerekir. Bu

ve kendisini onlara benzetmek için gayret sarfetme-

ameller, mü’minin ulvi alemle irtibatını sağlayan

lidir. Eğer ciddiyet ve samimiyetle gayret ederse,

ve Allah-u Teâlâ ile bağını sürekli zinde tutan en

Allah-u Teâlâ kendisini muvaffak kılacaktır.

faziletli amellerdendir. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

13


MAHMUT VARHAN I Zikir, iblis ve askerlerine karşı mü’minin sığın-

bir şeref kabul eder. Böylece ölüm kendisini bu-

dığı en sağlam kaledir. Şeytanlara karşı korun-

luncaya kadar Allah’ın dini uğrunda çalışmaya

manın, onların vesvese ve kışkırtmalarından

devam eder ve bu yolda başına gelecek her türlü

emin bir şekilde huzur-u ilahiye çıkmanın vesilesi

eza, cefa ve sıkıntıya sabreder.

zikirdir. Bunun içindir ki yüce Mevlâ şöyle bu-

Farzlardan sonra Allah-u Teâlâ’ya en fazla yak-

yurmaktadır: “Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir.” (Ankebût, 45) “Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım...” (Bakara, 152) Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Allah size, O’nu pek çok zikretmenizi emretmektedir. Zira Allah’ı zikreden kimsenin örneği, düşmanın kendisini hızlıca takip ettiği, sağlam bir kaleye varıp o kaleye sığınarak düşmanından kendisini koruyan bir adamın örneği gibidir. Şüphesiz ki mü’minin şeytandan en iyi korunduğu anı, Allah’ı zik-

laştıran ve O’nun rızasını kazandıran ameller, nafile ibadetlerdir. Ebû Hureyre radiyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: “Her kim Benim bir velime düşmanlık ederse, Ben ona savaş açarım. Kulum Bana, Benim ona farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşmış olmaz. Kulum nafilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki Ben onu severim. Ben onu sevdiğim zaman onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli

rettiği andır.” (9)

ve yürüyen ayağı olurum. Eğer Benden isterse, ona

Nefsin gurur ve kibrini kırmanın, nefsin aciz,

veririm; şayet Bana sığınırsa, onu himaye ederim.” (11)

fakir, zayıf ve muhtaç olduğunu ikrar ve itiraf et-

Nafile ibadetlerden özellikle namaz/gece namazı,

menin yegane vesilesi de dua etmek, yalvarıp ya-

oruç ve sadaka/infak ile çokça meşgul olmak ge-

karmaktır. Dua aciz, fakir, zayıf ve muhtaç olan

rekir. Muaz b. Cebel radiyallahu anh’ın rivayet et-

insanın; Kadir, mutlak zengin, Aziz ve Samed

tiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

olan Rabbü’l-alemin ile kuvvetli intisabı, irtibatı,

şöyle buyurmuştur: “Hayrın kapılarını sana göste-

istinad ve istimdadıdır. İşte bunun içindir ki Pey-

reyim mi? Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi sön-

gamber aleyhisselam: “Dua, ibadetin ta kendisidir”

dürdüğü gibi hataları söndürür/siler. “Kişinin gecenin

(10)

buyurmaktadır.

İnsi şeytanlardan ve tağutların şerrinden, hile ve desiselerinden kurtulmanın yegâne çaresi ilahi kelama sığınmak, onu hakkıyla tilavet etmek, onu kavramak ve gereğince amel etmektir. Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine verdiğimiz Kitabı hakkıyla okuyanlar var ya, işte ona iman edenler onlardır. Onu inkâr edenler ise

içinde kıldığı namaz.” Sonra şu ayeti okudu: “Gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar, korkarak ve ümit ederek Rabb’lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz aydınlığı nimetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez.” (Secde, 16-17)” (12)

hüsrana uğrayanlardır.” (Bakara, 121)

5- Nafile İbadetler: Davetçinin en fazla muhtaç olduğu hususların başında yüce Mevlâsına yakınlaşması ve O’nunla sağlam bir bağının bulunmasıdır. Bu sağlam bağı sayesinde davetçi, yüce Mevlânın rızasını her şeyin üstünde tutar ve O’nun dinine hizmet etmeyi kendisi için en büyük bir lütuf ve en yüce NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

------------------------------------------------1 Buhari: 4210 2 Ahmed b. Hanbel, Müsned: 26521; İbni Mâce: 925. Bu hadis şahitleriyle Hasen hadistir. 3 Müslim: 2422; Tirmizi: 3572; Nesâi: 5458 4 Buhari: 7307; Müslim: 2673 5 Buhari: 3116; Müslim: 1037 6 Tirmizi: 2005 7 İmam Ahmed, Müsned: 2/381 8 Tirmizi: 1987; İmam Ahmed, Müsned: 5/153. Hasen bir hadistir. 9 İmam Ahmed, Müsned. Hasen bir hadistir. 10 Ebû Dâvûd, Tirmizi. Hasen-Sahih 11 Buhari 12 Tirmizi. Hasen-Sahih


Kapak Dosya

HAKAN SARIKÜÇÜK

DAVET H YOLUNDA DÖKÜLME SEBEPLERİ

amd bu ümmeti hayra davetçiler kılan ve toplumun ıslahı ile onları vazifelendiren Allah’a, salat ve selâm ise âlimleri bu davet görevini kendisinden sonra yerine getirmekle vazifelendirdiğini haber veren davetçilerin önderi, rehberi ve bütün ümmetlerin şahitliğini yapacak olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ e, Allah’ın mağfireti ve rızası da bu kutlu yola kendini adamış, daveti uğruna her türlü sıkıntılara göğüs geren fedakâr ve yiğit davet erlerinin üzerine olsun. “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.”(1) ayetinde Lokman aleyhisselam’ın oğluna yaptığı nasihatinde de izaha kavuştuğu gibi Allah’a çağıran davetçilerin bu yolda başlarına bazı musibetler gelebilir. Bu musibetler bazı dava erlerini bu yoldan koparırken bazılarının ise derece ve mertebelerini arttırırlar. Biz burada davetçileri bu yoldan alıkoyan sebepleri özetle beyan etmeye, bu hususlara karşı uyanık olmaya ve bu zikredilecek meselelere karşı önlem almaya fayda verecek hususları beyan edeceğiz. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

15


HAKAN SARIKÜÇÜK I Davetçilerin bu önemli ve zor yolda dökülmelerini başlıca üç ana başlık altında incelemek mümkündür. 1. Hareketle ilgili Sebepler 2. Bireylerle İlgili Sebepler 3. Dış Sebeplerin Baskısı 1. Hareketle İlgili Sebepler: Bunlar Müslüman ferdin davet yolunda düşmesine yol açan ve davet sorumluluğunu bizzat harekete ve yönetime yükleyen sebeplerdir. a. Terbiye Zayıflığı: Özellikle idareci ve lider kimseler için daha bir önem arz eden bu husus eğer eksik kalırsa koca bir hareketin kısa bir zaman içinde dağılmasına sebep olur. İdarecilerin fertlerle olan ilişkilerine tamamen zarar vererek ortamda sürekli bir gerginlik ve stres hali oluşturur. Ruhi bir boşluk ve terbiye eksikliği içinde bulunan idareci kesim kendini zirveye ulaşmış, erişilemez ve kendisine hesap sorulamaz biri olarak görmeye başlar ve neticede hem kendi felaketine hem de koca bir hareketinin çöküşüne sebep olur. Bu nedenle bireylerin her birinin eğitimi ve terbiyesi ile meşgul olmak, onları erler ve liderler olarak yetiştirmek, İslami süreç içinde hangi şart ve durumda bulunulursa bulunulsun hareketin en önde gelen görevi ve çalışma alanıdır. b. Bireye Uygun Konumun Verilmemesi: Bilinçli ve olgun bir hareket fertlerinin güç, eğilim, yetenek, kuvvet ve kudretlerinin boyutlarını bilir. Buna bağlı olarak her bir ferdi için bu özelliklerine uygun olan konumu seçer. Hareketin her safhası için gerekli olan hususlar bilinmediğinde ve her bir konum için gerekli olan fertler yeteneklerine göre belirlenmeyip konumlarına yerleştirilmediğinde İslami hareketin başarıya ulaşması beklenemez. Örneğin; Lider sorumluluğuna ehil olmayan bir fert rotayı şaşırıp meçhule yol alan gemi misali hareketin temel yapısına zarar verecek ve bu lider etrafında toplanmış olan ve liderliğe bağlananları hüsrana uğratacaktır. Hareket için plan ve projeler belirleyemeyen, bugün ne yapması, yarına ne bırakması gerektiğini

16

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

bilmeyen, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ayırt edemeyen ve işleri öncelik sırasına koyamayan bir lider karmaşaya sebebiyet verir ve dağılma başlar. Yanlış ölçülerle hareket edilme neticesinde yanlış kararlar alınır. Neticede hareket zarar görür veya sona erer. Bu nedenle bireyleri uygun yerlere atama ameliyesi gerçekten dikkatli, köklü bir araştırmayı, duygusallıktan ve acelecilikten uzak kalmayı gerektirmektedir. 220 volt ile çalışan bir makinaya gereken voltaj verilmediğinde veya düşük bir voltaj verildiğinde makine çalışmayacağı gibi bu voltajdan daha yüksek bir enerji verildiğinde makinanın zarar görmesine neden olunacaktır. Dolayısıyla yetersiz bir lider ya fertleri harekete geçiremeyecek yada gerektiği yerde kullanmadığı üstün enerjisiyle tebaasının zarar görmesine neden olacaktır. c. Bütün Bireylerin Görevlendirilmemesi: Hareket için önde gelen büyük tehlikelerden biri de çalışmanın belli ve mahdut bir grubun elinde bırakılması ile en büyük grup olan çoğunluğun pasif bırakılması olayıdır. Zamanla bireyin duygularının ve fiillerinin değişmesi, verimsizliği fark etmesi; hareketle olan bağlantısının azalmasına, dolayısıyla çeşitli cezbedici, oyalayıcı ve aldatıcı şeylerden etkilenerek onun cihad ve davet meydanından düşmesine sebep olur. Sonuçta da toplumun dalgalarına kapılarak şu veya bu yolun adamı olmaya sevk eder. Bu sebeple hareketin elemanlarını görevlendirmedeki başarısı, onun genel başarısının başlangıcı ve devamının bir göstergesidir. Bazen İslami hareket, sahip olduğu potansiyel enerji bakımından çok zengin olur, ama ne var ki bu enerji ya boşa gitmekte yada az bir kısmı değerlendirilebilmektedir. Yerinde bir görevlendirme, becerikli bir duvar ustasının irili-ufaklı taşları yapı ve hacimlerine göre en uygun yerde değerlendirmesi gibi en basit bir gücü ve enerjiyi dahi uygun bir değerlendirmeye tabi tutarak neticede sağlam ve güçlü bir duvar ören ve en ufak taşlardan bile istifade etmeyi bilen bir liderin yapabileceği bir iştir. Zira yapı tamamlandığında irili-ufaklı taşların birbiriyle nasıl


I HAKAN SARIKÜÇÜK bir uyum ve düzen ortaya koydukları daha net görülür. Bazı bölgelerde çalışma içindeki bireylerin enerjilerinin değerlendirilmesi sadece öğrencilik ve gençlik döneminde olur. Zaman aşımı ve öğrenci olan bireyin iş hayatına atılması gençlik döneminden yetişkinlik devresine geçmesi, aile reisi olması veya bir üst düzeydeki sosyal bir kuruluşta makam sahibi olması halinde, onunla hareket arasında meşgalelerinden, hareketin buna uygun çalışma ortamlarına yayılmamış olmasından ve onun konumunun ciddiyetinden dolayı ilişkiler azalır. Bazen bu ilişki kesilmesi ile son bulur. Bu durumda ise hareketin kısırlaşmasına, sağlıklı bir görevlendirmeyi gerçekleştirememesine yol açar. Hareketin dışında kalınca da bu adamlarda kalan tek şey, geçmişteki tarihi anılar olur. d. Bireyler Arası Dayanışmanın Olmaması: Harekete mensup bireylerde diğer insanlar gibi zor durumlarla karşılaşırlar. Çeşitli sıkıntı ve problemlere maruz kalırlar. Bunlar duygusal sorunlar, ailevi veya ekonomik sorunlar, vb. olabilir. Bunlara yardım eden, sorunlarını, dertlerini tedavi ve çözümde destek olan birileri bulunursa, bu halleri kazasız belasız atlatırlar. Harekete karşı kalpleri güvenle dolar ve harekete daha bir titizlikle ve fedakârlıkla sarılırlar. Bunu aksi söz konusu olunca da hayal kırıklığına uğrar, sonra ruhsal boşluğa düşer ve bu hali onu hareket çemberinin dışına, belki de İslam’ın dışına atar. Yardımlaşma, hareket içerisinde iki yönlü olabilir. I. Bizzat organizasyon yönünden; Donanım alanında. II. Bir de kardeşlik bakımından; Bireyler çerçevesinde İki tarafın yardımlaşması ve birbirini desteklemesi sonucu, ihtiyaçların kapısı kapanır. Acizlik biter, sancılar diner ve yaralar sarılır. Gerçekte bu İslami toplumun, gözetmeye, geliştirmeye ve dayanışmaya yönelik alanlarda devlet ve fertler arası yürüttüğü dayanışma programıdır ki Ensar’ın, Muhacir kardeşlerine yönelik toplumsal gözetme ve dayanışma yarışı bu alanda pratik bir delildir. Da-

vetçi Allah’a samimi olarak yönelmek, onunla yetinmek ve kardeşlerine olan düşkünlüğü ile bu sıkıntılarını hafifletir ve yok eder. İslami hareket kardeşlik ruhu olayında ve Allah için sevmede bu sağlam kulpa tutunmayı yaygınlaştırmaya muktedir olursa buna bağlı olarak kendisini ve bireylerini pek çok problem ve çıkmazlardan kurtarabilir. e. Meselelerin Süratle Çözümlenmemesi: Her hareketin problemlerini çözümlemede ve tedavi etmede belli usul ve yöntemlere sahip olması gerekir. Tedavi yöntemlerinin kolay, açık ve pratik olması hareket seyrinin düzenli ve genel yapısının sağlıklı olmasına bağlıdır. Ayrıca, hareketin sorunlara eğilme ve problemleri çözmede ağır davranması oranında bu sorunlar birikir, işler yığılır ve dertler çoğalır. Bazen problem, sınırlı ve küçük olarak başlar, ama kendi halinde bırakılmasıyla bir taraftan büyür, diğer taraftan yeni problemlerin doğmasına sebep olur. Bazen oluşan problemin çözümü sadece bir söze, bir karara, bir öğüde, bir açıklamaya veya bunlara benzer basit ve kolay başka müdahalelerden birine bağlıdır. Ama kendi haline bırakıldığında veya ertelendiğinde, hareketin pek çok enerjisini ve zamanını alır. Gecikmiş çalışmalar ise ya az fayda verir yada hiç vermez. Bazen ehemmiyetli veya ehemmiyetsiz süzgeçten geçirilmeden her meselenin bütün idari organlardan geçişini zorunlu kılan ve adına “prosüdür” denilen idari formaliteler sorunun çözümünün gecikmesine ve bazı aksaklıklardan kaynaklanan idari toplantı iptalleri ve ertelemeleri sebebiyle daha da gecikerek problemlerin büyümesine sebep olur. Gerçek şu ki; Meseleleri halletmede ve problemleri çözmede seri ve pratik davranmak, hareketleri pek çok yorgunluklardan kurtarır. Genellikle de bazılarının dökülmelerine neden olacak şekildeki neticelerden sakındırır. f. İç Çekişmeler: Bu hal hareketlere isabet eden hastalıkların en tehlikelisi, gücünü yok eden ve yıkımına sebep olan darbelerin en kötüsüdür. Bir taraftan ortamı gererken, diğer taraftan fertler arası ilişkileri bozar. Bir taraftan ise yapılan çalışmaları ve faaliyetleri durCEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

17


HAKAN SARIKÜÇÜK I durup geride tartışma ve kısır bir mücadele bırakır. İç çekişmelerin çıkış sebepleri pek çoktur. Bunlar; • Hareketin sorumlularının yetersizliğinden, safları sıkı tutamamalarından ve sorunlara egemen olamamalarından, • Dış güçlerin ve gizli ellerin fitne ekme çabalarından, • Çevreyle olan eğitim-terbiye kaynağının çelişkisinden ileri gelen eğilim ve huyların farklılığından • Özellikle harekete ilişkin siyasal konum ve itibar için olan rekabetten • Hareketin kural ve usullerine uyulmamaktan, organların aldığı kararların gözden geçirilmemesinden, şahsi pürüzlerden ve bireysel tasarruflardan • Bazen de davetçilerin davetleri ile ilgilenmemeleri ve bunu önemsememelerinden ileri gelir. Davetin tarihinde ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanından beri bu müzmin hastalık olayları görünüp kaybolur. Güçlenir, zayıflar. Bu olaylar arasında Medine’de Evs ve Hazrec müslümanları arasında vuku bulup, Yahudilerin oyunu olan ve başlarında sahtekâr Yahudi Şemmas b. Kays’ın bulunduğu ve neticede Ali İmran süresi 100 ile 105. ayetlerin nazil olmasına sebep olan çekişme sayılabilir. (2) g. Önderliğin Yetersizliği: Önderliğin bireylerdeki fikri açıklığı gidermeye gücünün yetmemesi veya teşkilatlanmada gerekli olan idareyi sağlayamaması, gerekli olan idare esas ve kuralları koymak için lazım gelen kişisel yöneticilik, güç ve yeteneklerine sahip olamaması durumunda işler karışır, yetkiler karmaşaya girer ve bireylerin davet hayatından uzaklaşmasına yol açan problemler ortaya çıkar. Önderlik için lazım gelen niteliklerden bazılarını şöyle saymak mümkündür. • • • • •

18

Daveti Bilmesi Kendini Tanıması Bireyleri Gözetme ve Uyanık Olma Uyulacak Güzel Bir Örnek Olma Derin Görüş Sahibi Olma

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

• Kuvvetli Bir İradeye Sahip Olma • Doğal Cazibe • İyimserlik 2. Bireyle İlgili Sebepler: Hareketin davet yolunda dökülen fertlerden sorumlu oluşu, bu fertlerinde hareketten mesul olmayacağı anlamına gelmez. Dökülme olayının kaynaklandığı sebepler hareketten ileri geldiği gibi bir o kadar da bireylerden kaynaklanan sebeplere dayanır. a. Disiplinsiz Bir Tabiat: Bireylerin bir kısmı nizami kurallara alışkın olmadıklarından bunun baskısını hissettiklerinde, bundan kurtulmanın çeşitli yollarını ve bahanelerini ararlar. Bir kısmı cemaatin bünyesinde erimeyi reddederek kendi şahsiyetini korumaya çalışır. Bu arada şahsiyetinin erimeye maruz kaldığını ve bunu kabul edemeyeceğini fark edince, bin bir mazeret ve bahane ile harekete sırt çevirir. b. Can ve Rızık Korkusu: Bu hususun insanlığın varlığındaki etkisi açık-seçik ve büyüktür. Öyle ki bütün çabaların boşa çıkmasına ve ferdin gevşemesine yol açmaktadır. İşte Şeytan bu kapıdan içeri girmekte ve davetçiyi korkutmaktadır. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder.”(3) “İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar.”(5) “İnsanların en çok bela ve musibete uğrayanları peygamberlerdir. Sonra insanların en faziletlilerine gelir. Kişi dindarlığı oranında belaya uğrar. Eğer dinine sımsıkı sarılan biri ise belalar onu sıkıştırır. Eğer dininde gevşek olan biri ise bağlılığı oranında belaya uğrar. Bu bela, kul yeryüzünde günahsız olarak yürüyene kadar onu terk etmez (ondan uzaklaşmaz.)”(5) c. İfrat ve Aşırılık: Güçlerinin üstünde bir yükün altına girenler, hiçbir şeyde orta olanı kabul etmeyenler, her şeyde aşırılıkta ısrar edenler… İşte bunlar uzun bir çölü bir saatte kat etmeyi isteyen ve amacına varmadan yolun başlangıcında tükenen kişi gibidirler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu kişiler hakkında şöyle buyurur: “Bir an önce vara-


I HAKAN SARIKÜÇÜK cağı yere varmak için acele ederek devesini dövüp duran, ne yol alır, ne de devesi sağ kalır.”“ve sizi dinde aşırılıktan sakındırıyorum. Sizden önce, dinde aşırılığa kaçanlar helâk oldular.”(6)

lerinindir.”(9) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurur: “Üç şey helake götürür: Cimrilik, ardı sıra gidilen hevâ ve kişinin kendini beğenmesi.”(10)

İşte bundan dolayıdır ki dinde azimetler ve ruhsatlar vardır. Bunlar İslami metodun tekâmül ve gerçekçiliğe dayandığını gösteren alametlerdir. “Allah kendisine isyandan hoşlanmadığı kadar ruhsatlarına sarılmaktan hoşlanır.”(7)

f. Başkalarını Kıskanma: Davet yolunda düşüşe yol açan bir başka sebepte başkalarına, özellikle de öncülere, ilerleyenlere, başarılı olanlara ve kendilerinde bulunmayan ehliyet ve yeteneklere sahip olanlara duyulan kıskançlıktır. Cemaat saflarındaki değişik vasıf ve yeteneklere sahip insanların her birinin kendine has özellikleri vardır. Bu durum yetenekleri sınırlı olan fertleri kendilerinden daha fazla vasıflı olanlara karşı kıskançlığa sevk eder. Bazen bu kıskançlıkları sadece kendilerine zarar verirken bazen de kendisi için amansız bir düşman sandığı kardeşine karşı öç alma derecesine ulaşır. Bu dereceye ulaşan kişi intikam almadan asla rahatlamaz. Sanki tarih tekerrür ediyorcasına Âdem aleyhisselam’ın iki oğlundan beri süregelen öldürücü kıskançlık da tekrarlanıp durmaktadır.(11) Kuran’ı Kerim de bu kıskançlık hastalığına şöyle işaret eder: “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar?”(12) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurur: Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. –Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki– Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka Müslümana haramdır.”(13)

d. Gevşeklik ve Ruhsattan Yararlanma: Kolaycılık ve ruhsatlardan istifade etmekte davet yolunda tökezleme sebeplerindendir. Allah’ın emrine uymada ve dinin hükümlerini yerine getirmede gevşek davrananlar, zamanla basit görülen bir gevşekliğin büyüdüğüne, bir mesele hakkındaki gevşekliğin bütün meselelerde gevşek davranmaya, nihayetinde şeytanın kendilerine ve amellerine galip geldiğini göreceklerdir. Allah’ın dini bir bütün olarak Allah’ın dinidir. Ne eksik, ne fazla olduğu gibi alınmayı gerektirir. Onda fazlalık oluşturanda, eksiklik oluşturan da aynıdır. Helal-Haram sınırlarına tevilsiz, sapmasız, çarptırılmaksızın ve gevşeklik göstermeksizin tabi olmak gerekir. Kendini sürekli ruhsatlara alıştıranlar, asla azimetleri, yerine getirmeye kendisinde takat ve kudret bulamazlar. Enes radıyallahu anh der ki: “Sizler bazı ameller işliyorsunuz. Onlar sizin gözünüzde kıldan da ince görünür. Oysa biz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bunları geriye bırakanlar, yani helâk ediciler olarak sayardık.”(8) e. Gurur ve Gösterişten Hoşlanma: Bu davetçilerin üstüne üstüne gelen ve amellerini boşa çıkaran, sevaplarını silip akıbetlerini hayırdan şerre dönüştüren müzmin bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan kibirli kimselerin gözleri kendi hakikatlerini göremez hale gelmiştir. Bunların henüz dünyada iken uyanmaları için bir şamar yemeleri şarttır. Öyle ki onunla kendilerine gelsinler yaratılışlarının hammaddesini hatırlasınlar ve ne diye kibirlendiklerini anlasınlar! Allahu Teâla şöyle buyurur: “İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahip-

g. Silah Fitnesi: Her türlü güç ve kuvvete sahip olmanın amacı İslami değişimi gerçekleştirmek, Allah’ın hükmünü uygulamak, ilahi yasaları tatbik etmek ve Müslümanca bir yaşam şekli ile şekillenmektir. Güç kullanımı hep bu ölçü üzere olmalı ve hep bu amaca CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

19


HAKAN SARIKÜÇÜK I hizmet etmelidir. Bu ölçüyü aşan her kuvvet kullanımı, bu amaca hizmet etmeyen her güç gösterisi, İslami harekete engel teşkil ettiği gibi, onun helâkine de yol açar. 3. Dış sebeplerin Baskısı: Davetçilerin davet yolundaki düşüşlerine yol açan sebeplerin bir kısmı ise genel durum ve şartlara ve dış etkenlerin baskısına bağlıdır. Bu konuda değişik birçok sebep sayılabilir. Bunlar; a. Sıkıntıların Baskısı: Davet ve davetçinin hayatında sıkıntı, en etkili aksilik ve en büyük sınavdır. Bundan dolayı daha önce gayretli davetçilerden olan nice insan, sıkıntı ve eziyetlere maruz kaldıktan sonra İslami faaliyet alanında görünmez olmuştur. Kuran’ı Kerim, safların netleşmesi, cevherlerin açığa çıkması ve iman üzerindeki tozların giderilmesi için müminlerin hayatında sıkıntıların varlığının gerekliliğini vurgular. “Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”(14) “Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.”(15) İnsanların sıkıntılar ile karşılaşmalarıyla safları ve sınıfları belli olur. Onlardan kimlerin kararlı, sabırlı ve dayanıklı olduğu ortaya çıkar. “Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.”(16) Kimlerin mücadele ve kavga meydanındaki yarıştan vazgeçip, gizlenen ve mağlup olanlar olduğu, sıkıntılara maruz kalınca belli olur. “İnsanlardan kimi vardır ki: “Allah’a inandık” der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Hâlbuki Rabbinden

20

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

bir nusret gelecek olsa, mutlaka, “Doğrusu biz de sizinle beraberdik” derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? Allah, elbette (O’na gönülden) iman edenleri de bilir, ikiyüzlüleri de bilir (ortaya çıkaracaktır).”(17) Bu sıkıntı ve mihnetler bu zikredilen şeylerin dışında bazı kimseler için; Güçlenme, bilinçlenme, güven duyma, şeref bulma, sebat gösterme ve kararlı olma gibi hallere vesile olabilir. b. Aile ve Akraba Baskısı: Davetçiyi bu yoldan alıkoyan baskılardan biri de aile, akraba ve bunların içerdiği babalar, anneler, eşler ve çocuklardan gelen baskılardır. Bu çevreler davetçiyi davadan vazgeçmemesi durumunda kendilerinin zarar göreceğiyle veya bizzat davetçinin kendisinin, eş ve çocuklarının zarar göreceği tehdidiyle korkuturlar. Bazıları ise cahili toplumda günah ve haramla uğraşma sonucunda kendilerince bir üstünlüğe sahip olduklarından hidayet üzere olma hususunda kendilerinden küçük olanların onların bu davranışlarını inkâr etmeleri ve iman hususunda onları aşmaları bu kişilere ağır gelir. Bazıları ise bu yoldan alıkoymak için her yolu denerler. Bu meseleyi, onları kötü yollara ve eğlence yerlerine alıştırmakla halledebiliyorlarsa, Allah’ın bu dosdoğru yolundan uzaklaştırmak için bunu da yaparlar. Bazıları ise çocuklarını bu davadan uzaklaştırmak için döverler. Mal ve rızık bakımından sıkıştırıp geçim sıkıntısı çekmelerine sebep olurlar. Kuran’ı Kerim, aile baskısına boyun eğmekten sakındırarak Allah yolunda cihada, sebat etmeye ve direnmeye teşvik eder. “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”(18) Sahabelerden Mus’ab b. Umeyr örneği de bu husus


I HAKAN SARIKÜÇÜK ile ilgili örneklerdendir.(19) Nitekim onun iman etmesi önündeki en büyük engellerden biriside ona karşı çıkan annesiydi.

• Bazıları ise sadece askeri yöne önem verirler.

c. Çevre Baskısı: Davetçi Müslüman bazen iyi bir çevrede yetişir ve eğitim-öğretim veya iş amacıyla bir başka, kötülüğü daha çok, cahiliye çekiciliği daha güçlü bir çevreye gider. Ve işte burada zorlu bir mücadele başlar, bu mücadele ya direnme ve başarı ile yada yenilgi ve teslimiyet ile sonuçlanır. Çevre baskısı karşısında bireyin yenilgisine yol açan etkenler pek çoktur.

Böylece, İslami biçimin ve İslami kişiliğin

• Bazen bireyin inanç ve düşünce oluşumunun temel yapısı sağlıklı olmaz. Akidesinde şüphe ve tereddütler vardır. • Bazen bireyin çevresine bağlılığı iman ve kanaat gereği bir bağlılık değil de, utanma, taklit ve aldatılmaya dayalı bir bağlılık olur. Bu çevreden bir başka çevreye geçildiğinde, bu utanma ve taklit ve aldatılma faktörlerinin yok oluşu ile birlikte bu bağlılıkta biter. • Bazen de bu sebep, bizzat bu yeni çevresinde iken davet ve davetçiler muhitinden yüz çevirmesi, cahiliye ortamına ve onun rezil hayat tarzına ilgi duyması olur. Burada hatırlanması gereken husus şudur; İmam Hasan el-Benna, bir Müslümanı öğrenim veya iş için yabancı bir beldeye uğurlarken onu şu iki şeyden; İlk kadın ve ilk kadeh’ten sakındırır ve bunlara karşı uyarırdı. d. Zararlı Hareketin Baskısı: Müslümanın davet yolunda tökezlemesine yol açan etkenler arasında İslami bir isim taşımasına rağmen İslami hareketi yıkmayı ve yok etmeyi amaçlayan, eleştirmek ve şüphe uyandırmaktan başka işi gücü olmayan, zararlı hareket ve davranış sahiplerinin baskısı vardır. Her bölgede zaman zaman İslami bir ad taşıyan böylesi hareketler ortaya çıkar. Gençlerin zihinlerini bulandırır, çalışmalarını sabote eder, atmosferlerini zehirler. Bu davaya gönül veren davetçileri bu işten koparıp birbirleriyle uğraştırırlar. Çoğunlukla bu tür zararlı hareketlerin bazısı • Bütün ağırlıklarıyla akideye eğilir. Başka yönlere iltifat etmezler.

• Daha başkaları ise ruhsal yöne önem vererek bunu ön plana alırlar. çarptırılmasına, İslami faaliyetlerin başarısızlığa uğramasına, İslami alanlardaki çelişkilerin artmasına ve bu yolla parçalanmaya sebebiyet verirler. e. Makam-Mevki Baskısı: Bu husus daima davetçiler için bir fitne ve şeytanın kendilerine nüfuz etme alanı olmuştur. Bu davet adamları, henüz gençliklerinin baharında iken ve topluma adapte olma kapısından içeri girmelerinden önce ibadet ve itaatte örnek insanlardı. Bu hal kendilerini “bir şey oldum” sanmalarına kadar sürer. İşte bundan sonra değişim başlar ve Allah’ın inayeti bunların imdadına yetişmezse tepetaklak düşerler. Kendilerini besleyip büyüten ve terbiye edip yetiştiren cemaate cephe alır ve ellerinden tutup İslam’a kavuşmalarını sağlayan topluluğu inkâra kalkışırlar. Davamızın sonu Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir. Allah’tan direnç, sebat ve güzel bir son diler, nimetin yokluğundan, ani cezadan, sağlık ve esenliğin değişiminden ve kötü dönüşümden, davada dökülmekten ve Allah’ın gazabına uğramaktan Rabbimiz olan Allah’a sığınırız. ------------------------------------------------------------------1. Lokman:17 2. Daha detaylı bilgi için bkz. Davet Yolunda Dökülenler, sayfa: 53 3. Bakara:268 4. Ankebut: 10 5. Buhari; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Tirmizi. 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, Nesei. 7. Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyhaki. 8. Buhari 9. Kasas:83 10. Taberani 11. Konu ile ilgili olarak bkz: Maide:27-40. 12. Nisa:54 13. Müslim, Birr 32. Ayrıca bk. Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5 (Müslim rivayeti dışındakiler, Enes İbni Mâlik’ten gelmiştir) 14. Ankebut: 1-3 15. Muhammed:31 16. Al-i İmran:173 17. Ankebut:10-11 18. Tevbe:24 19. Bkz: Davet Yolunda Dökülenler, sayfa: 85-86

CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

21


Kapak Dosya

REDDEDİLEN FİKİRLERİMİZ Mİ, USUL(SÜZLÜĞ)ÜMÜZ MÜ?

“V Bir şahıs, Annesi-Babası, Amcası, Komşusu ile beraber aynı hastalığa yakalanmış olsun. Bu şahıs o hastalığın ilacına eriştiğinde, o ilacı kullanmasından sonra ilk olarak amcasına veya komşusuna götürmesi mi beklenir yoksa ailesine mi? Cevap tabii ki ailesinedir. İşte şeytan bunu bilerek ailelerimize olan sevgimizi bir zaafa çevirip, öğrendiğimiz yeni bilgileri/ İslam’i bilgileri ailemizden 900’lik bir dönüş beklentisi içerisine sokup, onları bizlere denek tahtası olarak kullandırıyor.

usülsüzlük, usulsüzlüktendir.” Kaidesi/ kuralı aslında paylaşmak istediğim yazının yerine yeterli gelecektir. Ancak konunun önemine binaen bu sözü biraz açıp, belli başlıklar altında incelememizin faydalı olacağına inanıyorum. Vusulsüzlük, usulsüzlüktendir; yani hedefe varamamak, yönteme riayet etmemektendir. Bu kaide/ kural maddi-manevi, fizik-metafizik bütün alanlarda geçerlidir. Bizim bu sözde mercek altına alacağımız kısım “İslami Davet” kısmıdır. “İslam’ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grubu teşkil ettiğini görürüz; Allah’a ve İslam’a samimiyetle bağlı Müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek Müslüman olanlar, Hür düşünce ve tarafsız bir araştırmayla İslam’ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin butlanından (geçersizliğinden) İslam’a sığınanlar. Şüphesiz birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve davetçiler, bilmelidirler ki şayet kendileri yaşayışlarını İslam’a uydurarak güzel bir örnek halinde İslam’ı sunabilseler Avrupa’sıyla, Amerika’sıyla bütün bir cihan kapıları sonuna kadar İslam’a açacaktır.”(1) Önde gelen davetçiler için denildiği gibi onlar,

22

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I İSMAİL KOÇ “Okuyup, değişip, değiştirdiler.” Biz bu yazımız da ilk iki aşamanın gerçekleştiğini varsayıp, 3. aşamanın (değiştirme) gerçekleşmesi ile alakalı olarak inceleme yapacağız. İlk iki aşamanın sırasına göre gerçekleştirilmemiş olması halinde yazımızın başında zikrettiğimiz kaide ile muhatap olmak durumunda kalacağız… Allah’u Tealâ’nın, Hayat Rehberi olarak göndermiş olduğu kitabında davet noktasında gündeme ilk aldığı konu ile alakalı olarak başlamak doğru olur; “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”(2) Şeytan Ailemize Olan Sevgimizi Aleyhimize mi Kullanıyor? Doğal olarak bir insanın faydalı gördüğü bir meseleyi öğrendikten sonra onu yaymak için takip edeceği sıralama; sevgi halkasında içten dışa doğru bir yol takip etmesidir. Bunu şöyle misallendirebiliriz; Bir şahıs, Annesi-Babası, Amcası, Komşusu ile beraber aynı hastalığa yakalanmış olsun. Bu şahıs o hastalığın ilacına eriştiğinde, o ilacı kullanmasından sonra ilk olarak amcasına veya komşusuna götürmesi mi beklenir yoksa ailesine mi? Cevap tabii ki ailesinedir. İşte şeytan bunu bilerek ailelerimize olan sevgimizi bir zaafa çevirip, öğrendiğimiz yeni bilgileri/İslam’i bilgileri ailemizden 900’lik bir dönüş beklentisi içerisine sokup, onları bizlere denek tahtası olarak kullandırıyor. Ailemizden 100 basamaklı bir merdiveni 10’ar 10’ar atlayarak çıkmasını bekliyoruz. Halbuki Allah’u Tealâ’nın Kur’an’ın nuzûlünü 23 yıla yaymasını göz önünde tutarak hareket etmemiz gerekir. Aynı şekilde içkinin 3 aşamada haram kılınması da(3), davet konusunda bizlere Allah’u Tealâ tarafından verilmiş en büyük derslerdendir. Bizlerde bunu göz önünde bulundurarak ailemize ve çevremize karşı, onların değişim sürecini sabırla ve azimle desteklememiz, şeytanın kışkırtmalarına karşı tedbirli olmamız gerekmektedir… Davetçimiyiz, Anlatıcımıyız? Yüzeysel bakıldığında sanki iki kelimede aynı manaya geliyor ama bu kelimeler hakkında biraz tefekkür etmemiz aradaki uçurumun göze çarpması için yeterli olacaktır. Anlatıcı için sürekli bir insanın olması şart değildir, lakin onun yerini kayıt altına alınmış bir televizyon programı, bir video, yazılmış bir kitap

hatta bir makale bile tutabilir. Ama İslam’i bir davet için tabiri caizse nabza göre şerbet verebilme kabiliyetine sahip Dava Erlerine anbean ihtiyaç vardır. Çünkü bir madde/bilgi kimilerine ilaç olurken başka bir kişiye zehir olabilir. Rasulullah’a sallallahu aleyhi ve sellem “İslam’da en hayırlı amel hangisidir?” sorusu ile gelen birden fazla sahabenin, birden fazla farklı cevap ile dönmesi bu konuda bize reçete olarak yeterli gelecektir. “Allah Dilediğine Hidayet Verir”(4) Ayetini İstismar Edenlerden miyiz? Haddini aşan Firavun’a bile Allah’u Tealâ’nın Hz. Musa’yı aleyhisselam “Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.”(5) diyerek göndermesi ibret ve rehber alınacak bir durumdur. Yine eşcinsel bir topluluğa Allah’u Tealâ’nın Hz. Lut’u aleyhisselam göndermesi bizim davet konusunda muhatab kitlemizi seçmek gibi bir lükse sahip olmadığımız gerçeğini ortaya koyuyor. Özellikle günümüzde bir davetçinin şu durumu göz önünde bulundurması gerekmektedir; İslam’ın “İ” si ile tanışmamış bir toplum ile İslam’ı bildiğini zannedip de İslam’dan bihaber bir toplumu; içerisinde Müslümanı-Kafiri, Mümini-Münafığı, Âlimi-Cahili barındıran bir toplumu davet ederken aynı üslûbun kullanılması sonucunda ortaya çıkan vusulsüzlük, usulsüzlüktendir. Şöyle bir benzetme yerinde olacaktır; ilk topluma bir balıkçı misali ağ ile balık tutmak yerinde olacağı gibi, ikinci toplumda olta ile balık tutmak daha isabetli olacaktır. İnsan nefsi, yapılan hataların sonuçlarının bazı sebeplere bağlanmasına meyyaldir. Kötü karneyi sahiplenmek istemez. Söylenenlerin doğru olmasının yeterli olmayacağı gerçeğini görmezden geliyoruz ve söylenen doğruların reddedilmesinin sebebini usulsüzlüğümüzden olduğu gerçeğini kabullenemeyip “(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”(6) ayetine sığınıyoruz… ----------------------------------1. Rasulullah’ın (sav) İslam’a Davet Metodu, Prof. Dr. Ahmet ÖNKAL, sf:273,274 2. Şuara Sûresi:214 3. İçki ile alakalı olarak şu ayetler sırasıyla iniyor; Bakara Sûresi: 219, Nisa Sûresi: 43, Mâide Sûresi: 90-91 4. Kasas Sûresi: 56 5. Taha Sûresi: 43,44 6. Kasas Sûresi: 56

CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

23


Kapak Dosya

DÜŞENİ BIRAKIP GİTMEK ZORUNDAYIZ B

ir seher vakti çiçeğin yaprağından damla damla dökülen cennet kokulu sahabeleri, davasına gönül vermiş Allah erlerini düşününce bu sözü daha iyi anladım. Onlar Allah’a davet etmede azimli, her fasılda O’ndan bahsetmede gayretlilerdi. İslam’ı yaşama ve yaşatma Onların hayatlarında ekmek-su gibi bir hal almıştı. Şahsiyetleri yerde, gönülleri Allah’a doğru yol almış, hedeflerini cennet olarak belirlemişlerdi. Onlar Rasulullah’ın bıraktığı dava, titreşim kuvvetini yavaş yavaş kaybetmeye yüz tutunca ümmetin önüne geçerek kendisiyle yönlerin bulunduğu kutup yıldızı olmuşlardı. Onlar İslam yolunda düşene nasihat eder, kardeşliği gösterir, ‘fakat düşenle de düşmezlerdi.’ Böyle şâheserleri anarak İslam yolunda yavaş yavaş ilerleriz, yürürüz amma içimize bir zâfiyet, içimize bir âcizlik düşer. Evvela davadan ‘dökülmemek, düşmemek’ için Rabbimize dua eder, sonra da bırakılan yorgun izleri takip etmeye başlarız.

24

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

İlk duyulduğunda herkesi kızdıran bu sözümüzde aslında bir hilâf yoktur. Canını dişine takarak davasında ilerleyen bir Müslüman yola beraber çıktığı kişilerin döküldüğünü görünce asla şaşırmamalı ve önüne bakmalıdır. Falan kardeş samimiydi, falan hoca gayretliydi, falan infâkını bol yapar kendi yemez başkasına yedirir, içirirdi ne oldu da İslam’dan soğudu, ne oldu da sohbet meclislerini bıraktı vb. halleri çok düşünmemelidir. Zira işimiz/vazifelerimiz zamanımızdan çoktur. Ümmet’in azizleri ilerlerken bize durmak, ölenle ölmek, düşenle de düşmek yakışmaz. Daveti hayatlarının mihenk taşı yapan insanların hayatlarına baktığımız zaman bu sözü şerha şerha görebiliriz. İşin özeti şu; “Bu yol çok değerlidir. Kan, ter ve gözyaşının meydana getirdiği aziz davamız İslam, kendini daima savunacak ellere, güçlü bileklere ihtiyaç duymuştur. Bu yolu arşınlarken arkanıza dönüp bakmayın! Kimin geldiği önemli değil, kimin


I SAİD ÖZDEMİR larını yanlarından ayırmak istemeyen, omuzuna dokunup buluşma yerleri ‘adn cennetleridir’ diyemeyen kadınlardır.

Bu davaya en büyük zararı verenler; önüne çıkan ceviz kabuğunu doldurmayacak meselede tartışıp hemen ayrılıktan dem vuranlar, ihtilaflı konuları cımbızla çekip ana mesele yapanlar, Müslümanları bölük pörçük yapıp düşmana kolay yem yapanlardır. Hasan el-Benna rahimehullah der ki: “Davanın Müslümanlara yasakladığı ilk şey ayrılık ve ihtilaftır. Zafere götürecek olan tek prensip ise sevgi ve birliktir.” gelmediği de. İhlâsı azık bilip yola devam edenlere, selam olsun.” Bu davaya en büyük zararı verenler; Hakkı gizleyen veya takiyye yapan, ilmi metinleri ezberleyip gençlerin önüne geçmeyen, davet ve cihadı menhec edinmeyen âlimlerdir. Ahmed b. Hanbel rahimehullah şöyle der: “Cahil bir şey bilmezken, âlim takiyye yaparak konuşursa insanlar hakikati nereden ve ne zaman öğrenecekler” Bu davaya en büyük zararı verenler; dinde ve amelde gevşek davrananlar, davette âciz düşenler, Müslümanların sohbet meclislerine gel(e) meyenler, etrafındaki ilim ehli insanlardan istifade etmeyenlerdir. Bunlar dünyalık işleri, yorgunluğu şahıs problemlerini bahane eden kişilerdir. Bu davaya en büyük zararı verenler; sadece konuşanlar, konuşup da arkasını getirmeyenler, lafta öne atılıp amelde susanlar, emir sîgalarını ezberleyip etrafına çekenler ve bunlarla avunanlardır. Bu davaya en büyük zararı verenler; cihad ve ribat bölgesinde yaşları genç, fikirleri sığ, vakıa ilmini tam kavrayamayıp kardeşini tekfirle uçurumun kenarına getirip onu haksız yere aşağıya yuvarlayan, silahını ona çeviren ve tetiğine acımasızca dokunanlardır. Bu davaya en büyük zararı verenler; davalarına gönül veremeyen kadınlar ve ümmetin süslü kızlarıdır. Eşlerine olan sevgiyi Allah’ın dinine değişen, cihad toprakları eşlerine muhtaçken koca-

Bu davaya en büyük zararı verenler; önüne çıkan ceviz kabuğunu doldurmayacak meselede tartışıp hemen ayrılıktan dem vuranlar, ihtilaflı konuları cımbızla çekip ana mesele yapanlar, Müslümanları bölük pörçük yapıp düşmana kolay yem yapanlardır. Hasan el-Benna rahimehullah der ki: “Davanın Müslümanlara yasakladığı ilk şey ayrılık ve ihtilaftır. Zafere götürecek olan tek prensip ise sevgi ve birliktir.” Bu davaya en büyük zararı verenler; önünde akıp giden zamanı değerlendirmeyen, geleceği için plan-proje çizmeyen, ne yapalım böyle geldi böyle gider diyen, olaylardan geride kalan, oyalanıp-oyalayan ve hayatı gelişi güzel günlük yaşayanlardır. Bu davaya en büyük zararı verenler; mallarını İslam’a ve Müslümanlara infak edemeyen, verdiği üç-beş kuruşu da başa kakan, etrafındaki akıtılan terleri, koşuşturmaları boş, anlamsız ve angarya gören tatminsiz kişilerdir. Ekilen tohumlardan etrafına bitki veremeyen, var olsa da çevresini zedeleyen kişilerdir bunlar. Söze geldiği zaman bende sizinleyim der ama amele gelince uzun yıllar düşünür dururlar. Bu davaya en büyük zararı verenler; gençken, öğrenciyken içinde ihlâsın olduğu idealler/fikirler taşıyan, yaş ilerleyip zaman geçince, çoluk çocuğa karışınca veya istediği alanda diploma alınca o ihlâsın kaybolduğu ve dünyalık arzuların peşinde koştuğu kişilerdir. Bu davaya en büyük zararı verenler; Haşin ve kaba tabiat sahibi olmaları eksikliği ile ilgili uyarıları hiç dikkate alamayanlar, bulunduğu konumu sevgi ve güven azalması ile çürütenlerdir. Örneğin tecrübesiz kaptanın gemiyi batırdığı gibi memnunsuzluk oluşturanlar da ümitleri batıranlardır. İşte böyle davalarına zarar veren kişiler artık bu yoldan ya düşmüştür ya da düşme tehlikesindedir. Tüm bunları gördüğün zaman düşenle düşmeden, düşene nasihati de bırakmadan yürümelisin. Yürümelisin çünkü; “Düşeni bırakıp gitmek zorundayız” -------------------------1. ‘Ve Bir Tohum Düştü Toprağa’ adlı serinin ilk yazısıdır.

CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

25


ALİ YÜCEL

Hadis-i Serif

sallallahu aleyhi ve sellem

‫عن ثوبان رضي هللا تعاىل عنه قال‬ :‫رسول هللا صلى هللا عليه وسلم‬

‫أخافعلىأ ُ ّ َمتياألئم َةال ُم ِض ِّلي َن‬ ُ ‫إنما‬

Ümmeti K İfsad Önderleri ve Peygamber Mirasını Talan Edenler

aranlıkta yol bulması zordur insanın, aydınlık ve ışık gereklidir menzile ulaşmak

için. Alametsiz, işaretsiz, pusulasız yön bulamaz aciz insanoğlu. Rotasız hedefe varamaz teyyareler, gemiler. Rehber, kılavuz gerekir yolyordam bilmeyene. Sağ-salim varmak için hedefe, dikkat etmelidir yoldaki işaretlere. Görünen, gözlemlenen, hissedilen şühûd alemi için herkes tarafından rahatlıkla kabul edilebilecek hususlardır bunlar. Gayr-ı meşhûd olan, gayb olan, görülemeyen manevi alemde de rehbere muhtaçtır insanoğlu. Gözüyle gördüğü yolda kılavuz olmadan hedefe varamayan biçare insanoğlu, kılavuzu olmadan merhalelerinden, duraklarından, virajlarından tamamen habersiz olduğu manevi alemlerde nasıl yol alabilir ki? Nasıl maksadına, hedefine ulaşabilir ki yol, yöntem bilmeden? Selamet yolunda ilerlediğini zannederken, şekavet gayyasına düşmeyeceğinden nasıl emin olabilir ki yoldaki işaretlerin manasını bilmeden? Mürebbi gerek, mürşid gerek, yol gösterici gerek, yoldaki işaretleri öğreten gerek insanoğluna.

26

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I ALİ YÜCEL Peygamberlik vazifesini hangi kuluna vereceğini

berlik etmek için güzel insan yetiştirme gayreti

en iyi bilen alemlerin Rabbi’nin, peygamberleri

içersinde oldular.

göndermekten muradı da bu olsa gerek. Şaşkınlık, hayret, çaresizlik, ızdırap içersinde şuursuzca hareket eden, ezelde kendisine düşmanlığını izhar etmiş iblisin peşinden koşarcasına giden insanlığa rehberlik etmek, yol göstermek, selamet sahiline ulaşmaları için onları en badiresiz yollardan geçirmek. Peygamberlerin misyonu budur. Gönüllerindeki imana dillerini şahit kılarak, her türlü imkanı da seferber ederek insanları doğru yola, doğru bir şekilde, doğru hedefe kanalize etmek. Gerekirse bu uğurda en ulvi değer olan canı bu yolun, sırat-ı müstakimin levhası yapmak. Mazlum bir şekilde kanı akıtılırken bile rehberlik görevini yapmak ve kanıyla da olsa doğru adrese ulaştıran doğru yolu her daim haykırmak. Sayılarını sadece kendilerini peygamberlik vazifesiyle memur ve ma’mur kılan Allah’ın bileceği peygamber efendilerimiz, hep bu görevi hakkıyla yerine getirmek için mücadele ettiler. İlimle, irfanla, sözle, kelamla, canla, cihatla sırat-ı müstakime çağırdılar ümmetlerini. Ana-baba şefkatiyle yaklaştılar ümmetlerine, ateşe üşüşen kelebekler misali cehenneme doğru yol almış ümmetlerine mani olmaya çalıştılar takatlerinin yettiği kadar. Gece-gündüz, gizli-açık, fert-topluluk ayırt etmeden çevirmeye çalıştılar yanlış yolda gidenleri. Aldırmadılar tahkirlere, iftiralara, yalanlara, elleriyle kulaklarını tıkayanlara, elbiseleriyle yüzlerini kapatanlara. “Açın gözlerinizi, uçuruma gidiyorsunuz, yanlış yoldasınız, doğru yol şurada” diyerek uyardılar her daim. “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!”(1) diye ferman buyurmuştu alemlerin sahibi ve Mâ-

İlim sahipleri devam ettirdi peygamberlerinin yolunu. Meleklerle beraber Allah’ın ulûhiyetine şahitlik eden ve Allah’tan hakkıyla en çok sakınan bu kimseler,(3) kılavuzluk etmeye başladılar insanlara. Peygamber emaneti onların sırtına yüklenmişti, yanlış yapmamalı, yanlış yola sevketmemeliydiler. Hakikatin sedasının gür çıkması için her türlü bedeli ödemeliydiler. Cehenneme savrulan insanlığın önüne bent olup selamet yoluna çağırmalı, peygamberlerine ihanet etmemeliydiler. Mükafat peygamberlerle anılmaksa külfet de ona göre olabilirdi. Mükafat denizdeki canlıların bile istiğfar dualarına nail olmaksa ödenmesi gereken bedel ağır olabilirdi. İlim yolunu tutmakla cennete giden yola girilmişse tuzaklar olabilirdi. Gökteki yıldızlar yön gösteriyorsa insanlığa, manevi karanlıklarda eksik olmamalıydı alimler, yol göstermeliydiler, karanlıktan korkmadan doğmalıydılar insanların gönüllerine. Çünkü onlar önderdiler, çünkü onlar imamdılar, çünkü onlar rehberdiler ve onlar peygamber temsilcileriydiler. Peygamberin mirasını çarçur etmek kimin haddine hâşâ! Nail oldukları mirasın hakkını vermeliydiler alimler. Bazen İbrahim olup ateşe atılacaklardı doğruyu söyledikleri için bazen Nuh olup alaya alınacaklardı. Bazen Yahya olacaklardı şehadetle bazen Süleyman olacaklardı türlü nimetlerle. Kah Yusuf olup kuyuya atılacaklardı İmam Serahsiler gibi, kah İsa olup zulme maruz kalacaklardı İmam Ahmedler gibi. Ama ne olursa olsun doğruyu göstereceklerdi insanlara, kılavuzluk yapacaklardı, rehber olacaklardı. Öyle de olmaya çalıştılar zaten, Allah cümlesinden razı olsun.

lik’i. Sorumluluk taşıdıklarının farkındaydılar,

İlim yüce ve mukaddestir, sahibini de yüce ve

önderdiler rehberdiler, mesuldüler. Nesil yetiştir-

mübarek kılar. Varlık aleminin varoluş sebebi

diler, kendilerinden sonra davalarını üstlenecek,

olan kelime-i tevhidin öncesinde bile ilime ve ir-

misyonlarını devam ettirecek, sırat-ı müstakimi

fana dikkatlerimizi çeken Cenab-ı Zü’l-Celâl’in(4)

öğretmeye devam edecek hayır ehli bıraktılar.

insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmete gönder-

“Bütün insan topluluklarının önderleriyle çağ-

diği Peygambere ilk emri ilimdi, son ilahi kelamın

rılacağı kıyamet gününde”(2) güzel insanlara reh-

ilk buyruğu da ilim. Adına yemin edilmişti KaCEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

27


ALİ YÜCEL I lem’in. Meleklere karşı ilim ile hususiyet kazanmıştı Hz. Adem. Bu kadar değerli ve önemliydi ilim, o sebepten herkes hissedar olmalıydı bahse mevzu yücelikten ama kendilerini bu yola hasreden alimlere nasip olacaktı en ulvi mertebeler, Allah onların derecelerini yükseltecekti. Risalet pınarından beslendikçe alimler, sahip çıkacaklardı hakkıyla peygamber mirasına. Onlar yol

Gökteki yıldızlar yön gösteriyorsa insanlığa, manevi karanlıklarda eksik olmamalıydı alimler, yol göstermeliydiler, karanlıktan korkmadan doğmalıydılar insanların gönüllerine. Çünkü onlar önderdiler, çünkü onlar imamdılar, çünkü onlar rehberdiler ve onlar peygamber temsilcileriydiler. Peygamberin mirasını çarçur etmek kimin haddine hâşâ! Nail oldukları mirasın hakkını vermeliydiler alimler. Bazen İbrahim olup ateşe atılacaklardı doğruyu söyledikleri için bazen Nuh olup alaya alınacaklardı. Bazen Yahya olacaklardı şehadetle bazen Süleyman olacaklardı türlü nimetlerle. Kah Yusuf olup kuyuya atılacaklardı İmam Serahsiler gibi, kah İsa olup zulme maruz kalacaklardı İmam Ahmedler gibi. Ama ne olursa olsun doğruyu göstereceklerdi insanlara, kılavuzluk yapacaklardı, rehber olacaklardı. Öyle de olmaya çalıştılar zaten, Allah cümlesinden razı olsun.

gösterecek, yöneticiler otoritesini onların rehberliğinde kullanacaklardı. Abid ve zahidler onların irşadı ile yöneleceklerdi Rabbü’l-âlemin’e. Yöneticilerin adaletinin, abidlerin salihliğinin garantisi işte bu Rabbâni alimler olacaktı. Her zaman ve zeminde hakkı haykırmaktan çekinmeyecekti Hasan-ı Basri, en gür şekilde işittirecekti doğruları Said b. Cübeyr, gevşemeye fırsat vermeyecekti İmam Nevevi, hak için gerekirse köle gibi satacaktı kralları İzz b. Abdüsselam. Hakkaniyetin garantisiydiler, hakkın hatırı için kendi canlarından bile geçmeliydiler. Ne hazindir ki durum böyle devam etmedi. “Alimler sultanı” İzz b. Abdüsselamların yerini, “sultan alimleri-otoriteye yaranmaya çalışan ilim adamları” aldılar. Alimlerde başlayan bozulma ümmete sirayet etti ve içinden çıkamadığı olaylara, amansız hastalıklara düçar oldu ümmet. “Cenab-ı Hakk’ın Meryem Suresin’de salih kulları olan peygamberlerini haber verdikten sonra buyurduğu gibi oldu alimlerin, yöneticilerin, sofilerin ve ümmetin hali: “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.”(5) Risalet pınarından uzaklaştıkça bulanıklaşmaya başladı ilim membaı, hevâsât, şehevât, şübühât karışmaya başladı zihinlere. İman ve aksiyonun yerini manasız felsefe tartışmaları ve atalet aldı. Cehenneme davet eden önderler, sözde ilim adamları türedi. Reklamı oldukça albenili ama içi kof eşya misali, yaldızlı sözlerle din satmaya başlayanlar cirit attı meydanlarda. “Aykırı ol meşhur olursun” sözünün hakkını verenler at koşturmaya başladı ilim sahasında. Bala bezenmiş zehiri zer-

28

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I ALİ YÜCEL ketmede ustaları kadar maharet göstermeye baş-

insanlardan çekip alacak, kaldıracak değildir. Fakat

ladılar, Bel’amlar, iblisleri bile kıskandırdılar.

ilmi, ilim adamlarını ortadan kaldırmak suretiyle kal-

el-Hâsıl, yüce Rabbimizin buyurduğu gibi oldu:

dıracaktır. Sonunda hiç âlim kalmayacak ve insanlar

“Onlara, kendisine ayetlerimizden verdiğimiz

cahil bilgisiz kimseleri kendilerine önder lider ve kurta-

ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de

rıcı seçecekler ve onlara dini ve ilmi meseleler soracaklar

şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgın-

onlar da cahilce fetva vererek hem kendileri sapıtmış

lardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik

hem de başkalarını saptırmış olacaklardır.”(11) Bu gün

elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik.

içinde bulunduğumuz durum, Risalet-Penah’ın

Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine

haber verdiğinden başkası değildir. Şeriatın nas-

düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna

larına vakıf olmadan şeyhu’l-İslam kesilen cahil

benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bı-

gençlerden tutun da medrese-mekteb tedrisatı

raksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi

görmeden Allah’ın dini hakkında konuşan nice-

yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı

sine şahit oluyoruz. İslam’ın zirvesi olan cihad

anlat; belki düşünürler.”

amelinin, cüretkar cahil gençlerin elinde yer

(6)

İnsanı yüce mertebelere yükselten ilim, sonradan ârız olacak sebep ve etkenlerden dolayı aşağılara, diplere derkedebiliyor demek ki sahibini. Bu sebepten dolayı Allah’a sığınmıştı Hz. Peygamber fayda vermeyen ilimden. İsterken faydalı ilim is-

yer nasıl asli mecrasından çıkarıldığını, fetvalarıyla(!) müslümanların kanlarını helal gördüklerini hüzünlü bir şekilde müşahede ediyoruz. Rabbimizden niyazımız, bizi rızasına ulaştıracak amellere irşad etmesi ve şeriat-ı ğarrâ-i Muham-

tiyordu, ıslah yerine ifsad etmemek için. Kitab-ı

medi’nin yolundan ayırmamasıdır.

Mübin’de bu yüzden eleştiriliyor, topa tutulu-

Peygamber görmemiş sahabelerden sayılan mü-

yordu Ben-i İsrail’in ilim adamları. Rehberlik ve önderlik sorumluluklarını yitirmiş, nefis ve enaniyetlerini tatminin peşine düşmüşlerdi. Gerekirse elleri ile değiştirirlerdi Allah’ın buyruklarını, yeter ki arzuları öyle istesindi. “Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.”(7) “Onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.”(8) “Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!”(9) “Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine

öğretilen

ahkâmın

(Tevrat’ın)

önemli bir bölümünü de unuttular.”(10)

barek zatlardan, alim ve mücahid Abdullah b. Mübarek, dini ifsat edenlerin üç kısım olduğunu söylemekte ve bunların, yöneticiler, zühd kisvesine bürünmüş cahil sofiler ve alim bilinen ancak ilmini maksadı dışında kullanan kişiler olarak belirtmektedir. Yahudi şeriatını hahamların, hrıstiyanlığı Konstantin’in ve manastırlara çekilmiş rahiplerin ne hale getirdiğini gördükçe, Abdullah b. Mübarek’in ne kadar haklı olduğunu daha iyi anlıyoruz. İslam ümmeti için durum farklı değildir, yöneticiler zorbalıkla din benimsetmeye çalıştılar İmam Ahmed’e, ilim adamı kisveli İbnü’l-Alkami katlettirdi İslam halifesini ve İslam’ın aksiyon ve hareket içeren damarlarını tıkadı cahil zühd slogancıları. İslam ümmetinin alimlerinden yahudi bilginlerine benzeyenler türedi, heva-hevese göre tevil peşinde koşanlar. Hıristiyan rahiplerine benzer hayat sürme çabalarına şahit olduk zühd adı altında. Ve din adına ahkam kesmeye başladı

Abdullah b. Amr radıyallahu anhu anlatıyor; Ra-

dini bilmeyen yöneticiler. Ve lâ havle ve lâ kuv-

sulullah aleyhisselam şöyle buyurdu: “Allah ilmi

vete illâ billâh! CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

29


ALİ YÜCEL I Hakkı, zalim sultan karşısında en gür şekilde

müjdesini aklımızdan çıkarmamalı ve bu güzide

haykıranlardan ve “Benim kanım, Nasır tağutuna

topluluğun içersinde yer alabilmek için elimizden

ve yandaşlarına lanet okuyacaktır” diyen Ab-

geleni yapmalıyız. Yürüdüğümüz yol yeni bir yol

dulkadir Udeh şöyle sesleniyor İslam alimlerine:

değildir, birçok defa tecrübe edilmiştir ve edile-

“Ey İslam alimleri, İslam hakkında ve nefisleriniz hususunda Allah’tan korkun! Ey İslam alimleri, devletler ve idareciler karşısında, sadece ve sadece İslam’a ihanet ettiğiniz için zelil duruma düştünüz. Ey İslam alimleri, İslam’ın izzeti sizin de izzetinizdir, İslam’ın kuvveti sizin de kuvvetinizdir Siz şayet kuvvet ve şerefe erişmek istiyorsanız İslam’ın kuvvet ve şeref kazanması için çalışınız. Ey İslam alimleri, bir konuda Allah’ın hükmünü açıklamaktan dilinizi tutmanız, Allah’ın düşmanlarına Allah’ın haram kıldığı şeylerde göz

cektir de. Kavisler ve kasislerin, tuzak ve engellerin olduğunu bilerek, kılavuzu ve rehberi iyi seçerek, yoldaki işaretleri öğrenerek bu yolda, sırat-ı müstakim üzere devam etmeye gayret etmeliyiz. İslam alimleri sorumluluklarını, yükümlülüklerini ve mesuliyetlerini bir daha gözden geçirip Rablerine yönelmiş yığınlara rehberlik etmelidirler. Hakikate davet etmek hususunda hiç kimseden korkmadan ve çekinmeden ellerini taşların altına koymalıdırlar. Uçsuz-bucaksız manevi

yummanız İslam’dan değildir. Ey İslam alimleri,

vahalardan, çetrefilli labirentlerden ve girift yol-

İslam’ın hükümleri uygulanmadığı halde sizin

lardan çıkış yolunu onlar bilmektedirler. Şaşkın

üniversitelerde talebelerinize İslam’ın hükümle-

ve hayret içersinde sağa-sola yalpalayan ümmeti

rini öğretmenizin hiç bir değeri yoktur. Ey İslam

onların sadık ve salih rehberlikleri kurtaracaktır

alimleri, minberlerde oturarak insanlara yalnızca

bi-iznillâh.

güzel ahlakı ve ibadet esaslarını öğretip onları İslam’ın hüküm, yargı, toplum, ekonomi, dostdüşman arasındaki ilişkiler hakkındaki hükümlerinden cahil bırakmanız İslam’dan değildir. Niçin insanlara göreviniz olan açıklamaları yapmıyorsunuz? Niçin insanlara, kimim dost edinip seveceklerinin, kiminle savaşıp düşmanlık edeceklerini açıklamıyorsunuz?... Niçin insanlara, kendi

Ümmete öncülük, rehberlik eden bütün insanlara, alimlere ve yöneticilere ikaz sadedinde şu hadis-i nebeviye kulak verelim: Sevbân radıyallahu anhu’dan nakledildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ümmetim hakkında saptırıcı önderlerden endişe duymaktayım.”(13)

çıkarı için çalışıp İslam’ın yücelmesini ikinci plana atan insanların hükmünü açıklamıyorsunuz? Ey alimler! Ben, sizin içinizde küçük bir grup muhterem alimin Allah’ın kitabı için çalıştıklarını, Allah’ın emrini hakim kılmak için uğraştıklarını, bilgilerini, kuvvetlerini ve hayatlarını Kur’an’ın hükmünü uygulamak uğrunda harcadıklarını inkar etmiyorum. Fakat bunlar vallahi çok azdır. Bu küçük topluluğun hayır uğrunda çalışmalarının sizin kötü amellerinizi değiştireceğini, ihmalkarlığınızın ve lakaytsızlığınızın hesabını kaldıracağını zannetmeyin...”(12) Bu kadar karmaşa ve keşmekeş içersinde de olsa “Kıyamete kadar Allah’ın dinini muzaffer bir şekilde devam ettirecek kutlu neferlerin” olacağı

30

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

---------------------------------------------------1. A’raf Suresi 6. 2. İsra Suresi 71. 3. Bkz. Âl-i İmrân Suresi 18, Fâtır Suresi 28. 4. Bkz. Muhammed Suresi 19. 5. Meryem Suresi 59. 6. A’raf Suresi 175-176. 7. Bakara Suresi 59. 8. Bakara Suresi 75. 9. Bakara Suresi 79. 10. Mâide Suresi 13. 11. Müslim, İlim 5. Tirmizi, İlim 5. Tirmizi, “Hadis, hasen sahihtir” demektedir. İbn Mace, Mukaddime 1. 12. Abdülkadir Ûdeh, Evlatlarının Cehaleti Alimlerinin Acizliği Karşısında İSLAM, 87-88. (Tercüme: Ebubekir KORKMAZ. İstanbul 1998.) 13. Ebu Davud, Fiten 1. Tirmizi, Fiten 51. İbn Mace, Fiten 9. Dârimi, Mukaddime 23.


I CEVHER AK

“TWIT” Mİ “DAVET” Mİ; “CHAT” MI “CİHAT” MI? T

CEVHER AK

eknolojik gelişmelerin bizlere sağladığı kolaylıklardan istifade etmeyenimiz yoktur, herhalde. Önce radyo ve televizyonlar, sonra arabalar, ev telefonu, cep telefonu, uçak derken, bilgisayar ve internet artık hayatımızın vazgeçilmez/ geçilemez ihtiyaçları(!)/zaruretleri haline geldi veya öyle düşünmeye başladık. Evet, teknolojik cihazların bizlere sağlamış olduğu birçok faydayı yok sayamayız. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz konu, bizlerin bu araçlara nasıl baktığımız veya bu araçların bizleri nereye sürüklediği veya bu araçların bizi getirdiği nokta konusudur. Kısaca değinecek olursak; önceleri dünyadan haberimiz olsun diye alınan televizyonlar, zamanla bir süs eşyası, gösteriş meselesi, modayı takip etme konusu haline geldi. Plazmalar çıkınca, evdeki tüplü TV’ler dünyadan haber vermez ve ihtiyaç görmez hale geldi. LCD’ler çıkınca da, artık dünyadaki haberlere daha konforlu ve az elektrik CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

31


CEVHER AK I tüketerek ulaşacağımızı düşünmeye/düşündürülmeye başladık. Daha sonra LED TV, Internet TV, 3D TV vs. çıkınca, artık dünyadaki hadiselerden daha kaliteli ve olayları yaşıyormuşuz gibi haberdar olmamız gerektiğini düşünmeye/düşündürülmeye başladık. Böylece kapitalist dünyanın önümüze koyup, ihtiyaç diye boynumuza taktığı iple tüketimin esiri olmaya başlamıştık. Dünyadan haberdar olalım diye aldığımız TV’ler, artık birçoklu ortam, yani eğlence aracı haline geldi. Bununla da kalmadı, artık dünyadan haberdar olmak yerine, dünyadaki olaylara seyirci olmaya, güdülen sürüye katılmaya başladık. Televizyonlarımızı en son çıkan, bol aksiyon ve heyecan verici sahnelerle dolu filmleri izlemek, oyun oynamak, internete girmek ve de duvarlarımızda süs olarak kullanmaya başladık. Çünkü dünyadaki olaylara seyirci kaldığımız için, artık bize heyecan vermiyor, aksiyona geçemiyorduk. Arabalarla ilgilenirken, ayağımız yerden kesilsin, işlerimizi daha kolay ve sıkıntısız halledelim diye düşünürken, artık konfor, lüks ve de gösteriş duygularımızı tatmin edecek bir gözle bakıp, bunu amaç haline getirmeye başladık. Yeni çıkan modelleri, arabalardaki aksesuar ve konforu takip etmeye, arabamızı daha iyisiyle nasıl değiştirebileceğimiz dert edinmeye ve bunun için daha çok çalışmaya başladık. Cep telefonlarına, birbirimizle iletişim halinde olabilelim, birbirimize rahat ulaşabilelim diye; bir ihtiyaç haline geldiği için sahip olmak isterken; “alo” demek, iletişim kurmak için kullanmak isterken, birden kendimizi, AYPON(I-Phone), DOKUNMATİK EKRANLI, İNTERNETLİ, YUTUBLU (Youtube), FEYSBUKLU (Face-book), TWİTIRLI (Twitter), ve daha birçok (boş) oyun ve eğlence özellikli telefonların peşinde bulduk. “Benim telefonum senin telefondan daha çok özellikli….” Yani çoklukla övünme ve yarışma… “Elhâkumut-tekâsur…” (Tekasür Süresi:1). Ama bunlar ihtiyacımızı karşılıyor muydu peki? Hayır, sadece boş bir oyalanmadan öte başka bir şey değildi. Derken, internet gibi müthiş bir icatla tanıştık. Artık her şeyimiz, vazgeçilmezimiz olmuştu. İş-

32

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

Peki ne yapıyoruz internette? Ticaretimiz için bir araç olarak kullanıyoruz; tamam. Bilgi amaçlı, araştırma yaparken, bilgiye ulaşmada kullanıyoruz; ne güzel. Dünyadaki olaylardan haberdar oluyoruz; tamam. Uzaktaki yakınlarımızla, dostlarımızla iletişim kuruyoruz; bu da tamam. Bunun da ötesinde davet ve cihat yapıyoruz(!) internette; ne güzel. Yalnız burada biraz durup, gerçekten öğle mi, değil bir bakalım. Bir Müslüman için Allah’a çağıran ve ben Müslümanlardanım diye insanlara ulaşmasından daha güzel bir şey var mı? (Fussilet:33) Ancak bu güzellik sanal olur. Meydanımız sanal, davetimiz sanal, cihadımız sanal olur. Bunlar sanal olunca, muhatabımız ve imanımız da (Allah muhafaza) sanal olmaya başlıyor. Düşünsenize ilerde robotlar yapsalar, ayetleri, hadisleri ve tüm İslami ilim ve bilgileri yükleyip davete yollasalar, artık bizim insanlara bir şey anlatmamıza gerek kalmaz; rahat rahat cep telefonlarımızla, oyunlarımızla, eğlencemizle, arabalarımızla ilgilenebilir; kısacası dünya hayatına dalabiliriz(!?). Amaç insanlara dini anlatmaksa, bu gelişmiş, bilgi yüklü robotlar bunu bizden çok daha iyi(!?) yapabilirler.


I CEVHER AK yerinde bilgisayar ve internetsiz; evde bilgisayar ve internetsiz; okulda bilgisayar ve internetsiz, yolda, arabada, tatilde, sılayı-rahimde, misafirliklerde bilgisayar ve internetsiz bir hayatı düşünemez/düşünülemez hale geldik/getirildik. Evet, gerçekten, iletişim ve bilgiye erişimi kolaylaştırması açısından gerçekten birçok faydasını görüyoruz. Yani, işyerlerimizde dünya ile iletişimi sağladığını, emek ve zaman sarfiyatını azalttığını, ticaretimizi kolaylaştırdığını görebiliyoruz. Okullarda, araştırma ve bilgiye erişimi kolaylaştırdığını da anlayabiliyoruz. Yine uzaktaki yakınlarımız veya eş-dostlarımızla iletişimizi kolaylaştırdığını da biliyoruz. Ancak, sosyal yaşam alanı olan evlerimizi ve hayatımızın geri kalan kısımlarını çılgınca bir şekilde internetin işgal etmesine izin vermek, artık kontrolün bizden çıktığını göstermektedir. Evlerimizde, çoluk-çocuklarımızla ilgilenmek, onları yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten korumak için çabalamamız gerekirken (Tahrim:6); hayatımızı yaradılış gayemize uygun sürdürmemiz gerekirken (Zariyat:56); yine internetin başında geçiriyoruz. Meydanlarda, pazarlarda, evlerde, sokaklarda, işyerimizde, okulumuzda yapmamız gereken davetimizi internetten yapmaya başlamıştık. Zikirlerimizi, hatimlerimizi, nasihatlerimizi, sohbetlerimizi, kısacası birçok sosyal faaliyetimizi artık sosyal paylaşım sitelerinden yapar olduk. Tüm bunlar bizleri değil, interneti geliştirdi. Peki ne yapıyoruz internette? Ticaretimiz için bir araç olarak kullanıyoruz; tamam. Bilgi amaçlı, araştırma yaparken, bilgiye ulaşmada kullanıyoruz; ne güzel. Dünyadaki olaylardan haberdar oluyoruz; tamam. Uzaktaki yakınlarımızla, dostlarımızla iletişim kuruyoruz; bu da tamam. Bunun da ötesinde davet ve cihat yapıyoruz(!) internette; ne güzel. Yalnız burada biraz durup, gerçekten öyle mi, değil bir bakalım. “Bir Müslüman için Allah’a çağıran salih amelde bulunan ve ben Müslümanlardanım diye insanlara ulaşmasından daha güzel bir şey var mı?” (Fussilet:33) Ancak bu güzellik sanal olur. Meydanımız sanal, davetimiz sanal, cihadımız sanal olur. Bunlar sanal olunca, muhatabımız ve imanımız da (Allah

muhafaza) sanal olmaya başlıyor. Düşünsenize ilerde robotlar yapsalar, ayetleri, hadisleri ve tüm İslami ilim ve bilgileri yükleyip davete yollasalar, artık bizim insanlara bir şey anlatmamıza gerek kalmaz; rahat rahat cep telefonlarımızla, oyunlarımızla, eğlencemizle, arabalarımızla ilgilenebilir; kısacası dünya hayatına dalabiliriz(!?). Amaç insanlara dini anlatmaksa, bu gelişmiş, bilgi yüklü robotlar bunu bizden çok daha iyi(!?) yapabilirler. Ancak bu Allah’a karşı olan kulluk görevimizi yerine getirmemizi sağlamaz. Çünkü Rabbimiz bizi yeryüzüne ancak kendisine kulluk edelim, iman edip salih amel işleyelim, birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye edelim, yani imtihan edilelim diye yollamışken (Zariyat:56; Asr Suresi; Mülk:2…), biz ise bu görevi başka birilerine yükleyerek kendimizin imtihanı kaybetmeye doğru gittiğimizin farkına varamıyoruz. Burada amaç, yani Rabbimizin bizden istediği, bu görevin yapılması değil, bu görevi BİZİM YAPMAMIZDIR. (Nahl:97) Bu iş, o veya bu şekilde; bizim veya başkaları tarafından tamamlanacaktır. (Saff:8; Tevbe:32; Maide:54; Nur:55; Tevbe:39) Tamamlanıp tamamlanmaması da önemli değil, ancak biz, bize verilen bu görevi yerine getiriyor muyuz, budur önemli olan. Rabbimiz bize “bu iş neden olmadı” diye sormayacak, ama “neden bu işi yapmaya çalışmadın” diye soracaktır. (Necm:39; Ankebut: 69…) Düşünsenize, bir zamanlar, cep telefonlarından yazılan SMS mesajları yoluyla birbirimize güzel sözler gönderirdik. Belki halen de yapılıyordur, ama modası geçtiği için, o kadar rağbet görmüyor. Evet, modası geçti diyoruz. Çünkü bazı şeyleri birilerinin bize telkin etmesi, moda olması durumunda kendimizi kaptırıyoruz. Amaç üzüm yemek olmayınca, biz de aracı amaç ediniyoruz. Evet, o zamanlar, “Cep Mesajları” diye kitapçıklar, internette sayfalar vardı. Peki ne oluyordu, mesaj geldiği gibi, mesaj çok hoşumuza gider, hemen başkasına veya başkalarına yollardık. Peki o mesaj bizde ne etki bırakırdı? Cevabı şu anki halimizde arayabilirsiniz. “Ey İman edenler, niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz?” (Saf, 2) derken rabbimiz, bizden söylem ve eylem birlikteliği istiyor. İnsanlara sadece güzel bir şeyi aktarmış olmakla, CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

33


CEVHER AK I bir sonuç elde edemeyiz. Belki muhatabımız, fayda görecektir; ama bizim durumumuzun ne olacağı, kendi amellerimize bağlıdır. Şimdilerde ise, “Facebook, twitter, youtube,” vs. sanal sohbet alanları var internette. Bizler buralarda “tivit” atarak, insanları “davet” ediyoruz güya. “Chat” yaparak, “cihad” yaptığımızı düşünüyoruz. Dikkat edin, tivit atılıyor, yani at gitsin der gibi, atılacak bir şey gibi; davette ise çağırıyoruz. Yani alıyoruz, atmıyoruz. Yani değer katıyoruz. Değerlendiriyoruz muhatabımızı. Sorumluluk üstleniyoruz, birliktelik oluşturuyoruz, toplum oluyoruz. Allah’ın emirlerinin yaşandığı bir hayat tarzı oluşturmaya çalışıyoruz. Ama maalesef bizler tüm bu güzellikleri “tivitlerimizle”(!) ATIYORUZ. Herkes topu bir yerlere atıyor. Top ortada dolaşıyor. Topu alıp da takım olacak ve hedefe doğru yönelecek bir davet ruhu göremiyoruz, taca atılan tivitlerde. Yine “chat yapılıyor” sanal ortamlarda, forumlarda. Bir şeyler paylaşılıyor, cihad adına. Ama sanal meydanlarda, siber savaşlarda birer nefer olarak sanal zaferler kazanıyoruz, kardeşlerimiz zulum altında inlerken, işkence görürken, ırzları kirletilirken, evleri-barkları yağmalanırken, katledilirken, İslam beldeleri saldırı ve işgal altındayken. Muzaffer bir komutan edasıyla, sanal meydanlarda zafer ve özgürlük marşları dinliyoruz, sanal özgürlüğümüzü kazanırken. Ama tabi ki insan hep bu hislerle kalamıyor, insanız ne de olsa. Yoksa hep öyle kalabilseydik, meleklerle tokalaşırdık. Doğal olarak, bizim de insanlık hallerimiz ve ihtiyaçlarımız olacaktır. İnternet, twitter, facebook burada da yardımımıza koşuyor. Acıktık mı, giysiye mi ihtiyacımız var, araba mı lazım, film mi izleyeceğiz, haber mi bakalım, magazin dünyasında neler mi oluyor, hepsi bir tıkla ve bir tuşa basmak kadar yakınımızda. İnternetten alışveriş, sayfalar arası gezinti; çoklu sayfaların bir yüzünde, mücadele alanımız;, diğer yüzünde dünya hayatımız. Dünya hayatımız olan yüzünü, sanal ortamdan çıkararak, gerçek hayata taşıyorken; ahiret hayatımız için olan mücadele alanımız ise, dünyadaki tüm küfür ve zulme rağmen, maalesef sanal ortamda durmaya devam etmektedir. Yiyecek-gi-

34

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

yecek-araba ihtiyacımız olduğunda bunu tivit atmıyoruz, sipariş edip bil-fiil alıyoruz ve kullanıyoruz. Bir film, oyun, video vs. varsa, bunu tivit atıp bırakmıyoruz. O filmi bulup izliyor, o oyunu oynuyor, o videoyu izliyoruz. Ama Rabbimizin bir ayetini, bir hadisi, bir İslam önderinin sözünü tivit atıyoruz ya da paylaşıyoruz ve orada bırakıyoruz. Tabi ki bu söylediklerimizden hayatları Âlemlerin Rabbi için olan ve bu uğurda her şeyleriyle gerçek mücadele alanlarında bulunan kardeşlerimizi tenzih ederiz. Sözümüz kendimize ve kendisine pay çıkaracaklaradır. Şimdiye kadar yazdıklarımızdan yanlış bir yargıya varılmasın sakın. Biz teknolojiden faydalanmaya karşı değiliz. Bu yazıyı hazırlarken bile teknolojiden faydalanarak yazıyor; örnek verdiğimiz bir ayeti, hadisi, sözü veya hadiseyi internetten de faydalanarak yazıyoruz. Ancak burada anlatmaya çalıştığımız; araçlarla amaçların karıştırılmaması ve insanın yaratılış gayesini yerine getirirken araçlardan dolayı sapmamasıdır. Kendisini doğru bir iş yaptığını sanırken, amellerinin boşa gitmemesidir. Rabbimiz : “De ki; amel (yani yaptıkları iş) bakımından en çok kayıpta bulunanları size haber vereyim mi?: Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gidenlerdir.” (Kehf:103-104) buyurmaktadır. Yani burada dikkat etmemiz gereken, Müslümanın sadece niyet ve sözlerinin değil, amellerinin de Allah’ın Şeriatına uygun olması; haramdan, şüpheden, harama götüren veya götürecek yollardan uzak durması da gerekmektedir. Abdullah b. Mubarek’in Müslümanların cihatta bulundukları bir dönemde, Mekke’de ibadetle iştigal eden Fudayl b. İyad’a cepheden yazdığı mektubu duymuş veya okumuşsunuzdur: “Ey Harameynin abidi, eğer bizleri görseydin, Şüphesiz ibadetle oyalandığını bilirdin. Kimilerinin yanakları gözyaşlarıyla ıslanırken, Bizim boyunlarımız kanlarımızla boyanır. Bazılarının atı batılda yorulurken, Bizim atlarımız günün sabahında yorulurlar. Miskin kokusu sizin, Atlarımızın tırnaklarının tozu ve dumanı olan kokumuz da bize...


I CEVHER AK

Biz teknolojiden faydalanmaya karşı değiliz. Bu yazıyı hazırlarken bile teknolojiden faydalanarak yazıyor; örnek verdiğimiz bir ayeti, hadisi, sözü veya hadiseyi internetten de faydalanarak yazıyoruz. Ancak burada anlatmaya çalıştığımız; araçlarla amaçların karıştırılmaması ve insanın yaratılış gayesini yerine getirirken araçlardan dolayı sapmamasıdır. Kendisini doğru bir iş yaptığını sanırken, amellerinin boşa gitmemesidir. Rabbimiz: “De ki; amel (yani yaptıkları iş) bakımından en çok kayıpta bulunanları size haber vereyim mi?: Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gidenlerdir.” (Kehf:103104) buyurmaktadır. Yani burada dikkat etmemiz gereken, Müslümanın sadece niyet ve sözlerinin değil, amellerinin de Allah’ın Şeriatına uygun olması; haramdan, şüpheden, harama götüren veya götürecek yollardan uzak durması da gerekmektedir. Şüphesiz Nebimizin sözü bize ulaşmıştır. Ki doğru sözdür, onda hiçbir yalan yoktur. Kesinlikle eşit olmaz; ALLAH yolundaki atın çıkarmış olduğu mücahidin burnundaki tozu ile Tutuşan ateşin dumanı... Aramızda konuşan bu ALLAH’ın kitabıdır, Şehid ölü değildir, bu yalanlanamaz” Bu mektubu savaştaki mücahidlerden Abdullah b. Mubarek, Mekke-Medine’de ibadetle meşgul olan meşhur bir Zata (Fudayl b. İyad), eleştiri anlamında yazmıştır. İbadetle meşgul olan birisi böyle eleştiriliyorsa, vay bizim halimize. Peki, burada eleştirilen nedir? “Ehem-Muhim” meselesidir. Yani öncelikler ve acil durum arz eden ko-

nulardan dolayıdır. Yoksa ibadet eleştirilmemektedir. Ancak, Allah’ın dinini yeryüzündeki insanlara ulaştırma gibi bir durum söz konusu iken; cihad devam ediyorken; İslam toprakları işgal ediliyorken; Müslüman kanı akıtılıyorken, önceliğimiz tüm bunları durdurmak için mücadele etmek ve Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmaya çalışmak olmalıdır. Bununla birlikte, Allah yolunda mücadele edilirken ve bu mücadele esnasında da ibadet edilmektedir zaten. Yani bir Müslümanın hayatının tamamı Allah için olduğundan, ibadet için kendisini adamasına veya bir yere kapanmasına gerek yoktur. “De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir.” (Enam, 162) Son olarak da şunu belirtmek isteriz ki, son zamanlarda gerçekleşen ve “Arap Baharı” diye tabir edilen ayaklanma, direniş, çatışma ve devrimlerin yayılması ve “muhalif” diye ifade edilen ayaklanan halkların aralarındaki haberleşmenin, ayaklanmaların komuta edilmesi ve yönlendirilmesinin sosyal medya ağları (facebook, twitter, vs..) üzerinden gerçekleştiğini ve bunun da bu alanların ne kadar önemli olduğunu gösterdiği ifade edilmektedir. Evet, bunun etkisini yok sayamayız, ancak bu olaylar sanal ortamları yuva edinmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Bu olaylarda da gördüğümüz üzere meydanlara yani gerçek hayata inmek gerekiyor. Şunu da unutmayalım ki, bu bahar tam gelmiş mi, bahar mı yoksa yeni bir dünya düzeni mi Allah bilir. Ama ne olursa olsun, Müslüman, rüzgârın estiği yöne giden değil, Allah’ın istemiş olduğu yönde gidendir. Hangi ortam ve şartlarda olursa olsun Müslüman’ın, Allah’ın kendisine vermiş olduğu Allah’ın Halifeliği görevini yerine getirmesi gerekir. Bizlerin Allah’ın dinini yaşamaya ihtiyacımız var. Allah’ın bizlere değil. Yani İman ve Salih amel... İmansız amel ve amelsiz iman bir şey ifade etmez… “Allah’tan gelen öğütlerin ve O’nun indirdiği gerçeğin etkisi ile müminlerin kalplerinin yumuşayacağı, ürpereceği gün halâ gelmedi mi? Müminler daha önce kendilerine kutsal kitap verilenler gibi olmasınlar. Uzun zaman geçince onların kalpleri katılaştı ve çoğu yoldan çıkmış kimseler oldu.” (Hadid:16) CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

35


METİN EKEN I

MEDYATİK KUŞATMA VE MÜSLÜMANLAR -4

TÜKETİM KAVRAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Giriş

Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. (Araf s. 31. Ayet)

‘T

üketim Toplumu’ adını verdiğimiz bir önceki yazımızda, içinde yaşadığımız sos-

yo-kültürel yapıyı açık bir biçimde betimleyen ‘tüketim’ olgusuna değinmiş ve bu olgunun günümüz dünyasında ihtiyaçların karşılanmasından çok daha başka ve karmaşık anlamlar ihtiva ettiğini belirtmiştik. Bu yazımızda ise, eko-

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.

nomik bir faaliyet olmanın çok ötesinde bir yaşam

(En’am s. 165. Ayet)

modern tüketim olgusunu kavramsal düzeyde ele

tarzı, statü göstergesi, hatta ve hatta hayatın her alanı için yeni kurallar va’z eden (adeta bir din ya da inanç sistemi gibi) bir sistem haline gelen alacağız. Tüketim Kavramı Tüketim (Consume) kavramı lügatlerde, kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek(1), üretilen

36

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I METİN EKEN mal ve hizmetlerin; gereksinim ve istekleri karşılamak amacıyla kullanılması(2) gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Yakın zamanlara kadar bu kavramı karşılamak amacıyla dilimizde arapça ‘istihlak’ kavramı kullanılmıştır. Bu kavram ise yok etme, helak etme, bitirme gibi anlamlar ihtiva etmektedir. Bu bağlamda, tüketim kavramının özü gereği sıkıntılı olduğu ve İslami terminolojide sıklıkla kullanılan rızık, kanaat ve israf kavramlarıyla özü gereği çelişeceğini söylemek pekâlâ mümkündür. Çünkü Müslüman bir bireyin doğa, insan ve eşya ile kurduğu ilişki biçimini şekillendiren tevhid ilkesi, insana yüklenen emanet ve hilafet kavramları ile birlikte düşünüldüğünde, ne doğa boyunduruk altına alınıp sömürülmesi ve kontrol altına alınması gereken bir yapı ne de mal ve hizmetler yok edilmesi, helak edilmesi gereken şeylerdir. İşte tam bu noktada üzerinde durulması gereken husus bu kavramı meydana getiren zihin yapısı ve

eden insan, bu esnada Allah’a kulluk etmektedir. Allah’a kulluk etmek, varlık üzerinde tasarrufta

varlık tasavvurudur. Çünkü; insanın kendisini ve

bulunmasından ayrı bir alanı ifade etmez. As-

çevresini anlamlandırması ve bunun sonucunda

lında varlığın temel yasaları itibariyle insan bu ta-

da eyleme geçmesi onun varlık tasavvurunun bir

sarrufun/kulluğun dışında herhangi bir davranış

sonucudur. Bu tasavvuru daha iyi idrak etmek

sergileyemez.(3)

için öncelikle İslam’ın varlık tasavvuruna kısaca

Bu bağlamda modern varlık tasavvurunda ise,

değinmek gerekir. İslam’ın varlık tasavvuru yüce Allah’ın mutlak hâkimiyeti ve yarattıkları üzerinde mutlak tasarrufuna dayanmaktadır. Bu bağlamda, varlık alemi de bu tasarrufun bir sonucu olarak yaratılmış ve eşrefi mahlukat olan insanın yararına sunulmuştur. Ancak insana da bir takım sorumluluklar yüklenmiş ve ona yeryüzünün halifesi sıfatı verilmiştir. Bu anlamda varlık alemi bu halifeye ‘emanet’ edilmiş, insanın yaratılış gayesi uyarınca varlıkla kurduğu ilişki de ibadet olarak değerlendirilmiştir.

modern insanın bir tanrı konumuna geçtiği ve kâinattaki her şey üzerinde tasarruf yetkisine sahip olduğu düşünülür. Bu algıya göre dünya, ilahi olmayan, mekanik, ölçülebilir, tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak konumlandırılmıştır. Newton, Descartes, Bacon, Copernic, Keppler gibi düşünürlerin katkısıyla oluşan bu algı biçimi doğayı boyun eğdirilmesi gereken bir güç olarak görmüştür. Nitekim Bacon’un “Doğaya hakim olmanın yolu, ona boyun eğdirmektir.” sözü bu algının somut bir ifadesi olarak karşımızda dur-

O hâlde varlığın ibadeti insana hizmet, insanın

maktadır. Bu tasavvur doğrultusunda tüketim

ibadeti de varlıktan amacına uygun olarak isti-

kavramı, var olan gereksinimlerin adil ve dengeli

fade etmek, üzerinde tasarrufta bulunmaktan

bir biçimde karşılanmasından ziyade, ihtiyaçların

ibarettir. Varlığın insanın emrinde olması, insanın

sonsuzluğuyla özdeşleşen, dengenin unutulduğu,

kulluk etmesinin aynısıdır. Yani varlıktan istifade

yağmacı, yok edici bir mahiyet kazanmaktadır ki, CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

37


METİN EKEN I leştirilen ve yalnızlaştırılan zavallı insanın zihin dünyası reklâm, ilan ve müzikle âdeta bombardımana tutulup sömürgeleştirilmiştir. Artık o her ne kadar özgür birey olduğunu iddia etse de

İslam’ın varlık tasavvuru yüce Allah’ın mutlak hâkimiyeti ve yarattıkları üzerinde mutlak tasarrufuna dayanmaktadır. Bu bağlamda, varlık alemi de bu tasarrufun bir sonucu olarak yaratılmış ve eşrefi mahlukat olan insanın yararına sunulmuştur. Ancak insana da bir takım sorumluluklar yüklenmiş ve ona yeryüzünün halifesi sıfatı verilmiştir. Bu anlamda varlık alemi bu halifeye ‘emanet’ edilmiş, insanın yaratılış gayesi uyarınca varlıkla kurduğu ilişki de ibadet olarak değerlendirilmiştir.

hiçbir zaman kendi aklı ve iradesi doğrultusunda değil kapitalizmin ona empoze ettiği sahte, aldatıcı hayatın zavallı bir zebunudur. Onu bu acıklı durumdan kurtaracak, insan olmanın ve insanca yaşamanın haz ve onurunu kazandıracak yeni bir dünya görüşüne, hayat ve insan anlayışına şiddetle ihtiyaç vardır.(4) Yukarıda tüketim olgusunu kavramsal düzeyde İslami varlık tasavvuru ve modern akılcı varlık tasavvuru bağlamında kısaca değerlendirdik. Modern tüketim kültürünün insanı erdemli bir eşref-i mahlûkat olmaktan çıkarıp esfel-i safilin olmaya ittiğini ve onu yaratılış amacından uzaklaştırdığını vurguladık. Öyleyse, Müslüman bireylerin diğer

modern tüketimin genel görünümü bu şekildedir.

tüm varlıklarıyla kurduğu ilişki biçimini mutlak

Günümüzde, iktisadı tanımlarken kullanılan ‘sı-

doğru bir biçimde şekillendirecek ilahi yasaya tam

nırsız ihtiyaçların sınırlı kaynaklarla uzlaştırıl-

manasıyla boyun eğerek,tüketirken tükenmekten

ması’ şeklindeki ifade tarzı bu algıyı net bir bi-

kurtulması gerekmektedir. Bu noktada unutulma-

çimde betimlemesi bakımından dikkate değerdir.

ması gereken husus modern tüketim kültürünün

Modern ekonominin işlemesinin yegâne şartı

bizatihi dinin kendisini dışlamadığı, bunun ye-

ihtiyaçların gemini çözmek ve onları sınırsız ihti-

rine onu dönüştürerek anlamından uzaklaştırmak

raslara dönüştürmektir. Bu bağlamda, günümüz

yoluyla işlediğidir. Bu hususta, Abdurrahman

tüketim endüstrisi ihtiyaçtan ziyade ihtirasları,

Arslan’ın tüketim kültürünün İslami kavramları

nefisleri kurcalamakta, kanaat etme, israf etmeme

ne şekilde izafileştirildiği ve muhtevasından sıyır-

gibi önemli değerleri izafileştirmektedir. Yazının

dığına yönelik örnekleri maksadı daha iyi açıkla-

hemen başında sorguladığımız ‘tüketim’ kavramı

ması bakımından önemlidir.

böyle bir tasavvurun ürünüdür.

38

Arslan’a göre(5), yakın zamanlara kadar Müslü-

Öyleyse denilebilir ki, modern tüketim olayının

manlar ekonomik faaliyetlerini rızık kavramı

temelinde insanı sadece maddî yönüyle ele alıp

ile kavramsallaştırıyordu ve israf tüketim faali-

onu dünyevîleştirerek seküler bir dünya kurma

yetinde belirleyici bir işlev olarak faaliyet görü-

düşüncesi yatmaktadır. Herşey buna göre plan-

yordu. Ancak zamanla modern kapitalist tüketim

lanmış, bu doğrultuda dizayn edilmiş; insanın

süreçlerine eklemlenen Müslümanlar bu düzeni

maddeye karşı olan ihtirası kamçılanarak sahip

karakterize eden üç önemli kavramı keşfedecekti:

olma, haz alma, eğlenme, cinsellik ve her türlü

Kâr, moda ve marka. Bunlardan moda ve marka,

güzellik duygusu istismar edilerek bir sömürü

Müslümanın kültür evreni içinde bir meşruiyet

metaı haline getirilmiştir. Bunu başarmak için ge-

temeline sahip olmadıkları gibi, karşılığı olmayan

leneksel aile ve kollektif bilinç yıkılmış, bireysel-

kökten yabancı kavramlar özelliği taşımaktay-

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


Sonuç

Peki Ne Yapmalı?

dılar. Fakat tüketime ilişkin kazanılan yeni davranış biçimleriyle bu iki yabancı kavram tercihlerimizde bir ihtiyaca atıfta bulunacak ve belirleyici unsur olacaktır. Dolayısıyla moda tesettüre bürünerek podyumlarda arz-ı endam ederken; ‘Tekbir’(6) kelimesi içerik anlamını terk ederek paketlenecek ve ticari bir mülkiyet metaı haline gelecektir. Öte yandan metropolden başlayarak deniz kıyılarına ulaşan modern hayat biçimlerinin özellikle denize dönük kültürü ve bu hayatın mevcut kurgusu göz ardı edilerek, ‘hakiki şeriat’ mayo olup denize sokulmaya başlanır. Sonuçta, tüketim ile tapınmanın birbirinden zor ayırt edilebildiği metaların dünyasında, ‘bereketi’ kalmadığı için eski tanım ve ölçüsü yeterli olmayacağından, kâr’ın modern biçimi ile tanışılır.

----------------------------1. TDK Büyük Türkçe Sözlük, bkz: http://wap.tdk.org.tr/ index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK. GTS.53280b52df3268.16778926 2. Vikipedia, Tüketim maddesi, bkz:http://tr.wikipedia. org/wiki/T%C3%BCketim 3. Vahdettin İnce, İslam’ın Varlık Tasavvuruna Dair Bir Deneme, Düşünce ve Araştırma 4. Mahmut Kaya, İslam’da Kanaat Kültürü, Tüketim ve Değerler Kitabı İçinde, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, 2010 5. Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012 6. Bilindiği üzere Türkiye’de bazı tesettür firmaları tesettür modasının Türkiye’deki önemli lokomotiflerinden biri olma görevini başarıyla icra etmektedir. Bu firmanın resmi internet sitesinde yer alan vizyon ve misyona baktığımızda, tesettürün nasıl olup da anlamından uzaklaştırılıp bir tüketim nesnesi haline geldiği netlikle görülmektedir. Bkz: http://www.tekbirgiyim.com.tr/MisyonVizyon.aspx

O halde Müslüman bireyler, kullanım ve yeme içme alışkanlıklarının çerçevesini çizen hilafet, emanet, kanaat, israf, infak, sadaka, zekât gibi derin muhtevaya sahip kavramları sahiplenmeli ve eriyen değerler dünyasında bu önemli muhtevaya ve onun sunduğu anlam dünyasına yeniden sarılmalıdır. Bu bağlamda Müslümanlar, “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur.”(1) ayeti kerimesinde belirtildiği üzere nimetler hususunda denendiklerini ve bu deneme sırasında da yeryüzünün halifesi olmak gibi şerefli bir noktada konumlandırıldıklarını unutmamalıdır. Bu noktada, yeryüzünün halifeleri olan Müslümanlara düşen en önemli görevse emanete sahip çıkmak ve yüce Allah’ın “Artık Allah'a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan, düzeltme için ise hiç bir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın.”(2) emri gereği haddi aşmamak ve haddi aşanların isteklerine uymamaktır. Bu emanetin korunması sırasında Müslümanların en önemli azıklarından bir tanesi hiç şüphesiz kanaat etmektir. Ancak yerinde bir kanaat anlayışı Müslümanlara dünya ve ahiret saadetinin kapılarını aralayacaktır. Nitekim bir hadislerinde Rasulullah (s.av.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman olan, geçinmesine yetecek kadar rızka kavuşan ve Allah’ın verdiklerine kanaatkâr kıldığı kişi, mutluluğu yakalamıştır.” Ancak bu şekilde kendi içsel mutluluğunu yakalayan ve israftan kaçınan Müslümanlar infak, sadaka ve zekât gibi kurumlar vasıtasıyla da toplumsal huzura katkı sağlayacak ve bencil tüketim düzenin prangalarını söküp atacaktır.“(3) “Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, biz bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” (Bakara, 286) ---------------------------------------1. En’am Suresi 165. Ayet 2. Şura Suresi 150, 151 ve 152.ayetler 3 Müslim, Zekat, 125.


Tarih

ŞER’Î MAHKEMELERİN KALDIRILMASI İslam dininin Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aracılığıyla yayılmaya başlaması süreciyle beraber İslam hukuku da teşekkül etmeye başlamıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, İslamiyeti yaydığı ve hayatta olduğu sürece insanları bu dine ısındırmak, hakkın ve mutlak adaletin sağlanması üzerinde önemle durulduğuna herkesi inandırmak için kadılık görevini bizzat ifâ etmiştir.

T

oplumsal ilişkileri düzenleyen, maddi yaptırımı olan ve zorlayıcı bir niteliğe sahip olan kurallar bütününe “hukuk” adı verilmektedir. Hukukî kuralların temel amacı, toplumsal düzeni korumak ve güven ortamı oluşturmak; daha genel bir ifadeyle adil bir düzen sağlamaktır. Bu sebeple, ne tür bir yönetim anlayışına sahip olursa olsun, bütün devletlerin bir yaptırım gücüne, bir hukuki yapıya sahip olmaları gerekmektedir. Çünkü iki kişinin olduğu yerde iki farklı anlayış, iki farklı görüş ve iki farklı düşünce stili var demektir. Bu sebeple, insanlar arasındaki çıkar çatışmalarını gidermek, meydana gelebilecek olumsuz durumlara bir üstün güç tarafından yönlendirici ve engelleyici olmak gerekmektedir. Bu durum da hukuki kuralların oluşturulmasına zemin hazırlamaktadır. Arapça’da hükm kökünden mekân ismi olan mahkeme (çoğulu mehâkim) kelimesi sözlükte “hüküm verilen yer, yargılama yeri” anlamın-

40

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I RIDVAN BADUR dadır. Fıkıh terimi olarak kadıların içinde davalara baktıkları daire ve makamı, daha teknik bir ifade ile kamu hizmeti niteliğindeki yargılama yetkisinin kullanılması için kurulmuş resmî makam ve kurumu ifade eder.(1) Tarihe bakıldığında yeni yeni devletler ve medeniyetler kuran eski milletlerin, kendi anlayışlarına ve yaşam koşullarına, örf ve adetlerine, dinî telakkîlerine uygun şekilde birtakım kanunlar ve nizamlar meydana getirmek suretiyle hakkı ve adâleti emniyet altına almaya çalıştıkları görülür. Eski Türkler’in aileye, mülkiyete, cezaya dair dikkat çekici kanunlarıyla Bâbil’in Hammurabi kanunları, Sümerler’in, Hititler’in kanunları, İspartalılar’ın Likurg, Atinalılar’ın Solon ve nihayet Roma hukukunun -ki bugünkü Medenî Hukukun temelidir- doğmasına sebep olan Roma kanunları, eski milletlerdeki hukuk anlayışının ayrı ayrı birer ifadesidir.(2) İslam dininin Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem aracılığıyla yayılmaya başlaması süreciyle beraber İslam hukuku da teşekkül etmeye başlamıştır. Hz. Peygamber, İslamiyeti yaydığı ve hayatta olduğu sürece insanları bu dine ısındırmak, hakkın ve mutlak adaletin sağlanması üzerinde önemle durulduğuna herkesi inandırmak için kadılık görevini bizzat ifâ etmiştir. Bir süre sonra İslam dini Arap coğrafyasına yayılmaya başlayınca gerekli yerlere kadılar tayin edilmeye başlanmıştır. Şer’iyye mahkemelerinin temeli Hz. Peygamberin Asr-ı Saadeti’nde, Medine İslam Devleti’nde atılmıştır. İslam dünyasının ilk kadısı da olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yargı için mekân düşünmemiş; sokakta, evde, camide uyuşmazlıklara çözüm bulmuştur. Sonrası ise onun görevlendirdikleriyle gelişen ve onun da sonrası dört halife döneminde hızla ilerleme kat eden kadılık sistemidir. Bu, Şer’iyye mahkemelerine esas teşkil etmektedir. Hz. Peygamberin vefatından sonra da gerek dört halife devrinde gerekse Emevi ve Abbasiler devrinde halifeler şer’î buyrukların ışığı altında hüküm koymakta büyük bir titizlik göstermişlerdir. Özellikle ikinci râşid halife ve adaleti ile nam salmış olan Hz. Ömer’in titizliği, nakiller yoluyla günümüze kadar ulaşmıştır.

İlk dönemlerde kadılar ictihad derecesine ulaşan âlimler arasından tayin ediliyordu. Emevîler’den itibaren genel olarak meslekî tecrübe de dikkate alınıp kadılık mesleğinin ilk basamağı olarak mahkeme zabıt kâtipliği esas alınmış, kadı kâtipliğinden nâibliğe, oradan da kadılığa yükselmeyi sağlayan bir yol izlenmiştir.(3) İslam devletlerinde, dava görülürken riayet edilen muhâkeme usulü, Kurân ve Sünnet’te yer alan hükümlere göre şekillenmiştir. Kadı, taraflara eşit muamelede bulunmak için onları önünde oturtur ve ilim ehillerini de yanında bulundururdu. İslâm tarihinde yargılamanın alenîliği genel bir ilke olarak benimsendiğinden camilerin yargılama yeri olarak seçilmesiyle bu amaç kolayca gerçekleşiyor, duruşmaları evinde yapan kadılar ise evlerinin kapılarını herkese açık bulundurmaya özen gösteriyordu. Duruşmaları taraflar ve şahitler dışında dinleyiciler de izleyebiliyordu. Kadı genel ahlâk ve âdâba uygun olmayan durumlarda kapalı oturumlar düzenliyor, bu durumda sadece ilgililer duruşma salonuna alınıyordu. Duruşma oturumunun yönetimi kadı’nın yetkisindeydi. Kadı, mahkemenin âdâbına ve saygınlığına uygun olmayan davranışlarda bulunanları uyarır, bundan bir sonuç alamazsa onları mübâşir aracılığı ile salondan çıkarır ve gerektiğinde ta‘zîr(4) cezası verirdi. Duruşmaları alenî yürüten kadı ilim erbabıyla gizli olarak istişare edip hükmünü tek başına verir ve hükmü ilgililere açıkça tefhim(5) ederdi.(6) Mahkemelerin Osmanlı’daki seyrine değinecek olursak şunu belirtmemiz gerekir ki Osmanlı mahkemesi, İslam devletlerinde görülen örneklere nispeden biraz daha gelişmiş bir yapı arz eder. Osmanlı mahkemesinin görev ve yetki alanı genişlemiştir; hem şer’i hem de örfî davalarda tek yetkili mahkeme konumundadır. Hangi hukuk alanına (şer‘î-örfî) ait olursa olsun bir hukuk uygulamasının kadı’nın izni olmadan yapılması da yasaklanmıştır. Sadece hukuk uygulamalarının değil, vergi toplanması, tahrir yapılması gibi idarî tasarrufların da hâkimin bilgisi (kadı mârifeti) olmadan gerçekleştirilmemesi kanunnâmelerde ve adaletnâmelerde sıkça vurgulanmıştır.(7) Mahkeme kararları sicil defterlerine işlenir ve taraflara da birer belge verilirdi. Osmanlı hukuk tarihinde mahkeme yapısındaki en köklü değişiklik Tanzimat sonrasında meydana gelmiştir. Bu dönemde tek hâkimli klasik CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

41


RIDVAN BADUR I

Osmanlı’nın son dönemlerinde içine sürüklendiği “batılılaşma” cereyanının Yeni Türk Devletinde zirveye ulaşması sonucunda birçok müessese bu cereyandan etkilenmiş ve İslam hukuku da nasibini almıştır. 1920 yılında TBMM’nin açılışı ve Ekim 1923’te de Cumhuriyetin ilanıyla esas hedeflerden biri olan Milli Egemenlik sağlanınca, sıra toplumsal alandaki yeniliklere gelmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan üç yasadan biri olan Şer’iye ve Evkaf Nezareti’nin kaldırılması ile devlet idaresinin laikleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Hiçbir değeri kalmayan Şer’iyye Mahkemeleri de 8 Nisan 1924’te kapatılmıştır. Böylece yenilik hareketlerine başlıca engelleyici rolü üstlenen ulemanın gücü oldukça kırılmış ve islam hukukuna dair ibareler de tarihe karışmıştır. Osmanlı mahkemesi yerini giderek toplu hâkimli mahkemelere bırakmaya başlamıştır. 1838 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye, ardından 1868’de oluşturulan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye ve Şûrâ-yı Devlet bu döneme damgasını vurmuş yüksek yargı kurumlarıdır.(8) Tanzimat Fermanı, bütün Osmanlı vatandaşlarını hak ve görev bağlamında eşitliyordu. Fermanın en geniş anlamda maddelerini analiz edecek olursak, Osmanlı vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması, herkesin -gelirine görevergi yükümlülüğü altına alınması ve askerlik yükümlülüğünün adalet temelinde paylaşılması şeklinde özetlemek mümkündür. Yeni kurulmuş olan “Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye” de bu ilkelerin yürütülmesi ile görevlendirilmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde içine sürüklendiği “batılılaşma” cereyanının Yeni Türk Devletinde zirveye ulaşması sonucunda birçok müessese bu cereyandan etkilenmiş ve İslam hukuku da na-

42

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

sibini almıştır. 1920 yılında TBMM’nin açılışı ve Ekim 1923’te de Cumhuriyetin ilanıyla esas hedeflerden biri olan Milli Egemenlik sağlanınca, sıra toplumsal alandaki yeniliklere gelmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan üç yasadan biri olan Şer’iye ve Evkaf Nezareti’nin kaldırılması ile devlet idaresinin laikleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği(9) kurulmuştur. Hiçbir değeri kalmayan Şer’iyye Mahkemeleri de 8 Nisan 1924’te kapatılmıştır. Böylece yenilik hareketlerine başlıca engelleyici rolü üstlenen ulemanın gücü oldukça kırılmış ve İslam hukukuna dair ibareler de tarihe karışmıştır. Gerçekten hukuksal açıdan bir laiklik gerekli miydi? Muasır medeniyetler(!) seviyesine çıkmanın gereklerinden biri de bu hukuki reformlar mıydı? İnsanlar yaşadıkları çevrenin etik ve dini değerleriyle kanunlar yapar, sınırlamaları toplumun hassasiyetine göre belirlerler. Batı bu düzenlemeleri kendi çıkarlarını, kendi etik değerlerini düşünerek yapmıştır. Dolayısıyla şöyle veya böyle kültürel anlamda yeterince uzak kaldığımız toplumların kanunlarından beslenmek yıllardır tartışılagelmiş bir konudur. Fakat Mustafa Kemal, reformlarını hayata geçirirken esas aldığı ilkelerden biri olan “Lâiklik” çerçevesinde, toplumun hassasiyetlerini dikkate almaksızın çeşitli yeniliklere imza atmıştır. Bu süreçte, hukukun ilham alacağı tek kaynak; hayat ve onun gereksinimleri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin batıyla bütünleşme amacı, batı hukukunun benimsenmesindeki önemli etkenlerden biridir. Çünkü, bu sayede kısmen de olsa batı ile ortak değer yargılarına sahip olunacak ve toplumlar birbirlerine yaklaşacaktı. Fakat batının kültür ve değerlerini topyekün benimsemek ne kadar doğrudur takdir sizin! -----------------------------------------------------1. Fahrettin Atar, “Mahkeme”, DİA, c.27, s.338. 2. Münir Atalar, “Şer’iyye Mahkemeleri’ne Dâir Kısa Bir Tarihçe”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, c. IV, Ank. 1980, s. 303. 3. Atar, a.g.m., s.340. 4. Lûgat manası; mutlak olarak edeblendirmek (Te’dib etmek), menetmek ve azarlamaktır. 5. Tefhim, hâkimin temyiz edilecek kararı yüze karşı okuması demektir. 6. Atar, a.g.m., s.341. 7. Mehmet Âkif Aydın,“Mahkeme”, DİA, c.27, s.342. 8. Aydın, a.g.m., s.344. 9. Ali Akyıldız, “Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti”, DİA, c.39, s.8.


NEDİM BAL I

GÜNDEME

BAKIŞ

HİÇ GÜLMEYEN

KIT’A; AFRİKA

Bismillahirrahmanirrahim

Y

eryüzü kaynıyor! Yemen, Tunus, Libya, Mısır, Filistin, Suriye, My ambar derken şimdi de Afrika… Yaşanan bu zulümlerin arkasındaki eli kanlı katiller kim? İslam coğrafyalarını baştan sona işgal ederek Müslümanların topraklarını, kaynaklarını ve insanlarını sömüren güçler kim?. Bu coğrafyalardaki İslami kültürü bozan, ahlaksızlığı yayan ve dini ifsat edenler kim? Afrika’nın özellikle kuzey yarım küresi önümüzdeki yıllarda çeşitli iç savaşlar sebebiyle büyük

Müslüman katliamlarına sahne olabilir. Daha şimdiden Fransız askerlerinin desteği ile binlerce Müslüman katledilmiş durumda. Peki, neden Müslümanlar üzerinde bu katliamlar yoğunlaştırılıyor? Afrika 200 yıldır inanılmaz bir hızla Hristiyanlaştırılıyor. Başta İngilizler, Fransızlar ve Vatikan olmak üzere bütün kiliseler Afrika üzerinde yoğunlaşmış durumdalar. Önce Afrika’nın okuyan, yazan, çizen, yöneten elit kesimini ele geçirip Hristiyanlaştırıyorlar. Üst kademedeki bu Hristiyanlaştırma çalışması başarıyla sonuçlandıktan CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

43


NEDİM BAL I sonra alta yani halka doğru Hristiyanlaştırma çalışmaları devam ediyor.

İşte tam bu noktada mevcut planların başarıya ulaşmasının önündeki en “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde büyük engel ve tehincil, bizim elimizde ise topraklarımız Afrika’daki Hristilike olarak İSLAM vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etyanlaştırma faalive MÜSLÜMANLIK meyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda yetleri sadece yerli durmaktadır. Çünkü baktık ki, incil bizim elimizdeydi. Fakat kabile dinlerine İslam dini; Hristopraklarımız ise beyazların olmuştu.” mensup olan kimtiyan, Yahudi ve seler üzerinde yapılmüşriklere asla itaat etmemeyi, onları veli mıyor. Maalesef son / dost / yönetici edin20 yıl içinde Müslümemeyi, zulme karşı durmayı, sömürülmemeyi manlıktan Hristiyanlığa geçiş, azımsanmayacak dahası küfrün ve şirkin önderleriyle savaşmayı ölçüde artmış durumdadır. Bunun sebepleri araemretmektedir. İşte bu yüzden emperyalist Hrissında; Afrika kıtasının neredeyse tamamında terk tiyan âlemi ve Siyonist Yahudiler için en büyük edilen davet ve tebliğ faaliyetlerinin zayıf olması, tehlike İslam ve Müslümanlardır. fakirlik ve cahilliğin yaygın oluşu yatmaktadır. Afrika kıtasının daha rahat ve kolay sömürüleBatı dünyası; Afrika da tam bir ikiyüzlülük dersi bilmesi için ya Müslümanların Hristiyanlaşması vermektedir. Aslında Afrika, batının gerçek yüyâda tamamen ortadan kaldırılması gerekmekzünü resmeden önemli bir Kıta’dır. tedir. Şu an emperyalist Hristiyan âleminin gözetimi, oluru ve teşviki ile gerçekleştirilen MüsBaşta Fransızlar ve İngilizler olmak üzere tüm lüman katliamlarının altında yatan en büyük seHristiyan Avrupalılar bu Kıta’ya akın akın üşüşbeplerinden biri de budur. tüler… Bu Kıta’nın tüm zenginliklerini silip süpürdüler. Sonra yetmedi bu Kıta’nın siyah tenli Fakat asla unutulmamalıdır ki; Müslümanlar insanlarını hayvan avlar gibi avlayarak, boyunlaüzerindeki bu zulüm ve vahşetin en büyük sebebi; Müslümanların tevhid inancına sahip olup rına tasma, ayaklarına zincirler vurarak gemilere İslam’dan vazgeçmemeleridir. Allah’ın kitabı doldurdular. Milyonlarca insan uzun yolculukKur’an’ı Kerim, bu hakikati çok açık bir şekilde larda ve ağır çalışma şartları içinde öldü. ifade etmektedir; “Onların (Mü’minlere) işkence Sağlam olarak Avrupa ve Amerika kıtasına ulaşaetmelerinin sebebi aziz ve hamid olan Allah’a bilenlerde büyük çiftliklerde ve ağır işlerde kullaiman etmeleridir.” (Buruc 8) nıldı. Bazıları, insanları eğlendirmek için kurulan Tarih tekerrürden ibarettir. Küfür cephesi tarihin sirklerde maymun muamelesi gördüler. her döneminde aynı vahşet ve alçaklığın içinde olmuştur. Allah’a ve onun Peygamberlerine karşı Şimdi aynı emperyalist Hristiyan dünyası bu iftiralar atarak zulmedenler diğer insanlara niçin günkü Afrikalı insanların başlarını okşayıp “vah zulmetmesinler ki? vah! Size ne oldu böyle? Siz çok zayıf ve güçsüzsünüz. Sizler bu hale nasıl düştünüz? Gelin Hristiyan olun ve bizler gibi güçlü olun” diyorlar. Bu büyük devasa kıtanın yerli insanlarının mensup olduğu din, kültür, örf ve adetlerinin zayıflayıp paramparça olması, diğer taraftan sömürgeci batılılara karşı direnecek fikri ve maddi güçlerinin olmaması ileride özellikle kuzey Afrika bölgesinin tamamen Hristiyan dünyasının eline geçme ihtimalini kuvvetlendiriyor.

44

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

Kenya kurucu devlet başkanının şu sözü Afrika gerçeğini ne kadar güzel özetliyor; “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde incil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki, incil bizim elimizdeydi. Fakat topraklarımız ise beyazların olmuştu.” Onların bir hilesi varsa Allah’ında onlara karşı bir tuzağı vardır. Mazlumların ahı yerde kalmayacaktır. Allah zuntikamdır.


I NEDİM BAL Allah’a ve ahiret gününe iman eden kardeşlerimizin içi ferah olsun. Bizler sadece bu dünyaya iman edenler değiliz. Biz, ötelerin ötesine iman edenleriz. Bir gün mutlaka zalimler yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı) korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)

5 yaşındaki kızının el ve ayağına bakan Afrikalı bir köle baba

KÜFRÜN EKMEĞİNE YAĞ SÜRENLER Sömürgeci, obez, emperyalist Hristiyanlar ve lanetlenmiş Siyonist Yahudiler, dünya üzerindeki hâkimiyetlerini kuvvetlendirip devam ettirebilmeleri için her zamanki gibi “Böl, Parçala, Yut ve Yönet” formülünü işletiyorlar. Hristiyan ve Siyonist Yahudilerden oluşan küfür cephesi, kendisinin karşısında bütünleşmiş, tek yumruk haline gelmiş bir kuvvet istemiyor. Çünkü Hristiyan ve Yahudiler; birleşmiş, bütünleşmiş bir İslam âlemine karşı başarılı olamayacaklarının farkındalar… Bu yüzden; İslam coğrafyalarının içi ne kadar karıştırılırsa, Müslümanlar ne kadar çok bölünebilirse, Müslümanlar arasında ne kadar çok ihtilaf ve fitne oluşturulursa; Müslümanlar üzerinde o kadar kolay hâkimiyet kurabilir ve dünya sömürüleri devam edebilir.

Bu fotoğraf, 1900’lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekildi. Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.

Akıbetleri ise meçhuldür. En doğrusunu yaratan Rabbimiz bilmektedir. Bizlerin onlar hakkında bildiği tek şey; ellerine ve dillerine bulaştırdıkları Müslüman kanının, canının ve ırzının hesabını Allah’a verecek olmalarıdır. Allah azze ve celle zuntikamdır.

Bunu çok iyi bildiklerinden dolayı, temelde sevmedikleri ve düşman gördükleri halde yeri geldiğinde çeşitli İslami grup ve cemaatlerle çıkarları doğrultusunda işbirliği yapabilirler. Onlar için başarıya giden her yol mubahtır.

Şu an dünya küfrünün, kerhen (istemeyerek) de

Dünya küfrünün çıkarlarına hizmet eden kimseler iki kısma ayrılır. Birinci kısım; Kalbinde İman ve İslam olmayan fakat Müslümanlardan gözüken, onlarla beraber namaz kılan, oruç tutan fakat dünya küfrünün hâkimiyeti için bilinçli olarak çalışan, casuslar ve münafıklar. Bunların hükmü üzerinde hiçbir ihtilaf yoktur. Bunlar kâfirdir ve ebedi cehennemdedirler.

TEKFİRCİLİK. Bu iki fikri akımada mensup olan

İkinci kısım ise; Kalbinde İman ve İslam inancı olan fakat dünya küfrünün ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramayan ve tağuti düzenlere bilinçsizce hizmet eden kara cahiller. Bunların kesin hükmü ise; ahmaklık ve aptallıktır.

Suud merkezli seleficilik(!) ile Harici menşeili

olsa önünü açtığı, yayılması için göz yumduğu hatta desteklediği iki fikri akım var: Birincisi: Suud merkezli Suud Seleficiliği(!), İkincisi ise: Hariciliğin yeniden ambalajlanıp hizmete sunulduğu çok sayıda samimi, ihlaslı ve gayretli insanlar mevcuttur. Onların niyet ve samimiyetlerinden asla şüphe içinde değiliz. Fakat bu ihlaslı ve samimi toplulukları kullanan ve yöneten lider kadrolar hakkında aynı iyi niyeti maalesef besleyemiyoruz. bugünkü tekfircilik hareketlerinin İslam coğrafyalarında takındıkları tavır, eylem ve söylemlere bakıldığında bu hareketlerin bilinçli olarak dünya küfrü tarafından kullanıldığı fikri kuvvetleniyor. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

45


NEDİM BAL I başlatmak varken, nesli ve ekini fesada uğratanlara karşı mücadele etmek varken; Mısır’ın yeni Firavunu General Sisi ve darbeci yönetimine övgüler düzen, mevcut yönetime başkaldırmanın fitne olacağından bahseden ve zalimlerin yanında yer alan kral’cılar ile zalim ve kâfir Esed’e karşı savaşmak varken, ellerine ve dillerine Müslüman kanı bulaştırmaktan bıkıp usanmayan ve “bizim mücadelemiz İslami cepheyledir “diyen tekfirci beyinsizlere ne denilebilir ki? “Allah Islah Eylesin.”

Bu Afrikalı kız çocuğu “Human Zoo”da (İnsan Bahçesi) sergileniyor. Ziyaretçiler onu besliyor. (Bruksel/Belçika 1958)

Müslümanlar nerede kuvvetlense, nerede biraz ayağa kalksa, nerede vahdet, birlik ve huzur ortamı doğsa, nerede Siyonist İsrail’e ve emperyalist Hristiyanlara karşı direnişe kalkışılsa, nerede tağutlara karşı savaş başlasa bu iki fikri akımın hemen orada bitiverdiğini ve yılların çalışmalarını, emeklerini, kazanımlarını bir anda paramparça ettiklerini görmekteyiz. Suud selefçileri(!); tağuti rejimlere karşı yapılan tüm şerefli kıyamları “fitnecilik” ile suçlayıp zalimlere ses çıkarmamayı dinin bir emriymiş(!) gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Tekfir akımına mensup olan kimselerin ise; cahil halka yönelik davet, irşad, tebliğ çalışmaları yaparak sıfırdan insan kazanmak yerine, mevcut İslami cemaatlerin içine sızarak orada gizlice batıl fikirlerini (fitnelerini) yaymaya çalışmaları, gizli gizli adam ayartmaları, içine girdikleri tüm toplulukların bir müddet sonra birbirine düşmeleri ve birbirinden nefret ederek parçalanmaları; tekfir akımının lider kadrolarına karşı olan şüpheleri artırmaktadır. “Acaba bunlar kimler tarafından niçin korunuyor ve kullanılıyor”? sorusu artık herkes tarafından sorulmaktadır. İşte bu noktada Mısır’daki olaylardan ve Suriye’deki cihattan çıkarılacak çok önemli dersler vardır. Dünya müstekbirlerine, tağutlara, zalimlere ve onların uşaklarına karşı, şerefli bir kıyam

46

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

Bu arada yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için şunu belirtmek isteriz; “Bizler bu dini şeref ve izzetle temsil eden mübarek Selef-i Salih’inin yolunun âşıklarıyız. Bizler; Abdullah b. Abbas’ın, İbni Mes’ud un, Hasan Basri’nin, Abdullah b. Mübarek’in, İbn Kayyim el-Cevzi’nin, İbn Teymiyye’nin, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Şafii’nin, İmam Ahmed b. Hanbel’in şeref ve izzetle yücelttikleri bu yolun yolcularıyız.” Onlar; bu ümmetin hayrı ve selameti için mücadele ettiler. Onlar, zalimlerden yana hiç olmadılar. Onlar, zalimleri hiç alkışlamadılar. Onlar, zalim, tağut ve diktatör rejimlere karşı övgüler, methiyyeler düzmediler. Onlar, dalkavukluk yapmadılar. Onlar, uşaklık etmediler. Onlar, Müslümanları tekfir etmediler. Onlar, Müslümanların canlarını, mallarını ve ırzlarını helâl görmediler. Onlar, zalim ve tağutları bırakıpta Müslümanlarla savaşmadılar. Onlar, Müslümanların önderlerine suikastler düzenlemediler. Allah azze ve celle Selef-i Salih’inden razı olsun. Mekânları cennet olsun. Bizleri de, onların şeref ve izzetle temsil ettikleri bu yola iletsin. Allah subhanehu ve Teâla bizleri, mübarek Selef’in gerçek yolunu terk ederek; Müslümanları dışlayan, öteleştiren, sadece kendi görüşlerini beğenen, Müslümanları bid’atçilik ve sapıklıkla suçlarken; tağuti düzenlere, top sakallı Amerikancı idarecilere ses çıkarmayıp dalkavukluk yapan cedelci KRAL’CILARIN ve Müslüman kanı içmeye doymayan HARİCİ / TEKFİRCİLERİN şerrinden muhafaza etsin. Ey Müslümanlar uyanık olalım, uyanık kalalım ve Müslümanları uyandıralım. Allah’a emanet olunuz. Esselamu Aleykum…


Nebevi Aile

DAVET YOLUNDA BİR DEĞER OLARAK

MÜSLÜMAN KADIN B

edir ehlinden ve Ensardan olan Ebû Mes’ûd

Kimse sizi takdir edemese de, değer ve kıymetinizin, İslami çalışmaya yaptığınız katkının farkında olamasalar da, unutmayın ki size değerinizden daha fazla kıymet verecek olan Allah’tır.

YUSUF YILMAZ

Ukbe İbni Amr radıyallahu anh’  den rivayet

edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır.” (Müslim-Ebu Davud) Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem    şöyle

buyurdu: “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim-Ebu Davud) CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

47


YUSUF YILMAZ I Biz bu ve buna benzer her hadis veya ayeti erkeklere okur, onlara öğütler ve amel etmeleri için teşvikte bulunuruz. Halbuki bu ayet ve hadisleri hayatlarına yazmış, iliklerine kadar bu işi benimsemiş Müslüman kadınları gözlerimiz görmez, kalplerimiz bu anlamdaki faziletlerini takdir etmez olmuştur. Çünkü bize göre davet erkeğin işidir. Eğer Müslüman kadın davet orga-

Kim ne derse desin, mutfağında yemek yaparken, evin temizliğini görürken, çocuklarını ayaklarında sallarken ve bilmediğimiz birçok işleri yaparken akıllarının ve gönüllerinin bir köşesinde Allah’ın dinine hizmet etmenin heyecanını da taşımaktadırlar. Sokağımızda ve mahallemizde ağızlarından çıkan her hayırlı söze muhtaç kız çocuğu ve kadınlar için hidayet meşalesi olma adına zayıf bedenlerini yoran, yorgun zihinlerine yeni yükler alan kadınlarımızın öz verili çalışmalarını görmezden gelmek, “ne yapıyorsunuz ki” demek, “başarabileceğiniz meçhul” demek her halde takdir edersiniz ki hikmetsizliğin ve insafsızlığın bir ürünüdür. Çünkü bugün hali hazırda bir erkek kadar bu davayı önemsemiş ve bir o kadar bu yolda kendilerini feda etmişlerdir.

nizasyonun içinde ise bunu kocasına, babasına, abisine borçludur; haliyle ortaya çıkan teşekkür ve fazilette onlara aitmiş gibi görünür. Hatta bazı yerler Müslüman kadının davet çalışmasını bir oyalanma ve fitne unsuru dahi görmektedir Allah muhafaza. Kim ne derse desin, mutfağında yemek yaparken, evin temizliğini görürken, çocuklarını ayaklarında sallarken ve bilmediğimiz birçok işleri yaparken akıllarının ve gönüllerinin bir köşesinde Allah’ın dinine hizmet etmenin heyecanını da taşımaktadırlar. Sokağımızda ve mahallemizde ağızlarından çıkan her hayırlı söze muhtaç kız çocuğu ve kadınlar için hidayet meşalesi olma adına zayıf bedenlerini yoran, yorgun zihinlerine yeni yükler alan kadınlarımızın öz verili çalışmalarını görmezden gelmek, “ne yapıyorsunuz” ki demek, “başarabileceğiniz meçhul” demek her halde takdir edersiniz ki hikmetsizliğin ve insafsızlığın bir ürünüdür. Çünkü bugün hali hazırda bir erkek kadar bu davayı önemsemiş ve bir o kadar bu yolda kendilerini feda etmişlerdir. Buna şahit olmak çokta zor değil. Dün kendini en iyi manken vasfında görmek isteyen nice kız çocuklarının bugün tesettüre bürünme, Saliha bir kadın olma, ilim öğrenme, İslam davetinde bulunma, kendini dünyaya değil Allah’a adamış bir erkek ile evlenme şuuruna ermelerine sen veya ben değil de Müslüman Davetçi Kadınlar vesile olmuştur. Dün kendisine İslam’dan bahsedildiğinde korkan, bu Yüce Dini çağ dışılıkla itham eden, nefret edilmesi gereken birileri varsa o da yobaz Müslüman ailelerdir diye kandırılan nice kız kardeşimin

48

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I YUSUF YILMAZ bugün İslam denildiğinde canlar feda olsun diyecek bir şuura ulaşmasına vesile olan yine Müslüman Davetçi Kadınlardır. Okudukları okullarda erkekleri ayartmanın derdine düşen, yarın zengin ve makam sahibi bir erkekle evlendim mi turnayı gözünden vurdum felsefine kapılan hatta bazısı evlenip te köle mi olayım bir gün biriyle, sıkıldım mı başka biriyle olurum safsatasına kendini ikna eden ama bugün Müslüman erkeklerin önemsediği bir eş adayı, Müslüman erkeklerin huzur ve neşe kaynağı, gelecek nesillerin öğretmeni konumuna yükselmesine vesile olan yine Müslüman Davetçi Kadınlardır. Kimse sizi takdir edemese de, değer ve kıymetinizin, İslami çalışmaya yaptığınız katkının farkında olamasalar da unutmayın ki size değerinizden daha fazla kıymet verecek olan Allah’tır.

akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Hidayetiyle

Hem de zihin ve kalbinizde tasavvur edemeyecek

bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun!

bir lütuflukta. Dünyada hidayetlerine vesile ol-

Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliği-

duğunuz her bir kişinin salih amellerine ortak

mizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten

olarak size lütufta bulunmuştur Allah. Sen, kocan

Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara:

ve çocuklarınla eğlenip gülüşürken gecenin üçte

İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amel-

ikisinde, üzerine secdelerinde göz yaşı dökenlerin ecri gelirse bu sana Latif olan Allah’ın bir ikramıdır. Sen kendini ve aile halkını doyurmak için mutfakta yemek yaparken, üzerine hakkı

lere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir. (Araf; 42-43) Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler, On-

haykıranların, davette ter dökenlerin, Allah uğ-

ların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yas-

runda kan akıtanların ecri gelirse bu da sana Latif

lanırlar. Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz

olandan bir ikramdır. Sen, günün yorgunluğunu

gençler dolaşır; Maîn çeşmesinden doldurulmuş

yatağında dinlenerek geçirirken üzerine zikre-

testiler, ibrikler ve kadehlerle. Bu şaraptan ne

denlerin, şükredenlerin, musibet anında sabre-

başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir. (Onlara)

denlerin ecri gelirse bil ki “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir.” hadisi kabilince mükafat verenlerin en hayırlısının sana bir keremidir bu. Hele cennette verilecek olan ikramı görmek istersen gel şu ayetlerin atmosferine bir dal; İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz-

beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri... Düzgün kiraz ağacı, meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları, uzamış gölgeler, çağlayarak akan sular, sayısız meyveler içindedirler; Tükenmeyen ve yasaklanmayan. Ve kabartılmış döşekler üstündedirler. (Vakıa; 15-34)

işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî ka-

Bu ve buraya kaydedemediğimiz nice ilahi lütuf

lacaklar. (Cennette) onların altlarından ırmaklar

seni beklerken DAVETİN MÜBAREK OLSUN. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

49


RİMİZ

RLE ÖNDE

RABBANİ ÂLİM VE HİKMETLİ DAVETÇİ

ÜSTAD HASAN EN-NEDVİ

H

amd; İnsana bilmediğini öğreten, sayısız nimetleriyle insanı donatan, eşsiz sanatıyla

kendisini tanıtan, kendisini tanıyıp iman edenleri dünya ve ahiret sultanı yapan Allah’a mahsustur. Salât ve selâmların en güzel ve temiz olanı, insanlar içerisinde Allah’ı en iyi tanıyan, tanıdığı ve sevdiği zatı her şeye tercih eden gönüller sultanı Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine; tertemiz kanlarını İslam ve iman ağacını sulamak için, pınarlar yapan sahabe, tabiin ve onlara güzellikle tabii olan tüm muvahhidlerin üzerine olsun. Şüphesiz insanlık kervanı Hz. Âdem aleyhisselam’den başlayarak, kıyamet saatine kadar akıp gidecektir. Bu kervanın içinde yolda kaybedenler olduğu gibi, kazananlar da olacaktır. Bu kervanın içinde en kazançlı olanlar Peygamberlerdir. Daha sonra bu Peygamberlere en çok benzemeye çalışanlardır. Allah azze ve celle her bir kervan için, bir rehber ve nûmune olacak bir Peygamber göndermiştir. İşte bu ümmetin model ve rehberi de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Ümmet içerisinde kim ne kadar bu Peygambere, sözlerinde, davranışlarında ve uygulamalarında uymaya çalışırsa, işte o Allah katında yücelir ve yükselir. Üstad Ebu’l Hasan en-Nedvi’yi de yücelten ve yükselten en büyük sebep onun Muhammedi olmasıydı. O öyle bir hayat yaşadı ki; vefat ettiğinde ineklere tapan Hindular dahi onun

50

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I HÜSEYİN KALENDER ölümüne ağladılar. Bu, onun Allah azze ve celle ve insanlar nezdindeki değerinin ne kadar büyük olduğunu gösteren bir alamettir. İslam şehidi Seyyid Kutup onun hakkında der ki; “Ebu’l Hasan en-Nedvi….Ben onu taşımış olduğu Müslüman kişiliğinden ve yazmış olduğu kitaplarından tanırım. Ben onda Müslümanca düşünen bir akıl ve tertemiz bir kalp gördüm. Onu; İslam için yaşayan ve İslam’ı çok güzel bir şekilde anlamış biri olarak tanırım. Bu Allah için bir şahitlik olup, onu eda etmek istedim.” Belki Ebu’l Hasan en-Nedvi’yi çağdaşlarından ayırt eden en önemli özelliği onun ümmetçi biri olmasıydı. Kendisi bid’at ve hurafelerden arınmış tasavvufi bir meşrebe sahip olmasına rağmen, İbn Teymiyye’nin hayatıyla alakalı çok güzel bir kitap kaleme aldı. O bütün Müslümanları bir ümmet ve kardeş olarak görüyordu. Onun şiarı; kendisini çok sevdiği ve takdir ettiği Hasan el-Benna’nın şu sözü idi: “Gelin Müslümanlar olarak ittifak ettiğimiz meselelerde birbirimize yardım edelim, ihtilaf ettiğimiz hususlarda ise birbirimizi mazur görelim.” Ebu’l Hasan en-Nedvi 86 senelik ömrünü İslam’a ve Müslümanlara hizmette geçirdi. O bazen medreselerde ders veren bir müderris, bazen de İslam beldelerinin değişik yerlerinde insanları İslam’a çağıran bir davetçiydi. Dili ile İslam’a hizmet ettiği gibi, kalemi ile de Müslümanlara yol göstermeye çalıştı. Şimdi sizi onun hikmet ve öğüt dolu hayatı ile baş başa bırakıyorum. HİZMET VE HİKMETLE GEÇEN BİR HAYAT Ebu’l Hasan en-Nedvi, miladi takvime göre 1914’te Hindistan’ın “RayiBerli” kasabasında doğdu. Üstad Ebu’l Hasan doğduğunda, Hindistan iktisadi, siyasi ve içtimai olarak İngilizlerin sömürüsü altındaydı. Üstad Hasan en-Nedvi, baba ve annesi tarafından nesebi, Peygamber (s.a.v)’in torunu olan Hz. Hasan’a dayanır. Babası Hindistan’da ilim ve takvası ile meşhur bir zattı. Hindistan’ın tarihi ve Hindistan’ın uleması ile alakalı sekiz ciltlik bir kitap yazmış derin bir tarihçiydi. Annesi zühd, takva, zikir, fikir ve öğrendiği şeylerle amel etme bakımından zamanın ender hanım efendilerindendi.

Üstad Nedvi, annesi ile alakalı bir hatıratında şöyle der:“Ben bir şeyler anlama ve yazma yaşıma ulaştığımda annem bana şöyle nasihatte bulundu: Yavrum! Ne iş yaparsan yap Allah’ın ismini anmadan işine başlama. Dilin sürekli şu dua ile ıslak kalsın; Allah’ım! Salih kullarına verdiğini bana da ver. Manaları çok yüce olan bu Salih kelimeleri, aradan uzun zaman geçmesine rağmen hala hatırlarım.” Ne güzel terbiye edici bir anne! Anne çocuğun ilk öğretmeni ve hocasıdır. Annenin çocukların yetişmesinde ve yönlendirmesinde çok büyük bir payı vardır. Bunun için denilir ki; yuvayı dişi kuş yapar. Bu sebeple annelerin çocuklarını yetiştirme hususunda çok hassas olmaları gerekir. Üstad Hasan en-Nedvi daha dokuz yaşında iken babası vefat eder. Onun terbiye ve eğitimiyle büyük abisi ilgilenir. Üstad en-Nedvi zamanındaki okullarda okuyup, son olarak nedve-tül uluma’dan mezun olur. Ahmed Şirbasi, selefi salihinden en çok kimin hayatından etkilendiğini sorduğunda: “Ahmed b. Hanbel, Şehyul İslam İbn Teymiyye, Ahmed es-Serhandi, Şah Veliyullah ed-Dehlevi ve Ahmed İrfan eş-Şehid’din hayatından etkilendiği söyler. Bunların içerisinde özellikle Ahmed İrfan eş-Şehid’in hayatından çok etkilenmiştir. Ahmed İrfan eş-Şehid Hindistan da anayasası Kur’an ve sünnete dayalı İslami bir hükümet kurar. Ancak İngilizler bu İslami hükümete tahammül edemeyip, ona karşı amansız bir mücadeleye girişirler. Fazla zaman geçmeden Ahmed İrfan şehit edilip, bu İslami hükümette yıkılır. Ahmed İrfan eş-Şehid, kendisine tabii olan kimseleri mükemmel bir şekilde eğitirdi. Şu tablo ona tabi olan kimselerin durumlarının ne şekilde olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyor; Bir gün Paşaver şehrinde talebeleri Allah yolunda cihad ederken; oranın halkı onlara der ki; “Gözleriniz görmüyor mu? Uzun zamandan beri ailenizden uzak olmanıza rağmen bir defa bile olsa yabancı bir kadına bakmadınız.” Onlarda der ki; “Hayır, gözlerimiz görüyor. Ancak biz Ahmed İrfan eş-Şehid’in talebeleriyiz. O bize şu ayetle nasıl amel işleyeceğimizi öğretti: “Mü’min erkeklere söyle gözlerini haramdan korusunlar.” İşte bundan dolayı biz, bize haram olan bir bayana bakmıyoruz.” Bu ne güzel bir mürebbi! Bu ne güzel terbiye! Allah, Ahmed İrfan eş-Şehid’e ve ona güzellikle tabii olanlara rahmet ile muamele etsin. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

51


HÜSEYİN KALENDER I ŞEHİRLERE DAVETÇİ GÖNDERMESİ Elli iki senesini Peygamber şehri olan Medine-i Münevverede geçiren, Üstad Ali Ulvi kurucu “Hatıralarım” adlı eserinde üstad en-Nedvi ile alakalı olan hatırasında şöyle der: “Üstad Hasan en-Nedvi 1949’da hacca geldiğinde, talebelerinden Abdurreşid isminde bir genci, Hindûları İslama davet etmek, dava için çalışmak üzere Delhi’ye gönderiyordu. Veda gecesi çocuk ağladı. Abdurreşid, sevdiğim bir arkadaşımdı, bende o gece orada bulunuyordum. Üstad en-Nedvi sordu: “Niçin ağlıyorsun, ayrılıyorum diye mi ağlıyorsun?” “Efendim, ayrılıyorum diye ağlamıyorum. Sizi hem hocam, hem babam, hem de ruhumun enîsi diye biliyorum. Sizinle çalışmak bana çok rahatlık veriyor. Asıl şunun için ağlıyorum ki, koskoca Delhi şehrinde beni kim dinler? Benden daha muktedir kimseler var. Bilgi ve kültür seviyeleri benden daha fazla olan… “ Abdurreşid böyle deyince, Ebu’l Hasan şunları söyledi; “Kardeş, günlerden beri tereddüt içerisindeyim. Kimi göndersem diyorum. Karşıma sen çıkıyorsun. Kimi göndersem diye düşünen; gönlüme sen doğuyorsun. Bunda bir hayır var…” “Beni kim dinler, Koskoca Delhide”diyorsun. Hayat ve kâinattaki herşeyi mukaddes ölçüler çerçevesinde değerlendiren sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, seyyidina Ali’yi bir kabileye hatip olarak, mübelliğ olarak, davayı anlatsın, onları İslam’a davet etsin diye göndermek istemişlerdi. Hz. Ali radıyallahu anh’da aynen senin yaptığın gibi “Ya Rasulallah, ben yapayalnız bir insanım. Orada benim sözümü kim dinler, ben ne yaparım” demişti. Her yaraya merhem olan sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Ya Ali, bir kimsenin hidayetine vesile olman, senin dünya servetini kazanmandan ve onu Allah yolunda harcamandan daha hayırlıdır.” Oğlum! Hz. Ali radiyallahu anh’ın yaptığı gibi yapacaksın. Oraya gidip insanları İslam’a davet edeceksin. Yalnız senden rica ediyorum: “sohbet ettin, konuşmalar yaptın, vaazlarda bulundun fakat kabul etmediler, ret gördün, hüsn-i kabul görmediğin zaman onlara kızmayacaksın. Kendine kız; evine gel, guslet, iki rekat namaz kıl; tevbe et, de ki; “Allah’ım! İslam kabul edilme-

52

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014

yecek, inanılmayacak bir dava değil, fakat benim günahlarım mani oluyor… Ya Rabbi günahlarımı affet, sözüme tesir ver, halime İslam’ın cazibesini ihsan eyle ki, sadece sözümle değil halimle de beni bilsin ve tanısınlar…” Bu genç, yani Abdurreşid üç sene sonra hacca geldi. Yanında Hintli ve sih gençleri vardı. İslam’ı kabul etmişlerdi. Abdurreşid arkadaşlarını tanıttı. Çok yüksel tahsilli ve varlıklı aile çocuklarıydı. Kendisine o günkü endişeli halini hatırlattım. Şöyle cevap verdi; “Eğer o gün üstad Hasan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Hz. Ali’yi irşad için göndermesi hadisesini anlatmamış olsaydı, ben yine çok ağlayacaktım. İşi çok büyük görüyordum. Delhi dediğimiz bir deniz ve derya, ben havuzda yüzmeyi beceremeyen insan, denize nasıl girer, diye korkmuştum. Fakat Elhamdülillah, Mevla bana bu kabiliyetli kardeşlerimi kazandırdı…” (Hatıralar, c.3 s.212) NASIL YAŞARSAN ÖYLE ÖLÜRSÜN Üstad Hasan en-Nedvi, sünnete aşırı derecede bağlı biriydi. Cuma günü Kehf süresini okumak sünnet olduğundan dolayı, 10 yaşından itibaren Kehf Suresini okumadan Cuma namazını kılmazdı. 12 yaşından itibaren de Ramazan ayının son 10 gününü sürekli itikâfa girerek geçirirdi. Sene 1999 ve Ramazan ayının 23. günüydü. Cuma namazı için gusül abdestini alıp, tertemiz elbiselerini giyerek itikâfta kaldığı mescidindeki yerine yöneldi. Âdeti olduğu üzere Kehf Suresini okumak için talebesinden mushafının getirilmesini istedi. Talebesi mushafı getirene kadar, o da ezberinden Yasin süresini okumaya başladı. Yasin süresini okuduğu esnada, mukadder olan ölüm gelip tertemiz ruhunu Rahman’a çıkardı. Bu, bir çok güzelliği bir arada bulunan ne güzel bir ölüm! Şu koca kâinatın sistem ve nizamını tasarrufun da bulunduran izzet ve celal sahibi olan Allah’tan niyazım; Bizlere de İslam için yaşanmış bir hayat ve iman üzerine bitecek olan bir ölüm nasip etmesidir. Ey şanı yüce olan Allah’ım! Senin buna gücün yeter ve sen her şeye kadirsin. Allahumme Âmin. (Ebu-l Hasan en-Nedvi, Yay. Daru-l Kalem, s. 23-200)


Kıssadan Hisse EBUBEKİR EREN

Fadıl bin er-Rabî anlatıyor:

KALBİSELİM İLE

ALLAH’A YÖNELMEK

M

üminlerin emiri Harun Reşit hac ettikten sonra bana uğradı hemen kalkıp kendisine

iltifatta bulunarak ey müminlerin emiri! Neden zahmette bulundunuz bana haber gönderseydiniz, ben size gelirdim dedim. Harun Reşit şöyle dedi: İçimde bir kuşku, bir sıkıntı var, kendisine soracağımız birileri buralarda var mı? Dedi. Bunun üzerine Sufyan-ı Uyeyne olduğunu söyledim ve beraber ona gittik. Kapısını çaldık, Sufyan-ı Uyeyne kapıyı açıp yanımdakinin kim olduğunu sordu. Müminlerin emiridir dedim. Sufyan-ı Uyeyne hemen Harun Reşit’e iltifatta bulundu. Harun Reşit: Bizim sana gelmemize sebep olan (içimdeki bu terginliği) asıl meseleyi konuşalım dedi ve ardından bir müddet konuştular. Harun Reşit ayrılacağı esnada Sufyan-ı Uyeyney’e sıkıntın var mıdır? Dedi. O da: “Evet dedi. Bunun üzerine Harun Reşit veziri Ebu Abbas’a Sufyan’ın sıkıntısını gidermesini istedi. Harun Reşit beklediği cevabı alamamıştı ve başka birilerinin olup CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

53


EBUBEKİR EREN I olmadığını sordu. Veziri Ebu Abbas Abdurrezzak

Ebu Abbas dedi ki: İçimden şöyle söylendim: Bu

b. Hemmam’a gidelim dedi. Harun Reşit vezi-

gece Fudayl içtenlikle konuşacak. Harun Reşit, Fu-

riyle birlikte Abdurrezak b. Hemmam’a gittiler.

dayl b. İyad’a gelişinin sebebini söyledi ve Allah

Abdurrezzak b. Hemmam’ın evine gelip kapısını

sana rahmet etsin dedi (içimi kemiren) içinde bu-

çaldılar. Abdurrezzak kapıyı açıp yanımda bulu-

lunduğumuz bu sıkıntımızı gidermesini istedi.

nanın kim olduğunu sordu. Ebu Abbas yanında

Fudayl b. İyad söze şöyle devam etti: Ömer b.

ki müminlerin emiridir dedim. Bunun üzerine Abdurrezzak b. Hemmam Harun Reşit’e hürmetgöstererek: Ey müminlerin emiri niçin zahmete katlandınız bana haber gönderseydiniz ben size gelirdim dedi.

Muhammed b. Kab el Kurazi, Reca b. Hayveti yanına çağırdı.Ve onlara şunu söyledi: Doğrusu ben hilafet imtihanıyla imtihan olunmaktayım bana bu hususta (nasihat ederek) yardımcı olun, dedi.

Harun Reşit bizi sana gelmemizi gerektiren asılmeseleyi konuşsak dedi. Ardından bir müddet konuştular. Harun Reşit aynı şekilde Abdurrezzak b. Hemmam’a sıkıntın var mı? Diye sordu. Abdurrezzak evet cevabını verince Harun Reşit vezirine onun sıkıntısını gidermesini emretti. Sonra oradan ayrıldılar. Harun Reşit vezirine arkadaşın Abdurrezzak asıl ihtiyacımızı gideremedi. Başka yanına uğrayacağımız birileri var mıdır? Dedi.

Ömer b. Abdülaziz hilafeti bir imtihan olarak görüyordu; Fakat sen ve arkadaşların hilafeti bir nimet görüyorsunuz. Salim b. Abdullah, Ömer b. Abdulazize (nasihat ederek) şunları söylemişti: Eğer Allah’ın azabından kurtulmayı istiyorsan, dünyayı oruç’lu geçir ve ölümü iftar bil. Muhammed b. Kab ise şunları söyledi: Şayet Allah’tan necatı istiyorsan, müminlerin yaşlılarını kendine baba, orta yaşlılarını arkadaş ve küçük yaşlıları evlat gibi gör. Baban konumunda olan müminlere karşı vakarlı ol. Arkadaşın konumunda olan mü-

Ebu Abbas: Fudayl b. İyad’a gidelim, dedi. Fudayl’ın evine vardıklarında Fudayl’ı bir ayeti tekrar tekrar okuyarak namaz kılar halde buldular. Fudayl b. İyad namazı bitirince kapısını çaldılar. Fudayl yanındakinin kim olduğunu sordu. Ebu Abbas, yanımdaki müminlerin emiridir onu karşılasan, dedim. Fudayl: Benim müminlerin emiriyle ne işim olabilir? dedi.

minlere ikramda bulun. Evladın konumunda olan müminlere rahmet et. Reca b. Hayve ise şunları söyledi: Yarın Allah’ın azabından kurtulmak istiyorsan, nefsin için hoş gördüğünü kardeşin için de hoş gör. Nefsin için kerih gördüklerini kardeşin için de kerih gör. Bundan sonra ölürsen kederlenmeyesin. Fudayl söze şöyle devam etti: Doğrusu ben senin için en çok endişe duyduğum, ayakların hak üzerinden

Ebu Abbas: Subhanallah itaat etmen gerekmez

kayacağı gündür. Allah sana rahmet etsin acaba o

mi?. Rasulallah sallallahu aleyhi ve sellem’de de-

gün sana hakkı gösterecek (nasihatte bulunacak)

diği gibi“Mümin kişi nefsini zelil kılmaz”

kimseleri yanında bulabilecek misin? (Ömer b.

Bunu duyan Fudayl b. İyad indi kapıyı açtı ve

Abdulazizi irşad eden) dostları gibi dostların

(1)

54

Abdülaziz hilafete gelince Salim b. Abdullah’ı ve

odaya doğru çıkıp ardından odanın ışığını sön-

olacak mı?

dürdü ve evin köşelerinden birine çekildi. Ar-

Bunun üzerine Harun Reşit hıçkırıklar içinde ağ-

dından ben ve Harun Reşit çıktık karanlık içinde

lamaktan kendini alıkoyamadı. Ta ki kendinden

Fudayl’a doğru adımlarken Harun Reşit’in eli

geçti. Ebu Abbas, Fudayl b. İyad’a yönelerek mü-

elimden önce onun eline dokundu ve şöyle dedi:

minlerin emirine karşı merhametli ol. Fudayl söze

Şayet bu el cehennem ateşinden korsa, bu ne yu-

şöyle devam etti: Ey Rebi’in oğlu sen ve arkadaş-

muşak ne güzel eldir, dedi

ların (nasihat etmeyi bırakarak) müminlerin emi-

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


I EBUBEKİR EREN rini ölüme atıyorsunuz ben ona karşı sizden daha

saba çekerse ve işimi zorlaştırırsa, benden özür

merhametliyim dedi. Fudayl, Harun Reşid’in ken-

kabul etmezse vay halime!

dine gelmesi üzerine sözüne devam etti: Ey mü-

Harun Reşit insanlara borcun var mı? Diye sordu

minlerin emiri! Bana ulaştığı kadarıyla valilerden biri Ömer b. Abdulaziz’e şikâyette bulunması üzerine Ömer b. Abdulaziz, kendisine şunları yazdı. “Ey kardeşim cehennem ehlinin ebediyen cehennemde kalmasıyla beraber çekmiş olacakları uykusuzluğu hatırlamanı sana tavsiye ederim. Allah’tan uzaklaşmaktan, Allah ile bağını koparıp ümit kesmekten sakın.“ Valisi mektubu okuyunca beldeleri aşıp halifeye geldi. Ömer b. Abdulaziz geliş sebebini sorunca

Fudayl (insanlara borçlanmakla) emir olunmadım. Rabbim bana sadece vadine sadakat göstermemi ve kendisine itaat etmemi emretti Allah Azze ve Celle buyurdu ki: ‘’ Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum” (Zariyat: 56-57) Harun Reşid Fudayl b. İyad’a:Şu bin dinarı al ailene harca ve (bunu geçim azığı edinerek)ibadetine devam etmeyi sürdürürsün dedi.Fudayl

vali şöyle cevap verdi: Bana yazmış olduğun mek-

b.İyad: Subhanallah! dedi. Ben sana kurtuluş yo-

tubu okudum, Allah’ın huzuruna varıncaya kadar

lunu gösteriyorum, sen beni bu tür şeylerle mi

valilik görevini kalbimden çıkardım dedi. Bunun

mükâfatlandırıyorsun? Allah sana selâmet versin

üzerine Harun Reşit tekrar ağlamaktan kendini

ve seni muvaffak kılsın. Sonra sustu ve benimle

alamadı Fudayl b. İyad’a Allah sana rahmet etsin

konuşmadı ardından bizde (Fudayl’ın) yanından

sözlerine devam et dedi. Fudayl b. İyad; Ey mü-

ayrıldık kapıya doğru ilerlerken Harun şöyle dedi:

minlerin emiri! Abbas Rasulullah sallallahu aleyhi

Bundan sonra beni bu gibi kimselerle görüştür bu

ve sellem geldi ve şöyle dedi: “ey Allah’ın Rasulü!

(Fudayl) Müslümanların efendisidir.

Beni (imarette) yönetimde emir tayin etsen dedi.

Ardından Fudayl’ın hanımlarından biri Fudayl’ın

Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve

yanına girdi ve şöyle dedi: İçinde bulunduğumuz

sellem şöyle buyurdu: “Yönetim kıyamet gününde

bu sıkıntıyı sen de görüyorsun verilen dinarları

pişmanlık ve keder dir. Emir olmamaya güç yetiri-

alsaydın da sıkıntılarımızı giderseydik olmaz

yorsan bunu yapmaktan geri durma” dedi.(2)

mıydı? Fudayl b.İyad dedi ki: Benimle sizin misa-

Harun Reşit hıçkırıklar içinde ağlayarak, Allah sana rahmet etsin, sözlerini esirgeme dedi. Fudayl b. İyad devamla ey güzel yüzlü müminlerin emiri şu bir gerçek ki, kıyamet gününde bu insanlardan sorumlu olacaksın, bu güzel yüzünü cehennemin ateşinden koruma gayretinde isen her sabahladığında ve gecelediğinde sorumluluğunda bulunan kişilere karşı düşmanlık beslemekten seni sakındırırım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘’Her kim sabahlarda sorumluluğu altında bulunan kimselere karşı düşmanlık yaparsa cennetin kokusunu alamaz.”(3) Harun Reşit gözyaşlarını tutamadı ve devamla Fudayl b. İyad’a sıkıntın var mı? dedi. Fudayl evet henüz hakkında beni hesaba çekmediği Allaha vereceğim hesabıdır. Şayet beni he-

liniz tıpkı şu kavmin misaline benzer: Yanlarında bulunan deveden istifade edip sonra deve yaşlandığında boğazlayıp etinden istifade edenler gibi dir. Harun bu sözü işitince şöyle dedi: Fudayl’ın yanına tekrar girelim umulur ki bu dinarları biz den kabul eder Fudayl geldiklerini fark edince çıkıp odanın kapı eşiğinde oturdu. Harun Reşid de yanına gelip oturdu kendisiyle konuşmaya başladı fakat Fudayl kendisine cevap vermiyordu. Biz bu haldeyken esmer bir cariye çıkıp geldi ve falan geceden beri hocaya eziyet verdiniz Allah size rahmet etsin artık ayrılın gidin dedi. Bunun üzerine bizde ayrılıp gittik. -------------------------------------------------------1-Mecmeu zevaid c.8 s.272 2-Siyeru alami nubela c.8 s. 430 3-Tabarani mucemul kebir c.20 s.207 4-Sifatu saffe s.386

CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

55


‫إقرأ باسم ربك الذىخلق‬ KİTAPLIK

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

İ

slam dünyasının davet yolundaki tecrübesi ve hizmetleriyle tanıdığı hareket adamlarından

biri de üstad Mustafa Meşhur’dur. Hikmet yayınları tarafından Müslümanların istifadesine sunulan İslam’a Davet Fıkhı adlı eser Yazarın hazırladığı 20 eserinden oluşturulmuş davet külliyatıdır. Kaleme aldığı yirmiye yakın eserinin hemen hemen tamamında İslam davetçilerinin vasıflarını, karşılaşacakları sorunları ve sorunlar karşısında takınmaları gereken tavırları açıklamıştır. Kuşkusuz ki, 60 yıllık hareket tecrübesi ışığında ortaya konan çözüm yolları, bütün Müslümanların ortak bir mirası özelliğini taşımaktadır. “Hakikat mü’minin yitik malıdır, nerede görürse

56

NEBEVÎ HAYAT

MART 2014


‫إقرأ باسم ربك الذىخلق‬ Yaratan Rabbinin adıyla oku!

İSLÂM’A DAVET FIKHI Yazar: Mustafa Meşhur Dil: Türkçe Ebat (cm): 17x24 Kağıt Cinsi: 1. Hamur Kapak: Karton Kapak Sayfa Sayısı: 1660 (4 Cilt) Yayın Yılı: 2009 Yayınevi: Hikmet Neşriyat

alır” emri doğrultusunda, İslam davetçilerinin

halde, İslami davet yolunda azimle ve gayretle ça-

Meşhur’un bu kitaplarını titizlikle okumaları ge-

lışma içine girmek isteyen Müslümanların, Mus-

rekmektedir. Gerçek şu ki İslam davetçileri, davet

tafa Meşhur gibi, hayatlarını bu yola adayan ha-

konusunda “deneme-yanılma” usulünü yaşamış

reket liderlerinin tecrübelerine çoğu kez ya kulak

ve bu doğrultuda elde edilen verileri “sırat-ı müs-

tıkamaktadırlar, ya da bu tecrübelerden habersiz

takim” çizgisinde dile getirmiş böyle bir hareket adamının akl-ı selimle bütünleşmiş tekliflerine kulak vermek zorundadırlar. Yoksa her bölgede, her coğrafya ve zamanda Müslümanlar daimi bir hüsranı yaşarlar ve kendi tecrübelerinin yetmediği pek çok alanda, bir ileri, iki geri talihsizli-

bulunmaktadırlar. İslami hareket ve davet yolunda belli aşamalardan geçmiş, hareketin merhalelerinde bilfiil bulunmuş ender liderlerden birisi olan Mustafa Meşhur’un iyi tanınması, eserlerinin çok iyi kavranması ge-

ğinden kendilerini kurtaramazlar.

rektiğine inanmaktayız.

İslam davetçileri, kendilerinden önce gelen ve

Rabbim, hazırlanmış bu kitap vesilesiyle İslam

kendilerinden önce bu yola baş koyan hareket

davetçilerinin içinde bulunduğu karanlıklara ışık

adamlarının tecrübelerinden sonuna kadar ya-

tutmasını niyaz eder böylesi alim ve davetçi in-

rarlanmak durumundadırlar. Hal böyle olduğu

sanların emsallerini çoğaltmasını dileriz…

CEMAZİYELEVVEL 1435

NEBEVÎ HAYAT

57


DÜNYA

Hazırlayan: Cihan MALAY

Yayladağı Sınır Kapısı Muhaliflerin Kontrolünde SURİYE

C

ephetul İslamiyye, Cephetun Nusra ve Türkmen gruplarının ortak operasyonu ile Esed rejimin elinde olan Yayladağı sınır kapısı muhaliflerin eline geçti. Ayrıca Yayladağı sınır kapısının iki km uzağında bulunan Kesep kasabasının yüzde elli oranında muhaliflerin eline geçtiği, kasabada çatışmaların hala devam ettiği duyuruldu. Yayladağı sınır kapısı, Esed rejiminin sınırdaki son kalesi olarak biliniyordu.

Afganistan polisinin korkunç Taliban intikamı AFGANİSTAN

Afganistan polisinin, aradıkları iki Taliban savaşçısını yakalayamayınca, bebeklerini öldürdüğü bildirildi. fganistan’ın Farah vilayetinde, bölge halkını öfkeye boğan bir olay yaşandı. Taliban’ın internet sitesindeki habere göre Farah vilayeti Pur Chaman bölgesi yöneticisi Hacı Davud beraberinde çok sayıda polis ile birlikte Chiragh Khaj köyüne gitti. Arama operasyonu bahanesiyle iki eve baskın düzenlendi. Görevliler Abdulgani ve Hafız Kudretullah adındaki iki kişiyi aradıklarını söyledi. Polisler, aradıkları kişilerin evlerindeki bütün değerli eşyaları yağmalarken, pek çok eşyalarını da çöpe attılar. Aradıkları kişileri bulamayınca, biri 2 yaşında ve diğeri sadece 20 günlük olan iki bebeklerini alıkoydular. Ertesi gün ise iki bebeğin de öldürüldüğü haberi geldi.

A

İslami Cephe Kalamun’da rejime ait tank deposu ele geçirdi! Suriye’de rejime karşı savaşan en büyük gruplardan İslami Cephe tarafından yapılan açıklamada, birliklerinin Şam’ın Kalamun bölgesinde, rejime ait tank depolarının yer aldığı bir bölgenin denetimini tamamıyla ele geçirdiği bildirildi. Kalamun bölgesinde Salı günü düzenlenen saldırıda rejim kontrolünde bulunan 559. Tugayın kontrolünün tamamen muhaliflerin denetimine geçtiği söylenirken depoda bulunan 100 tanka da muhaliflerce el konulduğu belirtildi. Ele geçirilen 559 Tugayın rejim için büyük öneme sahip olduğu ve bölgede ana kaynak olarak bulunduğu açıklandı.

SURİYE

58

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


DÜNYA Mısır’da çatışma! Mısır’ın başkenti Kahire’nin kuzeyindeki Kalyubiye vilayetinde polis ve silahlı kişiler arasındaki çatışmada 2’si polis, 8 kişi hayatını kaybetti.

MISIR

Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, Mısır polisine bağlı özel operasyonlar biriminin de aralarında bulunduğu güvenlik güçleri, el-Kanatır kentindeki Arab Şerkes bölgesinde ” en tehlikeli silahlı örgütün” gizlendiği belirtilen noktalara operasyon düzenledi. Ensar Beyt el-Makdis adlı örgütün hedef alındığı operasyon sırasında çıkan çatışmada 2’si polis 8 kişi hayatını kaybetti.

Büyük Komutan Dokko Umarov Şehid oldu Kafkasya direnişinin lideri Dokko Umarov Rus askerleri ve Rus yanlısı Kadirov milisleriyle girdiği çatışmada yaşamını yitirdi.

ÇEÇENİSTAN

D

okko Umarov’un naaşı direnişçiler tarafından bölgeden uzaklaştırıldıktan sonra, Rus askerlerinin olmadığı güvenli bir bölgeye götürülerek burada mütevazi bir törenle defnedildi. Direnişçilerin resmi internet sitesi Kavkazcenter’da açıklamayı teyit etti. Emir Dokko Ebu Osman, Çeçenya’nın Ruslar tarafından işgal edildiğini duyduğu 1994 yılında cihada koştu. O, Rusya’daki kazançlı ticaretini bıraktı ve memleketine döndü. Dokko Ebu Osman, o zamandan beri sadece bir kez Çeçenya’dan çıkmak zorunda kaldı. 2000 yılının başlarında ağır şekilde yaralanması nedeniyle Çeçenya’dan çıktı ve tedavisinin ardından yine memleketine dönerek cihadına devam etti. 1994-1996 arasında cereyan eden ilk Çeçen-Rus Savaşı’nın ardından eski devlet başkanı Aslan Mashadov, Emir Dokko’yu “Güvenlik Konseyi”ne genel sekreter olarak atadı. Emir Abdülhalim Sadullayev’in 2006 yılında şehid olmasının ardından ise Çeçen İçkeriya Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 2007 yılına gelindiğinde ise Emir Dokko, tevhid bayrağını kaldırdı ve Kafkasya Emirliği’ni ilan etti. O’nun bu hareketi, farklı tipten sekülaristlerin kinini çekti fakat tevhid sancağı altında toplanan Kafkasya mücahidlerinin genel desteğini aldı. Dokko Umarov, hayatının 20 senesini cihada verdi. Yüksek mücadele yeteneği, yumuşaklığı ve kararlılığı sıradan mücahidlerin sevgi ve saygısını kazanmasına sebep oldu. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

59


DÜNYA Kafkasya direnişinin yeni lideri seçildi ÇEÇENİSTAN

Dokko Umarov’un çatışmada yaşamını yitirmesiyle birlikte direnişin liderliğine Dağıstan asıllı Ebu Muhammed getirildi.

D

ağıstan bölge emiri olan Şeyh Ali Ebu Muhammed direniş liderlerinin ortak kararıyla Kafkasya Emiri olarak seçildi. Ebu Muhammed’in Kafkasya direnişinin liderliğine getirilmesiyle birlikte direnişin başına ilk defa Çeçen asıllı olmayan birisi getirilmiş oldu. Ebu Muhammed, Dokko Umarov hayatta iken Kafkasya Emirliği Başkadısı olarak görev yapıyordu.

Esed Rejiminin 4 Yıllık Kayıp Bilançosu Açıklandı Esed Rejiminin 4 Yıllık Kayıp Bilançosu Açıklandı.

SURİYE

4

. Yılını dolduran Suriye savaşı, sivil ve muhalif kayıp sayısı, 500.000 olarak açıklandı. Öte yandan Merkezi İngiltere’de bulunan Suriye İnsan Hakları Gözetleme Örgütü geçen ay yaptığı açıklamada, Suriye’de savaş sebebiyle ölenlerin sayısının 150.000 olarak açıklamıştı. İşte aktarılan Esed rejimi askerlerinin raporu:

1. Cumhuriyet Muhafızları ve Özel Kuvvetlerden: 40.000 Çoğunluğu Nusayri. 2. Öldürülen ya da yaralanan subaylar: 60.000 3. Askerler ve Ulusal Savunma Güçleri: neredeyse 100.000 4. Sakatlanan, uzuv kaybı yaşayanlar: (125.000-135.000) 5. Asker kaçakları: 189.000 6. Rejim hapishanelerinde tutuklu olanlar: 145’i Nusayri 3050 subay. 7. İstihbarat birimlerinde tutuklu yüksek rütbeli subaylar: 4.500 8. Çoğunluğu sahil kesiminden olmak üzere henüz saf değiştirmemiş olan subaylar: 24.000 9. Saf değiştiren ama çatışmalara katılmayan askerler: 38.000 Rejimin yaklaşık kayıp sayısı neredeyse 330.000 Ayrıca aynı kaynak, Suriye’de savaşın başlangıcından bu yana, sivil ve muhalif askerlerinin kaybı konusunda toplam 500.000 olarak açıkladı.

60

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


DÜNYA Cezayir’de Tehlikeli Gerginlik CEZAYİR

D

evlet televizyonu ve görgü tanıkları, Araplarla Berberiler arasında yaşanan çatışmada 3 kişinin öldüğünü, onlarcasının yaralandığını; ayrıca onca işyeri ve evin ateşe verildiğini aktardı. Cezayir’de Sağduyu Çağrısı Gardaya kentinde Arap kabileler ile Berberi kabileler arasında çıkan çatışmada ölenlerin cenaze törenine binlerce kişi katıldı. Hükümet ‘katillerin bulunacağı’ sözünü verdi.

Gazze’den İsrail’e roket atıldı

F

ilistin İslami Cihad Hareketinin askeri kanadı Kudüs Seriyeleri, İsrail’in güneyini 90 füze ile vurduğunu açıkladı. Gazze’nin farklı bölgelerinden atılan füzelerin bir kısmının yerleşim birimlerine isabet ettiği belirtildi.Kudüs Seriyyeleri’nden yapılan açıklamada, operasyonun Siyonist güçlerin 3 Filistinli mücahidi katletmesine karşılık başlatıldığı ifade edildi. Olayda ölen ya da yaralananın olmadığı, Sderot kentindeki bazı binalarda hasar meydana geldiği kaydedilen haberde ayrıca, “Demir kubbe” savunma sisteminin Askalan kentinde atılan füzeleri imha etmeyi başardığı kaydedildi.

FİLİSTİN

Lieberman: Gazze yeniden işgal edilmeli

İ

İSRAİL

srail’in hava saldırısında 3 İslami Cihad üyesini öldürmesinin ardından, İsrail’e roket yağmuru düzenlendi. Lieberman, bu saldırının ardından Gazze’nin tümünün yeniden işgal edilmesi gerektiğini öne sürdü. CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

61


DÜNYA İnsansız hava araçları Afganistan’dan Orta Doğu ve Afrika’ya taşınıyor AVRUPA

A

fganistan’dan ayrılacak olan Amerika ve İngiltere insansız hava araçlarını Orta Doğu ve Afrika’ya yönlendirmeyi planlıyor. Dünya genelinde insansız hava araçlarının en çok kullanıldığı ülkeler Pakistan, Afganistan, Yemen ve Somali.

Taliban: Karzai’nin pişmanlığı boşuna

A

AFGANİSTAN

fganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, görev süresinin bitmesine kısa bir süre kala Amerikan işgalinden memnuniyetsizliğini ifade eden açıklamalar yapıyor. Hatta son açıklamalarından birinde savaşın, Afganların değil Amerikalıların çıkarı için yapıldığını söyledi. Taliban, Karzai’nin açıklamalarını değerlendiren bir bildiri yayınladı ve “Karzai’nin pişmanlığı boşuna” dedi.

Londra belediye başkanı Müslümanları tehdit etti İNGİLTERE

Londra Belediye Başkanı Johnson, Müslüman ailelerin çocuklarını radikalleştirme tehlikesinden korumak için ellerinden alınabileceğini belirtti.

İ

ngiltere’nin başkenti Londra’nın muhafazakâr Belediye Başkanı Boris Johnson, ‘Daily Telegraph’ gazetesinde yayınlanan bir makalesinde, aileleri tarafından radikalleştirilme tehlikesi altında bulunan Müslüman çocuklarının devlet himayesine alabileceklerini belirtti. Johnson, makalesinde çocukların ‘potansiyel katil ya da intihar komandosu’ olmalarını engellemek için, birer tecavüz kurbanı çocuklar gibi görülmeleri gerektiğini ve ailelerinin ellerinden alınmaları gerektiğini savundu.

62

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


DÜNYA

Lübnan Hükumetinden Skandal İdam Kararı

L

LÜBNAN übnan Hükümeti Şeyh Ahmet El Esir ve talebeleri için idam kararı çıkardı Suriye mazlumlarının yardımına koşan Lübnanlı Âlim Şeyh Ahmed Esir’e Lübnan hükümetinden idam kararı. Geçtiğimiz yıl Suriyeli Muhaliflere destek amacıyla 5 bin talebesiyle El Kusayr’da Savaşa faal olarak katılan Ahmed El Esir, başta Hizbullah militanları olmak üzere Esed güçlerine karşı savaşan önemli bir Ehli Sünnet âlimi. El Arabiya’nın aktardığına göre, Riad Abu Ghida isimli yargıç, Lübnan’ın kuzeyinde yer alan Sidoun şehrinde meydana gelen saldırılar nedeniyle Ahmet El Esir ve talebelerini suçladı. Ahmet El Esir ve talebelerini, sivilleri öldürmekle itham etti. Ve Ahmet El Esir, Fadıl Şakir ve 52 Mücahid için idam kararı verdi. Lübnan’da Şii Hizbullah karşıtı vaazlarıyla tanınan Ehli Sünnet Âlim Ahmed El Esir, Hizbullah’ın Suriye’deki varlığını defalarca eleştirmiş ve bunun akabinde Lübnan’da Ahmet El Esir ve talebelerine karşı Lübnan ordusu ve Hizbullah militanları tarafından çok çeşitli baskı ve saldırılar gerçekleştirmişti.

En Çok Zulüm Gören Azınlık Arakanlılar

B

ARAKAN

M’ye göre dünyanın en çok zulme maruz kalan azınlığı olan Rohingya Müslümanları, kamplarda yaşıyor. Rohingya Müslümanları, Myanmar’ın batısındaki Rakhine (Arakan) eyaletinin başkenti Sittwe’de, kapısında eli silahlı yetkililerin beklediği kamplarda ve köylerde yaşıyor. Kapılardaki güvenlik noktalarından geçmelerine izin verilmeyen Rohingya Müslümanları, genellikle kendi bölgelerinde mahkûm gibiler. Kamplardan ya da köylerden ayrılmak için gerekli izin, ancak çok uzun süren ve büyük paralara mal olan bir süreç sonrası mümkün oluyor.

Orta Afrika’da 15 bin kişi kuşatma altında

B

M, OAC’de çoğunluğu Müslüman 15 bin kişinin kuşatma altında olduğunu bildirdi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Sözcüsü Edwards, “Sıkışıp kalmış insanların çoğu anti-Balaka milislerince tehdit edilen Müslümanlar” dedi.

ARAKAN

CEMAZİYELAHİR 1435

NEBEVÎ HAYAT

63


Muhammed Peker / ÇANAKKALE

B

BUHRANDAN BAHARA

atının bin dört yüz yıldır İslam ile olan savaşı her-

İnsanlık namına vicdanın da az bir insaf kalmış vicdan

geçen gün daha da hızlı bir hal almakta. Sanayi

sahibi biraz düşünecek olsa yukarıda anlattığımız

inkılabı, Fransız devrimi, coğrafi keşifler derken yeni

(hepsini anlatacak olsak kütüphaneler dolusu kitaplar

sömürü sahasını inşaa etti tüm dünyanın gözlerinin

olurdu) olayları biraz düşünecek olsa yap-bozun na-

önünde, tüm insanların gözlerinin önünde, insan onu-

sılda tamamlandığını görmesi için hiçbir şeye ihtiyaç

runa yakışmayan, insan hakları ihlaline tüm gözler ama oldu tüm diller lal kesildi tüm kalemler tutuklu kaldı, sitem ifade eden tüm sözcükler ve kelimeler, cümleler vicdanlara mahkum edilirken… Yeni bir düzen oluşturulmaya çalışıldı. Tüm dikkatleri üstüne çekecek ve sanki iyi bir şeyi ifade edecekmiş, insanlığı içinde bulunduğu buhrandan çıkaracakmış algısı oluşturuldu. Şüphesiz bu yeni dünya düzeni projesinden başka bir proje değildi. Gittiği heryere evrensel mesaj vermeyi kendisine adet haline getiren batı bir yandan insan hakları, özgürlük, eşitlik, adalet naraları atarken diğer yandan ulaştığı en son silah teknolojisini masum Kızılderili, Vietnamlı, Filistinli, Iraklı, Afganistanlı, Yemenli, Somalili, Cezayirli…insanlar üzerinde tatbik etti. Tıpkı poligonda atış talimi için hedefe konulan hedefler gibi insanları kendisine deneme tahtası olarak seçti oysa ki tüm nizamlarda yegane dokunulmaz olan can dokunulmazlığı ilkesini ihlal ederek. Bu silahların kullanıldığı coğrafyalar ne kadar farklı olsada bu coğrafyalarda yaşan insanların ortak noktası Müslüman olmalarıydı….Bu da bize apaçık göstermektedir ki batının bitmek bilmeyen haçlı ruhu halen devam etmektedir. Afganistan’a girerken 11 Eylül olaylarını bahane eden batı ve batının yeni dünya

duymadan görür. Çanakkale savaşları sırasında islam için savaşan yiğit kahramanlar üzerinden edebiyat yapan vatanseverler söz konusu kendi ülkelerini kendi toprak parçalarını kendi yer altı zenginliklerini her şeyden önemlisi kendi ırzlarını, şereflerini, onurlarını, çocuklarını korumak için bu zulüm karşında dik duran kahramanlara gelince bu sefer deli danalar gibi dört bir yandan terörist ifadelerini kullanmaktan hiç mi hiç geri durmuyorlar… Bizi yöneten insanların birkaç kez kınama mesajları ile bir nota vermeleri ile bu zulüme bitmeyecektir… Bunun böyle birkaç nota vermekle bitmeyeceğini de izah etmeye gerek olmadığı kanaatindeyiz… Bazen BM yi Bazen AİHM yi Bazen Nato’ yu iş başına çağıran ferasetsiz yöneticilerin içinde bulunduğu hal bize şu misali hatırlatmaktadır; Çoban çeşmeye su içmeye gitmiş o vakit yanında bulunan hayvan sürüsünü kurada teslim etmiş, bir vakit sonra geri dönünce hayvanlarını ortada göremeyince o zaman yanında olan tilki den yardım isteyen çobanı hatırlatmakta… Bu zilletten, buhrandan, aşağılık, çaresizlik, ezilmişlik kompleksinden çıkışın yegane ve biricik yolu kur’an’a ve sünnette agzı dişlerimizle sımsıkı sarılmakla ancak olur… Dönüp islam tarihine bakacak olsak öyle yada

düzeni adı altında islam ile olan savaşında batıya taraf

böyle ama bazen sekteye uğrasa da bu iki kaynağa

olan tüm vicdan sahiblerine sesleniyoruz….

sımsıkı sarılan milletlerin, devletlerin-ırkları farklı olsa

Kudus, Somali, yemen, Afganistan, Çeçenistan

da- Allah’ın onlara üstünlük bahşettiğini bu bayrağın

işgal edilirken daha henüz 11 eylül hadisesi yaşanmamıştı… Bugün Müslümanların kanları musluktan bo-

64

SİZDEN GELENLER

sancaktarlığını onlara verdiğini görmekteyiz… Batının bu dinmek bilmeyen arzu ve hırsı karşında ye-

şalırcasına değil, çeşmeden boşalırcasına değil adeta

gane güç muhakkakki aç ile tok, fakir ile zengin, siyah

oluk-oluk akan nehirler gibi kapağı açılan barajdan

ile beyazı bir gören İslam’dan başkası değildir. Bu ni-

boşalırcasına bedenlerinden kanlar boşanmakta… Top-

zamın tekrar inşaa edilmesi kendisini Müslüman olarak

raklarımıza yağmur yerine kar tanelerinin yerine bom-

adlandıran tüm insanlar üzerine hem rabbine karşı hem

balar yağmakta… ekinlerimiz su yerine kan ile sulan-

tarih boyunca bu nizamın ikamesi için kanlarını akıtan

makta…

aziz şehitlere bir vefa borcudur.

NEBEVÎ HAYAT

NİSAN 2014


İNKAR RİSALİ Kitapta özellikle son dönemlerde tekrar hortlatılan Tekfir fitnesi ile ilgili oldukça detaylı bilgiler verilmektedir. Tekfir gurubunun kuruluşu, özellikleri, tekfirin önündeki engeller ve ehl-i sünnetin tekfir gurubuna cevapları bunlardan bazılarıdır. Bu fitneden sakınma ve itidal adına her okuyucunun istifade edeceği önemli bir araştırmadır.

12 TL 6 TL

TI K I Ç

TOPLAM 14 KİTAPTAN OLUŞAN 102 TL DEĞERİNDEKİ BU KIYMETLİ KÜLLİYATI YAYINEVİMİZDEN 40 TL. KARŞILIĞINDA ALABİLİRSİNİZ.

NEBEVİ HAYAT YAYINLARINDAN SÜPER KAMPANYA Müslüman Olmam Neyi Gerektirir -1 İslam Gençliği -2 Teori ve Pratikte İslam -3 Davet Yolunda İslam -4 İslam’a Nasıl Davet Etmeliyim? -5 Davet Yolunda Dökülenler -6 Davetçiye Notlar -7 Çağdaş Davet Önderleri -8 İslam’a Davette Fikri Hastalıklar -9 Davet ve Davetçinin Problemleri -10 İslam Işığında Hareket ve İdeolojiler -11 İslam Alemi -12 İdeolojilerin Çöküşü ve İslam’ın Evrenselliği -13 Koruyucu İslam’i Eğitim -14

102 TL 40 TL

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli / İstanbul

Tel-Faks: (0212)

515 65 72 GSM: (0543) 654 46 63

www.nebevihayatyayinlari.com - siparis@nebevihayatyayinlari.com


ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM! Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü: Göz yılar önce, fakat, sonra kanıksar ölümü. Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle, Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele!. Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak: Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak! Hangi ma'sûmun olur hûnu bu dünyâda heder? Yoksa kânûn-i İlâhîyi de yırtar mı beşer? Mehmet Akif Ersoy

Mısır'da darbe yönetiminin 'terör örgütü' ilan ettiği Müslüman Kardeşler'in, yargılandığı ülke tarihinin en büyük davasında 919 kişi mahkemeye sevkedildi. Aralarında teşkilatın lideri Muhammed Bedii'nin de olduğu 529 kişiye idam cezası verildi.

Nebevi Hayat Dergisi 17. sayı (2014)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/