Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Temmuz 2013 1434

Yıl: 1 Sayı: 8 - Fiyatı: 5 TL

www.nebevihayatyayinlari.com

Ramazan

A r e ı v n m m i a ş i Ayı ğ e D RAMAZAN

İslam’da Şura ve Önemi Hasan Karakaya

Ramazan Ayı ve Oruç İbadeti Mahmut Varhan

İstişare Adabı ve Karar Alma Esasları Mağfiret Mevsimi Ramazan Yusuf Mert

İstişarenin Gerekliliği ve Fazileti Hakan Sarıküçük

Ali Yücel

Zekât ve Hikmetleri

M. Emin Aksoy

Nebevi Çocuk Ekinizi Almayı Unutmayın


HAYRA YETİME YOKSULA

DAVET

MUHTACA MAZLUMA

İHTİYAÇ SAHİPLERİNE UZANAN BİR EL DE SİZ OLUN

ZEKAT VE BAĞIŞLARINIZ İLE HAYRA DESTEK OLUN

654 4 663 www.imambuharivakfi.com

0543


İSLAM’DA ŞÛRA VE ÖNEMİ

BAŞYAZI

Hasan Karakaya

5

İSTİŞARE ADABI VE KARAR ALMA ESASLARI

KAPAK GÜNDEM Yusuf Mert

13

‫َوشَ ا ِو ْر ُه ْم ِفى ا ْلا َ ْم ِر َف ِا َذا َع َز ْم َت‬ ‫َف َت َوكَّ ْل َع َلى اللّٰ ِه‬ İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). (Âl-i İmran, 159)

İSTİŞARENİN GEREKLİLİĞİ VE FAZİLETİ

KAPAK GÜNDEM Hakan Sarıküçük

16

RAMAZAN AYI VE ORUÇ İBADETİ

KAPAK GÜNDEM Said Özdemir

Sahibi

İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Adına Şükrü Yıldız

Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Dağıtım Sorumlusu Turhan Güncü (0543 654 46 63) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz

Grafik-Tasarım Necip Taha Kıdeyş Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları Yurt içi yıllık: 60 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe)


EĞER RAMAZANA YETİŞİRSEM... Said Özdemir

ZEKĂ‚T VE HÄ°KMETLERÄ° M. Emin AKSOY

26 29

GĂœNAHLARLA ZÄ°NCÄ°RLENMÄ°Ĺž SÄ°NELER VE MAÄžFÄ°RET MEVSÄ°MÄ° RAMAZAN Ali YĂœCEL

Tenbihnâmeleri / UyarĹlarĹ

36

2VPDQO×  ONHVL JHQHOL YH EDßNHQWLQGH 5DPD]DQ RUWD\D o×NDQ oRN IDUNO× WH]DK UOHUL GROD\×V×\OD \DOQ×]FD RUXo WHUDYLK .XU¡kQ YH EHQ]HUOHULQGHQ LEDUHW ELU LEDGHW D\× EXQXQ VRQXFXQGDGD\DOQ×]FDNLßLOHUOH$OODKDUDV×QGDNL |]HO LOLßNLOHU GHPHWLQGHQ LEDUHWPXD\\HQ]DPDQGLOLPLRODUDNGHÿHUOHQGLULOPHNGXUXPXQGD GHÿLOGL

Ä°TÄ°KAF

%X QHGHQOH GH \|QHWLP 5DPD]DQOD GRĂżUXGDQ LOJLOHQPHNWH WRSOXP GÂ ]HQLQL WHPLQ YH GHYDPĂ—QĂ—VDĂżODPDNLEDGHWKD\DWĂ—LoLQ X\JXQRUWDPĂ—JHUoHNOHĂźWLUHELOPHN DPDFĂ—\ODELUNĂ—VĂ—PHVDVODUEHOLUOHPHNWH\GL

Abdullah Toprak

%DßODQJ×o WDULKLQL WDP RODUDN ELOHPHPHNOH ELUOLNWH 7DQ]LPDW |QFHVLQH DLW |UQHNOHULQLQ GHEXOXQGXÿXNHVLQRODQEXG ]HQOHPHIDDOL\HWLQLQQHWLFHOHULLQFHOHGLÿLPL] G|QHPGH 5DPD]DQ7HQELKQkPHOHULDG×\ODRUWD\D o×NPDNWD YH |QHPOHUL GROD\×V×\OD 9DUDNDL 0DKV€VDODU ßHNOLQGH QHßUHGLOHUHN KDOND XODßW×U×OPDNWD\G×

26

TEMMUZ 2012 FÄ°LÄ°Z-DER RAMAZAN Ă–ZEL SAYISI

ONLAR KURAN’I DĂœĹžĂœNMĂœYORLAR MI? Adem SĂśzkesen

Said Ă–zdemir

AZÄ°Z ĹžEHÄ°DÄ°N ANISI Ebubekir Eren YayÄąnlanacak yazÄąlarda dĂźzeltme ve çĹkartmalar yapÄąlabilir. YazÄąlarÄąn bilimsel sorumluluÄ&#x;u yazarlarÄąna aittir.

BasÄąm Yeri: Ä°stanbul BasÄąm Tarihi: Temmuz 2013

39

ANNE – BABALARIN DİKKATİNE! - 2

43

DAÄžLAR ETEKLERÄ°YLE YĂœKSELÄ°R

• • •

YazÄąlar e-posta ile bilgi@nebevihayatyayinlari.com adresine gĂśnderilmelidir. YazarÄąn, e-posta ile beraber telefon (varsa faks) numaralarÄą verilmelidir. YazÄąlar en fazla 3 sayfa -12 punto, Times New Roman ve 1.5 satÄąr aralÄąklÄą- olmalÄądÄąr. Varsa yazÄą ile birlikte resimler yazÄą ile birlikte gĂśnderilmelidir. Yoksa yazÄąda kullanÄąlabilecek resimler hakkÄąnda bilgi verilmelidir.

•

• •

57 58

KÄ°TAPLIK ZĂœHD KÄ°TABI

47 50

61 TEKNOLOJÄ° DĂœNYASI

62

SÄ°ZDEN GELENLER

64

YazĹ kurallarĹ •

54

Yusuf YÄąlmaz

DĂœNYADAN HABERLER

www.ďŹ lizder.org

UNUTMUĹžTUK SENÄ° EY Ä°STÄ°HĂ‚RE!

BaskÄą Cilt: Marki Matbaa

33

RAMAZAN Tenbihnâmeleri / UyarĹlarĹ

Ramazan

52

MĂœCAHÄ°D Ă‚LÄ°M Ä°ZZEDDÄ°N EL-KASSAM HĂźseyin Kalender

YazÄą içinde kullanÄąlan kaynaklar standart Ăślçßlere uygun olarak sonda dipnot veya kaynakça olarak verilmelidir. YayÄąn kurulu, dergiye gelen yazÄąlar Ăźzerinde gerekli gĂśrdĂźÄ&#x;Ăź takdirde deÄ&#x;iĹ&#x;iklik yapabilir. Dergimizde yayÄąnlanan yazÄąlar kaynak gĂśsterilerek iktibas edilebilir. GĂśnderilen yazÄąlar iade edilmez.


EDİTÖR On bir ayın sultanı, ruhumuzun gıdası, başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden azat ayı olan Ramazan ayına bizleri tekrar kavuşturan Rabbimize, şanına ve azametine yakışır bir şekilde hamd ederiz. “Ramazan geldiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapatılır, şeytanlar zincire vurulur” buyuran efendimize, ailesine, sahabelerine ve onların nurlu yolunu takip eden müminlere salat-u selâm ederiz. Ramazan ibadetleri ile imanımızı artıran, yemek ve içmekten uzak durmak ile irademizi güçlendiren, zekât, fitre ve sadakalar ile toplumsal yardımlaşmayı sağlayan mübarek bir aydır. Ramazan iftarları, teravihleri, sahurları ile ibadetin coşkusu gönüllere, sokaklara yayılır. Sahur ile evlere hayır ve bereket taşınır. Okunan hatim ve mukabeleler manen bizleri besler. Ramazan ayı ve özellikle itikâf ibadeti, Rabbimizle olan kulluk mücadelemizi gözden geçirme, Allah için yaptığımız faaliyetleri tahlil etme, manevi anlamda kendimizi güçlendirme için bir nimettir. Davet yükünü omuzlayacak müminlerin bu mücadelede yakıtları sayılan manevi gücü elde etmek için Ramazan, iyi değerlendirilmesi gereken bir aydır. Ramazanın bereket iklimi paylaşılınca güzelliği ayrı bir heyecan, neşe ve canlılık olarak ortaya çıkar. Asırlardır komşusu açken tok yatamayacağının idraki içinde coğrafyamızda Ramazanın getirdiği maddi ve manevi bereket paylaşılmış, sevgi, dostluk, kardeşlik, komşuluk ve misafirperverliğin en güzel örnekleri sergilenmiştir. Ramazanda yaşadığımız bu güzel değerler, toplumsal huzurumuzun yapı taşlarıdır. Bu değerlerin güçlü olduğu dönemlerde hayatımız daha huzurlu ve güvenli olmuş, zayıf olduğu dönemlerde ise hayat sıkıcı, âdeta yaşanılmaz olmuştur. Bu sebeple Ramazanda yaşanılan güzel hasletlerimizin daima canlı tutulması, yaşatılması, bireysel ve toplumsal huzurumuz için vazgeçilmezdir. Günümüzde hızlı kentleşme, göç, nüfus yoğunluğunun artması, dünyevileşme, bireysellik, bencillik, hazcılık, nemelazımcılık gibi olumsuzluklar hayatımızı kuşatmaya başlamış ve yanı başımızda süren hayatlarla iletişimimiz azalmıştır. Yanı başımızdakilere olan duyarlılığımızın azalması, bizlerin her geçen gün yalnızlığını artırmış, iyi günün mutluluğu da kötü günün acısı da tek başına yaşanır hale gelmiştir. Oysaki İslam ümmeti olarak aynı yolun yolcusu olduğumuz kardeşlerimizi korumak, kollamak onların dertleriyle hemhal olmak da Ramazanda paylaşmamız gereken hasletlerden biri olmalıdır. Özellikle İslâm ülkeleri işgal ve zulüm altında olduğu, dul kadınların, yetim çocuklarımızın sayısının dahi net olarak bilinmediği günümüzde Ramazan ayı yalnız kendi dünyamızda yaşadığımız bir ibadet, bir neşe, bir sevinç olarak kalmamalıdır. “Müslümanın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir” ilahi düsturu ile hareket edip Ramazanın bereketini ve güzelliklerini zor durumda olan kardeşlerimize de ulaştırmak için mücadele etmeliyiz. İftar sofralarından başlamak üzere, Zekât, fitre ve sadakalarımızdan muhakkak kardeşlerimize pay ayırmalıyız ki Rabbim eksikliğimizi, acizliğimizi, tembelliğimizi bu rahmet ayı vesilesiyle bağışlasın, bize mağfiret eylesin. Aramızdaki muhabbeti, iyilik ve takva üzerine yardımlaşma ve dayanışma ruhunu daha da güçlendirmeli, kırgın gönülleri barıştırmalı, elimizi ve gönlümüzü uzanabileceğimiz herkese açmalıyız.

NEBEVÎ HAYAT

Hoş geldin yüreklerimize ey kutlu, ey mübarek ramazan.. Ey ayların sultânı, ey Allah’ın bizlere lûtfu ve ihsânı, hoş geldin yüreklerimize.. Hoş geldin, safâlar getirdin sevgiye hasret gönüllerimize..

4

Müjde mü’minler size İhsân-ı Rahmân’dır gelen Şânına ta’zîm için bu mâh-ı gufrândır gelen Ramazan ayının tüm İslâm âlemine bereketler ve hayırlar getirmesini diliyor, Mübarek Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik ediyoruz. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duası ile. TEMMUZ’13


Başyazı

Hasan Karakaya

İslam’da Şûra ve Önemi “Müslümanlar işlerini aralarında yaptıkları istişare ile yürütürler.”

B

ilindiği gibi, İslâmın ana kaynağı Allah Tea-

IV. Şûra ehli

la’nın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetidir.

V. Şûra kararlarının bağlayıcı olup olmadığı

İslâm nizamı kıyamete kadar hiç bozulmadan

VI. Günümüzde şûranın nasıl işleyeceği ve gerekliliği

devam edecektir. İlahi nizam olması dolayısıyla her yer tine sahiptir. Bu sebeple İslâm; beşerî aklın hikmetini bilemeyeceği taabbudî konularda kesin ve detaylı hükümler koymuş, buna mukabil insanın aklıyla idrak edebileceği dünyevî konularda genel prensipler sunmakla yetinmiştir. Böylece insanlar, zaman ve zemine göre sorunlarını rahatça çözsünler, maslahat ve menfaatlerini gerçekleştirecek şekilde davranabilsinler. Ancak bu yüce din, müslümanlara hakkında nas bulunmayan meseleleri çözümlerken, tek kişinin görüşüne boyun eğmeleri yerine, yetkili kişilerin görüşlerini dinlemelerini ve bunların içinden en isabetli olanını seçmelerini emretmiştir. İşte, şûra ve istişare buradan kaynaklanmaktadır.

I. Şûra kelimesinin anlamı: Bu kelimenin lugatta şu manalara geldiği görülmektedir: - İnsanların birbirlerinin görüşlerini öğrenmek istemeleri - Hakkında görüş belirtilmesi istenen konu - Bir mesele hakkında görüş belirtmek için yapılan toplantı - Böyle bir toplantının yapıldığı yer. Şûra kelimesinin ıstılahi manası ise, “hakkında nas bulunmayan bir mesele hususunda bilgili, tecrübeli ve dürüst insanlarla fikir teatisinde bulunmak ve bu yolla en isabetli görüşü ortaya çıkarmak” demektir.

Şûra ve istişareyi iyice anlamak için şu konulara de-

II. İstişare Yapılmasını Emreden Naslar:

ğinmek gerekmektedir:

Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Seniyye, istişare yapıl-

I. Şûranın anlamı

masını emretmişler, Rasûlullah ve ondan sonra gelen

II. Şûrayı emreden nasların izahı

sahabiler de bu emirlere hakkı ile uymuşlardır. Fakat

III. Şûranın sahası

sahabilerden sonra bu müessese ihmal edilmiştir. RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

ve zamanda uygulanma mükemmelliği ve elastikiye-

5


“Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, sert ve katı kalpli biri olsaydın şüphesiz ki, onlar etrafından dağılır giderlerdi. Artık onları affet, bağışlanmalarını dile ve işlerde onlarla istişare et. Karar verdiğinde de Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.” Kur’an’da istişare ile doğrudan ilgili iki ayet mevcuttur.

Rasûlullah’ın Sünnetinde İstişare:

a. Bunlardan biri: “Müslümanlar işlerini arala-

Rasûlullah’ın kavlî sünnetinde istişare ile ilgili

rında yaptıkları istişare ile yürütürler”ayetidir. Bu ayetin zikredildiği sureye “Şûra Suresi” is-

- Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle

minin verilmesi, şûranın ne kadar önemli bir konu ol-

buyurmaktadır: “İdarecileriniz hayırlı olanlarınızdan, zen-

duğunu göstermektedir. Ayet-i Kerime, Mekke’de nazil

ginlerinizden, hoşgörülülerinizden olduğu ve işleriniz aranızda

olmuştur. Bu da müslümanların devletlerini kurmadan önce

daha hayırlıdır. Fakat idarecileriniz şerli olanlarınız, zenginleriniz, cimrileriniz olduğu ve işlerinizi kadınlarınıza bıraktı-

yürütmek zorunda olduklarını göstermektedir. Müslü-

ğınız zaman, sizin için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.”

layan devlet ve hilafet makamı yok diye şûrayı ihmal edemezler. b. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen diğer ayet ise: “Ey Muhammed! İşlerde onlarla istişare et.” (Âl-i İmran, 159) ayet-i celilesidir. Ayet-i Kerime, Rasûlullah’a, istişaresi neticesinde tercih ettiği görüş zahirde kötü sonuçlansa dahi onu terk etmemesini ve sahabileriyle istişareyi sürdürmesini emretmişti. Zaten ayet-i kerimenin baş tarafı yöneticilerin piri olan Rasûlullah’ın nasıl hikmetli davrandığını, okçular, onu dinlemedikleri halde, savaş gibi sıkıntılı bir yerde onlara yumuşak davrandığını beyan etmek-

NEBEVÎ HAYAT

istişare ile yürütüldüğü zaman, sizin için yerin üstü altından

cemaat halinde iken de aralarında işlerini istişare ile manlar, kendilerini bir bayrak ve bir iktidar altında top-

6

olarak birçok hadis zikredilmektedir.

Ebu Hureyre diyor ki: “Ben Rasûlullah’dan daha fazla arkadaşları ile istişare eden hiçbir kimse görmedim.” Hz. Ali diyor ki: “Rasûlullah şöyle buyurdu: “Eğer ben, istişare etmeden bir kimseyi emir tayin edecek olsaydım; Abdullah bin Mes’ud’u tayin ederdim.” Rasûlullah’dan şûra ile ilgili olarak rivayet edilen zayıf hadisler de vardır. - Ebu Mes’ud el-Ensari, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kim bir hayrı gösterirse, ona hayrı yapanın iki katı mükafat vardır” - Ebu Said el-Hudri; Rasûlullah’ın şöyle buyur-

tedir. “Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak

duğunu rivayet etmiştir: “Allah’ın gönderdiği her pey-

davrandın. Eğer sen, sert ve katı kalpli biri olsaydın

gamberin ve tayin ettiği her halifenin iki çeşit yakın

şüphesiz ki, onlar etrafından dağılır giderlerdi. Artık

adamları bulunur. Bunlardan biri ona iyiliği emreder

onları affet, bağışlanmalarını dile ve işlerde onlarla is-

ve onu yapmaya teşvik eder. Diğeri ise, şer şeyleri yap-

tişare et. Karar verdiğinde de Allah’a tevekkül et. Mu-

masını emreder ve onları işlemeye teşvik eder. Masum

hakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.”

olan ancak Allah’ın masum kıldığı kimsedir.”

“İdarecileriniz hayırlı olanlarınızdan, zenginlerinizden, hoşgörülülerinizden olduğu ve işleriniz aranızda istişare ile yürütüldüğü zaman, sizin için yerin üstü altından daha hayırlıdır. Fakat idarecileriniz şerli olanlarınız, zenginleriniz, cimrileriniz olduğu ve işlerinizi kadınlarınıza bıraktığınız zaman, sizin için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.”

TEMMUZ’13


Abdullah b. Abbas’ın Rasûlullah’dan şöyle rivayet

men’e gönderdiği zaman aralarında şu konuşma geçmiştir:

ettiği söylenmektedir: “Siz akıllı insanın size yol göster-

Rasûlullah, Muaz’a: “Bir mesele ile karşılaştığın zaman ne yaparsın?” diye sordu.

mesini isteyin. Doğru yolu bulursunuz. Ona karşı gelmeyin. Pişman olursunuz.” (Kenzu’l-Ummal, Müsned Haşiyesi, c. I, s. 248) Bu hadis-i şerif, istişare edilecek kimselerin iyi seçilmesi gerektiğine işaret buyurmaktadır. Rasûlullah’ın fiili sünnetinde istişare Rasûlullah, hayatı boyunca sahabileriyle çeşitli konularda istişare etmiştir. Bazen, Uhud savaşında olduğu gibi, çoğunluğun görüşünü almıştır. Bazen de Hudeybiye sulhunda olduğu gibi, kendi görüşünden vazgeçmemiş ve çoğunluğun görüşüne itibar etmemiştir. Buna mukabil, Medine’nin çevresinde hendek kazılması hususunda ve Bedir’de orduya belli bir yerde karargah kurması konularında tek bir insanın görüşünü aldığı da olmuştur.

Muaz: “Allah’ın kitabında olanlarla hüküm veririm” dedi. Rasûlullah: “Onun hükmü Allah’ın kitabında bulunmazsa?” Muaz: “Allah’ın Rasulünün sünneti ile hüküm veririm.” Rasûlullah: “Allah’ın Rasulü’nün sünnetinde de bulunmazsa?” Muaz: “Görüşümle içtihad ederim. Elimden gelen gayreti harcamada geri durmam” dedi. Muaz diyor ki: Bunun üzerine Rasûlullah elini göğsüme vurdu ve şöyle buyurdu: “Allah’ın peygamberinin elçisini, Allah’ın ve Rasulünün razı olacağı şeylere muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.”

Görüldüğü gibi Muaz, Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde hüküm bulamadığı takdirde ictihad edeceğini söylüyor. Rasûlullah da onu tebrik ediyor. Elbette ki meseleyi istişare etmek de bir görüş beyanıdır. Bu itibarla şûra, nasların bu“Ben Rasûlullah’dan daha fazla arkadaşları ile istişare lunmadığı yerde sözkoeden hiçbir kimse görmedim.” nusu olacaktır.

Rasûlullah’ın sahabilerinin yapmış oldukları istiSahası” başlığı altında zikredilecektir. III. Şûranın Sahası: Şûra, hakkında nas bulunmayan tüm konularda yapılabilir. Fakat hakkında

nas

Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin ondördüncü maddesi bu gerçeği ifade etmektedir: “Mevrid-i nas da, ictihada mesağ

bulunan

konularda şûranın yeri yoktur. Bütün İslâm âlimleri, hakkında Kur’an ve Sünnetten delil bulunan meseleler hususunda istişare yapılamayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Zira Allah Teala: “. . .eğer bir mesele hakkında ihtilafa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Rasulü’ne havale edin.” (Nisa, 59) buyurmuştur. Başka bir ayette ise: “Allah ve Rasulü herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman artık mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının işlerinde başka bir yolu seçme hakları yoktur” (Ahzab, 36) buyurmuştur. Bineanaleyh, herhangi bir mesele hakkında nas

yoktur.” Evet, kesin naslarla sabit olan itikadi konularda şûranın yeri yoktur. Keza naslarla tesbit edilmiş olan cezalarda, ibadetlerde ve muamelatta istişareye mahal yoktur. Ancak bunların nasıl uygulanacağı hakkında nas yoksa o zaman istişareye başvurulabilir. Hakkında nas bulunmayan muamelatta, idari işlerde ve dünyayı ilgilendiren bütün konularda ise istişareye başvurmak esastır.

varsa, o nas uygulanır. Sadece nasın nasıl uygulanacağı

IV. Şûra Ehli

hakkında istişare yapılabilir. Peygamber efendimizden

Her yöneticinin çevresinde iki sınıf insanın bulun-

rivayet edilen sahih hadisi şerifler de şûranın sahasının

ması muhtemeldir. Bunlardan biri, çıkarcı sınıftır. Bu

nasların bulunmadığı yerler olduğunu göstermektedir. Mesela; Peygamber efendimiz Muaz bin Cebel’i Ye-

sınıftan herhangi bir nasihat beklenemez. Zira bunlar çıkarlarını elde etmek için yapamayacakları bir şey RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

şarelere misaller, “Şûranın

7


unutunca vezir ona o şeyi hatırlatır. Emir hatırlarsa vezir ona yardımcı olur. Allah bir emire hayrın dışında birşey dilerse, ona da kötü bir vezir verir. Emir birşeyi unuttuğunda vezir ona hatırlatmaz. Emir hatırladığı zaman da ona yar-

“Eğer ben, istişare etmeden bir kimseyi emir tayin edecek olsaydım; Abdullah bin Mes’ud’u tayin ederdim.”

dımcı olmaz.” Şûra ehlinin kimlerden oluşacağı meselesini izah ederken Rasûlullah’ın sahabilerinin ve onlardan sonra gelen müslümanların devirlerini ayrı ayrı bilmek gerekmektedir. Zira Şûra ehli, zamana göre değişebilecek nitelikte bir husustur.

yoktur. Meddahlık yapmak, insanları karalamak, zalimin zulmünü alkışlayıp mazlumu ezmek ve benzeri şeylerden asla çekinmezler. Bu gibi insanları iyi tanıyıp, bunların görüşlerine başvurmaktan uzak olmak gerekir. Zira bunlar hayra değil, şerre götürürler. Diğer bir kısım insanlar da vardır ki, bunlar simalarından bellidir. Allah’ın rızasına erişmekten başka bir hedefleri yoktur. Bu sebeple idarecilerine karşı samimi ve doğru sözlüdürler. Hakkı söylemede, kınayanın kınamasından korkmazlar ve güzel nasihatlerini her halükarda esirgemezler. İşte bu gibi insanları iyi tanıyıp bunların görüşlerine başvurulmalı ve hakkında nas bulunmayan konularda bunların görüşleri ışığında aydınlığa kavuşturulmalıdır. Peygamber efendimiz bu iki zümreyi işaret ederek buyururlar ki: “Allah hiçbir peygamber göndermemiş ve hiçbir halife görevlendirmemiştir ki, onun iki sınıf yakın adamları bulunmuş olmasın. Bu sınıflardan biri ona iyiliği emreder, onu yapmaya teşvik eder. Diğeri ise, ona kötülükleri yapmasını emreder, onu bunları işlemeye teşvik eder, Allah’ın koruduğu kimse ancak korunmuş olur.”

NEBEVÎ HAYAT

İdarecinin samimi adamlarla arkadaş olması, Al-

8

Günümüzde Şûra ehli kimler olmalıdır? Kur’an-ı Kerim istişare yapmayı emreder. Sünneti seniyye bunun gerekliliğini beyan eder. Fakat bu ana kaynaklar şûra ehlini ve şeklini tam olarak tayin etmezler. İstişarenin kimler tarafından ne şekilde yapılacağını insanlara bırakmışlardır. Böylece insanlar zaman ve zeminlerine göre istişare şekil ve meclislerini oluşturmuş olsunlar. Bununla birlikte İslâm alimleri kendileriyle istişare edilecek insanlarda bazı sıfatların bulunması gerektiğine işaret etmişlerdir. Bunlar: Dini bilme, ihtisas sahibi olma, samimi olma ve basiretli olma gibi sıfatlardır. a. Alim Olmak İstişare edilen konu dini bir konu ise, kendisiyle istişare edilenin dini iyi bilen bir alim olması gerekir. Aksi takdirde insanların sapmalarına vesile olabilir. Bu hususta Abdullah b. Amr Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittiğini zikretmiştir: “Şüphesiz ki Allah, ilmi, kullardan çekip kopararak almaz. Fakat o, alimlerin ruhunu alarak ilmi alır. Allah hiçbir alim bırakmayınca, insanlar cahilleri önderler edinirler. Onlardan fetvalar sorarlar. Cahiller de onlara bilgisiz fetvalar verirler. Böylece hem kendileri saparlar, hem de insanları saptırırlar.”

lah’ın ona bahşettiği bir lütuftur. Bu lütfu iyi değerlen-

b. İhtisas Sahibi Olmak:

dirmelidir.

İstişare edilen konu dünyevî bir işle ilgili ise, ken-

Hz. Aişe, Rasûlullah’ın bu hususta şunları buyur-

disiyle istişare edilen kişi, konu hakkında ihtisas sahibi

duğunu rivayet etmektedir: “Allah bir emire hayır dilediği

olması gerekir. Aksi takdirde insanları zarar ve ziyana

zaman, ona samimi bir vezir (yardımcı) verir. Emir bir şeyi

sokabilir.

“Allah’ın gönderdiği her peygamberin ve tayin ettiği her halifenin iki çeşit yakın adamları bulunur. Bunlardan biri ona iyiliği emreder ve onu yapmaya teşvik eder. Diğeri ise, şer şeyleri yapmasını emreder ve onları işlemeye teşvik eder. Masum olan ancak Allah’ın masum kıldığı kimsedir.”

TEMMUZ’13


Rasûlullah’ın Bedir’de mevzilenme hususunda Hubab b. Münzir’le, Hendek’de çukurların kazılmasında Selman-i Farisî ile istişare etmesi onların bu konuda ihtisas sahibi olmalarındandır. c. Samimi Olma Kendisiyle istişare edilen kişinin danışana karşı samimi olması ve bildiğini saklamaması gerekir. Aksi takdirde hem kendine olan güvenini sarsar, hem de günahkar olur. Bu hususta peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kendisiyle istişare edilecek insan, güvenilen bir insandır.” “Sizden birinizle müslüman kardeşiniz istişare edecek olursa o, ona doğru gördüğünü söylesin.” “Kim kardeşine doğru olduğunu bildiği görüşten başka bir görüşü öğütleyecek olursa, şüphesiz ki o, ona ihanet etmiş olur.” d. Basiretli Olma Kendisiyle istişare edilen kişilerin anlayışlı ve ileri görüşlü insanlar olmaları icab eder. Böylece yapılan istişare netice versin ve kısır çekişmelere yol açmasın. Ancak basiret, her kula nasip olmayan bir meziyettir. Bu gibi insanları, gözlerini madde bürümüş bugünkü toplumlarda bulmak pek zor ve uzaktır. Allah müminlere basiret ihsan etsin. Kendisiyle istişare edilecek insanlarda takva, fazilet ve ahlak gibi sıfatlar aramak mümkündür. Ancak

Şûra Ehli Her yöneticinin çevresinde iki sınıf insanın bulunması muhtemeldir. Bunlardan biri, çıkarcı sınıftır. Bu sınıftan herhangi bir nasihat beklenemez. Zira bunlar çıkarlarını elde etmek için yapamayacakları bir şey yoktur. Meddahlık yapmak, insanları karalamak, zalimin zulmünü alkışlayıp mazlumu ezmek ve benzeri şeylerden asla çekinmezler. Bu gibi insanları iyi tanıyıp, bunların görüşlerine başvurmaktan uzak olmak gerekir. Zira bunlar hayra değil şerre götürürler. Diğer bir kısım insanlar da vardır ki, bunlar simalarından bellidir. Allah’ın rızasına erişmekten başka bir hedefleri yoktur. Bu sebeple idarecilerine karşı samimi ve doğru sözlüdürler. Hakkı söylemede kınayanın kınamasından korkmazlar ve güzel nasihatlerini her halükarda esirgemezler. İşte bu gibi insanları iyi tanıyıp bunların görüşlerine başvurulmalı ve hakkında nas bulunmayan konularda bunların görüşleri ışığında aydınlığa kavuşulmalıdır.

bunlar yok diye istişareyi tatil etmek doğru değildir. Bu

Buna mukabil, ortaya herhangi bir nas çıkmazsa

sıfatlardan, sadece bir kısmı kendilerinde bulunan in-

istişare eden idareci aslında şûra ehlinin kararlarına

sanlarla da istişare edilmelidir.

uymak zorunda değildir. Dilerse şûranın kararlarına uyar, dilerse kendi ictihadı doğrultusunda hareket

En başta şunu belirlemek yerinde olur: “Şûra kararları halifeyi bağlayıcı değildir” görüşü ağır basmaktadır. Ancak günümüzde halife olmadığına göre şûranın kararlarının bağlayıcı olmadığını söylemek pek zordur.

eder. Zira, Hz. Muhammed’e müminlerle istişare etmesini emreden ayetin devamında, “Fakat karar verdiğinde Allah’a tevekkül et” buyrulmaktadır. Burada emir her ne kadar Rasûlullah’a ise de, müminlerin idarecileri de aynı emirle muhataptır. Zira istişareyi emreden bölümde hitap Rasûlullah’adır ve bütün müminler için geçerlidir.

Buna göre sevk ve idare mevkiinde bulunan kişi,

İdarecinin, şûranın kararlarına bağlı kalmayışı

bilgili, yetenekli ve samimi olan zatlarla hakkında nas

aynı zamanda ona yüklenen sorumluluğun bir netice-

bulunmayan meseleyi istişare eder. İstişare sonucu, o

sidir. Zira idareci yaptıklarından sorumludur. Başka-

mesele hakkında güvenilen bir nassın bulunduğu or-

larının verdiği karara bağlı kalan bir insanı, o kararın

taya çıkacak olursa, istişare eden idareci onu almak

uygulanmasından doğan sonuçlardan sorumlu tutmak

zorundadır. Nitekim Hz. Ömer veba meselesinde Ab-

doğru değildir.

durrahman b. Avf’ın rivayet ettiği hadis-i şerifi kabullenerek Allah’a hamd etmiştir.

Diğer yandan Hudeybiye sulhunda sahabilerin çoğunluğunun Rasûlullah’ın barış yapma kararına karşı RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

V. Şûra Kararları Bağlayıcı mıdır?

9


çıkmalarına rağmen, Rasûlullah’ın kendi kararını uygulaması da yöneticinin şûra kararlarına bağlı kalmak zorunda olmadığını göstermektedir. Ancak bu görüşe katılmayanlar da mevcuttur. Mesela: - “Tefsiru’l-Vadih” isimli eserin yazarı Muhammed Mahmud el-Hicazi, üstad Mevdudi ve Abdulkadir Udeh’in, şûranın ittifakla veya çoğunlukla aldığı kararın devlet yöneticisini bağlayıcı olduğu görüşünde olduğunu söyler. Hicazi “işler hususunda müslümanlarla istişare et. Fakat karar verdiğinde Allah’a güven” ayetini şu şekilde izah etmiştir: “İşler hususunda müslümanlarla istişare et. Fikir teatisi yapıldıktan ve doğru olan görüş ortaya çıktıktan sonra çoğunluğun sözünü kabul et.” Mevdudi ise: “İslâm’da Hükümet” isimli eserinde şunları zikretmektedir: “Şûra ehli ya ittifakla veya çoğunlukla karar vermelidir. Bundan sonra artık nasıl kabul edilebilir ki bir insan, bütün cemaatin görüşlerini dinledikten sonra “bu işi ben bilirim” demekte haklı olsun ve istediğini yapabilsin. O zaman müşaverenin mânası kalmaz. Allah Teala ayetinde şöyle buyurmuştur: “Onların işlerinde kendileriyle istişare et.” (Âl-i İmran, 159) Diğer bir ayette: “Onların işleri aralarında müşavere iledir.” (Şura, 38) yani onlar işlerini müşavere ile yürütürler. Başka türlü yürütmeye kalkışmazlar. Bu da gösteriyor ki, Allah’ın bize gösterdiği bu yol, sadece müşavere etmek için değildir. Müşavere edildikten sonra bu müşaverenin neticesi üzerinde işlerin yürütülmesi için de geçerlidir. Yani müşavere edilecek, ittifakla veya çoğunluğun görüşüyle alınacak karara uyulacak ve işler bu şekilde yürütülecektir. Şehid Abdülkadir Udeh de “İslâm ve Siyasi Durumumuz” isimli eserinde şunları söylemektedir: Aslında çoğunluğun görüşü alınmadıktan sonra istişare yapılmasının hiçbir manası yoktur. Müslümanlara is-

NEBEVÎ HAYAT

tişarenin vacip olması, çoğunluğun görüşünü almayı

10

gerektirir. Nitekim Rasûlullah, Uhud savaşına çıktığı zaman çoğunluğun görüşüne uyarak sünnetini ortaya koymuştur. Üstad Abdülkadir’in misal verdiği Uhud savaşında şu nokta gözden kaçırılmamalıdır: “Rasûlullah, Medine’yi içten savunmayı isterken, çoğunluk dıştan savunmayı istiyordu. Rasûlullah çoğunluğun görüşünü daha uygun görüp dıştan savunma hazırlığına girişti. Fakat çoğunluk görüşlerini değiştirdi ve Medine’nin içten savunulmasını istedi. Ancak Rasûlullah aynı bu olayda çoğunluğun görüşünü bu defa uygun görmemiş ve onlara şunu söylemişti: “Zırhını giyen bir peygambere - Allah hükmünü verinceye kadar - onu çıkarmak yakışmaz. Bu da gösteriyor ki, Rasûlullah’ın Uhud’da çoğunluğun görüşünü önceden kabul etmesi, onların çokluğundan değil, kendi kanaatine uygun gelmesindendir. Eğer böyle olmasaydı, daha sonra görüş değiştiren çoğunluğun yeni görüşüne uymalıydı. Halbuki durum böyle olmadı. Üstad Abdülkerim Zeydan da halife ile şûra ehlinin tamamı veya çoğu ihtilaf ederlerse, şu üç çözümden birinin tercih edilebileceğini söylemektedir; a. Hakeme başvurulabilir: Eğer görüşülen meselede halife ile şûra ehlinin tamamı veya çoğunluğu ihtilafa düşerlerse, dışarıdan alınan bir hakemler heyetine başvurulur ve bu heyetin vereceği karar bağlayıcı olur. Abdülkerim Zeydan buna delil olarak Hz. Ömer’in Şam’a giderken ortaya çıktığını işittiği veba hadisesini zikretmektedir. Hz. Ömer bu veba hakkında önce Muhacirlerle sonra Ensar’la istişare etmişti. Bunların da ihtilaf etmeleri üzerine Fetih muhacirlerini çağırıp bunların görüşünü almıştı. Ancak zikrettiği bu hadisede Hakem olayı diye bir şey yoktur.

Kendisiyle istişare edilen kişinin danışana karşı samimi olması ve bildiğini saklamaması gerekir. Aksi takdirde hem kendine olan güvenini sarsar, hem de günahkar olur. Bu hususta peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kendisiyle istişare edilecek insan, güvenilen bir insandır.” “Sizden birinizle müslüman kardeşiniz istişare edecek olursa o, ona doğru gördüğünü söylesin” “Kim kardeşine doğru olduğunu bildiği görüşten başka bir görüşü öğütleyecek olursa, şüphesiz ki o, ona ihanet etmiş olur.”

TEMMUZ’13


b. Çoğunluğun görüşü tercih edilir

İçinde alim zatlar bulunmayan bir şûra her zaman

Devlet başkanı çoğunluğun görüşüne boyun

sapmakla karşı karşıya gelebilirler. Çünkü böyle bir

eğmeye mecbur olur. Zeydan, buna delil olarak da

şûra hakkı batıl, batılı da hak zannedebilir. Buna şaşıl-

Rasûlullah’ın Uhud Savaşı’nda çoğunluğun görüşünü

mamalıdır. Zira insan bilmediğinin düşmanı olabilir.

kabullenmesini zikretmektedir. Daha önce de izah

Bunun misalleri görülmektedir.

edildiği gibi, Rasûlullah bu olayda sonuna kadar ço-

Diğer yandan, dünyaya ait iktisadî, siyasî, askerî

ğunluğun görüşüne bağlı kalmamış, aksine sonunda

ve ictimaî tecrübesi olanların bilgileriyle donatılmayan

çoğunluğun görüşünü kabullenmemiştir.

bir şûra acizliğe düşerek hayatiyetini kaybedebilir. İs-

c. Devlet Başkanı’nın görüşü tercih edilir Abdülkerim Zeydan, bunun dayanağının da, devlet başkanının yaptığı icraatlardan sorumlu tutulmasının olduğunu zikretmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, bu son görüş esas alınmış, danışan idarecinin danıştığı kişilerin görüşünü alma mecburiyeti olmadığı beyan edilmiştir. Velev ki bütün şûra ehli, devlet idaresine ters bir görüş üzerinde ittifak etmiş olsunlar. Zira ayetin bu husustaki ifadesi açıktır: “Fakat karar verdin mi Allah’a güven.”

lâm’ın izzet ve şerefini layıkıyla koruyamaz. Bu sebepledir ki; a. Mevcutların en ehillerinden bir şûra heyeti seçilmeli ve onların alacakları kararlar doğrultusunda hareket edilmelidir. b. Her ne kadar şûranın vereceği karar halifeyi bağlamıyorsa da, böyle bir hilafet kuruluncaya kadar müslüman cemaatin başında bulunan şahsın, mesuliyetini müdrik olarak, alacağı kararlarda şûranın çoğunluğunun eğilimini göz önünde bulundurması hayırlı görülmelidir. c. Ayrıca şûra heyeti çok kısa olmamakla beraber

Bugün, yeryüzünde bulunan bütün müslüman-

zamanla yenilenmelidir. Böylece yetişenlere kapılar

ların hepsine ışık tutacak genel bir şûranın kurulma-

açılsın ve herkes layık olduğu bir görevi üstlenmiş

sına şiddetle ihtiyaç vardır. Zira bu yolla İslâmi çalış-

olsun.

malar birleştirilebilir, müslümanlar arasında görülen

d. Müslüman cemaatin başında bulunan şahıs,

ihtilaflar önlenmiş olur. Farklı düşünen müslümanlar,

şûra içinden çeşitli çalışma dallarını yürütecek idare he-

ilmi sohbet ve görüşmelerle aralarındaki soğukluğu gi-

yetini seçmeli ve onları ciddi bir şekilde denetlemelidir.

derirler.

Yerine göre seçtiği idarecileri vazifeden alabilmeli veya

Ne yazık ki, teoride herkesin katıldığı bu görüş pratikte uygulanma alanı bulamamıştır. Bütün bunlara rağmen yakın bir gelecekte müslümanların fiili ittihadının da gerçekleşeceğini canı gönülden dilemek ve buna doğru adımlar atılmasında acele etmek zorunluluğu vardır. Fakat arzu edilen bu genel şûra tesis edilinceye kadar çeşitli bölgelerde yaşayan müslümanların yanlışlarını asgariye indirmek için şûralar oluşturmaktan başka bir çareleri yoktur. Bu itibarla her müslüman cemaatin şer-i şerife uygun bir şûrası teşekkül etmelidir.

daha üst vazifelere getirerek daha aktif ve kapsamlı bir alanda ondan yararlanma yoluna gidebilmelidir. Şûranın Gerekliliği Müminlerden, şûrasız bir hayat yaşamalarını beklemek yanlıştır. Hem Kur’an’da hem de Sünnette sabit olan şu ki, şûra müslümanlar için vazgeçilmez ve ertelenemez bir müessesedir. Bu müessese müslümanlar için, içinde bulundukları her ortamda ve her aşamada aynı öneme haizdir. Müslümanlar zayıf olsunlar, güçlü olsunlar, cemaat safhasında ya da devlet aşamasında bulunsunlar, hiçbir ortamda ve hiçbir zaman

Şûraya seçilecek bilgili, tecrübeli, ihlâslı, zinde ve

şûrasız yaşayamazlar. Kendilerini müşavereden müs-

basiretli kişiler belli bir seviyeye erişmiş müslümanlar

tağni sayamazlar. Çünkü İslâmın ilk temeli Tevhiddir.

tarafından seçilmelidir.

(Yani Allah Teala’yı birlemek, ona hiçbir şeyi ortak koş-

Şûra ehlinin içinde evvela ictihad edebilecek sevi-

mamak, O’ndan başkasına boyun eğmemektir. Böyle

yede din adamları, saniyen dünyevi işlerde ihtisas sa-

bir tevhidin gerçekleşmesi için zalimlerin zulmüne ve

hibi olan özel elemanlar, salisen çeşitli kesimlerin der-

diktatörlerin istibdadına engel olmak gerekir. Bu da

dinden anlayacak tecrübeli zatlar bulunmalıdır.

şûranın varlığı ile gerçekleşir. Elbetteki bütün buyrukRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

VI. Günümüzde Şûra Nasıl İşlemelidir?

11


ları kanun sayılan, insanları keyiflerine göre yöneten

şûrası yoktur, ya da göstermelik bir şûrayla kendilerini

bir lider tipinden uzak durmak gerekmektedir. Çünkü

aldatmaktadırlar. Bu tür sapmalardan korunmanın tek

bu tür liderler, eninde sonunda insanları kendilerine

yolu, ciddi tutulan bir müşaveredir, şûradır.

kul - köle edinirler. Oysa insanlar yalnızca Allah’ın ku-

Artık kesin olarak bilinmeli ki, müslümanların

ludur, yalnız O’na kulluk etsinler diye yaratılmışlardır.

-belirtilen çerçevede- şûrasız hareket etmeleri mümkün

Yukarıda andığımız lider tipiyse, İslâm’ın tevhid an-

değildir. Problemlerini çözmek için şûraya başvurmak

layışı önünde ciddi bir engeldir. İslâmî ıstılahda tağut

müslümanların vazgeçilmez görevidir. İşlerini arala-

denilen lider tipi işte böyle olan liderdir. Hiçbir kayıt ta-

rında şûra ile halletmeleri onların Kur’an’da zikredilen

nımayan, hiçbir kimseye hesap vermeyen, paşa keyfine

vasıflarıdır. Allah müslümanları böyle anmıştır. Onlar

göre kanun vaz’eden bir lider, tevhidin tam karşısında

da böyle olmak zorundadırlar.

yer almaktadır.)

Rasûlullah (sav) efendimizin uygulaması, bize

İslâmî yönetimin giderek yozlaşmasını ve sapma-

şunu göstermektedir: Uhud savaşı öncesi ashabıyla

sını önlemek, O’nu Kitap ve Sünnet çizgisinde muha-

yapmış olduğu istişareler sonucu, çoğunluğun aldığı

faza etmek, ancak şûra ile mümkündür. Çünkü şûra

kararı uygun görerek, şûranın kararlarına uyduğu gibi;

bu tür sapmaları önleme müessesesidir. Liderin her

daha sonra çoğunluğun isteğine rağmen kendi kara-

zaman, her konuda yalnız başına karar vermesini önler,

rını da uygulamıştır. Bu da asıl karar yetki ve sorum-

ona takviye olur, onu denetler. Gerek Rasûlullah (sav)

luluğunun, birinci derecede “sorumlu yönetici”ye ait

efendimizin gerek Raşid halifelerin şûra müessesesini

olduğunu göstermektedir. İslâmi Hareket için zengin

çalıştırmaları boşuna değildir. İslâmi öğretinin en taze

bir uygulama alanı bırakan Sünnetten çıkan sonuç; is-

olduğu dönemde bile müslümanlar müşaveresiz yaşa-

tişare sonucu, başkanın sahip olduğu denk bir yetkiye

mamışlardır.

de sahip olmasını gerektirmektedir. Bu da başkanın,

Allah Rasulünün ve Raşid halifelerin özenle koruduğu şûra müessesesi melikler, krallar, padişahlar

şûranın eğilimini de göz önünde bulundurarak, karar alma yetkisine sahip olduğunun delilidir.

döneminde işlemez hale gelmiş, bu da İslâm’ın aslî yapısından hızla uzaklaşması sonucunu doğurmuştur. Günümüzde de bu müesseseyi ciddiye almayan nice çalışmalar yapılmaktadır ki, İslâm bunların elinde “şamar oğlanı”na dönmüştür. Allah’ın dini herkesin keyfine göre şekil almaktadır. Bütün bunlar şûrasız bir yapılanmanın sonuçlarıdır ve bu müslümanların tamamı tepelerindeki karizmatik, dokunulmaz ve yanına yaklaşılmaz liderlerle yürümektedirler. Herbiri küçük

NEBEVÎ HAYAT

bir krallık gibi çalışmaktadır. Müslümanların ya hiç

12

Rasûlullah (sav) efendimizin uygulaması, bize şunu göstermektedir: Uhud savaşı öncesi ashabıyla yapmış olduğu istişareler sonucu, çoğunluğun aldığı kararı uygun görerek, şuranın kararlarına uyduğu gibi; daha sonra çoğunluğun isteğine rağmen kendi kararını da uygulamıştır. Bu da asıl karar yetki ve sorumluluğunun, birinci derecede “sorumlu yönetici”ye ait olduğunu göstermektedir. İslâmi Hareket için zengin bir uygulama alanı bırakan Sünnetten çıkan sonuç; istişare sonucu, başkanın sahip olduğu denk bir yetkiye de sahip olmasını gerektirmektedir. Bu da başkanın, şuranın eğilimini de göz önünde bulundurarak, karar alma yetkisine sahip olduğunun delilidir.

TEMMUZ’13


Kapak Gündem

Yusuf Mert

َ ‫َف ِب َما َر ْح َم ٍة ِم َن اللّٰ ِه لِ ْن َت لَ ُه ْم َولَ ْو كُ ْن َت َف ًّظا َغ ٖل‬ ‫ف َع ْن ُه ْم‬ ُّ ‫يظ الْ َق ْل ِب َلانْف‬ ُ ‫َضوا ِم ْن َح ْولِكَ َفا ْع‬ ‫ين‬ َ ‫َو ْاس َت ْغ ِف ْر لَ ُه ْم َوشَ ا ِو ْر ُه ْم ِفى ا ْلا َ ْم ِر َف ِا َذا َع َز ْم َت َف َت َوكَّ ْل َع َلى اللّٰ ِه اِ َّن اللّٰ َه ُي ِح ُّب الْ ُم َت َوكِّ ٖل‬ Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmran, 159)

İ

stişare kelimesi aslen Arapça olup, şe-ve-re maddesinden istif’al vezninde bir kelimedir. Manası, danışmak, fikir sormak, öğüt istemek diye tercüme edilebilir.

“Akıl, akıldan üstündür.” darb-ı meseli de, ehil kimselerle istişârenin lüzûmunu ifâde etmektedir. Bilhassa gençlerin, yaşlı, güngörmüş ve tecrübeli kişilerle istişâre etmeleri zarûrîdir.

İstişâre, müslümanların mühim vasıflarından biridir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayâtına baktığımızda, O’nun her işinde istişâre ettiğini görmekteyiz. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle der: “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha fazla dostlarıyla istişâre eden bir kimse görmedim.”(1)

İstişâre ederken, durum bütünüyle ve olduğu gibi ortaya konulmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde istişâreden yanlış neticeler çıkabilir. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-: “Sana yol göstermek isteyenden hâlini gizleme, aksi takdirde kendini aldatırsın.” buyurmuştur.

Umûmiyetle birçok aklın, bir tek akıldan daha doğru karar vereceği âşikârdır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu gerçeği: “İstihâre yapan hüsrâna uğramaz, istişâre eden pişmân olmaz, iktisatlı olan fakir düşmez” sözleriyle beyan buyurmuşlardır. Hasan-ı Basrî Hazretleri, istişârenin faydaları hakkında: “Vallâhi, istişâre eden kimseler muhakkak önlerindeki tercihlerin en iyisine yönlendirilirler.” buyurmuş ve; “…Onların işleri, kendi aralarında istişâre iledir…”(2) âyetini okumuştur.(3)

Kendisiyle istişâre edilen kişi de, saplantı hâlindeki peşin hüküm ve düşüncelerden sakınmalı, muhâtabı sıhhatli bir muhâkeme ve tarafsız bir zihniyetle dinlemelidir. Doğru olan ne ise, samîmiyetle onu ifâde etmelidir. Zîrâ kendisine danışan kardeşini yanlışa yönlendirenleri Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zemmederek şöyle buyurur: “Kime müslüman kardeşi bir mesele danışır, onunla istişâre eder de o da kardeşine yanlış yolu gösterirse, ona ihânet etmiş olur.”(4) Yâni kendisine danışılan kişinin sadece istişâre olunan meseledeki dirâyeti yeterli değildir. O aynı RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

İstişare Adabı ve Karar Alma Esasları

13


zamanda ahlâklı ve her türlü garazkârlıktan berî olmalıdır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Kendisiyle istişâre edilen, güvenilir bir kimse olmalıdır, (doğru olanı gizleyerek arkadaşına ihânet etmemelidir.)” buyurmuştur.(5) Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da şöyle demiştir: “…İşlerin husûsunda, Allah’tan korkan kimselerle istişâre et!”(6) İdeal bir istişare, beyin fırtınasının yaşandığı yerdir. Beyin fırtınası yaşamak ise ortak gündem veya meselelerin derdini, ızdırabını yakından duymakla ilgilidir. Meseleyi dert edinen, çözüm arayan, çözüme olan ihtiyacı ruhlarında hisseden kişilerdir ki, kimsenin aklına hayaline gelmeyen alternatifler bulur ve başkalarının çaresizlikten kıvrandığı yerde onlar birkaç yolla işin içinden çıkabilirler. Tarihte bunun bir çok misali vardır: “Allah Resulu’nun Medine etrafında hendek kazması, Fatih’in gemileri karadan yürütmesi gibi.” İşte bu gibi kimselerden oluşan bir istişare heyetinin karşısına en dâhi dimağlar da çıksa onlarla başedemezler. İdeal istişare heyetindeki kişilerin bilgili olmaları şarttır. Gündemi, şartları, genel dengeleri, şahısları, geçmişi bilen ve hatta geleceği halden okuyup çıkarabilen, ilim, hikmet, san’at gibi değişik dallarda uzman şahıslarla istişare etmenin gerekliliği apaçıktır. Grubun ilgi sahasına giren konuların derinlemesine kavranması, farklı alanlarda etkile-

şimin boyutlarının bilinmesi ancak kendi sahalarında uzmanlaşmış ve de global tefekkür ve görüşe sahip insanların varlığıyla mümkündür. İdeal heyet dinamik olmalıdır. Görüşülen konulara göre kişiler değişebilmelidir. Hep aynı kişilerle istişare etme zamanla monotonluğa dönüşebileceği gibi, grubun kendi içine kapalı olmasından ötürü istişare neticesinde doğruya ulaşma nisbeti de azalabilir. Eskilerin bilgi, tecrübe ve fikirleri ihmal edilmeyerek, yeni zihinlere de fırsat tanınarak onların heyet içinde yetişmeleri sağlanmalı ve böylece heyetin alternatif üyeleri hazırlanmalıdır. İstişare heyetinde son sözü söyleyecek ve görüşülen meseleleri karara bağlayarak icra edecek bir “Başkan”a ihtiyaç vardır. Sahalarına göre farklılık arzetse de –mesela askeri istişarelerle mali istişarelerin keyfiyeti oldukça farklıdır- genel olarak istişare başkanının vazifeleri cümlesinden sayabileceğimiz bazı hususlar vardır: İstişareyi idare eden sorumlu kişinin dikkat etmesi gereken prensipler 1- Mutlaka herkesin fikrini sormalı. 2- İstişarede bulunan kişilerin görüşlerini sabırla dinlemeli ve değerlendirmeli. 3- İstişare heyetinde bulunan fertlerin özellikleri doğrultusunda kişilere görevler vermeli, iş takibinde bulunmalı, görevini yerine getirenleri

İstişâre ederken, durum bütünüyle ve olduğu gibi ortaya konulmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde istişâreden yanlış neticeler çıkabilir. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-: “Sana yol göstermek isteyenden hâlini gizleme, aksi takdirde kendini aldatırsın.” buyurmuştur.

NEBEVÎ HAYAT

Kendisiyle istişâre edilen kişi de, saplantı hâlindeki peşin hüküm ve düşüncelerden sakınmalı, muhâtabı sıhhatli bir muhâkeme ve tarafsız bir zihniyetle dinlemelidir. Doğru olan ne ise, samîmiyetle onu ifâde etmelidir. Zîrâ kendisine danışan kardeşini yanlışa yönlendirenleri Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zemmederek şöyle buyurur: “Kime müslüman kardeşi bir mesele danışır, onunla istişâre eder de o da kardeşine yanlış yolu gösterirse, ona ihânet etmiş olur.”(4)

14

Yâni kendisine danışılan kişinin sadece istişâre olunan meseledeki dirâyeti yeterli değildir. O aynı zamanda ahlâklı ve her türlü garazkârlıktan berî olmalıdır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Kendisiyle istişâre edilen, güvenilir bir kimse olmalıdır, (doğru olanı gizleyerek arkadaşına ihânet etmemelidir.)” buyurmuştur.

TEMMUZ’13


İdeal heyet dinamik olmalıdır. Görüşülen konulara göre kişiler değişebilmelidir. Hep aynı kişilerle istişare etme zamanla monotonluğa dönüşebileceği gibi, grubun kendi içine kapalı olmasından ötürü istişare neticesinde doğruya ulaşma nisbeti de azalabilir. Eskilerin bilgi, tecrübe ve fikirleri ihmal edilmeyerek, yeni zihinlere de fırsat tanınarak onların heyet içinde yetişmeleri sağlanmalı ve böylece heyetin alternatif üyeleri hazırlanmalıdır. ödüllendirmeli, eksiklik gösterenleri uyarmalı, nasihat etmeli. Şayet düzelme göstermeyen heyet üyesi olursa ehil kişilerle değiştirmeli.

4- Geçmişte yapılan hatalar, olumsuzluk gündeme getirilmemeli, ancak hatalardan alınan ibretler de mutlaka zikredilmelidir.

3- Kendi plan ve projelerinin dayandığı esasları heyetle paylaşmalı.

5- İstişarede görüş sunan kişiler görüşlerini ahsen/en güzel olarak değil, hasen/güzel bir görüş olarak sunmalıdır ki, diğer istişare heyeti incitilmesin.

5- Kabul etmediği görüşleri mümkün mertebe gerekçeli bir şekilde reddetmeli. 6- Başkan grubunu beslemeli, onları umumi hedeflere yönlendirmeli, gereksiz ayrıntılar üzerinde vakit kaybetmenin önüne geçmelidir. İstişare heyetinde bulunan fertlerin de gözetmesi gereken bazı prensipler vardır: 1- Fikirler herkesin anlayabileceği şekilde açık ve net olarak ifade edilmeli. 2- Egoizme düşerek illa benim dediğim olmalı diye ısrar etmemeli, fikir ifade edildikten sonra heyetin genel kabulüne havale edilmelidir. İstişare usulüne göre yapılmışsa; artık orada üzerinde anlaşılan karara, içimize sinmese de, muhalefet etmek uygun değildir. “Ben farklı ve isabetli bir görüşte bulunmuştum.” veya “Ben muhalefet şerhi koymuştum.” gibi sözlerle, alınan karar aleyhine söz söylenilmemeli. 3- İstişarede bulunan diğer heyetin görüşlerine saygı gösterilmeli ve bundan ötürü kimse kınanmamalıdır.

Hiyerarşik yapıdan kaynaklanan üst-alt uyuşmazlığının yegane çözümü istişare ile mümkün olur. İstişare ile üsttekiler alttakilerin de isabetli fikirleri olduğunu anlar, onlara değer verdiklerini göstermiş olurlar. Alttakiler de gayr-ı memnunluktan sıyrılarak kendilerine verilen kıymetin bilinci içinde onurlarını korumuş ve saygıda kusur etmeme yoluna girmiş olurlar. Günümüzde küçük, büyük bütün başarılı firmaların sahipleri ve yöneticileri, devletler ve idareci kadroları, çeşitli kurumların başında duran bütün idarî âmirler ve aile içindeki fertler, istişare etme mecburiyetindedir. “Danışman”, “Danışmanlık” gibi çeşitli adlarla yürütülen faaliyetlerin tamamında, istişare ve ortak aklın işletilmesi söz konusudur. Ayrıca birçok konuda zaman zaman şûrâların (eğitim şûrâsı, güvenlik şûrâsı) yapılıyor olması da, bununla alâkalıdır. Çünkü topluluklar bilirler ki, bugüne kadar meşvereti görmezlikten gelen veya göz ardı edenler başarılı olamamıştır. Rabbim ümmete salih yöneticiler, yöneticilere de Kur’an ve Sünnet çerçevesinde kendisine itaat eden, ihlâslı, sadık müşavirler ihsan eylesin. ---------------------------------------------------------1) Tirmizî, Cihâd, 35/1714. 2) eş-Şûrâ, 38. 3) Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 258. 4) Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 259. 5) Tirmizî, Edeb, 57/2822. 6) İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 147. RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

4- Karar verirken salih insanların oluşturduğu çoğunluğu gözardı etmemeli. Her ne kadar İslam’da devlet başkanının ekseriyete uyma zorunluluğu yoksa da, gerek Efendimiz’in uygulamaları ve gerekse doğuracağı olumsuz neticelerden ötürü başkanın ekseriyetin görüşünü dikkate alması tavsiye edilmiştir. Çoğunluğun sesinin dikkate alınmadığı yerlerde hep küskünler güruhu oluşagelmiş ve bu küskünler daima problem olmuştur.

15


Kapak Gündem

Hakan Sarıküçük

İSTİŞARENİN GEREKLİLİĞİ VE FAZİLETİ H

‫… َوشَ ا ِو ْر ُه ْم ِفي الأ َ ْم ِر َف ِإ َذا َع َز ْم َت َف َت َوكَّ ْل َع َلى اللّ ِه إِ َّن‬ ‫ين‬ َ ‫اللّ َه ُي ِح ُّب الْ ُم َت َوكِّ ِل‬

“İş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah‘a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Âl-i İmrân: 159.

NEBEVÎ HAYAT

Diğer bir ayette ise Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

16

‫الصلَا َة َوأَ ْم ُر ُه ْم شُ و َرى‬ َّ ‫ين ْاس َت َجا ُبوا لِ َر ِّب ِه ْم َوأَ َقا ُموا‬ َ ‫َوالَّ ِذ‬ ‫َب ْي َن ُه ْم َو ِم َّما َر َز ْق َنا ُه ْم ُين ِفقُو َن‬

Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Şûrâ sûresi: 38.

erhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurmaya istişare denir. İstişarenin lügat manası ile ıstılah manası arasında yakın bir bağ vardır. Çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu elde etmek veya ona yaklaşmak, kelimenin lügat manası olan çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balı kovandan almak gibi kabul edilmiştir. İstişare bir nevi içtihat demektir. Konusunu ise Kur’an ve Sünnet’in açıkça beyan etmediği konular teşkil eder. (1) İstişare Esnasında Hangi Metotlar Takip Edilmelidir? Herhangi bir konuda istişare etme ihtiyacı ortaya çıkacak olursa, şu iki metottan biri ile problem halledilir. Birincisi, birkaç kişiyle ayrı ayrı görüşülür, fikirleri alınır; fikirler daha çok hangi noktada birleşiyorsa, o uygulanır. İkincisi, birkaç kişi toplanıp görüşleri sorul-

TEMMUZ’13


Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Müsteşar güvenilir olmalıdır” buyurur. İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Her konu, her önüne gelen insanla konuşulmaz ve herkesin fikri her konuda alınmaz. Bir meselenin müzakeresi ancak o konuda bilgisi olan ve samimi olan kimselerle yapılır. Art niyetli ve işin yapılmasını istemeyen, yapanın başarısını kıskanan kimselerden alınan görüşler sağlıklı olmaz. Bu yüzden danışılacak olan kişinin, akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimi, sağlam fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

Diğer taraftan ise İstişâre,

1. Kişinin kendisini ilgilendiren konularda bir başkasının görüşüne başvurması

2. İdarecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda müşaverede bulunması, şeklinde iki cepheden de ele alınabilir. Birinci durumda istişare sünnettir.(2) İkinci durum olan idarecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda istişarede bulunmasının hükmü konusunda ise farklı görüşler vardır. İstişare Vacib midir yoksa Mendubluk mu İfade Eder? “İş hususunda onlarla istişâre et “ (Al-i İmrân, 3/159) ayetinin vücûb mu mendubluk mu ifade ettiği konusunda ulema ihtilâf etmişlerdir.

1. Mâlikîler dini konularda İslâm devletinin yönetimi ile ilgili mevzularda idarecilerin istişarede bulunmalarının vacip olduğu görüşündedirler. Hatta İbn Atiyye ve İbn Hüveyzimendâd böyle bir durumda âlimlere danışmayan idarecinin azlinin vacib olduğunu savunmuşlardır. (3)

2. İmam Şafiî istişareyi nedb’e hamletmiş, ancak daha sonraki Şâfiî fukahası ayetin vücub ifade ettiği görüşünü benimsemişlerdir. (4)

3. Bu konuda Hanefilere nisbet edilen bir görüş bulunmamakla birlikte, Cessâs (v.370/980) ‘ın Şûrâ(42) 38. ayetinin tefsirinde “İstişarenin iman ve namaz kılmakla birlikte ele alınması, konunun önemine ve bizim bununla emrolunduğumuza delâlet etmektedir” şeklindeki sözünden istişarenin vacip olduğu görüşünü benimsediğini anlıyoruz. (5) İstişarenin Fazileti İstişare ile işlerin güzel bir şekilde çözüme kavuşturulması, siyasi, içtimai, askeri vs. bütün alanlarda problemlerin çözülmesi mümkündür. Toplumların düştükleri hatalar, çok defa işi kendi başına yürütme sonucu olmaktadır. Bu nedenle işi kendi başına yapma ne kadar çoğalacak olursa, hataların sayısı da o nispette artar; ne kadar azalırsa hatalar da o nisbette azalır. Nitekim hatadan büsbütün kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak kalan sadece Allah azze ve celle‘dir. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nisbeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu surette, sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk müşterek olur. Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen kişiler, hiç kimseye danışmazlar. İşlerini kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda çözümlemeye çalışırlar. Bu şekilde davranma ise çoğu zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapılan işlerden fayda yerine zarar elde edilir. Kişi ne kadar akıllı, zeki ve tecrübeli buluRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

duğu zaman her biri fikirlerini söyler, daha sonra bu kişiler birbirlerinin görüşlerini inceleyerek en uygun görüşte karar kılarlar ki bu görüşle de sağlıklı hareket etmek mümkün olur.

17


Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus istişareye katılmadan önce kulis yapılarak istişareye peşin fikirlerle gelinmemesi, kendileriyle istişare edilen kişilere baskı ve tehdit uygulanmamasıdır. İstişare esnasında müşavirlerin fikirlerini serbestçe söyleme hak ve hürriyetlerinin korunması ve “fikir hürriyetinin” sağlanması da önemli olan hususlardandır.

nursa bulunsun, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerîm de işaret ettiği ve fâillerini övdüğü müşavere esasına uygun hareket etmedikçe, faydalı sonuçlara ulaşması ve problemlerini güzel bir şekilde çözümlemesi pek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli iken, Allah ona bile müşavereyi emretmiştir. Ebû Hureyre radıyallahu anhu, Rasûlullah’tan daha çok ashabıyla istişâre eden kimse görmediğini belirtmektedir. Bundan dolayı İbn Teymiyye: “İdareciler istişâreden muaf olamazlar. Çünkü Allah onu peygamberine emretmiştir,” demektedir. (6) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vahyin indirilmediği durumlarda daima arkadaşları ile istişare yoluna gitmiştir. Ashab-ı kirâm, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘in kendi fikriyle hareket ettiğini bildikleri konularda, kendi fikirlerini O’na açıklar, O’da uygun fikir doğrultusunda hareket ederdi. Mü’minlerle Müşâvere Etme

NEBEVÎ HAYAT

Bunun yanısıra sahabe ve özellikle Hulefâ-i râşidîn istişareye büyük önem vermişler, Hz. Ebû Bekir ve Ömer radıyallahu anhuma istişare etmek üzere Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sâbit ve diğer ashaptan oluşan birer müşavere heyeti oluşturmuşlardır. (7)

18

Rasûlullah’ın vefatından sonra ashâb-ı kirâm da aynı şekilde hareket ettiler. Halife seçimi, dinden dönenlerle savaş, Kur’ân-ı Kerimin bir kitap haline getirilmesi(8), zekât vermekten imtina eden Arap kabilelerine savaş açma konusunda,(9) fethedilen arazilerin kullanım şekli gibi hakkında ayet veya hadis bulunmayan hususlarda hep karşılıklı görüşerek, birbirine danışarak çözüm aradılar ve her konuda istişare ile karar verdiler. Hz. Ömer radıyallahu anhu istişare kurumunu TEMMUZ’13

daha da genişletmiş ve bir kurum haline gelmesini sağlamıştır. Bu nedenle sahabelerin ileri gelenlerinin Medine dışına çıkmasını yasaklamış ve bu sahabeleri “Şura Üyesi” yapmıştır.(10) Ayrıca kendisine gelen meseleler ve sorulan sorulara cevap bulmak amacı ile bir “Fetva Kurulu” oluşturmuştur. (11) Ayrıca istişare meclisine akıllı ve bilgili gençleri de alarak onlara değer vermiş ve fikirlerini almaktan çekinmemiştir. İşte bu sebeple savaş, devlet yönetimi, ekonomi ve benzeri konuların her birinde, o sahalarda yetişmiş olan kimselerle istişare ederek sağlıklı kararlar almak, İslâmiyet’in başlıca prensiplerinden biridir. İstişare Amacıyla Sorulan Şeylerde Kusuru Söylemek Gıybet Olur mu? Normalde gıybet sayılacak olan kusuru söylemek, istişare amacıyla sorulduğu zaman gıybet sayılmaz. Çünkü, peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem evlenmek için kendisine danışmaya gelen Fatıma binti Kays’a şöyle demiştir: “Ebu Cehm sopasını sırtında taşır, Muaviye ise fakir ve malsızdır. Sen Üsame b. Zeyd ile evlen.”(12) İstişare Heyeti Kimlerden Oluşur? Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Müsteşar güvenilir olmalıdır”(13) buyurur. İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Her konu, her önüne gelen insanla konuşulmaz ve herkesin fikri her konuda alınmaz. Bir meselenin müzakeresi ancak o konuda bilgisi olan ve samimi olan kimselerle yapılır. Art niyetli ve işin yapılmasını istemeyen, yapanın başarısını kıskanan kimselerden alınan görüşler sağlıklı olmaz. Bu yüzden danışılacak olan kişinin, akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimi, sağlam


-Dinî konularda âlimlerle;

fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

-Cihadla ilgili konularda ordu komutanlarıyla;

Devlet başkanının istişare edeceği heyet değişik bir kadro teşkil edebilir.

-Ümmetin menfaatine yönelik mevzularda halk büyükleriyle;

Şura meclisi Uhud savaşında Hz. Peygamberin müslümanlarla istişaresinde olduğu gibi bazen halkın çoğunluğu,(14)

-Memleket davalarında yazarlar, nâzırlar, işçi ve memur temsilcileriyle istişare etmeleri durumunda bu prensip amacına ulaşır.

Bazen Havazin ganimetleri meselesinde olduğu gibi istişare anında mevcut müslümanların tamamı;

İmam Kurtubi’de istişare yapılabilecek kişiler hakkında şöyle demiştir.

Bazen de Bedir esirleri konusunda olduğu gibi, müslümanların bir kısmı şûrâ meclisini oluştururlar. (16) Gerek peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem gerekse Hz. Ömer radıyallahu anhu’nun kadınlarla da istişare ettiği vakidir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Kızları ile ilgili olarak kadınlarla müşavere edin”(17) şeklinde buyurmuştur.

Kısaca belirtmek gerekirse, istişareye yani danışmaya, Yüce Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin sünneti olarak önem verilmelidir. Müminler için bu iki esasın göz ardı edilmesi hiçbir zaman için mümkün değildir. Zira Naslar, Müminin bir filiz misali dik durabilmesi için gerekli olan hayat suyu mesabesindedir. Atalarımız da “Ulu sözü dinleyen, ulu dağlar aşar”, “Akıl akıldan üstündür”, “Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” diyerek, istişarenin gerekliliğini kısa ve öz bir şekilde ifade etmişlerdir.

Ancak şûra meclisi kimlerden oluşursa oluşsun ortaya çıkan hükümler İslâm’ın genel prensiplerine aykırı olamayacağından, halk üzerinde keyfî bir idare, diktatörlük, zulüm ve adaletsizlik meydana getirmeyecektir. Zira İslâm âdil bir sistemdir.

Rabbim bizleri de istişarenin ehemmiyetini anlayan ve bu esaslar üzere hareket eden muvahhid müminlerden eylesin.

Öte yandan, aklı bir şeye ermeyen, ahlâksız, mağrur kimselere danışmanın kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı da açıktır.

-------------------------------------------1. Şerbâsî, Yes’elûneke fi’d-dîni ve’l-Hayât, Beyrut 1980, IV, 169; M. Vehbi, Hulâsatü’l-Beyân, II, 766. 2. Nevevî, Şerhu’l, Müslim, IV, 76. 3. Kurtubî, el-Câmi li-Âhkâmi’l-Kur’ânIV, 249-250; M. Tahir b. Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, IV, 148. 4. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, IX, 76; Nevevi, a.g.e., IV, 76. 5. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’an, V, 263; M. Tâhir b. Aşûr, a.g.e, IV, 148. 6. İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş Şer’iyye (Mecmû’u Fetâva içinde), XXVIII, 386, 387; Hemmâm Abdurrahîm Sa’d, “Arzu’l Ehâdisi’n-Nebeviyye el-Müteallike bi’ş-Şûra” (eş-Şûra fi’l-İslâm içinde) 7. İbn Sa’d, et-Tabakât (nşr. İhsan Abbas), II, 350-352; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 114- 115; Müttakî el-Hindi. Kenzu’lUmmâl, V, 627; Said Ramazan el-Bûti, “eş-Şûra fî Cahdi’l-Hulefai’r-Raşidin (eş-Şûrâ fi’l-İslâm içinde), l, 113-167). 8. Tirmizi, Tefsir, H. No: 3102 9. Buhari, Zekât, 1 10. Heysemi, Zevâid, 5:319 11. Müslim, Selam, 98; Şafi, Risale, 427 12. Müslim, Talak, 36 13. İbn-i Mâce, Edeb, 37; Tirmizi, Zühd, 39 14. Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 351 15. Abdurrezzak, el-Musannef, V, 367-368; Heysemî, Mecmau’z Zevâid, VI, 130-133 16. Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 105, 188, 219-220; Abdülkerim Zeydan, İslâm’da Ferd ve Devlet, s. 99-100 17. Ebu Davud, Nikâh, 24-26 18. Kurtubî, el-Câmi li-Âhkâmi’l-Kur’ân, IV, 249-250.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus istişareye katılmadan önce kulis yapılarak istişareye peşin fikirlerle gelinmemesi, kendileriyle istişare edilen kişilere baskı ve tehdit uygulanmamasıdır. İstişare esnasında müşavirlerin fikirlerini serbestçe söyleme hak ve hürriyetlerinin korunması ve “fikir hürriyetinin” sağlanması da önemli olan hususlardandır. Abbasi yöneticilerinden Me’mun, oğluna nasihat ederken, istişare konusunda şöyle demiştir: “Şüphen olan işlerde, tecrübe sahibi, gayretli ve şefkatli ihtiyarların görüşlerine başvur. Çünkü onlar, çok şey görüp geçirmişler, zamanın inişliçıkışlı, ikballi-hezimetli olaylarına şahit olmuşlardır. Onların sözü acı da olsa kabul ve tahammül et. Danışma kuruluna korkak, hırslı, kendini beğenmiş, yalancı ve inatçı kişileri alma’’ Devlet erkânı bilmedikleri ve içinden çıkamadıkları

AMİN. Selam ve Dua ile.

RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Bazen Hendek muhasarasında Gatafan’ın çekilmesi için yapılacak antlaşmalarda görüldüğü üzere Sa’d b. Muâz ve Sa’d b. Ubâde gibi kendi kavimleri içinden yükselmiş kişiler,(15)

İstişare yapılan kişiler hakkıyla, dindar, bilgili (sahasında uzman), akıllı ve tecrübeli olmalıdır.(18)

19


Kapak Gündem

Mahmut Varhan

RAMAZAN AYI VE ORUÇ İBADETİ Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Allah’ın Rasûlü’ne, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun. Orucun Hikmetleri

O

NEBEVÎ HAYAT

ruç ibadetinin ferdi, ictimai, bedeni, rûhi, sıhhi ve terbiyevi pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Bu hikmetlerden sadece birkaç tanesi şunlardır:

20

ları müjdeleyip korkutmak, hepsini Allah’a davet etmek için inmiş ise de ancak Allah Azze ve Celle, sadece takva dairesinde yaşayanların ondan faydalanabileceğini, onunla sadece bunların hidayet bulacağını açıklamıştır. Ayet’i kerimeye kulak verelim: “Elif, lâm, mim. Bu, o kitaptır ki onda (Allah tarafından gönderildiğinde) hiç şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara: 1-2)

1- Takva: Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın yaratıp dünyaya gönderdiği insanın, dünyadaki en büyük gayesi yaratıcısına itaat etmektir. Yani emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmak suretiyle takva dairesinde yaşamaktır. Allah Sübhânehû ve Teâlâ bu konuda insanı başıboş bırakmamış, aksine ona kitaplar indirip, rasuller göndererek nasıl yaşamaları gerektiğini onlara bildirmiştir.

İnsanın kendisi vesilesiyle takvayı kazanacağı, insanı takvaya götüren en önemli sebeplerden biri de hiç şüphesiz oruçtur. Zira Rabbimiz Celle Celâluhû emretti diye normal zamanlarda mübah olan en tabii ihtiyaçlarını terk eden insanın, Allah’ın yasak kıldığı şeylerden uzaklaşıp emrettiği şeyleri yerine getirmesi gayet tabii ve daha kolaydır. Bundan dolayı diyebiliriz ki oruç, haramları terk etmek ve emirleri yerine getirmek için bir alıştırma ve bir idmandır.

Her ne kadar Kur’an-ı Kerim bütün insan-

İnsanoğlunun tabiatı üç farklı kuvvetten mü-

TEMMUZ’13


Orucun takvaya götüren en etkili sebeplerden biri olduğuna işaret etmek için Allah Teâlâ, orucun farziyetini bildiren ayet’i kerimenin sonunda: “Umulur ki takva sahibi olursunuz” (Bakara: 183) buyurmaktadır. ‘

Orucun takvaya götüren en etkili sebeplerden biri olduğuna işaret etmek için Allah Teâlâ, orucun farziyetini bildiren ayet’i kerimenin sonunda: “Umulur ki takva sahibi olursunuz” (Bakara: 183) buyurmaktadır. 2- Sabır: Âdemoğlunun imtihan edilmek için gönderildiği şu fâni dünyada, imtihanı başarıyla geçmesi için ona gerekli olan sıfatların başında sabır gelmektedir. Oruç, onu sabırlı olmaya alıştıran en etkili bir sebeptir. Zira oruç vesilesiyle en zaruri ihtiyaçlarını dahi belirli bir süre terketmektedir. En zaruri ihtiyaçlarını bile sadece Allah emrettiği için terkeden insanın, kendisine haram kılınan şeyleri terketmesi ona gayet kolay olur. İşte orucun bu özelliğinden dolayıdır ki, oruca “sabır” ismi de verilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ’nın: “Şüphesiz sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak ödenecektir” (Zümer: 10) ayet’i kerimesi hakkında müfessirlerin bir görüşü de buradaki “sabredenler”den maksadın, oruç tutanlar olduğudur. 3- Şükür: Oruç, nimetlerin şükrünü eda etmeye sevkeden sebeplerin başında gelir. Çünkü oruç, en önemli ve insan için en gerekli nimetler olan yemek, içmek ve cinsel arzuları tatmin et-

mekten nefsi alıkoymaktır. Belirli bir süre nefsi bu nimetlerden uzak tutmak, bu nimetlerin kadrini bilmeye ve kıymetini takdir etmeye vesile olur. Zira nimetlerin içinde olan ve onları kolayca elde edebilen kimse, bu nimetlerin kadrini bilmez. Bu nimetleri belirli bir süre de olsa bulamayan veya bulduğu halde onlardan istifade edemeyen kimse, bu nimetlerin ne kadar kıymetli olduğunu idrak eder. Bu da onu şükürle bu nimetlerin hakkını eda etmeye ve bu nimetleri zayi etmeksizin, veriliş maksadına uygun bir şekilde kullanmaya sevk eder. Böylece insanı insan yapan şükür makamına ulaşır. İşte Allah Teâlâ orucun, şer‘an ve aklen farz olan nimetlerin şükrünü eda etmeye sevkettiğine işaret etmek için oruç ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Ve umulur ki şükredersiniz.” (Bakara: 185) Orucu bize farz kılmakla bize takva ve hidayeti veren Rabbimize şükürler olsun. 4- Diğergamlık: Düşkün ve muhtaç kimselerin gözetildiği bir toplum, adalet ve rahmetin hâkim olduğu İslami bir toplumdur. Muhtaç kimseleri hakkıyla gözetebilmek için onların ihtiyaç derecelerini bilmek gerekir. Onların dertleriyle dertlenebilmek için, onların dertlerini yaşamak gerekir. İşte insanın aç ve susuz kalmasına sebep olan oruç, insanın aç ve susuz kimselerin hallerini iyice anlamasını sağlar. Böylece insan, en erdemli özellik olan diğergamlık sıfatına haiz olur. 5- Nefis Terbiyesi: İnsanoğlu için en önemli hususlardan biri de nefsini ve arzularını terbiye etmesi ve kontrol altına almasıdır. İşte bu konuda insanın en büyük yardımcısı oruçtur. Zira oruç insanın hayvani tabiatını kontrol altına alır ve şehevi arzularını kırarak dindirir. Zira nefis doyduğu zaman çeşitli şehevi arzuları temenni ederek azar. Nefis aç kaldığı zaman ise, bu arzuRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

teşekkildir: Bunlardan birisi meleki, diğeri şeytani, öbürü ise behimidir. Melekiyet yönünü ruh, kalp ve şeytana hizmet etmekle tefessüh etmemiş olan akıl oluşturur. Şeytaniyet yönünü nefis ve onun hizmetindeki bazı duygular oluşturur. Behimiyet yönünü ise yemek, içmek, cinsel arzuları tatmin etmek ve benzeri şeyler oluşturur. İnsanın takva dairesinde kuvvetli olması, son ikisinin birincisinin hizmetine verilmesiyle; zayıflığı ise birincisinin onların hizmetine verilmesiyle orantılıdır. İşte oruç, insandaki şeytani ve behimi yönlerin kısıtlanıp meleki yönünün hizmetine verilmesinden ibarettir.

21


larını düşünemez ve onlardan vazgeçer. Bu husus bütün toplumların tecrübe ettiği ve tüm ilmi verilerin tesbit ettiği bir konudur. İşte bundan dolayıdır ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Sizden her kim zinaya düşmekten korkacak olursa oruç tutsun. Çünkü oruç onun için (şehevi arzularına mani olan) bir kalkandır.”(1) Fakat bu konuda ifrat ve tefritten sakınmak için sünnet’i seniyyede varid olduğu şekliyle oruçla nefsi terbiye etmeye gayret ederek; İslam dışı toplumlardan alınmış olan açlık şekilleriyle nefsi terbiye etmekten sakınmak gerekir.

NEBEVÎ HAYAT

Orucun Fazileti

22

Ebû Hureyre radıyallahu anhu, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Allah Teâlâ buyurdu ki: “İnsanoğlunun her işi kendisinindir. Ancak oruç değil. Çünkü o, Benim içindir ve onun mükâfatını Ben veririm.” Oruç, günahlardan koruyan bir kalkandır. Oruç tutmaya başladınız mı oruçlu olan kimse kötü kelam konuşmasın, bağırıp çağırmasın. Biri onunla sövüşmeye veya kavga etmeye kalkışırsa, “Ben oruçluyum” desin. Muhammed’in hayatı elinde olan Zât’a yemin ederim ki, oruçlu kimsenin ağız kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar zamanında, diğeri de orucuyla Rabbi ile karşılaştığı andadır.”(2) Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan gelen başka bir hadiste şöyle buyurulur: “İman ederek TEMMUZ’13

ve Allah’tan sevap bekleyerek Ramazan’da oruç tutan kimsenin, geçmiş günahları affedilir.”(3) Allah’ın emrine uyarak bize mübah kılınan şeyleri terkeden bizler, tüm söz ve davranışlarımızda, sözlü ve fiili eylemlerimizde de Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeliyiz. Özellikle bu ayı fırsat bilerek kendimizi buna alıştırmalıyız. Zaten hadisteki: “Biri ona söver veya kavga etmeye kalkışırsa “Ben oruçluyum” desin” kısmından maksat da budur. Şayet bize haram kılınan şeyleri terketmez

isek, o zaman önceden mübah olan şeyleri terketmemizin bize hiçbir faydası olmaz. Ebû Hureyre radıyallahu anhu rivayet ediyor: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Kim yalan söylemeyi ve onunla amel etmeyi bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.”(4) Oruç tuttukları halde gıybet, dedikodu, yalan, aldatma ve diğer büyük masiyetlerden vazgeçmeyenlerin vay haline! İşte günahlardan sakınarak oruç tutanları

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle müjdeliyor: “Cennette, kendisine Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet gününde o kapıdan oruçlular dışında kimse giremez. (Kıyamet gününde) denilir ki: “Oruç tutanlar nerede?” Onlar da kalkarlar ve o kapıdan onlardan başka kimse giremez. Onlar içeri girdikleri zaman kapı kapatılır ve kimse içeri giremez.”(5)


Şayet bize haram kılınan şeyleri terketmez isek, o zaman önceden mübah olan şeyleri terketmemizin bize hiçbir faydası olmaz. Ebû Hureyre rivayet ediyor: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Kim yalan söylemeyi ve onunla amel etmeyi bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” Oruç tuttukları halde gıybet, dedikodu, yalan, aldatma ve diğer büyük masiyetlerden vazgeçmeyenlerin vay haline!

Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında nazil olması ve Allah Teâlâ’nın ezeli kelamında onu diğer aylardan ayırarak övmesi, onun diğer aylardan üstün ve farklı olduğunun bir işaretidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirilmiştir. (O Kur’an) insanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hak ile bâtılı ayırdeden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir.” (Bakara: 185) İşte bu ve daha başka sebeplerden dolayı Ramazan ayı her şeyi ile diğer aylardan farklı değerlendirilmiştir. Kendisinde özel ibadetlerin bulunması, yapılan ibadetlerin mükâfatının diğer zamanlarınkinden kat kat fazla

olması bu ayın değerini daha farklı kılmaktadır. Bütün bunlardan dolayı Ramazan ayını ganimet bilmeli, ondan faydalanabildiği kadar faydalanmalıdır. Hz. Âişe radıyallahu anha validemiz anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, (ibadet hususunda) diğer aylarda göstermediği gayreti Ramazan ayında gösterirdi. Ramazan’ın son on gününde de diğer zamanlarda göstermediği şekilde gayret ederdi.”(6) Bu ay rahmet ve bereketin bol bol yağdığı, azap kapılarının kapatıldığı, azgın şeytanların zincire vurulduğu ve cennet kapılarının açıldığı bir aydır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayının ilk gecesi gelince, şeytanlar ve cinlerin azgınları bağlanır. Cehennem kapıları kapanır ve hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları açılır, hiçbirisi de kapanmaz ve Allah tarafından biri şöyle haykırır: “Ey hayrı isteyen! Kolları sıva. Ey şerri isteyen! Vazgeç bu ayda ondan.” Allah’ın ateşten azat ettikleri vardır ve bu da her gece olur.”(7) Ne mutlu bu müjdelere kulak verip, kendisini ateşten azat edenlere!

Bütün bunları çok iyi değerlendirmemiz ve şeytanlar zincire vurulmuşken tam bir azık edinmemiz gerekir. Öyle ki onlar salındıkları zaman bambaşka bir şahsiyetle karşılaşsınlar. Bu ayda bol bol inen rahmet ve bereketten çokça yudumlamamız ve bir sonraki Ramazan’a kadar şeytanlarla mücadele edebilecek bir cephaneyle donanmamız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı ve “Kur’an ayı” ismine bihakkın layık olan Ramazan ayında çokça Kur’an tilavet etmeli, tefekkür ve zikir ile kendimizi manevi yönden techizatlandırmalıyız. Özellikle her tarafta müslüman kardeşlerimizin şehit edildiği, müslüman bacılarımızın başına türlü türlü felaketlerin geldiği, İslam’ın ve müslümanların çeşitli girdaplarla karşı karşıya bırakılmak istendiği bugünlerde; bu korkunç bulutları dağıtıp güneşi bize göstermesi için Rabbimize çokça dua etmeliyiz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kulun Rabbine en yakın olduğu zaman dilimi secdede olduğu andır. O halde (secdede iken) çokça dua edin.”(8) Oruçlu kimsenin ve mazlumun duasının da geri çevrilmeyip kabul edileceği hadislerde sabit olmuştur. O halde rahmet ve bereketin çokça yağdığı Ramazan ayında oruçlu ve mazlum olarak başımızı secdeye koyup, Rabbimize çokça yalvarmalıyız. Olur ki başımızın üstündeki bu karanlık bulutları dağıtıp bizi aydınlık günlere ulaştırır. Ramazan ayında yapılan bir ibadetin sevabı, diğer zamanlarınkinden daha çoktur. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Hangi sadaka daha hayırlıdır?” diye sorulduğunda; “Ramazan’da verilen sadakadır” cevabını vermiştir.(9) Ramazan’da yapılan umrenin hac kadar sevabının RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Ramazan Ayı Arınma ve Rahmet İklimidir

23


NEBEVÎ HAYAT

24

olacağını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan etmiştir: “Ramazan ayında umre yapınız. Ramazan ayında yapılan umre hacdır.”(10) Ramazan ayında yapılan tesbihatın da diğer zamanlarda yapılandan daha çok sevabı olduğu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tarafından şöyle açıklanmıştır: “Ramazan’da yapılan bir tesbihat, diğer aylarda yapılan bin tesbihattan daha faziletlidir.”(11) Peygamber efendimiz de bu ayda hayır ve hasenatı çokça yapmış ve insanları bu hususta teşvik etmiştir. İbni Abbas anlatıyor: “Rasûlullah insanların en cömerdiydi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi.”(12)

rahmet ve bereketinden bolca yudumlayanlara! Yazıklar olsun Ramazan’ın bereketinden gafil bir şekilde yaşayanlara!

Bütün bunları çok iyi düşünerek elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar çok ibadet etmeli ve bu vesileyle takva elbisesine bürünmeliyiz. Bilmeliyiz ki Ramazan ayı tevbe etmek için bir fırsattır, tam manasıyla Allah’a dönmek için bir fırsattır. İnsanların dinden uzaklaştırıldığı, günahların pervasızca işlendiği böyle bir zamanda takva elbisesine bürünmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Müjdeler olsun Ramazan’ın

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gecenin önemini şu şekilde bize beyan eder: “Kim Kadir Gecesi’ni iman ederek ve sevabını (Allah’tan) umarak (ibadetle) ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.”(13) Başka bir rivayette ise: “Bu gecenin hayrından mahrum kalan, gerçek anlamda mahrum olmuş olur” diye belirtilir. Sabaha kadar selametli olan, rahmet ve bereket ile dolu olan, meleklerin kendisinde indiği bu geceyi melekûti

Ramazan Ayına Özel Bazı Gece ve İbadetler Bütün bunlara ilaveten Ramazan ayına özel olup onun kıymetini bir kat daha arttıran gece ve ibadetler de vardır: Bu ayda, Kur’an’ın kendisinde indirildiği ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi bulunur. “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’ni sana ne bildirdi? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir Suresi: 1-3)

Bu ay rahmet ve bereketin bol bol yağdığı, azap kapılarının kapatıldığı, azgın şeytanların zincire vurulduğu ve cennet kapılarının açıldığı bir aydır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayının ilk gecesi gelince, şeytanlar ve cinlerin azgınları bağlanır. Cehennem kapıları kapanır ve hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları açılır, hiçbirisi de kapanmaz ve Allah tarafından biri şöyle haykırır: “Ey hayrı isteyen! Kolları sıva. Ey şerri isteyen! Vazgeç bu ayda ondan.” Allah’ın ateşten azat ettikleri vardır ve bu da her gece olur.” Ne mutlu bu müjdelere kulak verip, kendisini ateşten azat edenlere!

TEMMUZ’13


bir yapıya sahip olarak geçirmelidir. Bu geceyi gaflet içinde geçirenler, bütün o senenin hayrından mahrum kalmış olurlar. Çünkü o sene için verilen bütün kaderi hükümler bu gecede indirilir. “Onda melekler ve Ruh Rabblerinin izni ile her iş için iner de iner. O, tan yeri ağarıncaya kadar selamdır.” (Kadir Suresi: 4-5)

de onları unutmamaları ve onlara infakta bulunmaları gayet tabii ve gereklidir. Rahmet dini olan İslam, muhtaçların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak fıtır sadakasını farz kılmış ve böylece hem zenginlerin fakir kardeşlerini unutmamalarını sağlamış, hem de onları sevinç günü olan bayramda mahcub ve üzüntülü bırakmamıştır.

Fakat bu gecenin hangi gece olduğu belli değildir. Ancak Ramazan’ın son on gününde olduğu kesindir. Bundan dolayı Ramazan’ın son on gününde özellikle tek sayılı gecelerinde onu aramalıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının son on gecesinin tek (sayılı) gecelerinde arayın.”(14)

Sahura kalkmak da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından tavsiye edilen bir ameldir. Sahur konusunda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Sahur yapınız. Çünkü sahurda bereket vardır.”(19) Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor: “Ehli kitabın orucuyla bizim orucumuzu ayıran şey sahur yemeğidir.”(20) Bu son hadis sahurun ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. Sahura kalkmakla hem oruç ibadetini daha güzel ifa etmeye gücümüz olacak, hem de ehli kitaba benzemekten sakınmış ve onlara muhalefet etmiş olacağız.

Yine Ramazan ayına has ibadetlerden biri de itikaftır. İtikaf Kur’an ve sünnetle sabit olan çok faziletli bir ibadettir. “Mescidlerde itikafta iken hanımlarınıza yaklaşmayın.” (Bakara: 187) Hz. Âişe validemiz anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününü itikafla geçirdi.”(17) Rasûlullah’ın ömrünün sonuna kadar bu ibadete devam etmesi, bu ibadetin ne kadar önemli ve ne kadar faziletli olduğunu göstermektedir. Zira itikaf, mü’minin kendisinde nefsini terbiye edeceği ve Rabbine yaklaşacağı en güzel bir halvethane ve her türlü şaibeden uzak en faydalı bir uzlettir. Bir de sadece bu ayda verilen fıtır sadakası vardır. İbni Ömer radıyallahu anhu buyurdu ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hür olsun köle olsun, kadın olsun erkek olsun bütün Müslümanlar üzerine bir sa’ (ölçek) arpa veya bir sa’ hurma fıtır sadakası olarak vermeyi farz kıldı.”(18) Ramazan boyunca bir nevi fakirlerin hayatını yaşayan müslümanların, Ramazan’ın bitiminde

----------------------------------1 Buhari, Müslim 2 Buhari, Müslim 3 Buhari, Müslim 4 Buhari 5 Buhari, Müslim 6 Müslim 7 Tirmizi 8 Müslim 9 Tirmizi 10 Buhari 11 Tirmizi 12 Buhari 13 Buhari 14 Buhari 15 Buhari 16 Nesai 17 Buhari 18 Buhari 19 Müslim 20 Müslim

O’nun İzinde...

Ramazan ayına mahsus ibadetlerden bir tanesi de teravih namazıdır. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim iman ederek ve sevabını (Allah’tan) umarak Ramazan ibadetini (Teravih namazını) yerine getirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(15) Başka bir hadiste Ramazan orucunu tutan, teravih namazını kılan kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlardan temizleneceği müjdelenmiştir.(16) Ne mutlu bu fırsatları değerlendirenlere!

RAMAZAN 1434

25


Said Özdemir

D

Eğer Ramazana Yetişirsem... ünya yine kıyâmet koparcasına bir ilerleyişin ve bir sona doğru gidişin

peşindeydi. Gündem yine kalabalık yine hüzün kokuyordu. Suriye... Arşa yükselen çığlıklar... Yardıma muhtaç biçâre Müslümanlar... Ümmetin mahzunluğu arasındaydı...

retlenerek, geçip giden ramazan ayında belki kırılgan nefsini kendine getirecek hayırlı bir amel bulma ümidiyle amel defterini açtı. Sayfalarını değiştirmeye başladı. En kolay amel hangisi diye düşündü. Belki de yapması en kolay olan ‘Kur’an

bulup oturdu. Bir anda nefsiyle konuşup öm-

okumaktır’ diye iç geçirip sayfayı açtı. Uzun uzun

rünün muhasebesini yaptı. Ramazan ayı boyunca

baktı. Pek çok zorluklara katlanarak okuduğu bir

yaptığı şeyler bir şerit gibi gözünün önünden

hatmi neredeyse bulamayacaktı, sevindi. Hâlbuki

geçti. Anlayamamıştı, bir gün gibi, bir ay geçiver-

çok bahsedilmişti; selef-i salihinden, bir rekâtta

mişti. Oturdu ve geçip giden gecelere karşı şid-

Kur’anı hatmedenlerden, Hz. Osmanlardan, Ebu

detli bir acı hissederek kendisini sıktı, derinden

Hanifelerden... İşitmişti kendi etrafında bulunan

bir ‘off’ çekti. Günler bitmişti.

salih insanların, gençlerin beş hatim, altı hatim hatta on hatim yaptıklarını...

kişilere yaklaştı. Yaklaştıkça sıkıntısı daha da artı-

İç çekti, mahzunlaştı. Üzüntüsünü hafiflet-

yordu. Kendini onlarla kıyaslamaya çalıştı ama ne

meye çalışıyor yeni bir şeyler aramaya koyulu-

fayda. Onlarla arasındaki fark çok büyüktü. Onlar

yordu.

daha ramazanın ilk gününde, belki de ilk saatle-

NEBEVÎ HAYAT

Böyle düşüncelere dalmışken, birden cesa-

Bayram namazını kılmak için bir mekân

İç âleminden bir an kurtulup, etrafındaki bazı

26

Amel Defterini Açma Zamanı:

rinde amel meydanlarına koştular.

Cömertlik, Fedakârlık, ikramla alakalı sayfasını açtı. Etrafında bulunanlara ve mazlum Müs-

‘Ben’ diyordu. Ben ise; geride kaldım ve hep

lüman coğrafyasında yaşayanlara baktı. Hâlbuki

yarın dedim. Onların şahlanarak ibâdete koştuk-

Allahu Teâlâ ona mal-mülk vermişti. Fakat o bu

ları o saatlerde uyku seanslarındaydım. Öyle ki

malları sadaka olarak dağıtma gayretinde bu-

onlar öne geçmiş, salihler kervanı çoktan yol al-

lunmamıştı. İçini çekti, az sustu. Bir elinde olan

mıştı.

mala-mülke baktı bir de yapmış olduğu sadakaya

TEMMUZ’13


Sana düşen geçip giden zamanını en güzel bir şekilde hesaplamandır. Nasıl ki bir şirketin yöneticisi geçen bir senenin dökümanını çıkarıyor, şirketin zararda mı, kârda mı olduğunu hesaplıyorsa kişi de geçip giden günlerini, aylarını hesaplaması gerekmektedir. İşte mübârek bir ay’ın gölgesindeyiz. Bu ay’ı nasıl karşılamalı nasıl geçirmeli diyerek kendimizi bu ay’a hazırlanmamız gerekmektedir.

Acısını ve hüznünü hafifletmek için başka bir sayfayı çevirdi. Belki dedi. ‘Belki içimi rahatlatacak bir şeyler bulabilirim’ diyerek göz kulak ve dil gibi azalarına gem vuracak ve onu salihler kervanına katacak ‘oruç bölümüne’ baktı. İşte o onda göz önündeki sayfalar yerle yeksan olurcasına bir bir yerlere düştü. ‘Ne yapmışım ben’ dedi. Salihlerin amelleri öbek öbek yığdığı mübârek ramazan gecelerinde, o ise arkadaşlarıyla beraber bir yerde toplanıp uzun uzun muhabbet ederek zamanı katlediyordu. Öyle ki cennet yolunu tıkayacak, cehennem kapılarını açacak, açık saçık filmlere gözlerini daldırdığını hatırladı. Bunu nasıl yapardı. Hem de rahmet ve bereketin olduğu bir ayda! Arkadaşlarını düşündü. Acısı ve hüznü neredeyse ciğerini yakıyordu. Vaktini hep zâyi etmişti. Ahiret yarışından kendisini koparan gazete ve kanalları takip ederek dünya yarışına tabi olmuştu. Kendisine isabet eden bunca şeye ağlıyordu. Binlerce, milyonlarca insanın bir kaç kuruş kazanmak için peşinden koşup vaktini, malını harcadığı boş şeylerle nasıl olur da kendi nefsini meşgul ederdi!? Hâlbuki bir Müslüman’ın yarışı cennetti. Rahmanın rızası, nehirler, inci taneleri gibi olan hurilerdi. Gözlerinden yaşlar adım adım yanağını çizerken sayfaları bırakıp etrafına baktı. Bazı kişileri

gördü. En güzel elbiselerini giymişler, yüzlerinde ise etrafa yayılan tebessümler vardı. Gözlerini başka bir yöne çevirdi. En ön saflarda salihlerden oluşan bir topluluk vardı. Var olan envai itaatiyle takvâyı kuşanmışlardı. Yüzlerinde sevinç ve mutluluk bir aradaydı. Sanki onlardan birisi amellerinin ifşa olmasından korkuyordu. Lisan-ı hal ile şöyle diyordu: ’İşte alın kitabımı okuyun.’ Arada vuku bulan farka bakmıştı. Kendi elbiseleri gibi onlarda yeni elbise giyinmişti. Tebessümleri bile aynıydı. Fakat korku ile akıtılan gözyaşı ile timsah gözyaşları bir değildi. Aradaki fark ne kadar da büyüktü. Geçen sene imamın hutbede söylediği o kelimeler zihnine intikam alırcasına düşüyordu: ‘Asıl bayram güzel elbiseler giyen için değil, Rabbini razı edip kendini acıklı bir azaptan kurtaranındır.’ İşte bu onun için çok önemliydi. Zira bir yandan salihler tarafına bakıyor bir yandan da bazı sorular zihninde dolaşıyordu. Okuduğu bazı kitaplarda salihlerin Ramazanla alakalı hayatları gözünün önünde canlanıverdi, zira salihler Allah’ın nimetini tamamladığı, o bayram günlerinde çok sevinir. Allah’tan hep Ramazan ayına ve bayramına ulaştırması için hep dua ederlerdi. Evet, bir karar alma zamanıydı. Namazdan dışarı çıktı. İşaret parmağını havaya kaldırarak, titreterek, sözler vererek, eski yaşantısına bir daha dönmemecesine, sağlam yeminler ederek şöyle diyordu; “ Eğer diğer Ramazan’a ulaşırsam, Allah ne yaptığımı görecektir. O zaman Salihlerin sevincini bende yaşayacağım.” Değerli kardeşlerim! İşte bu yaptığı aşırılıklara dur diyen, pişman olan birisinin duyduğu histir. Bir namaz müddetinde zihnine takılan soRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

baktı. Ama ya le’l-esef! Çok fark vardı. Koca bir ramazan ayında yapmış olduğu şeyler çok azdı. Allah’ın kendilerine çok az mal verdiği kimseleri düşündü. Onların nefisleri cimrilikten korunmuş, ellerinde ki mal çok az, fakat infakları büyüktü. Nedense bu amel sayfası gözüne yansıyanlardan dolayı yüzünü ekşitti.

27


edene! Eni yer ve gökler kadar geniş olan cenneti, bela felaketler içinde yüzen insanlar arasında yaşamını sürdüreceği dar bir zindan karşılığı satanlara! Altlarından ırmaklar akan Adn cennetlerindeki hoş meskenleri, sonu harap ve yıkım olacak şu dar ahırlarla değişenlere hayret! Yakut ve mercan gibi “yaşıt sevgilileri” ve “bakireleri” pis, kötü ahlaklı, namussuz ve dost edinen kadınlar karşılığında satanlara, çadırlara kapanmış hurileri, insanlar arasında gezinen başıboş pis kadınlar karşılığı satanlara! rularda Allah ona doğru yolu gösterdi. Allah’ın bu ay’a önem verdiğini, konumunun büyük olduğunu, faziletinin her yeri kuşattığını çabucak kavrayıverdi. Sana düşen geçip giden zamanını en güzel bir şekilde hesaplamandır. Nasıl ki bir şirketin yöneticisi geçen bir senenin dökümanını çıkarıyor, şirketin zararda mı, kârda mı olduğunu hesaplıyorsa kişi de geçip giden günlerini, aylarını hesaplaması gerekmektedir. İşte mübârek bir ay’ın gölgesindeyiz. Bu ay’ı nasıl karşılamalı nasıl geçirmeli diyerek kendimizi bu ay’a hazırlanmamız gerekmektedir.

NEBEVÎ HAYAT

İşte cennet kapıları sonuna kadar açılmış, cehennem kapıları ise kapatılmıştır. Her gün bizleri günaha isyana sevk eden şeytan ise zincirlenmiştir. Bakın bunlar dağlardan, ağaçlardan dolayı değil bilakis insan ve cinlerden oluşan müminlerinden dolayı olmuştur.

28

“Onlara cennet sancağı kaldırıldı, hemen kolları sıvadılar. Cennete giden dosdoğru yolu apaçık görünce doğruca o yola koyulup yürüdüler. En zararlı alışverişin, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklından geçirmediği bitip tükenmeyen sonsuz hayatı, karmaşık bir rüya veya bir an görülen kısa bir rüya gibi olan geçici dünya tutkusuyla değişmek olduğunu gördüler. Kaldı bu hayat acılar ve sıkıntılarla karışıktır. Biraz güldürse uzun süre ağlatır, bir gün sevindirse aylarca üzer, acıları zevklerinden fazla, hüzünleri sevinçlerinden kat kat çoktur. Başlangıcı büyük orman, sonu ise çöldür.” Hayret, akıllı suretindeki aptala! Hayret, fani ve düşük zevkleri baki ve yüce zevklere tercih TEMMUZ’13

İçenlere büyük zevk veren içeceklerden nehirleri, aklı baştan alan, dünya ve ahireti mahveden pis içecek karşılığı verenlere! Aziz ve Rahim olan Allah’ın yüzüne/cemaline bakma zevki karşılığında, çirkin ve kötü yüzlere bakma zevkini satın alanlara hayret! Rahman’ın sesini dinlemeye, çalgı, şarkı ve nağme seslerini tercih edenlere hayret! Bol nimetli gündeki inci, yakut ve sarı yakuttan köşklerde oturmayı, azgın şeytanla birlikte yollarda oturmaya tercih edenlere hayret! Hayret! Cennetin taliplisi nasıl olur da uyur? Cennetin nişanlısı nasıl olur da mehrini kazanmak için çalışmaz? Hayret, o cennetin hikâyesini duyduktan sonra bu dünyada nasıl mutlu olur? Özlem içinde kıvranan kişinin yüreği, bakiresine sarılmadıkça nasıl diner, durulur? Onu görmeden nasıl gözleri aydın olur?(1) Sevinin! Müjdelenenin ey Allah‘ın kulları! Allah, ömrümüzü kendi rızası uğrunda harcamayı, feda etmeyi nasip etsin. Günahlarımızdan dolayı nimetlerinden bizleri mahrum etmesin! Yeryüzünde kendi kelimesini en yücelere taşımaya çalışan Mücahid kullarına zafer bahşetsin! Mazlum Müslüman halklara musallat olmuş dikta kefereleri, laik rejimleri kahhar ismiyle kahretsin. Müslümanlara bu aylarda özlenen izzetli günlere tekrar dönmeyi nasip etsin. Allahumme Amin -------------------------------------------------1. İbn kayyım el-Cevziyye’nin sözüdür.


M. Emin AKSOY

S

özlükte; artma, çoğalma, arıtma, bereket ve övme anlamlarına gelen zekât, İslam’ın üzerine bina edildiği beş temel esastan birisidir. Fıkıh literatüründe tarifi ise; belli bir malın belli kısmını Allah’ın belirlediği belli bir sınıfa veya belli bir şahsa temlik etmektir. Şeriatta elden çıkarılan mala zekât adının verilmesi; geride kalan malı ziyadeleştirmesi (çoğaltması) ve afetlerden koruması dolayısıyladır.

kimlere vereceğini ve kimlere vermeyeceğini belirtmiştir. Allah celle celâluhu zengin ve mal varlığı olan kullarıyla bereketli ve bol kazançlı bir ticaret yapmak ister. “Ey Kullarım! Benim size verdiğim malların bir kısmını yine benim belirlediğim yerlere vereceksiniz, bunun karşılığında bende size dünyada nimetlerimi artıracağım. Ahirette ise sizi ziyadesiyle memnun edecek ve kendi yanımda ağırlayacağım.”

Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor: “Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe/103)

Allah celle celâluhu’nun en sevdiği amellerden biriside Allah’ın emirlerine uyarak Allah’ın zengin kullarına bahşettiği nimetlerin bir kısmını insanlara vermektir. Zira zekât ibadeti kulu Allah’a yaklaştıracak, Allah’ı razı edecek, kabirde kişiyi zehirli yılanlardan koruyacak, sırâtı şimşek gibi geçmesine vesile olacak, terazisinin hayır kefesini ağırlaştıracak ve onu peygamberlere komşu yapacak mübarek ibadetlerden birisidir.

İnsanoğlu gözünü dünyaya ağlayarak açar ve üzerinde bir parça dahi elbisesi olmaz. Allah celle celâluhu hikmetinin tecellisi gereği dünyada hiçbir şeyi olmayan insanoğluna çeşit çeşit nimetler bahşetmiştir. İnsan hayatının bütün alanını düzene koyan Allah celle celâluhu insanoğlunun kazandığı mallarını nasıl ve nerede harcayacağını,

Eğer müslümanlar bu ticaretten kârlı çıkarak, dünya ve ahiret saadetini arzu ediyorlarsa Allah’ın zekâtla ilgili emirlerini gönül hoşluğuyla kabul edip yerine getirmeleri gerekmektedir. Aksi RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

ZEKÂT VE HİKMETLERİ

29


“...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar (zekâtını vermeyenler) yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!” (Tevbe, 34-35) halde bu emirlere ve uyarılara kulak vermez ve zekâtlarını ödemezlerse dünyada ve ahirette zarara ve ziyana uğrayacak, Allah celle celâluhu ile yaptıkları ticaretlerinde hüsrana uğrayacaklardır. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem de zekâtlarını ödemeyenlerin dünyada, kabirde ve ahirette azap göreceklerini bizlere bildirmiştir. Zekât vermeyenlerin dünyadaki cezası; Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir toplum malının zekâtını ödemezse Allah celle celâluhu dünyada kıtlık (geçim sıkıntısı) verir.”(1) Diğer bir hadisi şerifte ise; “Mallarınızın zekâtını ödeyin. Şayet ödemezseniz, Allah celle celâluhu size gökten yağmur indirmez...”(2) Zekâtı vermeyenlerin dünyadaki cezasından biriside; İslam halifesinin ona savaş ilan etmesidir. Allah’ın hakkı olan zekâtın ondan alınması, şayet vermemekte diretirse öldürülünceye kadar onunla savaşmasıdır.

NEBEVÎ HAYAT

Zekâtı vermeyenlerin kabirdeki azabı;

30

Esma binti Ebi Bekir radiyallahu anha rivayetiyle Rasululullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “...Günahkar veya kafire öyle bir canlı musallat edilir ki onun elinde kamçı vardır. O kamçının hurması gözdür. Bu kamçı sığır derisinden yapılmış bir kovaya benzer. Melek o kamçıyla o günahkar veya kafiri Allah’ın dilediği kadar döver. O melek sağırdır, işkence ettiği ölünün sesini duymaz ki ona merhamet etsin.”(3)

yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!”(4) Ebu Hureyre radiyallahu anh ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şunu nakleder: “Kim ki Allah kendisine mal verip de o malın zekâtını vermezse kıyamet günü zekâtı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli erkek yılan suretine konur. Bu yılanın iki gözü üstünde iki nokta vardır. Bu azgın yılan kıyamet gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan ağzı ile zekât vermeyenin iki tarafından çenesini yakalar. Sonra ben senin dünyada çok sevdiğin malınım, ben senin hazinenim der.”(5) Zekâtı veren kulların dünya ve ahiretteki mükafatları; Zekâtını Allah celle celâluhu’nun emri olduğu için veren kişileri ise dünyada ve ahirette mutluluklar beklemektedir. Dünyadaki karşılığı; “Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.”(6)

Zekât vermeyenlerin Kıyamet günü azap ve sıkıntı göreceğine dair bir çok ayet ve hadis mevcuttur;

Ayeti kerimede mallarını harcayanların (infak edenlerin) dünyada göreceği mükafat anlatılmaktır. Zekât vermekte, malını Allah yolunda harcamanın bir türü hatta en yüce mertebesidir. Allahu Teala bir veren kuluna yedi yüz vereceğini söylemektedir. Unutmayalım ki bizlere o bir taneyi de veren Allah’tır.

“...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar (zekâtını vermeyenler)

Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur: “Zekât vererek mallarınızı ko-

TEMMUZ’13


Ahirette ki mükafatı ise; Ebu Hureyre radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre bir bedevi Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Bana bir amel söyle ki onu yaptığım zaman cennete gireyim.’ Allah Rasulü: ‘Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmazsın, farz olan namazını kılarsın, farz olan zekâtını verirsin ve Ramazan orucunu tutarsın.’ Adam: ‘Nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki bunun üzerine hiç bir şey artırmam (yalnız bunları yaparım)’ dedi. Adam dönüp gittiği zaman Allah rasulü: “Cennet ehlinden birini görmek kimin hoşuna gidiyorsa şu adama baksın.”(8) Allah celle celâluhu ve O’nun Rasulünün zekâtı verenlerle ilgili bu kadar müjde; vermeyenlere ise bu kadar tehdidinden sonra akıllı bir kimse, huzur ve maneviyatı elde etmek için zekât verme zamanının gelmesini canı gönülden ister. Zekât verme adabı; Kişinin zekât verme zamanı geldiğinde malının kötüsünü, değersiz olanını, elinde kalmış

yada satılmayan malını değilde; şüpheden uzak, temiz ve değerli olanını vermesi onun hayrına ve menfaatinedir. Müslüman zekât vereceği malı ayıracağı zaman Adem aleyhisselam’ın iki oğlunun kıssasını unutmamalıdır. Hani onlardan ikisi de Allah’a yaklaşmak için kurban takdim etmişlerdi. Birisi iyi ve güzel olanını, diğeri ise; kötü ve değersiz olanı vermişti de Allah samimiyetle verileni, iyi ve temiz olanını kabul etmişti. Müslüman zekâtı vereceği zaman bütün hayırlı işlerde olduğu gibi zekât ibadetinde de Allah’ın rahmetinden kovulmuş, lanetine uğramış şeytan’ın vesveselerine uymaması gerekir. Zira şeytan ona ‘sen çalışıyorsun, çabalıyorsun, ter döküyorsun, bir şeyler kazanıyorsun daha sonra bir yılda biriktirdiğin malının bir kısmını tanıdığın ya da hiç tanımadığın kişilere veriyorsun. Sen zekât vermesen de olur zaten çok hayır işliyorsun’ gibi yaldızlı sözlerle vesvese verip onu aldatmamasına dikkat etmesi gerekir. Müslüman böyle bir şey hissettiğinde bu onun en büyük düşmanının kurduğu tuzaktır deyip

Kişinin zekât verme zamanı geldiğinde malının kötüsünü, değersiz olanını, elinde kalmış yada satılmayan malını değilde; şüpheden uzak, temiz ve değerli olanını vermesi onun hayrına ve menfaatinedir. Müslüman zekât vereceği malı ayıracağı zaman Adem aleyhisselam’ın iki oğlunun kıssasını unutmamalıdır. Hani onlardan ikisi de Allah’a yaklaşmak için kurban takdim etmişlerdi. Birisi iyi ve güzel olanını, diğeri ise; kötü ve değersiz olanı vermişti de Allah samimiyetle verileni, iyi ve temiz olanını kabul etmişti.

RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

ruyun, sadaka vererek hastalarınızı tedavi edin...”(7)

31


Diğer ibadetlerde olduğu gibi zekât ibadetinde de kişinin ihlâslı, samimi olması, gösteriş ve riyadan uzak durması gerekmektedir. Abdullah b. Mübarek rahimehullah’ın dediği gibi: “Nice büyük ameller vardır ki; riyadan dolayı o amelden hayır adına birşey kalmamıştır. Yine nice küçük ameller vardır ki; ihlâs ve samimiyetten dolayı bu küçük amellere çok büyük ecirler ve mükafatlar yazılmıştır.” Samimiyetle verilen bir dirhem, samimiyetsiz verilen milyon dirhemden daha hayırlıdır. Bizlerin her ibadette olduğu gibi bu hususta da çok dikkat etmesi gerekmektedir. zekâtını nefs-i mutmain bir şekilde vermelidir. Zekât veren kişi karşısındakine minnet etmeden, onu küçümsemeden ve rencide etmeden vermelidir. ‘Bu benim ticaretimdeki yüksek dehâmla ya da çok zeki olmamla kazandığım malın zekâtıdır’ edasıyla değilde Allah’ın bana verdiği güç ve kuvvetle kazandığım malın zekâtıdır demeli ve karşısındaki kişiye Allah celle celâluhu’nun sana benim aracılığımla verdiği maldır anlayışı ile vermesi de zekâtın adabındandır.

NEBEVÎ HAYAT

Diğer ibadetlerde olduğu gibi zekât ibadetinde de kişinin ihlâslı, samimi olması, gösteriş ve riyadan uzak durması gerekmektedir. Abdullah b. Mübarek rahimehullah’ın dediği gibi: “Nice büyük ameller vardır ki; riyadan dolayı o amelden hayır adına birşey kalmamıştır. Yine nice küçük ameller vardır ki; ihlâs ve samimiyetten dolayı bu küçük amellere çok büyük ecirler ve mükafatlar yazılmıştır.” Samimiyetle verilen bir dirhem, samimiyetsiz verilen milyon dirhemden daha hayırlıdır. Bizlerin her ibadette olduğu gibi bu hususta da çok dikkat etmesi gerekmektedir.

32

Kişinin zekât verirken gönül hoşluğuyla vermesi, gönlünü daraltmaması ve zahiren bakıldığında malı eksiliyormuş gibi göründüğünden dolayı içinde bir sıkıntı duymaması gerekir. Bilakis Allah’ın, zekât verilen malın dünyada katkat artıracağını ahirette ise verdiği zekâtın karşılıksız kalmayacağını düşündükçe bu mübarek ibadetin zamanını iştiyakla beklemesi onun hayrına olacaktır. Zekâtın hikmetleri; 1- Zekât herşeyden önce kulun Allah’ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermenin en güzel TEMMUZ’13

nişanesidir. Çünkü zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun vazifesi öncelikle neden ve niçin diye araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman sevdiği ve inandığı Rabbinden aldığı emri, canının yongası olan malını hiç bir karşılık beklemeden vererek kulluk borcunu en güzel bir şekilde ödemiş olur. 2- Zekât kişiyi günah ve cimrilik kirliliğinden temizler. İnsandaki mal sevgisini kırıp Allah sevgisinin ön plana geçmesine sebep olur. 3- Dünya’nın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israf içinde yaşayarak fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım elini uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep olur. Bunun neticesinde toplumda huzursuzluk ve isyanlar görülür. Böylece hem fakirin aç, susuz ve çıplak kalması önlenir hem de cemiyetin (hırsızlık ve gasp gibi) düzen bozan hastalıklarına mani olur.

---------------------------------------------1 Taberani ravileri güvenilirdir, demiştir. 2 İbn Mace, Bezzar, Beyhaki, Hakim de sahih, demiştir. 3 Ahmed b. Hanbel, Taberani 4 Tevbe/34-35 5 Buhari Zekât babı 6 Bakara/261 7 Ebu Davud Merasil’de rivayet etmiştir. 8 Buhari-Müslim


ALİ YÜCEL

BİR HADİS BİR YORUM

GÜNAHLARLA ZİNCİRLENMİŞ SİNELER VE MAĞFİRET MEVSİMİ

İçerdikleri güzellik, hayır ve iyiliklerden ötürü bazı zaman ve mekânlar, emsallerine nispetle daha kıymetli olabilirler, ilahi lütuflar açısından çeşitli zenginlikleri fazlasıyla bünyelerinde bulundurabilirler. Dilediği nimeti dilediğine bağışlayan yüce Rabbimizin takdiridir bu. O’nun bilgisi, hikmeti, dilemesi ve yaratmasıyla meydana gelmektedir tüm bu hususlar. Aynen peygamberlik vazifesini deruhte edecek, insanların rehberi ve önderi yüce elçileri kimlerden seçeceğini en iyi bilen olduğu gibi O, hangi zaman ve mekânın mübarek ve mukaddes olacağını en iyi bilen ve takdir edendir. Hz. İbrahim’in (aleyhis-

selam) ifadesiyle “Ekinsiz bir vadide”(1) bulunan Kâbe, O’nun dilemesi ve takdiriyle mukaddes, feyizli ve mübarek olmuştur.(2) İsra olayına şahitlik etmiş, ilk kıblegâhımız olan ve şu an peygamber katili kindar yahudilerin elinde esir Mescid-i Aksa ve civarını Allah’ın dilemesi ve takdiri mübarek kılmıştır.(3) Allah’ın adı anıldığı ve yüceltildiği için bereketlidir mescidler.(4) Evvela, insanlara Kıyamet’e kadar rehberlik edecek, hak ve batılın ayırıcısı, müminlere şifa kaynağı, önünden ve arkasından batılın yanaşamayacağı, içersinde herhangi bir şüphe bulunmayan, hidayet ve rahmet kaynağı, İslam ümmeRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

َ َ ِ ِّ ُ ‫اب‬ ‫و‬ ‫ب‬ ‫أ‬ ‫َت‬ ‫ق‬ ‫ل‬ ‫غ‬ ‫و‬ ‫ة‬ ‫ن‬ ‫الج‬ ‫اب‬ ‫و‬ ‫ب‬ َّ ْ ْ ُ َ ُ َ ‫ فُ ِّت َح ْت أ‬، ‫“ إِذا َج َاء َر َم َضا ُن‬ ِ ِ ‫وص ِّف‬ ‫الشياطي ُن ” متف ٌق عليه‬ ‫دت‬ ُ ‫ال َّنا ِر‬

33


NEBEVÎ HAYAT

tinin varoluş sebebi, istikamet üzere gidebilmenin yegâne vesilesi, Allah’ın sapasağlam hüccet ve delili, kâfir ve zalimlerin hüsranını artırıcı, Rahman’ın kelamı Kur’an-ı Kerim kendisinde indirildiği ay olduğu için; sâniyen, bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış olan, takvanın en müthiş vesilesi, arzu ve isteklere gem vurabilmenin medresesi, nimetlere şükretmeyi en güzel şekilde öğreten oruç kendi içersinde farz kılındığı için; sâlisen, bin aydan daha hayırlı bir gece olan, Rabbin izni ile nice meleklerin indiği ve Kitab-ı Mübin’in indirildiği gece olan Kadir Gecesini içerisinde barındırdığı için; râbian, Zekâtın dışında mali bir ibadet olan fıtır sadakası gibi sosyal bağları güçlendirici bir ibadetten ötürü; hâmisen, inanarak ve sevabı beklenilerek kılındığı takdirde geçmiş günahların affedilmesine sebep olan teravih namazı sebebiyle; sâdisen, her müslümanın vakit ayırması gereken tefekkür, tezekkür ve tedebbürün bir fırsat olduğu i’tikaf ibadetinin en müsait ve sünnete uygun vakti olduğu için; sâbian, salih kulların istiğfar için ganimet bildikleri seher vakitlerinde yapılan bereketli sahurlardan dolayı ve akla-hatıra gelmeyen nice güzellik ve bereketlerden dolayı da Ramazan ayı, yüce Rabbimiz tarafından mübarek ve bereketli kılınmıştır.

34

Herhangi bir mekânda veya zaman diliminde yaşayan bir takım insanların, Allah tarafından ayrıcalıklı kılınan bu zaman ve mekânda Allah’a isyan etmeleri o zaman ve mekânın kutsiyetine halel getirmediği gibi isyankâr olan bu insanların kıymetli ve feyizli mekân ve zaman diliminde yaşamalarının kendilerine katacağı bir ayrıcalık yoktur. Ebu Cehil’in Kâbe’nin hemen yanı başında yaşaması kendisine bir yarar sağlamadığı gibi bunca hayır ve bereketi içerisinde barındıran Ramazan ayında Allah’a kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmeyen gafil Müslümana da Ramazan ayının bir katkısı olmayacaktır. İlahi lütufların sağanak sağanak yağdığı zaman ve mekânlarda asıl olan, kulların nasıl davranış sergiledikleridir. Kutsiyeti atfeden Allah’a samimi bir şekilde ibadet edip etmedikleridir. İslam ümmetinin vakıasına baktığımızda bu soruların ne kadar olumlu cevaplandırılacağı hususu biraz muamma TEMMUZ’13

gözükmektedir. Ekonomisinden siyasetine, sosyal hayatından ferdi hayatına, yaşantısından geleneklerine, uyguladığı hukuk normlarından ahlak kurallarına İslam ümmetinin içinde yaşadığı manevi ızdırabı dikkatli bir şekilde gözlemleyen herkes, ulaşılan bu kanının gerçekliğini anlamakta zorluk çekmeyecektir. “Bu sene kaçıncısı olacak Ramazan Bayramını ayrı idrak edeceğimiz?” sorusu sorulabiliyorsa, ilahi lütuflarla donatılan Ramazan ayından gerektiği şekilde istifade edemiyordur dünya Müslümanları. Bir tarafta dünya müstekbirleriyle yarışırcasına gökdelen sevdasına düşmüş fertleri diğer tarafta ise başını sokacak bir yuva arayan gariban ve mazlum fertleri varken ne faydası olacak Ramazan ayının Müslümanlara. Birileri en güzel yemeklerle donatılmış sofralardan kalkıp yemeğin yarısını israf ederken kimileri de açlık çekiyorsa rahmet ve ülfet ayı Ramazan’ın gelmesinin ne önemi olabilir? Arakan’da, Suriye’de, Irak ve Afganistan’da iftarlıkları hüzün ve göz yaşı olan Müslümanların feryatları semanın kapılarını çatlatırcasına yükselmişken, alem-i İslam’ın diğer beldelerinde tarihi camilerin civarında “Ramazan eğlenceleri!?” düzenleme peşindeki zavallıların ne beklentisi olabilir Ramazan ayından? Yılın on bir ayı boyunca İslam’a aleni bir şekilde cephe alıp İslam’ı ve Müslümanları tahkir ve tezyiften çekinmeyen kitle iletişim araçlarının Ramazan ayında dindar kesilip dini eserler dağıtmasının ne manası olabilir ki? Çizilen tablo çok mu karamsar ve insafsız acaba? Yoksa vakıada yaşanılan, söylenenlerin şahidi mi? Yanılanın bizler olmasını temenni ederdik, ancak kendisini Allah’a taraftar olmakla nitelendiren eşkıya sürülerinin, tarih boyunca dişlerini sadece müslümanlara gösterebilmiş ihanet ustası omurgasız mecusi torunlarının, haçlı savaşları sırasında müslümanlar aleyhine haçlılara yardım edip Moğol istilasında da zalim Tatar ve Moğolları Bağdat’a sokan Râfizi vezir İbnü’l-Alkami’nin kardeşlerinin, her daim müslümanlara arkadan saplanmış ihanet hançerinin tutucusu hainlerin acımasız bir şekilde ve insanlığın sahip olduğu bütün erdemleri ayaklar altına alıp işlediği cinayetlere şahitken İslam dünyası için ne


önemi olacak Ramazan ayının gelmesinin? Kerbela deyip ağıt-feryat yakanlar beşiklerdeki Hüseyinlere bile kıyacak kadar canileşmiş, bütün bir Şam topraklarını Kerbela’ya çevirecek kadar zalimleşmişken Ramazan ayı bizlere ne katacak acaba? İnnâ li’l-lâhi ve innâ ileyhi râci’ûn.

lerin Efendisi’nin de buyurduğu gibi Ramazanın

Evet, yeni bir Ramazan’ın gölgesi üzerimize düşmüş bulunmaktadır. Salih ameller işleyebilmek, ibadetleri fazla fazla yapabilmek ve ilahi rızaya ulaşabilmek için oldukça müsait bir zaman dilimine yaklaşmış bulunmaktayız. Bereketli sahurları, heyecanlı iftarları, her günümüzü Cuma günü gibi kılan teravihleri ve kendine ait atmosferiyle Ramazan muştusu içimizi sarmakta, güzellikleri ile bizleri cezbetmektedir. Lakin İslam ümmetinin Rabbine kulluktaki en büyük delil ve dayanağı Kur’an-ı Mübin’in indirildiği bu mübarek ay da bütün davranışlarımız Ramazan ruhuna ve şuuruna uygun olmalıdır. Popüler kültürün etkisiyle eğlenceye dönüştürülen bir Ramazan algısı dirayetli ve ferasetli hiç bir Müslüman tarafından kabul edilmemelidir, bu tür tören ve cemiyetleri tertip eden kim ve hangi kurum olursa olsun benimsenmemelidir. Rahmet kapılarının açıldığı bu kutlu mevsimde Rabbimizle olan bağımızı güçlendirmek için elimizden gelenin daha fazlasının peşine düşmeliyiz inananlar olarak. Belki Peygamber (aleyhisselam) gibi Hira’mız yok sığınıp tefekkür edebileceğimiz, Rabbimizle baş başa kalabileceğimiz ancak mescidlerimiz var i’tikafa girip ibadetle değerlendirebileceğimiz, ömrümüzün muhasebesini yapabileceğimiz. Belki gevşeğiz teheccüd namazlarında ancak teravihlerimiz var bize geç vakitlerde kulluğu öğreten ve sevdiren. Kardeşlerimizi hatırlamamız gereken sahur ve iftarlarımız var sadece yemek-içmekten ibaret olmayan. Ve Allah tarafından bizlere bir bağış olarak sunulmuş bir çok ibadetimiz var O’na yaklaşma vesilesi olan.

bahsedilen ve amellerin kabulünün biricik şartı

lam’ın ölçülerine göre ayarlamayan kimselerin aç ve susuz kalmasına Allah (celle celâluh) kıymet verecek değildir.(5) Kur’an-ı Kerim’de yirmi küsur faydasından takvaya ulaşabilmenin, nefsin isteklerine gem vurup Allah’ın emirlerine boyun eğmenin en etkili yollarından olan oruç da bu ayda bizlere farz kılınmıştır. Hadis-i şeriflerde nefsi terbiye metotlarından biri olarak tavsiye edilen orucun maddi ve manevi faydaları konusunda müstakil çalışmaların bulunması, modern tıbbın bu konudaki beyanları göstermektedir ki, bizlerin yaratıcısı yüce Rabbimizin bütün buyrukları bizzat O’nun tarafından dizayn edilen insanın fıtratıyla birebir uyum sağlamaktadır. Bu konuda da bize düşen ihlâs ve samimiyeti kaybetmeden senenin tümüne oruç şuurunu yaymaya çalışmak, bu konuda gayretli olmak ve birbirimize nasihat etmektir çünkü salih insanların yaşantıları ve kıssaları bize bu mektebin, oruç mektebinin öğrencilerinin asla kaybetmediğini en güzel şekilde ispat etmektedir. Rahmet kapılarının ardına kadar açılıp bütün bir hayatı kapsadığı, cehennem davetçisi şeytanların faaliyet alanlarının daraltıldığı bu kutlu mevsimi hakkıyla yaşayanlardan olmayı ümit ederek, İslam ümmetinin başarı ve muzafferiyetini bizlere de göstermesini Rabbimizden niyaz edip son sözü efendiler Efendisine bırakıyoruz: Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.”(6)

---------------------------------------1. İbrahim Suresi 37. 2. Âl-i İmran 96 ve İbrahim Suresi 37. 3. İsra Suresi 1. 4. Hac Suresi 40. 5. Buhari, Savm 8, Edeb 51. Ayrıca bkz. Ebu Davud, Savm 25; Tirmizi, Savm 16; İbni Mâce, Sıyâm 21. 6. Buhari, Savm 5, Bed’ul-halk 11; Müslim, Sıyâm 1, 2, 4, 5. RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Ramazan ayında bize düşen bu ibadetlerin ruhuna uygun davranışlar sergilemektir, şuurlu ve bilinçli hareket edebilmektir. Alışılan güzel ibadet ve hasletleri Ramazan’a hasretmeden ömrün her anına yansıtabilmektir bizim görevimiz, hayatı Ramazan kılabilmektir. Yoksa âlem-

ruhuna göre hareket etmeyen, davranışlarını İs-

35


Ramazan Tenbihnâmeleri / Uyarıları 2VPDQO× ONHVL JHQHOL YH EDüNHQWLQGH 5DPD]DQ RUWD\D o×NDQ oRN IDUNO× WH]DKUOHUL GROD\×V×\OD \DOQ×]FD RUXo WHUDYLK .XU·kQ YH EHQ]HUOHULQGHQ LEDUHW ELU LEDGHW D\× EXQXQ VRQXFXQGDGD\DOQ×]FDNLüLOHUOH$OODKDUDV×QGDNL |]HO LOLüNLOHU GHPHWLQGHQ LEDUHWPXD\\HQ]DPDQGLOLPLRODUDNGHÿHUOHQGLULOPHNGXUXPXQGD GHÿLOGL %X QHGHQOH GH \|QHWLP 5DPD]DQOD GRÿUXGDQ LOJLOHQPHNWH WRSOXP G]HQLQL WHPLQ YH GHYDP×Q×VDÿODPDNLEDGHWKD\DW×LoLQ X\JXQRUWDP×JHUoHNOHüWLUHELOPHN DPDF×\ODELUN×V×PHVDVODUEHOLUOHPHNWH\GL %DüODQJ×o WDULKLQL WDP RODUDN ELOHPHPHNOH ELUOLNWH 7DQ]LPDW |QFHVLQH DLW |UQHNOHULQLQ GHEXOXQGXÿXNHVLQRODQEXG]HQOHPHIDDOL\HWLQLQQHWLFHOHULLQFHOHGLÿLPL] G|QHPGH 5DPD]DQ7HQELKQkPHOHULDG×\ODRUWD\D o×NPDNWD YH |QHPOHUL GROD\×V×\OD 9DUDNDL 0DKV€VDODU üHNOLQGH QHüUHGLOHUHN KDOND XODüW×U×OPDNWD\G×

26

TEMMUZ 2012 FİLİZ-DER RAMAZAN ÖZEL SAYISI

www.filizder.org


%XJQ EL] EX WHQELKQkPHOHUGHQ LONL  VRQXQFXVX  5DPD]DQ×QD DLW ROPDN ]HUH RQGDQ ID]OD |UQHÿH VDKLSEXOXQPDNWD\×]7DQ]LPDWG|QHPL2VPDQO×EDüNHQWLQGH5DPD]DQKD\DW×\ODELUOLNWH2VPDQO× WRSOXPXQXQ IDUNO× \|QOHULQH ×ü×N WXWDQ EXWHQELKQkPHOHULQPDGGHOHUL|]HWOHü|\OHGLU *|UHYL RODQODU KDULo KHUNHV \DWV× H]DQ× RNXQGXÿXQGD FDPL\H JLGHUHN WHUDYLK QDPD]×Q× N×ODFDNW×U &HPDDWLQ QDPD]GD EXOXQGXÿX HVQDGDEHUEHUWWQFYHEHQ]HULGNNkQODUGDRWXUDQODU´WH·GvEYHWHNGLUD]DUODPDµROXQDFDNODUG×U (UNHNOHULQ FHPDDWL NDODEDO×N RODQ GLÿHUFDPLOHUOHELUOLNWH%D\H]LG&DPLLDYOXVXYH dDUü×·GDEXOXQDQKDQ×PODU×V|]YHGDYUDQ×üODU×\OD UDKDWV×] HWPHNWHQ VDN×QPDODU× NDG×QODU×QGDX\JXQROPD\DQN×\DIHWOHUOHVRNDÿDo×NPDNJLEL\DN×ü×NV×]WDY×UODUGDQNDo×QPDNVXUHWL\OH×U]YHQDPXVODU×Q×NRUXPD\DGLNNDWHWPHOHULJHUHNPHNWHGLU +HUNHVLQ KHU ]DPDQ $OODK·×Q HPLUOHULQH NDUü× JHOPHNWHQ 3DGLüDK·×Q U×]DV×QD X\PD\DQ GDYUDQ×üODUGDEXOXQPDNWDQVDN×QPDV×YHGROD\×V×\ODEXWHQELKQkPHQLQKNPOHULQHX\PDV× JHUHNPHNOH ELUOLNWH ´%D]× NHQG\L ELOPH] YH PDD]DOODK 7HkOk KHODO YH KDUDP× IDUN YH GHUNHWPH]PDN€OHOHULHYNkW×VkLUHGHELOHGLQHQPHPQ€RODQPXKDUUHPkWDGDLUX\JXQVX]OXÿX PWHFkVLU ROXU YH VHNU KDOLQGH EXOXQXU YH J|UOU LVH GHUKDO KDNN×QGD WHUHWWS HGHQ WH·GvEkW×üHGvGHLFUDROXQDFDÿ×µDo×NW×U .DG×QODU LQFH \DüPDN NXOODQPD\DFDN DUDEDODU×\DQ×QGDJHQoYHVVODUDEDF×YHVH\LVOHUJ|WUPH\HFHNOHUGLU (UNHNOHU NDG×QODU×Q WRSODQG×NODU× PDKDO YH GNNkQODUGD RWXUDUDN RQODUD V|]O YH ILLOv VDUN×QW×O×N HWPHNWHQ üLGGHWOH VDN×QDFDNODUG×U .DG×QODUGDGNNkQODUGDRWXUPD\DFDNODUG×U .XPDUR\QDPDNKHU]DPDQNDQXQHQYH

www.filizcocukkulubu.com

üHU·DQ\DVDNROGXÿXKDOGHED]×NDKYHKDQHYH GLÿHU\HUOHUGHR\QD\DQODUJ|UOUVHGHUKDOFH]DODQG×U×ODFDNODUG×U 6H\LU WHQH]]K SLNQLN  \HUOHULQGH NDG×QHUNHN NDU×ü×N RWXUXOPD\DFDNW×U .DG×Q YHHUNHNOHUHKHUELUVH\LU\HULLoLQD\U×D\U×JQOHUWDKVLVHGLOPLüWLU%XKXVXVDGLNNDWHGLOHFHN GDYUDQ×üODUWHUEL\HKXGXWODU×LoHULVLQGHRODFDNW×U 0VOPDQODULoLQIDU]RODQEHüYDNLWQDPD]×Q FDPLOHUGH FHPDDWOH N×O×QPDV×Q×Q O]XPX 5DPD]DQGD RUXoOX RODFDNODU×QGDQ ´.kIIHLPVOLPvQVkLPRODFDNODU×QGDQµGDKD GD|QHPND]DQPDNWDG×U%XQDKHUKDOGHLWLQD HGLOPHVLJHUHNLU .DG×QODUoDUü×SD]DUYHVRNDNODUGDN×\DIHW YH GDYUDQ×üODU×QD GLNNDW HGHFHNOHU RQODUGDQDUDEDO×RODQODU×QVH\LVOHULDUDEDODU×Q\DQODU×QGDGHÿLO|QOHULQGHEXOXQDFDNODUG×U +DQ×PODUDNüDPROPDGDQ QLKD\HW·GH  HYOHULQHG|QHFHNOHUJHFHOHULG×üDU×\Do×NPD\DFDNODUG×U(UNHNOHUGHKHU\HUGHGDYUDQ×üODU×QD LWLQDJ|VWHUHFHNOHUGLU 0VOPDQODU×Q KDULFLQGHNLOHU JQG]OHULXPXPv\HUOHUGHDo×NWD\HPHN\HPH\HFHNVXYHVLJDUDLoPH\HFHNOHUGLUdQN EXKHPX\JXQVX]ELUGDYUDQ×üW×UYHKHPGH ED]× oDW×üPDODUD VHEHS RODELOPHNWHGLU %X GXUXPXQ GLQv OLGHUOHUH KDW×UODW×OPDV× JHUHNHFHNWLU  ´0LOHOL VkLUHQLQ QHKkU× 5DPD]DQGD QD]DUJkK× HKOL ,VOkPGD HNO üXUE HWPHOHUL YH oXEXN LoPHOHUL KHP ELU QHY· ULk\HWVL]OLN YH KHP GH HNVHUL\k DUEHGH\L P€FLEROGXÿXQGDQµ 5DPD]DQGROD\×V×\ODFPOHQLQKHUYDNLWWHQGDKD]L\DGH$OODK·×QKRüQXWOXÿXQXND]DQPD\DoDO×üPDV×YHHGHSOLKDUHNHWHGLNNDWHWPHVLJHUHNWLÿLQGHQEX\ROGDED]×KXVXVODU×QKDW×UODW×OPDV×JHUHNPHNWHGLU

FİLİZ-DER RAMAZAN ÖZEL SAYISI RAMAZAN 1433

27


+HUNHVFDPLOHUGHYHGLÿHU\HUOHUGHYDNLW JHoLUPHNWHVHUEHVWROPDNODELUOLNWHJQER\X dDUü×LoLQGH6XOWDQ%D\H]LGYHýHK]DGHEDü×·QD GRÿUX\RO]HULQGHNLGNNDQODUGDYH|]HOOLNOH EXUDODUGDNLNDKYHKDQHOHUOHoD\F×GNNDQODU×Q‘ GDRWXUPDNPHPQ€GXU *HFHOHULKDON×QJHoLüLQHPDQLRODFDNüHNLOGH\RORUWDODU×QGDRWXUPDN\DVDNW×U.DG×QODU×QDUDEDODU×%D\H]LGYHýHK]DGHEDü×·QGDVRNDN RUWDODU×QGD GXUPD\DFDNODU× JLEL HUNHNOHU GHDUDEDODU×QDUDODU×QGDJH]LSNDG×QODU×UDKDWV×]HWPH\HFHNOHUGLU ·· *HQHO RODUDN JL\LP YH |]HO RODUDN NDG×Q JL\LPL\OH LOJLOL RODUDN GDKD |QFH QHüUHGLOHQWHQELKkWKNPOHULQHWLWL]OLNOHX\XODFDNW×U *HoPLü \×OODUGD ROGXÿX JLEL 6XOWDQ $KPHGýHK]DGHYH/kOHOLFDPLOHULNDG×QODU×QQDPD] N×OPDODU×QD YH YDD] GLQOHPHOHULQH D\U×OP×üW×U%XFDPLOHUHQDPD]YDNLWOHULG×ü×QGDYH FDPL KDGHPHOHUL KDULFLQGH HUNHNOHU JLUPH\HFHNOHUGLU.DG×QODUN×\DIHWOHUL\OHELUOLNWHGDYUDQ×üODU×QDGDGLNNDWHGHFHNOHU 'LÿHU YDNLWOHUGH ROGXÿX JLEL |]HOOLNOH 5DPD]DQGD KHUNHV IDU] RODQ QDPD]ODU×QD GH-

28

TEMMUZ 2012 FİLİZ-DER RAMAZAN ÖZEL SAYISI

YDPHGHFHNWHUDYLKYDNWLQGHELUJ|UHYLRODQODUKDULo\DN×Q×QGDNLFDPL\HJLGHUHNQDPD]×Q×N×ODFDNW×U *HoHUOL PD]HUHWL ROPD\DQ KHUNHV RUXo WXWDFDN PD]HUHWOLOHU GH JHQHO \HUOHUGH RUXoVX] ROGXNODU×Q× J|VWHULUOHUVH GHUKDO FH]DODQG×U×ODFDNODUG×U ´&POHQLQ |]UL VDKvKL üHU·vVL ROPDG×NoD V×\kPD GHYDP H\OHPHOHULOk]×PJHOHFHÿLPLVLOO€|]ULVDKvKL üHU·vVLRODQODU×QELOHoDUü×GDYHDOHQvVXUHWWH QDN]× V×\kP H\OHGLNOHUL J|UOU LVH GHUKDO PFk]kW×Ok\×NDODU×LFUDN×O×QDFDNW×Uµ g]U ROPD\DQKHUNHVRUXFDGHYDPHWPHOLGLU'LQHQ ELU |]U RODQODU ELOH Do×NoD RUXoODU×Q× ER]GXNODU×QGDKDNHWWLNOHULFH]DNDUü×O×NODU×YHULOHFHNWLU

(YOHULQ |QOHUL YH VRNDNODU×Q WHPL]OLÿLQH GLNNDWHGLOHFHNWLU )LüHQN DWPDN YH PHKWDS PD\WDS  \DNPDNJLELKDON×UDKDWV×]HGLSKX]XUXER]DQGDYUDQ×üODUGDQKHUNHVVDN×QDFDNW×U þOJLOL PHPXUODU EX WHQELKQkPH KNPOHULQLQX\JXODQPDV×QDGLNNDWYHLWLQDJ|VWHUHFHNOHUGLU

www.filizder.org


Hasan Karakaya

HİLALİN GÖRÜLMESİ “Ramazan orucunu hilali gördüğünüzde tutun. Hilali gördüğünüzde açın. Şayet hava kapalı olursa, (ayın tesbitine mani olursa) otuzu sayın.”

Bu konuda Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah, Hz. Cabir, Hz. Aişe, Hz. Huzeyfe, Hz. Ömer, Hz. Enes, Hz. Ebu Bekre ve Hz. Ta’lik b. Ali radıyallahu anhum gibi pek çok sahabî, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘den birçok hadis rivayet etmişlerdir. Günümüzde önemli bir mesele olması sebebiyle, özetle şunları zikretmekte fayda mülahaza edilmiştir.

Ramazan Orucunun Başlangıç ve Bitiş Tarihlerinin Ancak Hilalin Görülmesiyle Tesbit Edileceğini Belirten Hadisler: a. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyler: “Ramazan orucunu hilali gördüğünüzde tutun. Hilali gördüğünüzde açın. Şayet hava kapalı olursa, (ayın tesbitine mani olursa) otuzu sayın.”1 Diğer bir rivayette “...Sayıyı otuza tamamlayın.”2 Başka bir rivayette: “Hilali görmedikçe orucu tutmayın. Hilali görmedikçe orucu bozmayın.

Hilali gördüğünüzde orucu tutun. Hilali gördüğünüzde orucu açın. Şayet hava kapalı olursa, (hilalin görülmesine engel olursa) otuz günü sayın.”3 b. Abdullah b. Abbas radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Orucu Ramazandan önce tutmayın. Orucu hilali gördüğünüzde tutun. Hilali gördüğünüzde açın. Şayet hilalin görülmesine bulut mani olursa, otuz günü tamamlayın.”4 Diğer bir rivayette: Abdullah b. Abbas radıyallahu anh der ki: Ramazan ayından önce oruca başlayanlara şaşarım. Hâlbuki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Orucu, hilali gördüğünüzde tutun ve hilali gördüğünüz zaman açın. Şayet hava kapalı olursa, (hilali görmenize mani olursa) sayıyı otuz güne tamamlayın.”5 c. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh’dan, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ramazanı anlatarak şöyle buyurduğu rivayet olunur: “Hilali görmedikçe orucu tutmayın. Hilali görmedikçe orucu açmayın. Şayet hava kapalı olursa (hilali görmenize mani olursa), görüldüğü gibi kabul edin.”6 Diğer bir rivayette Abdullah radıyallahu anh Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim, der: “Hilali gördüğünüzde orucu tutun. Hilali gördüğünüzde onu açın. Şayet hava kapalı olursa görüldüğünü kabul edin.”7 d. Cabir b. Abdullah radıyallahu anh der ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Hilali gördüğünüzde orucu tutun. Hilali gördüğünüzde onu açın. Şayet hava kapalı olursa (hilali görmenize mani olursa) otuzu sayın.”8 e. “Ebu Bekre radıyallahu anh ‘den, RasûlulRAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

“R

amazan orucunu hilali gördüğünüzde tutun. Hilali gördüğünüzde açın. Şayet hava kapalı olursa, (ayın tesbitine mani olursa) otuzu sayın.”

39


lah’ın sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Hilali gördüğünüzden dolayı orucu tutun. Hilali gördüğünüzden dolayı onu açın. Şayet hava kapalı olursa, (hilali görmenize mani olursa) sayıyı otuza tamamlayın. “9 f. Ta’lik b. Ali radıyallahu anh der ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Hilali gördüğünüz zaman orucu tutun. Onu gördüğünüz zaman orucu açın. Şayet hava kapalı olursa, (onu görmenize mani olursa) sayıyı tamamlayın.”10 g. Huzeyfe el-Yeman radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyler: “Hilali görmedikçe veya sayıyı (Şaban ayının sayısını) tamamlamadıkça ay gelmeden önce oruca başlamayın. Sonra hilali görünceye veya sayıyı (Ramazan ayının sayısını) tamamlayıncaya kadar orucu tutun.”11

Şaban Ayının Dikkatle Hakkındaki Hadisler:

Hesaplanması

rivayet ediyor: “Önceden devam eden bir orucunuzun tesadüf etmesi hariç, Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruca başlamayın. Hilali gördüğünüzde oruç tutmaya başlayın. Hilali gördüğünüzde orucu açın. Şayet hava kapalı olursa (hilali görmenize mani olursa) otuz günü tamamlayın, sonra orucu açın.”16 c. Abdullah b. Abbas radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söylüyor: “Önceden devam eden bir orucunuzun tesadüf etmesi hariç, Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmaya başlamayın. Orucu, hilali gördüğünüzde tutun ve hilali gördüğünüzde açın. Şayet bulut hilalin görülmesine mani olursa sayıyı otuza tamamlayın. Sonra orucu bozun. Ay yirmidokuzdur.” İmam Ahmed: ‘Yani, ay eksiktir’ şeklinde tefsir etmiştir.17 Zikredilen hadisler göz önüne alındığında Ramazanın başlangıcı ve bitişi hilal gözlenerek tespit edilmelidir. Allah’tan niyazımız İslam ümmetinin dağınıklığını gidermesi ve hilal konusunda da ittihadı sağlamasıdır.

a. “Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Ramazan ayı için Şaban ayının hilalini hesaplayın.”12 b. “Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle buyuruyor: «Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Şaban ayının hilaline gösterdiği titizliği başkasına göstermezdi. Sonra hilali görünce (Ramazan) orucunu tutardı. Şayet hava kapalı olursa, (onun görülmesine mani olursa) otuz günü sayar, sonra oruç tutardı.”13 c. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyler: “Orucu, hilali gördüğünüzde tutun ve onu gördüğünüzde açın. Şayet hava kapalı olursa, (görmenize engel olursa) Şaban ayının sayısını otuza tamamlayın.”14

NEBEVÎ HAYAT

Hilalin Görülmemesi Halinde Ramazan Orucunun Otuz Güne Tamamlanacağını Bildiren Hadisler:

40

a. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Hilali gördüğünüzde orucu (Ramazan orucunu) tutun. Hilali gördüğünüzde orucu açın (bitirin). Şayet hava kapalı olursa, (hilali görmenize mani olursa) otuz gün oruç tutun.”15 b. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şu hadis-i şerifi TEMMUZ’13

------------------------------------1 Müslim, Kit. Siyam, bab: 19, 20 hn. 1081; Nesâi, Kit. Siyam, bab: 9, 11; Darimi, Kit. Savm, bab: 2: Müsned, İmam Ahmed. c. 2, sh. 282, 415, 409. 2 Müsned, İmam Ahmed, c. 2, sh. 422. 3 Müsned, İmam Ahmed. c. 2, sh. 456, 430. 4 Nesâi, Kit. Siyam, bab: 13; Tirmizi, Kit. Savm, bab: 5, hn: 688. 5 Nesâi, Kit. Siyam, bab: 12; Müsned, İmam Ahmed, c. 1, sh. 221; Muvatta, Kit. Siyam, bab: 1, hn. 3. 6 Buhârî Kit. Savm bab: 11; Müslim, Kit. Siyam, bab: 2, hn. 1080; Nesâi, Kit. Siyam, bab: 10; Darimi Kit. Savm bab: 25. 7 Müslim, Kit. Siyam bab: 2 hn. 1080; Nesâi, Kit. Siyam bab: 10; İbn Mace Kit. Siyam bab:7 hn. 1654. 8 Müsned, İmam Ahmed, c. 3, sh. 42. 9 Müsned, İmam Ahmed, c. 5, sh. 42. 10 Müsned, İmam Ahmed, c. 4, sh. 23. 11 Ebu Davûd, Kit. Savm, bab: 6 hn. 2326; Nesâi, Kit. Siyam, bab: 13, hn. 2128, 2129. 12 Tirmizi Kit. Savm, bab: 1. hn. 687, Müstedrek, c. 1, sh. 42. 13 Ebû Dâvûd, Kit. Savm, bab: 6, hn. 2325; Müsned, İmam Ahmed, c. 6, sh. 149; Müstedrek, c. 1, sh. 423. 14 Buhârî, Kit. Savm, bab: 11. 15 Müslim, Kit. Siyam, bab: 17, hn. 1081; İbn Mace, Kit. Siyam, bab: 7, hn. 1655; Nesâi, Kit. Siyam, bab: 10; Müsned, c. 3, sh. 25. 16 Müsned, İmam Ahmed, c. 2 sh. 438, 497. 17 Ebû Dâvûd, Kit. Savm, bab: 7, hn. 2327; Müsned, İmam Ahmed, c. 1, sh. 258.


Abdullah Toprak

İTİKAF amazan ayı denilince akla gelen iba-

mizin itikafa girmesiyle ilgili şöyle demiştir: “Hz.

detlerden biri de itikaftır. İtikaf sözlükte

Peygamber vefat edinceye kadar itikafa girer ve

bir şeye devam etmek, insanın kendisini bir yerde

derdi ki: “Kadir gecesini ramazanın son on gü-

alıkoyması, bir yere kapanıp ibadetle meşgul olması

nünde arayın.” Hz. Peygamberden sonra zevce-

anlamınadır. Dinimizdeki anlamı ise bir mescitte

leri de itikafa girdi.(2)

Allah’ın rızasını kazanmak için belli âdâb içerisinde bir müddet kalmaktır. İtikafa girene “mu’tekif” veya “âkif” denir.

Peygamber Efendimize Medine hayatı boyunca on sene müddetle hizmet etme şerefine nail olan ve Peygamber efendimizden en çok hadis

İtikaf meşru bir ibadettir. Meşruiyeti kitap

rivayet edenlerden biri olan Enes b. Mâlik ile as-

ve sünnetle sabittir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Mescid-

habın en güzel Kur’an okuyanlarından biri olan

lerde itikafa çekildiğiniz zaman kadınlarınıza

Übey b. Ka’b ise Peygamber Efendimizin itikafları

yaklaşmayın.”(1) buyrulur.

ile ilgili şöyle demişlerdir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi

Peygamber efendimiz Medine’de hicretin ikinci yılında ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her Ra-

ve sellem

ramazanın son on gününde itikafa girerdi.

Fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa giremedi. Ertesi sene 20 gün itikafa girdi.”(3)

mazan ayının son on gününde itikafa girmiştir.

İtikaf sadece Ümmet-i Muhammed’in hu-

Nitekim Hz. Aişe validemiz Peygamber Efendi-

susiyetlerinden değildir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

R

SALİHLERİN BAHÇESİ

41


Hz. Aişe validemiz Peygamber Efendimizin itikafa girmesiyle ilgili şöyle demiştir: “Hz. Peygamber vefat edinceye kadar itikafa girer ve derdi ki: “Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın.” Kerim’de: “İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler,

İtikafın Kısımları

itikafa girenler rükû ve secde edenler için evimi

İtikaf vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere

(Kâbe’yi) temizleyin, diye emretmiştir.”(4) buyurur. Bu âyet-i kerime ile, Hz. Zekeriyya ve Meryem kıssaları hakkındaki âyet-i kerimelerden(5) itikaf ibadetinin önceki peygamberlerin dinlerinde de olduğunu öğreniyoruz.

üç kısma ayrılır. Bir kimse itikafa girmeyi nezreder, yani adarsa bu, üzerine vacip olur. İtikafı; “Allah rızası için üç gün itikafa girmek üzerime borç olsun” şeklinde bir şarta bağlamadan olabileceği gibi, “bu hastalıktan kurtulursam, hastam şifa bulursa

Amellerin En Faziletlisi

durumda beklediği olunca belirttiği gün kadar

rî’nin (Ö.124/742) ifade ettiğine göre itikaf amellerin

itikafa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse gü-

en şereflisidir. Çünkü itikafa giren kimse geçici bir

nahkar olur. Çünkü âyet-i kerimede: “Ey iman

laşır, kendini tamamen Allah’a verir, Oruçlu olur. Mescidde namazı beklemekte olduğu için daima namaz kılıyormuş gibi sevap alır. Vaktini ibadet ve taatla, Allah’ı zikrederek, Kur’an-ı Kerim okuyarak ve benzeri faydalı şeylerle geçirir. Lüzumsuz, dünya ve ahireti için faydasız şeylerden uzak durur. Sahabe-i kiramın alimlerinden Abdullah İbn Abbas’ın talebesi ve İmam Azam’ın hocalarından olan Atâ b. Ebî Rebah der ki: “İtikafa giren, büyük bir kimsenin kapısına bir ihtiyaç için defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikafa giren kimse (lisan-ı haliyle Rabbim) beni bağışlayıncaya

NEBEVÎ HAYAT

ceğim” şeklinde bir şarta bağlı olarak da olur. Bu

Tâbiînin büyük alimlerinden İbn Şihâb ez-Züh-

zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzak-

42

veya şu işim olursa şu kadar gün itikafa gire-

kadar buradan ayrılmayacağım.” der.(6)

edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin.”(7) buyrulmuş, Peygamber Efendimiz de: “Kim Allah’a itaat hususunda adakta bulunursa adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin.”(8) buyurmuştur. Ramazan’ın son on gününde itikafa girmek sünnettir. Çünkü Peygamber efendimiz daha önce belirttiğimiz gibi ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikafa girmiştir. Bunların dışında zaman zaman itikafa girmek ise müstehaptır. Vacip olan itikafta oruç şarttır. Bu nedenle nezredilen itikaf bir günden az olamaz. Sünnet olan itikaf Ramazan’da olduğu için zaten oruçludur. Müstehap olan itikafa gelince, onun mu-

İtikafa erkekler, içerisinde cemaatle beş vakit

ayyen bir müddeti yoktur, kısa bir an için de ola-

namaz kılınan camide girerler. Kadınlar ise evle-

bilir. Hatta mescide giren kimse çıkıncaya kadar

rinin bir köşesinde, namaz kıldıkları odalarında

itikafa niyet ederse orada kaldığı müddetçe iti-

girerler.

kafta sayılır, itikaf sevabı alır.

TEMMUZ’13


İtikafın Şartları Diğer ibadetlerin olduğu gibi itikafın da birtakım şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabilirız: 1- Niyet. Niyet diğer ibadetlerde şart olduğu gibi itikafda da şarttır. Niyet etmeksizin camide beklemek itikaf yerine geçmez. 2- Erkeğin beş vakit cemaatle namaz kılanan mescidde itikafa girmesi. İtikafın en faziletlisi Mescid-i Haram’da, sonra Mescid-i Nebevî’de,

devam ettiği için zamanı muayyendir, belirlidir. Ayrıca vacip olan itikaf bir günden az olamaz. Müstehap olan itikaf her vakitte olabildiği gibi, istediği kadar da yapabilir. Ruknü, Hükmü, Adabı İtikafın ruknü: Belirli bir mescidde beklemektir. İtikafın hükmü: Sevap elde etmektir. İtikafın âdâbı: 1. Câmilerin en faziletlisinde ve Ramazanın son on gününde itikâfa girmek.

sonra Mescid-i Aksâ’da

2. İtikâf esnasında

olandır. Diğer mescid-

sadece hayırlı şeyler ko-

lerdeki fazilet cemaatin

nuşmak.

çokluğuna göre değişir. 3- Oruç. Daha önce belirttiğimiz gibi vacip olan itikaf için şarttır. 4- Kadınların hayız ve nifastan temiz olmaları. Cünüblük oruca mani olmadığı için taharet, vacib olan itikafda bile şart değildir. Onun için itikafa giren mescid içerisinde ihtilam olursa itikafı bozulmaz.

3. Kur’an okumak, hadis-i şerif, peygamberlerin hayatına ait kitaplar okumak. 4. Temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek. İtikâfa giren kimse camide yer, içer, uyur ve lâzım olan şeyleri camide alır. İtikafa giren kimse bulunduğu mescidden ancak şer’î, tabiî ve zarurî bir ihtiyacı için dışarı çıkabilir. Böyle bir ihtiyacı olmadan mescidden çıkarsa itikafı bozulur. Bulunduğu mescidde cuma kılınmıyorsa cuma namazını kılmak için

Vacip ve müstehap olan itikaflar için

başka bir mescide gitmesi şer’î bir ihtiyaçtır. Tu-

muayyen bir zaman yoktur. Vacip olan itikafı adağı

valeti için dışarı çıkması tabî bir ihtiyaçtır. Bulun-

yerine gelince yapar. Müstehap olan itikafı ise

duğu mescidden zorla çıkarılması, ya da kendi ve

istediği zaman yapar. Sünnet olan itikafın ise

eşyasından korkması sebebiyle başka bir mescide

ramazanın yirmisinde başlayıp sonuna kadar

gitmesi de zarûrî bir ihtiyaçtır.(9)

Peygamber Efendimize Medine hayatı boyunca on sene müddetle hizmet etme şerefine nail olan ve Peygamber efendimizden en çok hadis rivayet edenlerden biri olan Enes b. Mâlik ile ashabın en güzel Kur’an okuyanlarından biri olan Übey b. Ka’b ise Peygamber Efendimizin itikafları ile ilgili şöyle demişlerdir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ramazanın son on gününde itikafa girerdi. Fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa giremedi. Ertesi sene 20 gün itikafa girdi.”

RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

İtikafın Zamanı

43


Sahabe-i kiramın alimlerinde Abdullah İbn Abbası’ın talebesi ve İmam Azam’ın hocalarından olan Atâ b. Ebî Rebah der ki: “İtikafa giren, büyük bir kimsenin kapısına bir ihtiyaç için defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikafa giren kimse (lisan-ı haliyle Rabbim) beni bağışlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım.” der.

Asr-ı Saadetten Bir Hatıra

itikafa girmiş olanı gece ve gündüz eşinin ve

Peygamber Efendimizin itikafı ile ilgili Hz. Sa-

diğerlerinin ziyaret etmesi caizdir.

fiyye validemizin naklettiği asr-ı saadetten bir ha-

İtikafta olanın ziyaretçilerle konuşması, on-

tırayı kaydetmek istiyoruz. Hz. Safiyye validemiz

ları uğurlaması gibi mübah olan işlerle uğraşması

şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber mescidde itikafta

caizdir. İnsanları sû-i zanna götürecek durum-

iken bir gece ziyaret maksadıyla yanına gittim. Bir

lardan kaçınılmalıdır.

müddet kendisiyle konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. O da beni evime getirmek için benimle beraber kalktı. Hz. Safiyye’nin evi Üsema b. Zeyd’in arsasında idi. Ensardan iki kişi oradan geçiyordu. Rasûlullah

sallallahu aleyhi ve sellem’i

gö-

rünce sür’atlendiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Yavaş olunuz, yanımdaki eşim Huyey’in kızı Safiyye’dir.” dedi. Onlar: “Sübhânellâh! Yâ Resûlellah, bu da ne demek. (Biz sizden şüphe mi edi-

NEBEVÎ HAYAT

yoruz)” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu

44

aleyhi ve sellem:

“Şüphesiz şeytan insanın damarla-

rında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben onun, sizin kalbinize bir kötülük atmasından korkarım.” buyurmuştur.(10) Alimler bu hadis-i şeriften itikafla ilgili bazı hükümler çıkarmışlardır. Şöyle ki: Mescidde TEMMUZ’13

--------------------------------------------x1) Bakara, 187. 2) Müslim, İtikaf, 5. 3) Ebû Dâvûd, Savm, 77; Tirmizî, Savm, 79. 4) Bakara, 125. 5) Bk. Al-i İmran, 35 ve devamı 6) Nûru’l-İzâh, s. 143. 7) Mâide, 1. 8) Buhârî, İman, 28, 31. 9) İtikafla ilgili fıkhî bilgiler Mehmed Zihni Efendi’nin Nimet-i İslam, (İst. 1329, kısım, 2, s. 98- 110) isimli eserinden özetlenerek alınmıştır. 10) Ebû Dâvûd, Sıyam, 79.


BİR KONU BİR AYET

Adem Sözkesen

ٍ ُ‫اَ َفلَا َي َت َد َّب ُرو َن الْ ُق ْراٰ َن اَ ْم َعلٰى قُل‬ ‫وب اَ ْقفَالُ َها‬

ONLAR KURAN’I DÜŞÜNMÜYORLAR MI? Yoksa Kalpleri Kilitli mi? (Muhammed Süresi 24)

sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sad; 29)

“(Bu Kur’an) Ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye

yadaki hayat mekanizması için bir kullanma kı-

Yine başka bir ayetinde şöyle buyuruyor: “Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.” (İbrahim;1) Kur’an’ı Kerim bu ve bunun benzeri ayetlerle doludur. Hedefi, kendisine tabi olan, Yaratanının istediği gibi okuyup ve düşünen her insanı iki cihanda saadete ulaştırmaktır. Kitabın varlığına iman eden tüm müminlerin, Rableri tarafından gönderilen bu hidayet kaynağı kitaba sımsıkı sarılmaları gerekir. Kur’an, biz müminlerin dünlavuzudur. Hayatımızı, bize bu hayatı bahşeden RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

K

ıymetli Müslüman kardeşlerim! Yüce Rabbimizin bu ayetini hepimizin çok muntazam bir şekilde düşünmesi gerekir. Kur’an, Yüce Allah tarafından bizlere gönderilmiş bir hidayet kaynağıdır. Bizleri hem dünyada hem de ahirette efendilerin efendisi yapacak, iki diyarda da bizleri izzetli kılacak olan bir kitaptır. Yüce Allah kitabını “Mübarek”, “Şifa”, “Nur”, “Hidayet” ve “Furkan” gibi isimlerle isimlendirmiştir. Bu mübarek ve nur olan kitabın bizlere şifa olabilmesi ve bizleri hidayete ulaştırabilmesi için onu devamlı okumalı, düşünmeli ve tefekkür etmeliyiz. Zira Rabbimiz şöyle buyuruyor:

45


Kur’an, biz müminlerin dünyadaki hayat mekanizması için bir kullanma kılavuzudur. Hayatımızı, bize bu hayatı bahşeden yaratıcının istediği şekilde, bizlere gönderdiği kılavuza (Kitab’a) uyarak yaşamamız gerekir. Eğer biz bu hayatı Rabbimizin gönderdiği kılavuza göre yaşayacak olursak, hem dünyada hem de ebedi hayatta Rabbimizin koruması altına girmiş oluruz. Kim de kendisine bahşedilen bu hayatı Kur’an’a göre değil de kendi kanun ve yasasına göre yaşayacak olursa, onun için hem dünyada hem de ahirette rezillik ve rusvaylık vardır. yaratıcının istediği şekilde, bizlere gönderdiği kılavuza (Kitab’a) uyarak yaşamamız gerekir. Eğer biz bu hayatı Rabbimizin gönderdiği kılavuza göre yaşayacak olursak, hem dünyada hem de ebedi hayatta Rabbimizin koruması altına girmiş oluruz. Kim de kendisine bahşedilen bu hayatı Kur’an’a göre değil de kendi kanun ve yasasına göre yaşayacak olursa, onun için hem dünyada hem de ahirette rezillik ve rusvaylık vardır.

NEBEVÎ HAYAT

Müslüman kardeşlerim! Kur’an, Rabbimizin bir vahyidir. İki türlü vahiy vardır. Birincisi Yüce Allah’ın vahyidir. Diğeri ise şeytanın vahyidir. Vahyin kısaca tarifi: “Hızlı ve çabuk bir şekilde mesaj bildirmektir.” Vahiy muhatabına, hayatında yapması gereken şeyleri aktaran bir bildiridir. Rabbimiz vahyi ile tüm insanları, eni gökler ile yerler arası kadar olan cennetlere davet etmektedir. Şeytan ise vahyi ile tüm insanları ebedi cehenneme çağırmaktadır.

46

Sahabeler (radıyallahu anhum) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendilerine getirdiği vahyi alırlar, aralarında dersler ve müzakereler yaparlar ve en yakın zaman da en güzel şekilde hayatlarına geçirmeye çalışırlardı. Allah’ın kitabını kendileri için bir kurtarıcı kabul etmişler ve hayatlarını o kitaba göre şekillendirmekte idiler. Kur’an’ı kendi hayatlarına değil hayatlarını Kur’an’a göre biçimlendiriyorlardı. Geceleri ellerinden düşürmez sabahlara kadar tilaveti ile Rablerinden yardım isterler, gündüzleri de içindekilerle amel ederlerdi. Gündüz verecekleri yaşam savaşı ve mücadeleleri için geceleri kendilerine o kitabı gönderen Rablerinin huzuruna durarak muvaffak olmak ve zaferler kazanmak için yardım isterlerdi. TEMMUZ’13

Hangimiz gündüzümüzde ki yapacağımız işler için gecelerimizi Rabbimizin kitabı Kur’an ile geçiriyoruz. Gece ibadeti İslam’ın ilk yıllarında tüm Müslümanlara farzdı. Yüce Allah Rasûlüne, kendisine tabi olanlar ile beraber gece kıyama durmalarını emretmişti. O dönemlerde gerçekten gündüzleri sahabeler çok büyük bir imtihan içerisinde idiler. Bunun için de bu zorluğun altından kalkmak için sağlam ve kuvvetli imana ihtiyaç vardı. Sağlam ve kuvvetli imanı elde etmenin yolunu ise Yüce Allah geceleyin kendisinin huzurunda kıyam etme ile bildirmişti. Onlar geceleri Rablerinin gönderdiği Kur’an tilaveti ile sabahlara kadar meşgul olurlar, gündüzde geceleyin elde ettikleri o iman gücü ile mücadelelerini sürdürürlerdi. Ve Yüce Allah kendilerine çok büyük fetihler ve zaferler nasip etti. Onlar gece kıyamını kendileri için bir yaşam seçmişlerdi. Gecenin belli bir kısmı geçtikten sonra kalkarlar ve gündüz verecekleri imtihan için Rablerinden yardım talep ederek gözyaşları içerisinde sakalları ve elbiseleri ıslanmış, topukları patlamış, sesleri kısılmış, mütevazı bir şekilde sabahlarlardı. Gece elde ettikleri bu muhteşem ve muazzam iman gücü ile de gündüz okuduklarını amele dökerlerdi. Onların gecesi de gündüzü de Allah’ın kitabı Kur’an ile geçmekteydi. Ya biz? Ya bizim gecemiz ve gündüzümüz ne ile geçmekte? Gündüz dünya hayatının peşinde koşmaktan evlere yorgun ve bitkin bir şeklinde gelen kişinin gecesi de aynı şekilde bu yorgunluğu atmak için gaflet uykusu ile geçecektir. Geceleyin, gündüz vereceğimiz yaşam mücadelesi için bir şey yapmazsak, gündüz neyin mücadelesini vereceğiz. Geceleri Kur’an’dan gafil, gündüzleri amelden uzak bir hayat mümin bir kul için


düşünülemez. Allah bizleri korusun, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyuruyor:

gecelerimizi

Hadis uzun olduğu için bizim ile alakalı kısmını aktarmak istiyoruz. Şöyle ki,

Kur’an’ı öğrendiği halde, geceleri

Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi ve sellem) ashâbına (sabah namazından sonra): “İçinizden rüyâ gören oldu mu?” diye sorardı. Allâh’ın anlatmasını dilediği kişiler de ona anlatırdı. Bir sabah kendisi bize (gördüğü bir rüyayı) şöyle anlattı: “Şu bir gerçek ki; bu gece bana iki kişi geldi. Muhakkak ki onlar beni kaldırdılar ve şüphesiz ki onlar bana ‘yürü’ dediler. Ben de hakîkaten onlarla birlikte yola koyuldum. Derken yaslanmış bir adamın yanına uğradık, bir adam da elinde bulunan bir kaya ile onun başına dikilmiş duruyorken birden bire o kayayı kafasına indiriyordu ve onunla kafasını eziyordu. Böylece taş bir tarafa yuvarlanıyor, o da taşın peşine düşüp onu alıyordu. Fakat o onun yanına dön-

Kur’an

ile

ihya

edenlerden miyiz? Her birimiz Allah bizleri korusun bu hadisin muhatabı konumundayız. Yani, tilaveti, gündüzleri de ameli terk ettiği için azap olunmakta olan

bu kişinin durumunu göz önünde bulundurmak zorundayız. Kulluk kitabımız olan Kur’an Yüce Allah tarafından bizlere hem lafzıyla hem manalarıyla hem de hükümleriyle hayat sürmemiz için gönderilen bir kitaptır. Rabbimiz tilavetine ibadet adı vermiş ve bu tilaveti bizlerden talep etmiştir. Öyle ki namazı kullarına farz kılmış ve bu ibadetin kabulü için Kitabı Kur’an’ı okumamızı emretmiştir. Zira Kur’an tilaveti, içindekilerle amel etmeye yardımcı olan bir unsurdur. Ve

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de ümmetini çok Kur’an okumaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa onun

meden başı eski sağlam hâline dönüyordu. Sonra o

için bir hasene vardır. Ve her hasene on katı iledir. Ben

adam tekrar onun başına dönüp ona ilk sefer yaptığı

‘elif- lam- mim’ bir harftir demiyorum. Fakat ‘elif’ bir

muâmeleyi tekrar yapıyordu. Nedenini sorunca, o Al-

harftir, ‘lam’ bir harftir ve ‘mim’ bir harftir.” (Tirmizi,

lah’ın kendisine Kur’an’ı öğrettiği bir adamdır. O kişi

c.5, sf.175)

geceleri onu unuttu ve gündüzleri de amel etmedi” bu-

yurmuştur. (Buhari, C.2 sf.100) Müslüman kardeşlerim! Hadiste “Kur’an’ı öğrendi ve geceleri onu unuttu, gündüzleri de onunla amel etmedi” ibaresi bulunmaktadır. Hangimiz Kur’an’ı öğrenmedik ki? Yüce Allah’a sonsuz hamdu senalar olsun ki hem kendilerimiz öğrendik hem de çocuklarımıza öğrettik. Peki, bizler geceleri Kur’an’dan gafil olanlardan mıyız yoksa

Başka bir hadiste ise şöyle buyuruyor: “Kur’an’ı okuyun! Muhakkak ki Kur’an kıyamet günü sahibi için şefaatçi olacaktır.” (İmam Ahmed, c.36, sf.531) Bir hadiste Ebu Ümame (radıyallahu anhum) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini aktarıyor: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize

O’nun İzinde...

Geceleyin, gündüz vereceğimiz yaşam mücadelesi için bir şey yapmazsak, gündüz neyin mücadelesini vereceğiz. Geceleri Kuran’dan gafil, gündüzleri amelden uzak bir hayat mümin bir kul için düşünülemez.

RAMAZAN 1434

47


Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de ümmetini çok Kuran okumaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Ve her hasene on katı iledir. Ben ‘elif- lam- mim’ bir harftir demiyorum. Fakat ‘elif’ bir harftir, ‘lam’ bir harftir ve ‘mim’ bir harftir.” Kur’an’ı öğrenmemizi emretti sonra onun üzerine

Kur’an kimin ne konuşacağına ne dinleyeceğine

bizleri teşvik etti ve şöyle dedi: “Muhakkak ki Kur’an

ve nelere bakıp bakmayacağına karışıyorsa, kısa-

kıyamet günü kişinin kendisine en ihtiyaç duyulduğu

cası Kur’an kimin hayatının tamamına hâkim ise

gün gelecek ve Müslüman’a beni tanıyor musun? di-

işte Kur’an bunlara şefaatçi olacaktır.

yecek. Müslüman da sen kimsin? diyecek. Kur’an da, ben senin çok sevdiğin, seni başka yere çekmek isteyen ve kendisine yaklaştırmak isteyen olduğu halde benden ayrılmayı kerih gördüğünüm, diyecek. O zaman Müslüman, umulur ki sen Kur’an’sın diyecek. Sonra Kur’an onu Allah’a götürecek. Sağına bir melek, soluna ebedilik verilecek, başına sekinet konulacak. Anne ve babasının başlarına dünyada benzeri olmayan taç koyulacak ve onlar bizim buna ulaşacak amellerimiz yoktu hangi sebepten bu bize verildi? diye sorunca, onlara çocuğunuzun Kur’an’a sahip çıkması iledir, denilecek.” (Taberani, Mucemul Kebir, c. 8, sf.291) Yine başka bir hadiste ise “Kur’an delildir, ya lehine ya da aleyhine” buyrulmuştur. (Müslim, c.1, sf.203) Evet, hadislerde geçtiği gibi Kur’an ya bizim kurtarıcımız ve şefaatçimiz olacak ya da Allah bizleri korusun aleyhimize şahitlik yapan bir aleyhtar olacak. Bu ise insanların dünyada ki Kur’an’a karşı sergiledikleri amellerle belli olacak. Kur’an, kimin hayatının her anında var ise,

NEBEVÎ HAYAT

Kur’an kimin gecesine ve gündüzüne karışmış

48

Yüce Allah’ın semalar üzerinden indirdiği bu Yüce Kitap Müslümanlar için bir düsturdur. Bu kitap tüm inananlar için bir yaşam şeklidir. Yüce Allah insanlar hayatlarını bu kitaba göre uygulasınlar ve yaşasınlar diye kendi katından kullarına bir nizam bir kanun göndermiştir. Bu kitap Allah’ın kelamı olmakla beraber aynı zamanda insanların dünyada ki yaşayış şekilleridir. Kullar hayatlarını en güzel ve zulümsüz bir şekilde yaşasınlar diye Yüce Allah kendi hükümlerini kullarına amel etmeleri için indirmiştir. Bundan da razı olduğunu kullarına bildirmiştir. Hülasa, Müslüman kardeşlerim! Rabbimize karşı bize indirdiği nimetlerin en büyüğü olan Kur’an nimetinin kıymetini bilelim. Nimete karşı nankörlük etmeyelim. Kur’an’ı zayi edip hüsrana uğrayanlardan olmayalım.

Ya Rabbi! İslam’ı bize din olarak gönderdiğin için sana hamd olsun. Ya Rabbi! Bizlere İman nimetini bahşedip bizlere hidayet verdiğin için sana hamd olsun.

ise, Kur’an kimin evinin içine hâkim olmuş ise,

Ya Rabbi! Bizlere örnek, rehber, komutan

Kur’an kimin ticari hayatında danışılan bir merci

ve Rasul olarak Muhammed (sallallahu aleyhi ve

ise, Kur’an kimin çocuklarının eğitimi konusunda

sellem)’ i gönderdiğin için sana hamd olsun.

söz sahibi ise, Kur’an kimin hayata bakış açısını simgeliyorsa, Kur’an kimin helal ve haramlarını belirliyorsa, Kur’an kimin parasını nerden ve ne

Ya Rabbi! Bizlere kelamın olan Kitabı Kur’an’ı rehber olarak gönderdiğin için sana hamd olsun.

şekilde kazandığına karışıyorsa, Kur’an kimin malını nereye ve nasıl harcayacağına karışıyorsa, TEMMUZ’13

‫وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين‬


İRFAN BAHÇESİ

Said Özdemir

UNUTMUŞTUK SENİ EY

İSTİHÂRE!

Kardeşlerim! Hayat, değişimlerle, hayret veren olaylarla doludur. Bizler gayb âleminden gelen haberlerin önümüzde dağ gibi durduğunu görüp, bizi rahatsız eden bir sualle karşı karşıya kaldığımızı itiraf etmeliyiz; ‘Nereye gideceğim? Şimdi ne yapacağım?’ Bizler Allah’ı tevhid eden müslümanlar olarak müşrikler gibi hareket edemeyiz. Onlar Allah’tan, ilimden uzak olduklarından dolayı kendilerini fal oklarına vermişlerdi. Ne çıkarsa onu yaparlardı.

Bir davanın fertleri olan biz müslümanların hayatlarını gelişi-güzel devam ettirmesi sahip çıktığımız davamıza uygun değildir. Müslüman, iman edeceği anda ve imandan sonraki hayatını da, İslam’a göre tanzim etmekte ciddiyet sahibi olmalıdır. Sen ey müslüman! Bu İslam binasının bir taşı da sensin, hayatına dikkat etmediğin sürece binamız sağlam olmayacak, saba yelinde yıkılmaya mahkûm olacaktır. Allahu Teâlâ bizlere güzel bir nimet vermiş; bu nimet ‘İstihâre nimetidir’. İstihâre “hayırlı olanı istemek” anlamına geliyor. Müslümanlar, ticaret, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs edip, o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düşerse, şüphesini giderecek, tereddüdünü ortadan kaldıracak hal çareleri aramak ister. Bunu bilmek için çeşitli çarelere başvururlar. Dinimiz ise; bize özel bir namazı ve özel bir dua’yı emretmekte ve bu işin sırrını bize öğretmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hz. Bilal efendimize şu sözleri niçin söylediğini ve altında yatan sırrı hiç düşündünüz mü? RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada Allah’a muhtaç bir şekilde yaşamaktayız. Kimimiz zengin, kimimiz fakir bir şekilde yol almakta ama hangisinin bizim için hayırlı olduğunu bilmemekteyiz. Samimi duygularla düşündüğümüz zaman, her anımızda Allah’tan gelecek sıcak bir ilham’a, bir nur’a, bir nasihate, bir uyarıcıya muhtacız. Üzerinde İslam davasınının olduğu bir yolda yürürken yardıma, istihâreye ve nasihate başvurmadan atılan adımlar bizlere pişmanlık duygusunu yükleyecektir.

49


Bizler Allah’ı tevhid eden müslümanlar olarak müşrikler gibi hareket edemeyiz. Onlar Allah’tan, ilimden uzak olduklarından dolayı kendilerini fal oklarına vermişlerdi. Ne çıkarsa onu yaparlardı. Bir davanın fertleri olan biz müslümanların hayatlarını gelişi-güzel devam ettirmesi sahip çıktığımız davamıza uygun değildir. Müslüman, iman edeceği anda, ve imandan sonraki hayatını da, İslam’a göre tanzim etmekte ciddiyet sahibi olmalıdır. Sen ey müslüman! Bu İslam binasının bir taşıda sensin, hayatına dikkat etmediğin sürece binamız sağlam olmayacak, saba yelinde yıkılmaya mahkûm olacaktır. Allahu Teâlâ bizlere güzel bir nimet vermiş; bu nimet ‘İstihâre nimetidir’. İstihâre “hayırlı olanı istemek” anlamına geliyor. Müslümanlar, ticaret, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs edip, o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düşerse, şüphesini giderecek, tereddüdünü ortadan kaldıracak hal çareleri aramak ister. Bunu bilmek için çeşitli çarelere başvururlar. Dinimiz ise; bize özel bir namazı ve özel bir dua’yı emretmekte ve bu işin sırrını bize öğretmektedir.

‫أرحنا بالصلاة يا بلال‬ “Bizi namazla rahatlat, ey Bilal!” Bu sözle anlıyoruz ki rahatlamanın, doğru karar almanın sırrıdır; namaz... Bir adım atarak, çok yol katettiğimiz yerin adıdır; İstihâre namazı... Sorunlarımızı, müşkil durumları halletmenin ilacıdır İstihâre namazı...

NEBEVÎ HAYAT

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bütün işlerde bize Kur’an’dan bir sure öğretir gibi ‘istihâre’yi öğretip şöyle buyurdu: “Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz dışında iki rekat namaz kılsın ve şöyle dua etsin: “Allah’ım yapmayı düşündüğüm şu işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen herşeyi

50

TEMMUZ’13

çok iyi bilensin, Allah‘ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur.”(1) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Âdem oğlunun Allah’tan hayır dilemesi (istihâresi) saâdetindendir. Allah’ın hükmüne razı olması da saâdetindendir. Allah’tan hayır istemeyi terketmesi ise onun bedbaht olmasındandır. Allah’ın hükmüne razı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır.”(2) İstihâre yapmadan önce;

1- Küçük olsun büyük olsun nefsini daima istihâre yapmaya alıştır. Nefsinin istediğini değil


İstihâre namazından ve duasından sonra halk arasında uykuya dalıp rüya yolu ile hayatlarına karar alırlar. Halbuki bu hadislerde ve ilgili kaynaklarda uyku ve rüyadan hiç söz edilmemiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in öğrettiği uyku ve rüya değil, “namaz, dua ve sonra akla ilk geleni, gönüle yatanı tercihtir”. Rüya konusunu istihâre ile birleştirmek doğru değildir. Rüyanın sadık (gerçeğe uygun) olanı da vardır, kâzib (gerçeğe ters veya ilgisiz) olanı da vardır. Bu sebeple rüya belirleyici bir bilgi vasıtası değildir. 3- İki rekât namaz kılar. Birinci rekâtta Fati-

2- Unutma ki; önüne çıkan şey senin için hayırlı ise Allah seni başarıya ulaştıracaktır. Kalbini duadan ve Allah’a hamd’tan ayırma!

ha’dan sonra Kâfirun, ikinci rekâtta ise, İhlâs sû-

3- İstihâre duasını farz namazlarından sonra değil de istihâre namazından sonra yapmalısın.

4- Namazı selâmla bitirip ellerini Rabbu’l

4- İstihâre namazı kılacağın vakitlere dikkat et! Yasaklanan mekruh vakitlerde kılmamaya özen göster. İşin acele olabilir ama sorunları çözecek, hayrı verecek olan Allah’tır. 5- İstihâre duasını ezbere bilmiyorsan; kitaptan veya bir sayfadan bakarak da okuyabilirsin. Ama efdal olan ezberlemendir.

relerinin okunması güzel görülmüştür. İmam Nevevî rahimehullah buna müstehab demiştir. âlemin’e açar, boyun bükerek, Allah’ın azâmetini düşenerek istihâre duası okunur. 5- Dua bittikten sonra da Allah’a tevekkül edilir. İşin iyi mi kötü mü olduğu, yapma veya yapmama şıklarından birinin nasıl tercih edileceği konusu üzerinde ise şunları söyleyebiliriz; “farklı davranış biçimleri ve şıklardan hangi-

6- İstihâre namazını ve duasını yerine getirdiysen uykuda rüya görmeyi bekleme.

sine insanın gönlü daha çok yatıyor, meyledi-

7- İstihâre’nin sonuçlarına katlanmaya çalış, belki bir şahısla olacak olan evlilik vb. hususlarda nefsin hoş görmez fakat hoşuna gitmeyen şeyler senin ahiretin için hayırlı olabilir.

Tereddüt devam ederse birden fazla istihâre

8- Hikmet ve akıl sahipleriyle istişare etmeyi de ihmal edip unutma!

yorsa onu yapmalı ve onu hayırlı bilmelidir.” yapmak da caizdir. 6- İstihâre namazından ve duasından sonra halk arasında uykuya dalıp rüya yolu ile hayatlarına karar alırlar, denilmiştir. Halbuki bu hadislerde ve ilgili kaynaklarda uyku ve rüyadan hiç

9- İstihâre’yi meşru olan işlerde yap, mekruh ve haram olan şeylerde istihâre olmaz.

söz edilmemiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve

10- Mümkünse istihâre’yi kendin yapmalı başkasına devretmemelisin. Annenden babandan dua isteyebilirsin. Onların yapacağı dualar hakkında hayırlı olur.

dua ve sonra akla ilk geleni, gönüle yatanı

sellem’in öğrettiği uyku ve rüya değil, “namaz, tercihtir”. Rüya konusunu istihâre ile birleştirmek

doğru değildir. Rüyanın sadık (gerçeğe uygun) olanı da vardır, kâzib (gerçeğe ters veya ilgisiz) olanı da vardır. Bu sebeple rüya belirleyici bir

İstihâre Nasıl Yapılır?

1- Namaz abdesti alınır. 2- Namaza başlamadan istihâre için niyet

getirilir.

bilgi vasıtası değildir. --------------------------------1 (Buhari, İmam Ahmed) 2 (Ahmed, 1/167; Tirmizi,Kader,15) RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

istihâre’yle Rabbinin istediğini yerine getir.

51


BİR KISSA BİN ÖĞÜT

Ebubekir Eren

AZİZ ŞEHİDİN ANISI A

NEBEVÎ HAYAT

bdullah bin Zübeyr radıyallahu anhu, şehadetinden on gün önce annesinin huzuruna girdi ve ona şöyle dedi; “Anneciğim! Ne yazık ki halk ve onlarla birlikte yakınlarım, çocuklarım bile beni yalnız bıraktılar. Az sayıda askerimden başka kimse benimle kalmadı. Hâlbuki dünya malı olarak kimse benden bir şey esirgemiyor. Senin görüşün nedir, nasıl davranma mı tavsiye edersin? Annesi ona şu cevabı verdi: Yavrum, sen işini daha iyi bilirsin. Eğer davanda haklı olduğuna inanıyorsan sabret, dayan. Senin arkadaşlarında hak yolda direnerek öldürüldüler. Kelleni onlara teslim etme, sonra Ümeyyeoğullarının gençlerine oyuncak olursun. Ama eğer bu direnişi dünyevi maksatlarla yapıyorsan senden daha kötüsü yoktur. Eğer gerçekten böyle isen kendine de, beraberinde öldürülenleri de perişan ettin demektir. Eğer hak yolda mücadele ediyorsan dini duyguların zayıflamamalıdır. Daha ne kadar yaşayacaksın ki! En güzel şey hak yolda can vermektir.”

52

TEMMUZ’13

*


mukadder kıldığın her sonuca razıyım. Allah’ım! Oğlum Abdullah bin Zübeyr’in kaderine karşı gösterdiğim bu sabır ve metanete mükâfat olarak bana sabredip şükreden samimi kullarına verdiğin sevaptan ihsan eyle.” Abdullah kahramanca savaşıp yere yığılırken de şu beyitleri okuyor. Esma! Ey Esma! Benim için ağlama. Geride ancak asaletim ve dinim kaldı.” Abdullah şehit olunca Şamlılar tekbir getirdiler. Bu olay Abdullah bin Ömer’e ulaşınca, “Doğumunda tekbir getirenler ölümünde tekbir getirenlerden daha hayırlıdır” demiştir. Haccac, onu tepe üzerinde bir ağaç dalına asmıştı. Annesi gelip asılı cesedinin önünde durmuş, uzun uzadıya ona dua etmişti. Haccac, Esma’ya yanına gelmesi için adam göndermiş, o ise bunu reddetmişti. Sonra haccac Esma’nın yanına gitmiş ve huzuruna girince, “Nasıl, gördün mü? Allah hakka yardım etti ve hakkı üstün kıldı” deyince Esma, “Bazen batıl da, hakka ve hak sahiplerine galip olur, sen pislik içindesin. Abdullah ise cennettedir” diye karşılık verdi. Haccac, “oğluna ne yaptığımı gördün mü?” dedi. Esma ise, “gördüm ki sen, oğlum Abdullah’ın dünyasını ve kendi ahiretini harap ettin” diye karşılık verdi. Haccac’ın Esma’ya bu şekilde davranması Abdulmelik bin Mervan’a ulaşınca, davranışı kınadığını bildiren bir mektubu Haccac’a gönderdi. Mektup’ta şöyle diyordu: “Salih bir adamın (Hz. Ebu Bekir’in kızı) kızına yaptığın nedir?” sonra Esma’ya iyi davranmasını ona tavsiye etti. Haccac Esma’nın huzuruna girdi ve “Anneciğim! Mü’minlerin emiri sana iyi davranma mı bana tavsiye etti. Bir ihtiyacın var mıdır?” dedi. Esma, “ben senin annen değilim. Ben bu ağaçta asılan Abdullah’ın annesiyim. Bir ihtiyacım yoktur.” dedi. * Daha geniş bilgi için: İslam Araştırmalar Komisyonu Rağıp es-Sercani bakınız. RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Bunun üzerine Abdullah annesine “Anneciğim! Suriyeliler beni öldürürlerse cesedime hakaret edeceklerinden ve beni çarmıha gereceklerinden korkuyorum” dedi. Annesi, “Evladım! Ölmüş koyun, derisi yüzülünce acı duymaz. Bildiğin doğru yol üzerinde yürü. Allah’tan yardım iste” dedi. Abdullah bin Zübeyr, annesine yaklaştı ve alnından öperek dedi ki: “Anneciğim! Vallahi bende bu görüşteyim Allah’a yemin ederim ki, hiçbir zaman ne dünyaya gönül verdim, ne de debdebe içinde yaşamayı istedim. Bu mücadelenin içine beni çeken sebep ise, Allah’ın koymuş olduğu yasakların çiğnenmesine karşı öfkelenmekten başka bir şey değildir. Bununla birlikte seninde görüşünü almak istedim. Sen benim olduğum basireti, isabetli düşünceyi biraz daha arttırdın. Onun için bak anneciğim, bugün öldürülüyorum. Sakın ha çok üzülme, durumu Allah’a havale et. Senin bu oğlun hiçbir zaman ne isteyerek ne kasıtlı bir günah işledi, ne de çirkin bir amelde bulundu. Ne Allah’ın hükmünü çiğnedi, ne güven verdiği kimseye kalleşlik etti, ne bir Müslüman’a, ne de bir anlaşmalı gayrimüslime zulmetti. Bana, tayin etmiş bulunduğum idarecilerin zalimce muamele ettiklerine dair bir şikâyet geldiği zaman asla razı olmadım, bilakis aleyhinde oldum. Rabbimin rızasına karşı hiçbir şeyi tercih etmedim. Allah’ım, ben bu sözleri kendimi temize çıkarmak için söylemiyorum. Sen bu durumumu benden de başkasından da çok daha iyi biliyorsun. Ben bu sözleri esasen annemi teselli etmek için söyledim.” Annesi de kendisine şöyle dua etti: Allah’ım! Mekke ve Medine de ki bu şiddetli sıcakta haksızlığa karşı girişilen bu direnişte sorumluluk duygusu ile yapılan bu mücadele de ve bu esnada çekilen susuzluk ve perişanlıkta merhametini esirgeme. Abdullah’ın babasına ve bana karşı saygılı bir evlat olarak kabul et. Allah’ım! Onu senin ilahi takdirine havale ediyorum. Onun hakkında

53


ŞEHİTLERİMİZ ONLAR ÖNCÜLER

Hüseyin Kalender

MÜCAHİD ÂLİM İZZEDDİN EL-KASSAM

NEBEVÎ HAYAT

Hamd; bütün eksiklerden ve noksanlıklardan münezzeh olan, kendisi dışında her şeyin fani olduğu en yüce zat olan Allah’a mahsustur. Selamların en güzeli; en güzel hasletleri kendisinde toplayan efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, temiz aile efradına ve kıyamet saatine kadar en ince detayına kadar onların izinde giden tüm Mü’minlerin üzerine olsun.

54

Bu dünya da unutulup gitmek istemiyorsan okunacak bir kitap veya yazılacak bir iş yap demişler. Anlatacağımız bu örnek ve önder insan da belki okunacak bir kitap yazmamış fakat Filistin davasını zirveye taşıyarak çok önemli işler yapmıştır. Tabii ki o, bütün yaptıklarını unutulmamak için değil bilakis inancı ve davası uğruna yapmıştır. Batı da gelişen fen ve teknik karşısında birtakım imamların ayaklarını sarsılıp kaydığı bir dönemde yaşayan İzzeddin El – Kassam mevcut savrulmalardan etkilenmeden koca bir çınar gibi ayakta kalmış, insanları doğruya ve Hakk’a yönlendirmiştir. O İslam’ı bir bütün olarak ele almış ilim, amel, takva, ciTEMMUZ’13

had’ı bünyesinde toplamış, İslam’ın yetiştirdiği nadir şahsiyetlerdendir. İZZEDDİN EL-KASSAM’IN DOĞUMU, YETİŞMESİ ve BÜYÜMESİ İzzeddin El-Kassam; Hicri 1300 (Miladi 1883’te) Cebeleh’te doğmuştur. Cebeleh; Şam sahilinde Lazkiye yakınlarında küçük bir beldedir. Belde adını oradaki eski bir kaleden almıştır. Babası El-Kassam’ın İlme olan rağbetini görünce onun Mısır’daki El-Ezher Üniversitesine gönderir. El-Kassam, İlim tahsili için El-Ezher’e gittiğinde takvim Hicri 1314 (Miladi 1896) tarihini gösteriyordu. İzzettin El-Kassam 14 yaşındayken El-Ezher’e başladı. Onun mücadeleci bir ruha sahip olmasında, aldığı eğitimin yanı sıra Mısır’da bulunduğu ortamın ve o dönemde cereyan eden olayların da çok büyük etkisi olmuştur. Çünkü, o Mısır’a gittiğinde Mısır İngiliz işgalinin altındaydı. Mısırlılar Ahmet Orabi önderliğinde mücadele ediyorlardı.


Bütün imkânsızlıklara rağmen cihad etmede kararlıydı. Onun arkadaşlarına şöyle dediği nakledilir; “Kardeşler! Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır. Bize düşen memleketimizi sömürgecilerin elinden kurtarıp Allah’ın şeriatının uygulandığı bir İslam beldesi haline getirmek için cihad etmektir. Kardeşler! Şart ne olursa olsun silahlanın ve elinizdekileri satın ve silah alın. Elinizde satacak bir şey yoksa mescidin taşlarını satın ve işgale karşı kıyam edin.”

İzzettin El-Kassam memleketine döndüğünde hemen hizmete başlar ve ilk olarak eğitim için kolları sıvar. 1912’de Cebeleh’te bir medrese açar büyük, küçük herkesi burada eğitmeye başlar. Evleri tek tek dolaşır, eğitimin önemini anlatır. Halkı bu konuda teşvik ederdi. Medrese eğitimi yanı sıra imamı olduğu İbrahim Ethem mescidinde ve diğer camilerde hutbe ve vaaz vererek halkı irşad ederdi. Artık bölgede onu tanımayan yoktur. Namı daha sonra diğer bölgelerede yayılır. Toplumun ıslahı bu şekilde temelden başlayabilme özelliği nadir kişilerde görülen durumdur. O zaman islam ümmeti iki büyük sorunla karşı karşıya idiler. 1- İçerde kol gezen fakirlik ve cehalet 2- İslam ümmetinin dış güçler tarafından bölünüp parçalanma tehlikesi. El-Kassam, her iki tehlikeye karşı da amansız bir mücadele vermiştir. Fakirlik ve cehaletle ilgili mücadele daha ilk günden beri onun medrese açıp büyük, küçük herkesi eğitmesi idi. Fakirlik ile ilgili ise cami ve mescidlerde verdiği hutbe ve vaazlarda milleti çalışmaya teşvik etmesiydi. Dış tehlikeye karşı verdiği mücadele ise onun şehid oluşudur. CİHAD HAYATI 1918’de Fransız donanması Şam ve Lazkiye sahilini işgal etti. El-Kassam bu işgale karşı hemen cihat sancağını kaldırdı ve halkı işgale karşı direnişe çağırdı. Talebe ve arkadaşlarından bir birlik örgütleyerek direnişe geçerek kendiside cihadın en ön saflarındaydı. Bütün imkânsızlıklara rağmen cihad etmede kararlıydı. Onun arkadaşlarına şöyle dediği nakledilir; “Kardeşler! Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır. Bize düşen memleketimizi sömürgecilerin elinden kurtarıp Allah’ın şeriatının uygulandığı bir İslam beldesi haline getirmek için cihad etmektir. Kardeşler! Şart ne olursa olsun silahlanın ve elinizdekileri satın ve silah alın. Elinizde satacak bir şey yoksa mescidin taşlarını satın ve işgale karşı kıyam edin”. Fransızlara gösterdikleri bu direnişte taraflar arasındaki güç dengesizliği bazı şahısların kazanılması mümkün olmayan böylesi bir savaş neden devam ettiriliyor gibi dedikodularına sebep ol-

muştur. Bunun üzerine El-Kassam şu tarihi sözünü söylemiştir. “Mühim olan illa da bu savaşı bizim kazanmamız değildir. Asıl mühim olan bizim ümmete ve gelecek nesillere iyi bir ders vermemiz onlarda cihad ruhunu diriltmemizdir”. Onun geçit vermeyen bu direnişi karşısında çaresiz kalan Fransızlar bir takım vaatlerle anlaşma yoluna gitmeyi denerler. Onunla görüşmeye gelen elçiler direnişin durması karşılığında kendisinin emniyet içerisinde Cebeleh’e döneceğini ve oraya şer’i kadı olacağını bildirirler. Fakat o bütün bunları reddeder. “Derhal geldiğiniz gibi gidin o işgalcilere benim önümde iki seçenek olduğunu söyleyin Ya Diriliş Ya Şehadet. Amerika’dan bir heyet bazı tavsiyelerde bulunmaya geldiğinde o onlara şöyle cevap vermişti; “Ne tavsiye ne de himaye sizin hiçbir şeyinize ihtiyacımız yoktur. Çünkü başkalarında olmayan güç bizde vardır. Ve sonra çantasından bir Kur’an çıkarır ve bizim kuvvetimiz budur der”. ŞEHADETİ Sabahın erken saatlerinde şeyh ve arkadaşları mağarada bulundukları esnada İngilizler aniden baskın düzenlerler. İngilizler Şeyhin ve adamlarının kaçmasını bekliyorlardı. Fakat durum onların beklediği gibi olmadı. Bütün arkadaşlarımız kaçma imkânımız varken kararlılıkla sebat ettik. Bunun üzerine İngiliz subayı “teslim olun kurtulun” diye bağırmaya başladı. Mücahitlerin önünde böyle bir fırsat vardı fakat şeyh hayır! Kesinlikle size teslim olmayacağız çünkü bizim bu yaptığımız Allah yolunda bir cihattır dedi. Ve arkadaşlarına dönerek hepiniz şehit olarak ölünüz dedi. Bunun üzerine bütün arkadaşlar hep bir ağızdan Allahu Ekber Allahu Ekber diyerek tekbir getirdiler. Ve mühimmatımız bitene kadar savaştık. Sonunda önderimiz İzzeddin El-Kassam’la beraber üç arkadaşımız çatışma meydanında şehit oldu. Allah Şehadetlerini kabul etsin, bizleri de onların yolundan gitmeye muvaffak eylesin. Allahumme Amin. RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

HİZMET HAYAT

55


Yusuf Yılmaz

NEBEVİ AİLE

ANNE – BABALARIN DİKKATİNE! - 2 ÇOCUĞUMUZA YAKLAŞIMIMIZI DÜZELTMEK

NEBEVÎ HAYAT

A. ŞARTLI SEVGİ

56

cuğun iyiliğine yönelik gibi görünse de içten içe çocuğun duygularını tahrip eder. Sürekli bu sözcükleri duyan bir çocuk; sevginin her zaman bir şarta bağlı olması gerekti-

Bedenin havaya, suya ve yemek yemeye ihtiyacı neyse, yavrularımızın yetişmesinde ve sağlıklı bir birey olmalarında sevgi o derece önemli bir etkendir. Allah Teâla, anne ve babaların kalbine çocuk sevgisini yavruları daha doğmadan kalplerine koymuştur. Özelde anneler bu sevgi yoğunluğunu daha fazla yaşamaktadırlar. Çocuklarının eğitimini, ona karşı belirlenecek davranış şekillerini, istikbale doğru hayallerini daha o yokken yapan anne ve babalar, özlemle beklenen çocukları doğup büyümeye başladığı anda tutumları değişmektedir. Sevgi de azalma değil de sevgi biçimlerimiz değişmektedir.

ğine inanır. Kardeşlerini ve arkadaşlarını şartlı

Ama çocuk kalbi, her daim anne ve babaları tarafından sevilmek ve takdir edilmek ister. Bunu bazı şartlara bağladığımız zaman ise; ara açılmaya, iletişim sorunları yaşanmaya başlar;

mamen yada kısmen azalacaktır.”

• Eğer’li Sevgi: Tamamen menfaate dayalı bir sevgi biçimidir. “Eğer sözümü dinlersen seni severim. Uslu durursan seni severim” vb. sözler masum ve çoTEMMUZ’13

sevmeye başlar. Kendi istekleri yapılmayınca onlardan nefret etmekte zorlanmaz. Anne ve babaları başta olmak üzere insanları tek kalemde çizen çocuklar bu sevgi çeşidinin ürünüdür.

• Çünkü’lü Sevgi: Devamlı olmayan, geçici bir sevgidir. “Seni çok seviyorum, çünkü çalışkansın. Çünkü uslusun…” gibi sözler, bu sevgi biçiminde sıkça söylenen sözlerdir. Bu hitaplar çocukta şöyle bir algıya sebep verebilir :” Ailem beni başarılı veya uslu olmamdan dolayı seviyor ama bu özelliğimi kaybedersem bana karşı sevgileri ya taİslam ahlakından uzaklaşan toplumlara baktığımızda sevgileri şartlı ve menfaatli sevgi biçimleri üzerine kurulmuştur. Becerisi, başarısı, güzelliği, gücü, parası, makamı bitenin, dostlarının ve sevenlerinin de bittiğine şahit olmaktayız. Dün filmleri izlenme rekorları kıran, kasetleri elden ele dolaşan, çıktığı maçlar da insanları kendine


• Rağmen’li Sevgi: Çocuğa her şeye rağmen sevildiğini hissettiren bir sevgi biçimidir. Ödüllendirirken de, cezalandırırken de sevgiyle yaklaşmaktır. Çocuğun “Anne ve Babam beni sevmiyor” diye düşünmesine engel olmaktır. Yaptığı bir yanlışta “Evet bu yaptığın büyük bir hata ama her ne olursa ben sizi seviyorum. Tabi ki bu hatanı telafi etmen için şunları yapman gerekir…” yaklaşımı çocuğu şımartmaz, bizzat hatasını anlamayı ve o hatayı düzeltmesini sağlar. Sevilmeyen Çocuk: 1. Anne-babasına karşı içinde gizli bir nefret oluşur. Zamanla bunu dışa vurur. 2. Söylenen doğru bile olsa, sevgi görmediği ebeveynden bir şey öğrenmek istemez. 3. Çevresine sevgisiz, anlayışsız, ve agresif tavırlar sergiler. 4. Ailesi onun gözünde cehennemdir. Aile kurmayı ve bu konuda sorumluluk almayı aklından bile geçirmez. 5. Sevgiyi ailesi dışında ama özellikle olumsuz yerlerde aramaya başlar. 6. Sigara ve uyuşturucu alışkanlığı, hırsızlık, saldırganlık, bencillik ve sonunda intihar bu duygu boşluğunun eseridir.

7. Güvensizlik, pısırıklık, içe kapanma, korkaklık, hakkını arayamama sorunları da bu sevgisizliğin nedenidir.

B. KIYASLAMAK Bir eş başka kadınlarla, bir koca da başka erkeklerle nasıl kıyaslanmak istemezse bilelim ki yavrularımızda başkaları ile kıyaslanmak istemeyecektir. “Bak yan komşunun oğlu babasına nasıl da güzel hitab ediyor” yada “Ahmet senin gibi sokakta oynamak yerine evde ders çalışıyor” yada “Fatma hanımın kızı Zehra senin gibi boş işlerle uğraşmak yerine evde annesine yardımcı oluyor” sözleri masumane görünse de çocuklarımızın yüreğinde yara açan ifadelerdir. Aynı zaman da çocuğumuz bundan dolayı kendini beceriksiz ve değersiz hisseder. Kıyaslandığı kişiye cephe almasına neden olduğu gibi başkalarını kıyaslamayı öğretmiş oluruz. Bunun yerine çocuğumuzu kendi yaptıkları ile kıyaslamaya çalışalım. “Geçen sergilediğin davranış güzeldi, şimdi ki olayda da aynı tutumu sergilemen gerek” gibi ifadeler çocuk açısından daha uygun karşılanabilir.

C. SUÇLAMAK Suçlamak; tahrip etmek, çocuğu kendi elimizle kendimizden uzaklaştırmaktır. Yaşanan problemlerde ‘sen’merkezli konuşmak. “Akşamları eve geç gelen baba gün içerisinde bitiremediği işleri yine evine getirir. Çocuk bacaklarının ara-

O’nun İzinde...

cezbeden nice insanlar, sokaklarda aç ve sefil halde yaşar hale gelmiştir. Nice anne ve babalar huzurlu(!) olsunlar diye huzur evlerine terk edilmişlerdir. Sebebi bu şartlı sevgidir…

RAMAZAN 1434

57


ladı. Hem dövdü hem de torbamı aldı. Daha sonra beni Rasûlullah’ın yanına götürerek durumu anlattı. Allah Rasulü de ona; ‘Bu kişi eğer cahilse, niçin öğretmedin? Eğer açsa, niçin doyurmadın? buyurdu.” (İbni Mace)

sında, kafasında, kucağında, bilgisayarının tuşlarında gezinir ve babadan şöyle bir serzeniş duyar: ‘Sana kaç kez söyleyeceğim? Her zaman aynı hatayı yapıp işimi bitirmeme engel oluyorsun. Salak mısın? Çabuk odamı terk et. Delirttin beni…’ Evet bu sözlere dikkat ettiğimizde tamamen çocuğu suçlayıcı bir ifade taşıdığını görmekteyiz. Bunun yerine çocuğumuza, içimizde bulunan çalışmanın önemini hatırlatıp kendisinden yardım talep ettiğimizde ilk önceleri bize farklı mazeretler sunarak kızdırmaya devam edecektir. Ama onu farklı bir aktivitenin içine sokup yani bir boyama kitabına yönlendirmek onu ikna etmeye yetecek inşaallah. Onu suçlayıp kalbini kırmak, tamiri zor bir durumu gerçekleştirebilir.

D. ELEŞTİRMEK Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “…Eğer bir kimse sende bildiği bir kusurla seni ayıplar eleştirirse, sen onda bildiğin bir kusurla onu ayıplayıp eleştirme.” (Ebu Davud; Nesâi)

NEBEVÎ HAYAT

Yavrularımızın yapmış olduğu işlerde onları eleştirmek, hepimizin fazlasıyla yanlışa düştüğü bir durumdur. Yeri geldiğinde dalga geçerek yeri geldiğinde ciddi şekilde yaptıkları olumlu veya olumsuz birçok şeylerini eleştiririz. Özellikle yaptıkları hatalarda onları eleştirmekten önce kendimize dönmemiz gerekmektedir. Bunu Allah Rasulünün hayatında şu hikaye ile görmekteyiz;

58

Abbad b. Şurahbil radıyallahu anhu şöyle anlatıyor: “Kıtlığa ve yoksulluğa uğradım. Bunun üzerine Medine hurmalıklarından birine girdim. Başaklarından hem kendim yedim hem de torbama doldurdum. Derken bahçe sahibi beni gördü ve yakaTEMMUZ’13

Subhanallah…Gerçekten Allah’a ve Ahirete iman edenlerde Rasûlullah’ta güzel bir örneklik vardır. Yapılan yanlışın faturasını hatalıya kesmek yerine, yanlışa sebep olan etkenleri bertaraf etmemizi bize nasıl da öğretiyor. Ve özellikle de yavrularımızın eksikliğini ve hatasını insanlar içerisinde eleştirmemeye dikkat edelim.

E. MÜKEMMELLİYETÇİLİK “İnsanlar altın ve gümüş gibi madenlere benzerler. Cahiliye döneminde hayırlı olanlar, İslam döneminde de hayırlı olanlardır.” (BuhariMüslim) Altın ile gümüş, gümüş ile bakır, bakır ile de demir birbirleriyle aynı şeyler değildir. Hepimiz çocuklarımızın altın değerinde olmasını arzu eder, onlara altınmışcasına muamele ederiz. Ama bizim çocuğumuz altın değil, gümüştür. Gümüşümüzü altın yapmak için zorladıkça, onu hem gümüş olmaktan çıkarırız hem de altın yapamayız. Bunun yerine çocuğumuzun gümüş olmasına sevinmeli ve kaliteli bir gümüş olması için çabalamalıyız. Unutmayalım ki; madeni altın olan nice insanlar vardır, işlenmediği için bir bakırdan bile daha değersizdir. Ancak madeni bakır olan pek çok insan, güzel bir sanatkarın elinden çıkarak altını bile geride bırakır. Önemli olan altın veya bakır olmak değil; olduğu konumda kaliteli olabilmektir. Ramazan ayının size, ailenize ve tüm müminlere hayır ve bereket getirmesi duasıyla


EDEBİYAT

DAĞLAR ETEKLERİYLE YÜKSELİR D

ağlar, seven yürekler kadar yüce, sevilen yürekler kadar mağrurdur. Zirvesiyle ve eteğiyle, tepesiyle ve yaylasıyla, kıvrım kıvrım dağlar, sıra sıra dağlar, duran ve yanan dağlar... Başı pare pare dumanlı olanlar, alçak olanlar, yüksek olanlar... Yamaçları, sevmesini bilen yürekler gibi kekik kokularıyla, kardelenlerle dolu, zirveleri sevmeyi bilmeyen yürekler gibi sarp, soğuk ve ulaşılmaz… Belki de ulaşılmaz olmanın, yalnızlığın efkârındandır başlarının hep dumanlı oluşu… Dağlar yüce, mağrur ve heybetli… Dağları dağ yapan etekleridir. Çünkü dağlar etekleriyle yükselir. Eteklerindeki karlar serinletir dağların sıcak yüzünü... Eteklerindeki çiçeklerle neşelenir her bahar... Dağlar tutuşturur alevini bazen volkanların... Bazen paylaşır acısını çaresiz âşıkların... Kimi delip geçmek ister dağları Ferhat gibi... Kimi hayalleriyle en zirveye tutunmak ister... Bazen Olympos olur dağın adı... Bazen Ağrı... Sonsuzluk hissi verir bakınca Himalaya dağı gibi… Bazen Uhut olur dağın adı... Sevilir ve sevdirir kendisini usulca... “Uhut bizi sever, biz de Uhud’u…” (Buhârî, “Cihâd”, 71.) dedirtir sevenine... Sevilene sevildiğini bildirir her ziyaret edişinde... Dağlar bazen sevdiğini sıkıca tutar kucağında... Hira olur dağ o zaman... Bazen saklar sevdiğini düşmandan Sevr olur. Etekleri coşar o zaman dağların... Sevdiklerini zirveye taşımanın heyecanındadır. Efsanesi bitmek bilmez dağların... Etekleriyle katılır dağlar en eşsiz zamanlara... Aşinadır dağlar eteklerindeki reyhan kokusuna... Aşinadır eteklerinden derlenen papatyaların en narin yapısına... Dağlar, sessiz bir sükût içindedir... Yaratıcının rahmet elinin değdiği yerdir dağlar… “Sizi sarsmaması için yeryüzüne sabit dağlar; yerleştirdi…” (Nahl, 15; Lokman, 10.) hitabıyla müjdesi yetişir dağların zirvelere aşina olanlara... Zirvelerden ufka bakışlarını ayarlayanlara... Ufkun ötesine selamı olanlara... Ağaçlar kökleriyle tutunur toprağa... Toprakla beslenir umutlar... Ağaçlar toprağın bereketi, meyveler ve çiçekler ağaçların rahmeti... Bazen yeşile boyanır hayalin rengi... Bazen pembeye... Ağaçlar kökleriyle tutunur toprağa... Toprak hasrettir. Toprak yaşama sevincinin ta kendisidir. Toprak avuç avuç emek, buram buram hasrettir. Toprak adı konulmamış duyguların beslendiği yerdir aslında... Ağaçlar kökleriyle tutunur toprağa... Hasret eker kökleriyle... Kökleriyle anlatır derdini her yalnız kalışında... Kökleriyle serinletir toprağın ateş çalan yüzünü... Kökleriyle dirilir efsanesi yeniden ağaçların... Derdini söyletir toprak ansızın. Ağaçlar kökleriyle tutunur toprağa... Bazen asırlık çınar, bazen de gölgesinde seven yürekleri serinleten bir çam olur... Bazen salıncaklar kurulur dallarına, bazen de dallarından uzanılır sonsuza... Dağlar etekleriyle yükselir

O’nun İzinde...

Dost yardır. Dost ulaşılmaz olanı yakın kılandır. Derdi, hüznü senden uzak tutandır. Dost güneşi önce yüreğine doğdurandır. Gecenin karasını önce kendi yüzüne çalıp sana aydınlığı bırakandır…

RAMAZAN 1434

59


DÜNYADAN HABERLER

Cihan Malay

KABE İMAMI'NDAN

SURİYE’YE YARDIM ÇAĞRISI

K

NEBEVÎ HAYAT

abe İmamı Suud Bin İbrahim El Şureym, Suriyeliler için yardım çağrısı yaptı. El Şureym, “Her birimizin üzerine Şam’daki kardeşlerimize destek olma konusunda sorumluluk düşüyor. İçinde en ufak bir merhamet olmayan bu zalim yönetimin düşürülmesi için her birimiz kararlılık ve azimle daha fazla çaba göstermeli.” dedi.

60

Kabe İmamı Suud Bin İbrahim El Şureym, bugün verdiği Cuma hutbesinde Suriye’de devam eden insanlık dramına değindi. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket ettikleri sürece sorunlarını halledeceklerini ifade eden İmam El Şureym, sadece ağlamanın var olan sıkıntıları çözemeyeceğini, eyleme geçilmesi gerektiğini söyledi. Suriye’deki dramın artarak devam ettiğine dikkat çeken Kabe İmamı El Şureym, “Suriye’de Şam’da TEMMUZ’13

büyük sıkıntılar çeken kardeşlerimiz var. Bu sıkıntıları günden güne artıyor. Zalim bir yönetimin baskı ve zulmü altındalar. Üzerlerine bombalar yağıyor. Evleri harabeye döndü. Kadınlar ve yetim kalan çocuklar, evsiz barksız açlıktan kıvranıyor.” dedi. Suriye’deki halka yardım edilmesi konusunda çağrıda bulunan İmam El Şureym, “Burada her birimiz üzerinde Allah huzurunda bir sorumluluk düşüyor. İster yönetici, ister âlim ister düşünür isterse halktan olsun Suriyeli kardeşlerimizin yanında olacak bilinçli bir tutum ortaya koyma konusunda hepimizin Cenabı Allah katında sorumluluğumuz var. Her birimizin üzerine Şam’daki kardeşlerimize destek olma konusunda sorumluluk düşüyor. İçinde en ufak bir merhamet olmayan bu zalim yönetimin düşürülmesi için her birimiz kararlılık ve azimle daha fazla çaba göstermeli.” diye konuştu.


DÜNYADAN HABERLER

Karadavi’den tüm Sünnilere Cihad çağrısı Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadavi, savaşabilecek durumda olan bütün Müslümanların Suriye’de muhaliflere katılarak Esed ve Hizbullah’a karşı savaşması gerektiğini söyledi.

D

ünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Karadavi Sünni Müslümanlara, Suriye rejimine karşı çarpışan muhaliflerin saflarına katılmaları için çağrıda bulundu. Karadavi, Sünni Müslümanlarla çarpışmak için Suriye’ye militan yollayan Hizbullah’a da ateş püskürdü. Özellikle Müslüman Kardeşler tabanından büyük destekçisi olan Karadavi İran’ı da, Esed rejimine destek çıktığı için eleştirdi. Doha’da bir mitingde konuşan Karadavi, “Savaş eğitimi almış ya da bunu yapabilecek bütün Müslümanlar, kendilerini işe yarar hale getirmeli” dedi ve Lübnan Hizbullahını da kastederek, “İran Suriye rejimini desteklemek için silah ve adam yolluyor, öyleyse biz niye boş boş duruyoruz” diye konuştu. Ancak Karadavi Hizbullah ile savaş çağrısının tüm Şiilere karşı olmadığını söyledi.

Karadavi, “Şeytanın partisinin lideri Sünnilerle savaşa geliyor. Şimdi İranlıların ne istediğini biliyoruz. Onlar Sünnileri öldürmek için devam eden bir katliam istiyorlar. Dünya çapındaki 100 milyon şii, nasıl 1.7 milyarı (Sünni) yenebilir? Bu ancak (Sünni) Müslümanlar zayıf olduğu için olur.” açıklamasını yaptı. 2006 yılında İsrail’e karşı savaşan Hizbullah ve onun liderini daha önce desteklediği için kendisini ayıpladığını söyleyen Karadavi, “Suudi Arabistan’da din adamlarının önünde, sözde Nasrallah ve onun zorba partisini destekledim. Öyle görünüyor ki Suudi Arabistan din adamları benden daha olgunmuş” yorumunu yaptı. İran ve Suriye rejiminin önemli bir müttefiki olan Hizbulah, Suriye muhalifleriyle savaşa doğrudan katılmış durumda. Özellikle Kusayr kasabasında çok şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Hizbullah çok sayıda militanını Kusayr’da kaybetti.

Nasrallah: ’Suriye’de savaşa devam’

H

izbullah lideri Hasan Nasrallah, örgütün Suriye’deki savaşta yer almaya devam edeceğini söyledi. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, örgütün Suriye’deki savaşta yer almaya devam edeceğini söyledi. Lübnan Hizbullah lideri Nasrallah, Hizbullah’ın yıllardır süren mü-

cadelesi süresince yaralanan Lübnanlılar için düzenlediği “Yaralılar Günü”nde video link yoluyla destekçilerine hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında Hizbullah örgütünün Suriye’deki savaşta yer almaya devam edeceğini ifade eden Nasrallah, “Nerede olmamız gerekiyorsa orada olacağız. Nerede sorumluluk almaya başladıysak, orada olmayı sürdüreceğiz” dedi. Nasrallah, detayların savaş alanındaki ihtiyaca bağlı olarak değişeceğini söyledi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın rejiminin müttefiki olarak bilinen Hizbullah, Suriye’de 3. yılına girilen savaşa her geçen gün daha fazla dâhil oluyor. Örgütün rejime bağlı güçlerle birlikte savaşmak üzere özellikle Suriye’nin Lübnan sınırındaki Humus iline bağlı Kuseyr kasabası civarına asker gönderdiği biliniyor. Örgüte bağlı askerler, Haziran ayının başlarında önceleri muhalifler için adeta bir kale görevi gören kasabayı geri almada rejim güçlerine yardım etmişti.

Lübnan’da Hizbullah’a karşı direniş başladı Lübnan’ın doğu sınır bölgesinde Suriyeli direnişçiler ile Hizbullah militanları arasında çatışmalar başladı. En şiddetli çatışmalar dün gece yaşandı.

erel haber kaynaklarının verdiği haberlere göre yüzlerce direnişçi sınır bölgelerinden Lübnan’a girdi. Dün gece yaşanan çatışmalarda kaç tane Hizbullah militanının öldüğü henüz bilinmiyor. Lübnan’ın Trablus ve Beka Vadisi’nde son günlerde yaşanan karşılıklı füze atışları yüz yüze savaşa doğru gidiyor. Geçtiğimiz günlerde Beyrut’ta ki Hizbullah militanlarına roket atarlı saldırı düzenlenmesi, çatışmaların Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta da başlıyabileceğinin sinyalini verdi. Suriyeli direnişçiler Hizbullah’ın Kusayr’da savaşmasına yanıt olarak Lübnan’daki saldırıları yaptıklarını belirttiler. Aljazeera muhabiri Hizbullah militanları ile direnişçiler arasında Lübnan’da ilk defa yüz yüze çatışmaların başladığını söyledi RAMAZAN 1434

O’nun İzinde...

Y

61


DÜNYADAN HABERLER

Suriye’de İslami Devletin Altyapısı Hazırlanıyor Suriye’nin kuzey şehirlerinde güçlü olan küresel cihatçı gruplar, halkın sorunlarını çözebilmek için merkezi yerlerde şikâyet birimleri kuruyorlar. Suriye’de Esad Rejimine karşı savaşan küresel cihat grupları, savaşan muhalif gruplar içerisinde en ön plana geçmiş durumda. Esad Rejimi sonrası Suriye’de İslami bir devler kurmak için savaşan bu gruplar, kurulacak olan İslami devletin alt yapısını şimdiden oluşturmaya başladılar. Suriye’nin kuzey şehirlerinde güçlü olan küresel cihatçı gruplar, halkın sorunlarını çözebilmek için merkezi yerlerde şikâyet birimleri kuruyorlar. Halka dağıtılan bildirilerde: “ İslam devleti emiri, görevlileri ve askerleri dahil her kimden şikayetiniz varsa, rahatça gelip hakkınızı arayabilirsiniz.

Yapmak istediğiniz şikâyetin ayrıntılı bilgi ve delillerini yazılı olarak da verebilirsiniz.” şeklinde ifadeler yer aldı. Mahkeme önünde komutanlar, direnişçiler ve halkın eşit olduğunu söyleyen ve bunu da yaşanan birkaç olayda kanıtlayan küresel cihatçı gruplar Suriye halkının sempatisini kazanmış durumda. Muhaliflerin kontrol ettiği bölgelerde oluşan haksızlıklar, hak ihlalleri ve şikâyetler küresel cihatçılar tarafından kurulan şeriat mahkemelerinde çözüme kavuşuyor.

3 yaşında Kur’an okumayı öğrendi

NEBEVÎ HAYAT

Başkanlığı tarafından bu yıl uygulamaya konulan ihtiyaç odaklı Kur’an kursları kapsamında açılan İncedere Köyü Kur’an Kursu’nda 3 yaşındaki Hümeyra Ateş, kısa sürede Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. Yıl sonu sınavları için İncedere köyüne giden Tortum Müftüsü Celal Büyük küçük kızın okuduğu Kur’ânı büyük bir hayranlıkla dinledi.

62

Erzurum’un Tortum ilçesinde açılan Kur’an Kerim Okuma Kursu’na giden üç yaşındaki Hümeyra Ateş’in başarısı müftüyü bile şaşırttı. Tortum Müftülüğü’nden yapılan yazılı açıklamaya göre; İlçe Müftülüğü öncülüğünde Diyanet İşleri TEMMUZ’13

Okunan Kur’ânın ardından İlçe Müftüsü Büyük, “Kızımızın bu kadar küçük yaşta düzgün bir şekilde Allah kelamını okuması takdire şayandır. İnanın şu an ne diyeceğimi bilemiyorum. Kızımızı tebrik ediyor başta hocası olmak üzere anne ve babasını tebrik ediyorum. Başkanlığımız öncülüğünde ilçemizde açılan ihtiyaç odaklı kurslarımızın yıl sonu itibariyle meyvelerini verdiğini görmek bizi çok mutlu etti.” dedi.


Yusuf Mert

‫إقرأ باسم ربك الذى خلق‬

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

E

ser Abdullah b. Mübarek tarafından kaleme alınmıştır. Kitap Armağan Kitaplar tarafından basılarak okurlarımıza sunulmuştur. Kitap on bir bölüm ve 428 sayfadan oluşmaktadır. Her bölüm okuyucuları takva ve zühde teşvik edecek başlıklar altında son derece zengin bir içeriğe sahiptir. Kitap özellikle mübarek Ramazan ayına yaklaştığımız bu güzel günlerde, her Müslümanın bilgilerini tazeleyip kendilerini salih amele teşvik etmesi bakımından oldukça güzel bir üsluba sahiptir. Kitapta her konu ile ilgili birçok rivayetler zikredilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

KİTAPLIK

Zühd Kitabı

Kitabın ismi: Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik Yazarı: Abdullah b. Mübarek Çeviri: İshak Doğan Yayın Evi: Armağan Kitaplar

• Amr b. Meymun el-Evdi’den rivayet edilmiştir; dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir adama nasihat ederken şöyle buyurdu: “Beş şey gelmeden önce (şu) beş şeyin kıymetini bil:

1. İhtiyarlıktan önce gençliğin 2. Hastalıktan önce sağlığın 3. Fakirlikten önce zenginliğin 4. Vakitsizlikten önce boş vaktinin 5. Ölümünden önce hayatının • Ömer b. Zerr babasından rivayet ettiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah Teâlâ, her söz söyleyen (kimsenin) dili yanındadır. Öyleyse kişi Allah’tan korksun ve ne dediğini bilsin.”

• Said b. Müseyyeb’den Rasullullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Size namaz ve sadakadan daha hayırlısını haber vereyim mi?” Ashâb: “Evet, ey Allah’ın Rasulü!” diye cevap verdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İnsanların arasını düzeltmektir. Öfkeden de sakınınız! Çünkü o, amelleri yok eder” buyurdu.”

• Enes b. Mâlik’den Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şu üç şey kimde bulunursa, o kimse imanın tadını duyar:

1. Bir kimseyi, ancak Allah için seven. 2. Allah ve Rasûlü, kendisine herkesten daha sevgili olan.

O’nun İzinde...

3. Allah Subhânehu ve Teâlâ kendisini kurtardıktan sonra, ateşe atılmak, küfre dönmekten kendisine daha sevgili olan kimse. Eseri yazan Abdullah b. Mübarek’e, tercümesini yapan İshak Doğan’a ve eserin basımını üstlenen Armağan Kitaplara Rabbimizin mükâfatlarını vermesini niyaz ederek nice hayırlı hizmetlere muvaffak olmalarını dileriz. Yeni bir kitap tanıtımında buluşmak ümidiyle… RAMAZAN 1434

63


SİZDEN GELENLER ŞEHADET BİR ÇAĞRIDIR TÜM NESİLLERE ÇAĞLARA

G

itmedik gidemedik... Anamız ağlar diye, “oysa analarımız feryad etmekte.” Düşündük kardeşlerimiz yalnız kalır, “Oysa binlerce kardeşimiz ölmekte.” ... Üzüldük hanımımız nasıl bekler diye, “Halbuki Huriler her gün yolunu gözlemekte” biraz daha dünyalık toplayalım dedik,

Y

UBEYD MENGE / BURSA

Ben Rabb ve din için intikam alacağım

şağıdı şu zamanda bu şiirin ne kadar anlam dolu

Yılmadan Rasûl ve Sünnet üzerine devam edeceğim

olduğu aşikardır. Yeryüzündeki Müslümanların tut-

Ya dünyayı kuşatacak zafer

saklığının beden olarak değil, İslamsız olduğunu dile

Ya da Allah’a sunulacak şehadet

getirmeye çalışan şiir, Üstad Şehid Seyyid Kutub’un

Kesinlikle Kardeşim ben savaştan yılacak değilim

muştur. KARDEŞİM SEN ÖZGÜRSÜN Kardeşim sen parmaklıklar ardındada olsan özgürsün Kardeşim sen pırangalara vurulsanda özgürsün Sen Allah’a bağlandığın zaman Sana Kölelerin tuzağı ne zarar verebilir ki Kardeşim karanlığın ordularını kökten sileceksin Ve bununla yerüzünde yeni bir fecr doğacak Sen ruhunu bu fecrin doğuşuna teslim et O zaman fecrin bizi uzaktan karşıladığını göreceksin Kardeşim Muhakkak ki ellerinden kanlar akmıştır ve zillete mahkum olmaktan yüz çevirmiştir Muhakkak ki bir gün o şehadet aşıkları Ebediyet kanı ile Cennete yükselecektir Kardeşim sana ne oluyorki savaştan bıkmışsın Omuzundan silahını atmışsın Söyle bana kim fedakârlık edecek ve yaraları kim saracak Ve yeniden sancağımızı kim dalgalandıracak

NEBEVÎ HAYAT

“Oysa sepetin dibi delik halde.” Unutmamak lazım her an ölüm gelecek, “ha öyle ha böyle, ya İzzetle, şerefle, ŞEHADETLE ya da zelil şekilde ya ebedi cennetle ya da hüsran dolu cehennemle - o zaman kulak vermek lazım şu sese; “ŞEHADET BİR ÇAĞRIDIR TÜM ÇAĞLARA NESİLLERE...”

eryüzünde binlerce müslümanın zindanlarda ya-

müslümanlara verdiği mesajları net olarak ortaya koy-

64

bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Silahıda atacak da değilim Şayet Kardeşim ben ölürsem şehidim Sende övülmüş bir zaferle devam edersin Muhakkak ki ben emin bir şekilde Yıldızların Rabbı olan Allah’a giden yol üzerindeyim İster beni affedin ister beni cezalandırın Muhakkak ki ben verilen ahde eminim Kardeşim yürü tereddüt etmeden arkana bakma Senin yolun kanla boyanmıştır Oraya buraya aldırış etme Allah’dan başkasına boyun eğme Kanadı kırık bir kuş değiliz ki Bundan dolayı zelil görünüp öldürülelim Adım adım çarpışmaya çağıran Kanların sesini işitiyorum Kardeşim benim üzerime ağlarsan Benim kabrimi o içten damlalarla ıslatırsan Ufalanmış kemiklerden kendine meşale oluştur , Ve ışığıyla yaklaşan zafere doğru ilerle Kardeşim biz ölürsek sevdiklerimize kavuşacağız

Kardeşim Muhakkak ki ben bugün sarsılmaz dayanağa

Rabbimizin bahçeleri bizim için hazırlanmıştır

sahibim

Muhakkak ki o Cennetin kuşları etrafımızda kanat çır-

Ve yerlerine dayanmış dağları,kayaları parça parça

pacaktır

ederim

Ebedi diyar bizim için ne kadar hoştur

ve yarın bu silahımla bozgunculara karşı savaşacağım Taki yeryüzünden yok edinceye kadar TEMMUZ’13

Zubeyir AYAN / İstanbul


KUR’AN-I KERİM ELİF BÂ-SI

ADIM ADIM TECVİDLİ EN KOLAY

Kitap, kuşe ve renkli basılmış olup 64 sayfadan oluşmaktadır. Her ders konuda dikkat çekilmesi gereken yerler ayrı bir renk ile renklendirilerek işlenmiştir. Cüzümüzde ayrıca tecvid notları, vakıf işaretleri ve kısa sürelerde bulunmaktadır.

KUR’ÂN-I KERİM

ELİF BÂ’SI

TI K I Ç

%50 indirimli 2.25 TL TEMEL İSLAMÎ BİLGİLER Kitap, kuşe ve renkli baskısı ile gençlere yönelik görsel zenginlik tasarlanarak basılmıştır. Temel dini bilgilerin işlendiği kitap başlangıç seviyesine uygun olarak son derece titiz bir çalışma ile yayına hazırlanmıştır. Kitapta akaid, ahlak, ibadet ve siyer konuları genel hatlarıyla işlenmiştir. Kitap dersler şeklinde bölümlere ayrılarak işlenmesi bakımından kolaylık oluşturulmuştur. Özellikle gençlerin istifade edeceği bir eserdir.

YAZ OKULU gençler için TEMEL İSLAMÎ BİLGİLER

I T K ÇI

%50 indirimli 6.00 TL Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli / İstanbul

Tel-Faks: (0212)

515 65 72 GSM: (0543) 654 46 63

www.nebevihayatyayinlari.com - siparis@nebevihayatyayinlari.com


RAMAZAN Ya Rab şu muazzam Ramazan hürmetine, Kaldır aradan vahdete ne hail ise; Ya Rab şu asırlarca süren tefrikadan Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se. Madem ki verdin bize bir ruh-u nevin... Ya Rab, daha bir nefha-i te’yid insin. M. Akif Ersoy

Nebevi Hayat Dergisi 8. sayı (2013)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement