Page 1

NİSAN 2016, RECEB 1437 • YIL 4 • SAYI 41 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

ADALET TİMSÂLİ

SAHABELER

Ashab’ı Kirâma Muhabbet ve Hürmet Dindir, Sahâbeye Buğzedenler Zındıklardır • Mahmut Varhan

Babülmendep Boğazı’nda Bir Müslüman Beldesi: Cibuti • Metin Eken

Nebevi Tedrisatın Fedakâr Talipleri; Ashab-ı Suffa • Ahmet İnal

Sahabîlerin Hepsi Âdildir • Zafer Mert

Ankara Patlamalarının İzdüşümleri • Nedim Bal

Hicret Diyârının İmamı: İmam Mâlik • Cihan Malay


Ramazan’da Suriyeli Kardeşini Unutma! Bir Kumanya’da Sen Bağışla!

50 Ramazan Paketi

75 Bayramlık Bedeli

Ramazan paketi içerisinde Suriye’deki mazlum kardeșlerimiz için hazırlanan temel gıda malzemeleri bulunmaktadır. Ramazan ayında kardeșlerine destek olmak için sende bir kumanya bağıșla!

Bayramlık paketinde Suriye’deki yavrularımız için giyecek seti bulunmaktadır. Savaș mağduru kardeșlerininde bayramı sevinç içinde yașamasını istiyorsan bir bayramlıkta sen bağıșla!

Yer: İmam Buhari Vakfı

29 Mayıs 2016 Pazar

*Yardım tırı kalkış bilgileri

11.00

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


AYLIK SEMİNERLER

CANLI YAYIN WWW.İMAMBUHARİVAKFİ.ORG’DAN

TÜKETİM KÜLTÜRÜ İLE İMTİHANIMIZ Metin EKEN Araştırma Görevlisi

Yer: İmam Buhari Vakfı

04 Mayıs 2016 Çarşamba

20.30

*Bayanlara yer ayrılmıştır

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


Editör

YIL: 4 Sayı: 41 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz

Â

lemlerin Rabbi olan Allah'a hamd eder, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e, onun

pak olan âline ve ashabına, kıyamete kadar onların yoluna tâbi olan mü'minlere salât ve selam ederiz. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in bizim üzerimizdeki en büyük haklarından biri de onun tertemiz ashabını ve pak olan arkadaşlarını tanımak, onlara muhabbet beslemek ve onlara hürmette asla kusur etmemektir. Onlar için Allah'ın rızasını ve mağfiretini talep etmek, bizim o güzide ashaba karşı en önemli sorumluluklarımızdandır. Çünkü bu din'i mübin'i İslam'ı Peygamber Efendimiz'den alarak, âzami derecedeki bir emanetçi titizliğiyle bizlere ulaştıran yegâne vasıta ve hakkın âdil şahitleri onlardır.

Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63

İşte onların bu hassas konumları ve makamlarından

twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

sürekli onlara hasetle bakmıştır. Şu halde bu münafık

Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Mart 2016 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

dolayıdır ki, tarih boyunca kötü niyet sahibi olan paslı yürekler sürekli onlara kin gütmüş ve kem gözler

ve zındıklara karşı sahâbe'i kirâmı savunmak, onların mis kokulu güzel hayatlarını ve hatıralarını her tarafa yaymak ve onlara âzami derecede muhabbet besleyip hürmette asla kusur etmemek biz Ümmet'i Muhammed'in en temel vazifelerindendir. Nebevi Hayat dergisi olarak, bu sorumluluk duygusu bizi sahabe üzerinde bir çalışmaya itti. Her ne kadar onların faziletlerini anlatmaya kalemlerimizin gücü yetmese de bu konuda azda olsa sadra şifa olmaya çalıştık.


İçindekiler 04

Kapak Dosya Ashab'ı Kirâma Muhabbet ve Hürmet Dindir, Sahâbeye Buğzedenler Zındıklardır / Mahmut Varhan

13

Kapak Dosya Şiilerin Sahabe Düşmanlığı / Hakan Sarıküçük

17

Kapak Dosya Nebevi Tedrisatın Fedakâr Talipleri; Ashab-ı Suffa / Ahmet İnal

20

Kapak Dosya "Aşere-i Mübeşere" Kavramı ve İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi / Ömer Ergül

23

Kapak Dosya Sahâbe'nin Hadisi Kabûlü ve Rivâyetindeki İhtiyatları / M. Salih Akgün

27

Kapak Dosya Ümmetin Anneleri / Derya Fıçıcı

30

Olaylar ve Yorumlar Ankara Patlamalarının İzdüşümleri / Nedim Bal

36

Kur'ân'ın Gölgesinde Sahabilerin Hepsi Âdildir / Zafer Mert

41

Nebevi Nasihatler Her Alanda İlahi Murakabe Şuuru Yâda 140 Karaktere Cehennem Sığdırmak / M. Sabri Yücel

45

Nebevi Aile Bilinmeyen Yönleriyle Anne Sütü / Halime Yılmaz

50

Davet ve Cihad Önderleri Hicret Diyârlarının İmamı: İmam Mâlik (rahimehullah) (712-795) / Cihan Malay

58

İslam Coğrafyaları Babülmendep Boğazı'nda Bir Müslüman Beldesi: Cibuti / Metin Eken

61

Haber Analiz Kirli Kalemlerin Sahipleri / Yusuf Yılmaz

04

30

41

45

61


KAPAK DOSYA

Mahmut Varhan

Ashab’ı Kirâma Muhabbet Ve Hürmet Dindir, Sahâbeye Buğzedenler Zındıklardır

Â

lemlerin Rabbi olan Allah'a hamd eder, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun pak olan âline ve ashabına, kıyamete kadar onların yoluna tâbi olan mü’minlere salât ve selam ederiz. İmdi; Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizim üzerimizdeki en büyük haklarından biri de onun tertemiz ashabını ve pak olan arkadaşlarını tanımak, onlara muhabbet beslemek ve onla-

4

NİSAN 2016


ra hürmette asla kusur etmemektir. Onlar için Allah’ın rızasını ve mağfiretini talep etmek, bizim o güzide ashaba karşı en önemli sorumluluklarımızdandır. Çünkü bu din’i mübin’i İslam’ı Peygamber Efendimiz’den alarak, âzami derecedeki bir emanetçi titizliğiyle bizlere ulaştıran yegâne vasıta ve hakkın âdil şahitleri onlardır. İşte onların bu hassas konumları ve makamlarından dolayıdır ki, tarih boyunca kötü niyet sahibi olan paslı yürekler sürekli onlara kin gütmüş ve kem gözler sürekli onlara hasetle bakmıştır. Şu halde bu münafık ve zındıklara karşı sahâbe’i kirâmı savunmak, onların mis kokulu güzel hayatlarını ve hatıralarını her tarafa yaymak ve onlara âzami derecede muhabbet besleyip hürmette asla kusur etmemek biz Ümmet’i Muhammed’in en temel vazifelerindendir. Bu vazifeyi bir nebze olsun yerine getirmek için sahâbe’i kirâm hakkında bir takım önemli hususlara değinmeyi bir borç addediyoruz.

Sahâbî’nin Tanımı Lugat bakımından sahâbî kelimesi, “sohbet” kökünden türemiş olup; herhangi bir miktar birliktelik ve arkadaşlık anlamına gelmektedir. Az veya çok biriyle birlikte olan ve onunla çok az da olsa arkadaşlık eden kimse için, onun sahibi denir. Buna göre Peygamber’in ashabı, mutlak olarak onun arkadaşları demektir. Bir ıstılah olarak sahâbî terimini Hafız İbni Hacer el-Askalanî şöyle tarif etmektedir: "Bu konuda vardığım en doğru sonuç şudur ki sahâbî; Hazreti Peygamber’le, ona iman ederek karşılaşan ve İslam üzere vefat eden (her mü’min) kişidir. Buna göre Hazreti Peygamber’le birlikteliği az ya da çok olan, ondan hadis rivayet eden veya etmeyen, onunla birlikte gazveye katılan veya katılmayan, onu bir kere görüp de kendisiyle oturamayan, körlük gibi engellerden dolayı kendisini göremeyen kimseler de sahâbî kapsamının içindedirler.” (1) Sahâbî terimi hakkında farklı tarifler yapılmış olsa da Hafız İbni Hacer’in bu tarifi cumhurun görüşü olup, tercihe şâyan olan tarif de budur.

Sahâbe Tabakaları Bilinmesi gereken önemli bir husus da şudur ki, yukarıda kaydedilen tarife dahil olan herkese sahâbî denilse de ve Hazreti Peygamber’in sohbet ve arkadaşlığının yüce makamından dolayı onların hepsine muhabbet beslemek ve hürmette kusur etmemek gerekli olsa da; bütün sahâbîler aynı mertebede ve eşit derecede değildirler. Onlardan kimisi İslam yolunda mallarını ve canlarını feda etmiş, Hazreti Peygamber’le gündüz ve gecesinde, savaşı ve barışında, orucu ve iftarında, şakası ve ciddiyetinde, cihadı ve menâsikinde beraber bulunmuş ve âdeta her şeylerini onun yoluna adamışlardır. Diğer bazıları da Veda Haccı’nda Hazreti Peygamber’i sadece bir kereliğine görme şerefine nâil olmuşlardır. Bu iki mertebe arasında daha pek çok tabakalar vardır. Örneğin; Mekke'de ilk olarak İslam'ı kabul edenler, Habeşistan muhacirleri, birinci Akabe ashabı, ikinci Akabe ashabı, Bedir ashabı, Hudeybiye’de Bey’atü’r-Rıdvân ashabı, Hudeybiye ile Mekke’nin Fethi arasında hicret edenler, fetih Müslümanları ve fetihten sonra Müslüman olanlar. Hiç şüphesiz ki bütün bunlar aynı derecede değillerdir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “...Sizin fetihten önce (Allah yolunda) infak eden ve savaşanlarınız, (ötekilerle) eşit değildirler. İşte derece bakımından onlar, daha sonra infak eden ve savaşanlardan üstündürler. Allah, hepsine de en güzel mükâfatı (cenneti) vaad etmiştir ve Allah yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hadid; 10) Ehli Sünnet’e göre ashab’ı kirâmın en faziletlileri sırasıyla Hulefâ’i Râşidîn olup, onlardan sonra cennetle müjdelenen “Aşere’i Mübeşşere”den olan diğer sahabiler gelmektedir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in, ashab arasında en faziletli oldukları konusunda ne sahâbe ve ne de tâbiînden hiçbir kimse ihtilaf etmemiştir. Hz. Osman ve Hz. Ali’nin tafdili (hangisinin daha faziletli olduğu) hususunda ihtilaf olmuş-

RECEB 1437

5


sa da tercihe şâyan görülen Hz. Osman'ı takdim etmektir/öncelemektir. Allah Azze ve Celle ashab’ı kirâmın hepsinden razı olsun.

Kur’an-ı Kerim’de Ashâb’ı Kirâm’ın Adalet ve Fazileti Sahâbe’i Kirâm, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sohbeti ile müşerref olmuş yüce bir makama sahiptirler. Bu makam, sadece onlara has olup çok yüce bir makamdır. Allah Azze ve Celle, Peygamber’ine iman etme, onu destekleme ve onunla birlikte İslam’ı yüceltmek hususunda onları seçmiştir. Bu büyük fazilet, derecelerine göre bütün ashabı kapsamaktadır. Onların fazilet ve adaletleri bizzat onları seçen ve Peygamber’ine arkadaş yapan Allah Azze ve Celle tarafından tescil edilmiştir. Bu konudaki pek çok ayet’i kerimeden birkaç tanesini arzedelim: Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onun beraberindeki kimseler ise, kâfirlere karşı pek şiddetli ve kendi aralarında da pek merhametlidirler. Onları rukû edenler, secdeye kapananlar olarak görürsün. Allah’ın lütuf ve rızası peşindedirler. Yüzlerinde secde izinden nişane (alâmet)ler vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. Ve de İncil’deki vasıfları; filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine doğrulmuş bir ekin gibidir ki bu, çiftçilerin hoşuna gider. (Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle) kâfirleri öfkelendirir. Allah, iman eden ve sâlih ameller işleyen onlara mağfiret ve çok büyük mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih; 29) Görüldüğü gibi Allah Azze ve Celle hem Tevrat’ta, hem İncil’de ve hem de Kur’an-ı Kerim’de ashab’ı kirâmı övmüş ve onların üstün niteliklerini ve faziletlerini tescil etmiştir. Aynı şekilde onların bu üstün nitelikleri, faziletleri ve kuvvetlerinin kâfirleri öfkelendireceğini de beyan etmiştir. İşte İmam Malik bu ayet’i kerimeden yola çıkarak ashab’ı kirâma buğzeden Râfizîleri tekfir etmiş ve şöyle

6

NİSAN 2016

demiştir: “Zira Râfizîler ashab’ı kirâma buğzetmekte ve onlara kin gütmektedirler. Her kim ashab’ı kirâma kin güdüp buğzedecek olursa, bu ayet’i kerimeden dolayı kâfir olur.” Bu konuda başka bazı âlimler de İmam Malik’e muvafakat etmişlerdir. (2) Allah Azze ve Celle başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Muhacir ve Ensar’dan İslam’a giren ilk öncüler ve de iyilik üzere onlara tâbi olan kimselerden, Allah razı olmuş ve onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içlerinde ebedî olarak kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur. (Tevbe; 100) Bu ayet’i kerimenin tefsirinde İbni Kesir rahimehullâh şöyle demektedir: "Yüce Allah burada ilk öncüler olan Muhacir ve Ensar’dan ve iyilikle onlara tâbi olanlardan razı olduğunu haber vermiştir. Artık onlara buğzeden veya onlara söven ya da onlardan herhangi birine buğzedip söven kimselere veyl olsun! Özellikle de Hazreti Peygamber'den sonra sahâbenin efendisi, en hayırlısı ve en faziletlisi olan Sıddık’ı Ekber ve en büyük halife Ebû Bekir b. Ebû Kuhafe radıyallâhu anhu’ya buğzedenlere yazıklar olsun! Zira her hayırdan mahrum olan Râfizî taifesi, sahâbenin en faziletli olanlarına düşmanlık etmekte ve onlara buğzedip sövmektedirler. Bu onların akılları kıt ve kalpleri bozuk kimseler olduklarını göstermektedir. Allah’ın razı olduğu kimselere söven bu kişiler, Kur’an’a iman etmişler midir acaba?! Ehl’i Sünnet ise Allah'ın razı olduğu kimselerden razı olur, Allah ve Rasûlü’nün kötü gördüğü kimseleri kötüler, Allah’ın dostlarına dost, Allah’ın düşmanlarına ise düşman olurlar. Onlar bid’atten sakınıp (Peygamber’e) tâbi olur, kendi görüşlerine uymaktan kaçınarak (Kur’an ve Sünnet’e) uyarlar. İşte bundan dolayı da onlar Allah'ın kurtuluşa eren taraftarları ve mü’min kullarıdır.” (3) Allah Azze ve Celle diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “İman edip Allah yo-


lunda hicret ve cihad eden (Muhacir)lerle, onları barındırıp yardımlarına koşanlar (Ensâr), işte onlar gerçek mü’minlerin tâ kendileridir. Elbette onlara bağışlanma ve tükenmez rızık vardır. Sonradan iman edip, hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenler ise, onlar da sizdendirler.” (Enfâl; 74-75) Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “(Allah’ın verdiği bu ganimet mallar) yurtlarından ve mallarından çıkarılan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’(ın dinine) ve Peygamber’ine yardım eden fakir Muhacirlerindir. İşte sâdık olanlar bunlardır. Bunlardan önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerinden sonra gelenler şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr; 8-10) Görüldüğü gibi Allah Azze ve Celle Müslümanları üç kısıma ayırmıştır: Muhacirler, Ensar ve onlardan sonra gelerek iyilikle onlara tâbi olan, onları sevip hürmet eden ve onlar için bağışlanma dileyenler. Bunun içindir ki İmam Malik bu ayet’i kerimeden, sahâbeye söven Râfizîlerin fey’ malında pay sahibi olamayacaklarını istinbât etmiştir. Çünkü onlar, Allah Azze ve Celle’nin sahâbeden sonra gelenleri kendisiyle methettiği niteliğe sahip değillerdir. (4) Hz. Âişe radıyallâhu anha da şöyle demektedir: “Muhammed’in ashabı için istiğfarda bulunmakla emrolundunuz, oysa siz onlara sövdünüz. Ben Peygamber’inizin şöyle buyurduğunu işittim: “Bu ümmet, sonu başına lanet etmedikçe helak olmaz.” (5)

“Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onun beraberindeki kimseler ise, kâfirlere karşı pek şiddetli ve kendi aralarında da pek merhametlidirler. Onları rukû edenler, secdeye kapananlar olarak görürsün. Allah’ın lütuf ve rızası peşindedirler. Yüzlerinde secde izinden nişane (alâmet)ler vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. Ve de İncil’deki vasıfları; filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine doğrulmuş bir ekin gibidir ki bu, çiftçilerin hoşuna gider. (Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle) kâfirleri öfkelendirir. Allah, iman eden ve sâlih ameller işleyen onlara mağfiret ve çok büyük mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih; 29)

Allah Azze ve Celle başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah, ağacın altında sana biat eden mü’minlerden razı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.” (Fetih; 18) Bütün bu ayet’i kerimeler sahâbe’i kirâmın faziletini ve adaletini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira onların hakiki mü’minler, Allah yolunda hicret eden ve cihad eden sâdık kimseler, nefislerinin cimriliğinden korunarak kurtuluşa ermiş ve kendilerini aşmış kimseler olduklarını ve bu özelliklerinden dolayı da Allah’ı rızasına nâil olduklarını belirtmektedir. Bundan daha yüce bir makam ve daha değerli bir övgü düşünülebilir mi? Bu makama bizzat Allah Azze ve Celle şahitlik etmekte ve onların

RECEB 1437

7


Ebû Said el-Hudri radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ashabımdan hiçbirine dil uzatmayınız. Hiç şüphesiz içinizden biri Uhud Dağı kadarınca altın infak etmiş olsa, bu onlardan birinin (infak ettiği) bir müdd’e hatta yarım müdd’e tekabül etmez.”

gönüllerinin tertemiz olduğunu açık bir şekilde belirtmektedir. Şahitliği Allah’tan daha büyük ve daha sağlam olan kim vardır?

Sünnet’i Seniyyede Sahâbe’i Kirâm’ın Fazilet ve Adaleti Allah Azze ve Celle’nin seçtiği, terbiye ettiği, yücelttiği ve kendisine Kur’an-ı Kerim’i öğrettiği Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de ashabına ilâhî vahyi öğretmiş, onları terbiye etmiş, Kur’an-ı Kerim’le onları eğitip ruhlarını ve nefislerini tezkiye etmiştir. Öyle ki, insanlık tarihi boyunca benzeri görülmeyen mübarek bir nesil ortaya çıkarmıştır. Bütün insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir toplum olan ashab, Peygamber Efendimiz’in en önemli mucizelerinden biridir. Hazreti Peygamber’in başka bir mucizesi olmasaydı bile, mucize olarak sahabe nesli ona yeterli olurdu. İşte ashab’ı kirâmın bu yüce makamını en iyi bilen ve onları bizzat terbiye etmiş bulunan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de onlar hakkındaki şahitliğini îfa etmiştir. Böylece bizim onları sevmemizi ve onlara hürmette kusur etmememizi vasiyet etmiştir. Bu konudaki birçok hadis’i şeriften birkaç tanesi şöyledir: Ebû Said el-Hudri radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle bu-

8

NİSAN 2016

yurdu: “Ashabımdan hiçbirine dil uzatmayınız. Hiç şüphesiz içinizden biri Uhud Dağı kadarınca altın infak etmiş olsa, bu onlardan birinin (infak ettiği) bir müdd’e hatta yarım müdd’e tekabül etmez.” (6) Bu hadis’i şerif açık bir şekilde göstermektedir ki, ashabtan birinin derecesine ulaşmak mümkün değildir. Zira bir kişi Uhud Dağı kadar altın infak etse bile onlardan birinin infak ettiği bir-iki avuçluk hurma kadar bile değerli olmaz. Daha sonra gelenlerden birine uzun bir müddet ömür verilip, bütün ömrünü ibadet ve taatte geçirecek olsa bile bu, ashab’ı kirâmdan birinin çok kısa bir müddet ibadet ve taatte bulunması ve Peygamber Efendimiz’in sohbetinde geçirmesinin değerinde olmaz. Bütün bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüce makamından dolayıdır. Çünkü nübüvvet nûrunu görmek mü’minin kalbine öyle bir işler ki, bütün hayatı boyunca taat ve istikamet üzere olmasını sağlayacak bir feyize mazhar olur. Sâlih, âlim ve fazilet sahibi biriyle karşılaşan ve onunla sohbette bulunan kimse, bu anı hayatı boyunca unutmaz ve sürekli bundan feyiz alırken; yaratılmışların en hayırlısı ve peygamberlerin efendisi Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşanın hali nasıl olmalıdır? Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma şöyle demektedir: "Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabına sakın sövmeyin. Hiç şüphe yok ki onlardan birinin bir saatlik makamı, sizden birinin ömrü boyunca amel etmesinden daha hayırlıdır.” (7) İmran b. Husayn radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra onların ardından gelenler (tâbiîn), sonra da bunların ardından gelenler (etbâ’i tâbiîn) dir. Bu hayırlı asırlardan sonra, kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunan, ihanet eden ve kendilerine güven duyulamayan, adakta bulundukları halde yerine getirmeyen bir nesil gelecektir. Bu neslin en bâriz niteliği ise (tembellikten dolayı) şişmanlamalarıdır.” (8)


Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaad edilen şey semaya gelir. Ben de ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaad edilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi, ümmetime vaad edilen şey gelir.” (9) Bu iki hadis’i şeriften anlaşıldığı üzere bu ümmetin en hayırlı ve en adaletli nesli ashab’ı kiramdır. Daha sonra onların terbiyesinde yetişen tâbiîn ve bunların eğittiği etba’ı tâbiîn gelir. Bu üç nesil yalanın en az olduğu ve insanların kalplerinin en temiz olduğu dönemler olmuştur. Ashab’ı kirâm döneminde Kur’an ve Sünnet tam bir şekilde tatbik edilmiş, bid’atlerden uzak durulmuş ve kâmil manada bir saadet asrı yaşanmıştır. Bu saadet asrının son döneminde yavaş yavaş fitneler ortaya çıkmış ve ashab’ı kirâm azaldıkça fitneler ve bid’at olan görüşler de çoğalmıştır. Bu ümmet için bir emniyet vazifesi gören ashab’ı kirâmı sevmek ve onlara hürmet göstermek, bu ümmetin vazifesidir. Nitekim Abdullah b. Muğaffel radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ashabım hakkında Allah’tan korkun. Benden sonra onları kendinize (tenkid oklarınıza) hedef edinmeyin. (Ve bilin ki) onları seven beni sevdiği için sever, onlara buğzeden de bana buğzettiği için buğzeder. Her kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş olur. Her kim de Allah’a eziyet ederse, Allah onu azabıyla kapıverir.” (10) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i severek ona iman eden mü’minler, onun arkadaşlarını da severler. Ancak Peygamber Efendimiz hususunda kalplerinde şüpheler taşıyan nifak ehli kimseler, onun ashabına buğzederler. Nitekim Enes radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İmanın alâmeti, Ensâr’ı sevmektir. Nifakın alâmeti de Ensâr’a buğzetmektir.” (11)

Selef’i Sâlihîn Nazarında Sahâbe Kur’an ve Sünnet’i hayat rehberi olarak kabul eden ve hayatlarını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’ye mutabık bir nizama sokan sahâbe, tâbiîn ve etbâ’i tâbiînden oluşan selef’i sâlihîn; yukarıda arzettiğimiz ayet’i kerime ve hadis’i şeriflere bütün benlikleriyle iman etmiş ve ashab’ı kirâmı sevmeyi, onlara hürmette bulunmayı ve onları örnek almayı din olarak benimsemişlerdi. Onlara göre istikamet üzerinde bulunmak ve sırat’ı müstakimden şaşmamak, ashab’ı kirâma tâbi olmakla orantılıydı. Zira sahabe nesli, bu ümmetin en hayırlı nesli olup; Peygamber Efendimiz’in bıraktığı apaydınlık yolun işaret taşları mesâbesinde idiler. İşte her namazda Allah Azze ve Celle’den, bizleri kendisine hidayet buyurmasını ve ölünceye kadar üzerinde sabit kılmasını talep ettiğimiz sırat’ı müstakim de onların bu yoludur. Çünkü onlar peygamberlerin izinden giden sıddıklar, şehidler ve salihlerden oluşan en mübarek bir nesildir. Hasan-ı Basri anlatıyor: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından Âiz b. Amr radıyallâhu anhu, bir gün Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın makamına gitti ve ona: “Evladım! Ben Rasûlullah Efendimiz’i: “Yöneticilerin en

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaad edilen şey semaya gelir. Ben de ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaad edilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi, ümmetime vaad edilen şey gelir.”

RECEB 1437

9


kötüsü, yönettiklerine acımasız davranandır” buyururken duymuş bulunmaktayım. Sakın sen onlardan olma!” diye nasihat etti. Bunun üzerine vali Ubeydullah, Âiz radıyallâhu anhu’ya: “Otur hele! Sen, Muhammed aleyhisselam’ın ashabının sadece döküntülerinden birisin!” dedi. Bu defa Âiz radıyallâhu anh şöyle buyurdu: "Sahâbilerin döküntüsü mü vardı ki? O senin dediğin döküntü takımı ancak onlardan sonrakilerde ve hem de (senin gibi) onların dışındakilerde bulunmaktadır!" (12) Evet, bütün ashab âdil, hayırlı, faziletli ve üstün nitelikli şahsiyetlerdi. Onlar arasında asla döküntü, değersiz, atılması ve terkedilmesi gereken ve elekte kalan bir kişi bile yoktu. Onla-

Hasan-ı Basri anlatıyor: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından Âiz b. Amr radıyallâhu anhu, bir gün Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın makamına gitti ve ona: “Evladım! Ben Rasûlullah Efendimiz’i: “Yöneticilerin en kötüsü, yönettiklerine acımasız davranandır” buyururken duymuş bulunmaktayım. Sakın sen onlardan olma!” diye nasihat etti. Bunun üzerine vali Ubeydullah, Âiz radıyallâhu anhu’ya: “Otur hele! Sen, Muhammed aleyhisselam’ın ashabının sadece döküntülerinden birisin!” dedi. Bu defa Âiz radıyallâhu anh şöyle buyurdu: "Sahâbilerin döküntüsü mü vardı ki? O senin dediğin döküntü takımı ancak onlardan sonrakilerde ve hem de (senin gibi) onların dışındakilerde bulunmaktadır!"

10

NİSAN 2016

rın hepsi doğru yolu gösteren yıldızlar ve sırat’ı müstakimin yol işaretleri konumundaydılar. Bunun içindir ki sırat’ı müstakim üzerinde kalmak isteyenler, onların yolunu takip etmelidirler. Nitekim sahâbe’i kirâmı en iyi tanıyan ve kendisi de ashab’ı kirâmın önde gelenlerinden olan Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu şöyle buyurmaktadır: "Kim birilerini örnek alıp onların gidişatını izlemek isterse, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabını izlesin. Çünkü onlar, bu ümmetin kalpleri en temiz/ iyi, ilmî açıdan en derinlikli, (yaşayışları) en külfetsiz, istikâmeti en sağlam, gidişatı en güzel ve mutedil olanlarıdır. Allah onları Nebi’sine sohbet arkadaşı olarak ve dininin ikâmesini/ yerleşimini sağlamak için seçmiştir. O halde onlara ait bu üstünlükleri tanıyın ve izlerini takip edin. Zira hiç şüphesiz onlar, dosdoğru yol üzerindedirler.” (13) Faziletli ameller sonraki nesillerde bölünmüş olduğu halde, sahâbe neslinde toplanmıştır. Onlar, sırat’ı müstakimde bulunmanın bütün gereklerini yerine getiriyor ve en faziletli amellerin hepsini kendilerinde bulunduruyorlardı. O mübarek neslin her bir ferdi âlim, âbid ve mücahid olma özelliğini taşıyordu. Onlar gece âbid, gündüz ise at sırtında mücahid idiler. Hâlbuki bu özellikler daha sonraki nesillerde bölünmüş; kimileri kendilerini ibadete adamış, bazıları kendilerini ilim yoluna adamış ve diğer bazıları da düşmana karşı savaşma yoluna kendilerini hasretmişlerdir. Bu itibarla sahâbe nesli, İslam toplumunun en güzel örneği ve İslamî bir medeniyetin en kâmil modeli olmuştur. Bundan dolayı da o mübarek neslin yaşadığı kutlu zaman dilimine “saâdet asrı” denilmiştir. Bu saâdet asrında yaşayan ve insanlık âlemi için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet olma şerefine nâil olan o mübarek neslin fertlerinin şu dünya hayatına bakışını ve faziletli amelleri işlemek için yaşadıklarını resmetmek üzere Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun şu sözünü kaydedelim: “Şayet üç şey olmasaydı, dünyada kalmak istemezdim: Eğer Allah yolunda cihad


etmesi için bir ordu hazırlamak, gece boyunca ibadet etmek ve güzel hurmanın seçildiği gibi güzel/hikmetli sözleri seçen bazı kimselerle (ilmî müzakere yapan âlimlerle) oturmak (ve ilim müzakeresi yapmak) olmasaydı; şu dünyada kalmak istemezdim." Aynı şekilde sahâbe zamanında doğmuş, tâbiîn neslinin ileri gelen âlimlerinin dizinin dibinde yetişen ve etbau’t-tâbiîn neslinin en büyük âlimlerinden İmam el-Evzâi şöyle demektedir: "Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının beş özelliği vardır: Cemaati iltizam/tercih etmek (vahiy öncelikli yaşamak), sünnete ittibâ etmek, mescidleri imar, Kur’an tilâveti ve Allah yolunda cihad etmek.” (14) Sahâbe neslini bize tanıtan ve o muhterem insanların ortak özelliklerini belirleyen bu veciz söz, aynı zamanda kâmil bir İslam toplumunun özelliklerini de ortaya koymaktadır. Çünkü ashâb’ı kirâmda bulunan bu özellikleri en fazla hayatlarına hâkim kılan Müslüman toplum, sırat’ı müstakimde bulunan ve İslam medeniyetini en kâmil şekliyle temsil eden İslam toplumu olmayı hak etmiş demektir. İşte bütün bunlardan dolayı tarih boyunca sahâbe neslini örnek alan, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’yi önceleyen Ehli Sünnet ve’l-Cemaât ashab’ı kirâmı sevmeyi, onlara hürmette kusur etmemeyi ve onlar arasında cereyân eden olumsuz olaylar hakkında sükût etmeyi itikadî esaslardan kabul etmişlerdir. Zira sahâbeyi sevmek dindir.

Sahâbe’i Kirâm’ı Haksız Yere Tenkid Edenler Kimlerdir? Beyan edildiği üzere Ehli Sünnet ve’l-Cemaât sahâbe’i kirâmın fazilet ve adaletini benimsemiş ve bunu itikad kitaplarında tescil etmişlerdir. Bunu da Allah Teâlâ’nın yüce Kitab’ında, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünnet’i Seniyye’sinde ve selef’i sâlihinin onlar hakkındaki şahitliklerinde onları tezkiye etmelerine; Allah ve Rasûl’ünün onlardan razı

İmam el-Evzâi şöyle demektedir: "Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının beş özelliği vardır: Cemaati iltizam/tercih etmek (vahiy öncelikli yaşamak), sünnete ittibâ etmek, mescidleri imar, Kur’an tilâveti ve Allah yolunda cihad etmek.”

olmalarına dayandırmışlardır. Ancak bütün bunlar hevâ ehli olan bid’atçilerin, gizli ajandaları bulunan münafık ve zındıkların hoşuna gitmemiştir. Bu kimseler her zaman başta sahâbe’i kirâm olmak üzere samimi mü’minleri eleştirmiş ve onları itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Henüz asr’ı saâdette bile münafıklar sürekli samimi mü’minlere ta’n etmek için fırsat kollamışlardır. Buldukları en küçük fırsatta ashâb’ı kirâmın şeref ve itibarlarını ağızlarında sakız etmeye çalışmışlardır. Nitekim bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Sadakalar hususunda mü’minlerin gönüllü (bolca) verenlerini çekiştiren ve ancak güçlerinin yettiği kadarını bulup getirenleri alaya alanları Allah gülünç kılmıştır ve elbette onlara çok acı bir azap vardır." (Tevbe; 79) Bu münafıkların mesleğini, daha sonraları İslam ümmetinin içine sızan Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi asıllı olup ihtidâ etmiş gibi gözüken dönmeler sürdürmüşlerdir. Kandırıp saptırdıkları hevâ ehli pek çok kimseleri de bu tuzaklarına düşürmeyi başarmışlardır. Bunların temel amacı Kur’an-ı Kerim’in açıklamış olduğu İslam’ın temel prensiplerini tahrif etmek ve gerçek anlamlarından saptırmaktır. Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’i korumayı tekeffül ettiği ve Kur’an-ı Kerim tevâtür yoluyla sonraki nesillere ulaştığı için, direk buradan işe başlamaya cüret edememişlerdir. İlk önce Kur'an

RECEB 1437

11


12

ve Sünnet’i sonraki nesillere aktaran ve kıyamete kadar gelecek olan ümmetin nesilleriyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem arasında tek vasıta olan sahâbe’i kirâmı ta’n etmeye başlamışlardır. Bu konuda sahâbenin değerini, fedakârlık ve üstünlüklerini takdir edemeyen Rafîziyye, Hariciyye, Mu’tezile, Kaderiyye ve Cehmiyye gibi hevâ ehli olan bid’at fırkaları âdeta birbirleriyle yarışmışlardır. Bu konuda en büyük payı da günümüze kadar sahâbeye ta’n etmeyi ve onlara lanet okumayı dinlerinden bir parça gibi gören sapkın Râfizî/Şîa taifesi almıştır. Bu fırkalara mensup olan kimseler, yazmış oldukları tarih kitaplarına sahâbe neslini kötü gösteren pek çok uydurma hikâyeler uydurmuş ve yerleştirmişlerdir. Öyle ki Şîa fırkası, tarih boyunca insanlık âleminin en âdil, en doğru sözlü, en insaflı, en faziletli, ilim hususunda en hırslı, birbirlerine iyilik ve ihsanda bulunma hususunda en samimi ve bütün faziletlerde öncü olan o mübarek nesli; en zalim, en yalancı, en insafsız, faziletten en uzak, en cahil, takiyye yaparak birbirlerine iyilik yapar gibi gözüküp birbirlerinin kuyusunu kazan ikiyüzlü ve hain bir insan topluluğu şeklinde tasvir etmişlerdir. Hâlbuki böyle bir şeyi ahmak bir insan bile iddia etmeye cüret edemez. Bunlara söylenecek en güzel söz, Allah’ın şu sözüdür: “Mü’min ve mü’mineleri yapmadıkları şey yüzünden incitenler, elbette bir bühtan (ağır iftira) ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb; 58)

kimseyi saptırmışlardır. Bunlar hakkında Ebû

Bunların dışında son asırlarda Yahudi ve Hıristiyan müsteşrikler ve bu oryantalistlerin kitaplarından ilham alan, Ehli Sünnet’in içine sızmış cahil ve sapık bazı kimseler bu bayrağı dalgalandırmışlardır. Bütün bunların açık veya gizli bir takım hedefleri vardır. Açık olan hedeflerinden biri, sahâbeyi ta’n ettikten sonra onların şahitlik yaptığı ve naklettikleri Sünnet’i Seniyye’yi devre dışı bırakmaktır. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’in itikâdî ve amelî prensiplerini hevâlarına uygun bir şekilde tahrif etmektir. Bu konuda nisbî bir başarı sağlamış ve pek çok

7. İsnadı kuvvetlidir. İbni Mâce: 162

NİSAN 2016

Zür’a er-Razî’nin şu sözü ne kadar yerindedir: “Eğer, Hazreti Peygamber’in sahâbilerinden birini ayıplayan herhangi bir kimse görürsen bil ki o zındıktır. Zira Hazreti Peygamber haktır, Kur’an haktır, getirdiği şeyler de haktır. Bütün bunları bizlere iletenler ise hiç şüphesiz sahâbilerdir. Sözkonusu zındıklar ise Kitab’ı ve Sünnet’i yok etmek amacıyla bizim şahitlerimizi (ashâb’ı kirâmı) cerh ederler. Öyle ise o zındıkları cerhetmek, daha evlâdır.” (15) Bütün bu zındıklara ve onların sırtlarını dayamış oldukları Yahudi, Hıristiyan ve müşrik efendilerine rağmen Allah Azze ve Celle dinini korumuş ve kıyamete kadar da koruyacaktır. Allah’ın Kitab’ını ve Rasûlullah’ın Sünnet’ini muhafaza etmekte emeği geçen bütün sahâbe, tâbiîn, etba’ı tâbiîn ve kıyamete kadar iyilikle bunlara tâbi olan Ehli Sünnet ve’l-Cemaât âlimlerinden Allah razı olsun! -------------------------

1. İbni Hacer, el-İsâbe: 1/4 2. İbni Kesir Tefsiri: 5/642 3. İbni Kesir Tefsiri: 3/434 4. İbni Kesir Tefsiri: 6/174 5. Sahih bir hadistir. Beğavî Tefsiri: 4/321 6. Buharî: 3673; Müslim: 2541; Ebû Dâvûd: 4658; Tirmizî: 4198

8. Buharî: 2651; Müslim: 2535; Ebû Dâvûd: 4657; Tirmizî: 2371 9. Müslim: 2531 10. İsnadı Zayıf bir hadistir. Tirmizî: 4200; İmam Ahmed, Müsned: 16803 11. Buharî: 17; Müslim: 74 12. Müslim, İmâre: 23 (1830); İmam Ahmed, Müsned: 5/64 13. İbni Abdilberr, Câmiu’l-İlm ve Fadlihî: 2/119 14. İbni Hibban, Sahih: 1/166; Fesevi, Tarih: 2/391 15. Hatib el-Bağdadî, el-Kifâye: 1/176


KAPAK DOSYA

Şiilerin Sahabe Düşmanlığı

Hakan Sarıküçük

H

amd, Kuran’ı Kerim’de sahabelerden bahsederken “Allah onlardan

razı olmuştur. Onlarda Allah’tan razı olmuşlardır…”

(1)

şeklinde buyuran Al-

lah’a, Salat ve Selâm ise; “En hayırlınız benim asrımda yaşayanlarınızdır…” buyuran efendimiz, önderimiz ve rehberimiz olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine, Allahu Teâlâ’nın rahmet ve mağfireti ise; sahabelerin yeryüzünün en hayırlıları olduğuna iman eden ve onların yolunu kendine yol edinen, müminlerin üzerine olsun. Sahabe-i Kirâma bakış açısında Ehl-i Sünnet ile Şia arasında temel bir takım farklılıklar vardır. Bu farklılıklar bu fırkanın Ehli Sünnete mensubiyetini mümkün kılmamaktadır. Zaten onlarında bu meselede böyle bir istek ve temennileri de bulunmamaktadır. Tarihi süreç içinde daima ehli sünnete karşı bir tavır sergileyen Şia geçmişte olduğu gibi günümüzde de maalesef şer odaklarının yanında sırf kendi mezhepsel ve devletsel çıkarları uğruna yer almıştır. Nitekim bunu günümüzde Suriye meselesindeki duruşlarında görmemek mümkün değildir. Geçmişteki atalarının yolunu bugünde devam ettiren Şiiler, bizler için adalet mercii olarak kabul edilen ve her birinin

RECEB 1437

13


adil olduğuna inandığımız ashabı kiram’a ne

ma, sövme ve tekfir etmeye kadar ileri gitmiş-

yazık ki bizim gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı

tir. (2)

göstermemişlerdir. Ne yazık ki Şia, bütün bunlarla da kalmamış, Sahabe-i Kirâmın önde gelenlerine de dil uzatmayı ve lânet etmeyi kendilerine meslek edinmiştir.

kültüründe Hz Ömer radıyallahu anh’e karşı ciddi bir nefret ortaya çıkmış, tarihi süreç içerisinde her cuma Hz Ömer’e, Hz Osman’a ve

Onlar, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem

Hz Ebubekir radıyallahu anhum’a açıktan açı-

den sonra imamet hakkının Hz. Ali radıyallahu

ğa lanet okumuşlardır.

anh’e ait olduğunu iddia etmiş ve bu imameti tanımayan sahabe-i kiramı da irtidatla (dinden çıkmakla) itham etmişlerdir. Çünkü Şii inancına göre Hz. Ali’ye halifelik vahiy yoluyla verilmiştir. Bu nedenle de seçimle gelen diğer halifeleri kabul etmezler. Böyle bir şeyi yapanları da zalim olarak görürler. Bu şekilde ki bir düşünceye sahip oldukları için de sahabelerin hadislerine inanmazlar. Çünkü onları Hz. Ali’nin karşısında olmakla suçlarlar.

14

Bütün bu sebeplerden ötürü de özellikle Fars

İmamiye Şiası’nı diğer İslâmi fırkalardan ayıran temel hususun hilafet meselesi ve Hz. Ali sevgisi değil, bilâkis Raşit Halifelere karşı sahip oldukları düşmanlık hissi olduğu ifade edilmiştir. Özellikle Hz. Ömer radıyallahu anh’e olan düşmanlığı Şia’nın alâmet-i farikalarından birisi hâline gelmiştir. Uzun süre İran’da kalan ve İran tarihi üzerine derin araştırmalar yapan müsteşrik Browne, İranlıların Hz. Ömer’e olan düşmanlıklarının dinî ve mezhebî sebepler-

Onlar ilk üç halifenin hilâfetini bâtıl saymakla

den değil, bilakis Hz. Ömer’in Acem ülkesini

yetinmemiş, onlara ağır itham ve iftiralarda da

fethetmesi ve Sasani iktidarına son vermesin-

bulunmuşlardır. Bu ithamlar, onlara lânet oku-

den kaynaklandığını ifade etmiştir. Yani Hz.

NİSAN 2016


Ömer’in hilafeti zamanında fethedilen, birliği bozulan ve gücü kırılan Persler, kaybettikleri iktidarlarını tekrar ele geçirmek için Hz. Ömer ve onun dostlarından intikam alma cihetine gitmişlerdir. Browne göre, İran’ın fethedilmesinden sonra Hz. Hüseyin’in İran melikinin kızı ile evlenmesi de, İranlıların onların evlâtlarına bağlanarak teselli ve itminan bulmalarını sağlamıştır. (3) Özellikle Şiîlerin yaşadığı bölgelerde Rasulullah aleyhisselâm’ın tertemiz zevceleri arasında yer alan Hz. Âişe ve Hz. Hafsa annelerimiz ile ilk üç halife olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman radıyallahu anhum’un isimlerine neredeyse hiç rastlanmaması da, bu düşmanlığın somut bir göstergesi olmuştur. (4) Konuya bir başka açıdan bakacak olursak Şia; sahabe arasında fasık, münafık ve irtidat edenlerin bulunduğunu, onların bir kısmının savaştan kaçıp büyük günah işlediğini ve Hz. Ali ile savaşan sahabelerin küfre düştüğünü söylemiştir. Bunların yanında Şia, Hz. Âişe radıyallahu anha başta olmak üzere Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in zevceleri hakkında ağır ithamlarda bulunmuşlardır. (5) Hattâ onlar sahabeye dil uzatma noktasında çok daha ileri giderek Mikdad b. el-Esved, Selman el-Farisi ve Ebû Zer el-Gıfârî dışında geri kalan sahabenin tamamının irtidat ettiğini ifade etmişlerdir.

(6)

Şia’nın Raşit Halifelere ve diğer sahabeye bu

İmamiye Şiası’nı diğer İslâmi fırkalardan ayıran temel hususun hilafet meselesi ve Hz. Ali sevgisi değil, bilâkis Raşit Halifelere karşı sahip oldukları düşmanlık hissi olduğu ifade edilmiştir. Özellikle Hz. Ömer radıyallahu anh’e olan düşmanlığı Şia’nın alâmet-i farikalarından birisi hâline gelmiştir. Uzun süre İran’da kalan ve İran tarihi üzerine derin araştırmalar yapan müsteşrik Browne, İranlıların Hz. Ömer’e olan düşmanlıklarının dinî ve mezhebî sebeplerden değil, bilakis Hz. Ömer’in Acem ülkesini fethetmesi ve Sasani iktidarına son vermesinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Yani Hz. Ömer’in hilafeti zamanında fethedilen, birliği bozulan ve gücü kırılan Persler, kaybettikleri iktidarlarını tekrar ele geçirmek için Hz. Ömer ve onun dostlarından intikam alma cihetine gitmişlerdir. Browne göre, İran’ın fethedilmesinden sonra Hz. Hüseyin’in İran melikinin kızı ile evlenmesi de, İranlıların onların evlâtlarına bağlanarak teselli ve itminan bulmalarını sağlamıştır. (3)

kadar ağır ithamlarda bulunmasının temel sebebi ise, imamet mevzuunda Hz. Ali’ye haksızlık edildiğini iddia etmeleridir. (7)

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Hz.

Şia’nın sahabeye karşı takınmış olduğu bu sert ve haksız tutuma karşılık Ehl-i Sünnet ise Hulefa-i Raşidin’i ve diğer sahabeleri sevmenin yanında Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e karşı da derin bir muhabbet ve hürmet beslemiş ve bütün namazlarında onlar için dua etmiştir.

Ali’nin biraz geç de olsa Hz. Ebû Bekir’e biat etmesi, aynı şekilde ondan sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın da hilafetini kabul etmesi ve bu üç halifenin sürekli kendisine danıştığı bir kimse olması, hilâfet ve imametle ilgili Şiîlerin

RECEB 1437

15


iddialarına en büyük cevap teşkil etmektedir.

olabilmek ve onları daima desteklemek, on-

Ayrıca imamlıkla ilgili onların iddia ettikleri

lar gibi Muhacir olup İslâm dışı her şeyden ve

gibi ilâhî bir emir vaki olsaydı, Allah Rasûlü

herkesten hicret edebilmek ve uzak durmak-

sallallâhu aleyhi ve sellem bunu açık bir şekilde

la mümkün olacaktır. Her ne kadar günahtan

tebliğ eder, ilk üç halife bu emre karşı gelmez,

masum olmasalarda Allahu Teâlâ’nın ve Rasûlü

Hz. Ali de ilk üç halifenin hilafetine asla boyun

Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın övdüğü saha-

eğmez ve kendisinden sonra bir halife tayin

beleri sevmemek ve onlara buğzetmek bizler

ederdi.

için asla mümkün bir davranış olamaz. Bilakis bugün dahi geçmişin intikamını almak için

Bunların yanında Hz. Ali’ye ölüm döşeğindey-

çabalayan, geçmişi bugüne taşıyıp kendinden

ken halefi olacak kişi sorulduğunda, “Allah

olmayan tüm İslami gruplara düşman ve öteki

Rasûlü, sizi nasıl bıraktıysa ben de öyle bıra-

gözüyle bakan, kinci ve Müslümanca bir du-

kıyorum.” şeklinde cevap vermesi ve Hz. Ha-

ruştan uzak bulunan böyle güruhlardan uzak

san’ın Muaviye ile anlaşarak hilâfet makamını

durmak imanımızın bekası ve Allah’ın rızası

ona bırakması da, bu konuda ilâhî bir nass ol-

için bizlerden beklenen bir davranış olacaktır.

madığını göstermesi adına yeterli bir delil ola-

Rabbimizden duamız; ayağımızı dini üzere sabit kılması ve bizleri Sıratı Müstakîm üzere

Tarihi süreç içinde daima ehli sünnete karşı bir tavır sergileyen Şia geçmişte olduğu gibi günümüzde de maalesef şer odaklarının yanında sırf kendi mezhepsel ve devletsel çıkarları uğruna yer almıştır. Nitekim bunu günümüzde Suriye meselesindeki duruşlarında görmemek mümkün değildir.

yaşatıp bu hal üzere canımızı almasıdır. Bizleri katında peygamberlerle, SIDDIK’larla, hak ve batılı ayıran FARUK’larla, şehidlerle haşredip, onlara arkadaş kılmasıdır. Allahumme Amin. Selam ve Dua ile. -------------------------

1. Tevbe, 100 2. Meclisî, Bihâru’l-envâr, 8/301-302; 27/58; 28/157; 30/145; 31/601-607; Küleynî, el-Kâfî, 1/620-621. 3. İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 48-49. Ayrıca bk. Şahin Ahmedov, Sâsâni Kültürünün Şia›nın Teşekkülündeki Rolü, s. 73-77.

rak kabul edilmiştir. (8) Bu anlattıklarımızın dışında daha birçok husus vardır ki meseleye derinlemesine vakıf olmak isteyen kardeşlerimiz için bunlar bir mukaddime niteliğindedir. Bu meselede İslâm’i duruşumuz Sahabeleri karşımıza almakla değil bilakis onları başımızın tacı edinerek onlar gibi Ensar

16

NİSAN 2016

4. İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 25-44; Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 13, 64. 5. Meclisî, “Bâbu ahvâli Âişe ve Hafsa” adıyla açtığı bölümde, Allah Resûlü’nün bu iki mübarek zevcesi hakkında zem, lânet ve tekfir ifade eden on yedi rivayet zikretmiştir. (Meclisî, Bihâru’l-envâr, 22/227-246) 6. Meclisî, Bihâru’l-envâr, 22/345, 351-352; Küleynî, el-Kâfî, 8/200; 2/347; Âmilî, Tafsîlu vesâili’ş-Şîa, 6/462. 7. Kıfârî, Usûlü’l-mezhebi’ş-Şîa, s. 728-729; Cemal Sofuoğlu, “Şia’nın Sahabiler Hakkındaki Bazı Görüşleri”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 24, s. 530-538. 8. Bk. Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 41-60.


KAPAK DOSYA

Ahmet İnal

Nebevi Tedrisatın Fedakâr Talipleri;

Ashab-I Suffa

T

arihi dönem içerisinde dünyada ün yapmış, ilmin merkezi haline gelmiş ve bü-

yük liderler yetiştirmiş eğitim merkezlerinin ekseriyeti İslam diyarlarından neşet etmiştir. Günümüzde ilim ve bilimin zirvesi olarak lanse edilen sözde medeni Avrupa daha ilimle tanışmamışken, İslam beldelerinde Endülüs, Bağdat gibi nice ilim merkezleri kurulmuş, bu medreseler nice önemli şahsiyetlerin yetişmesi-

ne ön ayak olmuştur. Bu ilmi gelişme şüphesiz, İslam’ın ilme ve âlime verdiği değerden ileri gelmektedir. Allahcelle celâluhu, putperest Mekke toplumuna ilk vahiy olan “ Yaratan rabbinin adıyla oku” emriyle hitap etmişti. Her türlü pisliği içinde barındıran bir topluma, neden ahlaki değerlerle yahut akidevi meselelerle değil de “oku” emriyle hitap edildiği üzerinde durup

RECEB 1437

17


düşünmemiz gerekir. İnsan, saplandığı bataklıktan çıkmak için önce okumalı; ancak kafasına göre değil rabbinin isteği doğrultusunda okumalı ve bunun neticesinde hakkı batılı ayırt edebilmeliydi. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu toplumu dönüştürürken Allah’ıncelle celâluhu bu emri doğrultusunda hareket etmişti. Ashabının, nazil olan ayetleri okuyup öğrenebilmesi ve İslam ahlakıyla ahlaklanabilmesi için “Darul Erkam” olarak bildiğimiz medreseyi faaliyete geçirmişti. Böylece, dünyanın seyrini değiştirecek olan bu güzide insanların eğitimi, İslami davetin daha ilk günlerinde başlamış oldu. Medine dönemine gelindiğinde ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Müslümanların eğitimi için “Suffe” denilen mekânı seçmişti. Mescid-i Nebevi’nin giriş kısmında bulunan “Suffe”, ilk dönemlerde kimsesiz ve fakir sahâbîlerin barınması için kullanılan bir gölgelik durumundaydı. Gerek Mekke muhacirlerinden gerekse daha sonra İslâm’ı kabul edip Medine’ye hicret edenlerden yoksul, bekâr ve yakını bulunmayan sahâbîler burada ikamet ederlerdi. Ayrıca, Medine’ye gelip orada bir tanıdığı bulunmayanlar ve Medine’ye gelen heyetler de genellikle Suffe’de ağırlanırdı. Burada kalan ve çoğunluğu muhacirlerden oluşan bu topluluğa “ashâbü’s-Suffe denilirdi. Suffe, ashâb-ı Suffe’nin vakitlerini Resûlullah’ı dinleyip ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirmeleri dolayısıyla kısa zamanda bir eğitim kurumu haline geldi. Zaman zaman Kur’an’ın nüzûlüne şahit olan Suffe ehli, Hz. Peygamber’e sorular sorarak birçok meselenin aydınlanmasına vesile olurdu. Ashâb-ı Suffe’nin eğitim ve öğretim işleriyle bizzat ilgilenen Resûl-i Ekrem de Suffe’de dersler veriyordu. Ayrıca onlara yazı yazmayı ve Kur’an okumayı öğretmek üzere bazı hocalar tahsis etmişti. Ehl-i Suffe, nâzil olan ayetleri ve Peygamberimiz’in hadislerini ezberleme hususunda ön sıralarda yer alıyordu. Muhacirler çarşı-pa-

18

NİSAN 2016

zarda ticaretle, Ensar ise bahçelerinde ziraatle uğraşırken Suffeliler olabildiğince Hz. Peygamber’in yanından ayrılmıyorlar, başkalarının duymadıklarını duyuyorlar, görmediklerini görüyorlardı. Hz. Peygambersallallahu aleyhi ve sellem onların geçimleriyle bizzat ilgileniyor, Beytü’l Mal’e ve kendisine gelen malların büyük bir kısmını onlara ayırıyordu. Sahabeler de Hz. Peygamber’in teşvikiyle bu ilim ve irfan yuvasını destekliyor; bazen onlardan birkaçını evlerinde misafir ediyor bazen de üzeri hurma dolu dalları getirip burada yüksekçe bir yere asmak suretiyle onların geçimlerine yardımda bulunuyorlardı. Ashâb-ı Suffe’den güç sahibi olanlar, gündüzleri mescide su taşıyarak ve dağdan getirdikleri odunları satarak ihtiyaçlarını temin etmeye çalışıyor, geceleri de Kur’an tilâveti ve ilimle meşgul oluyordu. Bununla birlikte ashâb-ı Suffe geçim darlığı içinde zâhidane bir hayat yaşıyordu. Hatta pek çoğunun, üzerine giyebileceği uygun bir elbisesi dahi yoktu. Birçok zaman ise yiyecek bulamıyorlar ve bazıları açlıktan dolayı namazda ayakta durmakta zorlanıyordu. Ancak tüm bu imkânsızlıklara rağmen insanlardan bir şey istemiyorlardı. Allahcelle celâluhu onların bu durumuna Kur’an’da şöyle işarette bulunmuştur: (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.(Bakara Suresi, 273) Başlangıçta fakir Müslümanların barınağı olan “Suffe”, kısa bir dönem içinde Medineli Müslümanların da katılmasıyla tam bir ilim merkez haline gelmiş ve meyvelerini vermeye başlamıştı. Rasulullah-sallallahu aleyhi ve sellembu mektepte yetişen ashabını İslami tebliği gerçekleştirmeleri için çeşitli bölgelere gönderiyordu. İslam tarihinde acı bir iz bırakan Bi’ri Maune ve Reci vakıalarında şehit edilen saha-


Ashâb-ı Suffe’den güç sahibi olanlar, gündüzleri mescide su taşıyarak ve dağdan getirdikleri odunları satarak ihtiyaçlarını temin etmeye çalışıyor, geceleri de Kur’an tilâveti ve ilimle meşgul oluyordu. Bununla birlikte ashâb-ı Suffe geçim darlığı içinde zâhidane bir hayat yaşıyordu. Hatta pek çoğunun, üzerine giyebileceği uygun bir elbisesi dahi yoktu. Birçok zaman ise yiyecek bulamıyorlar ve bazıları açlıktan dolayı namazda ayakta durmakta zorlanıyordu. Ancak tüm bu imkânsızlıklara rağmen insanlardan bir şey istemiyorlardı.

metli medresenin eşsiz örneklerinden sadece birkaçıdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bizzat kendisinin takibini yürüttüğü bu medresenin önemi daha sonraki yıllarda biraz daha net anlaşılmıştır. Hadislerdeki birçok sened silsilesinin birinci halkasını ehl-i Suffe’ye mensup isimlerin teşkil etmesi bunun bir delilidir. En çok hadis rivayet eden yedi sahabeden üçünün; Ebû Hureyre radıyallahu anh, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh ve Ebû Said el-Hudrî’nin radıyallahu anh de Suffe Ashabı’ndan çıkmış olması elbette Hz. Peygamber’le bu nevi birlikteliğin ve ilme bu denli düşkünlüğün bir neticesi olmalıdır. Daha sonraları ortaya çıkan ehl-i hadîs ve ehl-i re’y ekollerinin ilk temsilcileri olarak kabul edilen Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Mes‘ûd gibi birçok sahâbî de Suffe’den yetişmiştir.

biler bu medresenin öğrencileriydi. Hicretin 4. (625) yılında Medine’ye gelen Benî Âmir b. Sa‘saa’nın reisi Ebû Berâ Âmir b. Mâlik, Resûl-i Ekrem’in İslâm’a davetini kabul etmemekle birlikte ondan kabilesine İslâmiyet’i anlatacak bazı kimselerin gönderilmesini istemiş ve onları himayesine alacağını söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Suffe’de yetişmiş, Kur’an’ı iyi bilen ve kendilerine “kurrâ” denilen yetmiş kadar sahâbîyi onun yurduna gönderdi. Ancak bu sahâbîler Bi’ri maûne mevkiinde Ebû Berâ’nın yeğeni Âmir b. Tufeyl ve adamları tarafından şehid edildi.

Düzenli bir eğitim sistemi olmayan günümüz Müslümanları olarak Ashabı Suffa ve onların eğitim metotlarından çıkarmamız gereken birçok ders vardır. Ashabı suffa, her şeyden önce bir fedakârlar ordusudur. Bu eşsiz insanlar, mal ve makam derdini bırakarak kendilerini tamamen Allah’ın rızasını kazanmak için ilme adamışlar, Allah dacelle celâluhu onların bu samimiyetlerinin karşılığını, isimlerinin asırlar sonrasında bile hayırla yad edilmesini sağlayarak en güzel şekilde vermiştir. Onlar ilmi, dünyalık bir meta yahut bir kültür olsun diye öğrenmemişler, Allah da onların elleriyle birçok insanı hidayetle şereflendirmiştir.

Suffe, şüphesiz bu ümmetin öncülerinin Nebevi tedrisattan geçtiği yerdir. Suffe, sadece o dönemdeki ashabı sıcaktan koruyan basit bir gölgelik mekanı değil, kendilerinden sonraki nesiller için öncüler yetiştiren büyük bir mekteptir. Bizler hala bu mektebin öğrencilerinin düsturlarıyla serinlemekteyiz. Abdullah b. Mesud, Selmân-ı Farisî, Ammar b. Yasir, Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre, Bilâl-i Habeşî ve Abdullah İbn Ümmi Mektûm gibi önemli isimler bu kıy-

Zeki çocuklarımızın İslami ilimler dışındaki mecralara yönlendirildiği, İslami ilimlerin bir kültür olarak öğrenildiği, ilmin toplum içinde bir değer kazanma payesine dönüştürüldüğü, ilim-amel-davet halkalarının birbirinden koparıldığı ve İslam ümmetinin evlatlarının gayri İslami eğitim sistemlerinde öğütüldüğü böylesi bir dönemde Ashab-ı suffa’nın daha başka bir gözle okunması gerektiği tartışma götürmez bir gerçektir.

RECEB 1437

19


KAPAK DOSYA

Ömer Ergül

“Aşere-i Mübeşşere” Kavramı ve İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başla-

olarak gönderdik.” (Furkan Suresi, 56). Tüm

rım.

bu ayetler, Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve

Allah Teâlâ insanlara gönderdiği elçilerini “müjdeleyiciler ve uyarıcılar” olarak göndermiştir. Diğer elçilerde olduğu gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vasıflarının en önemlilerinden iki tanesi de “müjdeleyici ve uyarıcı” oluşudur. “(Rasûlüm) Şüphesiz biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih Suresi, 8); “Ey

20

sellem, Allah’ın emirlerini dikkate alarak, takva elbisesini kuşanarak yaşayanları Allah Teâla’nın yaptıklarına karşılık olarak hazırlamış olduğu şeylerle onları müjdeleme; yine Allah’a isyan içerisinde Allah’ı ve emirlerini dikkate almadan yaşayanların da Ahiret yurdunda karşılaşacakları şeylerle korkutma vazifesini bildirmektedir.

Peygamber! Muhakkak biz seni, bir şahid,

Müjdeleme görevi gereği Rasûlullah sallallahu

bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak, hem de

aleyhi ve sellem, bazı Müslümanları isim ver-

Allah’ın izniyle bir davetçi ve nur saçan

meksizin “şöyle yapanlar cennettedir” şeklin-

bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab Sure-

de genel bir ifade ile cennetle müjdelemişken;

si, 45); “Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı

kendisine iman eden ve ona İslam daveti yo-

NİSAN 2016


lunda destek veren bazı sahabileri de isimlerini de zikrederek cennetle müjdelemiştir. İşte bu şekilde bizzat isimleri anılarak cennetle müjdelenen on kişilik bu gruba “Aşere-i Mübeşşere”, “el-mübeşşerun bi’l-cenne” ve “el-aşeretü’l-meşhudu lehum bi’l-cenne” gibi isimler verilmiştir. “Aşere” ve “mübeşşere” olmak üzere iki kelimeli bir terkipten oluşan bu kavramımızda “aşere”, “on” anlamına gelirken, “mübeşşere” de “müjdelenen(kişi)” demektir. “Aşere” hadis metinlerinde geçerken, “mübeşşere” kelimesi yukarıda geçen ayetlerden mülham olarak zikredilmiş ve “Cennetle müjdelenen on kişi” anlamına gelen bir terkip olmuştur. İlk olarak bu ifadelerin kullanılarak kitapların bölümlendirilmelere gidildiği dönem hicri üçüncü asrın başlangıçlarına tekabül eder. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine bu isimlere ait rivayetlerle başladığı gibi bu dönemden itibaren diğer birçok eser de önce onların adlarıyla, menkıbeleri ile ve onların rivayetleri ile başlatılmıştır. Cennetle müjdelenen bu sahabilerle ilgili rivayetler üzerine çalışan Salih Saraçoğlu (1), elli üç farklı tarikten naklonunan bu konudaki hadislerin senet ve metin tenkitleri sonucu sahih oldukları yönünde kanaat hâsıl olduğunu belirtir. İlgili rivayetlere göre bir takım farklılıklar olmakla birlikte cennetle müjdelenen bu yüce sahabiler şunlardır: Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer ibnü’l-Hattab, Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib, Ebû Ubeyde ibnü’l-Cerrah, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr ibnü’l-Avvam, Said b. Zeyd b. Amr ve Sa’d b. Ebi Vakkas’tır(Allah onların hepsinden razı olsun). (Bkz. Musned, 1/188; Tirmizi ‘Menakıb’, 28[5/651]) (2) Yavuz Köktaş, ilgili rivayetler üzerine yaptığı değerlendirmede bu sahabiler ile birlikte başka sahibelerin de cennetle müjdelendiğini, bu müjdelemenin onlara yönelik bir taltif olduğunu belirtir. On kişi olarak belirtilmesini de hadisin bazı varyantlarında yer alan “aşeratun

min kureyşin fi’l-cenne (kureyşten on kişi cennettedir)” şeklindeki ifadeden hareketle bunların Kureyşlilik vasfı sebebiyle vurgulandığını belirtir. İfadelerin, sahabeler arasında bir üstünlüğe işaret etmediğine vurgu yapar. Bu sahabiler dışında Sabit b. Kays, Ukkaşe, Hatıb b. Ebi Belta’a, Abdullah b. Selam, Bilal b. Rabah, Hz. Hasan ve Hüseyin, Hz. Peygamberin bazı zevceleri de cennetle müjdelenmiş, (3) “Rıdvan Beyatı’na” katılanlar hakkında Allah’ın onlardan razı olduğu bildirilmiş (4), Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlar için “Rıdvan beyatında bulunanlar cehenneme girmeyecektir.” (5) demiştir. Anacak Ebû’l –İzz’in bu konuda bu sahabilerin üstünlüğüne ve bu konuda icma olduğuna dair bir görüşü de mevcuttur. Bu on sahabenin bir takım ortak özellikleri mevcuttur. Bunları Salih Saraçoğlu’nun tezinden iktibasla kısaca şöyle sıralayabiliriz: • Tamamı ilk Müslümanlardandır. • Hepsi Kureyş kabilesine mensup olup, soyları Hz. Peygamber’in soyu ile birleşmektedir.

Müjdeleme görevi gereği Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bazı Müslümanları isim vermeksizin “şöyle yapanlar cennettedir” şeklinde genel bir ifade ile cennetle müjdelemişken; kendisine iman eden ve ona İslam daveti yolunda destek veren bazı sahabileri de isimlerini de zikrederek cennetle müjdelemiştir. İşte bu şekilde bizzat isimleri anılarak cennetle müjdelenen on kişilik bu gruba “Aşere-i Mübeşşere”, “el-mübeşşerun bi’l-cenne” ve “el-aşeretü’l-meşhudu lehum bi’l-cenne” gibi isimler verilmiştir.

RECEB 1437

21


• Bedir savaşına ve Beyatü’l-Rıdvan’a katılmışlardır. (Beyatü’l Rıdvan’a katılamayan Hz. Osman’ın yerine Hz. Peygamber diğer elini de koymak suretiyle biat etmiştir.) • Allah’ı ve Rasûlü’nü sevdikleri Peygamber tarafından açıklanan, Hz. Peygamber’inde kendilerinden razı olduğu kimselerdir. • Allah yolunda yakınlarına karşı savaşmaktan geri durmamışlardır. (6) Sonuç olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “müjleyici” olarak gönderilen bir elçi vasfı ile Allah’ın kendisine bildirmesine dayanarak, İslam davetinin insanlara ulaştırılması sürecinde malları ile canları ile kendisine destek olan, yurtlarından hicret eden, bir kısmı bu yolda yaralar alan veya şehid edilen, ömür-

Cennetle müjdelenen bu sahabilerle ilgili rivayetler üzerine çalışan Salih Saraçoğlu (1), elli üç farklı tarikten naklonunan bu konudaki hadislerin senet ve metin tenkitleri sonucu sahih oldukları yönünde kanaat hâsıl olduğunu belirtir. İlgili rivayetlere göre bir takım farklılıklar olmakla birlikte cennetle müjdelenen bu yüce sahabiler şunlardır: Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer ibnü’l-Hattab, Osman b. Affan, Ali b. Ebi Talib, Ebû Ubeyde ibnü’l-Cerrah, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr ibnü’l-Avvam, Said b. Zeyd b. Amr ve Sa’d b. Ebi Vakkas’tır(Allah onların hepsinden razı olsun).

lerinin sonuna kadar da hiçbir şekilde bu temiz ve pak siretlerinden ayrılmayan bir grup ashahabını daha dünyada iken cennetle müjdelemekle taltif etmiştir. Bunların içerisinde

-------------------------

daha davetle ilk muhatap olduğu andan itibaren Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem tasdiki ile “sıddıkiyet” makamına ulaşmış Hz.

1. Saraçoğlu, “Salih, Cennetle Müjdelenen Sahablerle İlgi-

Ebû Bekir, İslam’a girdiği andan itibaren Müs-

li Rivayetlerin Değerlendirilmesi”, Marmara Üniversitesi

lümanları güçlendirip küfrün belini kıran, hak

Sosyal Bilimler Fakültesi İlahiyat Anabilim Dalı Hadisi

ile “batılı ayıran (Faruk)” lakabını alan Hz.Ö-

Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2008.

mer, iffet timsali Hz. Osman, ilmin ve cesaretin temsilcisi Hz. Ali, ticaretteki mahareti ile öne çıkmış, Allah yolunda çokça infakta bulunmuş

tanbul 2009, s.32.

Abdurrahman b. Avf, “Ümmet’in emini” laka-

3. Köktaş, Yavuz, Günümüz Hadis Tartışmaları , İFAV, İs-

bıyla meşhur olmuş Ebû Ubeyde b. Cerrah,

tanbul 2012, s.45-48; Aydınlı, Abdullah; Çakan, İsmail L.,

“Rasûllah’ın havarisi” lakablı Zübeyr b. A’vam, ömrü boyunca ve özellikle Uhud günü Rasûlullah’ı cansiperane koruyan Talha b. Ubeydullah, Allah yolunda ilk kan döken sahabi Sa’d b. Ebi Vakkas ve hanif bir kişi olarak İslam’a in-

22

2. Aydınlı, Abdullah, Hadis Istılahları Sözlüğü, İFAV, İs-

“Aşere-i Mübeşşere”, DİA, İstanbul 1991, III, s.547 4. Fetih Suresi,18. 5. Ebû Dâvûd, Sünne, 8.

tisap eden Said b. Zeyd vardır. Rabbim hepsin-

6. Saraçoğlu. A.g.e., s.22-23; Aydınlı, Abdullah; Çakan,

den razı olsun. Bizleri de onların yollarından

İsmail L., “Aşere-i Mübeşşere”, DİA, İstanbul 1991, III,

ayırmasın.

s.547.

NİSAN 2016


KAPAK DOSYA

M. Salih Akgün

Sahâbe’nin Hadisi Kabûlü ve Rivâyetindeki İIhtiyatlar

H

z. Peygamber’in İslâm davetini insanlara ulaştırmasıyla yeni bir toplum ortaya çık-

mış; bu toplumun hayatı temel olarak Kur’ân ve onu hayatına aktaran Hz. Peygamber’in etrafında şekillenmişti. İslâm toplumunun devamı ve İslâm’ın daha sonraki çağlara ulaştırılması

yegâne kaynak durumundaki hadislerin muhafaza edilmesine azami derecede dikkat edildiği ifade edilebilir. Kur’ân mütevatir bir şekilde nakledildiği için râvilerinin sorgulanmasına gerek kalmamıştır.

için hem Kur’ân’ın hem de hadislerin sağlıklı

Ancak hadislerin tamamı için böyle bir durum-

bir şekilde yeni nesillere aktarılması gerekiyor-

dan bahsedilememektedir. Hadislerin sonraki

du. Kur’ân, ilâhî korumanın yanında sahâbîle-

nesillere aktarılmasında en büyük görev Hz.

rin de gayretiyle günümüze mütevatir bir şekil-

Peygamber’in davetine muhâtab olan sahâbîle-

Kur’ân’ın doğru anlaşılması için

re düşmüş, onlar da bu görevi yerine getirmek

de ulaşırken

(1)

RECEB 1437

23


için üstün bir gayret sarf etmişlerdir. Kur’ân’da herhangi bir bilgiyi başkalarına ulaştıran kimsenin sorgulanmasını (2) ve bilmediği bir konunun araştırmasını yapmadan peşinden gidilmemesini (3) emreden ayetler ile Hz. Peygamber’in “Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” (4) uyarısı sahâbîlerin hadisleri doğru bir şekilde aktarmadaki gayretlerinin arka planını yansıtmaktadır. Hz. Peygamber’in özellikle dini meselelerde insanlardan gelen bilgiyi ihtiyatla karşıladığı durumlar dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber, namazda hata yaptığını fark eden sahâbînin kendisini uyarması üzerine çevresindekilere bu durumu sormuş, aynı cevabı alınca namazdaki hatasını düzeltmiştir. (5) Sahâbîler de Hz. Peygamber’i kendilerine örnek alarak haberin doğruluğunu araştırmışlardır. Örneğin Hz. Ali (ö. 40/661) eşi Hz. Fâtıma’yı (ö. 11/632) ihramdan çıkıp gözüne sürme çekerken görünce bunu neden yaptığını sormuş, Hz. Fâtıma da sürme çekmesini Hz. Peygamber’in emrettiğini bildirmiştir. Ancak eşi Hz. Ali bu cevapla yetinmemiş, haberin doğruluğunu Rasûlullâh’a sormuştur. (6) Dımâm b. Sa‘lebe’nin, kavmine gelen elçinin İslâm davetiyle ilgili ulaştırdığı bilgileri Hz. Peygamber’e gelerek sorması da aynı titizliğin bir ürünüdür. (7) Benzer şekilde kocasının vefat etmesinden birkaç gün sonra çocuk doğuran Sübey‘atü’l-Eslemiyye’ye dört ay geçmeden evlenmemesi gerektiği söylenince, bu durumu

Hz. Peygamber’e sormuş ve kendine aktarılan bilginin yanlış olduğunu öğrenmiştir. (8) Verilen örneklerde geçen isimlerin ve diğer sahâbîlerin Hz. Peygamber hayattayken duydukları bilgileri bizzat Hz. Peygamber’e gelerek sorma faaliyetleri, diğer sahâbîleri yalanlama değil kalben mutmain olma ya da son örnekte olduğu gibi verilen bir hükmün kendi olayında geçerli olup olmadığını sorgulama amacı taşımaktadır. (9) Sahâbîler, genel olarak Hz. Peygamber’in vefatından sonra hadis rivâyetinde ihtiyatlı davranmışlardır. Nakledecekleri hadislerin kendilerinden sonra gelecek nesiller için büyük öneme sahip olduğunun idrakinde olmaları sebebiyle hadis rivâyet ederken hata yapmamaya azami derecede gayret göstermişlerdir. Nitekim Abdullah b. Mes‘ûd (ö. 32/652-3), Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) ve Enes b. Malik (ö. 93/711) gibi sahâbîler hadis rivâyet ederken tek kelimenin değişmesinde dahi korku hissetmişlerdir. (10) Hadisin nakli esnasında muhtemel bir hatadan kaçınmak için de rivâyetten sonra “Tam böyle olmasa da buna yakın bir şey söyledi” anlamına gelen lafızlar kullanmışlardır. (11) Sahâbîlerin hadis rivâyet ederken ihtiyatlı davranmalarındaki dikkat çeken diğer husus, az hadis rivâyet etmeleri ve mecbur kalmadıkça rivâyette bulunmamalarıdır. (12) Nitekim Hz. Peygamber hayattayken hadislerini yazan ve hıfz eden birçok sahâbî olmasına rağmen, ashâb tabakasından az bir kısmının rivâyet ettiği hadisler günümüze ulaşmıştır. Zeyd b. Erkam’ın (ö. 68/687) kendisine hadis rivâyet etmesini isteyen kişiye “Yaşlandık ve unuttuk, Hz. Peygamber’den hadis rivâyeti zor iştir” demesi ve Şa‘bî’nin (ö. 104/722), yanında bir sene kaldığı İbn Ömer’in tek hadis dahi nakletmediğini bildirmesi (13) bu konuda bilenen örneklerdendir. (14) Sahâbîler genel olarak çok hadis rivâyet etmekten kaçındıkları gibi başka sahâbîleri de çok

24

NİSAN 2016


rivâyetten men ederlerdi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra devlet idaresi görevini yüklenen râşid halifeler bu konuda özellikle hassasiyet göstermişlerdir. Karaza b. Ka‘b Irak’a gitmek için yola çıktığında Hz. Ömer ona yaklaşarak, “Halkı arı uğultusu gibi Kur’ân okuyan bir yere gidiyorsunuz. Hadis rivâyetini azaltın, onları hadislerle meşgul ederek yollarından ayırmayın (zihinlerini bulandırmayın)” (15) diyerek İslam’la yeni tanışmış bir toplumun öncelikle kur’anla meşgul olmalarını, ardından hadise eğilmelelerini istemiştir. Hz. Ömer’in bu sözü ve diğer raşid halifelerin az hadis rivâyet etme yönündeki tutumları (16), hadislere önem vermediklerinden değil, aksine insanların birinci derecede Kur’ân ile meşgul olmalarını istemeleri ve sünneti korumalarındaki gayretlerinden kaynaklanmaktadır. (17) Hadislerin muhafaza edilmesi için sahâbîler tarafından gösterilen diğer bir hassasiyet, Hz. Peygamber döneminde olduğu gibi naklî bilgileri araştırmak olmuştur. Örneğin Hz. Ebû Bekir’in (ö. 13/634) ninenin mirasıyla alakalı hadisi rivâyet eden Muğire b. Şu‘be’den (ö. 50/670) şahit istemesi (18); Hz. Ömer’in (ö. 23/644), kapısına gelip üç defa izin istedikten sonra oradan ayrılan ve bu konuyla ilgili hadisi rivâyet eden Ebû Musa el-Eş‘arî’ye (ö. 42/662) “Ya şahit getirirsin ya da canını acıtırım” demesi (19) ve Hz. Ali’nin hadis rivâyet edenlerden yemin etmelerini istemesi oldukça meşhur bir şekilde zikredilen hususlardır. (20) Benzer şekilde Hz. Âişe’nin hadislerin aslına uygun olarak rivâyet edilmesi için Ebû Hüreyre (ö. 58/678), Abdullah b. Ömer ve diğer bazı sahâbîleri uyarması, (21) sahâbî dönemindeki râvi araştırma ve değerlendirmesinde gösterilen hassasiyetten kaynaklanmıştır. (22) Hadis rivâyeti konusunda yukarıda verilen örneklerde görülen hassasiyetin amacı, hadis nakledenlerin yalancılığından şüphe edildiği için hadis rivâyetini engellemek değil, hadis rivâyet ederken ortaya çıkabilecek hataları ön-

Kur’ân mütevatir bir şekilde nakledildiği için râvilerinin sorgulanmasına gerek kalmamıştır. Ancak hadislerin tamamı için böyle bir durumdan bahsedilememektedir. Hadislerin sonraki nesillere aktarılmasında en büyük görev Hz. Peygamber’in davetine muhâtab olan sahâbîlere düşmüş, onlar da bu görevi yerine getirmek için üstün bir gayret sarf etmişlerdir.

lemek ve en aza indirmektir. O halde sahâbe devrinde hadis rivâyet etmede gösterilen tepkilerin ihtiyaten gerçekleştiği söylenebilir. Nitekim Hz. Ömer’in isti’zân konusundaki hadiste Ebû Musa el-Eş‘ârî’ye yönelik “Ben senin şahsını itham etmiyorum, ancak Rasûlullâh’tan hadis rivâyet etmek mühim bir iştir” şeklindeki uyarısı (23) dikkate alındığında bu husus daha iyi anlaşılmaktadır. Sahabe döneminde hadis rivâyet etmede hassas davranılmasının diğer bir nedeni, fetihlerin artmasıyla İslâm coğrafyasına giren unsurların, maksatlarına uygun hadisler uydurma ihtimaline karşı koyma düşüncesidir. Nitekim Berâ b. Âzib’in (ö. 72/691) sahâbîlerin duydukları hadisleri birbirlerine ilettiklerini, fakat aralarında yalan olmadığını belirtmesi, Enes b. Malik’in (ö. 93/712) naklettiği hadisi Hz. Peygamber’den bizzat işitip işitmediği kendisine sorulduğunda kızarak “Biz birbirimize yalan söylemezdik” demesi ve İmrân b. Husayn’ın (ö. 52/672) yalan uydurmadıklarını, ancak farkı-

RECEB 1437

25


9. Aşıkkutlu, Emin, Hadiste Ricâl Tenkidi, İstanbul, İFAV, 1997, s. 29-32. 10. Dârimî, Mukaddime 25. 11. Râmhürmüzî, Kadı Hasan b. Abdurrahman, el-Muhaddisü’l-fasıl, thk. M. Accâc el-Hatîb, Beyrut, Dârü’l-Fikr, 1971/1391, s. 549-550. 12. Polat, Salahattin, Mürsel Hadis ve Delil Olma Yönünden

Sahâbîler, genel olarak Hz. Peygamber’in vefatından sonra hadis rivâyetinde ihtiyatlı davranmışlardır. Nakledecekleri hadislerin kendilerinden sonra gelecek nesiller için büyük öneme sahip olduğunun idrakinde olmaları sebebiyle hadis rivâyet ederken hata yapmamaya azami derecede gayret göstermişlerdir.

Değeri, 2.bs., Ankara, TDV, 2010, s. 27. 13. İbn Mâce, Mukaddime 3. 14. Bu konuda daha fazla ayrıntı için bk. Polat, a.g.e., s. 27-29. 15. Râmhürmüzî, a.g.e., s. 553. 16. Hz. Ebû Bekir bir hutbesinde riyavetlerdeki ihtilaf sebebiyle az hadis rivâyet etmeyi tavsiye etmektedir. Bk. Zehebî, Muhammed b. Ahmed b. Osman, Tezkiretü’l-huffâz, 3.bs., Beyrut, Dâru İhyâi›t-Türâsi’l-Arabî, 1956, I, 2-3; Hz. Osman’ın çok hadis rivâyet edenleri uyarması için bk. Râmhürmüzî, a.g.e., s.554. Hz. Ali’nin “Hz. Peygamber’e yalan isnad etmektense gökten düşmeyi tercih ederim” demesi bu konudaki ihtiyatını göstermektedir. Bk. Aşıkkutlu, Emin, “Cerh ve Ta’dîl”, DİA, VII, 395. 17. Çok hadis rivâyet etmeden men etmekle ilgili daha

na varmadan hataya düştüklerini söylemesi bu dönemde yalanın bulunmadığını gösteren örneklerdendir. (24)

fazla bilgi için bk. Koçyiğit, Talat, “İslam Hadisinde İsnad ve Hadis Râvîlerinin Cerhi”, AÜİFD, 1961, IX, s. 47-48. 18. Ebû Dâvud, Ferâiz 5. 19. Müslim, Edeb 34-37.

-------------------------

1. Kur’ân’ın tespitiyle ilgili faaliyetler hakkında geniş bilgi için bk. Demirci, Muhsin, Kur’ân Tarihi, İstanbul, İFAV, 2007, s. 104-165.

21. Hz. Âişe ve diğer sahâbîlerin başka sahâbîleri tenkit ettiği rivâyetler için bk. Zerkeşî, Bedrüddîn, el-İcâbe li-îrâdi mestedrekethu Âişe ale’s-sahâbe, thk. Bünyamin

2. el-Hucûrât 49/6.

Erul, Beyrut, Müessesetü’r-Risale, 2004/1425.

3. el-İsra 17/36.

22. Bu konuyla ilgili daha fazla örnek için bk. İbn Adî,

4. Buhârî, İlim 38; Müslim, Mukaddime 3.

Ebû Ahmed Abdullah b. Adî el-Cürcânî, el-Kamil fî du-

5. Buhârî, Salât 88.

afâi’r-ricâl, thk. Adil Ahmed Abdülmevcud ve Ali Mu-

6. Müslim, Hac 147. 7. Müslim, İman 10. 8. Abdurrezzak b. Hemmâm, el-Musannef, thk. Habiburrahman A‘zamî, 2. bs., Beyrut, el-Meclisü’l-İlmi, 1983, VI, 474. Bu konudaki örnekler ve daha fazla ayrıntı için bk. Karagözoğlu, Zayıf Râvîler, s. 20-23.

26

20. Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, I, 10.

NİSAN 2016

hammed

Muavvaz,

Beyrut,

Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,

1997/1418, I, 117-124; Polat, Salahattin, Hadis Araştırmaları, 2.bs., İstanbul, İnsan Yayınları, 2003, s. 22-23. 23. Ebû Dâvud, Edep 127. 24. Aşıkkutlu, “Cerh ve Ta’dîl”, DİA, VII, 395.


KAPAK DOSYA

Derya Fıçıcı

Ümmetin

Anneleri “P

eygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber (eşine) bir kısmını bildirmiş bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: «Bunu sana kim söyledi?» dedi. Peygamber «Bilen, her şeyden haberi olan Allah bana söyledi.» dedi. Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz eğildi. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibrîl ve müminlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır.” (Tahrim, 3-4) Kuran’da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e saygı gösterilmesi Allah’a imanın şartı olarak bildirilmiştir. Peygamber hanımları, taşıdıkları bazı zaaflardan dolayı şiddetle ikaz

edilmiştir. Üstelik bu ikaz, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in temiz eşlerine Allah (celle celaluhu) tarafından gizlice değil açıkça vahye konu olacak şekilde yapılmıştır. Bu ikaz, hayat kitabımız olan Kur’an-ı Kerîm’in içinde yer almış ve Rabbimiz bu olaya bizim de şahit olmamızı dilemiştir. Bu ayetlerin tefsirine baktığımızda Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem), hanımlarından birine bir sır veriyor, o hanımının sırrı tutama olmayıp diğer hanımlarından birine anlatması üzerine bu ayet nazil oluyor. Burada önemli olan, sırrın ne olduğu ya da sırrı hangi hanıma verdiği değil Allah (celle celaluhu) Peygamber eşlerine yüklediği sorumluluk ve onlara herhangi bir hanım olmadıklarını hatırlatmasıdır. Rabbi’l-Âlemin, bu meseleyi eşler arası basit bir mesele olarak değil, bizzat mümin erkek ve mümin kadınların da eğitileceği bir mesele olarak yüce kitabının içinde zikretti.

RECEB 1437

27


Yukarıdaki ayetlerin devamında gelen “Eğer o sizi boşarsa belki de Rabbi ona, sizden daha hayırlı, kendisini Allah’a teslim eden, inanan, gönülden itaat eden, tevbe eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.” 5. ayet ile ilgili Seyyid Kutub “Fizilal’il Kuran”da şöyle diyor:

ğını düşünüp toparlamalıyız. Biraz boş işlere dalsak Hz. Aişe annemizi hatırlayıp ilme olan merakı ve ümmete olan faydasını düşünmeliyiz. Cömertlikte, vefada, sabırda her biri bizler için işaret olmuş, annelerimizle cennette buluşmayı umarak dünyanın ağır yükünü hafifletmeliyiz.

“Bunlar Peygamber Efendimizin eşlerinin ima ve işaret yoluyla sahip olmaya çağrıldıkları niteliklerdir. İslam’ın belirtisi itaat etmek ve dinin emirlerini uygulamaktır. Kalbi onaran iman, gerçek ve eksiksiz olunca İslam ondan kaynaklanır. “Kunut” ise gönülden itaat etmektir. Tevbe, meydana gelen günahtan pişmanlık duymanın, itaate yönelmenin ifadesidir. İbadet, Allah ile iletişim kurmanın yolu, O’na yönelik kulluğun ifadesidir. Ayrıca Allah’ın evreni yaratmasını düşünmek, tefekkür etmek, işte bunlar Peygamber eşlerinde Allah (celle celaluhu)’nun bulunmasını istediği özelliklerdir.”

“Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: 'Eğer dünya hayatını ve ziynetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok, eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki, Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır.' ” (Ahzab, 28-29)

Çünkü onlar, herhangi bir hanım değil ümmetin anneleridir. Ümmetin daha sonraki nesillerini yetiştirecek olan annelere örneklik teşkil edecek, ümmetin o günkü ve daha sonraki annelerine, eşlerine nasıl davranmaları gerektiğini öğretecek örnek şahsiyetli hanımlar olacaklardır. İşte onlar, insanın vazgeçilmez özellikleri ile birlikte İslam’ın nasıl yaşanması gerektiğini bize öğreteceklerdir. Bizler ümmetin pak ve temiz, takva, vefa, sabır abidesi olan annelerini örnek almış aynı misyonu taşımakla yükümlü olan mümin hanımlarız. Yani bizler, herhangi bir hanım değiliz, cahiliye hanımlarının üzerinde barındırdıkları alametleri üzerimizde barındıramayız. Eğer zaaflarımıza yenilip hataya düşersek hemen tevbe edip toparlanmalıyız. Dünya malı bizi birazcık aldatsa Hz. Hatice annemizi hatırlamalı, onun malının tamamını Allah’ın davası için harcadı-

28

NİSAN 2016

Bu ayetlerin tefsirinde, Efendimizin hem kendisi ve hem de ailesi için sade bir hayat seçtiğinden, bazen evinde bir ay boyunca ateşin yanmadığından, bununla birlikte hediye vermede, sadaka vermede son derece eli açık davranıldığı, tevazulu hayatı yokluk ve sakinlikten değil fetihlerin gerçekleştiği bolluk döneminde de hep aynı olduğundan bahsedilir. “Peygamber hanımları, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den nafaka istemeleri üzerine Ebubekir kalkıp Rasulullah’ın yanına gitmek için izin istedi. O sırada sahabeler, Peygamberimizin kapısında oturuyorlardı. Peygamberimiz de içeride oturuyordu ama Ebubekir’e girmek için izin verilmedi. Sonra Ömer geldi izin istedi, ona da izin verilmedi, Ardından Ebubekir ve Ömer’e (Allah onlardan razı olsun) birlikte izin verildi. Onlar da içeri girdiler. Peygamberimiz sessizce oturmuş, eşleri de çevresine toplanmışlardı. Hz. Ömer: “Ben Peygamber Efendimiz’e bir şey söyleyeyim de belki onu güldürebilirim.” dedi. Sonra şunları söyledi: “Ya Rasulallah! Eğer Zeyd’in kızı, Ömer’in karısı biraz önce benden nafaka istemiş olsaydı, kesinlikle boynunu koparırdım.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, azı dişleri görünecek kadar güldü ve şöyle dedi: “Şu etrafımdakiler


de benden istiyorlar.” Hz. Ebubekir (radıyallahu anh), Hz. Aişe’yi dövmek için, Hz. Ömer (radıyallahu anh) da Hz. Hafsa’yı dövmek için kalkıp şöyle dediler: “Yanında olmayan bir şeyi mi Hz. Peygamber’den istiyorsunuz?” Peygamber Efendimiz, onların kızlarını dövmelerine engel oldu. Sonra Peygamberimizin eşleri: “Allah’a andolsun ki, bundan sonra sahip olmadığı bir şeyi Rasulullah’tan istemeyeceğiz.” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberin eşlerini dünya nimetleri ile kendi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emrettiği ayetleri indirdi. Peygamber Efendimiz, önce Hz. Aişe’den başladı: “Sana bir şey söyleyeceğim ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum.” dedi. Hz. Aişe: “Ne söyleyeceksin?” dedi. Peygamber Efendimiz: “Ey Peygamber, hanımlarına söyle…” ayetini okudu. Hz. Aişe: “Senin hakkında anne ve babama mı danışacağım? Kesinlikle Allah’ı ve Peygamberini tercih ediyorum.” dedi.” (Seyyid Kutub, Fizilal’il-Kur’an) Peygamber hanımlarının uyarılması, onların lüks bir hayat ya da ziynetler istemelerinden dolayı değil, birazcık nafaka istemelerinden dolayıydı. Ümmetin annelerini eğiten ayetler, bugün ümmetin hanımları olan bizleri de aynı eğitime

“Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: 'Eğer dünya hayatını ve ziynetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok, eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki, Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır.' ” (Ahzab, 28-29)

tabi tutmalı. Onlar Peygamber hanımıydı deyip bu kadar kolay sıyrılmamalıyız. Mesele Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu seçmek ya da dünyanın süsünü ve zevklerini seçmek. Bugün mübah gördüğümüz ve bizi aldatan, oyalayan şeyleri tek tek gözden geçirmeliyiz. Ümmetin durumu ortada. İslam coğrafyalarını azıcık gözden geçirsek bizim için ne mübah ne mübah değil çok net anlarız. Örneğin; uyumak mübah, ancak İslam ümmetinin ağzı süt kokan bebelerinin karınları kurşunla doldurulurken hiçbir şey yokmuş gibi geceleri ellerini kaldırıp o acıyı yüreğinde hissetmeden, İslam davası için çalışmadan günün yarısına kadar uyumamız mübah mıdır? Giyinmemiz, ziynet takmamız mübahtır. Ancak küffar orduları müminlerin başından aşağı bomba yağdırırken Allah’ın mescitleri yerle bir edilirken, üstelik ümmetin aslanları kafire atacak kurşun bulamazken, kollarımızı altın, gümüş bileziklerle süsleyip türlü elbiselerle dolaplarımızı doldurmamız, yazlık kışlık halılar almamız, daha sayamadığım türlü çeşit zevk ve lükslerimizden vazgeçemediğimiz zaaflarımıza yenilmemiz ve mübah olanı yapıyoruz dememiz dünyaya aldanmak değil de nedir ki? İşte şimdi bu ayetler bize şifa olmalı kardeşim. Şimdi annelerimizi hatırlamalı... Hz. Aişe annemizin üzerinde yamalı bir elbise olmasına rağmen kendisine gelen paranın tamamını infak ettiğini hatırlamalı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in en çok infak eden eşi Hz. Zeynep’i hatırlamalı… Onların izlerini takip edip, onların hayatını tercih ettikçe inşaAllah onlarla buluşma yerimiz cennet olacak… Rabbim bizleri dünyanın süsü ve zevkini seçenlerden değil, cennetini tercih edip Peygamberler, Şehitler, Salihlerle beraber olanlardan eylesin, Allahumme Amin… Selam ve dua ile…

RECEB 1437

29


OLAYLAR VE YORUMLAR Nedim Bal

ANKARA Patlamalarının İzdüşümleri

Bismillahirrahmanirrahim Şubat ayının başlarında “CIA ajanının çarpıcı

30

bugünkü doktrini: “İç karışıklıkları destekleyerek düşmanını zor duruma sokmak”.

açıklamaları” başlığı altında bir haber düştü ya-

Şu anda elimizdeki Türkiye ile ilgili bilgilere

zılı basına. CIA ajanı Stillt şunları söylüyordu;

göre, önümüzdeki süreçte çok fazla terör saldı-

‘Rusya, PYD ve PKK’ya silah, para ve eğitim ve-

rısına uğrayacaksınız. Kaynaklarımız patlayıcı

rerek Türkiye’ye karşı kendilerinin bizzat içinde

madde sevkiyatlarını gözlemlemekte. Bunun ne-

bulunmadıkları bir savaş açabiliyorlar. Rusya’nın

rede kullanılacağını bilmiyoruz(!) tabii ki ama

NİSAN 2016


hedef Türkiye olacaktır. İstihbarat raporlarına bakılırsa bu saldırılar Rusya tarafından destekleniyor. Eminim ki yakın gelecekte çok fazla Rus danışmanlarının(ajanlarını) PKK kamplarında ve karargâhlarında resimlerini göreceksiniz.

ye’deki PKK/ PYD konusunda 180 derece farklı düşünce ve eylem içinde oldukları herkesçe biliniyor. Dolayısıyla Türkiye hükümetini hizaya getirmek maksatlı bu tür saldırıların ABD tarafından desteklenmediğinin garantisi yok.

Bu gerçekten hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü onların taktiği bu şekilde. Bu taktiğin aynısını Gürcistan’da gördük, Ukrayna’da gördük. Genel olarak bu danışmanlar; FSB ya da CBR ajanları oluyorlar. Yakın zamanda onları görmeye başlarsınız. PKK ve PYD Türkiye’de topyekûn savaş ilan etmek için gerekli pratik, teorik ve teknik bilgilerden ve gerekli insan gücünden yoksun. Böyle bir hareket onların sonu olur ancak yapabilecekleri şey; terör taktiklerine devam etmek olabilir.

Geçenlerde ABD’nin Kürt politikalarına yön veren isimlerinden Henry Barkey’in Financial Times’da enteresan bir Türkiye analizi yayınlandı. Şöyle diyor Barkey; “ABD’nin aracı

Sivil itaatsizliği (halk ayaklanmasını) sağlamak için ellerinden gelen her türlü saldırıyı yapacaklar. Bizim Ukrayna’da yaşadığımıza benzer bir protestoyu ne zaman yaşarsanız (arkasından) Rus danışmanlar(ajanlar) çıkacak. Propaganda, sivilleri kandırmak ve teröristler yetiştirmek onların uzmanlık alanı…(sanki bu hususta ABD çok masum!) ABD ajanının verdiği bu bilgiler üzerinden 6 gün geçmedi ki, PKK/PYD’nin Ankara Kızılay’da 36 kişinin ölümüne, onlarca insanın yaralanmasına sebep olan bombalı intihar eylemi gerçekleşti. Soru şu; CIA ajanının yaptığı bu açıklamalar; önceden haber vererek gerekli tedbirlerin alınması amaçlı samimi bir bilgilendirme mi? yoksa yanıltıcı bir algı operasyonu uygulayarak olayın arkasındaki gerçek azmettirici devletleri gizleyerek Rusya’yı töhmet altında bırakmak mı? Bu sorunun cevabına bazı tespitler yaparak ulaşmaya çalışalım. Şu an mevcut hükümetin Filistin, Mısır, Hamas, PKK/ PYD, Ulusal güvenlik, Suriye, Ortadoğu, Afrika, Birleşmiş Milletler gibi konularda ortaya koyduğu politikalarla, Amerika’nın ortaya koyduğu politikalar arasında zıtlığın olduğu, özellikle de Suri-

İngiltere; Afrika’da, Ortadoğu’da, Hindistan da, Asya da, Amerika; Irakta, Afganistan’da, Somali’de, Sudan da, Vietnam da, Japonya da, Rusya; Asya da, Kafkasya da, Afganistan da, Özbekistan da, Kırım da, Türkmenistan da, Fransa; Cezayir de, Burma da, Libya da, Mali de coğrafyaları sömürmek ve daha da zenginleşmek uğruna en adi yöntemlerle milyonlarca Müslümanı katletmişken, Ankara da veya Taksim de ölen ve yaralananlara üzüleceğini mi sanıyorsunuz? Bakmayın onların kınamalarına, lanetlemelerine, sahte gözyaşlarına.. Timsah avını yerken gözleri yaşarırmış!!! Onların ki timsah gözyaşları..

olabileceği kazan - kazan formülü var! Türkiye’de savaşan PKK militanlarının Türkiye’yi terk ederek Kuzey Irak ve Suriye’ye çekilmesi karşılığında, Türkiye’den Suriye’deki PKK/ PYD Kürt karton(!) bölgelerine müdahale etmeme sözü alınabilir. Bu durum kabul edilirse; iki ülkenin de yani ABD ve Türkiye’nin de çıkarına olur.(Yani ancak bu sayede Türkiye, Pkk

RECEB 1437

31


ile savaşmaktan kurtulur demek istiyor) Şayet Türkiye, Suriye’deki PKK/PYD Kürt karton(!) bölgelerine müdahale etmeme sözünü vermez ve anlaşmaya yanaşmazsa; PKK’nın Güneydoğu’yu Suriyeleştirmek girişiminin engellenemeyeceği açıktır”. (Aba altından sopa göstermek diye buna derler) Ne tuhaf öyle değil mi? PKK/PYD adına pazarlığı ABD yapıyor. Bu ifadeler aslında ABD’nin, PKK/PYD’yi istediği gibi kontrol edebileceğini de gösteriyor. Öyle ki dilediği an PKK güçlerini Türkiye’den çıkarıp Suriye’ye ve Kuzey Irak’a kaydırabiliyor. Yani PKK/PYD adına istediği an istediği farklı pazarlıkların içine girebiliyor. Daha ne diyor Henry Barkey; "Ya seçimlerden (ikinci yapılacak seçimlerden) aynı sonuçlar çıkar ya da şehirler havaya uçar”(10 Eylül 2015 Financial Times)” Ya istiklal caddesinde bombalar patlarsa Türkiye ne yapacak? (15 Ekim 2015 Amerika’nın sesi radyosunda verdiği roportaj). Kısacası Suriye meselesinde ve farklı konular da; Amerika, Rusya, İsrail ve Avrupa’nın istediği sonuca bir türlü razı olmayan hükümeti iç kamuoyunda zayıflatmak noktasında ister PKK’nın, ister İŞİD’in veya başka bir örgütün yapacağı bu ve benzeri patlatmalar, yaşanan ölümler, çekilen acılar; aslında ABD, Rusya ve Avrupa’nın çok da üzüleceği, karalar bağlayacağı, yaslar tutacağı olaylar değil.. Aksine kendi emperyalist sömürgeci politikalarına gayet uygun eylemler bunlar. İngiltere; Afrika’da, Ortadoğu’da, Hindistan da, Asya'da, Amerika; Irak'ta, Afganistan’da, Somali’de, Sudan'da, Vietnam'da, Japonya'da, Rusya; Asya'da, Kafkasya'da, Afganistan'da, Özbekistan'da, Kırım'da, Türkmenistan'da, Fransa; Cezayir'de, Burma'da, Libya'da, Mali'de coğrafyaları sömürmek ve daha da zenginleşmek uğruna en adi yöntemlerle milyonlarca Müslümanı katletmişken, Ankara'da veya

32

NİSAN 2016

Seküler, ateist, laik bir Kürt devleti modeli, ABD ve İngiltere’nin ikinci İsrail projesidir. Amerika, İngiltere ve İsrail’in öncülük ettiği bu Kürdis(rail) tan devleti projesi, PKK’nın kuruluşundan itibaren yürürlükte olan bir proje. Yani 40 yıllık bir süreç. Bu proje, Suriye iç savaşı ile başlamadı. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki siyasal Kürtçü hareketler başından beri zaten bu emperyalist güçlerin kontrolündeydi. Taksim'de ölen ve yaralananlara üzüleceğini mi sanıyorsunuz? Bakmayın onların kınamalarına, lanetlemelerine, sahte gözyaşlarına.. Timsah avını yerken gözleri yaşarırmış!!! Onların ki timsah gözyaşları.. Bu arada dikkatimizi çeken bir konuya kısaca değinmek istiyoruz: İŞİD, Suriye’de, Irak’ta ve dünyanın dört bir yanında bizzat kendi komuta merkezinin emriyle yaptığı eylemleri üstlenmekten çekinmeyen bir örgüt. Hatta hatta, komuta merkezinin bizzat kendi emriyle olmayan sadece o ülkelerdeki sempatizanları tarafından planlanıp yapılan eylemleri dahi ra-


hatça üstlenen bir örgüt. Hal böyle iken İŞİD, şu ana kadar Türkiye’de sadece Şanlıurfa’da iki gazetecinin öldürülmesi olayını üstlendi. Bunun dışında hiçbir olayı resmi olarak üstlenmedi. İŞİD, idari yapı olarak; yapılacak tüm eylemleri üst tarafta istişare edip karar veren sonra aşağıya indiren bir örgüt değil. İŞİD’in bu idari yapısı, farklı örgüt veya istihbaratların, İŞİD adına eylem yapmalarını kolaylaştırıyor. Bu sebeple, Türkiye’deki saldırıları düzenleyenlerin İŞİD’le irtibat kurduklarını zannederek başka örgüt veya istihbaratların tezgâhına düşmüş olma ihtimalleri de kuvvetli. Nitekim İŞİD adına saldırıyı düzenleyen bazı eylemcilerin daha önce DHKP-C veya HDP bağlantılı olması ve en son sınırda bombalı düzenekleriyle yakalanan bazı İŞİD(!) militanlarının PKK kamplarında eğitim aldıklarını itiraf etmeleri bu şüpheleri hayli artıran bir durum. Önümüzdeki günlerde bu konular biraz daha netleşir..

KÜRDİS(RAİL) TAN Projesine doğru adım adım Seküler, ateist, laik bir Kürt devleti modeli, ABD ve İngiltere’nin ikinci İsrail projesidir. Amerika, İngiltere ve İsrail’in öncülük ettiği bu Kürdis(rail) tan devleti projesi, PKK’nın kuruluşundan itibaren yürürlükte olan bir proje. Yani 40 yıllık bir süreç. Bu proje, Suriye iç savaşı ile başlamadı. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki siyasal Kürtçü hareketler başından beri zaten bu emperyalist güçlerin kontrolündeydi. Devlet kurmak öyle birkaç günde, birkaç sene de olacak iş değil. Toplumu; kurulacak yeni düzene, sınırlara, şartlara alıştırmak ve kabullendirmek zaman alan bir süreç.. Gerekli şartların, zeminin ve ortamın hazırlanması on yıllar alabilir. İpleri ABD’’nin elinde olan PKK/PYD orada Amerika’nın izni ve oluru olmadan devlet ku-

ramaz. Buna niyet dahi edemez. Eğer bugün PKK/PYD Suriye’de özerk bölge, federal bölge ilanı yapabiliyorsa bu ABD’den habersiz asla olamaz. Bu durum ABD’nin ikiyüzlü sinsi politikalarının bir neticesidir. Eskilerin “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” ya da “tavşana kaç, tazıya tut” deyimleri başta ABD olmak üzere tüm emperyalist Hristiyan devletlerin ortak karakterlerini daha doğrusu karaktersizliklerini yansıtan ifadelerdir. ABD’nin bugün PYD’yi müttefik olarak gördüğünü açıklaması şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan hükümetin bu ittifaka (ABD, PYD/PKK ittifakına) şaşırmış olması. Çünkü PYD’yi Suriye’de kurduran zaten ABD’nin ta kendisiydi. PKK liderinin kardeşi olan Osman Öcalan; 2003 yılında Suriye de PYD’ yi ABD’nin kurduğunu açıkça itiraf ediyordu. Yani örgüt liderinin öz kardeşi tarafından bile tam 13 yıl önce varlığı ve kimler tarafından kurulduğu, haber verilen bir örgütten bahsediyoruz.

ABD’nin bugün PYD’yi müttefik olarak gördüğünü açıklaması şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan hükümetin bu ittifaka (ABD, PYD/ PKK ittifakına) şaşırmış olması.

PYD’nin geçmişi üç beş yıllık bir hadise değil ki.. PKK’yı 1970’ler de devletin/MİT’in kurup yönlendirdiği gerçeği bu hareketin içinden çıkan insanların dahi dile getirdiği bir hakikat. Asıl üzerinde durulmayıp atlanan nokta ise; o gün MİT’i kontrol eden ve yönlendiren gücün ABD olduğu gerçeği. Yani o gün PKK’yı, MİT üzerinden kontrol eden ABD den başkası değildi. PKK’nın bu dönemde yaptığı iş; devletle savaşmak değil, tam tersine bölgedeki aşiretleri ve tüm siyasal Kürt hareketlerini,

RECEB 1437

33


lider kadrolarını bastırmak ve yok etmekti. Daha sonrasın da Kürt olmayan devrimci sol örgütleri de içine alacak şekilde bastırma ve yok etme faaliyetleri devam etti. Böylece devlet, kendi içinden çıkardığı silahlı devrimci, Marksist, komünist bir örgütle, diğer tüm sol örgütleri bertaraf etmeyi veya zayıflatmayı büyük ölçüde başarmıştı. Devlet, çok güzel bir planla komünizm tehlikesinden ve bu ideolojiyi benimseyen terör örgütlerinden kurtulduğunu zannederken aslında en büyük düşmanının değirmenine su taşıdığının farkında değildi. O gün devleti ve MİT’i kontrol edip istediği gibi yönlendiren üst akıl Amerika; bu sayede Rusya’nın Türkiye’ye komünist rejim ihraç etme tehlikesini savuşturmuş ve ayrıca uzun yıllar bölgede herkese karşı kullanabileceği taşeron bir örgütü de oluşmuştu. Yani bu işten asıl kazançlı çıkan yine emperyalist Amerika’ydı. Bu tarihi gerçekleri atlayarak etrafımızda bugün olup biteni anlamaya çalışmak bizi yanlış değerlendirmelere ve gerçek düşmanı unuttur-

Devlet, çok güzel bir planla komünizm tehlikesinden ve bu ideolojiyi benimseyen terör örgütlerinden kurtulduğunu zannederken aslında en büyük düşmanının değirmenine su taşıdığının farkında değildi. O gün devleti ve MİT’i kontrol edip istediği gibi yönlendiren üst akıl Amerika; bu sayede Rusya’nın Türkiye’ye komünist rejim ihraç etme tehlikesini savuşturmuş ve ayrıca uzun yıllar bölgede herkese karşı kullanabileceği taşeron bir örgütü de oluşmuştu.

maya götürecektir. ABD’nin bölgede olma sebebinin IŞİD olmadığı gün gibi ortada. ABD, PKK/PYD’yi güçlendirmek ve onu devlet olmaya hazırlamak için Suriye’ye müdahalede bulunuyor. ABD’nin PKK’yı, Irak’ın en stratejik yeri olan Sincara yerleştirken, PYD’yi de Kobani’de ideolojik, Siyasi ve askeri olarak güçlendirirken tek bir amacı vardı: PKK’nın Güneydoğu’da şehir savaşı yapabilecek bir güce dönüştürülmesi. Hatırlanacağı üzere Kobani’de pkk/pyd güçleri İşid karşısında darmadağın olduğunda PKK’nın kandil komuta merkezi: ”Gerilla dağda savaşmayı biliyor. Bizim şehir savaşında tecrübemiz yok” açıklaması yapmak zorunda kalmıştı. Bu noktada Kobani ve Rejova , PKK/PYD için güzel bir staj sahasıydı. Şuan Güneydoğuda savaşmaya çalışan PKK militanlarının birçoğu Kobani ve Rejova da şehir savaşları eğitimi alarak tekrar bölgeye dönen insanlar. Ayrıca PKK’nın elindeki birçok silah, ABD’nin PYD’ye açıktan verdiği silahlar. Bu da ABD, PKK/PYD arasında nasıl bir gizli ortaklığın yürütüldüğünü ortaya koyuyor aslında. ABD ve Avrupa’nın desteği olmadan PKK ve siyasi uzantısı HDP’nin Türkiye’de uzun soluklu savaş çıkarmaya ne cesareti, ne donanımı, ne taktiği ne de eğitimli gücü vardı. Fakat herkese malumdur ki; HDP’nin eş başkanı Demirtaş’ı ABD ye çağırarak 6 -7 Ekim olaylarını başlatan ve Türkiye’nin yürüttüğü çözüm sürecini bozan Amerika’nın ikiyüzlü politikasıdır. Amerika’nın dış politikası “Kazan, Nasıl Kazanırsan Kazan” prensibi üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla ABD, çıkarları söz konusu olduğunda her türlü ikiyüzlü sinsi yöntemleri denemekten; ar duyacak, utanacak, çekinecek bir ülke değil. Çünkü Avrupa ve ABD‘nin siyasal tarihi bu alçakça ikiyüzlülüklere çok şahit olmuştur.

Mü’min, Bir Delikten İki Kez Isırılmaz ABD’nin bu ikiyüzlülüğü Suriye’de net olarak

34

NİSAN 2016


Amerika’nın dış politikası “Kazan, Nasıl Kazanırsan Kazan” prensibi üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla ABD, çıkarları söz konusu olduğunda her türlü ikiyüzlü sinsi yöntemleri denemekten; ar duyacak, utanacak, çekinecek bir ülke değil. Çünkü Avrupa ve ABD‘nin siyasal tarihi bu alçakça ikiyüzlülüklere çok şahit olmuştur.

ortaya çıktı. Mübarek ŞAM CİHADI, Müslümanların lehine doğru ilerlerken, ABD ebedi düşmanı zannettiğimiz(!!!) Rusya ile ittifak yapıp “müslümanların yenilgiye uğraması için” Rusya ile birlikte ortak hareket eden bir güç. Aynı şekilde Suriye’de zalim Esad rejimine yönelik halk hareketlerinin başladığı günlerde, Esad’ın gitmesi için Türkiye’ye baskı uygulayan ABD, bugün Esad’ın kalması için Rusya ve İran’ın yanında yer alıyor. Bunca olaydan sonra hala ABD ye, Avrupa’ya ve onların taşeronluğunu yapan devlet veya örgütlere güvenerek yola çıkmak, iş tutmak, politika belirlemek isteyenler varsa “imanlarını bir tazelesinler”. Bilindiği üzere Türkiye devleti “İslam kanunlarına göre “ yönetilen bir ülke değil. Yani laik bir devlet. Daha da açacak olursak; Türkiye Cumhuriyeti rejimi; devlet ve millet yöneti-

minde, Allah’ın ve Peygamberinin bildirdiği hükümleri referans almayan, Kur’an ı Kerim’i anayasa olarak kabul etmeyen bir rejim. Dahası Türkiye cumhuriyeti rejimi, o günkü rejimin kurucu gücü olan Kemal Atatürk’ün, Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an ı Kerim için “Gökten indiği zannedilen doğmalar (uydurmalar)la devlet yönetilmez” diyerek baştan İslami hükümleri reddetme asası üzerine kurulan bir rejimdir. Şayet Türkiye cumhuriyeti devletinin yönetim şekli Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine göre olsaydı bu ülkenin yöneticileri dost-düşman kavramlarını ve izleyecekleri siyaseti; Allah’ın kitabına göre anlamlandırmak zorunda kalacaklardı. Yurt da sulh cihan da sulh teraneleriyle düşmanlarının koynuna kendi rızalarıyla ahmakça girmeyeceklerdi. Dost zannettirerek düşmanın koynuna bizi sokmak isteyen gafillere de fırsat verilmeyecekti. Lakin ”bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah’ta onların halini değiştirmez (Rad suresi 11)” emri ilahisinin değişmez hakikati mucibince ümmet olarak biz böyle acı bir neticeyi hak etmişiz. Ne diyordu şair: Kula Bela Gelmez, Hakk Yazmadıkça / Hakk Bela Yazmaz, Kul Azmadıkça.. Sonuç olarak; bugün ülkenin karşılaştığı ağır sorunların temelinde, rejimin kurucu gücünün ayrıştırıcı zihniyeti yatıyor. Bu zihniyet ve rejim değişmediği ve devlet, Allah’ın hükümleriyle yönetilmediği müddetçe ülkenin ve milletin sorunları da çözülmeyecektir. O yüzden ümmet olarak toptan tevbe etme ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan başka çıkar yolumuz yoktur. Hele hele, aç köpeklerin yemek kaplarının başına üşüştüğü gibi Müslümanların üzerine saldırıldığı bu çağımızda bizi Allah’ın boyasıyla boyanmaktan başka hangi amel, onların zulmünden kurtarabilir ki?? Allah’a Emanet Olun. Esselamu Aleykum.

RECEB 1437

35


KUR’ÂN’IN GÖLGESİNDE

Zafer Mert

Sahabîlerin Hepsi Âdildir ‫السابِقُو َن ا ْلا َ َّولُو َن ِم َن‬ َّ ‫َو‬ ِ ‫الْ ُم َه‬ ‫ين‬ َ ‫ين َوا ْلاَنْ َصا ِر َوالَّ ٖذ‬ َ ‫اج ٖر‬ ‫ات ََّب ُعو ُه ْم بِ ِا ْح َس ٍان َر ِض َى اللّٰ ُه‬ ‫َع ْن ُه ْم َو َر ُضوا َع ْن ُه َواَ َع َّد لَ ُه ْم‬ ٍ ‫َج َّن‬ ‫ات َت ْج ٖرى َت ْح َت َها ا ْلاَنْ َها ُر‬ َ‫ين ٖف َيها اَ َبدًا ٰذلِك‬ َ ‫َخالِ ٖد‬ ‫الْ َف ْو ُز الْ َع ٖظي ُم‬ “İslâm'ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.”

D

inin anlaşılması hususunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra sahabe nesli ilk ve en önemli halkayı oluşturmaktadır. Sahabiler, Kur’ân-ı Kerîm ayetlerinin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e inişine şahit oldular; O’nun Allah’ın buyruklarını nasıl anlayıp yorumladığını ve bu ilahi emirleri nasıl yaşayıp uyguladığını bir bir izlediler; dinimizi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den öğrendiler. İşte bu üstün meziyetleri dolayısıyla biz onlara «şerefli sahabiler” anlamında “ashab-ı kiram” diyoruz. “Seçkin sahabiler” anlamında “sahabe-i güzin” diyoruz. Onları Allah Teâlâ’nın şerefli ve seçkin yap-

36

NİSAN 2016

(1)

tığını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şu hadis-i şerifinden öğreniyoruz: “Allah Teâlâ; kulların kalplerine baktı, Muhammed’in kalbini kulların kalplerinin en hayırlısı buldu; onu Kendine ayırdı ve peygamber olarak gönderdi. Muhammed’in kalbinden sonra kullarının kalplerine bir daha baktı, onun ashabının kalplerini kulların kalplerinin en hayırlısı buldu, bunun üzerine onları Peygamber’inin vezirleri yaptı.” (2) Ashab-ı kiram Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın Elçisi olduğunu öğrenince, atalarının kendilerine telkin edip öğrettiği manevi değerleri tamamen terk edip Allah’ın


Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’nun getirdiği dine bütün gönülleriyle bağlandılar. Kurulu düzene karşı çıktıkları için kendilerini cezalandıran Mekke’nin ileri gelen müşriklerinin ağır işkencelerine, ateşle dağlamalarına, kırbaçla dövmelerine katlandılar. Bu kutlu nesil Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i tanıyınca onun etrafında pervane olmuş, onu düşmanlarına karşı canla başla korumuş, bir emrini iki etmemiştir. Aynı zamanda Kur’an ve Sünnet’in gerek sözlü gerekse yazılı olarak bizlere aktarılmasında kilit noktayı oluşturmuşlardır. Dinin anlaşılmasında sahabilere atfedilen konum çok önemlidir. Çünkü sahabe neslinin adil kabul edilmesi dinin pekiştirilmesi anlamına gelirken, sahabilerin itibarsızlaştırılması ise nakledilen bilgiye şüphe girmesi anlamına gelecektir. Ki bu durumda Kur’an ve Sünnet’in sorgulanmasına kadar gidilebilecek şer kapısı açılmış olacaktır. Aynı şekilde sahabe nesli özellikle, hadis rivayeti açısından da son derece önemlidir. Zira onlar, diğer ravilerden farklı olarak hadisleri bizzat kaynağından almışlardır. Bu yönüyle onların güvenilirliği büyük önem taşımaktadır. Eğer sözü kaynağından alan bu kişilere karşı duyulan güven tümüyle zedelenirse, kaynak güvenilir olsa bile nakledilen (Kur’an ve Sünnet)in doğruluğu üzerinde de şüphe uyanmasına sebep olacaktır. Bu ise doğal olarak, doğrudan doğruya kaynağın otoritesinin sarsılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tarihte hem bidatlere sapan fırkalar hem de İslam düşmanları, İslam dininin temel esaslarını zayıflatmak, ümmetin birliğini dağıtmak, ehl-i sünnet ve’l-cemaat olarak isimlendirilen ana gövdeyi zayıflatmak için sahabenin dindeki konumunu düşürmek ve sahabenin adaletini gölgelemek istemişlerdir. Geçmişte bu işin bayraktarlığını Hariciler, Şiiler, Mutezile gibi fırkalar yerine getirirken günümüzde ise özellikle kendilerini Kur’an’a nispet eden ama Allah’ın kitabından en uzak olan fırka bu saldırıları gerçekleştirmektedirler. Aynı şekilde Hz. Ali radıyallahu anhu’nun

Bu kutlu nesil Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i tanıyınca onun etrafında pervane olmuş, onu düşmanlarına karşı canla başla korumuş, bir emrini iki etmemiştir. Aynı zamanda Kur’an ve Sünnet’in gerek sözlü gerekse yazılı olarak bizlere aktarılmasında kilit noktayı oluşturmuşlardır. Dinin anlaşılmasında sahabilere atfedilen konum çok önemlidir. Çünkü sahabe neslinin adil kabul edilmesi dinin pekiştirilmesi anlamına gelirken, sahabilerin itibarsızlaştırılması ise nakledilen bilgiye şüphe girmesi anlamına gelecektir. Ki bu durumda Kur’an ve Sünnet’in sorgulanmasına kadar gidilebilecek şer kapısı açılmış olacaktır.

kendisinden beri olduğu Şii fırkası, müsteşrikler de sahabilerin adaletine saldırarak İslam’ın ilk nesline gölge düşürmek istemektedirler. Her ne surette olursa olsun, cumhura muhalefet edenlerin muteber, sabit olan bir delilleri yoktur. Hiç şüphe yok ki sahabenin tamamının adil olduğuna inanmak dört büyük imam Ebu Hanife, Malik, Şafii ve İbn Hanbel ile Buhari, Müslim, Ebu Davud, en-Nesai, et-Tirmizi, İbn Main, İbnu›I-Medini, Ebu Zur’a, Ebu Hatim, İbn Hibban, İbn Teymiyye gibi, hadisçilerin tamamı dâhil olmak üzere cumhurun sözüdür. Kısacası ehli sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin tamamı bu görüştedir. Ümmetin selef âlimleri ve müteah-

RECEB 1437

37


Hiç şüphe yok ki sahabenin tamamının adil olduğuna inanmak dört büyük imam Ebu Hanife, Malik, Şafii ve İbn Hanbel ile Buhari, Müslim, Ebu Davud, en-Nesai, et-Tirmizi, İbn Main, İbnu›I-Medini, Ebu Zur’a, Ebu Hatim, İbn Hibban, İbn Teymiyye gibi, hadisçilerin tamamı dâhil olmak üzere cumhurun sözüdür. Kısacası ehli sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin tamamı bu görüştedir. Ümmetin selef âlimleri ve müteahhirinin âlimlerinin tamamı bu kanaattedir.

hirinin âlimlerinin tamamı bu kanaattedir. Bu hususta anlaşılması gereken en önemli kavram tabi ki adalet kavramıdır. Adalet kavramı ile hiç hata etmeyen, hiçbir kusuru olmayan kimse kastedilmemektedir. Zaten dünyada böyle bir insan da yoktur. Adâlet kelimesi sözlükte oldukça çeşitli anlamları içermektedir. Bu anlamlardan birisi de istikamet ve doğruluktur. Bu sözlük anlamını “Konuştuğunuz zaman âdil olunuz” (3) ayeti de destekler mahiyettedir. Sözünde doğru olmak insanlarda aranılan, makbul bir vasıftır. Istılahî olarak ise adalet kavramını en güzel açıklayanlardan birisi olan İmam Şafii şöyle demektedir: Âdil demek hiç günah işlemeyen, ibadetlerini eksiksiz ifa eden kimse olsaydı sen hiçbir zaman âdil olan kimse bulamazdın. Günah işleyen de âdil kabul edilseydi hiç kimse cerh edilmezdi. Ancak şu var ki büyük günahları terk eden, iyiliği kötülüğüne galip gelen kimse âdildir (4) ve Zekeriya aleyhi’s-selam’ın oğlu hariç hiçbir kimseyi tanımıyorum ki ibadetini tam yapmış ve günah işlememiş olsun.

38

NİSAN 2016

Bundan dolayı itaat yönü ağır basan kişi âdil, günahı ağır basan kişi ise mecrûhtur, âdil değildir. Sahabenin ‘adil’ olduğunu, Kur’an, Sünnet ve icma’dan delillere dayandırarak kabul eden âlimlerin, sahabenin şahsi veya dini-siyasi bir takım nedenlerle, bile bile Peygamber’e yalan isnatta bulunduğuna ilişkin herhangi bir eleştirileri olmamış, dolayısıyla sahabeyi adalet yönünden tenkit dışında tutmuşlardır. Nitekim Hatib el-Bağdadi, bu konudaki delilleri zikrettikten sonra: “Bütün bunlar, kesin olarak sahabenin saflığını, adil ve nezih olduğunu gösterir. Onların görünen ve görünmeyen bütün yönlerini bilen yüce Allah’ın bu ta’dilinden (âdil olmalarını ifade etmesinden) sonra, artık hiç kimsenin tezkiyesine de ihtiyaç duyulmaz» (5) demektedir. İbn Teymiyye (v. 728/1328) de, sahabenin adaletinden şüphe edilmemesi gerektiğini şöyle ifade etmektedir: “Sahabenin tümü hakkında adaletle hükmetmek gerekir. Zira Allah’ın ayetleri, onlardan hürmetle bahsederek onları en güzel şekilde ta’dil etmiştir (adaletli olduklarını söylemiştir).” (6) “Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem ashabı, insanların en doğru sözlüleridir. İçlerinde, Peygamber’e kasten yalan isnat etmiş birinin varlığından asla söz edilmemiştir. Bununla birlikte, onların da ufak tefek bazı kusurları olmuştur. Hiç şüphesiz (insan olmaları hasebiyle) hataya düşmüşlerdir, zira masum değillerdir. Münekkit âlimler, onların hadislerini tetkik etmişler ancak makbul hadislerden saymışlardır... Sonuçta sahabenin tamamı, hadis ve fıkıh âlimleri tarafından ittifakla sika (güvenilir) kabul edilmiştir.” (7)

Dolayısıyla İslam alimleri, Kur’an ve Sünnet’teki delillere ve sahabenin konumuna bakarak, onların adaletinden şüphe edilmemesi gerektiği üzerinde önemle durmuşladır. (8) Rabbimiz yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de sahabîlerden övgü ile bahsederek şöyle buyurmuştur: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Al-


lah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (9)

Sahabilerin faziletini anlatan ayetlerin yanında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in de sahabilerin faziletinden bahseden bir çok hadisleri vardır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“(İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış kimselerdir.” (10)

İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhu anlatıyor: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran radıyallahu anh der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında

“Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü’minlere Allah yeter.” (11) “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (12) “…İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir…” (13) “Şüphesiz Allah, ağaç altında sana bîat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (14) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a iman edersiniz…” (15) “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (16) “Onlar yaralandıktan sonra Allah’ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.” (17)

Kur’an ve Sünnet’te sahabiler ile alakalı bu kadar ayet ve hadis olmasına rağmen günümüzün fasık ve zındıkları tarafından sahabe efendilerimize dil uzatan fasıkları görüyoruz. Günümüzde özellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Asla ashabım aleyhinde konuşmayınız. Benden sonra onlara kesinlikle laf dokundurmayınız. Onları seven, bana olan sevgisi dolayısıyla sever. Onlara düşmanlık eden, bana olan nefreti yüzünden düşmanlık eder. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edenin ise, çok geçmeden Allah belasını verir.” (21) Hadisini kulaklarımıza küpe edip bu zihniyete asla pirim vermemeliyiz.

RECEB 1437

39


şişmanlık zuhûr eder.” (18) Hz. Cabir radıyallahu anhu’dan gelen hadiste durum şu şekilde izah edilmiştir: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Ashabıma dil uzatmayın. Nefsim elinde olan zât-ı zülcelâl’e yemin olsun sizden biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (19) Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve: “Hala burada mısınız?” buyurdular. “Evet!” dedik. “İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.” (20) Kur’an ve Sünnet’te sahabiler ile alakalı bu kadar ayet ve hadis olmasına rağmen günümüzün fasık ve zındıkları tarafından sahabe efendilerimize dil uzatan fasıkları görüyoruz. Günümüzde özellikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Asla ashabım aleyhinde konuşmayınız. Benden sonra onlara kesinlikle laf dokundurmayınız. Onları seven, bana olan sevgisi dolayısıyla sever. Onlara düşmanlık eden, bana olan nefreti yüzünden düşmanlık eder. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edenin ise, çok geçmeden Allah belasını verir.” (21) Hadisini kulaklarımıza küpe edip bu zihniyete asla pirim vermemeliyiz. Hülasa, naklettiğimiz ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, sahabe neslinin dindeki üstün yerini göstermektedir. Bu ilahi ve nebevi buyrukları dikkate alan ve onların Müslüman ol-

40

NİSAN 2016

duktan sonra kesinlikle yalan söylemediklerini bilen muhaddisler ve ehl-i sünnet âlimleri ashab-ı kiramı “udûl (âdil kimseler)» kabul etmişlerdir. Yani onların asla yalan söylemediğini, bu sebeple de ashab-ı kiramın rivayet ettiği hadislerin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Dört mezhebin imamı bu görüştedir. Kütüb-i Sitte âlimlerinin önde gelenleri ile “cumhur” dediğimiz ulemanın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Bu konuda farklı düşünenler, bidatçı dediğimiz ehl-i sünnet dışındaki bazı fırkalardır. Allah hepsinden razı olsun. Bizleri de onlara komşu eylesin. ------------------------1. Tevbe, 100. 2. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 379; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, IX, 112-13, nr. 7582-83; Heysemi, Mecma’u’z-zevaid, I, 177-178, VII, 252-253. 3. En’am, 152. 4. İbnu‘l-Vezîr, Muhammed b. İbrahim el-Yemanî, el-Avâsım ve’l-Kavâsım li Zebbi an Sünneti Ebi’l-Kâsım, (thk: Şuayb el-Arnavut), Beyrut, 1992, II. bsk., I, 323. 5. el-Hatib, e/-Kifaye, s.96. 6. ez-Zehebl, e/-Münteka min Minhaci’l-i’tidal, s.48. 7. ibn Teymiyye, Minhacu’s-Sünneti’n-Nebeviyye, 307. 8. ibn Abdilberr, el-istiab, 1/9 (el-isabe kenarında); el-Hatib, el-Kifaye, s.93. ibnu’s-Salah, Mukaddime, s.174; ibn Hacer, el-isabe, 1/9-12; Abdulall el-Ensarl, Fevatihu’r-Rahamut, 11/155. 9. Tevbe, 100. 10. Vakıa, 10-11. 11. Enfal, 64. 12. Haşr, 9. 13. Hadid, 10. 14. Fetih, 18. 15. Ali İmran, 110. 16. Bakara, 143. 17. Ali İmran, 172. 18. Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18). 19. Müslim, Fedailu’s-Sahabe 221, (2540). 20. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207, (2531). 21. Tirmizi, Menakıb 58, nr. 3862.


NEBEVÎ NASİHATLER

M. Sabri Yücel

Her Alanda İlahi Murakabe Şuuru Yâda

140 Karaktere Cehennem Sığdırmak

‫رضي اللَّه عنهما‬ ‫ وأبي ع ْب ِد ال َّر ْحمنِ ُمعا ِذ ْبنِ جبل‬، ‫عن أبي َذ ٍّر ُج ْند ُِب ْبنِ ُج َناد َة‬ َ ِ ‫الس ِّي َئ َة‬ ‫عن‬ ْ ، َّ ‫ اتَّقِ اللَّ َه َح ْيثُ َما كُ ْن َت وأَ ْت ِب ِع‬: ‫وسلَّم قال‬ َ ‫رسول اللَّ ِه َصلّى الل ُه َع َل ْي ِه‬ ‫حديث حس ٌن‬ : ‫بخلُقٍ َح َسنٍ “ روا ُه ال ِّت ْرمذ ُّي وقال‬ ٌ ُ ‫اس‬ َ ،‫الْحسن َة َت ْم ُح َها‬ َ ‫وخالقِ ال َّن‬ Ebû Zer Cündeb b. Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz b. Cebel radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork. Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün. İnsanlarla güzel geçin!” (1)

Utanmadıktan sonra dilediğini yapar insan Rabbini unutana neylesin hukuk neylesin ferman

RECEB 1437

41


İ

nsan söz konusu olduğunda hata ve yanlışa düşme kaçınılmaz olur. Kimi zaman bu durum toplumsal bir eylem hüviyeti kazanır ve toplum genel olarak hata işlemeye başlar. Bu hal bazen öyle içselleştirilir ki toplumlar tarafından, bir zaman sonra yok oluşunun sebebi sayılacak eylemler, zamanla iyice benimsenir ve varlık sebebi olarak addedilmeye başlanır. İlahi düsturlardan uzak olan her toplumun bir şekilde karşı karşıya kaldığı bu durum, bazı kavimlerin şahsında müslümanlara ibret olarak anlatılmış ve hatayı hayat tarzı yapmalarının korkunç neticeleri, başlarına gelen felaketlere dikkat çekilerek izah edilmiştir. İnsanın sorumsuzca dilediği gibi hayat sürebileceği bir yer olmayan dünya, mesuliyet sahibi Âdemoğlunun başıboş bırakılmayacağı bir imtihan yeridir. Kurallar, mevcudatın sahibi ve yaratıcısı Allah azze ve celle tarafından tayin edilmiş olup bunun neticesinde ceza veya mükâfat denilen sonuçlar belirlenmiştir. Rabbimiz, bu dünyayı kendisini hiç sayan nasipsiz güruhların dilediği gibi at sürebileceği bir yer olarak yaratmamıştır. Kullarına karşı zulmedecek de değildir O. Yanlışa düştüklerinde kendilerini uyaran peygamberler gönderecek, günahın karanlıklarında yollarını bulacakları

Rabbimiz, bu dünyayı kendisini hiç sayan nasipsiz güruhların dilediği gibi at sürebileceği bir yer olarak yaratmamıştır. Kullarına karşı zulmedecek de değildir O. Yanlışa düştüklerinde kendilerini uyaran peygamberler gönderecek, günahın karanlıklarında yollarını bulacakları kitaplar indirecekti dilediği zaman ve zeminde. Tarih boyuca da hep böyle oldu zaten.

42

NİSAN 2016

kitaplar indirecekti dilediği zaman ve zeminde. Tarih boyuca da hep böyle oldu zaten. İlk ataları olan Âdem aleyhisselam’ı kandırmakla görevine bilfiil başlayan İblis, Âdem’in zürriyetini de rahat bırakacak değildi. Atalarını bir mesaj ve ileti ile cennetten çıkardığı gibi neslini de çeşitli mesaj ve iletileri ile cehenneme doğru sevk edecek fiilleri işlemeye yönlendirdi her daim. Ambalaj farklı olsa da mahiyeti hep aynı olacaktı neredeyse işlenilen kabahatlerin. Sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, fikirsel vs. ne alan varsa yanlışlar işlenile geldi toplumlar tarafından. Âd oldu bazen, dünyada cenneti yaşama cinnetine tutuldu insanlık. Zamanla Semûd oldu mimarisine tapıp ilahına meydan okudu. Medyen ve Eyke oldu da ekonomik ahlaksızlığı marifet saydı bir süre. Sodom ve Gomora’da, alemde görülmemiş fuhşiyatı hayat biçimi olarak gördü zalim insanoğlu. Kullarına pek merhametli, şanı yüce Allah celle celâluh, peygamberleri vasıtasıyla ikaz etti insanoğlunu. Yaratıcısına karşı sorumsuzca işlenilen hataların karşılıksız kalmayacağını bilmeliydi zalim insan. Bunun için seçildi peygamberler, bu ulvi göreve layık görüldüler ve hakkıyla vazifelerini deruhte ettiler. İlk halka Âdem aleyhisselam’dan nübüvvet mührünün son sahibi Muhammed Mustafa aleyhisselam’a kadar bütün peygamberler üzerine düşen ne tür sorumluluk varsa yerine getirdiler. Artık peygamber gelmeyecek ve insanlık son ilahi dinin peygamberi ve getirdiği kitabın ölçülerine göre hayatını tanzim etmekle mükellef tutulacaktı. İşte tam bu noktada gözden kaçırılması mümkün olan ve belki de göz ardı edilen çok mühim bir mesele ve sorun var gibi gözükmektedir. Hatayı hayat kılan toplumlara Rablerinin buyruklarını hatırlatmakla görevli olarak gönderilen peygamberler; bir sosyal ıslahatçı, deha sahibi karizmatik lider, toplumun rahat yüzü görmesi için çabalayan siyasi önder ve tüm mesajı sadece dünyayı ilgilendiren bilge kişiler miydi? Yoksa onlar evvela Allah’ın peygamberleri miydiler? Bu açıdan bakıldığında toplumun içtimai, iktisadi, ahlaki vs. bozukluklarını düzeltmeyi mi hedeflemişlerdi ilk etapta? Veya daha ulvi bir maksadın gerçekleşmesi için mi


çabalıyorlar ve bu uğurda sabrın envai çeşidini yaşayarak öğretiyorlardı? Evvela insanın, sonra da toplumun hataya düşmesinin ilk sebebi; Rabbini unutması ve O’nun azametini, yüceliğini hissetmemesi olarak tayin edilmiş ve çözüm bu doğrultuda uygulanmaya çalışılmıştır. Esasında Rabbini unuttuğu için yanlış yapan insan-toplum, bu kusurunu telafi edip Rabbini tanımaya başladığında hatadan da vazgeçecekti. Peygamberlerin çözüm şekli buydu, Rablerini unuttuğu için türlü hastalıklara müptela olmuş toplumları ilahi düsturlarla buluşturmak ve insan kıvamına getirmekti. Zira Allah’ı unutan ve bilmeyen insan, insanlığın yapısına uygun olmayan davranışlar sergileyecek, neticede hayvanlar derekesine düşecek hatta hayvanlarla kıyaslanamayacak müptezelliklere imza atabilecekti. Bundan dolayı Medyen’e “sizin ekonominizi düzeltelim” denilmedi ilk etapta, “ahlaki erdemleri tekrar kazanmanıza yardımcı olacağız” denilmedi Sodom-Gomora’ya, “garibanlara zorba gibi davranmayı bırakın” denilmedi Âd kavmine. Sadece Şuara suresini okuyanlar bile anlayacaktır ne demek istediğimizi. Kavmine ilahi fermanla görevli olarak gönderilen seçkin kullar olan peygamberler, hep şöyle seslenmişti ilk etapta ümmetlerine: “(Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” (2) İlk halkadan son halkaya kadar gönül dünyamızın güzide rehberleri olan peygamber efendilerimizin öncelikli görevleri Allah’ı tanıtmak olmuştur ümmetlerine. Rabbini tanıyan, Onun azametini, yüceliğini hisseden, O’nun murakabesi altında olduğunun farkında olan elini kolunu sallayarak günah işleyemezdi elbette. Bu şuurun hâkim olduğu toplum, asr-ı saadeti yaşayacak, bir zaman günahı ile kıvanç duyanlar artık başkasının günahını da Allah’a yapılan bir saygısızlık olarak görmeye başlayıp bu konuda en uygun kontrol sistemlerini geliştirecekti. Rabbini unuttuğu için O’na asi olanlar, tanımaya başladıkça sorumlu hissedeceklerdi kendilerini yoktan var edene. Bugün de durum pek farklı değildir. Toplumsal bir hatanın engellenmesi için tertip edilen onca seminer, konferans, sempozyum, bildiri, broşür, reklam, tayin edilen maddi ve fiziksel

Evvela insanın, sonra da toplumun hataya düşmesinin ilk sebebi; Rabbini unutması ve O’nun azametini, yüceliğini hissetmemesi olarak tayin edilmiş ve çözüm bu doğrultuda uygulanmaya çalışılmıştır. Esasında Rabbini unuttuğu için yanlış yapan insan-toplum, bu kusurunu telafi edip Rabbini tanımaya başladığında hatadan da vazgeçecekti. Peygamberlerin çözüm şekli buydu, Rablerini unuttuğu için türlü hastalıklara müptela olmuş toplumları ilahi düsturlarla buluşturmak ve insan kıvamına getirmekti. Zira Allah’ı unutan ve bilmeyen insan, insanlığın yapısına uygun olmayan davranışlar sergileyecek, neticede hayvanlar derekesine düşecek hatta hayvanlarla kıyaslanamayacak müptezelliklere imza atabilecekti. cezalar neredeyse hiç etkili olamamaktadır kimi zaman. Söz gelimi alkolün amansız bir illet olduğunun bir nebze farkına varıldığı Amerika’da, toplumu bu konuda duyarlı hale getirmek ve alkolden uzaklaştırmak için gösterilen onca gayret beyhude bir çaba olmuş, neticede bu durumdan etkilenen yüz binlerce insan daha bir arzu ile bağlanmıştır müptela olduğu illete. (3) “Kadına şiddete hayır” sloganlarının hararetle höykürüldüğü yığınla tertip edilmiş programlara rağmen bir adım bile ilerleme kaydedilememiştir falanca ülkede. İnsanın fıt-

RECEB 1437

43


ratına uygun frekansı yakalamaktan uzak her çabanın akıbeti pek de farklı olmayacaktır. İnsanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah azze ve celle’nin peygamberleri, ilahi düsturları gönüllere serpiştirdiğinde ve hataları düzeltmeye hatanın kaynağından başladığında onca evladını diri diri gömen zihniyet, haksız yere başka bir canlıyı incitmekten çekinir olmuştur. Zira peygamberler geçici pansuman değil gerektiğinde etkili cerrahi operasyonlar icra ederlerdi toplumların gönüllerinde. “Vazgeçin artık bu illetten” diye nida edildi Medine’de on beş asra yakın zamandır yaklaşamadı alkol Medine’ye. “Allah’ın emaneti olarak aldınız hanımlarınızı, buna göre davranın hanımlarınıza” diye nida edildi de, hanımını bir meta-eşya görenler, dilediği gibi ona zulmedeceğini sananlar derman bulamamışlardı artık haksız yere el kaldırmaya. Güçlünün zayıfı dilediği gibi ezdiği toplumsal cinnet geride kalmış, garibanlar halifelerle davalı oldukları meselelerde hak talebinde bulunur olmuşlardı. Bütün sosyal sıkıntıların sebebi olan Allah’ı unutma, O’nun buyruklarını göz ardı etme problemi ortadan kaldırıldığında fıtratına dönecekti insanlık. Eşref-i mahlûkat olduğunu hissedecek, bu duruma uygun olmayan her türlü davranıştan el-etek çekecekti. Bugün Rabbini unutmuş yığınla insan ve müslüman, ellerinden tutacak peygamberi davetin nidasını beklemektedir. O’nu tanıdıkça gönlüne haşyetin yerleşeceği, hardal tanesi boyutunda dahi haksızlığa yeltenmeyecek, en ücra köşelerde ve gizli dehlizlerde bile olsa yaptığı işten hesaba çekileceğini iliklerine kadar hisseden “ihsan şuuru” ile donanmış “en hayırlı ümmet” toplumu. Rabbinden bihaber olduğu için cinnet geçiren, ahlakı yozlaşmış, ekonomisi ilahi düsturlara isyan üzere kurulmuş, sözüm ona alnı secdeye varanlar tarafından Rahmani buyruklara tam zıt kanun ve hükümlerin güç kullanılarak uygulandığı, özgürlük isimli modern putun tapıcılarının hayvanları utandıracak derecede ahlak-hayâ perdesine iliştikleri bir zeminde, çözümü kaynaktan uzaklarda aramak problemleri derinleştirmekten başka bir netice vermeyecektir. Kaynakta sorun varsa bunun yolu kaynağın ıslah edilmesi ile mümkün olacaktır. İlahi murakabeyi iliklerine kadar hissedebilmek için O’nu tanımak gerekecek, esma-i

44

NİSAN 2016

hüsnasına gönülden inanıp buna göre hayatı tanzim etmek icap edecektir. Yaptıklarından hesaba çekilmeyeceği zehabına kapılıp her türlü isyana müptela olanların yegâne kurtuluş ümitleri, nerede olurlarsa olsunlar kendilerinden haberdar olan bir Rabbin varlığını hissetme kıvamı olacaktır, nebevi buyruğun ifadesi ile “ihsan standardı”. Bu açıdan bakıldığında hayatın her alanında, günümüzün karmaşık bir alanı olan sanal âlemde bile ilahi murakabenin altında olduğumuzu, iletilen mesajların ve yapılan paylaşımların hesabının sorulacağını unutmamız gerekiyor. Gerekliliği veya gereksizliğini vakıayı feraset penceresinden okuyan insaf ehlinin vicdanına havale ederek diyoruz ki; “İblis, atamızı bir ileti, mesaj ve paylaşımla cennetten çıkardı.” Bu mesajın boyutu 100 karakter kadar bile değildi belki ama bedel olduğu şey cennet oldu. Şeytani düzen, zihniyet ve güç odaklarının şekillendirdiği ortamlarda insanın ahiretini berbat edecek davranışlardan kurtuluşun yegâne yolu, “izlendiğini” bilmektir. Bir açıdan değil her açıdan, olayın bir boyutu ile değil tüm boyutları ile belleklerin kapasitesi dolana kadar değil ölene kadar izleniyoruz ve kayıt altındayız. Sosyal medyada kaç takipçisinin olduğunu dert edinenler asıl takipçileri olan Rablerini unutmasınlar. Herkesin müşahede edebileceği ortamlarda kendilerini afişe edenler Allah’tan korksunlar. Çamurun içine dalıp onu temizleme gayreti içersinde olanlar kendilerine acısınlar. Şeytanın ilk iletisinin kişiyi Allah’ı umursamaz hale getirecek işlere yönlendirmek olduğunu hatırdan çıkarmasınlar. Haberi olmadan tek yaprağın kımıldamadığı, ilminden hiçbir şeyin yerde ve göklerde gizli kalamadığı, bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın bize muttali olduğunu unutmamak duasıyla… -------------------------

1. Tirmizi, Birr 55. 2. Bkz. Şuarâ Suresi, 11, 106, 124, 142, 161 ve 177. ayeti kerimelere bakılabilir. Örnek olarak verilen bu ayet-i kerimelerde 6 yüce peygamber, kavimlerine ilk olarak “Allah’ı bilip O’na karşı vazifelerini yapmaları” konusunda telkinlerde bulunmuşlardır. 3. Bu konuda detaylı bilgi almak isteyen Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin Hicâb isimli kitabına başvurabilir.


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE

ANNE SÜTÜ

A

llah’a hamd eder, Peygamber’e salât ederiz. Allah’ın selamı üzerinize olsun.

şeyler ifade edebilmektedir.

İnsan aklını aciz bırakan Kur’an-ı Kerîm’in,

Kur’an-ı Kerîm bütün yönleriyle mucizevî ve

her yönüyle mükemmel olması; elbette ki Yüce

mükemmel bir kitaptır. Böyle olduğuna onu

Allah(cc) tarafından gönderilen bir kitap ol-

her elimize alışımızda, okuyuşumuzda ve uy-

masından ve Yüce Allah(cc)’ın her şeye Kâdir

gulamaya adım attığımızda şahit oluyoruz.

olmasından kaynaklanır. Bu sebepledir ki ayet-

Kur’an’ın kendisine duyduğumuz hayranlı-

lerde ara ara “eğer gücünüz yeterse benzerini

ğımızı arttıran bir diğer yanı da çoğu kez bir

getirin” buyurularak hem acziyetimiz hatırla-

cümleyle hatta bazen bir kelime ile bu muci-

tılmakta hem bir meydan okuma yapılmakta

zeleri beyan ediş üslûbudur. Öyle ki bir cümle

hem de Kur’an-ı Kerîm’e olan bağlılığımız arttı-

ile sayfalar dolusu kitaplar yazılabilecek kadar

rılarak elde ettiğimiz şeyler sebebiyle kibirlen-

RECEB 1437

45


memiz, Allah(cc)’a karşı gelmememiz gerektiği

Kerîm’de bahsi geçen bu ve diğer konuların

hatırlatılmaktadır.

faydaları günümüzde yeni yeni keşfedilmekte-

“Anne sütüyle Kur’an’ın mucize oluşunun ne

dirler.

ilgisi var?” diye meraklandığınızı biliyorum.

Ne olursa olsun bir Mü’min, Rabbine ve O’nun

Günümüz tıp biliminde “beyaz mucize” olarak

tarafından gönderilen Kur’an-ı Kerîm’e kayıtsız

adlandırılan anne sütü; insanoğlunun gerekli-

şartsız teslim olmalıdır ki bu kâmil imandan kaynaklanır. İnsanoğlu tarafından faydalı olduğu ortaya çıkarıldı diye değil de bizzat Allah(cc)’ın tavsiye-

Hâkim’in bildirdiğine göre Rasûlullah(sas) şöyle buyurmuştur: “… Sonra beni alıp, göğüsleri yılanlar tarafından ısırılıp koparılan kadınların yanına götürdüler. ‘Bunlar ne oluyor?’ diye sorduğumda; ‘Bunlar, çocuklarına süt vermeyen kadınlardır.’ dediler.”

si veya emri olduğu için yerine getirilen görevler, insana, bu dünyada sevap, ahirette Allah’ın rızasını ve cenneti kazandıracaktır. Merakınızı daha fazla arttırmadan esas meselemiz olan Bakara Sûresi 233. ayetin mucizesine geçelim: “…Anneler, çocuklarını tam iki yıl emzirirler…” Ayet açık ve nettir. Her ne kadar, burada anne sütünün öneminden, faydalarından bahsedil-

liğini sonradan fehmettiği, 1400 yıl evvel Bakara Sûresi’nin 233. ayetinde zikredilen ve bizzat Allah(cc) tarafından tavsiye edilen mucizevî ayettir.

46

mese de doğan çocuğa iki yıl boyunca anne sütü vermek; Allah tarafından anneye tavsiye edilmiştir. Daha ötesi yoktur. Âlemlerin Rabbi, Yüceler Yücesi Allah; sıkıntılar içinde doğum yapan ve etrafındaki herkesten ilgi ve anlayış

İşin garip tarafı uyuyan, ağlayan, yiyip içmeden

bekleyecek kadar duygusal ve bir o kadar da

hayatını idame ettiremeyen insana; bir bilim

aciz olan annenin hassaslığını dikkate alarak;

insanı, anne sütünün faydalarından bahsedin-

emir kipinde “emzirin” değil de içindeki anne-

ce ilgimizi çeker, sözünü dinleriz. Allah(cc)’ın

lik içgüdüsünü ve şefkatini daha iyi bildiğin-

sözleri olan ayetlere gelince anlamadan okur,

den dolayı, tavsiye ve yönlendirme bâbında

geçeriz.

“emzirirler” buyurmaktadır.

Günümüzde anne sütünün faydalarından ve iki

İslâm’ın kadına verdiği değer, görmek isteyene,

yıl boyunca emzirmenin öneminden bahseden-

bu kısacık ayette dahî ortaya çıkmaktadır. De-

ler; aslında yeni bir şey keşfetmediler. Uzun sü-

vamında: “…Bu, emzirmeyi mükemmel bir

redir hayat kitabımız olan Kur’an-ı Kerîm’den

şekilde uygulamak isteyenler içindir...” buy-

uzak olduğumuz için bize öyle gelmektedir.

rularak; tam iki yıl emzirmenin çocuğun ömrü

Şunu aklımızdan çıkarmamalıyız; Kur’an-ı

boyunca ona fayda sağlayacak olan unsur oldu-

Kerîm bir şeyi emrediyor, tavsiye ediyor ise o

ğunu; ama bunun anne babanın isteğine bağlı

bizim için mutlaka gerekli, faydalı demektir.

olduğunu buyurmuştur; yani Yüce Allah(cc)’ın

Mesela Kur’an-ı Kerîm’de incire, zeytine yemin

tavsiyesi üzerine bebeğinizi tam iki yıl emzi-

edilir; soğan, sarımsak ve mercimeğin adı ge-

rirseniz aklınıza dahî gelmeyecek kadar bebe-

çer. Bunlar kat’iyen tesadüfî değildir. Kur’an-ı

ğinize ve hatta size fayda sağlayacağını biliniz.

NİSAN 2016


Öncelikli faydası eğer ibadet niyetiyle yapılırsa

Bütün bunlarla beraber çocuğu iki yıldan fazla

tabi ki kişiye sevap kazandırması ve Allah(c-

emzirmenin bir faydası yoktur. Hatta zararlı ol-

c)’ın rızasını kazandırmasıdır. Çocuğunu em-

duğu söylenmiştir:

ziren mü’mine bir annenin öncelikle niyeti elbette bu olmalıdır.

“İki yıldan sonra süt emzirmenin, çocuğun bedenine ve aklına zarar verdiği söylenmiştir.

Sütü olduğu ve bebeğini emzirmemesi için

Sûfyan-ı Sevrî’nin A’meş kanalıyla İbrahim

önemli başka bir mazereti olmadığı halde, be-

en-Nehaî’den rivayet ettiğine göre, Alkame iki

beğini en azından altı ay emzirmeyen annelerle

yaşından büyük bir çocuğu emziren bir kadın

ilgili ürkütücü şu hadisi hatırlatmadan geçe-

gördü ve ‘onu emzirme’ dedi.” (2)

meyeceğim.

Anne Sütünün Tespit Edilmiş Faydaları

Hâkim’in bildirdiğine göre Rasûlullah(sas) şöyle buyurmuştur: “…Sonra beni alıp, göğüsleri yılanlar tarafından ısırılıp koparılan kadınların yanına götürdüler. ‘Bunlar ne oluyor?’ diye sorduğumda; ‘Bunlar, çocuklarına süt vermeyen kadınlardır.’ dediler.” (1) Sütü olmayan ya da doğumdan itibaren hiç gelmeyen anneler inşallah bu hadise muhatap olmazlar diye düşünüyorum. Çünkü bu da Allah(cc) tarafından bir imtihandır. Ama sütü

1- Hamilelik süresince büyük bir özlemle beklenilen bebeğe verilebilecek en büyük hediye anne sütüdür. (3) 2- Anne sütü ile bebeğin ruh ve vücud sağlığı için en uygun besindir. (4) 3- Emzirme, Rabbimizin sadece kadınlara bahşettiği özel bir durumdur. Bu sayede anne ile bebek arasında güçlü bir duygusal bağ oluşur. (5)

olup da estetiği bozulacak diye ya da başka ba-

4- Bebek doğduğunda annesi tarafından ku-

hanelerle bebeğinin hakkı olan sütünden mah-

caklanmak ister. Çalışmalar, kucakta tu-

rum eden annelerin vah haline!

tulmayan, erken doğmuş bebeklerde ölüm

RECEB 1437

47


riskinin daha fazla olduğunu göstermekte-

sını sağlar. İki yaşına kadar emen bebeğin

dir. Bir bebek için annesinin kucağında süt

obez olma riskinin azaldığı, IQ seviyesinin

emerken durduğu pozisyondan daha rahat

yüksek olduğu ve daha özgüvenli olacağı

bir duruş şekli yoktur. Anne sütü çocuğun

tespit edilmiştir. (12)

duygusal gereksinimlerini karşılar. (6)

11- Anne sütü, çocuğun ahlâkı üzerine de

5- Anne sütüne bedel bir gıda yoktur. Çocuk,

etki eder. Yalancı bir annenin çocuğunun

anne karnında, annenin kanıyla gelişir. Bu

yalancı olması büyük ölçüde imkân dâhi-

kan, çocuğun doğumuyla süte dönüşür.

lindedir. Hayırsever bir annenin çocuğu da

Çocuğun bünyesini oluşturan parçalara, o

aynı ölçüde hayırsever olma ihtimali var-

süt, daha uygundur.

dır. Bu yüzden tarihte büyük devlet adam-

(7)

6- Çocuk geliştikçe süt de gelişir. Her annenin sütü kendi bebeğine daha uygundur.

ları, çocuklarını yetiştirmeleri için bizzat annelerine emzirtirlerdi. (13)

Prematüre bebeği olan annenin sütü ona

12- Emzirmek, annenin göğüs kanserine ya-

göre, bir aylık bebeği olan annenin sütü de

kalanma riskini %25 oranında azalttığı gibi

bir aylık bebeğe göredir. Sabah sütü akşam

yumurtalık kanseri riskini de azaltır. Ve anne de kemik erimesi riskini azaltır. (14) 13- Anne sütü, bebeği, ishale karşı korur. Ka-

Bebek doğduğunda annesi tarafından kucaklanmak ister. Çalışmalar, kucakta tutulmayan, erken doğmuş bebeklerde ölüm riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir. Bir bebek için annesinin kucağında süt emerken durduğu pozisyondan daha rahat bir duruş şekli yoktur. Anne sütü çocuğun duygusal gereksinimlerini karşılar.

bızlığı önler. Anne sütü alan bebeklerde kansızlık daha az görülür. Çünkü anne sütü içindeki demir, bebek tarafından iyi emilir ve bebeği kansızlıktan korur. (15) 14- Anne sütü cam, pet şişe gibi ambalajlarda saklanmadığından, tüketildiğinde çevreye zararlı hiçbir atık madde meydana gelmez. (16)

15- Anne sütü, yeni doğan bebeklerde görülen sarılığın daha çabuk ve hafif geçmesini sağlar. Kulak enfeksiyonu, solunum hastalıkları, egzama, görme kusurları, astım,

sütünden farklıdır. (8) 7- Her zaman hazır, temiz ve ekonomiktir.

kalp-damar hastalıkları, menenjit gibi ra(9)

8- Anneden gelen ilk dört-beş günlük süt olan ve halk arasında da “ağız sütü” denilen koyu kıvamlı süt çok değerli olup, besleyiciliğinin yanı sıra bebeğin ilk aşısı gibidir. (10) 9- Bebek için doğal bir sakinleştirici ve ağrı kesicidir. (11) 10- Çocuğun zekâ gelişiminin daha iyi olma-

48

NİSAN 2016

hatsızlıkların riskini azaltır ve onlara karşı korur. (17) 16- Emzirme sayesinde annenin doğum sonrası kilo vermesi kolaylaşır. (18) 17- Anne sütü emen bebeklerin ileride daha başarılı olma ihtimalleri fazladır. (19) 18- Anne sütü, bebek için hayatî öneme sahip Omega3 ve Omega6 yağ asitlerince zengindir. (20)


19- Anne sütü alan bebekler daha az rahatsızlanırlar.(21) 20- Anne sütü hastalanan bebek için en ideal besindir. (22) 21- Anne sütü alan bebekler daha kolay konuşurlar. (23)

Anneden gelen ilk dört-beş günlük süt olan ve halk arasında da “ağız sütü” denilen koyu kıvamlı süt çok değerli olup, besleyiciliğinin yanı sıra bebeğin ilk aşısı gibidir.

22- Anne sütünün sindirilmesi daha kolaydır. (24)

23- Anne sütü, bebek ve anne arasında güçlü

-------------------------

duygusal bir bağ oluşmasını sağlamakta, bebek anneye güvenmekte ve bağlanmak-

1. Hâkim, Sahih

tadır. Anneye güvenme ve bağlanma o ka-

2. İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, Bakara Sûresi 233. Ayet

dar önemlidir ki babaya ve diğer insanlara

3. Fatma Avcı, Anneliğe İlk Adım

güven duygularının temelinde anneye gü-

4. Muhammed Ali Sabunî, Ahkâm Tefsiri

ven duygusu bulunmaktadır. (25)

5. A.g.e.

24- Anne ne kadar mutlu ve huzurlu olursa o

6. A.g.e. 7. Muhammed Ali Sabunî, Ahkâm Tefsiri

kadar çok ve sağlıklı miktarda süt üretebi-

8. A.g.e.

lir. (26)

9. A.g.e.

25- Anne sütü, temiz ve mikropsuz bir yapıya

10. Sefa Saygılı / Ali Çankırılı, Anne Olma Sanatı

sahiptir. Oda sıcaklığında, altı saat hiç bo-

11. Muhammed Ali Sabunî, Ahkâm Tefsiri

zulmadan kalabilir. (27)

12. A.g.e. 13. A.g.e

26- Anne sütü bebeğin diş gelişiminde görev alan maddeleri yeterli miktarda ihtiva eder. (28)

14. Fatma Avcı, Anneliğe İlk Adım 15. A.g.e. 16. A.g.e.

27- Bebekler, anne sütü sayesinde, fıtrî olarak

17. A.g.e.

yaptıkları parmak emme davranışına bağlı

18. A.g.e.

kalmaz ve terk ederler. Çünkü emerek bu duygularını tatmin ederler. (29)

19. A.g.e. 20. A.g.e. 21. A.g.e.

Muhtemelen daha nice faydaları vardır ki hep-

22. A.g.e.

sini buraya sığdırmamız mümkün değildir.

23. A.g.e.

Anne sütü iki yıl çocuktan mahrum edilmeme-

24. Fatma Avcı, Anneliğe İlk adım

lidir. Ancak ayetin devamında: “…Eğer anne ve

25. A.g.e.

baba kendi aralarında danışıp anlaşarak, çocu-

26. A.g.e.

ğu sütten kesmek isterlerse bunda kendilerine

27. Erdal Budak / Ahmet Akbaş, Okul Öncesi Çocuğun Gelişimi ve Eğitimi

bir günah yoktur…” ifade buyrulmuştur. Velhamdûlillahi Rabbi’l Âlemîn.

28. A.g.e. 29. A.g.e.

RECEB 1437

49


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

Hicret Diyârının İmamı: İmam Mâlik (rahimehullah) (712-795)

A

llah azze ve celle kulları içinden bir takım insanları seçerek onları insanlığın gönüllerine adeta nakış nakış işleyip, unutulmadan her asırda anılır bir hale getirir. Bu kimseler Allah’ın dini uğrunda nice sıkıntı ve güçlüklerle karşılaşsa da inandıkları uğruna çok büyük bedeller ödemeyi göze almış kimselerdir. Onlar; insanlar rahat bir şekilde yaşamlarına devam ettiğinde, rahatlığı ahirete tercih ederler. Bu tercihlerinden de mutluluk duyarlar. İşte onlardan biri İmam Mâlik... Ömrünü Allah Rasûlu(sallallahu aleyhi vesellem)‘in sevgisine olan bağlılığından, Medine dışına hac dışında çıkmadan hayatını sürdürmüş peygamber sevdalısı bir insan...

50

NİSAN 2016

Allah Rasûlu(sallallahu aleyhi vesellem)’in hadislerine olan büyük titizliği ile İslam tarihinde yerini almıştır.

Hayatı İmam Mâlik adıyla meşhur olan Malik bin Enes’in soyu, Yemen’de bulunan Ben-i Esbah kabilesine dayanır. Daha sonraki dönemlerde dedeleri Medine’ye yerleşmiştir. Dedesi Mâlik b. Ebu Amr; Tâbiin’in büyüklerinden olup Hz. Ömer radıyallahu anh, Osman radıyallahu anh, Talha radıyallahu anh ile Aişe (r.anha)’dan hadis rivayet etmiştir. Ayrıca Hz. Osman döneminde Kur’an çoğaltılmasında görevlendirilen ve Hz. Osman şehid edildiğinde de onu kefenleyip defneden dört kişiden biridir.


İmam Mâlik, h.93(m.712) yılında Medine’de doğdu. Hem kendi zamanı hem de sonraki asırlardaki kimseler tarafından ‘hicret diyarının imamı’ olarak isimlendirilmiş. İmam Mâlik, kendi devrinin ilim merkezlerinden Medine’de yetişti ve hac dışında Medine’de hiç çıkmadı. İlim tahsilinin tamamını da burada yaptı. Çocukluğunun ilk yıllarında ilim tahsilinden uzak bir yaşam sürmüş, güvercinlerle zaman geçirmiştir. O, ilmi hayatının başlangıcını şu olay ile aktarır: “Önceleri ilim tahsiline rağbet etmeyip güvercinlerle vakit geçiriyordum. Bir gün babam, kardeşim Nadr ve bana bir soru sordu. Kardeşim doğru, ben yanlış cevap verdim. Bunun üzerine babam bana ‘Güvercinler seni oyaladı’ demesi üzerine ilim öğrenmeye karar verdim. İlk olarak büyük tâbiin âlimlerinden Abdurrahman b. Hürmüz el-A‘rec’ten hadis dersi almaya başladım. Bu sırada Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledim. Abdurrahman b. Hürmüz’ün yanında geçirdiğim 7 yıldan sonra, meşhur fakih Rebîatür Re’y olarak bilinen Rebîa İbn Abdurrahman et-Teymî’nin ders halkasına katıldım.” Hocası Abdurrahman b. Hürmüz’ün hayatındaki yerini şu sözlerle ifade etmiştir: “İbn Hürmüz’ün derslerine 13 sene katıldım. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisiydi.” Ondan ‘bilmiyorum’ sözünü de öğrendiği ve İbn Hürmüz’ün bu konuda şu sözleri söylediğini söylemiştir: “Bir âlim, kendi öğrencilerine ‘bilmiyorum’ demeyi de miras bırakmalıdır. Ta ki bu kelime, ellerindeki bir sığınak olsun. Günün birinde kendilerine, bilmedikleri bir husus sorulduğunda ‘Bilmiyorum’ diyebilsinler.” Onun ders almak için hocasının yanına gitmeden önceki durumu, her çağdaki ilim talebesi için büyük örneklilik taşır. Kendisi aktarıyor: “İlim tahsiline gideceğimi anneme söylediğimde; bana en güzel elbiseleri giydirir, sarığımı sarar ve şöyle derdi:

Dört çocuğu olan İmam Mâlik, ilme çok düşkün bir kimse olup bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmıştır. Rivayete göre bir ara maddi olarak çok zor duruma düşmüş ve bu durumdan kurtulup ilim talebine devam etmek uğruna evinin çatısının tahtalarını dahi satmıştır.

“Şimdi git. Oku, yaz.”

İlme Düşkünlüğü İmam Mâlik; hac döneminde Mekke ve Medine’ye gelen ilim adamlarından büyük fakih İmam Ebu Hanife ile onun talebeleri İmam Muhammed ve İmam Yusuf, İmam Evzâi gibi âlimler ile ilmi müzakerelerde bulundu. Dört çocuğu olan İmam Mâlik, ilme çok düşkün bir kimse olup bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmıştır. Rivayete göre bir ara maddi olarak çok zor duruma düşmüş ve bu durumdan kurtulup ilim talebine devam etmek uğruna evinin çatısının tahtalarını dahi satmıştır. Onun ilme olan düşkünlüğünün zirvede olduğunu kendisinin şu olayı aktarır: “Öğle vakti Abdullah b. Ömer’in azatlı kölesi Nâfi’ye gider ve kapısında beklerdim. O, Hz. Ömer ve oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiç bir gölgelik bulamazdım. Nâfi dışarı çıkınca, ona edeple selam verir ve evine girmem için izin verdiğinde içeri girip, “Abdullah b. Ömer, şu meselede ne demiştir?” diye sorardım ve bana cevap verirdi.”

Bir Bayram Günü... Büyük hadis âlimlerinden ve hadisi tedvin

RECEB 1437

51


edenlerin başında sayılan İbn Şihab ez Zühri’den de dersler alan İmam, bu büyük âlim ile arasında geçen şu olayı aktarır: “Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbn Şihab ez Zühri’nin ‘boş vakti olur’ diyerek evine gidip, kapısının önünde oturdum. Hizmetçisine ‘ Kim var?’ dediğini duydum. Hizmetçi ‘Kapıda kumral gözlü talebeniz var’ deyince, İbn Şihab ‘Onu derhal içeri al’ dedi. Biraz bekledim, ardından İbn Şihab yanıma geldi ve bana ‘ Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?’ dedi. Ben ‘Hayır demeden, yemek hazırlanmasını’ emredince, ‘Yemeğe ihtiyacım yok’ dedim. Bunun üzerine ‘Söyle bakalım, ne istiyorsun?’ dedi. Ben ‘ Hadis öğretmenizi istiyorum’ dedim. Bana ‘ Öyleyse yazı yazacak sahifelerini çıkar’ deyince, sahifelerimi çıkardım ve bana 40 hadis rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter. Eğer bunları ezberlersen, hafızlardan sayılırsın” dedi. Ben, “Ezberledim bile” dedim. Elimden yazıları aldı ve sonra: “Hadi, ezberledikleri

İmam Mâlik; ders vermeye başlamadan önce abdest alır, temiz elbisesini giyer, güzel kokular sürünür, saç ve sakalını tarar, vakar ve heybetle ders verdiği yerine oturur, hiçbir şeyle meşgul olmaksızın, büyük bir saygı ile hadis rivayet etmeye başlardı. Mescidte derslerini verdiği zaman Hz. Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mes’ûd’un oturduğu evde otururdu.

52

NİSAN 2016

söyle” dedi. Ben de hepsini ezberden okudum. Sonra sayfaları bana geri vererek şöyle dedi:“ Kalk, sen ilim hazinelerindensin” dedi.

Her Hadis, Bir Düğüm Rivayete göre İbn Şihab ez Zührî’nin hadislerini ezberlemeye o kadar çok meraklı idi ki, hadis dinlemeye oturduğu zaman yanında bir iplik bulundururdu. Her hadisi dinlediğinde hemen düğüm atar ve böylece düğüm sayısına göre ezberindekini kontrol yapar, rivayet olunan hadislerin hafızasında kalanların sayısını bilmiş olurdu. İmam Mâlik, bir gün İbn Şihab ez Zühri’den dinlediği 30 hadis için, otuz düğüm attı. Fakat bir hadisi unutunca onu Zühri’ye sormuş ve şu cevabı almıştı: “İnsanların hafızası zayıfladı. Ben ezberlediğim bir şeyi asla unutmam” dedi ve unuttuğu hadisi hatırlattı.

İmam Câfer İle... İmam Cafer-i Sâdık’ın ders halkasına da katılan Mâlik, onu tanıtırken şöyle demiştir:“ Câfer bin Muhammed’e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Rasûlullah(sallâllâhu aleyhi ve sellem) anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Onu her görüşümde ya namaz kılıyor ya oruç tutuyor veya Kur’ân-ı Kerim okuyor olurdu. Abdestsiz hadîs rivâyet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. O takvâ sahibi, zâhid, âbid ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikrâm ederdi.”

İlmi Şahsiyeti Ve Sünnet/Hadis’e Karşı Edebi İmam Mâlik; ders vermeye başlamadan önce abdest alır, temiz elbisesini giyer, güzel kokular sürünür, saç ve sakalını tarar, vakar ve heybetle ders verdiği yerine oturur, hiçbir şeyle meşgul olmaksızın, büyük bir saygı ile hadis rivayet etmeye başlardı. Mescidte derslerini verdiği zaman Hz. Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mes’ûd’un oturduğu evde otururdu.


İmam Mâlik, fetva vermenin Allah(azze ve celle) adına konuşmak olduğunu vurgular ve yanlış fetva vermekten çekinirdi. Fetvasını verdikten sonra çoğu zaman “Biz sadece zannediyoruz, kesin bir şekilde bilenler değiliz” derdi. Yine bu konuda çok titiz olduğu için sık sık “lâ edrî (bilmiyorum)” dediği görülmüştür.

mıştı. Çünkü devlet, insanları kendisine yemin ederek biat etmeye zorluyordu. İmam Malik ise bu yasaklamayı dinlemedi ve zorla yaptırılan yeminlerin, dolayısıyla biatların geçersiz olduğunu insanlara haykırdı. Bunun üzerine Medine valisi, İmam Mâlik’in kolu omuzlarından çıkıncaya kadar kırbaçlanıp işkence edildi.

Kendisine sorulan bir soruya ‘lâ edrî’ cevabını verdiğinde soru sahibi basit bir meseleyi neden bilemediğini merak ettiğini belirtince, hiddetlenmiş ve ona şu cevabı vermişti: “Basit mesele ha! İlmin basiti olur mu? Kıyamet günü sorulacağımız hiçbir şey basit değildir.”

Bundan dolayı kolları yerinden çıkan İmam, daha sonraki zamanlarda namazda ellerini birbirine bağlayamıyordu.

Talebelerinden biri, onun bu endişesini şöyle tarif etmiştir: “Mâlik’e bir soru sorulduğunda sanki cennetle cehennemin arasına konmuş da bekletiliyor gibi olurdu. Ona bir soru sorulduğunda, meseleye yüzde yüz vâkıfsa cevap verir, yoksa ‘lâ edrî’ derdi.” Genç yaşlarda talebeliğini yapan İmam Şâfii radıyallahu anh, İmam Mâlik ile şöyle bir olayını aktarır: “Benim de hazır bulunduğum bir mecliste İmam Mâlik’e kırksekiz sual soruldu. İkisi hariç hepsine ‘la edri(bilmiyorum)’ cevabını verdi.” Dönemin Abbasi halifesi Harun Reşid, oğulları Emin ile Memun’u hadis dinlemeleri için derslerine göndermek isteyince İmam, Harun Reşid’in isteğini şu şartla kabul etmiş: “Evet, gönder gelsinler. Fakat derste nerede yer bulurlarsa oraya otursunlar. Yoksa ‘biz halife çocuklarıyız’ deyip, halkın boyunlarına basa basa ön tarafa geçmeye çalışmasınlar!” Harun Reşid’te İmam’ın bu şartını kabul etmiş ve oğulları Emin ile Me’mun’u hadis dersine göndermiştir.

Sonu İşkence Bile Olsa, Hadis’e Muhalefet Edemem Öğrendiği ilimden insanları mahrum etmeyen İmam, yöneticilerden çekinmeden hakkı insanlara öğretmekten geri durmamıştır. Abbasi Halifesi Mansur’un ‘Zorlananın yemini geçerli değildir’ hadis-i şerifini insanlara anlatmasını yasakla-

İmam Mâlik’in Bir Günü İmam Mâlik, Allah Rasûlu(sallallahu aleyhi vesellem)’e edebi, zirvede olan bir kimseydi. Öyle ki prostat hastalığı nedeniyle Mescid-i Nebevi’de ders vermekten hayâ edince, evinde ders vermeye başladı. Hac döneminde evine farklı bölgelerden gelen kimselere evinde ilmi dersler vermeye devam eden İmam Mâlik’in bir gününü Hasen b. Rebi’ şöyle aktarır: “Bir defasında İmam Mâlik’in kapısındaydım. Onun kapısında bekleyen çağırıcı önce ‘Hicazlılar içeri girsin’ diye çağırdı. Onlar çıkınca ‘Şamlılar içeri girsin’ diye çağırdı. Daha sonra ‘Iraklılar girsin’ diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum. Ebu Hanife’nin oğlu Hammam’da aramızdaydı.”

İlim Meclisi Adabı İmam Mâlik derslerinde vakar ve ciddiyeti ön planda tutmuş, öğrencilerine de bu hususa dikkat etmelerini söylemiştir. Bir talebesi onun bu konuda şöyle dediğini söylemiştir: “İlim öğrenenin vakarlı(ağırbaşlı) ve ciddi olması, geçmişlerin yolundan gitmesi gerekir. İlim sahiplerinin özellikle ilmi müzakerede bulunurken, kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir.” Bir talebesi onun hakkında şöyle der: “İmam Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi. Sanki o bizi, biz de onu tanımıyorduk.”

RECEB 1437

53


Bir Teklif ve Örnek Davranış Onun ilimdeki bu üstünlüğünü gören Abbasi halifesi Harun Reşid, bir gün ona şunu teklif etti: “Ey İmam! Senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin bunlara uymasını ve senin mezhebinde olmasını emredeceğim.” Bu teklif karşısında İmam Mâlik şu asırlar üstü cevabı verdi: “Ey Mü’minlerin emiri! Bunu emretmeyin. Çünkü Rasûlullah’ın ashabı bazı fürûlarda ihtilaf ederek memleketlere, beldelere dağılmışlardır.” Bu sözler üzerine Harun Reşid bu fikrinden vazgeçti. Bu konuda İbn Hacer el Heytemi’nin şu sözleri açıklayıcıdır: “Büyük alimlerin ihtilaf etmesi ise Allah tarafından şu ümmete verilmiş büyük bir rahmettir. Her biri, kendi yanında sabit olan delil ile amel ettiğinden doğruluktan pay almış ve hidayet nuruna kavuşmuşlardır.”

Sünnet/Hadis’e Karşı Edebi İmam Mâlik, Sünnet ve hadise olan edebi ile bütün Müslümanların parmak ile gösterdiği bir kimsedir. O, derslerini verdiği Mescid-i Nebevi’de insanlara vazederken şöyle diyordu: “Bütün insanların söylediklerinden bazı şeyler alınır bazıları ise alınmaz!(Sonra Hz. Peygamber(s.a.v)’in kabrini göstererek) Ancak şu kabirde olan müstesnâ! Onun her söylediği alınır!” Rivayetlerde Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in adı anıldığında renginin sarardığı, toprağında Rasûlullah’ın vücudunu taşıdığı için Medine’de bineğe binmeyip her zaman yürümeyi tercih ettiği kaydedilir. Bu durumu İmam Şâfii radıyallahu anh şöyle nakleder: “İmam Mâlik'in kapısında Horasan diyarının küheylan atlarından ve Mısır›ın meşhur katırlarından öylelerini gördüm ki, onlardan daha güzelini hiçbir yerde görmemiştim. Bunları gördüğümde hocam İmam Mâlik'e 'Bunlar ne güzel şeyler' dedim. O bu sözümü işittiği zaman şöyle dedi: 'Ey Ebu Abdullah! Onlar benden sana hediye olsun.' Ben de ona 'Bari

54

NİSAN 2016

binmeniz için kendinize birini bırakın' dedim. O 'Allah›ın Rasûlü’nün gömülü bulunduğu bir toprakta binekli olarak dolaşmaya utanırım’ dedi."

Akrepte Sokta Hadis Rivayetine Devam Edilir Abdullah bin Mübârekradıyallahu anh’in anlattığı şu hâdise buna ne güzel bir misaldir: “İmam Mâlik’in yanındaydım. Bize Allah Rasûlu’nün hadisini naklediyordu. Bu esnada ona bir hâl oldu. Iztırap içinde olduğu yüzünden okunuyordu. Rengi değişiyor, sararıyor ancak Rasûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisini okumayı bırakmıyordu. Ders bitip insanlar dağıldıklarında ona dedim ki: ‘Ey imam! Bugün sende bir gariplik gördüm?’ O da şöyle cevap verdi: “Evet, ders esnasında bir akrep gelip beni defalarca soktu, hepsine de sabrettim. Buna ancak Rasûlullah’a olan tâzim ve hürmetimden dolayı dayandım.” (1)

Hadisi Ayakta Dinlemek, Edepsizlik Olur Bir gün hocası Ebu Zinad’ın hadis aktardığı meclisine gitmiş ve oturacak yer bulamamıştı. Bunun üzerine, o meclisten ayrılıp gitti. Daha sonra hocasının neden mecliste oturmadığı sorusuna, sünnetin şu edebini öğretmiştir: “Yer olmadığından oturamadım. ‘Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur’ diye ayakta dinlemek istemedim.”

Rasûlullah’a Hürmet Her Zaman Gösterilir Bir gün İmam Mâlik, Mescid-i Nebevi’nin mihrâbında talebeye ilim tedrîsiyle meşgul iken, devrin halifesi Ebu Câfer Mansur mescide geldi. Bazı sualler sordu. Aralarında ilmî bir müzâkere başladı. Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın heyecanına kapılıp sesini yükseltince, İmam Mâlik; “Ey Mü’minlerin emiri! Burada sesini yükseltme! Zira Allah Teâlâ bu hususta bir topluluğa edep öğreterek şöyle buyurmuştur: “Seslerinizi Nebi’nin sesinin üstüne yükseltmeyin!” (Hucurat, 2)


Başka bir topluluğu medhederek şöyle buyurmuştur: “Rasûlullah’ın yanında seslerini kısanlar…” (Hucurat, 3) Diğer bir topluluğu da zemmederek şöyle buyurmuştur: “(Resûlüm) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.” (Hucurat, 4) Vefât ettikten sonra O’na hürmet göstermek, aynen hayattayken hürmet göstermek gibidir.” Şahit olduğu bu yüksek edep karşısında Halife; “Ey İmam! Dua ederken kıbleye mi yoksa Rasûlullah’a mı döneyim?” diye sordu. İmam Mâlik şöyle buyurdu: “Yüzünü niye O’ndan çevireceksin ki?! O, senin ve ceddin Hz. Âdem’in kıyamete kadar Allah’a mağfiret ve necat vesilesidir. Bilakis sen; Peygamber Efendimiz’e yönel ve O’nun şefâatini iste ki, Allah Teâlâ da O’nu sana şefaatçi kılsın!..”

min hepsi ağırdır. Bilhassa kıyamet günü sorulup hesap verilecek olanlar” dedi. Bundan dolayı talebelerinden İbn-i Vehb şöyle demiştir: “Biz, Mâlik’in ilminden çok edebinden faydalandık.”

Âlimin Ayağına Gidilir Harun Reşid, İmam Mâlik’ten ‘Muvatta’ kitabını okumayı istemiş ve birlikte derse başlayacakları günü kararlaştırmışlardı. Ders vakti gelince Halife Harun Reşid sarayında beklemeye, İmam Mâlik’te evinde beklemeye başlamış. Zaman bir hayli uzayınca Harun Reşid gün boyu kendisini beklediğini bildirmek ve kendi-

Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman Sana gelip de Allah’tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfiret talebinde bulunsaydı, Allâh’ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisâ, 64) (2)

Fetva Veren Cenneti ve Cehennemi Düşünsün Bir adam, İmam Mâlik’e bir mesele hakkında soru sormak için altı aylık mesafeden, Mağrib’ten gelir. İmam Malik’e bir konuda soru sorar ve İmam; “Seni gönderene benim bu konuda bir bilgimin olmadığını söyle” der. Adam cevap vermesi için ısrar edince de şöyle der: “Bir meseleye cevap vermek isteyen kimse cennet ve cehennemi, gözünün önüne getirsin ve ahirette kurtuluşunun nasıl olacağını bir düşünsün.” Yine kendisine bir mesele hakkında sorulduğunda, soran kimse “Basit, kolay bir mesele bu” dedi. Adamın bu son sözüne kızan İmam Mâlik: “Basit, kolay bir mesele öyle mi? İlimde basit, hafif bir şey olamaz. Allah Teâlâ’nın Müzzemmil Süresi’nin beşinci ayetinde, ‘Sana ağır bir söz indireceğiz.’ dediğini duymadın mı? İl-

Bir gün hocası Ebu Zinad’ın hadis aktardığı meclisine gitmiş ve oturacak yer bulamamıştı. Bunun üzerine, o meclisten ayrılıp gitti. Daha sonra hocasının neden mecliste oturmadığı sorusuna, sünnetin şu edebini öğretmiştir: “Yer olmadığından oturamadım. ‘Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur’ diye ayakta dinlemek istemedim.”

RECEB 1437

55


sini çağırmak üzere İmam Mâlik’e bir haberci göndermiş.

lecek kadar emin kişilerdi. Fakat onların hiçbiri buna(hadis almaya ) ehil değildi.”

Haberci İmam Mâlik’e gelince, İmam Mâlik’te kendisini gün boyu evinde beklediğini söylemiş ve ona şu ibretlik sözü söylemiştir: “İlim hiç kimsenin ayağına gitmez” der ve halifenin ilmi öğrenmek için kendisine gelmesi gerektiğini söylemiştir.

Hadis aldığı hocalarının 300’ü tâbiin, 600’ü tebeü’t-tâbiin olmak üzere 900 civarında bulunduğu söylenir. Hocalarıyla ilgili olarak bazı alimler eser telif etmiştir.

Muvatta Hadis alma konusunda titiz davranan İmam Mâlik, rivayet ettiği hadisleri sürekli araştırır ve hadiste bir kusur bulursa onu terk ederdi. Hatta onun Mescidi Nebevi’nin direklerini işaret ederek şöyle dediği bilinmektedir: “Bu ilim, din demektir. Onu kimden alacağınıza bakınız. Şu sütunlar dibinde, ‘Peygamber (sallalahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu’ diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey almadım. Bunlar belki, beytu’l-mâl kendilerine emanet edi-

Bir adam, İmam Mâlik’e bir mesele hakkında soru sormak için altı aylık mesafeden, Mağrib’ten gelir. İmam Malik’e bir konuda soru sorar ve İmam; “Seni gönderene benim bu konuda bir bilgimin olmadığını söyle” der. Adam cevap vermesi için ısrar edince de şöyle der: “Bir meseleye cevap vermek isteyen kimse cennet ve cehennemi, gözünün önüne getirsin ve ahirette kurtuluşunun nasıl olacağını bir düşünsün.”

İmam Mâlik, meşhur hadis kitabı Muvatta’yı 40 yılda tamamladı. İlk yazdığı zamanlarda, içinde on bin hadis olup hadisler üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda hacmini küçültmüştür. Zaten Muvatta’nın anlamı ‘düzenlenmiş, kolaylaştırılmış’ demektir. Onun hadisler üzerinde yaptığı incelemelerle kitabının hacmini küçültmesi, talebelerin şu sözü söylemesine neden olmuştur: “Herkesin ilmi çoğalıp artıyor, Mâlik’in ilmi ise noksanlaşıp eksiliyor.” Muvatta; Hz. Peygamber (s.a.v)’e ait merfû hadisler, sahabe sözleri(mevkuf) ve tabiin fetvalarından(maktu) oluşur. Merfû hadîsler, büyük çoğunluk teşkil ederler. İçerisinde 1720 hadîs mevcuttur.

Vefatı İmam Mâlik hastalığı şiddetlenince, Mescid-i Nebevi’de ders vermeyi terk etmesine sebep olan ve o zamana kadar gizlediği hastalığı, etrafındakilere şöyle anlattı: “Eğer hayatımın son anlarının yaklaştığını anlamasaydım, bu hastalığı size bildirmeyecektim. Benim hastalığım, idrarımı tutamamadır. Peygamberin mescidine tam abdestli olmaksızın gelmek istemedim. Rabbime şikayet olmasın diye de hastalığımı kimseye söylemedim.” 50 sene ders ve fetva vererek kıymetli talebeler yetiştiren İmam Mâlik, H.79 (m.795) yılında Rebiulevvel ayının 14.günü yirmi iki gün hasta kaldıktan sonra Medine’de vefat etti. Cennetu’l-Bakî mezarlığına defnedilmiştir.

Sözleri “İlim, fazla mesele bilmek ve sormak değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da al-

56

NİSAN 2016


datıcı dünyadan uzaklaşarak ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır.” “İlim azaldığı zaman, zulüm ve işkence; Peygamber, sahabe ve tabiin izleri azaldığında ise kişisel arzular ortaya çıkar.” “Sünnet, Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur.” “Din hususlarında tartışmak, kulun kalbinden ilmin nurunu siler.”

Hakkında Ne Dediler? İmam Zehebiradıyallahu anh; “Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim sahibi, diyânet, adalet, Sünnet-i Seniyye’ye tâbi, fıkıhta, fetvada, kâidelerin sıhhatinde önce gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere ‘bilmiyorum’ derdi. ‘İlim kalkanı, bilmiyorum demektir’ buyururdu. İmâm-ı Şâfii radıyallahu anh; “Hadis okunan yerde Mâlik, gökteki yıldız gibidir. İlmi ezberle-

Harun Reşid, İmam Mâlik’ten ‘Muvatta’ kitabını okumayı istemiş ve birlikte derse başlayacakları günü kararlaştırmışlardı. Ders vakti gelince Halife Harun Reşid sarayında beklemeye, İmam Mâlik’te evinde beklemeye başlamış. Zaman bir hayli uzayınca Harun Reşid gün boyu kendisini beklediğini bildirmek ve kendisini çağırmak üzere İmam Mâlik’e bir haberci göndermiş. Haberci İmam Mâlik’e gelince, İmam Mâlik’te kendisini gün boyu evinde beklediğini  söylemiş ve ona şu ibretlik sözü söylemiştir: “İlim hiç kimsenin ayağına gitmez” der ve halifenin ilmi öğrenmek için kendisine gelmesi gerektiğini söylemiştir.

mekte, anlamakta ve korumakta hiç kimse Mâlik gibi olamadı.” İbn Şihab ez Zühri radıyallahu anh; “Mâlik,

-------------------------

ilim küpüdür.” Süfyan bin Uyeyne radıyallahu anh; “Yeryüzün-

1. Münâvi, Feyzu’l Kadir, III/333; Süyûti, Miftâhu’l-Cenne, s. 52

de bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hi-

2. Kadı İyâz, Şifâ, II/41

caz’ın alimi idi. Onun yolunda bulunalım.” Kaynakça:

İmam Evzâî radıyallahu anh, İmam Mâlik’i andığı zaman şöyle derdi: “Âlimlerin âlimi, Haremeyn’in müftüsü.”

1. Mezhepler Tarihi; Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınları 2. TDV İslam Ansiklopedisi, Mâlik b. Enes; Ahmet Özel, cilt: 27,  sayfa: 506-513

RECEB 1437

57


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

Babülmendep Boğazı’nda Bir Müslüman Beldesi:

Cibuti

H

er ay bir Müslüman beldesini ele aldı-

reklerimizden kendisine bağlayacak pek çok

ğımız İslam Coğrafyaları yazı dizimi-

sebep olduğunu idrak ederiz.

zin bu bölümünde Cibuti’ye konuk olacağız. Afrika’nın en küçük ülkelerinden biri olan Cibuti, Türkiye Müslümanları olarak ismi-

58

Bu sebeplerden ilki, belki de en önemlisi bu topraklarda yaşayan insanların % 95’inin

ne pek de aşina olmadığımız bir ülke. Ancak

Müslüman olmasıdır. Zira her ne kadar ye-

ümmet olma şuuru ile kuşanıp ismini dahi

terince idrak edilemese de Kur’an ve sünnet

neredeyse duymadığımız bu Afrika beldesine

İslam kardeşliği esasını; yaşanan bölge, ko-

biraz daha yakından baktığımızda bizi yü-

nuşulan dil, mensup olunan kavim, sahip

NİSAN 2016


olunan deri rengi fark etmeksizin akide temelli bir yapıya kavuşturmuştur. Cibuti’yi önemli kılan ve Müslümanlar açısından kıymetle anılmasına yeter sebep teşkil edebilecek bir diğer husus ise, bölgenin geçmişte Müslümanların ilk hicret durağı olan Habeşistan ülkesi sınırları içerisinde yer alması ve İslam’ın Afrika’ya yayılmasında önemli bir merkez olmasıdır. Ülkeyi özelde Türkiye Müslümanları açısından önemli kılan bir diğer husus ise, 1555-1884 yılları arasında yaklaşık 329 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin Habeş eyaleti sınırları içerisinde yer almasıdır. 1800’lü yılların sonlarından itibaren

Soğuk Savaş döneminde gerekse terörizmle sa-

ise bölgede Fransız sömürgesi etkinliğini iyi-

vaş kampanyası sürecinde Batılı devletlerin bu

den iyiye arttırmıştır. Ve ülke bu gün her ne

stratejik noktada askerî üs kurmaları ile netice-

kadar bağımsız olsa da Osmanlı devletinin mi-

lenmiştir. Ülkede ABD, Fransa ve Japon üsleri-

rasçısı olmaktan ziyade bir Fransız kolonisi gö-

nin yanı sıra, İspanyol ve Alman askeri güçleri

rünümüz arz etmektedir.

de bulunmaktadır. (1)

Coğrafi ve Demografik Özellikler

Yaklaşık bir milyon civarında bir nüfusa sahip

Küçük bir doğu Afrika ülkesi olan Cibuti ya da resmi adıyla Cibuti Cumhuriyeti bugün Afrika boynuzu olarak bilinen bölgenin kıyısında yer alır. Kuzeyde Eritre, Batı ve Güneyde Etiyopya, Güneydoğuda ise Somali ile komşu olan ül-

olan ülkenin başkenti de Cibuti’dir. Ülkede resmi diller Arapça ve Fransızca’dır. Nüfusun % 95’i ise Müslümanlardan oluşmaktadır.

Ülkede İslam ve Müslümanlar

kenin, Babülmendep Boğazı olarak bilinen ve

Cibuti halkının büyük çoğunluğu müslüman

Kızıldenizi Aden körfezine bağlayan suyoluna

olup Şâfiî mezhebindendir. Müslüman olma-

da kıyısı vardır. Bu yönüyle Afrika’nın stratejik

yanlar, Avrupalılar ile geleneksel dinlere men-

açıdan en önemli ülkelerinden birisidir. Özel-

sup bazı küçük Afar topluluklarıdır. Buranın

likle de bütün bir Afrika’ya açılan limanlar bu

İslâmlaşması, VII ve VIII. yüzyıllarda Arabis-

stratejik konumun en önemli göstergelerinden

tan’dan göçmen olarak gelen Müslümanlar

birdir.

yoluyla gerçekleşmiştir. (2) Bu tarihlerden itiba-

Dünya petrol ticaretinin %70’inin geçtiği Aden

ren bölgede İslam’ın hâkimiyeti önemli ölçüde

Körfezi’nde yıllık 8 trilyon dolar değerinde

yaygınlaşmıştır. Ve uzun yıllar Müslümanlar

bir ticari hareket söz konusudur. Cibuti’nin

bölgenin yegâne hâkimi olmuşlardır. 1500’lü

bu merkezî konumu ve ayrıca Asya ve Afrika

yılların ortalarından itibaren Osmanlı devleti-

kıtalarının buluşma noktası olan Bab-el Men-

nin himayesine giren bölgede devam eden yıl-

deb Boğazı’nın da bu ülkede bulunması, gerek

larda da İslam’ın etkinliği artarak gelişmiştir.

RECEB 1437

59


Bölgenin Cibuti adını alması ile sonuçlanan

kaynaklı sorunla da mücadele etmektedir.

süreçte ülkenin asıl tarihi, Süveyş Kanalı’nın

Özellikle ülkede tarımın etkin bir biçimde

milletlerarası deniz trafiğine açılması ve Av-

kullanılamaması, yeraltı kaynaklarının yete-

rupa devletlerinin Afrika ve Asya ülkelerini

rince değerlendirilememesi, çok yaygın olan

ekonomik, siyasî, askerî ve dinî maksatlarla

ve uyuşturucu etkiye sahip olan gat bitkisinin

hegemonyaları altına alma ve sömürge hali-

kullanımı, yolsuzluklar vb. gibi durumlar bu

ne getirme yarışına girmeleriyle başlamıştır. İngiltere ve Fransa, XIX. yüzyılın en büyük

sorunlardan yalnızca birkaçıdır.

devletleri olarak sömürgecilik ve yayılmacılık

Türkiye’den ülkeyi ziyaret eden sivil toplum

alanında büyük bir rekabete girişmişler ve bu

kuruluşu görevlilerinden birinin

(4)

“Bu yüz-

Cibuti halkının büyük çoğunluğu müslüman olup Şâfiî mezhebindendir. Müslüman olmayanlar, Avrupalılar ile geleneksel dinlere mensup bazı küçük Afar topluluklarıdır. Buranın İslâmlaşması, VII ve VIII. yüzyıllarda Arabistan’dan göçmen olarak gelen Müslümanlar yoluyla gerçekleşmiştir.

arada İngiltere’nin Aden’e (1839) ve Somali’ye

yılda bir yanda insanlar açlıktan ölürken di-

(1869) yerleşip Kızıldeniz’deki ticaret yolunun

ğer yanda çağın vebasının obezite olması ne

denetimi üzerinde önemli bir üstünlük elde et-

garip?” şeklindeki ifadesi ülkedeki emperyal

mesi karşısında Fransa, İngiltere’nin bu avan-

sorunları ironik bir biçimde ortaya koymakta-

tajlı durumunu dengeleyebilecek bir yer olması

dır. Bir yanda sömürerek semiren obez insanlar

münasebetiyle, Kızıldeniz ile Aden körfezinin

diğer yanda ise iliklerine kadar sömürülen ve

birleştikleri yerde bulunan bu günkü Cibuti

çoğunluğu Müslüman olan Cibuti halkı.

sınırları içerisinde yer alan Tâcûrâ körfezinin kuzeyindeki Ubûk’ta (Obok) bir iskele kurmuştur (1859).

(3)

Bu tarihte günümüze kadar

Cibuti’de Fransız etkinliği eğitimden kültüre, siyasetten ekonomiye çok geniş bir çerçevede hissedilmektedir. Ülke her ne kadar 27 Haziran 1977’de Fransa’dan fiili bağımsızlığını ilan et-

1. Araştırma Ekibi, “Cibuti’de Fırsatlar ve Engeller”, İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, İstanbul: Temmuz 2015, http://www.ihhakademi.com/wp-content/ uploads/2015/07/cibutide-firsatlar-ve-engeller.pdf

mişse de Fransızların ülkedeki etkinliği devam

2. Davut Dursun, “Cibuti”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. S.520

etmektedir.

3. Davut Dursun, A.g.m. s.522

Ülke Müslümanları her ne kadar İslam’la

4. Bahsedilen röpotaj için bkz: http://www.dunyabulteni.net/haber/155189/taslarla-cevrili-bu-alan-cibutide-bir-cami.

sıkı bir bağ içerisinde ise de pek çok iç ve dış

60

-------------------------

NİSAN 2016


HABER ANALİZ

Yusuf Yılmaz

Kirli Kalemlerin Sahipleri İ

slam Tarihi, her dönemde zuhur eden dâhili ve harici düşmanların kirli tuzak ve hilelerini geniş sayfasında saklayan bir kitap gibidir. İnsanların yolunu aydınlatmak, Rablerinden gelen haberleri insanlık âleminin ilmine bırakmak, onlara en güzel örnekliği sergilemek için gelen Peygamberler -çok azı müstesna- ışıktan korkan yarasalar kabilindeki insanların tepkileri ile karşılaş-

RECEB 1437

61


mışlardır. Allah’ın elçilerinin temiz dudakları arasından akan vahyi ya kirli elleriyle ya da necis dilleri ile engellemeye çalışmışlardır. Peygamberler hayra anahtar olup şerre kilit olmanın mücadelesini verirken, heva ve heveslerini ilah edinenler bunun tam tersini yapıp şerre anahtar, hayra kilit olmaya çalışmışlar. Cereyan eden hak ve batıl savaşında genel anlamda zafer, hakkın taraftarlarına ait olurken özelde bu bazen hakka, bazen de batıla isabet etmiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ, 1500 yıl önce insanlığın bağrına Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i ve onun üzerinden Kur’an’ı Kerimi bir nimet olarak bıraktı. Şirkin ve küfrün dumanı ile kirletilmiş âdemoğlunun kalbini, bedenini ve zihniyetini ancak kendisine vahyedilen bir Peygamber temizleyebilirdi. Bunun için seçilmişti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem… O kendisini, şeytan ve dostlarına köle haline getirilmiş, nefsinin arzu ve isteklerine uyarak hayvanlar seviyesinden de daha alt bir tabakaya düşmüş, insan olmanın onuru elinden alınmışlara adamış ve onların ıslahı için rahatını terk etmiş bir Peygamberdir. “Benimle insanların durumu ateş yakan bir insanın durumuna benzer: Ateş yanıp etrafı aydınlatınca uçan böcekler ve diğer haşerat (yaratılışları gereği) kendilerini ateşe atmaya başlar. Adam (merhametinden dolayı) onları uzaklaştırmaya çalışır. Fakat onlar adamın elinden kurtulur ve ateşe atılırlar. (Aynı

62

NİSAN 2016

şekilde) bende sizi ateşten çekebilmek için eteklerinizden tutup asılıyorum. ‘Buraya gelin! Ateşten uzaklaşın!’ diyorum. Siz ise elimden kurtulup ona atılıyorsunuz.” (1) Diyerek cehennem ateşine odun olmak isteyenleri, cennet bahçesine gül yapmak isteyen bir peygamberdir Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem. “Benim ile Allah tarafından yerine getirilmekle görevlendirildiğim vazifenin örneği şudur: Bir adam kendi milletine ve yakınlarına gelerek, ‘Ey kavmim! Ben düşman ordusunu şu iki gözümle gördüm. İşte ben apaçık bir uyarıcıyım. Haydi, kaçın kurtulun!’ diye bağırır. Onu duyan halkının bir kısmı sözlerine inanır ve gece vakti hemen yola çıkarlar. Fazla telaşa kapılmadan yürüyüp gider ve kurtulurlar. Diğer kısmı ise onun sözüne inanmaz, bir yere kıpırdamazlar. Düşman ordusu ise sabah erkenden baskın verir. Hepsini yok ederek köklerini kurutur. İşte Bana itaat ederek getirdiğim dine tâbi olan kimselerle, Bana karşı gelen ve getirdiğim Hakkı (apaçık gerçekleri) yalanlayan kimselerin hali ve örneği budur.” (2) Diyerek insanların önüne hakkı ve batılı apaçık bildirip akıbetleri hakkında bilgi veren bir peygamberdir Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem. Ama ne hazindir ki, kendisinden önceki peygamberlere isabet eden düşmanlık Onun da kaderine isabet etmiştir. En yakınından başlayıp en uzaklara taşıdığı İslam Davasında hep acıyı yudumlamıştır sallallahu aleyhi ve sellem. “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.” (Âl-i İmran; 186) sözlerinin sahibi Allah azze ve celle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin başına gelecek olanları bir bir bildiriyordu. Bu acı su, bazen kâfirler eliyle, bazen ehli kitap eliyle, bazen müşrikler bazı zaman da münafıklar eliyle kendisine içiriliyordu. Düşmanları o, kabrine girene kadar rahat yüzü göstermeme adına bir


anlaşmanın içindeydi İblis ile. Peki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettikten sonra bu kin ve buğz bitti mi? Düşman elini ve dilini ondan çekti mi? Kesinlikle hayır. Onun vefatından sonra dahi iç ve dış düşmanlar ona dil uzatmaktan, hakaret etmekten, kalemleri ile incitmekten geri durmadılar ve durmayacaklar. “Onun söylemediği şeyleri ona söyletmek isteyen ve onun adına hadis uyduranlar olmuş.. Onun söz ve davranışlarını yanlış yorumlayarak mesajını tahrif etmek isteyenler olmuş.. Şeytan ayetleri uydurmacalarıyla onun mesajına leke sürmek isteyenler olmuş.. Hz. Aişe başta olmak üzere onun aile fertleri hakkında asılsız iddialarda bulunanlar olmuş.. Onun Kur’ân ahlakını ve sünnetini tamamen yahut kısmen yürürlükten kaldırmak isteyenler olmuş.. Onun ezanını susturmak isteyenler olmuş.. vs.” (3) Bunlar varolmaya da devam edecekler. Tıpkı “Charlie Hebdo” ve onun yerli iş birlikçisi “Özgür Gündem Gazetesi” gibi. Necis ellerini ve kirli dillerini Allah Rasûlünü ve taşıdığı mesajı karalamak için kullanan zevatlar, “Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Âraf; 176-179) ayetlerinin enselerinde bir el gibi durduğunu bilmeleri gerekmektedir.

Charlie Hebdo” ve onun yerli iş birlikçisi “Özgür Gündem Gazetesi” gibi. Necis ellerini ve kirli dillerini Allah Rasûlünü ve taşıdığı mesajı karalamak için kullanan zevatlar, “Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir." (Aâraf; 176)

Allah Rasulünün “Cennet annelerin ayakları altındadır” sözünü söyleyip bir taraftan da kadını sömürdüğünü iddia etmeye çalışan kirli beyinlerin, kadını ne hale getirdiğini apaçık görmekteyiz. Peki, asıl maksat nedir? Bu da gündüzün aydınlığı gibi apaçıktır; “Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’am; 33) -------------------------

1. Müslim, Fedail: 18, Rikak: 26. 2. Buharî, Rikak: 26, İtisam: 2; Müslim, Fezail: 16. 3. Prof. Dr. Ali Akpınar

RECEB 1437

63


5-6-7-8. sınıflar

Haydi

Çocuklar Erkekler

Kızlar

Temel İslâmi Bilgiler

Peygamberimiz’den

Sallallahu Aleyhi ve Sellem

Ahlâk Hadisleri

Sınav Tarihi

Sınav Tarihi

08.05.2016 Saat: 11.00

24.04.2016 Saat: 11.00

Son Başvuru Tarihi

Son Başvuru Tarihi

25.04.2016

1.ye

Tam Altın

30.03.2016 Yarım Altın

2.ye

Çeyrek Altın

3.ye

0212 550 6377

Yarışma test usulüdür. Dereceye giren ilk 10 kişiye saat, mp3, kitap setleri, kırtasiye setleri vb. HEDİYELER verilecektir. Yarışmaya hazırlık kitaplarını Nebevi Hayat Yayınları’ndan temin edebilirsiniz. Yarışmaya ortaokul 5-6-7-8. sınıflara giden veya 10-14 yaş arası gençler katılabilir. Yarışma İstanbul il sınırları içinde olacaktır.


9-10-11-12. sınıflar

Haydi

Gençler Erkekler

Kızlar

İslâm Edebinden Demetler

Müslüman Kadının Ahlâkı

Sınav Tarihi

Sınav Tarihi

10.04.2016 Saat: 11.00

24.04.2016 Saat: 11.00

Son Başvuru Tarihi

Son Başvuru Tarihi

15.03.2016

1.ye

Tam Altın

30.03.2016 Yarım Altın

2.ye

Çeyrek Altın

3.ye

0212 550 6377

Yarışma test usulüdür. Dereceye giren ilk 10 kişiye saat, mp3, kitap setleri, kırtasiye setleri vb. HEDİYELER verilecektir. Yarışmaya hazırlık kitaplarını Nebevi Hayat Yayınları’ndan temin edebilirsiniz. Yarışmaya lise 9-10-11-12. sınıfa giden veya 15-19 yaş arası gençler katılabilir. Yarışma İstanbul il sınırları içinde olacaktır.


Şeyh Ahmed Yasin 22 Mart 2004 Filistin “Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak: ‘Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!’ ”

RAHMETLE A N

“Ne zaman anneme telefon açsam, 17 yıldır kendisini görmemiş olmama rağmen beni eve çağırıyor. Eğer herkes giderse, kim devam edecek?”

Emir Hattab 20 Mart 2002 Çeçenistan

I Y O R U Z ...

Nebevi Hayat Dergisi 41. sayı (2016)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement