Page 1

ŞUBAT 2016, CEMÂZİYE’L-EVVEL 1437 • YIL 4 • SAYI 39 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

İslam'da Savaşın Âdâbı • Mahmut Varhan

O, Mazlumlara Rahmet, Zalimlere Karşı Savaş Peygamberi... • Nedim Bal

İlk İslâm Fetihleri Ve Kudüs’ün Fethi • Ömer Ergül

Allah Yolunda İdam; Yok Olma(ma)k! • Zafer Mert

İstanbul'un Fethi ve Önemi • Hakan Sarıküçük

Şehadetle Süslenmiş Bir Ömür: Malcolm X • Cihan Malay


2016’da Yeni Yüz ve Yeni Konular E Y İ D HE Hz. PEYGAMBER

’İN HAYATINDAN

DERSLER ve İBRETLER

SİYER-İ NEBİ

Yıllık ABONELİK

Bedeli 0212 515 6572 - 0543 654 4663 dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Prof. Ali Muhammed Sallâbi Nebevi Hayat Baskısı 17 x 24,5 cm Kitap kağıdı 2 Cilt, 1728 sayfa

Abonel�k

ve İrt�bat İç�n


İNDİRİM

satis.nebevihayatyayinlari.com

Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali Orta boy Renkli Ivory Lux deri baskılı cilt 624 sayfa

40₺

20₺

! a s . a !Y

Oku

I T IK

! t a l An

Ç

Oku, Yasa , Anlat

0212 515 65 72 0543 654 46 63 Güneşli Mh. Ayçin Sk No: 36 Bağcılar/İST.

lar rgoıya a K lıc . A ttir Ai

facebook/nebevihayatyayinlari www.nebevihayatyayinlari.com


Editör

YIL: 4 Sayı: 39 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Ocak 2016 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

H

amd, hidayetiyle bizleri şereflendiren yüce Rabbimize, salatu selamların en güzeli “Ben rahmet ve savaş peygamberiyim” buyuran tek önderimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ehline, sahabelerine ve Onun yolunu takip eden müminlerin üzerine olsun. Değerli Dostlar, Dergimizin bu sayısını da her yıl adet olduğu üzere şehadet ve cihad konularına ayırdık. Cihad ve şehadet kavramları başta kâfirler ve onların satılık kalemlerinin üzerinde en çok kalem oynattıkları konulardan ikisi. Dünyanın dört bir yanında Müslümanları katleden, maddi ve manevi olarak sömüren batı ve yaltakçıları, ümmetin zulme başkaldırmasını önlemek ve direnen bir gurup mücahidi karalamak adına her iki terimi de aslından uzaklaştırmaya ve iğdiş etmeye çalışmaktadırlar. Bizler de dergimizin bu sayısında peygamber efendimizin “Ben hem rahmet peygamberiyim hem de savaş peygamberiyim” kavlini gündeme getirerek Peygamber efendimizin asla zulme boyun eğmediğini, Müslümanlara zulmedilirken, öldürülürken köşesine çekilip mazeretlerin arkasına sığınıp mücadeleden kaçmadığını bilakis bir Müslüman bacının örtüsüne el uzatıldığında o cürüme el uzatmaya yeltenen bütün Yahudileri Medine’den sürdüğünü, kendisinin birçok gazvelere katıldığını işlemeye çalıştık ki zulme rıza zulümdür dustürünü unutmayalım. Misyonerlerin ve onların paralı uşaklarının söylemlerine aldanmayalım. Hz. Peygamber anıldığında ‘O alemlere rahmetti’ -ki doğrudur- sözünü dillerine pelesenk edip bir kere bile ama O aynı zamanda katillere, zalimlere karşı da savaş peygamberiydi demeyenlere hatırlatma yapalım. Rabbim bizlere okuyup istifade etmeyi nasip eylesin. Değerli Dostlar, Her yılbaşında olduğu gibi bu yılda yeni abonelik kampanyamız sürmektedir. Siz değerli kardeşlerimizden ricamız bu çalışmamızda hız kesmeden abonelik kampanyasına devam etmeniz, bu hayırlı amelin sürmesi ve daha büyük kesimlere ulaşabilmesi için mücadele etmenizdir. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duasıyla.


İçindekiler 04

Kapak Dosya İslam'da Savaşın Âdâbı / Mahmut Varhan

12

Kapak Dosya İlk İslâm Fetihleri Ve Kudüs’ün Fethi / Ömer Ergül

16

Kapak Dosya İstanbul'un Fethi ve Önemi Fetih Bizlerin Kalbini De Fethetti Mi? / Hakan Sarıküçük

21

Kapak Dosya İki Rüya Arasında Bir Fetih Mekke‘nin Fethi / Ahmet İnal

24

Kapak Dosya Toprakta Yürür Bedenler Rûhları Şehâdet Bekler / Said Özdemir

28

Olaylar ve Yorumlar O, Mazlumlara Rahmet, Zalimlere Karşı Savaş Peygamberi... / Nedim Bal

36

Kur’ân’ın Gölgesinde Allah Yolunda İdam; Yok Olma(ma)k! / Zafer Mert

42

Nebevî Nasihatler İblis'in Sazanları: Boşluktakiler / M. Sabri Yücel

46

Nebevi Aile Çocuklara Hayâyı Nasıl Öğretebiliriz? / Halime Yılmaz

49

İslâm Coğrafyaları Hafızlar Ülkesi: Moritanya Şınkit / Metin Eken

52

Davet ve Cihad Önderleri Karanlıktan Aydınlığa Çıkış ve Şehadetle Süslenmiş Bir Ömür: Malcolm X (1925-1965) / Cihan Malay

60

Serbest Köşe İslam'ın Fedakâr Mümineleri / Derya Fıçıcı

62

Haber Analiz Bizlere Ne Gösterildi Neler Yaşandı / İbrahim Adak

04

21

28

42

46


KAPAK DOSYA

Mahmut Varhan

İSLAM’DA İ SAVAŞIN ÂDÂBI Ve Bazı Hükümleri Allah yolunda cihad etmenin anlamı silah kullanmak, İlâhî şeriatın tatbikine karşı çıkan ve Hakk’ın muradına boyun eğmeyen bâtıl ehlini öldürmek ve zalimler tarafından öldürülmek olduğu için bu vazife çok risklidir. Şayet silah Allah'ın Kitab'ına ve Peygamber'in Sünnet'ine uygun bir şekilde kullanılmazsa, bu silah Hakk’a hizmet etmeyecek ve zulme sebep olacaktır. Eğer savaşılırken Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu savaş hukukuna riayet edilmezse, bu savaş mukaddes bir cihad olmaktan çıkıp insanın felaketine sebep olabilir.

4

ŞUBAT 2016

nsanlık âlemine peygamberler gönderen, adaleti ikâme etmeleri için onlarla birlikte Kitab›ı ve mizanı indiren ve Kitab'›n ortaya koyduğu bu adalet sisteminin korunması için demiri (silahı) yaratan Allah'a hamd ederiz. İnsanlığa rahmet olarak gönderilen ve bu rahmeti bütün insanlık âlemine yaymak için gece gündüz durmadan Allah yolunda cihad eden Peygamber Efendimiz'e, bu hususta onun yardımcıları olan âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü›minlere salât ve selam olsun. İmdi; İslam'a göre savaş mukaddes bir vazifedir. Allah yolunda ve Allah’ın muradına uygun bir şekilde yapıldığı takdirde İslamî vazifelerin zirvesidir. İlâhî emanet olan şeriatın korunması ve bu engin rahmetin bütün insanlık âlemini kuşatması için cihad etmek, insanlık âlemine yapılabilecek en büyük hizmet ve Hakk’ın rızasını kazanmanın en garantili yoludur. Allah yolunda cihad etmenin anlamı silah kullanmak, İlâhî şeriatın tatbikine karşı çıkan ve Hakk’ın muradına boyun eğmeyen bâtıl ehlini öldürmek ve zalimler tarafından öldürülmek olduğu için bu vazife çok risklidir. Şayet silah Allah›ın Kitab'›na ve Peygamber'in Sünnet'ine uygun bir şekilde kullanılmazsa, bu silah Hakk’a hizmet


etmeyecek ve zulme sebep olacaktır. Eğer savaşılırken Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu savaş hukukuna riayet edilmezse, bu savaş mukaddes bir cihad olmaktan çıkıp insanın felaketine sebep olabilir. Kur’an ve Sünnet’in belirlediği savaş hukukuna ve âdâbına riayet edilerek ihlas ile yapılan cihadın neticesi Allah’ın rızası ve Firdevs Cenneti iken; Nebevî sünnete muhalefet ederek yapılan bir savaşın neticesi de haksız yere insanları öldürmek, ma’mur yerleri tahrip etmek ve yeryüzünde fesad çıkarmak olacağı için insanın felaketine ve helak olmasına sebep olabilir.

Muaz b. Cebel radıyallâhu anhu dedi ki: Rasû-

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına bir bedevi geldi ve: “Ya Rasûlallah! Bir adam ganimet için savaşıyor; bir başkası kendinden bahsedilsin diye savaşıyor; bir diğeri de kahramanlıktaki yerinin görülmesi için savaşıyor.” Diğer bir rivayete göre: “Kahramanlık taslamak ve milliyetçilik için savaşıyor.” Bir başka rivayete göre: “Gazabından dolayı savaşıyor. Şimdi kim Allah yolundadır?” diye sordu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır.” (1)

döner).” (2)

lullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Savaş iki kısımdır: Şayet kişi Allah’ın rızasını diler, imama/yöneticisine itaat eder, en iyi malını infak eder, arkadaşlarıyla iyi geçinir ve fesad çıkarmaktan sakınırsa; şüphesiz ki bu kişinin uyuması da uyanık hali de kendisi için ecirdir. Yok eğer kişi övünmek, gösteriş yapmak ve kahramanlığını duyurmak için savaşır, imama isyan eder ve yeryüzünde fesad çıkarırsa; muhakkak ki bu kişi eli boş bile dönmez (yani vebal ile

Açık bir şekilde görüldüğü gibi Müslüman olan kimselerin yaptığı her savaş Allah yolunda olmayabilir. Allah yolunda olan savaş, ancak Allah’ın dinini yüceltmek, O’nun şeriatını hâkim kılmak için yapılan ve yine Allah tarafından konulmuş olan sınırlara ve hukuka riayet edilerek yerine getirilen cihaddır. İşte bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için birkaç noktayı nazarlarınıza arzetmek istiyoruz.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

5


Birinci Nokta: Cihad Farzdır Her şeyden önce bilinmelidir ki, Allah’ın dinini yüceltmek, O’nun şeriatını insanlık âlemine hâkim kılmak, şirk, küfür ve zulümden müteşekkil olan fitneyi yeryüzünden kaldırmak; kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan mustaz’afları koruyup kurtarmak ve Allah’ın şeriatının hâkim olduğu Dâru’l-İslam’ı muhafaza etmek için cihad etmek farzdır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Savaş, hoşlanmadığınız halde size (farz kılınıp) yazıldı. Sizin hoşlanmadığınız bir şey, sizin için daha hayırlı olabilir. Sizin hoşlandığınız bir şey de sizin için daha şerli ve kötü olabilir. Allah (hakkınızda iyi ve kötü olanı) bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara; 216) “Fitne (şirk, fesad) kalkıncaya ve din (ibadet, kulluk) yalnız Allah’a oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (şirkten) vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara; 193) “Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyen Kitab ehliyle (Yahudi ve Hıristiyanlarla); boyun eğenler olarak elden cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe; 29) “Size ne oldu ki, Allah yolunda ve de: “Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu memleketten bizi çıkar, tarafından bize bir veli (kayırıcı) ver ve yüce katından bize bir yardımcı gönder!” diyen mustaz’af erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut uğrunda savaşırlar. İmdi şeytanın dostlarıyla savaşın; nitekim şeytanın düzeni zayıftır. “ (Nisâ; 75-76)

6

ŞUBAT 2016

Bütün bu ayet’i kerimelerden açıkça anlaşılacağı üzere Allah’ın dinini yüceltmenin, mü’minleri aziz, kâfirleri zelil kılmanın, mazlum ve mustaz›afları zalimlerin şerrinden korumanın yegâne yolu Allah için savaşmaktır. Nitekim İslam’ın esası; hidayet yolunu gösteren Kitab’a uymak ve Kitab’ın bütün insanlık âlemine tatbik edilmesini sağlamak için kılıç kuşanmaktır. İslam'ın "hidayete erdiren Kitab ve Kitab'ı koruyan kılıç"tan ibaret olduğunu ifade etmek üzere Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve beraberlerinde Kitab’ı (yasaları) ve mizanı (adalet terazisini) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Demiri de indirdik, elbette onda yaman bir be’s (vurucu güç) ve insanlar için birçok menfaatler vardır. Dolayısıyla Allah, kendisine ve elçilerine kimin gıyaben (görmeden) yardım ettiğini bilecek (belirleyecek)tir. Kesinlikle Allah çok kuvvetlidir, çok izzetlidir.” (Hadid; 25) Rabbinin bu emirlerini hakkıyla yerine getiren ve tevhid dinini yeryüzüne yerleştirmek için var gücüyle cihad eden Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet getirinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar insanlarla (müşriklerle) savaşmakla emrolundum. Bunları yerine getirirlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı bunun dışındadır. Hesapları da Allah’a aittir.” (3) Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Allah yolunda cihad eden ashab’ı kiram, ondan sonra da bu yolu devam ettirerek İslam’ı yeryüzünün her tarafına ulaştırdılar. Nitekim halife olur olmaz minbere çıkan Hz.


Ebû Bekir radıyallâhu anhu: “Cihadı terkeden her kavim muhakkak zelil olur” buyurarak İslamî siyaset tarzını ortaya koymuştur. Aynı şekilde: “Namazla zekatın arasını ayıran herkesle muhakkak savaşacağım, çünkü zekat da malın hakkıdır” buyurarak İslam hukukunun bütünlüğünü muhafaza etmek uğruna savaşacağını ilan etmiş ve böylece İslam dinini bölünmeye maruz kalmaktan korumuştur. Ondan sonra da hulefâ’i râşidîn ve bütün Müslümanlar aynı yolu takip etmiş ve İslam’ın bizim zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır.

âlemine hâkim olmaması için bütün güçleriyle çalışan zalimler, ancak Allah yolunda cihad etmekle bertaraf edilebilirler. Ebû Cehil gibi küfrün önderleri olan zalimler ortadan kaldırılınca da onlar tarafından kandırılan ve sömürülen toplumlara tevbe kapısı açılır ve ilâhî rahmete mazhar olup fevc fevc Allah’ın dinine girerler. İşte bu tarihi insanlık hakikatini dile getirmek için Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ben tevbe peygamberiyim ve ben savaş peygamberiyim.” (4) İmam Müslim bu hadisi şu lafızla rivayet etmiştir: “Ben tevbe peygamberiyim ve ben rah-

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Allah yolunda cihad eden ashab’ı kiram, ondan sonra da bu yolu devam ettirerek İslam’ı yeryüzünün her tarafına ulaştırdılar. Nitekim halife olur olmaz minbere çıkan Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anhu: “Cihadı terkeden her kavim muhakkak zelil olur” buyurarak İslamî siyaset tarzını ortaya koymuştur. Aynı şekilde: “namazla zekatın arasını ayıran herkesle muhakkak savaşacağım, çünkü zekat da malın hakkıdır” buyurarak İslam hukukunun bütünlüğünü muhafaza etmek uğruna savaşacağını ilan etmiş ve böylece İslam dinini bölünmeye maruz kalmaktan korumuştur.

İkinci Nokta: Cihadın Gayesi, Bütün İnsanlığı Kurtarmaktır Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, diğer peygamberlerden farklı olarak bütün insanlığa gönderilmiştir. Allah Azze ve Celle: “Seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak insanların hepsine gönderdik. Fakat insanların birçoğu bilmezler” (Sebe’; 28) buyurarak ve yine: “Seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ;107) buyurarak bu hakikati ezelî ve ebedî kitabında tescillemiştir. Peygamber Efendimiz’in insanlık âlemine getirmiş olduğu ilâhî rahmet olan tevhid dininin, bütün insanlığa hâkim olmasının yolu Allah yolunda cihad etmektir. Fitne ve şirkin yayılmasını isteyen ve tevhid dini olan İslam şeriatının insanlık

met peygamberiyim.” (5) Bu iki lafzı cemetmek üzere İmam Kurtubî şöyle demektedir: “Çünkü o, rahmetin yayılmasına ve merhametin her tarafı kaplamasına sebep olan savaşın peygamberidir.” Yine o, dünyanın her tarafında bütün insanlık âlemine tevbe kapısının açılmasına ve toplumların şirk ve küfürden tevbe ederek Allah’ın dinine girmelerine sebep olan cihad peygamberidir. Nitekim Peygamber Efendimiz zamanında ve hulefâ’i râşidîn döneminde büyük fedakârlıklarla yürütülen cihad hareketi ve meydana gelen büyük fetihler neticesinde pek çok topluluklar fevc fevc İslam’ın rahmet dairesine dahil olmuşlardı. Tarih boyunca Müslüman toplumların başına gelen her türlü zilletin sebebi, nebevî menhec olan bu mübarek cihad yolundan uzaklaşmaları ve dünyaya meyletme-

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

7


gayesi insanları böyle bir sefaletten ve zilletten kurtarmaktır.

Allah’ın adıyla, Allah yolunda gazaya çıkın. Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Gazveye çıkın (fakat) ganimet mallarından çalmayın, sözünüze ihanet etmeyin, müsle yapmayın ve çocukları öldürmeyin. Müşriklerden olan düşmanlarınla karşılaştığın zaman, onları üç şeye davet et: Bunlardan hangisine icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek.

leri olmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ben kıyametten hemen önce kılıç ile gönderildim. Tâ ki tek olan Allah’a ibadet edilip, O’na hiçbir şey ortak koşulmasın. Benim rızkım, mızrağımın gölgesine konuldu. Zillet ve alçaklık da benim emrime (metod ve menhecime) muhalefet edenlerin üzerine konuldu. Kim de bir kavme benzerse, muhakkak ki o onlardandır.” (6) Rib’i b. Âmir radıyallahu anhu bu yüce gayeyi, Pers imparatorluğu genelkurmay başkanı Rüstem’e karşı şöyle ilan etmişti: “Dilediği kimseleri kullara kulluktan Allah’a kulluğa, dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine, dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkaralım diye Allah Teâlâ bizleri gönderdi.” (7) İşte insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet olan İslam ümmetinin omuzlamış olduğu mukaddes cihad vazifesinin gayesi bu yüce değerlerdir: a- İnsanlık âleminden Allah'ın dilediği kimseleri kullara kul olmaktan kurtarıp, sadece Allah'a kulluk etmelerini sağlamak. Zira bizim zamanımızda da olduğu gibi Allah’a kulluk etmekten uzaklaşan insanlar, muhakkak kendileri gibi insanlara kulluk ederler. İşte cihadın

8

ŞUBAT 2016

b- Bunca genişliğine rağmen şirk, küfür, fesad ve zulüm sebebiyle insanlık âlemine dar edilen dünyanın bu sıkıntılı darlığından, İslam’ın adaleti gölgesinde bir saadet sarayına dönüşecek olan dünyanın genişliğine ve ilâhî rahmetin deryası olan saadet’i ebediyeye insanlığı ulaştırarak iki dünya saadetine mazhar olmasını sağlamaktır. c- İnsanlık âlemini bâtıl dinlerin, bozuk ideolojilerin, fasid fikirlerin ve fesadı hayatın bütün alanlarına yayan yasaların zulmünden kurtararak; İslam'ın mutlak adaletine ve bütün dünyayı ıslah etmeye kâfi olan ilâhî hukuk sistemine mazhar kılmaktır. İşte cihad edenlerin, bu büyük gayeleri gözönünde bulundurarak nebevî sünnete ve sahabe›i kiram›ın uygulamalarına tâbi olarak mukaddes cihad vazifesini yürütmeleri gerekmektedir.

Üçüncü Nokta: Savaş Hukuku ve Âdâbından Bir Nebze: Bu ve benzeri büyük gaye ve hikmetlerden dolayı yerine getirilmesi farz kılınan cihad, rastgele ve dünyevi maksatlarla yapılan savaşlardan çok farklıdır. Dünyevi gayelerle yapılan savaşların kendine özgü sebepleri ve hedefleri vardır. Bunların hemen hepsi de yeryüzünü ifsad ve tahrip ederek, insanlık âlemini fitne, fesad, zulüm ve zillete maruz bırakır. Allah yolunda cihadın da kendine has sebepleri ve hedefleri bulunmaktadır. Bunlara riayet edilerek yapılan cihad yeryüzünü ıslah ve imar ederek, insanlık âlemini de saadet’i dâreyne mazhar kılar. Burada Allah yolunda cihad etmenin âdâb ve ahkâmından bir nebzesine değinmekte fayda vardır. Büreyde radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir ordu veya seriyyeye komutan tayin ettiği zaman, Allah’tan korkmasını ve beraberindeki Müslümanlara iyi davranmasını tavsiye eder; sonra da şöyle buyururdu: “Allah’ın adıyla, Allah yolunda gazaya çıkın. Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Gazveye


çıkın (fakat) ganimet mallarından çalmayın, sözünüze ihanet etmeyin, müsle yapmayın ve çocukları öldürmeyin. Müşriklerden olan düşmanlarınla karşılaştığın zaman, onları üç şeye davet et: Bunlardan hangisine icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek. Onları İslam’a davet et; şayet bu konuda sana icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek. Sonra da onları, kendi yurtlarını bırakarak muhacirlerin yurduna (Medine’ye) intikal etmeye davet et ve onlara de ki: “Bunu yapmaları durumunda muhacirlerin bütün haklarına sahip olur ve muhacirlerin bütün sorumluluklarıyla sorumlu olurlar.” Şayet yurtlarını terketmeyecek olurlarsa, bedevi Müslümanlar konumunda olacaklarını onlara haber ver; buna göre mü’minler için geçerli olan Allah’ın hükümleri onlar için de geçerli olur. Fakat Müslümanlarla birlikte cihad etmeleri hali müstesna olmak üzere ganimet ve fey’ mallarında bir hakları olmaz. Eğer bütün bunları kabul etmezlerse, onlardan cizye vermelerini iste. Şayet icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek (onlarla savaşma). Şayet bunu da kabul etmezlerse, Allah'tan yardım dileyerek onlarla savaş...” (8) Bu hadis’i şerifte geçen birkaç noktaya değinelim: 1- Allah yolunda cihad edenler yağma ve çapulculuktan son derece uzak dururlar. Ganimet mallarından asla çalmazlar. Ganimet mallarından haksız yere alınan en ufak bir şeyin cehennem ateşi olduğu şuurunu taşırlar. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir peygambere, ganimet mallarından aşırması yaraşmaz. Her kim aşırırsa, kıyamet günü aşırdığı şeyle gelir. Sonra herkese yaptığının karşılığı eksiksiz verilir ve onlar mağdur edilmezler. İmdi Allah’ın rızasına uyan kişi, Allah’ın hışmına uğrayan ve barınağı cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü akıbettir

(o cehennem)!” (Âl-i İmrân; 161-162) Böylece alınan ganimet ve fey’ mallarında hakkı olan herkes ancak hakkı kadar alır ve böylece her hak sahibine hakkı muhakkak ulaşır. Bu da İslam toplumunda gelirlerin âdil bir şekilde dağılması ve malların sadece belirli kesimlerin ellerinde toplanmaması sonucunu doğurur. 2- Allah yolundaki mücahidler asla verdikleri sözleri bozmazlar. Zâhiren durum aleyhlerine bile gözükse, yaptıkları sözleşmelere riayet ederler. Düşmanın ihanet edeceğini kuvvetli emarelerle sezmedikçe antlaşmalarını bozmazlar. Allah’ın, sözlerine riayet edenleri sevdiğini ve sözünde durmayanlara buğzettiğini bilerek bu konuda hassas davranırlar. Yine bu bâbtan olarak eman verdikleri kimseye silah çekmezler ve onun haklarına riayet ederler. Aynı şekilde zimmet ehlinin (İslam Devleti’nde yaşayan gayri müslimlerin) emniyetini sağlar ve onların da bütün haklarına riayet ederler. Onlar ahitlerini bozmadıkça onların haklarına tecavüz etmezler. 3- Allah yolunda cihad eden mücahidler müsle (insanın şeklini değiştirip onu çirkinleştirecek şekilde işkence) yapmazlar. Öldürdükleri kimselerin uzuvlarını kesmekten ve gereksiz yere onların bedenleriyle oynamaktan sakınırlar. Öldürdükleri zaman, en güzel bir biçimde öldürmeye dikkat ederler. Zira onların maksatları şahsi veya ırkî kinlerini dindirmek için insanları yok etmek değil, asıl maksatları zalimleri ortadan kaldırarak bu zavallı insanların hidayetine vesile olmaktır. İnsanların cehenneme gitmeyip Allah›ın rızasına ve cennetine ulaşmalarını sağlamaktır.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

9


4- Allah yolunda cihad etmenin, yeryüzünü tahrip etme ve toplumları yok etmek hedefine matuf olmadığının en önemli göstergelerinden birisi de bu hadis’i şerifte geçen üç husustan birine davet etme konusudur. İslam'a girmek veya İslam Devleti'nde yaşayıp cizye vermek ya da savaş yolunu tercih etmek... Zira bizim ilk maksadımız, kâfirlerin iki dünya saadetine nâil olmak için İslam’a girmeleridir. Bunu yapmazlarsa en azından dünyada canlarını ve mallarını emniyete almak için İslam Devleti’nin gölgesinde yaşamayı kabul etmeleridir. Eğer bunu da yapmayıp ahmaklık yolunu tercih ederlerse, Allah’tan yardım diler ve onlarla savaşırız.

Ezcümle:

Dördüncü Nokta: İslam’ın Savaş Anlayışı

b- Öyle bir cihad ki, fethedilecek olan yerlerdeki hayvan servetini korumayı hedeflemektedir. Yeme ihtiyacı dışında hayvanları telef etmemeyi emretmektedir.

Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anhu Bizans İmparatorluğu’na karşı Şam topraklarının sınırlarına gönderdiği Usame ordusuna şu emirnâmeyi vermiştir: “Sizlere on şeyi emrediyorum ki, bunları iyice belleyin: İhanet etmeyin, ganimet mallarından çalmayın, verdiğiniz sözlerinizi bozmayın, müsle yapmayın. Küçük çocuğu, yaşlı pir’i fâniyi ve kadını öldürmeyin. Hurma ağaçlarını ve meyveli diğer ağaçları kesip yakmayın. Koyun, sığır ve develeri yeme ihtiyacı dışında kesmeyin. Manastırlarda kendilerini ibadete adamış (ve halkla ilişkisini kesmiş) bir takım kimselerle karşılaşacaksınız. Onları, kendilerini adamış oldukları şeyle başbaşa bırakın (onlara ilişmeyin). Yine bir kavme uğrayacaksınız ki, sizlere içinde çeşit çeşit yemekler bulunan tabakları sunacaklardır. Bunlardan yiyeceğiniz zaman muhakkak Allah’ın adını anarak yeyiniz. Başka bazı kimseleri de bulacaksınız ki, başlarının ortasını tıraş etmiş ve başlarının çevresindeki saçlarını âdeta bir sarık gibi bırakmışlardır. Bu kimseleri (halklarını sizinle savaşmaya teşvik eden keşişleri ve papazları) kılıçlarınızla susturun. Haydin Allah’ın adıyla gidin.” Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnet’i Seniyye’den süzülen bu mübarek emirnâme, İslam’ın cihad anlayışını tam bir şekilde ortaya koymaktadır.

10

ŞUBAT 2016

a- Öyle bir cihad ki, zalimlerin zulmüne ortak olmayan insanları korumayı hedeflemektedir. Görüşü veya silahıyla Allah’ın dinine karşı savaşmayan çocukları, kadınları, yaşlıları, hasta ve yatalak olanları, halktan koparak kendilerini ibadete adamış başka din mensuplarını ve işinde gücünde çalışan çiftçileri koruma altına almaktadır. Böylece fethedilecek olan bu yerlerdeki toplumun tamamen yok edilmesini önlemiş olmakta ve bu kimselerin Allah’ın izniyle -zalimler aradan kaldırıldıktan sonra- İslam’a girmelerini veya İslam Devleti’nin tebaası olarak hayatlarını devam ettirmelerini sağlamış olmaktadır. Tarih boyunca böyle toplumların çoğunluğu, İslam toplumunun ahlâk ve faziletini gördükten sonra İslam’a girmiş ve kurtuluşa ermişlerdir.

c- Öyle bir cihad ki, fethedilecek olan yerlerdeki tabiatı muhafaza etmeyi hedeflemekte ve gereksiz yere meyveli ağaçları kesmeyi yasaklamaktadır. Kâfirlerin teslim olmasını sağlamak için onların ağaçlarını kesmek bu kaideden istisna edilmiştir. Allah’ın dini dışında hiçbir dinde ve Allah yolunda cihad eden Müslümanlar dışında hiçbir toplumda böyle bir cihad anlayışı yoktur. Zira bütün bâtıl dinlerin ve bu dinlere mensup olan tüm toplumların savaş anlayışı şudur: Savaşı kazanmayı sağlayacak her yol mübahtır ve savaş kazanıldıktan sonra mağlup olan tarafın hiçbir hakkı yoktur. Böyle bir savaş, emperyalist gayelerle yapılan bir sömürme savaşıdır. İşte bugün bütün dünya milletlerinin ve tüm devletlerin İslam›a ve Müslümanlara karşı yaptıkları savaş böyle bir savaştır. Müslümanların da onlara karşı Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu kurallara uygun davranarak mukaddes bir cihad hareketini yürütmeleri farzdır. Böylece bütün dünya milletlerine çok farklı ve dikkati câlip bir savaş ahlâkını gösterecekler ve imtihan döneminden sonra Allah’ın izniyle muvaffak ve muzaffer olacaklardır.


Beşinci Nokta: Düşmandan Daha Çok Kendi Günahlarından Korkan Bir Ordu! Son olarak bütün Müslüman ordulara ve İslam’ın bayrağını yüceltmek uğrunda cihad eden komutanlara bir emirnâme kabul edilebilecek olan Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun, Pers İmparatorluğu’na karşı savaşan büyük komutan Sa’d b. Ebû Vakkas’a gönderdiği şu mektubunu dercedelim: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. İmdi; ben sana ve seninle beraber olan ordulara her durumda Allah'tan korkmanızı emrediyorum. Zira Allah’tan korkmak, düşmana karşı yapılacak en iyi hazırlık ve savaşta en kuvvetli hiledir. Sana ve seninle beraber olanlara düşmanınızdan daha çok kendi günahlarınızdan korkup sakınmanızı emrediyorum. Zira ordunun günahları, onlar hakkında düşmanlarından daha tehlikelidir. Şüphesiz ki Müslümanların zafer kazanmaları, ancak düşmanlarının Allah›a âsi olmaları sebebiyledir. Eğer bu olmasaydı, bizim onlara karşı bir gücümüz olmazdı. Zira ne bizim sayımız onların sayısı kadar, ne de bizim hazırlık ve techizatımız onların techizatı gibidir. Eğer biz ve onlar ma’siyette eşit olursak, onlar kuvvette bize üstün gelirler. Şayet bizim faziletimizden dolayı onlara karşı bize yardım edilmezse, kuvvetimizle onlara galip gelemeyiz. Biliniz ki sizin bu yolculuğunuz esnasında Allah’ın tayin etmiş olduğu ve sizin yaptıklarınızı bilen hafaza melekleri sizinle beraberdirler, onlardan hayâ edin. Sizler Allah yolunda olduğunuz halde sakın Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapmayın. Sakın “bizim düşmanımız bizden daha kötüdür, bundan dolayı onlar bize musallat edilmezler” demeyin. Çünkü nice kavimler vardır ki, onlardan daha şerli olanlar onlara musallat edilmiştir. Nitekim Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapan İsrailoğullarına mecusi kâfirleri musallat edilmişlerdir. “Böylece onlar, evlerin arasına dalıp arama tarama yaptılar. Bu, yerine getirilmesi gerekli bir vaad (tehdit)ti.” (İsra; 5) Düşmanlarınıza karşı Allah’tan zafer istediğiniz gibi, nefislerinize karşı da Allah’tan yardım dileyin. Ben de hem kendim hem de sizin için Allah’tan bunu dilemekteyim.”

Onları İslam’a davet et; şayet bu konuda sana icabet ederlerse, kabul ederek onlardan el çek. Sonra da onları, kendi yurtlarını bırakarak muhacirlerin yurduna (Medine’ye) intikal etmeye davet et ve onlara de ki: “Bunu yapmaları durumunda muhacirlerin bütün haklarına sahip olur ve muhacirlerin bütün sorumluluklarıyla sorumlu olurlar.” Şayet yurtlarını terketmeyecek olurlarsa, bedevi Müslümanlar konumunda olacaklarını onlara haber ver; buna göre mü’minler için geçerli olan Allah’ın hükümleri onlar için de geçerli olur. Fakat Müslümanlarla birlikte cihad etmeleri hali müstesna olmak üzere ganimet ve fey’ mallarında bir hakları olmaz.

-------------------------

1. Buharî: 7458, 123, 2810; Müslim: 1904 2. Ebû Dâvûd: 2515; Nesâî: 3188; İmam Ahmed, Müsned: 22042; İmam Malik, Muvatta’:2/466 (Mevkuf olarak) 3. Buharî: 25; Müslim: 22. Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma’dan... 4. Sahih bir hadistir. İmam Ahmed, Müsned: 19621. Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu’dan... 5. Müslim: 6061 6. İmam Ahmed, Müsned: 2/50. İbni Ömer radıyallâhu anhuma’dan... Ahmed Şakir dedi ki: “İsnadı Sahih’tir.” 7. el-Bidâye ve›n-Nihâye: 7/134 8. Müslim: 1731

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

11


KAPAK DOSYA

Ömer Ergül

İlk İslâm Fetihleri Ve Kudüs’ün Fethi

İ

nsanlığın hidâyeti için âlemlerin rabbi olan Allah tarafından gönderilen dinimizin insan-

lığın tamamına ulaştırılması ve Allah’ın adının yüceltilmesi için girişilen fetih hareketleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile başlamış ve onun izi üzerine yürüyen “Raşid Halifeler” ile devam etmiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra Müslümanların başına idareci olan Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh yaptığı icraatlardan ilki, bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından görevlendirilen ve O’nun sallallahu aleyhi ve

12

ŞUBAT 2016

İslam orduları Dımeşk şehrini tam 70 gün boyunca muhasara altında tuttular. Kalelerin sağlamlığı, savunma silahlarının ve mancınıkların kullanılması dolayısıyla bu kadar zaman kuşatmaya direnebilmişseler de, 70 günün sonunda teslim oldular ve h. 13 senesinde şehrin fethi tamamlanmış oldu.


sellem vefatı sebebiyle seferi inkıtaya uğrayan Usame ordusunu, Bizans üzerine sefere göndermek olmuştur. Hz. Ebubekir radıyallahu anh, irtidat hareketleri ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkışı gibi dâhili problemlerin halli ile meşgul olmuşsa da, vefat etmeden önce büyük bir ordu topladı. Büyük fetihler gerçekleştirecek olan bu yüce orduyu dört mahir komutanın liderliğinde dört farklı bölgeye sevketti. Bunlardan Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı Humus tarafına, Amr b. As’ı Filistin’e, Yezid b. Ebi Süfyan’ı Dımeşk’e, Şurahbil b. Hasene’yi de Ürdün vadisi istikametine gönderdi. Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh vefatından sonra halife olan Hz. Ömer radıyallahu anh ile birlikte İslâm fütuhatı hızlı bir şekilde yayıldı ve nihayetinde bugün Ortadoğu dediğimiz topraklar birer İslâm beldesi haline geldi. Kudüs’ün fethi, İslâm ordularının Şam diyarında gösterdiği büyük zaferlerin akabinde olacaktı. Hz. Ömer radıyallahu anh, İslâm ordusunun komutanlığına Halid b. Velid’in yerine Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı getirdi. Rumlara karşı Yermük’te kazanılan zaferden sonra Herakliyus, harp karargâhı yapmak üzere Humus’a gitti. Ebu Ubeyde b. Cerrah savaşa Dımeşk’ten mi yoksa buraya yardımın ulaştığı iki bölge olan Humus ile Fihr olarak adlandırılan iki bölgeden mi başlayacağını bilemedi ve halifeye mektup yazdı. Hz. Ömer radıyallahu anh ise ona “İşe Dımeşk’ten başlayın çünkü burası Şam bölgesinin kalesidir.” şeklinde başladığı cevabında Filistin, Fihr ve Humus’ tan oraya gelecek yardımları engelleyici bir oyalama stratejisi ile hareket edilmesini tavsiye etti. İslam orduları Dımeşk şehrini tam 70 gün boyunca muhasara altında tuttular. Kalelerin sağlamlığı, savunma silahlarının ve mancınıkların kullanılması dolayısıyla bu kadar zaman kuşatmaya direnebilmişseler de, 70 günün sonunda teslim oldular ve h. 13 senesinde şehrin fethi tamamlanmış oldu. Dımeşk’in fethinden sonra İslam ordusu Fihr’e yöneldi. Beysan bataklık-

larında kıstırılan düşman birlikleri bozguna uğratıldı ve Kudüs’e giden yolda bir şehir daha düşmüş oldu. Ebu Ubeyde ile Halid b. Velid Humus’a döndüler. Humus’un fethinden sonra bir bir Hama, Kinnesrin, Lazkiye ve Haleb’i de aldılar. Fihl ve Beysan bölgelerinin alınmasından sonra Taberiyye halkı da teslim olunca Ürdün bölgesinde sulh tamamlanmış oldu. Filistinde ise Bizans valisi olarak görev yapan kişi, Ertabon (Erityon)’du. Ertabon askerlerine karargâh olarak Ecnadin bölgesini seçti. Amr b. As komutasında 80 bin kişilik Rum ordusu karşısına çıkan Müslümanlar, çok çetin bir mücadelenin sonunda h. 15 yılında Rum ordusunu mağlup etmeyi başardı, Ertabon ise kaçarak Kudüs’e sığındı. Bu zaferden sonra Yafa, Nablus, Askalan, Gazze, Remle, Akka, Beyrut, Ludd ve Cebele şehirleri teslim olmak suretiyle kapılarını Müslümanlara açtılar. Bu fetihlerden sonra Kudüs üzerine yürüyen Amr b. As, Ertabon’un teslim olmaması sebebiyle Kudüs muhasarasını dört ay sürdürdü. Aslında Müslümanlar için Kudüs’ün fethi siyasi olmaktan öte dîni bir anlam taşımaktaydı. Çünkü Kudüs, Hz. Peygamber’in Mîrac’a yükseldiği ve Mescid-i Haram ile Mescîd-i Nebi’den sonra Müslümanlar için en kutsal mekân olan Mecîd-i Aksa’ya ev sahipliği yapmaktaydı. Ve dolayısıyla da Müslümanların ilk kıble ciheti olma önemine haizdi. Dört ay sonra eman istediler. Ancak çeşitli çekinceleri sebebiyle emanın, iki taraf için de kat’i ve bağlayıcı olması maksadıyla Hz. Ömer ile patrikleri Sophronius arasında tüm ordu komutanlarının şahit olacağı biçimde yapılmasını istediler. Hz. Ömer de istişareler sonucunda bu teklifi kabul etti. Medine’den yerine Hz. Ali’yi bırakarak ayrıldı ve Cabiye’ye gitti. Orda tüm komutan ve askerler Hz. Ömer’i karşıladılar. İki taraf arasında eman gerçekleştirildi. Bu şekilde h. 15 yılından itibaren Kudüs bir İslâm toprağı ve “Haçlı Seferleri”ne kadar da bir sulh diyarı olmuştur.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

13


Müslümanlar için Kudüs’ün fethi siyasi olmaktan öte dîni bir anlam taşımaktaydı. Çünkü Kudüs, Hz. Peygamber’in Mîrac’a yükseldiği ve Mescid-i Haram ile Mescîd-i Nebi’den sonra Müslümanlar için en kutsal mekân olan Mecîd-i Aksa’ya ev sahipliği yapmaktaydı. Ve dolayısıyla da Müslümanların ilk kıble ciheti olma önemine haizdi. Dört ay sonra eman istediler. Ancak çeşitli çekinceleri sebebiyle emanın, iki taraf için de kat’i ve bağlayıcı olması maksadıyla Hz. Ömer ile patrikleri Sophronius arasında tüm ordu komutanlarının şahit olacağı biçimde yapılmasını istediler. Hz. Ömer de istişareler sonucunda bu teklifi kabul etti. Medine’den yerine Hz. Ali’yi bırakarak ayrıldı ve Cabiye’ye gitti. Orda tüm komutan ve askerler Hz. Ömer’i karşıladılar. İki taraf arasında eman gerçekleştirildi. Bu şekilde h. 15 yılından itibaren Kudüs bir İslâm toprağı ve “Haçlı Seferleri”ne kadar da bir sulh diyarı olmuştur.

Dini ve etnik çeşitliliğe rağmen bu topraklarda uzun yıllar sulhu temin eden anlayışı en iyi özetleyen muhakkak ki Hz. Ömer tarafından akdedilen anlaşma metnidir. Hz. Ömer ile Kudüs’lü Hristiyanlar arasında imzalanan barış anlaşması: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu belge mü’minlerin emiri, Allah’ın kulu Ömer’in

14

ŞUBAT 2016

Kudüs halkına verdiği, canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, hastalarına, sağlıklarına ve diğer din mensuplarına dokunulmayacağını bildiren bir emandır. Kiliselerine el konulmayacak, yıkılmayacak, kiliselerinden ve çevresinden bir şey eksiltilmeyecek, haçlarından ve mallarından bir şeye ilişilmeyecek, dinleri hor görülmeyecek, hiç kimseye zarar verilmeyecek, onlarla birlikte Kudüs’e hiçbir Yahudi iskan ettirilmeyecek. Kudüs halkı da buna karşılık diğer şehir halkı gibi cizye verecek. Bizanslıları oradan bizzat kendi çıkaracak. Bizans Rumlarından kim oradan çıkarsa istedikleri yere gidene kadar can ve malları korunacak. Ama Kudüs’te güvenle oturmak isteyen kimse Kudüs halkı gibi vergi vererek oturabilecek. Kudüs halkından Rumlarla birlikte gitmek isteyen de güvenli bir yere varana kadar can ve malları güvende olacak, bunların kalan haç ve kiliselerine dokunulmayacak. Diğer yerlerden olup da Artabon’la beraber savaşa gelenler de dilerse aynı vergi ile Kudüs’te kalabilecek, dileyen Bizans Rumları ile gidecek, ailesine dönmek isteyen de dönecek ve bunlardan bir şey alınmayacak. Bu anlaşma metninde bulunan maddeler Allah’ın taahhüdü, Peygamber’inin zimmeti (koruması), Halifelerin zimmeti, müminlerin zimmeti altındadır ve bu vergiyi vermek şartıyla geçerli olacaktır.” Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Günlerce, aylarca ve hatta yıllarca savaşan iki tarafın bu uzun süreli mücadeleleri sonunda, anlaşma imzalamaları ne ilginç bir durumdur. Belki de daha da ilginci, istenilse haklarından gelinebilecek bir topluluğa, birkaç zaman önce sizinle savaşan kişilere, özgürce yaşayacakları, can, mal ve inanç emniyetlerini temin eden bir ortam hazırlıyor olmak... Bu, ilk neslin savaşı ahlakına uygun yapmaları sebebiyle barışı da bir ahlak ve adalet üzerine yapıyor oluşlarındandı. Her savaş bir gün biter ve insanlar aynı topraklarda daha önce savaştıkları insanlarla birlikte kalırlar. Eğer savaşın ahlakını koruduysan, düşmanların tarafından bile kabul görürsün. Ama


haçlı seferlerinde olduğu gibi veya bugün savaş sahalarında görüldüğü gibi kadın, çoluk-çocuk ayırmadan öldürür, mabetleri bombalar, haddi aştıkça aşarsan, düşmanın da olsa namuslarına ve kutsallarına göz dikersen, yarın barış yapacağın bir topluluk bulamazsın. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’ye, Hz. Ömer radıyallahu anh Kudüs’e ve Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’a muzaffer olarak girdiler. Ama onlar girdikleri yerleri ihya ettiler, işgal etmediler, intikam peşinde koşmadılar, şehirleri talan etmediler. En önemlisi de daha önce savaşmış oldukları topluluklara gösterdikleri muameleydi. Müslümanların bu hızlı fetih hareketlerinin arkasındaki Saikleri de Hayati Ülkü’nün İslam Tarihi eserinden ihtisar etmek sureti ile yazımızı nihayete erdirelim; • İlk Müslümanlar’ın kadere olan imanları tamdı. Eceli gelen kimsenin ne bir an geriye ne de bir an ileriye gidemeyeceğine iman etmişlerdi. • Kurân-ı Kerim’de Allah, cihadı farz kılmış ve şehid olanların mertebelerinin üstünlüğünü haber vermişti. Bu müjdenin verdi-

ği şevkle Müslümanların, düşmanlarının korktuğu ölüme olan iştiyakları zaferlere götüren en önemli itici güçtü. • Müslümanların sade bir hayat yaşıyor olmaları, yaşadıkları coğrafya gereği zorluk, açlık ve susuzluğa olan dayanma güçlerinin fazla olması da bu etkenlerdendi. • Yine Müslümanların savaşlarda sabır ve metanetleri… • Fethettikleri yerlerde yaşayan insanlara yapmış oldukları iyi muamele ve buna karşı gördükleri hüsn-i kabul… • Devlet ve ordunun başında bulunan emir sahiplerinin, üstün meziyetli kişiler olması da önemli sebeplerden sayılır. ------------------------Kaynakça: 1. Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, Kayıhan Yayınları 2. Hayati Ülkü, İslam Tarihi, Çelik Yayınları 3. Kollektif, Rasûlullah’ın Doğumundan Günümüze İslam Tarihi, Nebevi Hayat 4. İhsan Süreyya Sırma, İslamî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, Beyan Yayınları

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

15


KAPAK DOSYA

Hakan Sarıküçük

İSTANBUL'UN FETHİ VE ÖNEMİ FETİH BİZLERİN KALBİNİ DE FETHETTİ Mİ? “Kostantiniye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” İmam Ahmed Müsned’inde (4/335)

H

amd, apaçık fetihlerle İslam’ı aziz kılan Allah’a;

Salât ve Selâm ise, en büyük Fatih olan ve İslam Bayrağını tüm dünya üzerinde dalgalandırmak uğruna gece gündüz demeden koşuşturup duran Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allah’ın rahmeti, bereketi ve mağfireti de günümüze kadar küffara karşı Allah’ın dininin destekçisi ve savunucusu olan müminlerin üzerine olsun. Her milletin ve her toplumun mazilerinde kendileri için bir iftihar ve övünç vesilesi olan bir geçmişi vardır ki bu geçmişin izleri geleceği görebilmek ve geçmişten dersler alabilmek adına çok önemli bir bağı oluşturur. Bu bağı yıpratmadan ve eski canlılığıyla devam ettirebilen toplumlar geçmişlerinden aldıkları güç ve destekle daima içinde bulundukları zamanın en üstün ve en kuvvetli toplumunu oluştururlar. Geçmişin tecrübe ve bilgisinden istifade etmek geleceğin inşasının temel yapı taşlarını oluşturur.

16

ŞUBAT 2016


Biz müslümanların geçmişi de bizler için bu sebeple çok önemli bir yer tutar. Kur’an Kerim’de ibretli mücadeleleri bizlere aktarılan ilk nesil önderlerimiz olan Allahu Teâlâ’nın nebi ve rasûlleri ve onların tevhid mücadeleri ve yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının hayatı şu an dahi bizlere içinde çok büyük ibretler ve bereketler taşımaktadır. Çünkü Allahu Teâlâ’nın sünnetullahı zamanın ve mekanın değişmesine rağmen hala eski hali ile ve ilk günkü seyri ile devam edip durmaktadır. Nitekim Yüce Rabbimiz “Allah’ın geçmiş ümmetler hakkında devam edegelen sünnetullahı budur. Sen asla Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamayacaksın.” (1) buyurarak görüp de ibret alabilecek basiret sahibi kimselerin önüne bu gerçeği ayan beyan koymuştur. Küfrün geçmişte müslümanlar için düşünüp tasarladıkları plan ve tuzakları ne idiyse bugünde üç aşağı beş yukarı aynı hal üzere ufak tefek değişikliklerle devam etmiştir. Buna karşılık Müslümanlarında bu tür hesaplara karşı hazırlıklı olabilmeleri ve kâfire hak ettiği karşılığı verebilmesi için takip etmesi gereken metod da ortadadır. Tabii ki bu metodda İlahi vahiyden şekillenmiş ve hayatı vahyin doğrultusunda devam eden ve her adımını Allahu Teâlâ’nın yönlendirmesiyle atan, pratik uygulamalarıyla da bunu bize öğreten peygamber efendimizin Nebevi Metodu’na tâbi olmakla olur. Bu manada ilk örneğimizi oluşturan asıl, tabi ki Peygamber efendimiz ile sahabilerinin içinde yaşadıkları zaman dilimi olacaktır.

Bu ibret sahnelerinden bir tanesi de bir devrin sona erip bir başka devrin başlamasına sebebiyet veren ve tarih içerisinde yerini alan İstanbul’un fethi meselesidir ki, gerçekten de bütün dünyanın bile kabullenmek durumunda kaldığı, bir çağın kapılarının kapanıp bir başka çağın kapılarını aralayan bir fetih olmuştur. Bu fetih İslâmi gönülleri sevindirip huzur verirken, bunu içine sindiremeyen hain ve nifak ehli kesimi ise bir o kadar rahatsız edip öfkelendirmiş ve yıllarca bunu yok edebilmenin mücadelesini vermiş, yaptıkları tüm planlarında ve attıkları

Bununla birlikte İslam’ı yüzyıllarca doğrusuyla yanlışıyla yaşamak ve yaşatmak uğruna günümüze kadar devam ettirebilmenin mücadelesini veren ecdadımızın da bu İslam mirasını sırtlaması bizler için çok önemli bir husustur. İslâm’a teslim olmuş, kanını ve canını bu yolda feda etmiş, küfre ve küfrün temsilcilerine karşı izzetli bir duruş sergilemiş atalarımızın bu ibretli hayatları da bizler için bir o kadar önemlidir.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

17


her adımda geçmişin kara bir lekesi olarak kabul ettikleri bu yenilgiyi nasıl kendi menfaatlerine uygun hale getirebileceklerinin mücadelesini vermişlerdir. İnsanlık tarihine geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yapılan tüm bu savaşların aslında şeytan ve taraftarlarına karşı yapılan Ademoğlunun insanlık savaşı olduğunu görürüz. Nitekim tarihin hiçbir döneminde insanlık, İslam Bayrağının çatısı altında bulduğu huzur, refah ve mutluluğu, İslam’ın dışında hiçbir nizamın çatısı altında bulamamıştır. İslâm dışı hiç bir nizam, hiçbir zaman İslâm’ın vaad ettiği kutsal değerleri-ki bunlar; din, can, nesil, mal ve akıl emniyetidir- sıhhatli bir şekilde tesis edip varlıklarını devam ettirememiş ve bununla da kalmayıp müntesiplerine her türlü zulmü, her türlü ihaneti ve daha nice hainliği reva görmüş, onlara huzur ve refahtan çok, sıkıntı, çile ve daha nice meşakkatleri hiç utanıp sıkılmadan yapmıştır. Bu nizam ve sistemler bunu yaparken de hiç bir zaman, ne halkını ne de manevi değerlerini asla düşünmemişlerdir. Yeri geldiğinde kendi aile fertlerini ve akrabalarını bile bu batıl davaları uğruna feda edebilmişlerdir. Mekke dönemi ve sahabelerin aileleriyle olan münasebetleri ve küfrün kendi yakınlarına yaptığı işkence ve zulümler düşünülecek olursa bu gerçeği anlamamız hiçte zor olmayacaktır. Kafirlerin, tarihin her döneminde tek düşünceleri kendi çıkarları ve o bitmek bilmeyen hırsları olmuştur. İstanbul’un fethide bugün Fatih’in memleketinde yaşayan bizler için ayrı bir öneme sahiptir. Onun torunları olan bizler için geçmişimizin tarihinde elde edeceğimiz çok önemli değerler vardır. Onların Allah’ın dininin yeryüzüne yayılması uğruna nefsi her türlü isteklerini arka plana atmaları, bu uğurda hayatlarını feda etmeleri ve yeryüzüne İslam’ın esenliğini ve adaletini götürmek ve bununla tüm insanlığı faydalandırmak uğruna katlandıkları sıkıntı ve meşakkatler bizler için de örnek olmalıdır. İnsanlığın huzuru için kendi huzurunu feda etmek, insanlığın refahı uğruna kendi rahatlığından taviz vermek her babayiğidin harcı değildir. Böyle bir düşünceye sahip olmak an-

18

ŞUBAT 2016

İnsanlık tarihine geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yapılan tüm bu savaşların aslında şeytan ve taraftarlarına karşı yapılan Ademoğlunun insanlık savaşı olduğunu görürüz. Nitekim tarihin hiçbir döneminde insanlık, İslam Bayrağının çatısı altında bulduğu huzur, refah ve mutluluğu, İslam’ın dışında hiçbir nizamın çatısı altında bulamamıştır. İslâm dışı hiç bir nizam, hiçbir zaman İslâm’ın vaad ettiği kutsal değerleri-ki bunlar; din, can, nesil, mal ve akıl emniyetidirsıhhatli bir şekilde tesis edip varlıklarını devam ettirememiş ve bununla da kalmayıp müntesiplerine her türlü zulmü, her türlü ihaneti ve daha nice hainliği reva görmüş, onlara huzur ve refahtan çok, sıkıntı, çile ve daha nice meşakkatleri hiç utanıp sıkılmadan yapmıştır.

cak İslâm’ı doğru bir şekilde özümsemekten ve yaşamaktan geçer. Bu da Allah’ın rızasını gaye edinen İslâm erleri için düşünülmesi mümkün olabilecek bir durumdur. İstanbul’un fethini doğru anlayabilmek, o zaman için İslâm’ın bu merkeze olan önemini bilmekten geçer. Tarihin hiçbir döneminde fethedilmesi mümkün olmayan ve kâfirleri bu sebeple kibirlendiren ve asla fethedilemeyeceğine dair batıl bir inanca sevkeden bu beldenin fethi, kâfirlerin hiçbir zaman ele geçirilemez dedikleri küfrün merkezini teşkil eden ve o zaman için tüm dünya Hristiyanları için büyük bir öneme sahip ve gücü sadece görü-


nen kısmıyla kalmayıp arkasında –inançtan kaynaklanan sebeplerden dolayı- dünyanın büyük bir kısmını arkasına almış birleşmiş kâfirlerden oluşan milletlerin en önemli üssü konumunda idi. Aynı zamanda Asya kıtası ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan bir köprü konumunda olması da otomatik olarak burayı önemli bir merkez haline getiriyordu. Nitekim İslam’a karşı atılacak adımlarda ve Haçlı seferlerinde önemli bir durak ve üs konumundaydı. Bu sebeple de buranın emniyet ve güvenliği aslında tüm haçlıların ve Hristiyanlığın emniyeti ve güvenliği demekti. Ve buraya göz diken aslında tüm birleşmiş kâfirleri karşına almış demekti. Ve burayı ele geçirebilmek, hiç de kolay olmayacaktı. Buraya göz diken insanın gözlerinin çıkmasına ve kolayca yutulacak bir lokma olarak gören kimsenin de boğazında lokmaların düğümlenmesine sebebiyet verecek derecede çok zor bir hedefti. Asla düşünülemeyecek ve düşünülmesi bile teklif edilemeyecek kadar akıldan ve mantıktan çok uzaklarda olan intihari bir düşünceden ibaret olan hayati bir meseleydi. Çünkü küffarın görünmeyen nice yüzleri vardı ki onlar görünen yüzünden çok ama çok daha fazla ve farklıydı. Bunları tahmin etmek ve bunlar için hazırlıklı olmak ise o zaman için pek de mümkün görülmemekteydi. Ne savaş mantığı, ne de basiret sahibi kimselerin aklı, birden çok düşmanı aynı anda karşıya almayı kabul edemezdi. Bu yüzden de tarihte daha önceden misalleri bulunan ve delice bir çıkışla(!) ortaya çıkan hareketlerin düşeceği duruma düşmek kaçınılmaz bir son olacaktı. Ancak düşünülmeyen ve hesaba katılmayan bir şey vardı ki, o da iman meselesiydi. İmanın dertli gönüllerde ki ateşiydi. Olmazları olur yapan o hakiki nuruydu. İşte bu iman ki, delice bir cesaret olarak görülen ve akıl ile izandan yoksun kimselerin cüret edebileceği şeklinde yorumlanan böyle bir eyleme ve harekete o müslüman nesli sevk etmişti. Çünkü bu üssü ele geçirmek kâfirlerin tüm emellerini nihayete erdirecek ve yıllar boyu müslüman toplumlara uygulayageldikleri planların üssü konumundaki mevzilerinin yitirilmesi manasına gelecekti.

Ve bu fetih o gururlu ve kendini dünyanın süper gücü gören şımarıkların suratlarına inecek çok kuvvetli bir şamar olacaktı. Bu fetih asla ele geçirilemez, yenilemez bir dev olarak zannedilen bu kâfirlerin perişanlıklarını dünyanın her yerine ilan edecek bir zafer niteliğinde olacaktı. Ana merkezleri fethedilmiş kâfirlerin direncini kıracak ve onlarda korku oluşturacak ve bir daha asla müslümanlara karşı koymaya cesaret edemeyecekleri manevi bir zaferinde müjdesini oluşturacaktı. Müslümanların geçiş güvenliğini oluşturacak, onlara güç ve kuvvet kazandıracak ve bir nevi azgın bir hayvanın gemini tutmak gibi kâfirlerin dizginlerini tutmak manasına gelecek bir durumdu. Ama bütün bu olumsuzluklar, iman eden yürekleri asla yolundan döndüremez. En dayanıklı surları delmeyi asla durduramaz. En sağlam ve en kuvvetli zincirleri aşmayı asla

frenleyemez. Ancak denizlerde ilerleyebilen gemilerin dağları aşıp karada yürümesine mani olamaz. O güne kadar kullanılmamış o büyük topların yapılmasına asla engel olamaz. Ve nice yiğitlerin o fethin övülen askeri olmasına asla karşı duramaz. İşte bu ruh, İslâm’ı girilemeyecek zannedilen nefislere ve beldelere sokmuştur. Ve bu ruh daha sonraki nesiller için olmazları olur yapacak olan taze ve canlı bir ruh olmuştur. Tarihin en ibretli sahnelerinden bir portre olarak yerini almıştır. Gelecek nesillere fetih ruhunu aşılayan, en zor durumlarda bile ümitlendiren ve gayrete getiren bir fetih olarak bütün ders ve öğütleriyle bizleri eğitmektedir. Gelecek nesillere de şu güzel örnekleri vererek onları Allah yolunda gayrete getirmektedir.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

19


Tarihin her döneminde İslâm’ın ilerleyişine mani olmak isteyen şeytani emellere sahip insan müsveddelerinin varlığı gözlerden uzak kalmamıştır. Şimdilerde de aynı düşünceye sahip olan nifak ehli kesimlerin suratına çok kuvvetli bir şekilde çarpan Osmanlı tokadı şeklinde ki cevap bizler için önemli sahnelerden bir tanesidir. Fetih hazırlıkları için uğraşan Padişah’ın yanındaki vezirleri bu harekete karşı birtakım itirazlarla seslerini yükseltirlerken Fatih Sultan Mehmet’ten şu cevabı aldıklarını müşahede ediyoruz. “Bir şeye Allah’ın iradesi taalluk edecek olursa, bütün kâinat aksine çalışsa geri döndüremez. Eğer ol kal’anın (Bizans’ın) benim elimle feth olması mukadder olmuş ise, burç ve bârusu taştan topraktan değil de, demirden olmuş olsa, mum gibi eritip yumuşak eylerim.” İşte bu inanç 53 günlük bir muhasaradan sonra 1453 tarihinde fethi Allah’ın izniyle mümkün kılmıştır. İşte bu Allah’ın kaderine iman eden “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir musibet isabet etmez” (2) ayeti ile “Onları (kafirleri) siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. (Kafirlere) Attığın zaman da sen atmadın. Fakat Allah attı” (3) ayetlerine iman eden ihlaslı kulların söyleyebilecekleri sözcüklerden ibarettir. İşte bu inanç ki şu zaman da bu inancından mahrum kalmış ve geçmişini tarihin derinliklerine gömüp sömürülmeye ve ezilmişliğe razı olmuş, aziz nesillerin zelil torunlarına dönüştürülmüş nesillerin yüzlerinin kızarmasına -tabii ki kızaracak yüzler kalmışsa- sebep olacak bir sözdür. Küfrün senelerce birikmiş tozlarına alışmış, bit ve pirelerle haşır neşir olmayı benimsemiş bedenlerin temizlikten ve temizlenmekten rahatsız olacakları ve keyiflerinin kaçacağı muhakkaktır. Ancak bu bir temizlik hareketidir. Ve bu din temizliği imanla özdeşleştirmiş ve imanın yarısı olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla iman erlerinin her türlü habis pisliklerle birlikte bulunması imanın yok oluşuna sebep olacaktır.

20

ŞUBAT 2016

Ve bunu da ne iman eden yürekler, ne de din kabul eder. Artık yürekleri ve bedenleri, temizleme vakti çoktan gelmiştir. Paslı yürekleri parlatmanın, imanı harekete geçirmenin zamanı

“Bir şeye Allah’ın iradesi taalluk edecek olursa, bütün kâinat aksine çalışsa geri döndüremez. Eğer ol kal’anın (Bizans’ın) benim elimle feth olması mukadder olmuş ise, burç ve bârusu taştan topraktan değil de, demirden olmuş olsa, mum gibi eritip yumuşak eylerim.”

neredeyse geçmek üzeredir. Allah’ın diniyle izzetlenmeyen nesillerin yok olması ve yerlerine hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan Allah’ın dinini başlarının tacı yapan nesillerin geleceği ilahi vahiyle teyid edilmiş bir durumdur. Bizler, ya bu izzetli kervanda yerimizi alacak ve ümmete eskiden olduğu gibi yeniden önderlik edecek ve sıratı müstakim üzere yürümek için öncülük edeceğiz yada ezilmişliğe ve her türlü zillet ve rezilliğe razı olup helak olacağız. Herkes bu mücadele de yerini seçmeli ve bunun gereğini yerine getirebilmek için kendini hazırlamalıdır. İşte şimdi karar zamanı. Selâm ve Dua ile. -------------------------

1. Ahzab Suresi, 62. ayet 2. Tegabun Suresi 11. ayet 3. Enfal Suresi 17. ayet


KAPAK DOSYA

Ahmet İnal

İki Rüya Arasında Bir Fetih

Mekke‘nin Fethi

İ

slam tarihi, göz kamaştıran fetihlerle doludur. Bu ümmetin erleri İslam davası uğruna mallarını, canlarını feda etmekten geri kalmayarak İslam dininin bu günlere kadar gelmesine vesile oldular. İslam ümmeti, bu fedakâr şahsiyetleri ve onların fetihlerini kıyamete dek hatırlarında tutmaya devam edecektir. Ümmetin hafızasında daima diri kalacak olan bu fetihlerin en başında şüphesiz Allah’ın(cc), Nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e

ihsan etmiş olduğu, şehirlerin anası olan Mekke’nin fethi gelmektedir. Aslında her şey bir rüya ile başlamış ve onunla zirveye ulaşmıştı. Hz. Aişe’nin bildirmesiyle İslam’ın bu kutlu serüveni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in sadık rüyalarıyla başlamıştı. Ve şimdi tarihler yirmi sene sonrasını gösteriyordu. Yani Hudeybiye öncesi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in gördüğü rüyanın (1)

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

21


tecellisi sayılan Mekke’nin fethi... “Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkarmıştı.” (2) Bu iki rüya arasında ne kadar çok şey yaşanmıştı. Ne çok Müslüman işkence görmüş, davasından dönmeye zorlanmış; ne çok Müslüman bulundukları mukaddes şehirden hicret etmek zorunda kalmıştı. Ölümle defalarca yüz yüze gelen, türlü türlü sıkıntılara maruz kalanlar bu Müslümanlar değil miydi? Evet; ama bütün bunları daha en başından Varaka b. Nevfel haber vermemiş miydi: “Nefsim, yed-i kudretinde olana and olsun ki Sen, bu ümmetin Nebisi’sin. Daha önce Musa’ya gelen Nâmus gelmiş Sana. Unutma ki Sen, bu sebeple yalancılıkla itham edilecek, eziyet ve işkencelere maruz kalacak ve akla gelmedik düşmanlıklarla karşılaşacaksın. Keşke ben o gün genç olsaydım, yaşıyor olsaydım da, kavminin Seni çıkarıp yurdundan kovacakları güne yetişip, o gün Sana destek verseydim.” (3) Bugün Nebi sallallahu aleyhi ve selem, bir zamanlar ayrılmak zorunda kaldığı bu mübarek şehre, muzaffer ama mütevazı bir komutan olarak geri dönüyordu. Mekkeli müşriklerin bir planı varsa Allah’ın da yazmış olduğu bir kanunu vardı: “Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: ‘Ya sizi yurdumuzdan kovarız yahut bizim dinimize dönersiniz.’ Rab’leri de onlara vahyetti ki: ‘Elbette Biz o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra yurtlarında sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan ve tehdidimden korkanlar içindir.’ “ (4) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem davetini Safa tepesinde ilan ettiğinde en yakın akrabaları bile ona iman etmemişti. İman etmedikleri yetmezmiş gibi müminleri de yollarından döndürmeye çalışıyorlardı. Kendilerini hakka davet edene tabi olmaları gerekmez miydi? Kurtuluşları için kendini paralayan bu İnsana kulak verseler olmaz mıydı? Ama içlerindeki kin ve nefret bu hakikati görmelerine maniydi. Buna karşılık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem yılmıyor, davasını anlatmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü Allah(cc) kendisine “Emrolunduğun şeyi, kafalarını çatlatırcasına tebliğ et; müşriklere de aldırma.” (5) Buyu-

22

ŞUBAT 2016

ruyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem bu emir gereğince gerek panayırlarda gerekse hac mevsimlerinde insanlara bu dini anlatmaktan vazgeçmiyordu. Buna karşılık müşrikler de vazgeçmiyorlar, Müslümanlara yaptıkları baskıyı her geçen gün arttırıyorlardı. Başlangıçta sözlü olarak başlayan bu baskılar zamanla her yönlü boykota ve ağır işkencelere dönüşmüştü. Bu baskılar nedeniyle Müslümanlar iki sefer Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlar, en sonunda davaları için Medine’yi yurt olarak seçmişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Medine’ye hicret etmişti; ama gözleri hala Mekke taraflarını arıyordu. Allah(cc) namazda Mescid-i Harama yönelmeyi arzulayan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’e bir hediye olarak kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Harama çevrilmesini murad etmişti. Müslümanlar da, özellikle muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, Mekke’yi de yâd etmeye bir vesile olacaktı. Mekkeli müşrikler, Müslümanları Medine’de de rahat bırakmıyorlar, Yahudileri Müslümanlara karşı kışkırtıyorlardı. Müslümanlar da Allah’ın kendilerine savaş iznini vermesini arzuluyordu. Allah’tan gelen savaş izniyle birlikte müşriklerle Müslümanlar arasındaki silahlı mücadele yılları başlamıştı. Bu dönem içerisinde Medine çevresindeki bölgelere karşı seriyye ve gazveler gerçekleşmiş, Mekkeli müşriklerle de Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yapılmıştı. Bu savaşlar esnasında müşriklerden birçok lider öldürülmüş, Müslümanlardan da birçok şehit verilmişti. İlahi kader Müslümanlarla müşrikler arasında Hudeybiye anlaşmasının vuku bulmasıyla tecelli etmişti. Anlaşma ilk bakışta tamamen Müslümanların aleyhine gözüküyordu. Böyle bir anlaşmanın yapılmasını ve anlaşma esnasında yaşananları Ashab-ı Kiram kabullenememişti. Sahabenin önde gelenlerinden Hz Ömer bile bu anlaşmadan derinden etkilenmişti. Hatta Ashab-ı Kiram öyle bir şaşkınlık içine düşmüştü ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem’in “Kalkınız, kurbanınızı kesiniz ve tıraş olunuz” buyruğuna rağmen hiç kimse kalkmamıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve se-


lem kalktı, kendi kurbanını kesti ve tıraş oldu. Sonrasında ise “kendisine bütün dünyadan daha sevimli gelen (6)” ve Müslümanlara müjde olarak indirilen şu ayetleri okudu; “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım eder.” (7) Hudeybiye anlaşması hakkında inen bu ayetler Mekke’nin fethinin bir müjdesiydi. Çünkü bu anlaşma sayesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Mekkeli müşriklerden gelebilecek saldırılardan kısmen emin olmuş ve diğer bir tehlike olan Yahudilerin üzerine yürümüştü. Yahudilerin teşkil ettiği tehlike bertaraf edildikten sonra ise rahat bir şekilde Mekkeli müşriklerle gerektiğinde mücadele edilebilirdi. Ayrıca bu anlaşmanın sağladığı rahat ortamın etkisiyle, insanlar karşılıklı olarak fikir alışverişinde bulunmaya ve İslam’a daha hızlı girmeye başladılar. Böylece, Mekke’nin fethinde Ebu Süfyan’ı hayretler içerisinde bırakacak olan o kalabalık kitle oluşmaya başlamıştı. Hudeybiye anlaşmasının Mekkeli müşriklerin müttefiklerince bozulmasından sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Müslümanlara savaş için hazırlık yapmalarını emretti. Ancak nereye gideceklerini gizli tuttu ve en yakınlarına dahi söylemedi. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem Kureyş’i ansızın bastırmayı planlıyor ve kan dökülmesini istemiyordu. Bu nedenden dolayı, “Bugün savaş günüdür. Bugün Kâbe’ye sığınanların bile kanı helal olacaktır” diyen Sad b. Ubade’den sancağı almıştı. Allah’ın dilemesiyle, Kureyş’in direnmesine fırsat verilmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem ve beraberindeki Müslümanlar Mekke’ye girdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem, mübarek devesinin üzerinde tevazudan iki büklümdü; o kadar eğilmişti ki, neredeyse mübarek sakalları, bineğinin semerine değecekti. “Allah’ım! Esas önemli olan, ölüm ötesi âlemin hayatıdır!” diyordu. Terekesinde ise kölelikten kumandanlığa yükselttiği Hz. Zeyd’in oğlu Üsâme vardı. Böylesine tarihi bir yolculukta bineğinin arkasında bulunan kişi, ashabın en

önde gelenlerinin çocukları veya kendi torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin değil, İslâm ile ellerinden tutulacağı âna kadar kimsenin yüzüne bile bakmadığı esmer tenli bir kölenin oğlu Hz. Üsâme’ydi! Bugün Mekke’ de ne çok şey değişmişti! İlk dönemlerde kızgın kumlarda ağır taşlar altında ezilen köle Bilal(r.a) bugün Allah’ın en kutsal kabul ettiği Kâbe’nin üzerindeydi. Daha dün, işkence altında “Allah birdir” dediği için ezilirken bugün Kâbe üzerinde en yüksek sesle “Allah’u Ekber” nidasını yükseltiyordu. Dün Mekkeli müşriklerin Müslümanlar hakkında ölüm kararları aldıkları yer, bugün Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve selem Mekkelileri bağışladığı yer olmuştu. (8) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem "Ben bugün size, kardeşim Yusuf’un, “Bugün sizin için kınama yoktur; umulur ki Allah da hatalarınızı affeder; çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir!” dediği gibi derim. “Haydi, gidin; hepiniz hürsünüz!” buyurmuştu. Daha dün putların içini doldurduğu Kâbe, bugün onlara mezar olmuştu. Daha dün, batıl hakkı bastırmaya, yok etmeye çalışırken bugün “Hak gelmiş batıl zail olmuştu. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdu. “ (9) Allah’ım! Ne büyük bir nimetti bu! İki rüya arasında gerçekleşen... ------------------------1. Rasûlullah’ın (sav) kendisini tavaf ederken gördüğü rüyası: Hudeybiye öncesi 2. Fetih suresi 27. Ayet 3. Bkz. Buhâri, Sahîh, 1/4 (3); Müslim, Sahîh, 1/97, 98 4. İbrahim Suresi 13- 14. Ayet 5. Hicr Suresi 94. Ayet 6. Bkz. Müslim, K. 32, B 34, h. 97. 7. Fetih Suresi 1-3 Ayetler 8. Medine’deyken bir gün Allah Resulü (sav) Cabir’e(r.a), “Allah (cc), bize Mekke fethini müyesser kıldığında bizim konaklayacağımız yer, Mekke müşriklerinin küfür üzerine aleyhimizde ittifak edip tavır aldıkları Kinâneoğullarının Hayfıdır!” demişti. O gün müşrikler burada bir araya gelmiş ve Müslümanları Mekke’den sürüp yalnız başlarına ölüme terk etme kararı almışlardı. Ancak kaderin hükmü daha farklıydı ve işte şimdi Allah Resulü ve ashabı, daha o günden tarifini verdiği yere gelmiş ve ölümlerine ferman kesilen yerden, muzaffer olarak, Mekke’ye giriyorlardı. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 558; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/230. 9. Bkz. İsra Suresi 81. Ayet

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

23


KAPAK DOSYA

Said Özdemir

Toprakta Yürür Bedenler Rûhları Şehâdet Bekler F

edâkarlık ve şehâdet…

Allâh’ın hoşnutluğundan başka bir şey düşünmeyen dertli sîneler… O’nu sevme ve sevilme ideâli uğruna çekilen cefâlar…

müteâl/yüksek ideâllerle, düşüncelerle oturup-kalkan, hayâtını ona ikrâm edene bağlı götüren, insanları yaşatmayı kendi yaşamının önüne geçiren, hep zirveleri kovalayan azizlerdi onlar…

Toprak üzerinde yürürken, rûhları şehâdete ayarlı yiğitler…

Ömür kısa, vazife ağır diyerek târihin akışını

Kur’an’ın ifâdesi ile alınlarda secde parıltısı…

larından ferâgat eden, İslâm sancağını yeniden

Hâl, hareket, tavır ve davranışlarının Hakk’a çağırması…

24

Onlar şehidlerdi… Yaşamları boyunca hep

ŞUBAT 2016

değiştirmeye namzet, zehirli meyve olan uykubir kez daha dalgalandırma adına kendi mallarından, kendi canlarından vazgeçen, hakları-


nı ser-sebil dağıtan, bir milleti kurtarma adına kendini küfürden, cahiliyeden, rezil ortamlardan, kötü ahlaktan kurtaran, bazen de bir millete rehber olma, yollarını aydınlatma adına ölümü göze alan, kanıyla yol levhası çizen yiğitlerdi onlar…

Onlardı işte; Kutsal bir sevda uğruna sevdikle-

Onlar; yeryüzünde yürürken ellerine almış oldukları bir valizin içerisine bütün dünyalıklarını sığdıran, şahsi haz ve zevklerini sınırlandıran ve nerede zulüm, nerede âhu-eninler varsa oraya koşan zâhidler; dünyâ’nın teslim alamadığı bahtiyarlardı. Onlar dünyâ’yı bir valize sığdırınca; Allâh’ın da dünyâlarına takvâ, zühd, ahlak sığdırdığı gıbtakâr kişilerdi onlar…

yüreklere örnek model olan. Gelecek çorak

Yürüyorlardı… Ayakları toprakla bütünleşirken, gözleri Süreyya yıldızındaki ulvilikte ve yücelikteydi.

bir ucuna yerleşip soluğunu tenhâ yüreklerde

Onlar şehidlerdi. Öyle azimli kişilerdi ki onlar; gündelik hayatlarını yürünmez patika hâline getirseler ve yıksalar, onlar umutlarıyla yarınlara yönelirler ve yollarına o minvalde devam ederlerdi. Eğer yarınlarına ait ümitlerine saldırıp yok etseler o zaman da koşar adımlarla öbür günlere yetişirlerdi. Böyle azâmet ehli kişilerle baş edemediler târih boyunca baş edemezler de.

bedeni ise zorlukları engelleri aşıp, hicret edip

Gözler böyle kişilere ne kadar da hasret değil mi dostlar? Var mıdır etrâfınızda Rabbiyle münâsebetinde boş olmayan, nefsini atâlete ve tembelliğe sürüklemeyen, en büyük dert olan dini, gözlerinin önüne alan ve hedefinden sapmayan kişiler? Ölüm kusan şehirler de, kurak çöllerin bağrında bir gül gibi açmaya duran Şehid Abdullah Azzâm’ı, Şehid Hattâb’ı, Şehid Usâme’yi, Şehid Molla Ömer’i, hatırladınız mı? Bir gün toprak kana susarsa; bekletmesin gülleri akacak kanlarımız diyerek şehâdete yürüyen Şehid Fehmeddini, Şehid Hikmeti, Şehid Emre’yi, Şehid Nâzım’ı, Şehid Bilal’i hatırladınız mı?

rinden ayrı yaşamayı göze alan, uzak yolların getirdiği ayrılığı, hakiki vuslat ile dizginleyen, Hak uğruna delicesine koşturan, Allâh’a yakın olma adına bütün bütün sineleri yanan. ‘Daha yok mu’ fehvâsınca hareket edip ışığa hasret topraklara ‘bir fidan daha’ diyerek davet ve cihâd yolunda adım adım ilerleyen ve en sonunda da murâdına eren. Onlardan sadece biriydi Fehmeddin… “Kim Allâh yolunda cihâd ederse” müjdesini gönlünün derinliklerinde hisseden dünyâ’nın duyurmaya çalışan biriydi. Onun rûhu sanki cihâd beldelerine yerleşmiş şehâdeti bekliyor, rûhuna kavuşma derdindeydi. Cihâdı ve şehâdeti iliklerine kadar yaşardı o. Allâh’ın rızâsını yakalama azmiydi ondaki. Başka ilaç derman

Ömür kısa, vazife ağır diyerek târihin akışını değiştirmeye namzet, zehirli meyve olan uykularından ferâgat eden, İslâm sancağını yeniden bir kez daha dalgalandırma adına kendi mallarından, kötü ahlaktan kurtaran yiğitlerdi onlar…

olmazdı ona. O cihâdı aşka dönüştüren bir kuşaktı. Önceki âlimlerden, mücahidlerden aldığı cihâd bayrağını sonraki nesillere bırakana kadar kanını akıtan bir yiğitti. Onun adı Fehmeddin'di.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

25


Onlardı işte; Kutsal bir sevda uğruna sevdiklerinden ayrı yaşamayı göze alan, uzak yolların getirdiği ayrılığı, hakiki vuslat ile dizginleyen, Hak uğruna delicesine koşturan, Allâh’a yakın olma adına bütün bütün sineleri yanan. ‘Daha yok mu’ fehvâsınca hareket edip ışığa hasret yüreklere örnek model olan. Gelecek çorak topraklara ‘bir fidan daha’ diyerek davet ve cihâd yolunda adım adım ilerleyen ve en sonunda da murâdına eren.

Bir gün ibn Nehhâs rahimehullah’ın ‘meşâriku’l eşvâk’ adlı kitâbından bir bölüm okur Fehmeddin. Âdeta yaşıyorcasına bir tavırdır onda ki. Bizanslılar, İslâm beldesine girip Müslüman canlarını katledip, namuslarını kirletip, dinlerine karşı savaş ilan edince Ebu Kudâme eş-Şâmi adında değerli yaşlı bir âlim, mescidde Müslümanları onlara karşı cihâda teşvik ederek, Allâh yolunda yardım talep etti. Müslümanlardan malı olan malını, canı olanda canını ortaya koydu. Ebu Kudâme eş-Şâmi mescidden çıkıp ayrılırken karşısına bir kadın çıktı. Kadın Ebu Kudâme’ye selâm verdi. Ebu Kudâme cevap vermedi, kadın ikinci kez selâm verdi yine cevap vermedi, kadın üçüncü kez selâm verdi, bu sefer selâmını aldı. Kadın; “Ya Ebu Kudâme! Sâlihler böyle mi yapar?” dedi. Ebu Kudâme ona “ne istiyorsun?” dedi. “Ben senin Allâh yolunda yardım istediğini duydum, ben de mücahide kadınlar gibi ecir almak istiyorum. Bende benim yanımda en pahalı olan saç tellerimi/ örgülerimi kestim ve Allâh yolunda atınızın gemi/yuları olarak hazırladım” dedi.

26

ŞUBAT 2016

Fehmeddin bundan çok etkilenir buradan yola çıkarak ümmete Allâh için nasihat olsun diye ‘Şehid oğlu şehid’ risâlesini/kitâbını yazar. Bir akşam ziyârete geldiğinde böyle bir risâle yazdığından bahsetti. Kendi el yazısını bilgisayar ortamına dökmemiz için belirli gün ve saatte, eşyası az ve küçük mütevazı evinde buluştuk. Risâle’yi okuması, okurken heyecan içinde kalması, yer yer ağlaması, Allâh için bir şey yapmanın verdiği lezzet, aşk o kadar farklıydı ki onda. Her bir satırına ayrı ayrı iç çekmiş, gönlünü akıtmıştı âdeta. Risâle hazır hâle gelince kendi kütüphânesini işâret ederek; ‘buradan istediğin kitâbı, istediğin kadar alabilirsin hediyem olsun’ dedi. Bir ilim talebesi için en değerli şey; gözlerinin nûru kitaplarıdır. Ondan bana hâtıra kalması için en sevdiği kitâpları vermesini istediğim zaman seçerek beğenerek gönül hoşluğu ile takdim etti. Şöyle gözümü etrafa çevirdiğim de anladım ki bütün eşyalarını dağıtıyordu. Evlenmeye niyet etmişti. Uygun ve münasip biri bulunup da sadece görüşme vakti kaldığında bu niyetinden de ani bir dönüşle vazgeçti. Rabbine vâsıl olmak için dünyalıklarından, yükünden kurtuluyor, bedeni rûhuna kavuşmak için can atıyor, Abdullah bin Revâha misâli geriye dönmemek için mazeretlerini bütün bütün ortadan kaldırıyordu. ‘Bundan sonra bunlara hiç ihtiyâcım olmayacak, Rabbim daha iyisini verecek elbet’ demişti. Rabbi de ondaki bu samimiyeti, hâlisane tavrı görünce daralan yolları ona açtı. İhlâsa mebni bir adım, güllerin habercisi olmuştu. Uzaklardan cennet kokusu gelmeye başlamıştı artık. İzzetin tekrâr vücut bulduğu yerlere gittiğinde babaları şehid olan yetim çocukları görürdü. Her gördüğünde onlara nasihat eder, yetimliğin de bir imtihân olduğundan bahseder, sabretmeleri gerektiğini tembihlerdi. Bazen oturup onlarla birlikte ağlardı. O yetim küçük çocukları toplar onlara kur’an’dan, siyerden ve sahâbe hayâtından sohbetler verirdi. Sohbet bitiminde ise o yetimlere şöyle derdi: ‘Rabbimize duâ edin de; bu dünyâdan şehid olarak göçüp gideyim...’


Gidişinden 5-6 ay sonra ölüm çağrıcısının sözüne ‘Lebbeyk’ diyerek gitti. Kabını taşıran, canını sıkan, hoşnut olmayacağı dünyâ’ya vedâ ederek gitti. Ölüm oku hedefini ıskalamadan geldi onun bedenini buldu. Gök kapıları onun için açıldı. Saklı cennet onun için yaklaştırıldı. Şehidler kâfilesinde yerini aldı. Ulaşılmaz zirvelere ayaklarını sürdü. Geride kalanlara da ulaşılmaz şâhikaların, ulaşılabilir olacağını gösterdi. Bu bizim hüsn-ü zannımızdır. Allâh katında hiç kimseyi temize çıkaramayız elbette. İşte onların rûhları şehâdete böyle ayarlıydı. Ölümü beklemediler, ölüm ürettiler. Ölüm onlara gelmedi; onlar ölüme gittiler. Bu dünyâ da yaşayacaksan ‘Ya şehid olmalı ya da şehid gibi yaşamalı’ düstûrunu hafızalara kazıdılar. Koltuklara yaslanarak, refah hayatın, lüksün, tembelliğin ve gevşekliğin şehâdet getirmeyeceğini hayatlarıyla ispat ettiler. Onlarda ki aşktı. Öyle bir aşk ki; en saf altınla bile tartılsa ondan bile ağır gelirdi. Dünyâ’nın

Onlarda ki aşktı. Öyle bir aşk ki; en saf altınla bile tartılsa ondan bile ağır gelirdi. Dünyâ’nın olumsuzlukları bu aşkın kapısını kapatamazdı. Müdâhaleler bu aşkın iç ahengini bozamazdı. Dünyâ adına en güzel evler, en güzel kadınlar, şehirler ve en iyi imkânlar bile dindiremezdi davet, cihâd ve şehâdet aşkını. İmân’a, davet’e, cihâda ve şehâdete gönül veren, gönlünü başkasıyla eğleyemezdi, oyalayamazdı.

olumsuzlukları bu aşkın kapısını kapatamazdı. Müdâhaleler bu aşkın iç ahengini bozamazdı. Dünyâ adına en güzel evler, en güzel kadınlar, şehirler ve en iyi imkânlar bile dindiremezdi davet, cihâd ve şehâdet aşkını. İmân’a, davet’e, cihâda ve şehâdete gönül veren, gönlünü başkasıyla eğleyemezdi, oyalayamazdı. Onların şehâdetiyle Müslümanlar yediveren gül yetiştirdi tüm coğrafyada. Öyle güller ki kokusu kimi zaman gönüllerin kurak çöllerinde, kimi zaman en uzak beldelerde, kimi zaman da kutuplarda duyulan güller; ‘Şehâdet gülleri…’ Ey Rabbimiz seninle karşılaşana kadar bizlere sabır ve sebât ver. Günahlarımızı, hatalarımızı indireceğin hayırlara ve şehâdete engel kılma. Âmin, Allahumme âmin…

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

27


OLAYLAR VE YORUMLAR Nedim Bal

Ilımlı ya da Light İslam adını verdikleri bu yeni model İslam’da; dinin emir ve yasaklarına uymak zorunda olmayan, tatlıya tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden ya da bayram namazlarına katılan, öldüğünde cenazesi camiye getirilen ve nihayetinde Müslüman mezarlığına gömülen ılımlı Müslüman modelini esas aldılar.

Bismillahirrahmanirrahim

G

erek ülkemizde gerekse farklı ülkelerde değişik etkinlikler kapsamında Hz. Mu-

hammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i tanıtma programları düzenleniyor. Yıllardır periyodik olarak düzenlenen bu programlar da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)i sadece bir yönüyle tanıtma gayretleri var. Yani bilinçli olarak topluma yanlış veya eksik bir peygamber imajı veriliyor: “Gül Muhammed(!!)”… O Şefkatli, O Merhametli, O Tebessüm ehli, O

28

ŞUBAT 2016


Gönül ehli, O şefkatli bir Baba, nazik bir Eş.. O Mazlumların dostu, Kimsesizlerin sığınağı, Yetimlerin babası… Tevazu onda, Haya onda, Hoşgörü onda.. Öyle bir hoşgörü ki; onu öldürmeye gelen düşmanlarını bile affetmeyi ibadet bilen bir peygamber… Evet, bütün bunların hepsi doğru.. O Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed sallallahu Aleyhi ve Sellem.. O Gül Muhammed… Peki, niçin Allah Resulünün devamlı bir şekilde bu yönünden bahsediliyor da, onun Savaş yönünden, Kılıç yönünden hiç bahsedilmiyor?

On yıl içerisinde neredeyse 25 savaşa katılan, bizzat Kılıç ve mızrak sallayan ve kılıcına kâfirlerin kanı bulaşan peygamber niçin anlatılmaz? “ Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” deyinceye kadar ‘insanlarla savaşmaya emrolundum’ diyen peygamber niçin anlatılmaz? Ölüm döşeğindeyken bile “USAME’nin ordusu yola çıksın.. USAME’nin ordusu yola çıksın”.. diyen Savaş Peygamberi niçin anlatılmaz? Evet, ‘O Gül Muhammed’.. Evet O, onun ifa-

Bir elime Ay’ı, bir elime güneşi koysanız vallahi bu hak davadan asla vazgeçmem diyen ve küfrün tüm uzlaşma tekliflerine karşı asla taviz vermeyen peygamber niçin anlatılmaz?

desiyle Rahmet Peygamberi. Ama aynı zaman-

Allah’ın mülkünde, Allah’a rağmen; insanlara kendi batıl inançlarını dayatan ve kendi kafalarından uydurdukları kanunlarla toplumu yönetmek isteyen zorba tağuti güçlere karşı nasıl mücadele ettiği niçin anlatılmaz?

işgalci Hristiyan Haçlılar istemese de, Siyo-

Yeryüzünde egemen olmak isteyen tüm batıl düzenleri yerle bir edip yerine Allah’ın nizamının hâkim olması için verdiği kutlu CİHADI niçin anlatılmaz? Hz. Peygamberin “Zalimin karşısında susan, dilsiz şeytandır” sözü niçin anlatılmaz? Allah’ın şeriatıni, güçlü olsun zayıf olsun herkese eşit olarak uygulamasındaki ciddiyeti niçin anlatılmaz? Müslümanlara ihanet eden lanetli Yahudilerden 400 tanesinin kellesinin koparılması hükmünü onaylayan peygamber niçin anlatılmaz? Çarşaflı/ tesettürlü bir hanım ile alay edip örtüsüne el uzatan Yahudilere topyekûn Savaş açan bir peygamber niçin anlatılmaz? Müslümanları kalleşçe Şehit edenlerin ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestiren bir peygamber niçin anlatılmaz?

da O, zalimlere, kafirlere, işgalcilere, tağutlara, müstekbirlere karşı SAVAŞ PEYGAMBERİ.. Amerika istemese de, İngiltere istemese de,

Evet, ‘O Gül Muhammed’.. Evet O, onun ifadesiyle Rahmet Peygamberi. Ama aynı zamanda O, zalimlere, kafirlere, işgalcilere, tağutlara, müstekbirlere karşı SAVAŞ PEYGAMBERİ..

nist Yahudiler istemese de; Allah’ın nizamına küfreden, İslam’ı ve Müslümanları aşağılayan, Allah’ın kitabına hakaret eden, mümin kadınlara tecavüz eden, mümin erkekleri işkenceyle şehit eden, Müslümanların evlerini başlarına yıkan, evlatlarını bombalarla paramparça eden, Müslümanların topraklarını ve kaynaklarını işgal edip sömüren tüm Zalimlere karşı O; AMANSIZ BİR SAVAŞ/KILIÇ PEYGAMBERİDİR ELHAMDÜLİLLAH..

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

29


Peki, niçin İslam’ın CİHAT kavramının içi boşaltılıyor?. Niçin, Hz. Peygamberin; Şefkat, merhamet, hoşgörü, af yönü bu kadar ön plana çıkarılırken, O’nun Küfre, Şirke, Zulme, Sömürüye, İşgale karşı; SAVAŞ/ KILIÇ yönünden hiç bahsedilmiyor? Bu soruların cevabını doğru verebilmek için geçmişi şöyle bir hatırlamak gerekiyor. İslam ümmeti 200 yıldan bu yana; bir gerileme, dağılma, cehalet ve ahlaki çöküş içerisinde. Son 100 yıla bakıldığında ise; hilafeti kaldırılmış, devleti yıkılmış, tüm coğrafyaları emperyalist haçlılar tarafından işgal edilmiş bir ümmet çıkıyor karşımıza. Bu dönemde Müslümanlar sindirilmiş, İslam sadece vicdanlara hapsedilmiş, bid’at ve hurafeler yaygınlaştırılmış, adı Müslüman ama yaşantısı Müslümanca olmayan etkisiz milyonlar ortaya çıkmıştır.

Hristiyanları, Siyonist Yahudileri ve onlara köpeklik yapan yerli uşaklarını korkutmaya yetmişti. Sömürü düzenlerinin yerle bir olacağından korkan Tağuti küresel güçler, bu açık ve net hatırlatmayı yapan tüm Müslümanlara karşı dünyanın her yerinde korkunç bir katliama girişmiş, binlerce âlimi, on binlerce muvahhit Müslümanı şehit etmişlerdi. Peki, nasıl oldu da bir buçuk milyar Müslüman âlemi; kâfirler karşısında bu kadar etkisiz, bu kadar silik, bu kadar dağılmış, bu kadar perişan hale düştü. Öyle ki; Resulullah aleyhissalatu vesselam Efendimizin de buyurduğu gibi; suyun üzerindeki çer çöp gibi oldu Müslümanlar. Bizim kanaatimizce bunun iki ana sebebi vardı. Birincisi; İslam ümmetinin kendi içinden kaynaklanan sorunlar. İkincisi; İslam düşmanlarının Müslümanlara kurduğu hile ve tuzaklar.

İslam ümmetinin üzerinde kara bulutların dolaştığı böyle bir dönemde şanı yüce Allah; Biz, ikinci kısmın üzerinde biraz duralım.. Gayemiz Allah, Önderimiz Rasulullah, Ana“Birinci bin yılda Avrupa Hristiyan oldu. yasamız Kur’an, Yolumuz Cihat, Arzumuz İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyan Şahadet diyen, bu yolda ölmeyi yaşamak kaoldu. Üçüncü bin yıl da Asya’yı Hristiyandar seven yiğitler ve âlimler ortaya çıkardı. Bu laştıralım.” (Papa 2. yiğit âlim ve davetçiPaul/2000) ler, Haçlı Hristiyanlar ile Siyonist Yahudiler “Bütün insanlar Hz. Peki, niçin İslam’ın CİHAT karşısında paramparça İsa’ya döndürülmeli. kavramının içi boşaltılıyor?. olan İslam ümmetiBütün insanlar vaftiz ne; mazideki o izzetli Niçin, Hz. Peygamberin; olarak kilisede birleşve şerefli günlerine melidir. Yollar, usuller, Şefkat, merhamet, hoşgörü, tekrar dönmesi için, metotlar değişebilir. af yönü bu kadar ön plana daldığı derin uykuÂmâ hedef hiç değişdan uyanması, silkiçıkarılırken, O’nun Küfre, Şirmez..Bütün insanlanip kendine gelmesi, rı Hristiyanlık dinine ke, Zulme, Sömürüye, İşgale küllerinden yeniden sokmaktır nihai hedefikarşı; SAVAŞ/KILIÇ yönündoğması gerektiğini miz.” (Towards a pastoden hiç bahsedilmiyor? hatırlattılar. Bu hatırral approach to culture/ latma bile Emperyalist Vatikan Yayınları 1999)

30

ŞUBAT 2016


“Müslümanları Hıristiyan yapmak çok zordur. Çünkü Müslümanlar inançlarına, adetlerine bağlıdır ve çok inatçıdırlar. Bunları Hristiyan yapmak için şu hususlara dikkat edilmesi gerekir: 1. Onları Hristiyan olmak için açıktan kesinlikle zorlamayın. Başlangıçta, kalplerine İslam ile alakalı bazı şüpheler sokmanız şimdilik bize yeter. 2. Müslümanlar genellikle fakir kimselerdir. Fakir Müslümanlara bol para, hediye ve eşya vererek ve onlara bir Hristiyan yanında iş imkânı sağlayarak kendilerini Hristiyanlığa teşvik edin. 3. Müslümanlardan elde ettiğimiz kimselerle İslamiyet’e hurafeler sokun. Bu kimseler vasıtasıyla; dinde Reform’un/yeniliklerin gerektiğini, Dinin emir ve yasaklarının bu çağa uymadığını sık sık gündeme getirin. Geçmişle irtibatlarını kesin. Herkesin, dinin kurallarını kendisinin yorumlamasını sağlayın. Bu fikirde olanlara el altından destek verin. 4. İslam ne kadar bozulursa, asli unsurlarından ne kadar uzaklaştırılırsa bizim işimiz de o kadar kolaylaşır. (Müslümanlar Nasıl Hristiyan Yapılır?/ Geo G. Harris)

Emperyalist Hristiyan Batı’nın Yeni Taktikleri Hristiyan Batı âlemi İslamiyet’i yok etmek için asırlarca mücadele etti. Bu mücadelenin gereği defalarca Haçlı Seferleri düzenledi. Fakat Hristiyan Batı, Haçlı Savaşlarından bir netice alamadığını görünce yeni bir taktiğe yöneldi. İslam’ı, dolayısıyla Müslümanları savaş ve işgallerle yok edemeyen emperyalist Hristiyan Batı; yeni bir İslam, yeni bir Müslüman modeli geliştirmeye karar verdi. Ilımlı ya da Light İslam adını verdikleri bu yeni model İslam’da; dinin emir ve yasaklarına

uymak zorunda olmayan, tatlıya tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden ya da bayram namazlarına katılan, öldüğünde cenazesi camiye getirilen ve nihayetinde Müslüman mezarlığına gömülen ılımlı Müslüman modelini esas aldılar. Bu yolla, İslam dininin emir ve yasaklarını,

Ölüm döşeğindeyken bile “USAME’nin ordusu yola çıksın.. USAME’nin ordusu yola çıksın”.. diyen Savaş Peygamberi niçin anlatılmaz

temel inanç esaslarını tahrif ederek/bozarak, ilahi din olma özelliğini ortadan kaldırıp tamamen İnsan düşüncesine dayalı, felsefi ve ahlaki bir din haline dönüştürmek istiyorlardı.

Ilımlı İslam’ın Amentüsü Emperyalist Hristiyan batı, kendi geleceği için tehlike gördüğü İslam’ı yıkma noktasında yol haritasını belirlemişti. Bu yol haritasına göre; İslam dininin 5 temel esası yok edilmesi gerekiyordu. Bunlar; • Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in son peygamber olduğu inancının yıkılması.(Ahzab 40) • İslam’ın son ve tek hak Din olma inancının yıkılması. (Ali İmran 19/ 85) • Hz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) e ve İslam dinine inanmayan Yahudi ve Hristiyanların ebediyen cehennemde kalacakları inancının yıkılması. (Beyyine 6) • Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müşrikle-

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

31


rin; müslümanların ebedi düşmanı olduğu inancının yıkılması (Maide 51 / 57) • Yeryüzündeki tüm batıl düzenlerin yıkılıp İslam’ın (ilahi Kelimetullahın) hakim olması için, zalimlere, fasıklara ve kafirlere karşı CİHAT etme inancının yıkılması (Enfal 39/ Tevbe 73/ Şura 39/) İslam’ın bu beş temel esasının yıkılması için ortaya yeni fikirler attılar. Bu fikirleri yerleştirmek için papaz Thomas Michael 1987 de Türkiye’ye geldi ve bazı ilahiyat fakültelerinde özellikle de İstanbul İlahiyat fakültesinde Seminerler verdi. Bu fikirlerin kendileri tarafından devamlı dillendirilmesinin tepki doğuracağını bildikleri için yeni Ilımlı İslam projesini yayma işini ilahiyat fakültelerinde ikna ettikleri bazı akademik kadrolara havale ettiler. O günden bugüne özellikle ilahiyat patentli şahıslar tarafından televizyonlarda, gazetelerde, seminer ve paneller de bu yönde halkın zihnini bulandıracak konuşmalar yaptılar. Vatikan’ın yeni ılımlı İslam projesinin somutlaşmış bir kavramı vardır. Bu kavram; İnvisible Church yani ‘Gözle görülmeyen kilise’.. Bu kavram şunu ifade etmektedir: “Şahısların Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler, Müslüman gibi düşünmesinler. Fakat Müslüman gibi düşündüğüne, Müslüman gibi yaşadığına inansınlar” (Vatikan ve Malta Şövalyeleri/ Aytunç Altındal)

Yeni Dinin Kahraman (!) Tebliğcilerinden İnciler (!) “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmelidir. Hatta kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü yani ‘ Muhammed Allah’ın resulüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır” (F.Gülen / Küresel barışa doğru/s. 131) “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeter-

32

ŞUBAT 2016

lidir. Mühim olan kelime-i tevhit inancıdır. Hz.Muhammed’i kabul ve tastik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir”(A. Şahin / Zaman gazetesi 17.4.2000) “Her çağ, dini metinleri kendisine göre yorumlama yetkisine ve imkânına sahiptir. Dolayısıyla, günümüzde ateistlere karşı olumsuz bir tutum sakınılması söz konusu bile olamaz. Kaldı ki, ben ateistim diyen insanların Kur’an’da söylenen tarzda ateist oldukları kanaatinde değilim. İslam’ın temel anlayışı Allah’ın varlığına ve birliğine dayanır. Birliği konusunda değişik spekülasyonlar olsa da varlığını kabul ettikten sonra gerisi üzerinde fazla durmaz İslam! Hatta Allah’ın varlığından da öte Hz. peygamberi kabul etmeyenlere bile hoşgörülü davranır İslam! Nitekim bir hadiste; ‘Allah’tan başka ilah yoktur diyenler cennete girecektir’ denilir. Bu hadisten dolayı İslam bilginleri Yahudilerin, Hristiyanların, Zerdüştlerin, hatta Budist gibi herhangi bir şekilde bir tanrıya inananların da cennete gireceklerini kabul ederler!”. (Prof.Dr. Bekir Karlığa / Hürriyet 18. 4. 2004) Bu tahrifatçı profesörün iftira ve zırvalarına

Çarşaflı/ tesettürlü bir hanım ile alay edip örtüsüne el uzatan Yahudilere topyekûn Savaş açan bir peygamber niçin anlatılmaz


iki satır da olsa cevap vermek zorundayız. Birincisi; profesör zat; ‘İslam, Allah’ın varlığına önem verir lakin Allah’ın birliği üzerinde fazla durmaz’ derken tam bir kelime oyunu yapıyor. Bu cümlesiyle aslında şunu kastediyor; ‘Hristiyanların Teslis inancını (baba, oğul, kutsal Ruhu) kabul etmesi, Yahudilerin ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ demesi veya müşriklerin bir yaratıcıya inanmakla beraber; yer tanrısına, gök tanrısına, bereket tanrısına, savaş tanrısına vb. tanrılara inanması çokta önemli değildir. Böyle inananlarda cennete girecektir’ demek istiyor. Halbuki Rabbimiz Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır: “(Allah) Üçtür demeyin.. Bundan vazgeçin.. Allah ancak bir tek Allah’tır. O çocuğu olmaktan münezzehtir” ( Nisa 171) “Yahudiler, Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hristiyanlar da Mesih(İsa) Allah’ın oğludur, dediler….Bu sözlerini daha önce kafir olmuş kimselerin sözlerine benzetiliyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan batıla) döndürülüyorlar”(Tevbe 30) İkincisi; kendileri gibi satılık ve sapmış bilginlerin dışında hiçbir ehlisünnet âlimi bu görüşte değildir. Devam edelim ilahiyatçı akademisyenlerin ve hoca efendilerin yeni İslam söylemlerine.. “ ilahiyat alanında da yani inanç alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacak”( Mehmet Nuri Yılmaz Diyanet işleri eski başkanı/ Taha Akyol/ Milliyet 17. 6. 2000) “Bir Sufinin, bütün dinleri birbirine yakın seviyede görmesi, zaten bu Tevhit, Vahdet makamıdır!” “Efendim diyalog, hoşgörü devam edecekse Hristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş sonradan değiştirilmiş, en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz. Bazı Müslümanlar diyor ki; bu bir fırsattır, müslümanlığı anlatalım Hristiyanlara. Allah belki hidayet gösterir. Yani adam aslında müslümanlaştırmak için

Bir elime Ay’ı, bir elime güneşi koysanız vallahi bu hak davadan asla vazgeçmem diyen ve küfrün tüm uzlaşma tekliflerine karşı asla taviz vermeyen peygamber niçin anlatılmaz gelmiş buraya. İşin ucunda din değiştirmek, bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa açıkçası bu bir din mensubuna yapılacak en dinsizce bir harekettir. Dinsizce diyorum çünkü bunu hiçbir din kabul etmez!.” (Prof.Dr. Mehmet Aydın/ 19 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi eski dekanı /Ak parti eski milletvekili ve Devlet Bakanı/ 2.din şurası tebliğ ve müzakereleri C.2 S.322) “Dinin modernize edilmesi gerekir. Dindarlığımızı içinde bulunduğumuz ortama uydurmak gerekir. Dini biraz hafifletmek gerekir. Yapacağımız şey, insanların din algısını düzeltmek(!), tarihten bulaşmış şeyleri ayıklamak. Sarıklı, Cübbeli bir dini otorite istemiyoruz. Dinde aslolan Allah’ı sevmektir. Onun dışındaki, namaz kılma, oruç tutma gibi şeyler bireysel tercihtir. Bugün yaşanan İslam; Emevi, Osmanlı İslam’ıdır. 21. Asırdayız. Eski uygulamalara bağlı kalamayız. Zamanımız şartlarına göre İslam’ı yeniden dizayn etmeliyiz. Dinimiz neler yiyece-

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

33


ğimizi, neler içeceğimizi bildirmez. Sadece iyi bir insan nasıl olur onu bildirir. (Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu)

Kutlu Dava; ALLAH YOLUNDA CİHAD

Fetvalarla Uğraşan Zavallılar 2010 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, Merkezi İngiltere’de olan Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi’nin organize ettiği ve çeşitli ülkelerden akademisyenlerin de katıldığı bir konferans yapıldı. Konferansın konusu ilginç! Mardin fetvası… Peki, ne demek Mardin fetvası? Hatırlayamayan kardeşlerimiz için kısaca değinelim. 1300’lü yıllarda İslam coğrafyasının kasıp kavuran meşhur Moğol İstilası var. O dönemde yaşayan İbni Teymiye Moğol işgaline karşı ‘Kadın, erkek her gücü yeten kişinin Cihat etmesinin farz olduğuna dair’ fetva veriyor. Üstelik Kendisi de işgal güçlerine karşı bizzat savaşın ön saflarında yer alıyor. Eee ne var bunda diyebilirsiniz? Kafir ve işgalcilere karşı Cihad etmenin farz olduğunu bildiren o fetva, güya bugün; küresel terör gruplarının dayanağı oluyormuş!! ABD’ye, İsrail’e, İngiltere’ye, Fransa’ya, Rusya’ya kısaca tüm İşgalci kafirlere karşı direniş gösteren, topraklarını, namuslarını, kutsallarını, canları pahasına savunan Müslümanlar; İbni Teymiyye’nin bu fetvasına dayanarak cihat yapıyorlarmış!! Aslında bu fetvayı günümüz Müslümanları yanlış anlıyorlarmış(!) İşte bu yanlışı düzeltmek için(!) İslam âlimleri(!) bir araya gelerek, bu fetvanın o günkü şartlarda verildiğini artık günümüzde geçerliliğinin kalmadığını ortaya koymuşlar.. Ne ilginç değil mi? Organizasyonu yapan teşkilatın merkezi İngiltere’de(!!) İngiltere ise; İslam topraklarındaki tüm günahlarının, işgallerin, fitnenin baş aktörü.

Ey Şaşkınlar! Bu Fetvayı İlk Veren İbni Teymiyye Değil Ki! Müslümanların kafirlere, Zalimlere, İşgalcilere karşı tüm güçleriyle Cihat etmesini engellemek

34

ŞUBAT 2016

CİHAD; Allah’ın mülkünde Allah’a rağmen, Onun gönderdiği ilahi nizamı ve hükümleri terk edip, insanlığı; kendi koydukları batıl düzenlerle yönetmek isteyen tüm zorbalara, müstekbirlere, işgalcilere ve tağutlara karşı kuvvet hazırlamak ve onların saltanatlarını yerle bir etmek için her türlü imkanları seferber edip, SAVAŞMAKTIR. Allah yolunda Cihadın tek bir amacı vardır; HAKK’ın doğru şekilde anlaşılmasına; karanlığıyla, bozgunculuğuyla, saptırıcılığıyla perde olup örten KÜFRÜN başını ezmek ve tüm insanlığı aralarında hiçbir engel olmaksızın, ÂLEMLERİN RABBI İLE TANIŞTIRMAK… İşte emperyalist Hristiyan batı ve Siyonist Yahudiler, İslam’da Cihad’ın ne demek olduğunu bizlerden daha iyi bildikleri için, CİHAD kavramının içini boşaltıp etkisiz hale getirmeye ve İslam’ın peygamberinin savaş/kılıç yönünü unutturup sadece rahmet (Gül Muhammed) yönünü ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar da çok iyi biliyorlar ki; CİHAD demek, BATILIN YOK OLMASI DEMEK.. Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem ) demek; küfre, şirke, zulme, işgale, sömürüye BAŞ KALDIRMAK demek.. Bu yüzden milyar dolarlar harcayıp ılımlı/Light İslam projesini devreye soktular..


için ibni Teymiye’nin fetvasını kaldırmaya çalışsanız ne fark eder ki?? İbni Teymiye’nin düşmana karşı Cihad farzdır fetvasından yıllar önce de yıllar sonra da Rabbani âlimler aynı fetvayı defalarca vermişlerdir. Ayrıca bu hususta Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sahih sünneti açık ve net olarak ortada iken fetvalarla uğraşmak acizliğinizin, çaresizliğinizin ve ahmaklığınızın bir ispatı değil mi? Gücünüz yetiyorsa Allah’ın kitabındaki, düşman kuvvetlerine karşı cihadı/savaşı emreden onlarca ayeti kaldırsanıza!!

İşte Emperyalist Haçlı Hristiyan Batının İstediği İslam; “LİGHT İSLAM” “Bizler, sizin yurdunuzu işgal edelim, Camilerinizi yakalım, Kur’anlarınızı parçalayalım, hatta üzerlerine pisleyelim, kadınlarınıza, kızlarınıza, analarınıza tecavüz edelim, erkeklerinize en iğrenç ve vahşice işkenceleri yapalım, sizleri öz yurdunuzdan sürelim, attığımız son teknoloji ürünü akıllı bombalarla evlerinizi başlarınıza yıkalım, bebeklerinizi paramparça edelim…, ammaaa sakın haa sizler bize karşı direnmeyi, bize karşı isyan etmeyi, hele hele bize karşı Cihad etmeyi aklınızın ucundan dahi geçirmeyin!! Oturun oturduğunuz yerde ve size tecavüz edeceğimiz günü, sakin sakin bekleyin. Ha bir de sizin dininize mensup bazı kişiler çıkmış; ZALİM, İŞGALCİ VE KAFİRLERE KARŞI CİHAD ETMEK, SAVAŞMAK FARZ’dır diye FETVA vermiş! Çok ayıp! Öyle şey olur mu? Siz o fetvaları, hatta Kur’an’daki ayetleri hep yanlış anlamışsınız!! Bakın bizim yetiştirdiğimiz veya beslediğimiz mübarek(!) İlahiyatçı din profesörlerimiz, akademisyenlerimiz, hoca efendilerimiz bahsedilen ayetlerin, fetvaların bu modern Çağ da geçersiz olduğunu size ne güzel anlatıyorlar! Onları dinleyin! Başkalarına inanmayın.. Sakin sakin, kuzular gibi kesileceğiniz günü bekleyin!! Çırpınmayın, debelenmeyin. Çünkü, sizleri sömürerek aldığımız şık ve pahalı elbiselerimize, ucuz kanlarınız bulaşır!!!

Kutlu Dava; ALLAH YOLUNDA CİHAD CİHAD; Allah’ın mülkünde Allah’a rağmen, Onun gönderdiği ilahi nizamı ve hükümleri terk edip, insanlığı; kendi koydukları batıl düzenlerle yönetmek isteyen tüm zorbalara, müstekbirlere, işgalcilere ve tağutlara karşı kuvvet hazırlamak ve onların saltanatlarını yerle bir etmek için her türlü imkanları seferber edip, SAVAŞMAKTIR. Allah yolunda Cihadın tek bir amacı vardır; HAKK’ın doğru şekilde anlaşılmasına; karanlığıyla, bozgunculuğuyla, saptırıcılığıyla perde olup örten KÜFRÜN başını ezmek ve tüm insanlığı aralarında hiçbir engel olmaksızın, ÂLEMLERİN RABBI İLE TANIŞTIRMAK… İşte emperyalist Hristiyan batı ve Siyonist Yahudiler, İslam’da Cihad’ın ne demek olduğunu bizlerden daha iyi bildikleri için, CİHAD kavramının içini boşaltıp etkisiz hale getirmeye ve

İslam’ın peygamberinin savaş/kılıç yö-

nünü unutturup sadece rahmet (Gül Muhammed) yönünü ön plana çıkarmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar da çok iyi biliyorlar ki; CİHAD demek, BATILIN YOK OLMASI DEMEK.. Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem ) demek; küfre, şirke, zulme, işgale, sömürüye BAŞ KALDIRMAK demek.. Bu yüzden milyar dolarlar harcayıp ılımlı/Light İslam projesini devreye soktular.. Esselamu Aleykum.. Allaha Emanet Olunuz..

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

35


KUR’ÂN’IN GÖLGESİNDE

Zafer Mert

Allah Yolunda İdam; Yok Olma(ma)k!

‫﷌‬

﷽ ‫﷍‬

“Mûsâ da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor. Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. “Âlemlerin Rabbine inandık” dediler. “Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbi’ne.” Firavun, “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” dedi. Sihirbazlar şöyle dediler: “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz.” (Şuara, 45-50)

36

ŞUBAT 2016

‫وسى َع َصا ُه َف ِا َذا ِه َي‬ ٰ ‫َفاَ ْل ٰقى ُم‬ َّ ‫تَ ْل َق ُف َما يَأْ ِف ُكو َۚن ◌ َفاُ ْل ِق َي‬ ‫الس َح َر ُة‬ ‫ۙن◌ َقالُٓوا ٰا َم َّنا ِب َر ِّب‬ َ ‫اج ۪دي‬ ِ ‫َس‬ ◌ ‫وسى َوهٰ ُرو َن‬ ٰ ‫ۙن ◌ َر ِّب ُم‬ َ ‫ا ْل َعالَ ۪مي‬ َ ‫َق‬ ‫ال ٰا َم ْن ُت ْم لَ ُه َق ْب َل اَ ْن ٰا َذ َن لَ ُك ْ ۚم اِ ّنَ ُه‬ ‫الس ْح َۚر‬ ِّ ‫لَ َك ۪بي ُر ُك ُم ا ّلَ ۪ذي َع ّلَ َم ُك ُم‬ ُ َ ‫َفلَ َس ْو َف تَ ْعلَ ُمو َۜن‬ ‫ل َق ِ ّط َع َّن اَ ْي ِديَ ُك ْم‬ ُ َ ‫َواَ ْر ُجلَ ُك ْم ِم ْن ِخ َل ٍف َو‬ ‫ص ِّل َب َّن ُك ْم‬ َ ‫ل‬ ‫ض ْي َۘر اِ ّنَٓا اِ ٰلى‬ َ ‫اَ ْج َم ۪عي َن ◌ َقالُوا َل‬ ◌ ‫َر ِّب َنا ُم ْن َق ِل ُبو َۚن‬


İ

dam, Hakkı yok etmek için ne yapacağını şaşırmış batı ve destekçilerinin silahlarından birisi. Zaman zaman müminleri sindirmek ve yok edebileceklerini zannederek sarıldıkları bir silah. Adime sülasi fiilinden gelip efale babından ademe, yudimu, idâmen şeklinde türetilen idam kelimesi, lügatte yok etmek, imha etmek (1) manalarına gelmektedir. Terim olarak ise; Ölüm cezası, bir devletin  suçun karşılığı olarak bir mahkûmun hayatına son vermesidir. Ölüm cezasına çarptırılan kişinin cezasının infaz edilmesine idam denir. Hayatı dünyadan ibaret gören, Roma hukuku ceza sisteminden beslenen Firavunun takipçileri hem idam cezası ile hem de müebbet hapis cezası ile müminleri yok edebileceklerini zannetmektedirler. Onların inançlarına göre idam da hayatı sona erdirir, müebbet hapis cezası da. Nitekim müebbet hapis cezası Firavunlara göre ebedi hapis cezası demektir. Hayatın tamamını dünyadan ibaret gören Firavunlar ve takipçileri bir insanı ölene kadar hapsetmeyi ebedi hapis diye isimlendirmektedirler. Çünkü onlara göre dünyadan mahrumiyet ebedi bir cezadır ama bilmiyorlar ki dünya hayatı bir mümin için ahiret hayatına kıyasla bir kuşluk vakti kadardır. Ebedî ceza veya mükâfat sadece Allah celle celaluhu katındadır. Dünyada ebedî ceza verilemez ancak dünyayı hayatın tümü zanneden gafiller böyle bir ceza verebileceklerini zannederler. Asrımızın firavunları idamla yok etmeye çalıştıkları neslin aslında köklerini sulamaktadırlar ama farkında değillerdir. Kim diyebilir ki Mısır’da idam edilen Seyyid Kutub yok olmuştur, dünyada bir etkisi kalmamıştır. Dünyada “fi zilali’l-Kur’an”, “yoldaki işaretler” kadar çok okunan kaç kitap vardır acaba! Hasan el-Benna, Abdullah Azzam, Mervan Hadid, Malcom X yok edilebilmişler midir? Yoksa yok edilmek istenirlerken kanları bütün dünyayı yeşerten bir memba mı olmuştur? Günümüz Firavunları da aynı mantık ve zihniyetle müminleri katletmeye, idam etmeye, yok etmeye çalışmaktadırlar. En son Bangladeş İslami cemaat emiri ile Suudi Arabistan’da idam

edilen müminler de aynı zihniyet tarafından katledilmişler, yok edilmek istenmişlerdir, ama onlar inşaallah cennete doğmuşlardır. Ölümü yeni bir hayatın başlangıcı kabul edenleri yok etmek, sindirmek, korkutmak, esaret

Seyyid Kutub, Hasan el-Benna, Abdullah Azzam, Mervan Hadid, Malcom X yok edilebilmişler midir? Yoksa yok edilmek istenirlerken kanları bütün dünyayı yeşerten bir memba mı olmuştur? altına almak mümkün değildir. Tarihimiz ve günümüz bu yiğitlerin kıssaları ile doludur. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de geçen Firavun ile Allah’a iman etmeleri sebebiyle Firavun tarafından asılan sihirbazların kıssası bunlardan biridir. Firavun’un: “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” demesine karşılık iman etmiş olan sihirbazlar: “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz.” diyerek iman gücünün her gücün üstünde olduğunu bir kere daha ispatlamışlardır. Ashabı kiramdan Hubeyb b. Adiy’in kıssasında da bizler için çok güzel örnekler vardır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem H. 4. yılda Zâtu’r-Recî gazvesinde, başlarına Âsım b. Sâbit’i komutan atayarak, on kişilik bir kafile gönderdi. Lahyanoğulları denilen bir kabileye mensup hepsi de iyi ok atan iki yüz kadar kişi onları yakalamak maksadıyla izlerini takip etmeye koyuldu. Âsım komutasındaki gözcüler yüksekçe bir tepeye sığındılar. Müşrikler etraflarını kuşatıp onlara zarar vermeyeceklerine dair antlar ettiler, sözler verdiler. Komutanları Âsım: Allah’a yemin ederim bugün ben bir kâfirin verdiği himayeye güvenerek antlaşmaya

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

37


yanaşmam, Allah’ım durumumuzu Nebi’ne haber ver, dedi. Derken onlara ok atmaya başladılar. Âsım ile birlikte yedi kişiyi öldürdüler. Hubeyb, İbn Desinne ve bir kişi daha onların verdikleri söze güvenerek aşağıya indiler. Onları ele geçirir geçirmez yaylarının kirişlerini sökerek onları bağladılar. Üçüncü kişi teslim olmayı red edince onu da öldürdüler. Hubeyb’i ve İbn Desinne’yi alıp Mekke’ye götürdüler ve onları Mekke’de sattılar. Hubeyb’i Hâris b. Âmir’in oğulları satın aldı. Hubeyb de Bedir gazvesinde Hâris’i öldürmüştü. Hâris’in kızı anlatıyor: Hubeyb, kendisinden etek tıraşı olmak maksadıyla bir ustura istemiş o da ona bir ustura vermişti. Dalgınlığım esnasında benim bir oğlumu alıp kucağına oturtmuştu. Kapıldığım dehşetin büyüklüğünü Hubeyb de yüzümden anlamıştı. Bana: Onu öldüreceğim diye korkuyor musun yoksa dedi. Kesinlikle böyle bir şey yapmam, biz ahdimizi bozmayız, hainlik etmeyiz, diye ekledi. Allah’a yemin ederim Hubeyb’den hayırlı bir esir görmedim. Allah’a yemin ederim bir gün elindeki bir salkımdan üzüm yediğini gördüm. Hâlbuki o hem zincirlerine bağlı idi, hem o sırada Mekke’de meyve diye bir şey yoktu. İdam edilmek üzere Harem bölgesinin dışına çıkardıklarında Hubeyb onlara: Bırakın da iki rekat namaz kılayım, dedi. Sonra da benim korktuğumu düşünmeyecek olsaydınız bu iki rekâtı daha da uzatırdım, deyip şu tarihe altın harflerle yazılması gereken şu beyitleri okudu: “Aldırmam Müslüman olarak öldürüldükten sonra Allah yolunda hangi yanım üzere yıkıldığıma Bu ölümüm Allah için olduktan sonra Dilerse o, parçalanmış bir cesedi mübarek kılar…” Günümüzde ise beşinci yılına girmiş olan ve kâfir Esad zulmü altında inim inim inleyen Suriye’den yiğit bir mücahidi hatırlamakta fayda var. Mervan Hadid… Mescidin bombalanması olayında -Allah’ın hikmeti- Şeyh Mervan, bazı talebeleri ile birlik-

38

ŞUBAT 2016

te sağ olarak yakalandı ve mahkemeye çıkartıldı. Baas partisi adaletli (!) olduklarını göstermek için Şeyh’in mahkemesini yerli yabancı tüm basın medyalarına açık olarak yapıyordu. Mahkeme heyeti Suriye Savunma Bakanı Mustafa Talas ve bölgeyi elinde bulunduran en kuvvetli şahsiyet olan Salah Cedid’den oluşuyordu. Mahkeme heyetinin ilk sorusu, “Neden silah taşıdınız ve devlete karşı başkaldırdınız?” olur. Şeyh Mervan şöyle cevap verir: “Orada adı Salah Cedid olan Nusayri bir köpekle birlikte kendisini ehl-i sünnete nisbet eden ikinci bir köpek Mustafa Talas vardı. (O anki mahkeme heyeti bu ikisinden oluşuyordu ve üstad Mervan bunları yüzlerine karşı söylüyordu) bu iki köpek, bölgede İslam’ı yok etmek istiyordu.

Kim diyebilir ki Mısır’da idam edilen Seyyid Kutub yok olmuştur, dünyada bir etkisi kalmamıştır. Dünyada “fi zilali’l-Kur’an”, “yoldaki işaretler” kadar çok okunan kaç kitap vardır acaba!

Bizler hayatta olduğumuz sürece İslam’ın yok edilmesine müsaade etmeyiz. “Bu ifadeleri duyan Mahkemedeki devrim Muhafızları Üstadın üzerine saldırırlar. Polisler ise Şeyh’in Mahkemede yabancı basın mensuplarının da bulunduğu bir ortamda öldürülmesini önlemek ve dünya basınına Suriye Mahkemesinde polis katliamı diye yansımasını engellemek amacıyla üstadı devrim muhafızlarından korurlar. Mahkeme heyeti Üstada “Sen Uşaksın” der. Üstat da “Ben Allah’ın Uşağıyım. Gerçek uşaklarsa siz ve sizin Abdunnasır’dan yetmiş sekiz bin cüneyh çalan parti lideriniz Michel Aflek’tir”der. Mahkeme heyeti çok güçlüydü. Duruşma salonunda, kendisiyle birlikte yargılanan gençlerin bir bölümüne beraat, diğer bölümüne de üstatla beraber idam kararı verildi. Haklarında idam kararı verilen gençler ve üstad gülümsüyor, birbirlerini tebrik ediyorlardı. Haklarında beraat kararı çıkan gençler ise ağlıyordu. Ya-


bancı basın mensupları, haklarında ölüm kararı verilenlerin sevinip gülmesine, beraat kararı çıkanların ise ağlamalarına hayret etmişlerdi. Bu hallerinin neden böyle olduğunu sorduklarında ise onlara verilen cevap “Bizlere cennet bağışlandı. Ağlayanlar ise bundan mahrum edildikleri için ağlamaktalar.” olmuştu. Haklarında idam kararı verilen üstad ve talebeleri, infazı beklemek üzere cezaevlerine götürüldü. Üstad Mervan idamını beklediği cezaevi günlerini bana şöyle anlatıyor (Olayın kendisine anlatıldığı kişi Abdullah Azzam): “Hayatımda yaşadığım en lezzetli, kalbimin ve nefsimin en rahat olduğu günler gençlerle beraber idamımı bekleyerek geçirdiğim günlerdir.” Üstad Mer-

van’ın idamını beklerken yazdığı şu kelimeler hala İslam gençliği tarafından tekrarlanmaktadır: “O can ki yarın doğacak, Sözleştiği vakitte Allah ile buluşacak.” Sevgili Kardeşlerim! Bu kelimeleri ancak idamı, Allah’a kavuşmak için bir köprü gören bir insan söyleyebilir. İdamı fani olan bir dünyadan baki olan bir dünyaya yolculuk edip, orada sevdiklerine kavuşmak için bir bilet gören kimse… Bunu ancak davasına gönülden bağlanan ve bu uğurda her şeyini feda edebilecek kadar fedakâr insanlar yapabilir. Bu dava ancak böyle yiğit olan insanların omuzlarında yükselebilir. Bu yolda ancak başını koyanlar yürüyebilir. Korkak ve bencil insanlar bu yolda yürüyemezler… Çünkü yol çok meşakkatli ve dikenlerle dolu bir yoldur… Rabbim bizleri de bu yolun yolcularından eylesin… Üstad Mervan ve arkadaşları zindanda idamlarının infazlarını beklerken, Hama müftüsü

Şeyh Muhammed El-Hamid, Hamalı olan Cumhurbaşkanı Emin el-Hafız’ın yanına giderek “Üstad Mervan El-Hadid’e ne yapmayı düşünüyorsunuz?” der. Cumhurbaşkanı Emin el-Hafız’da “Onun idamına hükmettik” diye cevap verir. Bunun üzerine Muhammed el-Hamid, “Sen bunu akıllıca düşünerek mi söylüyorsun? Mervan el-Hadid’i idam ettiğiniz takdirde Hama’nın susacağını mı zannediyorsunuz? Onu idam ederseniz Hama’da üstesinden gelemeyeceğiniz ölçüde sorunlar başlar” der. Bunu dinleyen Cumhurbaşkanı “Peki, senin görüşün nedir?” diye sorar. Müftü Muhammed El-Hamid, “Benim görüşüm onu çıkartmanız ve affetmenizdir” der. Bunu duyan Cumhurbaşkanı el-Hafız’da “bizzat siz gidin ve onu çıkartın” der. 1973’de Suriye hükümeti yeni bir anayasa hazırlar ve bu anayasadan “Suriye İslam Devleti’dir” maddesini çıkartır. Eski anayasanın birinci maddesi olan bu madde silinince İslam âlimleri ve hatipler ayaklanırlar. Bunlardan biride üstad Mervan El-Hadid’tir. Cuma hutbesine; “Kim mescitte ölmek üzere biat edecek?” diyerek başlar. Üstadın bu şekilde başladığı hutbesini duyan insanlar camiden bir bir sıvışmaya başlarlar. Zira üstadın hutbesini dinlemek çok tehlikelidir. Üstad Mervan bu hutbesinden sonra gizlenir. Şam’a giderek orada bir daire kiralar ve gizlice silah toplamaya başlar. –Allahu Ekber- bitkinlik nedir tanımaz. Allah’ın dini için mücadelede gevşeklik göstermez. Korku nedir bilmez. Bir gün istihbarat, Üstadın gizlendiği yeri keşfetti ve oturduğu binanın etrafı sarıldı. Sabah namazını yeni kılmışlardı. Evde Üstad Mervan ile birlikte iki öğrencisi ve yeni nikâhladığı eşi bulunmaktaydı. Üstad Mervan yeni evlenmişti. Gerdek gecesi, eşine “İçimde birkaç güne kadar bu dünyayı terk edeceğim hissi var. Bu nedenle yatağına gelmek istemiyorum. Bakire kalman senin için daha hayırlıdır” demişti. Üstadın yaşı 30 ile 40 arasındaydı. Belki de daha fazlaydı. Kendisi 20 yaşından beri sorunlardan sıyrılamamış, Mahkeme ve Zindanlar peşini bırakmamıştı. Bu nedenle nişanlanmaya ya da evlenmeye fırsat bulamamıştı. Arabalar üstadın bulunduğu binayı kuşatmıştır. Polisler hoparlörle binadakilere seslenerek dışarı çıkmalarını, içeride yakalamak istedikleri Iraklı bir casusun olduğunu” anons

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

39


ederler. O sıralar Suriye ile Irak’ın arasında ihtilaf ve siyasi çekişme vardı. Üstad Mervan’da yanında bulunan bir mikrofonla dışarıdakilere, “İstihbarat adamları ve polisler! 15 dakika içerisinde burayı terk etmeniz konusunda sizleri uyarıyoruz. Aksi takdirde 15 dakika sonra sizinle savaşırız” diye seslenir. Gerçekten üstad 15 dakika sabretti. 15 dakika sonra ise bomba ve otomatik silahlarla binadan ateş etmeye başladı. Polisler durumu merkez’e bildirdiler ve evin etrafında hemen hemen 1000’e yakın polis ve istihbarat mensubu toplandı. Üstadın bulunduğu dairede ise kendisi, öğrencisi ve henüz zifafa girmediği nikâhlısı vardı. Polisler binayı uçak ve helikopterlerle havadan da kontrol altına almışlardı. Polisler binaya girip TNT yerleştirmek istediler. Fakat kim binaya girmeye cesaret edebilecek? İki kişiye karşı bin kişi! Ve ayrıca uçak ve helikopterler ile gözetlenmekte. Öğle vakti olduğunda üstadın cephanesi tükenir. Öğleden ikindi vaktine kadar hiç kimse üstadın dairesine saldıramaz. İkindi sonrası dairesine saldırılır. Üstadın cephanesi çoktan tükenmiş ve kolundan yaralanmıştır. Üstad başı dik bir vaziyette binadan iner. Yanındakilerle birlikte tutuklanır. Olayın haberi Hafız Esad’a ulaştığında adeta çıldırır. Bin kişilik kuşatmada polisler çok kayıp vermişlerdir. Üstad ise sadece kolundan yaralanmış olarak başı dik olarak dışarı çıkmıştır. Hafız Esad der ki: “Mervan’la bizzat ben görüşmek istiyorum.” Daha sonra üstadın yanına gelir. Ona, “Ey Mervan! Geçmişte olanları unutup birlikte yeni bir sayfa açalım. Allah geçmişte olanları affetsin. Seni bir şartla hiçbir şeyden dolayı hesaba çekmeyiz. “Silahlı mücadeleyi bırakacaksın, tek şartımız bu” der. Kafir Esad’ın teklifine üstad şöyle cevap verir: “Bende bir şartla sizinle anlaşabilirim. O da Suriye’de İslam Devleti’nin kurulmasında bana yardım edeceksiniz.” Bu net tavrı işiten Esad; olduğu gibi geri döner ve mahkeme safhası başlar… Son olarak Üstad Mervan hapishanede vefat etti. Bilemiyoruz eceliyle mi? Yoksa suikast sonucu mu öldü? Vefat ettiğinde ailesine Üstad’ın cenazesini gelip almaları için haber saldılar. Onlarda cezaevi idaresinden, “Mervan’ı siz öldürdünüz” dediler. “Hayır” cevabı verildi. Üstad Şam’da bir mezarlığa defnolundu. Defnolunduktan sonra mezarının etrafında yaklaşık iki yüz kişilik as-

40

ŞUBAT 2016

keri birlik bekliyordu. Hükümet, cesedin alınmasından ve gösteri yapılmasından korkmuştu. Allah Mervan Hadid ‘e ve İslam uğrunda canlarını seve seve veren diğer bütün şehitlere rahmetiyle muamele etsin. Bizlere de onların yüklenmiş oldukları bu misyonu sürdürmeyi nasip etsin. Ey bütün ve güzel sıfatların sahibi olan Allah’ım! Bizler dünyada iken o güzel insanlarla bir araya gelemedik. Bizleri Firdevs cennetlerinde bir araya getir. (2) Firavun idam ettiğini sandı… Mekkeli putperstler idam ettiklerini düşündüler. Hafız Esad idam ettiğini, yok ettiğini zannetti. Sonuç, Firavun helak oldu, Mekke’de şu an eksiklerle beraber İslam sancağı dalgalanmakta, Suriye’de Mervan Hadidlerin yüzbinlerce torunları Beşşar Esad’a ve yedi düvele karşı mücadale ediyor. Zalimler şunu çok iyi bilmelidirler ki idam ederek yok ettiklerini zannettikleri her bir Müslüman onların yok oluşlarına bir adım daha yaklaştırmaktadır. Eğer idamlarla, öldürmelerle bu ümmet bitirilebilecek olsa idi şimdiye kadar bitirilebilirdi. Lakin Allah’ın yardımı müminlerle beraberdir. Zalimlerin ve katillerin çaresizliğini şairin beyitleri ne kadar güzel ifade etmektedir: Cellât uyandı yatağında bir gece “Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece: Öldürdükçe çoğalıyor adamlar Ben tükenmekteyim öldürdükçe...” (3) Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Firavun ile sihirbazların kıssası, ashabtan Hubeyb ile Mekkeli müşrikler ve günümüzden Mervan Hadid ile zalim Hafız Esed kıssalarını incelediğimizde hangi sonuçlara ulaşmaktayız. Zalimler tarih boyunca müminlere diz çöktürmek, hak yoldan saptırmak için gücü bir vesile olarak kullanmak istemişler, en vahşi cinayetlere yönelmişlerdir. İhlâslı Müminler, Allah’ın vaadine güvenerek bu zulme ve tehditlere boyun eğmeyerek hak yolda yürümüşlerdir.


Zalimlerin akıbeti helak, şehid edilen müminler ise Allahu Teâlâ’nın ebedi nimetlerine kavuşmak olmuştur. Nitekim Rabbimiz kendi yolunda idam edilerek şehid edilenler için şöyle buyurmaktadır:

Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (6)

“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyiniz. Aksine onlar diridirler. Fakat siz (onu) anlayamazsınız.” (4) “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rabbleri katında diridirler, rızıklanırlar.” (5) (Âli İmrân, 169)

Asıl yok olacak olanlar nefsi için yaşayıp, nefsi için çalışıp, nefsi uğrunda ölenlerdir. Rabbim bizi kendi yolunda son nefesini veren kullarından eylesin.

Allah yolunda öldürülmek, idam bir yok oluş değil, cennetin anahtarıdır. Çünkü Allahu Teâlâ en sevdiği canını Rabbi için feda edenlere ebedi nimetleri vaat etmiştir. “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.

------------------------1. Kadir Güneş, Arapça-Türkçe Sözlük, Mektep Yayınları, Ağustos, 2015, İstanbul, Adime maddesi. 2. Abdullah Azzam, Cihad Dersleri, Buruç Yayınları. 3. Ataol Behramoğlu, Dörtlükler. 4. Bakara, 154. 5. Ali İmran, 169. 6. Tevbe, 111.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

41


NEBEVÎ NASİHATLER

M. Sabri Yücel

r e l i ak

n i ’ s i İbl

a z a S

: ı r a nl

t k u oşl

B

ِ :‫وسلَّم‬ َ ‫ قال رسول اللَّه‬:‫عن ابن عباس رضي اللَّه عنه قال‬ َ ‫صلّى اهللُ َعلَْيه‬ ِ ‫«نِ ْع‬ ‫ الصحة والفراغ» رواه مسلم‬:‫متان مغبو ٌن فيهما كثير من الناس‬ Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (3)


Ç

eşitli gelişmelerin baş döndürücü bir hızla yaşandığı, ortaya çıkan yeni duruma insanların intibak sağlayamadan yeni bir durumun zuhur ettiği, kitlelerin istediği ve arzuladığı değil de insanlığa hep sorun teşkil etmiş düşünce yapılarının arkasındaki karanlık tiplerin hayat dizayn etmeye çalıştığı, değerlendirmesini bile yapmakta zorlandığımız bir zamanın içersinde yaşıyoruz. Madde ve eşyadaki görselliğin iyiden iyiye arttığı, buna bağlı olarak davranışlarda ruhu olmayan ve öze değil de sadece göze hitap etmeye çalışan bir durumun söz konusu olduğu endişe ve ibretle izlenilen bir vaziyet halini almış gibi gözükmektedir. Kendisine bahşedilen irade nimetinden dolayı diğer varlıklardan farklı bir konumda olan insanoğlunun yaşanan bu hızlı gelişmelere bağlı olarak icat etmiş olduğu en küçük eşyada bile görselliğe önem verdiğini müşahede ediyoruz. Kişisel ve tüzel kimliklere zarar gelmemesi ve sorumluluk alanlarının sınırlarının bilinmesi için üretilen bir eşyanın kendi hacminden büyük tanıtım ve kullanım kılavuzu olabilmektedir. İstenilen şartlar doğrultusunda yapılmayan kullanımlardan dolayı sorun çıkabileceği ve bundan kullanıcının mesul olduğu hep ısrarla vurgulanır durur. Söz konusu üründen verim alınması üreticinin belirlediği standartlara göre kullanılıp kullanılmamayla ilgili görülmüştür. Müslüman anlayışına göre, hayat ve ölümün yaratıcısı ve var edicisi olan Allah azze ve celle’nin bir takım nimetleri emrine amade kıldığı insanoğlunun, belli süreliğine meşgul ettiği şu dünya hayatında nasıl verimli bir ömür süreceğinin en doğru cevabı da O’nun insanlığa rehber olarak gönderdiği Kerim Kitabı ve bu Kitabın pratik hali olan Râsûlünün sünnetidir. Şayet ifade uygun düşecekse buna insanlığın kılavuzu diyebiliriz. Hayat denilen nimeti gerektiği gibi kullanmanın yolu bu rehber ve kılavuzdan geçmektedir. İlahi talimatlara gerekli duyarlılığı gösterenler istenilen düzeyde yaşamlarını sürdürmüşler, bu düstur ve yön-

lendirmelere aldırış etmeyenler ise dünyada varoluş gereklerine aykırı hareket etmişlerdir. Huzur kaynağımız, Rabbimizin kelamı, doğru ve yanlışın ayırt edicisi, müminleri müjdeleyip kafirleri azapla tehdit eden, imanımızın en temel sütunlarından biri olan Kur’an-ı Kerim; dünya hayatında bize gerekli olan bütün yönlendirmeleri en doğru ve eksiksiz şekilde yapan hidayet kılavuzumuzdur. Kur’an-ı Kerim, insanlığın dünyadaki kılavuzu ve yol göstericisidir. “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” (İsra Suresi 9) ayet-i kerimesi bunun en yalın ve açık delilidir. O’nun rehberliğinde üç kıtanın hükümranlığını elinde bulunduran müslümanlar, “medeniyet, batılılaşma, çağdaşlaşma, moderniteye uyum sağlama, geri kalmama” maskeleriyle Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunu terk ettikleri gün her türlü illet ve zillete düçar oldular. Ve böylece bütün değer yargıları değişti. Kişiler, olaylar, kurumlar, durumlar hep tek yanlı yani madde nazarında değerlendirilir oldu. Mana boyutu hep göz ardı edildi. İşin hakikatini ve manasını yansıtan Kur’an; İslam ümmetinin içinde ipi kimin elinde olduğu

“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” (İsra Suresi 9) belli olmayan sözde Kur’ancı/Kur’an talebesi geçinen, ismi aydın yolu ise Allah’a akıllarınca sınır tayin etmeye kalkışmış mutezilenin rafa kaldırılmış ve kokuşmuş yolu olan zevatın elinde tahrif laboratuarına sokulan bir malzeme haline geldi. Artık durum öyle bir hal aldı ki, müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in her hususiyetine düşmanlık besleyenleri bile kendilerine önder kabul eder olmuşlardı. Şu an İslam coğrafyasında tezahür eden ve tarifi sineleri zorlayan olaylar silsilesinin en temel sebebi Kur’an-ı Kerim’in kılavuzluğunu bırakmak ve alternatif metotlar uygulama çabalarıdır. İnsanlığın makus tarihine ilahi bir nefes ile hayat ilka eden

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

43


Kur’an, hayvanatı utandıracak derecede inanç ve ahlak erozyonuna maruz kalmış bir nesli, kıyamet gününe kadar bütün müslümanlara örnek olacak bir nesil haline getirmiştir. Bu zamanın müslümanının içinde bulunduğu çetin fırtınalarda kendisini selamet sahiline ulaştıracak yegane kılavuz da Kur’an-ı Kerim’dir. O’nun başlangıcı ve ruhu sayılan Fatiha Sure-i Celilesinde ilahi yönlendirme ve talimatlara hakkıyla uymuş ve nimete mazhar olmuş kimselere sırat-ı müstakimin yolcuları vasfı verilmiş, ilahi kelamı kılavuz kabul etmeyenler ve Rablerinin emirlerini hiçe sayan veya seçmece davrananlar ise Allah’ın gazabına uğramış, yoldan çıkmış sapkınlar olarak tavsif edilmiştir. Sırat-ı müstakimde olmanın şartları bulunduğu gibi bunun dışındaki karanlık yollara düşmeye sebep olan bir takım etkenler vardır. Kılavuzu Kitab-ı Mübin olan her müslüman, kendisini Allah’ın nimetine mazhar olmuş güzide insanların yolundan alıkoyacak bütün sebep ve etkenleri bilmeli ve bunlara karşı sürekli teyakkuzda olmalıdır. Hastalıklı ve terbiye edilmemiş nefis, heva, gaflet, tul-i emel, kötü arkadaş ve boşlukta bulunmak insanın rotasını cennetten cehenneme doğru çeviren etkenlerden bazılarıdır. Vakti değerlendirememek ve boş bulunmak, bu gün her müslümanı tehdit eden amansız bir hastalık olarak gözükmektedir. “Bir an boş bulundum…” diyerek cana, mala, ırza, mukaddesata el ve dil uzatanların, -yırtılmamışsa haya perdeleri- mahcubiyetle söyledikleri bu söz,

44

ŞUBAT 2016

boş bulunmanın insanı nelere sürükleyebileceğini bariz bir şekilde göstermektedir. Tertemiz gençlerin hiçbir temizleyici ile arındırılamayan yollara düşmesi hep “bir an boş bulunmak” tan kaynaklanmaktadır. Ümmetin mevcut potansiyeli, içinde bulunduğu boşluğu değerlendirme gibi derdi olmayan müslümanlar tarafından heba edilmektedir. Oysa kainat nizamı boşluğu kabul etmemektedir. Rahmani ölçülerle doldurulmayan boş vakitler, şeytanın müslümanı çantada keklik gördüğü durumlardır. Her işi hikmet ile örülü el-Hakîm olan Allah azze ve celle’nin Peygamberini terbiye ederken kendisine yönelttiği ilk emirlerden biri de boş bulunmamaktır. “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul/O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.” (İnşirah Suresi 7) Onun ümmeti de onun yolundan gitmekle mükellef olduğu için boşlukta bulunmamalıdır. Bir işi bitirdiğinde boşluğa düşmeden başka bir işe koyulmalıdır. “Taş yerinde ağırdır” sözünden de bildiğimiz gibi kütlesel olarak yerde bulunan ve yüzlerce kiloya baliğ olan bir kaya yerinden hareket ettirilemezken fiziksel konumu değiştirilip sağlam bir mekanizmayla havada asılı bir şekilde boşlukta bırakıldığında bir insan tarafından bile hareket ettirilir hale gelmektedir. Zira taş artık yerinde değil boşluktadır ve kendisinden kütle olarak çok daha küçük bir varlık tarafından yönlendirilebilmektedir. Müslüman da çalışıp çabaladığı, amel işlediği zamanlarda yalçın kaya gibidir. Rabbi ile beraber olduğu için iblis ve aveneleri ona zarar veremez, onu yerinden kımıldatamazlar. Ama ne zaman bir boşluğa düşer, yükümlü olduğu şekilde davranmaz ve onu müslüman kılan prensiplerin gereği olan mekanizmaları harekete geçirmez ise boşluktaki kaya misali şeytan tarafından kolayca savrulan bir hale düşer. Bizler boşuna yaratılmadığımız gibi, başıboş bırakılacak da değiliz. Değerlendirilmesi gereken her boş anımızdan hesaba çekildiğimizde “keş-


ke” diyerek o anı doldurma temennisinde bulunacağız. Oysa selef-i salihinimiz bize bu konuda örnek olmuş ve insanın boş gibi gözüken vaktini nasıl doldurması gerektiğini yaşayarak öğretmiştir. En başta Râsul-ü Zi-Şan efendimiz ve diğer bütün peygamber efendilerimiz bütün hayatları boyunca her fırsatta Allah’ın dinini anlatmak ve yaşamak gayreti ile bir an bile boş durmayacak şekilde gayret göstermişlerdir. Devlet işlerini halledip insanların dertlerini dinleyen ve problemleri çözüp ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gören Hz. Ömer radıyallahu anhu, Ebu Musa el-Eş’ari radıyallahu anhu’nun yanına gelir ve şöyle derdi: “Bize Rabbimizi hatırlat, bize Rabbimizden bahset (de boş bulunmayalım) ey Ebu Musa!” İhramdan çıkacağı sırada berber koltuğunda otururken boş bulunmamak için dudakları zikir ile kıpırdayan Ma’ruf-u Kerhî’nin, “Rahat dur yoksa dudaklarından olacaksın” diyen berbere “Sen işini yap, ben de işimi yapıyorum. (Rabbimin beni boş görmesini istemem)” şeklinde cevap vermesi, salih insanların “boş vakit anlayışını” tasvir etmektedir. Dersinden çıkan iki talebesine “Farklı yollardan gidip Allah’ı zikredin. Birlikte giderseniz konuşur belki vaktinizi heba edersiniz” şeklinde nasihat eden alimin yetiştirdiği nesiller, vaktinin kıymetini bilen ve buna bağlı olarak İslam’ın izzetini ayakta tutan fertler oldular. İblis’in ve avenelerinin insana yaptırımı söz konusu olmasa da (1) , şeytanın tuzağı pek zayıf olsa da (2) boşlukta bulunan, boş bulunan bir müslüman şeytan için hazır bir av konumundadır. Allah’ın kendisini mükellef tuttuğu vazifelerden uzaklaştıkça boşluğa düşecek ve bu boşluk esnasında kendisine en çok ilgi gösteren iblis olacaktır. Şeytana ve onun kuruntularına, avuntularına, tuzaklarına karşı yapılacak en önemli tavır daha en başta ona fırsat vermemek ve onun dolduracağı boşluklar oluşturmamaktır. Bunun yolu da ne tür olursa olsun

İhramdan çıkacağı sırada berber koltuğunda otururken boş bulunmamak için dudakları zikir ile kıpırdayan Ma’ruf-u Kerhî’nin, “Rahat dur yoksa dudaklarından olacaksın” diyen berbere “Sen işini yap, ben de işimi yapıyorum. (Rabbimin beni boş görmesini istemem)” şeklinde cevap vermesi, salih insanların “boş vakit anlayışını” tasvir etmektedir. meşru olduktan sonra bir işi bitirince başka bir işe koyulmaktır. Aksi takdirde insanların çoğunun aldandığı bir konuda aldanmak ve birçok hayırdan mahrum kalıp belki de birçok yanlışa düşmek kaçınılmaz bir akıbet olur. “Nihayet o gün nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür Suresi 8) ayeti mucibince her nimetten sorulacaksak ve Resulullah aleyhisselamın dilinde “boş vakit” nimet sayılmışsa, değerlendirme imkanımız olduğu halde değerlendirmediğimiz her boş vakitten de imtihan olacağımızı unutmamalıyız. İmtihanın sadece bu boyutunu düşündüğümüzde halimizin hiç de iç açıcı olmadığı insaf ehline malum olacaktır. Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (3) ------------------------1. “…Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu…” (İbrahim Suresi 22) 2. “…Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır…” (Nisa Suresi 76) 3. Buhari, Rikak, 1, 60; Tirmizi, Zühd, 1; İbn Mâce, Zühd, 15; Müsned, 1/34

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

45


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

Çocuklara Hayâyı

Nasıl Öğretebiliriz H

ayâ, utanma duygusudur. Esasen her insanın yaratılışında mevcuttur. Ama

imanla doğru orantılı olduğundan imanın zayıflamasıyla bu duyguda kalkmaya başlayacaktır. Tüm Müslüman ebeveynler çocuklarına hayâ duygusunu yerleştirmek isterler. Ama bunun için önce (her zaman olduğu gibi) kendileri bu duyguyla bezenmiş olmaları gerekir. Bundan sonra yapılacak iş; evlatlarına iman duygusunu vermek, Allah’ın her an görüp gözettiğini (yani el-Basir olduğunu), her şeyi işittiğini (yani es-Semî olduğunu) zihinlerine kazımaktır. Gerisi, yani; hayâ kendiliğinden gelecektir. Çün-

İslam’ın öğrettiği ve yerleştirmek istediği hayâ; iman kaynaklı olup kişiyi açıkta da gizlide de toplumda da tek iken de günahtan uzak durmaya sevk etmelidir. Yoksa o, toplum baskısından dolayı ortaya çıkan, diğer vakitlerde kaybolan tuhaf, kişiyi yapmacıklığa, gösterişe ve ikiyüzlülüğe sevk eden bir duygudan başka bir şey olmaz. Bütün bu sebeplerden ötürü çocuklara öncelikle İMAN sevdirilmeli, evlerde iman rüzgarı esmelidir.

kü o pak, temiz ruhu, hayâ ile bezenmiş Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selem hayânın imandan olduğunu şöyle ifade buyurmuştur: “İman 60 küsur şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir.” (1) Yani hayâ iman işidir. İmanı tam olarak yerleşmemiş bir nesilden hayâlı olmalarını beklemek, pişirme usulüne riayet etmeden, salt malzemeler konup kapağı kapatılarak lezzetli bir yemeğin ortaya çıkmasını beklemek gibi abestir. Güzel sonuçlar, başarılı işler, emek ister, özen ister. Hele hele çocuk ise büyük özen ister.

46

ŞUBAT 2016


Geleneklerle harmanlanarak, karman-çorman

tadır. Halbuki iyi bir neslin yetişmesi, iyi an-

hale getirilip çocuğun özüne sunulan ve sadece

nelerin yetişmesine bağlıdır. Veya erkek olsun

“ayıptır, günahtır, insanlar seni ayıplar” sözle-

kız olsun herkesin önünde “yakın akrabasıdır”

riyle geçiştirilerek öğretilmeye çalışılan hayâ,

denilerek üzerini çıkartıp avret yerlerini açabil-

İslam’ın öngördüğü utanma duygusuyla aynı

mekte ve bundan rahatsızlık duymamaktadır.

değildir. İslam’ın öğrettiği ve yerleştirmek iste-

Bu iyiye gitmeyen vahim bir durumdur. O yüz-

diği hayâ; iman kaynaklı olup kişiyi açıkta da

den kadın erkek ayrımı yapabilmeye başlanı-

gizlide de toplumda da tek iken de günahtan

lan 3-4 yaştan itibaren çocuklar avret yerlerini

uzak durmaya sevk etmelidir. Yoksa o, toplum

herkesin önünde açmamaları gerektiğini öğ-

baskısından dolayı ortaya çıkan, diğer vakitler-

renmelidirler.

Televizyondaki ve internetteki uygunsuz programlardan kesinlikle uzak tutulmalıdır. Seyredeceği gayr-i ahlaki bir program onun hayâ perdesini yırtabilir. Önemsemeden devamlı izletilen bu tür görüntüler zamanla normalleşmeye ve hayatının bir parçası olmaya başlayabilir.

de kaybolan tuhaf, kişiyi yapmacıklığa, gösterişe ve ikiyüzlülüğe sevk eden bir duygudan başka bir şey olmaz. Bütün bu sebeplerden ötürü çocuklara öncelikle İMAN sevdirilmeli, evlerde iman rüzgarı esmelidir. Bununla beraber küçüklükten itibaren verilecek eğitimde bazı noktalara ihtimam göstermekte fayda vardır. Bunları maddeler halinde sıralayalım; 1- Çocuklar 3-4 yaşından itibaren erkek - kadın ayrımını fark etmeye başlarlar. Bundan dolayı bu yaşlardan itibaren verilecek hayâ duygusu çok önemlidir. Aslında daha doğduğu andan itibaren bebekler bir çok şeyi algıladıklarından dolayı başkalarının olmadığı yerlerde altını değiştirerek hayâ duygusunu yerleştirmeye başlayabiliriz. Günümüzde kız çocukları daha küçüklükten “daha küçük bir şey olmaz, hevesini alsın” denilerek hayâsızlığa alıştırılmakta ve belki de bilinmeden utanma duygusu kalmamış bir anne yetiştirilmeye adım atılmak-

2- Çocuklar 4 yaşından itibaren evde veya herhangi bir yerde, üzerinde hiçbir şey olmadan dolaştırılmamalıdır. Bu yaşta artık yavaş yavaş üzerini giyip çıkarabileceğinden dolayı kendisinin bu işlemi kimsenin olmadığı bir odada, kapıyı örterek gerçekleştirmesi sağlanmalıdır. 3- Yine 4 yaşından itibaren çocuk, tuvaletin özel bir mekan olduğunu öğrenmeli, kapısını kapatarak içeriye girmeli ve başkaları tarafından avret yerlerinin görülmesinin uygun olmayacağını benimsemeye başlamalıdır. 4- Çocuğun, anne babanın özel ilişkilerine şahit olmaması çok önemlidir. Özellikle günümüzde buna pek ehemmiyet verilmemektedir. Ama bu, çocuğun utanma duygusu açısından ve vereceği başka zararlardan ötürü çok sakıncalıdır. 5- Televizyondaki ve internetteki uygunsuz programlardan kesinlikle uzak tutulmalıdır.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

47


10 yaşından sonra erkek çocuklar kadınlar topluluğundan, kız çocukları da erkek topluluğundan yavaş yavaş ayrı odalarda oturmaya teşvik edilmelidir. Çünkü özellikle erkek çocukları bu yaşlardan sonra kadınların hallerinden anlamaya başlar.

Seyredeceği gayr-i ahlaki bir program onun hayâ perdesini yırtabilir. Önemsemeden devamlı izletilen bu tür görüntüler zamanla normalleşmeye ve hayatının bir parçası olmaya başlayabilir. (Allah çocuklarımızı korusun) 6- 4 yaşından sonra çocuklar diğer kardeşleriyle ayrı ayrı banyo yaptırılmalıdır ki birbirlerini çıplak görmeye alışmasınlar. 7- Bir çok şeyi ayırt edip anlamaya başladıkları 5-6 yaşından itibaren anne babalarının odasına izinsiz girmemeyi öğretmek gerekir. Bir adam Huzeyfe (r.a)’ye : “Annemin odasına girmek için izin almam gerekir mi?” dedi. Huzeyfe: “Şayet izinsiz girersen, hoşuna gitmeyen bir şey görebilirsin" dedi. Nur Suresi 58. ayeti inceleyin. • Sabah namazından önce, • Öğlenleyin elbiselerinizi çıkardığınızda • Yatsı namazından sonra izin isteyerek anne babalarının yanına girmeleri emredilmiştir. O yaşa geldiğinde bunu yapabilmesi için küçüklükten alışması gerekmektedir. Ayetin sonunda Allah, âlimdir. Hakimdir buyuruyor. Yani Allah eğer bu 3 vakitte ebeveynlerin odasına izin almadan giren çocuklar yetiştirirseniz bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini hepimizden iyi bilir ve (el-Hakim) hikmet sahibi olduğu için bunu bize emreder. Bize düşen isyan etmeden itaat etmektir. 8- 9-10 yaşından itibaren çocukların yatakları ayrılmalıdır. Bu Peygamberin tavsiyesidir. 9- 10 yaşından sonra erkekler çocuklar ka-

48

ŞUBAT 2016

dınlar topluluğundan, kız çocukları da erkek topluluğundan yavaş yavaş ayrı odalarda oturmaya teşvik edilmelidir. Çünkü özellikle erkek çocukları bu yaşlardan sonra kadınların hallerinden anlamaya başlar. Ergen olmasa bile bu yaşlardan itibaren alıştırılmaya başlanması faydalı olacaktır. 10- 3-4 yaşındaki bir çocuk henüz anlatılanları detayıyla anlamakta zorlanabileceğinden, anlatılanları anlayabilme yaşına gelmiş mesela 7-8 yaşındaki bir çocuğa sebepleri anlatılarak hayâ öğretilmelidir. Küçük çocukların ise yaşına göre durumları göz önüne alınarak eğitim verilmelidir. 11- Hayâ sahibi örnek ve önder şahsiyetlerin hikayeleri yaşa göre anlatılmalıdır. Mesela Hz. Osman’ın hayâsı bu konuda çok faydalı olacaktır. Veya kızlara Hz. Meryem anlatılabilir. Mahremiyete büyük önem veren hayâ sahibi tertemiz nesiller yetiştirmek duasıyla... Velhamdulillahi Rabbil Alemin. ------------------------1. Tirmizi, Beyhaki


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

Hafızlar Ülkesi: Moritanya Şınkit Y

aklaşık bir yıldır dünyanın değişik bölgelerindeki Müslümanların ahvali ile hemhal olmak, bizleri kardeş yapan değerleri hatırla(t)mak ve uzak coğrafyaları gönül coğrafyamıza taşımak için her ay bir İslam beldesine konuk olduk. İslam beldelerini ele aldığımız yazı dizimizde, yine bir Afrika ülkesine; şairler, hafızlar ve kütüphaneler şehri olarak bilinen Moritanya’ya, Müslümanlarca bilinen diğer ismi ile Şınkit’e konuk olacağız.

Coğrafi Konum ve Demografik Özellikler Bir kuzeybatı Afrika ülkesi olan Moritanya, resmi adıyla Moritanya İslam Cumhuriyeti, batıda Atlas Okyanusuna, kuzeybatıda Batı Sahra, kuzeydoğuda Cezayir, güneydoğu ve doğuda Mali, güneybatıda ise Senegal’e komşudur. Başkenti Nuakşod olan ülke yaklaşık bir milyon kilometre karelik yüz ölçümüyle neredeyse Mısır ülkesi büyüklüğünde geniş bir toprak parçasına sahiptir. Ancak bu büyük toprak parçasına oranla yaklaşık

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

49


üç milyonluk küçük bir nüfusu barındırmaktadır. Kuzeydoğusunda geniş çöllerin yer aldığı ülkede temel geçim kaynağı balıkçılık, hayvancılıktır. Ayrıca ülke diğer Afrika ülkeleri gibi yer altı kaynakları bakımından da önemli bir potansiyele sahiptir. Nüfusun ülkenin yerlileri sayılan ve Berberi-Arap Zenci melezi olan Maurlar ile Tukulor, Soninke (Sarakole), Volof, Bambara ve Pöller’in oluşturduğu Sudan halkları teşkil eder. Bunların % 99’u Sünni Müslüman, % 1’i Hristiyan’dır. Resmi dili Arapça olan ülkede mahalli dillerin ve Berberice karışık Arapça’nın (Hassaniyye lehçesi) yanında Fransızca da konuşulur. (1)

Üç milyonluk nüfusun neredeyse yarısının hafız olduğu ülkede, Kur’an-ı Kerim ezberi ile birlikte hadis ezberi de çok yaygındır. Ülkede eğitim veren pek çok medresede Kur’an ezberinde işiterek öğrenme ve tekrar metodu ile zihinlerden zihinlere, kalplerden kalplere akan ayetler an be an kavranmakta ve tekrar edilmekte, böylelikle iki kapak arasında muhafaza edilen bir Kur’an dahi olmaksızın her yıl binlerce hafız yetiştirilmektedir.

Coğrafi konum bakımından Afrika ve Arap kültürlerinin buluşma noktasında yer alan Moritanya bu önemli konumu gereği hem İslam dünyası hem de Afrika’nın geneli bakımından önemli ve stratejik bir ülke olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple özellikle Fransızlar bölgeyi uzun yıllar kontrol etme niyeti gütmüştür. Günümüzde ise bölgede özellikle ticari ve kültürel alanlarda Çin’in etki etme çabaları göze çarpmaktadır.

Moritanya Tarihine Kısa Bir Bakış Erken tarihsel süreçlerden itibaren önemli yerleşim alanlarından biri olan Moritanya topraklarının, Romalılar döneminde onlara bağlı bir krallık tarafından yönetildiği bilinmektedir. (2) 5 ve 12. Yüzyıllar arasında Ghana ve Tekrur (Fulani) gibi önemli krallıklara ev sahipliği yapmıştır. İslamiyet’in bölgeye özellikle 13. Yüzyıllarda bölge krallıkları ile Müslümanlar arasında gerçekleşen ticaret faaliyetleri ve öncesinde bölgedeki murabıtların (3) etkisi ile girdiği düşünülmektedir. Sonraki yaklaşık beş yüz yıllık dönemde bölgede Arapların etkinliği önemli ölçüde yaygınlaşmıştır. 1900’lü yıllara gelindiğinde kuzey ve orta Afrika’da Fransız etkisi kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamış, bölge 1904 yılında Fransız sömürgesi haline getirilmiştir. 1920 yılında Fransız Batı Afrika’sının bir eyaleti haline getirilen ülke 1960 yılında bağımsız Moritanya İslam Cumhuriyetinin ilan edilmesiyle Fransız sömürgesinden kurtularak yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır. Ancak Fransızlar bölgeden çekilmekle birlikte siyasi ve kültürel etki ve kontrol sistemlerinin işlerliğini devam ettirmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde ise, çevredeki Afrika ülkelerine benzer bir biçimde iç karışıklıklar ve darbelere sahne olan ülke 2005 yılından itibaren bir dizi darbe ve darbe girişimine daha sahne olmuştur.

50

ŞUBAT 2016


Moritanya’da İslam ve Müslümanlar Moritanya İslam’ın yüzyıllardır yoğun biçimde yaşandığı bir ülkedir. Hayatlarını çölde devam ettiren kimselerin dahi bir yerden bir başka bir yere giderken devenin sırtına ilk yükledikleri şeyin kitap sandukası olduğu söylenegelmektedir. Ülkede belagat oldukça gelişkindir ve bu sebeple Arapça’da Moritanya için ‘devle melayin şair’ yani ‘Milyonlarca şairin ülkesi’ gibi bir deyiş vardır. (4) Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere ülke şer’i ilimler geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Üç milyonluk nüfusun neredeyse yarısının hafız olduğu ülkede, Kur’an-ı Kerim ezberi ile birlikte hadis ezberi de çok yaygındır. Ülkede eğitim veren pek çok medresede Kur’an ezberinde işiterek öğrenme ve tekrar metodu ile zihinlerden zihinlere, kalplerden kalplere akan ayetler an be an kavranmakta ve tekrar edilmekte, böylelikle iki kapak arasında muhafaza edilen bir Kur’an dahi olmaksızın her yıl binlerce hafız yetiştirilmektedir. Müslüman halkın tamamına yakını küçük yaşlardan itibaren hem aile hem de eğitim kurumları vasıtasıyla temel İslami eğitimden geçmektedir. Halkın büyük bir çoğunluğu maliki mezhebine mensuptur. Moritanya’da İslami eğitim denince akla ilk gelen şey hiç şüphesi “Luh” olarak adlandırılan tahta levhalardır. Pek çok öğrenci eline iki kapak arasında tam bir Kur’an-ı Kerim dahi alamadan, ezberleyeceği ayetleri bu levhalara yazarak ezberledikten sonra silmek suretiyle Kur’an hafızı olmaktadır. İslâmiyet’in Bilâdüssûdan’ın batı ve merkezî bölgelerinde yayılmasında Şinkit (Moritanya) âlimleri önemli rol oynamıştır. Şinkit’te yetişen âlimlerin diğer İslâm ülkelerinde de tanındı-

ğı, bu âlimlerden faydalanmak için Batı Afrika şehirlerinden çok sayıda öğrencinin buraya geldiği bilinmektedir. Öğrencilerin dinî ilimler yanında astronomi, matematik ve tıp eğitimi de aldığı, Şinkit’e dışarıdan gelip eğitimlerini tamamladıktan sonra ülkelerine dönen öğrencilere Şenâkıta (Şenacita) denildiği vakidir. XVII. yüzyılın başlarından itibaren Batı Sahrâ’nın ilim ve kültürüne damgasını vuran Şinkit, bölge halkı nazarında Mekke, Medine, Kudüs, Dımaşk, Kahire ve Kayrevan’dan sonra İslâm dünyasının yedinci mukaddes şehri olarak kabul edilir. (5) Ülkedeki İslami hareket, tüm dünyadaki İslami hareketleri etkileyen Müslüman Kardeşler hareketinden etkilenen ve aynı isimle çalışmalarına devam eden bir yapı ile İslami Yöneliş adındaki bir başka yapının öncülüğünde oldukça tesirli bir biçimde devam ettirilmektedir. Bölgede İslam’ın yaygınlaşması ve kurumsallaşmasında tasavvuf cemaatlerinin de önemli etkileri görülür. Günümüzde de özellikle Şazeliyye ve Kadiriyye tarikatleri büyük etkiye sahiptir. ------------------------1. Aydoğan Köksal, “Moritanya”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. 2. Aydoğan Köksal, a.g.m. 3. Murabıtlar, Kuzey Afrika ve Endülüs bölgelerinde 1050-1147 yılları arasında hüküm süren Berberi asıllı Müslüman devleti olarak bilinir. 4. Yasin Aktay, “Moritanya’da Deveye Yüklenen İlk Şey Kitap”, Yenişafak Gazetesi, 16 Ekim 2013. 5. Ahmet Kavas, “Şınkit”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

51


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

“En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.” (Malcolm X)

52

ŞUBAT 2016


“B

ir Müslüman olarak, yeryüzünde Allah’ın huzurunda secde etmeyen tek fert kalmayıncaya kadar İslam’ın hakim kılınması yolunda kendimi görevli hissediyorum.” (Malcom X) İslam; öyle bir dünya görüşüne sahiptir ki, onun dünyasında yeryüzünün her tarafından İslam’ın aydınlık ve mutluluğuna kavuşmuş insanlar vardır. İşte onlardan biri de el Hacc Malik el Şahbaz isimli, Malcom X’tir. Amerika’da karanlık ve kötü bir hayattan, İslam’ın aydınlığı ve şehadete uzanan bir ömürdür onun hayatı. Adeta dipsiz kuyulardan, ona uzanan İslam ipine tutunup kurtulan isimdir.

HAYATI

Karanlıktan Aydınlığa Çıkış ve Şehadetle Süslenmiş Bir Ömür Malcom (1925-1965)

X

1492 yılında Kristof Kolomb Amerika’yı keşfedince Avrupa’dan bu kıtaya göçler başladı. Bu kıtada Amerikan yerlileri olan Kızılderililer yaşamaktaydı. Avrupa kökenli beyazlar 1800’lerin sonuna kadar 70 milyon Kızılderili’yi katlederek, devasa bir soykırım sonucu Amerika’ya yerleşip egemenlik kurdular. Dünyanın her yerinden insanlar beyazların diyarı bu yeni kıtaya göç ederken siyah derililer Afrika’dan zorla, köle olarak getirildiler. 16. yüzyılda başlayan köle ticareti, 19. yüzyıla kadar sürdü. Siyahlar, “özgürlükler ülkesi(?!)” Amerika’ya köle olarak getirildiler. Burada kendilerine hiç bir insani muamelede bulunulmayarak ikinci sınıf muamelesi gördüler. Bu muamelenin sürdüğü bir zamanda Malcom X, dünyaya geldi. Malcom X, 19 Mayıs 1925’te Amerika’nın Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde doğdu. Asıl ve ilk adı, Malcolm Little’dır. Adını anne babası vermişse de soyadını siyahların köle olduğuna inanan yönetim tarafından Little(köle) olarak belirlenmiştir. Annesi ve rahip olan babası, siyahların haklarını savunma mücadelesi içerisine girmiş iki kimseydi. Hatta babası, siyah halkların özgürlüğüne yönelik vaazlar veren bir kimseydi. Bunun yanında tam tersi bir durum da beyaz ırk

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

53


arasında yayılıyordu. Siyah-beyaz ırkının hiç bir şekilde eşit olmayacağını, onlara özgürlük verilmeyerek geçmişte kendilerine uygulanan köle pozisyonunun devam etmesini isteyen Ku Klux Klan (KKK) örgütü vardı. Bu örgüt Malcom daha anne karnında ve Malcom’un babası evde yokken evlerine saldırmış ve tehditlerle Little ailesine Omaha’yı terk etmesini bildirmişti. Malcom daha 4 yaşlardayken tekrar aynı örgüt tarafından evleri ateşe verilir ve aile Omaha’dan ayrılarak, Michigan eyaletinin Lansing şehrine taşınmak zorunda kalır. Malcolm, yıllar sonra yangın olayını şöyle anlatmıştır: “İtfaiye geldi, fakat yanan evimizi kurtarmak için hiç bir yar-

girdiği akıl hastanesinden 24 yıl sonra 1963 yılında çıkabildi. Malcom, Michigan’da okul dışında boş zamanlarında çeşitli işlerde çalıştı. Bir ara demiryollarında işe başladı. Şikayet üzerine işten çıkarılınca, bir barda çalışmaya başladı. İşte haramlarla dolu bir hayatla tanışmaya burada başladı. Malcolm, 1941 yılında 8. sınıfı bitirdikten sonra okulu bırakıp üvey ablasının yanına Boston’a taşındı. Burası adeta Malcom’un bütün haram işlerin içine girdiği bir dönemdir. Bu dönemde aşırı sigara, alkol ve uyuşturucu tüketimi, uyuşturucu satıcılığı, yasadışı kumar organizatörlüğü, dolandırıcılık, hırsızlık, silahlı soygun, zinanın da içinde olduğu çetelerin içine girdi. Bu çetede bir çok suç işledi. Malcolm, hayatının bu dönemi hakkında şöyle der: “En iyi müşterilerim papazlar, güvenlik mensupları, toplumsal yardım işlerinde çalışanlar ve başkalarının hayatlarını yönetmekte büyük rolleri olan önemli kişilerdi.” “Detroitli Kızıloğlan” lakabıyla tanındığı bu dönemi daha çok Boston-New York arasında geçmişti. Malcolm, hayatının bu devresi hakkında şöyle demiştir: “Geriye baktığımda düşünüyorum da, gerçekten neredeyse aklımdan oluyormuşum. Birçok insanın sebze yemesi gibi uyuşturucu alıyordum. Bugün nasıl kravat takıyorsam, o gün silah takıyordum… Bence ölümü her yoldan davet etmiştim, en çılgın yollarla.”

dımda bulunmadı. Yangına bir damla su sıkmadı. Baba evimizi yakan ateş, hâlâ aynı şiddetle yüreğimi yakmaktadır.” 8 Eylül 1931 yılında babası beyaz ırkı savunanlar tarafından feci bir şekilde öldürülür ve aile ekonomik zorluklarla boğuşmaya başlar. Bu günlerde annesinin bir tencere dolusu hindiba ağacı yaprağı pişirdiğini duyan arkadaşları Malcom’u “pişmiş ot yiyorlar” diyerek kızdırırdı. Kısa bir süre sonra eşinin hayatını kaybetmesine aşırı üzülen annesi, akli melekesini yitirdi. Bu durum karşısında aile bireyleri 1934 yılında sosyal hizmet görevlileri tarafından koruyucu ailelere verildi. Annesi de 1939 yılında

54

ŞUBAT 2016

HAPİS YILLARI Bu çete ile işlediği suçlarda ön plana çıkan Malcom, çetenin lideri olmuştu. Bu çetede beyazlarla birlikte hareket ediyordu. Bu çetenin çökertilmesi ve hapse girmesine sebep olan olay şöyle gerçekleşti: “Çete kurulduğunda şöyle bir kural konuldu: “Asla çaldığın malı kendine alma ve mümkün olan en kısa sürede çalıntı malı sat.” Kuralı Malcolm X bozdu. Çaldıkları çok değerli ve güzel bir saati kendisine almıştı. Tamir gerektiren bu saati tamirciye vermiş, almak için geri döndüğünde polisleri karşısında bulmuştu.” Mahkemeye çıkarılan Malcom X’in çete üyesi


beyaz kadınlardan birine para cezası, diğer arkadaşına 7 ay hapis cezası verilirken Malcom’a 7 yıl hapis cezası verildi. Çok kötü şartları bulunan Charlestown Hapishanesi’ne düştüğünde 21 yaşındaydı. Bu kötü durum karşısında görevlilere, rahiplere ve hatta Tanrıya en ağır biçimde küfürler etmektedir. Bundan dolayı kendisine “şeytan” lakabı takılmıştır. Psikolojisi bozulur. Uyuşturucu ve sinir krizleri geçirir. Üvey ablası Ella’dan dilendiği para ile gardiyanlar aracılığıyla uyuşturucu temin eder. Bir yıl sonra biraz daha iyi bir yer olan Massachusetts Concord Hapishanesine, orada geçirdiği 14 aydan sonra ise Norfolk Mahkûmlar Sitesi’ne nakledildi. Burada bulunan geniş kütüphane Malcolm için ayrı bir öneme sahiptir. Malcom burada okuduğu kitaplar ve çevresine saygı duyan bir zenciden etkilenir. Bu dönemde hapishane dışında bulunan kardeşi Philbert, kendisiyle birlikte tüm aile fertlerinin “siyahlara özgü olan bir İslam dini anlayışına” geçtiğine dair bir mektup yazdı. Ayrıca “kurtuluşa ermek için Allah’a ibadet etmesi gerektiği” yazıyordu.

HİDAYET YOLUNDA 20.YY’DA BİR SELMAN EL FARİSİ Selman el Farisi(r.anh)’ın hayatını okuyanlar onun küfrün en koyu karanlığından İslam’ın aydınlığına kavuşabilmek için ne büyük gayret gösterdiğine şahit olur. İşte Malcom X... O da 20.yy’da bir Selman... Onun hakikat arayışını şu örnek bizlere göstermektedir: “Hafta sonu hapishaneye gelen bir ilahiyatçı İncil dersi veriyordu. Bu derslere katılmaya karar verdi Malcolm. Bir gün papaza: “Pavlusun rengi neydi? Siyahtı elbet; çünkü o bir İbrani’ydi ve esas İbranilerse siyahtı... Öyle değil mi?” İlahiyatçı “Evet” dedi. Malcolm tekrar sordu: “Ya İsa’nın rengi... O da İbrani’ydi değil mi?” Adam, nereye dayanarak diretebilirdi ki? Ona, “Evet İsa esmerdi” dedi. Malcolm “Peki kiliselerde çizilen resimlerde İsa hep beyaz çizilmiş,

1958’de bir FBI ajanı Malcolm’u ve İslam Milleti içindeki yerini açık yüreklilikle şöyle anlatıyor: “Mükemmel bir konuşmacıdır. Etkileyici ve ikna edicidir. Yorulmak nedir bilmeyen uzman bir örgütçüdür. Malcolm’un ‘mavi gözlü şeytanlara’ büyük bir nefreti vardır ama bu nefretini asla şiddet olarak açığa vurmayacak kadar zeki ve kültürlüdür. Korkusuzdur ve şahsına zarar vermeye yönelik tehditlere ve sözlere pabuç bırakmaz. Bütün cevaplar parmağının ucundadır ve onunla uğraşırken dikkatli olunmalıdır. Ne içki ne de sigara içer. Yüksek ahlaklı bir karakteri vardır.”

öyleyse bu resimler gerçeği yansıtıyor mu sizce?” deyince, İlahiyatçı “Bak bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim” deyip çekip gitmişti.” Malcolm, 1949 yılında mektup yoluyla tanıştığı İslam Milleti (Nation Of Islam) cemaatinin lideri Elijah Muhammed’in öğretisini kabul ederek Müslüman oldu ve 1952 yılında tahliye olana kadar, vaktini yoğun bir okuma programı içinde verimli bir biçimde geçirdi. 7 Ağustos 1952’te hapisten çıktı ve Elijah Muhammed’in hareketinde yerini aldı. İslam Milleti cemaati şu fikirler üzerine kuruluydu: “Siyahlar üstün ırk, beyazlar şeytandır. Tanrı Amerika’ya indi ve Elijah Muhammed’e siyah adam suretinde göründü, o Allah’ın elçisidir. ” Bu hareket gerçek manada bir İslam inancına sahip olmamakla birlikte onları sömürgeci beyaz

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

55


efendilerin “afyonlu” dini olan Hristiyanlıktan ve dinsizlikten alıkoymaktadır. Bunun yanında siyah insanlarda ahlak oluşmasına katkıda bulunmuştur. Eljah Muhammed, Malcom’un gençlere çok önem vermesini istedi. Malcolm da cemaatin üye sayısını arttırmak için zenci mahallelerine gider ve böylece bir çok kişiyi cemaate kazandırır. Malcolm bu arada soyadı değişikliği için başvuruda bulunmuş ve başvurusu kabul edilmişti. Eljah Muhammed, cemaat üyelerine “X” soyadını kullanmalarını öğütlemişti. Buradaki X Afrika’dayken ailelerin sahip oldukları soyadlarını simgeliyordu. Malcolm X, Amerika’nın dört bir yanında örgütlenme çalışmaları yapmak için gece gündüz gayret göstermiştir. Boston ve New York’taki teşkilatlanmada baş rol oldu. O artık radyo, televizyon, sokak ve üniversitelerde davasını anlatmak gayesiyle konuşmaktadır. Harekete Malcolm X’in etkisi ile katılan ve ilerleyen yıllarda kritik roller oynayacak Louis Farrakhan, gözlemlerini şu sözlerle ifade etmektedir: “Hiç kimse Malcolm ile başa çıkamazdı. Çok parlak bir zekası vardı. Disiplinliydi. Onu hiç sigara içerken görmedim. Hiç beddua ettiğini duymadım. Bir kadına kaş göz yaptığına hiç tanık olmadım. Öğünler arasında hiç yemek yemezdi. Günde tek bir öğün yerdi. Sabah namazını kılmak için her gün 5’te kalkardı. Randevularına asla geç kalmazdı. Saat gibi dakikti.” Onun gösterdiği gayret ile İslam Milleti cemaati üyelerinin sayısı kısa sürede 50.000 ila 75.000 kişiye ulaştı. Bu dönemdeki başarısı hakkında şu sözleri söyler: “İlahi bir insan olduğumu iddia etmiyorum. Ben eğitim görmüş biri de değilim. Hiçbir konuda uzman da değilim. Ama ben samimiyim. Samimiyetim, itibarımdır.” Malcolm X bu arada Müslüman bir hemşire olan ve bu teşkilat için çalışan Betty X adında birisiyle, Eljah Muhammed’ten onay aldıktan sonra evlendi.

56

ŞUBAT 2016

İslam Milleti içinde Eljah Muhammed’in vekili olarak konuştukça, diğer imamlar onu kıskanmaya başladılar. Onunla arasını bozmak isteyenlere karşı 1963 yılında bir konuşmasında Eljah Muhammed: “İşte benim en sadık, en yılmaz vekilim. Ölünceye dek ayrılmayacaktır izimden” diyordu. 1958’de bir FBI ajanı Malcolm’u ve İslam Milleti içindeki yerini açık yüreklilikle şöyle anlatıyor: “Mükemmel bir konuşmacıdır. Etkileyici ve ikna edicidir. Yorulmak nedir bilmeyen uzman bir örgütçüdür. Malcolm’un ‘mavi gözlü şeytanlara’ büyük bir nefreti vardır ama bu nefretini asla şiddet olarak açığa vurmayacak kadar zeki ve kültürlüdür. Korkusuzdur ve şahsına zarar vermeye yönelik tehditlere ve sözlere pabuç bırakmaz. Bütün cevaplar parmağının ucundadır ve onunla uğraşırken dikkatli olunmalıdır. Ne içki ne de sigara içer. Yüksek ahlaklı bir karakteri vardır.” İslam Milleti cemaati ülkede yaygınlaşmaya başlayınca, FBI ajanlarını hareket içine yerleştirmeye başladı. Bunu farketmiş ve hareket lideri Elijah’a bildirmişti. Diğer yandan Elijah’ın gayri meşru ilişki içinde olduğunu oğlu haber verip bu ilişkilerden hamile kalan kadınlar çocuklarını doğurduğunda, Malcom, Elijah’ın insanları kandıran bir düzenbaz olduğunu anladı. Elijah, siyahların desteklediği başkan Kennedy hakkındaki sözlerinden dolayı 90 gün boyunca Malcom’un herhangi bir yerde konuşmasını yasaklandı. Bunun ardından yaşananlar ile birlikte hareketten ayrıldı. Hareketten ayrıldığında yapmak isteğini şöyle ifade ediyordu: “Allah’ın sadık bir kulu olarak nice zamandır buna(hacca) niyetlenip duruyordum zaten. Ama altından kalkamayacağım bir meblağı gerektiriyordu bu iş.” Milyon dolarlık cemaatte hiç bir zaman mala göz dikmemiş ve maddi sıkıntı içindeydi. Üvey ablasından aldığı para ile hacca gider.


YENİDEN DOĞUŞ: HACC YOLCULUĞU ve DEĞİŞEN HAYAT Malcolm dünyanın dört bir yanından gelmiş, rengi, ırkı, dili çeşit çeşit Müslümanların, Rabbleri huzurunda tam bir eşitlik, kardeşlik içinde bulunmalarına şahit olduğunu görünce şaşkına döner ve eşine yazdığı mektubunda bunu şöyle dile getirir:

“Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve kutsal kitapta adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklere ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz, gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Geçtiğimiz hafta, her renkten insanın bana gösterdiği cana yakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki... Dünyanın her yerinden gelen, yüz binlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı kara derililere değin. Ama hepimizde birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak, aynı ibadeti yapmakla bütünleşiyorduk. Oysa Amerika’da gördüklerimize bakıp beyazlarla ötekiler arasında hiçbir zaman, kardeşlik diye bir şeyin var olmayacağına inanırdık. Amerika’nın İslam’ı tanıması gerekir. Çünkü Amerika’yı başındaki ırk belasından temelli olarak kurtarabilecek tek şey İslam dinidir. Müslüman ülkelere yaptığım geziler sırasında, Amerikan toplumunda “beyaz” olarak damgalanabilecek kişilerle tanıştım. Konuştum, hatta onlarla aynı masada yemek yedim; ama İslam dini sayesinde bu insanların kafasında “beyaz” damgasını yiyecek hiçbir düşünce barınmamaktadır. Çeşitli renklere mensup olan insanlar arasındaki samimiyetin ve gerçek kardeşliğin böylesine hiç tanık olmamıştım; birbirlerinin renklerine aldırdıkları bile yok. Benden duyduğunuz bu sözler karşısında, kim bilir, şaşırıp kalacaksınız. Ama hac sırasında gördüklerim, karşı karşıya geldiklerim, eskiden beri sahip olduğum düşünce kalıplarının birçoklarının yeni baştan düzene sokmamı ve eskiden beri sürdürdüğüm birçok yanlışlıkları bir yana it-

memi gerekli kılmıştır. Benim için pek zor olmadı. Bunlar katı inançların bulunmasına karşın, her zaman gerçekleri araştıran ve yeni bilgilerin, yeni deneylerin göz önüne serdiği hayat ilkelerini kabullenen birisi olmuşumdur hep. Gerçek peşinden koşturan akıldan, yapacağı her atılımda belli bir esnekliği hiç elden bırakmaması beklenir; işte ben, bu esnekliğe kapılarımı sonuna değin açık tutan bir insanım. İslam dünyasına geldim geleli on bir gün oluyor; o gün bu gündür de, gözleri maviler mavisi ve saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerle aynı yaratıcıya inandığımız için aynı tabaklardan yemekteyiz, aynı bardaktan içmekteyiz, aynı yataklarda (ya da aynı halılarda) uyumaktayız. Ve gene, “beyaz” Müslümanların sözlerinde, davranışlarında, tutumlarında; Nijerya’dan, Sudan’dan, Gana’dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların gösterdikleri samimiyetin aynısını bulmaktayım. Hepimiz de gerçekten “kardeş” gibiyiz, çünkü bu insanların aynı ilaha yönelen inançları; kafalarındaki tüm “beyaz” imajları, davranışlarındaki tüm “beyaz” imajları, ruhlarındaki tüm “beyaz” imajları silip atmıştır... Hayatımda asla böylesine bir itibar görmedim ben. Hayatımda bundan daha alçakgönüllü, bundan daha sıkılgan hissetmedim kendimi asla. Kimin inanası gelir, bir Amerikan zencisi için bunca izzet-u ikramda bulunulduğuna?... Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Saygılarımla, El-Hajj Malik El-Shabazz (Malcolm X), Mekke 1964”

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

57


Malcom X, hac dönüşü kendisine “El Hajj(Hac) Malik El Şahbaz” ismini künyeledi. Haccın kendi üzerindeki etkisini ifade eden şu sözleri söyledi: “12 günlük hac ibadeti, ufkumu geçen 39 yılımdan çok daha fazla genişletti. Sen Allah’la beraber olunca, O, daima varlığının işaretlerini sana hissettirir.” Amerika`ya döndüğünde şunları söylüyordu: “Ben ırkçıydım ve İslâmiyet’i ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz. Muhammed ve Hz. İbrahim`in yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim.” İslami çalışmalarda bulunmak için “Birleşik

Müslüman Camii” adlı hareketi oluşturdu. Burada ilk olarak Ehl-i sünnet inancını yerleştirmek için çalışmaya başlar. Bir yandan cemaatine namaz kılmayı öğretirken bir yandan da onların Kur’an ve sünnetle bağlantılarını kurmaya çalışır. Bu hareketin amacını hem kendi ülkesinde hem de dünyaya duyurmak amacıyla Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden bazılarına gitti. Gittiği yerlerde radyo ve gazetelerde halkının Amerika’da maruz kaldığı şartları anlattı, destek istedi, bağlantılar kurdu. 10 Mayıs 1964’te Niyerya’dan yazdığı satırlar-

58

ŞUBAT 2016

da, nasıl karşılandığını anlatıyor: “Gittiğim her yerde biraz daha kalmam için ısrar ettiler. Bu yüzden her ülkede, planladığımdan fazla kalmak zorunda kaldım. Müslüman dünyada, Amerikalı bir Müslüman olduğumu öğrenince, hemen seviyorlardı beni...”

ŞEHADETİ Cahiliyenin en koyu karanlığından çıkıp İslam’ın aydınlığına kavuşan el Hajj Malik el Şahbaz, kendi dışında cahiliyenin karanlığında kalan insanlara da uzanan bir el olmak için yoğun gayret sarfetti. Amerika’da İslam anlayışının doğru bir şekilde yerleşmesi, İslam gibi gösterilmeye çalışılan tüm din dışı uygulamalara karşı çıktı.

Bu uyanışı hazmedemeyenler tarafından 14 Şubat gecesi çocuğu ve eşinin bulunduğu sırada evine ateş bombası atıldı. Dondurucu soğukta, eşi ve çocuklarını alıp, yanmakta olan evden son anda çıkmayı başarmışlardı. Bu olaydan bir hafta sonra, 21 Şubat 1965 günü bir konuşma yapmak üzere Manhattan’da 400 kişinin karşısına çıktığı kürsüde, selam verdikten sonra salonda bir karışıklık çıkar. Kürsüde bulunan Malcolm, duruma hakim olmaya çalışarak; ”Durun! Durun! Telaşlanmayın, sakin olun kardeşlerim“ der. Tam o esnada en ön sırada oturanlardan üç kişi aynı anda ayağa kalkarak, nişan alıp Malcolm X’e hep bir elden ateş etmeye başlarlar.


MALCOM

X

’İN SÖZLERİ

“İnsanı küçük bir yaratık olmaktan alıp yetiştirerek, olgun bir insan haline getiren şeylerden biri de imtihan, tecrübe ve sıkıntılardır. Kar, yağmur ve fırtınadan geçerek gelirseniz, yapmak istediklerinizi güneş çıkıp her şey düzeldiğinde daha kolaylıkla yapabilirsiniz.”

Sakalının arasından kanlar sızar ve yere düşer. Tetikçiler yere düşmüş vücudunu iyice kurşunladıktan sonra kaçarlar. Dört çocuğunun üzerine kapanan eşi ve dinleyicilerden bazıları hemen sahneye koşarlar ancak 16 kurşun ile Malcom 39 yaşında şehid olmuştur.

“En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.”

Amerika’da yaşayan Arabistanlı birisi tarafın-

“Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.”

dan İslami şartlarda toprağa verildi. Onun söylediği şu sözü onu öldürerek unutturmaya çalışanlara karşı her zaman için bir

“Eğer, dikkatli olmazsanız, gazeteler, mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise çok sevmenizi sağlar.”

“İnsanlar bir adamın bütün hayatının bir tek kitapla değişebileceğinin farkında değiller.”

çağrıdır: “Zulüm, kısmak istediği sesi nara yapar! Ve bazı ölüler, yaşayanlardan çok daha yüksek sesle konuşur.” Suikastten 5 gün sonra Elijah Muhammed “Malcolm kendi düşünceleri yüzünden bu akıbete uğramış bir riyakârdı.” dedi. Cahiliyenin şaşmaz bekçileri, insanların İslam

“Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter.”

aydınlığına kavuşmasını hazmedemeyenler ya da Kur’an’ın ifadesiyle “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isteyenler” (Saff, 8) bu da-

“Bana bir kapitalist gösterin, ben de size bir kan emici göstereyim.”

vanın erlerini bitiremeyeceğini anlamamıştır. Aynı ayetin devamında Yüce Allah bizlere şu müjdeyi veriyor: “Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

“ Saçımıza gösterdiğimiz özeni beynimize de gösterebildiğimizde, bin kat daha iyi durumda olacağız.”

“Bize kalmayacak dünya için, bize kalacak günahlar biriktiriyoruz.”

“Eğer bir amaç uğruna ayakta değilseniz, her darbe sizi yere serebilir.”

-------------------------

Kaynakça: 1. Malcom X; Alex Haley, İnsan Yayınları 2. Malcolm X - Arayışlarla Dolu Bir Hayat; Manning Marable, İthaki Yayınları 3. Malcolm X, Recep Şentürk, İlke Yayınları 4. Şehadetinin 48.Yılında Malcolm X Malik El-Shabaz (19 Mayıs 1925 - 21 Şubat 1965), Dr Sami Gören (Makale)

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

59


SERBEST KÖŞE

Derya Fıçıcı

Mümineleri İslam’ın Fedakâr

“B

iz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz (deyin).” (Bakara; 138) Yazımın başlığından 1400 yıl öteye gideceğimi düşünmeyin. Sahabe hanımlardan bahsedeceğimi sanmayın ya da başka yüzyıllardan örnekler vereceğimi… Bugün, bu zamanların fedakâr hanımlarından, kardeşlerimden söz edeceğim size. Sahabe hanımlarını kendisine örnek almış, onları günümüze taşımış, gördükçe, konuştukça gönlüme dokunan, her biri birbirine kenetlenmiş, şeyta-

60

ŞUBAT 2016

nın hilelerini yenmiş, ona pabuç bırakmamış, ömrünü Allah yoluna adamış kardeşlerim… Kadının fedakârlığının zirvesi anneliktir; geceyi yavrusunun başucunda, derin iç çekişler çekerek, hüzünlenerek uykusuz geçirir, en şefkatli haliyle yorgun kollarının arasına alıp emzirir yavrusunu. İşte bu en fedakâr halini kuşanıp gecelerini yavrusuna ayırdığı gibi, Allah’ın dini için geceler boyu nöbet tutan, dili Kuran tilaveti ile meşgul, Allah’ı zikreden, yarınki ilim toplantıları için geceleri kitap, defter ve kalemi ile sofraları donatan kardeşlerim… Nefsi ve dünyalık her türlü isteğini ertelemiş,


cennete bırakmış, en beğendiği elbisenin parasını Suriyeli, Afganistanlı, Burmalı, Somalili kardeşlerine ayırmış, ümmetin hâlini düşününce nefsi için ayırdığı paradan utanmış, nefislerini kınamış kardeşlerim…

kötü bir kelam edildiğinde ciğeri yanan, içi sız-

Evlerinin odalarını medreselere çevirmiş, çocuk cıvıltılı Kuran sesleriyle süslenmiş, evlerde oturan her biri kristal, elmas, yakut değerinde çocuklar yetiştirmiş kardeşlerim…

rak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki,

Gösterişli düğünlerden vazgeçmiş, ziynetlerden, takılardan, bol mobilyalı odalardan, servet değerinde tabak, çanak setlerinden vazgeçmiş, hepsini Allah için terk etmiş, yalnızca Rabbin rızasını gözeterek içinde Allah’ın anıldığı bir yuva isteyen kardeşlerim… Kurtların, çakalların kendisine kurduğu makam, mevki, kariyer, flört gibi tuzaklara aldanmayan en iffetli, en hayâlı hâlini kuşanan Hz. Meryem misali Allah’ın kendisini katından gönderdiği ilim sofralarıyla ödüllendirdiği kardeşlerim… Gençlik yıllarını ailesinden uzak, her türlü zorluğa, sıkıntıya, özleme sabrederek medreselerde İslam davetçisinin kuşanacağı en güzel hali kuşanmak için yıllarını veren kardeşlerim… Ve bu gençleri ilmek ilmek dokuyan, nakış nakış işleyen, merhameti ve sevgisiyle kuşatan, onlara hocalık yapan, evinden, çocuklarından fedakârlık yaparak Allah’ın dini için nesiller yetişsin diye ter akıtan, emek eden kardeşlerim…

layan, “Rabbim!” diye duaya duran, içindeki yaraları sabır ilacıyla sıvayan kardeşlerim… “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılaAllah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

Kadının fedakârlığının zirvesi anneliktir; geceyi yavrusunun başucunda, derin iç çekişler çekerek, hüzünlenerek uykusuz geçirir, en şefkatli haliyle yorgun kollarının arasına alıp emzirir yavrusunu.

Beşeri düzenlerin ortalığa saçtığı, nefsanî, şehvetperest, bencil, zalim düşüncelerden, cahiliye bataklığından sıyrılıp Allah’ın dinine, Peygamberin çağrısına kulak vermiş, karanlık kuyulardan adım adım aydınlığa yürüyen, hidayet yolunu seçmiş kardeşlerim…

Dünyada tadılacak en güzel lezzet olan İslam kardeşliğini tatmış, en büyük tesellisi kardeşleriyle dertleşmek olan, en mutlu, en eğlendiği vakitleri kardeşleriyle kurduğu mütevazı çay sofralarında geçiren, gözlerinin içine bakıp varlıkları için Allah’a hamd ettiğimiz kardeşlerimiz…

Yaptığınız her fedakârlık sizi Adn ve Firdevs

Girdiği her ortamda ahlakı, adabı, ilmi ve takvası ile hiç konuşmasa da duruşuyla içleri aydınlatan, gönülleri yeşerten, daha on yedisinde, yirmisinde en erdemli haline bürünmüş, Ashabı Kehf misali duruş sergileyen genç kardeşlerim…

lah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerin-

Beğenilmeyen, hor görülen, mümin kimliğine

Ve’l-hamdu lillahi Rabbil Âlemîn… Âmin…

cennetlerine yaklaştırsın. Rabbim davası için, rızası için yaptığınız her bir ameli şehadetiniz için vesile kılsın. “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Alden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” (Ahzab, 23)

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

61


HABER ANALİZ

İbrahim Adak

Bizlere Ne Gösterildi

Neler Yaşandı

H

epimizce malumdur ki ocak ayının en çok konuşulan konularından biri de şüphesiz ki İran ile Suudi Arabistan arasında gerçekleşen siyasi ge-

rilim idi. Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanan gerilimin herşeyden arındırılarak daha çok mezhepsel bir boyuta indirgenmek istendiğini medyanın taraflı haberleri ile görmekteyiz. Mezhepler savaşı mı başlıyor teması bir kez daha tedavüle girdi. Oysa Suud yönetimi 43 Sünni İslami hareket mensubu (içlerinde ilim ehli insanlarında bulunduğunu gözden kaçırmayarak) idam

62

ŞUBAT 2016


ettiğini unutmamalıyız. Bu herşeyden önce idamın Şii kesime yönelik olmadığını önümüze sermektedir. Sorunların kaynağına inmek gerekirse sorunların kaynaklarından biri de Ortadoğu’nun giderek kızışan yeni jeopolitik konumunda saklı olduğunu görmemiz gerekmektedir. Özellikle OPEC üzerinden iki ülke de bir süredir bloklaşarak petrole odaklı sürtüşmelerine, bölgesel egemenlik mücadelesini de katarak iki ülke arasındaki siyasi gerilim taze tutulmaktadır. Ortadoğu’da önemli bir silah olan petrol üzerinden yapılan siyasi hesaplar gözden geçirilmeden, konjonktürel bir bakış açısı ile olaylara bakılmadığı müddetçe, olayları sağlıklı bir şekilde analiz edemeyiz.

Neler Yaşandı ? Suudi Arabistan tarafından gerçekleştirilen idamlar tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Suud yönetimi, toplam 47 kişiyi sessiz sedasız idam ederken, idam edilenlerden 43’ü El Kaide üyesi olmaktan, diğer dördü ise muhalif Şii olmasından dolayı idam edildi. Medyadan gördüğümüz kadarıyla yapılan idamlar sanki tek bir cenaha, tek bir mezhebe yapılmış gibi gösterilmiş ve özellikle İran kaynaklı haber merkezleri ve haber ajanslarından yayılan haberler, tüm dünyayı sanki Şii kesime karşı bir tecrit, bir idam uygulanmış havasına bürüdü. Bu olaylar üzerine Ortadoğu’da hızlı bir şekilde kutuplaşmalar oluşarak ya Suud’dansın ya da İran’dansın cümleleri siyasi ranta uzandı. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan gibi ülkeler İran ile diplomatik ilişkilerini en alt seviyeye indirirken, ABD tarafından uluslararası arenaya entegre edilen İran ise yapılan idamlara elçilik binalarını yakma ve sözde tehditvari cümleleri ile cevap verdi.

İki Ülke Arasında İlk Siyasi Gerilim Değil! Suud ile İran arasındaki tarihsel rekabet süreci göz önünde bulundurulursa yaşanan çatışmaların kırılma noktlarından biri de 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi ve akabin-

de Irak’ta yükselişe geçen İran nüfuzu olarak görebiliriz. Irak’ın işgali ve ardından Saddam’ın devrilmesi ile Irak’ta nüfuzunu arttıran ve ABD güdümünde yükselişe geçen İran, Suudiler ile fiilen komşu ülkeler haline gelmekle birlikte bölgede yeni aktör olarak kendini göstermiş ve bu minval üzerine politikalalarına yön verir olmuştu. Şii alemin devlet olarak tek temsilcisi durumunda olan İran, Arap coğrafyasında yaşayan Şiileri de etkilemeye başlaması Suud ile İran’ı karşı karşıya getiren nedenlerinden bir diğeri olmasına yetti. 2011’de başlayan Suriye olaylarında aktif rol oynayan İran, Suud yönetimi ile yine karşı karşıya gelmiş ve muhaliflere karşı Esad’ın yanında olmuştu. En son 2015 yılında Yemen’de Şii Husileri desteklemesi ise iki ülke arasındaki tansiyonu yükseltmiş ve bölgede politik dillerin keskinleşmesine neden olmuştu. Bu çerçevede baktığımızda olaylara verilen tepkilerin hiç de anormal olmadığını görmekteyiz. İki ülke de Ortadoğu’da bir rant sağlamak için ellerindeki kozu kullanmakta ve bunun son örneğini Suudi Arabistan yönetimine muhalif Şii din adamı Şeyh El-Nemr’in idam edilmesi ile görmekteyiz.

Şeyh El-Nemr Kimdir ? Katif bölgesinde 1960’da doğan El-Nimr yıllarca Tahran ve Suriye’de eğitim görmüştür. 1994’te Suudi Arabistan’a dönmüş ve bu Suudi gizli servislerinin dikkatinin üstüne çekmesine neden olmuştu. Nimr’in özellikle hem Suudi hem Bahreyn’deki Şii gençler arasında önemli bir kitlesi bulunmaktadır. El-Nimr kamuoyu önünde Suudi Arabistan yönetimini eleştiren bir isimdi. Arap baharını takip eden süreçte Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen protestoların ardından 2012’de tutuklanmış ve idam kararı ise Ekim 2014’te verilmiştir. El-Nimr Katif bölgesinde kitlesel protesto hareketlerinin başında bulunmaktaydı. ------------------------* Yazıda kullanılan karikatür “Misvak” dergisinden alınmıştır.

CEMÂZİYE’L-AHİR 1437

63


64

ŞUBAT 2016


AYLIK SEMİNERLER

CANLI YAYIN WWW.İMAMBUHARİVAKFİ.ORG’DAN

Sadık Türkmen Hoca

Hz. Ömer’�n Hayatı, H�lafet� Adalet� ve Şehadet� TARİH: 02 MART 2016 ÇARŞAMBA SAAT: 20.30 - 22.30 YER: İMAM BUHARİ VAKFI *Hanımlara yer ayrılmıştır.

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


!

ZALİMLERE MEYLETMEYİN. Yoksa size de ateş dokunur. (Hûd Suresi, 113) İdama mahkum edilen kardeşlerimiz her geçen gün çoğalmakta

Kardeşlerimiz idam öncesi işkence görüyorlar

İdam gününü cuntacılar ve zalimler sevinç içinde karşılıyor

Herkesin gözünün içine bakarak idamı gerçekleştiriyorlar

Cellat uyandı yatağında bir gece "Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece : Öldürdükçe çoğalıyor adamlar Ben tükenmekteyim öldürdükçe...

Nebevi Hayat Dergisi 39. sayı (2016)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement