Page 1

HAZİRAN 2016, RAMAZAN 1437 • YIL 4 • SAYI 43 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

BU RAMAZAN VEREN EL OLMAYA NE DERSİNİZ?

Bir Müslüman Ramazan Ayını Nasıl Geçirmelidir? • Mahmut Varhan

Bangladeş’teki İdamların Perde Arkası • Nedim Bal

Ramazan Ayının Kazandıracağı Takva Bilinci ve Şuuru Nasıl Elde Edilir? • Hakan Sarıküçük

İlim Sevdalısı Bir İmam: İmam Ahmed b. Hanbel (780-855) • Cihan Malay

İftar Vermenin Faziletine Dair • Ömer Ergül

Suriyeli Mülteciler Pazarlık Konusu Değildir • İbrahim Adak


1. PAKET

65

Amel,sözün efendisidir. Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar - İstanbul

www.imambuharivakfi.org

Tel: (0 212) 550 63 77 Gsm: (0 538) 517 23 21

2. PAKET

85


KAMPANYA

satis.nebevihayatyayinlari.com

YAZ KURSU KAMPANYASI

“Hayra vesile olan, hayrı yapmış gibidir.”

1. Kur’an-ı Kerim Orta boy Renkli Ivory Lux bez cilt 624 sayfa

2. Yaz Kur’an Kursları İçin Dini Bilgiler 18,5 x 26,5 Renkli 1. Hamur Karton kapak

4. Zadu’l-Muslim Cep boy Renkli Ivory Karton kapak

5. Elif-Bâ 16,5 x 23,5 Renkli Ivory Karton kapak

3. Namaz Rehberi 10,5 x 16 Çift Renk 1. Hamur Karton kapak

50₺

5 KİTAP

* Kargo bedeli alıcıya aittir.

10tl

28tl

Kur’an-ı Kerim Orta boy Renkli Ivory Lux bez cilt 624 sayfa

Oku Yaşa Anlat

20₺

r ola rg a Ka lıcıy . A ttir Ai

* Diyanet onaylı

Ayrıca Temin Edebilirsiniz

0212 515 65 72 0543 654 46 63 Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İstanbul

facebook/nebevihayatyayinlari twitter/nebevihayatyay www.nebevihayatyayinlari.com


Editör

YIL: 4 Sayı: 43 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Mayıs 2016 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

G

ökler ve yer dolusu hamd; zamanları tayin edip bunların içerisinden Ramazan ayını İslam Ümmetine takva ayı olarak ikram eden Allah’a, salat ve selam; Ramazan ayında bütün cömertliğini ve salih amellerini çok daha fazla arttırarak Müslümanlara örnek olan Muhammed aleyhisselam’a, onu her şeyinde tembellik ve bıkkınlık göstermeden takip eden ehline ve ashabına olsun. Bizleri, yeni bir mevsimin, yeni bir ayın ve mübarek günlerin kapısına getirip bırakan Rabbimiz’e hamdolsun. Bu mübarek vakitlerin faziletini bizlere sözleri ve yaşantısıyla öğreten Rasûlü’ne salat ve selam olsun. Geldi bir Ramazan ayı... Kilitlendi cehennem kapıları, açıldı cennet kapıları… Vuruldu şeytanlar zincire, nefisler arınsın “oruç” ve “zikir” ile. Canlanalım yeniden, on bir aydır üzerimize bulaşan kirlerden arınalım, bir bilinç bir ruh silkinişi olsun Ramazan. Ramazan’ı, -öncesinden- daha iyi bir noktaya ulaşma çabası ile geçirelim. Ramazan ayı, bizim bu sıçramayı sağlamamıza yardımcı olacak her şeyi kendinde bulundurur. Oruç, fitre, sahur ve iftaralar, Kur’an tilaveti, teravih namazı, Kadir gecesi, gece namazları gibi birçok ibadetle birlikte gelir. Bu ibadetlerin yanında bir başka ibadet vardır ki, bunu genellikle ıskalıyoruz, daha az önemsiyoruz ya da tam idrak edemiyoruz. Bu da “iftar ve sahur yedirmek”tir. Bu hususta en çok bilinen hadis-i şerif şudur ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez” buyurmaktadır. Dolayısıyla iftar vermek, oruçlu gelen misafirlerin ecirleri kadar ecir almak demektir. Bundan ötürü bu ay ki dergi kapak konumuzu Ramazan ve İnfak konusuna beraber yer ayırdık. Ramazanda yumuşayan ve incelen kalplerimizi harekete geçirmeyi umduk. Unutulmaya yüz tutmuş iftar ve sahur yemeklerinde buluşmaları ve bundan oluşacak ecri özendirmeye çalıştık. Selam ve dua ile.


İçindekiler 04

Kapak Dosya Bir Müslüman Ramazan Ayını Nasıl Geçirmelidir? / Mahmut Varhan

09

Kapak Dosya Ramazan Ayının Kazandıracağı Takva Bilinci ve Şuuru Nasıl Elde Edilir? / Hakan Sarıküçük

14

Kapak Dosya İftar Vermenin Faziletine Dair / Ömer Ergül

18

Kapak Dosya Mü'min Kalplerde Yeri Olmayan Hastalık; Cimrilik / Ahmet İnal

22

Kapak Dosya İslâm'da Fitre / Ebubekir Eren

25

Kapak Dosya İnfâk; Bizim Verdiğimiz Değil, Bize Verilmiş Bir Nimettir / Derya Fıçıcı

27

Olaylar ve Yorumlar Bangledeş'teki İdamların Perde Arkası / Nedim Bal

32

Kur'ân'ın Gölgesinde Hayır İçin Çalışan, Yardım Görür / Zafer Mert

40

Nebevi Aile Kıymeti Bilinmeyen Nimet; Kardeşlik / Halime Yılmaz

43

Davet ve Cihad Önderleri İlim Sevdalısı Bir İmam: İmam Ahmed b. Hanbel (780-855) / Cihan Malay

50

İslam Coğrafyaları Endonezya - 1 / Metin Eken

54

Serbest Köşe Bu Gidişten İbret Alın Mutiu-Rahman En Nizami’nin Son Nasihatleri / Mutiu-Rahman En Nizami

56

Serbest Köşe Ramazanla Reyyana Kavuşmak / Hacer Bayırkan

58

Serbest Köşe Ey Değerli ve Sevgili Oğul! - 2 / Hüseyin Kalender

62

Haber Analiz Suriyeli Mülteciler Pazarlık Konusu Değildir / İbrahim Adak

04

09

27

40

43


KAPAK DOSYA

Mahmut Varhan

Bu ay rahmet ve bereketin bol bol yağdığı, azap kapılarının kapatıldığı, azgın şeytanların zincire vurulduğu ve cennet kapılarının açıldığı bir aydır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayının ilk gecesi gelince, şeytanlar ve cinlerin azgınları bağlanır. Cehennem kapıları kapanır ve hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları açılır, hiçbirisi de kapanmaz .

4

HAZİRAN 2016

Â

lemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Allah’ın Rasûlü’ne, onun âline, ashabına

ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun. Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında nazil olması ve Allah Teâlâ’nın ezeli kelamında onu diğer aylardan ayırarak övmesi, onun diğer aylardan üstün ve farklı olduğunun bir işaretidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirilmiştir. (O Kur’an) insanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hak ile bâtılı ayırdeden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir." (Bakara: 185) İşte bu ve daha başka sebeplerden dolayı Ramazan ayı her şeyi ile diğer aylardan farklı değerlendirilmiştir. Kendisine özel ibadetlerin bulunması,


Bir Müslüman

Ramazan Ayını

Nasıl Geçirmelidir? yapılan ibadetlerin mükâfatının diğer zaman-

azgınları bağlanır. Cehennem kapıları kapanır

lardan kat kat fazla olması bu ayın değerini

ve hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları açılır, hiçbi-

daha farklı kılmaktadır. Bütün bunlardan do-

risi de kapanmaz ve Allah tarafından biri şöyle

layı Ramazan ayını ganimet bilmeli, ondan fay-

haykırır: 'Ey hayrı isteyen! Kolları sıva. Ey şerri

dalanabildiği kadar faydalanmalıdır. Hz. Âişe

isteyen! Vazgeç bu ayda ondan.' Allah’ın ateşten

validemiz anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, (ibadet

azat ettikleri vardır ve bu da her gece olur.”

hususunda) diğer aylarda göstermediği gayreti

Ne mutlu bu müjdelere kulak verip, kendisini

Ramazan ayında gösterirdi. Ramazan’ın son on

ateşten azat edenlere!

gününde de diğer zamanlarda göstermediği şekilde gayret ederdi.” (1)

(2)

Bütün bunları çok iyi değerlendirmemiz ve şeytanlar zincire vurulmuşken tam bir azık

Bu ay rahmet ve bereketin bol bol yağdığı, azap

edinmemiz gerekir. Öyle ki onlar salındıkları

kapılarının kapatıldığı, azgın şeytanların zin-

zaman bambaşka bir şahsiyetle karşılaşsınlar.

cire vurulduğu ve cennet kapılarının açıldığı

Bu ayda bol bol inen rahmet ve bereketten çok-

bir aydır. Peygamber Efendimiz sallallahu aley-

ça yudumlamamız ve bir sonraki Ramazan’a

hi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ramazan

kadar şeytanlarla mücadele edebilecek bir cep-

ayının ilk gecesi gelince, şeytanlar ve cinlerin

haneyle donanmamız gerekir.

RAMAZAN 1437

5


Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı ve “Kur’an ayı” ismine bihakkın layık olan Ramazan ayında çokça Kur’an tilavet etmeli, tefekkür

Ramazan ayında yapılan bir ibadetin sevabı, diğer zamanlardan daha çoktur. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Hangi sadaka daha hayırlıdır?” diye sorulduğunda; “Ramazan’da verilen sadakadır” cevabını vermiştir. (4) Ramazan’da yapılan umrenin hac kadar sevabının olacağını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan etmiştir: “Ramazan ayında umre yapınız. Ramazan ayında yapılan umre hacdır.” (5) Ramazan ayında yapılan tesbihatın da diğer zamanlarda yapılandan daha çok sevabı olduğu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tarafından şöyle açıklanmıştır: “Ramazan’da yapılan bir tesbihat, diğer aylarda yapılan bin tesbihattan daha faziletlidir.” (6) Peygamber Efendimiz de bu ayda hayır ve hasenatı çokça yapmış ve insanları bu hususta teşvik etmiştir. İbni Abbas anlatıyor: “Rasûlullah insanların en cömerdiydi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi.” (7)

ve zikir ile kendimizi manevi yönden techizatlandırmalıyız. Özellikle her tarafta Müslüman kardeşlerimizin şehit edildiği, Müslüman bacılarımızın başına türlü türlü felaketlerin geldiği, İslam’ın ve Müslümanların çeşitli girdaplarla karşı karşıya bırakılmak istendiği bu günlerde; bu korkunç bulutları dağıtıp güneşi bize göstermesi için Rabbimize çokça dua etmeliyiz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kulun Rabbine en yakın olduğu zaman dilimi secdede olduğu andır. O halde (secdede iken) çokça dua edin.” (3) Oruçlu kimsenin ve mazlumun duasının da geri çevrilmeyip kabul edileceği hadislerde sabit olmuştur. O halde rahmet ve bereketin çokça yağdığı Ramazan ayında oruçlu ve mazlum olarak başımızı secdeye koyup, Rabbimize çokça yalvarmalıyız. Olur ki başımızın üstündeki bu karanlık bulutları dağıtıp bizi aydınlık günlere ulaştırır. Ramazan ayında yapılan bir ibadetin sevabı, diğer zamanlarınkinden daha çoktur. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Hangi sadaka daha hayırlıdır?” diye sorulduğunda; “Ramazan’da verilen sadakadır” cevabını vermiştir.

(4)

Ramazan’da yapılan umrenin hac

kadar sevabının olacağını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan etmiştir: “Ramazan ayında umre yapınız. Ramazan ayında yapılan umre hacdır.”

(5)

Ramazan ayında yapılan tes-

bihatın da diğer zamanlarda yapılandan daha çok sevabı olduğu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem tarafından şöyle açıklanmıştır: “Ramazan’da yapılan bir tesbihat, diğer aylarda yapılan bin tesbihattan daha faziletlidir.”

(6)

Peygamber

Efendimiz de bu ayda hayır ve hasenatı çokça yapmış ve insanları bu hususta teşvik etmiştir. İbni Abbas anlatıyor: “Rasûlullah insanların en cömerdiydi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi.” (7)

6

HAZİRAN 2016


Bütün bunları çok iyi düşünerek elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar çok ibadet etmeli ve bu vesileyle takva elbisesine bürünmeliyiz. Bilmeliyiz ki Ramazan ayı tevbe etmek ve tam manasıyla Allah’a dönmek için bir fırsattır. İnsanların dinden uzaklaştırıldığı, günahların pervasızca işlendiği böyle bir zamanda takva elbisesine bürünmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Müjdeler olsun Ramazan’ın rahmet ve bereketinden bolca yudumlayanlara! Yazıklar olsun Ramazan’ın bereketinden gafil bir şekilde yaşayanlara!

Ramazan Ayına Özel Bazı Gece ve İbadetler Bütün bunlara ilaveten Ramazan ayına özel olup onun kıymetini bir kat daha arttıran gece ve ibadetler de vardır: Bu ayda, Kur’an’ın kendisinde indirildiği ve bin aydan daha hayırlı olan "Kadir Gecesi" bulunur. “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’ni sana ne bildirdi?! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir Suresi: 1-3) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gecenin önemini şu şekilde bize beyan eder: “Kim Kadir Gecesi’ni iman ederek ve sevabını (Allah’tan) umarak (ibadetle) ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.” (8) Başka bir rivayette ise: “Bu gecenin hayrından mahrum kalan, gerçek anlamda mahrum olmuş olur” diye belirtilir. Sabaha kadar selametli olan, rahmet ve bereket ile dolu olan, meleklerin kendisinde indiği bu geceyi melekûti bir yapıya sahip olarak geçirmelidir. Bu geceyi gaflet içinde geçirenler, bütün o senenin hayrından mahrum kalmış olurlar. Çünkü o sene için verilen bütün kaderi hükümler bu gecede indirilir. “Onda melekler ve ruh, Rabblerinin izni ile her iş için iner de iner. O, tan yeri ağarıncaya kadar selamdır.” (Kadir Suresi: 4-5) Fakat bu gecenin hangi gece olduğu belli değildir. Ancak Ramazan’ın son on gününde olduğu

kesindir. Bundan dolayı Ramazan’ın son on gününde özellikle tek sayılı gecelerinde onu aramalıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının son on gecesinin tek (sayılı) gecelerinde arayın.” (9)

Ramazan ayına mahsus ibadetlerden bir tanesi de teravih namazıdır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim iman ederek ve sevabını (Allah’tan) umarak Ramazan ibadetini (teravih namazını) yerine getirirse, geçmiş günahları bağışlanır.” (10) Başka bir hadiste Ramazan orucunu tutan, teravih namazını kılan kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlardan temizleneceği müjdelenmiştir. (11) Ne mutlu bu fırsatları değerlendirenlere! Yine Ramazan ayına has ibadetlerden biri de itikaftır. İtikaf, Kur’an ve sünnetle sabit olan çok faziletli bir ibadettir. “Mescidlerde itikafta iken hanımlarınıza yaklaşmayın.” (Bakara: 187) Hz. Âişe validemiz anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününü itikafla geçirdi.” (12) Rasûlullah’ın ömrünün sonuna kadar bu ibadete devam etmesi, bu ibadetin ne kadar önemli ve ne kadar faziletli olduğunu göstermektedir. Zira itikaf, mü’minin kendisinde nefsini terbiye edeceği ve Rabbine yaklaşacağı en güzel bir halvethane ve her türlü şaibeden uzak en faydalı bir uzlettir.

RAMAZAN 1437

7


Sahur konusunda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Sahur yapınız. Çünkü sahurda bereket vardır.” (14)

Bir de sadece bu ayda verilen fıtır sadakası vardır. İbni Ömer radıyallâhu anhu buyurdu ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hür olsun köle olsun, kadın olsun erkek olsun bütün müslümanlar üzerine bir sa’ (ölçek) arpa veya bir sa’ hurma fıtır sadakası olarak vermeyi farz kıldı.” (13) Ramazan boyunca bir nevi fakirlerin hayatını yaşayan müslümanların, Ramazan’ın bitiminde de onları unutmamaları ve onlara infakta bulunmaları gayet tabii ve gereklidir. Rahmet dini olan İslam, muhtaçların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak fıtır sadakasını farz kılmış ve böylece hem zenginlerin fakir kardeşlerini unutmamalarını sağlamış, hem de onları sevinç günü olan bayramda mahcub ve üzüntülü bırakmamıştır. Sahura kalkmak da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından tavsiye edilen bir ameldir. Sahur konusunda Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Sahur yapınız. Çünkü sahurda bereket vardır.” (14) Başka bir hadiste şöyle buyuruyor: “Ehli kitabın orucuyla bizim orucumuzu ayıran şey sahur yemeğidir.” (15) Bu son hadis sahurun ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. Sahura kalkmakla hem oruç ibadetini daha güzel ifa etmeye gücümüz olacak hem de ehli kitaba benzemekten sakınmış ve onlara muhalefet etmiş olacağız. Hülasa olarak deriz ki: Ramazan ayı Allah’ın rahmet, bereket, mağfiret ve feyzinin çağıl çağıl coştuğu bir aydır. Ramazan ayı namaz, tazarru’, dua, zikir, Kur’an tilaveti ve ubûdiyetin zirveye çıkması gereken bir aydır. Ramazan ayı zekat,

8

HAZİRAN 2016

fıtır sadakası, tasadduk, infak ve ihsan ayıdır. Ramazan ayı ilâhî nusret, zafer ve cihad ayıdır. Dolayısıyla bir Müslümanın Ramazan ayında bütün himmetiyle ahirete yatırım yaparak bu faziletlerden nasibini arttırmaya çalışması gerekir. Ramazan ayında ruhunu arındırması, nefsini terbiye etmesi, duygularını kontrol altına alması ve böylece insan-ı kâmil mertebesine çıkmaya çalışması gerekir. Fakat teessüfle belirtmek gerekir ki pek çoğumuz Ramazan ayında ruhumuzu arındırmak yerine bedenimizi doyurmaya ve şişirmeye gayret ediyoruz. Faziletli amellerde yarışmak yerine ziyafet sofralarında yarışıyoruz. Nefsimizi terbiye etmek için salih amellerle vaktimizi geçirmek yerine market market koşturup kuyruklarda değerli vakitlerimizi israf ediyoruz. Böylece mübarek Ramazan ayını dahi ruhsuz bir bedene dönüştürerek tüketiyoruz. Tüketici mantığından acilen kurtulup, mübarek Ramazan ayını rahmet ve bereket ayına dönüştürerek ihya etmemiz ve kendimiz için ebedî bir saadet kapısına çevirmemiz gerekir. Allah azze ve celle bütün Müslümanları mübarek Ramazan ayının hakkını vermeye muvaffak eylesin ve Ramazan ayını bütün Müslümanlar için hayırlara ve bereketlere vesile eylesin. Âmin! -----------------------1. Müslim 2. Tirmizi 3. Müslim 4. Tirmizi 5. Buhari 6. Tirmizi 7. Buhari 8. Buhari 9. Buhari 10. Buhari 11. Nesai 12. Buhari 13. Buhari 14. Müslim 15. Müslim


KAPAK DOSYA

Hakan Sarıküçük

Ramazan Ayının Kazandıracağı Takva Bilinci ve Şuuru Nasıl Elde Edilir? H

amd, Ramazan ayını müminler için bir fırsata dönüştüren Allah’a;

Salât ve selâm Ramazan’ın mümin gönüllere kazandırdığı bilinç ve şuurun en güzel öğretmeni ve uygulayıcısı olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e; Allah azze ve celle’nin affı, rahmeti, keremi ve lütfu bu mübarek aydan bereketlenen ve hakkıyla bu aydan faydalanabilmenin yollarını araştıran mümin kullarının üzerine olsun. Ramazan ayının fazileti ile ilgili pek çok hadis duymuş veya okumuşuzdur. Bu aya yönelik sarfedilen sözleri ve bu ayın diğer aylara nazaran “11 ayın sultanı” olduğu şeklindeki övgüleri işitmeyenimiz neredeyse yoktur. Yine bu ayın Müminler için yüce Rabbimize olan kulluğumuzu daha bir fazla sergilediğimiz bir ay olduğunu, bu ayda mü'min kulun önüne çıkan

RAMAZAN 1437

9


Takva şuuru kulun Rabbine yönelerek O’ndan çekinmesiyle, korkmasıyla, emir ve buyruklarına riayet edip yasaklarından kaçınmasıyla elde edilebilecek bir özelliktir. Bu özellik durduk yere kolayca elde edilebilecek bir vasıf da değildir. Azim ve gayret olmadıkça, amel ve halisane bir niyet bulunmadıkça şekilsel bir takım amellerin ne kişinin benliğine kazandıracak artı bir değeri, nede Yüce Rabbimiz katında yüce mertebelere bizi çıkarabileceği bir katkısı olmayacaktır. Takva şuuru mümin gönüllerin ihlaslı olanlarına bahşedilmiş büyük bir nimettir. Nitekim Yüce Rabbimiz Ramazan ayına has olan oruç ile ilgili olarak “Ey İman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (1) şeklinde buyurarak orucun, iman edenler için Allah’tan sakınmaya, ihlasa ve takvaya vesile olacağını bildirmiştir. her türlü engelleyici şeytanların zincirlere vurulduğunu hepimiz biliriz. Bu söylediklerimiz iyice düşünüldüğünde bu ihsanın ve lütfun yüce Rabbimiz katından müminlere tahsis edildiğini, hayır ve bereket kapılarının sonuna kadar açıldığını ve pek mübarek bir ayı idrak ettiğimizi hemen fark ederiz. Nitekim Ramazan ayı Rablerinin mümin kullarına bir hediyesidir. Şüphesiz bu mübarek ay her yıl sadece bir kez gelecek olan bir fırsattır. Ve bu fırsat bizler için bir ganimettir. Ancak fark edemediğimiz bir şey vardır ki o da Rabbimizin bize olan bu ihsanına ve lütfuna gereği gibi özen gösterip gösteremediğimizdir. Bu aydan bizlerin istifade edip edemediğimizdir. Bu ayın ayaklarımız önüne serdiği fırsatların ve nimetlerin belki de nicelerinin farkına varmadan teptiğimizin farkında mıyız?

10

HAZİRAN 2016

Bir daha ki seneye kadar bir daha göremeyeceğimiz bu mübarek ayın sevgisini yüreklerimizde taşıyor muyuz? Cehennemden âzat olmamıza vesile olabilecek ve sevapların katlanarak yazıldığı bu ayı hasretle bekleyenlerden miyiz? Yoksa bu ayın külfetini(!) daha aylar öncesinden ahuvahlarla dillendirip bunları düşünenlerden miyiz? Sıcaktan, zamanın uzunluğundan ve bedeni mazeretlerimizden bahsedenlerden miyiz? Takva şuuru kulun Rabbine yönelerek O’ndan çekinmesiyle, korkmasıyla, emir ve buyruklarına riayet edip yasaklarından kaçınmasıyla elde edilebilecek bir özelliktir. Bu özellik durduk yere kolayca elde edilebilecek bir vasıf da değildir. Azim ve gayret olmadıkça, amel ve halisane bir niyet bulunmadıkça şekilsel bir takım amellerin ne kişinin benliğine kazandıracak artı bir değeri ne de yüce Rabbimiz katında yüce mertebelere bizi çıkarabileceği bir katkısı olmayacaktır. Takva şuuru mü'min gönüllerin ihlaslı olanlarına bahşedilmiş büyük bir nimettir. Nitekim yüce Rabbimiz Ramazan ayına has olan oruç ile ilgili olarak “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (1) şeklinde buyurarak orucun, iman edenler için Allah’tan sakınmaya, ihlasa ve takvaya vesile olacağını bildirmiştir. Nitekim nimetin Allah Teâlâ tarafından bahşedilmiş büyük bir lütuf olduğu bilmemek çok büyük bir ilimsizlik ve cehalettir. Nimetin kıymeti, bu nimetin değerini bilmeyenler tarafından asla anlaşılamaz. Nimetin değeri kaybedilmeden anlaşılamayacağı gibi o nimetin tadını hiçbir zaman almamış kimseler tarafından da anlaşılamaz. Kişi bu aydan istifade edemediği şeylerin neler olduğunu bildiğinde kaçırdığı fırsatlar için bir hayli tasalanır. Ve neler kaybettiğini hatırladıkça kendi kendine hayıflanır. Bu sebeple öncelikle takva şuurunun nasıl elde edileceği üzerinde konuşmalı, ardından da elde ettiğimiz bu değerli kazanımları nasıl muhafaza edebileceğimizin hesabını yapmalıyız. Bu aydan feyzlenebilmenin usullerini öğrendikten sonra da her ayımızı bir RAMAZAN’a dönüştürebilmeliyiz. Bu ayın öğreticiliğini değerlen-


dirip amellerimize yansıtabilmeliyiz. Ancak bu yolla bu aydan istifade etmemiz mümkün olacaktır. Bu ayın içine tahsis edilmiş ameller diğer aylara yansıtılmadığında maalesef bunun bize kazandıracağı bir şuurdan bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Senenin sadece bir ayına tahsis edilmiş ibadetlerin, zikirlerin, hatimlerin, infakların ve oruçların bize diğer bir senenin Ramazanına kadar uzak kalması ve onlara “elveda” dememiz bize asla bir fayda vermeyecektir. Bu sebeple Rasûlullah Efendimizin tabiriyle en sevimli amellerin az da olsa devamlı yapılan ameller olduğunu ve ancak bunun kişiye fayda vereceği esasına önem vermeliyiz. Bu amellerimizi daha önceden yaşamış, bir kısmının Allah’ın gazabına uğradığı, diğer bir kısmının ise yollarını şaşırıp kaldığı şaşkınlar güruhundan ibaret olan kavimlerin amellerine çevirmemeliyiz. Onların yaptıkları hatalardan ders alabilen kişiler olmalıyız. Zâhirî bir bakışla Allah’a kulluk gibi görülen amellerinin hakikatte Allah katında hiçbir değer ifade etmediğini, niyet ve ihlasın bulunmadığı bir işin zahiren kulluk gibi görülmesine rağmen hakikatte kişiyi şirke düşürebileceğini bu kavimlerin tarihlerini okuduğumuzda rahatlıkla anlarız.

takdirde bizim bu gazaba uğramış ve sapıtmış fırkalardan farklı nasıl bir özelliğimiz olabilir? Ramazan'da hatimlerle, zikirlerle, namazlarla, infaklarla ve oruçlarla geçirilen bir ayın sonrasında bunlardan hiçbirinin izi dahi kalmazsa o zaman bizi geçmiş ümmetlerden ayıracak vasıf acaba ne olacaktır?

Daha Mekke döneminde Allah’a ulaşmak için aracı edinilen putların kişileri muvahhid yapamadığı gibi Allah’ın en çok buğz ettiği ve asla mağfiret etmeyeceği şirki amellere düşürdüklerini biliriz. Yine Allah’ın dininin yardımcıları parolasıyla yola çıkan Hristiyanların yardımdan öte dine köstek olduklarını, Allah’a olan kulluklarını gereği üzere yerine getiremediklerini ve bundan da öte bu amellerin kulluktan ziyade Allah’ı gazaplandıracak amellere dönüştüğünü Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla öğreniriz.

Diğer taraftan bir bal kavanozunu dışarıdan yalamak şeklinde vasfedebileceğimiz şekilsel amelleri şuursuzca işlemekten uzak durmalıyız. Nitekim ne bal kavanozunu elde taşımakla ne de dışarıdan kavanozu yalamakla balın tadını alamayız. Bu sebeple yaptığımız işleri şuurla, bilinçle ve kulluğun hakikatine uygun bir şekilde yapmalıyız.

Bu sebeple Ramazan’ın bize kazandıracağı şuur ilk olarak yapılmaya başlanan amellerin terkedilmemesi olacaktır. Daha sonrasında ise bu amelleri imkân nisbetinde yapabilmenin uğraşını vermeli, gücümüz yettiğince bu amellerin muhafazası için çaba sarfetmeliyiz. Tıpkı zincirlenmiş bir köpeğin yakınında durmak şeklinde tarif edebileceğimiz bir misalle şeytanların zincire vurulduğu bu ayda ve sonrasında zarar görmemek ve onların bu darbelerinden yara almamak için ne bu ayda ne de sonrasında zincirlerin yakınına dahi yaklaşmamalıyız. Bize musallat olmamak için zincirlenmiş şeytan ve avanesine bizzat bizler musallat olmamalıyız. Onlardan kaçabildiğince kaçmanın yollarını bulmalıyız.

Geçmişten ibret almayanlar geleceklerini hiçbir zaman göremezler. Hatadan ders çıkarmayı bilmeyenler daima hata yapmaya mahkûmdurlar. Hristiyanların ve Yahudilerin Allah’a kulluk için haftanın cumartesi veya pazar günlerini tayin etikleri ve diğer özel dini bir takım günleri belirledikleri gibi bu ümmette dini yaşamak için haftanın, ayın veya yılın belli günlerini tahsis ederek sadece bu zamanlara has bir takım ibadetleri yapacak olursa, işte bu

RAMAZAN 1437

11


Bu husustu kalbimizi canlandıracak ve kalpteki imanımızı artıracak en büyük kaynak Kur’an’dır. Nitekim Rabbimiz, “O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır.” (2) buyurmaktadır. Burada dikkat çeken husus Kur’an ile Ramazan arasında kuvvetli bir bağın ve ilişkinin bulunduğudur. Rabbimiz bu ilişkiyi Kur’an’ı Kerim de, “O sayılı günler insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.” şeklinde ifade etmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz'de bu ayda daha bir fazla Kur’an’a ehemmiyet gösterir, hatta Cebrail aleyhisselâm ile Kur’an’ı mukabele ederdi. Tabi ki bizler için de Kur’an’dan faydalanılabilecek en büyük ve en önemli zaman, Ramazan ayı olmalıdır. Hatta Ramazan bizler için özel Kur’an mevsimi olarak kabul edilmelidir. Bu sebeple her gün Kur’an’dan mümkün mertebe bir bölümünü okumalı ve bu irtibatı kuvvetlendirmeliyiz. Diğer taraftan bu ayda her gün bir sâlih amel işlemeye ve bunları devam ettirmeye özen göstermeliyiz. Ve bu hususta hiçbir kimsenin bizi geçemeyeceği bir çabayı göstererek hayırda yarışmalıyız. Dikkat etmemiz gereken bir diğer husus ise Allah’ın gazabına ve cezasına neden olacak günahlardan uzak durmamız gerektiğidir. Nitekim Rabbimiz, “Başınıza gelen her musibet kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de

çoğunu affeder.” (3) buyurmak suretiyle bu hakikate işaret etmektedir. Bu ayda edineceğimiz diğer bir güzel alışkanlıkta sadaka vermek olmalıdır. Nitekim her doğan gün ile birlikte bir meleğin “Allah’ım! Malını infak edene halef (karşılığını) ver” şeklinde dua ettiğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizlere haber vermektedir. O halde bu meleğin duasından mümkün olabilecek en uzun müddet boyunca faydalanabilmek için sadaka vermeye başlamalıyız. Bunun içinde evimizde sadaka ve infak için bir kutu ayırmalı, az da olsa her günün sabahında bu duaya ehil kimselerin arasında olabilmek maksadıyla imkân nisbetinde bu kutuya para atmalı ve herhangi bir hayır yapma yolu ile karşılaştığımızda burada birikmiş paraları oralara harcamalıyız. Ve bu amelimize de devam etmeliyiz. Bu ayda elde edeceğimiz bir başka amel ise “sıla-ı rahim” olmalıdır. Nitekim sevabı en çabuk verilen ibadet, sıla-ı rahim’dir. Öyle ki bir ev halkı günahkâr olmalarına rağmen sıla-ı rahim de bulundukça malları çoğalır, sayıları da artar.” (4) Sadece oruçlu günlerde yerine getirebileceğimiz sâlih amellerin en önemlilerinden biri de oruç tutan kimseleri doyurmaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Her kim bir oruçluya iftar yemeği verirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin kendisine de onun sevabı kadar sevap verilir.” (5) buyurmaktadır. Yemek yedirmek, insanların birçoğunun gâfil kaldığı hayır kapılarından büyük bir kapıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Kuşkusuz cennette dışı içinden görülen köşkler vardır” buyurdu. Bunun üzerine sahabiler, “Ey Allah’ın Rasûlü! O köşkler kimin içindir?" diye sordular. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdu: “Yemek yediren, tatlı sözler söyleyen ve insanlar uykuda iken geceleri namaz kılan kimseler içindir.” (6) Hz. Ali radıyallahu anh’ da, “Arkadaşlarımdan bir grubu bir parça yemek etrafında bir araya

12

HAZİRAN 2016


getirmem, bana çarşıya gidip bir köle almamdan ve ardından onu azad etmemden daha hoştur” demiştir. Ramazan ayının son on günü geldiğinde, mescidde itikâfa girmek ve ibadet yapmak için çaba göstermek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetidir. Dolayısıyla biz de bu mübarek ameli gerçekleştirmek için çaba göstermeliyiz. Tam bir itikâfta bulunamasak dahi kısmi bir itikâfta bulunmalıyız. Nitekim itikâfın fazileti ile ilgili olarak İbn Recep el-Hanbeli şöyle demektedir. “İtikâfın gerçek anlamı, yaratıcıya olan görevi sürdürmek için yaratılmışlarla alakayı kesmektir.” Bu ayda yapacağımız diğer bir hususta dünyanın her bir tarafında akıtılan müslüman kanlarının durması ve müslümanların kurtuluşu için duaya yönelmektir. Müslümanların zaferi ve dünyanın dört bir yanında ezilmekte olan kardeşlerimizin sıkıntılarının hafiflemesi, dertlerinin ve kederlerinin bitmesi ve gasbedimiş tüm haklarını tekrar elde edebilmeleri için yüceler yücesi ve kudretli olan Rabbimize ellerimizi açmalı ve O’ndan yardım dilemeliyiz. Özellikle bu dualarımız iftar esnasında daha bir ehemmiyetle olmalı ve duanın makbul olduğu zamanlara denk getirilmelidir. Ramazan'ın sonuna yaklaştıkça yaptığımız istiğfarları daha da artırmalıyız. Nitekim ibadet ve itaatlerden sonra istiğfarda bulunmak sâlih kimselerin alışkanlığıdır. Belki de bizler bu ay boyunca işlemiş olduğumuz bazı amellerimizden dolayı kendimizi beğendik. Belki de bazı amellerde ihmalkâr davrandık. Belki de nefislerimiz için hayırlı işleri yaptığımız düşüncesine kapıldık. Bu sebeple de Allah muhafaza eylesin, işlediğimiz tüm hayırların sebebi olan yüce Rabbimizi unuttuk. İşte bu sebeple istiğfar, bizler için kendisine sımsıkı sarıldığımız tevbe kapısı olmalıdır. Yüce Rabbimiz bize bu mübarek ayda burada saydıklarımız dışında daha sayılamayacak kadar nice lütuflarda bulunmuştur. Eğer Rabbimize karşı bu şükrümüzü ve takva bilincimizi artırmayı istiyorsak bu ay boyunca üzerimizdeki nimetleri hatırlamakla işe başlamalıyız. Bu

Sadece oruçlu günlerde yerine getirebileceğimiz sâlih amellerin en önemlilerinden biri de oruç tutan kimseleri doyurmaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Her kim bir oruçluya iftar yemeği verirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin kendisine de onun sevabı kadar sevap verilir.” (5) buyurmaktadır.

nimetleri aile fertlerimizle birlikte öğrenmeye ve uygulamaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki iman ve takva bilincini elde edemeyecek ve bu nimetlerden istifade etmenin yollarını bulamayacak olursak, Allah’ın yardımı gelmeyecek ve durum günden güne kötüleşecektir. Zillet ve alçaklık artacak ve nihayetinde hüsran gelecektir. Böyle kötü ve vahim bir akıbetle karşılaşmamak için bu zikrettiğimiz hususları aklımızdan çıkarmamalı ve elimizden gelen gayreti göstererek bu amellere yönelmeliyiz. Ancak bu takdirde takva şuurunu ve bilincini elde edebiliriz. Selam ve Dua ile

------------------------

1. Bakara, 2/183. 2. Enfal, 8/2. 3. Şura, 42/30. 4. Taberani, Mucemu’l Evsat; Beyhâki, Şuabu’l İman. 5. Ahmed b. Hanbel, Müsned. 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned.

RAMAZAN 1437

13


KAPAK DOSYA

Ömer Ergül

İFTAR VERMENİN FAZİLETİNE DAİR


B

izleri yeni bir mevsimin, yeni bir ayın ve mübarek günlerin kapısına getirip bırakan Rabbimiz’e hamdolsun. Bu mübarek vakitlerin faziletini bizlere sözleri ve yaşantısıyla öğreten Rasûlü’ne salat ve selam olsun. Geldi bir Ramazan ayı... Kilitlendi cehennem kapıları, açıldı cennet kapıları… Vuruldu şeytanlar zincire, nefisler arınsın “oruç” ve “zikir” ile. Canlanalım yeniden, on bir aydır üzerimize bulaşan kirlerden arınalım, bir bilinç bir ruh silkinişi olsun Ramazan. Ramazan’ı, -öncesinden- daha iyi bir noktaya ulaşma çabası ile geçirelim. Ramazan ayı, bizim bu sıçramayı sağlamamıza yardımcı olacak her şeyi kendinde bulundurur. Oruç, fitre, sahur ve iftarlar, Kur’an tilaveti, teravih namazı, Kadir Gecesi, gece namazları gibi birçok ibadetle birlikte gelir. Bu ibadetlerin yanında bir başka ibadet vardır ki bunu genellikle ıskalıyoruz, daha az önemsiyoruz ya da tam idrak edemiyoruz. Bu da “iftar ve sahur yedirmek”tir.

Bu hususta en çok bilinen hadis-i şerif şudur ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez” (1) buyurmaktadır. Dolayısıyla iftar vermek, oruçlu gelen misafirlerin ecirleri kadar ecir almak demektir.

ve beraberliğin tesisine, rahmet ve muhabbetin ziyadeleşmesine vesiledir. Bu davetler, Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem birçok mesele için ifade ettiği sünnetlerin cem edildiği bir sâlih ameldir. Öncelikle oruç, günün belli saatleri arasında yeme ve içme gibi bir takım şeylerden bedeni uzak tutmak olduğu gibi bütün kötü hasletlerden de hem beden hem de ruhu uzak tutmak suretiyle bir arınma ibadetidir. Orucun en önemli hikmeti olarak da fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin durumlarını anlamak ve onların halleri ile hâllenmektir. Bu açıdan iftar ve sahur davetleri, oruç tutmak sureti ile yaşadıklarını anlamaya çalıştığımız yoksulların bu davetlere çağırılmak suretiyle yüzlerine tebessüm olabilme çabası, onların yalnız, unutulmuş olmadıklarını ve onlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu gösterme amelidir. Sadece zenginlerin çağırıldıkları, fakirlerin çağırılmadığı düğün yemekleri için Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, “yemeklerin en kötüsü” ifadesini kullanmıştır.

Ayrıca yemek yedirmek iman eden kimsenin yerine getirmesi gereken vecibelerinden bir vecibedir. Bu konuda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misaf irine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (2) buyurmuşlardır.

Yemek yedirmenin faziletine dair buyurulan şu hadisi şerifte, “Aranızda selamı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabayı ziyaret ediniz. İnsanlar uyurken namaz kılınız, selametle cennete girersiniz” (3) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yemek yedirmeyi selam verme ve akraba ziyareti ile beraber zikretti. Bilmeliyiz ki selam, yine Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem ifadesi ile kullar arasında sevgiyi oluşturan amellerdendir. Hâkeza ziyaretleşmek de muhabbetin tesisinde önemli bir işlev görür. Bunlarla beraber zikredilen amel olan yemek yedirmek suretiyle ikramda bulunmak da kalpleri birbirine yakınlaştırır, İslâm toplumunun kardeşlik bağlarını güçlendirir.

İftar ve sahur yemeği vermek, Müslümanları bu davetler vesilesi ile bir araya getirmek İslâm’ın sosyal yönünün izhârıdır. Bu birliktelikler, mü’minler arasında ülfetin oluşmasına, birlik

İslam toplumunun kardeşlik bağlarını güçlendiren iftar sofralarımız, her geçen gün birçok örneğini gördüğümüz dağılan ve yozlaşan ailelerimizin kaynaşması için de bulunmaz bir

RAMAZAN 1437

15


. Hangi kul Allah tarafından kabul edileceği haber verilen bir duanın içerisinde yer almak istemez. İftar saati hem iftar verenlere hem de tüm Müslümanlara dua etmekten gafil kalmamız gereken dakikalardır.

(4)

İslam toplumunun kardeşlik bağlarını güçlendiren iftar sofralarımız, her geçen gün birçok örneğini gördüğümüz dağılan ve yozlaşan ailelerimizin kaynaşması için de bulunmaz bir fırsattır. Bir sofra etrafında bir araya gelen aile fertleri birbirlerine karşı muhabbet ve sevgilerinin artışına vesile olabilecek bir birlikteliğin hazzını yaşamış olurlar. Bu birliktelikler bazı günler evin dışında, bir ormanda veya bir piknik alanında olursa belki de daha etkili olabilecektir. fırsattır. Bir sofra etrafında bir araya gelen aile fertleri birbirlerine karşı muhabbet ve sevgilerinin artışına vesile olabilecek bir birlikteliğin hazzını yaşamış olurlar. Bu birliktelikler bazı günler evin dışında, bir ormanda veya bir piknik alanında olursa belki de daha etkili olabilecektir. Ayrıca yemek yedirmek hiç de küçük görülemeyecek, belki de Allah tarafından af ve mağfirete nail olmamız için bir vesile olabilir. Hatırlayın, susuz bir köpeği suladığı için kurtulan Allah’ın kendisini bağışladığı kişiyi. Bir de bir oruçluyu, Ramazan ayı gibi yüce bir ayda kendimiz de oruçlu olduğumuz halde doyurduğumuzu, susuzluğunu giderdiğimizi düşünün. Bu ikisi hiç kıyaslanabilir mi? Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem haber verdiği gibi oruçlunun iki sevinçli anı vardır. Bunlardan ilki iftar ettiği, ikincisi ise Allah Telâyâ kavuştuğu andır. İftar yemeği vermekle, oruçlu mü’min kulun dünyada yaşadığı o ilk sevince vesile olma bahtiyarlığına kavuşulmaktır. Ayrıca yine Peygamberimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem buyurdukları üzere “Oruçlu’nun yaptığı dua reddolunmayan bir duadır”

16

HAZİRAN 2016

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ümmeti olan bizler için her konu da en güzel örnektir. Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem zaten çok cömert bir insan olmasına rağmen, Ramazan geldiğinde “esen rüzgârdan bile daha cömert” olduğu ifade edilir. Sadakalar, fitreler, ikramlar ve tabi bir hurma veya bir bardak su ile bile olsa iftar ve sahur yemeği vermek, O’nun gibi olmaya çalışmamız anlamına gelecektir. Bütün cömertliği ile gelen Ramazan mevsimi, bizden kendisi gibi cömert olmamızı beklememektedir. Çünkü “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri; Allah’a, cennete ve insanlara uzak; cehenneme yakındır” (5) buyurmaktadır Allah’ın elçisi sallallahu aleyhi ve sellem. Birkaç senedir yaz aylarında tuttuğumuz oruçlarımız, uzun günler ve kısa gecelerin olduğu zaman dilimlerine rastlamıştır. Dolayısıyla iftar ile sahurun arasında çok az bir zaman dilimi kalmakta, buna binaen tam acıkmadan sahur vakti gelmektedir. Çeşitli sebeplerin mevcudiyeti –sabah erken işe gitme- gibi veyahut ta sebepsiz olarak “sahur yemeği” bazı ailelerce terk edilmektedir. Oysaki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisi sahura kalktığı gibi ailesini de sahura kaldırır, ashabını zaman zaman sahur da evinde ağırlar ve onlara ve tabi ki bizlere “Sahur yemeğinde bereket vardır. Bir yudum su bile içecek olsanız sahura kalkmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü sahura kalkana Allah rahmet eder, melekler de bağışlanmaları için dua ederler.” (6) buyurmak suretiyle sahuru ihmal etmememiz gerektiğini söylemiştir. Birkaç hususun daha dikkat çekip yazımı sonlandırmak istiyorum. İftar sofralarımız sade ol-


malı, Peygamberimiz özel bir yemek beklemez, ne var ise onu yermiş. İftar da çok yemek, nefsimizi ıslah için tuttuğumuz orucun anlamının kaybolmasına sebep olur. İftar da acele etmeliyiz. Ezan okunduğunda geciktirmen orucumuz açmalıyız. Mümkünse hurma veya su ile açmamız sünnete uygun olacaktır. Ayrıca namazın orucun açılmasından sonra kılınması da sünnettendir. Misafirlerimize ikram için güzel bir sofra hazırlamamız da önemlidir. Ama aşırıya kaçmadan ve fakir ve yoksulları soframızda veya yardımlarımızda unutmadan. Bir de iftara ve yemek davetlerinde çağırılacak kişilerin salih ve takva sahibi kişilerin olması da dikkat edilmesi gereken bir konudur. Bir de iftar yemeği için davette bulunmanın yanı sıra davet edilen açısından da dikkat edilmesi gereken bazı meseleler var. Öncelikle davete icabet etmek Müslümanın diğer Müslümanlar üzerindeki bir hakkı olduğunu unutmamak gerekir. Mümkün mertebe çağırıldığında kişinin davete gitmesi gerekir. Çünkü bir hadis-i şerifte “Her kim davete icabet eylemez ise gerçekten o   Allah’a ve Rasûlü’ne isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkâr olur ve cefa etmiş bulunur” (7) buyurulmuştur. Davette bulunan fakirleri unutmaması gerektiği gibi, davete icabette bulunan da fakirlerin davetine icabet etmeyip zengin ve hali vakti yerinde olanların davetine icabet etme gibi çirkin bir fiilde bulunmamalıdır. Misafir ne bulursa onu yemeli, özel isteklerde bulunmamalı, ev sahibini zora sokmamalı, ev sahibine duada bulunmalı, geç saatlere kadar kalıp da ev sahibine rahatsızlık vermemelidir.

yoksul gibi toplumun farklı katmanlarının yakınlaşma vesilesidir. 5) Oruçlunun duasını almaya vesiledir. 6) Allah ve meleklerin salâtına erme fırsatıdır. 7) Oruçlunun aldığı ecir kadar ecir almaya vesiledir. 8) Oruçlunun iftar sevincine vesile olabilmektir. 9) Cömertçe bir davranışta bulunmaktır. Bu kadar güzelliğin bir ibadet içerisinde toplanıp hane sahibinin sevap hanesine yazılmış olmasından dolayı hane sahibinin evine teşrif eden misafirlerine daha da ikram da bulunması gerekir diye düşünüyorsak, ecdadımız Osmanlı’da “Diş Kirası” denilen bir gelenekten söz ederek yazımı nihayetlendiriyorum. Ramazan ayında konak ve köşklerde iftar veren hane sahibi, gelen misafirlere davetlerine icabet edip kendilerinin sevap kazanmalarına vesile oldukları gerekçesiyle kibar bir üslupla, “yemek yiyip dişleriniz yoruldu” şeklinde nazik ifadelerle, güzel kadife keseler içerisinde altın paralar veya gümüş akçeler ya da bir takım hediyeler vererek misafirlerini uğurlarlar imiş. Bu inceliklere tekrar kavuşmak dileğiyle… ------------------------

1. Tirmizî, Savm, 82; İbni Mâce, Sıyam, 40. 2. Buhârî, Nikâh, 80/Edeb 31,85/Rikâk 23; Müslim, Îmân, 74,75,77. 3. Ahmed b. Hanbel,V, 451. 4. İbn Mâce, Sıyâm, 48. 5. Tirmîzî, Birr, 40. 6. Müsned, III, 44. 7. Müslim, Nikâh, 110.

Sonuç olarak iftar ve sahur yemeği ikramında bulunmak; 1) Allah ve ahiret gününe iman eden kimsenin yapması gereken bir vecibedir. 2) Müminlerin muhabbet ve yakınlıklarını artırma vesilesidir. 3) Allah’ın affı ve mağfiretine kapı açabilecek bir salih ameldir. 4) Zengin ve

RAMAZAN 1437

17


KAPAK DOSYA

Ahmet İnal

Mü’min Kalplerde Yeri Olmayan Hastalık;

CİMRİLİK A

llah azze ve celle âdemoğlunu mahlûkatın en şereflisi olarak yaratmış ve kâinatı bitkisiyle, hayvanıyla, havasıyla, suyuyla, yer altı zenginlikleriyle onun emrine amade kılmıştır. Karşılığında ise tüm bu nimetleri ihsan edenin Allah(cc) olduğunu itiraf edip şükretmesini ve kendisine yüklenilen ‘halifelik’ vazifesini yerine getirmesini istemiştir. Ancak bununla birlikte âdemoğlunu tam bu noktada başka imti-

hanlar beklemektedir. Zira o halifelik görevini yerine getirirken istifadesine sunulan tüm bu nimetleri sonuna kadar kullanacak ama aynı zamanda onları “benim diye sahiplenmeyecek” ve asıl malikinin Allah azze ve celle olduğunu itiraf edecektir. Hem de bunu içindeki malmülk sevgisine rağmen gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Çünkü dünyanın cazibesine olan bu iltifat, bizzat Allah azze ve celle tarafından onun tabiatına imtihan maksadıyla çoktan yerleştirilmiştir: “Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara

çekici

kılındı. Bunlar dünya

haya-

tının

geçici

menfaatleridir.

Hâlbu-

ki varılacak güzel yer, Allah’ın

katında-

dır.”(Ali İmran, 14)

18

HAZİRAN 2016


İnsanoğlunun yapısındaki mal ve mülke olan bu düşkünlük, onu sürekli olarak dünya metaını biriktirmeye ve bunlarla oyalanıp gururlanmaya sevk ederek Allah’a(cc) kulluktan engellemiştir. (Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi oyalayıp kendinizden geçirdi. “Öyle ki (bu,) mezarları ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü.”(Tekasür, 1-2) İşin esasında dünyalık meta, mal ve mülk İslam nazarında mutlak olarak kınanmış değildir. Yukarıda bahsi geçtiği üzere bu imkânlar kutlu bir vazife için insanoğluna sunulmuştur. Mü’min kul, Allah’ın kendisine yüklemiş olduğu vazifeyi icrâ ederken dünyayı îmar etmek için bu nimetleri elbette kullanacaktır. Rasulullah’ın(sav) dediği gibi; “Salih kimse için salih mal ne kadar iyidir.” Dinar ve dirhemler Ebubekir’lerin elinde ne güzel durmaktadır! Kızıl develer Osman’ların yanında ne mükemmel bir tablo sergilemektedir! Büyük servetler Hatice’lere ne kadar da yakışmaktadır! Ancak unutulmamalıdır ki mal zehri ve panzehri birlikte taşıyan bir yılan gibidir ve sahibini zehirlemeye her daim mütemâyildir. Malın zehri cimrilik, panzehri ise ‘cömertlik ve infak’tır. Bu tehlikeden kurtulmanın tek yolu ise onun panzehrini bulmakla mümkündür. Cömertlik, Allah’ın tüm veli kullarının hamurunda bulunan muhteşem bir özelliktir. Cimrilik, bu kulların kalplerinde kendisine yer bulamamıştır. Malı, mülkü Allah yolunda kullanmanın zevkine varmış olan bu kullar, infak ve sadakalarını içlerinde hiçbir sıkıntı taşımaksızın seve seve verirler. Yardıma muhtaç bir Müslüman’a el uzatmak, bir fakirin karnını doyurmak, bir yetimin ihtiyaçlarını karşılamak, komşu-akraba-arkadaşa ikramda bulunmak böylesi kullar için tarifi imkânsız lezzetlerdir. Cimri insanlar için ise durum tam tersidir. Çünkü kazandıkları mallar onların mutluluklarını değil sadece korku ve tasalarını arttırmıştır. Zira temel ihtiyaçları için bile olsa para harcamak onlar için dünyanın en zor işle-

rindendir. Mallarını, mülklerini kazanmak için nice eziyetlere katlanırlar ancak onu rahatça kullanma nimetine nail olmayı beceremezler. Bu insanlar için cepten para çıkarıp bir fakirin derdine derman olmak bir yana dursun, onlarla karşılaşmak bile bir yürek acısıdır. Fakirlerden uzak olmak ve mallarını biriktirip kat kat arttırmak için akla gelmedik nice yollara girişirler. Ancak bu kaçış onların hüsranını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Allah(c.c) ibret almamız için bu kulların akıbetini şu ayetlerde bize bildirmektedir. Gelin bu kıssaya kulak verelim: “Biz, vaktiyle “bahçe sahipleri” ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar istisnâ da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Sabah olurken birbirlerine seslendiler: “Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin!” diye. Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı. “Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye

“Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”(Ali İmran, 14)

RAMAZAN 1437

19


girip yanınıza sokulmasın” diye. (Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler. Fakat bahçeyi gördüklerinde: "Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler.Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız! İçlerinden en mâkul olanı şöyle dedi: Ben size “Rabbinizi tesbih etsenize” dememiş miydim? Rabbimizi tesbih ederiz doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler. Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar. (Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz. Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz

kişi yaptıklarının cezasını dünyada tatmış olur. Eğer onun cezasını ahirete tehir etmiş ise bu sefer o kimseyi bekleyen büyük bir azap vardır. Allah(c.c), Tevbe Suresi’nde haham ve rahiplerin insanların mallarını haksız yere aldıklarını söyledikten sonra onlar ve cimrilik edenler için hazırlanmış azaptan bahseder: Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla o kimselerin alınları, yanları ve sırtlarının dağlanacağı gün (onlara denilir ki): “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık

Küçüklü büyüklü bir servet biriktirmek için bir ömür harcayan ve bu uğurda tüm zevklerden vazgeçip hayatlarını zindan eden insanları anlamak gerçekten de zordur. Bir insan kazandıklarını kendi ihtiyaçları için yahut Allah yolunda hayır için harcayamayacaksa neden onları biriktirmek için uğraşır ki? Zira aklıselim olan her insan bilir ki; bu dünyada kazanıp da harcamaya kıyamadığımız paralarımız, altınlarımız bize varis olacakların ellerinde hoyratça harcanmaktadır.

(artık) Rabbimizi(O’nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz. İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”(Kalem, 17-33) Cimrilik etmek, zannedildiği gibi malı arttırmaz. Bir kimse harcamalarından istediği kadar kıssın, zekât vermekten istediği kadar kaçsın yine de rızık konusunda Allah’ın ona takdir ettiğinden fazlasına ulaşamaz. Cimrilik, tam aksine maldaki bereketi kaçırır ve onun telef olmasına sebep olur. Rasulullah’ın(sav) buyurduğu üzere; “Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Biri: Ya Rabbi, infak edip iyilik edenin malının yerine yenisini ver, der. Diğeri de: Ya Rab cimrilik edenin malını telef et, diye dua eder.” Allah(cc), eğer meleklerinin duasını kabul eder de cimrinin malını telef ederse o

20

HAZİRAN 2016

yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!” (Tevbe, 34-35) Küçüklü büyüklü bir servet biriktirmek için bir ömür harcayan ve bu uğurda tüm zevklerden vazgeçip hayatlarını zindan eden insanları anlamak gerçekten de zordur. Bir insan kazandıklarını kendi ihtiyaçları için yahut Allah yolunda hayır için harcayamayacaksa neden onları biriktirmek için uğraşır ki? Zira aklıselim olan her insan bilir ki bu dünyada kazanıp da harcamaya kıyamadığımız paralarımız, altınlarımız bize varis olacakların ellerinde hoyratça harcanmaktadır. Evet, aslında bu insanlar hırslarına ve cimriliklerine dur deyip az da olsa bir düşünseler anlayacaklar ki; aslında tüm biriktirdikleri, kazandıkları kendilerinin değil onlara varis olacaklarındır. İbn Mes’ud


(r.a) anlatıyor: “Rasulullah (sav) bir keresinde, “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” diye sordu. Cemaat: ”Ey Allah’ın Rasulü, içimizde herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever” dediler. Bunun üzerine: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye koyduğu da vârislerinin malıdır.” (Buhârî, Rikak: 12) Cimrilik, bizden önceki ümmetleri helake götüren büyük bir felakettir. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi; “Koyun sürüsüne dalmış iki aç kurdun sürüye vereceği zarar; kişinin mal ve mevki (servet ve şöhret) kazanma hırsının, dinine vereceği zarardan kesinlikle daha ağır değildir.” Cimri kişide bulunan mal sevgisi onu dinde her türlü tavizi vermeye sevk edebilir. Cimri bir insan malı ile dini arasında tercih durumunda kalırsa elbette malını seçip dinini onun karşısında bozuk para gibi harcamaktan çekinmeyecektir. Rasulullah(sav), cimriliğin kişiyi vardıracağı nihâi sonucun fücur ve helak olacağını şu şekilde belirmiştir: “Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar.” İşin sonunda, bu topluluklar cimrilikte ve fücurda o kadar ileri gittiler ki; kendileri dünyanın en cimri insanları olan Yahudiler, Allah'ın(c.c)elinin sıkı olduğu iftirasını atmaktan bile çekinmeyecek hale geldiler. Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. (Maide, 64) Netice olarak cimrilik iman ile asla bir arada olmayan, bulunduğu kişiyi helake sürükleyen tehlikeli bir hastalıktır. İnsanın özünde cimrilikten bir pay olmakla beraber onu törpüleyecek bir irade de vardır. Mü’min kimse mal ile olan imtihanının ömür boyu devam edeceği hakikatini hatırında tutmakla beraber onu Al-

lah yolunda kullanmaktan da geri kalmamalı ve cömertliği şahsiyetini oluşturan hasletlerin tacı yapmalıdır. Zira cömert bir peygamberin ümmetine de ancak cömert olmak yaraşır. Yazımızı Rasulullah’ın cömertliği ile ilgili şu olayla tamamlıyoruz: Hz. Enes anlatıyor: Allah Rasulü (sav), Huneyn’e giderken Safvan İbn Ümeyye’den ödünç olarak silah almıştı. Rasulü Ekrem (sav), Huneyn sonu elde edilen ganimetlere hayran hayran bakan Safvan’ı görünce dikkatini çekmiş ve; “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından, bir çok şey daha verdi. Safvan, bu cömertlik karşısında şaşırıp kaldı. Kalbi, Allah Rasulü’ne karşı kin ve buğzla dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Efendimizin bu keremi onu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve iki cihan serveri onun için insanların en sevgilisi haline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığır ve koyundan daha mühimdi. Allah Rasulü de en mühim olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a yapılan bu cömertlik neticesiz kalmamıştı. Hemen kavmine giden Safvan, “Ey kavmim! Koşun İslam’a girin. Zira Hz. Muhammed, bir veriyor ki ancak fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” (İbn Hisam, Sire, 4/135) diyecekti.

RAMAZAN 1437

21


KAPAK DOSYA

Ebubekir Eren

İslâm'da Fitre H

22

amd bizleri yoktan var eden ve beni âdemi mahlûkat içerisinde şerefli kılan, bizleri rahmet ayı olan Ramazana kavuşturan, fıtrat üzere kalmaya bizleri muvaffak kılan, er-rahman, er-rahîm sıfatlarına sahip olan Allah’adır.

kökünden türeyen fıtr kelimesi, oruca son ver-

Salat ve selam Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, pak ailesine ve ona kıyamete kadar ihsan ile tabi olan ashabına, etbaınadır.

belirtisi olarak verilen sadakaya da "sadaka-

Fitrenin Sözlük Manası

Fitrenin Hikmeti

Ramazan ayının sonunda gücü yeten Müslümanın ödemekle yükümlü olduğu sadaka. Sözlükte “yaratmak, icat etmek; kesmek, yarmak, ikiye ayırmak” manalarına gelen "fatr"

Bütün ibadetlerde olduğu gibi fitrede de fer-

HAZİRAN 2016

meyi, orucu açmayı (iftar) ifade eder. Bundan dolayı ramazan bayramına "îdü’l-fıtr" denildiği gibi ramazan ayını yaşamanın, onun mükâfat ve bereketinden faydalanmanın bir şükran tü’l-fıtr (sadaka-i fıtr) veya zekâtü’l-fitr" denilir. Bu tamlama kısaltılmış olarak fıtra ve Türkçe ’de fitre şeklinde kullanılmaktadır.

dî-içtimaî, maddî-mânevî hikmetler vardır. Bu konuda İbn Abbas şöyle der: “Rasûlullah fitreyi, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan


temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye farz kılmıştır.”(1) Bazı âlimler, bu sözdeki mananın ilhamıyla fitreyi namazın eksiklerini telâfi eden sehiv secdesine benzetmişlerdir. Öte yandan mahiyetinde sevinç ve neşe bulunan bayramı toplumdaki her ferdin ortak şekilde yaşayabilmesi için muhtaç kimselerin kısmen de olsa ihtiyaçları giderilerek sosyal dayanışmanın güzel bir örneği verilmiş olur. Bu dayanışmayı azami seviyeye çıkarmak ve daha çok insana yardım etme zevkini verebilmek için fitre miktarı asgari ölçüde tutulmuş ve ödeme kolaylıkları sağlanmıştır.

Fitrenin Hükmü Ramazan orucunun farz kılındığı 2. yılın Şâban ayında fıtır sadakasına dair vârit olan hadis onun ödenmesinin gerektiğini bildiriyorsa da bu sadakanın hükmü fakihler arasında tartışmalıdır. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre fitre vermek farzdır. Çünkü bir hadiste Rasûlullah’ın hür, köle, erkek, kadın her Müslümana fıtır sadakası vermeyi farz kıldığı belirtilir.(2) Diğer bazı karineleri de göz önüne alan bu üç mezhebin imamları bu hadiste geçen “faraza” ve bazı rivayetlerde yer alan “emere” (3) kelimelerine “farz kıldı” mânasını vermişlerdir. Hanefîler ise fitrenin vâcip olduğu görüşündedir. Çünkü onlara göre bu konudaki hadisler gerek sübût gerekse delâlet bakımından farziyet ifade etmez. Ancak bu mezhepte farz ile vâcip arasında uygulama açısından fark yoktur. Mâlikîler’den Eşheb el-Kaysî ve bazı Zahirîler fitrenin müekked sünnet olduğunu söylemişlerse de bu zayıf bir görüş olarak kalmıştır.

Çocukların malları varsa velileri fitrelerini bu maldan öder, malları yoksa nafakalarını temin etmekle yükümlü olan kimse çocuklara ait bu borcu kendi malından ödemek zorundadır. Ancak İmam Muhammed çocukların fitrelerinin babaları tarafından ödeneceği, dolayısıyla babası olmayan çocuğun fitre yükümlülüğünün de bulunmayacağı görüşündedir. Fakihlerin büyük çoğunluğu, kişinin fitre mükellefi sa-

Ergenlik çağına erişen Müslüman erkeğin fitre vermesi gereklidir. Evli olmayan Müslüman kadınlar fitrelerini kendileri öderler. Evli kadınların fitresi Ebû Hanîfe’ye göre yine kendileri, diğer üç mezhebe göre ise fitre borcu nafakaya dâhil olduğu için koca tarafından ödenir. Çocukların malları varsa velileri fitrelerini bu maldan öder, malları yoksa nafakalarını temin etmekle yükümlü olan kimse çocuklara ait bu borcu kendi malından ödemek zorundadır.

yılabilmesi için âkil bâliğ olmasının, ramazanı oruçlu geçirmesinin veya şehirde oturmasının şart koşulmadığını kabul ederken aksi görüşte olan fakihler de vardır.

Fitre Vermekle Yükümlü Kimseler

Fitre Yükümlülüğün Zamanı

Ergenlik çağına erişen Müslüman erkeğin fitre vermesi gereklidir. Evli olmayan Müslüman kadınlar fitrelerini kendileri öderler. Evli kadınların fitresi Ebû Hanîfe’ye göre yine kendileri, diğer üç mezhebe göre ise fitre borcu nafakaya dâhil olduğu için koca tarafından ödenir.

Fitre yükümlülüğünün ne zaman doğduğu ve ne zaman yerine getirilmesi gerektiği konusunda fakihler arasında farklı görüşler vardır. İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve bir rivayette İmam Mâlik’e göre fitre yükümlülüğü ramazanın son günü güneşin batmasıyla, Ebû Hanî-

RAMAZAN 1437

23


fe’ye ve diğer bazı müctehid imamlara göre ise bayram günü tan yerinin ağarmasıyla doğar. Birinci gruba göre oruçla ilgili olan bu sadaka ikinci gruba göre bayramla ilgilidir ve kurban kesiminde olduğu gibi fitre de vaktinden önce vacip olmaz. Bu görüş ayrılığının uygulamadaki sonucu, bir mükellefin ramazanın son günü güneş batımından sonra ölmesi veya bir çocuğun bayram sabahı doğması gibi nâdir durumlarda ortaya çıkar.

Fitrenin Eda Vakti Fitrenin ödeme zamanına gelince, bu konudaki hadisler ve sahâbe uygulamaları, bu vaktin bayramın birinci günü sabah namazıyla bayram namazı arası olduğunu göstermektedir. Ancak fakihler, yoksulun lehine olacağını düşünerek fitrenin bayramdan birkaç gün öncesinden verilebileceğini söylerler. Hatta İmam Şâfii bir ay, Ebû Hanîfe bir yıl, öncesinden ödenebileceği görüşündedir. Fakihlerin çoğunluğuna göre fitrenin ödenmesinin bayramdan sonraya bırakılması mekruh olmakla birlikte yapılan ödeme kaza değil edadır. Bazı fakihler ise fitreyi bayram sonrasına bırakmayı haram sayar ve yapılan ödemeyi kaza olarak nitelendirir. Fitreden maksadın fakir müminlerin bayram günlerinde ihtiyaçlarını karşılamak olduğu düşünülür ve ilgili hadislerle sahâbe tatbikatı da göz önüne alınırsa önemli bir mazeret bulunmadıkça bu ibadeti bayram gününden sonraya bırakmanın uygun olmadığı anlaşılır.

Fitre Verecek Kimselerin Sahip Olmaları Gereken Mali Güç Fitre verecek kimselerin sahip olmaları gereken malî güç hakkında da iki farklı görüş vardır. Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre zekâtın vâcip olması için gerekli görülen nisab miktarı bir mala sahip bulunma şartı fitrede aranmayıp mesken, ev eşyası ve temel ihtiyaç maddelerinden başka kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için bayram günü ve

24

HAZİRAN 2016

gecesinin (yirmi dört saatlik) yiyeceğinden fazlasına sahip olan her Müslüman fitre ile mükelleftir. Zahirî ve Hanefî mezhebinde ise fitre sadece zekât vermekle yükümlü olan Müslümanlara vâciptir. Çünkü Hz. Peygamber bazı hadislerinde sadakanın ancak zenginliğin gereği olduğunu ifade etmiştir. (4)

Fitre Hangi Mallardan Verilir Ve Miktarı Fitrenin, o dönemde Medine’de en çok tüketilen gıda maddelerinden 1 sâ‘ miktarı olduğu hususunda kaynaklar hemen hemen ittifak halindedir. Nitekim sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir: “Peygamber devrinde fitreyi yiyecek maddelerinden 1 sâ‘ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış peynir) idi”(5). Ancak yiyecek maddelerinden buğdayın miktarında ihtilâf vardır. Hanefîler, buğdaydan verilecek fitre miktarının yarım sâ‘ olduğunu ileri sürerken diğer üç mezhep buğdayın da 1 sâ‘ olarak verilmesi gerektiği görüşündedir. (6) Şafiiler, Malikiler ve Hanbelilere göre hadisi şerife zikri geçen gıda maddelerin bizzat verilmesi gerektiğini söylerken Hanefilere göre bu gıda maddelerin kıymetinden de fitre verilir.(7) Fıtır sadakası Kur ’an-ı Kerim’de bahsi geçen zekâtın verildiği sınıflara verilir. ------------------------

1. Müsned, II, 277; V, 432. 2. Müslim, Zekât”, 12; Şevkânî, IV, 195 3. Müslim, Zekât”, 15. 4. Müsned, II, 277, 501; V, 432; Dârimî, “Zekât”, 18; Buhârî, “Zekât”, 18. 5. Buhari. 2/ 161,162. Müslim.3/69. 6. Diyanet Ansiklopedisi. C.13. 7. Îlamu'l-enam Şerhu Buluğil Meram, c.2, s358.


KAPAK DOSYA

Derya Fıçıcı

İNFÂK; Bizim Verdiğimiz Değil, Bize Verilmiş Bir NİMETTİR

“Sonra ona yolunu kolaylaştırdı.” (Abese, 20) Rabbim! Bize yolu kolaylaştırdığın, seni nasıl razı edeceğimizi bize bildirdiğin, nasıl şükredeceğimizi, nasıl öveceğimize bize öğrettiğin için Sana sonsuz hamdu senalar olsun.

Rabbim, sen El-Kuddüs isminle bizleri maddî ve manevî pisliklerden temizleyensin. Sen bütün kusurlardan, zaaflardan, acizlikten, fakirlikten münezzehsin. Rabbim, senin rızanı kazanmak için ellerini

Rabbim, verdiğin nimetler olmasa seni nasıl razı ederdik? Rabbim, düşkünlüğümüzü sana itiraf ediyoruz. Rabbim, verdiğin her türlü nimeti senin yolunda, seni razı etmek için vermeyi kalplerimize ilham et...

sana açıp, gözyaşları içerisinde Senin rızanı

Rabbim, kullarının güzelliği Sen'dendir. İhsanı, cömertliği, serveti, zenginliği Sen'dendir. Rabbim, bize katındaki güzellikleri ihsan eyle...

hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz (sallal-

arayan ve duası kabul olunan Utbe b. Zeyd (radıyallahu anh)’e imreniyoruz. Hicretin dokuzuncu yılında Rumlar, kırk bin kişilik orduyla müslümanlara savaş açmak için lahu aleyhi ve sellem) bunu haber alınca hazırlığa başlamıştı. Bunu duyan Utbe bin Zeyd

RAMAZAN 1437

25


Rabbim, verdiğin nimetler olmasa seni nasıl razı ederdik? Rabbim, düşkünlüğümüzü sana itiraf ediyoruz. Rabbim, verdiğin her türlü nimeti senin yolunda, seni razı etmek için vermeyi kalplerimize ilham et...

(radıyallahu anh) de bu sefere çıkmak, Allah yolunda savaşmak için can atıyordu. Hz. Utbe fakirdi. Yol azığı ve binek temin edememişti. Kendisi gibi olan diğer sahabelerle Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna çıktı. Üzgündü, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kendisi için binek temin etmesini rica etti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dedi. Gözyaşları içerisinde geri döndü. Hz. Utbe o gece uyuyamamıştı. Bir müddet namaz kıldıktan sonra şöyle dua etti: “Rabbim, cihadı emrettin, bizi ona teşvik ettin. Ama bende ve Rasulü’nde beni savaşa hazırlayacak imkan yoktur. Allah’ım, ‘Mallarınızdan infak edin’ dedin. Ancak senin yolunda infak edecek bir malım da yok. Ya Rab, bugüne kadar malıma, canıma, şerefime ve haysiyetime dokunan müslümanları affettim, benden infak olarak kabul eder misin?” Ve o, müslümanları affettiğini söyledi Rabbine... Ertesi sabah Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu gece içinizden biri öyle bir infak yaptı ki Allah onun yaptığı bu bağışı kabul edilen sadakalar arasına kaydetmiştir. O kimdir?” dedi. Utbe (r.a) ayağa kalkıp gece yaptığı duayı Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e anlattı ve Hz. Utbe bu müjdeye çok sevindi.

26

HAZİRAN 2016

Allah’ı razı etmek için vermek istemek ve verecek bir şey bulamayınca yanıp tutuşmak... Ya Rab! İnfak etmenin kıymetini, değerini, Ashabı Kiram nasıl anladıysa bize de öyle anlamayı nasib et... Allah’ım Utbe bin Zeyd (radıyallahu anh)’in kalbinin sana yaklaştığı gibi kalplerimizi sana yaklaştır. Allah’ım verdiğin onca nimet içerisinde yüzerken, çeşit çeşit nimetlere garkolmuşken, onlara bağlanıp seni unutmaktan sana sığınırız. Allah’ım, verdiğin nimetlerin kölesi olmaktan, onlara kulluk etmekten bizi muhafaza eyle. Allah’ım, verdiğin nimetlerin gönlümüze hoş gelmeyenini infak etmekten sana sığınırız. Allah’ım, bizlere en sevdiklerimizi senin yolunda vermeyi, en sevdiklerimizi infak etmeyi, verdiğin nimetlerle sana hakkıyla şükretmeyi nasib eyle Ya Rabbi... “Ki, o gün, insana ne malı ve ne de evlatları yarar sağlamaz. Yalnız temiz kalple Allah’ın huzuruna gelen kurtulur.” (Şuara, 88-89) Allah’ım, ne malın ne de oğulların fayda vermeyeceği günden korkarız. Senin rızanı kazanmak için yine senin verdiklerinden infak ederek senden bağışlanma dileriz. Kerim olan Rabbim! Kendi verdiklerinle bizleri günahlardan temizleyensin. Allah’ım! Senin yolunda infak ettiklerimizi bizden kabul buyur... Allah’ım, bizlere saadet yollarını aç. Allah’ım bizleri kendine yaklaştır. Allah’ım, bizleri şükreden bahtiyar kullarından eyle. Allah’ım, bizi ilahi rahmetine eriştir. Allah’ım bizi sevgine ulaştır. Bizleri imanları üzere sadık olanlardan eyle Ya Rabbi... Allah’ım bizleri kıyamet gününün korkusundan, kabir azabından emin eyle... “Kim, bir iyilikle gelirse; ona daha iyisi vardır. Onlar, o günün korkusundan emindirler.” (Neml, 89) Selam ve dua ile...


OLAYLAR VE YORUMLAR

Nedim Bal

BANGLADEŞ’TEKİ İDAMLARIN PERDE ARKASI

Bismillahirrahmanirrahim Bilindiği üzere geçen ay Bangladeş Cemaat-i İslami lideri Muti’ur Rahman Nizami, laik Bangladeş rejimi tarafından idam edilerek şehadete ulaştı inşaallah. Bu katliam, Bangladeş yönetiminin İslâmî önder kadrolara yönelik gerçekleştirdiği zulümlerin son halkasıydı. Şuan dünya küfrünün İslam coğrafyası üzerinde yü-

rüttüğü derin ve sinsi projelerini de göz önüne alırsak, sistematik olarak yapılan zulümlerin bununla sınırlı kalmayıp daha da yaygınlaşacağı gün gibi ortadadır.

Bangladeş’teki Olayların Başlangıcı Bangladeş hükümeti tarafından kurulan Uluslararası Suçlar Mahkemesi (ICT)’nin 2011 yı-

RAMAZAN 1437

27


Mekke; imanın, ahlakın, teslimiyetin, şahsiyet ve adanmanın mektebidir. Bu mektepten başarıyla mezun olamayanlar er meydanında asla muzaffer olamazlar. Son 50 yıldır -istisnalar hariç- İslami hareketlerin kendi içinde dahi bir akort ayarının olmaması, ümmetçilik ilkesinin sadece dilde kalması, cephelerde görülen hizipçilik, idâri mekanizmalarda görülen ahlaki zafiyetler ve gevşeklik; maalesef bizlerin Mekke’sinin ne kadar zayıf ve başarısız olduğunu ortaya koyan bir durumdur.

lında başlayan yargılamaları, 2013 yılından itibaren idamlarla neticelenmeye başlamıştı. Daha önce Abdulkadir Molla, Muhammed Kameruzzaman ve Ali İhsan Muhammed Mücahid gibi Cemaat-i İslami’nin yönetici kadrosundaki isimler de idam edilmişti. Mahkeme, idam kararlarına gerekçe olarak 1971 Bangladeş Bağımsızlık Savaşı sırasında Cemaati İslami’nin lider kadrosunun Pakistan ordusu ile işbirliği yaptığını ve Pakistan ordusu yanlısı el-Bedr, el-Şems, Razakars gibi örgütlerin içerisinde yer aldığını ileri sürmektedir.

O Tarihlerde Yaşananlar ve Cemaat-İ İslâmi Batı Pakistan ordusu o tarihlerde Bangladeş halkına yönelik “Fener Operasyonu” gerçekleştiriyor. Fakat operasyonlar iç savaşa dönüşüyor. Bu iç savaş esnasında 2 milyon kişinin öldüğü, 200 bin kadına tecavüz edildiği, 26 bin sivilin kaybolduğu, yaklaşık 10 milyon kişinin ise güvenlik nedeniyle ülkeden kaçtığı iddia edilmektedir.

28

HAZİRAN 2016

Savaş esnasında yaşananlara yönelik Bangladeş’in ilk başbakanı ve devlet başkanı olan Mucibur Rahman, bağımsızlığın hemen ardından Uluslararası Suçlar Mahkemesi’ni kurdurmuştur. Bu mahkemede Pakistan ordusuna mensup 195 savaş suçlusu yargılanmış, sonrasında uluslararası antlaşmalarla bu kişiler Pakistan’a iade edilmiştir. Söz konusu 195 savaş suçlusu içerisinde Cemaat-i İslami’nin bugün mahkûm edilmiş tek bir lideri dahi bulunmamaktadır. Yine aynı dönemde çıkarılan “işbirlikçiler yasası” çerçevesinde on binlerce insan gözaltına alınmış, bunların bir kısmı yargılanmıştır. Cemaat-i İslâmi’nin liderleri bu kişiler arasında da yer almamaktadır. Ayrıca, Bangladeş halkına karşı katliamların gerçekleştirildiği dönemde, Gulam Azam haricinde tüm Cemaat liderleri henüz üniversite öğrencisidir ve toplulukları yönlendirecek yetkinlikte değildir. Gulam Azam ise, “Bengal Dili Hareketi” sırasında oldukça etkin bir rol oynamış, Pakistan hükümetine ve ordusuna karşı sert eleştirilerde bulunmuş, bu ve benzeri nedenlerden ötürü profesörlük kürsüsü bile elinden alınmış ve defalarca hapse girmiş bir isimdir. Bununla birlikte Cemaat-i İslâmi, Bangladeş’in Pakistan’dan bağımsızlaşmasına destek vermemiştir. İç savaş sırasında ülkenin bağımsızlığına “Durum şimdikinden iyi olmaz, aksine daha da fakirleşiriz” diyerek karşı çıkmıştır. “Müslümanların birbiriyle savaşmasının haram olduğu” gerekçesiyle hem Pakistan’a hem de Bangladeş’e ciddi uyarılarda bulunmuştur. Bangladeş’in Hindistan’ın desteği ile bağımsızlık kazanmasının ülkeyi dolaylı olarak Hindistan’ın kontrolüne sokacağını vurgulamıştır. Ancak bağımsızlık karşıtı bir fikriyata sahip olmasına rağmen Cemaat-i İslâmi, Pakistan ordusunun yaptığı uygulamalara hiçbir zaman onay vermemiş ve karşı durmuştur. Dolayısıyla 1971 Bangladeş Bağımsızlık Savaşı sırasında Cemaati İslami’nin lider kadrosunun, Pakistan ordusu ile işbirliği yaptığı ve Pakistan ordusu yanlısı el-Bedr, el-Şems, Razakars gibi örgütlerin içerisinde yer aldığı iddiaları kara


bir propagandadan başka bir şey değildir. Asıl maksat; o günkü olayları da bahane ederek, her geçen gün yükselen ve etkinliği artan Sünni İslâmi direnişi sert bir şekilde bastırmaktır.

Bangladeş’teki İdamların Sebepleri 1971 yılında Bangladeş, Pakistan’dan ayrılarak bağımsız bir devlet olarak teşekkül etmiştir. Sonraki yıllarda “savaş suçları” kapsamında bazı yargılamalara başlanmış ve davalar haklı-haksız neticeye bağlanmıştır. O halde sorulacak soru şudur: ‘Bu davalar esnasında adı hiçbir zaman anılmayan, bu yargılamalara konu dahi olmayan Cemaat-i İslâmi’nin liderlerine yönelik aradan tam 40 yıl geçtikten sonra niçin durup dururken bu davalar açılıyor?? Neden, o gün yaşananlardan Cemaat-i İslâmi sorumlu tutuluyor ve lider kadrosuna yönelik katliamlara başlanıyor? Bu soruların cevabı meseleyi anlamak ve nedenlerini ortaya çıkarmak adına çok önemlidir.

Birinci Sebep: İç Politik Hırslar Bangladeş Uluslararası Suçlar Mahkemesi, 2009 yılından beri iktidarda bulunan Awami Ligi Partisi ve lideri Hasina Vecid’in siyasi emellerine hizmet etmektedir. Hasina’nın başında bulunduğu Awami Ligi Partisi, İslâm dünyasında üretilen klasik “ulusal sol” karakterdedir. Hasina Vecd, aynı zaman da rejimin kurucu cumhurbaşkanı Mucibur Rahman’ın kızıdır. Hasina yönetimi, mevcut rejimin tek alternatifinin İslam olduğunun farkın da. Bu sebeple ülkede ciddi varlığı ve etkisi olan Cemaat-i İslâmi’nin lider kadrosunu idamlarla ortadan kaldırarak direniş gücünü kırmayı hesaplamaktadır. “Hareketi, liderlerden yoksun bırakarak yolundan saptırma” stratejisinin yanı sıra, bu katliamlarla İslam gençliğine de gözdağı verilmek istendiği ortadadır. Awami Ligi Partisi bu zulümlerini meşrulaştırmak için de, küresel güç odaklarının kullandığı aynı mazereti(!) kullanmaktadır ‘İslâmcı teröristlerle mücadele ediyoruz’.

İkinci Sebep: Küresel Küfür Cephesinin Oyunları Bangladeş’te Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen katliam kararlarının arka planında neler olduğuna bakıldığında görülen diğer bir sebepte; Batı, Hindistan ve Çin’in İslâm dünyasına yönelik genetik leşmiş düşmanca tutumlarıdır.

Batı Dünyası Batı dünyası ile kastettiğimiz içerisinde ABD ve Avrupa’nın olduğu bloktur. Batı, dünyadaki Müslüman nüfusun yaklaşık üçte birini barındıran Hint Kıtasının, kendi egemenlik ve çıkar alanlarını tehdit edecek ve İslâm’ın yayılmasını sağlayacak potansiyele sahip olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu noktada, Cemaat-i İslami gibi ilmi ve akademik kurumlarıyla ön plana çıkan, yetkin önder kadrolara ziyadesiyle sahip, halk arasında ciddi desteği bulunan yapıların etkin olmasını istememektedir. Batı’nın, -idam cezasına karşı olduğunu söylemesine rağmen- Bangladeş’teki hukuksuz yargılamalara ve idamlara yönelik ciddi bir ses çıkarmamasının altında yatan gerçek sebepte budur. Batı, çifte standardını gizlemek ve Müslümanlara yönelik haksızlıkları meşrulaştırmak için Cemaat-i İslâmi’yi “terör” ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. Batı kaynaklı uluslararası raporlarda, Hint Kıtasındaki şiddet eylemlerine karışan kişilerin Cemaat-i İslamî’nin gençlik faaliyetleri içerisinde yetiştiği iddia edilmekte ve Cemaat-i İslamî’nin özellikle gençlik kolları SHİBİR hedef alınmaktadır.

Hindistan Hindistan, Hasina’nın başında bulunduğu ulusal sol parti Awam Ligi’nin tam destekleyicisi konumundadır. Bu desteğin iki sebebi var. Birincisi; Hindistan’ın, küresel emperyalizmin belirlediği uluslararası sistemi ve dengeleri kabullenmesi. İkinci ve daha önemli sebep ise; 1 milyar 200 milyon nüfusu bulunan Hindistan'da yaklaşık 155- 160 milyon Müslüman yaşamaktadır.

RAMAZAN 1437

29


Komşu Pakistan da 170 milyon, diğer komşu Bangladeş de ise 140 milyon.. HİNDİSTAN, Cemaat-i İslâmi gibi etnik yapılanmaya karşı olan yani; ümmet şuuruna sahip olup bu hedefe göre ilerleyen tüm İslamî yapıların, gelecek te Müslüman birliğine yol açıp Hint iktidarını devireceği endişesi taşımaktadır. Dolayısıyla Hindistan; Müslümanları zayıflatıp, bölecek her türlü çabanın baş mimarıdır.

Çin Bangladeş-Pakistan-Hindistan toprakları üzerinden ekonomik çıkar sağlayan Çin gibi ‘süper güçler(!), Asya’da, İslâmi hareketlerin hâkimiyetini istememektedir. Çin ve Hindistan, Asya’nın iki önemli gücüdür ve bölgedeki çıkarlarını korumak için çeşitli stratejik ortaklıklara imza atmaktadır. Özellikle bölge ülkeleri üzerinde politik baskı kurmak, bu stratejik ortaklığın bir sonucudur. Hindistan ve Çin‘in Pakistan ve Bangladeş de Cemaat-i İslâmi’ye karşı uygulanan ortak siyasetlerinin ardında, İslâmi hareketlerin Asya'da hâkimiyetine engel olmak yatmaktadır. Sonuç olarak; şuan dünya küfrünün İslam coğrafyası üzerinde Sünni İslâmi hareketlere yönelik yürüttüğü derin ve sinsi projelerini göz önüne alırsak bu zulümlerin Muti’ur Rahman Nizami’nin idamıyla sınırlı kalmayıp daha da yaygınlaşacağı gün gibi ortadadır. Dünya küfrü bir mesaj vermeye çalışıyor; “Ey Müslümanlar! Şunu iyi bilin ki her kim bizim kurduğumuz düzeni bozmaya çalışır ve bize rağmen alternatif bir düzen kurmaya kalkışırsa sonu darağacına gidenler gibi olur.”

Ama bu mesajı vermeye çalışanlar şunu hala fark edemiyorlar; bu darağaçlarına giden yiğitlerin hiçbiri ‘ÖZÜR DİLEYİN, AFFEDİLECEKSİNİZ’ şantajına boyun eğmedi. Bu yiğitler âdeta sevgiliye kavuşurcasına yüzlerinde bir tebessümle yürüdüler darağaçlarına.

Tarih Hak ve Batıl Mücadelesinin Tekrarıdır İslam gençliği bu olayları yakından ve ibretle takip etmeli. Şuan yeryüzün de iman ile küfrün, tevhit ile şirkin kıyasıya mücadelesi yaşanıyor. Fakat gençlerimiz bu derin ve sinsi mücadelenin farkında bile değil maalesef. Günübirlik olayların, benlik davalarının, hayatımızın içinde pratiği olmayan teorik tartışmaların içine gömülmüş bir manzara arz ediyor gençlik. Özellikle Türkiye’deki İslâmi yapıların içinde bunlar yaşanırken dünyanın diğer tarafların da yaşayan Müslümanlar İMANLARININ İMTİHANINI VERİYOR. Bir genç şuan dünya üzerinde son yaşananlara basiretle, insafla, hikmetle ve teslimiyetle bakarsa; kayaların altında inkâr etmesi için işkence edilen Bilal’i, darağacına asılan Hubeyb’i görebilir. İslam’ı tek bir amele indirgemek, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem'in) İslâmi mücadelesinde ki tedricilik ve stratejiyi göz ardı etmektir. Kaldı ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem’in) küfrün karşısında almış olduğu tavır, uygulamış olduğu metot/strateji bizzat âlemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle'nin EMRİDİR. Unutulmamalıdır ki Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de, Mute’de şakırdayan kılıçların tohumu MEKKE’ de atılmıştır. Mekke’yi görmeksizin sadece Bedir’i, Hayber’i ve Mute’yi adres göstermek nasıl stratejik bir sapma ise Hayber’i, Mute’yi, Bedir’i görmeksizin sadece Mekke’yi adres göstermek te öylece bir sapmadır. Mekke; imanın, ahlakın, teslimiyetin, şahsiyet ve adanmanın mektebidir. Bu mektepten başarıyla mezun olamayanlar er meydanında asla muzaffer olamazlar. Son 50 yıldır -istisnalar hariç- İslami hareketlerin kendi içinde dahi bir akort ayarının olmaması, ümmetçilik

30

HAZİRAN 2016


ilkesinin sadece dilde kalması, cephelerde görülen hizipçilik, idâri mekanizmalarda görülen ahlaki zafiyetler ve gevşeklik; maalesef bizlerin Mekke’sinin ne kadar zayıf ve başarısız olduğunu ortaya koyan bir durumdur. Bu başarısızlığın en büyük sebebi, TEORİ ile PRATİK ÇELİŞKİSİDİR. Buna; söylenenle - yapılanın, anlatılanla - yaşananın çelişkisi de denilebilir. Hissedilemeyen, görünür ve yaşanır olmayan bir teori- her ne kadar hak da olsa- sadece kitaplara mahkûm bir teori olarak kalmaktan öteye geçemezdi zaten. Bireysel müslümanlıktan cemaatsel yapılanmaya, oradan da davet metoduna kadar birçok alanda teorik olarak ciddi çalışmalar ortaya koyulurken maalesef genç kuşağa bu teorilerin adım adım nasıl pratiğe döküleceği hususunda örnek olamadık. Burada sadece bireysel anlam da biz Müslümanların ameli zayıflığından bahsetmiyoruz. Bu büyük bir sorun olmakla birlikte bunun yanın da İslami camiaların kendi iç idarelerinde İslam’ın öncelediği adalet terazisini hiçbir ayırım yapmadan herkese eşit olarak uygulamamaları da büyük bir sorun olarak ortada duruyor. Ferdi ve cemaatsel anlam da olması gereken metod/yöntem, tüm detaylarıyla ortaya koyulmasına rağmen buna uygun olmayan ahlâki ve idâri zayıflıkların gösterilmesi İslam gençliğini çok derinden sarsmış ve etkilemiştir. Öyle ki içerisinde bulundukları yapılara karşı güvenleri kalmamış, Müslümanların birliğine ve dirliğine dair umutlarını yitirmişlerdir. Bunun neticesinde genç kuşaklar haklı olarak içinde bulundukları yapıları da aşarak teorik tartışmalardan, iç hesaplaşmalardan, makam ve konum kapma yarışlarından uzaklaşarak değeri hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek ve ferdi planda neticesi daha çabuk alınacak bireysel amellere yönelmeyi tercih etmiş ve cemaatsel hareketin bağlayıcılığını önemsememişlerdir.. “İslam’ın yeryüzünde hâkim olması için kendine özgün Rabbani bir yöntemi vardır. Bu yöntemin tümden terkedilmesi veya her merhalenin/aşa-

Hissedilemeyen, görünür ve yaşanır olmayan bir teori- her ne kadar hak da olsa- sadece kitaplara mahkûm bir teori olarak kalmaktan öteye geçemezdi zaten. Bireysel müslümanlıktan cemaatsel yapılanmaya, oradan da davet metoduna kadar birçok alanda teorik olarak ciddi çalışmalar ortaya koyulurken maalesef genç kuşağa bu teorilerin adım adım nasıl pratiğe döküleceği hususunda örnek olamadık.

manın kendi içindeki şartlar tam olgunlaşmadan alelacele diğer bir merhaleye geçiş yapılması İslam davasının geleceğine çok büyük zararlar verir…” gibi son derece haklı uyarılar artık gençliğe bir ninni, bir hikâye gibi geliyor. Kulak asmıyor, değer vermiyor, önemsemiyorlar. İslam gençliği şöyle bir soru sorabilir: “Peki bu ruh halimizin, bu kafa karışıklığımızın, yanlış algı ve düşüncelerimizin, güven kaybımızın, umutsuzluğumuzun sebebi biz miyiz?” Bu haklı bir sorudur ve bu soruların muhatapları hala hayattadır. Çözüm ise şu dört kelimede mevcuttur "İdrak, insaf, basiret ve hikmet.." Bu çağın YİĞİT HUBEYB’lerine, HAMZA’larına, MUS’AB’larına Selam olsun. ALLAH azze ve celle onlara rahmet eylesin. Onların şefaatlerine bizleri nail eylesin. Onların yolunu yol edinmeyi ve son nefesimizde şehadeti tatmayı bizlere de nasip eylesin.. Amin..Amin..Amin.. Allaha emanet olunuz. Esselamu Aleykum. ------------------------

Kaynakça: 1. S.D.A.M

RAMAZAN 1437

31


KUR’ÂN’IN GÖLGESİNDE

Zafer Mert

HAYIR İÇİN ÇALIŞAN, YARDIM GÖRÜR ‫ين‬ َ ‫ين َجا َهدُوا ٖفي َنا لَ َن ْه ِد َي َّن ُه ْم ُس ُب َل َنا َواِ َّن اللّٰ َه لَ َم َع الْ ُم ْح ِس ٖن‬ َ ‫َوالَّ ٖذ‬ “O kimseler ki bizim uğrumuzda çalışmışlardır, elbette kendilerine yollarımızı göstereceğiz; zaten hiç şüphe yoktur ki Allah iyilerle beraberdir.” (1)

32

HAZİRAN 2016


Tefsir-i Şerîf Yüce Rabbimiz kitabında kendi yolunda cihad eden, çalışan, mücadele eden kullarına yardım edeceğini bizlere müjdelemektedir. Bu ilahî yardım vaadi sünnetullahtır. Geçmişte birçok peygambere, azgın kavimlerine karşı yardım edip müminleri muzaffer kılan, kâfirleri ve zalimleri kahreden Rabbimiz, bu ümmete de yardım edeceği vaadini kitabında birçok yerde zikretmiştir. Günümüzde müminlere düşen imanî vazifelerin en önemlilerinden bir tanesi de Rabbimizin bu ilahi vaadine güvenerek cihada ve her alanda mücadeleye devam etmektir. Müminler Allah’ın yardımından asla şüphe etmemeli, engeller ne kadar büyük olursa olsun, imtihanlar ne kadar çetin olursa olsun Allah’a tevekkül ederek yollarına devam etmelidirler. Allah yolunda hizmet edenler zorluk ve sıkıntı gördüklerinde durmak bir yana bu sıkıntıların da Rabbimizin bir denemesi ve imtihanı olduğu bilinci ile hareket etmelidirler. Müminler asla Allah’ın yardımından ve rahmetinden ümit kesmemelidirler. Çünkü Allah’ın rahmetinden ümit kesmek kâfirlerin ve sapkınların özelliklerindendir. “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (2) “Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (3) Allahu Teâlâ’nın kullarına yardımı hak ve ümit kesmek mümkün olmadığına göre mağlubiyetimizin, İslâm ümmetinin içinde bulunmuş olduğu acı halin kurtuluşu nedir? Öncelikle şuna yakinen, kesin bir şekilde iman etmek gerekir ki galibiyetin yolu Allah’ın yardımından geçmektedir. “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (4) Tek başına madde veya sebepler Allah’ın yardım ve tevfiki olmadan hiçbir şey ifade etmez. Maddeye hâkim olup maneviyattan yoksun bir İslâm ordusunun kazanacağı bir zafer yoktur.

Allahu Teâlâ yeryüzüne sâlih kullarının varisçi olacağını bildirmiştir. “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.” (5) Dolayısıyla mesele Allah’ın yardımını hak edecek özellikleri kazanmaktır. Yardımının batıdan geleceğine inananlar batmaya mahkûmdur. Burada akla iki soru gelmektedir. Allah’ın yardımı ne zaman ve nasıl gelecektir? Allah’ın yardımının ne zaman geleceğini tarih olarak bilmek mümkün değildir. Bu bilgi Rabbimizin katında kendisine sakladığı ve imtihan için bizlere bildirmediği bir bilgidir. Dolayısıyla bu bilginin peşine düşmek zaman kaybından başka bir şey değildir. Nitekim Peygamber Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem kıyametin saati sorulması üzerine ‘Sen onun için ne hazırladın’ buyurarak zamana değil amele dikkat çekmesi de bu hususta bize örnek olmalıdır. Ama Allah’ın yardımının işaret taşları vardır. Bu işaretlere dikkat edilmelidir. O da şartların zorlaşması, imtihanın ağırlaşmasıdır. Şafağın en karanlık olduğu dönem Allah’ın yardımının en yakın olduğu dönemdir. “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (6) Hz. Musa’ya yardım Kızıldeniz’in önünde, sihirbazlarla mücadele esnasında meydanda, Lut aleyhi’s-selam’a bütün kavminin kapıya dayandığı günün sabahında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem evi kuşatıldığında… hepsi maddeten çıkış kapıları kapandığında, kapıları hiç kapanmayan Allah’ın yardımına mazhar oldular. Şu unutulmamalıdır, mesele karanlığın en şiddetli olduğu zamanlarda Allah’ın vaadine güvenerek yürümektir, zaferler ve fetihlerin haberleri geldiğinde değil. “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan

RAMAZAN 1437

33


harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (7) Aydınlık gündüzler, karanlık gecelerden sonradır, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Mesele ikinci soru ile alakalıdır. Allah’ın yardımına nasıl ulaşabiliriz. Tabi ki her şeyin bir bedeli olduğu gibi Allah’ın yardımına ulaşmanın da bir bedeli vardır. Bedeli ödenmeyen başarı yoktur ve bu bedel yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de açıklanmaktadır. Biz bu maddelerin en önemlilerinden olduğunu düşündüğümüz bazı maddelere kısaca değinmeye çalışacağız. Rabbim istifade etmeyi nasip eylesin.

1- Yapılan işi yalnızca Allah için yapmak, ihlâslı olmak Allah’ın yardımına vesiledir. İhlas; Allah’tan başka her şeyden uzaklaşarak, dünyevi hiçbir çıkar ve amaç gütmemek üzere yalnız Allah’a kulluk yapmak ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İhlas; niyeti ve ameli, şirk bulaşıklarından arındırmaktır. İhlas ve samimi niyetin ne büyük rol oynadığını anlamak için şu ayeti iyice düşünmemiz gerekir: “Andolsun ki o ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah, o mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetih ile ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetler ile de mükâfatlandırdı. Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (8)

“Allah onların kalplerinde olanı bildi” sözünden maksat, Hudeybiye’de yaptıkları Rıdvan Bey’atı’na bağlılıkta niyetlerinin doğruluğunu bilmesidir. Bu bey’atta öldürülünceye kadar sabır ve sebat göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bu iyi niyetin karşılığı olarak Allahu Teala, “onlara güvenlik vermiş”tir. Bu güvenlikten maksat da savaş alanında güvenlik ve istikrardır. Kalplerinde savaştan kaçmamaya karar verdikleri için Allah onlara yardım et-

34

HAZİRAN 2016

miştir. Güvenlikle beraber “onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir.” Bu ayet, doğru niyetinden dolayı Allah’ın kişiye dünyadaki itaati konusunda ve diğer işlerinde yardım ettiğini, bununla birlikte ahiret sevabı ile de mükâfatlandırdığını bildirmektedir. Doğru niyetin belirtilerinden biri de, insanların övmesi veya yermesi ile itaat üzerinde sebatın değişmemesidir. Kişinin, kendisine verilen ve verilmeyenler, Allah yolunda beraber olduğu kişilerin değişmesi veya kendisini yarı yolda bırakması sebebi ile sebatının değişmemesi ve bu yola baş koyanların azlığından ürkmemesi ihlâsın göstergesidir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde (geriye) dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (9) Bu ve benzeri sebeplerden dolayı azim ve sebatın değişmesi, yapılan amelin Allah Subhanehu ve Teala için yapılmaması nedeniyledir. İhlas olmadan çalışanların ahirette hiçbir nasipleri olmamakla beraber savaşta ve dine yardımda büyük fedakarlıkları olabilir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah bu dini nasipleri olmayan kişilerle destekleyecektir.” (10)

2- Allah’ın vaadinden şüpheye düşmemek gerekir. Bu, değiştirilmesi söz konusu olmayan doğru bir söz ve Allahu Teala’nın değişmeyen kaderî bir yasadır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “And olsun ki! Senden önce, birçok peygamberleri ümmetlerine gönderdik. Onlara belgeler getirdiler. Dinlemeyip suç işleyenlerden öç aldık, zira mü’minlere yardım etmek bize hak olmuştu.” (11) “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah’ın


kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur; and olsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (12) “Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur..” Yani sosyal yasaları mutlaka gerçekleşir. “Ol, der hemen oluverir.” Bu yasalarından biri de mü’minlere verdiği sözdür: “Onlara yardımımız gelince..” Yardım etme sözü, yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi, ahirette değil dünyada olan yardımdır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (13) Müminler Allahu Teâlâ’nın vaadinden şüpheye düşmek bir yana yapmış oldukları bu antlaşmadan dolayı sevinmelidirler. Çünkü en büyük ticaret ve karın ta kendisi bu antlaşmadır. Karşılığı Allah’ın rızası ve cennetten daha büyük olan bir antlaşma olabilir mi? “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (14)

3- Allahu Teâlâ’nın bu yardım sözü, kâmil iman sahipleri içindir. Her mü’minin ise bu yardımdan nasibi imanı oranındadır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Mü’minlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır” (15) Kulun imanı oranında, Allah’ın yardımından nasibi olur. İman derecesi yükseldikçe Allah’ın yardımından nasibi de artar. Bunun tersi olarak da iman derecesi düştükçe, Allah’ın yardımından nasibi de düşer. Bu, imanın şubelerden oluştuğu ve eksilip çoğaldığı ilkesine dayanmaktadır. Bu ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üstünü “La İlahe İllallah” sözü ve en alttaki ise yolda eziyet

veren şeyleri kaldırmaktır. Haya ise, imandan bir şubedir.” (16)

4- Allahu Teâlâ’nın yardım vaadi dinine yardım eden kimseler içindir. “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (17) Peki müminler yüce Allah›a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı elde etsinler? Gönülleri Allah için herşeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faaliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla... Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur. Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık alemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım,

Şafağın en karanlık olduğu dönem Allah’ın yardımının en yakın olduğu dönemdir. “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (6)

RAMAZAN 1437

35


Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık alemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir. (18)

O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir. (18) Bu ayetten şöyle de anlaşılabilir; eğer biz Allah’ın dinine yardım etmezsek o da bize yardım etmeyecektir. Çünkü biz onun yardımını hak etmedik. Allah’ın dinine yardım etmek ise ancak İslam’ı hâkim kılmak için Allah’ın emrettiği gibi çalışmak ve vahiy merkezli metodu takip etmek ile olur. Her Müslüman kendine şu soruyu sormalıdır. Allah’ın dinine ne kadar yardım ediyorum, bunun için ne kadar çalışıyorum. Cevabı, alacağımız yardımın göstergesidir. Aslında kısacası her alanda ektiklerimizi biçiyoruz. Bu hususta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in evvel zaman içinde yaşanmış bir hadiseye binaen anlattığı mağarada kapalı kalan üç kişinin kıssasından da almamız gereken dersler vardır. Bizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Akşam olunca, geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Ancak, dağdan kayan büyükçe bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında: “Bizi bu kayadan sâlih amellerinizi şefaatçi kılarak

36

HAZİRAN 2016

Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir” dediler. Bunun üzerine, içlerinden biri anlatmaya başladı: “Benim annem babam çok yaşlıydı. Onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden, ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim” dedi. “Bir gün, odun aramak için uzaklara gitmiştim. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü.” Adam, bu olayı anlattıktan sonra, dua için ellerini göğe kaldırdı ve: “Ey Allah’ım! Bunu Senin rızan için yaptığımı biliyorsan, yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!” dedi. Bu duanın akabinde taş bir miktar açıldı. Ama bu, dışarı çıkmalarını mümkün kılacak bir açıklık değildi. Bunun üzerine, ikinci adam söze başladı: “Ey Allah’ım!” dedi. “Benim bir amcakızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak (beraber olmak) istedim. Ama o bana yüz vermedi. Fakat gün geldi, kıtlığa uğradı, yardım için bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi dinar verdim. Mecburen kabul etti. Ancak, arzuma nail olacağım sırada: ‘Allah’ın mührünü gayri meşru surette bozman sana haramdır’ dedi. Bunun üzerine ben de ona dokunmaktan sakındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde, onu bıraktım. Verdiğim altınları da geri istemedim.” Adam bunu anlattıktan sonra, Allah’a dua için ellerini açtı ve: “Ey Allah’ım!” dedi. “Eğer bunları Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” Bu dua üzerine kaya yerinden biraz daha kımıldadı. Ama onların çıkabileceği kadar açılmadı. Çaresiz, mağarada bekleşmeye devam ettiler. Bu esnada, son bir ümit, üçüncü şahıs başından geçen bir olayı anlatmaya başlamış bulunuyordu: “Ey Allah’ım! Ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi, bir kilo pirinçten ibaret olan ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki,


çok malı oldu. Derken, uzun seneler sonra bu işçim çıkageldi ve: ‘Ey Abdullah!’ dedi. ‘Bana olan borcunu öde.’ Ben de: ‘Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve ve köleler senindir. Git, bunları al götür!’ dedim. Adam: ‘Ey Abdullah! Benimle alay etme!’ dedi. Ben tekrar: ‘Kesinlikle alay etmiyorum. Git, hepsini al götür!’ dedim. Adam hepsini alıp götürdü. “Ey Allah’ım! Eğer bunu Senin rızan için yaptıysam, bize şu halden bir kurtuluş nasip et!” Adamın bu duasının hemen akabinde kaya tamamen açıldı. Çıkıp yollarına devam ettiler.19 Sözle çıkış yok. Amel, amel, amel… İçinde bulunmuş olduğumuz halden çıkışın tek yolu gücümüzün yettiği son noktaya kadar çalıştıktan sonra Rabbimize niyazda bulunmak. Her Müslüman kendine şu soruyu sormalı ben içinde bulunmuş olduğum halden hangi salih amellerimi Rabbime arz ederek kurtulabilirim. Net mutlu salih amelleri çok olanlara. Kurtuluş ve Allah’ın yardımı “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun…”20 buyruğuna canı gönülden teslim olup çalışanlar içindir. Rabbim bizleri de rahmetiyle bu salih kullarının içine dahil eylesin. Zaman Hz. İsa aleyhi’s-selam’ın “Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?”…”21 deyince “…Havariler de, “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi…”22 buyruğunda olduğu gibi çalışma ve amel etme zamanıdır. Dünya için çalışanların çok olduğu bir dönemde ben ensarullah/Allah’ın yardımcı’yım deyip yardımcıların azlığına, şartların olumsuzluğuna bakmadan ve yılmadan amel etme zamanıdır. Allah’ın yardımına mazhar olacak yiğitler de bunlardır.

nın Allah’ın yardımına ulaşmak için öncelikle kendi durumunu düzeltmesi gerekir. Allah’a itaatsizlik ve ihmalinde devam ettiği halde Allah’ın yardımını beklemesi anlamsızdır. İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, “İğasetu’l-Lehfan” isimli kitabında şöyle der: “Allahu Teala dinine, taraftarlarına ve hem ilim olarak hem de amel olarak dinini yerine getiren evliyasına yardım etmeyi üzerine almıştır. Sahibi hak olduğuna inansa da, batıla yardım etmeyi üzerine almamıştır. Üstünlük ve izzet de Allah’ın, Rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onunla indirdiği “İman”ın sahipleri içindir. Bu iman ise ilim, amel ve haldir. Allahu Teala “İman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür”24 buyurmaktadır. Kul, sahip olduğu iman derecesi nispetince üstün olur. Allahu Teala; “İzzet, Allah’ındır, Rasulü’nündür ve mü’minlerindir”25 buyurmaktadır. Kişi iman ve hakikatlerine sahip olduğu oranda izzet sahibi olur. İzzet ve üstünlükten nasibini alamıyorsa, ilim, amel, zahir ve batın olarak yitirdiği iman hakikatleri sebebiyledir. Yardım etmesi ve tam destek vermesi de ancak tam iman sahipleri içindir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”26 Başka bir ayette ise şöyle buyurur: İmanı az olanın yardım ve destekten nasibi de

5- Allah’ın yardım vaadi günahlardan kaçınan, takva sahipleri içindir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”23 Bu, Allahu Teala’nın değişmez yasasıdır. Müslüma-

RAMAZAN 1437

37


az olur. Dolayısıyla, kulun şahsına veya malına bir musibet gelirse veya Allah’ın yardımından mahrum kalırsa, bu onun vacibi terk etmesi veya haramı işlemesi sebebi ile meydana gelen günahları nedeniyledir. Bu ise imanının eksikliğindendir. Böylece “...Allah kafirlere, iman edenler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir”27 ayetini anlamaya çalışan bir çoklarının seslendirdiği problem de ortadan kalkmış olmaktadır. Ki bunların çoğu bu ayeti açıklarken; hüccet (delil) bakımından mü’minlere karşı bir fırsat vermeyecektir, derler. Halbuki olay, bu ayetlerde anlatılanın aynısıdır. Ancak tam iman sahiplerine karşı onlara fırsat verilmeyecektir. Ama iman zayıf olursa, bu zayıflık sebebiyle mü’minlere karşı kafirlerin eline fırsat geçmiş olmaktadır. Allah’a itaati terkettikleri için kendilerine karşı kâfirlere yol ve fırsat vermiş olmaktadırlar. Mü’min galiptir, azizdir, desteklidir, yardım görendir. Allah ona yeter ve nerede olursa olsun, hem zahirde ve hem de batında imanın hakikatini ve gereklerini yerine getirirse, bütün dünya üzerine toplansa bile, onun savunucusu bizzat Allahu Teala’dır. Bu maddelerle birlikte Allah’ın yardımını kazanmak için şu hususlara da dikkat etmek gerekir: • Yardım her zaman Allahu Teâlâ’dan istenilmelidir. Gerek zorlukta gerekse kolaylıkta Allahu Teâlâ’dan yardım talep edilmelidir. Kafirlerden vs. yardım talep edilmemelidir. • İslamî hayatı başlatacak olan İslam Devleti kurmak amacıyla peygamber metodunu izleyerek en ufak bir taviz vermeyen, bıkmadan usanmadan çalışan bir teşkilatın olması gerekir ve bu amacı günümüzde gerçekleştirmeye çalışan bir teşkilatın olup olmadığını araştırıp derhal içerisinde yer alarak çalışmak gerekir. Zira Allahu Teâlâ yardımı ve nusretini yan yatıp oturanlara değil bu uğurda mücadele eden ve vahiy metodunu takip edenlere nasip eder.

38

HAZİRAN 2016

• Yabancı kâfirlerin ve yerli münafık ve zalimlerin Müslümanları topyekûn hedef alarak yok etmek için bir araya gelmeleri İslam Devleti’ni kurmak için çalışan Müslümanların korkmasına değil tersine Allah’a olan iman ve güveninin artmasına vesile olması gerekir:

‫اس َقدْ َج َم ُعو ْا لَ ُك ْم‬ َ ‫اس إِ َّن ال َّن‬ ُ ‫ا ّلَ ِذي َن َق َال لَ ُه ُم ال َّن‬ ‫الل‬ ْ ‫ف‬ ُ ّ ‫انا َو َقالُو ْا َح ْس ُب َنا‬ ً ‫َاخ َش ْو ُه ْم َف َزا َد ُه ْم إِي َم‬

ُ ‫َونِ ْع َم ا ْل َو ِك‬ ‫الل َوف َْض ٍل ّلَ ْم‬ ِ ّ ‫يل فَان َقلَ ُبو ْا ِب ِن ْع َم ٍة ِّم َن‬

‫الل ذُو ف َْض ٍل‬ ِ ّ ‫يَ ْم َس ْس ُه ْم ُسو ٌء َوا ّتَ َب ُعو ْا ِر ْض َوا َن‬ ُ ّ ‫الل َو‬ َ ‫الش ْي َطا ُن يُ َخ ّ ِو ُف أَ ْولِ َياء ُه َف‬ َّ ‫يم إِ ّنَ َما َذلِ ُك ُم‬ ‫ال‬ ٍ ‫َع ِظ‬ ‫ُون إِن ُكن ُتم ُّم ْؤ ِم ِني َن‬ ِ ‫تَ َخافُو ُه ْم َو َخاف‬

“Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âl-i İmran 173-175) • Allah’ın yardımı ve nusretinin bize yaklaşabilmesi için İslam’ı hayata hâkim kılmak için çalışan İslamî teşkilatın içerisinde yer alan ve İslamî şahsiyete sahip olan bireylerde bulunmaması gereken hastalıklar ile birlikte bulunması gereken güzel hasletler de vardır. Onlarda bulunmaması gereken hastalıklar; birbirlerine ve diğer Müslümanlara karşı hükümsüz infaz ederek önyargılı davranmak, onlara karşı kalbinde nefret ve kin taşımak. • Ancak dava adamlarında bulunması gereken, hatta Allah’ın yardımı ve nusretini


yaklaştıran güzel hasletlere gelince; iyilikte yarışıp sevgi beslemek, kötülükte ise hakkı ve sabrı tavsiye ederek nasihatte bulunmak, çünkü mü’min mü’minin aynasıdır. Bununla birlikte mütevazı olmak, mis gibi kokan hayırlı sözler sarf etmek, yardımcı, düzeltici ve yapıcı olmak ve hayırda yarışanlardan olmaktır. Zira dava adamlarına

Her Müslüman kendine şu soruyu sormalıdır. Allah’ın dinine ne kadar yardım ediyorum, bunun için ne kadar çalışıyorum. Cevabı, alacağımız yardımın göstergesidir. Aslında kısacası her alanda ektiklerimizi biçiyoruz.

ancak bu özellikler yakışır. • Yani özet olarak Allah’ın yardımı ve nusre-

-------------------------

tini ancak; takvalı, arınmış, içerisinde cürüm olmayan, zulüm olmayan, kin olma-

1. Ankebût, 69.

yan ve haset olmayan pırıl pırıl bir kalp ile

2. Yusuf, 87.

karşılamak gerekir. İşte dava adamları bu

3. Hicr, 56.

güzel hasletlere sahip oldukları zaman Allah’ın yardımı ve nusretini en güzel şekilde hem karşılamaya hem de ağırlamaya gönül rahatlığıyla hazırdırlar diyebiliriz. • Müslümanların, düşmana karşı saflarını birleştirmeleridir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah ve Rasulü’ne itaat edin. Birbiriniz ile çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”3

4. Al-i İmran, 160. 5. Enbiya, 105. 6. Yusuf, 110. 7. Hadid, 10. 8. 48 Fetih/18-19 9. 3 Ali İmran, 144. 10. Ahmed ve Tabarani, ravileri güvenilirdir. Bkz.Mecmau’z-Zevaid 5/305. 11. Rum, 47. 12. En’am, 34. 13. Mü’min, 51. 14. Tevbe, 111.

Ayette, Müslümanların aralarında ihtilaf ve

15. Rum, 47.

çekişmenin bulunmasının, başarısızlığın

16. Müslim, Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu rivayet etmiştir.

en açık sebebi olduğu ve mü’minlerin bir-

17. Muhammed, 7.

birlerini veli edinmelerinin ise zaferin en

18. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, Muhammed suresi tefsiri.

önemli şartı olduğu belirtilmektedir. • İlim, irfan, hikmet, mârifet, hüner, kül-

19. Buhârî, (Enbiyâ 50, Büyû’ 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5); Müslim, (Zikr 100) ve Ebu Dâvud’da (Büyû’ 29) Abdullah b. Ömer’den rivayetle geçmektedir.

tür, sanat, finans, yönetim sahasında gece

20. Saf, 14.

gündüz kendimizi yetiştirmeliyiz ve bu

21. Saf, 14.

konularda din düşmanlarından daha güçlü, daha üstün olmalıyız. Cahil Müslüman, zayıf Müslüman demektir.

22. Saf, 14. 23. Enfal, 53. 24. Ali İmran, 139. 25. Munafikun, 8.

Rabbimiz cümlemizi kendisinin yardımına

26. Mü’min, 51.

mazhar olacak salih kullarından eylesin.

27. Nisa, 141.

RAMAZAN 1437

39


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

Kıymeti Bilinmeyen Nimet; Kardeşlik K

ıymetini bilmediğimiz nimet deyince sadece Müslümanlık mı gelmelidir aklımıza? Peki ya Müslüman kardeşliğinin ne demek olduğunun, değerinin ve beraberinde getireceği zorlukların farkında mıydık? İslâm kardeşliği neydi? Bize bu değeri kim bahşetmişti? Kitabında hiçbir şeyi eksik bırakmayan yüce Allah beyan ediyordu Âl-i İmrân Sûresi 103. ayet-i kerîmesi’nde bahşedenin kim olduğunu: “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani siz birbirinize düşman idiniz de o gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.”

40

HAZİRAN 2016

Anlıyordum artık Müslüman kardeşliğinin benim çabamla elde edilmediğini... Sadece Allah’ın bir lütfu olduğunu ve gönülleri bağlayanın O olduğunu... Aklıma bir soru daha takılıyordu; “İslâm kardeşliği ne demekti?” Kütüphanede yerini bile unuttuğum hadis kitapları arasındaki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tertemiz sünneti cevaplıyordu, aklımı kurcalayan bu soruyu. Din kardeşliği; hiçbir menfaat olmadan sadece Allah için birbirini sevmek, sadece O’nun rızasını elde etmek için bir araya gelmek ve yine sadece O’nun için birbirini ziyaret etmekti. (1)


Hayatıma bakıyordum da bu bahsedilenler bana ne kadar da uzaktı. Sevdiklerime karşı duyduğum muhabbete bakıyordum da içinde ya bir menfaat vardı ya da kendime yakın hissettiğim için seviyordum kardeşimi. Ama sadece Allah için hiçbir menfaat gütmeden sevdiğim, bir araya geldiğim ve ziyaret ettiğim kaç kardeşim vardı? Bilemiyordum! Ürpertiyordu beni, tüylerimi diken diken ediyordu bu içinden çıkamadığım sorularım. Neden mi? Çünkü arşın üzerinde nurdan minberlerde oturacak olan, elbiseleri ve yüzleri nur gibi parlayan, hatta peygamberlerin ve şehitlerin bile hallerine gıpta ettiği kişilerden olamamak korkutuyordu beni. Bu eşsiz nimete kimler mazhar olabilirdi ki? Tabi ki de birbirini Allah için sevenler, bir araya gelenler ve birbirini ziyaret edenlerdi. Böyle müjdeliyordu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini. Allah için sevenlere müjdeleri bitmiyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “... Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah için birbirlerini sevenlerdir. Kıyamette insanlar korkarken onlar korkmazlar, insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” (2) Devam ediyordu Allah için birbirini sevenlere müjdeler. Allah’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde, Allah’ın onları gölgelendireceğini söylüyordu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.(3) Yine başka bir hadiste; hiçbir menfaati olmadan Müslüman kardeşini ziyaret eden bir adama, insan suretinde bir melek şöyle diyordu: “Bil ki! Beni sana Allah gönderdi. O adamı Allah için sevdiğinden dolayı Allah da seviyor ve sana cenneti vacip kılmıştır.” buyuruyordu Allah Rasûlü. (4) Hasan-ı Basrî’nin “Benim öyle kardeşlerim var ki onları anam doğurmamıştır.” sözü geliyordu aklıma…

Ve Hz. Ömer dikiliyordu karşıma: “Sizden birine kardeşinin sevgisi isabet ettiğinde o sevginin kıymetini bilsin ve ona sımsıkı sarılsın. Zira bu sevgi çok az isabet eder.” Allah’ın lütfu, Müslüman kardeşlik, Allah için birbirini sevenlere müjdeler ve Hz. Ömer’in sözleri... İnsan sevdiklerinin kıymetini kaybedince anlar ya... Bana lütfedilen ve değerini bilmezsem elimden çekip alınacak olan, anamın doğurmadığı ama Allah için sevdiğim Müslüman kardeşlerim! Ve şeytanın vesveseleri ve nefsimin oyunları yüzünden bu sevgimi ve kardeşlerimi kaybedersem... Allah için birbirini sevmek sabır ister. Nerede şimdi böyle samimi, candan sevgiler. Allah için seven, sevdiğini tüm kusurlarıyla birlikte sever. Onun yokluğunda nefsini müdafaa ettiği gibi onu da müdafaa eder. O üzüldüğünde; mutlu oluncaya kadar, kardeşini de hüzün kaplar. Müslüman kardeşlik deyince akla ilk bunlar geliyordu. Peki, başka neydi ki kardeşlik? Hangi fedakârlıkları gerektiriyordu bu büyük iddia? Önce “sabır” gerekiyordu galiba. Kardeşinin öfke anındaki zulmünü, nazını ve dil sürçmesini sineye çekmek gerekiyordu. Sonra, sonra... Üzerine kendi ağırlığının dört katı kadar yük almışçasına ağır gelen ama seni Allah’ın affına mazhar kılacak olan kardeşinin kusurlarını “affetmek” geliyordu. Mü’min bağışlamak için münafık ise suçlamak için hata kusur arardı hani. Affetmek öyle söylendiği gibi kolay mıydı? Bunun için kardeşinin kusurları hakkında dilini tutman, hatta kalbini susturman gerekiyordu. Kalbini susturmak mı? O da ne ki? Tabi ki seni, beni kötülüğe sevk eden, kalbimizi karartan günah; “sû-i zan”dı. Kardeşim için yapacaklarım sadece bunlarla mı sınırlıydı? Hayır, elbette, birbirimize olan

RAMAZAN 1437

41


Allah için birbirini sevmek sabır ister. Nerede şimdi böyle samimi, candan sevgiler. Allah için seven, sevdiğini tüm kusurlarıyla birlikte sever. sevgimizi arttırmanın yollarını aramalıydık, birbirimizle âdeta yarışmalıydık. Evet... evet... Karşılaştığımızda önce ben selâm vermeli, meclislerde ona yer açmalı, onu sevdiği isimlerle çağırmalı ve bazı zamanlarda birbirimizle hediyeleşerek birbirimizin gönlünü almalıydık. Başka... Başka neler yapmalıydım Müslüman kardeşim için daha doğrusu aslında kendim için. Neden mi kendim için dedim? Çünkü Müslüman kardeşlerim için yaptıklarım aslında kendim içindi. Mesela kardeşime gıyabında dua edersem bir melek; “Allah aynısı sana da versin.” diyecekti. (5) Bir âlimin (6) yaptığı her duamda en az yetmiş kardeşimin adını zikrederek dua etmek için âdeta sabırsızlanıyordum. Cömertlik! Malının hepsini, hatta üzerindeki elbiseyi bile kardeşleriyle paylaşan Hz. Ebu Bekir gibi ve ona yetişemediği için üzülen ama malının yarısını kardeşlerine feda eden Hz. Ömer gibi... İhtiyacı olduğunda kardeşinin yanında olmaktı Allah için sevmek ama hiçbir karşılık beklememek. Gördüğünde ondan önce tebessüm etmek ve ona karşı samimi, hayatında ve ölümünde vefakâr olmaktı kardeşlik. Hz. Âişe’nin “Mü’min, mü’min’in kardeşidir. Ne onu ganimet gibi görür ne de kendisinden çekinir” dediği gibi kardeşine yük olmamak, aynı zamanda ona karşı rahat olmaktı kardeşlik. İşte Ensar ve Muhacir kardeşliği böyleydi. Onlar din kardeşlerini soy-sop davasına, milli-

42

HAZİRAN 2016

yetçiliğe tercih etmişlerdir. Neden mi? Korkuyorlardı çünkü şu hadislerin muhatabı olmak istemiyorlardı. “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen bizden değildir.” buyuruyordu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem.(7) “Kim cahiliye davası (ırkçılık davası) güderse cehennemin adamlarındandır.’ ‘Namaz kılsa da, oruç tutsa da mı?’ diye sorulduğunda “Namaz kılsa da, oruç tutsa da. Siz Allah’ın davasını omuzlanıp savunun. Allah size Müslümanlar, Mü’minler ve Allah’ın kulları adını vermiştir.’ ” buyuran yine o pak, güzîde Peygambersallallahu aleyhi ve sellem’di. Artık anlıyordum ki kardeşlik bedel istiyordu. Canını, malını, her şeyini ortaya koymanı gerektiriyordu. Şimdi kendime ve siz Müslüman kardeşlerime soruyorum; biz bu mezkûr kardeşliğin neresindeyiz? Biz dünyanın öteki ucunda bir kardeşinin ayağına diken batsa bu benden sorulur diyen Hz. Ömer’in kardeşlik anlayışının neresindeyiz? Yanı başımızdaki kardeşlerimiz açlıktan uyuyamazken, Halep’teki kardeşlerimiz açlıktan ölürken, Afrika’daki kardeşlerimiz diri diri yakılırken; bütün varlığını, malının yarısını paylaşan Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in yanında dilimiz nasıl varıyor ‘biz Müslüman kardeşiyiz’ demeye? Sormazlar mı ahirette bize ‘hani biz iman kardeşiydik’ diye. HANİ BİZ İMAN KARDEŞİYDİK... ------------------------

1. Muvatta, 2. Ebû Davud, Bûyû 78 3. Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91 4. Müslim, Birr 38 5. Ebû Davud, Vitr 29 6. Ebu’d Derdâ (ra) 7. Müslim, İmare 53


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

İlim Sevdalısı Bir İmam: İmam Ahmed b. Hanbel (780-855)

O

nu tanıyanlardan biri bir yolculuk esnasında elinde yazı hokkası  ve kalemi, işittiklerini yazarken gördüğünde şöyle der: “Rivayet ettiklerin pek çok, ezberlediklerin kâfi. Bir Kufe’ye bir Basra’ya, ne zamana kadar bu(yeter artık!)” dediğinde, ilim sevdalısı İmam Ahmed ona şöyle cevap verir: “Hokka ve kalem ile mezara kadar(Ben mezara kadar ilim peşindeyim).”

Hayatı İmam Ahmed adıyla ve Ebu Abdullah künyesiyle meşhur olan Ahmed b. Muhammed b. Hanbel(r.h), h.164(m.780) yılında Bağdat’ta dünyaya geldi. Dedesi Hanbel b. Hilal, Emeviler devrinde Serhas’a vali oldu. Abbasiler’in kurulma devresinde, onların safına geçti. Abbasiler devrinde de Serhas’a vali olmaya devam etti. Babası Muhammed asker, annesi ise cömert bir kimseydi. Ahmed, daha küçük yaşlarda babasını ve dedesini kaybeder. Daha küçük yaşta öksüz kalınca, bakımını annesi üstlenir. Babasının bıraktığı bir evin kira ücretiyle ömrünü kıt kanaat bir şekilde yaşar. Abbasi sultanlarından


Mütevekkil’in kendisine kese kese altın teklifini red ederek, ömrünün sonuna kadar mütevazı bir hayat sürdü. Maddi zorluklar içinde bir ömür süren İmam Ahmed(r.h), başından geçenler hakkında şöyle der: “Üç defa Hac vazifesini ifa ettim. Üçüne de yaya olarak gittim. Bu hac yolculuklarından bir defasında ancak 30 dirhem harcadım. Bazısında yolu şaşırdım, bazısında da yaya olarak yürüdüm. Yolumu bulabilmek için şöyle dua ediyordum: “Ey Allah’ın kulları, bana yolu gösterin! Nihayet yolu bulmaya muvaffak oldum.” İmam Ahmed(r.h), çocukluğunu Bağdat’ta geçirdi. Bu dönemde Bağdat bir ilim merkeziydi. Daha küçük yaşlarda Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra toplumda ahlakı beğenilen bir kimse oldu. Onun bu vasıfları, zamanındaki âlimlerin dikkatini çekmiş, Heysem b. Cemil

sinden ilk hadis yazdığım kimse, Ebû Yusuf›tur.” Ahmed bin Hanbel(r.h), bundan sonra ömrünün sonuna kadar sürecek bir ilim yolculuğuna başladı. İlk olarak Bağdat’ta bulunan âlimlerden hadis öğrenmeye başlamış ve 7 yıl süren bu zamandan sonra 16 yaşında Hicaz, Şam, Basra ve Kufe’de bulunan âlimlerden hadis öğrenmek için yollara düşmüştür. Bunun yanında tâbiinden fıkıh ilmini de öğrenmiştir. İlim için çeşitli hocalardan dersler alan İmam, dönemin büyük hadis âlimlerinden Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Said el-Kattân, Abdurrahman b. Mehdi, İmam Şâfii ve Abdürrezzâk b. Hemmâm’dan ders aldı. Onlardan öğrendiği rivayetleri kaydeder, hadis konusunda meşhur olmuş bir âlimin ismini duydu mu onlardan hadis dersi almak için büyük gayret göstermiştir. Kendisinden en çok hadis yazdığı hocası ise Vekî‘ b. Cerrâh’tır.

İmam Şâfii, onun hakkında şöyle demiştir: “Bağdat’tan ayrıldığımda arkamda Ahmed b. Hanbel’den daha fakih, daha dindar, daha zâhid ve âlim bir kimseyi bırakmadım.”

onun için şöyle demiştir: “Eğer bu genç sağ olursa zamanının halkının imamı, rehberi olur.” Annesinin kendisine şefkatle davranarak, kendisini ilme teşvik ettiğini söyleyen İmam Ahmed, annesinin kendisini ilim meclislerine gönderirken uyguladığı örnek davranışı şöyle aktarır: “Hadis dersine erkenden gitmek isterdim. Anam, elbiselerimi alıp saklardı, sabah olsun da insanlar işlerine gitsin diye bekletirdi, erkenden salmazdı.”

İlmi Şahsiyeti Ve İlim Yolunda Çektiği Zorluklar Ahmed bin  Hanbel(r.h), hayatının ilk zamanlarında hadis ilmine yönelerek, bu âlimlerden ders alır. İlk defa imam Ebu Hanife(r.h)’in talebesi ve zamanın Bağdat  Kadısı olan İmam Ebu Yusuf‘tan ders aldı. Onun hayatındaki yeri hakkında şöyle demektedir: “Kendi-

44

HAZİRAN 2016

Onun hadis öğrenmek için beş defa Hicaz’a gittiği rivayet edilir. İlk gittiği seyahatinde İmam Şâfii(r.h) ile Mescid-i Haram’da ders verirken görüşür. Şâfii’den fıkıh ve hadis dersleri aldı. Daha sonra Bağdat’a gittiğinde Şâfii ile görüşen İmam Ahmed, Mısır’da da kendisinden dersler alır. İmam Şâfii, onun hakkında şöyle demiştir: “Bağdat’tan ayrıldığımda arkamda Ahmed b. Hanbel’den daha fakih, daha dindar, daha zâhid ve âlim bir kimseyi bırakmadım.” Onun da İmam Şâfii(r.h) hakkındaki şu sözü meşhurdur: “Allah Teâlâ her yüz yılbaşında bu ümmetin dini işlerini doğrultacak birini gönderir. Bundan önceki 100 yılbaşında Ömer b. Abdulaziz geldi. Umarım ki, içinde bulunduğumuz bu 100 yılın adamı Şâfii olur.” Ahmed bin Hanbel, ezberi iyi ve hafızası güç-


lü olduğu halde her işittiğini kaydedip yazardı. Hadisi başkasına naklederken ezberlemiş olduğu halde onu ezberden değil, yazdığından naklederdi.

İlim Yolunda, Kerpiç Yastık Olur Hadis talebi için Kûfe’ye gitmek istediğinde Bağdat’a yakın olduğu halde bu seyahatte çok meşakkat çeker.  Kufe’de  ikameti hiç de rahat olmadı. Kendisinin anlattığına göre öyle bir evde kaldı ki, uyurken başının altına yastık yerine kerpiç koyar, öyle uyurdu. Bu zorluğa rağmen onun isteği şu olur: “Elimde 90 dirhem param olsaydı, Cerir b. Abdulhamid’den ders almak için Rey’e giderdim. Bazı arkadaşlarımız gittiler, ben gidemedim, çünkü elimde, avucumda bir şey yoktu.”

Yemen’de geçirdiğim 2 yılda İbn Şihab ez Zuhri ve Said bin Müseyyeb’ten de hadisler öğrendim.”

Yazı Kalemi ile Mezara Kadar Onu tanıyanlardan biri bir yolculuk esnasında elinde yazı hokkası ve kalemi, işittiklerini yazarken gördüğünde şöyle der: “Rivayet ettiklerin pek çok, ezberlediklerin kâfi. Bir Kufe’ye bir Basra’ya, ne zamana kadar bu(yeter artık!)” dediğinde, ilim sevdalısı İmam Ahmed ona şöyle cevap verir: “Hokka ve kalem ile mezara kadar. (Ben mezara kadar ilim peşindeyim.)”

Bir Dostuna Yazdığı Mektubu Dostlarına ara ara nasihat mektupları gönderen İmam Ahmed, yine bir gün bir dostuna şöyle yazdı:

İlim Yolunda, Her Türlü Sıkıntıya Severek Katlanılır Kendisi şöyle anlatır: “H.198 yılında hacca gidip, daha sonra Yemen’de büyük âlim Abdurrazzak b. Hümâm(r.h) ile görüşecektim. Bu düşüncemi hacda yol arkadaşı, ilim talebinde yakın arkadaşı olan Yahya b. Main’e açtım. O da kabul etti. Bu niyetle Mekke’ye gittik ve hac vazifesini îfaya başladık.   Kâbe’de Kudum tavafını yaparken, bir de baktık Abdurrazzak da hacca gelmiş tavaf yapıyor. Onu Yahya gördü, kendisini eskiden tanıyordu. Selamlaştıktan sonra; “Bu da kardeşin Ahmed  b. Hanbel” diyerek beni tanıttı.  Abdurrazzak, benim için şöyle dedi: “Allah ona selâmet sebat versin, onun daima iyi haberlerini alıyorum.” Yahya; “Yemen’e gelip senden hadis dinleyip yazalım, olur mu?” dedi. Ben: “Hocadan niçin böyle randevu alıp söz verdin?” dediğimde, Yahya da: “Allah seni bir ay gitme bir ay da dönme yolculuğu çilesinden kurtardı. Seyahat masrafı da yanına kâr kaldı” dedi. Ben de: “San’â da kendisinden hadis öğrenmeye niyet ettim. Bu niyetimi bozamam” dedim ve San’a’ya gitmek için hacdan sonra yola çıktım. San’â’ya giderken yolda param tükendi ve zor şartlarla yüz yüze kaldım. Ancak deve bakıcılığı yaparak varabildim. San’â’ya vardığım zaman âlim  Abdurrazzak(r.h)  da yardım etmek istedi ancak kabul etmedim.

“Sen öyle bir zamandasın ki, Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in   ashabı ona erişmekten Allah’a sığınırdı.  Görmüyor musun? O zamana geldik ki; ilim az, sabır az, hayır işlerine yardım eden az. İnsanlar bozuldu, fesat aldı yürüdü. Dünyanın tadı kalmadı. Eskilerin çağını arıyoruz. Bir köşede sessizce yaşamaya bak. Bu zaman öyle zaman. İnsanlar arasında yaşamak zor. Eskiden insanlar birbiriyle karşılaştılar mı, yardım ederlerdi. Bugün bunların hepsi gitti, kalmadı... Bulduğun hazır fetva ve mes’eleleri ganimet bil. Sakın benim sözümle amel edilsin, benim kavlim etrafta duyulsun veya benim sözüm tutulsun diyenler gibi olma. Sakın başa geçmeyi isteme. Adam var, başa geçmeyi, altın ve gümüşten daha çok sever.”

RAMAZAN 1437

45


İmam Ahmed(r.h), insanlar hadislerde ihtilaf edince Müsned’e başvurabilsinler diye bu kitabı yazmıştır. Müsned’i dağınık kâğıtlara yazıp, temize çekemeden vefat edince, oğlu Abdullah kendi rivayetlerini de ekleyerek Müsned’i tedvin ve rivayet etmiştir. Oğlu Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, Müsned kitabı hakkında şöyle der: “Babam Müsned kitabını 700.000 hadis-i şerif arasından seçerek derlemiştir.” Müsned’te tekrarlarıyla birlikte 40 bin, tekrarlar dışında yaklaşık 30 bin kadar hadis yer alır.

Talebeleri

Allah Rasûlu(sallallahu aleyhi vesellem)’e Olan Sevgisi Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah anlatıyor: “Babam, Rasûlullah(sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in saçlarından bir tel alır, onu dudaklarının üzerine koyarak öperdi. Babamı, Allah Rasûlu’nün saç telini gözünün üzerine koyarken de görmüşümdür. O, Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’in saç telini suya batırır ve o suyu içerdi. Bir gün babam Rasûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’in su kâsesini aldı, sonra onu geniş bir kap içinde yıkadı ve o sudan içti. Yine o; şifâ niyetiyle Zemzem suyundan içer, onu ellerine ve yüzüne sürerdi.” (1) Ahmed bin Hanbel(r.h), Rasûlullah’ın sünnetine olan bağlılığını şöyle dile getirmiştir: “Hiç bir hadis yazmadım ki, onunla amel etmemiş olmayayım.” İbrahim b.  İshak el Harbî(r.h) de onun hadis konusunda gösterdiği gayreti şöyle ifade ediyor:

Onun hayatını aktaran rivayetlerde, Bağdat’ta dersini dinleyenlerin 5.000 olduğunu söylenir. Onun dersini dinleyip not tutanların ise 500 kadar olduğunu söylerler. Bu da onun ilmi meclisinin ne kadar geniş olduğunu gösterir.

“Said b. Müseyyeb kendi zamanında, Süfyan Sevri kendi zamanında, Ahmed b. Hanbel de kendi zamanında en çok hadis ezberleyenlerdir.”

O, 40 yıla yakın ders halkalarında hadis rivayetinde bulunur. Hadis ders halkasının yanında fıkıh ve fetva konusunda da ayrı bir ders halkası kurarak, öğrendiklerini insanlara aktarır.

İmam Ahmed(r.h), döneminde İslam’ın akidesine ters olan her türlü düşünceye karşı da savaşmış bir kimsedir. Bu dönem için İslam tarihçileri “mihne günleri” adını verir. Bu dönemde ortaya büyük bir fitne olarak ‘Kur’an mahlûktur’ düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Onun hem derslerine katılan hem de hayatı hakkında “Menakıb-ı Ahmed” eserini yazan büyük âlimlerden İbnu’l Cevzi(r.h) şöyle der: Ebu Abdullah(Ahmed b.Hanbel)’in  dersine 12 yıl devam ettim. O,  Müsned  kitabını çocuklara okurdu. Ben ondan tek bir hadis bile yazmadım! Ben onun ahlâkına, doğruluğuna, edeb ve nezaketine hayrandım. Yetiştirdiği oğulları Salih ve Abdullah, onun

46

Müsned’ini ve mezhebini yaşattılar. Böylece Hanbelilik, Ahmed bin Hanbel’in görüşleri etrafında oluştu.

HAZİRAN 2016

İşkence İle Geçen Günler(Mihne Olayı)

Dönemin Tarsus’ta bulunan Abbasi sultanı Me’mun, kendisine ‘Kur’an mahlûktur’ fikrini kabul etmesini söylemiş, kabul etmeyince Bağdat’tan Tarsus’a zincire vurularak götürülür. Ancak Rakka’da Me’mun ölünce tekrar Bağdat’a götürülerek hapsedildi. Daha sonra gelen Mu’tasım da aynı fikirlere sahip olmuş ve İmam Ahmed, hapiste kalmaya devam etmiştir.


Hapsedildikten bir yıl sonra Mu’tasım’ın huzura getirilip fikrinden dönüp dönmediği sorulduğunda, aynı fikirde olup “Kur’an Allah’ın kelâmıdır” der ve kendisine yapılan işkence dolu günler devam etmiştir. Onun şiddetli kamçı darbeleriyle inlediği halde orucunu dahi bozmadığı görülünce, kızgın güneş altında cellatların daha çok kamçılatmak suretiyle yaptıkları işkencelere maruz kaldı. Bundan dolayı “hadiste mü’minlerin emiri” sayılan Ali b. Medînî şöyle demiştir; “Allah bu dini ridde günü Ebu Bekir ile mihne günü de Ahmed b. Hanbel ile yüceltmiştir.” Mu’tasım öldükten sonra yerine geçen Vâsık, “Kur’an mahlûktur” meselesini mekteplerde resmi olarak okuttu. Büyük İmam, 2 yıl 4 ay süren bu hapis ve işkence hayatından sonra serbest bırakıldı. Yaraları iyileşince yine fetva verip hadis okutmaya başlar. 5 yıl boyunca oğulları dışında kimseye hadis rivayet edemedi.

Eserleri Müsned: İmam Ahmed(r.h), insanlar hadislerde ihtilaf edince Müsned’e başvurabilsinler diye bu kitabı yazmıştır. Müsned’i dağınık kâğıtlara yazıp, temize çekemeden vefat edince, oğlu Abdullah kendi rivayetlerini de ekleyerek Müsned’i tedvin ve rivayet etmiştir. Oğlu Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, Müsned kitabı hakkında şöyle der: “Babam Müsned kitabını 700.000 hadis-i şerif arasından seçerek derlemiştir.” Müsned’te tekrarlarıyla birlikte 40 bin, tekrarlar dışında yaklaşık 30 bin kadar hadis yer alır. Müsned, Ahmed b. Hanbel’in hayatında iki oğlu Salih ve Abdullah ile kardeşinin oğlu Hanbel tarafından Ahmed’ten işitilmiş ve rivayet edilmiştir. Kitâbü’s-Sünne: ‘İtikadü Ehli’s-Sünne’ adıyla da bilinen ve İbn Hanbel’in Cehmiyye, Mürcie, Kaderiyye, Havâric, halku’l-Kur’an, kader, deccal, melâike, rü’yetullah, kürsî ve ahirete dair görüşlerinin oğlu Abdullah tarafından derlenmesiyle meydana gelen eserdir. Kitâbü’z-Zühd: Oğlu Abdullah’ın rivayetlerin-

den meydana gelen eser başlıca iki bölümden ibarettir. Birinci bölümde Hz. Muhammed(sallallahu aleyhi vesellem) ile Âdem, Nuh, İbrahim, Yusuf, Eyyub, Yunus, Musa, Davud, Süleyman, Lokman ve İsa peygamberlerin zühdüne dair rivayetler, ikinci bölümde de başta Hulefâ-yi Râşidin olmak üzere ileri gelen on dokuz sahabi ile on altı tabii büyüğünün zühdü ve bu konuya dair sözleri bulunmaktadır. Kitâbü’l-Vera: Talebesi Ebu Bekir el-Merrûzî’nin Ahmed b. Hanbel’e sorduğu bazı fetvalar ile zühd ve takvaya dair 100 meselenin yine onun tarafından kaleme alınmasıyla meydana gelen eser. Kitâbü’l-İlel ve Marifetir Ricâl: İlel konusunda büyük bir otorite olan Ahmed b. Hanbel’in hadis râvileri hakkındaki tenkit ve görüşleri talebelerinden Ebu Bekir el-Merrûzî, Ebû Bekir el-Esrem, Hallâl ve oğlu Abdullah tarafından derlenmiştir. Kitâbü Fedâili’s-Sahâbe: Oğlu Abdullah b. Ahmed’in ashâb-ı kirâmın faziletlerine dair babasından duyduğu hadisleri rivayet etmesiyle meydana gelen eser. el-Mesâil: İbn Hanbel’in gerek talebeleri gerekse başkaları tarafından fıkha, akaid ve ahlâka dair sorulan sorulara verdiği cevaplar, muhtelif talebelerince bu adla bir araya getirilmiştir.

RAMAZAN 1437

47


Kitâbu’l-Eşribe: Haram olan içkilere dair Hz. Peygamber’in hadislerini, ashap ve tâbiînin sözlerini ihtiva etmektedir. er-Red ale’z-zenâdıka ve’l-Cehmiyye: Eser, sahasında yazılanların ilki olması, ilk asırlardaki inançları ve selef akîdesini aktarması bakımından önemlidir. Bunun dışında bazı eserleri de şunlardır: “el-Akide, Kitâbu Fedâili Alî, Kitâbü’l-Vukuf ve’lVesâyâ, Bâbü Ahkâmi’n-Nisâ, Kitâbü’t-Tereccül, Kitâbü Ehli’l-milel ve’r-ridde ve’z-zenâdıka ve târiki’s-salât ve’l-ferâiz ve nahvi zâlik, Kitabu’s-Salat, Cevâbu’l-İmâm Ahmed b. Hanbel an suâl fî halki’l-Kurân, Kitâbu’l-Îmân.”

Sözleri “Tevekkül; bütün işlerinde Allah Teâlâ’ya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir.” “Kulun kalbini ıslah etmesi, düzeltmesi, feyiz ve huzura kavuşturması için; sâlihlerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Diğer taraftan kulun fâsıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar da zararlı bir şey yoktur.” “İhlas, amellerin âfetlerinden kurtulmaktır.” “İlim; insanlara, ekmek ve su kadar lâzımdır. İlim; sadece rivâyet, kuru mâlûmat ve zihinde yığılan bilgi yükü değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”

“Değerli bulduğunuz hayırları araya bir engel girmeden yapmaya bakın.”

Rabbim Bana Sorduğunda… Rabbim, bana: “Bana isyan etmekten utanmadın mı?” diye sorduğunda.. “Kullarımdan hatalarını gizliyor ama bana isyanla geliyorsun.” Vah bana! Nasıl cevap veririm ve kim korur beni? Kendimi umutlarla avutuyorum andan âna… Ve ölümden sonrasını unutuyorum.. Artık ne yeterli olur bana? Hayata sarılmışım, sanki ölüm bana hiç gelmeyecekmiş gibi.. Ve geldi ölümün şiddetli acıları, kim koruyacak beni? Yüzlerine baktım… Yok, mu benim yerime kendini feda edecek biri? Sorgulanacağım.. Ancak dünyada işlediğim ameller kurtaracak beni.. Dinimdeki eksikliklerimden sonra bana nasıl icabet edilir? Yazıklar olsun bana! Allah’ın beni çağıran kelamını işitmedim mi? Kâf ve Yâsin surelerinde gelen uyarıları işitmedim mi? Haşr, toplanma ve din gününü işitmedim mi? Beni çağıran, bana seslenen ölüm çağırıcısını işitmedim mi? Ey Rabbim! Tevbe eden bir kulum.. Beni kim koruyabilir? Bağışlayıcılığı geniş bir Rabb’den başka… Kim doğru yolu gösterir? Sana geldim.. Affet beni ve mizanımı ağırlaştır… Cezamı hafiflet… Sen en iyi karşılık verensin.” Bu beyitlerin İmam Ahmed bin Hanbel ile ilgili olan şöyle bir hikayesi vardır: “Kendisine bir adam gelip; “Ey İmam, bu şiir hakkında ne dersin?” dediğinde, ona; “Bu şiir de nedir?” demişti.

48

HAZİRAN 2016


Adam şiiri okumaya başladı; “Rabbim, bana: “Bana isyan etmekten utanmadın mı?” diye sorduğunda..

“Kulun kalbini ıslah etmesi, düzeltmesi, feyiz ve huzura kavuşturması için; sâlihlerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Diğer taraftan kulun fâsıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar da zararlı bir şey yoktur.”

“Kullarımdan hatalarını gizliyor ama bana isyanla geliyorsun. Vah bana! Nasıl cevap veririm ve kim korur beni? ...“ İmam bu beyitleri sesi çocukların ağlama sesi gibi oluncaya dek ağlayarak tekrarlamaya başladı. Taki öğrencileri, İmam çok ağlamaktan neredeyse ölecek” dediler.

Vefatı Vefatına yakın hastalığı ağırlaşan ve vefat edeceğini hisseden İmam Ahmed, yanında bulunanlara kendi yanında bulundurduğu Hz. Peygamber’in üç tel saçından ikisini gözlerinin, birini de dilinin üstüne koymalarını vasiyet eder. İşkenceye tâbi tutulduğu günlerde yaptığı gibi kelime-i şehâdet getirerek oğullarının ve yakınlarının buna şahit olmalarını ister. İlim ve ilmi hakikatlerin insanlara öğretilmesi uğruna çok büyük sıkıntılara göğüs geren İmam Ahmed(r.h), h.241(m.855) yılı Rebiulevvel ayının 12. gecesinde Bağdat’ta vefat etti. İslam tarihçileri cenazesine 800.000 kişinin katıldığını söyler. Mezarı VII. asırda Dicle nehrinin taşmasında sulara kapılıp kaybolmuştur.

uzak birini görmedim.” (2) Oğlu Abdullah, bir gün babasının özel hayatını anlatırken şöyle demiştir: “Babam Ahmed inzivayı çok sever, bir maslahat olmadıkça sokağa ve halkın içine çıkmak istemezdi. Halk onu bir mescidde, bir de hasta ziyareti ile cenaze teşyiînde görürlerdi. Sokakta giderken ona kimse erişemez, bir an önce geçip yerine varmak isterdi.» Ahmed bin Hanbel´in diğer oğlu Salih de, babasının inzivadaki duasını anlatırken şöyle demiştir: “Babamın en çok tekrar ettiği dua şuydu: “Ya Rab! Ameller sonuna göre değer taşır. Sen

Hakkında Ne Dediler?

benim sonumu hayreyle!”

İmam Ebu Davud Sicistani: «İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O, hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu.»

------------------------

Yakın arkadaşı Yahya bin Main: “Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Vallahi biz Ahmed’in dayandıklarına dayanamayız, onun yoluna takat getiremeyiz. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi.” Onunla görüşenlerden biri, onu şöyle anlatıyor: “İmam Ahmed’in zamanında yaşayanlardan gördüklerimin içinde onun kadar dindar, nefsine hâkim, fakih, edeb ve terbiyeli, güzel ahlâklı, kalbi temiz ve sebatlı, sohbeti hoş, gösterişten

1.

Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, Zehebi, XI/212

2.

İbn Cevzî, Menâkıb-ı İmam Ahmed, s. 215

Kaynakça: 1. Ahmed

b. Hanbel, M. Ebu Zehra, Mezhepler

Tarihi, Çelik Yayınları 2. Ahmed

b. Hanbel, Şamil İslam Ansiklopedisi

RAMAZAN 1437

49


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

İ

slam Coğrafyaları yazı dizimizin önceki sayılarında selamet yurdu (Darus-

selam) olarak da bilinen ve Endonezya içerisinde otonom bir yapıya sahip olan Açe bölgesine konuk olmuştuk. Bazı rivayetlere göre 7. Yüzyıldan itibaren İslam ile tanışan, bölgeye İslam’ın ulaştığı

ENDO NEZYA 1 50

HAZİRAN 2016

ilk topraklar olması bakımından da tüm Güneydoğu Asya’nın İslam’a açılan kapısı olan Açe’nin tarihi hiç şüphesiz Endonezya’da İslam’ın tarihiyle de paralellik arz etmektedir. Ve Açe’yi ele aldığımız yazımızda sunduğumuz bilgilerin pek çoğu Endonezya için de geçerliliğini korumaktadır. Ancak çeşitli sebepler yazı dizimizin bu sayısında Endonezya’yı ele almayı gerekli kılmıştır. Bunlardan ilki, Ramazan ayının ilk haftasında gerçekleştireceği-


miz Endonezya ziyaretidir. İHH İnsani Yardım Vakfı ekibiyle birlikte yaklaşık bir hafta süreyle Endonezya’ya gerçekleştireceğimiz ziyaret ön-

Endonezya’da İslam ve Müslümanlar Müslüman Güney Asya, Müslümanların çoğunlukta olduğu Endonezya, Malezya ve Bru-

cesinde bu ülkeye dair genel bilgileri sizlerle

ney Darusselam gibi ülkeler ile Müslüman-

paylaşmak istedik. Yüce Allah’ın izin verdiği

ların azınlıkta oldukları Tayland, Filipinler,

ölçüde ülkedeki seyahatimiz boyunca da edin-

Kamboçya, Singapur, Myanmar ve Vietnam

diğimiz izlenimleri gelecek sayılarda sizlerle

gibi ülkelerden oluşmaktadır. Güney Asya İs-

paylaşmak ve ülkeyi daha yakından tanımak

lam dünyasının doğu kenarında, İslam dininin

niyetindeyiz.

gelmesinden önce Hinduizm, Budizm ve ani-

Bununla birlikte Endonezya, yüzde 90’ı Müs-

mizmin hâkim olduğu çok dinli bir bölgede bulunmaktadır.

(1)

Bölgede İslam öncesi özel-

lüman olan yaklaşık 250 milyonluk nüfusuyla

likle mistik karakterli dini yapıların bulunma-

Güney Asya’nın en önemli Müslüman beldesi

sı, bölgenin İslamlaşması sürecinde de tasav-

olması bakımından da ümmet bilincinin gereği

vufi yapılara olan ilgiyi arttırmış ve bu sebeple

olarak her Müslüman ferdin aşina olması gere-

de tasavvufi hareketler bölgede etkinlik göster-

ken önemli bir ülkedir.

miştir.

Coğrafi ve Demografik Özellikler

İslâmiyet’in Endonezya’ya ne zaman, nasıl ve

Güneydoğu Asya ile Avusturalya arasında bü-

ve kaynakların çok az olması, gerek Endonez-

yüklü küçüklü yaklaşık 14.000 adadan oluşan

yalı Müslüman ilim adamları, gerekse Batılı

ülke Malezya, Doğu Timor ve Papua Yeni Gine

şarkiyatçılar tarafından bu konuda çeşitli teo-

ile komşudur. 250 milyona yaklaşan nüfusu

rilerin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Batılı

ile dünyanın dördüncü en kalabalık ülkesi ve

şarkiyatçılar genellikle, İslâmiyet’in bu ülkeye

yine dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesidir. Nüfusun büyük bir kısmı aynı zamanda dünyanın en kalabalık adası olan Cava adasın-

nereden girip yayıldığına ilişkin yazılı metin

Ortadoğu ve Çin arasındaki eski ticaret yolunu takip ederek İran ve Hindistan üzerinden geldiğini ve XIII. yüzyıldan itibaren yerli halk

da yaşar. Ülkenin Başkenti Jakarta da bu adada yer almaktadır. Cava adası dışında ülkenin en önemli adaları ise Sumatra, Kalimantan, İrian Jaya, Madura, Sumba ve Timor’dur. Ülkenin resmi dili Endonezya dili olmakla beraber 25 farklı dil ve yaklaşık 250 lehçe kullanılmaktadır. En önemli geçim kaynağı tarım olan ülkede pirinç en önemli tarım ürünüdür. Yeraltı ve doğal zenginlikler bakımından da verimli olan ülkede Petrol önemli bir gelir kaynağıdır. Hollanda’nın bu ülkeyi uzun yıllar boyunca sömürgeleştirmesinde bu zenginliklerin etkisi

Güneydoğu Asya ile Avusturalya arasında büyüklü küçüklü yaklaşık 14.000 adadan oluşan ülke Malezya, Doğu Timor ve Papua Yeni Gine ile komşudur. 250 milyona yaklaşan nüfusu ile dünyanın dördüncü en kalabalık ülkesi ve yine dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesidir.

hayli fazladır.

RAMAZAN 1437

51


arasında yayılmaya başladığını ileri sürerlerken

de etkilendiği sonucuna götürmektedir. Buna

Endonezyalı ilim adamları, Hz. Peygamber sal-

müteakiben, İnanç ve ibadetleri gayr-ı İslami

lallahu aleyhi vesellem zamanında dahi Arap

hurafelerden ve sapık tasavvuf akımlarından

denizci ve tüccarlarla Güneydoğu Asya halk-

temizlemeyi amaçlayan selefi ve reformist ha-

ları arasında bazı temasların olduğuna dikkat

reketlerin ortaya çıktığı üçüncü döneme geçi-

çekerek İslâmiyet’in buraya ilk defa VII. yüz-

lir. Dördüncü dönem ise; Avrupa emperyaliz-

yılda ve doğrudan Arabistan’dan geldiğini iddia

mine karşı mücadele dönemidir. Endonezya’da

etmişlerdir.

İlerleyen zamanlarda ise evlilik,

Hollandalılara karşı, Malezya’da İngilizlere

ticaret, İslami davet gibi çeşitli etkenler vasıta-

karşı, Mindanao’da İspanyollara karşı yapılan

sıyla İslam bölgede önemli ölçüde yaygınlaşmış

mücadele dini saikle kâfir yabancıya karşı si-

ve bu topraklar İslam’ın Güney Asya’ya açılan

lahlı mücadele konusunda yoğun bir şuur orta

kapısı olmuştur.

çıkarmıştır. Beşinci dönem; Bağımsızlık son-

(2)

Güney Asya’da İslam’ın gelişim sürecinde Müslüman toplumun altı ana süreçten geçtiği ifade edilebilir. Birinci dönem; çoktanrıcılıktan tektanrı inancına geçişi simgeleyen İslam’a ilk ihtida dönemidir. İkinci dönem; Bağımsız Müslüman sultanlıklar dönemidir. Bu dönem İslam inançları ve ibadetleri ile İslam öncesi Malay adetlerinin sentez edildiği görülmektedir. Bu durum ise bizleri, sahih İslam algısının geçmiş dinler ve kültürler tarafından önemli ölçü-

rası dönem olarak da ifade edilebilir. Bu dönem reformcu Müslümanlarla seküler güçler, sistemler ve elitler arasında ideolojik ve siyasi çatışmaya şahit olmuştur. Bu çatışmanın izlerine günümüzde hem sosyo-ekonomik hem de siyasi alanda sıklıkla rastlamak mümkündür. Altıncı dönem ise 1979 İran Devrimi sonrası dönemdir. Bu dönem diğer tüm Müslüman beldelerde olduğu gibi Endonezya’da da önemli etkiler meydana getirmiştir. İslami hareketler bölgedeki etkinliklerini artırmıştır. (3) Endonezya’da İslami eğitim erken dönemler-

Endonezya’da İslami eğitim erken dönemlerden itibaren “Pesantren” ya da “Pondok” adıyla bilinen ve bölge Müslümanları tarafından rağbet edilen medreseler tarafından yürütülmüştür. Ancak Hollanda sömürgeciliği dönemlerinde açılan eğitim kurumları bu geleneksel kurumlara olan ilgiyi kendilerine çekmek için önemli çabalar sarf etmiştir. Günümüzde ise bu eğitim kurumlarına ek olarak modern eğitim veren okullar önemli ölçüde yaygınlaşmıştır.

den itibaren “Pesantren” ya da “Pondok” adıyla bilinen ve bölge Müslümanları tarafından rağbet edilen medreseler tarafından yürütülmüştür. Ancak Hollanda sömürgeciliği dönemlerinde açılan eğitim kurumları bu geleneksel kurumlara olan ilgiyi kendilerine çekmek için önemli çabalar sarf etmiştir. Günümüzde ise bu eğitim kurumlarına ek olarak modern eğitim veren okullar önemli ölçüde yaygınlaşmıştır. Endonezya’da camiler de pesantrenler gibi dinî hayata canlılık getiren önemli İslâmî kurumlardır. Özellikle XVIII ve XIX. yüzyıllarda şehir merkezlerinin artmasıyla ve sömürge idaresinin tedrîcî bir şekilde merkezîleştirilmesiyle birlikte şehir camileri ve onlara bağlı şer‘î mahkemeler ve diğer dinî kurumlar önemli İslâmî

52

HAZİRAN 2016


merkezler haline gelmiştir. Sultanlar ve şeyhler

minin etkili olduğu görülür. Seküler kodlara

tarafından inşa ettirilen eski camiler genellikle

sahip yönetim anlayışının hâkim olduğu bölge-

Hint ve Çin mimari özellikleri taşır. Minareli

de dini yapılanmalar da bu yönetim anlayışının

ve kubbeli olmayan bu camiler tepe noktasına

etkisinde varlıklarını devam ettirmektedir.

doğru, içeri temiz hava girmesini sağlayan aralıklara sahip kademeli çatılar halinde (üç ile beş arasında) yükselen kiremit örtülü yapılardır. Cami önünde “serambi” adı verilen ve namaz dışında genellikle yemekli dinî toplantılar (selamatan) gibi çeşitli faaliyetler için kullanılan geniş bir giriş holü yer alır. Cami avlusu içerisinde mahkeme, toplantı salonu ve cami personeline ait odalar bulunur.4 Bu yönüyle camiler Endonezya’da toplumsal hayatın merkezinde yer alır. Camiler yalnızca ibadetlerin yapıldığı alanlar olmanın ötesinde sosyal faaliyet ve toplantıların gerçekleştirildiği sosyal kurumlardır. Endonezya siyasi yönetimine bakıldığında Başkanlık sistemine dayalı bir Cumhuriyet siste-

Not: Endonezya’ya dair çok genel ve basit bir giriş niteliği taşıyan bu yazıyı, takip eden haftalarda Endonezya gezimiz sırasında edindiğimiz izlenimlerle zenginleştirerek bölgede İslam’ın ve Müslümanların ahvaline dair önemli bilgileri sizlere ulaştırmak dileğiyle... ------------------------1. Kamal Hassan, “21. Yüzyılda İslam Dünyası: Malay-Endonezya Bölgesi”, XXI. Yüzyılda İslam Dünyası ve Türkiye Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2003 2. İsmail Hakkın Göksoy, Endonezya, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. 3. Kamal Hassan, a.g.m. s.228 4. İsmail Hakkın Göksoy, a.g.m.

RAMAZAN 1437

53


SERBEST KÖŞE

Mutiu-Rahman En Nizami

BU GİDİŞTEN İBRET ALIN MUTİU-RAHMAN EN NİZAMİ’NİN SON NASİHATLERİ Ben gidiyorum... Doğduğumda nikâhlandığım ve son nefes diye zaman tayin ettiğim buluşmaya gidiyorum. Korkmuyorum. Ardımda pişmanlığım var ama üzgün değilim. Kızgınım. Sözünü unutanlara, kardeşin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, resimlerimizi “like (layk)” için kullanıp gördüklerini yaşanmamış kabul edenlere, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları dökenlere, kıyama kolay zannedip elindekini muhafaza etmek için bahane satanlara, alanlara kırgınım. Bu kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Söyleyeceğim bunları. Vuslat bu. Nerede buluşacağı belli olmuyor insanın. Bazen 14 yaşındaki bir kızı Kudüs’te pazarda buluyor. Kafasına sıkılan bir kurşunla göçüyor. Elbisesine bulaşıyor kan. Huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu. “Senin kardeşin benim. Bu katillerle niye anlaşıyorsun?” diyemiyor. Bazen vuslatına yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için önce evinden ayrılman gerekebiliyor. Sonu görünmeyen bir yolu merakla yürümen ge-

54

HAZİRAN 2016


rekiyor. Yol bitip de deniz başlayınca acı acı yutkunmak serbest suya atlamadan önce. Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu. Kıyıya ya canlı varıyorsun ya da cansız vuruyorsun. “Benim evim sizin hesaplarınızdan daha anlamlıydı. Hırsınızdan büyüktü odalarımız. Niye yaktınız çocuklarımızın gözlerimizin önünde büyüyecekleri resimleri? Mutlu musunuz şimdi?” diyemiyorsun... Bazen evinde de buluyor seni. Dumanlar yükselmeye başlıyor birden. Zaten taş binada oturmasına izin verilmeyenlerin çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günü her saati bir “ah” asılır Arakan’dan o gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar. Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser, Peygamber [savl’ “Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler… Ahzâb sûresinde övülen adam ve kadınlardan çok anlatabilirim size. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor da size pay düşmeyecek mi zannediyorsunuz? Daha ilkokulda öğ-

retmene şikâyet edilmekten korkanları Sizi Allah’a şikayet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı, her yapmadığınızı, her söylediğinizi, her sustuğunuzu, her gördüğünüzü, her gözünüzü kapadığınızı, her oturuşunuzu, her kalkmayışınızı bir bir not aldım. Her şeyi anlatacağım.

Ben gidiyorum .. Ardımda bir fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu bir imtihandı. Kolay olacağını söylemedi kimse; sancısız olacağını, bedelsiz olacağını. Bu yola baş koymak, sonunda gerekirse bu uğurda o baştan vazgeçmek demekti. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınmış olabilir. Siz kimsiniz ki ..! Kulunu razı etmek için yaratıcıyı üzecek değiliz! Ben gidiyorum .. Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Rasûlullah’ın yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya...

Ben gidiyorum... Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şehadetin şehit gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim.

Ben gidiyorum... İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde sade-

ce aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, kardeşlerim. Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.

Ben gidiyorum… Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın bir yolunu bulmanızı sağlasın. İpler adedince baş istense ama deseler ki bu bedel kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmez canımız bedenimizi. Mükâfatını O’ndan biliriz. Kalanlara ibret olmadığı üzer bizi.

Size son sözlerim şudur; Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah’tan ümidini kesmez, Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ıle görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlak yoluna önem vereceksiniz. Cemaat-i İslami’de asla bir lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah’ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim’ şehadetim ile beraber değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah.

RAMAZAN 1437

55


SERBEST KÖŞE

Hacer Bayırkan

RAMAZANLA

Reyyana KAVUŞMAK O

n bir ay heyecanla beklediğimiz, geldiği zaman ise çabucak geçmesini istemediğimiz rahmet, mağfiret ve cehennemden azat olma ayıdır Ramazan. Ramazan ayı bir nur gibi önce kalplerimize sonra evlerimize ve camilerimize girerse işte o zaman kurtuluş ayı olur bizlere. Gelmesiyle birlikte evlerimizin ve nefislerimizin havasını değiştiren, bizlere zorlukla beraber sabrı öğreten ve ibadet hazzını tattıran bu ayı idrak edebilmeli ve gecesiyle gündüzüyle dopdolu geçirmeliyiz. Maksadı ve değeri yok edilmeye çalışılan bu ayı bir eğlence ve konser ayı olmaktan kurtarıp gerçek değerini yansıtabilmek tüm Müslümanlar üzerine bir sorumluluktur. Zira Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in bir güle hapsedilerek üç yüz altmış beş gün içinde bir hafta anılması daha sonra ise unutulması, Ramazan'ın bir eğlence ayı hatta birçoklarının yanında medyanın dahi bir aylığı-

56

HAZİRAN 2016

na başörtüsüyle her türlü rezilliği yaptığı bir aya dönüşmesi Allah Teâla’nın bir emri olan ve şerefle büründüğümüz örtümüzün muhafazakâr moda adını alması bizlere bir hadisi hatırlatmalı; “Allah’ın hudutları içerisinde duran kimse ile onları çiğneyen kimsenin misali, bir gemiyi kura ile paylaştırıp bir kısmı üst tarafına, bir kısmı alt tarafına düşen kimselerin durumuna benzer. Geminin alt tarafına düşenler içecek su almak istediklerinde yukarılarında bulunanların yanına gider gelirlerdi. Bundan dolayı Kendi payımıza düşen bölümde bir delik açsak da üstümüzdekileri rahatsız etmesek dediler. Eğer diğerleri bunları istekleriyle baş başa bırakacak olursa, hep birlikte helak olurlar. Eğer onlara engel olurlarsa onlarda, bunlarda hep birlikte kurtulurlar.” (Buhari-Tirmizi) Rahmet peygamberinin gözlerimizde canlandırdığı bu tablo aklımızı her daim capcanlı tutacak bir tablodur. Yaşadığımız bu toplum


işte anlatılan bu gemi içerisindedir. İyisi, kötüsü, uyanığı, gafil olanı hepsi bu gemi içerisinde aynı istikamete doğru ilerlemektedir. Haddi aşanlara, muttakiler mani olmaz ise toplum gemisi tümüyle helak olmaya mahkûmdur.

1- Ramazan orucu

İçinde yapılan ibadetlerin diğer günlerde yapılan ibadetlere nazaran kat kat karşılığı olacak bu aya hazırlanmalı ve toplum arasında Ramazan'ın anlamını yitirecek davranışlardan kaçınmalıyız. Allah Rasûlü’nün, sahabilerin ve ehlisünnet âlimlerinin Ramazanı nasıl ihya ettiklerine bakmak bizi şevklendirecektir.

ve susuz kalmalarından ibarettir. Nice infak

Cehennem ateşine karşı bir su olacak, düşkünü yerinden kaldıracak, borçluyu ferahlatacak, yolda kalmışa yolunu açacak, yetime, öksüze, şefkat eli olacak bir ibadet vardır ki oruçla zikredilmesi onun değerini arttırır, bu ibadete dinimiz infak adını vermiştir. Allah Rasûlü “Yarım hurma ile olsa dahi ateşten sakının.”(Buhari) buyurmuştur. Enes(r.a)’ın rivayet ettiği bir hadiste “En faziletli sadaka, Ramazan ayındaki sadakadır.”(Tirmizi) buyrulmuştur. “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, ona oruçlunun ecri vardır. Oruçlunun ecrinden bir şey eksilmez.(İbni Ahmed, Nesai, Tirmizi, İbni Mace) Başından sonuna kadar rahmetle dolu bu ayda öyle bir gece vardır ki; kim bu geceyi gereği gibi ihya ederse günahlarının af olunacağından ümitli olmalıdır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Kim kadir gecesini inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek kıyamla geçirirse(gereği gibi ihya ederse) geçmiş günahları affolunur.” (Buhari-Müslim) Yine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bu gecede yapılacak duayı Hz. Aişe’ye öğretmiştir. “Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”(Tirmizi-İbni Mace-İmam Ahmed) Kim kendisine verilen işi eksiksiz yaparsa karşılığını (ücretini) tam alır. Kim de eksik ve kusurlu yaparsa ona da ancak yaptığı kadar karşılık vardır. Bu ayda da üç şey vardır ki kim bunları tam yerine getirirse önceki günahları bağışlanır. Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü bu üç şeyi açıklamıştır;

2- Ramazanın kıyamı (Teravih) 3- Kadir gecesinin kıyamı (ihya edilmesi) Nice oruç tutanlar vardır ki onların orucu aç edenler vardır ki “desinler diye” bu güzel ameli ziyan etmiştir. Bizler bu hasletlerden sana sığınırız Rabbimiz. Son olarak Halife Ömer b. Abdulaziz, Ramazan bayramı gününde hutbeye çıktı ve şöyle dedi: “Ey insanlar! Otuz gün oruç tuttunuz. Otuz gün kıyam ettiniz, teravih kıldınız. Bugün de Allah’tan amellerinizi kabul etmesini isteyiniz.”

Başından sonuna kadar rahmetle dolu bu ayda öyle bir gece vardır ki; kim bu geceyi gereği gibi ihya ederse, günahlarının af olunacağından ümitli olmalıdır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Kim Kadir gecesini inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek kıyamla geçirirse(gereği gibi ihya ederse) geçmiş günahları affolunur.” (Buhari-Müslim) Yine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bu gecede yapılacak duayı Hz. Aişe’ye öğretmiştir. “Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”(Tirmizi-İbni Mace-İmam Ahmed)

RAMAZAN 1437

57


SERBEST KÖŞE

Hüseyin Kalender

L

okman Hekim’in oğluna şöyle bir öğüt verdiği rivayet edilmiştir: “Ey oğlum! Seher vakitlerinde uyuyarak, öten horozu kendinden akıllı kılmayasın.” Süfyan-ı Sevri Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun dedi ki: “Yüce Allah, seher vakti eserek yapılan zikir ve tövbeleri kendisine ileten bir rüzgâr yaratmıştır. Gecenin ilk saatleri olunca Arş’ın altından bir çağırıcı şöyle seslenir: ‘Ey ibadet edecek olanlar! Kalkın. Onlar da kalkar, Allah’ın izin verdiği kadar namaz kılarlar.’ Sonra gece yarısı olunca başka bir çağırıcı yine seslenir: ‘Ey namaz kılıp dua edecek olanlar!

58

HAZİRAN 2016

Uyanın. Bu kimseler de uyanır seher vaktine kadar namaz kılar ve dua ederler.’ Seher vakti olunca yine bir çağırıcı seslenir: ‘Ey Allah’tan af talep edecek olanlar! Kalkın. Onlar da kalkarlar, Allah’tan af talebinde bulunurlar.’ Güneş doğduğunda ise yine bir çağırıcı şöyle seslenir: “Ey gafiller! Uyanın. Gafiller de mezarlarından kalkan sersem ölüler gibi yataklarından öylece kalkarlar.“

Ey Oğul! “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana özel fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd


Ey Değerli ve

Sevgili Oğul!

2

namazı kıl…” (İsra; 79) ayeti bir emirdir. “Seherlerde bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat; 18) ayeti bir şükürdür. “…seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.” (Âl-i İmran; 17) ayeti ise bir zikirdir. Hikmet ehlinden birisi şöyle demiştir: “Yüce Allah, üç sesi sever; sabahları herkesi uyandıran horoz sesi, Kur’an okuyanın sesi ve seher vakti Allah’tan af talep edenlerin sesi.”

Ey Oğul! İlimlerin özü, Allah’a ibadet etmek ve onun emirlerine uymanın ne demek olduğunu bilmektir. Şunu bilmelisin ki Allah’ın emirlerine uymak ve ona ibadet etmek, söz ve eylemlerinde Allah ve O’nun Peygamber’inin emir ve yasaklarına uymaktır. Yani söyleyeceğin, yapacağın ve terk edeceğin her şeyde Allah ve Resul’ünün koyduğu ilke ve yasalara uymalısın. Mesela, kurban bayramının ilk ve geriye kalan üç gününde oruç tutarsan ve yahut çalıntı bir elbiseyle namaz kılarsan, her iki durumda görünüşte ibadet ediyor olsanda aslında günahkâr olursun.

RAMAZAN 1437

59


Hikmet ehlinden birisi şöyle demiştir: “Yüce Allah, üç sesi sever; sabahları herkesi uyandıran horoz sesi, Kur’an okuyanın sesi ve seher vakti Allah’tan af talep edenlerin sesi.”

Ey Oğul! Sözünle ve işinle her zaman dine uygun davranman gerekir. Zira İslâmiyet’e uyulmadan yapılan her ilim ve amel sapıklıktır. Sana düşen, bazı sofilerin (manevî sarhoşluk hallerinde) söyledikleri haddi aşan sözlere kanmamaktır. Çünkü bu yolda ilerlemek boş ve faydasız sözlerle değil; mücahede ederek, riyazet kılıcı ile nefsin şehvetini kesip onun kötü arzu ve zevklerini öldürmekle olur. Şunu bil ki, akla gelen her şeyi konuşan bir dil ile gaflet ve şehvetle dolu bir kalbe sahip olmak, ilâhî rahmetten mahrumiyetin belirtisidir. Eğer gerçek bir mücahede ile nefsinin kötü arzularını yok etmezsen, kalbini marifet nuru ile diriltemezsin.

İlimden Elde Edilecek Sekiz Fayda Bir de şu hikâyeyi düşün: Hatim el-Esam, Şakîk-i Belhî’nin sohbetlerine devam eden talebelerinden biriydi. Bir gün Şakîk-i Belhî ona: “Otuz senedir benim yanımda bulunmaktasın; bu zaman içerisinde ne elde ettin?” diye sorar. Hatim el-Esam: “Ben okuduğum ilimden sekiz faydalı şey elde ettim, onlar da bana yeter. Çünkü kurtuluşumun bunlarda olduğunu ümit ediyorum” der. Şakîk: “O sekiz şey nedir?” diye sorar. Hatim el-Esam şöyle anlatır:

60

HAZİRAN 2016

Birinci fayda: Ben bütün mahlûkata baktım; onların her birinin âşık olduğu ve sevdiği birinin var olduğunu gördüm. O sevgililerden bazıları, sevdiklerine ya ölüm hastalığına yakalanana ya da mezarının başına kadar eşlik ediyorlardı. Sonra onu tek başına bırakıp gidiyorlardı. Kimse onunla beraber kabir çukuruna girmiyordu. Ben de düşündüm ve kendi kendime: “Kişinin en sevgili dostu, kendisiyle beraber kabir çukuruna girip ona arkadaşlık edendir” dedim. Kabrimde bana dostluk yapacak hayırlı ve salih amellerden başka bir şey göremedim. Ben de, kabrimde bana ışık olsun, benimle muhabbet kursun, beni yalnız başıma bırakmasın diye salih amelleri kendime sevgili edindim! İkinci fayda: Ben insanları, arzu ve isteklerinin peşinde koştuklarını, onun emirlerini yerine getirmek için acele ettiklerini gördüm. Allahu Teâlâ›nın: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranın varacağı yer cennettir.” (Naziat; 40-41) âyetini düşündüm; Kur’ân-ı Kerîm’in hak ve sadık olduğuna inandım. Ben de, nefsimin kötü arzularına muhalefet etmek için çalıştım, onu terbiye etmek için kolları sıvadım; nefsim, Allah’u Teâlâ’ya itaate razı olana ve O’na boyun eğene kadar buna devam ettim. Üçüncü fayda: Gördüm ki, bütün insanlar dünya malı toplamak için çırpınıyorlar, sonra da onu ellerinde tutmak için çaba sarf ediyorlar. Ben yüce Allah›ın: “Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bakidir” (Nahl; 31) âyetini düşündüm. Ben de dünyadan elde ettiğim her şeyi Allah için harcadım ve onları Allah katında benim için ahiret azığı olsun diye fakirlere ve miskinlere dağıttım. Dördüncü fayda: Bazı insanların, izzet ve şerefin akraba ve kabilenin çokluğunda olduğu zannedip bununla aldandıklarını gördüm. Bazıları bunu, mal ve evlâdın fazlalığında olduğunu zannedip onunla iftihar ediyorlardı. Bazıları da izzet ve şerefin, insanların mallarını zorla alıp onlara zulmetmekte ve kan akıtmakta olduğunu sanıyorlardı. Bazıları ise bunun, malı ve mülkü israf etmek, onu saçıp savurmakta


olduğunu zannediyorlardı. Sonra ben Allahu Teâlâ’nın: “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’na karşı en çok takvâlı olanınızdır.” (Hucurat; 49) âyetini düşündüm ve takva ile (Allah korkusuyla) amel etmeyi tercih ettim. Ben inanıyorum ki Kur’ân, hak ve doğrudur. Onların kıymetli olarak düşündükleri şeyler ise boş ve geçicidir. Beşinci fayda: Ben insanların birbirlerini kötülediklerini, arkalarından gıybetlerini edip çekiştirdiklerini gördüm. Bunun sebebinin, mal, makam ve ilimde birbirlerine karşı haset olduğunu tespit ettim. Ben de Allah’ın (c.c): “Dünya hayatında onların geçimlerini (rızıklarını) aralarında biz paylaştırdık” (Zuhruf; 32) âyetini düşündüm; anladım ki her şey ezelde Allah’u Teâlâ tarafından taksim edilmiştir. Ben de hiç kimseye haset etmedim ve Allah’ın taksimatına razı oldum.

koymuştur” (Talak; 3) âyetini düşündüm; ben de Allah›a güvendim, O›na tevekkül ettim. O bana yeter. O ne güzel vekildir, dedim. Bunları dinleyen Şakîk-i Belhî, Hâtim’e: “Allah seni bütün işlerinde başarılı kılsın! Ben Tevrat, İncil,

Altıncı fayda: İnsanların bazı amaç ve maksatlarla birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm. Allahu Teâlâ’nın: “Gerçekten şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin” (Fatır; 6) âyetini düşündüm; anladım ki, asıl düşman şeytandır; ondan başkasına düşmanlık beslemek doğru değildir. Ben de diğer insanları bırakıp onu düşman edindim.

Zebur ve Kur’ân-ı Kerîm’i inceledim ve gördüm

Yedinci fayda: Gördüm ki insanlar azık ve maişetlerinin temini için hırsla, gayretle çabalıyorlar. Öyle ki bunu yaparken şüpheli ve haram şeylere düşüyor, kendilerini zelil ve hakir durumlara düşürüyorlar. Ben, Allah’ın (c.c): “Yeryüzünde yürüyen (yaşayan) her canlının rızkı yalnızca Allah›a aittir” (Hud; 11) âyetini düşündüm; anladım ki, rızkım Allah›a aittir ve O rızkıma kefil olmuştur. Bundan sonra ben de Allah›a (c.c) ibadetle meşgul oldum ve O’ndan başkasından ümidimi kestim.

Buraya kadar, benden istediğin bilgileri kaleme

Sekizinci fayda: Herkesin bir şeye bağlandığını gördüm. Bazıları paraya, bazıları mal ve mülke, bazıları bir sanata ve mesleğe, bazıları da kendileri gibi insanlara bağlanıyorlardı. Yüce Allah’ın (c.c): “Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, her emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü

ki, bu dört kitap senin bahsettiğin sekiz fayda üzerinde dönüyor. Kim bunlarla amel ederse dört kitapta bulunanların tamamı ile hareket etmiş olur” dedi.

Ey Oğul! aldım. Bundan sonra, artık bu yazılanları kendi hayatına geçirmen gerekir. Birde bana hayır dua etmeyi unutmayasın. Benden istemiş olduğun duaya gelince, onu sahih hadis kitaplarında bulursun… Derginin geçen sayısındaki çıkan yazımız ve bu yazı İmam Gazali (rh) ’’Ey oğul’’ adlı eserinden özetlenerek hazırlanmıştır. Başta İmam Gazali olmak üzere rabbim tüm İslam âlimlerine rahmet etsin. İlahi! Bizleri; ebediyet diyarı olan cennetinde peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salihlere arkadaş eyle. Onlar ne güzel dost ve ne güzel arkadaştırlar...

RAMAZAN 1437

61


HABER ANALİZ

Ibrahim Adak

SURİYELİ MÜLTECİLER Pazarlık Konusu Değildir

B

undan tam beş yıl önce (2011 yılında)

göç dalgası tüm dünyayı sarmış bulunmakta-

Arap Baharının izdüşümü olarak Suriye’de

dır. Özellikle Avrupa ülkelerinin ikircikli ve

meydana gelen halk ayaklanması şuan öyle

çirkef tavrı burada da ortaya çıkmış, yurtla-

bir hale geldi ki tüm dünyanın politikalarına ve siyasetine bulaşmış bulunmaktadır. Despot ve totaliter bir anlayışla ülkeyi yöneten Esad’ı istemeyen Müslüman halk ve dikta rejimini

62

rından edilenlere yurt sağlamama konusunda elinden gelenleri artlarına koymadıklarına şahit olmuş bulunuyoruz. Bu eksen içerisinde ise

zorla kabul ettirmek isteyen taraflar arasındaki

Türkiye üzerine düşen görevi yapmış ve tam üç

savaş, bölgesel arenadan uluslararası arenaya

milyon Suriyeliye ev sahipliği yapmıştır. (Say-

taşınmış ve bunun getirisi olarak da yoğun bir

fadaki tabloya bakabilirsiniz)

HAZİRAN 2016


Tabloda da belirtmiş olduğumuz gibi Türkiye,

olan yaşam ve barınma hakkı çok görül-

yaklaşık üç milyon Suriyeli mülteciye ev sa-

müştür.

hipliği yapmakta. Özellikle şer odaklarından Suriyelilere karşı oluşturulan nefret ve ötekileştirme söylemlerini halkımıza kanıksatmaya çalışanlar sonu alınamayacak bir fitili ateşlemek istemektedirler. Egemen medya durumu ne kadar flu göstermeye çalışsa da halkımızın bilincine ekilen nefret söylemleri dışavurumunu göstermeye başlamıştır. Bunca gelişim siyasete de yansımış bir tarafta Suriyelileri ülkelerine göndereceğiz diye siyasi söylem ge-

• Suriyeli mülteciler, ülkelerin daralan politikalarına nefes aldırırken, siyasi arenada da adından çokça bahsettirir olmuştur. Maalesef bundan habersiz olan masum yavrular ise ya aylan bebek gibi çoktan ölüme göz kırpmış bulunmakta ya insanlık vicdanına hapsedilmiş bulunmakta ya da bir denizin sahiline vurmayı beklemektedir. • Türkiye ev sahipliği yaptığı üç milyon Su-

liştirenler ile Suriye-

riyeli üzerinden AB

lilere ensar olacağız

ülkelerine vizesiz ser-

diyenler, Suriyelileri

best dolaşım hakkını

rant malzemesi yap-

kazanmak

mış ve oylarını art-

yapılan

tırmayı

hedeflemiş-

Suriyelilerin nasıl bir

lerdir. Hemen hemen

siyasi malzeme oldu-

her sokak başında

ğunu

gözlerimizin

kah dilenirken kah

önüne

sermektedir.

ekmeğini alın teri ile

Geçenlerde AB kon-

kazanırken gördüğü-

seyinden gelen kısmi

müz mülteciler, bu

ret cevabına ülkemizle bir değerlendirme-

demeyelim. Ne de

Siyasi Malzeme: Suriyeliler • Yaşanan yoğun göçün ülkeler arası krizi tetiklediği hepimizde malumdur. Avrupa Birliği'ne üye ülkeler arasındaki Suriyeli mültecileri paylaşma konusunda anlaşmazlık çıkmış ve tırnak içerisinde o kadar titiz davranıyor olmalılar ki ülkelerinin etnik çizgisini kaybedeceklerinden dolayı

açıklamalar

deki bir siyasetçi şöy-

kadar mı etkiliymiş olsa üç milyon.

isterken

de bulundu; ‘’ Avrupa Parlamentosu, Türk vatandaşlarına Avrupa yolunu vizesiz açacak raporu görüşecek. Eğer yanlış bir karar çıkarsa Mültecileri göndeririz.’’Evet tam olarak böyle bir açıklamadan bahsediyorum. Suriyeli mültecileri siyasi rant malzemesi yapıldığından bahsediyorum. Üç milyar euro için Suriyeli mültecilerin siyasi bir malzeme yapıldığından bahsediyorum.

ülkeye girişlerine izin verilmiyor. Yunanis-

• Almanya’da da Suriyeli mültecilerin du-

tan, Almanya ve Türkiye üçgeninde sıkışıp

rumu farklı değildir. Alman hükümeti

kalan mültecilere sözde insanlık vicdanı

tarafından hazırlanan Suriyeli mültecile-

ulaşmamış ve en temel ihtiyaçlardan biri

re yönelik paket, Suriyeli mülteciler için

RAMAZAN 1437

63


mültecilere yapılan siyasi oyuna bir de kilise eklendi. Bir papazın yaptığı açıklamada Suriyeli mülteciler Almanya’da kalmak için kağıt üzerinde din değiştiriyor ve bunun önleminin alınması gerektiğini söyledi. • Yunanistan’da yaklaşık 10 bin Suriyeli mültecinin kaldığı İdomeni’de bir yük vagonunun geneleve çevrildiği ve uyuşturucunun hızla yayıldığı haberleri gündeme oturdu. Uyuşturucu ve kadın tacirlerinin şuan ki en uğrak yerleri nedense Suriyeli

Yunanistan’da yaklaşık 10 bin Suriyeli mültecinin kaldığı İdomeni’de bir yük vagonunun geneleve çevrildiği ve uyuşturucunun hızla yayıldığı haberleri gündeme oturdu. Uyuşturucu ve kadın tacirlerinin şuan ki en uğrak yerleri nedense Suriyeli mültecilerin barındığı yerler olmakta. Barınma derken lütfen yanlış anlamayalım ne de olsa Avrupalı vicdanı! Ayrıca Türkiye üzerinden kaçak yollarla geçen Suriyeliler, Yunan Başbakanı oldukça rahatsız etmiş olacak ki Türkiye ziyaretini erkene aldı.

mültecilerin barındığı yerler olmakta. Barınma derken lütfen yanlış anlamayalım ne de olsa Avrupalı vicdanı! Ayrıca Türkiye üzerinden kaçak yollarla geçen Suriyeliler Yunan Başbakanı oldukça rahatsız etmiş olacak ki Türkiye ziyaretini erkene aldı. Dünya genelinde yaklaşık dört milyonu bulan Suriyeli mültecilerin Avrupa’da karşılaştıkları, insanlıktan uzak tavırlara biraz olsun değinmek istedim. Hristiyan dünyasının ruhani lideri Papa gibi olaya sadece bir göç nazarıyla bakamayız bakmamalıyız. Papa, yapmış olduğu açıklamada Avrupa’ya sığınmaya çalışan Suriyeliler için; ‘’Arap istilası’’ nitelendirmesinde bulundu. Kısaca Avrupa tüm kurumları ve kuruluşları ile çalışmakta. Son olarak Alemlerin

adeta bir facia. Sözde medeni olan bu ül-

Rabbi olan Allah’tan isteğimiz odur ki mazlum

keler sözde geri kalmış bu insanları mua-

Suriyeli kardeşlerimize istemiş oldukları ilâhi

sır çağdaş medeniyetlerin seviyesine çıkar-

nizam ile yurtlarına dönmelerini nasip etsin.

mak için uyum paketi hazırladılar. Uyum paketinde ise bir cafe’de Alman kızlarıyla nasıl konuşulur, gece hayatı için yapılması gerekenler, pazar ayinlerinin önemi gibi ilginç maddeler bulunmakta. Sahi bunlar sadece barınmaya gelmemiş miydi? Yaşam ve barınma haklarını almak isteyen Suriyeli

64

HAZİRAN 2016

Bizlere de kardeşlerimize ensar olabilmeyi nasip etsin. ------------------------

Kaynakça: 1. Fotoğraf, Mülteci Hakları Derneği’nin sayfasından alıntıdır.


Ramazan Programı 2016 “Hilâli görünce oruç tutunuz, hilâli görünce iftar ediniz.” (Buhârî) Ramazan başlangıç ve bitişi için hilâl gözlenmelidir.

Teheccüd Namazı Başlangıç B�t�ş

23 Haz�ran 2016 Perşembe Akşamı 02 Temmuz 2016 Cumartes� Akşamı

Yer: İmam Buhârî Vakfı

|

Saat: 00.00

Bayramlaşma H�lâle göre bayramın 2. günü, öğlen namazına müteak�p vakfımızda bayramlaşma yapılacaktır.

“Amel, sözün efendisidir.” www.imambuharivakf i.org


RAMAZAN TAVSİYELERİ Her gün Kur’ân virdini oku. Sabah akşam zikirlerini mutlaka oku. İftar vaktinde nefsine ve dünyadaki Müslüman kardeşlerine duâ et. Teravih namazını ve namazlarını cemaatle kıl. Teheccüt namazı kıl. Sürekli tevbe istiğfar et. İlim meclislerinde bulun. İftar sofrası kur. İtikâfa gir. Zekât ve fitreni öde. Ramazanda kazanmış olduğun güzel hasletleri korumaya özen göster.

Nebevi Hayat Dergisi 43. sayı (2016)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement