Page 1

OCAK 2016, RABÎU’L-AHİR 1437 • YIL 4 • SAYI 38 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

KAPAK DİLİNİ

TUTAN KURTULUR DİLİNİ TUTAN KURTULUR (Tirmîzi)

(TİRMÎZİ)

İslâm’da Yalan Söylemenin Hükmü / Hasan Karakaya Gıybet Etmek Büyük Günahlardandır / Mahmut Varhan Olaylar ve Yorumlar Dünya Karışıyor / Nedim Bal

Amel, Sözün Efendisidir / Zafer Mert Güney Afrika’da Bir Mücadele Adamı: İmam Abdullah Harun / Cihan Malay Batı Afrika’da Bir Müslüman Beldesi; Senegal / Metin Eken


KAMPANYA

2016

Yıllık Abonelik Bedeli

İSLÂM TARİHİ Asrı Saadet Dönemi

E Y İ D HE

SİYER-İ NEBİ Prof. Ali Muhammed Sallâbi

Nebevi Hayat Baskısı 17 x 24,5 cm 2 Cilt Kitap kağıdı 1728 sayfa


KAMPANYA

satis.nebevihayatyayinlari.com

5₺ 1 ₺

25

7 KİTAP

* Kargo bedeli alıcıya aittir.

Ebat: 13,5x21 Kağıt: Ivory Müslüman Kadının Ahlâkı Kapak: Lüx Kuşe Derya Fıçıcı Sayfa: 112

Ahiret İnancı Komisyon

Ebat: 13,5x21 Kağıt: Ivory Kapak: Mat Karton Sayfa: 206

Ebat: 13,5x21 Kağıt: Ivory İnkâr Risalesi Kapak: Lüx Kuşe Hasan Karakaya Sayfa: 168

Ebat: 13,5x21 Kağıt: Ivory Davet ve Davetçinin Kapak: Mat Karton İlkeleri / Komisyon Sayfa: 216

Ebat: 9x13,5 Kağıt: Ivory İslâm Edebinden Seçmeler Kapak: Mat Karton Cihan Varhan Sayfa: 167

Oku Yaşa Anlat

Ebat: 13,5x21 Kağıt: Ivory Dava Erlerinin Kapak: Mat Karton İmtihanı / Komisyon Sayfa: 167

Ebat: 9x13,5 Kağıt: Birinci Hamur Çocuklar İçin Zad’ul Müslim Kapak: Parlak Karton Yusuf Yılmaz Sayfa: 48

0212 515 65 72 0543 654 46 63 Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İstanbul

facebook/nebevihayatyayinlari www.nebevihayatyayinlari.com


Editör

YIL: 4 Sayı: 38 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Aralık 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

H

amd, yaratılışı ve tasarrufu elinde bulunduran Allah’adır. Salat ve selam mümin erkek ve mümin kadınların önünü meşale gibi aydınlatan Rasulünün, ehlinin ve ashabının üzerine olsun. Nebevi Hayat Dergisi olarak 4.yılımıza girmenin heyecanı ve mutluluğu için Rahman olan Allah’ımıza bir kez daha hamdeder, bu nurlu yolda ilmini ve nasihatlarını bizden esirgemeyen değerli yazarlarımıza, hem abone olarak hem abone bularak hem de dergimizi okuyarak yardımını esirgemeyen tüm kardeşlerimize de teşekkürü bir borç biliriz. Nebevi Hayat Dergisi olarak 2016 yılına farklı bir tasarım ve yeniliklerle yolumuza devam edip bu Ocak sayımızı insanı hem dünyada hem de ahirette helake sürükleyen Dilin Afetleri konusuna ayırdık. İnsanoğlu söylemiş olduğu her sözün, amelinden sayıldığını bilseydi konuşmak yerine susmayı tercih ederdi. İnsan amelleriyle ve sözüyle karşılığını ahirette alacağı ekini bu dünyada ekmektedir. Kıyamet gününde ekmiş olduğu ekinin karşılığını alacaktır. Hayır, hasenat ve güzel ameller işleyen karşılığında mükâfat alacaktır. Günah ve çirkin amelleri işleyen karşılığında ceza alacaktır. Selefi salihinin dillerine yönelik endişeleri pek büyük idi. Hz. Ebubekir dilinden tutarak “beni bu hale sen getirdin.” derdi. Bu kabilden 2016 yılına kendisine esir olduğumuz dile vurgu yaparak başlamayı uygun bulduk. Nebevi Hayat Dergisi olarak Aralık ayında yapmış olduğumuz yarışma sonuçlarını değerlendirip derece yapan kardeşlerimizi sitemizde ilan ettik. Kendilerini tebrik eder, dünya ve ahiret imtihanlarını da Müslüman şahsiyetine yakışan bir hal ile başarmayı Cenab-ı Allah’tan niyaz ederiz. Abone çalışmamız hız kesmeden devam etmekte ve kardeşlerimizi hem abone olmaya hem de abone bulmaya davet etmekteyiz. Selam ve dua ile.


İçindekiler 04

Başyazı İslâm’da Yalan Söylemenin Hükmü / Hasan Karakaya

08

Kapak Dosya Gıybet Etmek Büyük Günahlardandır / Mahmut Varhan

16

Kapak Dosya Yalan, Yalan Şahitlik Ve Yalanın Caiz Olduğu Yerler / Hakan Sarıküçük

24

Kapak Dosya Selefi Salihinin Dilin Afetlerinden Endişe Duymaları / Ebubekir Eren

26

Kapak Dosya Kullarıma Söyle, Sözün En Güzelini Söylesinler! / Ahmet İnal

29

Kapak Dosya Medh, Zem ve Dalkavukluk / Ömer Ergül

32

Kapak Dosya Dilin Allah’a Kulluğu / Derya Fıçıcı

37

Kapak Dosya Diliyle İnsanları Kıranları İbâdetleri Temizlemez / Said Özdemir

41

Olaylar ve Yorumlar Dünya Karışıyor / Nedim Bal

50

Kur’ân’ın Gölgesinde Amel, Sözün Efendisidir! / Zafer Mert

55

Davet ve Cihad Önderleri Güney Afrika’da Bir Mücadele Adamı: İmam Abdullah Harun (1924 -1969) / Cihan Malay

58

İslâm Coğrafyaları Batı Afrika’da Bir Müslüman Beldesi: Senegal / Metin Eken

61

Nebevi Aile Çocuk ve Namaz / Halime Yılmaz

04

08

41

50

55


BAŞYAZI

Hasan Karakaya

İSLÂM’DA YALAN SÖYLEMENİN HÜKMÜ

N

efsî müdafaa ile ilgili olan konulardan biri de bir Müslümanın hangi durumlar

karşısında yalan söyleyebileceği konusudur. Şartlar ne olursa olsun, bir Müslümanın ancak üç konuda yalan söylemesine ruhsat vardır: İnsanların arasını bulmada, karı-kocanın birbirleriyle sohbetlerinde ve savaş hâlinde.

1- İnsanların arasını bulmak ve onları ba-

Ümmü Külsüm bint Ukbe şöyle demiştir: “Rasûlullah’ın üç şey dışında insanların söyledikleri herhangi bir yalana ruhsat verdiğini duymadım. Bu üç şey; savaş hâli, insanların arasını bulup onları barıştırma hâli ve erkeğin hanımıyla, hanımın da erkeğiyle sohbet etme hâlleridir.”

rıştırmak: Bu hususta Ümmü Külsüm bint Ukbe, Rasû-

2- Bir erkeğin hanımına ve bir hanımın ko-

lullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle bu-

casına sohbeti esnasında yalan söylemesi:

yurduğunu rivayet etmiştir: “İnsanların arasını

4

bulup hayrı artıran veya hayrı söyleyen yalancı

Bu hususta da Ümmü Külsüm bint Ukbe şöyle

değildir.” (1)

demiştir: “Rasûlullah’ın üç şey dışında insanla-

OCAK 2016


rın söyledikleri herhangi bir yalana ruhsat verdi-

katli olması gerekir. Bir kere dahi aldansa artık

ğini duymadım. Bu üç şey; savaş hâli, insanların

bu aldanmanın sonucunu telafi etmek müm-

arasını bulup onları barıştırma hâli ve erkeğin

kün değildir.

hanımıyla, hanımın da erkeğiyle sohbet etme hâlleridir.” (2)

b- Diğer bir kıraat şekline göre hadisin manası şöyledir:

Ümmü Külsüm’den nakledilen diğer bir rivayette ise şöyle denilmiştir: “Rasûlullah’ın, üç şey dışında herhangi bir husus hakkında yalan söylemeye ruhsat verdiğini duymadım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Ben, insanların arasını bulan ve ancak insanları barıştırmak için söz söyleyen kişiyi, savaş hakkında konuşan kişiyi, hanımıyla sohbet eden erkeği ve kocasıyla sohbet eden hanımı yalancı saymam. ’” (3) Esma bint Yezîd de Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir: “Yalan söylemek helâl değildir. Ancak şu üç şey hakkında helâl olur: Kişinin hanımını razı etmek için onunla konuşurken söylediği yalan, harp hakkında söylediği yalan ve insanların arasını bulmak için söylediği

“Harp aldatıcıdır. Kişileri aldatır. Onları ümitlere salar. Sonra da onlara verdiği ümitleri yerine getirmez. ” c- Başka bir kıraat şekline göre hadisin manası şöyledir: “Harp aldatmadan ibarettir. ” Hadisin kıraat ve yorumu ne olursa olsun, her durumda savaşta yalan söylemek caizdir. Rasûlullah zamanında meydana gelen şu hâdise de savaş hâlinde yalan söylemenin caiz olduğunu göstermektedir: Câbir bin Abdullah radıyallahu anh diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ‘Ka‘b bin el-Eşref’i kim hâlleder? Çünkü o, Allah’a ve Rasû-

yalan. (4)

lü’ne eziyet verdi’ dedi. Bunun üzerine Muham-

3- Savaş hakkında yalan söylemek:

med bin Mesleme ayağa kalktı ve ‘Ey Allah’ın

Yukarıda zikredilen hadislerin de beyan ettiği

Rasûlullah ‘Evet, isterim’ dedi. Muhammed bin

gibi savaş hususunda yalan söylemek caizdir.

Mesleme ‘O hâlde bana izin ver de ona bazı şey-

Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ’in

ler söyleyeyim’ dedi. Rasûlullah da ‘Söyle’ dedi.

şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: “Harp hiledir.”

(5)

Âlimler, savaş esnasında kâfirleri

her şekilde aldatmanın caiz olduğunu, sadece yapılan bir muahedeyi veya verilen bir emanı bozmaya yönelik olan bir aldatmanın helâl olmayacağını söylemişlerdir.

Rasûlü! Onu öldürmemi ister misin?’ dedi.

Muhammed bin Mesleme, Ka‘b’ın yanına vardı ve ona ‘Bu adam (Rasûlullah) bizden sadaka vermemizi istedi. Doğrusu bizi çok zor duruma düşürdü. Ben sana geldim. Ödünç vermeni istiyorum’ dedi. Ka‘b bin el-Eşref, ‘Allah’a yemin olsun ki, siz ondan bezip usanacaksınız’ dedi.

Hadis âlimleri, zikredilen bu hadisin metnini

Muhammed bin Mesleme ‘Biz bir defa ona tabi

değişik harekelerle okuyarak hadisten farklı

olduk. Artık durumunun ne olacağını görme-

manalar çıkarmışlardır:

den onu terk etmek istemiyoruz. Senden bize

a- Bir kıraat şekline göre hadisin manası şöyledir:

bir veya iki vesk

(6)

yiyecek maddesi ödünç

vermeni talep ediyoruz’ dedi. Ka‘b ‘Evet, vereyim. Fakat karşılığında bana rehin verin’ dedi.

“Harp tek bir defa aldanmaktan ibarettir.” Yani

Muhammed bin Mesleme ‘Ne istiyorsun?’ dedi.

bir aldanmayla harbin işi biter. Savaşçının dik-

Ka‘b “Rehin olarak bana kadınlarınızı verin’

RABÎU’L-AHİR 1437

5


dedi. Muhammed bin Mesleme ‘Rehin olarak

Diğer bir rivayete göre, Ka‘b’ın hanımı ona

kadınlarımızı sana nasıl verelim? Sen Arapların

‘Ben bazı sesler işitiyorum, o sesler sanki kan

en yakışıklı adamısın’ dedi. Ka‘b ‘O zaman bana

kokuyor’ demiş, Ka‘b da ona ‘Onlar kardeşim

rehin olarak oğullarınızı verin’ dedi. Muham-

Muhammed bin Mesleme ile sütkardeşim Ebu

med bin Mesleme ve arkadaşları ‘Rehin olarak

Nâile’dir. Büyük insan, geceleyin hançerlenme-

oğullarımızı sana nasıl verelim? Daha sonra in-

ye dahi davet edilse daveti kabul eder’ cevabını

sanlar onları ayıplarlar ve “Sizler bir veya iki

vermiştir.

vesk yiyecek karşılığında rehin verilmiştiniz’ derler. Bu durum bizim için bir utanç vesilesi olur. Fakat biz sana silahlarımızı rehin verelim’

Muhammed bin Mesleme, yanında getirdiği iki adamı da içeriye soktu. İbn Mesleme, arkadaşlarına şunları söylemişti: ‘Ka’b gelince ben onun saçlarından tutup koklayacağım. Siz benim Ka‘b’ın başına tam hâkim olduğumu gö-

Günümüz Müslümanlarının, gerek düşmanlarına karşı kendilerini savunmada, gerek Allah düşmanlarına hamle yapmada tedbirli olmalarına, kuru lafları bırakıp fiilî mücadele vermelerine, boşboğazlığı terk edip ciddi olmalarına, küfrî metotları aşıp Peygamberi bir yol izlemelerine, gaflet uykusundan uyanıp gerçekten İslâm’ın gözüyle görmelerine ve bu İlahî nizamı savunmak için canlarıyla ve mallarıyla cihat etmelerine ne kadar ihtiyaç vardır!

rünce hemen boynunu vurun.’ Ka‘b kuşanmış bir şekilde bunların yanına girdi. Süründüğü kokular çevreye yayılıyordu. Muhammed bin Mesleme ‘Bu kokudan daha güzel bir koku görmedim’ dedi. Ka‘b ‘Bende Arap kadınlarının en çok koku sürüneni ve en mükemmel olanı bulunuyor’ dedi. Muhammed bin Mesleme ‘İzin verir misin başını koklayayım’ dedi. Ka‘b ‘Olur’ diye karşılık verdi. Muhammed bin Mesleme, Ka‘b’ın başını kokladı, arkadaşlarına da koklattı. Sonra Ka‘b’a ‘Bir daha izin verir misin?’ dedi. Ka’b yine ‘Olur diye karşılık verdi. Muhammed bin Mesleme Ka‘b’ın kafasına tam hâkim olunca arkadaşlarına ‘Vurun’ dedi. Onlar da Ka‘b’ı öldürdüler. Sonra Rasûlullah’a gelerek durumu bildirdiler.” (7) Bu hadisi yorumlayan Hattâbî diyor ki: “Bu hadis, dinî bir hususu ifa etmek veya kendisini

6

dediler. Ka‘b ile Muhammed bin Mesleme bu

ya da başka bir Müslümanı savunmak maksa-

şekilde anlaştılar. İbn Mesleme, Ka‘b’a tekrar

dıyla herhangi bir Müslümanın, sözü çevirerek

gidecekti. Muhammed bin Mesleme, sütkardeşi

olmadık şeyleri olmuş gibi söylemesinin bir

olan Ebu Nâile ile birlikte geceleyin Ka‘b’a gitti.

mahzuru olmadığını göstermektedir. Kendi-

Ka‘b onları kulenin içine davet etti ve onların

siyle sulh anlaşması yapılmış olmayan kâfirle-

yanına indi. Ka‘b’ın karısı ‘Bu saatte nereye çı-

ri gafil avlamak ve hücum esnasında bunlara

kıyorsun?’ diye sordu. Ka‘b ‘Onlar Muhammed

karşı geceleyin harekete geçmek caiz olduğu

bin Mesleme ve kardeşim Ebu Nâile’dir’ diye

gibi, bunları hadiste zikredilen şekilde öldür-

cevap verdi.

mek de caizdir. Ka‘b, Rasûlullah’a dil uzatıyor

OCAK 2016


ve durmadan onu kötülüyordu. Kâfirliği ve

savunmak için canlarıyla ve mallarıyla cihat

Rasûlullah’a sövmesi nedeniyle öldürülmeyi

etmelerine ne kadar ihtiyaç vardır!

hak etmişti.” (8)

-------------------------

Görüldüğü gibi Muhammed bin Mesleme, Ka‘b’ı öldürmek için Rasûlullah’tan gerçek olmayan bazı şeyleri söylemeye dair izin istemiş, Rasûlullah da ona izin vermiştir. Zira ortada bir savaş durumu söz konusuydu ve Ka‘b’ın hâlledilmesi gerekiyordu. Evet, savaş hâlinde yalan söylemek dâhil, bütün hile yollarına ruhsat vardır. Hele hele savaş taktiği ile ilgili olan hususların düşmana sızmaması için her türlü tedbire başvurmak caizdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, savaşacağı yerin neresi olacağını Müslümanlardan bile çok defa gizli tutmuş ve hedef şaşırtma taktiğini uygulamıştır. Bu hususta Ka‘b bin Mâlik radıyallahu anh diyor

1. Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, hn. 2605; Ebu Davud, Edeb 58, hn. 4920; Tirmizî, Birr 26, hn. 1983; Ahmed bin Hanbel, VI, 403. 2. Müslim, Birr 101,hn. 2605; Ahmed bin Hanbel, VI, 403. 3. Ebu Davud, Edeb 58, hn. 4921. 4. Tirmizî, Birr26, hn. 1939; Ahmed bin Hanbel, VI, 459. 5. Buhârî, Cihâd 157, Menâkıb 25, İstitâbe 7; Müslim, Cihâd 17,18,hn. 1739, 1740; Ebu Davud, Cihâd 92, hn. 2636, 2637; Tirmizî, Cihâd 5,hn.1675; İbn Mâce, Cihâd 28; Dârimî, Siyer 13; Ahmed bin Hanbel, 1, 81,90,113,126, 131, II, 312, 314. Tirmizî, bu hususta İbn Abbas, Hz. Ali, Zeyd bin Sâbit, Ebu Hureyre, Esmâ bint Yezîd, Ka‘b bin Mâlik ve Enes bin Malik radıyallahu anhum’dan hadisler rivayet edildiğini ve bu hadisin “hasen-sahih” olduğunu söylemektedir. Bk. Tirmizî, Cihâd 5. 6. Bir vesk, yaklaşık 122.160 kg.’dır. 7. Buhârî, Megâzî 15; Müslim, Cihâd 119, hn. 1081; Ebu Davud, Cihâd 157, hn. 2768. 8. Hattâbî, Meâliımı’s-Sünen, 111, 211. 9. Buhârî, Cihâd 103, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 54, hn. 2769; Ebu Davud, Cihad 92, hn. 2637; Dârimî, Siyer 14; Ahmed bin Hanbel, M, 456, IV, 387.

ki: “Rasûlullah yaptığı gazvelerin pek azında hedef şaşırtmamış ve savaşı yapılması istenen yerin dışında yapılacakmış gibi göstermemiştir. Nihayet Tebük savaşı yapılmak istenmiştir. Bu savaş, şiddetli sıcakların olduğu günlerde, çölleri aşıp uzun mesafeler aşıldıktan sonra büyük bir düşmana karşı yapılacaktı. Bu nedenle Rasûlullah bu savaşta Müslümanlara durumu açıklamış ve onlara kimlerle savaşmak istediğini önceden haber vermişti. Tâ ki Müslümanlar düşmanlarını göz önünde bulundurarak ona göre hazırlansınlar.” (9) Günümüz Müslümanlarının, gerek düşmanlarına karşı kendilerini savunmada, gerek Allah düşmanlarına hamle yapmada tedbirli olmalarına, kuru lafları bırakıp fiilî mücadele vermelerine, boşboğazlığı terk edip ciddi olmalarına, küfrî metotları aşıp Peygamberi bir yol izlemelerine, gaflet uykusundan uyanıp gerçekten İslâm’ın gözüyle görmelerine ve bu İlahî nizamı

RABÎU’L-AHİR 1437

7


KAPAK DOSYA

Mahmut Varhan

GIYBET ETMEK BÜYÜK GÜNAHLARDANDIR Â

lemlerin Rabbi olan Allah’a hamd eder, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e

salât ve selam ederiz. İmdi; bu makalemizde gıybetin hükmü, ne kadar tiksindirici bir günah olduğu, kısımları, sebepleri, gıybet etmekten kurtulmanın çaresi, mübah olan gıybet ve gıybetin keffareti konularını özet bir şekilde aktarmaya çalışacağız. Allah Azze ve Celle bizleri gıybet hastalığından afiyette kılsın!

1- Gıybetin Hükmü Gıybet etmek Kur’an-ı Kerim, Sünnet’i Seniyye ve icma’ı ümmet ile haram kılınmış olup, büyük günahlardandır. Kur’an-ı Kerim gıybet etmeyi yasaklamış ve gıybet eden kişiyi ölü eti yiyene benzetmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölmüş

Hasan el-Basri şöyle derdi: “Ey Âdemoğlu, insanları sende bulunan bir kusurla ayıpladığın ve önce kendi kusurunu düzeltmediğin sürece imanın hakikatine eremezsin. Bunu başardığın zaman bütün işin nefsinle ilgilenmek olur. Yüce Allah’ın en sevdiği kul da böyle olan kuldur.”

kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.” (Hucurât; 12) Cabir radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki canlarınız, mallarınız ve şerefleriniz birbirinize haramdır.”

(1)

Bir başka hadiste

şöyle gelmiştir: “Müslümanın her şeyi; canı, malı ve şerefi diğer Müslümana haramdır.” Gıybet, kişinin şeref ve onurunu zedeleyecek sözler söylemektir. Hadisler bu hususu can ve

8

OCAK 2016


malla birlikte zikrederek önemine vurgu yapmıştır. Usame b. Şerik radıyallâhu anhu anlatıyor: “Bedevilerin Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e şöyle sorduklarını duydum: ‘Şu şu hususlarda bize günah var mı?’ O da şöyle buyurdu: ‘Ey Allah’ın kulları! Yüce Allah din kardeşinin şerefini zedeleyip gıybetini yapan kişi dışında diğerlerinden günahı kaldırmıştır. Ancak böyle yapan kişiye günah vardır.’ (2) Ebû Berze el-Eslemi radıyallâhu anhu’nun naklettiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ey diliyle iman ettikleri halde imanları kalplerine girmemiş olanlar! Müslümanların gıybetini yapmayın, onların kusurlarını araştırmayın. Çünkü Allah onların kusurlarını araştıran kişinin kusurunu takip eder. Allah kimin kusurunu takip ederse, onu kendi evinde bile olsa rezil eder.” (3) Enes radıyallâhu anhu’nun naklettiğine göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mi’rac gecesi bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini tırmalayan bazı insanlara rastladım. Dedim ki: “Ey Cebrail, bunlar kim?” Şöyle cevap verdi: “Bunlar, insanların gıybetini yapanlar ve onların şereflerini çekiştirenlerdir.” (4) Said b. Zeyd radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Faizin en şiddetlisi, haksız yere Müslüman bir kişinin ırzını (şahsiyet ve itibarını) çekiştirmektir.” (5) Hasan el-Basri şöyle derdi: “Ey Âdemoğlu, insanları sende bulunan bir kusurla ayıpladığın ve önce kendi kusurunu düzeltmediğin sürece imanın hakikatine eremezsin. Bunu başardığın zaman bütün işin nefsinle ilgilenmek olur. Yüce Allah’ın en sevdiği kul da böyle olan kuldur.” Ali b. Huseyn şöyle demiştir: “Gıybetten sakının. Çünkü gıybet insan köpeklerinin katığıdır.”

2- Gıybetin Manası ve Kısımları Gıybet, duyduğunda hoşlanmayacağı sözlerle gıyabında din kardeşini anmandır. Bedenindeki, soyundaki, ahlâkındaki, fiilindeki, dinindeki, dünya işlerindeki veya elbisesindeki bir eksikten söz ederek bunu yapmış olman bir şeyi değiştirmez. Bunların hepsi gıybettir. Bedenindeki bir eksikliği dile getirerek din kardeşinin gıybetini yapmaya gelince; gözünün iyi görmemesi, şaşılık, kellik, uzun veya kısa boyluluk gibi hoşlanmayacağı her çeşit vasfı saymaktır. Soyundaki bir eksikliği dile getirerek onun gıybetini yapmaya gelince; din kardeşin hakkında “babası Nebatlı, Hintli, fasık, âdi, ayakkabı tamircisi veya çöpçüdür” demendir. Ahlâkındaki eksikliği dile getirmeye gelince; din kardeşin hakkında “kötü ahlâklıdır, cimridir, kibirlidir, ikiyüzlüdür, korkaktır, acizdir” vb. sözler söylemendir. Dinle ilgili fiilleri hakkında gıybetini yapmaya gelince; din kardeşin hakkında “yalancı, içkici, hain, zalim, namazını ihmal ediyor, güzel namaz kılmıyor, necasetlerden sakınmıyor” vb. sözler söylemendir. Dünya ile ilgili fiilleri hakkında gıybetini yapmaya gelince; din kardeşin hakkında “edepsiz, geveze, obur, hiç kimsenin hakkını tanımayan birisi” demendir. Elbisesi hakkında gıybetini yapmaya gelince; din kardeşin hakkında “uzun elbiseli, elbisesinin yenleri geniş, elbisesi kirli” demendir. Gıybetin, insanda bulunan bir şeyi dile getirmek anlamına geldiğinin delili, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun naklettiği şu hadistir: “Denildi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Gıybet nedir?” Şöyle buyurdu: “Hoşlanmayacağı bir şeyle din kardeşinden söz etmendir.” Denildi ki: “Sözünü ettiğim şey kardeşimde varsa ey Allah’ın elçisi?” Şöyle buyurdu: “Sözünü ettiğin şey kardeşinde varsa, onun gıybetini yapmış olursun. Eğer yoksa ona iftira etmiş olursun.” (6) Bilinmelidir ki dille birinin gıybetini yapmanın haram olmasının sebebi, başkasına din kardeşi-

RABÎU’L-AHİR 1437

9


nin bir eksiğini anlatmaktır. Sözkonusu eksiği ima, işaret ve göz kırpma yoluyla anlatmak da açıkça anlatmak gibidir. Kınama ve ayıplama anlamına gelen her hareket gıybete dahildir ve haramdır. Hz. Âişe radıyallâhu anha dedi ki: “Bir keresinde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasûlü! Safiyye’nin şöyle şöyle oluşu sana yeter.” -Ravilerden biri, bu sözle Hz. Âişe’nin, onun kısa boylu oluşunu kastettiğini söylüyorBunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karışsa idi onun suyunu bozardı.” Hz. Âişe dedi ki: “Ben bir başka gün de kendisine bir insanın durumunu takliden hikâye etmiştim. Bunun üzerine de Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bana dünyanın en kıymetli şeylerini verseler, ben yine de bir insanı hoşlanmayacağı bir şekilde taklit edip anmayı kesinlikle istemem.” (7) Yazı ile gıybet etmek de bu hükme dahildir. Çünkü kalem iki dilden biridir. Örneğin, yazarın belirli bir şahsı zikredip onun sözlerini ayıplaması gıybettir. Ancak “bir grup şöyle dedi” diyerek, söyleyenin kimliği belirtilmez-

Ebû Berze el-Eslemi radıyallâhu anhu’nun naklettiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ey diliyle iman ettikleri halde imanları kalplerine girmemiş olanlar! Müslümanların gıybetini yapmayın, onların kusurlarını araştırmayın. Çünkü Allah onların kusurlarını araştıran kişinin kusurunu takip eder. Allah kimin kusurunu takip ederse, onu kendi evinde bile olsa rezil eder.”

10

OCAK 2016

se gıybet olmaz. Eğer işaret edilenlerin kimliği anlaşılırsa gıybet olur. Ancak kınama kastı olmaksızın hakkaniyetle ve sadece Müslümanlara nasihat etmek amacıyla yapılması bunun dışındadır. Gıybet çeşitlerinin en çirkini, zahid görünmeye çalışan ikiyüzlülerin yaptığı gıybettir. Çünkü onlar gıybet ederken hem sözünü ettikleri kişiyi kınarlar hem de kendilerini överler. Bunu yaparken cahilliklerinden dolayı iki çirkin fiili bir arada yaptıklarının farkına varmazlar: Gıybet ve riya. Onların bu sözleri söylemedeki maksatları başkalarının kusurlarını anlatmaktır. Maksatları başkalarını kötüleyip kendilerini kınama hususunda salihlere benzemeye çalışarak kendilerini övmektir. Böylece gıybet, riya ve nefislerini tezkiye etme gibi üç günahı aynı anda işlemiş olurlar. Durumları böyle olduğu halde, kendilerinin gıybetten çekinen dürüst kimseler olduklarını zannederler. Gıybeti dinleyen de ona ortaktır. Gıybeti dinleyen kişi diliyle veya korkarsa kalbiyle sözü edilen şeyi reddetmediği sürece gıybetin günahından kurtulamaz. Oradan kalkıp gitmeye veya başka bir konuya girmek suretiyle gıybeti kesmeye gücü yetiyorsa bunu yapması gerekir. Diliyle sus dediği halde kalbiyle gıybetin yapılmasını istiyorsa bu bir nifak alametidir. Eliyle veya kaşlarıyla işaret edip gıybet edeni susturmaya çalışması yeterli olmaz. Çünkü böyle bir şey gıybeti yapılan kişiyi hakir görmektir. Aksine, yapması gereken şey ona saygı gösterip açık bir şekilde gıyabında savunmaktır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Saygınlığı ayaklar altına alınan ve şerefi lekelenen bir yerde Müslümanı terkedip yardımsız bırakan kişiyi yüce Allah, kendisine yardım edilmesini istediği bir yerde terkedip yardımsız bırakır. Şerefi lekelenip saygınlığı ayaklar altına alındığı yerde bir Müslümana yardım eden kişiye yüce Allah, kendisine yardım edilmesini istediği bir yerde yardım eder.” (8)


Muaz b. Enes el-Cüheni radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir mü’mini, kendisini ayıplayıp şerefini lekeleyen bir münafıktan korursa, yüce Allah bir melek gönderip kıyamet günü onun etini cehennem ateşinden korur. Kim de bir Müslümanı lekelemek amacıyla onu çekiştirirse yüce Allah onu, söylediği sözlerin sorumluluğundan kurtuluncaya kadar cehennem üzerindeki köprüde tutar.” (9) Ebû Derdâ radıyallâhu anhu’dan rivayet edildiğine göre Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (10) Amr b. Utbe’nin azatlı kölesi anlatıyor: “Amr, başka bir adamı çekiştiren biriyle birlikte olduğumu görünce bana dedi ki: “Yazık sana! Dilini nasıl çirkin sözlerden uzak tutuyorsan kulağını da çirkin sözleri dinlemekten uzak tut. Çünkü o sözleri dinleyen, onları söyleyenin ortağı olur. Çirkin sözler söyleyen adamın yaptığı şey, kendi kabındaki en kötü sözleri çıkarıp senin kabına boşaltmaktan ibarettir. Beyinsiz bir adamın sözlerini onun ağzına tıkmış olsaydın, onları söyleyen sıkıntıya düşer, ağzına tıkan ise mutlu olurdu.” Kalbin gıybeti, Müslümanlar hakkında kötü zan beslemesidir. Zan ise, nefsin güvenip dayandığı ve kalbin meylettiği şeydir. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât; 12) Te’vili mümkün olmayan bir şey olmadığı sürece senin bir Müslüman hakkında kötü zan beslemeye hakkın yoktur. Fakat âdil birisi o kişi hakkında sana böyle bir şeyi haber verir ve zannın onu tasdik etmeye meylederse, o zaman mazur sayılırsın. Çünkü onu yalanlasan, yalan söylediğini zannetmiş olmakla âdil kişiye karşı suç işlemiş olursun. Bu da kötü zandan sayılır. Birisine iyi zan besleyip diğerine kötü zan beslemek doğru

değildir. Aksine, bu iki kişi arasında bir düşmanlık ve haset bulunup bulunmadığını araştırman, ondan sonra elde ettiğin neticeye göre zannını değerlendirmen gerekir. Kötü zannın acı meyvelerinden biri de insanların kusurlarını araştırmaktır. Çünkü kalp zanla yetinmez ve araştırıp gerçeği öğrenmek ister. Bu yüzden de tecessüs yapıp insanları izlemekle meşgul olur. Oysa bu yasaklanmış bir davranıştır. Çünkü Müslümanın gizli olan bir kusurunu ortaya çıkarmaya sebep olur.

3- Gıybet Yapmanın Sebepleri Gıybet yapmanın sebepleri pek çoktur. Bu sebeplerden bazıları halkın genelini ilgilendirirken, diğer bazıları ise ilim sahibi kimselerle ilgilidir. Halkın genelinde bulunan sebepler şunlardır: 1- Öfkeyi dindirmek ve hıncını almak: Şöyle ki, bir insanın yaptığı şeyden dolayı diğeri ona öfkelenir. Adamın öfkesi ne zaman depreşse ötekini gıybet eder. Bazen bu öfke kişinin içinde birikir ve oraya yerleşerek kine dönüşür. Bu da sürekli olarak o kişi hakkında çirkin sözler söylemeye sebep olur. Öfke ve kin, gıybete sebep olan en önemli duygulardır. 2- Arkadaşlara şirin görünmek, dostlara dalkavukluk etmek ve konuşma sırasında onlara destek vermek: Dostlar ve arkadaşlar, insanların şeref ve itibarlarını ağızlarına dolayarak eğlenip hoş vakit geçirdikleri zaman kişi, onların söylediklerini reddetmesi veya konuşmayı kesmesi halinde kendisini sıkıcı bulacaklarını ve yanından uzaklaşacaklarını düşünür. Bunları düşünen kişi de onların sözlerini destekler ve bu yaptığı şeyin güzel geçinmek olduğunu zanneder. 3- Tasannu’ yapmak ve övünmek istemek: Şöyle ki, kişi başkasının kusurlarını söyleyip, kendisini yücelterek şöyle der: “Filan adam cahildir, anlayışı kıttır, görüşü zayıftır.” Bu kişinin bu sözleri söylemekten maksadı, kendisinin

RABÎU’L-AHİR 1437

11


üstünlüğünü anlatmak ve sözünü ettiği adamdan daha bilgili olduğunu göstermektir.

tehlikelidir. Çünkü bunlar şeytanın iyilikmiş gibi gösterdiği kötülüklerdir.

4- Haset: Şöyle ki, bazen kişi insanların övdüğü, sevip onurlandırdığı bir adamı çekemez ve onların söz konusu adamı övmeleri, onurlandırmaları kendisine ağır gelir. Bu durumda adamın sahip olduğu nimetin zevalini ister ve bunun tek yolunun da onu karalamak olduğunu düşünerek gıybetini yapar. İşte bu hasettir. Haset, öfke ve kinden farklıdır. Çünkü bunlar, öfke ve kin duyulan kişinin insana karşı bir suç işlemesi durumunda ortaya çıkarlar. Oysa bazen insana iyilik yapan bir arkadaşa ya da uyum içinde olunan bir akrabaya dahi haset edilebilir.

a- Hayretini ve şaşkınlığını ifade ederek şöyle demek: “Filan adamın bu yaptığı ne kadar hayret edilecek bir şey!” Bazen bunu söyleyen doğru söylemiş olur ve hayreti işlenen kötülüğe yöneliktir. Ancak yapması gereken şey, işlenen kötülüğe hayret edip adamın adını söylememesidir. Şeytan ona, hayretini ifade ederken adamın ismini söylemeyi basit göstermiş ve böylece gıybetçi olmasını sağlamıştır.

5- Oyun oynamak, eğlenmek, şakalaşmak ve gülerek hoşça vakit geçirmek: Şöyle ki kişi burada, taklit yoluyla insanları güldürecek şekilde başkasından söz eder. Hatta bu yolla geçimini sağlayan insanlar bile vardır. Bu kişi, Kur’an okuyanları, vaizleri, tüccarları ve düzgün konuşamayan kimseleri taklit ederek ayıplar ve böylece onların gıybetini yapmış olur. Nitekim Müstevrid b. Şeddad radıyallâhu anhu şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Her kim Müslüman bir kişinin şahsiyet ve onurunu çekiştirerek geçimlik temin ederse, Allah Azze ve Celle bu geçimliğin aynısını cehennem ateşi olarak ona yedirecektir...” (11) 6- Hakir görerek küçümsemek: Bunun sebebi kibirli olmak ve gıybeti yapılan kimseyi küçük görmektir. Nitekim Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslümanın her şeyi Müslümana haramdır: Malı, ırzı ve kanı. Şer olarak kişiye, Müslüman kardeşini küçümsemesi yeterlidir.” (12) Görüldüğü gibi gıybet yapmanın sebepleri kin, öfke, ucub, haset, kibir, taklit ve arkadaşlara muvafakat etmektir. Bunlar halkın genelinde bulunan hastalıklardır. Bir de ilim sahibi kimselere has olan üç sebep vardır ki, bunlar daha

12

OCAK 2016

b- Merhamet edip acımak: Kişi, bir insanın başına gelen musibetten dolayı üzülerek şöyle der: “Filanca miskin adamın başına gelen beni çok üzdü.” Bu adam üzüldüğünü söylerken samimi olabilir ve üzüntüsü ona, sözünü ettiği kişinin adını söylemekten kaçınması gerektiğini unutturur. O da adamın adını söyler ve böylece gıybetçi konumuna düşer. Bu gıybeti sebebiyle de üzülmesinin sevabını alamaz. c- Allah için kızmak: Kişi bazen br insanın yapmış olduğu kötü bir işe kızar, kızdığını açığa vurup kötü işi yapan adamın adını söyler ve böylece tanımayanlara adamı tanıtarak gıybetini yapmış olur.

4- Dilin Gıybetten Korunmasının İlacı Bilinmeli ki, bütün çirkin huylar ilim ve amel macunuyla tedavi edilir. Her hastalık, ona sebep olan şeyin zıddıyla tedavi edilir. O halde hastalığın sebebinin araştırılması ve teşhis edilerek ortadan kaldırılması gerekir. Dili gıybetten korumak iki şekilde ele alınabilir. Birincisi genel, ikincisi ayrıntılıdır. Genel olana gelince; kişinin yaptığı gıybetten dolayı Allah’ın gazabına maruz kaldığını, sahip olduğu iyiliklerin gıybetini yaptığı kişiye verileceğini, iyilikleri yoksa ötekinin kötülüklerinin kendisine yükleneceğini bilmesidir. Bu gerçeğe inanan kişinin dili gıybete bulaşmaz. Gıybet edeceği sırada kişinin kendi kusurlarını hatırlayıp onları düzeltmeye çalışması veya kendi


kusurlarının ortaya dökülmesinden utanması gıybetten kurtulmak için faydalı bir yöntemdir. Kişi kendisinde bir kusur bulamazsa buna şükretmekle meşgul olmalı ve kendisini kusurların en çirkini olan gıybetle kirletmemelidir. Kişinin kendisinde bir kusur olmadığını zannetmesi ise kusurların en büyüğüdür. Kişi kendisinin gıybetinin yapılmasına razı olmadığı gibi, başkasının gıybetini yapmaya da razı olmamalıdır. Ayrıntılı olan tedaviye gelince; kişinin kendisini gıybete sevk eden sebebi araştırmasıdır. Çünkü hastalığın tedavisi onun sebebini ortadan kaldırmakla gerçekleşir. Daha önce söz konusu sebepleri zikretmiştik.

5- Gıybet Yapmayı Mübah Kılan Mazeretler Bu konuyu İmam Nevevi rahimehullah şöyle özetlemektedir: Bilinmeli ki gıybet ancak, kendisine başka yolla ulaşmak mümkün olmayan sahih, şer’î bir sebeple mübah olur. Gıybeti mübah kılan sebepler altıdır: 1. Tezallüm. Zulme uğramış bir kimsenin, hükümdar veya hâkim gibi, zâlime karşı kendisine yardımcı olabilecek yetki ve kudrete sahip birine gidip “Falan bana şöyle şöyle haksızlık etti” demesi câizdir. 2. Bir kötülüğün önlenmesi veya bir asînin yola getirilmesini temin için yardım istemek. Kişinin, güçlü olduğunu sandığı bir kimseye gidip sırf bir kötülüğü ortadan kaldırmak niyetiyle, “Falanca şu kötü işleri yapıyor, onu bundan alıkoy” demesi câizdir. Böyle bir niyet taşımazsa, bu yaptığı haramdır. 3. Fetvâ almak. Bir kişinin müfti’ye gidip “Babam, kardeşim, kocam veya falan adam bana zulmetti. Bunları yapmaya hakları var mıdır? Bundan kurtulmamın, hakkımı almamın ve haksızlığı önlememin yolu nedir?” gibi sözler söylemesi, ihtiyaçtan dolayı câizdir. Ancak, “Şöyle şöyle yapan bir kimse veya  bir eş hak-

Gıybet çeşitlerinin en çirkini, zahid görünmeye çalışan ikiyüzlülerin yaptığı gıybettir. Çünkü onlar gıybet ederken hem sözünü ettikleri kişiyi kınarlar, hem de kendilerini överler. Bunu yaparken cahilliklerinden dolayı iki çirkin fiili bir arada yaptıklarının farkına varmazlar: Gıybet ve riya. Onların bu sözleri söylemedeki maksatları başkalarının kusurlarını anlatmaktır. Maksatları başkalarını kötüleyip kendilerini kınama hususunda salihlere benzemeye çalışarak kendilerini övmektir. Böylece gıybet, riya ve nefislerini tezkiye etme gibi üç günahı aynı anda işlemiş olurlar. Durumları böyle olduğu halde, kendilerinin gıybetten çekinen dürüst kimseler olduklarını zannederler.

kında ne dersiniz?” diye üstü kapalı olarak durumu arzetmesi ihtiyata daha uygun ve fazilete daha muvafık olur. Nitekim böyle bir üslubla da maksad hasıl olur. Bununla beraber, inşallah aşağıda zikredeceğimiz Hind’in rivayet ettiği hadiste olduğu gibi haksızlık eden şahsın açıkça söylenmesi de câizdir.

RABÎU’L-AHİR 1437

13


c) Dini ve din bilimlerini öğrenmek isteyen birinin, bid’atçı veya günahkâr (fâsık) bir hocadan ders aldığına şâhid olup zarar göreceği endişesine kapılan kimsenin, o öğrenciye öğüt verip hocasının halini açıklaması gerekir. Bu da yine sırf öğüt vermek maksadına yönelik olmalıdır. Bu iş tehlikeli ve yanılgıya açıktır. Çünkü uyarıda bulunan kişi çekememezlik duygusuna kapılmış olabilir. Şeytan onu yanıltabilir. Bu noktada çok uyanık ve dikkatli olmak gerekir.

Hz. Âişe radıyallâhu anha şöyle dedi: “Ebû Süfyan’ın hanımı Hind, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e dedi ki: “Ebû Süfyan çok cimri bir adam. Onun haberi olmadan benim aldığım dışında, bana ve çocuklarıma yetecek derecede bir şey vermiyor. (Benim bu yaptığım doğru mu)?” Hz. Peygamber de: “Örfe uygun bir şekilde kendine ve çocuklarına yetecek kadar al” buyurdu.” (13) 4. Müslümanları şerden sakındırmak ve iyiliklerini istemek (nasihat). Bunun çok çeşitli uygulaması vardır: a) Hadis râvilerinden ve şâhidlerden kusurlu olanları cerhetmek. Bu, müslümanların icmâı ile câizdir. Hatta yerine göre vâcip bile olur. b) Bir kimse ile dünürlük, ortaklık, komşuluk, alış-veriş vs. yapılmak, emânet bırakmak istenildiği zaman ve benzeri durumlarda kendisine danışılan kişinin bildiğini gizlememesi, aksine, büyük bir hayırhahlıkla bildiklerini olduğu gibi söylemesi gerekir. Fatıma bt. Kays radıyallâhu anha şöyle dedi: “Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldim ve şöyle dedim: ‘Ebu’l-Cehm ve Muaviye b. Ebû Süfyan beni istiyorlar (ne dersiniz)?’ Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Muaviye malı olmayan fakirin biridir, Eb’ul-Cehm ise sopasını omuzundan indirmez.’ ” (14)

14

OCAK 2016

d) İster ehli olmadığı için, ister günahkâr olduğu için isterse başkaları tarafından yanıltıldığı için yahut daha başka bir sebepten dolayı üstlendiği görevi gerektiği şekilde yapmayan bir yetkilinin durumunu daha üst bir yetkiliye bildirmek suretiyle o görevlinin dürüst hareket etmesini sağlamasını veya onu görevden uzaklaştırarak lâyık olan bir başka kişiyi görevlendirmesini sağlamaya çalışmak, onu buna teşvik etmek  câiz ve gereklidir. 5. Fıskı ve bid’atçılığı âşikar olan kimsenin, meselâ açıkta şarap içmek, insanların malına el koymak, haksız öşür almak, haraç kesmek, zorla baş olmaya, başa geçmeye çalışmak, kötü ve gayri meşrû işlere yönelmek gibi tavırlar gösteren kimsenin hakkında konuşmak câizdir. Çünkü kendisi kötülüğünü açığa vurmuştur. Ancak onun açığa vurduklarının dışındaki başka ayıplarının anılması -onların da söylenmesini gerektiren daha başka  sebep veya sebepler yoksa- haramdır. Hz. Âişe radıyallâhu anha’dan rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’in yanına girmek için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Kabilesinin kötü adamıdır ama, izin verin ona” buyurdu. Adam gelince Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem onunla güzelce konuştu. Efendimiz’in, gıyabında kötü olduğunu söylediği kişi ile normal birisiymiş gibi görüşüp konuşması Hz. Âişe’nin dikkatini çekti ve bunun sebebini sordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Kıyamet günü Allah katında en kötü durumda kalacak kişi, insanların şerrinden çekindikleri için kendisini terkettikleri kimsedir.” (15)


Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Bid’at sahibi hakkında gıybet sözkonusu değildir. Seninle fasık arasında herhangi bir hürmet yoktur.” Bir keresinde Hasan el-Basri’ye, açıktan günah işleyen kişiyi sahip olduğu sıfatla zikretmenin gıybet olup olmadığı sorulunca şöyle der: “Bu bir gıybet değildir ve onun şerefi yoktur.” 6. Tarif etmek. Bir insan şaşı, topal, sağır, kör ve buna benzer başka lakaplarla biliniyorsa, onu sırf tarif edebilmek için bu lakapları kullanmak caizdir. Ancak bu lakapların,  kişinin değerini düşürme amacıyla takılması haramdır. Böyle lakaplarla bilinen kişilerin bu lakaplar söylenmeden tarif ve tanıtımı mümkün olduğu sürece bunları kullanmamak daha doğrudur. Gıybetin câiz olduğu yerler konusunda bu altı sebebi âlimler ortaya koymuşlardır. Bunların çoğunda da ulemanın görüş birliği vardır. Bu husustaki deliller, sahih ve meşhur hadislerdir. (16)

6- Gıybetin Keffareti Gıybet yapan kişi iki suç işlemiş olur: 1- Yüce Allah’ın hakkına karşı suç işlemiştir. Çünkü Yüce Allah’ın yasakladığı bir fiili yapmıştır. Bunun keffareti tövbe etmek ve pişman olmaktır. 2- İnsanın şeref ve onuruna karşı suç işlemiştir. Eğer yaptığı gıybet o kişinin kulağına gitmişse, onun yanına gider, hakkını helal etmesini ister, önünde boyun büker ve yaptığına pişman olduğunu gösterir. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim malı veya şerefi hakkında din kardeşine bir haksızlık etmişse, yanında ne bir dinar ne de bir dirhem bulunmayacağı günde cezaya çarptırılmadan önce ona gidip hakkını helal etmesini istesin. Çünkü o gün kendisinde iyilik varsa, alınıp haksızlık yaptığı kişiye verilecek. İyilikleri yoksa, haksızlık yaptığı kişinin kötülükleri alınıp ona yüklenecek.” (17)

Eğer yapılan gıybet o kişinin kulağına gitmemişse, ondan helallik istemek yerine, Allah’tan onun bağışlanmasını diler. Zira bilmediği bir şeyi ona haber vermesinin, onun kalbinin kinle dolmasına sebep olmasından korkulur. Böyle kötü bir neticenin ortaya çıkmaması için o kişiye haber vermeyi terkedip, onun için istiğfarda bulunması daha iyidir. Nitekim Enes b. Malik radıyallâhu anhu’nun naklettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Gıybetini yaptığın kişinin kefareti, onun için istiğfar etmendir.” (18) İmam Mücahid rahimehullah şöyle demiştir: “Din kardeşinin etini yemenin kefareti, onu övmen ve onun için hayır dua etmendir.” Gıybeti yapılan kişi ölmüşse, yapılacak şey yine aynıdır. (19) ------------------------1. Buhari: 67; Müslim: 1679; Ebû Dâvûd: 1905; İmam Ahmed, Müsned: 14365 2. İmam Ahmed, Müsned: 18454. İsnadı Sahih bir hadistir. 3. Ebû Dâvûd: 4880; Tirmizi: 2032; İmam Ahmed, Müsned: 19776. Sahih li ğayrihi bir hadistir. 4. Ebû Dâvûd: 4878; İmam Ahmed, Müsned: 13340. Sahih bir hadistir. 5. Ebû Dâvûd: 4876; İmam Ahmed, Müsned: 1651. Sahih bir hadistir. 6. Müslim: 2589; Ebû Dâvûd: 4874; Tirmizi: 1934; İmam Ahmed, Müsned: 8985 7. Ebû Dâvûd: 4875; Tirmizi: 2674. Sahih bir hadistir. 8. Ebû Dâvûd: 4884; İmam Ahmed, Müsned: 16368. İsnadı Zayıf bir hadistir. 9. Ebû Dâvûd: 4883; İmam Ahmed, Müsned: 15649. İsnadı Zayıf bir hadistir. 10. Tirmizi, Birr: 20; İmam Ahmed, Müsned: 27536. Hasen li ğayrihi bir hadistir. 11. Ebû Dâvûd: 4881. Hasen li ğayrihi bir hadistir. 12. Müslim: 2564; Ebû Dâvûd: 4882 13. Buhari, Büyu’: 95; Müslim, Akdiye: 7 14. Müslim, Talak: 36; Ebû Dâvûd, Talak; 39; Tirmizi, Nikah: 38 15. Buhari, Edeb: 38; Müslim, Birr: 73; Ebû Dâvûd, Edeb: 5 16. İmam Nevevi, Riyazü’s-Sâlihîn: 486-489 17. Buhari: 2449; Tirmizi: 2419; İmam Ahmed, Müsned: 10573 18. Beyhaki, Şuabu›l-İman: 6786. Senedi Zayıftır. 19. “Gıybeti Mübah Kılan Mazeretler” bölümü dışındaki kısımlar İbnü’l-Cevzi’nin Minhâcü’l-Kâsidîn (1/651-663) isimli kitabından özetlenmiştir.

RABÎU’L-AHİR 1437

15


KAPAK DOSYA

Hakan Sarıküçük

YALAN, YALAN ŞAHİTLİK VE YALANIN CAİZ OLDUĞU YERLER

H

amd, yalandan sakındırıp sadıklarla birlikte olmamızı emreden Allah’a;

Salât ve Selâm ise, yalanı nifaktan bir şube olarak bizlere tanıtıp sakındıran Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize; Allah’ın mağfireti ve ihsanı da, yalandan şeytandan kaçar gibi kaçıp her zaman doğruyu ve doğruluğu prensip edinen ve Yüce Kur’an’da sadıklar olarak vasfedilen kulların arasına dâhil olabilmenin gayretini ve mücadelesini veren Allah’ın mümin ve muvahhid kullarının üzerine olsun.

“Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular. “Peki, cimri olur mu?” dedik. Yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Peki, yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.”

16

OCAK 2016

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm efendimiz, hırsızlık, zina, içki gibi hakkında had cezası gereken en ağır suçları işleyen müslümanların bile cennete gidebileceğini belirtir, fakat yalanı Müslümana bir türlü yakıştıramaz. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hadisleri incelendiğinde, yalanın sayılan bu günahlardan çok daha çirkin, çok daha alçaltıcı bir cürüm ve en bayağı bir ahlâksızlık olduğunu anlarız. Nitekim: “Müminde her huy bulunabilir, ancak yalan ve hıyanet hariç.” şeklinde buyurulmuştur. Nitekim zikredeceğimiz hadisler bunu gayet net bir şekilde izah etmektedir.


İmran İbn-i Hüsayn’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Zina, şarap içmek ve çalmak hakkında ne dersiniz?” Biz, en iyi bilen Allah ve Rasûlüdür, dedik. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Onlar çok çirkin şeylerdir ve onlarda (öldürmek, dövmek ve el kesmek gibi) cezalar vardır. Dikkat edin! Ben size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi? Azîz ve Yüce olan Allah’a ortak koşmak (müşrik olmak), ana-babaya asî olmak.” dedi. Bunları söylerken yaslanmıştı, sonra doğruldu da dedi ki: “ Yalan söylemek (yalan yere şahitlik etmek) de…”

aleyhissalâtu vesselâm efendimiz “Bedende bir et parçası vardır ki o düzgün olursa bütün beden düzgün (ıslah) olur. Şayet o bozulursa (ifsat olursa) bütün beden bozulur. Dikkat edin o, kalptir” (3)

buyurmuştur.

Yalan sadece kişinin kalbinde gizli kalmaz. En kısa sürede açığa çıkarak etrafa kötü kokusunu yaymaya başlar. Tabi ki kötü kokuların etrafa yayıldığı bir yerde de kimsenin durabileceğini düşünmek mümkün değildir. İşte yalan da bu şekilde insanları, yalan söyleyen kişinin etrafından kaçıran ve kişiyi yalnızlığa sevk eden en kötü hasletlerdendir. Zaten yalanın en kısa

Yalan bir müminde barınması asla düşünüle-

sürede ortaya çıkacağı da neredeyse herkes ta-

meyen ve münafıkla mümini birbirinden ayırd

rafından bilinir bir hal almış ve bu husustaki

eden en bariz vasıftır. Nitekim Safvan İbnu Sü-

cehalet bir nevi izale olmuştur. Atalarımız “Ya-

leym radıyallahu anh anlatıyor:

lancının mumu yatsıya kadar yanar” şeklinde

“Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular. “Peki, cimri olur mu?” de-

söyleyerek yalanın gizli kalmayacağını bizlere haber vermişlerdir.

dik. Yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Peki,

Mümin dilinden ve elinden emin olunan kişi-

yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Ha-

dir. Oysa yalanın kişi üzerinde ortaya çıkardığı

yır! buyurdular.”

güvenilmezlik ve kendisinden emin olunama-

(1)

İmam Malik’e ulaştığına göre, İbnu Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.” (2) İbnu Mes’ud radıyallahu anh’ın da dediği gibi yalan söylemek ve yalan söyleme niyeti taşımak farkına varmadan bizi en kötü akıbete yavaş yavaş sürüklemeye başlar. Öncesinde çok ufak gözüken ve nefsi maslahatlar gözetilerek söylenen basit birkaç sözcük(!) ileride dağlar misali bir engel olarak karşımıza çıkar. Kalbi karartan ve içindeki nurun en hızlı şekilde bedeni terk etmesine sebebiyet veren yalandan daha tehlikeli başka bir şey düşünülemez. Kal-

mak vasfı ne kötüdür ki, bir müminin vasfı olmaktan çok uzaktır. Nitekim bu husus münafıkların vasfı olup, devamında bulaşıcı bir hastalık gibi başka hastalıkları da davet eden kötü bir illettir. Toplumdaki müslüman fertlerin dostluğuna ve güven duygularına zarar veren ve ferdi, itibarsızlaştıran kötü bir ahlâktır. Ne acıdır ki yalanın etkisi sadece bununla kalmaz. Yalan söylemek efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in de bildirdiği üzere başka hasletlerin kişi üzerinde oluşmasına da sebebiyet verir. Öncesinde söylenen basitçe bir yalan, ardından vaadine sadakatsizlik ve sözünden cayma, ardından emanete hıyanet, ardından düşmanlıkta haddi aşmak ve fasıklık ve ardından… daha nice kötü huyların bedene sirayet etmesine sebep olur.

bin kararması bedene de sirayet eder ve bütün

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edil-

beden artık o yalanın bir parçası olur. Çünkü

diğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sel-

RABÎU’L-AHİR 1437

17


da cehenneme sevk edici olan vasıflardan kur-

İmam Malik’e ulaştığına göre, İbnu Mes’ud radıyallahu anh şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.”

tulmak için bu hususlara uymak gerekir. Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Doğruluktan ayrılmayınız; çünkü doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de Cennet’e iletir. Gerçekten insan doğrulukla hareket eder de Allah katında en doğru kimse yazılır. Yalandan sakınınız; çünkü yalan fenalığa götürür. Fenalık ise Cehenneme iletir. Gerçekten insan yalan söyler de Allah katında çok yalancı yazılır.” (6) Kişinin her duyduğu şeyi anlatması da yalana

lem şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür:

ortak olmak anlamı taşır. Çünkü bunda kendi-

Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde

sinden sakındırılan bir günah mevcuttur. Rasû-

durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hıya-

lullah efendimiz “Her duyduğunu anlatması ki-

net eder.” (4)

şiye günah olarak yeter.” (7) buyurmuştur. Yine,

Müslim’in bir rivayetinde ise şu ilâve vardır: “Oruç tutsa, namaz kılsa, müslüman olduğunu söylese de.” (5)

insan suretinde temessül eder ve bir cemaate gelerek onlara yalan şeyler söyler. Bir müddet sonra cemaattekiler dağılırlar. Onlardan biri:

İmanın gereği, doğruluk ve sözünde durmak-

‘Bir adam dinledim, yüzünü de tanırım ama

tan ibarettir. Yalancılık ve sözünde durmamak

ismini bilmiyorum. Şöyle şöyle söylemişti’ di-

ise imanla taban tabana zıttır. Çünkü Allahu

yerek (onun yalanını bilmeden tekrar eder)” (8)

Teâlâ insanı bu tür sapmalardan uzak olarak vardır. Bu sebeple insan, doğruları konuşmak

Şakayla Dahi Olsa Yalan Söylemek Yasaklanmıştır.

zorundadır. Sözleriyle doğruları değil de, ger-

Müslümanları neşelendirmek ve güldürmek

çek dışı hususları dile getirirse, kendisine ve-

maksadıyla bile olsa yalan söylemek yasaklan-

rilen özelliğe ihanet etmiş, insanlıktan uzak-

mıştır. Her ne kadar müslümanlara güler yüz-

laşmış, şeytanın özelliğini benimseyerek ona

lü davranmak ve onları sevindirmek sadaka

yaklaşmış olur.

sevabı kazandıran bir amel olsa da başkalarını

yaratmıştır. Konuşma özelliği sadece insanda

Verdiği sözde durmamak, antlaşmalara uymamak da aynen böyledir. Zira bunun yalancılıktan farkı yoktur. Müslüman, yaratılışına uygun olan doğruluktan uzaklaştığı ölçüde imanından fire verir. Bu sebeple verilen sözlere, yapılan antlaşma ve akitleşmelere titizlikle

18

İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Şeytan

güldürmek için söylenen yalanlar bizleri hakikatte ağlatacak olan vasıflardandır. Şakadan dahi olsa yalan söz nehyedilmekle kalmamış, bununla birlikte Peygamber efendimiz tarafından da kınanmaya ve zemmedilmeye vesile olmuştur.

uymak gerekir. Çünkü imanın muhafazası ve

Behz b. Hakim, babasından o da dedesinden

müminlik vasfının devamı için, aynı zamanda

anlatıyor: Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm

OCAK 2016


buyurdular ki: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!” (9)

Çocuk Terbiyesinde Yalandan Nehyedilmesi Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm efendimiz, hiçbir surette çocuk terbiyesinde yalana yer verilmemesini bizlere bildirmiştir. Çünkü çocuk için en büyük örnek ana-babasıdır. Onlar-

1) Harpte 2) İnsanların arasını bulmada 3) Kadının kocasına, kocanın karısına karşı söylediklerinde.” (11) Yine başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur. Ümmü Gülsüm Bintu Ukbe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, diyordu ki:

dan duyacağı yalan bir söz çocukta çirkin bir

“İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, ha-

ahlâkın oluşmasına sebep olacaktır. Bilhassa

yır tebliğ eden kimse yalancı değildir.” (12)

ağlayan çocuklara bazen yapılmayacak veya verilmeyecek bazı şeyler vaat edilir yahut da olmayacak şeylerle çocuklar korkutulur. Bunların hepsi neticede “yalan” olmakta birleşir. Rasûlullah bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır. Abdullah’dan: “Ne ciddî yerde, ne de şaka olarak yalan uygun düşmez. Sizden biriniz çocu-

Safvan İbnu Süleym ez-Zührî radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben karıma yalan söyleyebilir miyim?” demişti. Aleyhissalâtu vesselâm : “Yalanda hayır yoktur!” buyurdular. Adam: “Vaadde bulunmama, lehinde söylememe ne dersiniz?” diye tekrar sordu: Aleyhissalâtu vesselâm da: “Öyleyse sana bir vebal yok!” buyurdular.” (13)

ğuna bir şey va’d edip de sonra onu yerine ge-

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur

tirmemezlik etmesin.”

ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yalan

Abdullah İbnu Amir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, evimizde otururken, annem beni çağırdı ve: “Hele bir gel sana ne vereceğim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm, anneme:

ile vaad etmeyi birbirinden ayırdediyor, yalana cevaz vermezken, vaadetmeye ruhsat veriyor. Şarihler, yalanın daha çok geçmişe; vaadin ise geleceğe baktığını ve yerine getirilme imkânının bulunması sebebiyle, tamamen yalan olmadığını belirtirler.

“Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. “Ona bir hurma vermek istemiştim” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: “Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.” (10)

Yalan Sözlemenin Caiz Olduğu Yerler Ümmü Gülsüm radıyallahu anhâ anlatıyor: “İnsanların söylediklerinden hiçbir şeyde yalana ruhsat verildiğini işitmedim. Ancak şu üç durum müstesna;

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder.”

RABÎU’L-AHİR 1437

19


Ka’b b. Malik Gibi Olabilmek Ancak şunu söylemek gerekir ki müslümanların karşısındaki muhatabı da kendisi gibi müslüman bir ferd olduğu için onu aldatmak, onun samimi ve saf duygularından faydalanmak hiçbir surette mazur görülecek bir durum değildir. Nitekim Süfyan İbni Useyd’in anlattığına göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Kardeşine bir söz anlatıp da o seni tasdik ederken, senin ona yalan söylemen, hıyanet bakımından çok büyüktür.” Yalanın kişiye sağlayacağı menfaat(!) her ne kadar dünyevi bir bakış açısıyla bakıldığında faydalı bir tavır gibi gözükse de aslında Ahiret boyutu hesaba katıldığında cehennem ehlinin en bariz vasıflarındandır. Bizler için kendilerinde misaller bulunan sahabelerin tutumlarında da bu konuyla ilgili olarak ibretler vardır. Nitekim bu örneklerden en önemlisi de Ka’b b. Malik radıyallahu anh’ın yaşamındaki ibret sahneleridir. Ka’b radıyallahu anh’ın, hayatının bir döneminde yaşadığı bu vakıa, doğru söyleyenler için kalplerinin kendisi vesilesiyle teskin olacağı rahatlık ve ferahlık vesilesi iken, yalancıların da akıbetini gözler önüne seren bir sahnedir. Aynı zaman da bu vakıa, Allahu Teâlâ’nın da kıyamete kadar kendilerinden kötü bir surette bahsetmiş olduğu ve bu hallerini sadece o dönemin insanlarına bildirmekle kalmayıp, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa bildirdiği yalancıların hallerini ve akıbetini izhar eden ikaz edici ve uyarıcı bir olaydır. Nitekim Tebük harbinden geri kalıp müslüman saflarından ayrı kalan Kab’ radıyallahu anh, yalanın çare olmadığını ve asla da olamayacağını net olarak bilenlerdendi. O şöyle diyordu: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime “Yarın onun öfkesinden nasıl

20

OCAK 2016

kurtulacağım?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım. Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.” Evet, Kab’ radıyallahu anh’a göre yalanın bütün çeşitleri saçma düşüncelerden ibaretti ve doğruluğa denk hiçbir şey de olamazdı. Bu sebeple de doğruluktan başka çıkar yol da yoktu. Bakın olayın devamını Kab’ radıyallahu anh, nasıl aktarıyor: “Peygamber aleyhisselâm sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri sürdüğü mâzeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allahu Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra: - “Gel!”, dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana: - “Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Evet, müslümanı kalbinin derinliklerinden vuran, can alıcı ve müthiş bir etkileme gücüne sahip bir sahne: Bakın ne diyor Kab’ radıyallahu anh: Ben de: “Yâ Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mâzeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek


gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım esnadaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim. Gerçekten çok beliğ sözler ve çok etkileyici… İnsanı bir o kadar da düşündürücü… Hayatta en çok sevilen kişilerin gazabını celbedecek, onları derinden yaralayacak, gücendirecek, belki de bir daha asla eskisi gibi olamayacak bir ilişkiye sevkedici sözler… Peki ne için ve ne diye? Kâ’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: - “İşte bu doğru söyledi. Haydi, kalk, senin hakkında Allahu Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları yanıma takılarak: - Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleyemedin. Hâlbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber aleyhisselâm’ın istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.

Abdullah’dan: “Ne ciddî yerde, ne de şaka olarak yalan uygun düşmez. Sizden biriniz çocuğuna bir şey va’d edip de sonra onu yerine getirmemezlik etmesin.”

- Biri, Mürâre İbni Rebî` el-Amrî, diğeri de

Kâ’b sözüne şöyle devam etti:

Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî diyerek, her biri

Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Rasûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:

Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki mükemmel

- Bana verilen cezaya çarptırılan bir başka kimse var mı? diye sordum.

örnek şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim. Evet, insan doğru söylediği için pişman olabilir, geriye dönüp tekrar yalana sığınabilir. Hatta

- Evet, Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.

bu hususta çevresindekiler de ona batıl tavsi-

- O iki kişi kim? diye sordum.

doğrudan uzaklaştırıp yalana yönlendirebilir.

yelerde bulunabilir. Akıllarınca nasihat (!) edebilir. Bunca sıkıntı çekmeye değmez deyip onu

RABÎU’L-AHİR 1437

21


Ve yine insan, doğru söylediği için bir zararla karşılaşabilir. Tecrid edilebilir, kovulabilir, insanların kendisiyle konuşmamasına sebep olabilir. Hayatta en değer verdikleri bir anda ona karşı bir yabancı olabilir. Hatta yakın akrabaları ve ailesi bile ondan uzaklaşabilir. Sonuçta dünya kendisine dar gelebilir. Öyle ki hiç yaşama isteği de kalmayabilir. İnsanlar içine çıkacak hali kalmayabilir. Evine kapanıp günlerce üzülüp ağlayabilir, kendisine türlü türlü zararlar verebilir. Yemekten, içmekten kesilebilir. Ailesini ihmal edebilir. Onlara karşı üzerinde bulunan hakları yerine getiremeyebilir. Ve bu tecrid günlerce ve aylarca hatta yıllarca devam edebilir. Acaba bütün bunlara doğru söylemek adına tahammül edebilir mi bir kişi? Ka’b b. Malik gibi olup ona benzeyebilir mi? Nefsine Malik olabilir mi? Ve neticede bütün bunlara ve bunların ötesindeki daha nice şeylere Allah için katlanabilir mi? Ama şunu bilmek gerekir ki “Sabrın sonu selâmettir” Nitekim de her zaman böyle olmuş, her zorluktan sonra hemen peşinden bir kolaylık gelmiştir. Hem de öyle bir kolaylık ki bütün sıkıntıların ve çilelerin acısını bir anda kesmiş ve hatırda bile bırakmamıştır. Doğruluk, Ka’b radıyallahu anh’ı kurtarıp gökten hakkında bir vahyin inmesine sebep olmuştur. Ve doğruluk sahibi Ka’b, kıyamete kadar doğru söyleyenlerin efendileri arasında zikredilmiştir. Doğruluk

Behz b. Hakim, babasından o da dedesinden anlatıyor: “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!”

22

OCAK 2016

vasfı onu dünyada ve ahirette övülenlerin mertebesine yükseltmiştir. Adı dillere destan olup, doğruluk timsali bir şahıs olmuştur. İşte bu gerçeği çok net anlamıştı Ka’b radıyallahu anh ve bunu da şu sözleri ile ifade ediyordu: Yâ Rasûlallah! Allahu Teâlâ beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim. Vallâhi bunu Peygamber aleyhisselâm’a söylediğim günden beri doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber aleyhisselâm’a o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım. Kâ’b sözüne devamla şöyle dedi: Bunun üzerine Allahu Teâlâ şu âyet-i kerîmeleri indirdi: “Allah (savaşa gitmek istemeyenlere izin vermesi sebebiyle) Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara çok şefkatli, pek merhametlidir.” “Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’dan başka sığınılacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır. “Ey imân edenler! Allah’ın azâbından korkun ve doğrularla beraber olun” (14) Kâ’b şöyle devam etti: Allah’a yemin ederim ki, beni İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra


Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber aleyhisselâm’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu: “O savaştan kaçanların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba çekmeyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer ce-

“Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki O da işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (16) Ve yine daha sonrasında da şöyle diyebilelim: Ya Rabbi! Bu kıssayı okuduğum günden bu yana ve bu gerçeği anlayıp öğrendikten sonra bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.

hennemdir. Kendilerinden râzı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan râzı olsanız bile Allah o fâsıklardan aslâ râzı olmaz.” (15) Gelin müslümanlar! Bizde Ka’b radıyallahu anh’ın dediklerinin aynısını söyleyelim. Ya Rabbi! Artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim. Çünkü hakikati ortaya çıkan bu doğru sözlülük, Ka’b radıyallahu anh’ı kurtardığı gibi bi-

Öğrendikleriyle amel edenlerden olabilme duasıyla. Selâm ve dua ile… ------------------------1. Muvatta, Kelam 19, (2, 990). 2. Muvatta, Kelam 18, (2, 990). 3. Buhari, İman,39, Buyû, 2; Müslim, Müsakât, 107 (1599), Ebu Davud, Buyû, 3 (3329,3330); Tirmizi, Buyû,1 (1205); Nesai, Buyû, 2, (7/241,243) İbni Mace, Fiten, 14(2984).

zim de dünyada ve ahirette kurtuluşa ermemi-

4. Buhârî, Îmân 24, Şehâdât 28, Vesâyâ 8, Edeb 69; Müslim, Îmân 107-108. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20

zin anahtarıdır.

5. Müslim, Îmân 109-110

“Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki O da işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

(16)

Ve yine daha sonrasında da şöyle diyebilelim:

6. Buhari, Müslim. 7. Müslim. 8. Müslim, Mukaddime 7. hadisin arkasında 9. Ebu Davud, Edeb 88, (4990); Tirmizî, Zühd 10, (2316). 10. Ebu Davud, Edeb 88, (4991). 11. Müslim.

Ya Rabbi! Bu kıssayı okuduğum günden bu yana ve bu gerçeği anlayıp öğrendikten sonra bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrüm-

12. Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, (2605); Ebu Davud, Edeb 58, (4921); Tirmizî, Birr 26, (1939). 13. Muvatta, Kelam 18, (2, 990) 14. Tevbe sûresi (9), 117-119.

de de Cenâb-ı Hakk’ın beni yalan söylemekten

15. Tevbe sûresi (9), 95-96.

koruyacağını umarım.

16. Ahzab:70-71.

RABÎU’L-AHİR 1437

23


KAPAK DOSYA

Ebubekir Eren

SELEFİ SALİHİNİN DİLİN AFETLERİNDEN ENDİŞE DUYMALARI İbni Abbas radıyallahu anh dilinden tutarak “yazık sana hayır konuş mükâfatlanırsın. Kötülük konuşma güvende olursun. Şayet bunları yapmaz isen sonunda pişman olursun” derdi.

İ

nsanoğlu söylemiş olduğu her sözün, amelinden sayıldığını bilseydi konuşmak yerine susmayı tercih ederdi. İnsan amelleriyle ve sözüyle karşılığını ahirette alacağı ekini bu dünyada ekmektedir. Kıyamet gününde ekmiş olduğu ekinin karşılığını alacaktır. Hayır, hasenat ve güzel ameller işleyen karşılığında mükâfat alacaktır. Günah ve çirkin amelleri işleyen karşılığında ceza alacaktır. Selefi salihinin dillerine yönelik endişeleri pek büyük idi. Hz. Ebubekir dilinden tutarak “beni bu hale sen getirdin.” derdi. İbni Abbas radıyallahu anh dilinden tutarak “yazık sana hayır konuş mükâfatlanırsın. Kötülük konuşma güvende olursun. Şayet bunları yapmaz isen sonunda pişman olursun” derdi. Hasan-ı Basri şöyle der: “İnsanın dili bedenin emiridir. Şayet dil bedenin azalarına yönelik

24

OCAK 2016

hataya meyil etse azaların hepsi cinayete duçar olurlar. Dil iffetli olursa bütün azalar güvende olurlar.” Yersiz ve faydasız konuşmak insanın maneviyatını söndürür. İnsanın kalbini katılaştırır. Ve böylece insan Rabbinden uzaklaşır. Zira Allah’a en uzak olanlar, kalbi katı olanlardır. Hz. Ömer der ki; “Kim çok konuşursa hatası çoğalır, kimin hatası çoğalırsa günahı çoğalır.” Muhammed bin Aclan derki; konuşmak şu dört husustan ibarettir; -Allah’ı zikretmen, -Kur’an okuman, -İlim ile alakalı soru sorulduğunda cevap vermen ve dinin dünyana fayda verecek şeyleri konuşmandır.


Tamamen konuşmak istenilmediği gibi susmakta istenilmemiştir. Hali hazırda ve geleceğe yönelik hayır hasenat adına konuşmak gerekir. Dil kalbin tercümanıdır. Kalbin sözcüsüdür. Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı tam olmaz. Dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Efendimiz buyuruyor ki; “Âdemoğlu sabahladığında bütün azaları dile döner ve derki ‘bizim için Allah’tan sakın şayet sen doğru olursan bizde doğru oluruz şayet sen doğru olmaz isen hepimiz bozuluruz.’ ” (1)

Ebu Davud’un Süneni’nde yer alan bir Hadis-i

Dilin afetlerinin birçok halleri vardır. Bunlardan en önemlisi ve en tehlikelisi boş söz, yalan konuşmak ve yalan yere yemin etmek gelir. Yalan söylemek günahların en büyüğüdür. Hataların en çirkinidir. İsmail b. Vasit dedi ki: “Hz. Ebubekir, peygamber efendimizin vefatından sonra insanlara hutbe vererek şöyle dediğini işittim: ‘Ey insanlar! Şuan üzerinde bulunduğum bu makamda peygamber efendimiz ilk durduğunda söze ilk şöyle başlamıştı: ‘Sizi yalan söylemekten sakındırırım. Muhakkak ki yalan beraberinde fücûru (günahları) da getirir. Ve her ikisi de cehennemdedir.’ ” (2)

lenlere iyilikte bulunun. Öyle bir zaman gelir ki

Yalan söylemek münafıklığın alametidir. Mü’minin hayatında asla yeri yoktur. Hasan-ı Basri rahimehullah der ki: “Kişinin içi ile dışının farklı olması, söylediği ile yaptığının birbiri ile çelişmesi nifakın alametidir. Zira nifakın temelini oluşturan yalan konuşmaktır. Efendimizin de buyurduğu gibi “Kardeşin, senin doğru söylediğine inanarak seni tasdik etmesi ve senin ona yalan konuşman hıyanet olarak yeter.” (3)

yalan yere şahitlikte bulunmaktır.’ “ (7)

Ebu Zer radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Üç sınıf insan vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara (rahmetle) bakmaz; • Verdiği ile başa kakan kimse • Malını elden çıkarmak için yalan yere yemin eden

Şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun.” (5) Hz. Ömer bir gün Ashab-ı Kirama hutbe irad ederek şöyle dedi: “Ey insanlar! Benim sizin içinizde şu an ayağa kalktığım gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de günün birinde içimizde ayağa kalkarak şöyle buyurdu: ‘Ashabıma iyilikte bulunun. Daha sonra onlardan sonra geyalan söz söylemek oldukça yayılır. Öyle ki kişi kendisinden yemin istenilmediği halde (yalan yere) yemin eder ve kendisinden şahitlik istenilmediği halde (yalan yere) şahitlikte bulunacak.’ ” (6) Buhari ve Müslim’in sahihlerinde yer alan bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Dikkat edin size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah’a ortak koşmak, Ana-Baba hakkını zayi etmek, (ravi dedi ki daha sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem doğruldu ve şöyle dedi: ‘Dikkat edin

------------------------1. Tirmizi. 2570. Hadis hasen dir. 2. İbn Mace 3849 hadis Hasendir. 3. Ebu Davud: 4971 4. Müslim: 106 5. Ebu Davud: 4990 6. Tirmizi: 2165 7. Buhari: 2654 – Müslim: Bab: 87

Hz. Ömer der ki; “Kim çok konuşursa hatası çoğalır, kimin hatası çoğalırsa günahı çoğalır.”

• Elbisesini (kibirlenerek) uzatan kimseye. (4)

RABÎU’L-AHİR 1437

25


KAPAK DOSYA

Ahmet İnal

KULLARIMA SÖYLE, SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLESİNLER!

İ

nsan toplumsal bir varlıktır. Yapısı ve ismi gereğince toplum içinde yaşayıp insanlarla

ünsiyet kurmak ve onlar tarafından sevilmek ister. İçinde bulunduğu çevre tarafından tecrit edilmek ise bir insanın arzulayacağı en son şeydir. Dışlanma korkusu ve sevilme arzusu birçok kimsenin hareketlerinin, üzerinde seyrettiği iki sarkaçtır. Ancak bu iki duygu insana çoğu zaman felaket getirir. Çünkü tüm davranışlarını bu iki sarkacın ağırlıklarına emanet edenler şahsiyetlerinden, inanç ve düşüncelerinden ödün vermek zorunda kalırlar. Gencinden yaşlısına birçok kimsenin toplumda yer edinme amacıyla en temel değerlerinden vazgeçmeleri sosyolojik bir vakıadır. Maalesef gün, toplumun beğenisini kazanma adına şahsiyetlerin,

Mizah anlayışını komedi filmlerinin müstehcen diyaloglarını defalarca izleyerek zirveye ulaştıran bir genç acaba hangi saikle hareket ediyordur? “Hadi oğlum, şu amcaya söv bakalım” diyerek çocuğunu zehirleyen bir baba acaba neden böyle davranmaktadır? Ağzına yakışmadığı halde kendini küfretmeye zorlayan bir kişi hangi dertten dolayı kendini böyle paralamaktadır? Verilen cevaplar bu meselenin dini bir boyutu olmakla birlikte sosyolojik boyutunun da olduğunu göstermektedir.

yüce inançların bozuk para gibi harcandığı bir hale dönmüştür. Müstehcen meselelerde konuşmak ve küfürsüz kelam etmeyi kelam-ı nakıs kabul etmek günümüzün en tehlikeli modalarındandır. Toplum, ağzı doldura doldura küfretmeyi marifet saymakta, her kelimenin altından müstehcen

26

zun geldiği bu acı noktaya işaret etmektedir -daha doğrusu acı acı haykırmaktadır.- İnsanlar dillerini o kadar kirlettiler ki; toplu taşıma

anlamlar çıkaranları zirveye taşımaktadır. En

araçlarına bindiğimizde, yolda yürüdüğümüz-

çok izlenen sinema ve dizilerin bel altı temelli

de, sokakta oynayan çocukların konuşmalarına

mizah anlayışlara sahip olması, toplumumu-

dikkat kesildiğimizde kulaklarımıza küfür söz-

OCAK 2016


leri ilişmesin diye dua eder olduk. Müstehcen

tutar; zalimleri de saptırır ve Allah, dilediği-

konuşmalardan kaçmak için, “Hakk’ın hatırı

ni yapar.”(İbrahim Suresi, 24- 27. Ayet)

Ömer’e dost bırakmadı” diyen Hz. Ömer misali nice yakınlarımıza uzak olduk.

Bir kimse insanların bu iğrenç konuşmalarına dâhil olmadığı için onlar tarafından dışlanabi-

Mizah anlayışını komedi filmlerinin müsteh-

lir, çeşitli ithamlara maruz kalabilir, arkadaşsız

cen diyaloglarını defalarca izleyerek zirveye

da kalabilir; ancak unutmamalıdır ki Allah(cc)

ulaştıran bir genç acaba hangi saikle hareket

bu kimsenin sözünü meyve veren ve dalları

ediyordur? “Hadi oğlum, şu amcaya söv ba-

göğe ulaşan engin bir ağaca benzetmiştir. Gü-

kalım” diyerek çocuğunu zehirleyen bir baba

zel söz sahibine her zaman fayda verir. Kötü

acaba neden böyle davranmaktadır? Ağzına

söz ise ilk önce çıktığı ağza zarar verir.

yakışmadığı halde kendini küfretmeye zorlayan bir kişi hangi dertten dolayı kendini böyle paralamaktadır? Verilen cevaplar bu meselenin dini bir boyutu olmakla birlikte sosyolojik boyutunun da olduğunu göstermektedir. Mesele en temelde nefsin arzularına ve şeytanın kışkırtmalarına uyma meselesi olsa da kişiyi bu

İnsanları küfretmeye sevk eden bir diğer amil ise aşırı stres ve mutsuzluktur. Ailelerinde, okullarında, işyerlerinde mutluluğu yakalayamayan insanlar sükûnete ermeyen kalplerini küfreden dillerle kapatmaya çalışmaktadırlar. Başları ne zaman sıkışsa, ne zaman bir çık-

şekilde konuşmaya iten başka saikler vardır. Bu saiklerin başında da az önce bahsi geçen “toplumda yer edinme arzusu-kaygısı” gelmektedir. İslami temeller üzerine bina edilmemiş olan toplumumuz, insanın değerli ve sözü dinlenir olmasını dilini müstehcen kelime ve küfürlerle kirletmesine bağlamıştır. Sözün haysiyetine ve konuştuklarından hesaba çekileceğine inanarak hareket eden kimseleri ise ‘mizah yoksunu, donuk surat’ olarak lanse ederek dışlamıştır. Mahalle baskısı cinsinden bu tarz dışlamalara

maza girseler çareyi küfürlü sözler savurmak-

karşı koyarak dillerini temiz tutanlar, ancak

ta aramaktadırlar. Bunu bir rahatlama telakki

Allah’ın(cc) şu sözlerine kulak veren imanlı

etmektedirler. Oysaki ağızlarından çıkan her

kimselerdir:

kötü söz onları rahatlatmak bir yana mutsuz-

“Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.(O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir. Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde

luklarını daha da arttırmıştır. Küfürsüz cümle kuramayacak kadar acizleşmişlerdir. Hatta onlar küfretmekte o kadar ileri giderler ki anne ve babaları da bundan nasibini alır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Kişinin ana-babasına küfretmesi büyük günahların en büyüğüdür. Ashab: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kişi ana-babasına nasıl küfreder? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Kişi karşısındakinin babasına küfreder,

RABÎU’L-AHİR 1437

27


o da onun babasına küfreder, dolayısıyla babasına küfretmiş sayılır” buyurmuştur. Günümüz insanı bu mesele de o kadar haddi aşmıştır ki dolaylı yoldan kendi ebeveynine sövmek bile hâlihazırda yapılanı aratacak cinstendir. Çünkü günümüzde kendi ana-babasının yüzüne söven insanları görmek hiç de zor değildir. İslam, bir şeyi yasaklarken mutlaka o kötülüğe giden yolları tıkar ve kişiye bazı alternatifler sunar. Bu ise insanı eğitmenin ve dönüştürmenin en etkili yoludur. Dili kötü sözlerle kirletmeyi kesin olarak yasaklayan İslam, bu noktada insanlara bazı çözüm yolları sunmaktadır. İmam Şafii’nin “Hak ile meşgul olmayanı batıl istila eder” sözünden hareketle dili kötü sözlerden korumanın ilk yolu onu hak ile meşgul etmektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatına baktığımızda dilinin sürekli zikir ile

İnsanları küfretmeye sevk eden bir diğer amil ise aşırı stres ve mutsuzluktur. Ailelerinde, okullarında, işyerlerinde mutluluğu yakalayamayan insanlar sükûnete ermeyen kalplerini küfreden dillerle kapatmaya çalışmaktadırlar. Başları ne zaman sıkışsa, ne zaman bir çıkmaza girseler çareyi küfürlü sözler savurmakta aramaktadırlar. Bunu bir rahatlama telakki etmektedirler. Oysaki ağızlarından çıkan her kötü söz onları rahatlatmak bir yana mutsuzluklarını daha da arttırmıştır. Küfürsüz cümle kuramayacak kadar acizleşmişlerdir.

meşgul olduğunu görmekteyiz. Dili zikirle meşgul etmek onu hem kötü sözlerden korur hem de küfürlü konuşmanın saiklerinden stres ve mutsuzluğu ortadan kaldırır. Allah(cc) şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin! Kalpler ancak

rımız harekete geçip ağzımız sulanabiliyorsa

Allah’ın zikriyle meşgul olur” (Rad Suresi 28.

kullanılan küfürlü ve müstehcen kelimelerin

Ayet).

etkisi nice olur. Diğer organlarımızın selameti-

Kişiyi küfürlü sözlere ve müstehcen konuşma-

nin de dilimize bağlı olduğunu tekrar hatırlar-

lara sevk eden etkenler arasında arkadaş çevresi önemli bir yer arz etmektedir. İnsan, yaşadığı çevrenin ürünüdür. Çoğu insan bu kötü alışkanlıktan kurtulmak istemesine rağmen içinde bulunduğu arkadaş çevresi buna müsaade etmemektedir. Bu ve buna benzer kötülüklerden kurtulmanın yolu sadık insanlarla arkadaşlık kurmaktan geçer. Rasûlullah sallallahu aleyhi

sak konunun önemi biraz daha netleşecektir. Sözümüzü Allah ve Rasûlünün şu sözleriyle tamamlıyoruz: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü

ve sellem: “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse

şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra

her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat et-

Suresi 53. Ayet)

sin.” (Ebu Davud, Edeb, 19) buyurmuştur. Dil’in, ağızdan çıkan kelimelerin üzerimizdeki

28

“Haya, imandandır. İman ise cennettedir. Müsteh-

etkisi tartışılmaz bir hakikattir. Basit bir limon

cen konuşmak, cefadandır. Cefa ise cehennemde-

kelimesini bile telaffuz ettiğimizde hormonla-

dir.”( Tirmizî, Birr 65)

OCAK 2016


KAPAK DOSYA

Ömer Ergül

MEDH, ZEM VE DALKAVUKLUK Sözcük anlamlarından yola çıkarak övgü ile dalkavukluk arasındaki temel farkın “övgünün bir çıkar için yapılıp yapılmaması” olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca zemmetmek kelimesi için bir taksime gidebiliriz. Eğer yerme, kusurlarını ortaya koyma fiili kişinin yüzüne karşı yapılıyorsa buna “zemm”, kişinin gıyabında yapılıyorsa da buna -İslâmî terminolojide- “dedikodu, gıybet” diyoruz.

T

ürkçe’de övgü kelimesi; bir kimseyi, bir nesneyi övmek maksadıyla yazılan yazı

veya söylenen söz, methiye anlamına gelmektedir. Övmek ise bir kimse veya şeyin iyi, güzel ve üstün taraflarını söyleyerek değerini belirtmek, methetmek demektir. Türkçe’de övmenin karşılığı olarak “yerme veya zemmetme” kelimeleri kullanılır. Bu kelimeler kötülemek, kusurlarını ortaya koymak, hicvetmek, beğenmemek, tiksinmek, çekiştirmek ve dedikodusunu yapmak gibi anlamalara karşılık gelir. Övgünün reddedilen, kabul görmeyen kısmına ise Türkçe’de “dalkavukluk” denilmektedir. Dalkavukluk: Dalkavukça davranış, kemik ya-

RABÎU’L-AHİR 1437

29


layıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, huluskârlık demektir. Bu işi yapan kişiye de “dalkavuk” denilir. Dalkavuk da şu şekilde tarif edilir: Yarar sağlamak için kendisinden üstün ve varlıklı olanlara aşırı saygı göstererek gözlerine girmeye çalışan kimse. Yaltakçı, yağcı, mütebasbıs da aynı anlamda kullanılan kelimelerdir. Sözcük anlamlarından yola çıkarak övgü ile dalkavukluk arasındaki temel farkın “övgünün

Kulun kula karşı olan övgüsü de bir yarar beklentisi içinde yapılan “dalkavukluk” veya hakikati ortaya koyma anlamındaki “övgü” olarak ikiye ayrılır. İslam nazarında dalkavukluk zemmedilen bir davranışken, salt övgü ise tam olarak hüsnü kabul gören bir davranış değildir. Övgü için bir takım kurallar konulmuş, bunlara uyularak yapılan övgü makbul, bunları nazar-ı dikkate almadan yapılan övgü ise kabîh görülmüştür.

bir çıkar için yapılıp yapılmaması” olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca zemmetmek kelimesi için bir taksime gidebiliriz. Eğer yerme, kusurlarını ortaya koyma fiili kişinin yüzüne karşı yapılıyorsa buna “zemm”, kişinin gıyabında yapılıyorsa da buna -İslâmî terminolojide- “dedikodu, gıybet” diyoruz. Aynı şekilde övgüyü de ikiye ayırmamız mümkündür. Övgü ya Allah’a ya da Allah dışında bir şeye yönelik olur. Eğer

30

OCAK 2016

kulun övgüsü Allah’a yönelik ise bunu “hamd, sena veya temcîd” olarak adlandırırız. Allah’ın isimlerinden olan “Hamîd ve Mecîd ” isimleri “Yüceliğine ve büyüklüğüne erişilemeyen, en güzel huyların membaı olan ve her işin en iyisini, en güzelini yaptığı için övülüp sevilen, şan ve şeref sâhibi, yüce, ulu” anlamlarına gelir. Yine dilimizde kullanılan “Hamd-ü senâ etmek” Allah’ın büyüklüğü ve lütufları karşısında onu methederek şükrünü bildirmek demektir. Kulun kula karşı olan övgüsü de bir yarar beklentisi içinde yapılan “dalkavukluk” veya hakikati ortaya koyma anlamındaki “övgü” olarak ikiye ayrılır. İslam nazarında dalkavukluk zemmedilen bir davranışken, salt övgü ise tam olarak hüsnü kabul gören bir davranış değildir. Övgü için bir takım kurallar konulmuş, bunlara uyularak yapılan övgü makbul, bunları nazar-ı dikkate almadan yapılan övgü ise kabîh görülmüştür. Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli hadis-i şeriflerinde yer alan uyarılarında, övgüde aşırıya kaçan bazı sabilere “arkadaşının boynunu kopardın, adamın belini kırdın, onu helak ettin” şeklinde aşırı övgüden alıkoyan, aşırı övgünün zararının övülen kişiye olduğunu belirten tembihler dikkat çekicidir. Hadis âlimleri, bu uyarılardaki hikmetin övülen kişinin şımarmasına, fitneye düşmesine sebep olacağı için olduğunu, eğer böyle bir durum oluşmuyorsa kişiyi yüzüne karşı övmekte bir beis olmayacağını bildirmişlerdir. Öyle ki övgünün caiz olduğuna dair birçok örnek zikretmek mümkündür. Bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellembirçok sahabiyi övmüş, onların faziletlerinden bahsetmiş ve aynı şekilde sabiler arsında da Peygamberimiz’i sallallahu aleyhi ve sellem öven, ona methiyelerde bulunan sahabiler olmuştur. Bir başka ölçü de övülen kişinin Allah katında temize çıkarılacak şekilde aşırı derecede övülmemesi, gizli hallerinin Allah’a havale edilmesidir. Bazı hadisler de ise kişiyi yüzüne karşı öven kimsenin yüzüne top-


rak atılması emredildiği bildirilmektedir. Bu ifadeyi Ashab’dan Mikdad radıyallahu anh’ın zahirine göre anlayıp, Hz. Osman’ı öven kişinin yüzüne çakıl taşları attığı rivayet edilmekle beraber bunun aslında bir mecazi ifade olduğu ve meddah, dalkavuk kişinin dünyalık beklentisinin boşa çıkacağını göstermek veya aşırı övgüye hacet olmadığı, övülen kişinin de topraktan geldiğini hatırlatma anlamında olduğu ifade edilmiştir. Övgünün bir başka boyutu da kendi kendine yapılanıdır. Kendi kendini öven kimseye “övüngen” denilir. Türkçe’de övme fiilinde aşırıya gitmek için “öve öve bitirememe” deyimi kullanılır. Övüngen kişi kendini öve öve bitiremiyorsa, kendini çok beğeniyorsa ve bu bir narsist psikolojiden kaynaklanıyorsa o zaman bu hal tedavi edilmesi gereken bir hastalığa dönüşmüş demektir. Bu durumdaki insanlar Hz. Peygamber’in sallalahu aleyhi vesellem “Bir kimse (kendini üstün görüp diğerlerini küçümseyerek) insanlar helak oldu derse, kendisi onların en önce helak olanıdır” uyarısını kapsamında olan kişilerdir. Gerek kişi gerekse de cemaat bazında yalnız kendilerinin hak diğerlerinin batıl olduğunu, kendileri dışındakilerin helak olduğunu düşünen bu insan grupçukları birlik ve eşitliği bozan kişiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu tür bir ahlakın karşısında olan hal ise tevazu ehli olmak, diğer insanlara kol kanat gerebilmektir. Övgünün tüm yanları ile merdut olan boyutuna gelince, yani dalkavukluğa, şunları söyleyebiliriz; dalkavukluk, yağcılık bir çıkar için yapılır. Güzel sözlerin arkasında güzel görünme arzusu yatmaktadır. Hakikati söyleme, hayranlığını belirtme duygusu değil. Bu talep küçük bir çocuğun çevresindekilerin ilgisini üzerinde toplamak için yaptığı şeyler gibi çocukça, bir makam-mevki tamahkârlığı içindeki kişinin yaptığı gibi ikiyüzlüce ve bazen de bir hareketi engellemenin en son planı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üçüncü tür Kur’an’da Kalem Suresi’nin 9. ayetinde “Onlar isterler ki sen on-

lara biraz yağcılık(müdahene) yapasın onlar da sana biraz yağcılık(müdahene) yapsınlar” şeklinde yer almaktadır. Her türlü iftira, alay, baskı, işkence ve sürgün gibi karşı koyuştan sonra yaranma çabaları… Yağlama çabaları… Dinimiz tüm türleriyle yağcılığı yasaklamıştır. Övgüde uyulması gereken esaslar vazetmiştir. Ve en nihayetinde de bütün övgüler, senalar ve hamdler her şeyin kendisi ile var olduğu, her

şeyin kendisine dayandığı, her şeye yolunu gösteren, mülkün sahibi, yegâne güç ve kuvvet sahibi olan Allah’adır.

-------------------------

Kaynakça: 1. Kubbealtı Lugatı 2. Tdk Büyük Türkçe Sözlük 3. Riyazu’s Salihin, VII, 11, 471-476.

RABÎU’L-AHİR 1437

31


KAPAK DOSYA

Derya Fıçıcı

DİLİN ALLAH’A KULLUĞU

“İ

çinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk bu-

lunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Âli İmran, 104) “Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır

yarak böyle yaparsa; Biz, ona çok büyük bir

İnsan, her davranışı ile, ibadetleri ve yaptıkları iyilikler ile Rabbine nasıl yaklaşacağını bilmeli ve Allah-u Teâlâ’yı razı etmek istiyor ise diline de bu sorumluluğu yüklemelidir. Onun konuşması, söz söylemesi yalnızca Rabbinin rızası

ecir vereceğiz.” (Nisa, 114)

için olmalıdır.

yoktur. Ancak sadaka vermeyi yahut ma’rufu emretmeyi ve insanların arasını düzeltmeyi emreden başka. Kim Allah’ın rızasını ara-

32

Dil hakkında Allah (celle celaluhu)’nun istedikleri ve yasakladıkları pek çoktur. Rabbimiz dilimizi nasıl kullanmamız ve nelerden korumamız gerektiğini bize bildirmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu konuda pek çok nasihat etmiş ve hadisleri bize ulaşmıştır.

OCAK 2016


Allah (celle celaluhu), dilimizle şunları yap-

kocasını ifsad etmesi, manasız söz, mira (tar-

mamızdan hoşlanır ve razı olur. Kim diliyle

tışma), cidal husumet, aşırı mizah, sihir, kibir

aşağıda sayılanları yaparsa Rabbinin rızasını

sözü, ölüye küfür, hakkı batıla karıştırmak, ka-

kazanır;

dının özürsüz olarak talak istemesi, çok konuş-

Doğru söylemek, susmak, iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, güzel söz, şeytanın dürtmesi anında Allah’a sığınmak, Allah’ın kelimesini

mak, aldatma, kötü sözü açıklamak, kötü şeyi emretmek, iyiliği yasaklamak, Allah-u Teala’ya şer izafe etmek, ‘kulum’ ve ‘ümmetim’ sözü, ka-

yaşatmak, şahitlik yapmak, insanların arasını düzeltmek, cahile öğretmek, hatırlatma, irşad, zikir, Kur’an okumak, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e salat, istiğfar, din kardeşine gıyaben dua etmek, ezan, ikamet, kunut (dua), besmele, selamlaşma, hastaya dua, müminlere dua, müezzine icabet, şefaat, çocukları edep-

Hasan Basri: “Çok konuşanın yalanı çoğalır, malı artanın günahı artar, kötü huylu olanın nefsi muazzeb olur.” demiştir.

lendirmek, afiyet istemek, şehadet kelimesini söylemek, okumak, adaletle hüküm vermek, tasdiki vacip olanı tasdik etmek, dini ilimleri öğretmek, Allah’a hamd etmek, namaz sözle-

fir için af istemek, müslümana ‘Ey köpek’ vb.

ri, hac sözleri, bayramlaşma, meşveret, davete

sözler söylemek, iki kişinin ve fazlasının yanın-

icabet gibi hayra delalet eden sözler, ilim ve na-

da fısıldaşmak, Allah ve Rasûlünü gazaplandı-

sihat, iyilik sahibine dua, ibadet ve adetlerde

racak bir şeyi hatırlatmak, Allah’tan cennetten

meşhur olan dua ve zikirleri okumak…

başkasını istemek, işittiği her şeyi anlatmak,

Kim dili ile bunları yapıyorsa ve dilini bu meşru daire içerisinde tutuyorsa, Allah o dilden razı olur.

insanlara anlamayacakları şeyden bahsetmek, Rabbe küfür, horoza küfür, çarşı ve pazar yerlerinde doğru dahi olsa fazla yemin etmek, yatsıdan sonra caiz olmayan bir şeyi konuşmak,

Kim de dili ile şu kötü işleri yapıyorsa o, dili ile

lakap takmak, sözü maksadından saptırmak,

günah işlemiş olur;

emaneti inkar, ilmi saklama, tuvalette konuş-

Yalan, dedikodu (gıybet), yalan yere yemin, bühtan, ana babaya küfür, Nebi (sallallahu

mak, hakkı gizlemek, halktan istemek, çiftler arasındaki sırrı yaymak…

aleyhi ve sellem)’e yalan isnad etmek, sahabeye

Dilin görevi çoktur. Mümin bir kula düşen en

hakaret, babadan başkasına intisab, inlemek,

güzel sözleri söylemek, çirkin her türlü sözü

müslümanı küçük düşürmek, Allah’ın kitabına

terk etmek, dilini bunlardan arındırmaktır.

ilave, yalan olduğunu zannettiğini konuşmak, hiciv, sırrı yaymak, yalan vaad, iki yüzlü söz, bidate çağırmak, başa kakmak, eşyayı yalan yemin ile infak etmek, hakkı inkar, lanet, ayıplamak, çirkin söz, söz taşımak, müslümana ‘Ey kafir’ demek, “Allah’ım onun imanını al” sözü, zamana sövmek, müslümana sövmek, kadının

Dilin afetleri, insanı manevi makamlardan aşağıya çeker, kalbini, imanını, teslimiyetini olumsuz olarak etkiler. Bu sebeple dilin afetlerini çokça hatırlamalıyız. Dilin afetlerini bilen kimse, kendini aşağıya çekecek şerlerden uzak durur ve kendini sakı-

RABÎU’L-AHİR 1437

33


nır. Dilin tehlikesinin çok olmasından dolayı

kin görürdü. Allah’ın kitabı, Rasûlün sünneti,

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle

emri bil maruf ve nehyi anil münkeri ve geçim

buyurmuştur:

için muhtaç olduğu sözlerden gerisini fuzuli

“İki çenesi ile bacakları arasında olan hususunda bana kefalet veren kimsenin, ben cennete girmesine kefil olurum.” (Buhari)

görürdü. • Husumetten uzak durmak. İnsanlarla aramızda husumet oluşturacak düş-

Dili Korumanın Yolları

manlığa, kine, öfkeye sebebiyet verebilme ihti-

• Boş sözü terk etmek.

terk etmek.

Üzerimize elzem olmayan, sana faydası olma-

• Çirkin söz, sövmek ve müstehcen konuş-

mali olan her türlü itiraz ve mücadeleyi (mira)

yan şeylerden söz etmemek… Zararından emin olmadığın her türlü sözü terk et!

malardan sakınmak. Bu ve buna benzer konuşmalar kötü ahlaktan

Üzerine elzem olmayan şeyi başkasına sorman

kaynaklanır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve

da bir malayanidir. Mesela, bir müslümana

sellem) şöyle buyurmuştur: “Yaramaz ve fahiş

‘Oruçlu musun?’ diye sorman, onun da ‘Evet’

sözler, nifakın dallarından birer daldır.” (Tirmi-

demesi, onun kibrine sebep olabilir. İbadetine

zi)

riya karıştırmasının müsebbibi olursun. Halbuki gizli ibadetler, aşikar ibadetlerden çok üstündür. Çok masumca sorduğun gereksiz bir soru, çok şeye sebep olabilir. Dili ihmal edip başıboş bırakmak, büyük zararlara sebep olur. • Fazla konuşmamak. Hasan Basri: “Çok konuşanın yalanı çoğalır, malı artanın günahı artar, kötü huylu olanın nefsi muazzeb olur.” demiştir. Selef, fuzuli sözlerden hoşlanmaz ve onları çir-

Fuhuş: Çirkin şeyleri açık sözlerle ifade etmektir. Cinsi münasebet ve bunlarla alakalı sözlerdir. Ahlakı bozuk kimselerin bu hususta kullandıkları çok çirkin ve çok açık tabirleri vardır. Salih kimseler bunlardan haya eder. Bunları konuşurken kinaye, rumuz, ima ile anlatır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Karşılıklı olarak sövüşen her iki kişinin söyledikleri (kötü sözlerin) günahı, (kendisine küfredilerek haksızlığa uğrayan) mazlum kimse (küfrü başlatan kimseden) daha da ileri gitmediği müddetçe (küfre) ilk defa başlayan kimsenin üzerinedir.” (Müslim)

Muaz b. Cebel (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim din kardeşini tevbe ettiği bir günahından dolayı ayıplarsa o günaha müptela olmadan ölmez.” (Tirmizi)

Öfke anında dili kontrol etmeli, sövme, küfür gibi çirkin sözlerden Allah’a sığınmalı, bu sözlerin bir mümine asla yakışmayacağını kendisine hatırlatmalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Annesine babasına söven mel’undur.” • Lanet etmekten (tel’in) kaçınmak. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Allah’ın gazabı,

34

OCAK 2016


Allah’ın laneti ve cehennem ile lanetleşmeyin.” (Tirmizi, Ebu Davud) Laneti gerektiren sebepler 3 tanedir. Bunlar; -

Küfür

-

Bid’at

-

Fısk

Ancak bid’at sahiplerine lanet tehlikelidir. Bid’atı bilmek zordur. Doğru olan avamı bundan menetmektir.

da kadınları alaya almasın. Ola ki onlar,

Şahsi olarak açıkça kafir olana lanet etmek ca-

kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirini-

izdir. ‘Allah’ın laneti Firavun ve Ebu Cehil’in

zi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla

üzerine olsun’ gibi… Bunların küfür üzere ol-

çağırmayın. İman ettikten sonra (kişinin)

dukları şerren bilinmiştir. Ancak zamanımızda

fâsıklık (damgası yemesi veya din ve ahlâk

bir Yahudiye, bir Hristiyana lanet etmek caiz

sınırını aşması) ne kötü isimdir! Kim de tev-

değildir. Çünkü o Yahudi ve Hristiyan, Müslü-

be etmezse işte onlar zalimlerin ta kendile-

man olarak ölebilir.

ridir.” (Hucurat, 11)

Ancak açıktan kafirlik yapan Allah’ın dini ve

Alaya almak, karşımızdakini hiçe saymak, iha-

Müslümanlarla savaşanlar için bu geçerli değil-

net etmektir. Onun kusur ve noksanlarına do-

dir. O anda yaptıkları küfre lanet edilir.

kunmaktır. Hareketini, sözünü taklit etme su-

Zina eden (zani) ve faiz (riba) yiyenlere de lanet edilir. Bunlar büyük günahlardandır. Bu

retiyle yapılır. Bazen de işaret ve imayla yapılır. Alay eden de ona gülen de aynı durumdadır.

saydıklarımızın dışında lanet etmek caiz değil-

Muaz b. Cebel (radıyallahu anh)’den rivayet

dir.

edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve

Huzeyfe (radıyallahu anh) diyor ki: Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir seferde iken Ensardan bir kadın, devesine kızarak ona lanet etti (tel’in etti). Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem): “Devenin yükünü alın, semerini çıkarın. Zira o mel’undur.” buyurmuştur. (Müslim) • İnsanları eğlence ve alaya almaktan uzak durmak. Eğlence ve alaya almak, kişiye eziyet verdiği zaman haramdır. “Ey iman edenler! Bir topluluk, bir toplulukla alay etmesin. Ola ki (alay edilen adamlar, Allah yanında) kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar

sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim din kardeşini tevbe ettiği bir günahından dolayı ayıplarsa o günaha müptela olmadan ölmez.” (Tirmizi) • Sırrı ifşa etmekten sakınmak. Sırrı ifşa etmek ihanettir. Başkasına zararı dokunursa haram, zararı olmazsa zemmedilen bir davranıştır. Sır, söylenilene verilmiş bir emanettir. Mümin emanete asla hıyanet etmez. • Tutamayacağı sözden uzak durmak. İnsan, tutamayacağı bir sözü vaat etmemelidir. Dil için bu kolaydır. Ancak insan nefsi için zordur. Bir kimse verdiği sözü tutmaz ise bu nifak alameti olur. “Ey iman edenler! Sözleşmeleri yerine getirin… ” (Maide, 1)

RABÎU’L-AHİR 1437

35


esirgeyendir.” (Hucurat,12)

Huzeyfe (radıyallahu anh) diyor ki: Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir seferde iken Ensardan bir kadın, devesine kızarak ona lanet etti (tel’in etti). Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem): “Devenin yükünü alın, semerini çıkarın. Zira o mel’undur.” buyurmuştur. (Müslim)

Gıybetin manası: Duyduğu zaman insanın hoşuna gitmeyecek olan bir kusurunu gıyabında söylemektir. Bu kusur, kıyafetinde, ahlakında veya her nerede olursa olsun fark etmez. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz? Kardeşinizin hoşlanmayacağı şeyle onu anmanızdır.” buyurdu. Bunun üzerine: “Söylediklerimiz onda varsa buna ne buyurursunuz?” dediler. Rasul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem): “Söylediğiniz ku-

• Yalan konuşmak ve yalan yere yemin etmekten uzak durmak. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişi yalan söylemek ve yalancılıkla meşgul olmak sebebiyle Allah katında yalancılardan yazılır.” Yalan söz söylemek kadar yalan yere yemin etmekte haramdır. Bir kişi bir malı satarken ‘Vallahi şu fiyattan aşağı vermem’ ya da ‘Satın almam’ deyip fiyatı indirir veya fiyata razı olursa o kişi yalan yere Allah’ı şahit tutmuş olur.

surlar varsa gıybet etmiş olursunuz. Yoksa iftira edersiniz.” buyurdu.

Gıybete Sevk Eden Sebepler • Kinini yenememek, bir kişiye kızdığından dolayı hakkında konuşmak. • Arkadaşlarının kendisini konuşturup dinlemesi, kendisinin de onlara uyması • Bir işin kendi aleyhinde olduğunu anlayıp haklı çıkmak için

Başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Üç kişi ile kıyamet günü Allah konuşmaz ve onlara bak-

• Kendisine isnad edilen şeyi başkasına yük-

maz. Bunlar; verdiği sadakayı başa kakan, malı-

lemek. Kendi kötülüğünü örtmek için baş-

nı yalan yemin ile satan ve kibirli kibirli ridasını sallayarak yürüyen kimselerdir.” (Müslim) • Dili, gıybetten uzak tutmak. “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Zira zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerinizi araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş

kasının kötülüğünü ortaya koymak. • Kendisini üstün göstermek. • Hased, çekememezlik • Gülüp eğlenmek için • Kişiyi küçük gördüğü için çekiştirmek.

kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bun-

36

dan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun,

Dilin ve nefsin her türlü şer ve afetlerinden Al-

şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok

lah’a sığınıp temizlenebilmek duası ile…

OCAK 2016


KAPAK DOSYA

Said Özdemir

Diliyle İnsanları Kıranları İbâdetleri Temizlemez

İ

lk insan Âdem aleyhisselâm’dan bu yana

Bugüne kadar kelâmı fayda etmeyen, boş konuşan, diliyle diken devşirene kim dilbeste olmuş da methiyeler düzmüştür. Demek ki mahâret; dil ile diken olup etrafı kanatmak değil, dil ile hakka yürüyen toplumlara güller yetiştirecek toprak olabilmektir.

başlayan çizgide insanlığın ortak bir kaderi

vardır; Dilini koruyup yanlışa basmayanlarla, diliyle etrafını yaralayıp kötülüğü temsil edenlerin mücâdelesi... Birbirleriyle karşı karşıya gelen, âdeta ışık ve karanlık gibi sürekli toplum içinde zuhûr eden bir yapıdır bu. İster farkına varılsın ister varılmasın, insan ya diliyle gül olur etrafına gül kokusu yayar, güzel söz ile çevresine renk verir ya da diken olur, acımasızca muhataplarına batar ve onları zedeler durur.

RABÎU’L-AHİR 1437

37


Karşı muhatabın hoşuna gitmeyen bir sözü söy-

gibi dil zakkumuna karşı ashâbını uyarıyor, on-

leyen her kişi muhakkak yalnızlığın girdabında

ların bir sözle helâk olup gitmelerini istemiyor,

ademe/yok olmaya kurban giderken, susmasıy-

dilini tutmayı, etrafa zarar ve ziyân vermemeyi

la, konuşmasıyla gönülleri huşuya sevk eden,

öğütlüyordu. Bir gün Ebu Zer radiyallahu anh,

titreten ve ihtizaza getiren güzel sözlerin sâhibi

Bilal efendimizle karşılaşır, aralarında cereyan

ise asırlar boyu yâd edilmeye namzettir. Bugü-

eden ufak bir sorundan dolayı Ebu Zer radi-

ne kadar kelâmı fayda etmeyen, boş konuşan,

yallahu anh, Bilal’e: ‘Ey zenci kadının oğlu’

diliyle diken devşirene kim dilbeste olmuş da

der. Bilal efendimizin bu nahoş, ötekileştiren

methiyeler düzmüştür. Demek ki mahâret; dil

söz hoşuna gitmez ve kanayan yüreğini Rasû-

ile diken olup etrafı kanatmak değil, dil ile

lullah’a götürür ve şikâyette bulunur. Ashabın

hakka yürüyen toplumlara güller yetiştirecek

üzerine titreyen efendimiz aleyhisselâm Ebu

toprak olabilmektir.

Zer’i bir sözle durdurur: ‘Sende cahiliye ka-

Asırlar boyu insanlığın en büyük imtihânı dili ile olmuştur. Mâhiyeti, hacmi ve cirmi çok küçük olsa da, edâ ettiği fonksiyonu büyük; zâhiren görünmeyen, diş ve dudaklarla koruma

lıntıları görüyorum’… Ağızdan çıkan bir söz vesilesi ile Ebu Zer radiyallahu anh’ı azarladı efendimiz. Bir söz onu cahiliye kalıntılarının içerisine sürükledi. Hâlbuki sahabe için cahiliye kelimesi ölüm gibiydi. Çünkü onlar câhiliye’nin tozuna, toprağına, çamuruna bulaşıp

‘Diliyle insanları kıranları, ibâdetleri temizlemez’ o kadar çok tesirli bir cümle ki. İster gerçek hayatta, isterse sosyal medya da birinin gıybetini yapan, çekiştiren, iftira atan, hakaret eden bir kişi; çok namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, cihad etmekle hatta şehid olmakla karşı tarafın hakkını ödeyeceğini zanneder. Hâlbuki durum kıyamet gününde bunun tam aksinedir.

Efendimiz aleyhisselâm’ın gelmesiyle yaşanmışlıklara bir son vermiş, tevbe etmişlerdi. Efendimiz aleyhisselâm sanki onların omuzlarından tutup şiddetli bir şekilde sarsmış ve câhiliye’ye ait ne kadar kalıntı varsa bir bir döküvermişti. Sahâbeler öyle bir hâle gelmişlerdi ki cahiliye döneminde kalan geçmişlerine soğuk ve çekingen gözlerle bakıyor, cahiliye âdetlerinden tamamen kopmuş, onunla hiçbir ilişkileri kalmamış sayıyorlardı kendilerini. Beklenmedik anlarda ağızdan çıkan bir söze efendimiz böyle müdâhale ediyor onları durduruyordu. Zira büyük hedeflerin sâhiplerine ucuz kelâm yakışmazdı. Bir gün Muaz radiyallahu anh, efendimiz aleyhisselâm’a geldi. O’ndan nasihat istedi. Efen-

38

altına alınan bir o kadar da zaptedilen/hapse-

dimiz nasihatine başladı: “Sana işin başı, temel

dilen dil; bazen bir rahmettir, bazen de belâ

direği ve tepesinin zirvesini haber vereyim mi?”

ve musibettir. Bazen en yüksek makamlara çı-

Evet ey Allah’ın Rasûlü, dedim, şöyle buyur-

karan bazen de esfeli sâfiline/aşağıların da en

du: “İşin başı İslam’dır, onun direği namazdır,

aşağısına düşüren bir organdır. Bundan dolayı

zirvesi (ve noktası) cihaddır.” Sonra buyurdu

Allah Rasûlü aleyhisselâm Medine İslâm toplu-

ki: “Bütün bunların özünü haber vereyim mi?”

munu oluştururken âdeta seferberlik ilân etmiş

“Evet, ya Rasûlallah” dedim. Dilini tuttu ve:

OCAK 2016


“Buna engel ol” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasûlü biz konuştuğumuz şeyden sorumlu tutulacak mıyız?” dedim. Buyurdu ki: “Annen seni yitirsin ey Muaz, insanları yüzleri üstüne veya burunları üzerine cehenneme atan dillerinin kazandığından başka nedir?”

(1)

Böyle nasihat-

lerle Medine İslam toplumu yeşeriyordu. Karşılığında cennetin anahtarları verileceği için ağızlarından çıkan söze dikkat ederlerdi. Zira biliyorlardı ki; insanın başına bir kelime, bin belâ açabilirdi ahiret gününde. Bir kelime Allah’ı kızdırabilir, bir kelime Allah’ı razı edebilir, bir kelime mümin kardeşlerini, dost ve akrabalarını kırabilir, onların gönüllerini alabilirdi. İhmâle uğrayan tefekkür dünyamızı biraz harekete geçirelim. Allah azîmu’ş-şân çok dinleyelim, az konuşalım diye iki kulak, bir dil vermesine rağmen başımıza ne geliyorsa hep dilimiz vesilesi ile gelmiyor mu?! Müslümanlar hakkında su-i zan yapmak, haksızca eleştirmek, ağız dolusu küfretmek, toplumda fesat çıkarmak, İslamî oluşumlara zarar vermek, bozgunculuk yapmak, yalan söylemek, iftira etmek hep dille yapılan saldırılar değil midir?! Günümüz Müslümanlarının yakalandığı ve bir türlü kurtulamadığımız alışkanlıklarımız ve zarar gördüğümüz afetler arasında yersiz övgüler, boş muhabbet ve konuşmalar, sözü uzatmalar, şakalaşmalar ve fahiş konuşmalar yok mudur?! Dedikodu mu dersiniz, gıybet mi dersiniz, yalan mı dersiniz, iftira mı dersiniz.

Günümüz Müslümanlarının yakalandığı ve bir türlü kurtulamadığımız alışkanlıklarımız ve zarar gördüğümüz afetler arasında yersiz övgüler, boş muhabbet ve konuşmalar, sözü uzatmalar, şakalaşmalar ve fahiş konuşmalar yok mudur?! Dedikodu mu dersiniz, gıybet mi dersiniz, yalan mı dersiniz, iftira mı dersiniz. O kadar çok şey var ki. Hâlbuki bunlar İslam toplumunun içine girmiş bir ur mesabesinde, yavaş yavaş koca çınar ağacını içten kemiren bir kurt misalindedir. En şuurlu Müslümanların bile dillerinde gıybet eksik olmadığına göre durumun vehâmetini varın siz düşünün.

O kadar çok şey var ki. Hâlbuki bunlar İslam toplumunun içine girmiş bir ur mesabesinde, yavaş yavaş koca çınar ağacını içten kemiren bir kurt misalindedir. En şuurlu Müslümanların bile dillerinde gıybet eksik olmadığına göre durumun vehâmetini varın siz düşünün.

mescitlerdeki imamlardan, kanaat önderlerinden tutun, mahalledeki en cahiline kadar bu hastalığın amansız eşiğindedir.

Kimse Müslüman kardeşi için ‘O yapmamıştır,

Allah Rasûlü aleyhisselâm: ‘Kaliteli Müslüman;

mesele dediğiniz gibi değildir’ demiyor. Düşeni

elinden ve dilinden emin olunandır’ buyururken,

tutmaktan ziyâde bir tekme de şuurlular vuru-

eğer insanlar dilimizden emin değillerse kendi-

yor dilleriyle. Tv ekranlarındaki hocalardan,

mizi asla kaliteli, cennet talibi Müslüman ola-

RABÎU’L-AHİR 1437

39


rak görmeyelim kardeşler. Çoğu defa şeytanın desiselerine, oyunlarına gelerek ‘esasında ben hak için söylüyorum’ diye kullandığımız tabirle başlayan cümlelerimiz ve konuşmalarımız; bal içinde sunulan zehir ve şeytanın salıncağıdır. İnsanlar dillerimizden ne çekiyorlar acaba. Bizden duydukları küfürler, nahoş kelimeler, argo tabirler onlara hakkımızda neler neler dedirtiyor neler neler hissettiriyor acaba. İki tane Müslüman hakkımızda kötü düşünüyorsa İslam bizim elimizden çekiyor, dinin ipi gevşiyor demektir kardeşler. ‘Diliyle insanları kıranları, ibâdetleri temizlemez’ o kadar çok tesirli bir cümle ki. İster gerçek hayatta, isterse sosyal medya da birinin gıybetini yapan, çekiştiren, iftira atan, hakaret eden bir kişi; çok namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, cihad etmekle hatta şe-

meli, konuşmayı aza indirip, etrafına fayda verme hususunda ‘ya hayır konuşan ya da susan’ kişilerden olmalıyız. O atışmalar, bu tartışmalar diyerek meclislerde dillerini bir mızrak

hid olmakla karşı tarafın hakkını ödeyeceğini

gibi kullanan kansız yaralılardan olmamalıyız.

zanneder. Hâlbuki durum kıyamet gününde

Bunların kanları beyinlerine aktığı için etrafını

bunun tam aksinedir. Allah Rasûlü aleyhis-

da sürekli yaralayıp dururlar. Bunlardan olma-

selâm “müflis kimdir?” diye sorar. Sahâbeler,

mak için gayret sarfetmeliyiz.

müflisin bilinen manasını söylemeye başlar ve “Varını yoğunu yitirmiş, maddi imkânlarıy-

Başarıya giden yollar, çepeçevre mahrûmiyet

la iflas etmiş kişidir.” derler. Neticede müflisi

engelleri ile kuşatılmıştır. Hoşumuza da gitse,

efendimiz tarif eder: “Müflis ahiret günü dağlar

tatlı da gelse haram olan fiillerden uzak durma-

vari sevaplarla gelir fakat kimine sövmüş, kimi-

lıyız. Onun için değerli kardeşlerim sükûtiler-

nin gıybetini yapmış ve kiminin de kanını dökmüş

den/susanlardan olacağız, faydasız kelâmdan

olduğundan hak sahipleri gelir ve o şahsın bütün

uzak duracağız. Bal küpünden sirke taşmaz

sevaplarını alırlar, sevapları onların haklarını

örneği üzere içimize imân tohumları ekeceğiz.

ödemeye kâfi gelmeyince alacaklıların günahları alınıp o kimsenin amel defterine yazılır. İşte müflis odur.” buyurmuşlardır. Bu hadisi okuyunca hala dillerimizi mızrak gibi kullanıp insanları yaralamaya devam edecek miyiz, yoksa yolda

Ekeceğiz ki; çığırından çıkan insanlığı, insanca bir çizgiye getirecek müminlerin özelliklerine bürünebilelim. Sukûtilerden ve hikmet ehli olma duâsıyla…

yürürken bir gecekonduya girip dilini tutarak ‘Benim bütün çektiklerim senin yüzündendir’ diyen Hz. Ebubekir gibi yaşayacak mıyız?

-------------------------

Değerli kardeşlerim, kıyamette kimse ile karşılaşmamak için susmayı kendimize şiar edin-

40

OCAK 2016

1. Hadis sahihtir, Ahmed, Tirmizi:(2619)


OLAYLAR VE YORUMLAR

Nedim Bal

DÜNYA KARIŞIYOR

Bismillahirrahmanirrahim 24 Kasım 2015’te Hatay Yayladağı Bölgesi’nde Türkiye hava sahasına giren Rus jetinin Türkiye tarafından düşürülmesi geçen ayın en önemli olaylarından biriydi. Rusların hiç kimseye güven vermeyen ve hiç kimseye de güvenmeyen devlet politikaları aslında geçmişten günümüze genlerinde var olan siyasi ahlaksızlığının dışa vurumudur. Ayılara hakaret olacak ama Rus ayısı tabiri boşuna kullanılmış bir tabir değildir. Rus ayısı tabiri; kibirden doğan ve her şeyi kaba kuvvet-

le halletmeyi tercih etmesinden dolayı verilmiş bir lakaptır. Tam da yerine oturmuş. Rusların tarihi bu ayılıklarla doludur. 1530’larda 17 yaşında tahta geçen ilk Rus Çarı İvan Vasiliyeviç yani namı diğer Korkunç İvan, kibirli, intikam duygusu oldukça yüksek ve sadist biriydi. Öldürttüğü binlerce insan arasında kendi öz çocuğu da vardı. Sonra büyük Petro yani namı diğer Deli Petro geldi. O da dedesinin yolundan gitti. Öyle ki batılılaşma/modernleşme adına ülke çapındaki erkeklerin sakallarını kesmesi emrini dahi verdi. Bu emre direnen ve sakallarını kesmeyen-

RABÎU’L-AHİR 1437

41


la göz arasında Kırım topraklarını resmen ilhak

Ortada koca bir tiyatro oynanıyor. Oynanan bu büyük tiyatronun son final sahnesinde ise; IŞİD’in göstermelik bir çatışmayla CERABLUS’u PYD/PKK‘ya teslim etmesi olabilir. Bu şaşılacak bir durum mu? Hayır..Pyd/ Pkk’nın ciddi anlamda halk nezdinde tabanı, silahı ve uluslararası desteği yokken iki yıl içinde Türkiye’nin güneydoğu sınırına tamamen hakim olmasının altında yatan gerekçelere bakıldığında denklemin öteki ucunda IŞİD olduğu görülecektir.

ederek kendi topraklarına kattı. ABD ve Avrupa yine ekonomik ambargo tehditleri dışında hiçbir şey yapamadı. Son olarak Rusya kendisini Suriye’de gösterdi. Birçok kimse “Rusya’nın Suriye’de sınırı olmadığı halde ne işi var ki?” sorusunu soruyor. Hâlbuki Rusya ve Suriye arasında çok uzun zamana dayalı derin ve stratejik ilişkiler var. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yeni bir hadise değil aslında. Baba Esad döneminden bu yana gelen 40 yıllık bir ilişki var.

Rusya Açısından Suriye’nin Önemi 1.Tartus Deniz Üssü Rusya’nın 1700’lü yıllardan beri sıcak denizlere açılma ve bölgeyi kontrol etme hayali vardı.

lerden sakal vergisi aldı. Daha sonra Bolşevik devrimi geldi. Türkiye’deki liboş, İboş, Can, hümanist(!) tüm solcuların manevi babaları olan Lenin ve Stalin 4 milyon insanı sürgün ve işkenceyle katletti.

minden bu yana varlığını devam ettiren Akdeniz’deki Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Ortadoğu’daki tek Deniz Üssüdür. Esad’ın devrilmesi ve rejimin yıkılması demek Rusya’nın bölgede var olan tek Deniz üssünü de kaybetmesi anla-

Aynı Rus ayısı 1979’da Deli Petro dönemindeki

mına geliyor. Bu durumun önüne geçebilmek

sıcak denizlere açılma hayalinin bir adımı ola-

için askeri olarak Esad rejimine destek verme-

rak Afganistan’a girdi. Öyle gururlu bir ayıydı

ye ve Tartus deniz üssündeki filosunu daha da

ki gözü, burnu yamulduğu, eli ayağı kırıldığı

güçlendirmeye başladı. Bunun bir devamı ola-

halde, havayı döven boksör misali ringi terk et-

rak Rusya, Lazkiye yakınlarında yeni hava üssü

miyordu. Mağlup olduğunu ancak 20 yıl sonra

oluşturdu. Bölgede hem askeri personel sayısı-

anlayabildi. Çünkü ayı’ydı ve ayı’lar mağlup

nı artırdı hem de SU-24, SU-25,MIG- 31 saldı-

olmazdı. Sonra tasını tarağını bile toparlaya-

rı uçakları, savaş helikopterleri, T-90 tankları

madan Afgan mücahitlere bir sürü ganimetler

gibi stratejik öneme sahip silahlarla bölgedeki

bırakarak defolup gitti.

konumunu aldı. Tabi tüm bunları yaparken ba-

Ama huylu huyundan vazgeçmez. Putin, Sov-

hane hazırdı IŞİD ile mücadele(!!!)

yetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’yı

Peki, Rus uçakları ve Tartus Deniz üssünden

yeniden küresel güç yapma stratejisinin gereği Gürcistan’ı kısmen işgal etti. Avrupa ve ABD kınama haricinde hiçbir karşılık veremedi. Ardından geçen yıl Ukrayna’yı işgal etti ve kaş-

42

Bu çerçevede Rusya’nın Sovyetler Birliği döne-

OCAK 2016

atılan füzeler çoğunlukla nereleri vuruyor? IŞİD’in hiç olmadığı Türkmen Dağını, İslami grupların hakim olduğu Halebi, Humusu, Doğu Guta ve benzeri yerleri…


2.Rusya ve Suriye Arasındaki Silah Ticareti

4. İslam Korkusu

Savaştan önce Rusya ile Suriye arasındaki silah sözleşmelerinin değeri 6 milyar dolar düzeyindeydi. Bu rakam; Suriye’nin silah ithalatının yüzde 71’i demektir. Yani Rusya, Suriye’nin askeri silahlanmasının yüzde 71’ini sağlıyor. Ayrıca askeri araçların yedek parçalarının temin edilmesi ve revizyon işleri de Rus’lara aitti.

Rusya’da yaşayan Müslüman nüfusun takriben

Suriye rejiminin Rusya’dan temin ettiği silah envanterinde; 5000 tank, 500 den fazla uçak, 40 gemi, binlerce hafif ve ağır silah bulunmaktadır. Bu rakam, savaş öncesiydi. Hali hazırda Suriye rejimi, bunların bir kısmını kaybetmekle beraber Rusya, Çin ve İran’ın; Suriye rejimine silah yardımı devam etmektedir. Rejimin düşmesi durumunda Rusya, Suriye üzerindeki stratejik üstünlüğünü, bölgedeki varlığını ve silah pazarını kaybedecek.

Orta Asya Cumhuriyetleri ve Kafkasya bölgesi

3. Enerji Rekabeti Avrupa’nın yıllık doğalgaz tüketimi yaklaşık 1 trilyon metreküptür. Avrupa bu ihtiyacının büyük bir kısmını Rusya’dan sağlıyor. Geçmiş yıllarda Rusya bu kozunu bir tehdit aracına dönüştürmüş ve 2-3 günlüğüne vanaları teknik bir arızadan(!!) dolayı Avrupa’ya kapamıştı. Avrupa bu durumdan oldukça rahatsız ve alternatif enerji kaynakları arayışı içerisindedir. Şuan Basra Körfezi’nden ve Suriye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması düşünülen doğalgaz boru hattı seçeneği devrede. Bu çerçevede büyük miktarlarda kredi anlaşmaları da yapılmıştı. Bu durum; Rusya’nın Avrupa üzerindeki doğalgaz tekeli ve tehditlerinin son bulması demektir. Şuan Rusya tüm gücüyle buna engel olmaya çalışmaktadır.

25 milyon civarında olduğu sanılıyor. Rusya’nın yüzyıllardır İslam’a ve Müslümanlara karşı uyguladığı zulüm politikaları Müslüman halklarda nefrete dönüşmüş durumda. Özellikle Kafkasya bölgesi Müslümanları, Rusya rejimine karşı on yıllardır savaş içerisinde. Müslümanlarından 5 binden fazla insan şu an Suriye’de İslami gruplar içerisinde Esad rejimine karşı savaşıyor. Buna ilaveten 2000’den fazla Rus kökenli Müslümanın da İslami gruplar içerisinde Esad rejimine karşı savaşıyor olması Rusya’yı oldukça endişelendiriyor. Eğer Suriye’de Esad devrilir ve iktidar Müslümanların eline geçerse Suriye’de bulunan 7000 savaşçının tekrar Rusya’ya dönmesi ve burada bir cihat başlatmaları kuvvetle muhtemel. İşte bu korku, Rusya yönetiminin uykularını kaçıran bir başka meseledir. Bu yüzden Esad rejiminin ayakta kalması ve Müslümanların yok edilmesi, Rusya’nın kendi ulusal güvenliği açısından çok önemli. Rusya’nın, Esad rejiminin yanında yer almasının temel sebepleri bunlar. Rusya’nın kendi ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlar var oldukça Suriye’deki varlığı da devam edecek gibi gözüküyor.

RABÎU’L-AHİR 1437

43


Tuhaf Çelişkiler Birinci tuhaflık: ABD; IŞİD’e, Esad’a ve Rusya’ya karşı(!!) Avrupa; IŞİD’e, Esad’a, Rusya’ya karşı (!!) Rusya; IŞİD’e, ABD’ye, Avrupa’ya karşı(!!) Fakat ne hikmetse ABD, Avrupa, Rusya ve İran; Suriye’de hem IŞİD’le hem de Esad rejimiyle savaşan İslami direniş gruplarını hedef alıp bombalamakta…

İkinci tuhaflık: Amerika; karşı(!!)

Rusya’nın Suriye’de bulunmasına

Rusya; Amerika ve Avrupa’nın Suriye’ye müdahale etmesine karşı(!!) Birbirine düşman gibi gözüken bu ülke veya blokların uzlaştıkları tek nokta ise; Suriye’de PYD/PKK koridorunun bir an önce tamamlanması.

Üçüncü tuhaflık: Esad rejimi, Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya, İran ve HizbuşŞeytan, yani kısaca tüm dünya iki yıldır güya IŞİD’le savaşıyor(!!!) IŞİD’in kontrolünde bulunan bölgelerde ayda ortalama bir buçuk milyon (1. 500. 000) varil ham petrol üretiliyor. Bu da günde 50 bin varil petrol demektir. Bu kadar petrolü IŞİD tek başına tüketemeyeceğine göre, bu bir buçuk milyon varil petrol nereye gidiyor?

En Yağlı Müşteri Enteresandır IŞİD’in en yağlı müşterisi Esad rejimi… Yani IŞİD’e göre; kafir, zalim, sapık Nusayri rejimi.. Peki, bu IŞİD Suriye topraklarına niçin gelmişti? Müslümanların canına, ırzına ve malına saldıran; zalim, kâfir, sapık Esad rejiminden Müslümanları kurtarmak için(!!)

44

OCAK 2016

Peki, nasıl oluyor da Esad rejimini ayakta tutan ve askeri araçlarının hareket etmesini sağlayan enerjinin büyük bölümü IŞİD’den gidiyor? Hani IŞİD için Şia ve kolları en büyük düşmandı? Hani ülkeyi sapık Nusayrilerin zulmünden kurtarmak için gelmişlerdi?? O halde…

En güvenli hat; Petrol sevkiyat hattı Haleb, Rakka ve Deyr ez Zor boyunca uzanan bir satış hattı var. Bu hat takriben 700 kilometrelik bir hat. Bu sevkiyat hattı üzerinde kilometrelerce uzayan ve devamlı çalışan petrol tankerleri konvoyu var. ABD ve Rusya öncülüğündeki koalisyon uçakları IŞİD mensuplarının yer almadığı yani IŞİD’e ait olmayan tanker konvoylarını vuruyor. Kuzey Halep’ten Kuzey Irak Özerk bölgesine uzanan petrol sevkiyatı, önce takma isimlerle kayıtlara geçiriliyor daha sonra yabancı aracılarla dış piyasaya pazarlanıyor. Bu petrolün en büyük alıcısı da Rusya’dır. Rusya bu işi Rus vatandaşı bir Suriyeli üzerinden yürütüyor. Yani tezgâh mükemmel kurulmuş.

Dünya Üç Maymunu Oynuyor ABD öncülüğündeki; ABD, Fransa, İngiltere savaş uçaklarının düzenlediği hava saldırılarının yüzde 85 IŞİD’e yönelik değil. Hava saldırılarının asıl hedefi; hem IŞİD’le, hem Esad rejimiyle, hem İran’la hem de hizbuşŞeytanla savaşan İslami direniş grupları. Yine, Rusya’nın öncülüğündeki Rusya, Suriye ve İran savaş uçaklarının düzenlediği hava saldırılarında ise bu oran yüzde 91… Yani Rusya, Suriye ve İran savaş uçaklarının düzenlediği 100 hava saldırısından sadece 10 tanesi IŞİD’e yönelik. Geriye kalan 90 hava saldırısı IŞİD’le hiçbir alakası olmayan İslami direniş gruplarına yönelik. Rusya, 30 Ekimde başlattığı hava saldırılarında toplam 4 bin üç yüz (4300) sorti yaptı. Dostlar alış verişte görsün misali bunun sadece 300 küsuru IŞİD’e yönelik saldırılar. Bu


açık veriler bile asıl maksadın, IŞİD’le mücadele değil, IŞİD bahanesinin ardına sığınarak İslam’la savaş olduğunu ortaya koyuyor. Şuan Türkiye ile artık sınır olan PYD/PKK koridoru Cerablus bölgesi haricinde tamamlanmış durumda. Şayet Cerablus bölgesi de PYD/ PKK’nın eline geçerse Türkiye’nin Suriye ile olan Güneydoğu sınırı tamamen kapanmış olacak. Bu durum; Hatay haricinde Türkiye ile muhalif güçlerin arasının tamamen koparılması demektir. Peki, PYD/PKK nasıl oldu da çok kısa bir zamanda bu kadar stratejik bir alanda hâkimiyet kurdu? Bunların elinde kaleşnikoftan başka silah yokken nasıl oldu da şuan Suriye’de en modern ve etkin silahlara sahip oldular?? Bu Batı’nın ve İsrail’in malum projesiydi. ABD, Almanya ve Rusya’nın PYD/PKK’ya verdiği silah, patlayıcı ve askeri malzemelerle küçük bir ülkenin ordusu donatılabilir. Nitekim Türkiye’nin güneydoğudaki PKK operasyonlarında ele geçirdiği ileri teknoloji silah ve mühimmatların Alman, ABD ve Rus yapımı çıkması, Rus asıllı Amerikan pasaportlu yâda Alman uyruklu savaşçıların ele geçirilmesi oyununun içinde ne oyunlar döndüğünü, kimlerin kimleri desteklediğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yani anlayacağınız Rasûlullah(sallallahu aleyhi vessellemin) buyurduğu gibi “Küfür Tek Millettir.”

Ortada koca bir tiyatro oynanıyor. Oynanan bu büyük tiyatronun son final sahnesinde ise; IŞİD’in göstermelik bir çatışmayla CERABLUS’u PYD/PKK‘ya teslim etmesi olabilir. Bu şaşılacak bir durum mu? Hayır..Pyd/Pkk’nın ciddi anlamda halk nezdinde tabanı, silahı ve uluslararası desteği yokken iki yıl içinde Türkiye’nin güneydoğu sınırına tamamen hakim olmasının altında yatan gerekçelere bakıldığında denklemin öteki ucunda IŞİD olduğu görülecektir. IŞİD’in tabanın da; gayesi Allah rızası olan, çok samimi, ihlaslı, gayretli, fedakâr insanların var olması maalesef tavandaki idarecilerinin ŞAM CİHADINA olan ihanetlerini engelleyemiyor. Ümmeti Muhammed’în mübarek ŞAM Cihadına IŞİD’in verdiği zararı hiç kimse vermedi, veremedi.

Esad’ı Gönderelim de İslamcılar mı Gelsin??? ABD ve NATO’nun özellikle de Fransa’nın etkili hava operasyonları sonucu Libya da Kaddafi rejimi devrilmişti. Bütün planlarını Kaddafi’yi devirme üzerine yapan Batı dünyası, oluşacak yönetim boşluğunun nasıl doldurulacağı hususunda ise hazırlıksızdı. Çok hızlı gelişen bu olayların akabinde beklenmedik şekilde bir anda Müslümanların etkin güç haline gelmesi ve ülke yönetiminde belirleyici unsur olması ABD ve Avrupa’yı şok etmişti. Bu olay üzeri-

RABÎU’L-AHİR 1437

45


ne o dönem ABD Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton basın açıklamasında şu cümleleri söylemek zorunda kaldı; “Bizler Afganistan’da savaştığımız insanlara Libya’da kendi ellerimizle yardım ettik. Bu son derece sıkıntılı bir durum.” İslami hareketlere mensup olan genç kardeşlerimiz şunu iyi bilsinler ki; Allah dilerse kendi dinine zalimlerin eliyle de yardım eder ve yüceltir. ABD ve Avrupa’nın hiç beklemediği hatta şok olduğu bu istenmeyen durum aslında garip bir olay değildir. Libya da yaşanan bu olayın tefsiri, Şanı yüce Rabbimizin şu ayeti kerimesidir: ”Onlar bir tuzak kurdu. Allah da onlara(karşı) bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmran: 54) Şu an ABD ve Avrupa, Suriye’de aynı hatayı ikinci kez yaparak İslamcıların önünü kendi elleriyle açmayı ve Müslümanları başlarına bela etmeyi hiç istemiyorlar. Bu yüzden Rusya’nın ön bahçesi olan Esad rejimine karşılar. Fakat Esad rejimi giderse yerine gelecek olan Demokrat, laik, seküler kafalı, batıya kuklalık yapacak etkin bir yapı da yok. Gerçi böyle bir yapının oluşturulması için çok çalışıldı. Suriye Muhalif Devrimciler Konseyi kuruldu. ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) da bu konseyin Suriye’deki askeri birliği. Suriye halkı bu orduya; ‘haramiler/yol kesici, hırsızlar’ diyor. Yani halk nezdinde ciddi bir tabanları yok. Sonuç olarak ABD ve BATI bu konseyden de istediği neticeyi alamadı. Peki sahada etkin olarak kimler var? Sadece Müslümanlar… Yani Esad devrildiği an yerine geçebilecek tek alternatif olarak; o çok korktukları; sakallı, tekbirli Müslümanlar var. ABD ve Avrupa çaresizlik içinde. Suriye’yi Rusya’ya yedirmek istemiyorlar. Öte taraftan Suriye’de İslami Bir Düzen kurulmasını ise hiç ama hiç istemiyorlar. İstedikleri şey aslında belli; Suriye’yi üçe bölmek istiyorlar. Demokrat, laik, Batı ile ilişkileri iyi olan Merkezi Sünni bir Arap yönetimi, buna

46

OCAK 2016

ilaveten ufak bir Nusayri krallığı ve Marksist, ateist ilkeler doğrultusunda kurulacak PYD / PKK Kürt Özerk bölgesi. Özellikle PYD/PKK Özerk bölgesi ABD, RUSYA ve AVRUPA’lı emperyalist ülkeler için çok önemli. Fakat şu an bu denklemin oluşması için şartlar müsait değil. Bu isteklerin gerçekleşebileceği uygun şartların oluşması için BATI’nın zamana ihtiyacı var. Bu sebeple yakın zamanda yani Aralık 2015’te Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi ikinci tur Viyana görüşmelerinde birtakım kararlar alındı ve kabul edildi. Bu kararlara göre: 1-Terörist gruplara karşı etkin hava saldırıları devam edecek. 2- Taraflar arasında ateşkes yapılacak. 3- Ilımlı muhaliflerle görüşmeler artırılacak. 4- Bir an önce ülkede Özgür(!), demokratik(!) seçimler olacak. Ne kadar güzel kararlar öyle değil mi? Peki, bu ılımlı dedikleri muhalifler kim? Ya da başka bir deyişle terörist kabul edilecek gruplar hangileri? Bu konuda Birleşmiş Milletler’de Rusya’nın ısrarlarıyla terörist gruplarının belirlenmesi için bir ön çalışma yapıldı bile. Suriye’deki terörist grupların belirlenmesi çalışması kime ihale edildi sizce? Müslüman bir ülke (!!!!) olan Ürdün’e. Niçin Ürdün? Çünkü Amerika ve İsrail’in Ortadoğu’daki en sadık dostu ve kölesi Ürdün de ondan. Hem de Müslüman(!) hem de Hz. Hüseyin’in soyundan yani şerif’lerden... (Ürdün’ün müslüman halkını, ABD ve İsrail kuklası krallığın günahlarından tenzih ederiz.)

BM Güvenlik Konseyinin Kararları Neyi Amaçlıyor BM Güvenlik Konseyinin bu çalışmasıyla amaçlanan şunlardır: 1- İslami referansı ve hedefi olmayan tüm kesimleri yani; Demokrat, liberal, seküler/laik,


milliyetçi kesimleri muhatap almak ve Suriye’nin geleceğini bu değerler üzerinde kurmak istiyorlar. 2- Birleşmiş Milletler‘in Ürdün’ün gözetiminde yaptırdığı terörist grupların tespiti çalışmasıyla; İslami hassasiyeti bulunan ve gelecekte Suriye’yi İslami hükümlerle yönetme arzusu, hayali, hedefi olan tüm yapılar terörist gruplar sınıfına dâhil edilmek isteniyor. Bu şu demektir; şu an Rusya’nın IŞİD bahanesiyle Suriye’ye girip, IŞİD’den daha ziyade bombaladığ, diğer İslami grupların yakında ABD öncülüğündeki koalisyon uçakları tarafından da bombalanacak olması. Eee zaten bombalamıyorlar mıydı? Evet, bombalıyorlardı. Fakat tasarı onaylanırsa uluslararası kabul(!) ve destekle(!) güya bu bombalamalar meşru olacak(!!) Yani KURT’lar kuzu’yu yemeyi kafalarına koymuşlar ama buna kılıf arıyorlar.

Ne olacak bu işin sonu? Aslında bu soru biz müminleri ilgilendiren bir soru değil. Çünkü bizler; ZAFER’den değil, bu yolda SEFER’den SORUMLUYUZ/MÜKELLEFİZ… Zafer’i takdir eden bizler değiliz. Zaferleri, sonuçları, akıbetleri takdir edip yaratan şanı yüce Allah’tır. Biz, O’nun KADER oluğunun altına kafamızı koymuş mü’minleriz. O oluktan akıp gelen; başımızı serinletecek su da olsa razıyız, başımızı yaran taş da olsa razıyız.

Bu yüzden ikinci tur Viyana görüşmelerinde kendilerine zaman kazandıracak kararlar alındı.

Ne olacak bu işin sonu?

“Gevşemeyin! Üzülmeyin! Eğer inanıyorsanız

Aslında bu soru biz müminleri ilgilendiren bir soru değil. Çünkü bizler; ZAFER’den değil, bu yolda SEFER’den SORUMLUYUZ/MÜKELLEFİZ… Zafer’i takdir eden bizler değiliz. Zaferleri, sonuçları, akıbetleri takdir edip yaratan şanı yüce Allah’tır. Biz, O’nun KADER oluğunun altına kafamızı koymuş mü’minleriz. O oluktan akıp gelen; başımızı serinletecek su da olsa razıyız, başımızı yaran taş da olsa razıyız.

muhakkak ki üstün olan sizlersiniz”(Âl-i imran:

Bu dinin sahibi Allah’tır. Müminlerin velisi Allah’tır. Zalimin hasmı Allah’tır. Onlar Müminlere bir tuzak kuruyorsa, âlemlerin Rabbi de onlara bir tuzak kuruyor. Kader Allah’ın takdir ettiğine doğru akıp gidiyor.

lah kendini beğenip övünenleri sevmez.” (Hadid:

Malikül Mülk, Kahhar, Cebbar, Aziz, Züntikam olan Allah, Yüce Kur’an ile müminlerin kalplerine huzur ve sekinet veriyor. Haydi, Al-

lerin yâr ve yardımcısı olsun. Kardeşlerimize dua

lah’ın kelamına kulak verelim:

Allaha emanet olunuz. Esselamu Aleykum…

139) “Yeryüzünde olan ve nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet(imtihan) yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitap da (yazılı) olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır…(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Al22-23) Bu günler biz Müslümanların iman’larının imtihandan geçirildiği zorlu günlerdir. Allah müminetmeyi unutmayalım.

RABÎU’L-AHİR 1437

47


NEBEVİ HAYAT DERGİSİ 2015 YILI SINAVI GERÇEKLEŞTİRİLDİ Nebevi Hayat Dergisi’nin ikincisini 20 Aralık 2015 günü düzenlediği yarışma sonuçlandı. Dergi yarışmasına hem erkek hem de bayan kardeşlerimiz katıldı. Yarışmaya katılan her bir kardeşimize teşekkürlerimizi sunarız. Her yarışmanın kendine has heyecanları vardır. Katılımcılar bilmedikleri veya çalışmadıkları yerlerden soru çıkarsa nasıl cevaplarız sıkıntısını yaşarken, sınav sorularının hiçte abartılacak zorlukta olmadığını görünce sınavın ne zaman bittiğinin farkına bile varmazlar. Bundan sonra sorulara verilen cevapların kritiği başlar en yakın arkadaşları ile… Bakar ki doğruları yanlışlarından fazla, bu sefer sınav sonuçlarının açıklanması heyecanı sarar kendilerini. Bu tatlı bekleyiş esnasında sınavda ilk üçe girmek insanın duygularını okşayan bir durumdur. Her sınavın kendince belirlenmiş ödülleri vardır. Bunlar yarışmayı organize edenlerin katılımcıları motive etme amaçlı ikramlarıdır. Dergimizin sınavında da derece yapan okurlarımıza hediyeler belirlenmişti. Birinci umre, ikinci tam altın + 300tl nebevi hayat kitap çeki, üçüncü yarım altın + 250tl nebevi hayat kitap çeki ile ödülleneceklerdi. Bunun yanında ilk ona giren okuyucular bir yıl süreyle ücretsiz dergi aboneliğine hak kazanırlarken kendilerine kitap setleri hediye edilecekti. Sınavdan bir hafta sonra sonuçlar belli oldu. Bu mütevazı yarışmada şu kardeşlerimiz ilk ona girmişlerdi; 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10.

Mehmet Çukuryurt 71 Doğru Levent Aktaş 70 Doğru Süleyman Kabacan 69 Doğru Serkan Çınar 68 Doğru Engin Şağban 68 Doğru Mehmet Şakir 68 Doğru Hakan Bultan 67 Doğru Murat İldeş 67 Doğru Hamza Yaşar 67 Doğru Mehmet Karadaş 66 Doğru

(Umre Ödülü) (Tam Altın + 300TL Nebevi Hayat Kitap Çeki) (Yarım Altın + 250TL Nebevi Hayat Kitap Çeki) (Kitap Seti) (Kitap Seti) (Kitap Seti) (Kitap Seti) (Kitap Seti) (Kitap Seti) (Kitap Seti)

* Doğru sayısı aynı olan katılımcılar arasında kura çekilerek sıralama oluşturulmuştur.

Kardeşlerimizi tebrik eder, ahirette eni yerler ve gökler kadar geniş olan cennet için yarışlarında da büyük mertebeler katetmeleri duası ile.


KUR’ÂN’IN GÖLGESİNDE

Zafer Mert

AMEL, SÖZÜN EFENDİSİDİR! Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak fikirlerinin yaşaması pahasında kendilerini feda etmeleri şartıyla... Seyyid Kutub

‫الل اَ ْن تَ ُقولُوا َما َل تَ ْف َع ُلو َن‬ ِ ّٰ ‫يَا اَ ّيُ َها ا ّلَ ِذي َن اَ َم ُنوا لِ َم تَ ُقولُو َن َما َل تَ ْف َع ُلو َن َك ُب َر َم ْق ًتا ِع ْن َد‬ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” (Saf, 61/2)

D

üşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıftır. Aralarındaki alâka sebebiyle konuşma, sahibinin aklî seviyesini ve fikir yapısını gösteren pürüzsüz bir ayna gibidir. Dolayısıyla insanı insan yapan dilidir. İslâm, mü’minlerin söz disiplinine sahip olmalarını istemiş ve bu sahada pek çok esaslar koymuştur.

50

OCAK 2016

Konuşmak söz konusu olduğunda, pek çok insan bir konu hakkında olabilecek en güzel sözleri söyler; en doğru, en akılcı tavırlarda bulunmak gerektiğini anlatır. Olması gereken en iyi ahlakın ne olduğu hakkında hiçbir detay atlamadan en mükemmel sözleri söyler. Kendilerinin de, bu en iyi, en doğru, en güzel ve en mükemmel olanı yapmayı hedeflediklerini


ve bunda da çok kararlı ve istekli olduklarını anlatırlar. Ancak çoğu zaman, bu anlatılanları uygulamak söz konusu olduğunda, aynı insanlar sözlerindeki istek ve kararlılığı nedense tavırlarına yansıtamazlar. Bir anda en doğru, en iyi ve en mükemmelden kolaylıkla tavizler verirler. Kısacası sözleriyle tavırları birbirini tutmaz. Kimi zaman tavırlarında, sözlerinde anlattıklarından hiç eser dahi olmayabilir. Aslında her insan, bir konuda yapılması gereken en doğru ve en isabetli tavrın ne olduğunu bilir. Dolayısıyla her insan, her şartta yapılması gereken en güzel tavrın ne olduğunu bilmektedir. Ancak işte insanın içten içe bildiği bu doğruları bir de uygulama safhası vardır. Bu noktada insan yine vicdanıyla baş başa kalır. Çok iyi bildiği doğrular ile nefsine ve çıkarlarına daha uygun olan tavırlar arasında bir tercih yapmak durumundadır. Ve çoğu insan bu noktada, doğrulardan yana değil, kendi isteklerinden, rahatından ve menfaatlerinden yana tavır koyar. Öncesinde iyilikten yana ne kadar istekli, kararlı ve şevkli olursa olsun, uygulama anı geldiğinde, bu yüksek ahlakı hayata geçirmede irade gösteremez. İnsanlarda görülen bu ahlak eksikliğine dair günlük hayatın içinden pek çok örnek vermek mümkündür. Örneğin her insan, zor durumda kalan muhtaç birine yardım edilmesi gerektiğini bilir ve bunu tüm ayrıntılarıyla vurgulayarak savunur. Hatta bu kimseler, bu ahlakı uygulamayan insanlar hakkında ciddi şekilde kınayıcı açıklamalar yaparlar. ‘Kendileri söz konusu olsa, mutlaka mazlumdan yana tavır koyacaklarını’ anlatırlar. Ancak aynı şartlar kendi başlarına geldiğinde, bu erdemli tavır konusunda irade ve kararlılık gösteremezler. Aynı şekilde dürüstlüğün öneminden bahsetmek söz konusu olduğunda, hemen her insan bu konuda da çok çarpıcı açıklamalarda bulunurlar. Ama hayatlarının pek çok aşamasında, bu konudan da kolaylıkla taviz verebilirler. Örneğin yakın bir dostlarını korumak söz konusu olduğunda, bir kişinin ezilmesine hiç düşünmeden göz yumabilirler.

İnsanların çoğu zaman büyük bir kararlılıkla konuşup, sonrasında kararlılık gösteremedikleri konuların bir kısmı da genellikle kendileriyle ilgilidir. Kişiliklerindeki, ahlaklarındaki ve tavırlarındaki yanlışlıklar hakkında çok net konuşmalar yaparlar. Bunların yanlışlığını ne kadar iyi gördüklerini belirtir, kendilerini değiştirmeleri gerektiğini anlatırlar. Eksik yönlerinin yerine uygulayacakları güzel davranışları bütün detaylarıyla açıklarlar. İlk fırsatta, bambaşka bir insan olarak, en güzel ahlakı ve en mükemmel kişiliği göstereceklerini anlatırlar. Hatta yakınlarına bu konuda çok samimi ve yürekten sözler verirler. Ancak bu noktada da, çoğu insan anlattığı doğruları hayata geçirme konusunda kararlılık gösteremez. Bunun gibi, çok sinirli olan bir insan da her ne kadar zorlayıcı bir ortamla karşılaşırsa karşılaşsın asla sinirlenmemeye gayret edeceğine söz verir. Ya da çok kibirli, benmerkezci ve kendinden başkasının sözüne uymayan, herkesin yalnızca kendisine saygı duymasını isteyen ters mizaçlı bir insan da, bu kötü huylarını kesin olarak terk edeceğini anlatır. Bunların kötülüğünü ve bunun yerine uygulanması gereken güzel ahlakın önemini dile getirir. Benzer şekilde tartışmacı bir insan da, karşısına ne tür bir durum veya ne tür insanlar çıkarsa çıksın, kimseyle iddialaşmayacağına, tartışmayacağına, alttan alıp hoş göreceğine, yatıştırıcı bir ahlak sergileyeceğine söz verir. Ve tüm bu örneklerdeki insanlar, yanlış olan bu tavırlarından sıyrılıp güzel ahlak gösterme konusunda ne kadar şevkli olduklarını samimiyetle dile getirirler. Ancak ne var ki, yine uygulama anı geldiğinde, insanlar sanki bu samimi analizleri hiç yapmamışçasına kendi kişiliklerini tüm eksiklikleriyle tekrardan ortaya koyarlar. Konuşmak her insan için çok kolaydır. Hatta çoğu zaman o kişiyi insanlar arasında yüceltecek bir fırsattır. Bu nedenle her insan ‘iyiliğin ne olduğu’ konusunda çok çarpıcı konuşmalar yapabilir. Ama mühim olan ‘sadece konuşan değil, aynı zamanda da uygulayan insan olabilmek’tir. Merhum Şehid Seyyid Kutub da bu manayı çok güzel bir şekilde ifade etmiştir:

RABÎU’L-AHİR 1437

51


Selefimizin söylemiş olduğu lisan-ı hal lisan-ı kâlden daha entaktır cümlesi de bu ana temayı işlemektedir. Amelsiz söz ve yazının hükmü yoktur. Şuna dikkat edilmelidir ki konuştuklarını yapmaya güç yetirdikleri halde yapmayanların, güçlerinin yetmedikleri hedefleri konuşması abesle iştigaldir. Elinden geleni yapmayıp, elinden gelmeyeni konuşmaktan kaçınmak gerekir. Küçük işleri yapmayanların büyük işleri konuşması doğru olmaz. Şunu unutmamalıyız ki her şeyi konuşmak zorunda değiliz ama konuştuklarımızı yapmak veya yapmak için mücadele etmekten sorumluyuz.

“Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...” Hakkı, doğruyu, ideali söylemek önemli olduğu kadar, asıl mesele söyledikten sonra o hakkın yerine getirilmesi için mücadele vermektir. Amele dökülmeyen sözler ve yazılar değil kişilere yön vermek veya kişiye hayır ve hasenat kazandırmak bilakis onlar için bir günah ve vebal yükü oluşturur. Eğer sadece konuşularak, yazılarak bir yere varılsa idi, şu an varılmamış bir hedef, ulaşılmamış bir gaye kalmazdı. Ama ümmetin hali malum. Atalarımızın “Lafla peynir gemisi yürümez” ifadesi de bu manada önemlidir. Selefimizin söylemiş olduğu lisan-ı hal lisan-ı

52

OCAK 2016

kâlden daha entaktır cümlesi de bu ana temayı işlemektedir. Amelsiz söz ve yazının hükmü yoktur. Şuna dikkat edilmelidir ki konuştuklarını yapmaya güç yetirdikleri halde yapmayanların, güçlerinin yetmedikleri hedefleri konuşması abesle iştigaldir. Elinden geleni yapmayıp, elinden gelmeyeni konuşmaktan kaçınmak gerekir. Küçük işleri yapmayanların büyük işleri konuşması doğru olmaz. Şunu unutmamalıyız ki her şeyi konuşmak zorunda değiliz ama konuştuklarımızı yapmak veya yapmak için mücadele etmekten sorumluyuz. Yüce Rabbimiz kitabında “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir” buyurarak amel edilmesi için mücadele verilmeyen sözlerden kaçınmayı emretmiştir. (Saf, 61/2) İnsanlar arasında yaygın olan özelliklerden biri de ‘gereksiz yere uzatılan ve hikmetsiz olarak yapılan konuşmalar’dır. Bazı insanlar gün boyunca karşılaştıkları hemen her konu hakkında, -belirli bir amaç olmaksızın- detaylı analizler yapmaktan, her konu üzerinde uzun uzun konuşmaktan çok hoşlanırlar. İsteseler birkaç cümlede halledebilecekleri bir konuyu, özellikle uzatıp saatlerce irdelemeyi severler. Bu, özellikle cahiliye insanlarında sıklıkla görülen bir alışkanlıktır. Ancak cahiliye insanlarının dünya hayatına, ölüme, ahirete bakış açıları düşünülecek olunursa, onlar bu alışkanlığı herhangi bir açıdan zararlı bulmazlar. Maddi çıkar elde etmek, itibar, makam ve mevki kazanmak gibi dünyevi idealleri dışında, gerçekten asil ve değerli bir hedefleri yoktur. Bu yüzden de, hayatlarının birçok kısmında oyalanmayı, ya da kendi kullandıkları deyim ile ‘vakit öldürmeyi’ mahsurlu görmezler. Dolayısıyla, aynı boşluğun konuşmalarında da olması onları rahatsız etmez. Bu kişilerin aradığı zaten sadece bir şekilde ‘vakit geçirmek’tir. Müminler hayatlarına Merhum Şehit Hasan el-Benna’nın “Görevlerimiz vakitlerimizden daha çoktur” cümlesi ile ifade etmiş olduğu


perspektif çerçevesinde yön vermelidirler. Müminlerin hayatında ise durum çok farklıdır. İman eden bir insanın hayatının her anında yapacağı çok fazla şey vardır. Mümin, ‘çok yüksek ideallere sahip insan’ demektir. Müslüman, dünyada kendisine verilen sınırlı süre içerisine, olabilecek en fazla hayırlı söz, davranış ve faaliyeti sığdırmaya çalışır. Uyku, yemek, beden temizliği gibi zaruri ihtiyaçlarına, olabilecek en akılcı ve en az vakti ayırarak, hayatının geri kalan tüm bölümünü Allah’ın rızasını kazanabileceği çalışmalara ayırır. Dolayısıyla müminin boş vakti yoktur. Allah Kuran’da, müminin bu konudaki bakış açısının nasıl olması gerektiğini şöyle bildirmiştir:  “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et.” (İnşirah Suresi, 7)  Bu nedenle Müslüman bir konudan bahsederken, konuyu olabilecek en özlü, en kısa ve en hikmetli şekilde halletmeye çalışır. O konu çözüme kavuşturulduktan sonra ise, sırf vakit geçirmek için gereksiz detaylarla, amacı olmayan yorumlarla ya da tekrarlarla konuyu uzatmaz. İstişare gibi hayırlı bir iş bile yapsak konuyu dağıtmadan, gereksiz detaylara dalmadan en hızlı ve faydalı konuşmalar yapmayı hedeflemeli ve buna özen göstermeliyiz. Müminin şeytandan ya da nefsinden gelebilecek bu tür yönlendirmelere karşı da çok dikkatli olması gerekir. İman eden bir insan için, hem kendinin hem de karşısındaki kişinin vakti son derece önemli ve kıymetlidir. Bir konuda gereksiz yere eklenecek tek bir hikmetsiz cümle bile, müminin bu kıymetli vaktini alabilir. Bu vakitte Müslüman, bu boş konuşma yerine, aklını, vicdanını çok hayırlı bir düşünceye, söze ya da tavra kanalize edebilir. Bu nedenle Müslümanların da, hem kendileri, hem de diğer mümin kardeşleri açısından, konuları gereksiz yere uzatmamaları, hikmetsiz ve amaçsız tekrarlarla vakit kaybetmemeleri, boş sözlere dalmamaları son derece önemlidir. Her konuyu olabilecek en kısa, en özlü ve en akılcı şekilde halledip geçmek, önemli bir akıl alametidir. İşte mümin de bu yüksek akla ve vicdana sahip olan insandır.

Müslüman her konuştuğu cümlenin hesap gününde önüne çıkartılmak üzere saklandığı şuuru ile konuşma(ma)lıdır. Kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23) Bir başka Hadis-i Şerîf’te “En faziletli kimdir?” sorusuna Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5)

Müslüman her konuştuğu cümlenin hesap gününde önüne çıkartılmak üzere saklandığı şuuru ile konuşma(ma)lıdır. Kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23) Bir başka Hadis-i Şerîf’te “En faziletli kimdir?” sorusuna Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kim-

RABÎU’L-AHİR 1437

53


Kişinin helâl mi haram mı, güzel mi çirkin mi,

Müminler hayatlarına Merhum Şehit Hasan el-Benna’nın “Görevlerimiz vakitlerimizden daha çoktur” cümlesi ile ifade etmiş olduğu perspektif çerçevesinde yön vermelidirler.

hayır mı şer mi henüz tam olarak kestiremediği bir sözü söylemesi de konuşma âdâbına aykırıdır. Hadis-i şerifte: “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 23) Nitekim atalarımız da, “Bin düşün bir söyle” ve benzeri güzel sözleri söylerken bu hadislerden ilham almışlardır.

sedir.” mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5) Az ve öz konuşmalı, lüzumsuz tafsilattan kaçınmalıdır. Diğer bir ifadeyle çok konuşmamayı, yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allâh Teâlâ mü’minlerin mümtaz hasletlerini sayarken: “O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn, 23/3) buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân, 31/6) Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir: “Allâh’ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allâh’ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allâh’tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62) “Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11) Taşlıcalı Yahyâ, çok konuşanların çok hata yapacağını ifâde ile şöyle der: “Ehl-i dillerde bu mesel anılur; / Kim ki çok söyler ise çok yanılur.” Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18) âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur: “Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun! ” (Buhârî, Edeb, 31, 85)

54

OCAK 2016

Sarf edilen her faydalı ve hikmetli söz, insanı ahirette kazançlı çıkaracak, Allah’ın rızasını, cennetini ve rahmetini kazanmasına vesile olacaktır. Mü’min her hâlükârda doğruyu konuşmalı, yalan söz ve yalan haberden şiddetle sakınmalıdır. Allâh Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile mürâcaat eder ve (âdeta ona) şöyle derler; “Bizim haklarımızı korumakta Allâh’tan kork! Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” (Tirmizî, Zühd, 61) Yazımızı Rabbimizin konuşmak ile ilgili emirleri ile sonlandıralım. “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allâh amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ahzâb, 33/70-71) “Boş ve yararsız olan sözü’ işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: “Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz” derler.” (Kasas Suresi, 55) “Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.” (Furkan Suresi, 72)


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

Güney Afrika’da Bir Mücadele Adamı:

İmam Abdullah Harun (1924 -1969)

“B

izim amacımız beyaz ırkı yok edip yerine siyah ırkı getirmek değildir. Maddeye dayanan bir ayaklanma, hiç değildir. Bizim davamız, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen ırkçı-laik Güney Afrika Cumhuriyeti’ne karşıdır.” (Abdullah Harun)

Allah, kullarını karanlıktan aydınlığa çıkarma-

HAYATI

ya vesile olacak kişileri tarih boyunca insan-

İmam Abdullah Harun, 1924’te Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da, Müslüman Malay(Malezya ırkına verilen isim) bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bebek yaşlarda annesini kaybedince, halası kendisini büyüttü.

lardan mahrum etmemiştir. İşte “Kara Kıta” olarak tanımlanan Afrika’da İmam Abdullah Harun... O, insanların İslam’ın aydınlığına kavuşması için büyük gayret göstermiştir. Bu gayret ve samimiyeti, şehadet ile ömrünün süslenmesine vesile olmuştur.

İlköğrenimini burada tamamladıktan sonra, İslami ilimler alanında eğitim görmek için Mek-

RABÎU’L-AHİR 1437

55


amacı gençliği güçlendirmek ve gençlik üzerine odaklanmaktı. Gençlere konuşma imkânı tanıyordu. Özellikle genç hanımlara İslam düşüncesini yaymak için çabalıyordu.” Bunun yanında siyahi göçmen işçiler arasında da İslam’ın yayılmasına önayak olup Müslüman olmalarına vesile olur.

1959 yılında arkadaşlarıyla birlikte “İslam’ın Aynası” isimli bir dergi çıkarır. Derginin editörlüğünü bizzat İmam Harun yapar ve dergide Hasan el Benna başta olmak üzere ilim ve dava adamlarının kitaplarından bölümler yayınlanır. Ertesi yılda da “Muslim News” isimli aylık bir gazete çıkarmaya başlayıp, Güney Afrika’da yaşayan Müslümanlar üzerinde etkili olmaya başlar.

ke’ye gider ve 14 yaşına geldiğinde hafızlığını tamamlar. Mekke ve Medine’nin ileri gelen âlimlerinden dersler alır. En çok Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin eserlerinden etkilenen İmam, bunu yaşantısıyla da göstermiştir.

1959 yılında arkadaşlarıyla birlikte “İslam’ın Aynası” isimli bir dergi çıkarır. Derginin editörlüğünü bizzat İmam Harun yapar ve dergide Hasan el Benna başta olmak üzere ilim ve dava adamlarının kitaplarından bölümler yayınlanır. Ertesi yılda da “Muslim News” isimli aylık bir gazete çıkarmaya başlayıp, Güney Afrika’da yaşayan Müslümanlar üzerinde etkili olmaya başlar. Bu yıllarda Güney Afrika’da tam bir ırkçılılık rejimi uygulanmaktadır. 1961 yılında yürürlüğe giren anayasa ile de ırkçılık resmileşince, ülke genelinde siyahlar tarafından protesto gösterileri ve grevler düzenlenmeye başlanır. İmam Harun da bu eylemlere destek verir. Vaazlarında ırkçılığın İslam tarafından yasaklandığını ifade ederek Müslümanları, faşist Güney Afrika yönetimine karşı mücadele etmeye çağırır.

Ülkesine 1955’te dönünce, Cape Town’daki Camia Camii’ne imam olarak atanır. Burada üç yıl gibi kısa bir sürede İslami çalışmalar yaparak, halkın ve özellikle gençlerin bilinçlenmesine vesile olur. Bu camide yetişen gençlerle “Müslüman Gençlik Derneği” adlı bir oluşum kurar.

Abdullah Harun, bu mücadelesinin amacını şu cümlelerle ortaya koyar: “Bizim amacımız beyaz ırkı yok edip yerine siyah ırkı getirmek değildir. Maddeye dayanan bir ayaklanma hiç değildir. Bizim davamız Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen ırkçı-laik Güney Afrika Cumhuriyeti’ne karşıdır. Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, beyaz olsun, siyah olsun insanları sömürüden ve zulümden kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmaktır. Biz ırkçı değiliz. Biz insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğuna inanırız. Ve her kim olursa olsun bu inancımızı kaim kılıncaya kadar mücadeleden geri durmayacağız.”

İmam’ın oğlu, babasını şöyle anlatır: “Babamın

Güney Afrikalı Müslümanlar, “İslam Adalet Di-

1950 yılında Galiema Sadan adlı Müslüman hanımla evlenir. Bu evlilikten biri erkek, ikisi kız üç çocuk sahibi oldu.

56

İslami davetin yanında, Güney Afrika’nın çeşitli bölgelerinde fakir ve yoksullara yardım çalışmalarında bulunur. Maaşının çoğunu fakir halka dağıtmasından dolayı ailesi maddi zorluklar yaşar.

OCAK 2016


vanı, Müslüman Gençlik Hareketi ve El Kıble” gibi teşkilatların etrafında örgütlenir. Bu teşkilatlanmalarında, İmam Harun’un büyük gayreti olur. Bu arada hanımıyla birlikte Güney Afrika’daki Müslümanların halini dünyada duyurmak ve hac vazifesi yapmak için Mekke’ye, ardından Kahire’ye gider. Kahire’den sonra Londra’ya geçen imam, burada da halkına para yardımında bulunulması için çalışmalarda bulundu. Daha sonra da tekrar memleketine döndü. Yaptığı mücadele ve gayreti devlet tarafından rahatsızlık uyandırınca, 1969’da evine yapılan bir baskınla gözaltına alınır. Cezaevinde kendisine helal olmayan yemekleri reddedip, evinden helal yemek getirilmesini talep eder ancak bu teklifi kabul edilmez. 138 gün süren ağır işkenceden sonra, 27 Eylül 1969’da şehit oldu. Şehadetinden önce son sözleri şu oldu; “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Günahlarımı bağışla. Karımı ve çocuklarımı esirge. Şimdi senin gözetip esirgemene her zamankinden daha çok muhtaçlar. Ey en esirgeyici olan! Sen birsin, buna iman ettim. Ve Peygamber Muhammed, senin Rasûlündür. Selam üzerine olsun. Yaralarım sızlıyor, artık bu eza ve cefaya dayanasım kalmadı. Ey esirgeyici olan! Ruhumu al; işkencelere bedenimi bırak, zayıflığımı bağışla. Ey esirgeyici olan! Beni öldür artık, bedenimi özgür kıl; halkımı özgür kıl!” Güney Afrika’daki Müslümanlar’ın nüfusu 2009 sayımlarına göre %1,5’tur. Onun hayatı hakkında “İmamın Öldürülüşü” adıyla bir kitap Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Oğlu Babasını Anlatıyor “İnsanlar için faydalı işler yaptı. O dönem çok mühim işlerdi İmam Abdullah Harun’un yaptıkları. Çünkü Müslümanlardan çok az kişi ezilen, mağdur ve muhtaç kimselere yardım faaliyetleriyle meşgul oluyordu. Özellikle de dini bir önder olarak bu işleri yapan tek kişiydi. Bazı Müslümanlar da bu işlerle uğraşıyordu ama sayıları çok azdı. İmam Abdullah Harun, din ve inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlara maruf üzere

davranıp yardım elini uzattığı için halklar arasında örnek bir şahsiyet oldu... Babam, Güney Afrika’daki siyahlara değer veriyor ve İslam’a davet ediyordu. Hükümet İncil’e dayandırdığı fikirlerle Allah’ın onlara diğerleri üzerinde hükmetme yetkisi verdiğine inanıyor, İmam Harun ise Kuran ve sünnete dayandırdığı fikirlerle ırkçı hükümetin aleyhinde konuşuyor, insanları İslam’a çağırıyordu.’’ İmam Abdullah Harun, Seyyid Kutub ve diğer İhvân mensubu düşünür ve davetçilerin kitaplarını okudu. Dolayısıyla kendisi üzerinde bir İhvân etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ama diğer taraftan Sûfî yönelimleri de olan biriydi. Evet, bir tasavvuf hareketine bağlı değildi ama sûfîlerden istifade ederdi. Bununla birlikte farklı yönelimlere muttali idi. Sûfî ve İhvânî yaklaşımları mezdederek oluşturduğu bir zemin üzerine kurmuştu çalışmalarını... Önemli olan, hangi tarikat olursa olsun bidat ve hurafelerden uzak durmalı, tevhid inancına aykırı davranmamalıdır. Ben sûfî ve sûfî olmayan bütün oluşumları İslâm şeriatına bağlı kaldıkları sürece benimsiyor ve destekliyorum.” ------------------------Kaynakça: 1. Afrikalı İmam Harun, Adem Özköse 2. Dr. Muhammed Harun ile Söyleşi, Ömer Faruk Tokat (www.darulhikme.org.tr) 3. İmam Abdullah Harun’un şehadetinin 44. Yıldönümü (Bekir Dilekçi-Dünya Bülteni Tarih Servisi)

RABÎU’L-AHİR 1437

57


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

Batı Afrika’da Bir Müslüman Beldesi:

Senegal

İ

slam coğrafyalarını ele aldığımız yazı dizimizin bu bölümünde %94’ü Müslüman

olan Batı Afrika ülkesi Senegal’e konuk olacağız. Geçmişte Fransız batı Afrika’sının merkezi olan ve Fransız sömürgesinden ciddi bir biçimde etkilenen Senegal, stratejik konumu, tarihsel süreçteki yeri, ekonomik ve kültürel yapısı sebebiyle günümüz Afrika’sının önemli ülkelerinden bir tanesidir. Bu yönüyle küresel siyasette de önem atfedilen Afrika ülkeleri arasında yer alan Senegal, yukarıdaki özellikleri ile birlikte çok eskilere dayanan İslami kökleri, halkının İslam’la kurduğu ilişki biçimi, çeşitli İslami grup ve cemaatlere ev sahipliği yapması gibi sebeplerle Müslümanlar açısından da önemle takip edilmesi gereken bir Müslüman beldesidir.

58

OCAK 2016

Coğrafi ve Demografik Özellikler Batı Afrika’nın önemli ülkelerinden biri olan Senegal batıda Atlas Okyanusu, kuzeyde Moritanya, doğuda Mali, güneyde ise Gine ve Gine Bissau’ya komşudur. Başkenti Dakar olan ülke batıda Atlas Okyanusundan ülke içlerine kadar uzanan Gambiya nehrinin her iki kıyısı boyunca kurulmuş Gambiya (1) adlı ülkeyi de çevrelemektedir. Türkiye’nin yaklaşık dörtte biri kadar yüz ölçümüne sahip olan ülke on üç milyona yaklaşan nüfusa ev sahipliği yapmakta, bu nüfusun %94’lük bir kısmını Müslümanlar, geri kalan kısmını ise Hristiyan ve Animistler oluşturmaktadır. Hristiyanların pek çoğu özellikle Fransız sömürgeciliği gölgesinde gerçekleşen misyonerlik faaliyetleri sonucunda bu inancı kabul etmiştir. Afrika ülkeleri içerisinde sanayi bakımından önemli bir konumda yer alan Senegal batı Afrika kıyılarının en önemli limanlarından biri olan Dakar limanına da ev


sahipliği yapmaktadır. Resmi dilin Fransızca olduğu ülkede kendine has özellikleri bulunan laik bir yönetimin olduğu görülmektedir. Ülkenin ismini bir berberi kabilesi tarafından kullanılan sunu goal “bizim kayık” şeklindeki ifadeden aldığı söylenegelmektedir.

Senegal Tarihine Kısa Bir Bakış Bugünkü Senegal bölgesi birçok krallığın kurulduğu bir bölge olarak karşımıza çıkar. Batı Afrika’daki Gana, Mali ve Songhai krallıkları bugünkü Senegal topraklarını da kapsayan alanda hüküm sürmüş olmakla beraber, Senegal bölgesinde kurulan merkezileşmiş devletlerin tarihi 9. yüzyılda bugünkü Fouta-Toro bölgesinde kurulan Tekrur Krallığı’dan başlatılmaktadır. (2) Senegal’in Avrupalı sömürgecilerle tanışıklığı ise 15. yüzyılda Portekizlilerin Senegal nehri yakınlarına kurdukları kolonilerle başlamış, bunu Hollandalılar takip etmiştir. Ancak ülkenin sömürgecilik tarihindeki en etkili ülke diğer bölge ülkelerini de sömürgeleştirme çabaları güden Fransa’dır. Öyle ki 1659 yılına gelindiğinde Senegal’de St. Louis adında bir kent kurulur ve bu kent temelleri atılan Fransız Batı Afrika kolonisinin merkezi haline gelir. Bu merkez yakın dönemlere kadar bile Fransız sömürgeciliğinin önemli merkezlerinden biri olmaya devam etmiştir. Bölge, sömürge ülkelerinin etkinliği ile birlikte köle ticaretinin (3) de önemli merkezlerinden biri haline gelmiş ve milyonlarca Müslüman bu dönemde zorla Hristiyanlaştırılarak çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere Amerika’ya taşınmış ve bu durum Hristiyan dünyada yayınlanan papalık bildirileri ile de bir cihad olarak kabul edilmiştir. Bir Anektod-Goore Adası: Afrika’da Portekizlilerle birlikte başlayan Hollanda ve Fransızlarla devam eden köle ticaretinin başladığı, insanların toplanarak inanılmaz işkence ve zulümlere maruz kalarak gemilerle Amerika’ya taşındığı Goore adası bugünkü Senegal sınırları içerisinde yer almaktadır. Ada günümüzde

bir utanç timsali olarak müzeye çevrilmiştir. Adada insanların toplandığı, prangalara vurulduğu, kazıklar ve zincirlerle bağlandığı köle evleri batı uygarlığının utanç tablosu olarak sergilenmektedir. Ülke 1960 yılında ise, önce Mali ile bir federasyona iştirak etmiş ve hemen ardından bu federasyondan da ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır. Kazanılan bağımsızlık sonrası ülkenin başına Hristiyan bir milliyetçi olan Leopold Senghor geçmiştir. Bu tarihten itibaren laik bir Cumhuriyet olarak yönetilmeye başlanan Senegalde ilerleyen yıllarda uzunca bir dönem Sosyalist partinin etkinliği görülmüştür. Gambiya’nın ülkeden ayrılması ise 1989 yılında gerçekleşmiştir.

Senegal’de İslam ve Müslümanlar İslam’ın Senegal’deki serüveni bir yandan bölge Müslüman beldeleriyle paralellik taşıyan diğer yandan da kendine has özellikler barındıran özgün bir serüvendir. Bugün Senegal olarak bilinen bölge insanlarının İslâm’la ilk teması, V. (XI.) yüzyılda Sahrâ’da yaşayan Berberî Sanhâce kabilelerinden Senegal’e gidip gelen Müslüman tüccarlar vasıtasıyla olmuştur. Tarihçilerin çoğu, İslâm’ın Senegal’e bugünkü Futa Toro’da hüküm süren ve 432 (1040) civarında öldüğü tahmin edilen Tekrûr Kralı Vâr Câbî zamanında girdiğini kabul edilmektedir. Bekrî putlara tapmakta olan bu kralın Müslüman olduğunu, devlet ricâli ve halkın İslâm’a girmesini sağladığını, halkıyla birlikte dinin emirlerini yerine getirdiğini söyler. Aynı yüzyılın ortalarında Mâlikî fakihi Abdullah b. Yâsîn’in Senegal nehri üzerindeki bir adada tesis ettirdiği ribâtta başlattığı dinî hareket bölgede İslâm’ın yayılışını hızlandırmıştır. Bu dinî hareketin devamı olarak kurulan Murâbıtlar, Tekrûr krallarıyla iyi ilişkiler içine girip bölgede İslâm’ın yayılması için gayret göstermişlerdir. (4) Senegal’de İslam’ın yayılmasında Murabıtlar olarak adlandırılan bir devlete sahip olan Müslümanların etkisi çok büyük olmuştur. Ayrıca

RABÎU’L-AHİR 1437

59


mürgecilik politikaları ve hükümetin İslam dışı uygulamalarına karşı tavırlar sebebiyle önemli eleştirilere muhatab olmuştur. Bu eleştiriler ülkede İslami hareketin gelişmesinde de etkili olmuştur. (5) Bu hareketlerin en önemlilerinden biri ise Cezayir’de eğitim alan gençler tarafından 1953 yılında kurulan İslami Kültürel Birlik Hareketidir. Bu hareket ülke genelinde kurduğu pek çok ilmi ve kültürel kurumla hem sömürgecilik mantığı hem de İslam dışı politikalarla mücadele etme yoluna gitmiştir.

Senegal’in Avrupalı sömürgecilerle tanışıklığı ise 15. yüzyılda Portekizlilerin Senegal nehri yakınlarına kurdukları kolonilerle başlamış, bunu Hollandalılar takip etmiştir. Ancak ülkenin sömürgecilik tarihindeki en etkili ülke diğer bölge ülkelerini de sömürgeleştirme çabaları güden Fransa’dır. Öyle ki 1659 yılına gelindiğinde Senegal’de St. Louis adında bir kent kurulur ve bu kent temelleri atılan Fransız Batı Afrika kolonisinin merkezi haline gelir. Bu merkez yakın dönemlere kadar bile Fransız sömürgeciliğinin önemli merkezlerinden biri olmaya devam etmiştir.

bölgede İslam’ın yayılmasında ve sömürgecilik hareketlerine karşı direnişler gösterilmesinde tarikatlar önemli etkinlikler göstermiş ve tüm misyonerlik çabalarına rağmen halkın İslami kimliklerini koruması hususunda önemli roller üstlenmişlerdir. Ancak bu tarikatlar, her ne kadar sömürgecilik dönemlerinde batılı ülkeler tarafından uygulanan Hristiyanlaştırma politikalarına karşı önemli bir direnç göstermiş olsalar da yeni sö-

60

OCAK 2016

Ülkede, her ne kadar İslam biçim olarak gündelik hayatın önemli unsurlarından biri ise de içerik bakımından ciddi problemlerin olduğu söylenebilir. Batı tarzı düşünce, eğitim ve kültür politikaları sonucunda meydana gelen seküler kültürün etkisi altındaki Müslümanlar pek çok problemle mücadele etmektedir. Son tahlilde genelde Afrika’da özelde ise Senegal’de sömürü faaliyetlerinin sadece maddi kaynaklara yönelmediğini, İslam’ın özüne yönelen bir sömürü anlayışının tüm formlarıyla etkinlik mücadelesi verdiğini söylemek mümkün gözükmektedir. ------------------------1. Gambiya devlet başkanı Yahya Jammeh 12.12.2015 tarihinde tüm dünyaya seslendiği ve ülkenin resmi iletişim kanallarında da yayınlanan mesajında ülkesinin kaderinin yüce Allah’ın elinde olduğunu belirterek belirtilen tarih itibariyle ülkesinin bir İslam devleti olduğunu vurgulamış ve bu açıklama dünya kamuoyunda önemli bir etki uyandırmıştır. 2. Özgecan Şahin, “Senegal Cumhuriyeti” Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Afrika Ülke Profilleri Serisi, Ankara, 2011. 3. Afrika’da gerçekleşen köle ticareti adı verilen zulüm politikaları ve bu politikaların Afrikalı Müslümanların tarihindeki yeri hakkında bilgi edinmek açısından Sylviane A. Diouf’un “Allah’ın Kulları: Amerika Kıtasında Köleleştirilmiş Müslümanlar” adlı kitabı, Müslümanlar açısından pek de bilinmeyen ama tarihte Müslümanlara reva görülen en büyük zulümlerden birini anlamak açısından dikkatle okunmalıdır. 4. Ahmet Kavas, “Senegal”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. 5. Bu hususta detaylı bilgi için bkz: Roman Loımeıer, “Senegal’de Tarikatlerle İslami Reform Hareketleri Arasındaki İlişkinin Politik Boyutları”, Çeviren: Abdullah Kartal, T.C. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003, Cilt: 12, Sayı:1


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

ÇOCUK VE NAMAZ

N

amaz; mü’minin miracı, dinin gereği ve müslümanın özellikle zor ve sıkıntılı zamanlarındaki en büyük dayanağıdır. İslam’ın 5 şartından biri olan namaz Kelime-i Şehadetten sonra 2. şart olarak önümüze çıkmaktadır. Bu da yaşam tarzı olarak İslam’ı seçen bir insanın yapması gereken ilk ve en önemli işin namaz

olduğunu ortaya koyuyor. İslam’da şirk ve küfür kişiyi cehenneme sürükleyen en önemli 2 etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir mü’min bunlardan korunursa ancak cehennemden korunma imkanını elde eder. Küfür(yani inkar) ve şirk(yani Allah’a ortak koşmak) üzere ölmek demek, Allah’ın

RABÎU’L-AHİR 1437

61


fifçe kaba yerlerine vurmamızı emretmektedir. Çünkü o yaştan sonra bir şeyleri öğrenmek ve uygulamak daha da zor bir hal alacaktır.

nimetlerle dolu cennetinden mahrum olmak demektir. Kişi bu hal üzere yaşamak ve ölmekten yüce Allah’a sığınmalıdır. Sadece Allah’a sığınmak yeterli değildir. Bununla beraber insan, kendisini şirk ve küfürden uzak tutacak etkenlere sarılmakla mükelleftir. İşte o etkenlerden biri ve en önemlisi NAMAZ’dır. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır.” Yani namazı terk edenin bunlara her an düşme tehlikesi vardır. Namaz kılmayan bir müslümanın imanı pamuk ipliğine bağlı gibidir. Her an bu iplik kopabilir. “Benim kalbim temizdir, yeri gelince Kuran’ımı okurum, özel gün ve gecelerde sabahlara kadar namaz kılarım” sözleriyle insan ancak kendini kandırmaktadır. Böyle söyleyenlere şöyle cevap verebiliriz: “Sizin kalbiniz, ayakları şişinceye kadar namaz kılan ve bunu cennetlik olduğu, kalbi temiz kılındığı halde hiç ihmal etmeyen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbinden de mi daha temiz? Elbette ki bu kabul edilmez bir bahanedir. Ama namaz bir sabır işidir. Ayetin ifadesiyle Allah’tan hakkıyla korkanlar dışındakilere zor ve ağır gelen bir görevdir. İnsan bir şeyleri ayırt etme yaşına gelmeden evvel namaz ibadetini hayatına oturtmalıdır. Çünkü özellikle 10 yaşından sonra o yaşa edinilmemiş bir alışkanlık, kazanılmamış bir ahlakın kişinin ruhuna yerleşmesi zorlaşacaktır. Bu yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem 7 yaşına gelen çocuklara namazı emretmemizi, 10 yaşına gelmelerine rağmen kılmazlarsa incitmeden ha-

62

OCAK 2016

Çocuklarda ilk 7 yıl çok önemlidir. Kişinin hayatının temelidir ve bu yaş dönemi. Öyleki 40 yaşındaki bir insana “dün ne yedin?” diye sorsanız belki hatırlamaz ama 6-7 yaşında nerede ne yaptığını çok net hatırlayabilir. O yaştan sonra Kuran öğrenmeye kalksa belki yıllarını alır ama 6-7 yaşına kadar öğrendiği bir “Subhaneke” duasını asla unutmaz. Hiçbir şeyin hafızadan silinmediği bu dönem işte bu yüzden çocuklarımıza güzel alışkanlıklar kazandırma ve ibadet eğitimi verme açısından, çok önemlidir. Öncelikle gözü önünde annesinin, babasının, dedesinin ve sevdiği diğer büyüklerinin 5 vakit namazını kılması, çocuğu, potansiyel bir namaz kılıcı yapar. Buna ÇEVRENİN ÖRNEKLİĞİ diyebiliriz. Çocuğun namaz kılmasını istiyorsak elbette ki önce bizim kılmamız gerekmektedir. Yoksa hiçbir etkisi olmaz. Peki sadece öncelik yeterli midir? Elbette ki hayır. Çocuklar elimize verilmiş nasıl istersek öyle şekillendirebileceğimiz bir hamur gibidir. Gideceği yönü bizim göstermemizi beklerler. Ama elbette ki hidayet veren Allah’tır. Ama bizim buna vesile olmamızı istemektedir.

Çocuklara namazı öğretirken dikkat edilmesi gerekenler; 1-BİLGİ: Yaş seviyesine göre içi doldurulacak namazın önemi, gerekliliği, farziyeti anlatılmalıdır. Bununla beraber ara ara namaz içindeki dualar ve sureler ezberletilmelidir. İlimsiz amel, amelsiz de ilim olmayacağından namaz ile ilgili bilgi verilmeli daha sonra amel etmesi için teşvik edilmelidir. 2-İKNA: Çocuğa içi doldurulmuş bilgiyi yüklemek yeterli değildir. Verdiğimiz bilgi konusunda onun vicdanına hitap ederek ikna etmemiz gerekmektedir. Vicdanına namaz kılması gerektiğini yerleştiren çocuk, annesi, babası veya bir velisi olmadığı zaman ve yerlerde de namazı bırakamayacaktır. Bu konuda güzelce ikna edilen ve kıldığı namazı sadece Allah için kılmaya alıştıran çocuk, öleceğini bilse


namazından vazgeçmez. Ama namaz kılması gerektiğine kâni olmamış çocuk, sadece anne ve babasının zoruyla kıldığından, onların yokluğunda namazı ihmal edecektir. Şu da bilinmelidir ki mesela 7 yaşındaki bir çocuk namaz kılma konusunda gevşeklik gösterip ihmal edebilir. Ya da kılmak istemediğini söyleyebilir. Anne babalar hemen pes etmeyip ben vicdanına bunu yerleştiremedim mi? diye düşünmemelidir. Çünkü bu, bir günlük bir iş değildir. Sabır ister. İkna etmekte zaman alır. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da “sabır ve namaz” ile Allah’tan yardım istemek gerekmektedir. 3-SEVDİRME: Eskilerden bazı büyüklerimiz anlatırlar. Kendilerine “Niçin namaz kılmıyorsun?” diye sorulunca, “ben küçükken camiye gittim. Hocam beni dövdü. Bir daha da ne camiye adım attım, ne de namaz kıldım” diye cevap verirler. Tabi ki bu bir bahane değildir. Ancak öğretici kişi nefret ettirmeden, sevdirerek namazı öğretmeye dikkat etmelidir. Çünkü birinin günahına sebebiyet vermek onu yapan kadar sebep olana da günah kazandırır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin” buyurmuyor mu? Öyleyse anne babalar veya eğitimciler bıkmadan, usanmadan, yorulmadan sabırla ve güzellikle namazı öğretmeli ve sevdirmelidirler. Yoksa ileri de kılmadığı her namazdan ebeveynin de bir payı ve günahı olacaktır. Allah muhafaza... 4-KOLAYLAŞTIRMA: Rabbimiz (c.c) İnşirah Suresinde 5. ayetinde “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurmak suretiyle insanın kolaylığa olan ihtiyacını dile getirmiştir. Eğitimde usul kolaydan zora doğru ilerlemektedir. Bir şeyde eğer günah yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kolay olanını tercih ederdi. Çünkü insan tabiatı kolay olana yatkındır. Bu yüzden Rasûlullah “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” buyurmaktadır. Çocuğumuz 7 yaşına geldiyse artık yavaş yavaş günde 1 vakitte olsa namaz kılmaya başlamalıdır. Bu vakit ev durumuna ve çocuğa göre değişebilir. Mese-

Eğitimde usul kolaydan zora doğru ilerlemektedir. Bir şeyde eğer günah yoksa Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kolay olanını tercih ederdi. Çünkü insan tabiatı kolay olana yatkındır. Bu yüzden Rasûlullah “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” buyurmaktadır. Çocuğumuz 7 yaşına geldiyse artık yavaş yavaş günde 1 vakitte olsa namaz kılmaya başlamalıdır. Bu vakit ev durumuna ve çocuğa göre değişebilir. Mesela bu vakit “Akşam namazı” olabilir. Hem akşamları baba da evde olacağından hep birlikte cemaat yapılıp kılınabilir. Yaklaşık 9-10 ayda 1 vakit namaz eklenirse 10 yaşına gelince 5 vakit namaz alışkanlık haline gelir. Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in emri yerine gelmiş olur. Bu yöntem birden 5 vakti kıldırmaktan daha etkili olabilir.

la bu vakit “Akşam namazı” olabilir. Hem akşamları baba da evde olacağından hep birlikte cemaat yapılıp kılınabilir. Yaklaşık 9-10 ayda 1 vakit namaz eklenirse 10 yaşına gelince 5 vakit namaz alışkanlık haline gelir. Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in emri yerine gelmiş olur. Bu yöntem birden 5 vakti kıldırmaktan daha etkili olabilir. 5-ÇETELE VE ÖDÜL: Özellikle yeni başladığı zamanlarda mesela bir haftalık bir çetele tutulup bir haftanın sonunda eğer bütün hepsi kılındıysa küçük bir ödülle çocuk ödüllendirilebilir. Ama çocuğu ödül yağmuruna tutmak da doğru değildir. Çünkü bir zaman sonra etkisi-

RABÎU’L-AHİR 1437

63


ni kaybedebilir. Bu ara sıra uygulanabilir. Ama çocuğa asıl ödülünü ahirette alacağı sık sık dile getirilmelidir. 6-CAMİ GEZİLERİ: Annenin, babanın müsait olduğu bir gün belirlenip namazın kılındığı yerler olan cami, mescidlere ziyaretler yapılıp ailecek namaz kılmak çocuğun üzerinde ayrı bir etki bırakacaktır. Dolayısıyla 6 ayda bir 1 yılda bir çocuklar camiye götürülmeli erkekler babasıyla kız ise annesiyle namaz kılmalıdır. 7- BABA OTORİTESİ VE ANNE SEVGİSİ: Öncelikle namazı kılması gerektiği ile ilgili anne baba hemfikir olmalıdır. Anne babanın bu konudaki ayrı düşünceleri çocuğun kafasını karıştırır. Anne baba hemfikir ise oturup bu konuyu ciddiye alarak aile toplantısı düzenlemeli ve çocuklarına nasıl namazı alıştıracakları üzerine düşünüp kararlar almalıdırlar. En son çare bu kararlar çocukla paylaşılmalıdır. Baba bu noktadan sonra otoritesini kullanmalı(tabiki döverek, nefret ettirerek değil) annede kararlı olduğunu belli edip sevgiyle namazı kılmasını sağlamalıdır. Babanın otoritesinden

64

OCAK 2016

kasıt kararlılık, istikrar ve net olmaktır. 8-SABIR: Burada çocuktan; yani desteğimize ve hatırlamamıza ihtiyaç duyan tüm dünyası oyun olan tertemiz fıtratları bozulmamış, henüz bir şeylerin oturmadığı küçük insanlardan bahsediyoruz. Zikrettiğimiz bu maddeler uygulansa dahi namaz alışkanlığını kazanana kadar elbette ki çocuk; namazı unutacak, bazen istemeden kılacak, bazen mızmızlık yapacaktır. Bize düşen böyle durumlara net, sabırlı ve sakin olmaktır. 9- OYUN VE HİKAYE: Oyun ve hikayeler çocukların dünyasında çok etkin bir yere sahiptir. Namaza teşvik ederken bu ikisi kullanılırsa çok faydalı olacaktır. Mesela günümüzde namazla ilgili hikayelere ulaşmak oldukça kolay olduğu gibi bu tarz oyuncaklar bulmakta oldukça basittir. Bunlar temin edilip çocuklarımızı namaza alıştırma sürecinde bize yardımcı olmaları sağlanabilir. Velhamdülillahi Rabbil Alemin...


AYLIK SEMİNERLER

CANLI YAYIN WWW.İMAMBUHARİVAKFİ.ORG’DAN

ŞEYTANIN HİLELERİ VE KORUNMA YOLLARI Ali YÜCEL Hoca

Yer: İmam Buhari Vakfı

06 Ocak 2016 Çarşamba

20.30

*Bayanlara yer ayrılmıştır

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


Nebevi Hayat Dergisi 38. sayı (2016)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/