Page 1

ARALIK 2016, RABİ'UL-EVVEL 1438 • YIL 4 • SAYI 49 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

İhya'dan İfsad'a Hazin Bir Öykü; İslâm Modernizmi

Dinde Reformun Mahiyeti ve Reformcuların Hakikati • Mahmut Varhan

Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak • Nedim Bal

Rönesans, Reform Hareketleri ve İslam Dünyasına Etkileri • Hakan Sarıküçük

Kuzey Afrika’da Bir Müslüman Beldesi: Tunus • Metin Eken

İhya'dan İfsad'a Hazin Bir Öykü; İslâm Modernizmi • Ömer Ergül

Müslüman Kadının Davası ve Davet Sorumluluğu • Derya Fıçıcı


“Hayırda ve takvada yardımlaşınız.” (Maide: 2)

Kermesimiz için

HAYRA DAVET GİYİM, ZÜCCACİYE, KİTAP, EV TEKSTİLİ, MEŞRUBAT, EL İŞİ MALZEMELERİ, ÇEYİZ MALZEMELERİ, HEDİYELİK EŞYALAR, KIRTASİYE, OYUNCAK, BEYAZ EŞYA vb.

İHTİYAÇ SAHİPLERİ İÇİN YAPILAN KERMESİMİZE YARDIMLARINIZI VE ZEKÂTLARINIZI BEKLİYORUZ

Bohça Çeyiz Züccaciye Oyuncak Her çeşit konserve ve gıda türleri

isyonu

lar Kom

Hanım

İrtibat: 0538 517 2321

Vakfımızın hayır kermesi organizasyonuna Hanım kardeşlerimizin de katkılarını bekliyoruz.

“Amel, sözün efendisidir.”

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


NEBEVİ HAYAT TAKVİMLERİ Bu sene takviminizi bizden alın

Vakit Hayattır. Size özel sırtlık çalışması siparişlerinde istenilen 100 ve üzeri adetler fiyatlandırılıp teslimat yapılacaktır.

Renkli iç sayfalar

Nebevi Hayat Takvimleri Takoz fiyatı

Takv�m Yaprakları her güne b�r ders s�stem� gözet�lerek hazırlanmıştır;

İller:

3,5₺

Promosyan Numuneleri Listesi

Bize gönderdiğiniz grafik çalışması ya da grafikerlerimize gönderdiğiniz firma bilgileri ve logolarınızı uygulatarak size özel tasarımlar yapılmaktadır.

Özel Sırtlık Siparişleri İçin Fiyat Listesi Adet

Birim Fiyatı

100 Ad. 200 Ad. 300 Ad. 400 Ad. 500 Ad. 600 Ad. 700 Ad. 800 Ad. 900 Ad. 1000 Ad.

Pazartes�: Akâ�d Salı: Kur’an-ı Ker�m’�n Gölges�nde Çarşamba: Rasûlullah’ın İz�nde Perşembe: Müslüman’ın Ahlâkı Cuma: Nebev� A�le Cumartes�: Tar�h - B�yograf� Pazar: Muhtel�f

Oku Yaşa Anlat

0212 515 65 72 0543 654 46 63 Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İstanbul

3,00 tl 2,00 tl 1,50 tl 1,25 tl 1,15 tl 1,00 tl 0,90 tl 0,85 tl 0,80 tl 0,75 tl

Toplam 300 tl 400 tl 450 tl 500 tl 575 tl 600 tl 630 tl 680 tl 720 tl 750 tl

İstanbul Ankara Bursa Yalova Adana Gaziantep Hatay Van Kocaeli Adıyaman Malatya Konya Şanlıurfa


Editör

YIL: 4 Sayı: 49 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Kasım 2016 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

H

amd, bu dini en yüce ve en mükemmel kılan Allah’a; Salât ve Selâm, şeriatın emirlerini eksiksiz olarak tebliğ eden, dini hususlarla ilgili en ufak meseleleri hem pratiğiyle hem de nasihatleriyle ümmetine öğreten Rasûlullah aleyhisselâm’a; Allah’ın affı ve mağfireti selefin yoluna en güzel şekilde tabi olan ve İslam’a gönül veren mümin ve müminatın üzerine olsun. İslam'ın asliyetini ve safiyetini bozmaya yönelik hareketler sürekli ortaya çıkmış ve bazı noktalarda kendilerince bir takım yenilikler ortaya koymuşlardır. İtikadî, amelî veya ahlâkî (tasavvufî) sahada birçok bozulmaların meydana gelmesine sebep olan çeşitli reformlara imza atmışlardır. Bu hakikate rağmen dinde reform ıstılahı ancak Avrupa'daki rönesans hareketinden sonra İslam âleminde kullanılmaya başlanmıştır. Bu son yüzyıllarda müslümanların zayıflaması, İslam'ın, müslüman toplumlar üzerindeki hâkimiyet ve nüfuzunu yavaş yavaş kaybetmesi ve özellikle de 20. yüzyılın başlarında şeriat hukukunun ilğa edilmesi ve hilafetin kaldırılması neticesinde reform hareketleri de güçlenmiş ve dinde reform çığırtkanlıklarını ayyuka çıkarmışlardır. Öyle ki, batılı müsteşriklerden beslenen bu reformcular İslam âlemindeki üniversitelerin bünyesinde açılan ilahiyat fakültelerini doldurmuşlardır. Müslüman toplumların paralarıyla ayakta duran bu üniversitelerde yuvalanmış bulunan bu reformcular, müslüman toplumların dinine kasdetmekte ve dini sulandırmak anlamına gelen ılımlı İslam projesini yürütmektedirler. Müslüman toplumların belli bir kesimine etki etmeyi başaran bazı reformcular da Kur'an ve Sünnet'e aykırı, naslarla kayıtlı kalmayan, şeytani bir özgürlükle nasları te'vil ederek bâtıl yorum kapısını açan dini cereyanlar meydana getirmişlerdir. Bunun neticesinde öyle vahim bir hal meydana gelmiştir ki, müslüman toplumların büyük bir kesimi dinine karşı güvensiz bir tavır takınmış ve aydınlanmış(!) Avrupa'nın karşısında aşağılık psikolojisine kapılmışlardır. Bu da büyük ölçüde dinden kopmaların meydana gelmesine sebep olmuştur. Nebevi Hayat Dergisi olarak son yüz yılda oynanan bu oyunu ortaya koymak ve okuyucumuzu bilinçlendirme adına aralık kapak konumuzu “İslam’ın Reforma İhtiyacı Yoktur” şeklinde belirledik. Selam ve dua ile.


İçindekiler 04

Başyazı Dinde Reformun Mahiyeti ve Reformcuların Hakikati / Mahmut Varhan

13

Kapak Dosya Rönesans, Reform Hareketleri ve İslam Dünyasına Etkileri / Hakan Sarıküçük

18

Kapak Dosya İhya'dan İfsad'a Hazin Bir Öykü; İslâm Modernizmi / Ahmet İnal

28

Kapak Dosya Sömürgeciliğin Üç Sacayağı; Reformizm, Oryantalizm, Masonluk / Ümit Şit

37

Kapak Dosya Nebevî Sünnet İsimli Eseri Çerçevesinde Muhammed El Gazzâlî’nin Hadis/Sünnet Anlayışına Genel Bir Bakış / Muaz Akgün

40

Olaylar ve Yorumlar Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak / Nedim Bal

46

Nebevi Aile İslâm'da Kız Çocuğunun Fazileti / Halime Yılmaz

52

Davet ve Cihad Önderleri Abidu’l Harameyn Fudayl bin İyad (rahimehullah) (725-803) / Cihan Malay

60

İslam Coğrafyaları Kuzey Afrika’da bir Müslüman Beldesi: Tunus / Metin Eken

62

Serbest Köşe Müslüman Kadının Davası ve Davet Sorumluluğu / Derya Fıçıcı

04

28

37

46

52


BAŞYAZI

Mahmut Varhan

DİNDE REFORMUN MAHİYETİ VE REFORMCULARIN HAKİKATİ Müslüman toplumların belli bir kesimine etki etmeyi başaran bazı reformcular da Kur’an ve Sünnet’e aykırı, naslarla kayıtlı kalmayan, şeytani bir özgürlükle nasları te’vil ederek bâtıl yorum kapısını açan dini cereyanlar meydana getirmişlerdir. Bunun neticesinde öyle vahim bir hal meydana gelmiştir ki, müslüman toplumların büyük bir kesimi dinine karşı güvensiz bir tavır takınmış ve aydınlanmış(!) Avrupa’nın karşısında aşağılık psikolojisine kapılmışlardır. Bu da büyük ölçüde dinden kopmaların meydana gelmesine sebep olmuştur.

4

ARALIK 2016

D

in’i mübin’i İslam’ı kemale erdiren Allah’a hamdolsun. Allah’ın bu kâmil şeriatını

en güzel bir şekilde tatbik eden ve ilâhî Kitab’ı tafsilatlı bir şekilde beyan eden Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e, bu uğurda canlarını ve mallarını vererek ona yardım eden ehl-i beyt’e ve ashab’ı kiram’a salât ve selam olsun. İmdi; Allah Azze ve Celle’nin insanlık için razı olduğu ve kemale erdirdiği İslam dini eksiksiz ve kusursuz bir hayat nizamıdır. Allah’ın Kitabı, Rasûlullah’ın Sünneti ve bu iki ana kaynak ışığında tesbit edilen diğer şer’i deliller, müctehidler tarafından derin bir incelemeye tâbi tutularak mükemmel İslam şeriatı beyan edilmiştir. Şer'i şerifin bünyesinde bulunan pek çok mes’elenin hükmü bizzat Kur'an ve Sünnet naslarıyla beyan edilmiştir. Diğer bir takım mes’elelerin hükmü de, ilmi ehliyet ve


dini emanet sahibi olan İslam müctehidleri tarafından yine Kur’an ve Sünnet’in şahitlik ettiği diğer şer’i deliller ışığında açıklanmıştır. İslam tarihi boyunca her yeni bir mes’ele ortaya çıktığında, bu mes’elenin hükmü ehliyet ve emanet sahibi fakihler tarafından şer'i deliller ışığında açıklanmıştır. Bu müctehid ve fakihlerin hepsi şer’i şerife tam bir şekilde bağlı, Allah Azze ve Celle’den korkan, herhangi bir siyasi, askeri veya iktisadi tesir altında kalmayan, Allah’ın şeriatını beyan etmekten başka bir maksat gütmeyen, peygamberlik müessesesinin varisi olma hassasiyetiyle hareket ederek bu mübarek mirası koruma endişesi taşıyan ihlaslı kimselerdi. Bu ve benzeri vasıflara hâiz olmadan farklı tesirler altında kalarak din adına konuşmaya yeltenen müctehid ve fakih müsveddeleri de zaman zaman ortaya çıkmıştır, ancak bunların hiçbiri ümmeti Muhammed’in kabulüne mazhar olamamıştır. İlahî irade sadece ihlaslı olan ehliyet ve emanet sahibi âlimlerin nübüvvet mirasına varis olmalarını onaylamış ve bu mübarek insanların ümmet kabulüne mazhar olmalarını takdir buyurmuştur. Bununla beraber İslam’ın asliyetini ve safiyetini bozmaya yönelik hareketler sürekli ortaya çıkmış ve bazı noktalarda kendilerince bir takım yenilikler ortaya koymuşlardır. İtikadî, amelî veya ahlâkî (tasavvufî) sahada birçok bozulmaların meydana gelmesine sebep olan çeşitli reformlara imza atmışlardır. Bu hakikate rağmen dinde reform ıstılahı ancak Avrupa’daki rönesans hareketinden sonra İslam âleminde kullanılmaya başlanmıştır. Bu son yüzyıllarda müslümanların zayıflaması, İslam’ın, müslüman toplumlar üzerindeki hâkimiyet ve nüfuzunu yavaş yavaş kaybetmesi ve özellikle de 20. yüzyılın başlarında şeriat hukukunun ilğa edilmesi ve hilafetin kaldırılması neticesinde reform hareketleri de güçlenmiş ve dinde reform çığırtkanlıklarını ayyuka çıkarmışlardır. Öyle ki, batılı müsteşriklerden beslenen bu reformcular İslam âlemindeki üniversitelerin bünyesinde

açılan ilahiyat fakültelerini doldurmuşlardır. Müslüman toplumların paralarıyla ayakta duran bu üniversitelerde yuvalanmış bulunan bu reformcular, müslüman toplumların dinine kasdetmekte ve dini sulandırmak anlamına gelen ılımlı İslam projesini yürütmektedirler. Müslüman toplumların belli bir kesimine etki etmeyi başaran bazı reformcular da Kur’an ve Sünnet’e aykırı, naslarla kayıtlı kalmayan, şeytani bir özgürlükle nasları te’vil ederek bâtıl yorum kapısını açan dini cereyanlar meydana getirmişlerdir. Bunun neticesinde öyle vahim bir hal meydana gelmiştir ki, müslüman toplumların büyük bir kesimi dinine karşı güvensiz bir tavır takınmış ve aydınlanmış(!) Avrupa’nın karşısında aşağılık psikolojisine kapılmışlardır. Bu da büyük ölçüde dinden kopmaların meydana gelmesine sebep olmuştur. Binâenaleyh dinde reformun mahiyetini ve reformcuların hakikatini beyan etmek dini bir sorumluluk halini almıştır. Biz de bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız. Allah Azze ve Celle bütün müslüman toplumları bu hastalıklı ve neticesi vahim hareketlerin şerrinden muhafaza buyursun!

1- Reform Nedir Ve Dinde Reform Olur Mu? Reform kelimesi Fransızca bir kelime olup; düzeltme, iyileştirme, yenileme ve ıslahat anlamlarına gelmektedir. Bu kelime, ortaçağda hıristiyanlığın iyice bozulması ve kilise mezaliminin dayanılmaz safhalara çıkması üzerine Avrupa’da başgösteren ıslahat hareketleri için kullanılmıştır. Bozulmuş ve insanlık âlemi için bir işkence haline dönüşmüş olan dinlerini ıslah etme ve daha iyi bir duruma getirme anlamında reformize etmişlerdir. Dinlerine müdahale ederek düzeltmeye çalıştıkça daha çok bozmuşlar ve bir din olmaktan çıkarmışlardır. Artık hıristiyanlığın hayatla bir ilgisi ve hıristiyanların da dinleriyle bir bağları kalmamıştır. Bu da göstermektedir ki reform, bozul-

RABİ'UL-EVVEL 1438

5


muş bir şeyi düzeltmek anlamında kullanılan bir ıstılahtır. Böyle bir cerrahi ameliyat ancak bozulmuş ve insanlık bünyesi için kansere dönüşmüş bâtıl dinler üzerinde icra edilebilir. Her yönüyle kâmil olan ve bozulmanın her türünden münezzeh bulunan hak din İslam’ın ise böyle bir şeye asla ihtiyacı yoktur. Böyle bir şeye teşebbüs etmek onun kemâlini ve cemalini bozmak anlamına gelir. Zira eksik, bozuk ve çirkin olan bir şeyi mükemmelleştirmek ve güzelleştirmek için cerrahi ameliyata tâbi tutmak mümkün iken; mükemmel, her şeyi tam ve güzelliğin zirvesinde bulunan bir şeyi cerrahi ameliyata tâbi tutmanın onu bozmak, kusurlu hale getirmek ve çirkinleştirmekten başka bir neticesi olmaz. Şunu da belirtmek gerekir ki, yahudilik ve hıristiyanlık gibi asılları itibariyle hak olan ve ilâhî vahye dayanan dinler, insanlar tarafından müdahale edilerek reform ameliyelerine maruz kaldıkça sürekli deforme olmuşlar ve asli hüviyetlerini tamamen kaybederek bâtıl dinler sınıfına dâhil olmuşlardır. Dolayısıyla ilâhî vahye dayanan hak dinlere yönelik yapılacak her reform ameliyesi, muhakkak o dini deforme edecektir. Sonuç olarak insanlık âlemini hakka ve hidayet yoluna ulaştırabilecek tek hak din olan İslam’ın ne reforma ne de reformcu hareketlere ihtiyacı yoktur. Avrupalıları taklit ederek İslam dininde reformculuğa soyunanlar, hem dinleri hakkında azim bir cinayet işlemekte hem de bu çirkin hareketleriyle hak dinle olan bağlarını iyice zayıflatıp koparma yoluna girmiş bulunmaktadırlar.

2- Allah’ın İslam Ümmetine Olan En Büyük Nimetlerinden Biri De Dini Kemâle Erdirmesidir Yukarıda belirttiğimiz üzere İslam dini kâmil ve eksiksiz olduğu için reforma muhtaç değildir. Zaten Allah’ın dini üzerinde reform yapmak beşerin haddi de değildir. Reform yapma iddiasıyla ortaya atılanlar sadece kendileri ve onlara

6

ARALIK 2016

uyanlar hüsrana uğramakta ve İblis'in izinden giderek cehennem yakıtı olmaya kendilerini hazırlamaktadırlar. Allah’ın dini ise kıyamete kadar her türlü reformdan/deformdan korunarak kâmil bir şekilde bâki kalacaktır. Zira Allah Teâlâ bu dini kemâle erdirdiğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Bugün dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslam’ı seçtim...” (Mâide: 3) İmam Malik rahimehullah şöyle demektedir: "İslam'da bir bid’at çıkararak onu güzel gören kimse, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in risalet görevinde ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Bugün dininizi kemâle erdirdim...” buyurmaktadır. Dolayısıyla o gün dinde olmayan bir şey, bugün de dinden değildir.” (1) Dinimizin en temel esaslarından biri de Kur’an ve sünnete, selef’i salihinin yoluna ittibâ ederek; bid’atlardan sakınmaktır. Dinimiz kâmil olduğundan dolayı ne fazlalığı ve ne de eksikliği/eksiltmeyi asla kabul etmez. Bundan dolayı dinde aslı bulunmayan her düşünce, itikad, amel ve hüküm bid’at kabul edilir ve sahibinin yüzüne savrularak reddedilir. Nitekim Hz. Âişe validemizin rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Her kim bizim şu işimizde (dinimizde), onda olmayan bir şeyi ihdas ederse; o şey reddedilir.” Diğer bir rivayet şöyledir: “Her kim emrimize (şeriatımıza) uygun olmayan bir amel işleyecek olursa; o amel reddedilir.” (2) İrbâd b. Sâriye’nin rivayet ettiği hadiste de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “... Muhakkak ki benden sonra yaşayanlarınız, pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Böyle bir durumda benim sünnetime ve hidayete erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine yapışınız, azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) bunu ısırın (buna sarılın). Sonradan ihdas edilecek işlerden/bid’atlardan sakının. Muhakkak her bir bid’at dalâlettir.” (3)


İmam Malik rahimehullah şöyle demektedir: "İslam' da bir bid’at çıkararak onu güzel gören kimse, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in risalet görevinde ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ: “Bugün dininizi kemâle erdirdim...” buyurmaktadır. Dolayısıyla o gün dinde olmayan bir şey, bugün de dinden değildir.”

Yine Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Sizin aranızda iki şey bıraktım, bunlara tutunup sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapmazsınız: Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti...” (4) Bizim muhtaç olduğumuz tek şey, Kur’an ve sünneti doğru bir şekilde anlamak ve en güzel şekilde tatbik etmektir. Çünkü dünyada izzet ve ahirette selamet/saadet sadece buna bağlıdır. Tarih göstermiştir ki, müslümanlar Kur’an ve sünnete sarıldıkları ve şeriatı ğarrayı tatbik ettikleri ölçüde izzete kavuşmuş, bu hususta ihmalkâr davrandıkları oranda da zillete maruz kalmışlardır. Diğer taraftan Hz. İsa’nın hak olan dininde reform yapan Pavlos ve Peygamber Efendimiz’in getirmiş olduğu hak din İslam’da aynı reformu yapmayı deneyen Abdullah b. Sebe’ gibi tahrifçilerin mesleğini sürdüren oryantalistlerin vesveselerine kapılarak sünnet’i seniyyeye ve bu konuda selefimizin yapmış oldukları büyük çalışmalara kem gözlerle bakan mukallitlere deriz ki: Hz. Mûsâ’nın ve Hz. İsa’nın pak din-

lerini tahrif eden yahudi ve hıristiyan müsteşriklerini taklid etmekle ne kazandınız! İnsaflı olun ve Allah Teâlâ’nın dinini, O’nun düşmanlarından değil de Allah’ın dininin bayraktarlığını yapan Rabbani âlimlerimizden öğrenmeye gayret edin. Şunu bilin ki ilim dindir ve kimlerden alındığı çok önemlidir. Bundan dolayı dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin. Eğer Allah’ın dinini tahrif etmeyi kendilerine vazife bilmiş müsteşriklerden ve onların yetiştirdiği gönüllü mukallitlerden alırsanız, dininizi ifsat etmekten başka hiçbir neticeye varamazsınız ve Allah’ın gazabıyla karşı karşıya kalırsınız.

3- Zamanın Değişmesiyle Fetva Değişir Mi? Dine uymak yerine dini kendi hayat tarzlarına uydurma yolunu tercih eden, müslüman halkları din’i mübin’in ahkâmını tatbik etmeye yönlendirmek ve bu zor işin meşakkatlerine tahammül etmek yerine halkın gönlünü hoş edecek fetvaları zorla dinden elde etmeye ve bu yolla halkın içinde itibar kazanmaya çalışan bu reformistlerin dayanaklarından biri şudur: “Zamanın değişmesiyle fetva da değişir.” Aslında çok değerli olan bu kaideyi yanlış anlayarak ve yersiz kullanarak âdeta moda diliyle “zaman sana uymazsa sen zamana uy” demektedirler. Evet, bu kaide doğrudur ve “mecelle’i ahkâm’ı adliye”de şöyle ifade edilmiştir: "Zamanların tağayyürü (değişmesi) ile ahkâmın tağayyürü (hükümlerin değişmesi) inkâr olunamaz.” Peki değişmesi bir hakikat olan bu hükümler hangi tür hükümlerdir? Hangi hükümler din’i mübin’i İslam’ın sabit hükümleri olup asla değişim kabul etmezler? Âlimlerin bu konudaki sözlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’nin nasları ile belirlenen, icma ile sabit olan ya da illeti mansus (nassın içinde belirtilmiş) olan kıyas yoluyla sabit olan hükümler değişmez. Âlimlerin "mansûsât (nasla belirlenen hükümler)” tabiri ile ifade ettikleri bu tür hükümler kıyamete kadar bâki olup bütün insanları bağlayıcıdır.

RABİ'UL-EVVEL 1438

7


Dine uymak yerine dini kendi hayat tarzlarına uydurma yolunu tercih eden, müslüman halkları din’i mübin’in ahkâmını tatbik etmeye yönlendirmek ve bu zor işin meşakkatlerine tahammül etmek yerine halkın gönlünü hoş edecek fetvaları zorla dinden elde etmeye ve bu yolla halkın içinde itibar kazanmaya çalışan bu reformistlerin dayanaklarından biri şudur: “Zamanın değişmesiyle fetva da değişir.” Aslında çok değerli olan bu kaideyi yanlış anlayarak ve yersiz kullanarak âdeta moda diliyle “zaman sana uymazsa sen zamana uy” demektedirler.

Zamanların ve mekânların değişmesiyle asla değişim kabul etmezler. İnsanlara düşen bu tür hükümlerle oynamak değil, onlara tâbi olmaktır. Fakat istihsan, mesalih’i mürsele, istishab ve hassaten örf gibi fer’i delillere binâ edilerek müctehidler tarafından belirlenen ictihadî hükümler; zamanın ve mekânın değişmesiyle değişebilirler. Yani aslî delillerle sabit olan hükümler değişmez olup; bazı fer’i delillerle sabit olan hükümler değişmeye kâbildirler. Tabi ki böyle bir tağayyürün de belirli bir takım şartları bulunmaktadır. Yoksa rastgele, ilmi ehliyeti ve dini emaneti bulunmayan kimseler tarafından yapılması asla olacak bir şey değildir.

8

ARALIK 2016

Teessüf ki, İslam tarihi boyunca ortaya çıkan ve dinde yenilik peşinde koşan ehliyetsiz ve emanetsiz kimseler, sürekli sabit naslarla oymaya yolunu tercih etmişlerdir. Te’vil baltasıyla yontup biçmiş ve inkâr balyozuyla birçok nassı kendilerince yerle bir etmişlerdir. Ayet’i kerimeleri te’vil ve hadis’i şerifleri inkâr noktasında âdeta uzmanlaşmışlardır. İşte tüm ehli bid’atın kaidesi şudur ki, mezheplerine muhalif gördükleri ayetleri te’vil ve hadisleri ise inkâr etmek... Bizim şu son yüzyılımızda yahudi ve hıristiyan müsteşriklerden ders alan reformcular ise, bu işi iyice ayyuka çıkarmış ve neredeyse dinle olan bütün bağlarını koparmışlardır. Onlar için kullanılabilecek en güzel ifadelerden biri “dini tamir davasında bulunan din tahripçileri” (5) ifadesidir.

4- Tecdid Hadisi Çerçevesinde Tecdidin Hakikati Herhangi bir kıymet’i ilmiyesi bulunmayan bu modern reformistler, dini müceddidler rolünü oynamayı da ihmal etmezler. Dini tahrip ederlerken, dini tecdid ettiklerini iddia etmekten geri durmazlar. Yahudi ve hıristiyan müsteşrikleriyle kol kola girip, İslam dininin tek hak din olma özelliğini zedeleyecek ve İslam’ı yahudi ve hıristiyanların nezdinde ehlileştirecek bir proje olan dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam projesinin taşeronluğunu yaparken İslam dinini ihya ettiklerini zannederler. Bu konuda en büyük hizmeti sebkat edenlere en büyük payeleri ve en şa'şaalı lakapları verirler. Bu tahripkâr kimselere, müslümanların imamları muamelesini yaparlar. Doğuda ve batıda medya araçları vasıtasıyla bu sinsi kimselerin isimlerini ve lakaplarını parlattıkça parlatırlar. Bütün bu ihanetleri yaparken de utanmadan hakikatlı bir hadis’i şerife dayandıklarını iddia ederler. Bu hadis’i şerif, meşhur tecdid hadisidir. Önce hadis’i şerifi kaydedelim, sonra da hakikatlı manasını açıklamaya çalışalım. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasû-


lullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Allah Azze ve Celle bu ümmet için her yüzyılın başında, onun için dinini tecdid edip yenileyecek bir kişi (veya kişiler) gönderecektir.” (6)

filizleri yetiştirecek ve onları kendisine itaat edilmesi hususunda istihdam edecektir.” (8) İlâhî rahmetin bereketli yağmuruyla beslenecek ve filizlenecek olan bu mübarek ıslah ve tecdid nesli hiç kesilmeden devam edecektir.

Bir şeyi tahrip etmenin, onu tecdid etmekle hiçbir ilgisi olmadığı gibi; bu hadis’i şerifin de reformcuların iddialarıyla uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Zaten reformcular meslekleri icabı bu hadis’i şerifin hakikatini de İslam âlimlerinden ve hadis şârihlerinden öğrenecekleri yerde, bunun anlamını müsteşriklerden öğrenmişlerdir. Bundan dolayı bunu da tahrif etmişlerdir. Âlimlerimizin bu hadis’i şerif hakkında yaptıkları izahatların özeti şöyledir:

Bu tecdid neslinin vazifesini ve mahiyetini şu hadis’i şerif de gayet güzel bir şekilde açıklamıştır: Avf b. Malik radıyallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündüler. Bunlardan bir tanesi cennete, yetmiş fırkası ise cehenneme gireceklerdir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan yetmiş bir fırkası ateşte, yalnız bir fırkası cennette olacaktır. Muhammed’in nefsi elinde olan Zât’a yemin olsun ki, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlardan bir fırkası cennette, yetmiş iki

Bu hadis’i şerif göstermektedir ki, Allah Azze ve Celle her asırda bu ümmetin dinini koruyacak, sünneti ihya edecek, bid’atleri ortadan kaldıracak, bâtıl fırkalara set çekecek ihlaslı, ilmi ehliyete ve dini emanete sahip kullarını ortaya çıkaracaktır. İslam ümmetinin hayatının herhangi bir alanında bir bozukluk meydana gelecek olursa ve dini yaşamlarında bir tahribat oluşursa, bunu ıslah edecek ve tahribatı ortadan kaldırıp tamir edecek bir nesil ortaya çıkacaktır. Ümmet'i Muhammed'in tarihine baktığımızda bu anlamda ıslah ve tecdid hareketleri kopukluk olmadan süregelmiştir. Tabi ki bu, asr’ı saadetteki gibi bir inkılabın ve ıslahatın yapılacağı anlamına gelmez. Zira o, insanlık tarihinde mutlak hayrın, rahmet ve adaletin ideal numunesi olarak bir defa gerçekleşmiştir. Bu ümmetin ilmi, ahlâki, ictimai ve siyasi hayatında meydana gelen tahribatları tamir ve ıslah edecek büyük liderler sürekli çıkmışlar ve çıkmaya devam edeceklerdir. Zira yeryüzünde hayır, rahmet ve adaleti temsil eden tek ümmet bu ümmettir. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Benim ümmetimin misali, yağmur gibidir. Başı mı hayırlıdır sonu mu bilinmez” (7) Diğer bir hadis’i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Allah Azze ve Celle sürekli bu dinin (tarlasından) bir takım

fırkası ise ateştedir.” Denildi ki: “Ya Rasûlallah! Bunlar kimlerdir?” Şöyle buyurdu: “Cemâat ehli olanlardır.” Tirmizi’nin rivayetinde bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yol üzere bulunanlardır.” (9) Görüldüğü gibi dini tecdid yapacak bu mübarek insanlar, dinin naslarıyla oynamak şöyle dursun, böyle bir cinayete imza atacak bütün bid’at fırkaları arasından sıyrılacak ve asr’ı saadetteki sırat’ı müstakim üzerinde devam edeceklerdir. Ayrıca tüm bid’at fırkalarıyla da mücadelelerini sürdüreceklerdir. Bu hususu da yine tecdid hadisiyle yakından alakalı olan şu hadis’i şerif vurgulamaktadır: Muaviye radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu-

RABİ'UL-EVVEL 1438

9


nu işittim: “Allah her kim hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakih kılar. Şüphesiz ben sadece bir taksim ediciyim, asıl veren ise Allah’tır. Bu ümmet Allah’ın emri/dini üzerinde dimdik ayakta devam edecektir. Onlara muhalefet edenler, onlara bir zarar veremeyeceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar bu böylece sürüp gidecektir.” (10) Mütevatir bir şekilde bize ulaşan bu hadis’i şerifin bütün lafızlarını dikkatlice incelediğimizde açıkça şunu görürüz: Dini ıslah ve tecdid yapacak olanlar, ilim ehli ve cihad ehli olan mübarek bir nesildir. Zira din hidayet rehberliği yapan bir Kitab ve bu Kitab’ın ortaya koyduğu şeriatı koruyan bir kılıçtan ibarettir. Islah ve tecdide soyunanlar kâfirlere şirin gözükeceklerine bu pek ciddi ve çok zor olan meydana atılsalar hem kendileri için hem de ümmet›i Muhammed için daha hayırlı olacaktır.

5- Reformun Çeşitleri Ve Reformcuların Kısımları Öncelikle bilinmesi gerekir ki, İslam bütün hayatı kuşatan bir dindir. İnsanlık hayatını ilgilendiren her hususla alakalı bir nizamı ve hükmü vardır. Yeri göğe bağlayan ve dünyayla ahiret irtibatını kuran engin ve geniş bir perspektife sahiptir. Hayatın maddi-manevi bütün yönleri; itikadi, ahlâki, iktisadi, ictimai ve siyasi her yönü; ilmi ve ameli her açısı şeriatta bir hükme bağlanmıştır. Böylece şeriat, insanlık hayatının her yönünü düzene sokmak ve insanların hayat tarzlarını belirli bir nizama bağlamak için Allah’ın seçip razı olduğu adalet ve rahmet dinidir. Bu söylediklerimize dair Kur’an ve Sünnet’in açık nasları ve İslam tarihi boyunca müslüman âlimlerin ortaya koymuş oldukları ilmi ve ameli miras kesin bir hüccettir. Bu apaçık hakikate rağmen İslam tarihi boyunca ortaya çıkan bazı kimseler, şeriatı ğarranın bu kâmil ve kapsayıcı yapısına kanaat getirmemiş ve şeytanların vesveselerine kapılarak kendilerince bazı yenilikler yapmaya çalışmışlardır. Kur’an ve Sünnet’e aykırı ve şeriatın te-

10

ARALIK 2016

mel maksatlarına ters olan bir takım bid’atler ve kendilerince reformlar ortaya koymuşlardır. Ancak bütün bunlar, her yönüyle kâmil olan hak dinin üzerinde gerçekleştirilen reformların tabiatı gereği müslüman toplumların hayatında çeşitli sıkıntılar meydana getirmiş ve İslam toplumunu daha çok bozmuştur. Bu da bilinçli reformcular olan zındıklar taifesinin istemiş olduğu bir sonuçtur. Bu zındıklar sürekli olarak ifsat hareketlerini ıslah olarak nitelemiş ve müslümanlar arasında çıkardıkları fitnelere reform ve uzlaştırma kılıfını giydirmişlerdir. Nitekim bu zındıkların ilk nesli olan münafıklara: “Bu yerde (ülkede) bozgunculuk yapmayın!” denildiği vakit, “Biz düpedüz ıslahatçıyız" derler. Dik-

Herhangi bir kıymet’i ilmiyesi bulunmayan bu modern reformistler, dini müceddidler rolünü oynamayı da ihmal etmezler. Dini tahrip ederlerken, dini tecdid ettiklerini iddia etmekten geri durmazlar. Yahudi ve hıristiyan müsteşrikleriyle kol kola girip, İslam dininin tek hak din olma özelliğini zedeleyecek ve İslam’ı yahudi ve hıristiyanların nezdinde ehlileştirecek bir proje olan dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam projesinin taşeronluğunu yaparken İslam dinini ihya ettiklerini zannederler.


kat edin! Onlar kesinlikle bozguncudurlar; fakat farkında değildirler!" (Bakara; 11-12) Aynı şekilde tağutun hükmünü Allah'ın hükmüne tercih eden ve küfür kanunlarını Kur'an ahkâmına önceleyen bu münafıklara, neden böyle yaptıkları sorulunca; bunu ancak iyileştirmek ve uzlaştırmak için yaptıklarını söylemekteydiler. Bu konuda şu ayetleri dikkatlice okumak yerinde olur: “Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Rasûl’üne gelin” denilince; münafıkların senden büsbütün yüz çevirdiklerini görürsün. Böyle iken onlar, elleriyle yaptıkları (kirli) yatırımlardan ötürü başlarına bir musibet gelince halleri nice olur? Sonra da sana gelip: “Biz, sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istemiştik’’ diye Allah’a yemin ederler!” (Nisâ; 61-62) İşte bu münafıkların takipçileri olan ve İslam tarihi boyunca taife taife ortaya çıkan bid’at ve dalâlet fırkaları da aynı metodu izlemişlerdir. Onlar da aynen ataları olan bu münafıkların yaptığı gibi ortaya çıkardıkları bütün fitne, fesat ve bozgunculuklarına ıslah, iyileştirme ve uzlaştırma kılıfını giydirmişlerdir. Açıkça küfür yolunu tercih etmek yerine zındıklık mesleğini seçmiş ve sinsi bir şekilde İslam toplumu içinde her türlü küfür, şirk, bid’at, fitne ve fesadı yaymaya gayret etmişlerdir. Bütün bu faaliyetlerini de ıslahat ve reform perdesi altında gizlemeyi başarmışlardır. Şimdi de bu bid’at ve dalâlet fırkalarının kendilerince yenilik yaptıkları bir takım reform suretindeki bozgunculuklarına birkaç örnek verelim: a) Şeriat ile Yunan hikmet felsefe ve mantığını uzlaştırmak; nübüvvet mirası ile filozofların hezeyanlarını tevfik edip bir araya getirmek. İslam tarihinin ilk dönemlerinde Yunan hikmet ve felsefesi Arapça tercüme edilmiş ve kalbi hastalıklı bazı kimseler Kur›an ve Sünnet’ten yüz çevirerek bu Yunan kültür mirasını hazmetmeye yönelmişlerdir. İşte şeriat ile felsefeyi

mezcetme şeklindeki bu reform, pek çok fitneler ve çok büyük bir fesat meydana getirmiştir. Birçok bid’at akımlarının asıl hastalığı buradan kaynaklanmaktadır. Daha erken dönemde ortaya çıkan Mu’tezile, Cehmiyye, Kaderiyye ve Mürcie fırkaları bu hastalığın kurbanlarıdır. Daha sonraları ise İhvânu's-Safa bu felsefi akımı sürdürmüş, İbni Sina, Farabi ve İbni Rüşd gibi zeki kimseler bu felsefe zehirinin kurbanı olmuşlardır. Bütün bunlar aklı nassın önüne geçirmişlerdir. 19. ve 20. yüzyıllarda da Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve bu ikisinin tilmizleri bu yolu sürdürmüş, Kur’an ve Sünnet’teki birçok nassı felsefe, mantık ve kusurlu akıllarına kurban etmişlerdir. Bu fitne ve fesat akımının karşısında ise İmam Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Ahmed, Ebu’l-Hasen el-Eş’ari, İmam Gazali, İbni Teymiye ve Mustafa Sabri Efendi gibi pek çok ehli sünnet âlimleri amansız bir mücadele yürütmüş ve tecdid hareketini temsil etmişlerdir. b) Diğer bazıları ise kendilerince şeriat ile hakikati uzlaştırmaya çalışmışlardır. Esasında şeriat hakikat, en büyük hakikat de şeriattır. Fakat bu sapıklar şeriat ile hakikati ayırarak, peygamberlerin getirdikleri ilme şeriat, kendi iddialarınca evliyaların sahip oldukları gerçeğe de hakikat demişlerdir. Hakikat dedikleri şeyi de şeriattan daha değerli kabul etmişlerdir. Bundan dolayı velinin peygamberden daha üstün olacağını söylemişlerdir. İşte bu da büyük bir sapıklığa yol açmış ve birçok bid’at ehli tarikatın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Vahdet’i vücud inancını ortaya atan ve sünni tasavvuf mirasına felsefe zehirini katan İbni Arabi, İbni Seb’in, İbni Fârıd ve Celaleddin er-Rûmi ve Hallac-ı Mansur gibi kimseler bu ekolü temsil etmişlerdir. Masum imamlar inancını benimseyen bütün Şia taifeleri de bu bâtıni meşrebin temsilciliğini yapmışlardır. Bir taraftan bütün bunların karşısında diğer taraftan da azgın bir maddeciliğe karşı Hasan el-Basri, Cüneyd-i Bağdadi, İmam Gazali, İbnü›l-Cevzi, Abdulka-

RABİ'UL-EVVEL 1438

11


Dini ıslah ve tecdid yapacak olanlar, ilim ehli ve cihad ehli olan mübarek bir nesildir. Zira din hidayet rehberliği yapan bir Kitab ve bu Kitab’ın ortaya koyduğu şeriatı koruyan bir kılıçtan ibarettir. Islah ve tecdide soyunanlar kâfirlere şirin gözükeceklerine bu pek ciddi ve çok zor olan meydana atılsalar hem kendileri için hem de ümmet›i Muhammed için daha hayırlı olacaktır.

dir Geylani, İmam Rabbani ve Şah Veliyyullah Dihlevi gibi Kur’an ve Sünnet merkezli bir tasavvuf yolunu sürdüren ehli sünnet âlimleri mücadele etmiş ve tecdid hareketini temsil etmişlerdir. c) Bir takım kimseler de şeriat ile siyaseti uzlaştırmaya çalışmışlardır. Hakikat şu ki şeriat, insanların hayatını âdil bir şekilde düzene sokmak, onları bütün hayır yollarına irşad etmek ve tüm şerli yollardan onları sakındırmak için gelmiştir. Bu da göstermektedir ki şeriat, âdil bir şekilde insanları yönetmek anlamındaki doğru siyaseti de kapsamaktadır. Fakat mevzu bahis ettiğimiz bu kimseler kendi siyasi emelleri uğruna şeriatın pek çok nassını te’vil etmiş ve bâtıl yorumlarla gerçek mecrasından saptırmışlardır. Raşidi hilafet döneminden hemen sonra başlayan saltanat sisteminin ihtiras sahibi kralları ve onlara yalakalık eden saray mollaları bu akımı temsil etmişlerdir. Siyasi ihtiraslar uğruna yüzbinlerce müslümanın kanına girilmiş, ırzlar çiğnenmiş ve mallar talan edil-

12

ARALIK 2016

miştir. İslam tarihi boyunca sürekli bölünüp parçalanan ve ayrıştıkça ufalıp yok olan müslüman toplumlar bu siyasi ihtirasların kurbanı olmuşlardır. İslam tarihi boyunca ortaya çıkan tüm zalim sultanların çevresinde dinden onlara referanslar bulan saray mollaları da olmuştur. İşte bu iki taifenin ifsad edici faaliyetleri neticesinde ve siyasi hırsları sonucunda İslam ümmeti o kadar zayıflamıştır ki, şu son asırlarda düşmanlarına her açıdan mağlup olmuş ve zilletin her çeşidini tatmıştır. Bizim asrımızda müslüman toplumların siyasi, iktisadi ve askeri idaresini ellerinde bulunduranların mürted şebekeler olmasına rağmen dinden bunlara referans bulmaya çalışan münafık tiynetli hocalar mebzul miktarda bulunmaktadır. İşte bütün bunlar şer›i şerifi siyasi ihtiraslarına uydurmaya çalışan ve ılımlı bir İslam meydana getirmeye gayret eden modern reformculardır. Bütün bunların karşısında ise Ömer b. Abdülaziz, Nureddin Mahmud Zengi, Salahaddin Eyyubi, Seyfuddin Kutz, İzz b. Abdüsselam, Alparslan, Sultan Abdülhamid Han ve benzeri âdil yöneticiler ve salih âlimler mücadele etmiş ve siyasetlerini şeriata hizmet esası üzerine kurmaya gayret ederek siyasi anlamda tecdid hareketini temsil etmişlerdir. ------------------------

1. İmam Şâtıbi, el-İ’tisam: 1/65-66 2. Buhari: 2697; Müslim: 1718 3. Ebû Dâvûd: 4607; Tirmizi: 2676. Hasen-Sahih bir hadistir. 4. İmam Malik, Muvattâ: 1718 5. Ahmet Davudoğlu Hoca’nın bu konudaki kitabının adıdır. 6. Ebû Dâvûd: 4291. Sahih bir hadistir. 7. Tirmizi: 3086; İmam Ahmed, Müsned: 12327. Sahih bir hadistir. 8. İbni Mâce: 8. Hasen bir hadistir. 9. bkz: Ebû Dâvûd: 4596 - 4597; Tirmizi: 2832; İbni Mâce: 3992; İmam Ahmed, Müsned: 16937. Sahih bir hadistir. 10. Buhari: 71


KAPAK DOSYA

Hakan Sarıküçük

RÖNESANS, REFORM HAREKETLERİ VE İSLAM DÜNYASINA ETKİLERİ

H

amd, bu dini en yüce ve en mükemmel kılan Al-

lah’a;

Salât ve Selâm, şeriatın emirlerini eksiksiz olarak tebliğ eden, dini hususlarla ilgili en ufak meseleleri hem pratiğiyle hem de nasihatleriyle ümmetine öğreten Rasûlullah aleyhisselâm’a; Allah’ın affı ve mağfireti selefin yoluna en güzel şekilde tabi olan ve İslam’a gönül veren mümin ve müminatın üzerine olsun. Yüce Rabbimiz “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (1) buyurarak dinin artık yeni bir tecdide ve

reforma ihtiyaç duymayacağını bizlere açık bir şekilde bildirmiştir. Yine “...Allah size kolaylık ister, zorluk istemez...” (2) ve “...Allah din de size hiçbir zorluk yapmadı...” (3) ayetleri ile dinin kolay ve pratiği olan bir din olduğunu ve insanların yaşantısını tamamıyla kuşatacak bir özellikte bulunduğunu bizlere bildirmektedir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de: “Allah birtakım farzları emretmiştir. Sakın onları ihmal etmeyin. Bir kısım da yasaklar, sınırlar koymuştur, sakın bunları aşmaya kalkmayın. Bazı şeyleri de haram kılmıştır, sakın bunları ihlal etmeyin. Bazı şeylere de -unuttuğu için değil- acıdığı için yani rahmet olsun diye sükût bu-

RABİ'UL-EVVEL 1438

13


yurmuştur. (Bunlar hakkında bir hüküm bildirmemiştir) Sakın bunları araştırmayın.” şeklinde buyurarak, bizlere bildirilmeyen hususların ancak Allah’ın bizlere olan rahmeti sebebiyle açıklanmadığını yoksa unutmak veya bilmemekten ötürü olmadığını bildirmektedir. Bu sebeple Müslüman kişi öncelikle şunu bilmelidir ki mensup olduğu İslâm dini, Allahu Teâlâ’nın kendisi için beğenip seçtiği bir dindir. Bu dini beğenmemek, içinde eksikliklerin olduğunu düşünmek, Allah’ın beğenip seçtiğini beğenmemek manasına gelir ki bu durum asla bir mümine yakışacak bir husus değildir. Bu ancak Allah’ın dinine savaş açan kâfirlerin söyleyebilecekleri sözlerdir. Bakınız Rabbimiz nasıl buyurmaktadır: “De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (4) Aciz ve noksan olan akıllardan mükemmel ve eksiksiz bir şeyin çıkması mümkün olabilir mi? Fikir ve düşüncelerini anlık değiştirenler her şeye nihai noktayı koyan ve en isabetli kararı veren Allahu Teâlâ’ya (haşa) meydan okuyabilirler mi? Kendi iradelerini nasıl Rablerinin iradelerinden üstün görebilirler ki? Yine çağa ayak uyduramadığını, içindekilerin işlevini kaybettiğini, bazı hükümlerinin zamanımızda uygulamasının asla mümkün olamayacağını, içindeki hükümlerin çok sert ve zalimce olduğunu ve daha bunun gibi nice itiraz ve kabullenmemeyi ifade eden sözler Müslümanların ağızlarına hiçbir zaman alamayacakları sözler olması şöyle dursun, kalplerinde dahi böyle bir inancın oluşması mümkün olmayacak düşüncelerdir. Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinin ortaya nasıl çıktığına bakacak olursak tahrif edilmiş, aslını ve orjinalliğini kaybetmiş olan beşerin mahsulü bir sistemin dini kendi çıkarlarına alet edip içindeki hükümleri nefislerine uygun olan hevalarıyla değiştirip bunu halklarına dayatmaları ve kabullenmeyenlere de ağır işkenceler uygulamaları, neticede “zulüm ilelebed payidar olmaz” sözünün tahakkuk etmesi-

14

ARALIK 2016

ne sebep olmuş, beşeri irade bu zulmün faturasını kendilerine nefsani davranıp zulmedenlere keseceğine, dine ve dini değerlere keserek onlardan uzaklaşmayı tercih etmiştir. Bu söylediklerimiz Hıristiyan Avrupa toplulukları için kısmen kabul edilebilse dahi aynı sistemi İslâm dünyasında da uygulamak gerektiğini, Avrupalıların dinlerinden uzaklaştıkları için gelişip ilerlediklerini, kalkındıklarını, teknolojik alanlarda önemli başarılar kazandıklarını, bizlerinde bu geri kalmış(!) dinden uzaklaşmadıkça ilerleyemeyeceğimizi söylemek, akıllara ya bu fikir sahiplerinin Müslüman olamayacaklarını ya da kâfirlere olan sevgi ve muhabbetlerinin had safhaya ulaşması ve İslam’a dair cahillikleri sebebiyle bunları söyleyebilecekleri düşüncesini getirmektedir. Şimdi meseleye bu hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan durumları gözden geçirerek bakacak olursak bu durumun bizlerle ve dinimizle olan alakasızlığını net bir şekilde anlayabiliriz. • Avrupalılar, Haçlı Seferleri sırasında Müslümanlardan barutu öğrenmişlerdi. Ancak barutun ateşli silahlarda kullanılması Avrupa’yı, özellikle İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesinden sonra etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet’in döktürdüğü büyük topların İstanbul surlarını yıkmasını örnek alan krallar güçlü surlarla çevrili şatolarda yaşayan derebeylerini ortadan kaldırarak ülkelerinin tek hâkimi oldular. Kralların yönetimde tek güç oldukları bu sisteme “monarşi” veya “mutlak krallık” denilmiştir. Krallar merkezi otoriteyi güçlendirdikten sonra feodalite rejiminin bir uzantısı olan şövalyelik olgusuna son vererek sürekli ordular kurdular. Böylece güçlenen krallar papaların egemenlik haklarına müdahale etmelerine izin vermediler. • Her bakımdan geri kalmış olan Avrupa toplumu Müslümanların ellerinde bulunan önemli ticaret yollarından olan İpek ve Baharat yolları sebebiyle ticari alanda geri kalmışlardı.


• Akdeniz limanlarının Müslümanların ellerinde olması ekonomik olarak onların gelişiminin önünde engeldi. İşte bu sebepler de onları, yeni keşiflere ve yeni ticaret yolları aramaya sevk etmişti. • Yapılan coğrafi keşifler sonucunda öğrenilen bilgiler, kilisenin dünya ile ilgili ileri sürdüğü bilgilerin yanlış olduğunu ortaya çıkarmış, kiliseye olan güven azalmış ve dini inançlar zayıflamıştı. Aynı şekilde Haçlı seferleri ile İslam dünyasındaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler batıya taşınmaya başlamıştı. • Katolik kilisesi’nin bozulması ve bazı zümrelerin çıkarlarına uygun hareket etmesi. • Matbaa’nın kurulmasıyla İncil’in Latince’den İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi ulusal dillere çevrilmesi ve böylece Hıristiyanların, din adamlarının söyledikleriyle İncil’de yazanların birbiriyle uyuşmadığını görmeleri. Ve bunların neticesinde Rönesans’ın da etkisiyle özgür düşüncenin yayılması. • Kilisenin elindeki yetkileri kullanarak halkı sömürmesi. • Kilisenin para karşılığı “endülüjans” denilen ve günahların affedildiğini belirten kâğıtlar dağıtması gibi düşünceler öncelikle Rönesans ve ardından da Reform hareketlerinin başlamasına sebep olmuştur. “Endülüjans” kağıdı, Hıristiyanların günahlarından kurtulmaları için Kiliseye para ödemeleri yoluydu. 16.yy.da papa, bu işi daha ileri götürmüş, ölen insanların yerine de endüljans alınabileceğini belirtmişti. Aslında meseleye bu pencereden bakılacak olursa halk kendilerine zulmeden ve sömüren sınıfın tasallutundan kurtulmak maksadıyla hareket etmiş ancak bunu yaparken tahrif edilen dini düzeltip ıslah etmek için çaba harcayacaklarına dine saldırmayı ve kökten ondan kurtulma yolunu tercih etmişlerdir.

Aciz ve noksan olan akıllardan mükemmel ve eksiksiz bir şeyin çıkması mümkün olabilir mi? Fikir ve düşüncelerini anlık değiştirenler her şeye nihai noktayı koyan ve en isabetli kararı veren Allahu Teâlâ’ya (haşa) meydan okuyabilirler mi? Kendi iradelerini nasıl Rablerinin iradelerinden üstün görebilirler ki?

Avrupada Reformun Ortaya Çıkış Sebebi Ve Yayılması Reform, aslını bozmadan yeniden şekil verme, düzenleme anlamına gelen bir kavramdır. 16. yüzyılda Avrupa’da Katolik Kilisesi’nin etkisindeki Hristiyanlık inancını yeniden yorumlama ve din alanında düzenleme yapma çalışmalarına Reform denilmiştir. Reform hareketlerini Almanya’da Wittenberg Üniversitesi’nde din bilgini olan Martin Luther başlatmıştır. Luther, 1517’ de Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı 95 maddelik bir bildiri ile Endüljans satışlarına itiraz etti. Özellikle endüljans satışına karşı olan Martin Luther, 1517’de Wittenberg kilisesinin kapısına astığı bildiriyle papalığın günahları af etme yetkisinin olmadığını, Allah ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini, Tanrının kullarının günahlarını ancak kendisinin bağışlayacağını, öbür dünyada selamete ermek için imanın yeteceğini, Hıristiyanların Endüljans alarak günahlardan kurtulamayacaklarını ve endülüjans belgesi satan din adamlarının suç işlediğini açıkladı. Bu düşüncelerin fakir Alman halkı arasında büyük ilgi görmesi üzerine papa 10. Leon, Martin Luther’i aforoz etti. Martin Luther aforoz kâğıdını halkın gözü önünde yakarak, Papa ile bağlarını koparmıştır. Papa’nın,

RABİ'UL-EVVEL 1438

15


İngiltere’de Kral VIII. Hanri, eşinden boşanıp sevdiği kızla evlilik yapmasına izin vermeyen Papa’dan ayrılmış, Kalvenizm ve Katolikliğin birleşmesinden oluşan «Anglikanizm» mezhebi ve kilisesini kurmuştur. Kraliçe I. Elizabet zamanında (1588 - 1603) Anglikanizm resmi mezhep olarak tanınmıştır. Böylece İngiltere’de Katolik Kilisesi’nin etkisi sona ermiş, din, milli bir karakter kazanmıştır. İskoçya, İsveç, Norveç ve Danimarka’da da Protestanlık yayılmıştır.

Alman İmparatoru Şarlken’den Luther’i cezalandırma isteği ile toplanan Worms şehrindeki diyet meclisi, Luther’i ölüme mahkûm etmiş ve yakılmasına karar vermiştir. Ancak dostlarından, Saksonya prensi Akıllı Frederik, Luther’i kaçırtarak kendi malikanesinde saklamıştır. Luther bir yıllık süre içinde İncil’i Almanca’ya çevirmiştir. Luther’in düşüncelerinde “Kilise’yi düzeltmek için, onun elindeki bütün servetini almak lazımdır. Kilise ancak o zaman kendisine düşen görevleri yapar” vardı. Bu düşünceyi kendi çıkarları için uygun bulan köylü-şövalye ve prensler, kilisenin Almanya’daki topraklarına saldırdılar. Şarlken, Diyet meclisiyle önce başka yerlere yayılmaması koşuluyla, Lutherciliği kabul etmiş (1529), bunun üzerine bu karara uymayıp onunla mücadele edilmesi üzerine (bu kararların protesto edilmesi üzerine Lutherci’lere Protestan denilmiştir.) Ogsburg Antlaşmasıyla (1555), Lutherciliği (Protestanlık) resmen kabul etmiştir. Bu nedenle bu yeni mezhebe “Protestanlık” adı verilmiştir. Ogsburg Antlaşması (1555) (Alman İmparatoru Protestan Prensler arasında yapılan) gereğince: 1. Protestan mezhebi ve kilisesi resmen tanındı.

16

ARALIK 2016

2. Alman prensleri, istedikleri mezhebi seçmekte ve seçtikleri mezhebi kendi uyruklarına da kabul ettirmekte serbest oldular 3. Prensler kendi ülkeleri içindeki din işlerinin mutlak amiri oldular. 4. Prenslerin mezheplerini kabul etmek istemeyen Almanlar, başka yerlere göç edebilecekti. Martin Luther’in görüşleri Almanya dışında da etkili oldu. Fransa’da Kalven adında bir hukukçunun fikirlerinden “Kalvenizm” mezhebi doğdu. Uzun mücadelelerden sonra 1598 yılında Nant Fermanı ile Fransa’da yeni mezhepler serbest bırakılmıştır. İngiltere’de Kral VIII. Hanri, eşinden boşanıp sevdiği kızla evlilik yapmasına izin vermeyen Papa’dan ayrılmış, Kalvenizm ve Katolikliğin birleşmesinden oluşan «Anglikanizm» mezhebi ve kilisesini kurmuştur. Kraliçe I. Elizabet zamanında (1588 - 1603) Anglikanizm resmi mezhep olarak tanınmıştır. Böylece İngiltere’de Katolik Kilisesi’nin etkisi sona ermiş, din, milli bir karakter kazanmıştır. İskoçya, İsveç, Norveç ve Danimarka’da da Protestanlık yayılmıştır.

Reform’un Sonuçları • Avrupa’da mezhep birliği bozulmuş, Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi yeni mezhepler ortaya çıkmıştır. • Katolik kilisesi, kendisine çekidüzen vererek Yeni Çağ’da keşfedilen ülkelere Hıristiyanlık dininin yayılmasına çalışmıştır. • Papa’lar eski güçlerini ve itibarlarını kaybettiler. Papa’ya bağlılık azaldı. • Katolik mezhebinden ayrılan ülkelerde kilisenin malları yağmalanmış, malları ve topraklarına el konulmuştur. • Okullar kilisenin elinden alınmış, laik öğretim kurumları açılmıştır. Böylece kilisenin eğitim ve bilim üzerindeki baskıları ortadan kalmıştır.


• Katolik olarak kalan ülkelerde, başka mezheplere karşı mücadele edebilmek amacıyla “Engizisyon Mahkemeleri” kurulmuş, binlerce insanı ölüme göndermiştir. • Avrupa’nın mezhep birliğinin bozulması, birliği sağlamaya çalışan Şarlken’in amacına ulaşamamasına neden olmuştur. • Katolik kilisesi, kendisini düzeltmek zorunda kalmıştır. • Osmanlı Devleti Hıristiyan birliğini parçalamak için Reform’u desteklemiş, bu sayede Osmanlıların Avrupa içlerine ilerlemesi kolaylaşmıştır. • Osmanlı Devletindeki Hıristiyanlar Reform hareketlerinden etkilenmemişlerdir. Bu durumun en önemli nedenleri Hıristiyanların dinsel özgürlüğe sahip olmaları ve Osmanlı Devleti’nin kilisenin Hıristiyanları sömürmesini engellemesidir.

Türkiye’de Tecdid Hareketleri Osmanlı’nın son dönemlerinde Avrupa da yetişen ve İslâm kültüründen uzakta eğitim gören kişilerinde etkisiyle bir özenti halini alan Avrupa hayranlığı ve sevgisini taşıyan kişiler, dinin baskısından(!) kurtulmak ve özgürce yaşamak maksadıyla bu alanda çalışmalar yaptılar ve Tanzimat sonrasında daha da etkin hale gelmeye başladılar. Osmanlının da gün geçtikçe zayıflaması, iç ve dış fitne unsurlarının da etkisiyle bu hastalık Osmanlı devletini bürümüş, ellerini ve kollarını hareket ettiremez bir halde bırakmıştı. Sonraları “Yeni Müslümanlar” adını alan Haşim Nahit ve arkadaşlarının İslâm’da reform yapılması gerektiğine dair görüşleri Yeni kurulan devlette etkin bir fikir haline getirilmeye çalışılmış ve bu uğurda çalışmalar son sürat hız kazanmıştı. Avrupa hayranlığı ve özentisi her alanda kendini göstermeye başlamış, kılık kıyafetten tutunda yazıya ve tatil günlerine varıncaya kadar birçok alanda düzenlemelere gidilmişti. İşte bu dönemdeki âlimlerden olan Osmanlı devletinin son şeyhülislamı Mustafa Sabri efendinin bu alanda yaptığı ve sonrasın-

da yazdığı “Dini mücedditler” adlı eseri Haşim Nahit ve arkadaşlarının bu reform düşüncelerine reddiye olmak üzere hazırlanmıştır. Olaylar incelendiğinde Tarih boyunca İslâm’dan nefret eden ve fırsat buldukça Müslümanlara zarar vermekten geri kalmayan Yahudi ve Hristiyan dünyası, eline geçen her fırsatı değerlendirmiş, bazen de yeni fırsatlar oluşturmak için olanca gayretini göstermiştir. İslâm’ı bir anda ortadan kaldıramayacağını idrak eden Batı, bunu İslâmi değerleri gün geçtikçe sulandırmaya çalışmakla ve kademeli bir şekilde tahrif etmekle bitirmeye çalışmıştır. Ancak Rabbimize şükürler olsun ki her dönemde bu tür hadsizlere hadlerini bildiren değerli âlimler çıkmış, onların bu yüzlerce yıl süren gayretlerini sonuçsuz çıkarmışlardır. Rabbimizin muhafaza etmesi ve yardımıyla İslami değerleri koruyan ve savunan âlimler tarihin her döneminde çıkmış ve bu nöbeti nesilden nesile devrederek vazifelerini ifa etmişlerdir. Rabbimizden bu âlimlerin sayısını artırmasını ve dinini muhafaza etmesini diler, hiçbir zaman bu türden reformistlere fırsat vermemesini niyaz ederiz. İslâmı en mükemmel din kılan Rabbimize hamd eder, bu mükemmel dine ayak uyduramayanların sorunu dinde değil kendilerinde görmeleri gerektiğini hatırlatırız. Bu din bünyesinde hiçbir eksiklik barındırmaz. Çünkü bu dinin sahibi her türlü eksikliklerden münezzeh olan Allah azze ve celle’dir. “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (5)

َ ‫ـسـ‬ َّ ‫َو ا لـ‬ ‫ـن اِ ّتَـ َبـ َع ا ْلـ ُهـ َد ي‬ ْ ‫ا ُم َعـلَــي َمـ‬

Hidayete tabi olanlara selâm olsun. ------------------------

1. Maide,3. 2. Bakara,185. 3. Hacc,78. 4. Bakara,140. 5. Enam,38.

RABİ'UL-EVVEL 1438

17


KAPAK DOSYA

Ahmed İnal

İHYA'DAN İFSAD'A HAZİN BİR ÖYKÜ;

İSLÂM MODERNİZMİ

A- Tarihi Arka Plan

bir gerçeklik makamına ulaşmıştır.

Ağır mağlubiyetlerden sonra büyük hesaplaş-

İslâm Modernizmi, Osmanlı’nın gerilemeye

maların başlaması ve nefis muhasebesine gidilmesi sosyolojik bir gerçeklik olsa gerek. Bu olgu diğer milletlerde gerçekliğini ispat ettiği

18

başlaması sebebiyle dahili sorunlarına çözüm üretememesi sonucu meydana gelen büyük

gibi İslâm Ümmeti içinde de yaşanan hadiseler

hesaplaşmaların ve içe yönelik ağır eleştirilerin

neticesinde doğruluğundan şüphe edilemeyen

ürünü sayılabilecek bir mahiyet arz etmektedir.

ARALIK 2016


18. yüzyıl, Avrupa için Rönesans ve Reform-

miz için öncelikle Batı menşeli olan, ilk zaman-

ların meyvesini topladığı “Aydınlanma Çağı”

larda sanat ve edebiyat alanlarıyla kısıtlı olup

olarak anılırken genelde İslâm Ümmeti özelde

daha sonra tüm hayata sirayet eden Moderniz-

de Osmanlı Devleti için ise "Gerileme Döne-

m›in neyi ifade ettiğini bilmemiz gerekir.

mi” nin başlayıp tehlike çanlarının çalmaya başladığı zaman dilimine tekabül etmektedir. Osmanlı’nın ekonomik, askerî ve siyasî yönden gerilemeye başlamasıyla meydana gelen sorunları iç dinamikleriyle çözüme kavuşturamayan Müslümanlar, içinde bulundukları çıkmazdan Batıdaki bir takım hususları ithal ederek kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Islahat çalışmalarının başlaması, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilan edilmesi, Meşrutiyet dene-

Modernizm yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığı gibi anlamlar ifade etmektedir. Modernite genel olarak bir medeniyetin özel olarak Batı medeniyetinin kendi gelişmesi içinde en son ulaştığı hayat tarzıdır. Rönesans ve Aydınlanma dönemleriyle kazanılan kültürel değerlerin teknik ve bilimsel gelişmelerin, sosyal ilişkilerin benimsenmesidir. (2)

meleri, Avrupa’ya öğrencilerin gönderilmesi,

Modernizm dini düşünceyi birçok yönden et-

tercüme faaliyetlerinin başlaması, Avrupa’nın

kileyen Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı

bilim ve tekniğini alma teşebbüsünde bulunma

ile güçlü bir irtibat içindedir. Modernizmi bu

gibi durumlar hep bu bakış açısının ve içinde

irtibatın din yönüyle şu şekilde tarif etmekte

bulunulan sıkıntıların neticesidir. Nihayetinde,

mümkündür: “Modernizm, vahye dünya gö-

batı taklitçiliği formunda cereyan eden bu du-

rüşünde fonksiyonel bir yer vermeyen, aklı Al-

rum Cumhuriyet’in ilk döneminde zirve yap-

lah’tan ve kutsal prensiplerden bağımsız gören,

mış; başka milletlerin fikir sistemleri ve hayat

Aydınlanma düşüncesiyle felsefi temellerini

tarzları esas kabul edilerek onlardan kanunlar

oluşturmuş ve insanı hakikatin tek ölçüsü bi-

ithal edilmiş ve Osmanlı bakiyesi siyasi, askeri,

len, modern bilim ve teknolojinin prensip ve

iktisadi ve toplumsal düzene karşı tasfiye mahiyetinde devrimler(inkılap) gerçekleştirilmiş-

gayesini tespit ederek bütün bir dünyanın yaşam biçimi ve toplumsal yapılanmasını tayin

tir.Yaklaşık olarak 200 yıla tekabül eden yeni

etmeye çalışan ideolojidir.” (3)

dönemde (1) meydana gelen bu değişiklikler ve

İslâm Modernizmi ise, sınırları genel olarak

çalkantılardan önemli bir pay da “İslâm Dü-

çizilebilse de farklı zihniyetlerin farklı bakış

şüncesi” ne düşmüştür. Zira dinle bütünleşmiş

açılarıyla müspet ve menfi şekillerde tarif edi-

bir yapıyı ve toplumu değiştirmenin yolu din

len değişken bir yapıya sahiptir. İslâm Moder-

algısını değiştirmekten geçmek zorundadır.

nizmi kimilerine göre; “Temel kaynakları olan

İşte, İslâm fikriyatındaki bu değişiklikleri ya-

Kur’an ve Sünnet’e dayandırıldığı, bu kaynaklar

pacak olan mekanizma “İslâm Modernizmi/

ve onların ışığında oluşan topyekûn târihi miras,

Reformizmi”olacaktır.

ilmi ve rasyonel bir süzgeçten geçirilerek anlaşıl-

B- Reform, İhya, Islah Ve Tecdid Bağlamında İslâm Modernizmi İslâm Modernizmini tam olarak algılayabilme-

dığı ve yorumlandığı takdirde İslâm, târihi-içtimai gelişme sürecinin ortaya çıkardığı değişme hadisesinin doğurduğu problemleri çözmeye, o sürecin altında ezilmeye değil ona yön vermeye

RABİ'UL-EVVEL 1438

19


kalmıştır. Kuşkusuz bu rivayet hem yenileyici-

Osmanlı’nın ekonomik, askerî ve siyasî yönden gerilemeye başlamasıyla meydana gelen sorunları iç dinamikleriyle çözüme kavuşturamayan Müslümanlar, içinde bulundukları çıkmazdan Batıdaki bir takım hususları ithal ederek kurtulacaklarını düşünmüşlerdir. Islahat çalışmalarının başlaması, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilan edilmesi, Meşrutiyet denemeleri, Avrupa’ya öğrencilerin gönderilmesi, tercüme faaliyetlerinin başlaması, Avrupa’nın bilim ve tekniğini alma teşebbüsünde bulunma gibi durumlar hep bu bakış açısının ve içinde bulunulan sıkıntıların neticesidir.

nin varlığına hem de yenilenme düşüncesinin sahihliğine atıfta bulunarak müceddidin faaliyetine benzersiz bir meşruiyet kazandırmıştır. Ancak işin detaylarına inildiğinde görülecektir ki; Modern düşüncenin etkisiyle gerçekleşen dini reform hareketlerini tecdîd bağlamında düşünmek son derece yanlış bir kanaat olacaktır. Zira tecdîd kavramı bir şeyin özünü değiştirmeksizin ve kendisine yabancılaştırmaksızın yapılan bir yenileme, dini yeniden canlandırma, dinsel durağanlığın aşılması için yeni bir hayatiyet damarı üretme girişimidir. Islah ise; Kuranda övülen ve Müslümanlara tavsiye edilen müspet bir manayı haizdir. Zira Allah(cc) tüm peygamberlerini insanlığı ıslah etmeleri için göndermiştir. (5) Ancak, vâkıâdaki durumundan hareketle ‘Reform’ kavramında tecdîd ve ıslahtan farklı olarak öze inen külli değişiklikler söz konusudur.

kadir bir inanç sistemidir.” tezini savunan fikriyattır. Kimilerine göre ise; "İslâm’ı, batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım, bazen de batının meydan okumalarına cevap arayan, batıya İslâm’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum" dur.

ni almış ve İslâm’ı İslâm’a uymayan araçlarla tahlil etme yolunu seçerek İslâm’ın formunu büyük oranda değiştirmiştir. Ayrıca Reform, İlerleme(Terakki) amacına binaen yapılan zorlamacı çabanın bir ürünüdür. İşte bu nokta Reform ile Islah/Tecdîd kavramlarının ayrım

İslâm Modernizmi Islah, İhya ve Tecdîd kav-

noktasıdır. Zira gerek müceddid gerekse mus-

ramlarıyla irtibatlandırılmaktadır. Müslüman-

lih, İslâm’ın ilk dönemlerindeki koşulları aynen

ların tecdîd üzerine yaptıkları pek çok tartış-

yeniden oluşturma zorunda olmamakla birlikte,

manın temelinde şu hadis yatmaktadır: “Allah

tecdîd -ıslah yöntemi, yarına dönük bir ütopya

her yüzyıl başında (dönümünde) dini yenileyecek

umuduna yönelmekten çok, geçmiş deneyimler-

bir kişiyi (ya da kişileri) bu ümmete göndere-

den esinlenecektir. Dikkat edildiğinde gelenekte

Bu yenileme etkinliği “tecdîd”tir ve

tecdîd ve ıslah, geçerlilikleri “ilerleme” kavra-

müceddid de bunu gerçekleştirecek kişidir.

mına bağlı olmayan birer değişim arzusudur.

Rasulullah’ın bu sözünün ayrıntılarında anlaş-

Kusursuz model vahiyde zaten vardır. Müceddid

mazlığa düşen birçok yorumcu olmasına rağ-

veya muslihlerin amacı, modeli kusursuz hale ge-

men, temel nitelik önemli ölçüde değişmeden

tirmek değil, zaten var olan bir ideali gerçekleş-

cektir.”

20

İslâm Reformizmi de bu tanımlamadan nasibi-

(4)

ARALIK 2016


tirmektir. (6) Bahsi geçen bu durum ise geçmişin

yapması için Mısır’dan talebesi ve dostu olan

prangalarından kurtulup geleceğe daha rahat

Muhammed Abduh’u o günlerde sürgünde bu-

ilerlemenin peşinde olan reformist hareketler

lunduğu Beyrut’tan Paris’e davet etmiş ve yo-

için mümkün değildir.

luna onunla devam etmişti. Ezher müderris-

Netice olarak; gelenekte farklı niyet ve pratik-

lerinden olup daha sonra Mısır Müftülüğüne

lerin birer parçası olarak ihya, tecdîd ve ıslah,

getirilecek olan Abduh ise Afgânî’ye göre daha

modernleşme sürecindeki İslâm dünyası için-

durgun bir yapıya sahipti. El-Urvetü’l-Vüska

de yeni reformcu taleplerin tarihsel arketipleri

isimli gazetenin kapatılmasıyla da hocası Af-

Kısacası Modern

gânî’den daha farklı bir yol çizerek eğitim fa-

düşüncenin bu kavramları gelenekten farklı

aliyetlerine ağırlık veren M. Abduh’un yeni

olarak konumlandırıp kendi meşruiyetini sağ-

serüveninde yanında bulunan yoldaşı Reşîd

lama adına sahiplenmesi söz konusudur.

Rıza olacaktı. En yakın takipçisi M. Reşîd Rıza,

olarak işlevsel kılınmıştır.

(7)

C- Öncüleri

onun hayatında kurduğu el-Menâr dergisi ve yayınevinde Abduh’un makale ve eserlerini

Klasik Modernizm’in, bilindiği gibi biri Or-

neşrederek görüşlerinin yayılmasına katkıda

tadoğu’da öteki de Hindistan’da olmak üzere

bulunmuştu.

iki büyük kolu vardır. Özellikle Mısır, Suriye ve Türkiye’de etkili olan Ortadoğu kanadının ünlü temsilcileri Cemâleddîn Afgânî ve Muhammed Abduh, Hindistan kanadının temsilcisi de Seyyid Ahmed Han’dır. Çağdaş İslâmi Modernizm’de öne en çok çıkan isim ise Fazlurrahman olarak kabul edilebilir.Bunların dışında Reşîd Rıza, Muhammed İkbal, Ebu’l-Kelam Âzâd, Ahmed Emin gibi birçok kimsenin ismi zikredilebilir.İslâm Modernizmini daha rahat tanıyabilmek için bu şahıslara kısaca göz atmakta fayda vardır.

Afgânî hakkında tartışılan meselelerin en meşhurlarından birisi Mason locasına girmesidir. Afgânî konuyla ilgili olarak şöyle söylemektedir: “Beni, Binayetü’lÜmera (Mason locası) derneğinde çalışmaya iten sebep şu idi: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik…”

(8)

Afgânî bu ce-

miyette aradığını bulamadığı için ayrıldığını da sözlerine eklemektedir. Muammer Esen’e göre, Afgânî Masonluğa kendisinin de ifade ettiği gibi Masonların Fransız Devrimi’ne ait olan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganlarını yüceltmeleri sebebiyle girmiştir. Çünkü

Cemâleddin Afgâni Muhammed Abduh

Afgânî’nin döneminde Masonluğun, Sultan

Dini yönünden daha çok siyasi yönü ağır ba-

II.Abdülhamid’e rağmen yasaklanmaması gös-

san Cemâleddîn Afgânî’nin hayatı sürgünler-

termektedir ki Masonluğun gerçek mahiyetine

le ve Amerika’dan İngiltere’ye kadar Batı’da,

dair Abdülhamid de dâhil olmak üzere henüz

Mısır’dan Hindistan’a kadar Doğu’da yaptığı

kimsenin pek bir bilgisi yoktu. Esen’e göre II.

seyahatlerle geçmiştir. Afgânî’nin verdiği mü-

Abdülhamid’in 1886 yılında Mason localarını

cadelede Muhammed Abduh’un desteği de söz

kapatıp yasaklaması ve Afgânî’yi takriben beş

konusudur. Zira Afgânî kendi taraftarlarının

yıl sonra İstanbul’a davet etmesi o dönem Ma-

kurduğu ve sonrasında başına geçtiği “el-Ur-

sonluğun gerçek maksat ve mahiyetinden ha-

vetü’l-Vüska” isimli gazetenin başyazarlığını

berdar olduğundan değil, Masonların niyetle-

RABİ'UL-EVVEL 1438

21


hedefi gerçekleştirmenin biricik yolu Kuran

rinden şüphelenmesi sebebiyledir. (9)

ve Sünnet’e yani “Öze dönmekle” mümkündür.

Seyyid Ahmed Han

Bahsettikleri bu Öze dönüş hareketini gerçek-

1817’de Delhi’de dünyaya gelen Ahmed Han

leştirebilmek için, önlerinde duran köklü bir

1855’de hâkim oldu. 1857 yılında İngilizlere

gelenek ve geleneğin ürettiği bidatlerle mücade-

karşı başlatılan ve Hint târihine “sipahi ayak-

le etmek zorundadırlar. Bu zorlu mücadelele-

lanması” olarak geçen hareket sırasında Ah-

rinde ise onlara güç katacak nadide(!) metod

med Han, tamamen İngilizlere bağlı kaldı.

İslâm’ın medeniliğini ispatlamakla birlikte ba-

Ahmed Han, 1869 yılında İngiltere’ye gitti. On

tının gönlünü alıp onların rasyonel zihniyetiy-

yedi ay müddetle meslekî tetkiklerle birlikte

le kuşanmak olacaktır. Tabidir ki bu metodu

İngiliz üniversite teşkilatını da inceledi. Hin-

hayata geçirme safhasında dönemin siyasi gücü

distan’a dönüşünde Tehzîbü’l-ahlâk, adıyla aylık bir gazete çıkararak Müslümanları Batı kültürüne ve İngiliz hükümetine ısındırmak için

göstermekten geri durmayacaklardır.

çaba gösterdi; din ile dünya işlerinin birbirin-

1- Müslümanları Bulundukları Geri Kalmış-

den ayrılması ve dinin her işe karıştırılmaması

lıktan Kurtarma Ve İlerleme Fikriyatı

gerektiğini savundu. 1876-77 de hakimlik gö-

Daha önce bahsettiğimiz gibi bu düşüncenin

revini bırakarak eğitime ağırlık verdi ve Hin-

çıkış noktası Müslümanların gerilemesidir. An-

distan’daki günümüz Müslüman düşünürleri-

cak bu ekol, Terakki(ilerleme) fikriyatına ken-

nin birçoğunun yetiştirildiği yer olan Aligarh

disini öylesine kaptırmış ki Ebubekir Sifil’in

Koleji’nin temellerini attı. İngilizler menfaati-

ifadesiyle “kalkınma, ilerleme Müslümanlara bir

ne yaptığı çalışmaların karşılığı olarak İngiliz

amentü gibi telakki edilmiş ve geri kalmışlığın

Hükümetince “Sir” ve “Knight Commander

kurtulunması gereken lanetli bir durum olduğu

of the Star of India” (Hint yıldızı nişanının

salık verilmiştir.” Neticede bu durum onları bir-

şövalye kumandanı) unvanı aldı.

Cemâ-

çok ana ilkeden taviz vermeye sürüklemiştir.

leddîn Afgânî ve Muhammed Abduh, Ahmed

İlerleme fikrine dair yapılan şu değerlendirme

Han’ın İngilizlerin sömürgecilik emellerine

gerçeği gözler önüne sermektedir.

(10)

hizmet eden bir dehrî (materyalist) olduğunu söyleyerek, yazdığı tefsirde Allah’ın kelamını bozmaya varacak kadar fahiş hatalar yaptığını ortaya koymuşlar, ayrıca Hint Müslümanları arasına ihtilaflar soktuğunu belirtmişlerdir (11)

D- Karakteristik Özellikleri Ve Fikirleri İslâm Modernizmi olarak adlandırılan ve renkli birçok yapıyı bünyesinde bulunduran bu ha-

22

olan Osmanlı’ya karşı durma cesaretini(!) de

Daniel Bell, The Cultural Contradictions of Capitalism isimli kitabında şöyle diyor: “Kendini her an her dakika yeni bir şey yapmaya şartlandırmış bir kimse aynı zamanda ölüm fermanını da imzalamış demektir. Yenilik her an mümkün ve devamlı genişlemekte ise de yaratıcılığını artık kaybetmiştir. Modernizm hâkim olsa dahi ölüdür. (12)

reketin çıkış amacı Müslümanları bulundukla-

Afgânî’ye göre gerçek din gerilemenin sebebi

rı geri kalmışlık durumundan çıkarıp ileri bir

olamaz. Ona göre gerilemenin sebepleri, el-Ur-

medeniyet haline getirmektir. Onlara göre bu

vetü’l-Vüska ve Hâtırat’tan yapılan tespitlere

ARALIK 2016


göre şunlardır: 1. Hilafetin saltanata dönüşmesi ve sözde halifelerin, ilim ve içtihattan uzaklaşması. 2.Hicrî III. ve IV. yüzyıllarda zındıkların ve Bâtınilerin yazdığı batıl inanç ve safsatalar.

olunca üzerine söylenecek, tartışmaya açılacak yüzlerce mesele vardır. Reformist/ modernist akımın daha ilk dönemlerden itibaren sünnetle bir alıp veremediği vardır. Nitekim Abduh ve Reşîd Rıza’nın çıkarttığı Menâr dergisi Sünnet münkirlerinin

3.Cebir inancının yaygınlaşması sonucu Müs-

yazılarıyla doludur. Mısırlı bir tıp doktoru

lümanların atılganlıklarının yok olması.

olan Muhammed Tevfîk Sıdkî, Menâr dergi-

4.Eğitim ve öğretimin yetersizliği.

si’nde “İslâm yalnız Kur’an’dır (el-İslâmü

5.Peygambere atfedilen uydurma hadislerin ve

yayınlayarak İslâm’ın sadece Kuran’dan ibaret

hüve’l-Kur’ân vahdehu)” isimli bir makale

israiliyyatın din kisvesi altında kitaplara sokul-

olduğunu, hadislere hiç gerek kalmadığını,

ması ve böylece Müslümanların inançlarının

ibadetin ayrıntılarının ve muamelatın tamamı-

kirletilmesi. (13)

nın Kur’an metnine istinaden tespit edilebile-

2- Kur’an ve Sünnet Algıları

ceğini savunmuştur. (14)

Bahsi geçen reformist akımın en başta gelen

Çağdaş İslâm Modernistlerinin öncülerin-

sloganı şüphesiz “Kur’an İslâmı”dır. Kuran’ın,

den olan Fazlurrahman ise Schact’ın “yaşayan

İslâm’ın en temel kaynağı olduğu hususu kim-

gelenek” kavramından hareketle “Yaşayan

senin tartışamayacağı bir hakikattir. Ancak bu

Sünnet” kavramını ortaya atmıştır. Fazlurrah-

söylemin ardında Sünneti devre dışı bırakma

man’ın bu tanımlamasına göre Sünnet kavra-

ve Kuran’ın hükümlerini târihe hapsetmenin

mı Hz. Peygamberin döneminden sonra sadece

bir diğer adı olan “Târihsellik” görüşü var

bizzat Peygamberin sünneti değil, aynı zamanda Nebevi Sünnetin yorumlarını da içermektedir. Bu son anlamıyla sünnet, esas itibariyle

“Modernizm, vahye dünya görüşünde fonksiyonel bir yer vermeyen, aklı Allah’tan ve kutsal prensiplerden bağımsız gören, Aydınlanma düşüncesiyle felsefi temellerini oluşturmuş ve insanı hakikatin tek ölçüsü bilen, modern bilim ve teknolojinin prensip ve gayesini tespit ederek bütün bir dünyanın yaşam biçimi ve toplumsal yapılanmasını tayin etmeye çalışan ideolojidir.”

sürekli bir gelişme süreci olan ümmetin icmâsının bir uzantısı olup onu da ihtiva etmektedir. Fazlurrahman ortaya attığı bu kavram üzerinden, günümüzde yapılması gereken içtihâdların da sünneti teşkil etmesi gerektiğini söyleyerek O’nu normal içtihâd seviyesine indirmiş ve böylelikle Normatif/ kural koyucu özelliğini sünnetten çekip almıştır. Bu kavramın farklı bir ifadesi ise, günümüz Müçtehid’inin Hz. Peygamber makamına oturtulması ve bu müçtehidin sözlerinin hadislerin yerini tamamen işgal etmesidir. (15) Modernist görüşün Kur’an algısı ise Sünnet’e karşı tutumlarını aratmayacak derecededir.

RABİ'UL-EVVEL 1438

23


Erken dönem öncülerden olan Seyyid Ahmed

nusu olayı anlayabilmek için adı geçen şartları

Han‘ın benimsediği Batı aklı, Kur’an yorum-

özümsemek şarttır. O dönemi, kendi yaşadığı-

larında da tam kapasiteyle işler vaziyettedir.

mız ortamda hâkim ve geçerli olan kıstaslarla

Kur’an’ın hakikatlerini modern bilim ile uzlaş-

kıyaslayamayız, her dönem kendi içerisinde

tıramayan bu zat, ayetleri tahrife varan şekliyle

doğrudur. (17)

tevil etme yolunu seçmiştir. Bunun en somut örnekleri Ahmed Han’ın Mucize ve keramet hakkındaki yorumlarında tebarüz etmektedir. Ona göre kâinatta sebep-sonuç prensibi hakimdir ve kâinat bu prensibe bağlı olarak yönetilir. Bütün varlıkların yaratıcısı, yani ilk sebebi Allah’tır. Allah, tabiat kanunlarını yaratmış ve kesinliğe bağlamıştır; bu yüzden kâinatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmez. Bu anlayıştan hareket eden Ahmed Han, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nasları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışır. Kızıldeniz’in Hz. Musa’nın asasını vurmasıyla ayrılışını, Hz Yunus’un balık tarafından yutulmasını izah etmeye çalışırken bir hayli zorlama yorumlarda bulunmuştur. (16) Kur’an’a karşı ağır bir teşebbüs de “Târihsellik” görüşü üzerinden gelmektedir. Müslümanlar arasında târihselci bakış açısının en belirgin örneği yine Fazlurrahman’da mevcuttur. Fazlurrahman, “İslâm ve Çağdaşlık” adlı eserinde önerdiği Kur’anî Hermenötik projesinde bu târihselci yaklaşımı sergilemekte, Kur’an’ı anlayabilmenin ilk şartının onun indiği dönemi incelemek olduğunu söylemektedir.

24

Bu anlayışı savunanlara göre Kuran genel hükümler değil özel hükümler koyar. Dolayısıyla ayetleri anlamada o günün şartlarına dikkat etmek son derece önemlidir. Diğer yandan ise o günün şartlarının günümüzde birebir oluşturulması mümkün olmadığı için o döneme ait hükümlerin de günümüze ışık tutması beklenemez. Onlara göre yapılması gereken iş, zamanın gereksinimlerine uygun bir şekilde yeni, modern içtihâdlarda bulunmaktır. Bunu yaparken de Batı hukuk ilkelerinin öngördüğü ilkelere uyma hususunda hiç bir sakınca bulunmamaktadır. İşte bu nokta Fazlurrahman’ın özellikle faiz ve miras konularında vardığı aşırı görüşlerin zeminini teşkil etmektedir. Kuran’ın târihselliği iddiası Kuran’ı târihe hapsetme ve O’na istediğini söyletmenin başka bir ifadesidir aslında. Bu görüş kabule şayan görüldüğü takdirde bilinmelidir ki; İslâm hiçbir sabitesi olmayan ve insanların ellerinde oyuncağa dönen bir din halini alacaktır. Bu ise Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerine ve kitaplarına reva gördükleri zulmün ta kendisidir. 3- Bidatlerle Mücadele ve Geleneğe Reddiye Modernizm’de olduğu gibi İslâm Reformizmi’n-

Târihsellik; Hukuki bir hükmün belirli bir

de de geleneğe karşı bir duruş vardır. Çünkü

târihi, coğrafî ve sosyal ortamda var olması,

gelenek, onlara göre İslâm’ın bidatlerle buluş-

onun varlık ve devamının bu şartların varlık

tuğu noktadır. Reformist düşüncenin sahipleri-

ve devamına bağlı olmasıdır. Yani, târihin bir

ne göre İslâm, günümüze gelinceye kadar bir-

diliminde meydana gelen bir olay o zaman di-

çok bidat ve hurafenin arasına hapsolmuştur.

limindeki sosyal, siyasal, ekonomik, coğrafi vb.

Müslümanların ilerlemesi ise ancak bunlardan

şartlar tarafından oluşturulduğundan, söz ko-

kurtulmakla mümkün olacaktır. Haddi zatında

ARALIK 2016


gelenek, ilerlemeyi putlaştırmış bir insan için yarına dönük tecrübe kaynağı olmaktan ziyade özgürlüğe yürüyüşte ayaklara vurulmuş birer pranga olmaktan ileri gidemeyecektir. 4- Batı Rasyonalizmi ve Bilginin İslâmileştirilmesi Bu akımın öncüleri geleneği süzgeçten geçirip bidat ve hurafelerden ayıklama işinde Batı aklını bir ölçü olarak kabul etmişlerdir. Bu öncüler Batı aklının kabulü noktasında hem fikir olsalar da Batıya karşı gösterdikleri reflekslerde kısmi farklılıklara sahiptirler. Bunlardan bir kısmı Batı karşısında özür dileyici bir tavır

Klasik Modernizm’in, bilindiği gibi biri Ortadoğu’da öteki de Hindistan’da olmak üzere iki büyük kolu vardır. Özellikle Mısır, Suriye ve Türkiye’de etkili olan Ortadoğu kanadının ünlü temsilcileri Cemâleddîn Afgânî ve Muhammed Abduh, Hindistan kanadının temsilcisi de Seyyid Ahmed Han’dır. Çağdaş İslâmi Modernizm’de öne en çok çıkan isim ise Fazlurrahman olarak kabul edilebilir.

takınırken diğer kısmı da Batıya karşı bir duruş sergileyerek Batının bilimini alma yolunu tercih etmiştir. İlk tavrı sergileyenler ‘Hakikat

konulardaki görüşleri göz önünde tutulduğun-

Batıda da olsa Doğuda da olsa tektir’ düstu-

da aslında bir farklılıktan öte bir antitezden

rundan hareketle önlerine sunulan her bilgiyi

bahsetmemiz daha yerinde olacaktır. Mesela

süzgeçten geçirmeksizin kabul etmişler; ikinci

Afgânî ve Seyyid Ahmed Han’ın siyasi fikirleri

duruşun sahipleri ise Batı›nın elinde materya-

birbirine taban tabana zıttır. Birisi Panİslâmizm

list bir şekilde vücûd bulan bilgiyi ıslah edip

teziyle Müslümanları kendi şemsiyeleri altında

İslâm›a kazandırma gayretiyle fâsid bir daire-

birleştirmenin derdindeyken diğeri onları İngi-

ye girmişlerdir. Zira tabiatları farklı olan bu iki

liz tebaası haline getirmenin çabası içindedir.

sistemin uzlaştırılması mümkün olmadığı gibi, yapılması gereken de İslâm›ı modern bilginin kalıbına sokmak değil onu kendi özgünlüğüyle değerlendirmek ve bu gerçeklikten hareketle bir metodoloji ortaya koymak olacaktır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki; netice olarak bu iki tavır arasında hiç bir fark yoktur. Zira bu iki kesim de sonuçta Batı karşısında Müslümanca duruşlarını koruyamamış ve onların fikirleri arasında eriyip gitmiştir. 5- Siyaset

Afgânî, Panİslâmist düşüncesinde Hilâfet’e yer vermiş ancak, onun monarşik bir sisteme evrilmesinden de tedirgin olmuştur. Bunu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Ben bütün otorite tek bir kişinin elinde olsun, bütün ülkeler ona tabi olsun demiyorum; bilakis hepsinin sultanı Kur’an, birliklerinin yöneldiği nokta din olsun, her biri kendi menfaatleri ile meşgul olup bunları korurken diğerlerini de kendinden bilsin istiyorum.”(Afgânî, el-Urvetü’l-Vüska, s. 32.) Afgânî’nin siyasi görüşleri içinde her ne kadar

Bu ekolün öncülerinin siyasi kanaatleri birbi-

eleştirilecek kısımlar varsa da genel olarak İs-

rinden farklılık arzetmektedir. Hilafet, yönetim

lâmi yönlerinin olduğu vakidir. Seyyid Ahmed

sistemi, Osmanlı’ya ve İngiltere’ye bakış vs.

Han’da ise karşımıza Laik bir siyaset anlayışı

RABİ'UL-EVVEL 1438

25


ti, ne de olabilir. O’nun halife sıfatı yalnızca

Kuran’ın târihselliği iddiası Kuran’ı târihe hapsetme ve O’na istediğini söyletmenin başka bir ifadesidir aslında. Bu görüş kabule şayan görüldüğü takdirde bilinmelidir ki; İslâm hiçbir sabitesi olmayan ve insanların ellerinde oyuncağa dönen bir din halini alacaktır. Bu ise Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerine ve kitaplarına reva gördükleri zulmün ta kendisidir.

kendi ülkesinde ve egemenliği altında bulunan Müslümanlar üzerinde geçerlidir.” (19) S. Ahmed Han’a göre Hindistan Müslümanları yasal olarak harici bir Müslüman halifenin değil, baskıcı olsa bile İngiliz idaresine itaat etmekle yükümlüydüler. Seyyid Ahmet Han, başta Hindistan bağlamında olmak üzere siyaset ve dinin karıştırılmaması gerektiğini iddia etmiştir. Abduh ise; Hindistan’ı işgal eden İngiltere kanunlarının diğer milletlere göre İslâm’a daha yakın olduğunu, Müslümanların işgalci İngilizlerin hakimiyetinde ve onların kanununu tatbik etmek üzere görev almasının caiz olduğunu söyler. Her ne kadar burada Müslüman-

çıkmıştır. Zira siyasetin dinden ayrılması Ahmed Han’ın önemle üzerinde durduğu konulardan biridir. Ona göre Müslümanlar hiçbir devirde vahye dayanarak siyaset yapmamış-

da Müslümanları orada direnişe sevk etmek yerine böyle bir fetvayı vermesi elbette ağlanılası bir durumdur. (20)

lardır. Bizzat Hz. Peygamber çeşitli konularda

İkbal’e gelince o, işi daha da ileri götürerek

ashabı ile istişarede bulunmuş ve ona göre ha-

şunları söyler: “İngiliz İmparatorluğu’nu dün-

reket etmiştir. Daha sonra da hiç kimse siyasî

yadaki en büyük Müslüman imparatorluk yapan

meselelerle ilgili hadislerin ilahi vahyin bir

şey, koruduğu Müslümanların sayısının çokluğu

kısmı olduğunu düşünmemiştir. Gerek Kur’an

değil, bu imparatorluğun sahip olduğu ruhtur.

gerekse Peygamber, yönetim konusunda ida-

(…) İngiliz İmparatorluğu’nun insanlığın siyasi

recilere ülkelerindeki alimlerle istişare esasına

evrimindeki uygarlaştırıcı bir faktör olarak kalı-

dayalı olarak geniş bir hareket serbestliği tanı-

cılığı, bizim en büyük çıkarlarımızdan biridir. Bu

mıştır. (18)

geniş imparatorluk, bizim siyasi idealimizin bir

Reformist öncülerin siyaset anlayışlarında ilgi çeken bir diğer yön ise; Osmanlıya şiddetle karşı çıkma ve bu oranda İngiltere’ye yaklaşma meselesidir. Seyyid Ahmet Han’ın şu sözleri konunun anlaşılması için yeterli olacaktır:

26

ların maslahatı üzerinden hareket ediyor olsa

yönünü yavaş yavaş harekete geçirdiği için bizim tam sempatimizi ve saygımızı hak ediyor.” (21)

E- Sonuç Netice olarak diyebiliriz ki; Batı Modernizmi’nin İslâm dünyasındaki yansıması olarak

“Bizler İngiliz hükümetine bağlı ve adanmı-

gündeme gelen İslâm’da reform hareketleri bir

şızdır.” “Bizler Sultan Abdülhamit’in tebaa-

iç dinamik olarak ortaya çıkmış ve İslâm dün-

sı değiliz”, “Sultan Abdülhamit halife olarak

yasının sorunlarını modern yöntemlerle çözü-

bizim ülkemizde ne ruhsal bir etkiye sahip-

me kavuşturma teziyle hareket etmiştir. Baş-

ARALIK 2016


latılan bu faaliyetleri bir İhya hareketi olarak

dern-turkiyede-dinde-reform-arayislari).

gören öncüleri yer yer geçmişe atıfta bulunarak

8. Seyyid Cemaleddin Afgani, el-Urvetü’l-Vüskâ,(çvr. İbrahim Aydın, Bir Yayıncılık, İstanbul, 1987).s. 60.

meşruiyet sağlama girişiminde bulunsalar da işin özünde geçmişe eleştirel ve inkârcı bakan bir niteliğe sahiptirler. Doğrularıyla hatalarıyla bize ait olan geçmişe ve geleneğe tanımadıkları toleransı Batı düşüncesine fazlasıyla tanıyan ve kendi özüne yabancılaşan bu zihniyetin sahipleri,işin sonunda Batı’nın karşısında erimişler, İslâm dünyasına bir katkıda bulunmadıkları gibi ortaya koydukları fâsid görüşleriyle de ümmetin evlatlarının düşünce dünyalarında bir yıkım meydana getirmişlerdir. Mevdûdî’nin tabiriyle; İslâm’ın modern verilerle uyuştuğunu göstermedikçe hiçbir itibar görmeyeceği kanaatine sahip olan ve O’na bir yetim gözüyle bakan bu insanlar her zaman için bu uzlaşıyı gerçekleştirmede büyük azap içinde olmuşlardır. Allah tarafından indirilen tek hakikatin temsilcisi olan İslâm’ın, kendi müntesipleri tarafından bu muameleye tabi tutulması ise bu ümmetin öncülerinin kemiklerini sızlatacak çok hazin bir durumdur. ------------------------

1. İslam dünyasında Osmanlı özelinde cereyan eden bu süreci Lâle Devri (1718-1730) ile başlatmak mümkündür. 2. Süleyman Hayri Bolay, Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, (Akçağ Yayınları, Ankara 2004), s. 295. 3. Bk. Adnan Aslan, “Geleneksel Ekolün Modernizm Eleştirisi ve İslam Düşüncesine Yansımaları”, (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, İslâm ve Modernleşme-Modernleşme Sürecinde İslâm Dünyası), s. 55-69. 4. Sünen-i Ebî Dâvûd, Kitâbü’l Melâhim, 1. 5. Bk. Hûd Sûresi 11/88; Âraf Sûresi 7/170. 6. O. John Voll, “İslam Tarihinde Tecdit ve Islah”, Güçlenen İslam’ın Yankıları (ed. John L. Esposito, çev. E. Çatalbaş, İst. 1989) s. 45-62. 7. Detaylı bilgi için bk. Necdet Subaşı, “Modern Türkiye’de Dinde Reform Arayışları -İhya, Tecdid ve Islah”, (http://www.necdetsubasi.com/calisma/makale/56-mo-

9. Muammer Esen, Afgani: Kelami ve Felsefi Görüşleri, (Araştırma Yayınları, Ankara 2006), s.100, 128; Geniş Bilgi için bk. Muhsin Abdülhamit, Cemaleddin Afgânî: Hayatı ve Etrafındaki Şüpheler, (çvr. İbrahim Sarmış, Fecr Yayınevi, Ankara, 1991), s.116-117. 10. Bk. Mustafa Öz, “Ahmed Han, Seyyid”, TDV İslam Ansiklopedisi(DİA), II, 73-75. 11. Seyyid Cemaleddin Afgani, el-Urvetü’l-Vüskâ,(çvr. İbrahim Aydın, Bir Yayıncılık,İstanbul,1987)s.412, 417. 12. Bk. Adnan Aslan, “Geleneksel Ekolün Modernizm Eleştirisi ve İslam Düşüncesine Yansımaları”, (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, İslâm ve Modernleşme-Modernleşme Sürecinde İslâm Dünyası), s. 55-69. 13. Geniş bilgi için bk. Enamullah Ahmady,”Cemaleddin Afgânî’nin Düşünce Dünyası”, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, İslam Felsefesi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya 2012. 14. Derginin iki sayısında (yıl:IX, 7. ve 12. sayılar) geçen bu argümanların detaylı tenkidi için bk. Mustafa Sıbâî, İslam Hukukunda Sünnetin Yeri, (Işık Akademi Yayınları, İstanbul2009), s. 193-208. 15. Detaylı bilgi için bk. , Yavuz Köktaş, Günümüz Hadis Problemleri, (İnsan Yayınları, İstanbul, 2014 ), s.24-32 16. Bk. Şaban Ali Düzgün, “Rasyonalist Düşüncenin Kur’an Yorumuna Etkileri”, İkinci Kur’an Sempozyumu, (4-5 Kasım 1995; Ankara 1996), s.305-325. 17. Ferhat Koca, “Kur’an’ı Kerim’deki Fıkhi Hükümlerin Evrensellik ve Tarihselliğini Tespit Konusunda Bir Deneme”, İslâm Düşüncesinde Yeni Arayışlar I, (Rağbet Yayınları, İstanbul 1998), s.82. 18. Bk. Mustafa Öz, “Ahmed Han, Seyyid”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA), II, 73-75. 19. Aziz Ahmet, Hindistan ve Pakistan’da Modernizm ve İslâm, (çev. Ahmet Küskün, Yöneliş Yayınları, İstanbul 1990), s.153-154. 20. Muhammed Abduh, Tefsîru’l-Menâr, VI, s.409 ( yıl: 1913, 17. sayı). Detaylı tenkit için bk: Muhammed Kutub, Çağdaş konumumuz,(Beka Yayınları,İstanbul, 2013) s.393-402 21. http://www.milligazete.com.tr/muctehit_muhammed_abduh_ve_sir_muhammed_ikbal/ebubekir_sifil/ kose_yazisi/14125. Muhammed İkbal, İslam Düşüncesi, s.77-8

RABİ'UL-EVVEL 1438

27


KAPAK DOSYA

Ümit Şit

SÖMÜRGECİLİĞİN ÜÇ SACAYAĞI;

Reformizm

Oryantalizm

Masonluk

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

vüze yeltenmişlerdir. Hatta insan haklarından

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin güzel ve temiz olanlarından nasibinizi alın ve şeytanın peşinden gitmeyin, zira o kendi gizli olsa da sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 168)

çok insanın kendisine sahip olmaya kalkarak

İnsanların birçoğu kendi yaratanının öğütlerini dinlememeleri sebebiyle yolundan sapmış ve şeytanın izince bir yol almışlardır. Yeryüzünde kendi nasiplerini elde etmek için çalışmış ancak doymayarak başkalarının da nasiplerine teca-

28

ARALIK 2016

büyüklenmişler ve işi kendilerini ilahlaştırmaya kadar götürmüşlerdir. Bu sahte ilahlar kendi otoriteleri karşısında zayıf olan toplumların inançlarını, kültürlerini, siyasetlerini, iktisatlarını ve hatta bedenlerini sömürerek insana hayvan muamelelerinde bulunmuşlardır. Bu tip sahte egemen güçler tarihin tozlu sayfalarında oldukça fazladır. Firavun bu sömürgeci anlayışın bir örneği olarak karşımıza çıkmakta ve


İsrail oğullarını sömürerek köleleştirmekteydi. Ta ki Allah, bu azgının karşısına elçisi Hz. Musa’yı (aleyhisselam) dikene dek. Musa (aleyhisselam) firavunun ihtişamlı saltanatı karşısında Allah’ın yüce adaletini haykırıyor ve bu zalimliğe bir son vermesini istiyordu. Firavun ise, bu davete zalimlere yakışır bir tarzda yaklaşarak sömürgeci anlayışında direterek şöyle diyordu: ‘Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?’ (Zuhruf, 51-52)

lar çeşitli işkence ve eziyetlere maruz kalmışlar ve kalmaktadırlar. Dünyada Müslümanlar egemen güç olduklarında insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmektedir. Kabul edenleri kardeş olarak görmekte, kabul etmeyenleri ise cizyeye bağlayıp kendi yaşamlarına terk etmektedirler. Ancak aynı medeni tavrı Hristiyan ve Yahudilerden ya da Mecusilerden görmek mümkün değildir. Onların egemenlikleri gözyaşı, kan,

Allah’ın imtihan için vermiş olduğu mülkü sahiplenerek, insanlara zulmeden, köleleştiren, bir meta gibi gören anlayış firavundan sonrada devam etmiş ve günümüzde de devam etmektedir. O zaman firavunun karşısında durabilen, karşı çıkabilen ve saltanatına son veren bir sistem olarak nasıl İslam var idi ise, aynı şekilde günümüz firavunların karşısında durabilen tek sistem yine İslam’dır. İslamdan başka hiçbir sistem gerçekten bir zalimin karşısına dikilemez çünkü İslam kaynağı zalimlerin kaynak havuzlarının dışındadır. İslam her çağda, şaşan bir beşerin uydurduğu zihin ürünlerinin ötesindedir. Firavunların, Nemrutların, Hamanların, Karunların karşısında İslam dururken nasıl komünizm diye bir şey yok idi ise, bugünde komünist ve kapitalist sömürgeci zalimlerin gerçek mahiyette karşısında durabilecek tek güç yine Allah’ın dini İslam’dır. İslam kapitalist, komünist, oryantalist, reformist, zalimleri birbirinden ayırmadan ret etmektedir. Bu durum gerçek olduğu için haçlı sömürgeciler ve Siyonist Yahudiler yüzyıllar boyunca bu ilahi sistemin karşısında durmuşlar, engellemeye kalkışmışlardır.

Allah’ın imtihan için vermiş olduğu mülkü sahiplenerek, insanlara zulmeden, köleleştiren, bir meta gibi gören anlayış firavundan sonrada devam etmiş ve günümüzde de devam etmektedir. O zaman firavunun karşısında durabilen, karşı çıkabilen ve saltanatına son veren bir sistem olarak nasıl İslam var idi ise, aynı şekilde günümüz firavunların karşısında durabilen tek sistem yine İslam’dır. İslamdan başka hiçbir sistem gerçekten bir zalimin karşısına dikilemez çünkü İslam kaynağı zalimlerin kaynak havuzlarının dışındadır.

Sömürgeciler dünya tarihi boyunca İslam’a ve Allah’ın peygamberlerine karşı savaş açmışlar ve günümüze kadarda bu savaşı sürdürmektedirler. Bütün bu süreç sadece insanların onların boyunduruğundan kurtulup Allaha kul olduklarından dolayıdır. Sadece tek rab olarak Allah’ı tanıdıklarından dolayı da Müslüman-

zulüm, yağma, tecavüz, cinayet, ahlakların ifsadı, ruhların kirletilmesi, kalplerin karartılmasıyla sonuçlanmıştır. Kendilerinden başka insanlara yaşam hakkı ya da insan olma hakkı tanımadıklarından dolayı insanların mallarını, kültürlerini, dinlerini ve hatta bedenlerini yağmalamışlardır. Sömürgeci güçler coğrafi keşifler yalanları adı altında Afrika’nın topraklarını işgal etmiş ve yer altı zenginliklerini çalarak kendi ülkelerine götürmüşlerdir. Bugün Avrupa’nın şatafatlı zenginliğine hayran olan

RABİ'UL-EVVEL 1438

29


ahmaklar, bu zenginliğin temelindeki insan iskeletlerini görmemektedirler. Sömürgecilerin asli bir dini yoktur ve Afrika insanlarını daha iyi sömürmek için onlara din olarak putperest, ruhban anlayışa sahip Hristiyanlığı götürmüşlerdir. Çünkü onların uydurduğu matta incilinde ‘kötülük yapana karşı koyma; sağ yanağına vurana, öbür yanağını da çevir’ anlayışına sahip olunduğundan Hristiyanlık sömürgeciler için vazgeçilmez bir doktrindir. Ancak İslam zalime karşı her zaman karşı koyan aktif bir dindir. Bu yüzdendir ki tarih boyunca Hristiyanlar İslam’a karşı kılıçla savaş açmışlar ama Allah her zaman kâfirlere karşı bir Selahaddin çıkararak dininin izzetini ve varlığını koru-

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “Şeyh Muhammed Abduh’a isnat olunan yeniliğe gelince aslı şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz dinamiğinden Ezher’i sarsıp ayırmış, mensuplarını bu suretle dinsizliğe doğru geniş adımlarla yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir adım bile attıramamıştır. Üstadı Afgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e sokanda odur.”

30

ARALIK 2016

muştur. Kılıçla zafer elde edemeyeceğini bilen sömürgeci kâfirler farklı bir metot ile farklı cepheler açmıştırlar. Sömürgeciler İslam’a karşı oryantalizm, reformizm ve Masonluk olmak üzere üç cephede savaşmaktadırlar.

Birinci Cephe: Reformizm Halifeliğin ilgasından sonra Müslümanlar dünyanın siyasi sahnesinden çekilmiştir. Müslümanların bir daha eski konumuna gelmemesi adına sömürgeciler bele indirici darbeyi vurmak adına İslam dünyası içerindeki belli ajanlarını devreye sokarak onları kendi oryantalist yazarların eserleriyle zehirli bir eğitim kampına alarak eğitmişlerdir. Eğitimlerini tamamlayan reformist ajanlar ülke sınırları içlerine sızarak kafa karıştıran ilginç fikirleri İslam kamuoyunun içine yaymayı planlamışlardır. Bu planlanan hareketin adı reformist hareketlerdir. Reformist fikirler, 1970’li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitap tercümeleriyle daha bir ivme kazanmış, bugün ise iyice çığırdan çıkmıştır. Reformist düşünceler İslam dünyası içinden Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman üzerinden yürütülmüştür. Bu şahısların ortaya attığı şeriatin temeline aykırı fikirler, günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ehlisünnet âlimlerince yazılan eserlerle bu fikirler çürütülmektedir. Reformist çevreler şeriatin dört delilinden olan icma ve kıyas’ı kabul etmediklerini her fırsatta söylemekle birlikte, Kur’an için aynı cesaretle konuşamamak da dolaylı yollarla batıl teviller yaparak kafalarda şüphe bırakmayı amaçlayanlarla birlikte, Sünneti ve sahih hadisleri ret edenler, mucizeleri batıl bir şekilde çarpıtanlar Hz. Âdem’e (aleyhisselam) baba bulanlar, cenneti sınırlandıranlar da bulunmaktadır. Reformist hareketin baş fikir babaları masondurlar. Cemaleddin Afgani denilen şahıs İranlıdır ve Paris’te eğitim almıştır. İskoç Mason Locası’na üyeliği olmuş daha sonra Fransız


Grand Orient Locası’na reis olmuştur. Taraftarlarınca Afgani’nin masonluğu, davası uğruna yaptığı bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan eleştirilerle bunun bir aldatmaca olduğu ortaya konmuştur. II. Abdulhamid Han’ın hatıra defterinde Afgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakmak yerinde olacaktır: “Hilafetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngiliz ile Cemaleddin Afgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin Afgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund ile iş birliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım... Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.” (Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73) Muhammed Abduh da onun öğrencisidir ve hocası Afgani’nin yolundan gitmiştir. İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer onu şu şekilde takdir etmiştir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.” ( M.Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen). Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “Şeyh Muhammed Abduh’a isnat olunan yeniliğe gelince aslı şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz dinamiğinden Ezher’i sarsıp ayırmış, mensuplarını bu suretle dinsizliğe doğru geniş adımlarla yürütmüş-

Sömürgeci güçler coğrafi keşifler yalanları adı altında Afrika’nın topraklarını işgal etmiş ve yer altı zenginliklerini çalarak kendi ülkelerine götürmüşlerdir. Bugün Avrupa’nın şatafatlı zenginliğine hayran olan ahmaklar, bu zenginliğin temelindeki insan iskeletlerini görmemektedirler. Sömürgecilerin asli bir dini yoktur ve Afrika insanlarını daha iyi sömürmek için onlara din olarak putperest, ruhban anlayışa sahip Hristiyanlığı götürmüşlerdir. tür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir adım bile attıramamıştır. Üstadı Afgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e sokanda odur.” (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28) Görülmektedir ki öncelikli amaçları çamur at izi kalsın deyimiyle yola çıkarak çevre edinilmesi ve daha sonra Masonluk faaliyetleriyle İslam’a ve kurumlarına sızmaya bu şahıslar vasıtasıyla kalkışılmaktadır. Günümüzdeki reformistler ehli sünnet âlimlerini küstahça eleştirmektedir. Daha çok bu densizliği destekleyen kesim ise cahilane bir hayattan gelen ve kaynak olarak kuran meali okuduktan sonra bu reformistler ve çıraklarının fikirlerinden etkilenen şaşkın insanlar topluluğu oluşturmaktadır. Bunlar sosyal medyada kuranı yeniden konumlandırmaya ve okumaya yöneltmekle sözde hakkı haykırdıklarını düşünmektedirler. 1400 yıldır elimizde biriken âlimlerin eserleri bir çırpıda heva ve heveslere kurban edilir. Zaten asıl amaç bu kadim kaynakların itibarsızlaştırılarak ortadan kaldırılmasıdır. Hadis kay-

RABİ'UL-EVVEL 1438

31


nakları onların nazarında söylentilerden, haşa dedikodulardan ibarettir. Sömürgeci güçler kuranı ortadan kaldıramadıklarından dolayı sünnete saldırmakta ve bu oryantalist çırakları olan reformistleri kullanmaktadırlar. Bilinir ki sünnet ortadan kalkarsa kuran her gönül ve her dil tarafından farklı yorumlanmak suretiyle tahrif edilecektir.

İkinci Cephe: Oryantalizm Haçlı Siyonist sömürgecilerin askeri, siyasi ve ekonomik sahadaki tek düşmanları İslam’dır. Bu sömürgeciler çok iyi bilmektedirler ki Müslümanları bağları olan İslam’dan ayırmadıkları sürece ne askeri ne siyasi ve nede ekonomi alanında galip gelmeleri mümkün olacaktır. Durumun farkında olan İngiliz başbakanı Gladston 1882 yılında İngilizlerin Mısırı işgalinden sonra İngiliz meclisinde kuran mushafını elinde tutarak şu sözleri sarf etmiştir: “Mısırlılar bu kitaba bağlı bulundukları sürece bizim o topraklarda rahat ve huzurlu kalmamıza asla imkân olamayacaktır” demiş ve askeri, siyasi ve ekonomi alanlarındaki gizli ve açık, resmi ve gayri resmi asker ve ajanlarını seferber ederek İslam üzerinde şüphe düşürme yollarını araştırmaya, İslami kaynakları incelemeye ve hatta İslam tarihi bile yazmaya kalkarak İslam’ı Müslümanların hayatlarından çalmak arzusuyla Müslümanları ve ülkelerini incelemeye almışlardır. Bu inceleme öğrenme ve öğretme amaçlı değil, İslam’ı kendi silahıyla zehirleme adına masaya yatırma planıdır. İngiltere parlamentosunda yüksek meclis adıyla bilinen lordlar kamarasında Lord Curzon, 27 Eylül 1909’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Doğu insanının yalnız dillerine değil,

32

ARALIK 2016

törelerine, hissiyatına, geleneklerine, tarihine, dinine de aşina olmamız, Doğu ruhu diyebileceğimiz şeyi anlama maharetimiz, kazanmış olduğumuz mevkii gelecekte de koruyabilmemizi sağlayacak tek dayanaktır.” Bu söz gerçekten oryantalizmin manifestosu sayılabilecek bir sözdür. Buradaki sömürgeci lordun anlatmak istediği konu da gayet açıktır. Bizler sömürgeciler olarak insanların yalnız dillerini sömürmekle kalmayıp (İngilizcenin tüm dünyaya dayatılması gibi) törelerini de, hissiyatlarını da, geleneklerini de, tarihini de, dinini de sömürmeden doğu halklarına ve sahip oldukları hazinelere temelli olarak sahip olamayız demek istemiştir. İşte bu cihette Müslümanların sahip oldukları manevi hazinelerine oryantalistler (sözüm ona doğu bilimciler) bilim kisvesi adı altında sömürgeci güçlerin akademik kanadını oluşturmaktadır. Sömürgecilerin başlatacağı saldırıları haklı çıkarmak ya da bilimsel keşifler demek suretiyle çarpıtmak bunların görevleridir. Nitekim coğrafi ilmi keşifler denen sömürgecilik faaliyetlerinde sözde kâşiflerin ortaya koydukları çaba İslam’ı ortadan kaldırma çabalarıdır. Muhammed Kutup çağdaş konumumuz adlı eserinde oryantalist Vasco de Gamayı şöyle tarif etmiştir. Vasco de Gama, ibni Macid denilen Müslüman bir denizcinin yardımıyla Afrika turunu tamamladıktan sonra şu sözleri sarf etmiştir: “İşte şimdi İslam’ın boynuna ipi dolamış olduk. Artık yapılacak tek şey, bu ipi çekip boğmak ve ölmesini beklemektir”. Bunun yanı sıra Macellan sadece bilim adına bizim topraklarımızı keşfetmek için mi çıkmıştır? Burnumuzun ucunda olan toprakları göremedik de Macellan mı bize gösterdi? Macellan ve onun gibi oryantalistler; kardeşlik bağlarını tesis etmek, etrafa barış tohumları saçmak, insani değerleri yeşertmek gayesiyle yolculuklara çıkmamışlardır. Onların amaçları hem teorik hem de pratik olarak, halkların köleleştirilmesine, ülkelerin sömürgeleştirilmesine hizmet etmiştir. Bugün dahi insani amaçlar kisvesi altında işgaller yapılmakta, insanlar kendi toprakla-


rında katledilmektedir; Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Arakan’da, Filistin’de olan da budur. Ancak rabbimiz bunların şerlerinden sakınmamız adına bizi uyarmıştır: Onlara «yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın» denildiği vakit «Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz» derler. (Bakara, 11) Bu yapıcı ve düzeltici hareketlerine kendilerince coğrafi keşifler demişlerdir. Bizce de keşiftir ama doğu topraklarının nasıl sömürüleceğinin planlanması adına yapılan keşiflerdir. İşte oryantalistler, hem aktif olarak sahada işgalci güçlere kılavuzluk yaparak yolarını açmışlar hem de bu işgal planlarını dünya ya ilmi keşifler adına yutturmak için akademik kadrolarını devreye geçirmişlerdir. Doğu topraklarını sömüren güçler buradaki akademik kadroları vasıtasıyla doğu halklarını öncelikle Hristiyanlaştırmak isteyerek misyonerlik çabalarıyla bazı toplum ve ülkelerde başarıyı yakalamışlarsa da istedikleri sonuçlara ulaşamamışlardır. Misyonerlik çabaları yetersiz kalınca papaz Samuel Marinus Zwemerin nasihatiyle Müslümanlardan geriye kalanlarının hayatlarındaki İslami hassasiyetlerini yok etmek amacıyla akademisyenler adı altında bilimsel araştırma yalanlarının gölgesinde oryantalist yaklaşımlarını ortaya koymuşlardır. Amaçlarını İslam’ı tümden yok etmekten çok, İslam’ı aktif bir hayat dini olmaktan çıkarmaya yönelmiştir. Kimileri sözde İslam tarihi yazarak tarihi bilgileri çarpıtmışlar, kimileri peygamberimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) hayatını konu alan kitaplar yazarak peygamberimizin hayatındaki olayları kendi karanlık kalplerine göre yorumlamışlar, kimileri daha ileriye giderek kuran tefsirleri çıkararak ayetleri batıl tevillerle çarpıtmak suretiyle gerçek İslam’ın üstünü örtmek adına üstün bir çaba göstermişlerdir Dün Afrika’ya medeniyet götürme adına insanları öldüren, mallarını yağmalayan ve kö-

leleştiren sömürgeci güçler, günümüzde de Asya toplumlarına demokrasi götürme adına ellerindeki yönetim gücünü alarak köleleştirmektedirler. Sömürgeci güçlerin elinde tuttuğu bilim adamları ve akademisyenler çağlar boyunca hep aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu akademisyen ve bilim insanları sömürdüğü insanlarının sevgisini kazanma adına bir çaba içerisindedirler. Oryantalistler sivil değillerdir. Askeri bir ordunun akademik tugayını oluşturmaktadırlar. Örneğin, Napolyon Mısır’ı işgal ettiğinde yanındaki bilim adamı ve akademisyen topluluğuyla İskenderiye’ye girmiş, hizmetinde yer alan oryantalistlere ilk Mısır Enstitüsü’nü kurdurmuş,  Mısır’ın Tasviri’ni yayınlatmış ve bu tasvirde de Mısır’ın fethedilmediği, “kurtarıldığı”nın yazıyor olması oryantalistlerin çalışmalarının ürünüdür. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde sömürgeci güçler, oryantalistlerin doğu temsilleri diye uydurdukları bilgilere dayanıyorlardı. İngiliz İmparatorluğu’nun önemli isimlerinden Balfour, 1910’da Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, “Doğu’daki Şarklıların tüm tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. Tüm önemli yüzyılları zorbalık altında, mutlakiyetçi yönetimler altında geçti” diyerek sanki Müslümanların haline üzülüyormuşçasına şeytani bir imaj çizmiş ve kurtarılma reçetesi olarak kendilerini göstermiştir. İngiliz savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını amaçlayan balfour deklarasyonunu yayınlayan kişidir. Oryantalizm, sömürge yönetimlerini haklı göstererek, onların ortaya çıkmasında önemli rol

RABİ'UL-EVVEL 1438

33


İngiltere parlamentosunda yüksek meclis adıyla bilinen lordlar kamarasında Lord Curzon, 27 Eylül 1909’da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Doğu insanının yalnız dillerine değil, törelerine, hissiyatına, geleneklerine, tarihine, dinine de aşina olmamız, Doğu ruhu diyebileceğimiz şeyi anlama maharetimiz, kazanmış olduğumuz mevkii gelecekte de koruyabilmemizi sağlayacak tek dayanaktır.”

üstlenmiştir. Oryantalistler, sömürgeci güçlere, gidecekleri uzak ülkelerin dosyalarını ayaklarının önüne sermiş ve önlerini açarak onların akademik, ilmi kanadını oluşturmuştur. İçimizdeki sözde aydın kesimler ise oryantalistlerin yolundan giderek onların doğuyla alakalı uydurdukları bilgileri benimseyerek zihinlerinin sömürülmesine izin vermişlerdir.

Üçüncü Cephe: Masonluk Masonluk, başlangıcını Hz. Süleyman (aleyhisselam) zamanında mimar olan Hiram usta denilen zata bağlamış mistik bir inançtır. Efsaneye göre Hiram usta Süleyman mabedinin mimarıydı ve yanında 20 bin işçi çalışıyordu. Bu çalışanları çırak, kalfa ve usta olarak derecelendirme yapmış ve her dereceye mimarlığın gizli sırlarını vermiş. Ustalara verilen gizli kelimeleri söylemeyen Hiram, gizli kelimeleri öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından mabed de öldürülmüş. Hiramın 9 ustası ise Hiramın cesedi üzerine yemin ederek yaptıkları her mimariye Hiramı sonsuza kadar yaşatmak adına semboller dikeceklerine yemin ederek ayrı yollara dağılmışlar. İşte bu dokuz mimar ustasından masonluğun yayıldığı iddia edilir.

34

ARALIK 2016

Masonluk kimi zaman kendini yardım sever bir kuruluş olarak tanıtmakta, kimi zaman bilime önem veren akademik bir yapı olarak tanıtmakta, kimi zamanda dünya barışına yardımcı olmak için toplanan kalabalık bir yapı olduğunu izhar etmektedir. Aslında olan ise çok tanrılı doğaya tapan (paganist) bir yapıdır. Eski putperest Yunan felsefesinin bir devamı niteliğindedir. Kendi aralarında haberleşmeleri ve mesajlaşmaları genellikle gizlilik esasına dayanarak semboller üzerinden gerçekleşir. Masonlar, şeytanların yeryüzünde gezen insan versiyonlarıdır ve büyüleri çokça kullanarak şeytanlardan direktif alarak hareket etmektedirler. Allahualem Hiram usta efsanesindeki mabed ustaları Hz. Süleyman (Aleyhisselam) tarafından çalıştırılan ifrit ve şeytanlarla bir bağ içerisinde hareket etmektedirler ya da bu ustalar cinlerin ta kendileridirler çünkü yüce Allah kuranda şöyle buyurmaktadır: Bu cinler, Süleyman’ın isteğine göre mabedler veya kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar, sağlam yerinden kalkmaz kazanlar yaparlardı. (Sebe, 13) Hiramı sonsuza kadar yaşatma gayesi içinde dünyadaki mimari yapılara semboller koyacaklarına yemin eden masonların yemini iblisin yapmış olduğu yemine ne kadarda çok benzemektedir: (İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. (Hicr, 39) .Allah’ın yasakladığı her haramı dünyada yayan, çoğaltmak için uğraşanlar, sayısız komplolar düzenleyerek yıkıcı skandallara neden olanlar, gerçekleştirdikleri gereksiz savaşlarla, insanları kıtlığa ve açlığa mahkûm edenler, fitne çıkararak yağma ve yıkımlarla anarşiyi yaygınlaştırmak isteyenler, siyasi faaliyetleri ve tüyler ürpertici cinayetlere kadar varan suçlarının yanı sıra, örgütlenme yapısı ve uyguladığı satanist ayinlerle gizli şeytani bir yapılanmadır. İblis İslam inancını hedef alarak materyalizm


ve buna benzer dünyevi ideolojileri masonlar vasıtasıyla yaymaktadır. Tapınak şövalyeleri ile devam eden bu inanç önce Hz. İsa’nın (Aleyhisselam) getirdiği hak tevhid dinini bozarak putperest bir Hristiyanlığa çevirmiş ardından ise İslam’a düşman kesilmiştir. İslam’ın kolay lokma olmadığını bildiklerinden farklı bir strateji izleyerek oryantalistlerle İslam’ı kötü gösterme çabası içerisine sürüklemişlerdir. Çünkü İslam bu sapkınlıklara müsaade etmeyen tek sistemdir. İslam doğaya tapınmayı ret ederken, Masonluk ise doğaya tapınmayı amaçlayan çok tanrılı mistik bir inancı pompalamaktadır. Bu inancı pompalamaktaki amaçları dünyaperest bir toplum inşaa ederek koydukları kurallara insanları boyun eğdirmektir. Masonların küresel amaçları öncelikle hayat ve ölüm üzerinde düşünen, varlığını sorgulayan nesillerin yuvası olan aile hayatını dağıtmak, şahsi mülkiyeti kendi kontrolünde sınırlandırarak tanımak, nesillerin bozulmasını engelleyen evlilik kurumunu propagandalar ile itibarsızlaştırmak, Hollywood endüstrisini, müzik endüstrisini kullanarak genel ahlakı yerle bir etmek, eşitlik çığırtkanlığı yaparak fitneyi yaymak ve böylelikle ilahi adaletin uygulanmasına engel olmak ,mazlumların çığlıklarına ses veren birey, kurum ve kuruluşları çeşitli etiketlerle yaftalayarak hedef göstermek, para akan muslukların kendi havuzlarına akmasını sağlamak, kendilerine karşı duran devlet otoriterlerine darbe planlamak ve uygulatmak, kendine destek veren diktatörlere ve zalimlere açıktan ve gizliden destek vermek, emperyalist sömürgeci bir anlayışın hakim olduğu otoriteyi elinde bulunması için mücadele etmiştir diye sıralayabiliriz. Siyonizm ve Masonluk aynı şeydir ama insanların çoğu bunları fark etmemektedir. İslam’ın muhalif olduğu her öğretiyi olabilecek en cazip şekilde, geniş kitlelere empoze etmek için gelişmiş kitle iletişim araçlarını kullanırlar. Dünyaca ünlü şarkıcı ve film oyuncuları bunların üyesidirler. Bu üyeleri vasıtasıyla

sempatizanları toplamaktalar hatta insanların gerçek kahramanları taklit etmemesi adına yapay kahraman olarak da insanların karşısına rol model olarak çıkarılırlar. Sanıyoruz ki, Madonna milyon dolarlar harcanan bir konserini insanları eğlendirmek adına yapmıyordur ve sanıyoruz ki Steven Spilberg’ün yapmış olduğu milyon dolarlık bütçeli filmler insanları eğlenceli vakit geçirmesi adına yapılmıyordur. Neden hep Müslümanlar eziyet çekiyor ve neden hep Müslüman ülkeleri işgale uğruyor. Neden Müslüman ülkeleri teknolojide ve ilimde geri bırakılmak isteniyor. Birkaç cahiller topluluğu dışında kimse bütün suçun Müslümanlarda olduğunu iddaa edemez. Çünkü gerçek tarih Müslümanların eliyle şu dünyada yazılmıştır. Gerçek adalet Müslümanların eliyle şu dünya hayatında mazlumların yüzünü güldürmüştür. Gerçek ilim ve bilim Müslümanların eliyle yeryüzünü aydınlatmışken kimse Müslümanların uçakları olmadığı için yenildikleri ya da sadece ihtilafları yüzünden geri kaldıkları yalanına başvurmamaları gerekir çünkü bu insaflı bir eleştiriden uzaktır. Batı dünyasında gelişen fikri akımların ve siyasi hareketlerin perde arkasında, işte masonluğun bu dünya çapında stra-

RABİ'UL-EVVEL 1438

35


tejileri ve gizli planları yatmaktadır. İnsanların ideoloji önderleri diye arkalarında yürüdükleri liderlerin çoğu masondur. Önlerine aldıkları liderlerin fikirlerine tapınmaları aslında o şahısla birlikte şeytana tapınma durumudur çünkü esasen zehirli fikirleri şeytanlar bu insanlara fısıldamakta ve aldatmaktadırlar. Aslında şeytanlara tapındıklarının farkında değillerdir. Allah kuranda şöyle buyurmaktadır: Allah, onların hepsini toplayacağı gün, meleklere: ‘Şunlar size mi tapıyordu?’ diyecek. Meleklerde, ‘Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz, koruyucumuz, işlerimizi havale edeceğimiz hâmimiz, emirlerini dinlediğimiz otorite sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı.’ diyecekler. (Sebe, 40-41) Osmanlı İslam devletinin yıkılışından sonra, yeryüzünün küresel en büyük sömürgeci ve emperyalist imparatorluğu olan Masonluk tüm devletleri ele geçirerek sistemlerinde değişikliğe gitmişlerdir. Eğitim sistemindeki karma (komünal) sistemi çıkararak gerçek ilim erbaplarının yetişmesine engel olunmuş ve sürekli karşı cinsi arzulayan şehvet düşkünü statülü bireyler üretmişlerdir. Hukukta İslam dışı Roma cahiliye hukukunu ölçü kabul ederek kendi canlarının istediği kişi ve kurumları cezalandırmışlardır. Siyasette iradeyi Allahtan alıp halka vererek İslam’ın otoritesini yok saymış ve kendi çizdikleri sınırlar içerisinde muhalefet kanadı üretmişlerdir. Ekonomi deki zenginlerin kodamanlaşması, fakirlerin mazlumlaşmasına izin vererek köleliği tekrar tarihin tozlu sayfalarından günümüze taşımışlardır. Askeri sistemdeki ümmetçiliği, milliyetçiliğe kaydırarak karşılarında cılız bir güç bulunmasına izin vermişlerdir. Hatta insanlara o kadar çok milliyetçilik pompalanmıştır ki, İslam’ın kardeşlik müessesini parçalayarak, düşmanlığı, kutuplaştırmayı yaygınlaştırmışlardır. Eğitim, hukuk, ekonomi, askeri ve sosyal kurumlarda masonların sembollerine sıklıkla rastlanır.

36

ARALIK 2016

*bu Masonik sembolleri yakından incelemek adına dul kadının oğulları kitabını okuyabilirsiniz. Sonuç olarak sömürgeci güçler elindeki güçleri yüz ya da bin yıllık planlar doğrultusunda dünyadaki nurun sönmesi için çalışmaktadır. Ancak Allah, nurunu tamamlayacağının sözünü bize vermektedir. Muhakkak ki Allah vaadinden dönmez. Nurun yeryüzünde tamamlanacağı kesin ise nurun tamamlanması meleklerin kanatları ile değil imtihan sahasında olan biz insanların eliyle Allah’ın izni ile olacaktır. Tabi ki kahhar olan Allah melekleri ya da başka ordularını bize yardıma gönderebilir. Peki biz çalışmadan meleklerin gelmesini mi bekleyeceğiz yoksa bedenimizi, malımızı, canımızı, mesaimizi ve nice fedakar davranışlarımızı arz ederek Allahtan yardım mı bekleyeceğiz. Kafirler dünyayı arzuladıkları halde bu şekilde çalışmaktalar. Biz cenneti arzulamaktaysak ne kadar çalışmamız gerekmektedir. Nurun yayılması için mücadele veren çemberin içinde mi dışında mı olacağız bunu kendi seçimimiz belirleyecek. Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap da görmeyeceğiz ha? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar. (Saffat, 58-61)


KAPAK DOSYA

Muaz Akgün

Nebevî Sünnet İsimli Eseri Çerçevesinde Muhammed El-Gazzâlî’nin Hadis/Sünnet Anlayışına Genel Bir Bakış

Ç

ağdaş düşünürlerden Muhammed el-Gaz-

önem verilmelidir. Bu çalışmada, Muhammed

zâlî (ö. 1416/1996) son dönemde yetişmiş

el-Gazzâlî’nin bu düşüncelerinin yer aldığı bir-

önemli ilim ve fikir adamlarındandır. Hayatı

çok eserinden biri olan es-Sünnetü’n-nebeviyye

boyunca düşüncelerini ifade etmek için gayret

beyne ehl-i fıkh ve’l-hadis isimli eserine (2) kısaca

etmiş, İslam toplumunun içinde bulunduğu

değinilecek, sünnete ve hadise bakışına işaret

vahim durumdan kurtulması için davet ça-

edildikten sonra kısa bir değerlendirme yapı-

lışmaları yapmış, eserler telif etmiştir.

lacaktır.

(1)

Mu-

hammed el-Gazzâlî’ye göre Kur’ân’ın yeterince

Muhammed el-Gazzâlî, “benim amacım, arız

okunmaması ve dolayısıyla anlaşılmaması ile

olan her türlü şaibeden sünneti ayıklamak ve

temel hadis kaynaklarında yer alan bir takım

İslam kültür mirasını, haklarında şöyle söyle-

yanlış rivâyet ve görüşler Müslümanların için-

yen kişilerden korumaktır: “Onlar, cumartesi

de bulunduğu durumla yakından alakalıdır.

günü ilim talebinde bulunurlar, pazar günü

Buna göre, Müslümanların yeniden toparla-

onu tedris ederler, pazartesi günü de o ilmin

nabilmesi için hadisler yeniden gözden ge-

hocaları olarak çalışırlar. Çarşamba günü ise

çirilmeli, Kur’ân’ın anlaşılmasına daha fazla

artık büyük müçtehid imamlara dil uzatarak

RABİ'UL-EVVEL 1438

37


‘biz de rical, onlar da rical’ derler!” ifadeleriyle

uzaklaşılmakta, hem de İslam dünyasının zihni

eserini yazma amacını belirtir. Bu amaca ulaş-

bulandırılmaktadır. Bu olumsuz havayı dağıt-

mak için de, Kur’ân’ı sürekli okumak ve ma-

mak için -tenkit ettiği- bazı rivâyetleri eleştir-

naları üzerinde düşünme, hadisleri Kur’ân’ın

mekte ve kendi görüşlerini dile getirmektedir.

esasları çerçevesinde anlamaya çalışmanın ge-

Genel hatlarıyla eserinde kadını küçük düşü-

rekliliğini şart koşmaktadır.

ren, şarkı ve müziği yasaklayan, cin ve şeytan

(3)

Sünnetin Kur’ân merkezli anlaşılmasına vurgu yapan Gazzâlî, sünneti dinde ikinci esas ve teşride Kur’ân’dan sonra ilk kaynak olarak kabul etmektedir. Sünnetin Kur’ân’ı teyit ve tebyin ettiğini vurgulamaktadır. Muhaddislerce kabul edilen sahih hadisin şartlarını doğru bulmakla

nelerden bahseden ve kaderciliğe götüren rivâyetleri inceler. Bu rivâyetlerden bazılarını takdim ettikten sonra, rivâyetleri tenkitte izlediği yöntem hakkında kısa bir mülahaza da bularak çalışma tamamlanabilir.

beraber bu şartlardan “illetin olmaması” şartı-

Gazzâlî, Nebevi Sünnet isimli eserinde değer-

nın Kur’ân’ın temel esasları, tarihi bilgiler ve

lendirmede bulunduğu rivâyetler özetle şöyle-

akılla bilinebileceğini savunmaktadır. Bu şartın

dir: Sığır eti hastalıktır (6), yakınların kendisine

yerine getirilmemesine bağlı olarak İslam te-

ağlaması sebebiyle ölü azap duyar

mel esaslarına aykırı olan pek çok rivâyetin ha-

için Müslüman öldürülmez

dis kaynaklarında yer verilmesini eleştirmek-

rında zekat yoktur

tedir. Bu noktada haber-i vahide bakışı önem

isterse Allah da ona kavuşmak ister

teşkil etmektedir. Ona göre, Mütevatir hadis

Musa’nın ölüm meleğine tokat atması

(11)

kesin bilgi, ahad haber ise zan ifade eder. İslam

dınların çoğunun cehennemlik olması

(12)

akidesi ile ilgili bir meselenin sadece ahad ha-

dınların evlerinde namaz kılmalarının daha

bere dayanması ve onun üzerine hüküm bina

faziletli olduğu

edilmesi doğru olmaz. Mütevatir hadisler, amel

pılması

yönünden Kur’an gibidir, âmm ve mutlak ma-

dişli hayvanın yenilmesi haramdır

naları tefsir ederler. (4)

yapmadan saldırının caiz olması

Gazzâlî, mütevatir hadis gibi ahad hadisin de yakîn bilgi ifade ettiğini kabul etmez, bu görüşte olanları sert bir dille eleştirir. Ahad hadisin yakîn bilgi ifade etmediğini, ancak İslam’ın temel esasları, tarihi bilgi ve akıl çerçevesinde kabul edilebileceğini kabul eder. Buna bağlı olarak mezhep imamlarının birçok hususta ayrılığa düştüğünü, İslam’ın temel esaslarına bazen uyulmadığı, fıkıhta Hanefî olmakla birlikte taassup sahibi olmadığını ifade eder. (5)

38

çarpmasına işaret eden, gelecekle ilgi bazı fit-

,bir kafir

(7)

, ticaret malla-

(8)

, kim Allah’a kavuşmak

(9)

, Hz.

(10)

, ka, ka-

, Hz. Peygamber’e sihir ya-

(13)

, şarkının yasaklanması

(14)

, her azı

(15)

, uyarı

(16)

, rızkın kı-

(17)

lıcın gölgesinin altında olması (18), etin kokması, Hz. Havva’nın eşini kandırması, Deccâl’in bir adada gizlendiği, kadınların şehadetinin hadlerde kabul edilmemesi, başlarına bir kadın getiren topluluğun helak olması. Gazzâlî, yukarıda özetle verilen rivâyetleri Kur’ân’a, akla, tarihi verilere ve bilime ters düşmesi sebebiyle eleştirmektedir. Genelde hadisleri ele alırken ilmi bir yöntem takip etmemektedir. Edindiği izlenime göre hadisleri değerlendirmeye farklı yönlerden yaklaşmaktadır. Bakış açısı genel

Sünnetin yeniden anlaşılmasına vurgu yapan

hatlarıyla hatadan uzak da olsa, sahih olma-

Gazzâlî, hadis kitaplarında yer almakla birlik-

yan hadislerin öncelikle sıhhat durumuna ba-

te İslam’ın genel esaslarına uygun olmayan ri-

kılması tartışmanın uzamadan bitmesiyle so-

vâyetlerin gündeme taşınarak hem Kur’ân’dan

nuçlanabilir. Özellikle şaz kalmış ve zayıf olan

ARALIK 2016


rivâyetlerin incelenme gereği olmazken polemik konusu yapılması diğer hadislere bakış açısında da olumsuz havanın sürmesine sebep olmaktadır. Örneğin muhavezeteyn sürelerinin Kur’ân’da yer almadığına dair Abdullah b. Mes’ud’tan rivâyet edilen haber, kurandan olduğuna dair ondan rivâyet edilen 5 haber karşısında şaz kalmaktadır. Buna binaen şaz bir görüşün tartışma konusu yapılması akıllarda soru işareti bırakmaktadır. Ayrıca ilmi birikimi olmayan kimselerin sahih olmayan rivâyetlere takılı kalması ve gündeme getirmesi büyük bir problem olmakla birlikte hadis sıhhatiyle doğrudan ilgili bir konu değildir. Rivâyetler eleştirilirken dikkat edilmesi gereken diğer bir konu, hadisin sebebi vürudunu

1. Muhammed el-Gazzâlî’nin hayatı ve eserleri hakkında daha fazla bilgi için bk. Karataş, Mustafa, Çağdaş Yazar Muhammed el-Gazzâlî’nin Hadis ve Sünnete İlişkin Görüşleri, İÜİFD, S. 10 (2004), sy. 37-42; Muhammed İmâre, “Muhammed el-Gazzâlî”, DİA, XXX, 531-533. 2. Eser, Türkçeye tercüme edilmiştir. Bk. el-Gazzâlî, Muhammed, Fıkıhçılar ve Hadisçilere Göre Nebevi Sünnet, trc. Ali Özek, İstanbul, Ekin Yayınları, 2014, 6. bsk.

ve bağlamını unutmamaktır. İlk anda anlam

3. Gazzâlî, Nebevi Sünnet, s. 20-21.

veremediğimiz hadis metni, söylenme sebe-

4. Gazzâlî, Nebevi Sünnet, s. 23-27.

bi ve bağlamıyla ele alındığında farklı bir anlama gelebilir. Örneğin “İnek eti hastalıktır” hadisinin senedi ne olursa olsun bir kıymet taşımadığının iddia edilmesi, kendisinin de müşteki olduğu dirayet eksikliğinden kaynaklanmalıdır. Çünkü “İnek eti hastalıktır” hadisine ilişkin el-Halimi (o. 403/1012), ez-Zerkeşi

5. Gazzâlî, a.g.e., s. 87-90. 6. Gazzâlî, a.g.e., s. 26. 7. Gazzâlî, a.g.e., s. 28; bu rivayet ile ilgili görüşleri hakkında yapılan bir değerlendirme için bk. Kandemir, M. Yaşar, “Sahîhayne Yönetilen Tenkidlerin Değeri”, Sünnetin Dindeki Yeri, İstanbul, Ensar Yayınları, 2010, s. 401410.

(o. 794/1392) ve es-Sehavi (o. 902/1496) gibi

8. Gazzâlî, a.g.e., s. 31.

âlimlerin verdikleri bilgilerden kuraklığın hü-

9. Gazzâlî, a.g.e., s. 39.

küm sürdüğü bir mevsimde, Hicaz bölgesinde cılızlaşan ve bulaşıcı hastalık taşıdığı ihtimal dâhilinde olan inek etlerinin geçici olarak yasaklandığı anlaşılır. (19) Netice olarak, anlaşılamayan ya da anlamakta güçlük çekilen hadisleri hemen reddetme ye-

10. Gazzâlî, a.g.e., s. 42. 11. Gazzâlî, a.g.e., s. 43-43. 12. Gazzâlî, a.g.e., s. 56. 13. Gazzâlî, a.g.e., s. 75. 14. Gazzâlî, a.g.e., s. 89.

rine, onları anlamaya gayret eden bu uğurda

15. Gazzâlî, a.g.e., s. 98-99.

ömrünü tüketen âlimlerin görüşlerine başvur-

16. Gazzâlî, a.g.e., s. 151.

manın ve gerekli incelmeyi yaptıktan sonra de-

17. Gazzâlî, a.g.e., s. 153.

ğerlendirmeye gitmenin daha doğru bir metot olduğu ifade edilebilir. ------------------------

18. Gazzâlî, a.g.e., s. 157. 19. Güler, Zekeriya, “Muhammed el-Gazzâlî ile –Mülâkât ve Mülâhazât-“, Hadis Tetkikleri Dergisi, 2005, cilt: III, sayı: 1, s. 162-165

RABİ'UL-EVVEL 1438

39


OLAYLAR VE YORUMLAR Nedim Bal

Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak

G

eçen yazımız da 40 yıllık Gülen hareketinin sinsiliği ve tehlikesi noktasında samimiyetle etrafındaki insanları uyaran feraset sahibi tevhidi Müslümanların, başta onunla ortak iş tutan AK parti ve diğer camialar tarafından nasıl şiddetle kınandığından bahsetmiştik. Hatta Gülen hareketinin hem itikadi hem de sosyal tehlikesini gündeme getiren tevhidi Müslümanlar yine aynı çevreler tarafından maalesef fitne çıkarmakla

40

ARALIK 2016

itham ediliyorlardı. 15 Temmuz darbe girişimi ülke yönetiminin el değiştirmesi noktasında her ne kadar başarısız olsa da kökü dışarıda olan bu hareket en alçakça darbeyi aslında Müslümanlara ve cemaatlere vurmuştur. Fırsat bu fırsat diyerek Gülen hareketi üzerinden İslam’a, Müslümanlara ve cemaatlere karşı salyalarını akıtarak saldıran Kemalistler, ulusalcılar,


solcular ve ateistler televizyon ekranlarında cirit atmaya başladı. Gülenist hareket; toplumun Müslümanlara ve cemaatlere olan saygısını, hürmetini, güvenini ciddi anlamda sarsmıştır. Her cemaate şüpheyle bakılır hale getirmiştir. Üstüne üstlük iktidar partisine mensup siyasilerin; dine ve cemaatlere yön verme, sınır çizme anlamına gelen bazı hikmetsiz söylemleri birçok cemaat mensubu insanı kaygı ve endişeye sevk etmiştir. Özellikle dinin yanlış anlaşılmasını engelleme adına ‘dinin yeniden yorumlama ve hurafelerden arındırma’ çalışması çok hassas, çok çetrefilli bir iştir. Kanaatimizce bu meselenin zamanlaması ve ele alınış şekli oldukça tehlikelidir. İleride telafisi mümkün olmayan zararlara yol açabilir. Hele hele “DİN” gibi hayati bir konunun, her dönem siyasi iktidarların güdümünden dışarı çıkamayan dini makamlarca ele alınıp yön verilmeye çalışılması; “İslam’ın altını oymak, İslam’ın altına dinamit koymaktır.” Kaş yapayım derken göz çıkarmaktır. Evet. İslam dinine sokulmak istenen batıl inançları, hurafe ve bid’atleri ayıklamaya, tevhid inancını belirgin hale getirmeye, şirke düşürecek batıl inançlara karşı insanları uyarmaya şiddetle ihtiyaç vardır. Bu kabul edilebilir. Fakaaat İslam dinine bir oryantalist, bir müsteşrik gözüyle bakan meşhur hoca efendilerin(!) Diyanet işlerini ve ilahiyat fakültelerini bir kanser mikrobu gibi sardığı şu dönemde, “ Dini, hurafelerden arındırma ve yeniden yorumlama” işini hangi ilim heyetinin eline mahkûm edeceksiniz? Bu işleri kimler yapacak? Hangi ölçüleri esas alacaklar? Bu ve benzeri soruların maalesef tatmin edici bir cevabı yok!! Herkesçe malumdur ki; -istisnalar hariç- Türkiye’de gerek Diyanet gerekse ilahiyat kurumu içerisinde görev alan resmi kadroların, ken-

dilerini o makamlara getiren siyasal rejimin bekçisi olan iktidarların çizdiği sınırların dışına çıkması mümkün değildir. Mevcut siyasal rejim ve ona hükümet eden iktidar, ‘nasıl bir din anlayışı istiyorsa’ maaş ve makam verdiği akademik çevre ancak öyle bir din anlatacaktır. Ya da mevcut siyasal rejime hükümet eden iktidarlar, kendi din anlayışlarına uygun düşünen insanlarla ortak çalışarak ‘nasıl bir din istiyorsa’ öyle bir din anlayışının ortaya çıkmasına sebep olacaklardır.

İslam’a Oryantalist/ Müsteşrik Gözüyle Bakan Din Prof’larından İnciler(!) Fıkıhta da hocaların hocası denilen, Ak partinin dini konularda akıl hocası ve ayrıca malum Gülen hareketinin ‘Dinler arası diyalog ‘ toplantılarının şeref konuğu Hayrettin Karaman’dan inciler(!); “Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedef değildir”, “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor”, “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, ahirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog kitabı) Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu zamanında   Almanya’nın Frankfurt şehrindeki Goethe Üniversitesi’ne bağlı olarak bir İslâmî birim açılıyor. Oraya Ömer Özsoy  isimli bir ilahiyat profesörü tayin ediliyor. Yani Diyanet Avrupa’daki bir numaralı temsilcisi. Şimdi sıkı durun Prof. Ömer Özsoy’dan heyezanlar geliyor; “Kur’ân’ın, Allah Kelâmı olduğu tartışılır!”, “Allah Kur’ân’ın yazılı olmasını istemiyordu!”, “Zaten Hazret-i Muhammed kendisine bunu vazife olarak kabul etmemişti!”  Ne diyelim! Birde bu adam Almanya’da ki gençlere İslam inancını doğru anlatmakla görevlendirilmiş!!! Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde profesörlük yapmış, 2002 yılında yapılan ge-

RABİ'UL-EVVEL 1438

41


nel seçimlerde Ak partiden İzmir milletvekili olarak parlamentoya girmiş üstelik Diyanet işlerinden sorumlu devlet bakanı olmuş, ayrıca Fethullah Gülen’in fahri başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının da bir dönem başkanlığını yapmış tahrifatçı Prof. Mehmet Aydın’ın sözlerini de aktaralım isterseniz; “Akılla vahiy çelişirse akıl tercih edilir”,  “Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde bazı esneklikler göstermemiz lazım. Avrupa Birliğine gireceksek, ona göre düzenlemeler yapmamız şart. Kur’an’da Mümtehine Sûresi 10. ayette diyor ki: “Bu kadınlar, o inkârcılara helal değildir.” Avrupa Birliğine girecekseniz bu ayeti Batılılara izah edemezsiniz. Mümin kadının, Hıristiyan erkeklerle evlenemeyeceğini söyleyen ayet, Batı’da sıkıntı doğurur. Bunu gidermek lazım.”  (23 Nisan 2000 tarihinde Samanyolu Televizyonu) Mardin ve Urfa'da düzenlenen çifte dinli evlilik projesinin de içinde bulunduğu dinler arası diyalog toplantılarının mimarı da Prof. Mehmet Aydın’dır. “Allah katında tek din İslam’dır diyen en büyük dinsizdir” (Marmara İlahiyatta katıldığı bir panelde) “Başörtüsü takmak dinin gereği olup olmadığı bir yorum meselesidir” “Papaların hayatı beni çok etkiledi. Onlardan çok şey öğrendim”(Yeni Şafak Gazetesinde yapılan bir mülakatta) Bu arada Prof. Mehmet Aydın’ın Vatikan’da misyoner teolog Montgomery Watt’ın doktora talebesi olduğunu unutmayalım. “Kitap ehli ile diyaloğa giderken onlara: ‘Sizin dininiz yanlış, muharref demeyeceksiniz. “Bizim dinimiz en doğru’ demeyeceksiniz. Ben batıya gittiğimde onların mabetlerine giderim, çok da haz duyarım.”  “Bazı Müslüman kardeşlerimiz diyor ki: ‘Yahu bir fırsat düştü. Müslümanlığı anlatalım Hıristiyanlara. Allah belki hidayetini gösterir.’ Yani

42

ARALIK 2016

adam aslında Müslümanlaştırmak için gelmiş. İşin ucunda din değiştirmek, bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu bir din mensubuna en dinsizce harekettir. Dinsizce diyorum, çünkü bunu hiçbir din kabul etmez.” (Mehmet Aydın, 2. Din Şurasındaki konuşmasından) Ne diyelim hem İlahiyat Profesörü hem de diyanetten sorumlu devlet bakanlığı yapmış. Yani tipik bir aydın(!!!) 21 yıl İstanbul müftülüğünde çalışan üstelik bir dönem fetva kurulu başkanlığı yapan, İslam hukuku profesörü ve İstanbul üniversitesi ilahiyat fakültesi öğretim görevlisi Abdülaziz Bayındır’ın meşhur görüşleri; ‘Allah geleceği (gaybı) bilemez’ ‘Kişinin kimle evleneceğini Allah nereden bilsin’ ‘ya mezhep imamlarını boş ver. Onların Kur’anla bir alakaları yoktur zaten!’ Yine bir başka tuhaf adam Prof. Yaşar Nuri Öztürk. Aynı zaman da İstanbul ilahiyat fakültesinin kurucu dekanlarından. Bir tek sözünü aktarmak yeterli olacaktır. “Dinci tasalluttan kurtulmanın felsefi çaresi Deizm’dir. “Deistler, dinciliğin bütün kötülüklerine, rezilliklerine rağmen Allah’a inançlarını koruyan samimi mümin insanlardır. Tarihin en namuslu, en ahlaklı, en üretken adamlarıdır. Atatürk de Deist’tir.” Ne diyelim, Sevdiğinle haşrolasın(!)Bu fikirsizliğin sahibi İstanbul ilahiyatın kurucu dekanı. Yetişecek öğrencileri düşünebiliyor musunuz?


Birde bu Deist’in ölümünden sonra ‘halkı Kur’anla buluşturdu. Allah rahmet etsin‘ diyen şimdilerin meşhurları Mehmet Okuyan, Caner Taslaman tiplemeleri var. Bunlar da ilahiyatçı bunlarda Prof… Yine yıllar önce Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişine hayret edenlere hitaben; ‘niçin şaşırıyorsunuz ki? Hz. Âdem’e bakın. Hz. Âdem sadece babasız değil aynı zamanda annesiz dünyaya geldi’ diyen meşhur M. İslamoğlu bu günlerde canı sıkılmış olacak ki ‘Hz. Âdem’in babası var. Bunu Kur’an söylüyor’ ifadeleriyle yine gündeme oturdu. Hani daha önce Fetullah gülen için; ‘o bir âlim. Yetiştirin de göreyim sizi. Hocanın ayakkabısını yetiştirin alnınızdan öpeyim sizi’ diyen M. İslamoğlu. Şu ifadelerinden de hatırlayabilirsiniz onu; “tam iki yıldır söylüyorum. Dilimde tüy bitti. Türkiye İran’la görüşüp diyecek ki, “senin bölgedeki nufuzunu kabul ediyoruz(!) Tamam, Suriye Senindir. Fakat bir şartla Esed rejimini temizleyeceksin.” 400 yıl Osmanlı devletinin toprağı olarak kalan ve üstelik nüfusunun % 80’ i Sünni olan Suriye ne hikmetse Türkiye’nin nüfuz alanı olmuyor ama öte taraftan sadece % 10’u Şii olan Suriye toprakları birden İran’ın nüfuz alanı olabiliyor (!!!!) Ne cömertlik değil mi? Hani büyükler der ya: “Kurtlar yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa.” Büyük bir ihtimalle Osmanlı’nın Memlük’lülere karşı kazandığı zaferinin acısı birilerini çok rahatsız etmiş. 400 yıl sonrada olsa orası İran’ın olması gerekir diyebiliyor(!) Türkiye’de son 50 yıldır özellikle Ankara, İzmir, Samsun, Bursa ilahiyat fakültelerinde derinden derine oryantalist kafayla yetiştirilen ilahiyatçıların birçoğu bugün ilahiyat fakültelerinde dekan olmuş durumdalar. Hızlı bir şekilde de kadrolaşıyorlar. Aynı zamanda Diyanet işleri başkanlığında da ciddi anlamda kadrolaşmış durumdalar. Konu tam buraya gelmişken ilahiyat fakültelerinin CHP eliyle niçin kurulduğunu hatırla-

mamız lazım. Ülkede cenaze namazı kıldıracak adam kalmayınca bazı CHP milletvekilleri 10 Kasım 1948 tarihinde Meclis Guruplarına bir teklif vererek, İMAM-HATİP kurslarının açılmasını istediler. Bu teklifte, Laik Sisteme bağlı, O’nun denetim ve murakabesi altında Din görevlisi yetiştirilmek üzere Diyanet İşlerine bağlı olmak şartıyla İmam-Hatip Kursları açılması isteniyordu. Fakat CHP’li milletvekillerin verdiği bu teklife, yine CHP’li olan Bingöl milletvekili Tahsin Banguoğlu (Hasan Saka ve Şemseddin Günaltay kabinelerinde iki dönem milli eğitim bakanlığı yapmıştır) ile Kocaeli milletvekili Nihat Erim bu teklife muhalefet şerhi koymuşlardır. Açılacak İmam-Hatip Kurslarının Diyanet İşleri yerine milli eğitim bakanlığına bağlanmasını istemişler ve kanun da onların istekleri doğrultusunda çıkmıştır. Bu muhalefet şerhinde şöyle denilmektedir: “Atatürk inkılabının sağladığı zihniyet değişimini uzaktan, yakından bir tehlikeye maruz bırakmamak şartıyla  25 yıl inkitaya uğramış (önü kesilmiş/engellenmiş) bir din adamları neslinin bugünkü maddi ve manevi durumunu belirterek yeni baştan münevver (modern laik kafalı) bir din adamları nesli yetiştirmek zarureti vardır. (Yani kendileri gibi düşünen yeni nesil din adamları) Milli felaketimizin başlıca amili olan bu ZİHNİYET SAVAŞINA (İslami düzenden yana olanların zihniyetine) son vermek için biz bir halkı ZORLAYARAK (idam, işkence, sürgün ve hapis cezalarıyla) bir takım değişiklikler yaptık. Ve milletimizi yeni bir dünya görüşüne (Kemalist, laik ve demokratik bir dünya görüşüne) kavuşturduk! Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sağlamak istediğimiz şey de iki türlü münevveri ortadan kaldırarak bu kültür birliğini yaratmaktan ibaretti. Şimdi biz medrese zihniyetinin son temsilcilerini Diyanet işleri reisliği çevresinde toplanmış görüyoruz. Bunlar skolâstik(ortaçağ) kültürünün tohumluklarıdır. (E.O.E) Geçen inkılâp yıllarının (zulüm yıllarının) bu ze-

RABİ'UL-EVVEL 1438

43


Kemalist ve LA DİNİ bir anlayışa mensup CHP’nin İmam Hatip ve devamında İlahiyat fakültelerini açmasının asıl maksadı; yetiştirecekleri yeni nesil din adamları kadrosu ile şeriatçılıkla uğraşmaktan kurtulmak. Çünkü bu yeni nesil din adamları yapılan inkılapları ve kurulan kemalist rejimin devamını sağlamak için çalışacaklar.

vatın zihniyetlerinde hiç bir değişiklik yapmamış olduğu ise, eserleri ile sabittir! Bu vatandaşlar eliyle açılacak tahsil müesseselerinin de her ne şekil ve nam altında olursa olsun ESKİ MEDRESEDEN başka bir şey olmayacağı muhakkaktır. Dolayısıyla yeniden kurulacak bu medreseler için yanlış bir temel seçmiş bulunuyoruz. Bu iş, kolaylıkla Türkiye’de medreselerin yeniden açılmasına sebep olacak ve skolâstik zihniyetin yeniden filizlenmesi neticesini doğurabilecektir. (Kast edilen İslami zihniyetin yeniden canlanma korkusudur). Belki kısa zamanda bu kökten aşılanmış genç Türk nesilleri tekrar köylere kadar yayılacak ve inkılaptan (Kemalist rejim kurulmadan) evvel olduğu gibi halk ile devlet arasında sorunlu bir sınıf teşkil edeceklerdir.

44

adamlarını getirmek olmalıdır. Bizi yeniden şeriatçılıkla uğraşmaktan ancak bunlar kurtarabilecektir. " (Muhalefet Şerhini verenler: Bingöl Mebusu Prof. Tahsin Banguoğlu ve Kocaeli Mebusu Prof. Nihat Erim ) (Kaynak: Türkiye’de Din Kavgası/Sadık Albayrak) Demek ki, Kemalist ve LA DİNİ bir anlayışa mensup CHP’nin İmam Hatip ve devamında İlahiyat fakültelerini açmasının asıl maksadı; yetiştirecekleri yeni nesil din adamları kadrosu ile şeriatçılıkla uğraşmaktan kurtulmak. Çünkü bu yeni nesil din adamları yapılan inkılapları ve kurulan kemalist rejimin devamını sağlamak için çalışacaklar. Dolayısıyla son yıllarda ‘nerden çıktı bu kafa karıştıran hocalar’ diyenlere deriz ki 60 yıl önce atılan zındıklık tohumları şimdi şimdi meyve vermeye başladı. Bu yüzdendir ki “dinin hurafelerden arındırılıp yeniden yorumlanması” çalışmasının bu ve benzeri adamların eliyle olmayacağının garantisini kim verebilir? Bu sapkın görüş sahiplerinin oluşturduğu heyet mi tevhit dinini doğru anlatacak? Zaten kendilerinin DİN’den ne anladıkları ortada!!! Dolayısıyla bu yol çıkmaz yoldur. Bu anlayış Türkiye’de Müslümanların verdiği 90 yıllık mücadelenin ‘yine Müslümanlardan olduğunu söyleyenlerin eliyle yok edilmesi’ demektir.

Böylece Tanzimat’tan beri çarpışmış olan iki türlü zihniyet ve iki türlü münevver (İslamcılar ve batıcı libareller/ laikler) tekrar karşı karşıya gelecektir.

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Kamalist rejimin “DİNE AYAR VERME” çalışmasıyla, bugün -iyi niyetli olduklarını kabul etsek dahi- yine DEVLET ELİYLE DİNE AYAR VERİLME çalışılması sonuç olarak aynı ihanet ve ahmaklıktır.

Buna mukabil bu öğretimin bizim modern mektep nizam ve havası içinde Milli Eğitim Bakanlığı eliyle kusursuzca başarılabileceği kanaatindeyiz. Hedef; bu mekteplerin (İmam-hatiplerin) hocalığına kısa zamanda ilahiyat fakültesinden yetişecek genç din

Çünkü bu güne kadar Allah’ın kulu değil yöneticilerin kulu olan, âlim değil filozof olan, ilmi, ameli ve ahlaki şahsiyeti şüpheli, ilmin şerefine sahip çıkamayan, inandığı hak yolda ölmektense devlet erkânına yalakalık yaparak yaşamayı tercih eden, Müslümanlara karşı kibirli,

ARALIK 2016


amirlerine karşı silik aynı zamanda nefsinin kölesi olacak kadar da makam düşkünü maaşlı DİN ADAMLARININ(!) anlattığı bir din, ne derece sahih, ne derece doğru, ne derece hak din olabilir ki? Mevcut siyasal rejimin ilke ve inkılaplara uymayan, mevcut siyasal rejimin aleyhine olan, mevcut siyasal rejimin kanunlarına ters düşen DİNİ HÜKÜM VE PRENSİPLERİ bu millete korkmadan yiğitçe anlatabilirler mi? Allah’ın, Müslümanların uyması için gönderdiği hayat rehberi Kur’an’ın okunmasını dahi yasaklayan, ‘Kur’an’a Arap oğlunun uydurduğu yalanlardır’, ‘Dini ve namusu olanlar kazanamazlar’, ‘Bu prensipleri (Kemalist rejimin prensiplerini) gökten indiği sanılan kitapların dogmaları ile asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz’, ‘Bütün dinler yerin dibine batsın’ diyen zihniyetin İslam inancına göre hükmünün ne olacağını açıkça ders kitaplarına koyabilirler mi? Bunları televizyonlarda, hutbeler de halka açıklayabilirler mi? Resmi hutbelerinde içkinin, kumarın, faizin, kötülüğünü anlatıp da tüm bu kötülükleri serbest bırakan siyasal rejimi bir kez dahi eleştiremeyen DİYANET, İslam dinini bu halka doğru anlatabilir mi? Oryantalist batılıların sözlerine Hz. Muhammed (s.a.v)’in sözlerinden daha çok kıymet verenler, batının felsefe kodlarıyla İslam’ı anlamaya çalışan filozof ruhlu akademisyenler eğmeden, bükmeden, saptırmadan bir din anlatabilirler mi? Örneğin; Allah’ın hükmü varken Avrupa’dan gelen beşeri kanunları uygulamanın şirk olduğunu bu Müslüman halka anlatabilirler mi? Kırk yamalı bohça olan mevcut Avrupa kanunlarını ve yaşam tarzını bir an önce terk edip yüce kitabımız Kur’an’ın kanunlarına ve İslami bir yaşam tarzına dönmemizin imani bir mecburiyet olduğunu okullarda okutulacak ders kitaplarına yazabilirler mi?

Hamuru İslam’la yoğrulmuş bu Müslüman millet, kişiliksiz akademisyenlerin ve maaşlı DİN MEMURLARININ anlattığı ısmarlama bir dine asla inanmaz. GÜLEN örgütü gibi bazı tarikat ve cemaatlerin; İslam akidesine ters düşen batıl inançlarla insanları aldatması, sömürmesi ve gizli emelleri uğruna kullanmasını sebep göstererek –iyi niyetle dahi olsa- böyle bir işe girişmek GAFLETTİR. GAFLETTİR. GAFLETTİR. Her ne kadar sebep haklı olsa da bunu yapacak Hasan Basriler, Abdullah b. Mübarekler, İmam Ebu Hanifeler, İmam Evzailer, İmam Zuferler, İmam Şafiler, İmam Yusuflar, İmam Muhammedler, İmam Malikler, İmam Ahmed b. Hanbeller, İmam Buhariler, İmam Neveviler, İmam Taberiler, İmam Kurutbiler, İmam Cessaslar, İmam Sarahsiler, İmam Maturidiler, İmam Eş’ariler, İskilipli Atıf efendiler, Ebu Suud efendiler, Molla Güraniler, Akşemsettinler, Kemalettin efendiler, Kevseriler nerede? “Akılla vahiy çelişirse akıl tercih edilir.”, “Kur’an’ın hükümlerini Avrupa’nın kabul edeceği şekilde yorumlamalıyız.”, “Başörtüsü dinin emri değildir.”, “Allah gaybı bilemez.”, “Mezhep imamlarını boş ver. Onların Kur’an’la bir alakaları yoktur zaten.”, “Kur’an’ın Allah kelamı olduğu tartışılır.”, “Bütün insanların Müslüman olması dinin, Kur’an’ın hedefi değildir.”, “Hz. Âdem’in babası vardır’ diyen akılperest akademisyenlerle, “Şeyhim, gece yatağımda hangi yöne döndüğümü dahi bilir, bana şah damarımdan daha yakındır, dua ettiğim zaman duama icabet eder” “Allah’ı razı etmenin yolu hocamı/şeyhimi razı etmekten geçer” diyen Sofistik taifenin hocalarının anlattığı din, benim dinim olamaz, olmamalı. Efendiler! Bu yol yol değildir. Tutanı yakar. Hem bu dünyada hem de öte dünyada. Allah’a Emanet Olunuz. EsSelamu Aleykum Ve Rahmetullahi Ve Berakatuhu….

RABİ'UL-EVVEL 1438

45


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

ARAKAN’A

ACİL YARDIM! Arakan’daki müslüman kardeşlerimiz kafirler tarafından yakılarak vahşice katledilmektedir. Helikopterler tarafından bombalanan köylerde çocukların ve kadınların olmasına aldırış edilmemektedir. Bu zulme sessiz kalmayın!

Kuvveyt Türk İMAM BUHARİ Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000 İban: TR54 0020 5000 0078 8500 0000 01 Şube: Yenibosna

İrtibat: 0538 517 2321

Amel, Sözün Efendisidir.

Güneşli Mahallesi Ayçin Sokak No: 36 Bağcılar / İstanbul www.imambuharivakfi.org bilgi@imambuharivakfi.org

İslâm’da

KIZ ÇOCUĞUNUN FAZİLETİ

H

amd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun âline ve ashabına olsun. Allah’ın selâmı, yeryüzündeki tüm Müslümanların üzerine olsun. Kız çocuklarından hoşlanmamak, onları sevmemek veya onları her fırsatta incitmek cahiliye adetlerindendir. İslâm, bu konuda insanların düşünce yapılarını sağlıklı bir yapıya kavuşturmuş; kadınların erkeği tamamlayan, bir takım hak ve görevleri olan Allah’ın yarattığı varlıklar olduğunu ifade etmiştir. Kız çocuğu ile yetim; şefkat, merhamet ve korumaya diğer çocuklardan daha çok muhtaçtır. Çünkü bunlar zayıflık, güçsüzlük ve eziklik duygusu ile yaşarlar. Aksi iddia edilse de klasik ve çağdaş tüm cahili toplumlar, onların haklarını çiğnemiştir. Allah’ın kanununun uygulanmadığı her coğrafyada, bu iki zayıfa zulüm ve haksızlık yapılır. Cahiliye, cahiliyedir; kılık değiştirerek ruh ve yapısıyla tekerrür eder. (1) Eski ve klasik cahiliye; herkesin gözü önünde, hiç utanmadan zulüm sancağını kaldırıyor ve

46

ARALIK 2016

teşhir ediyordu. Kız çocuklarına ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyordu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu; hatta bazı toplumlarda insan olarak bile kabul edilmiyordu. Çağdaş cahiliye ise zulüm ve haksızlığı kılıfına uydurarak bazı anayasa maddeleriyle adeta şirin göstermiş, türü ne olursa olsun rezalet ve ahlâksızlığı yaşamada kız çocuğu ile yetim için sınırsız hürriyet kapısını açmıştır. Böylece söz konusu aile ve toplumlarda bu iki zayıf sınıf yok olup gitmiştir. Bütün bunlar karşısında onları kurtaracak yegâne nizam İslâm’dır. İslâm onların haklarını savunur, onlara zulüm yapanlara karşı korur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu iki zayıf sınıf hakkında şu uyarıda bulunmuştur: “Allah’ım! Ben şu iki zayıfın, yani yetim ile kadının, hakkının gasp ve zayi edilmesinin günah ve haram olduğunu insanlara söylüyor, onları bundan sakındırıyor ve engelliyorum. Sen şahid ol.” (2) (3) Anne-babanın, kendilerine bahşedilen kız çocuğunu sevmemeleri Allah’ın gazabına maruz kalmaları için yeterlidir. Çünkü Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuğu verir. Dile-


diğine her ikisini de verir. Dilediğini de kısır bırakır. Bu Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Üstelik modern ilim; erkek veya kız çocuğuna sahip olma durumunun (kadınla değil) erkekle alakalı olduğunu çıkarmıştır. (4) Hâlbuki kız çocuğu sahibi olmak, değerlendirilirse eğer; rahmet, bereket ve azaptan kurtuluş vesilesi olabileceğinden büyük bir nimet olarak görülmelidir. En azından İslâm bunu her fırsatta dile getirmektedir. Gerek ayetlerde gerek hadislerde bununla karşı karşıya gelmekteyiz. Aynı zamanda hayatları İslâm olmuş din âlimlerinden ibret verici örneklerle karşılaşmaktayız:

duygularıyla karşılanması gereken bir nimettir. Ama Cahiliye Dönemi’nin çarpık anlayışından dolayı bazı rüya tabircileri; “Rüyamda yüzümün karardığını gördüm” diyen birine; “Hamile bir eşin var mı?” diye sordu. “Evet” deyince; “O halde eşin sana bir kız çocuğu doğuracak” diye rüyayı tabir ederlerdi. (8) 3) Hâlbuki kız çocuğunu yetiştirmenin zorluklarına sabretmek cennete girme sebeplerindendir:

Kız Çocuklarının Fazileti İle İlgili Ayetler Ve Hadisler

Ebû Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu naklediyor: “Her kimin üç kız çocuğu olur da onların zorluk ve sıkıntılarına sabrederse, muhakkak cennete girer.” (9)

1) “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’a aittir. Dilediğini yaratır; dilediğine kız evlat, dilediğine erkek çocuk verir yahut hem kız hem erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır bırakır. O, ilim ve kudret sahibidir.”

Başka bir rivayette şöyle bir ziyade vardır: “Bunun üzerine bir adam: ‘Ya Rasûlallah! Peki, iki kız çocuğu olursa’ diye sorunca: ‘Bir tek kız çocuğu olsa da’ buyurdu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.” (10)

(5)

• Bir görüşe göre; anne-babalar genellikle kız çocuklarını bir yük gibi gördükleri için Allah kız çocuklarını erkeklerden önce zikrederek onları onurlandırmış ve gönüllerini almıştır.

4) Kız çocuğu horlanmaz ve erkek çocuğu ile adaletli davranılırsa yine bu cennete girme sebebi olur. İbn Abbas radıyallahu anh’tan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kimin bir kız çocuğu olur da onu toprağa gömmez, hor görmez ve oğlan çocuğunu ona tercih etmezse; Allah onu cennete koyar.” (11)

• Anne-babanın dileği değil, Allah’ın dileğinin gerçekleşeceğinin vurgulanması içindir.

Oğlan çocuğuyla kız çocuğuna sevgide, hediye vermede, bilgi ve kültür kazandırmada, ilişkilerde, hatta öpmede adalet şarttır.

• Ayetin temel mesajı kız çocuklarından hoşlanmamanın ayetlerde kınanan Cahiliye Dönemi ayetlerinden olduğunun vurgulanmasıdır. (6)

Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bir adam bulunuyordu. Adam oğlunu dizi üzerine oturttu. O sırada adamın kızı geldi, onu da önüne oturttu. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Onlar arasında eşit davranmadın, adil davranmadın’ buyurdu.” (12) (13)

Ayette neden önce kız çocuğu zikredilmiştir? İbn Kayyîm şöyle demiştir:

2) Cahiliye Dönemi’nde biri kız çocuğuyla müjdelenince öfkeden yüzü kapkara olurdu: “Onlardan biri Rahmân’a layık gördüğü (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman utancından yüzü simsiyah kesilir ve öfkeyle yutkunmaya başlar.” (7) Dikkat edilirse ayette müjdelenince buyuruluyor. Müjde, hayırlı bir durum olunca verilir. Dolayısıyla kız çocuğu İslâm’a göre müjde

5) Kız çocukları sempatiktir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kız çocuklarını çirkin görmeyin. Zira onlar sempatik ve cana yakındırlar.” (14) Bu hadis kızlara bakışı düzeltme, onları çirkin görmeme ve onlara yakın olma konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in anne-babalara bir mesajıdır. (15)

RABİ'UL-EVVEL 1438

47


6) Kız çocuklarında nice hayırlar bulanabilir. Kız çocuklarında bulunan bazı eksiklikler, zayıflıklar sebebiyle hoşlanılmayabilir. Ama nice hoşlanılmayan şeylerde birçok hayır ve bereket vardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in erkek çocuklarının yaşamayıp soyunun Hz. Fatîma’dan devam ettiği unutulmamalıdır. Ahmed b. Hanbel’in oğlu Salih b. Ahmed diyor ki: “Babamın bir kızı olunca: ‘Peygamberlerin de kızları vardı. Ayrıca kız çocukları (nın değeri) hakkında senin de bildiğin (nice sahih ve muteber hadis) gelmiştir’ derdi.” Yakub b. Bûhtan diyor ki: “Benim tam yedi tane kızım oldu. Her kızım doğduğunda, Ahmed b. Hanbel’in yanına gelirdim. O da bana; ‘Ey Eba Yusuf! Peygamberlerin de kız çocukları vardı’ derdi de onun bu sözleri yüreğime su serperdi.” (16) 7) Kız çocuklarının yetiştirilmesi, toplumun yetiştirilmesidir. Çünkü onlar geleceğin anaları ve toplumun kurucularıdır. Onlar kahramanları dünyaya getiren, yakın zamanda dünyayı sarsan dinamiklerdir. O halde herkes kızını ve kız kardeşini eğiterek toplumun ıslahı için katkıda bulunmalıdır. Üstün ahlâkla darb-ı mesel olmuş birçok fazilet örneği kadın bulunmaktadır. Nesibe binti Kab, Esma binti Ebi Bekir, Safiyye binti Abdulmuttalip onlardan birkaçıdır. “Eğitimci olarak hazırladığında bir anayı, hazırlamış olursun soylu bir halkı.” Kız çocukları imkân ve en önemlisi uygun ortamlar sağlanarak özellikle çocuk eğitimi, sağlık, psikoloji, din, ahlâk, ev düzeni ve ekonomisi konularında bilinçlendirilmelidir. İslâm dünyasındaki başarısızlığın ve geri kalmışlığın sebebi, kızların eğitim probleminde aranmalıdır. Ana; saliha bir kadın ise artık onun oğlunun kelimenin tam manasıyla “adam” olacağını beklemelisiniz. Âlimlerin biyografilerini okuduğunuz zaman, onların birçoğunun büyük olmasındaki sırrın, analarının onlara telkin ettikleri sağlam prensipler olduğunu görürsünüz. Her kap ancak içindeki sıvıyı sızdırır. Bebeklik yıllarında beşiğinde yüksek ahlâka teşvik eden anasının ninnilerini dinleyen bir çocuk, hikmet ve fazilet sahibi üstün bir insan olmaya layıktır. Bu çağın analarının yaptığı gibi ilk

48

ARALIK 2016

zamandan itibaren kulağı hayâsız müzik programlarında olan bir çocuk da laubali, gevşek ve korkak yetişmeye layıktır. Ana tüm dünyanın hocasıdır. Sağ eliyle beşiği sallayan kadın, sol eliyle de dünyayı sarsar. O halde evi ıslah edebilmemiz için; evin direği ve ruhu olan anayı ıslah etmemiz gerekir. (17) 8) Kız çocuklarının fazileti ile ilgili altın değerinde bir hadise: Rafiî nin “Vahyu’r-Risale” adlı kitabında zikrettiği bir kıssayı nakledeceğim. Şeyh el-Bakuri “el-Avdetu ile’l-iman” adlı kitabında ondan nakille: Mustafa Sadık er Rafi-î şöyle der: “Bir gün Ebu Yahya ‘Malik Bin Dinar’ radıyallahu anh Kur’an yazma işini bitirdi. Sonra evinden çıkıp mescide gitti, insanlara namaz kıldırdı. Mescittekiler onun sohbetini dinlemek için oturup beklediler. O ise doğrulup Allah’ın ona dilemesi kadar rükû ve secde yaptı. Namazını bitirdikten sonra dayandığı kolona doğru kalktı. İnsanlar onun etrafında halkalar oluşturdu. Mescit bütün genişliğine rağmen dolup taşmıştı. Malik bin Dinar gözlerini cemaate çevirdi. Sonra başını öne eğip uzun bir süre sustu. Onun heybeti ile sakinleşen ve mütevaziliğine hayran kalan cemaatin başlarında sanki kartallar bekliyordu. Derken göz kapaklarına yapışmış gözyaşı ve dudaklarında beliren bir tebessüm ile başını kaldırdı. Bir genç dayanamayıp: “Şeyhi ağlatan şey nedir?!” diye sordu. Bu genç, imama yakın safta oturuyordu. Şeyh şaşkın bir kimse gibi bakışlarını ona çevirip uzun bir süre düşündü. Halen cevap vermemişti. Sanki onu bir hal almıştı. İnsanların şaşkınlığı daha da arttı. Çünkü daha önce böyle bir suskunluğu ve sorulan soruyu cevapsız bırakması asla görülmemişti!... İnsanlar kendi kendilerine: “Şeyhin mühim bir hali var. Bu suskunluğunun arkasında onun iç âleminde çatışan manalar ve hatıraların olması gerekir” diye düşündüler. İmam’ın insanlara tebessüm etmesi gecikmedi ve dedi ki: “Bir hatıra aklıma geldi, bunun için ağladım. Sonra bir rüyayı düşündüm ve bunun için güldüm. Beni ağlatan hatıra Hasan el-Basri hakkındadır. Hasan Basri’nin ne kadar âlim, zahid


ve takvalı olduğunu biliyorsunuz. O, Ebu Eyyûb el-Ensari ailesinin azatlısıydı. Annesi de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Ümmü Seleme’nin cariyesiydi. Bazen annesi olmadığı zaman, Ümmü Seleme göğsünü verip oyalıyordu, tâ ki annesi dönünceye kadar… Nice kere göğsü sütle dolup Hasan Basri de onu içiyordu. İnsanlar hikmet, fesahat ve zühdün ancak o mübarek göğsün bereketinden olduğunu biliyorlardı. Hem sonra insanların onu: “Bir yerden döndüğü zaman sanki arkadaşının defninden dönüyormuş gibi gelirdi” şeklinde vasfettiklerini herhalde unutmamışsınızdır. Oturduğu zaman Allah’a şiddetli korkusundan boynu vurulacakmış gibi hazırlanırdı. Cehennem zikredildiğinde sanki sadece onun için yaratılmış gibi bir hal alırdı. Gerçekten Hasan, böyle bir üstadımdı. Her ne zaman bir üzüntü veya musibete uğrarsam ona başvururum. Onu bu meclisimde hatırlayınca ve düşmanlarının ona karşı türlü türlü hile ve desiselerini düşününce ona acıdım. Beni ağlatan hatıra işte budur. Düşünüp de tebessüm ettiğim rüyaya gelince söyleyeceklerimden istifade etmeniz için onu bir kıssa içinde size haber vereceğim. Gençliğimde polistim, çevik ve atiktim. Şiddet ve sertlikte dağ gibi güçlüydüm. Çok katıydım. Hatta sanki göğsümde kalp değil de kaya vardı. Günah işlemekten sakınmazdım. İçki müptelasıydım. Oysaki içki şeytani bir ruhtur. Saadeti, rabbani ruhtan aramaktan aciz olan kimse onu içkide arar. Bir gün hırsız ve caniyi gözetlemek için çarşıda gezerken bir de ne göreyim! İki kişi boğaz boğaza kavga ediyorlar. Biri, diğerini boğmaya çalışıyordu. Koşarak yanlarına gittim. Zayıf mazlum, güçlü zalime şöyle diyordu: “Kız çocuklarımın sevincini benden zorla aldın. Onlar sana beddua edecekler. Bundan sonra ebediyen bir hayır elde edemeyeceksin. Ben bu çarşıya ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözüne uyarak çıktım: “Müslüman bir kimse pazara çıkar, ondan bir şey alır, evine taşır ve bunu da sırf kız çocukları için yaparsa Allah ona

rıza ve rahmet nazarıyla bakar.” O zaman bekârdım, kendisiyle ülfet bulacağım bir eşim yoktu. Derken içimde insanlık duygusu uyandı. Yoksul kızları sevindirerek onların saliha dualarını almak istedim. Adamın parasını o zalim adamdan aldım. Kızlarının daha fazla sevinmesi için kendi paramdan da ona verdim ve dedim ki: “Çarşıdan alıp eve götürdüklerin sebebiyle kızlarının sevindiğini gördüğün zaman Malik bin Dinar’a dua etmelerini söylemen, Allah’ın seni sorumlu tutacağı ve hakkımı ancak bununla tam olarak ifa edeceğin bir vaad olsun.” O gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini, kızlara ikram etmeye teşvik eden manasını ve onu pekiştiren: “Kim, kızlarının iyi ve sevinçli büyümelerini arzulayarak onlara ikram ederse Allah’a ikram etmiş gibidir.” ifadesini derin düşünceler içerisinde kıvranarak geceledim. Bu hadis geceden ta sabaha kadar ruhuma fısıldamaya ve nefsimi doldurmaya devam etti. O vakit evlenmeyi düşündüm. Ancak böyle kötü biri olmaya devam ettiğim müddetçe insanların beni iyi kızlarıyla evlendirmeyeceklerini bildiğimden cariye pazarına gitmekten başka yol bulamadım. Pazara gittim ve güzel bir cariye satın aldım. Benden çok iyi bir muamele ile karşılaştı. Derken ondan bir kızım oldu. Kızıma aşırı bir sevgi ile bağlandım. Onun vesilesiyle benim gibilerinde bulunmayan büyük bir insanlık duygusu ortaya çıktı. İlk halim ile şimdiki halim arasındaki farkı gördüm. Kızımı dünyada anne ve babasından başka bir şeye sahip olmayan semavi bir varlık gibi görüyordum. Sanki karnını doyurması dışında dünyadan biri değildi. Onun süruru emerek gösterdiği gelişmeden daha fazla gelişiyordu. Bundan anladım ki Allah’ın rahmetiyle kuşatılmış kişi o rahmete sahip olunca artık bundan sonra başkasının dünya hayatı ona geçse de üzülmemesi gerekir. Ve yine anladım ki kalbi temiz olan kimse o kalpte sürur bulur. Üzüntüye aldırış etmezse üzüntü de ona aldırış etmez. Kızcağızın sevgisi hem evim de hem de ruhumda yer etmişti. Emeklemeye başlayınca ona

RABİ'UL-EVVEL 1438

49


olan sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Her gün hatta her saat kalbim de ona karşı yenilenen bir bağlılık besliyordum. Bu bağlılık katışıksız kalbi bir sürurdu. İçkiyi bırakmaya çalıştım ama yapamadım. Çünkü tam bir içki müptelasıydım. Lakin kızımın sevgisi içkiye Allah’ın dininin koyduğu günahları koydu. Dolayısıyla içkiden şiddeti bir şekilde nefret ettim. Bununla birlikte içkiyi terk etmiyordum. İçkiyi doldurup içmeye niyetlendiğimde kızım oturduğum yere emekleyerek gelirdi. Elimdeki içki bardağını çekiştirirdi, böylece içkiyi elbiseme dökerdi. Kızmıyordum. Çünkü bu onu sevindiriyor ve güldürüyordu. Onun için kendimi daha mutlu hissediyor ve gülüyordum!! Bu durum benimle onun arasında böylece devam etti. İki durum arasında kalmıştım: Bazen içiyor çoğu zaman da terk ediyordum. Çünkü kızıma olan bağlılık içkiye olan bağlılığımdan büyüktü. Nefsime her müracaat edişimde bir gün kızımın içkinin manasını anlayıp beni örnek almasından, içkiden dolayı ona zaman ayıramamaktan, onun günahlarıyla beraber günahlarımı Allah’a sunmaktan ve çocuklar babalarına rahmet okurken onun bana lanet okumasından Allah’a sığınıyordum. Bu zanlar ve duygularla geçip giderken yavaş yavaş durumumu düzeltiyordum. Kızım büyüdükçe benim de faziletim büyüyordu. Derken kızım iki yaşını bitirince öldü. Ona olan hüznüm beni bitkin düşürdü. Teselli bulacağım ve sığınacağım bir iman ve ruh gücüne sahip değildim. Cehalet, hüzünlerimi katmerleştirdi. Musibetim, musibetlere dönüştü. Bundan ötürü içinde bulunduğum içki kötülüğüne döndüm. Hüzünlerim şeytanın sevinçleri oldu. Bu mel’un (Allah onu rezil kılsın) sevdiği yollarla beni saptırmayı diledi. Böylece onun komşuluğuna döndüm ve meydanına uzandım. Nısf-u Şaban’da (Şaban ayının ortası) bir Cuma gecesi şeytan-ı lain beni aşırı içki içmeye sürükledi. İçtiğim içkiden dolayı bir ölü gibi geceledim. Rüyada kıyamet ve haşri gördüm. Kabirler içindekilerini dışarı atmıştı. İnsanlar öne geçmiş, ben de onlarla beraberdim. Çok

50

ARALIK 2016

endişeliydim. Arkamdan engerek yılanının sesine benzer bir ses işittim. Döndüm bir de ne göreyim!! Büyük bir yılan… Kan gibi kırmızı gözlerinden ölüm saçıyordu. Ağzında mızrak gibi dişler, karnında şiddetli bir ısı vardı. Yere o ısıyı üflese orda yeşillik diye bir şey çıkmazdı. Derken ağzını açtı. Ve içindeki ısıyı üfledi. Beni yutmak amacıyla hızlıca bana doğru geldi. Korkarak hızlıca önünden koştum. Zayıflıktan ve güçsüzlükten neredeyse ölecek olan bir yaşlıyla karşılaştım. Ona sığınıp: “Beni koru ki Allah’ da seni korusun” dedim. Yaşlı adam: “Gördüğün gibi ben zayıf biriyim. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ondan uzaklaşarak koş. Belki Allah kurtulman için sebepler gösterir.” Koşarak geri döndüm. Büyük ve ürkütücü bir ateşin kenarına geldim. Oradan da geri döndüm. Ejderha gibi yılan da peşimden geliyordu. O yaşlı adamla tekrar karşılaştım. Ondan yardım istedim. Bana acıdığından dolayı ağladı ve dedi ki: “Gördüğün gibi ben zayıfım. Bu zorbaya gücüm yetmez. Ancak şu dağa doğru koş. Belki Allah senin için bir durum ortaya çıkarır.” Göz gezdirdim. Bir de ne göreyim, dağın üzerinde büyük bir ev! Evin pencereleri, pencerelerin üzerinde de perdeler vardı. Oraya doğru koştum. Yılan da arkamda! Dağa vardım. Pencereler açıldı, perdeler kaldırıldı. Çocukların ay gibi yüzlerini gördüm. Yılan bana yaklaştı. İçinden üflediği ateş menzilindeydim. Üzerime ateş üflüyor, öyle ki neredeyse beni alıyordu. Çocuklar topluca; “Ey Fatıma! Ey Fatıma!” diye bağırıştılar. Birden ölen kızımı gördüm. İçinde bulunduğum vaziyeti görünce çığlık attı ve ağladı. Sonra kurşun gibi fırladı. Önümde durdu ve sol elini bana uzattı. Ben de onu tuttum. Ejderha gibi yılana da sağ elini uzattı. Yılan kaçarak döndü!! Sonra beni oturttu. Korku ve panikten dolayı ölü gibiydim. Hayatta iken yaptığı gibi gelip kucağıma oturdu. Eliyle sakalıma vurdu


ve dedi ki: “Ey babacığım! “İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16) Ağladım ve dedim ki: “Ey kızcağızım! Beni öldürmek isteyen o ejderha gibi yılandan bana haber ver?” dedi ki: “O senin kötü habis amelindi. Bu korkunç hale gelinceye kadar onu sen böyle güçlendirdin. Gördüğün gibi ameller burada cisme dönüşüyor.” Dedim ki: “Peki ya o yardım istediğim halde bana yardım etmeyen yaşlı zayıf adam?” Dedi ki: “Ey babacığım! O senin salih amelindi. Onu sen zayıflattın. Öyle ki, kötü amelini senden geri çeviremeyecek kadar zayıfladı. Şayet ben burada olmasaydım ve zayıf yoksul kız çocuklarını sevindirmekle ilgili Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine tabi olmasaydın burada tutunacağın sol el ve ejderha gibi yılanı senden uzaklaştıracak sağ el olmazdı!” Derken uykudan korkarak uyandım. İçinde bulunduğum hale lanet ettim. Kendimi yerleşik ve mukim biri olarak hissediyordum. Sanki kötü amelimin sürgünüydüm. Her ne zaman ondan kaçtıysam yine ona sığınıyordum. Kalpte uyuyan ve sonra uyanan pişmanlıktan kaçış nereye? Lakin ben Allah’ın rahmet hazinesinde zararda olan kimsenin, kendi sermayesinden kâr etmeyi ümit ettim. Nefsime: “Mü’min’in ömründen sadece bir gün bile kalsa onun küçük görmemesi lazım” dedim ve rüyada gördüğüm o zayıf yaşlı adamı şişman ve güçlü kemikli bir gence çevirmek için tevbeye sarıldım. Tâ ki ondan yardım istediğim zaman beni korusun ve “gördüğün gibi ben zayıf biriyim” demesin! Tevbe-i Nasuh (sadık tevbe)’un yolunu sordum. İnsanlar, sohbet halkası burada mescitte olan Hasan el-Basri’yi gösterdiler. Bana: “Hasan el-Basri takva, zühd ve ibadetten tut, her türlü ilmi kendinde barındırmıştır. Onun dili sihir, kişiliği mıknatıs gibidir. Hikmetle konu-

şur. Göğsü sanki nazil olmayan bir İncil gibi doludur” denildi. Sabahleyin erkenden mescide gittim. Hasan el-Basri halka şeklinde oturan insanlara sohbet ediyordu. Gidip halkanın sonuna oturdum. Çok geçmeden beni sıtma titremesi gibi bir titreme tuttu. Çünkü o, rüyada kızımın bana söylediği ayeti okuyordu. “İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ‘saygı ve korku ile yumuşaması’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı.” (Hadid, 16) Eğer ölümden sonra yer beni içinden dışarı atsaydı ve kabir benim için yarılsaydı dünyayı, o saatte gördüğüm şeyden daha şaşırtıcı görmezdim!.. Bu şaşkınlık içindeyken Hasan el-Basri okuduğu ayeti tefsir etmeye başladı…” İşte İslâm’da kız çocuklarının fazileti böyledir. (18) Velhamdûlillahi Rabbil Âlemin. -----------------------1. Muhammed Nûr Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 2. İbn Mâce, Edeb 3. A.g.e. 4. Abdurrahim Şe’ravî, İslâm’da Çocuk Eğitimi, Dua Yayıncılık 5. Şura Sûresi ,42/49-50 6. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları 7. Zuhrûf Sûresi, 17 8. A.g.e. 9. Müsned/Ahmed b. Hanbel, 2/335 10. A.g.e. 11. Ebu Dâvûd, Edeb 12. Ebu Dâvûd, Edeb 13. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları 14. Ahmed b. Hanbel (Ukbe b. Amr’dan rivayet edilmiştir.) 15. A.g.e. 16. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları 17. Muhammed Nûr Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 18. İbn-i Kayyım El-Cevziyye, Allah’ın Hediyesi Çocukların Ahkâmı, İtisam Yayınları

RABİ'UL-EVVEL 1438

51


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

ABİDU’L HARAMEYN Fudayl bin İyad (rahimehullah) (725-803)

“Kötülüklerin hepsi bir evde toplanmış ve dünyaya rağbet o evin anahtarı olmuş. İyiliklerin hepsi de bir başka evde toplanmış, zühd de ona anahtar olmuş.” İnsanlar mal ve dünyaya hırs ile bağlanma hususunda geçmişte olduğu gibi bugün de müthiş bir yarış sergilemekte. Bu öyle bir yarış ki nicelerinin ayağını kaydırmış ve onları kendisine bağlayarak, adeta onları dünya ve mala tapar hale getirmiştir. (Allah bizleri korusun)

52

ARALIK 2016


Fudayl bin İyad demiştir ki: “Eğer bizim âlimlerimizde birazcık sabır olsaydı şu adamların (yani vali ve halifelerin) kapılarına varıp, onların eşiklerini aşındırmazlardı.”

İ

slam'da dünya-âhiret dengesi esastır. Hatta

bulunacak olsa ona ilişmez, fakirin malını gas-

âhiret her daim dünyanın önünde yer alır.

betmezdi. Sahra ortasında kurduğu çadırına

İşte İslam’ın âhiret öncelikli dünyaya bakışına

adamları soydukları kafilelerin malını getirirdi.

zühd denir.

Onun hidayete ermesine vesile olan olay ise

Selef-i salihin neslinden günümüze kadar zühd sahibi insanlar bitmemiştir ancak azalmıştır. (Allah sayılarını arttırsın). İşte onlardan biri de etbâu’t tâbiin neslinin önde gelenlerinden biri olan Abidu’l Harameyn (onun 40 yıl boyunca Kabe’de ilk rekatı kaçırmadığı rivayet edilir) olarak adlandırılan Fudayl bin İyad'tır.

Hayatı

şöyle nakledilir: “Fudayl bin İyad, eşyâlık yaptığı zamanlarda bir kadına aşık olur. Eşkiyâlıktan elde ettiğinin bir kısmını ona gönderir, zaman zaman yanına gider ve onunla konuşurdu. Bir defasında yine akşama kadar gönül eğlendirmiş, tırmandığı duvar üzerinde kadınla muhabbet ediyordu. Bu esnada oradan geçmekte olan bir hâfız şu mealdeki ayeti okur: “Allah zikredildiği zaman, iman

Ebu Ali künyeli Fudayl bin İyad’ın(r.h) Horasan’ın Merv bölgesinden Semerkand’ta hicri 107(m.725) yılında doğduğu ve sonraları Ebiverd’de yetiştiği söylenir.

edenlerin

kalplerinin

saygıyla

yumuşaya-

cağı zaman halâ gelmedi mi?” (Hadid, 16) Okunan bu ayet onda o kadar çok tesir eder ki kendi kendine şöyle der: “Geldi, geldi... Hatta geçti bile!” diyerek oradan ayrıldı ve bir hara-

Fudayl b. İyad’ın isminin anlamı, sonraki yıl-

beye uğradı. Geceyi burada geçirirken yakında

larında tam da ismine yaraşır bir hayat olarak

bulunan bir insan topluluğundan biri, arkadaş-

“çok faziletli ve erdemli” demektir.

larına: “Buradan kalkıp gidelim.” Diğerlerinin

Gençlik yıllarında güçlülüğüyle ön plana çıkmış ve Merv ile Ebiverd arasında bir çete kurarak eşkiyâlık yapan Fudayl b. İyad, bu esnada çetesiyle hem namazlarını kılıyorlar hem de Kur’an okuyordu.

ise, “Burada sabahı edelim. Çünkü gecenin bu saatinde Fudayl bizim yolumuzu keser” dediğini işitti. Fudayl bin İyad, bu hadise üzerine bir kere daha tevbe etti. Topluluğa, emniyetle gidebileceklerini söyledi. Fudayl b. İyad (rahimehullah) daha sonraları

Eşkiyâlıktan Abidliğe

Kufe’ye gitti ve burada bir müddet durduktan

Fudayl b. İyad, Merv ile Ebiverd arasında eşkiyâlık yapar ancak eşkıyâlığında

bile

belli ahlâki özellik-

sonra Mekke’ye giderek ömrünün sonuna kadar burada kaldı.

Allah Korkusu

leri kendisinde bu-

Meşhur talebesi İbrahim b. Eş’as, onun hak-

lundururdu. Örne-

kında şunları söylüyor: “Fudayl’dan daha çok

ğin; Soygun yaptığı

Allah korkusunu kalbinde taşıyan birini gör-

kafilede bir kadın

medim. Çünkü o Allah’ı anınca veya yanında

RABİ'UL-EVVEL 1438

53


Allah anılınca ya da Kur’an-ı Kerim dinleyince

İslam tarihi kaynaklarında oğlu hakkında şöyle

korku ve hüzün zâhir olur, gözleri dolar ve çok

meşhur bir rivayet vardır:

ağlardı. Hatta yanında bulunanlar onun bu halinden ötürü kendisine acırlardı. Devamlı hüzün ve devamlı tefekkür halinde idi. İlmiyle, almasıyla, vermesiyle, cömertliğiyle, kızması ve sevinmesiyle velhasıl bütün hasletleriyle Allah’ın rızasını talep etmede ondan daha hassas bir başkasını görmedim.” Onun bu hüzün ve takvalı hali hakkında Ab-

Ali b. Fudayl, bir gün Tekâsür Süresi’ni okuyor; ayetleri okudukça ağlıyor, okudukça ağlıyor... Son ayete geliyor: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorguya çekileceksiniz.” Ali b. Fudayl bu ayeti tekrar ediyor, okuyor, okuyor. Sonra birden yere yıkılıyor ve o anda ruhunu Rahman’a teslim eder.

Meşhur talebesi İbrahim b. Eş’as, onun hakkında şunları söylüyor: “Fudayl’dan daha çok Allah korkusunu kalbinde taşıyan birini görmedim. Çünkü o Allah’ı anınca veya yanında Allah anılınca ya da Kur’an-ı Kerim dinleyince korku ve hüzün zâhir olur, gözleri dolar ve çok ağlardı. Hatta yanında bulunanlar onun bu halinden ötürü kendisine acırlardı. Devamlı hüzün ve devamlı tefekkür halinde idi. İlmiyle, almasıyla, vermesiyle, cömertliğiyle, kızması ve sevinmesiyle velhasıl bütün hasletleriyle Allah’ın rızasını talep etmede ondan daha hassas bir başkasını görmedim.”

dullah İbn Mübarek(rahimehullah) şöyle demiştir: “Fudayl vefat edince, hüzün ortadan kalktı.”

kadaşlarından biri şöyle anlatıyor: “Otuz sene Fudayl ile arkadaşlık ve talebelik yaptım, ben O’nun güldüğünü görmedim. Ancak oğlu

Gece ibadetine çok düşkün olan Fudayl b.

Ali’nin vefat ettiği gün tebessüm ettiğini gör-

İyad, yatağında sağa sola dönünce şöyle derdi:

düm. Hepimiz şaşırmıştık, o güne kadar gül-

“Yatmak sana yaraşmaz! Kalk, âhiretten nasi-

meyen Fudayl neden çok sevdiği oğlunun ve-

bini al!”

fatında gülsün ki... Kendisine sebebini sorunca

Oğlunun Takvası

bana dedi ki: ‘Allah’ın sevdiği şeyi ben de severim. O oğlumu benden çok seviyor ki yanına

Fudayl b. İyad’a Allah(azze ve celle) bir erkek

aldı.’ Sonra dedi ki: ‘Bak, Allah benim gibi bir

çocuğu nasip etti. O da çok sevdiği Hz. Ali’nin

adam ile alış-veriş yapmış, ben buna sevinme-

ismini oğluna verdi. Fudayl, bu oğlundan do-

yeyim, tebessüm etmeyeyim de ne yapayım!’”

layı Ebu Ali künyesi ile anılır oldu. Ali büyüdü, 30’lu yaşlara vardı; babasını geçecek düzeyde

54

Onun vefatını Fudayl’in talebelerinden ve ar-

Allah’ın Dualara İcat Etmesi

bir zâhid ve âbid oldu. Öyle biri oldu ki, babası

Fudayl bin İyad(rahimehullah), bir gün Arafat

kadar bölgede tanınmaya başladı.

meydanında insanları seyrediyordu. Müslü-

ARALIK 2016


manlar Allah Teâlâ’ya yalvarıp, dua ediyordu. Bunları bir müddet seyrettikten sonra “Sübhânallah. Şu kadar insan, kerîm olan bir zâtın

de âhiretin perişan olacaktır.”

Mektuplaşmalar

kapısına gitse, bu şekilde yalvararak bir dânik

İmam Zehebi(rahimehullah), ‘Siyerü A’la-

(0, 801 gr.) yani çok az altın isteseler, o zât bu

mi’n-Nübela’ isimli eserinde onun Abdullah

insanları ümitsiz ve eli boş geri çevirmez. Ya

Bin Mübarek(rahimehullah) ve İmam Mâlik(-

Rabbi, Sen kerîm ve gaffârsın. Bu insanların

rahimehullah) ile mektuplaşmasını şöyle nak-

hepsini affetmen, kerîm olan ganî olan bir zâtın

leder:

bir dânik altın vermesinden daha kolaydır. Ya Rabbi! Senin ihsanların o kadar çoktur ki bu insanların hepsini affetsen, senin ihsanından

Abdullah Bin Mübarek(Rahimehullah) İle Mektuplaşma Abdullah b. Mübarek’e yazdığı mektupta şöyle yazar: “Sen Tarsus’a cihad için gideceğine gelip benim gibi Mekke’de ibadete kendini versene! Sen dışarı ile çok ilgileniyor, kendi nefsini ihmal ediyorsun.” Muhammed b. İbrahim b. Ebi Sekine’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘’Abdullah b. Mübarek ile birlikte Tarsus’taki geçitte nöbetçiydik. Mektup ona ulaştı. Hacca gitmek istedim ve o zaman Fudayl b. İyad, Mescid-i Haram’da Kabe’de itikafta idi. Abdullah b. Mübarek şu beyitleri bana yazdırıp Fudayl b. İyad’a gönderdi:

hiçbir şey eksilmez” dedi.

İnnâ Lillâhi Ve İnne İleyhi Râciun Ne Demek? Fudayl b. İyad, “innâ lillâhi ve inne ileyhi râ-

“Ey Harameyn’in âbidi! Eğer bizleri görseydin, Şüphesiz ibadetle oyalandığını bilirdin. Kimilerinin gözleri gözyaşlarıyla dolarken,

ciun”(Bakara, 156) ayetini şöyle tefsir ediyor:

Bizim boğazlarımız kanlarımızla boyanır.

“Biz Allah’ın kuluyuz ve O’na döneceğiz. Kim

Bazılarının atı batılda yorulurken,

Allah’ın kulu olduğunu ve O’na döneceğini anlarsa, Allah’ın vakfı olduğunu anlar. Kim Al-

Bizim atlarımız günün sabahında yorulurlar.

lah’ın vakfı olduğunu anlarsa, yaptıklarından

Miskin kokusu sizin,

sorumlu olduğunu unutmaz. Kim sorumlu ol-

Atlarımızın tırnaklarının tozu ve dumanı olan bi-

duğunu unutmazsa, sorulacak sorulara cevap hazırlama çabasında olur. Kurtuluş ise ömrün geri kalan kısmını hayırla geçirmektir. Zira bu son kısımda kötü olursan, hem geçmişin hem

zim kokumuzda bize... Şüphesiz Nebi’mizin sözü bize ulaşmıştır. Ki doğru sözdür, onda hiçbir yalan yoktur.

RABİ'UL-EVVEL 1438

55


“Allah yolunda savaşan atların sıçrattığı tozlar

sim elinde olan (Allah’a) and olsun buna güç

bir kişinin burnunda, Cehennem ateşinin duma-

yetirebiliyor olsaydın bile, Allah yolunda sava-

nıyla birleşmez.”

şan mücahitlerin seviyesine ulaşamazdın! Bil-

Aramızda konuşan bu Allah’ın kitabıdır, Şehit ölü değildir, bu yalanlanamaz. “Allah yolunda şehit olanlara “ölülerdir” demeyiniz. Hakikatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.” (Bakara, 154)

müddetçe mücahitler için hayır kazandırır!” (İmam Zehebi, Siyerü A’lami’n-Nübela’ 8/412)

İmam Mâlik(Rahimehullah) İle Mektuplaşma

ve bana içten bir nasihatte bulundu."

İmam Mâlik’e yazdığı mektupta şöyle yazar: “Ey İmam! Sen çok ilim ile başkalarına ders vermek ile ve fetvalarla uğraşıp zamanının büyük bir bölümünü bununla harcıyorsun. Yerinde olsam biraz bunlara ara verir; kendimi ibadete veririm.”

Daha sonra bana hadis yazıp yazmadığımı

Mektup İmam Mâlik’e ulaşınca, o da şöyle ce-

sordu. “Evet” deyince, “Ebu Abdurrahman’ın

vap yazar: “Ey İmam! Allah seni tüm hayır iş-

mektubunu getirmenin karşılığı olarak benden

lerinde muvaffak kılsın. Unutma, şüphesiz Allah

şu hadisi yaz” dedi ve bana yazdırdı: “Man-

kulları arasında rızıkları taksim eder. Rızık sa-

sur ibn’ul Mu’temir’in Ebu Salih’den onun da

dece mallardan, eşyalardan oluşmaz. Allah kimi

Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’tan rivayetine

kullarına infakı sevdirir; onlar infak ederler.

göre bir adam Resulullah(sallalahu aleyhi ve

Kimi kullarına cihadı sevdirir, onlar bir ömür

sellem)’e gelerek şunu sordu: “Bana öyle bir

cihad meydanlarında ömürlerini geçirirler. Kimi

hayırlı amel öğret ki Allah yolunda savaşan

kullarına ibadeti sevdirir; onlar için en güzel şey

mücahitlerin elde ettiği hayrı elde edeyim.” Re-

ibadet etmek olur. Kimi kullarına ilmi sevdirir,

sulullah (sallalahu aleyhi ve sellem); “Nama-

bütün ömürlerini ilim yolunda, tedrisat yolunda

zı aksatmadan kılıp orucunu bozmadan oruç

geçirir. Böyle yapmakla her kulunu bir alanda is-

tutabilir misin?” diye sorunca, adam: “Ey Al-

tihdam eder ve her biri yaratılış amacına uygun

lah’ın Resulu! Buna kim güç yetirebilir?” dedi.

hareket eder. Dolayısı ile bizler farzların ikâme-

Resulullah (sallalahu aleyhi ve sellem); “Nef-

sinden sonra hangimiz hangi alanda nafile ibadet

Fudayl bin İyad ile Kabe’de bir araya geldim ve ona mektubu(şiiri) verdim. Okuduğunda gözleri ağlamaklı oldu ve şöyle dedi: “Ebu Abdurrahman (Abdullah bin Mübarek) doğru söyledi

56

mez misin, mücahitlerin atları bile yaşadıkları

ARALIK 2016


maksadı ile uğraşırsak, Rabbimiz bundan mem-

ta Fudayl’ın eli Harun Reşid’e değince, “Bu el ne

nun ve razı olur. Bundan dolayı kimseyi kınama

yumuşak” dedi. Cehennemde yanması çok yazık

ve sana Allah neyi sevdirmişse onu vesile kılarak,

olur” dedi. Harun Reşid ağlayınca, Fudayl(rahi-

Allah’a yakınlaş...”

mehullah) şöyle dedi: “Ömer bin Abdulaziz halife

Fudayl Bin İyad’ın Öğüdü

seçilip, “Bu işten kurtuluş çarem nedir?” deyince, “Yarın azaptan kurtulmak istiyorsan; Müslü-

Fudayl bin İyad demiştir ki: “Eğer bizim âlim-

manların yaşlılarını baban, gençlerini kardeşin,

lerimizde birazcık sabır olsaydı şu adamların

çocuklarını kendi çocuğun gibi gör. Kadınlarını

(yani vali ve halifelerin) kapılarına varıp, onla-

da kendi kız kardeşin ve annen gibi gör” denildi.

rın eşiklerini aşındırmazlardı.”

Sana son olarak da: ‘İslam ülkesi, senin evin gi-

Onun bu sözü şu olayında kendini göstermiş-

bidir. İnsanlar ev halkın gibidir... Allah’tan kork

tir:

ve O’na ne cevap vereceğini düşün. Cevaplarını

“Bir gece Harun Reşid, veziri Fudayl Bermeki’ye;

şimdiden hazırla’ derim.”

“Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim, bu göz

Daha sonraları Fudayl bin İyad, Harun Reşid’e

kamaştırıcı, şaşalı hayattan sıkıldı.” Veziri onu

hatırlatılınca, “Ah! Ne insandır o!” derdi.

Süfyan bin Uyeyne’nin evine götürdü. Süfyan kapıyı açıp, “Kim o?“ dedi. Ona; “Emiru’l Mü’mi-

Kim Zahid?

nin” dediler. Durumu ona aktarınca, Süfyan(ra-

Bir gün kendisine, “Zühd nedir?” diye sorulun-

himehullah); Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin

ca, dedi ki: “Zühd, kanaat üzere yaşamaktır.”

İyad’tır” dedi. Fudayl bin İyad’ın yanına gittiklerinde Fudayl (rahimehullah) şu ayeti okuyordu: “Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman; doğru sözlüler iseniz, babalarımızı getirin bakalım, demekten başka bir hüccetleri yoktur.”

Bu sefer, “Takva nedir?” diye sorulunca da: “Haramlardan kaçınmak, helallerle yetinmektir” der. “Tevazu nedir?” diye sorulunca: “Hakk için boyun eğmektir” diye cevap verir.

(Câsiye, 25)

Vefatı

Harun Reşid, “Nasihat istesek, bu bize yeter”

Ebu Hanife(r.h), Süfyân es-Sevri(r.h) ve

dedi.

Fudayl’dan(rahimehullah) içeri girmek

A‘meş(r.h) gibi âlimlerin meclislerine devam

için izin isteyince, “İzin vermiyorum ancak zorla

edip otuz yıl ilim ve ibadetle meşgul olan Fu-

girecekseniz ona karışmam” dedi. Onların içeri

dayl b. İyad(r.h), m.803 Ocak ayında 78 yaşla-

girmesinin ardından mumu söndürdü. Karanlık-

rında vefat etti ve ömrünün sonuna kadar kal-

Fudayl biri İyad’ın (r.a.) iki kızı vardı. Vefatı yaklaşınca hanımına şöyle vasiyet etti: "Vefatımdan sonra iki kızımı al ve Ebu Kubeys tepesine çık. Ellerini açarak şöyle niyazda bulun: "Ya Rabbi! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: “Ben hayatta iken bu iki emanete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emanetleri sana iade ettim.”

RABİ'UL-EVVEL 1438

57


dığı Mekke’de Cennetü’l-Mualla’ya defnedildi.

“Allah korkusu, dilin lüzumsuz şey söylemesine

Allah kendisinden razı olsun.

mâni olur. Allah Teâlâ’dan korkanın dili söyle-

Fudayl biri İyad’ın (r.a.) iki kızı vardı. Vefatı yaklaşınca hanımına şöyle vasiyet etti: "Vefa-

“Tevekkül, Allah Teâlâ’dan başkasına güvenme-

tımdan sonra iki kızımı al ve Ebu Kubeys te-

mek ve O’ndan başkasından korkmamaktır.”

pesine çık. Ellerini açarak şöyle niyazda bulun: "Ya Rabbi! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: “Ben hayatta iken bu iki emanete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emanetleri sana iade ettim.”

“Âhiret âliminin arkasından gidin, dünyâ âlimi ile oturmaktan sakınınız. Çünkü o gururu ve süsüyle sizi fitneye sokar. Onun davası amelsiz ilim ve samimiyetsiz ameldir.” “Kim bid’at sahibini severse, Allah Teâlâ o kimse-

Fudayl bin İyad vefat edip, defin işleri tamam-

nin amelini yok eder ve kalbinden İslam nurunu

landıktan sonra, hanımı vasiyeti yerine getir-

çıkarır. Bid’atçi bir yoldan giderse, siz de başka

mek üzere bildirilen yere kızlarını götürdü ve

bir yoldan gidiniz. Bid’atçiye yardım eden İslam

bildirildiği gibi dua edip çok ağladı. Bu sırada

dinini yıkmaya yardım etmiş sayılır.”

Yemen hükümdarı, yanında iki genç oğlu ile beraber oradan geçiyordu. Hanımların ağlayıp sızladıklarını görünce yanlarına gidip «Bu hal

“Halk için ameli terk etmek riya, halk için amel (ve ibadet) etmek ise şirktir.”

nedir?” diye sordu. Hanım hâdiseyi anlatınca,

“Ben Allah’a karşı itaatsizlik ettiğimi, eşeğimin

Yemen hükümdarı, “Bu kızları, her biri için bin

ve hizmetçimin huyundan ve bana itaatsizlik et-

altın mehir ile oğullarıma nikâhlıyalım” dedi.

melerinden anlarım.”

Fudayl bin İyad›ın hanımı “Razıyım” dedi. Kızların ve oğulların da rızası alındı ve hep beraber Yemen’e gittiler. İleri gelenler toplandı ve nikâhları kıyıldı, düğün yapıldı.

Sözleri “Dünya ağırlıklarından kurtulmadığın müddetçe kalbin sana teslim olmaz.” “İnsanda şu üç özellik varsa o hayır üzeredir:

“Kul farkında olmadan gizli bir yerde Allah’ın emirlerine karşı gelip O’na isyan ederse, Allah mü’minlerin kalbine ona karşı kızgınlık (buğz) yerleştirir de o bunun farkında olmaz.” “Kötülüklerin hepsi bir evde toplanmış ve dünyaya rağbet o evin anahtarı olmuş. İyiliklerin hepsi de bir başka evde toplanmış, zühd de ona anahtar olmuş.” “Mü’min az konuşan, çok çalışan, sözünde hik-

1- Heva ve zevkine köle olmaması,

met, sükûtunda düşünce, bakışında ibret, işlerin-

2- Kendinden önce yaşamış büyüklere küfretme-

de iyilik bulunan kişidir.”

mesi,

“Gıybetin girdiği yerden kardeşlik çıkar gider.”

3- Sultanların ve yöneticilerin kapısına yanaşma-

”Bir mü’min bir hurma ağacı diker ve dikenli bir

ması.”

ağacın büyümesinden korkar. Münafıklar ise di-

“Beş şey bedbahtlık alâmetidir: Kalp katılığı, ağlamamak, utanmamak, dünyaya fazla rağbet etmek, uzun emelli olmak.”

58

mez olur.”

ARALIK 2016

kenli ağaç dikerler ve bundan olmuş hurmaların bitmesini umarlar!” “İlmi ile gösteriş yapanların alâmetlerinden


biri de ilminin dağ kadar yüksek, amellerinin ise zerre kadar küçük olmasıdır. Âlim, ilmiyle amel edince, muhakkak onun acısını tadacaktır. Çünkü ilim sorumluluk getirir. İlim arttıkça sorumluluk da artar. O halde âlime yakışan, ilmiyle sevinip övünmek değil, ilmin yüklediği mesuliyeti idrak etmektir.” “İlim tahsili sahih bir niyet ve temiz bir gaye ile olursa, bundan daha yüksek bir amel olamaz. Fakat çokları ilmi, gereğini yapmak için tahsil etmiyor. Bilâkis ilmi, dünyalık avlamak için bir ağ olarak kullanıyorlar.” “Senden istediği olan bir şeyi vermediğin zaman sana kızıp darılan senin kardeşin değildir.” “İnsanlar farzlardan daha faziletli bir şeyle Allah›a yaklaşmamışlardır. Farzlar sermaye, nafileler kardır.” “Allah’a giden yol, şu iki şeyin dengesiyle müsta-

Siz onun akrabasını gözetip gözetmediğine, öfke-

kim olur: Allah sevgisi ve Allah korkusu.”

sini yenip yenmediğine, komşularına, dul kalmış

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, beldeleri ve in-

kadınlara ve yetimlere karşı nasıl davrandığına

sanları ihyâ ederler. Onlar sünnet-i seniyye’ye

bakınız. Din kardeşlerine ve arkadaşlarına karşı

bağlı olan kimselerdir.” “Ey âlimler, sizler İslam beldelerini aydınlatan

huy ve edebi nedir? işte hükmünü verirken asıl bunlara dikkat edin!”

kandiller gibiydiniz. Şimdi neden ışıklarınız söndü. Siz ümmete yol gösteren yıldızlardınız,

Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzi(rahimehullah), sözle-

şimdi siz neden yolunuzu şaşırdınız. Siz ümera-

ri ve yaşama tarzı ile sonraki nesiller üzerinde

nın kapısına gidip onların nereden kazandıkları bilinmeyen servetinden istifade etmekten dolayı Allah’tan haya etmiyor musunuz?”

Hakkında Ne Söylediler?

derin etkiler bırakan Fudayl bin İyad(r.h) hakkında bir “menâkıbnâme” kaleme almıştır.

------------------------

Yahyâ bin Muaz(rahimehullah) diyor ki: “Bu insanlar ne tuhaftır! Aralarında bir mü’min, zengin olmuşsa onu övüyorlar, fakir düşmüşse onu

Kaynakça:

hakir görüyorlar.” Fudayl bin İyad’ın yanında

1. TDV İslam Ansiklopedisi, Fudayl bin İyad maddesi,

bir adamdan bahsettiler. Dediler ki: “O zât,

Osman Türer, c.13, s.208-209.

ağzına helva almaz!” Fudayl, onlara dedi ki:

2. Fudayl Bin İyad, Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altıno-

“Helva yemeyi bırakmak bir mürüvvet mi sanki?

luk Dergisi, 1987-Ocak, sayı 11.

RABİ'UL-EVVEL 1438

59


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

Kuzey Afrika’da bir Müslüman Beldesi: Tunus M

üslüman Coğrafyaları yazı dizimizin bu bölümünde kuzey Afrika’nın önemli ülkelerinden biri olan Tunus’a konuk olacağız. Her ne kadar bölgedeki diğer ülkelerle ve yine Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Orta Doğu’daki diğer Müslüman beldeleri ile pek çok ortak özelliklere sahip olsa da Tunus kendine has bir takım özellikleri ile bu ülkelerden önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Bu farklılıklardan belki de en önemlisi, özellikle de modern dönemde dinin toplumsal ve siyasal haya-

ta etkisinin bahsedilen ülkelere oranla daha az oluşudur. Fransız sömürgesinden Burgiba öncülüğünde kurtulmasının hemen ardından batı tarzı laik bir yönetim sistemi ve yeni toplumsal reformlarla dini ve kültürel geçmişinden önemli ölçüde farklı bir noktaya gelen ülke bu yönüyle Türkiye’ye benzetilmektedir. Hatta Habib Burgiba Tunus’un Atatürk’ü olarak lanse edilmekte ve her iki ülkede gerçekleşen batı tarzı reform hareketleri birbirine önemli ölçüde benzetilmektedir. Tunus ayrıca, 2010 yılında başlayan ve hızla yayılarak pek çok Arap ülkesinde önemli ölçüde yaygınlaşan “Arap Baharı”nın da başladığı ülke olması bakımından son dönem siyasi tarihinde

60

ARALIK 2016

önemli bir yere sahiptir. 17 Aralık 2010’da 26 yaşındaki Buazizi’nin kendisini ateşe vermesi üzerine ülke halkının ayaklanması ile başlayan süreç bir anda bölgeyi uzun yıllar etkileyecek olayların fitilini ateşlemiştir. Şimdi Tunus’a biraz daha yakından bakalım…

Ülkenin Genel Özellikleri Kuzey Afrika’nın yüz ölçümü bakımından en küçük ülkelerinden bir olan Tunus batıda Cezayir, doğuda Libya ve Akdeniz ve kuzeyinde

Akdeniz’e komşudur. Yaklaşık 11 milyonluk bir nüfusa sahip olan ülkede halkın %96’sı Müslüman Araplardan meydana gelmektedir. Geri kalan kısımda ise Berberilerle birlikte az sayıda Fransız ve İtalyan nüfusun var olduğu bilinmektedir. Müslüman halk genel olarak Maliki mezhebine mensuptur. Ülkede resmi dil Arapçadır ancak Fransızca da bölge halkı tarafından yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Tunus topraklarının büyük bir kısmı Sahra çölünde bulunur. Ülkede yazları sıcak kışları ise ılıman bir iklim görülmektedir. Akdeniz kıyılarında ise, denizellik etkisi ve Akdeniz iklimi hâkimdir.


Tarihsel Süreçte Tunus Ve Müslümanların Ahvali İslâm Öncesi Bölgenin ilk sakinlerinin Batı Asya veya Avrupa’dan gelen topluluklar olduğu söylenir. Daha sonra bölgeye Berberîler yerleşmiştir. İslami dönem ise, Hz. Osman zamanında 27 (647) yılında İfrîkıye›nin fethine çıkan Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh’in o yıllarda Bizans’tan ayrılıp bağımsızlığını ilân eden Gregorios’u Sübeytıla’da yenmesi ve bölgenin ileri gelenlerini vergiye bağlaması ile başlamış olur. (1) Bunu takip eden fetihlerle zaman içerisinde bölge neredeyse tamamen İslamlaşır. Bölgedeki Osmanlı hâkimiyetinin başlaması ise 1574 yılına rastlar bu dönemden itibaren Tunus Osmanlı devletine bağlı bir eyalet haline gelir ve bu statüsü 1881 yılına kadar devam eder. 12 Mayıs 1881’de Tunus, Fransız sömürgeciler tarafından işgal edilir. Bundan sonra ise Fransızlar ülkeye “yüksek komiser” dedikleri genel vali tayin ederek yönetmeye başlar. Fransızlar işgal ettikleri bütün diğer ülkelerde başvurdukları zulüm uygulamalarına burada da başvurur ancak bu zulme karşı Tunus’ta da bağımsızlık yanlısı örgütlenmeler ve bazı ayaklanmalar meydana gelmiştir. Ancak bütün bu ayaklanmalar insafsızca ve kanlı bir şekilde bastırılmış. Takip eden süreçte ise Tunus’ta bağımsızlık mücadelesini organize etmek ve bu mücadeleye yön vermek amacıyla Düstur Partisi adında bir siyasi parti kurulmuştur. (2) Habib Burgiba öncülüğünde kurulan yeni parti Fransızlara karşı bağımsızlık hareketlerini hızlandırmış, nitekim 1956 yılına gelindiğinde ülke bağımsızlığını elde etmiştir. Ancak Fransa her ne kadar fiili tahakkümünden vazgeçmişse de Fransız etkisi ülkeyi önemli ölçüde yönlendirmeye devam etmiştir. Ancak Burgiba dönemindeki politikalar Müslümanlar açısından pek çok zorluğu da beraberinde getirmiştir. Tunus’un en önemli İslami eğitim kurumlarından biri olan Zeytune üniversitesinin kapatılması, Müslüman grupların sıkı bir biçimde kontrol altında tutulması, şeri mahkemelerin ilgası, kamuda başörtüsü ve oruç gibi ibadetlerin kısıtlanması vb. gibi değişiklikler bu dönemde gerçekleşmiştir.

Burgiba’nın yönetimi ülkede 1987 yılına kadar devam etmiş ancak aynı yıl gerçekleşen bir darbe ile Zeynelabidin Bin Ali’nin başa geçtiği yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni yönetimin ilk yıllarında her ne kadar Müslümanlara yönelik bazı fiili baskılar kaldırılsa da ilerleyen dönemlerde yükseltilen İslami talepler karşılık bulmamış, Müslümanlar yeniden ciddi sıkıntılarla karşılaşmıştır 2010 yılına gelindiğinde ise “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç ülkede yaşanan trajik bir hadisenin (26 yaşındaki Buazizi’nin kendisini yakması) gerçekleşmesi ile fiili olarak başlamış, 2011 yılında Zeynelabidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesi ile ülkede yeni bir siyasi süreç başlamıştır. Ülkede gerçekleşen seçimler sonucunda yeni hükümetler kurulmuş, Tunus’taki en etkin hareketlerden biri olarak bilinen Gannuşi öncülüğündeki Nahda hareketi de bu dönemde yaklaşık yüzde 40 civarında oy alarak siyasette etkin bir hale gelmiştir. 1980’lerde kurulan ve İslami bir hareket olarak ortaya çıkan Nahda hareketi günümüzde Gannuşi tarafından ortaya konulan manifesto ile dini ve kültürel faaliyetlerini sonlandıracağını açıklamış yalnızca siyasi bir hareket olarak faaliyetlerine devam edeceklerini ve beyan etmiştir. Ülkenin tarihsel süreci genel hatlarıyla değerlendirildiğinde özellikle modern dönemde Müslümanların bölgedeki ahvalinin pek de iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değildir. ------------------------

1. Füsun Baykal Soykan, “Tunus” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. 2. Ekrem Yolcu, Cezayir, Vahdet Dergisi. Erişim Adresi: http://www.enfal.de/tunus.htm.

RABİ'UL-EVVEL 1438

61


SERBEST KÖŞE

Derya Fıçıcı

Müslüman Kadının Davası ve Davet Sorumluluğu Eğer bizler İslam davetiyle ilgilenmiyorsak daha faydalı bir şeyle ilgileniyor olmalıyız ki bu da Allah katında mazeretimiz olsun. Allah’ın davası ve O’nun daveti dışında vallahi bir insanın yapacağı daha hayırlı daha üstün olan amel, Allah yolunda cihad etmektir. Allah bu yükümlülüğü de zaten kadına vermemiştir.

A

llah’ın selamı ve rahmeti, peygamberlerin, onların ehlinin,

ashabının, salihlerin, şehidlerin, İslam davetçilerinin ve tüm kardeşlerimin üzerine olsun. Davet kelimesinin manasına baktığımızda, çağırmak, nida etmek, gelmesini istemek, dua etmek gibi anlamlara gelmektedir. Dava ise inandığın şey uğruna yaptığın mücadelenin adıdır. Mücadelen kadar davan, davan kadar mücadelen vardır. Davet ise davanın mücadele kısmının büyük bir bölümünü kap-

62

ARALIK 2016

samaktadır. İslam’a davet İslam dinini anlatarak insanlara benimsetmek ve o dinin ölçülerine davet etmektir. Davete muhtaç olan bazen Müslümanlar, bazen İslam’ın dışında olan herkes olur. Davet insanlığa en büyük fayda ve yardımdır. İnsanlığı şirk ve haramların bataklığından kurtarmak üzere uzattığımız bir eldir. Davetin diğer bir faydası ise müslümanların felaket ve gazaba uğramalarını bertaraf etmesidir.


Zeynep Binti Cahş radıyallahu anha’dan, Müslim’de geçen hadiste Zeynep annemiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Ey Allah’ın Rasûlü! İçimizde iyi kimseler bulunsa yine felakete uğrar mıyız?” diye sorar. “Evet, fenalık çoğalırsa” diye buyurmuştur. İnsanların içerisinden bir kısım hakka davet edip hakkı hatırlamadıkça, insanların azgınlıkları artar. Haramlar çoğalır. Bu da Allah’ın gazabını o topluluğun üzerine çeker. “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.” (Muhammed, 7) Allah azze ve celle ayetinde Allah’ın yardımını beklemek için, onu istemek için O’nun dinine yardım etmemizi istiyor. Allah’ın dinine yardım etmemiz haşa Allah’ın bizim yardımımıza ihtiyacı olduğundan değil, bilakis biz Allah’tan yardım istemek için o dine hizmet etmeye, davet etmeye muhtacız. Allah’ın en güzel elçilerinden ve davetçilerinden olan İbrahim aleyhisselam’ın hayatına baktığımızda davet ve tebliğ görevini yerine getirip Allah’ın emir ve yasaklarına tam teslimiyet gösterip, sonuçlarına sabrettikten sonra Allah’tan şöyle yardım istediğini görüyoruz. “Hani, İbrahim demişti ki: ‘Rabbim burasını emniyetli bir şehir yap. Ve halkından Allah’a, ahiret gününe iman etmiş olanları mahsullerle rızıklandır.’ Allah da: ‘Kâfir olanı kısa bir zaman için geçindiririm. Sonra onu cehennem azabına zorlarım. Bu ne kötü bir sonuçtur.’ buyurmuştu.” (Bakara, 126) “Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz sen tevbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin.” (Bakara, 128) “Ey Rabbimiz, içlerinden onlara senin ayetlerini okuyacak, Kitab’ı ve hikmeti öğretecek, kendilerini kötülüklerden arıtacak bir

peygamber gönder. Hiç şüphesiz sen azizsin ve hikmet sahibisin.” (Bakara, 129) İbrahim aleyhisselam Bakara suresinin 126. ayetindeki duasında soyundan gelenler için bol nimet diledi. Allah, İbrahim aleyhisselam’a rızık nimetinin dünyada müminlerle birlikte kâfir olanlara dahi verileceğini bildirdi. Ancak önderliğin sadece gerçek müminlere verileceğini bildirdi.

Eğer bizler İslam davetiyle ilgilenmiyorsak daha faydalı bir şeyle ilgileniyor olmalıyız ki bu da Allah katında mazeretimiz olsun. Allah’ın davası ve O’nun daveti dışında vallahi bir insanın yapacağı daha hayırlı daha üstün olan amel, Allah yolunda cihad etmektir. Allah bu yükümlülüğü de zaten kadına vermemiştir.

Dinde öncülük, önderlik yapmak, doğru yolu göstermek, davet yapmak, iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak yalnızca gerçek müminlerin yapacağı bir görevdir. Bu mübarek görevi yapmamızın önüne çıkan engeller aynı zamanda müminlik derecemizin önündeki engellerdir. Mümin bir hanımın İslam’daki derecesinin artmasına engel olan nedenler neler olabilir düşünelim. Eğer bizler İslam davetiyle ilgilenmiyorsak daha faydalı bir şeyle ilgileniyor olmalıyız ki bu da Allah katında mazeretimiz olsun. Allah’ın davası ve O’nun daveti dışında vallahi bir

RABİ'UL-EVVEL 1438

63


insanın yapacağı daha hayırlı daha üstün olan amel, Allah yolunda cihad etmektir. Allah bu yükümlülüğü de zaten kadına vermemiştir. İslam davası için kadının daveti denildiğinde de zaten kadının, davetin içinde olacağı yerler bildirilmiş, sınırları da çizilmiştir. Her ibadetin yapılışının şekil ve sınırları olduğu gibi, bir kadının davet çalışması yaparken de durması gereken sınırları vardır. 1- Davetçi olan eşine yardım etmesi; Ey müslüman bacım! Sen ne mübarek bir hanımsın ki İslam davasını omuzlarında taşıyan bir eşle evlenmişsin. Önce bunun için Rabbine bol bol hamd et. Çünkü senin eşin dünyadaki evini inşa etmiş, o yuvanın içinde seni koruyup kollarken asıl yurdumuz olan ahiretteki evinizi de yaptığı İslami davet ve tebliğ çalışmalarıyla en güzel şekilde inşa ediyor. Öyleyse dünyadaki ev içinde ona nasıl yardım ediyor, eve geldiğinde güler yüzün ve pişirdiğin aş ile gönlünü nasıl hoş ediyorsan ahiret yurdundaki –inşaAllahcennetteki eviniz için de ona yardımcı ol. Sakın ha yoğunluğundan şikâyet etme. Dünyada birbirinizi az görmeye sabrederseniz Rabbim sizi cennette ebedi olarak hiç ayrılmamak üzere beraber kılacak inşaAllah. Eşinin bu yolda gayretini artıracak konuşmalar yap, ona dua et, ilmi çalışmaları birlikte yapın. O aynı zamanda rızık için koşturduğundan, dışarıdaki hayatın içinde haramların çok olmasından dolayı senden daha yorgun olduğunu unutma! Eviniz ikinizinde huzur bulup İslam davası için bilendiğiniz, kuvvetlendiğiniz yer olsun. Eğer eşine bu yolu kolaylaştırır, onun çalışmalarına yardımcı olursan, zorluklarına sabredersen aynı mükâfatı sen de alırsın unutma. Senin davet sahasındaki ilk görevin eşine destek olmak, onun Allah yolunda yaptığı amellere engel olmamak, sabretmek, o, Allah için cihada çıktığında da arkasında sapasağlam durup onun için dua etmektir.

64

ARALIK 2016

İşte gerçek mümine bir hanım, böylesine güçlü ve sabırlı olur. İnan bana kardeşim, senin böyle sabırlı ve güçlü olman kâfirlerin kalplerine korku salıyor. Çünkü müminlerin evlerinde böyle yürekli yiğit hanımlar nöbet tutuyor. 2- Davet sahasındaki ikinci vazifen; çocuklarını İslam üzere yetiştirmendir. Ancak şeytan seni aldatmasın. “Ben eşim ve çocuklarımla ilgileniyorum. Ancak onlara yetiyorum” deyip akraba ve komşularına gücün yettiğince davet yapmayı ihmal etme. İslamdan uzak yaşayan her akraba, her komşunun senin çocukların için de bir tehdit olduğunu düşün. Çocuklarına İslamı, Allah’ın sınırlarını öğret. Onları İslam edep ve ahlakıyla eğit, onlara yaşına göre İslami ilimleri öğret, Kuran’dan ezber yaptır, yeme-içme ve giyinme adaplarını İslamın emrettiği şekilde öğret. Unutma, İslam edebiyle edeplenmiş her çocuk da birer İslam davetçisidir. 3- Yakın akraba ve komşularının hanımlarına da gücün yettiği kadar İslamı anlat. İslami ilimlerde kadınların bilmesi gereken ilimlerle alakalı ders grupları oluştur. Kendini bu ilimlerde geliştir. Akraba ve komşu haklarını gözet. Onların arasında yardımlaşmaya teşvik et. Ziyaretleri ihmal etme. Unutma ki dünya içinde müminler olduğu müddetçe güvenlidir. 4- İsraftan sakın. İslam davası için infak et. Malın ve rızkından bir kısmını İslam davası için ayır. Evine, elbiselerine, ziynetlerine harcama yaparken bu dünyanın geçici olduğunu düşün ve aşırıya gitme, ihtiyacın dâhilinde al. Nefsini dünyaya meylettiren ortamlardan uzak dur. Mümin bir hanım bütün bunlara dikkat eder, takvasını korur, ahlak ve tesettürüne dikkat ederse inşaAllah dava ve davet şuuruna ulaşmış olur. İslam ile şuurlanmış olan bütün kardeşlerime selam olsun. Selam ve dua ile...


04 Aralık

2016

K

ALLAH RAZI OLSUN

Dolayı an

T IR

ılarınızd k t a

17 TIR İNSANİ YARDIM MALZEMESİNİ SURİYELİ KARDEŞLERİMİZE DUALARLA UĞURLUYORUZ 7 Tır Kömür, 5 Tır Un, 3 Tır Su, 1 Tır Patates 1 Tır İlk Yardım Malzemesi, Kış Seti, Bot , Türk Lokumu

SUDAN’DA YETİM ÇALIŞMALARIMIZ BAŞLADI!

Kuvveyt Türk İMAM BUHARİ Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000 İban: TR54 0020 5000 0078 8500 0000 01 Şube: Yenibosna

İrtibat: 0538 517 2321 - www.yetimhakki.org

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


ARAKAN’A

ACİL YARDIM! Arakan’daki müslüman kardeşlerimiz kafirler tarafından yakılarak vahşice katledilmektedir. Helikopterler tarafından bombalanan köylerde çocukların ve kadınların olmasına aldırış edilmemektedir. Bu zulme sessiz kalmayın!

Kuvveyt Türk İMAM BUHARİ Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000 İban: TR54 0020 5000 0078 8500 0000 01 Şube: Yenibosna

İrtibat: 0538 517 2321

Amel, Sözün Efendisidir.

Güneşli Mahallesi Ayçin Sokak No: 36 Bağcılar / İstanbul www.imambuharivakfi.org bilgi@imambuharivakfi.org

Nebevi Hayat Dergisi 49. sayı (2016)  

İhya'dan İfsad'a Hazin Bir Öykü; İslâm Modernizmi

Advertisement