Page 1


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 37 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Ercan Araz & Yakup Hazman Kapak Yakup Hazman Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

nun izinde İçindekiler İslâm ile Hristiyanlığın Savaşında Nihâi Zafer Müslümanlarındır / Mahmut Varhan 4 Hristiyanlık Âlemi ve Yılbaşı / Hakan SARIKÜÇÜK 8 Masonluk Nedir ve Faaliyetleri Nelerdir? / Ömer ERGÜL 14 Misyonerlik ve Dünya Üzerindeki Etkisi / Ahmet İNAL 17 Şekilde Müslümânlık; Adı Konulmamış Hristiyanlık / Said ÖZDEMİR 24 İsrail Kahrolsun Mu? / Derya FIÇICI 30 Siyonizmin Kökleri ve Hedefleri / Nedim BAL 33 Koşun, Geç Olmadan! / Zafer MERT 42 Dava Erinin Musibet Fıkhı Sevap Yüklü Dertlerimiz / M. Sabri YÜCEL 48 Çocuklarda Fobiler Cesur Çocuk Yetiştirmek / Halime YILMAZ 51 Haçlıları Korkutan Komutan: Yusuf bin Taşfin / Cihan MALAY 54 Bütün Günahlarımız Şeriate Uygun (!) / Ümmü REYHANE 58 Sömürünün Baş Aktörüne Bumerang Etkisi / İbrahim ADAK 62

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Matsis Matbaa Basım Yeri: İstanbul

“Biz, o (galibiyet ve mağlubiyet) günleri(ni) insanlar arasında dolaştırıyoruz”

Basım Tarihi: Aralık 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

(Âl-i İmrân; 140)


MAHMUT VARHAN İSLÂM İLE HRİSTİYANLIĞIN SAVAŞINDA NİHÂİ ZAFER MÜSLÜMANLARINDIR

4

H

amd, Ehli Kitaba benzemekten bizi sakındıran Allah’a, Salât ve selâm, Ehli Kitaba dair nasihatleriyle bizi uyaran Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, Allahu Teâlâ’nın mağfireti ve lütfu da Ehli Kitap hakkındaki naslara tabi olan ve bu uyarılara kulak veren mümin ve müminatın üzerine olsun. Haçlı ve Siyonist ittifakının insanlığı, hayvanatı ve nebatatı dahi olumsuz etkilediği bu yüzyılda Nebevi Hayat Dergisi olarak bu şer güçlerin çalışmalarını, amaçlarını ve katettikleri mesafeyi gözler önüne koyarak keyifle okuyabileceğiniz bir yazı dizisi hazırladık.

HAKAN SARIKÜÇÜK ŞEKİLDE MÜSLÜMÂNLIK; ADI KONULMAMIŞ HRİSTİYANLIK

24

Nebevi Hayat Dergisi olarak Suriye’de yapılan zulümlere her zaman koruyucu bir dil olmaya çalıştık. Son dönemlerde Rusya, İran ve Esed rejiminin beraberce Türkmenlere saldırılarını kınıyor, Cebbar olan Alah’ın şer ittifakın gücünü kırması için ellerimizi kardeşlerimize uzatıyoruz inşallah. Nebevi Hayat Dergisi olarak okurlarımızın aboneliklerini yenilemesini ve yeni okurlar bulmasını hatırlatır, beraberliğimizin bir ömür boyu devam etmesini Rahman olan Allah’tan niyaz ederiz. 20 Aralık Pazar günü dergimiz tarafından düzenlenecek olan yarışmaya katılacak okurlarımızı şimdiden tebrik ederiz.

CİHAN MALAY HAÇLILARI KORKUTAN KOMUTAN: YUSUF BİN TAŞFİN

54


Baş Yazı

MAHMUT VARHAN

İSLÂM İLE HRİSTİYANLIĞIN SAVAŞINDA NİHÂÎ ZAFER MÜSLÜMANLARIN OLACAKTIR

İ

mtihan gereği hak ile bâtıl arasında mücadele kanununu vazeden ve neticede hakkı bâtıla galip kılan Allah Teâlâ’ya hamd ederiz. Hakkı en güzel bir şekilde temsil ederek bâtıla karşı cihad eden ve hakkın bâtılı mağlub etmesini sağlayan Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan etbâına salât ve selam olsun. İmdi; Bu makalemizde Mûte gazvesi ile başlayıp, Roma’nın fethedilmesi ile sonuçlanacak olan İslam’ın Hıristiyanlıkla savaşını genel hatlarıyla arzetmeye çalışacağız. Allah Teâlâ, İslam’ın bu mutlak galibiyetini görebilmeyi bizlere nasip ve müyesser eylesin! Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki, tarihi işaretler ve İslami davetin ilk yıllarında Hıristiyanların ortaya koyduğu tavır, Hıristiyan dünyasının Müslümanlara yakın duracağını ve tarihi düş-

4

ARALIK 1437

manları olan Yahudilere ve putperestlere karşı Müslümanlara yardım etmeseler dahi tarafsız kalacaklarını göstermekteydi. Nitekim Habeş kralı Necaşi’nin, Bizans İmparatoru Heraklius’un ve Mısır kralı Mukavkıs’ın tavırlarında bu durum sezilmekteydi. İşte Allah Teâlâ da bu duruma işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “İman edenlere, düşmanlık bakımından insanların en azılısı olarak elbette Yahudileri ve şirk koşanları bulacaksın ve onların, sevgi ve ilgi bakımından iman edenlere en yakını olarak da elbette, “Biz Hıristiyanız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların bir takım keşişleri ve rahipleri vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Elçimize indirileni dinlediklerinde, gerçeği bildikleri için gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün: “Rabbimiz!” derler, “İman ettik, bizi de şehadet edenlerle beraber yaz. Allah’a ve bize ulaşan gerçeğe niçin iman etmeyelim? Kaldı ki Rabbimizin bizi de O’nun İzinde...


salih kavim (iyiler) arasına katmasına can atmaktayız.” Allah da bu sözlerinden ötürü onları, altlarından nehirler akan, içlerinde temelli kalacakları cennetlerle ödüllendirdi. İşte o (cennet), iyi davrananların mükâfatıdır.” (Mâide; 82-85) Bu ayet’i kerimede ifade edilen hakikat, tarih boyunca Hıristiyan milletler arasından İslam’ı tercih ederek ihtidâ eden kimseler hakkında tecelli etmekte olup; bunların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Bugün dahi Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde hidayete eren ve İslam sancağı altına girenler, Yahudi ve müşriklere nisbetle Hıristiyanlar arasından daha çok çıkmaktadır. Ancak bu hakikate rağmen Hıristiyan yöneticiler ve devletler saltanatlarını tercih etmiş; şahsi ve ailevî çıkarlarını, makam, mevki ve otoritelerini korumak ve devam ettirmek uğruna tarih boyunca İslam’a ve Müslümanlara karşı en çetin savaşlara imza atmışlardır. Bu savaş bütün şiddetiyle hâlâ devam etmektedir. Allah Azze ve Celle’nin: “Biz, o (galibiyet ve mağlubiyet) günleri(ni) insanlar arasında dolaştırıyoruz” (Âl-i İmrân; 140) kanunu gereğince kimi zaman (dinlerine sağlamca sarıldıkları zaman) Müslümanlar galip gelmiş; kimi zaman da (dinlerinde gevşeyip dünyaya meylettikleri zaman da) Müslümanlar mağlub olmuş ve Hıristiyanlar galip gelmişlerdir. Fakat nihâî zafer sabreden ve Allah’tan sakınan Müslümanların olacaktır. “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da o yeryüzüne salih kullarımın varis olacaklarını yazdık!” (Enbiyâ; 105) Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilk karşılaşma Bilâdü’ş-Şâm’da/Şam diyarında meydana gelmiştir. O dönemde şu andaki Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Türkiye’nin bir bölümünü kapsayan Şam diyarı Bizans İmparatorluğu’na bağlı bir eyalet idi. Mûte ve Tebûk gazveleri ile başlayan Şam seferleri; Usame ordusu, Hz. Ebû Bekir dönemindeki fetihlerle devam etmiş ve Yermûk Savaşı gibi Hz. Ömer döneminde gerçekleşen büyük fetihlerle Bilâdü’ş-Şâm tamamen Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’ndan alınmıştır. Öyle ki bu yorucu ve zorlu savaşlar neticesinde mağlub düşen Heraklius Antakya’ya çekilmiş ve oradan: “Bir daha buluşmamak üzere elveda Suriye” didergi.nebevihayatyayinlari.com

Nafi’ b. Utbe radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den dört kelime ezberledim ki, onları elimle sayıyordum. Şöyle buyurdu: “Sizler Arap yarımadasına karşı savaşacaksınız da Allah Teâlâ oranın fethini gerçekleştirecektir. Sonra Fâris’e (Pers İmparatorluğu’na) karşı gazâ edeceksiniz de Allah Azze ve Celle oranın fethini müyesser kılacaktır. Sonra Rumlara (Bizans İmparatorluğu’na) karşı savaşacaksınız ve Allah Subhânehû ve Teâlâ orayı da fethedecektir. En sonunda Deccal ile savaşacaksınız, Allah Teâlâ onu da fethedecek (sizi ona galip getirecek)tir.”

yerek Şam diyarını artık ebediyyen kaybettiğini ilan etmiştir. Şam fethinin akabinde Müslümanlar sürekli olarak ilerlemiş, Hıristiyanlar da gerilemiştir. Öyle ki Müslümanlar Anadolu’nun birçok yerini fethederek Kostantiniyye’yi muhasara etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde kutsal yerleri Müslümanların elinden kurtarma propagandası yapan Hıristiyan din adamlarının teşvik ve tahrikleriyle haçlı seferleri başlatılmış ve Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ikinci büyük hesaplaşma meydana gelmiştir. Başlangıçta Hıristiyanlar galip gelmiş, İslam ülkelerini tahrip etmiş ve doksan yıla yakın bir zaman Kudüs-ü Şerif’i işgal etmişlerdir. Fakat Allah Azze ve Celle’nin rahmet ve inayetiyle Nureddin Mahmud Zengi ve ondan sonra Selahaddin Eyyûbî gibi yiğitler, Avrupa’dan akın akın gelen bu haçlı sürülerini mağlub etmeyi başarmış ve İslam ümmetini bu büyük felaketten kurtarmışlardır. Bundan sonra tekrar Müslümanlar eski izzet ve kuvvetlerine kavuşmuş; Eyyûbîler, Memlûkler ve Osmanlılar ortaya çıkarak Avrupa’nın saldırılarını defetmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermiş ve Avrupa içlerine doğru fetih hareketleri başlamıştır. REBÎULEVVEL 1437

5


Ebû Hureyre radıyallâhu anhu diyor ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Rumlar (Avrupalılar) Amik Ovası’na yahut Mercidâbık’a karargâh kurmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onların karşısına şehirden (Haleb’ten) o gün yeryüzü halkının en iyilerinden bir ordu çıkacaktır. Ordular karşı karşıya gelince Rumlar: “Bizimle bizden esir alınanların (Müslüman olanların) arasını serbest bırakın, onlarla savaşalım” diyeceklerdir. Müslümanlar da: “Hayır! Vallâhi sizinle din kardeşlerimizin arasını serbest bırakmaz, sizi onlarla başbaşa bırakmayız” cevabını vereceklerdir. Müteâkiben onlarla savaşacaklardır. Müslümanların üçte biri (savaşmayıp) hezimete uğrayacaktır. Allah bunların tevbesini ebediyyen kabul etmeyecektir. Onların üçte biri ise öldürülecektir. Bunlar Allah katında şehitlerin en üstünleri olacaklardır. Müslümanların daha önce hiç ayak basmamış oldukları ülkeler fethedilmiş, Balkanların çoğunluğu İslam’a girmiş ve o dönem en güçlü Avrupa ülkesi olan kutsal Avusturya İmparatorluğu’nun başkenti Viyana kuşatma altına alınmıştır. Böylece Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu müjdesi tahakkuk etmiştir: Nafi’ b. Utbe radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den dört kelime ezberledim ki, onları elimle sayıyordum. Şöyle buyurdu: “Sizler Arap yarımadasına karşı savaşacaksınız da Allah Teâlâ oranın fethini gerçekleştirecektir. Sonra Fâris’e (Pers İmparatorluğu’na) karşı gazâ edeceksiniz de Allah Azze ve Celle oranın fethini müyesser kılacaktır. Sonra Rumlara (Bizans İmparatorluğu’na) karşı savaşacaksınız ve Allah Subhânehû ve Teâlâ orayı da fethedecektir. En sonunda Deccal ile savaşacaksınız, Allah Teâlâ onu da fethedecek (sizi ona galip getirecek)tir.” (1) Yüzyıllarca süren haçlı seferleriyle umduklarını elde edemeyen Hıristiyan Avrupa, sürekli İslam âlemine hâkim olabilmenin ve Müslüman ülke-

6

ARALIK 1437

lere yönelik emperyalist hedeflerini gerçekleştirebilmenin yollarını arayıp durdu. Hıristiyan Avrupa’nın önündeki en büyük engel, İslam ümmetinin büyük çoğunluğunu bir bayrak altında birleştirmiş bulunan ve tek bir halife tarafından yöneten Osmanlı Devleti’ydi. Bundan dolayı ne yapıp edip Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalamalı ve ortadan kaldırmalıydılar. Bunu yapmanın da yolunu bulmuştular. Cahil kalmış Müslüman halklara milliyetçilik ve ırkçılık zehirini içirdiler. Jön Türklere Turancılık yaptırdılar. Diğer halklar da bunlara tepki olarak kendi milliyetlerini ve ırkî bağlarını ön plana çıkardılar. Böylece ümmet birliği unutulmuş, onun yerine küçük uluslar ve ulusal hedefler ikame edilmişti. İslam ümmetinin arasındaki bağları bu şekilde zayıflatan Hıristiyan Avrupa, her yönden saldırıya geçti. Siyasi baskılar, kültürel işgal, ahlâkî yozlaştırma, iktisadî imtiyazlar ve hamleler ve bütün bunları destekleyen ve derinleştiren askerî saldırılar peşpeşe gelmeye başladı. 19. ve 20. yüzyıllar boyunca her taraftan Osmanlı Devleti’nin müesseseleri kuşatılmaya ve çökertilmeye devam etti. İçeriden münafık ve zındıklar, dışarıdan harbî kâfirler olanca güçleriyle saldırılarını yoğunlaştırdılar. Sonunda Jön Türklerden oluşan İttihad ve Terakki hükümetinin marifetiyle Osmanlı Devleti birinci dünya savaşına sokuldu. Hasta adam kabul ettikleri Osmanlı’nın ruhu, binbir türlü desise ve hileyle bu cihan harbinin sonunda kabzedildi. Artık tüm İslam ülkeleri ve bütün Müslüman toplumlar fiilen işgal edilmişti. Batılı Hıristiyanların saldırı ve şerlerinden Müslüman toplumları koruyacak bir güç bulunmadığı için insan muhayyilesinin kaldıramayacağı derecede büyük vahşetlere imza atıldı. Yüzyıl içinde en az yüz milyon Müslüman en alçakça yöntemlerle katledildi. Bu vahşi Hıristiyan Avrupa bir müddet sonra sahneden çekilerek, Müslüman toplumlar arasından devşirdiği ve kraldan daha fazla kralcılık yapan kendisi gibi vahşi münafıkları Müslüman ülkelerin başına musallat etti. Bir asra yakındır bu hain münafıklar ve mürtedler efendilerinin sadık köpekleri olarak Müslüman toplumlara her türlü zulmü ve vahşeti reva görmektedirler. O’nun İzinde...


Bu baskı ve zulümler neticesinde İslam âleminde

karşısına şehirden (Haleb’ten) o gün yeryüzü halkının

bir kıyam başlamış ve Hıristiyan Avrupa’nın sal-

en iyilerinden bir ordu çıkacaktır. Ordular karşı kar-

dırılarına karşı bir cihad hareketi ortaya çıkmıştır. Haçlı-Siyonist ittifakına ve onların uşaklarına karşı her tarafta kutsal bir cihad bayrağı yüksel-

şıya gelince Rumlar: “Bizimle bizden esir alınanların (Müslüman olanların) arasını serbest bırakın, onlarla

miştir. Günümüzde Yahudi, Hıristiyan, kapita-

savaşalım” diyeceklerdir. Müslümanlar da: “Hayır!

list, sosyalist ve onların uşaklarıyla Müslümanlar

Vallâhi sizinle din kardeşlerimizin arasını serbest bı-

arasındaki savaş bütün şiddetiyle devam etmek-

rakmaz, sizi onlarla başbaşa bırakmayız” cevabını

tedir. Artık herkes bilmektedir ki, bütün dünya

vereceklerdir. Müteâkiben onlarla savaşacaklardır.

kâfirleri İslam’a karşı ittifak etmişlerdir. Batılı olsun, Doğulu olsun, kapitalist paktına mensup olsun ya da sosyalist/komünist paktına mensup

Müslümanların üçte biri (savaşmayıp) hezimete uğrayacaktır. Allah bunların tevbesini ebediyyen kabul et-

olsun, Hıristiyan ya da Yahudi olsun bütün beşerî

meyecektir. Onların üçte biri ise öldürülecektir. Bunlar

ve muharref din mensupları; semavî, ilâhî ve ko-

Allah katında şehitlerin en üstünleri olacaklardır. Üçte

runmuş tek hak din olan İslam’ın mensupları olan

biri de (Hıristiyanlara karşı) muzaffer olup fetih ka-

Ümmet’i Muhammed’e karşı olanca güçleriyle sa-

zanacak ve onlar asla fitneye düşmeyeceklerdir. İşte

vaşmaya devam etmektedirler. Bu savaş çok çetin, zor, yorucu ve uzun sürebilir. Ancak ilâhî sün-

bunlar İstanbul’u da fethedeceklerdir...” (2)

nete muvafık olarak neticede hak taraftarları olan

Ebû Kabil dedi ki: Biz Abdullah b. Amr b. Âs’ın

Müslümanlar galip gelecek, şeytanın taraftarları

yanındayken ona şöyle soruldu: “Şu iki şehirden

olan Batılılar mağlub olacaklardır. Tarih tekrar tekerrür edecektir. Kur’an-ı Kerim, hadis’i şerifler, insanlık tarihi ve yaşanan vakıa bunu net bir şe-

hangisi önce fethedilecek, İstanbul mu yoksa Roma mı?” Abdullah radıyallâhu anhu halkaları bu-

kilde göstermektedir. Bu sürecin sonunda Müs-

lunan bir sandığın getirilmesini istedi ve onun

lümanların zafer ve galibiyeti o kadar kesin ola-

içinden yazılı bir kitâbe çıkardı. Abdullah şöyle

caktır ki, Allah’ın izniyle Hıristiyanlık âlemi son

buyurdu: “Bizler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sel-

bulacak ve Yahudiler kesin bir hezimete maruz

lem’in

kalacaklardır. Hz. İsa’nın nüzûlü ve Yahudi kavminin lideri olan Deccal’ı öldürmesi bu kesin sonucun bir yansıması olacaktır. Hıristiyanlığın

etrafında yazarken, ona şöyle soruldu: ‘Şu

iki şehirden hangisi önce fethedilecek, İstanbul mu yoksa Roma mı?’ Bunun üzerine Rasûlullah sallalşöyle buyurdu: ‘İlk önce Herakli-

kalbi olan ve fethedilmesinin, Hıristiyanlık âle-

lâhu aleyhi ve sellem

minin öldürücü bir darbe alacağı anlamına gelen

us’un şehri (yani Kostantiniyye) fethedilecektir.’” (3)

Roma da bu sürecin sonunda fethedilecektir. Galibiyetin ilâhî izin ile kesin bir şekilde Müslümanlara ait olacağını ve Hıristiyanların öldürücü bir darbe alarak kesin bir mağlubiyeti tadacaklarını

-------------------------

beyan eden pek çok hadis’i şerif bulunmaktadır.

1. Müslim: 7213; İbni Mâce: 4091

Biz bunlardan sadece iki tanesini zikrederek ma-

2. Müslim, Fiten: 34, no: 2897. Amik Ovası, Hatay’ın ovasıdır. Mercidâbık ise, Haleb’e yakın bir ovanın ismidir.

kalemizi sonlandıralım: Ebû Hureyre radıyallâhu anhu diyor ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Rumlar

(Avrupalılar) Amik Ovası’na yahut Mercidâbık’a karargâh kurmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onların dergi.nebevihayatyayinlari.com

3. İmam Ahmed, Müsned: 6645; Hâkim, el-Müstedrek: 4/555. Hâkim dedi ki: “Bu hadisin isnadı Sahih olup, Buhari ve Müslim bunu rivayet etmemişlerdir.” İmam Zehebi de bu konuda Hâkim’e muvafakat etmiştir. Ancak Şuayb el-Arnavut’un tahkik ettiği Müsned nüshasında hadisin senedinin zayıf olduğu belirtilmiştir.

REBÎULEVVEL 1437

7


Kapak Dosya

HAKAN SARIKÜÇÜK

HRİSTİYANLIK ÂLEMİ VE YILBAŞI H

amd, Ehli Kitaba benzemekten bizi sakındıran Allah’a,

Salât ve selâm, Ehli Kitaba dair nasihatleriyle bizi uyaran Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize, Allahu Teâlâ’nın mağfireti ve lütfu da Ehli Kitap hakkındaki naslara tabi olan ve bu uyarılara kulak veren mümin ve müminatın üzerine olsun. Şüphesiz her dinin ve milletin kendisine mahsus bir medeniyeti ve kendisini diğerlerinden farklı kılan, ayırıcı vasıfları vardır. Milletler, varlıklarını ancak bu hususi vasıflarıyla muhafaza ederler. Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu: O milleti meydana getiren insanları, kendi dini inançlarından, cemiyetleri ayakta tutan ahlâk ve fazilet

8

ARALIK 1437

duygularından uzaklaştırmaktır. Bir milleti en büyük çöküntüye uğratan şey, manevi düşüştür. Kendi öz, manevi değerlerini yitirerek başkalarını taklit etmek ve şahsiyetsizlik, fertler ve toplumlar için en büyük manevi sefalet ve alçalıştır. Manevi sefalete mahkûm olmuş milletleri bu bataklığın çukurundan çıkarmaya imkân yoktur. Bir Müslüman hiçbir zaman kendi dininden başka bir dinin ayinini ve törenini taklit edemez. Bu açık hakikatten dolayı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, ümmetinin kendi varlığını muhafaza etmesini emredip, taklitçilikle aşağılık mertebesine düşmelerini menetmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen bu hastalık yüz göstermiştir. Zaten Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendi ümmetinin şirkten, kâfirlikten başka, eski ümmetleri örf-adet, O’nun İzinde...


fitne-fesat ve isyan gibi bütün kötü yollarda takip edeceklerini bir mucize olarak haber vermiştir. Ebû Saîd Radiyallahu anh rivayetine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karış karış, arşın arşın tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. (Onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tabi olacaksınız.)” Ebû Saîd diyor ki: Ya Rasûlallah! Bu ümmetler Yahudilerle Hıristiyanlar mı?” diye sorduk. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onlardan başka kim olacak!” buyurdu. (1) Rabbimiz Kur’anî Kerim de birçok ayeti kerime ile bizleri Yahudi ve Hristiyanlardan sakındırmış ve onlarla ilgili hakikatleri bizlere bildirmiştir. Bu hususta Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır…” (2) “Ehli Kitaptan çoğu hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler…” (3) “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost tutarsa o da onlardandır…” (4) “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları (kâfirleri) seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.” (5) Peygamber efendimiz de bu gerçeğe şöyle değinmektedir: “Ehl-i kitaba hiçbir şey sormayın. Onlar delâlet içinde ola ola, asla size doğruyu gösteremezler. Siz eğer onlara bir şey sorarsanız, ya bâtılı tasdik etmek, ya hakkı yalanlamak mecburiyetinde kalırsınız. Şu gerçeği aklınızdan çıkarmayın. Eğer Musa aramızda yaşıyor olsaydı, vallahi yalnızca bana tâbi olması meşrû olurdu.”(6) dergi.nebevihayatyayinlari.com

Her Hıristiyan 25 Aralık’tan itibaren miladi (Gregoryan) takvimine göre yılın son haftasında eğlenerek dinlerinde samimiyetlerini göstermeye çalışmaktadırlar. Zannediyorlar ki, İsa aleyhisselâm, o zaman doğmuştur. Bu aziz peygamberin hatırasına yaptıkları ise israf, isyan, azgınlık ve sınırsız ahlâksızlık, içkiyle, her zaman yapmadıkları yemeklerin israfıyla ve milyonlarca ağacı keserek bunu yapmaktadırlar. Sanki onlara bütün bunları (haşa) İsa aleyhisselâm emretmiş gibi… İşte tam bu noktada bilmemiz gereken şey Hıristiyan’ları bu kutlamayı dine atfederek yapmalarıdır.

Ehli Kitabın hiçbir zaman dost olmadığını ve olamayacağını idrak etmeli, onlardan gelen hiçbir âdetinde müslümanlara bir fayda sağlamayacağını artık anlamamız gerekir. İngiliz Casusu Lawrens Brovn’un yazmış olduğu şu sözler bizlere ders olmalıdır: “Önce Yahudilikle korkutulduk, fakat sonra onların bizim için en yakın dostlar olduğunu gördük. Daha sonra Bolşevizm’le korkutulduk onları da kritik bir savaşta müttefikimiz olarak gördük. Ardından sarı ırk’la korkutulduk, onları da bizim dışımızdan bir takım demokratik ülkeler durdurdular. Bizim biricik düşmanımız vardır, o da İslâm’dır. Bu duvar üç asırdan beridir, Avrupa sömürgesinin önünde durmaktadır.” İşte bu sözler Batı’nın gerçek yüzünü ortaya koymakta ve ebedi kinlerini ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde yılbaşı kutlamaları gibi kutlamaların müslümanların hayatına enjekte edilmeye çalışıldığını müşahede ediyoruz. Eğer yılbaşı (Noel) ve diğer kutlamalar dine sonradan sokulmuş bir bid’at ve hurafe ise insanların çoğunun bu bid’atREBÎULEVVEL 1437

9


leri işledikleri açık ve bilinmektedir. Yok, eğer kâfirlerin dinlerinden taklid edilmiş bir şey ise manzara çok daha acıdır. Böyle bir şeyi yapmaktansa ateş dolu bir çukura yuvarlanmak daha tercihe şayandır. Ayrıca Rabbimizin hazırlamış olduğu hesap gününü düşünerek O’na isyan etmekten korkarız. Müslümanların bugünkü halini şair ne güzel dile getirmiş:

Bir elde kadeh! Bir elde Kur’ân! Ne helâldir işimiz, ne de haram! Şu yarım yamalak dünyada, Ne tam kâfiriz, ne de tam bir Müslüman! Müslümana: Sen Hıristiyan mısın? diye sorsan darılır. Amma yılbaşında hindi, kaz; yemesine bayılır. Çam deviren hindici, nasıl Müslüman sayılır. Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz:

lışmaktadırlar. Zannediyorlar ki, İsa aleyhisselâm, o zaman doğmuştur. Bu aziz peygamberin hatırasına yaptıkları ise israf, isyan, azgınlık ve sınırsız ahlâksızlık, içkiyle, her zaman yapmadıkları yemeklerin israfıyla ve milyonlarca ağacı keserek bunu yapmaktadırlar. Sanki onlara bütün bunları (haşa) İsa aleyhisselâm emretmiş gibi… İşte tam bu noktada bilmemiz gereken şey Hıristiyan’ları bu kutlamayı dine atfederek yapmalarıdır. İslam’da böyle bir şeyin aslı yoktur. Ne Allah’ın peygamberi Muhammed aleyhisselâm, ne O’nun mübarek sahabeleri ve ne de Muhammed ümmetinin en hayırlı nesli olan Selefi Salihin’den böyle bir şeyin kutlanması gerçekleşmemiştir. Bu Noel kutlamasının kaynağı Hıristiyanlardır. Kışın yapılması ayrıca ateş yakılan mevsim olması sebebiyle münasiptir. Bu mevsimde Noel Baba dedikleri, önceleri yaşamış olan Aziz (Saint) Nikolas’ın ruhunun kendilerine hediyelerle gelmesi için yakabildikleri kadar ateş yakarlar ve her zaman pişirme adetlerinin olmadığı özel yemekleri pişirirler.

Batı, batı diyerek, eyvah! Hep batıyoruz! Yaklaşınca her sene, öz yurdumda yılbaşı:

Noel’in Tarihi:

Yapılır milletime Frenke türlü aşı!

Hz. İsa aleyhisselâm’ın doğumundan çok önce putperestler, ateşperestler ve Sabiler (yıldızlara tapanlar) kış aylarına doğru güneşin her gün kendilerini biraz daha erken terk etmesine üzülürlerdi. 25 Aralık’ta günler tekrar uzamaya başladığında güneşin kendileriyle kalmaya razı olduğuna sevinerek kutlamalar yaparlardı. Bu kutlamalar esnasında dans ederler, içkiler içerler ve ışıklandırmalar yaparlardı. Ayrıca hindi kesme, domuz başı ve kaz kızartması yemeyi de adet haline getirmişlerdi. Bir de aralarında çeşitli hediyelerle hediyeleşirlerdi. Bununla birlikte güneşe tapan ve kurtarıcı tanrılarının kış başlangıcında doğduğuna inanan putperest milletler de vardır. Bunlar eski Mısır takvimine göre kış başlangıcı olarak kabul edilen 25 Aralık’ta özel kutlama törenleri yaparlardı. Hz. İsa aleyhisselâm’ın göğe kaldırılmasından sonraki yüzyıllar boyunca, doğum tarihi bilinmediğinden dolayı ilk Hristiyanların kutladıkları özel bir gün yoktur. Bu esnada Roma imparatorluğunun her tarafında güneşe ve putlara tapılıyordu. Roma imparatoru Konstantin miladi 313. yılda putpe-

Buna, ağlar ağacı, hem toprağı, hem taşı: Müslümanız (!) onlarla, Noel de yapıyoruz. Batı, batı! diyerek, eyvah! Hep batıyoruz! Şu durumda hangi niyetle olursa olsun Müslümanların bu günleri bayram edinmeleri kesinlikle meşru değildir. Hatta bu gayr-ı meşruluk kutlamanın kaynağı, kutlama şekli ve kalpteki niyet göz önünde bulundurulduğunda büyük günah (kebâir) derecesine ulaşmaktadır. Ta ki, İslam şeraitinin delilleri göz önünde bulundurulursa bu hareket insan küfre ve Allah’ın dininden bir kısmını inkâra kadar götürmektedir. Bu bayramlar için Noel kutlaması en iyi örnektir. Her yılbaşı kutlamış oldukları Noel bayramı Hristiyanların en büyük ve en önemli bayramıdır. Her Hıristiyan 25 Aralık’tan itibaren miladi (Gregoryan) takvimine göre yılın son haftasında eğlenerek dinlerinde samimiyetlerini göstermeye ça-

10

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


restlikten Hıristiyanlığa geçti. Bu geçişle putperestlikten birçok şeyi de Hıristiyanlığa soktu. Güneş tanrısının doğum günü olarak kabul edilen 25 Aralık’ı Hz. İsa aleyhisselâm’ın doğum günü ve yılbaşı olarak ilan etti. Hz. İsa aleyhisselâm’ın kurtarıcı tanrı olduğuna (haşa) inanan Hıristiyanlar da, Hz. İsa aleyhisselâm’ın 25 Aralık’ta doğduğunu kabul ettiler. (!) Sonunda bu geceyi yılbaşı ve Noel olarak her sene kutlamaya başladılar. Hz. İsa aleyhisselâm’ın doğum tarihinin 25 Aralık olarak kabul görmesi, 3. asır başlarında ölümünün 25 Mart olarak tahmin edilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna karşılık Ermeni kilisesi Noel’i hiçbir zaman kabul etmedi ve Hz. İsa Hz. İsa aleyhisselâm’ın doğumunu 6 Ocak olarak kutlamayı sürdürdü. Noel Baba: Efsanevi Hristiyan inanışına göre; Miladi 4. yüzyılda Anadolu’daki Mira (Derme-Antalya) yöresinde yaşamış olan Aziz Nikolas adındaki Hıristiyan azizi Roma İmparatoru Konstantin’in rüyasına girdi. Bu rüyada idama mahkûm olan üç subayı kurtardı. 313. miladi yılda Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul ederek din değiştirmesinden sonra şöhreti iyice artan ve yayılan Nikolas, zamanla Rum ve Rus ülkelerinin, loncaların, çocukların, denizcilerin ve bazı şehirlerin koruyucu azizi olarak belirlendi ve benimsendi. Çocuklara özel armağanlar getirdiğine inanılan ve Noel Baba olarak anılmaya başlayan Aziz Nikolas efsanevi bir kişiliğe büründü. Aziz Nikolas’ın bugünkü şekliyle Noel Baba haline sokulması ilk önce Almanya’da görüldü. Bu efsanevi gelenek zamanla Protestan kiliselerin çoğunlukta olduğu Avrupa ülkelerinde yayıldı. Sonraları ABD’nin New York şehrine gelen Hollandalı Protestanların Aziz Nikola’sı iyiliksever bir kimse olarak anmaları da onun sevilmesine yol açtı. Ayrıca ABD ve İngiltere’de kutlanılan çocuk bayramlarında da kendisine yer verilmeye başlandı. Geleneksel aile ve çocuk bayramı olarak kutlanan Noel yortusunun koruyucusu olarak kabul edildi. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Noel Baba’nın şişman, neşeli, kırmızı ve beyaz piskoposluk giysileri içindeki tasvirleri Amerikalılar tarafından ayyuka çıkarıldı. Noel Baba’nın bazen yalnız, bazen yardımcısıyla ata binerek, bazen de sekiz ren geyiğinin çektiği kızağıyla evlerin damlarında dolaştığı efsanesi yaygınlaştı. Sırtında içi hediyelerle dolu bir heybeyle dolaşan Noel Baba evlere bacadan giren ve armağanlarını uslu çocukların ayakkabılarının içine koyan biri olduğuna inanılır. Aslında o armağanları evin babasının koyduğunu artık bütün çocuklar bilmektedir. Noel Baba gelenekselleşen, dinin çıkış kaynağıyla ilgisi olmayan folklorik bir olaydır. İnsanların gerçek ilahi haberlerden uzaklaştıkça inançlarının ne derece cismanileştirdiğinin, maddileştirdiğinin, dinin asıl gayesinden uzaklaşarak, putlaştırıp ilahlaştırdığının açık, apaçık bir örneğidir. Mezarında her şeyden habersiz olarak vereceği hesabın derdine düşen Nikolas’ın gerçekte hiç kimseye ne bir fayda, ne de bir zarar veremeyeceği aşikârdır. Ancak üzülerek ifade ediyoruz ki, insanlardaki bu sakat anlayış ve arayışı geneldir. Bütün dinlerin mensuplarında görülmektedir. Elbette İslam’da da vardır böyle insanlar. Allah’u Teâlâ’ya hamd olsun ki bizzat kendi koruması altında olan Kur’an’ı Kerim ile Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in nesilden nesile temiz yollarla aktarılan sahih sünneti elimizin altında bulunmaktadır. Aksi takdirde heva ve heveslerine uyanlar bilerek veya bilmeyerek İslâm öncesi ataların dinlerindeki şirk materyallerini, bid’at ve hurafe eylemlerini Hak Din’e (İslâm’a) girdirerek onu tedavülden kalkmış dinlere (Yahudi’lere ve Hıristiyan’larınkine) benzetme gayretindedirler. En iyisini Allah azze ve celle bilir. Noel Ağacı Ermeni mitolojisinde yeni yıl tanrısının adı Amanor’dur. Putperestlik çağında avlanan hayvanlar Amanor’un onuruna çam ağaçlarına asılırdı. Noel gününde çam ağaçlarına asılarak çeşitli şeylerle yapılan tören Hıristiyanlığa da putperest inançlarından geçmiştir. Günümüzdeki ağaç bayramları da, ağaçlara bir şeyler bağlamak suretiyle dilek REBÎULEVVEL 1437

11


tutma gibi sapma olayları da genel olarak ağacın, tanrıları nazarında müstesna bir öneme sahip olduğu, melekler ya da perilerin geleceklerse (!) ağaçlara konacağı şeklindeki saçma putperest inançlarının bir parçasıdır. Ayrıca bu noel ağacı inancının çıkış yeri Nemrut’a da dayanmaktadır. Tarihin kaydetmiş olduğu en azgın hükümdarlardan biri olan Nemrut, ilahi kontrolle hareket eden küçücük bir sineğe yenik düşerek can verince, annesi Semiramis, oğlunun aslında ölmediğini, zira bu tür ilahların! ölümsüz olduğu yanılgısına kapılmıştı. Ölümsüz kimselerin, hakikatte kendisini sevenlerini ve kendisine kulluk edenleri duyduğunu, gördüğünü, dua edip dilekte bulunanların dualarını kabul edeceğini ve onların yardımına koşabileceğini her yerde ve her zaman anlatmıştı. Bir gün mutlaka onun (oğlunun) ruhunun döneceğine olan inancından dolayı, ruhu geldiğinde üzerine inebilmesi için süslü ve ışıklı; celbedici ve görkemli çam ağaçları kesip hazırlamıştı. O zaman da yapılan bu işin kışta vuku bulmuş olması, her zaman yeşil, yapraklarını dökmeyen, göklere yükselmeyi ifade eden, görkemli çam ağaçlarının Semiramis tarafından seçilmiş olması, hüznü, umuda ekleyerek ona bağlanması herhalde tesadüfi bir durum değildir. Çünkü bugünkü noel ağacı da tesadüf değildir. Bu durumdan anlaşılıyor ki, (ilk neslin ahmaklığı ile Yahudi kini ve sinsiliği birleşince) Hıristiyanlar bugün hakikaten trajikomik bir hale sürüklenmişlerdir. Bu son tezi şöyle açıklayabiliriz: Yahudilerin, Hz. İsa aleyhisselâm’ın mesajı ile ona inananların arasındaki irtibatı koparması ve vahiy ile ilişkisini kesmesi sebebiyle Hıristiyanlar güçlü Roma Devleti’ne dinlerini kabul ettirmek isterken mantıklarını rehber edinerek Romalıların da tesiri altında kalmışlardır. Para ve iktidar sahiplerini ikna edebilmek için dinlerini onların anlayabilecekleri bir şekilde maddeleştirme (putlaştırma) yoluna gittiler. Putperest figürleri (Haç, İsa ve Meryem ana heykelleri, üçlü tanrı inancı vs.) ile hak dini kirlettiler. Tabii ki (bu arada) asıl belirleyici ve itici güç olarak Yahudileri asla unutmamalıyız. Hıristiyanlığın temel esaslarını belirleyen Aziz Pavlus, katıksız bir Yahudidir. Hıristiyanların gönüllerinde taht kurmuş olan Pavlus’la be-

12

ARALIK 1437

raber, kutsal kitapları İncil’i yazan (daha doğrusu bozan) Matta, Markos, Luka ve Yuhanna isimli dört kişi aslen Yahudi dönmesidir. Eski Ahid’i (Tevrat) bozan Yahudi Siyonist zihniyeti kendilerine fikri tabanda rakip olmasın diye Yeni Ahid’i (İncil) ta işin başında bozarak ona iman edenleri ifsat etmişlerdir. Bu konuda özetle kastedilen şudur: Hıristiyanların dinlerinden bir emir zannıyla tazim gösterdikleri Noel ağacı özbeöz Hıristiyan mahsulü olma yerine devşirme yoluyla dinlerine girmiş bir putperest geleneğidir. Türkiye’de Noel Cumhuriyet Türkiye’si batılılaşma dönemi inkılaplarıyla birlikte Hıristiyan Batının hayat tarzını benimsemişti. Gerçekleştirdiği köklü değişiklikler arasında takvim değişikliği de vardı. Bu amaçla 26 Aralık 1923’de (Aralık ayının 26’sı dikkate şayandır) İslâmi olan Hicri takvim bırakılarak Papa Gregoryan’ın hazırlamış olduğu Hıristiyan miladi takvimi benimsenmiştir. Yılbaşı günü de 1 Muharrem’den, 1 Ocak tarihine alınmıştır. İnkılapların, amaçladığı batı değer yargılarının ise bu arada bir de “Noel Baba Kültürü”nün halkın arasına zorlamalarla sokularak zamanla meşrulaşması sağlandı. Bu anlayışla yapılan inkılaplar o dereceye varmıştı ki, 1928’de “Devletin Dini: İslam’dır” hükmünü anayasalarından çıkardıklarında o hengâmede “din Hıristiyanlık olsun” diye teklif getirenler dahi olmuştu. Neyse ki 1938’de laiklik imdada yetiştiğinde Hıristiyanlığa sakin bir geçişin yolu da bulunmuştu. Gerçekten de laiklik Türkiye’deki uygulamasıyla, devrimciler için her zaman iyi bir ara dönem ve atlama taşı pozisyonundadır. Roma İmparatoru Konstantin’in Noel’i bayram olarak kabul ettiği 325. miladi yıldan sonra Hıristiyan âlemi bu günü gelenekselleştirerek bayram edinmişlerdir. Onlar Noel’den bir hafta önce özel hazırlıklar yaparlar. Bu günlerde sokaklar, caddeler ve vitrinler çam ağaçlarıyla dolmakta, Noel Baba resimleri her yeri kaplamaktadır. Bu vesileyle kitaplar, dergiler vs. yayınlanmakta, resmi daireler ve okullar süslenmekte, bütün bir halk O’nun İzinde...


tatile girmektedir. İnsanlar tebrik ve telgraflarla birbirlerinin yeni yılını kutlamaktadır.

Müslümanların İslâm dışı diğer bayramları kut-

Hıristiyanların geleneksel bayramları olan Noel şu anda Türkiye’de de, diğer İslam ülkelerinde de rağbet duyulmaya, teşvik görmeye başlamıştır. İşin en korkunç yanı ise bu kutlamalara Müslümanların rağbet göstermesi ve İslam’dan uzaklaşma yoluna girmeleridir. Müslümanlar önce Allah’a (cc) verdileri sözü hatırlamalı, Kur’an ve sünnet doğrultusunda kendisine bahşedilen “Müslüman” ismine yaraşır bir şuurda olmalıdır.

le’nin bildirdiği gerçekleri yalanlayan kutlama

Müslümanların Yeni Yılı Müslümanlar için yılbaşı 1 Muharrem’dir. 1 Muharrem gecesi bizler için yılbaşı gecesi sayılmaktadır. Buradan kaynakla son yıllarda bazı Müslümanlarda 1 Muharrem günü yılbaşı kutlama maksadıyla farklı bir gayret içine girdikleri gözlemlenmektedir. Baskı ve gaflete sevk etme yöntemleriyle yılbaşlarını şaşıran insanların dikkatlerini tekrar Hicri yılbaşına çekilmeye çalışılmaktadır. Her şeye rağmen bu tür tavırların meşru daire içinde gerçekleşmesini temenni ederken Müslümanların tavırlarını tepkisellikten kurtarıp, onlara öncülük yapacak orijinal İslâmi tavrı nasip etmesini Rabbimizden niyaz ederiz. Biz Müslümanlar aylarımızı, ibadet günlerini, bayramları, Ramazan’ı ve Kurban’ı, Hacc’ı, yılbaşını ve zekâtı, vs. hep İslâmi takvime göre ayarlamak durumundayız. Müslümanlar ibadetlerini ihmal etmeye sebebiyet veren Miladi takvimi mümkün mertebe saf dışı bırakmalı, hayatlarını ilahi bir gerçek olan Kameri aylara göre düzenlemelidir. En azından günlük yaşamda uymak durumunda kaldığımız (örneğin, hafta sonu tatilleri ki ticaretin o gün için durması ve tüm kurumların o güne has olarak kapanması, resmi tatiller ve bu takvime bina edilmiş özel (!) günler, vs.) bu takvime gösterdiğimiz önem kadar, kameri takvime de bir o kadar önem göstermeli, İslâm’ın tarihinin başlangıcı olan bu takvime hak ettiği değeri tekrar kazandırabilmenin mücadelesini hem kendi nefsimizde, hem de tüm toplum nezdinde verebilmeliyiz. dergi.nebevihayatyayinlari.com

lamaları, bunlara iştirak etmesi, Allah azze ve celgünlerini bayram olarak kabul etmesi, küfre ve şirke destek olmaktan başka bir mana taşımaz. İslam dışı tek ve çok tanrılı dinlerin törenlerine iştirak etmenin, kâfirlere (kılık-kıyafet açısında da) uygunluk göstermenin imanı ortadan kaldıracak bir boyut kazandıracağı da unutulmamalıdır. Buna binaen Noel gününde Hıristiyanlara, Hıdrellez gününde hurafecilere, Nevruz gününde de ateşperestlere uymak caiz olmayacağı gibi severek ve benimseyerek kutlandığında peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirilen Kur’an’ı (dolayısıyla da) İslâm’ı topyekün inkâr manasına geleceği unutulmamalıdır. Bütün bunların şuurunda olan bir Müslüman ise daima iman nimetinden ve İslâm şerefinden dolayı başı dik olarak Allah’u Teâlâ’ya hamd ederek yaşayacak ve ilelebet şunu haykıracaktır: “Rabb olarak Allah’tan, Din olarak İslâm’dan, Peygamber olarak Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den razı oldum. (7)

Selâm ve Dua ile. ------------------------1. Buhârî, Enbiya, 48, İtisam, 14; Müslim, İlim, 6. 2. Bakara, 120 3. Bakara, 109 4. Maide, 51 5. Ali İmran, 119 6. Müsned-i Ahmed, 3/338; Bezzâr, “İlim” 124; Müsned-i Ebû Ya’lâ, 4/102. 7. (Buhari, Müslim, Tirmizi) Kaynakça: 1- Kur’an’ı Kerim. 2- el-Mühezzeb; İktidai Sirati-l Müstekim Muhalefeti eshab’il Cehîm, Şeyh’ul İslam İbn-i Teymiyye, Guraba yayınları, İstanbul, 1996. 3- Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil yayınları, c. 6,7, Yılbaşı ve Noel maddeleri, İstanbul, 2000. 4- Aksiyon Dergisi, Cami ve Kilise arasında günümüz Müslümanları konulu makale. 5- Yılbaşı Risalesi, Mahmud Yakarış, Makale.

REBÎULEVVEL 1437

13


ÖMER ERGÜL

Kapak Dosya

MASONLUK NEDİR VE FAALİYETLERİ NELERDİR?

M

ason kelimesi Fransızca “duvar ustası” anlamındaki ‘maçon’ kelimesinden gelir.

Arapça da ‘bennaun hur’ şeklinde kullanılır, ‘hür bina ustaları’ anlamındadır. Bina ustalarının kurmuş oldukları bir teşkilat olmalarına nispetle bu adla anılmaktadır. Masonluk, tarifinde de görüldüğü gibi bina ustalarının kurduğu ancak giderek daha farklı alanlardan kişilerin katılımıyla genişleyen ve bugün de toplumda önemli konumlarda olan kişilerin oluşturduğu bir teşkilattır. Gizli bir yapılanmadır. Sembollere olan vurgu çok dikkat çekicidir. Gizli olmalarından dolayı da haklarında

14

ARALIK 1437

ileri sürülen onlarca malumatla masonluk, dünyanın en büyük ve kısmen gizli loca yapılanmasıdır. Son yıllarda masonların sayısında bir düşüş gözlense de şuan dünyada 11 milyon mason olduğu iddia edilmektedir. Yaklaşık olarak 5 milyon dolara hükmeden masonlar, parasal açıdan hiçbir zorluk yaşamamaktadır. Loca üyelerinden aylık belirli miktarlarda aidat alınmaktadır. Toplumda üst mevkilerde yer alan bu loca mensuplarından alınan aidatlar önemli bir gelir kaynağı olmaktadır. Sözü daha fazla uzatmadan masonların hedefleri ve masonik faaliyetlere geçebiliriz. O’nun İzinde...


1- Dünyanın her yerinde ellerinden geldiğince masonluğu yayma: Ortaya çıkışı kimi kaynaklarda mîlâdî 43 yılına götürülen masonluk için ikinci kuruluş dönemi veya kurumsallaşma dönemi olarak kabul edebileceğimiz dönem, ortaçağ İngiltere’sinde (17.yy sonları ile 18.yy başları) duvar işçilerinin örgütlenmesi olarak başlamıştır. Daha sonra tüm Avrupa’da, Amerika’da ve sömürü faaliyetleri ile birlikte sömürge ülkelerde kısacası tüm dünyada yayılmıştır. İslam ülkelerindeki yayılımı ise İngilizlerin Hindistan’ı işgaline paralel olarak Hindistan’da ve yakın Asya ülkelerinde (Endonezya ve Malezya gibi) İngiliz şirketler aracılığıyla; İran örneğinde olduğu gibi batı ülkelerine gönderilen diplomatların geri dönüşlerindeki diplomatların çabaları ile; Fransız işgali ile Mısır’da; yabancı tebaanın faaliyetleri ile de Osmanlı’da (ilk mason locası 1720) başladı. Şuan Türkiye’de mason loca üyeleri sayısı 15-20 bin arası olduğu tahmin edilmektedir.

Masonlar, kendilerinin Yahudilikle ilişkilendirilmelerini “Süleyman heykeli” sembolleri ile ilişkilendirilmekten ibaret olduğu gerekçesiyle reddetmekte ve bunun bir sembolden öte anlam taşımadığını söylemektedirler. Ancak Siyonistlerin önde gelen isimleri masondur. Theodor Herzl’in masonları siyon protokolünde övdüğü bildirilmektedir. Yine bazı haber sitelerinde yer alan bilgilere göre masonların yıllık buluşmaları Kudüs’te yapılmaktadır. Yine masonlar dil (İbranice) ve semboller bakımından da Yahudilikle ilişkilendirilmektedir.

2- Dünya üzerindeki önemli siyasi hareketlerde etkili, nüfuz sahibi olmak, bu nüfuzu ülkeler ve toplumlar üzerindeki emellerine ulaşmak için kullanma: Mason kuruluşlar ve yetkilileri kendi-

3- Vatanına bağlı, samimiyetle çalışan birlikler

lerine yöneltilen bu tür sorular karşısında kendi-

ve İslamî hareketlere karşı mücadele: Evrensel

lerinin ahlaklı, zeki ve insanlığa yararlı bireyler

demokratik bir yapılanma peşinde olan mason ha-

yetiştirmekten başka bir planımız yok deseler de

reketinin, dini referanslara dayalı tüm yapılanma-

dünya üzerinde gerçekleşen, toplumların kaderle-

ların karşısında durması elbette ki beklenilebilir bir

rini değiştiren önemli olayların arkasında yer alan

durum. Her ne kadar bulundukları ülkelerin motif-

masonları da inkar etmemektedirler. Mesela Ame-

lerini de kullansalar, kendilerini bulundukları ül-

rika’nın kurucu isimlerinden George Washington ile Benjamin Franklin, yine Amerika özgürlük bildirisini imzalayan yaklaşık on kişi masondur. Fransız devriminin en önemli hatibi Kont Mirabeau da bir masondur. Sultan Abdulhamit Han’ı

kelerin dinlerine mensup olarak da tanıtsalar, ayinlerinde üç dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) de kitaplarına yer vermeleri dinlere karşı olmadıklarını gösterse de (!) her hangi bir dinin egemenliğine müsaade etmeyecek laik bir karaktere sahip

tahtdan indiren ittihatçıların çoğu da masondu.

olduklarını gösterir.

İtalya’da gladyo davası sonucunda ortaya çıkan

4- Yasal, seçilmiş hükümetleri düşürmek, top-

netice, masonların İtalya’da 14 hükümet devirdik-

lumsal birliği bozma ve kendi maslahatlarına

lerini ortaya çıkardı. Ellerindeki medya gücü ile bu

boyun eğdirme: İkinci madde de açıkladığımız

hükümetlerin istifasını sağladıkları tespit edildi.

üzere birliğin, önemli bir güce sahip olduğu aşikâr.

Ayrıca bu dava, İtalya P2 locası ile Mossad bağlan-

Medya, önemli kuruluşlar, iç ve dış etkilerle nüfu-

tısını ortaya koyması açısından da önemlidir.

zunu kolayca gösterebilecek seviyede.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

15


Masonlar, kendilerinin Yahudilikle ilişkilendirilmelerini “Süleyman heykeli” sembolleri ile ilişkilendirilmekten ibaret olduğu gerekçesiyle reddetmekte ve bunun bir sembolden öte anlam taşımadığını söylemektedirler. Ancak Siyonistlerin önde gelen isimleri masondur. Theodor Herzl’in masonları siyon protokolünde övdüğü bildirilmektedir. Yine bazı haber sitelerinde yer alan bilgilere göre masonların yıllık buluşmaları Kudüs’te yapılmaktadır. Yine masonlar dil (İbranice) ve semboller bakımından da Yahudilikle ilişkilendirilmektedir.

5- Bazı eserlerde de toplumda ahlaki çözülmeyi hızlandırmaya çalışmalarına, ahlaki değerlerden tecrit faaliyetlerinde bulunduklarına temas edilmektedir. Dinlere savaş açan bir takım ideolojilerin kurucularının ve fikirleriyle insanlığı etkilemiş önemli simaların da masonluğa nispet edilmesi bu tezi biraz daha kuvvetlendiriyor sanki. Bu isimlerden bazıları şunlar; Karl Marx, Engels, Troçki, Lenin gibi komünist düşüncenin babaları... Masonlar, ülkelerin içerisinde yaptıkları bir takım organizasyonlarla da bu ahlaki çözülmeye hizmet ederler. Daha çok yeni denebilecek bir olay yaşandı Adana’da. Mason bir kuruluş olan Seyhan Lions kulübü tarafından “rakı festivali” düzenleneceği ilan edildi. Festivalin 2006 yılından beri yapılmakta olduğu bildirilmekte. 6- Dünyada birçok büyük kuruluşun ve örgütün başında yer almak: Muteber mevkilerde yer alan masonlar, diğer masonlar için birer referans kaynağı olabilmekte, mevki gücünü kullanmak suretiyle stratejik öneme sahip yerlere kendilerinden olanları getirebilmektedirler.

16

ARALIK 1437

Buraya kadar saydığımız faaliyetler kısa süreli diyebileceğimiz hedefler olarak kabul edilebilir. Ancak bazı araştırmacılara göre tüm bunların da ötesinde iki asıl hedef var ki bunlar kimilerince komplo teorisi, ütopya veya paranoya olarak kabul edilmektedir. Hangi söylemin daha doğru olduğunu zaman gösterecektir. Ancak biz burada bunlara da değinmeden geçemeyeceğiz. 7- Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmak. Masonlar, kendilerinin Yahudilikle ilişkilendirilmelerini “Süleyman heykeli” sembolleri ile ilişkilendirilmekten ibaret olduğu gerekçesiyle reddetmekte ve bunun bir sembolden öte anlam taşımadığını söylemektedirler. Ancak Siyonistlerin önde gelen isimleri masondur. Theodor Herzl’in masonları siyon protokolünde övdüğü bildirilmektedir. Yine bazı haber sitelerinde yer alan bilgilere göre masonların yıllık buluşmaları Kudüs’te yapılmaktadır. Yine masonlar dil (İbranice) ve semboller bakımından da Yahudilikle ilişkilendirilmektedir. 8- Dünya üzerinde evrensel laik bir cumhuriyet; bir büyük dünya devleti kurmak. Bu da tüm dünya masonlarının en nihai noktada gerçekleştirmek istedikleri hedefleri olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak buraya kadar yazdığımız tüm faaliyetler hiçbir mason tarafından “bunlar masonların hedefleridir” diye duyabileceğimiz şeyler değildir. Masonluk üzerine çalışmalar yapan araştırmacıların ortaya koyduğu tezlerdir. Gizli bir yapılanma olan masonluk, kendisini çağdaş, bilimsel, ahlaklı insanlar yetiştirmeye adamış ve bu insanların bir araya geldiği bir yapı olarak tanıtır. Hâla gizli kalmaya devam etmelerini ise ‘bir takım semboller etrafında bir araya gelmiş olmaları ve bu sembollerinde işin içerisinde olmayan insanlar tarafından anlaşılamayacağı’ şeklinde izah ederler. Netice itibariyle dünyanın her yerinde milyonlarca üye, çok büyük bir mali servet ile hala kısmen gizli kalmaya devam eden bir örgüt. Hiçbir akıl sahibinin, bunca mühim yerlerdeki kişilerin bir araya gelip biraz sohbet edip ayrılıyor olmalarına inanması beklenemez herhalde. Bu düşünce ve ortaya çıkartılan bir takım faaliyetleri masonluğu dikkate değer kılmaya devam etmektedir. O’nun İzinde...


AHMET İNAL

Kapak Dosya

MİSYONERLİK VE DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

H

ilafetin ilga edilmesinden sonra İslam Ümmeti türlü türlü saldırılara maruz kalmıştır.

Bu saldırılardan bazısı şiddet yollu ve aleni bir durumdayken bazısı da gürültü patırtı çıkarılmadan sessizce gerçekleşmiştir. Bir saldırıyı bertaraf etmenin ilk şartı onun nereden geleceğini öngörmektir. İslam coğrafyasının kan gölüne dönmesi, her gün binlerce çocuğun yetim ve öksüz, binlercesinin de sakat kalması bu saldırıların aleni yödergi.nebevihayatyayinlari.com

nünü teşkil etmektedir. Ancak bunların yanında çok da farkında olmadığımız ya da tehlikesini küçümsediğimiz büyük bir tehlike olan “Misyonerlik Faaliyetleri” vardır. Yaklaşık 7 milyara ulaşan dünya nüfusunun %32’sini teşkil eden Hıristiyanlar dinlerini yaymak için büyük gayret sarf ediyorlar. 20. yy başlarında 558 milyona sahip olan Hıristiyanlık bugün 2 milyarı aşkın bir din haline geldi. Ancak asıl hedefin REBÎULEVVEL 1437

17


bu rakamın çok daha üstünde olduğunu Papa II. Jean Paul’un 1999 Aralık’ta yaptığı şu konuşmadan anlıyoruz: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.” Vatikan, bu hedefe ulaşma yolunda hem misyonerlerini hem de maddi kaynaklarını yoğun bir şekilde kullanıyor. Bugün bahsi geçen coğrafyalarda Hıristiyan misyonerler faal olarak çalışmaktadır. Misyonerlerin amacı temelde insanları ne yapıp edip Hıristiyanlaştırmak eğer bunu başaramazlarsa en azından onları kendi dinlerine şüpheyle bakan fertler haline getirmektir. 40 yıllık misyonerlik tecrübesine sahip Louis Massignon şunları söylüyordu: “Onların her şeylerini tahrip ettik. Dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için hazır hale geldiler. İslam toplumu ölmek istemiyorsa kendi geleneklerini modern dünyanın geleneklerine uydurmalıdır.” Şuan ki manzaraya baktığımızda misyonerlerin bu hedefe ulaştıklarını üzülerek seyrediyoruz. Onlar, insan-

18

ARALIK 1437

ları Hıristiyanlaştırmakta belki çok başarılı olamamışlar; ancak İslam’a ve O’nun kaynaklarına karşı insanlarda derin şüpheler meydana getirerek inançlarını sarsmışlar, toplumumuzu kendisine hayat veren İslami bağlardan kopararak büyük girdapların içine sokmuşlardır.

Misyonerliğin Mahiyeti Ve Dini Temelleri Latince kökenli olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki; bundan türetilmiş olan misyoner terimi ise “görevli olan kişi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneğinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kişi anlamına gelmektedir. Böylesi kişilerin oluşturduğu harekete ise “misyonerlik” adı verilmektedir. (1) Misyonerlik; normal her türlü yol ve yöntemle olduğu gibi, deprem, yangın, sel, açlık, kuraklık, hastalık, O’nun İzinde...


yoksulluk gibi olağanüstü ortamlarda da açık veya gizli her çeşit yolu deneyerek insanları kendi anladığı ve kabul ettiği Dini Hareketin/ Hıristiyanlığın herhangi bir grubuna kazanma gayreti içinde olan organize bir oluşumun eylemlerinin ortak adıdır. Dolayısıyla misyonerlik, sadece Hıristiyan inancının duyurulmasını amaçlayan sıradan bir tebliğ olayı değil, Pavlus’un da vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların Hıristiyanlığa kazandırılması “ faaliyetidir. Hıristiyan inancına göre misyonerlik, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmıştır. Kilisenin kurucusu olan Hz. İsa aynı zamanda ilk misyonerdir. İsa Mesih’in Havarilerine tevdi ettiği en önemli görev de İncil’i bütün milletlere yaymalarıdır. Bu temel görev, dört temel İncil’de ifade edilmiştir. Ancak yine aynı İncil’de İsa’nın mesajını sadece İsrailoğulları arasında yaymaya çalıştığını ve havarilerine de bunu tavsiye ettiğini gösteren ayetler vardır. Hıristiyanlar bu tezatı çarmıh öncesi ve çarmıh sonrası İsa anlayışı ile izah etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre, tarihsel İsa hayatında sadece İsrailoğulları’na mesajın ulaştırılmasına çalışmış ve bunu tavsiye etmiştir. Yine onların inancına göre, çarmıhta ölüp üç gün sonra dirilmesinin ardından ise mesajının tüm insanlara ulaştırılmasını istemiştir. Esasen Hz. İsa’nın çalışmaları misyonerlik faaliyeti değil tebliğ çalışmalarıdır. Bilinen anlamıyla misyonerliği uygulayan ilk kişi Pavlus’tur. Kimi Hıristiyan çevrelere göre o, bugün bilinen Hıristiyanlığın kurucusu, kimilerine göre de Hıristiyanlığı sistemleştiren kişidir. Pavlus gittiği her yerde yeni dini anlatmış, dinin inanç ve öğretilerini yorumlamış, yeni cemaatler oluşturmuş ve irtibat kurduğu topluluklara daha sonra da mektuplar göndererek onları yetiştirmeye çalışmıştır.

Misyonerliğin Tarihi Seyri Misyonerlik tarih içinde 7 merhaleden geçmiştir. • M.33-100 arası; Havarîler dönemi, • 100-800 arası; Kiliselerin kurulması, • 800-1500 arası; Ortaçağ dönemi , • 1500-1650 arası; Reform dönemi , • 1650-1793 arası; Reform sonrası dönem, dergi.nebevihayatyayinlari.com

Misyonerlerin amacı temelde insanları ne yapıp edip Hıristiyanlaştırmak eğer bunu başaramazlarsa en azından onları kendi dinlerine şüpheyle bakan fertler haline getirmektir. 40 yıllık misyonerlik tecrübesine sahip Louis Massignon şunları söylüyordu: “Onların her şeylerini tahrip ettik. Dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için hazır hale geldiler. İslam toplumu ölmek istemiyorsa kendi geleneklerini modern dünyanın geleneklerine uydurmalıdır.”

• 1793-1965 arası; Modern dönem, • 1965’den sonraki dönem; Diyalog dönemidir. Hıristiyanların İslam ile tanışmaları 2. dönemin sonlarına denk gelmektedir. Müslümanlarla Hıristiyanların savaş meydanlarında karşı karşıya geldikleri Ortaçağ döneminin ilerleyen zamanlarında ise Hıristiyan misyonerlerinin faaliyetlerinin özellikle Avrupa’nın tamamının Hıristiyanlaştırılması konusunda yoğunlaştığı görülmektedir. Bunun en önemli sebebi, VII. yüzyıl başlarından itibaren doğuda hızla yükselen ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da yayılan İslam’dır. Bazı yazarlarca Hıristiyan misyonerliği açısından “karanlık çağ” olarak adlandırılan 500-1000 yılları arasındaki bu dönemde İslam’ın hızla ilerlemesi ve çeşitli Hıristiyan halklarını kendi bünyesine alması karşısında kilise destekli misyonerler Avrupa’nın henüz Hıristiyanlaşmamış bölgelerine yönelmişlerdir. 4. ve 5. dönem ise misyonerlerin İslam’ı kılıç zoruyla yok edemeyeceklerini anladıkları ve içten çökertme hareketlerini başlattıkları dönem olmuştur. 6. dönemde casusluk faREBÎULEVVEL 1437

19


Hıristiyanların İslam ile tanışmaları 2. dönemin sonlarına denk gelmektedir. Müslümanlarla Hıristiyanların savaş meydanlarında karşı karşıya geldikleri Ortaçağ döneminin ilerleyen zamanlarında ise Hıristiyan misyonerlerinin faaliyetlerinin özellikle Avrupa’nın tamamının Hıristiyanlaştırılması konusunda yoğunlaştığı görülmektedir. Bunun en önemli sebebi, VII. yüzyıl başlarından itibaren doğuda hızla yükselen ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da yayılan İslam’dır. Bazı yazarlarca Hıristiyan misyonerliği açısından “karanlık çağ” olarak adlandırılan 500-1000 yılları arasındaki bu dönemde İslam’ın hızla ilerlemesi ve çeşitli Hıristiyan halklarını kendi bünyesine alması karşısında kilise destekli misyonerler Avrupa’nın henüz Hıristiyanlaşmamış bölgelerine yönelmişlerdir.

aliyetleri artmış, Osmanlı’nın yıkılması için çeşitli plânlar yapılmıştır.

(2)

Anadolu Müslümanlarına

yönelik sistematik Hıristiyanlaştırma faaliyetleri 19. yüzyıla kadar fazla görülmemişti. Bunun en önemli nedeni bu dönem öncesi Osmanlı’nın siyasal anlamda gücünü henüz kaybetmemiş olmasıydı. Osmanlının yıkıldığı Modern dönem ve sonrasında ise Misyonerler İslam dünyasında at koşturarak ‘altın çağ’larını yaşamıştır.

Misyonerlerin Çalışma Metodları Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihe sahip olan Misyonerlik, bu süre zarfında kendisine çeşitli stra-

20

ARALIK 1437

tejiler belirleyerek metodolojisini oluşturmuştur. Bugün pratikte yürütmüş oldukları bu metotların bir kısmı çok eskiye dayanırken bir kısmı da dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Misyonerler, işlerine ilk olarak muhatap kitleyi doğru bir şekilde tespit etmekle başlamaktadır. Mesajlarını ulaştıracakları en uygun birey ya da toplumu belirledikten sonra o birey ya da toplumun hayatına yerleşirler. Bu merhalede önemsedikleri ilk husus birey/toplumun dikkatini kendi üstlerine çekmemektir. Bu nedenle gittikleri toplumun dilini, kültürünü ve inançlarını öğrenmek için yoğun çaba sarf ederler, onlardan biriymiş gibi davranmaya çalışırlar. Bu ise onların uygulamış olduğu en eski metottur. Bu metot ilk esas misyoner Pavlus tarafından Yahudileri Hıristiyanlığa çekme amacıyla kullanılmıştır. Misyonerler dikkat çekmemek amacıyla yerel birtakım kuruluşları doğrudan ya da dolaylı olarak kullanırlar. Bunlar arasında yardım kuruluşları, dil merkezleri, yabancı eğitim kurumları, turizm acenteleri ve ticari şirketler vs. zikredilebilir. Dikkat çekmeme ve olumsuz etkileri bertaraf etme meyanında zikre değer bir diğer yöntem ise günümüz Hıristiyan misyonerlerinin kullandıkları “evangelizm” söylemidir. Emperyalizmle ilişkisinin çağrıştırdığı olumsuz anlamdan dolayı misyonerlik yerine bu tür kelimeleri kullanmaktadırlar. Evangalistler; tek amaçlarının İsa’yı dünyaya duyurmak olduğunu ve kimseyi zorla Hıristiyan yapmak gibi bir niyetlerinin olmadığını söylerler. Misyonerlik faaliyetleri açısından yürütülen sosyal etkinlikler de son derece önemlidir. Misyonerler, aralarında faaliyette bulunulacak kimselerle olumlu ilişkilerin kurulmasında sosyal etkinliklerin önemli bir rol oynadığını düşünmektedir. “Arkadaş evangelizmi” olarak adlandırılan arkadaşlık ilişkilerinin kurulması yanında çocuk kulüpleri oluşturmak, anaokulları kurmak gibi çocuklara yönelik aktivitelerle huzurevlerine ziyaretler düzenlemek, sağlık sorunlarıyla ilgilenmek, yalnızlık problemlerine çözüm getirmek gibi yaşlılara yönelik faaliyetler önem verilen sosyal etkinlikler arasındadır. Misyonerlerce işletilen kültür evleri, dil kursları, dostluk evleri, bazı tuO’nun İzinde...


rizm ve danışmanlık büroları gibi kuruluşlar, onların hedef seçtikleri çevreyi tanımaları ve mahalli halkla arkadaşlık ilişkileri geliştirmeleri açısından ideal ortamlar olarak görülür. (3) Günümüz misyonerlerinin uyguladıkları diğer bir metot ise İnkültürasyon yani kültüre uyarlama metodudur. Böylece Hıristiyan öğretileri, ibadet şekilleri ve Hıristiyan yaşam tarzı mümkün olduğu ölçüde yerel geleneklere uyarlanıp halka sunulur. Mesela, Müslümanlarla konuşurken tek tanrıya inandıklarından bahsetmekte, Hz. Peygamberi ve Kur’an-ı Kerim’i kabul ediyormuş gibi bir izlenim vermeye çalışmaktadırlar. Kuran’dan ayetler okuyarak Hıristiyanlıkla benzer yönlerini vurgulamaya çalışmakta ve kendileri kesinlikle inanmadıkları halde bütün dinlerin aslında aynı olduğunu iddia etmektedirler. Bunu muhatabına kabul ettirdikten sonra ise İslam’daki ibadetlerin zor olduğunu savunmakta ve Hıristiyan olup haftada bir kiliseye gitmekle yükümlülükten kurtulmalarını önermektedirler. Bu metodun gerçekleşmesiyle Hıristiyanlığın özü değişmeksizin farklı kültürlere uyarlanmış biçimleri dünya genelinde varlık kazanacak, böylece Hıristiyanlığın sanıldığı gibi Avrupa veya Amerika merkezli bir din değil dergi.nebevihayatyayinlari.com

evrensel kurtuluşu hedefleyen bir inanç sistemi olduğu ifade edilmiş olacaktır. Misyonerlerin uyguladıkları modern metotlardan birisi de “dinler arası diyalog” meselesidir. Bu, Papalığın, AB ile ortak hareket ederek almış olduğu bir karardır. 2. Vatikan Konsilinde gerek Müslümanlarla gerekse Hıristiyan olmayan diğer kişilerle ilişkilerin hangi boyutta olması gerektiğine dair önemli kararlar alındı. Örneğin Müslümanlara yönelik belgede, İslam’ın tarih boyutu hep olumlu meyveler verdiği ve Müslümanların gerek İsa’ya gerekse Meryem’e büyük saygı duydukları belirtildikten sonra, her ne kadar tarihte Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında bir takım olumsuz hadiseler yaşandıysa da artık her iki dinsel topluluk arasında daha yapıcı ve olumlu ilişkilerin kurulmasının gerekliliği vurgulandı. Sanal Kilise: Sanal kilise kavramı, misyonerlerin oluşturdukları bir kavramdır. İnternet ortamında Hıristiyanlığı doğrudan ve dolaylı tanıtan siteler yanında, bir Hıristiyan’ın günlük hayatında ihtiyaç duyabileceği birçok dini ihtiyaçlarını karşılayabileceği şekilde tasarlanmış, internet kilisesi diye de adlandırabileceğimiz sitelere verilen ortak bir isimdir. Sanal kiliselerin en büyük özelliği çeREBÎULEVVEL 1437

21


şitli sebeplerden dolayı kiliseye gidemeyen kişilerin internete bağlanarak kiliseyi bulundukları mekâna getirmeleridir. Bilgisayarın ve internetin her geçen gün yaygınlaşması misyonerlere yeni çalışma alanları kazandırmakta hızlı ve en ekonomik bir şekilde büyük bir gençlik kesimine hiçbir kanuni ve fiziki kısıtlama olmaksızın ulaşabilmektedirler. Bazen sanal kilise, bazen ücretsiz İncil talebi, bazen dua talebi, bazen araştırma sitesi, bazen de en çok okunan kitaplar gibi çeşitli isimler altında internet kullanıcılarının karşısına çıkmakta bir tıklama sonucu kendinizi doğrudan veya dolaylı bir şekilde Hıristiyanlık propagandasının yapıldığı sitelerin birinde bulmaktasınız. Sanal misyonerlik bu yolla, misyonerlik faaliyeti sonucu Hıristiyan olmuş kişileri de aktif bir şekilde organizasyonlara dâhil ederek yeni Hıristiyan adayları bulma ve bu adaylara ulaşma amacı gütmektedir. Sonuç itibariyle sanal misyonerlik, Pavlus’tan günümüze kadar yoğun bir şekilde yürütülen faaliyetlerinin teknolojik boyutunu ifade etmektedir. (4)

Misyonerliğin Sosyal, Siyasi Ve Fikri Alandaki Etkileri Batı dünyası ile İslam alemi arasında cereyan eden savaş her şeyden önce hak-batıl savaşıdır. Günümüzde iki taraf arasındaki savaşın sebepleri her ne kadar siyasi ve ekonomik olarak lanse edilsede en temelinde din olgusu yatmaktadır. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un yaptığı bir açıklamada belirttiği gibi bu savaş “yeni bir haçlı seferinin başlangıcıydı”. Konusunu ettiğimiz Misyonerlik ise bu savaşın bir parçası durumundadır. Batı dünyası yürütmüş olduğu bu savaşta “Misyonerlik-Oryantalizm-Sömürgecilik” kartlarını kullanmaktadır. Misyonerlik, Oryantalizm’e erken dönemlerde bilgi noktasında hammadde sağlayan; Sömürge gücü için ise “direnç ve direnişi yumuşatan öncü bir birlik rolü” oynar. Sömürgeci güçler sömürmek istedikleri bölgeleri ilk önce misyoner ajanlar vasıtasıyla tanır sonrasında ise o bölgede faaliyetlerine başlarlardı. Misyonerler ise yaptıkları hizmetin karşılığında bu güçlerden maddi kaynak elde ederlerdi. Örneğin Fransa’yı, kendi ülkesinde katı laik bir devlet görmemize rağmen, dışarıda din adamlarını himaye

22

ARALIK 1437

eden devlet olarak buluruz. Fransa’dan kovulan Katolik misyonerler, Fransa içinde Fransızlarla didişirken, Fransa sömürgelerinde, Fransa’nın menfaatlerinin bekçiliğini yapan bulunmaz dostlardır. Aynı şekilde petrol, altın ve madene meftun ABD, dünyanın yarısını, ruhi hayata ve dinden gelen bir sulha daveti gaye edinen misyonerlerle hegemonyası altına almıştır. Papa’ya Vatikan şehri hudutları içinde hapis hayatı yaşatan laik İtalya, bütün emperyalist politikasını misyonerlerin çalışmaları üzerine kurmuştur. Emperyalist Batı, zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Kara Kıta Afrika’yı misyonerlik yoluyla Hıristiyanlaştırmış ve sömürmeye başlamıştır. Misyonerler bölgeye sadece din adamı olarak değil bazen sağlık görevlileri bazen yardımsever bir birey bazen de sosyal hizmet uzmanı olarak yerleşmişlerdir. Bu amaçları doğrultusunda insanları önce hasta edip sonra tedavi etmişler, su kuyuları açarak insanların bu problemine çare bulmaya çalışmışlar, yetim çalışmaları ve eğitim faaliyetleri adı altında Afrikalı çocukları Hıristiyan öğretilerine göre yetiştirmişlerdir. Son durumda gelinen noktada ise Afrika-özellikle Güney kısmıHıristiyanlaştırılmış ve bugün dünya üzerindeki Hıristiyan nüfusunun %25’ini oluşturur olmuştur. %25 Hıristiyan nüfusa sahip olan Avrupa, kendisi Hıristiyanlıktan kopmuş ancak Kara Kıtayı Hıristiyanlaştırmıştır. (5) Misyonerlerin emperyalist emelleri hakkında fikir vermesi bakımından Kenya’nın ilk Başbakanı olan Kamau Kenyatta’nın sözlerini zikretmekte fayda vardır: “Misyonerler bizim topraklarımıza geldiğinde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözü kapalı dua etmesini öğrettiler. Sonra gözlerimizi açtığımızda, İncil bizim, topraklarımızsa onların olmuştu.” Misyonerliğin fikri alandaki etkilerine gelince; bu da siyasi alandaki tahribattan aşağı kalıyor değildir. Misyonerlerin kullanmış oldukları sanal kilise hizmetleri, evangelist arkadaşlık çalışmaları, inkültürasyon ve dinler arası diyalog projeleri maalesef İslam ümmetinin zihinlerinde ve kalplerinde derin tesirler meydana getirmiştir. İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan birisi Hıristiyan olabiliyorsa, Hıristiyanların da cennete gireceklerini savunan İlahiyatçı yazarlar çıkıyorsa, O’nun İzinde...


İslam toplumları özlerini kaybedip ‘Batılılaşma İhaneti’ içine girmişlerse, dünya üzerinde oluk oluk kan akıtan Hıristiyan dünyasına halen sıcak bakılabiliyorsa, Oryantalist çalışmalar sonucunda neredeyse Kur’an bile sorgulanır hale gelmişse eğer, bu noktadan sonra misyonerlerin tehlikesini göz ardı etmemiz nasıl mümkün olur?

sabah erkenden telefon açtı. Arabamı tamir ettiğini söyledi. Daha sonra arabayı alıp eve getirdik ve evin önüne park ettik. Çay ikram edebileceğimi söyleyerek onu eve davet ettim. Çay içerken ona ismiyle hitap ederek dedim ki, “Run, çok teşekkür ederim beni büyük bir sıkıntı ve masraftan kurtardın, sana yedek parça parasına ilave olarak -çok

İbretlik Bir Olay Amerika’da doktorasını yapan Yrd. Doç. Mustafa Köylü’nün yaşadığı şu olay üzerinde Müslümanlar olarak çokça tefekkür etmemiz iktiza eder: (6) Şiddetli soğuk bir günde arabam bozuldu, çalışmıyordu. Onu tamirciye götürdüğümde, bana 250 dolara yapacaklarını söylediler. Arabayı tamirden aldım, ancak araba aynı arızayı tekrar gösterdi. Ben de arabaya tekrar bakmalarını istedim. Ancak benden ikinci kez bakım ve el emeği parası istediler. Oysa oradaki uygulama genelde şöyledir: başta bir fiyat biçerler, daha sonra o fiyatın üç-beş katı fazlaya mal olsa bile onu bedava yapmak zorundadırlar. Muhtemelen benim yabancı oluşumdan istifade ederek, ekstra 600 dolarlık daha masraf çıkardılar. Ben de onu ödemek istemedim, çünkü arabayı satsam zaten o para etmezdi. Fakat arabasız da olmuyor. Tam bir çıkmaza girdim. Bu durumu yakın bir arkadaşıma anlattım. O da bana “sen hiç üzülme, ben onu kiliseden falan kişiye söylerim, o da kesinlikle sana yardımcı olur” dedi. Ertesi günü akşam üstü söz konusu kişi beni aradı. Ben de durumu ona anlattım. “Sen hiç merak etme, onu hallederiz” dedi. Sabahleyin geldi. Hava o kadar soğuktu ki, dışarı çıkmak mümkün değildi. Arabanın motoru da donmuştu. Ona “ben bu soğuk havada dışarıda duramam, isterseniz daha sonraya bırakıyım” dedim. O da, “ben asker emeklisiyim, bu tür soğuklara alışığım, sen git içerde otur, ben ilgilenirim” cevabını verdi. Kendisi saatlerce uğraştı, çalıştıramadı. Bunun üzerine kiliseye gitti, oradan bir ısıtıcı getirdi, motoru ısıtmaya çalıştıksa da yine çalışmadı. Bunun üzerine benim arabayı, kendi arabasına bağlayarak evine götürdük. Bana benim beklememe gerek kalmadığını, kendisinin gerekirse yedek parça alıp tamir edeceğini belirtti. İki gün sonra dergi.nebevihayatyayinlari.com

az ama- 100 dolar vermek istiyorum, lütfen kabul ediniz” dedim. O da bana hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi: “Tanrı bana, benim istediğimden çok fazlasını verdi. Evim var, arabam var, kendimi geçindirecek kadar aylığım da var. Bunun ötesinde ben daha fazla parayı, ya da dünyalığı ne yapayım. Biraz da Tanrı yolunda bu insanlara hizmet etsek, ne olur?” Ona sordum, “peki eşiniz sizin bu yaptığınız işlere karışır mı?” O da dedi ki, “o sadece kendi kazancından ve harcamasından sorumludur, ben ondan herhangi bir maddi külfet istemiyorum ki.” Yine ekledi, “Mustafa hiçbir zaman tereddüt etme, eğer herhangi bir ihtiyacın olursa hiç çekinmeden bana derhal bildir, insanlara hizmet benim aşkımdır.” Elbette bu sözleri söyleyen 70 yaşında ihtiyar Amerikalıya teşekkür etmekten ve içimden Allah hidayet versin demekten başka diyeceğim bir şey yoktu.

------------------------1. bkz. Misyonerlik Ve Hıristiyan Misyonerler, Doç.Dr. Şinasi GÜNDÜZ 2. bkz. İnternet Ortamında Misyonerlik Faaliyetleri Ve Sanal Kiliselerin Çalışma Yöntemleri, Hasan YEL Yüksek Lisans Tezi,2006, Konya 3. Dia,Misyonerlik Maddesi 4. bkz. İnternet Ortamında Misyonerlik Faaliyetleri Ve Sanal Kiliselerin Çalışma Yöntemleri, Hasan YEL 5. Bkz.ABD’li Pew Araştırma Merkezinin “ 2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” anketi. 6. Günümüz Misyonerlik Faaliyetlerinde Bazı Metodik Yaklaşımlar (ABD örneği) Yrd. Doç. Dr. Mustafa Köylü-Makalenin tamamının okunmasının faydalı olacağı kanaatindeyim.

REBÎULEVVEL 1437

23


Kapak Dosya

“Şekilde Müslümânlık; Adı Konulmamış Hristiyanlık”

SAİD ÖZDEMİR


İ

slâm ümmeti, şiddetli depreme maruz kalan, fena bir şekilde sarsılmış olan ve tüm şer

güçlerin üzerine üzerine geldiği bir zaman da yaşamaktadır. Dinin kalıplaştığı, kılıf ve zarf haline geldiği, manevi olarak camilerin, mescidlerin hatta Kabe’nin bile içinin, özünün yitirildiği bir zamanı solumaktadır. Halbuki tarihinin hiçbir döneminde bu kadar sıkıntılara, içsel değişimlere ve garipliğe namzet olmamıştı. Bu ümmet, hilâfetin melikliğe dönüşmesini de, 250 yıllık haçlı saldırılarını da, 50 yıl süren Moğol faciasını da, 850 yıllık İslâm devleti olan Endülüs’ün kaybına da şahitlik eti. Yine bu ümmet Siyonist baskınlara, vahşi Sırplara, barbar işgalcilere de şahitlik etti. 600 küsur yıl söz sahibi olup da arka plana atılmayı da gördü. Ama şu yaşamış olduğu dıştan işgali, içten şekilciliği ve içi boşaltılmış İslâm’ı hiç

bir zaman dilimin de yaşamamıştı. İslâm’ın filizleştiği bir çağda Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem

Adı Müslüman; Önüne ‘masa, kasa, nisa/iktidar, para, kadın’ geçince inancını hemen değiştiren, temel akaid mevzularında bile vurdumduymaz bir tavır takınan bir hal almış durumda. Dünyalıklara takılarak yürür. Lafa geldiği zaman da en iyi Müslüman kendisidir. Laf ile hiçbir mesele halledilmeyeceğini bilmez. Eğer halledilseydi münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı.

ümmetini ilerde gelebilecek sıkıntı-

lara karşı uyarmıştı: “Muhakkak sizler, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyup gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girmiş olsalar bile (siz de, o daracık yere girecek) onlara tabi olacaksınız.” Biz: Ya Rasûlallah, bu ümmetler, Yahudîlerle Hristiyanlar mı? diye sorduk. Rasûlullah: “Onlardan başka kim olacak?” buyurdu.

(2)

İşte bugün de yaşamış olduğumuz temel sorun da budur. Onların teknolojilerinden çok, yaşam stillerini, hayat tarzlarını aldık ve onlara benzeyen bir hâle büründük. Vaktiyle İmâm Şâtibi rahimehullah’ın ‘el-İ’tisâm adlı kitabında bir dönemde ümmetin namazlarının değiştiğini, ibâdet ve yaşantılarının tuhaflaştığından bahsederek iç çekmesini ve rahatsız olduğunu okumuştum. Acaba günümüze gelip de Müslümanların topyekun değiştiğini görse neler neler diyecekti.

Adı Müslüman; ‘Onlar gösteriş yaparlar’ buyuruyor Rabbimiz Mâun sûresinde... Namazlar gösteriş ve şeklen olmuş, ne okuduğumuzu bilmeden, hissetmeden, etkilenmeden kılıyoruz. Ramazan ayı festival ayı, oruçlar şeklen olmuş, beden olarak nefis terbiyesi yaparken, ruhumuzu unutuyoruz. İftar esnasında da gösteriş ve israf alıp başını gidiyor. Sadaka şeklen olmuş, sadaka veren etrafındaki insanlara belli etmeye çalışıyor. Hem çevrem olsun, hem işim görülsün, hem sevap elde edeyim diyor. Hatta hacc bile inanç turizmi hâline bürünüp şekilcilikten nasibini

Günümüzde İslâm dünyasına şöyle bir bakınca;

almış durumda. Hacc ya günah çıkarmak ya da

Kur’an’dan okuduğumuz, anladığımız İslâm’a

turistik bir gezi hâlini almış. Samimi olarak gidip

hiç benzemiyor. Her şeyimiz şekil suretten ibâret

de orada niyetini bozan, duâ ederken, tavâf ya-

olmuş, bakıldığında görüntüden başka bir şe-

parken, namaz kılarken kendini resmeden hatta

yimiz kalmamış.

kabe ile selfie çekenler ve bunu paylaşanlar bile

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

25


var. İbadetlerin gizlisi makbul ve daha sevap ol-

Adı Müslüman; adı hoca, adı aydın; Reyting,

duğu unutulmuştur.

meşhur olma az da bilgi verme uğruna tv ekranla-

Adı Müslüman; Önüne ‘masa, kasa, nisa/iktidar, para, kadın’ geçince inancını hemen değiştiren, temel akaid mevzularında bile vurdumduymaz bir tavır takınan bir hal almış durumda. Dünyalıklara takılarak yürür. Lafa geldiği zaman da en iyi Müslüman kendisidir. Laf ile hiçbir meselenin halledilmeyeceğini bilmez. Eğer halledilseydi münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı. Adı Müslüman; Ben Müslümanım ama keyfimce yaşarım anlayışına sahiptir. Hiç İslâm›ı keyfine karıştırmaz. Onun için İslâm sadece camide Allah ile kul ilişkisi ya da vicdana hapistir. Dinin insanlara niçin geldiğini bilmez. Halbuki din insanı şekillendirsin bir kalıba soksun, onun hayatına çeki düzen versin diye gelmiştir. insan dini keyfince şekillendirsin diye değil. Adı Müslüman; Dıştan bakınca sünnet üzere sakallı, giyimi geniş ve afilli. Özellikle camii ve mescidlerde ehl-i takvâ duruşu ondan ayrılmaz.

rına çıkıp İslâm da tartışılmayan hiçbir şey bırakmamışlardır. Tartışılacak, tartışılmayacak her şeyi gündemlerine alıp İslâm’ı karmakarışık bir hâle getirmişlerdir. Tarih de kınadığımız ‘Bizans cedelini’ tekrar diriltmişlerdir. İnsanlar İslâm dinini yegane umut kaynağı, kurtuluş ve sığınılacak son kale görürken Tv ve ekran mollalarının yüzünden ondan da soğudular. Kendi aralarında usulsüz, fütursuz ve üslupsuz yaptıkları konuşmalar, tartışmalar yüzünden tarih de ne kadar şaz, uç ve uçuk meseleler varsa gündeme taşınmıştır. Kendilerini seyreden genç dimağları düşünmemişlerdir. Alt tabanda ki kişiler öyle hâle geldi ki; ‘Benim âyetlerim senin âyetlerini döver› tavırları ortaya çıktı. Dinle alakalı, ilgili ilgisiz, yetkili yetkisiz herkes konuşmaya, herkes yorum yapmaya başladı. Öyle bir hâle geldi ki yorumlardan dinin gerçeği görülmez oldu. Herkes dinle alakalı konuşunca şekilcilik ve göreceli Müslümanlık etrafa ciddi bir şekilde yayıldı. Sokaktaki insanlar bile dindarlığını ispat etmek için ‘bende din ile ilgili bir

Elinde tesbih ile zâkir görüntüsünde, herkesin

görüş beyan etmem lazım’ düşüncesine büründü.

gıbta ettiği biri. Ama işyerinde, yollarda, ulaşım

Adı Müslüman; O kadar çok batıya hayran ol-

araçlarında, aile hayatında özellikle tek başına kaldığında görüntünün altında başka bir suret çıkar. Allah’ın her daim murâkabesinde/gözetiminde olduğunu unutur. Onunda geldiği boyut ritüellerle sınırlı kalan, aksesuarlaşan, felsefileşen

muştur, o kadar çok topluma göre şekil almıştır ki ‘farkındalık peşindedir’. Toplum hangi yöne akarsa o da o yöne akma peşindedir. Bilirsiniz selfie tutkunluğu ülkemizde de kendini çok hissettirdi. Normal çekimi bırakalım Müslümanlar

ve âdetleşen bir din yaşantısıdır.

onu bile kullanamadılar, beceremediler. Hastane

Adı Müslüman; adı örtülü, adı peçeli; Örtünün

köşesinde nefes alamayan babasıyla sırf millete

farz olduğunu daima dillendirir. Ne kadar kapanırsa o kadar sevap olduğuna inanır, doğrudur da. O da dıştan takvâ ehli olduğuna vurgu yapar. Görüntüsü Aişe, Fâtıma anamızı andırır ama dışarıda farkedilmeye çalışır. Dışını Allah’ın istediği gibi tezyin ederken o da içini unutanlardan

duyurmak adına resim çekenler mi dersiniz, tesettürlü halleriyle ölmüş babasının yanı başında tebessüm ederek selfie çekip ‘babamızı kaybettik’ diyerek bunu sosyal medyaya koyanlar mı dersiniz. Akşama ne pişirmişlerse onu bile fakir fukara demeden facebook, twitter, instagram hesap-

olur. Dedikodu, gıybet, kişileri çekiştirme desen

larında paylaşanlar mı dersiniz. Daha neler neler.

kendisindedir. Kendisi gibi kapanmayanları hakir

Adı Müslüman; Yılbaşı kutlar, içki içer, kadın

görür. Bilmez ki bir dükkanda, vitrindekiler ile

programları vazgeçilmezidir, tv dizilerine has-

içeridekilerin aynı olması gerekir. Vitrine koy-

tadır, futbol hayranıdır. İstediği gibi giyinir, iste-

duklarımız içeride olmadıkça manevi bir tica-

diği gibi soyunur. Hayatına asla müdâhale edil-

retten söz etmemiz mümkün olur mu?

mesini istemez.

26

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


Sahi bize ne oldu kardeşler. Tozlu yolda yürüyüp de toz kaldırmayan bir ümmetten, çevresine zarar veren, dini yüzeysel bir şekilde yaşayan bir toplum hâline geldik. İslâm’ı çağa uyduracağız diye asıl mecrâsından, zemininden kaydırıp tanınmayacak bir hâle getirdik. Halbuki bizler dini hayata hakim kılmada ciddi ve kararlı olmalıydık. Mensubu olduğumuz İslâm dininden el-etek çekmemeliydik. Ulaşım araçlarında bile Kur’an okumaya, dinlemeye, İslâm adına sohbet etmeye çekinir olduk. Bir Yahudi bile uçağa bindiğinde dinine ters gelen bir şey olduğunda uçağa binmezken yada haram bir yiyecek ikram edildiğinde onu reddederken biz neden dinimizden utanır olduk. Halbuki her gün kalplerimizi mercekle incelemeliydik. Gerekirse tabiatımızla, âdetlerimizle savaşmalıydık. İşte o zaman Mus’ablık, Asiyelik, Fâtımalık başlayıp dış görüntüden kurtulacaktık. Bugün İslâm ümmeti olarak en büyük problemimiz vakıayı kavrayamamak, tehlikeyi sezememektir. Biz dinimizde boşluklar meydana getirdikçe misyonerler ve oryantalistler bu boşluklardan içeriye sızdılar ve içi boşaltılmış bir İslâm, fayda vermeyen bir Müslümanlığı bize sundular. ‘Karakter inşâsı’ adı altında adı konulmamış Hristiyanlığı bize sundular. Müslümanlığımız kimlikten öte geçemeyecek bir hâle geldi. Hediye paketi gibi dışımız tezyin/süslü ama içimiz harabe bir evi andırır oldu.

Adı Müslüman, adı örtülü, adı peçeli; Örtünün farz olduğunu daima dillendirir. Ne kadar kapanırsa o kadar sevap olduğuna inanır, doğrudur da. O da dıştan takvâ ehli olduğuna vurgu yapar. Görüntüsü Aişe, Fâtıma anamızı andırır ama dışarıda farkedilmeye çalışır. Dışını Allah’ın istediği gibi tezyin ederken o da içini unutanlardan olur. Dedikodu, gıybet, kişileri çekiştirme desen kendisindedir. Kendisi gibi kapanmayanları hakir görür. Bilmez ki bir dükkanda, vitrindekiler ile içeridekilerin aynı olması gerekir. Vitrine koyduklarımız içeride olmadıkça manevi bir ticaretten söz etmemiz mümkün olur mu?

tağı, istikballerinin umudu görüyorlardı. Dinlerini bedel ödeyerek öğrenip, yaşamışlardı. Bugünün

Çare nedir diye sorar gibisiniz?! Çare; Ashâbı kiramın inandığı gibi inanmaktır. “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar.” (2) İslâm’ın ilk geldiği yılları düşünüyorum, bir onlara bir de kendimize bakıyorum, bir kıyaslamaya gidiyorum; 13 yıllık akide ve inanç eğitimiyle yetişen sahâbeler ayaklarını yere basmayı, yokuşu aşmayı, işkencelerden kurtulmayı, her işlerinde ‘Allah’ demeyi öğrenmişlerdi. Mekke’ de tek tek putperest entrikalarıyla mücadelede başarılı olmuşlardı. İslâm akidesini dertlerinin dermanı, hüzünlerinin ordergi.nebevihayatyayinlari.com

Müslümanları gibi değillerdi. Dinlerini ucuza almadıkları gibi, ucuza da gözden çıkarmamışlardı. Miras malına konan kadir kıymet bilmezler gibi değillerdi. Can vererek, ter dökerek, kan vererek kazandıkları bu dini muhâfaza etmede de büyük gayret gösteriyorlardı. Akideleri uğruna girmedikleri belâ cenderesi kalmamıştı. Cefa çekiyor, belâ soluyorlardı. Allah’ı tanımışlardı. Kimlerle dost, kimlerle düşmanlık kurulur iyi öğrenmişlerdi. Allah’ın dinine savaş açanlara asla sevgi beslemezlerdi. Yaratma ve emir vermede tek mercii Allah’ı görüyorlardı. REBÎULEVVEL 1437

27


Medine’ye gelmişlerdi. Duâ duâ yakarıyorlardı. Her ellerini açtıklarında; ‘Allah’ım hidâyet verdikten sonra ayaklarımızı tekrar kaydırma’ demişlerdi. Hidâyet geldikten sonra sapmak için nedenleri yoktu. Bizler gibi hidâyet geldikten sonra yanlışlara sürüklenmiyorlardı. Günahı alışkanlık hâline getirmiyor, temiz fıtratlarını bozmuyorlardı. Kalbim temiz gibi tatsız tuzsuz kapıya hiç mi hiç yönelmiyorlardı. Her günahda küfre giden bir yol vardır endişesi taşıyorlardı. Onlara bakıldığında ‘günahsızlığı’ anımsatıyorlardı. Otomatik hâle gelmemiş veya getirilmemiş bir dinî yaşıyorlardı. Otomatikleşmiş bir hayatta bilinç/şuur konusu olamazdı. Medine’ye gelmişlerdi. Herkesin kalbinde aynı soru geçiyordu: ‘Allah bizden ne ister, nerde görmeyi ve nasıl olmamızı diler.’ bu sorularla Medine’de yeni bir dönem açılmış, yükseldikçe yükselmiş, granitleri kıran bir fidan gibi hayata atılıp değişim göstermişlerdi. Bizlerin metropol şehirlerde kendimize sor(a)madığımız, sormaya cesaret edemediğimiz bir soruydu bu. Nefsimiz hep engel olmuştu bu suale. Onlar dinin bütün emirlerini bir görüp ayrım yapmaz ‘Ya hep ya hiç’ düstûrunu benimserken bizler hayat veren Allah’ı yaşantımıza karıştırmayacak, heva ve heveslerimiz nasıl istiyorsa öyle yaşayacaktık. Cami içinde Allah’a, Allah diyecek, işyerinde, evde, ulaşım araçlarında Allah’ı düşünmeyip unutacaktık. Faiz haramdır diyenlere inat faiz fetvası arayacak, flörte caiz değil diyenlere biz ciddi düşünüyoruz kılıfı takacak, haramlara âşina olacak bir hâle gelecektik. O günün dünyasında Kur’an âyetlerini her okuduklarında ağlarlardı. Okudukları âyetlerin etkisiyle çoğu zaman evlerine ve secdelere kapanır, yataklara düşerlerdi. Yanaklarında ağlamaktan iki siyah çizgi oluşmuştu. İnen âyetler; ya mü’minlerden ya da kâfirlerden bahsediyordu. Mü’minlerin sıfatını anlatan âyetler sıra sıra inerken kendilerini kontrol ediyorlar, bahsedilen hâller ve sıfatlar kendilerinde bulunmadığında, işte o zaman feryâd-u figâna başlıyorlardı. Bizler gibi sadece rukye için, sadece büyü bozmak için ya da sadece perşembe geceleri yasin okumuyor, Kur’an’ın ah-

28

ARALIK 1437

kâmını rafa kaldırmıyorlardı. Bizler gibi sadece ölülere okumak onların âdeti değildi. Hz. Ömer Bakara sûresini 10 yılda ezberlemişti. Nedenini sorduklarında ‘Ancak amel edebildim’ demişti. Kur’an onlar için bir hayat, bir pusulaydı. Onlar inen her âyeti yaşayacak Müslümanı ne semâda ne de yerin altında aramıyorlardı. Kendilerine inmişti Kur’an âyetleri. Medine’ye gelmişlerdi. Etrafları Yahudi, Hristiyan ve münafıklar tarafından sarılmıştı. Ahlâksızlık tuzaklarına ve tehlikelere karşı yardımcıları olan Allah; Müslümanların yüce bir ahlâka bürünmelerini isteyip onlar için perdeye ilk yansıttığı ‘Muttakilerin özellikleri, Müslüman aile’nin yapısı, takvâ ve ahiret endişesi’ olmuştu. Bununla Allah onları yüce ahlâka davet ederken; bir yandan da İslâm dinini hayatlarında canlandıracak müminler yetiştirmek için değişim istiyordu. Aynı sûrelerin içinde geçmişte yaşayan Yahudi ve Hristiyanların kötü ahlâkını tahlîl ederek onlara düşmanlarının özelliklerine bürünmemeleri konusunda uyarıyordu. Bilinmesi gereken bir hakikat vardı, o da Yahudilerin bilgili olduğu, Hristiyanların ise esasen câhil olduğuydu. Bundan dolayı Kur’an, Hristiyanların yaşantılarına fazla değinmeden Yahudilerin geçmişlerini, hâllerini, kişiliklerini ve içlerinde taşıdıkları hastalıklara değinmişti. Âyetlerin temelinde bir Müslümanın Yahudiler gibi bilgi yüküyle haktan uzaklaşmaması, hakka karşı inat etmemesi, kurnazlık yapmaması, Hristiyanlar gibi de câhilce ameller işlememesi vardı. “İnkâra saplananları ise ister uyar ister uyarma onlar için birdir, imana gelmezler” (3) âyeti indiğinde kulaklarını vahye açmaları gerektiğine inanmışlardı. Vahyi kulak arkası yapmayı, ilgi ve alakasız kalmayı onların bir ahlâkı görürlerdi. Konuşan Kur’an olan Peygamber yanı başlarındayken başı boş dolaşmayı, boşlukta durmayı, vurdumduymaz tavır takınmayı küfre götüren bir sebep görürlerdi. Onlar için Allah’ın anlattıkları cennet sebebiydi. Bundan dolayı peygamberin ahirete irtihali ve vahyin kesilmesiyle oturup ağlamışlardı. Allah bundan böyle bizimle konuşmayacak diye vahye olan hasret ve özlemlerini dile getiriyorlardı. O’nun İzinde...


“Ne o, Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını

siyahlara bürünerek sokağa çıktılar. Okul bitsin,

red mi ediyorsunuz? İçinizden böyle yapan-

evleneyim, şuan kendimi hazır hissetmiyorum,

ların elde edeceği netice, dünya hayatında rüsvalıktan başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise en şiddetli azaba itilirler. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (4) âyeti geldiğinde

nefsime çok ağır geliyor, böyle yaparsam evde kalırım demediler. Kıblenin değiştiğini bildiren âyetler geldiğinde araştırmaya, bir hocaya sor-

Yahudiler gibi kitabı parçalamaktan ziyade

maya bile ihtiyaç duymadan, duyar duymaz

İslâm’ı bir bütün olarak değerlendirmeleri ge-

namaz kıldıkları halde namazın içinden Mescid-i

rektiğini anladılar. Kitabı acısıyla tatlısıyla kabul

Haram’a döndüler. Kısacası kardeşlerim ‘amel’

ediyorlar, zorlansalar da asla ayetleri tahrif ve değişime tabi tutmuyorlardı. Parçalanmış İslâm ümmeti gibi sadece işin tasavvuf boyutuna, sadece ilim ve cihad boyutuna, sadece zekat ve ticaret boyutuna ağırlık göstermiyor, bütün olarak iman edip amel ediyorlardı. “İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün” (5) âyeti indiğinde dünyadan kendilerini soyutlamaya başlamışlardı. ‘Dünya’yı kesben/kazanç olarak değil

ettiler. Acı durumlarından ancak ‘ilim ve amel’ ile çıkacaklarını anladılar. O halde kardeşlerim, bizler de kendimize dönüp kimlik Müslümanlığından soyutlanmamız gerekir. Dışımıza önem verdiğimiz gibi kalbi ve rûhi hayatımızı ihmâl edip boşlukta bırakmamalıyız. Elbisemizde ya da bir yerimizde göze batacak bir şey varsa onu hemen gizleriz, yakamız

de kalben terketmişlerdi.’ Dünyada elde ettik-

ya da paçamız kıvrılmıştır hemen düzeltiriz.

leri nimet, ahirette sevabımızı azaltır endişesi

Bunlar gibi kalplerimizde en ufak bir değişim, in-

taşıyorlardı. Allah kendisinden razı olsun Abdu-

firaf, bozulma olduğunda hemen harekete geçip

rahman bin Avf’a iftarlık için yemek getirilmişti. Bir yemeğe baktı, bir de zihnindeki hâtılarına.

nefsimizi terbiye etmeliyiz.

Mus’abı düşünüyorum dedi. Benden çok hayırlı

“Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi

olan Mus’ab bin Ümeyr şehit olduğunda, onu bir

nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye ça-

kumaş parçası ile kefenledik. Başını örttüğümüz zaman, ayakları açık kalıyor, ayaklarını örttüğümüz zaman başı açık kalıyordu. O benden çok

lışan diyarları haksız yere asla helak etmez.

(6)

buyruğunca yaşayalım.

hayırlı olduğu hâlde, dünyayı bırakıp gitti. Sonra

Biz, biz olarak kaldığımız sürece topluma örnek

bize dünya kapısı açıldı. Türlü türlü nimetlere ka-

oluruz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir.

vuştuk. Bunların hesabını nasıl vereceğiz” dedi ve sofradan kalkıp köşeye çekilip hıçkıra hıçkıra ağladı. Onlar yamalı elbise giydikleri halde böyle

Ayağımızı artık yere basalım. Basalım ki düştüğümüz de canımız yanmasın. Selâm ve duâ ile.

söylüyorlardı. Bizler gibi dünyaya köle olmamışlardı. Bir ev alabilmek için 120 ay takside girmiyorlar, banka da faiz kredisi beklemiyorlardı.

-------------------------

Bundan dolayıdır ki; acziyetimiz ve hakir görülmemizin sebebini Allah Rasûlü ‘dünya sevgisi ve

1. Buhâri-Müslim

ölüm korkusu’ olarak belirtiyordu.

2. Bakara sûresi/ 137

İçkinin haram olduğu âyetler geldi; evlerinde

3. Bakara sûresi /6

ki şarap testilerini döktüler, zamanla bırakırız

4. Bakara sûresi /85

‘Allah affetsin’ demediler. Örtü âyetleri geldi;

5. Bakara sûresi/ 96

geceden hazırlık yapıp sabahın ilk ışıklarında

6. Hud sûresi/117

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

29


İSR* L?

DERYA FIÇICI

İ

KAHROLSUN MU

T

elevizyon kanalları altyazı geçiyor: “İsrail askerleri Mescid-i Aksa’ya girdi. Müslümanların mescide girmelerini engelledi. Bir grup Müslüman, İsrail askerlerine karşı direndi. İsrail Gazze’yi havadan vurdu…”

30

ARALIK 1437

Ardı arkası kesilmiyor haberlerin… Ve aynı gün

ülkemin sokaklarında sloganlar atılıyor: “Kah-

rolsun İsrail! Kahrolsun Amerika! Diren Gazze! Diren Mescid-i Aksa!”

O’nun İzinde...


Daha sonra dağılıyor kalabalık, öfkesi geçiyor oracıkta, rahatlamış olarak dönüyor, Yahudi’yi, kafiri nasıl desteklediğini bilmediği dünyasına… Çalıştığın Yahudi firmasında mesai saatlerine riayet ettiğin gibi namaz vakitlerine riayet etseydin kahrolurdu İsrail. Abdullah Azzam (rahimehullah)’ın Arap toplumuna dediği gibi: “Sen bir kaşık pilav yanında pepsi, kola olmadan yutamadığın için” kahrolmuyor İsrail. Sen kazandığın parayı, evini onların saraylarına benzetmek için harcadığından dolayı kahrolmuyor Amerika. Sen çocuğunu Yahudi yapımı çizgi filmlerle büyüttüğün için, onların eğitim sistemleriyle eğittiğin için benziyor onlara, bu sebeple taklit ediyor, onlar gibi yiyor, onlar gibi giyiniyor, onlar gibi eğleniyor… Kur’an ayetleri yerine film senaryoları hıfz ediyor. Gerçekten kahrolsun mu İsrail? Kimin eliyle ve nasıl? Vaktin yok bunu düşünecek. Hafta sonu da dolusun, yeni açılan alışveriş merkezine gideceksin çoluk çocuk. Ah şimdi hatırladın… Şu sizin mahalledeki hoca sohbete davet etmişti seni. Aslında gitsen iyi olurdu ama hanıma da söz verdin değil mi? Ama yine de kahrolsun İsrail! Kahrolsun Amerika! Zaten haftalık sohbetle de olmaz bu iş. Siz daha önce denemiştiniz öyle değil mi? Kendimizi kandırmayalım ama samimi adam şu sizin mahalledeki hoca… İğneyle kuyu kazsa da boşuna… Bu devirde büyük oynayacaksın. İçlerine sızacaksın, koltuk sahibi olacaksın, içeriden çökerteceksin, kalelerine gireceksin. Ancak böyle kahrolur kafir Amerika. “İsrailoğulları’nı denizden karşıya geçirdik. Yolda putlarına tapan bir topluma rastladılar, bunun üzerine “Ey Musa, bu adamların nasıl ilâhları varsa bize de öyle ilâhlar yap” dediler. Musa da onlara “Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz.” dedi.” (Araf, 138) Ah be kardeşim… Musa (aleyhisselam) Tur-i Sina’dan indiğinde nasıl da üzülmüştü kavminin haline… Henüz kurtulmuştu kavmi, Firavunun zulmünden… Henüz gerçekleşmişti tevhid dini. Sadece kırk gün olmuştu peygamberleri Musa (aleyhisselam) Tur-i Sina dağına çekileli… dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Musa ile otuz geceliğine sözleştik, buna on gece daha ekledik, böylece Rabbinin belirlediği buluşma süresi kırk geceye ulaştı. Musa kardeşi Harun’a dedi ki: “Soydaşlarım arasında benim yerimi tut, kötülükleri düzelt, bozguncuların yoluna girme.” (Ali İmran, 142) Peki ya biz? Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nasihatleri kulaklarımızda… Uhud’u hatırla ve Ayneyn tepesini… Okçuları hatırla… Unuttuklarında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nasihatini, yetmiş sahabe ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir dişi şehit olmuştu Uhud’da… Peki ya biz? Peygamberin bıraktığı yerde miyiz? Saçlarımızı siyaha boyamamızı yasaklamıştı, onlara benzemeyelim diye. Hayatımızın yüzde kaçı Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e benziyor? Sofralarımız bile sünnetten uzak. Yerde oturamaz olduk, kot pantolon giyeli. Sakal sevmez olduk, boynumuza kravat geçireli… Peki ya düğünlerimiz… İmam Efendi geliyor nikah kıymaya elhamdulillah. Ah be kardeşim… O lanetli kavim ne yaptı peygamberlerine? Çok sevdiklerini söyleyip haşa “Allah’ın oğlu” dediler. “Yahudiler dediler ki: Uzeyr Allah’ın oğludur. Hristiyanlar da dediler ki: Mesih Allah’ın oğludur. Bu, onların ağızlarında dolaşan sözlerdir ki, daha önce küfretmiş olanların sözüne benzetiyorlar. Allah onları yok etsin, nasıl da uyduruyorlar.” (Tevbe, 30) Ve peygamberlerini öldürdüler. “Andolsun ki; İsrailoğullarından ahd almış ve onlara peygamberler göndermişizdir. Ne zaman bir peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle gelmişse; bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da öldürmüşlerdi.” (Maide, 70) Şimdi Noel, Paskalya törenleri yapıp Peygamberlerinin doğum gününü kutluyorlar. Peki ya biz kardeşim? Sünnetleri unuttular, hadisleri inkar ettiler de kutlu doğum törenleri düzenlediler. Ona da şükür, buna da şükür derken bir alt yazı daha geçti televizyon kanallarında… Henüz on yedisinde, iffet timsali, göğsü Yahudi’ye nefretle dolu, öfkeyle dolu, ümmetin izzetli şehidesinden bahREBÎULEVVEL 1437

31


sediyor kanallar… Leş kokan ağzı ile “Peçeni aç, kadın!” diyor İsrail askeri. “Açmam” diyor, “O, Allah’ın emri” ve kahroluyor İsrail, kahroluyor Yahudi! Ah şehide! Sen canını verdin de Allah’ın hükmü için, biz daha peçenin hükmünü tartışıyoruz gerekli midir diye. Ah be şehide… Seni İsrail askeri vurdu “bu Müslüman kadındır” diye. Biz kurşunsuz silahlarla vuruluyoruz kardeşim… Kanımız donuyor içimizde, işittiğimiz sözlerden… Her türlü adı taktılar bize de. Bir tek “Müslüman” demediler. Her gün hakaretler yağıyor örtümüze, “bizde müslümanız” deyip küffarı sevenlerden… Aklıma Peygamberim geliyor ve beni izzetli kılan dinim… Araplardan bir kadın, bir miktar ticaret eşyası getirerek Beni Kaynuka pazarında satmak istiyordu. Bir kuyumcunun yanına oturmuştu. Yahudiler, kadının yüzünü açmasını istediler. Kadın bunu reddedince kuyumcu, kadın farkında olmadan elbisesinin bir ucunu alıp sırtına atmıştı. Kadın

32

ARALIK 1437

ayağa kalktığında üstü başı açılmış, Yahudilerde buna gülmüşlerdi. Olayı işiten Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sabrı tükenmişti. İslam ordusuyla beraber Beni Kaynuka’nın üzerine yürüdü. Kaleye sığınan Yahudileri, on beş gün muhasara altında aldılar. Yahudiler, Allah’ın kalplerine korku vermesiyle, Müslümanlara teslim oldular. Ama Şehide… Üzülmüyorum. Bu ümmetin sen gibi yiğitleri olduktan sonra ve ümmetin kadınlarının iffeti, izzeti için canlarını veren kardeşlerimiz olduktan sonra bize de sen gibi dik durmak düşer. “Mü’minlerden öyle erler vardır ki; Allah’a verdikleri ahde sadakat göstermişlerdir. Kimi bu uğurda canını verdi, kimi de beklemektedir. Ve onlar, hiç bir değiştirme ile değiştirmediler.” (Ahzab, 23) Kahrolacak İsrail! Kahrolacak Yahudi! Kahrolacak Amerika! Kahrolacak kafir..! Selam ve dua ile…

O’nun İzinde...


GÜNDEM GÜND EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

DEM GÜNDEM GÜN GÜ EM ND ND

SİYONİZMİN

İ R E L F E D E H KÖKLERİ VE Siyonizm Fikrinin Dayandığı Temel

yani İsrailoğullarına ait olan yeryüzünü, Âdem’in

Yahudi din adamları tarafından, aslı bozularak

oğulları işgal etmiş ve gayri meşru bir şekilde kul-

değiştirilmiş /muharref Tevrat’a göre Yahudilerin dünyaya yönelik iki önemli inancı vardır. Birincisi; Yahudilerin tanrısı YEHOVA’YA göre; “yeryüzünde devlet kurmak, mülk edinmek, hürriyet/özgürlük sahibi olmak sadece tanrı Yahova’nın oğullarının

yani Yahudilerin hakkıdır.

lanmaktadırlar. Bu sebeple Yahudi olmayanların elindeki, mal, toprak, servet, iktidar İsrailoğullarının tanrısı Yehova’nın mirasından çalınmıştır. Dolayısıyla Âdemoğullarının yani onlara göre Yahudierin dışında kalan tüm milletlerin gaspettikleri bu mülkler geri alınmalıdır.” Her Yahudi

Yahudi olmayanlar yani, GOHİMLER için bu

çocuğu bu inançla büyütülür.

haklar söz konusu olamaz.”

Yahudilerin bu inancı; zaman içerisinde adına

İkincisi; Tanrı Yehova’nın oğulları, yani İsrail

Siyonizm denilen ırkçı ve siyasal bir hareketi

oğulları tarafından Sion’da dünya krallığı kuru-

doğurmuştur.

lacak ve doğuştan günahkâr olan diğer milletler bu krallığa mecburen boyun eğerek secdeye kapanacaklar.

Siyonizm Nedir?

Yahudilerin muharref din anlayışına göre şu

Siyonizm, Kudüs’teki Sion dağının isminden tü-

sonuç ortaya çıkıyor; ”Yehova’nın oğullarına

retilmiş bir kelimedir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

33


Siyonizm; Yahudilerin “dünya krallığı kurma”

heykelini yeniden inşa etmektir. Yani bu idealin

ideali/hayali/ülküsüdür.

fikri alt yapısının 2500 yıllık tarihi bir geçmişi

Siyonizm; Yahudi ırkçılığına dayanan ve çoğun-

vardır.

lukla laik, ateist, seküler anlayışı kabul eden Yahudilerin oluşturduğu siyasi bir harekettir. Siyonizm; İlk aşamada Filistin’de Yahudiler için bir devlet kurmayı daha sonrasında ise bütün

2. Barcuhaba Hareketi. M.S. 118-138 arasında yaşayan bu Yahudi, Yahudilerin ruhundaki gayreti

dünyaya egemen olmayı(Dünya krallığını) he-

harekete geçirmiş, onları Filistin’de toplanmaya

deflemiştir.

ve orada bir Yahudi devleti kurmaya teşvik etmiştir.

Tarihte Kurulan Siyonist Örgütler Uluslararası Siyonizm’in hem tarihi, hem fikri,

3. Kiritli Mozes’in Hareketi. Bu hareket de Barcu-

hem de siyasal birtakım kökleri vardır.

haba hareketine benzer bir hareketti.

Siyon kelimesi ilk olarak Ahd-i Kadim’de, krallığını M.Ö. 1000-960 yılları arasında kurmuş olan Hz. Davud’un krallığa geçmesi dolayısıyla zikredilmektedir.

Ara dönem(Babil sürgünü) Yahudilerin baskı altında bulunmaları ve darmadağın olmalarından dolayı Yahudi çalışma

1. Mukabiiri Hareketi.

M.Ö. 586-538’de Babil

ve faaliyetlerindeki donukluk aşaması. Bununla

sürgününden, Perslerin yardımıyla Filistin’e

birlikte, Yahudilerdeki ulusal şuur hiçbir şekilde

tekrar dönüşün hemen akabinde görülen bu ha-

zayıflamamış, aynı şiddetiyle varlığını devam et-

reketin ilk hedefi; Siyon’a geri dönüp Süleyman

tirmiştir.

34

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


SİYONİZM; Yahudi ırkçılığına dayanan ve çoğunlukla laik, ateist, seküler anlayışı kabul eden Yahudilerin oluşturduğu siyasi bir harekettir.

4.David Ruben’in ve onun öğrencisi Solomon

9.Sion Âşıkları Örgütü. 1882 yılında Rusya’da

Moloh’un (1501-1532) hareketi. Bu hareketin ön-

kuruldu. Örgütün kurucusu LEO PİNSKER’DİR.

derleri; Filistin’de İsrail Krallığı’nı kurmak için

Aslında bu adam SİYONİZM felsefesinin kurucu-

buraya dönmenin zorunlu olduğuna Yahudileri

sudur. Theodore Herzl ise, onun yardımcısı sa-

teşvik etmiştir.

yılır. LEO PİNSKER Siyonizm’e bir usul getirdi. Theodore Herzl ise bu usulü pratik etti.

5.İsrailoğlu Menşa (1604-1657) hareketi. Yani bundan 400 yıl önce kurulan bir harekettir. Siyo-

10. Yine o tarihlerde Rusya’da POALE ZİON

nizm’in planlarını belli bir istikamete yönlendiren

isimli SİYONİST bir örgüt daha kurulmuştur.

ve Siyonist hedeflerin gerçekleştirilmesinde İngil-

1947 yılında kurulan korsan İsrail’in ilk cumhur-

tere’yi kullanma esası üzerine odaklaşan ilk çe-

başkanı ve ilk başbakanı bu örgütten yetişmiştir.

kirdek harekettir. 11.Rothshild’in ve Musa Montofiyori’nin li6.Sabetay Sevi (1626-1676) hareketi. Kendisinin

derlik ettiği finans sahiplerinin hareketi: Bu

Yahudilerin kurtarıcısı Mesih olduğunu ileri

hareket Filistin topraklarını ele geçirmek sonra

süren Sabetay Sevi, Yahudilerin Filistin’e dönme

da bir Yahudi devleti kurmak için ilk adım olarak

umutlarını yeşertmekle kalmamış bizzat Yahu-

Filistin’de Yahudi kolonilerinin kurulmasını he-

dilerin Filistin’e dönme hazırlıklarını başlatmıştır.

defleyen bir hareketti. Bunların dışında küçüklü büyüklü pek çok örgütler kurulmuştur.

7. B’NA Örgütü. İlk modern Siyonist teşkilat kabul edilen bu örgüt; 1843 yılında 12 Alman Ya-

Siyonist Yahudilerin Genel Düşünceleri/ İnanç-

hudi’si tarafından Amerika’nın New York şeh-

ları

rinde kuruldu. Bu Siyonist örgüt günümüzde de Amerika’daki en güçlü Siyonist örgüttür. Filistin’de ilk şubesini 1888 de açmıştır.

Siyonizm hareketinin içinde yer alan önder kadroların çoğunluğu her ne kadar ateist, dinsiz olsa da, dünya hedefleri noktasında fikir ve inançlarını Yahudilerin tahrif etmiş oldukları kutsal kitap-

8. Yahudi Birliği Örgütü. 1860 yılında Fransız

lardan almaktadırlar.

Yahudileri tarafından kurulmuş bu örgüt; Yahu-

1.Siyonizm, bütün dünya Yahudilerini İsrail va-

dilik eğitimi ve sağlık çalışmaları yapıyor gözü-

tandaşı sayarak onları tek bir vatandaşlığın üye-

küyordu.

leri olarak kabul etmektedir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

35


2.Siyonizm, Yahudilerin ilahı Yehova’nın kendi-

Theodor Herzl

lerine vaat ettiği şekilde dünyaya egemen olmayı

1947 de Filistin’de kurulan korsan İsrail’den bah-

hedeflemektedir. Bunun için kalkış noktası olarak da Nil nehrinden Fırat nehrine kadar uzanan vaat edilmiş topraklar üzerinde krallıklarını kurmayı kabul etmektedir.

sederken onun görünen lideri ve önderi Theodore Herzl’den bahsetmemek mümkün değil. Theodor Herzl; Filistin’de Yahudi devleti kurma inancının organizasyonunu gerçekleştirmiş ve somut pro-

(Bugünkü İsrail bayrağındaki iki mavi çizgi Nil ve

jeler ortaya koymuştur. Bu bakımdan bugünkü

Fırat nehirlerinin arasını temsil eder. Tevrat’ta şu

korsan İsrail’in kurucusu kabul edilir.

cümle geçer; “iki nehrin arasını alacaksın. Burada

yaşayan 7 kavmi yok edeceksin. Acımayacaksın. Nefes alan hiçbir canlı bırakmayacaksın”.(Tesniye bab7 ayet1,2/ tesniye bab20 ayet 16). Yahudi’nin bu inancı ve gücü var olduğu müddetçe ne Mısır, ne Libya, ne Irak, ne Suriye ne de Türkiye’deki sıkıntılar, karışıklıklar, fitneler, savaşlar asla bitmeyecek. Ne zaman ki korsan İsrail yıkılır ve Yahudilerin

Farklı Siyonist teşkilatları tek çatı altında birleştiren kişi Theodore Herzl’dir. 1860 yılında Macaristan da doğmuş, Avusturya’da yaşamına devam etmiştir. Daha sonra Fransa’da o günün tanınmış gazetelerinden (NeueFreie Presse)in Paris Temsilciliği’ne atandı. Ailesi dindar bir Yahudi olmasına rağmen kendisi

güçleri dağılır, işte o zaman yeryüzü rahat bir nefes

dinsizdi. Allah’a, tanrıya veya Yahudilerin milli

alabilir.

tanrısı Yehova’ya inanmazdı. Aslında bu hale

3. Siyonist Yahudiler de dindar Yahudiler gibi diğer bütün halkların kendilerine hizmetçi olmaları gerektiğine inanırlar. 4. Dünyaya egemen olmanın en doğru yolunun korku salmak ve terör temeline dayalı bir yönetim

ATEİZM dinine mensuptu dersek daha doğru olur. Dini kitaplara sadece kendi güç politikasını destekledikleri ölçüde yakınlık gösteriyordu. Yani dini metinleri, milliyetçi Siyonist idealleri için kullanmaktan çekinmiyordu.

kurmak olduğu görüşündedirler.

Theodore Herzl’e göre Siyonist ideallerin ger-

5. Büyük kitlelere egemen olabilmek için siyasal

çekleşebilmesi için iki teşkilat kurulması gereki-

özgürlüğün kullanılmasına çağırırlar ve derler ki;

yordu.

“Onların tuzaklarımıza düşmelerini sağlayacak

Birincisi, Yahudi Cemiyeti Teşkilatı. Bu teşkilat

yiyeceği onlara nasıl sunacağımızı bilmemiz gerekir.”

Yahudi âlemi adına bir hükümet gibi yürütme yetkisini kullanacaktı. Yani dünyada yaşayan tüm

6. Siyonist Yahudiler, egemenliğin dine ait ol-

Yahudileri temsil eden ve onlar adına karar verip

duğu dönemin sona erdiğine inanırlar. Egemen-

Yahudi çıkarlarını ve geleceğini korumak husu-

liğin artık yalnızca altın/ekonomik güçle sağla-

sunda yetkili bir teşkilat.

nacağına ve bundan dolayı da dünyaya egemen olmalarının kolaylaşması için her bir yolla altının/ ekonominin kendi ellerinde toplanmasının kaçınılmaz olduğunu söylerler. 7. Siyasetin ahlakın zıddı olduğu, bundan dolayı da hilekârlığın ve riyakârlığın siyasette ka-

İkinci kurulması gereken teşkilat ise; Yahudilerin Filistin’e dönüşlerini sağlayabilmek için gerekli olan maddi külfeti üstlenebilecek ticari bir şirket. Evet, Theodore Herzl’e göre bu iki teşkilat çok önemliydi.

çınılmaz olduğu görüşündedirler. Onlara göre,

Burada şu tespiti yapmak gerekir: Modern Siyo-

erdemler ve doğruluk; siyaset örfünde ahlaki dü-

nizm’in teorisyeni; LEO PİNSKER, Organizatörü

şüklüklerdir.

Theodor Herzl, uygulayıcısı ise Waizmann’dır.

36

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


Birinci Sion Kongresi Daha önce dediğimiz gibi Theodore Herzl’in en büyük başarısı istisnalar hariç birçok Siyonist örgütü tek çatı altında birleştirmesi olmuştur. Bu örgütün adı; Dünya Siyonist Hareketiydi. Bu çatı örgüt ilk toplantısını 1897 de İsviçre’nin Basel kentinde yaptı. Bu toplantı; BİRİNCİ DÜNYA SİYONİST KONGRESİ olarak isimlendirilir. Bu kongreye 17 ülkeden 240 seçkin ve etkin Yahudi katılmıştır. Bu kongrede Theodore Herzl “Yahudilerin sığınabilecekleri bir vatanın temel taşını atmak için burada toplandıklarını” açıklamıştır. Böylece BASEL’deki birinci Sion konferansı Dünya Siyonist Örgütünü doğuran en büyük aşama olmuştur. Bu kongrenin bitiminde Theodor Herzl hâtıra defterine şunları yazar; ”Ben Basel de Yahudi devletini kurdum. Şimdi bunları söylersem herkes bana gülecektir. Ama belki 5 yıl belki 50 yıl içerisinde Yahudi devletinin kuruluşunu herkes görecektir.” Siyonist Kongreler Ne Zamana Kadar Toplandı? 1897 de başlayan Siyonist kongreler, 2. dünya savaşına kadar Avrupa’da devam etti. 1951 yılında ilk kez Kudüs’te toplandı. Dünya Siyonist hareketinin liderliği Amerika Siyonist organizasyonuna devredildi. Halen günümüzde bu kongreler devam etmektedir.

Siyonistlerin Yol Haritası; Protokoller (Siyonistlerin Hedef Ve Planları) 1897 yılında BASEL de toplanan Dünya Siyonist Kongresinde; ilk aşamada Filistin’de devlet kurmak ve daha sonra dünya krallığına yürümek için takip edilmesi gereken plan ve yöntemler maddeler halinde özetlenmiştir. Bu metne protokoller de denir. Protokollere; Filistin’de devlete, yeryüzünde ise dünya krallığına giden yol haritası da denilebilir. Aslında bu çalışma o yıllarda yapılmış bir çalışma değildir. “Dünya Krallığının Yol Haritası” Birinci Dünya Siyonist Kongresi’nden takriben 30 yıl önce yani 1869’da genel hatlarıyla çerçevesi çizilmiştir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Yahudilerin dünya krallığını kurma yolundaki hedef ve planlarının içerisinden seçtiğimiz bazı maddeler şunlardır. Fakat bu maddeleri okurken lütfen şuna dikkat edelim; 120 yıl önce İsviçre’nin Basel kentinde kayda geçirilen bu hedeflerin fikri kökleri 2500 yıl öncesine dayanıyor. 1.”Ümemilerin /GOYİM (Yahudi olmayan toplumların) üzerinde bizim plan ve programlarımızın etkili olabilmesi için; onların ahlaki bozuklara gömülmesini sağlamamız şarttır. Bunu gerçekleştirmek için de profesörleri, hizmetkârları, dadıları ve eğlence yerlerinde çalıştırılacak kadınları hazırlamalıyız.” 2.”Amaçlarımızı gerçekleştirdiği sürece herhangi bir tereddütte kalmaksızın rüşveti, aldatmayı ve hainliği kullanmalıyız.” 3. “Bize körü körüne itaati garantileyen korku ve dehşeti yaygınlaştırmaya çalışmamız gerekir. Önümüzde her türlü isyankârlığın ve başkaldırının erimesi için, bizim oldukça çetin bir güce sahip kimseler olduğumuzun yayılması yeterlidir.” 4. “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarını yüksek sesle dile getirelim ki, insanlar buna aldansın, onlarda bunu dile getirsin ve neyin arkasından gitmelerini istiyorsak onun arkasından gitsin.” 5. “Elimizde bulunan mal ve yalnızca bizim bilginlerimize özgü olan bilim üzerinde yükselen bir aristokrasiyi kurmamız kaçınılmazdır.” 6. “Liderleri avucumuzun içine almaya çalışacağız. Onları tayin etmek bizim elimizde olacak. Onları seçerken dikkat edeceğimiz husus; liderlik hırsı, bilgi azlığı ve kötü ahlak sahibi olmalarıdır.” 7. “Dünyayı dilediğimiz tarafa yönlendiren ve etkin bir güç olan medyaya egemen olacağız.” REBÎULEVVEL 1437

37


8. “Yöneticilerle halklar ve halklarla yöneticiler arasındaki uçurumu genişletmemiz kaçınılmazdır. Böylelikle yönetici asasını kaybetmiş bir kör gibi olsun ve koltuğunu sağlamlaştırmak için bize sığınsın.” 9. “Bütün güçlerin birbirleriyle boğuşmalarını sağlamak için aralarında düşmanlık alevini yakmamız gerekir. Ayrıca iktidar olma hedefini, farklı güçlerin ele geçirmek için birbirleriyle yarışacakları kutsal bir hedef haline getirmemiz zorunludur. O halde devletlerarasında hatta her bir devletin içerisinde savaş ateşini yakmamız kaçınılmazdır. İşte o zaman bütün güçler yok olup gidecek, hükümetler düşecek ve bizim uluslararası hükümetimiz bunların yıkıntıları üzerine kurulacaktır.” 10.”Fakir ve mazlum halklara onları özgürlüğe kavuşturacak, zulümden kurtaracak bir kimlikle yaklaşacağız ve onları bizim sosyalist, anarşist, komünist ve masonlardan oluşan askerlerimizin saflarına katılmaya çağıracağız. Açlık sebebiyle halk yığınları üzerinde tahakküm kuracak ve yolumuza çıkacak herkesi ezmek için onların bileklerini kullanacağız.” (Fransız devrimi ve pek çok işçi devriminin açlık adına, eşit paylaşım adına, özgürlük adına yapıldığını unutmayalım.) 11. “Tekelimize aldığımız altın sayesinde herkesin bize boyun eğmesi için ekonomik krizler çıkarmamız bir zorunluluktur.” 12. “Özgürlük sözcüğü, büyük halk kitlelerini Allah ile ve onun hükümleriyle savaşmaya iter. O halde bizler de otorite elimize geçinceye kadar bu ateşi ve benzerlerini alevlendirmeliyiz.” 13. “Halkların kalbindeki iman devletini yıkmamız, onların akıllarından Allah’ın varlığı düşüncesini söküp atmamız ve onun yerine matematiksel maddi yasaları yerleştirmemiz bir zorunluluktur. Çünkü halk iman devletinin gözetimi altında mutlu ve rahattır; bazı hususları

38

ARALIK 1437

gözden geçirme fırsatı vermek için onları çeşitli yollarla uğraştırmamız gerektirmektedir. Böylelikle onlar, uluslararası mücadelede her alandaki genel düşmanlarının kimler olduğunun farkına varamazlar.” 14. “Ümemilerin mallarını, hazinelerinden bizim sandıklarımıza taşımayı sağlayacak bütün yolları takip etmemiz kaçınılmazdır.”(Bankacılık ve borsa sistemi ile dünya üzerindeki sermayenin giriş ve çıkışı kontrol altına alınmıştır) 15. “İnsanlıktan ve ahlaktan soyutlanmış, duyguları taşlaşmış, din ve politikaya aşırı derecede intikamcı bir nefret besleyen, çözülmüş toplumlar ortaya çıkarmaya çalışacağız. Böylelikle bunların biricik umudu maddi zevklerini gerçekleştirmek olacaktır. İşte o zaman da herhangi bir direniş gösteremeyecek ve küçülmüş olarak avucumuzun içine düşecekler.” 16. “Bütün güç makamlarını elimize geçirecek ve bütün görevlere egemen olacağız. Siyaset bizim avucumuzda bulunacaktır. Böylelikle her vakit sahip olduğumuz güçle Ümemilerden karşı çıkan herkesi mahvedebileceğiz.” 17. “Sökülmesi imkânsız bir şekilde her yere ayrılık tohumları saçmış, Ümemilerin(Yahudi olmayanların) maddi ve ulusal menfaatleri arasında nefretleşme ve zıtlıklar var etmiş, onların toplumları arasında ırkçı duygular ateşini yakmış bulunuyoruz. 20 asır(2000 yıl)dan beri yakmak için gerekli çabayı ortaya koymaktan da asla geri durmadık. 18. “Tanrı YEHOVA, bizleri dünyaya egemen olmak ve onu yönetmek için hazırlamış ve bizleri Ümemilerde/Gohimlerde bulunmayan üstün özellikler ve ayrıcalıklarla donatmıştır. Şayet onların safları arasında üstün özellikli kimseler bulunsaydı, hiç şüphesiz bize karşı direnebilirlerdi.” O’nun İzinde...


Modern Siyonizm’in teorisyeni; LEO PİNSKER, Organizatörü Theodor Herzl, uygulayıcısı ise Waizmann’dır.

19. “Kamuoyuna; onu sağlıklı düşünme yeteneğinden mahrum bırakıncaya kadar büyük önem

“yüksek yönetim idaresini inşa edeceğiz.”(bugünkü Birleşmiş Milletler Teşkilatı)

vereceğiz. Bizim yaydıklarımızın değişmez hakikatler olduğuna inanıncaya kadar onları meşgul edeceğiz ve onları gerçekleştirilmesi mümkün vaatler ile yalan vaatleri birbirinden ayırt edemeyecek hale getireceğiz. Bundan dolayı birtakım heyetler oluşturmalıyız ki, bunların üyeleri vaatlerle dolup taşan yankılı konuşmalar yapsınlar. Ayrıca halklar arasında, onların siyasetten anlamadıkları düşüncesini sağlamlaştırmalı ve siyasetçilere dua

22. “Sanayi ve ticarete egemen olmalıyız. İnsanları tekebbüre, lükse ve değerlerden ayrılıp çözülmeye alıştırmalıyız. Borçları kolaylaştırmak ve faizleri katlandırmak için çalışmalıyız. İşte o zaman Ümemiler(Yahudi olmayanlar) önümüzde secdeye kapanacaklardır.”(önüne gelene kredi veren bankalar bunu babalarının hayrına mı yapıyorlar acaba?)

etmenin onlar için daha hayırlı olduğu kanaatini yaygınlaştırmalıyız.” 20. “Çelişkili/ihtilaflı hususları yaygınlaştıracak, şehvet ve arzuları alevlendirecek, duygu

23. “Resmiyette içimizde gizlediğimizin zıddını açığa vurmalı, zulme karşı çıkmalı ve yüksek sesle özgürlükleri dillendirip zulüm ve azgınlığı tenkit etmeliyiz.”

ve eğilimleri yakıp tutuşturacağız.” 21. “Yeryüzünün her tarafına uzanan ve bütün yöneticilerin kendisine boyun eğecekleri çok elli dergi.nebevihayatyayinlari.com

24. “Önemsenmeyecek kadar az sayıdaki gazete dışında tüm gazetecilik bizim elimizdedir. Biz bunları, gerçekler haline dönüşünceye kadar REBÎULEVVEL 1437

39


asılsız haberleri yaymak için kullanacağız ve Ümemileri/Yahudi olmayanları kendilerine faydalı olacak şeylerle uğraşmaktan alıkoyacak, şehvet ve zevklerinin arkasından koşacak hale getireceğiz.”

31. “Hedeflerimizi gerçekleştirmek için gizli güçlerimizi (masonluğu) inşa ettik. Ancak hayvan Ümemiler Yahudi olmayanlar) bunların sırlarını bilmedikleri için bu hedeflere güvendiler. Bunların mahfillerine/cemiyetlerine intisap ettiler. Biz de egemenliğimizi onların üzerine kurup onları

25. “Yöneticiler emirlerimize karşı gelemeyecek kadar acizdirler. Çünkü onlar, hapsedilmenin ya da büsbütün ortadan kalkmanın aralarında başkaldıranların akıbeti olduğunu idrak ederler. Bundan dolayı bize tamamen itaatkâr olur ve bizim menfaatimiz olan şeylere oldukça ileri derecede dikkat eder ve bunları gözetirler.”

bize hizmette kullandık.”

26. “Planımızın vaktinden önce ortaya çıkmaması ve zamanı gelmeden önce Ümemilerin/Yahudi olmayanların güçlerini yıkmamak için çalışacağız.”

33. “Hedefimize hizmet edecek şekilde çeşitli

32. “Allah’ın seçkin halkının (Yahudilerin) darmadağın olması bir nimettir, bir zayıflık değildir. İşte dünya krallığına (egemenliğine) bizi götüren gerçek de budur.”

eğilim ve ilkelere sahip çok sayıda dergi ve gazetelerimiz olacaktır.”

34. “Bize muhalefetten alıkoyup başka şeylerle 27. “Oylama yolunu ve mutlak çoğunluk düzenini ortaya koyan bizleriz. Bundan amaç ise, biz kendilerine oy vermek üzere kamuoyunu (halkı) hazırladıktan sonra istediğimiz kimselerin yönetimini sağlamaktır.”

28. “Aile bağlarını çözeceğiz ve başkaldırmasını sağlamak için her kişide bencillik ruhunu üfleyeceğiz. Ayrıcalık sahibi kimselerin yüksek mertebelere ulaşmalarını engelleyeceğiz.”

oyalamak ya da planlarımıza karşı çıkmalarını engellemek için bizden başkalarını eğlence, oyun, sanat, cinsellik ve uyuşturucularla meşgul etmemiz kaçınılmaz bir zorunluluktur.”

35. “Toplu olma özelliğini taşıyan her şeyi sileceğiz ve bu aşamaya üniversiteleri değiştirmekle başlayacağız. Üniversiteleri bizim özel planlarımız çerçevesinde yeniden kurumlaştıracağız.”

29. “Yönetime ancak üstü kapalı, sayfaları kara kimseler ulaşır. Bunlar ise “rezil olma ve teşhir edilme” korkusuyla emirlerimizi yerine getirmek üzere güvenilir kimseler olacaklardır. Nitekim biz birtakım yapay liderler ortaya çıkarıyor ve onların büyük ve kahraman kimseler olduklarını gösteriyoruz. “

36. “Yolumuza çıkan herkese şiddet uygulaya-

30. “Faydalı olacağını gördüğümüz her seferinde ayaklanma ve darbelerin yardımına başvuracağız.”

38. “Artık otorite bizim elimize geçtikten sonra

40

ARALIK 1437

cağız ve katı davranacağız.”

37. “Masonluk cemiyetlerini çoğaltacak ve egemenlik alanımızı genişletmek için onları her bir ortamda yaygınlaştıracağız.”

yeryüzünde kendi dinimiz dışında herhangi bir dinin varlığına kesinlikle izin vermeyeceğiz.” O’nun İzinde...


Yahudilerin önce Filistin’de bir devlet kurmak sonrasın da ise dünya hakimiyetini (krallığını) tesis etmek yolunda ortaya koydukları hedef ve planların bir kısmını özetledikten sonra bu noktada önemli gördüğümüz bir hususa değinmeden geçemeyeceğiz. Bazen Filistin’de ve dünyanın başka yerlerinde Siyonist İsrail hükümetine karşı gösteri yapan dindar Yahudileri görürsünüz. Dünyayı aldatmaya çalışan geleneksel dindar Yahudiler ve onların ağzının içine bakan bizim yerli entel/dantel aydınların ve siyasetçilerin ağızlarından şu cümleleri de sıkça duyarsınız; “Yahudilik ile Siyonizm farklı şeylerdir. Biz Siyonistlerin yaptıklarına karşıyız.” Bu söylem, aslında Siyonizm’i kötü gösterip tahrif edilmiş Yahudilik inancını ve Yahudilerin günahlarını örtme, onları masum cici insanlar gösterme çabasıdır. Yâda ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiğidir. Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı olan dindar Yahudilerin; ateist, laik, seküler anlayışa sahip olan Siyonist Yahudilere karşı çıkmalarının sebebi, bazılarının zannettirmeye çalıştığı gibi geleneksel dindar Yahudilerin de Siyonist Yahudilerin zulümlerinden şikâyetçi olmaları değildir. Asıl sebep bambaşka bir şeydir. Yahudi din adamları olan hahamların, kendi elleriyle değiştirdikleri Tevrat öğretisine/inancına göre, Hazreti Davut soyundan gelecek Mesih, Kudüs’te Süleyman mabedini inşa ettikten sonra Romalılar tarafından dünyanın dört bir tarafına dağıtılan Yahudileri, Allah tarafından kendilerine vaat edilmiş topraklar da yeniden toplayacaktır. Sonrasında ise Musevidergi.nebevihayatyayinlari.com

İNSANLARA SERVİS EDİLEN

GERÇEKTE OLANLAR Önemli Bir Husus

lerin/Yahudilerin huzur ve güven içinde yaşayacağı tanrı krallığını kuracaktır. Tevrat öğretisine sıkı sıkıya bağlı olan dindar Yahudilerin, Siyonist Yahudilere karşı çıkmalarının sebebi işte tamda bu noktada başlıyor. Siyonistlerin, henüz Mesih gelmeden önce hareket etmeleri ve Mesih’in önderliği olmaksızın alelacele Filistin’de bir devlet kurmaları Yahudi Şeriatına uygun bir durum değildir. Bu durumu, Tevrat inancına/şeriatına uygun görmedikleri için; şuan mevcut Siyonist İsrail yönetimine ve zihniyetine karşı çıkıyorlar. Yoksa bazılarının zannettirmeye çalıştıkları gibi Siyonist yönetimin, Müslümanlara zulmetmesinden dolayı değil. Dolayısıyla Tevrat’a bağlı dindar Yahudilerle, dini inançları zayıf yâda hiç olmayan SİYONİST YAHUDİLER arasındaki tek fark; BİRİ MESİHİN GELMESİNİ BEKLİYOR, ÖTEKİ; KURALA UYMAYIP MESİH GELMEDEN ÖNCE HAREKET EDİYOR. Yani aralarında; amaç ve hedefler noktasında hiçbir fark yoktur. Farkları sadece zamanlama(!) dır. Dolayısıyla şu an dünyanın dört bir yanında sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa karşı büyük zulümler yapan, kötülüğün ve şerrin merkezi İsrail’in bu vahşi zulmüne sebep; kendi elleriyle bozarak değiştirdikleri Yahudilik inancının ta kendisidir. Filistin’de işlenen katliamlarda Dindar yahudilerin hiçbir günahı ve rolü yoktur demek, kelimenin en hafifi ile ifade edersek saflık, ahmaklık ve aptallıktır. Başını deve kuşu gibi kuma sokmaktır. Tehlikeyi fark etmemektedir.. İstisnalar kaideyi bozmaz.. SELAM VE DUA İLE. ALLAH’A EMANET OLUNUZ. REBÎULEVVEL 1437

41


ZAFER MERT

ZAFER MERT

Kur’an’ın Gölgesinde Dersler

KOŞUN, GEÇ OLMADAN!

َّ ‫َو َسا ِرعُوا ِا ٰلى َم ْغ ِف َر ٍة ِمنْ َربِّ ُك ْم َو َج َّن ٍة َع ْرضُ هَا‬ ‫ْض ا ُ ِع َّد ْت‬ ُ ‫السمٰ وَاتُ و َْالَر‬ َ‫لِ ْل ُمتَّ ِقين‬ “Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.” (Âl-i İmran, 133)

42

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


“Koşun” (1), “…Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!...” (2), “…İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.” (3) Hayat bir koşuşturmaca. Ya dünyevî istek ve arzular peşinde ya da ilâhi rıza peşinde. Ya fâni dünyanın aldatıcı lezzetleri peşinde ya da bâki

NİÇİN KOŞACAĞIZ ? Niçin koşuyoruz ki yürüyelim, ne acelemiz var diyenler olabilir ama tabi ki bu şeytanın vesvesesinden başka bir şey değildir. Güneşli havada

dünyanın gerçek lezzetleri peşinde. Ayetlerden

buz satıcısı nasıl acele ederse cennet taliplileri de

anlaşıldığı üzere Rabbimiz bizlere hayır işlerine

acele etmeli. Değil beklemek, geri gitmek, çalış-

koşmayı hatta müsabaka edercesine birbirimizle yarışmamızı emretmektedir ki bu koşuyu başarı

mamak, yürüyecek bile vaktimiz yok. Ümmet

ile tamamlayanlar dünya ve ahirette mutlu ve

yangın yerine dönmüşken, İslâm âlemi maddi

mesut olacak kimselerdir. Dolayısıyla her Müslü-

manevi gözümüzün önünde kıvranırken koş-

manın bu hayır yarışından ne kastedildiği, niçin

mayıp da ne yapabiliriz ki? Hangi yürek bu za-

bu yarışa katılması gerektiğini, nereye koşacağını, kiminle koşacağını, koşarken nelere dikkat edece-

manda harekete geçmez ki! Hangi göz bunca sı-

ğini iyi bilmelidir. Çünkü bu soruların cevaplarını

kıntıda yaşarmaz, hangi göğüs daralmaz, hangi

iyi bilmeyen bir yarışçının yanlış yollara girmesi,

mümin sıkıntı çekmez ki! Merhum M.A. Ersoy’un

yolda kalması kaçınılmazdır. Büyüklerimiz “usul olmadan vusul olmaz” derler, yani bir işe başlamadan önce onun nasıl yapılacağı belirlenmeli ki hedefe varılabilsin. Hayatımızda yapmamız gereken en önemli yarış, hayır yollarında Allah için yapmış olduğumuz yarıştır. Çünkü dünyevî hedefler uğruna yarış yapıldığında bunların zarar ve ziyanı bu dünyada kalır. Bir Müslümanın ticareti ters giderse bedelini bu dünyada öder, zararı ahiret hayatına yansımaz. Ama hayır yolunda çalışmaktan, bu yolda mücadele etmekten mahrum kalan bir Müslüman hem bu dünyada hem de ahirette -Allah muha-

dizelerine sığınmaktan başka çare gelmiyor elden: Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım: Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim bilmem ki? Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki! Yine Akif’in dizelerinde ifade edildiği gibi: Son ders-i felâket neye mâl oldu, düşünsen; Beynin gözyaşı olup, akardı gözünden!

faza- zarar ve ziyana uğrar. Dolayısıyla her iki ci-

Diğer yandan merhum şehit Hasan el-Benna’nın

handa kurtuluşun yolu bu ayeti kerimeleri özüm-

dediği gibi “Görevlerimiz, vakitlerimizden daha

semekten geçmektedir. Müfessirlerimiz bu ayet-i kerimeleri tefsir ederken ihram tekbirini imamla birlikte getirmeye koşun, farzları edaya koşun, ihlasa koşun, savaşta sebata

çoktur.” Ömür bir göz açıp kapama kadar. Ayrıca hayrın öncüleri, âlimler, mücahitler, davetçiler çok çok önümüzde, aramızdaki mesafe oldukça

koşun, günahlarınızı örtmeyi ve affettirmeyi ge-

fazla, kapatmak zor. Şunu unutmayalım ki aynı

rektiren amellere koşun gibi izahatlarda bulun-

cennete ve aynı mağfirete talibiz ama onlar ömür-

muşlardır. Yani hangi hayra gücünüz yetiyorsa onu yerine getirmek için koşun, Rabbiniz sizlere

lerini Allah’a feda etmişken, hayatlarını adeta

hangi ameli sevdirmiş ve yapmayı kolaylaştır-

depar atarak tamamlamışken zar zor yürüyen-

mışsa onu yerine getirmek için koşun…

lerin o hedeflere ulaşması zor.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

43


NEREYE KOŞACAĞIZ ? Rabbimizin buyurduğu gibi “…genişliği göklerle yer arası kadar olan…” cennetlere, Rabbimizin rızasına ve mağfiretine koşacağız. İnsanlığın genelinin, Müslümanların ise çoğunluğunun dünyevi işlere son hızla koştuğu, ihaleler için dünyanın altının üstüne getirildiği, basit ticari kazançlar için ömürlerin tüketildiği bu zamanda Rabbimiz bize gerçek koşulacak yeri hatırlatarak dikkatlerimizi çekmektedir. Bir iş alabilmek için uluslararası fuarlara katılan, ihaleler için her türlü meşakkate katlanan ama Allah için yürümekten üşenen bir Müslümanın varacağı bir hedefi olabilir mi? Sabah akşam dünya için koşan ama Allah için yürümeyen bir Müslümanın bu koşuyu tamamlaması mümkün olabilir mi? Selefi salihin ile rekabet etmesi onlarla yarışması mümkün olabilir mi?

KİMİNLE KOŞACAĞIZ ? En önemli hususlardan biri de bu hayır koşusuna kimlerle çıkılacağıdır. Çünkü bunlar hayır yarışında rakiplerin olmakla beraber senin en büyük destekçilerindir aynı zamanda. Yanlış kişilerle koşuya başlarsan ya hiç koşamazsın, ya sana çelme takmaya çalışırlar, ya bitiremezsin, ya da yolda kalırsın. Ama ihlaslı, Allah için çalışan fertlerle yarışa çıktın mı geride kalsan bile onlar senin de elinden tutup hedefe doğru götürmek için ellerinden gelen her türlü çabayı sarf ederler. Seni yolda bırakmazlar, terk etmezler… Koşu, adı üstünde koşanlarla yapılır. Gücü olduğu halde koşmayanlar, yürüyenler hele oturanlarla değil koşu, yürüyüş bile yapılmaz. Hayır yarışında hatır olmaz, hakkın hatırı her hatırın üzerindedir. Koşanlar öncülük yapar, yürüyenler ve oturanlar takip eder. Koşanlar yol açmak, yol bulmak zorunda olduğu gibi oturanlarda yoldan çekilmek zorundadırlar. Ya bir yol aç ya bir yol bul ya da yoldan çekil düsturu hayır yarışında da olmazsa olmazlardandır.

44

ARALIK 1437

Bu yarışı diğer yarışlardan ayıran en büyük özelliklerden birisi de birinci gelmek amaç olduğu gibi kendinle beraber rakiplerini de bitiş noktasına taşımaktır. Çünkü önde bitirmek ne kadar önemli ise kardeşlerini de bitiş noktasına taşımak bir o kadar önemlidir. Çünkü her biri için ayrı ayrı ödül ve mükâfatlar vardır.

RAKİP KİM ? Hayır yolunda hizmet yarışına başladığımızda kendimize muhakkak kendisi ile yarışabileceğimiz rakipler seçmeliyiz. Ama bu rakipler ilim ve amel bakımından bizden üstün kişiler olmalı ki bizim azmimizi, çabamızı, gayretimizi artırmamıza vesile olsun. Hz. Ömer radıyallahu anhu’nun Hz. EbuBekir radıyallahu anhu’yu kendisine rakip olarak seçmesi gibi. Hicretin 9. yılında, Hristiyan Araplar, Rum hükümdarı Heraklius’a, Peygamberlik iddiasında bulunan adam öldü. Müslümanlar da kıtlık ve yokluk yılları geçiriyorlar. Eğer onları senin dinine katmak istiyorsan, şimdi tam sırası diye mektup yazdılar. Bunun üzerine 40.000 kişilik bir ordu Bizans tarafından silahlandırılarak yola çıktı. Ordunun yola çıktığı haberi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e de ulaşmıştı. Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Müslümanların savaşa hazırlanması için onları gayretlendiriyor, durumu müsait olanların orduya yiyecek ve binek yardımında bulunmasını istiyordu. Bunun üzerine hali vakti yerinde olan Müslümanlar, karşılığını Allah’tan bekleyerek mallarından getirmeye başladılar. Bu hususta tatlı bir yarış da başlamıştı. Hz.Ömer (r.a), bunu şöyle anlatıyor: Ebu Bekir radıyallahu anhu, beni daha önce geçmişse, ben de onu bugün geçerim” diye içimden geçirerek bağışlayacağım malımı getirip teslim ettim. Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, O’nun İzinde...


- Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?

NASIL KOŞACAĞIZ ?

- Sana getirdiğimin yarısını! Sonra EbuBekir radıyallahu anhu da gelip ba-

Öncelikle şunu bileceğiz ki bizim koşumuz depar/

ğışını yaptı. Sanki onu herkesten gizler gibiydi.

kısa metrajlı hızlı koşu değil, bir ömür sürmesi

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e usulca verdi. Getirdiği 4.000 dirhem gümüştü. Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ona da sordu: - Ey Ebubekir! Sen ev halkına ne bıraktın? - Onlara

gereken maraton koşusudur. Dolayısıyla donanım ve hazırlığımız da buna göre olmalıdır. Malum her koşucu maraton öncesi antremanlar yapar, kılık kıyafetinden yiyecek içeceğine kadar her şeyini maratona göre ayarlar. Kendisini uzun

Allah (c.c) ve Resulünü bıraktım.

solukla koşuya hazırlar. Hayır koşusu koşuların

Hz.Ömer radıyallahu anhu ağlayarak:

en zorundan birisidir. Çünkü nasıl ki parkurların

- Anam, babam sana feda olsun Ey EbuBekir! Hayır yolunda hiçbir yarış yapmadık ki, sen beni geçmiş olmayasın. Artık anladım ki, hiçbir şeyde seni geçemeyeceğim!

NE GÜZEL BİR YARIŞ ! Allah’ın dini için çalışmayı, mücadele etmeyi kendisine yol edinmiş her Müslüman da muhakkak kendine güzel bir örnek seçip, ona gıpta ederek -asla haset etmeyerek- yarışa soyunmalı. Kendisine hiçbir iş yapmayanları veya işinin hakkını vermeyenleri örnek alan bir yarışçı asla gereken hız ve performansa kavuşamaz. Bu hususta Şeytan’ın vesveselerine karşı uyanık olunmalıdır. Çünkü Şeytan birinci merhalede tamamen hayırdan engelleyemediği kişiyi daha az hayır işlemeye yönlendirmek için çalışır, çabalar. Hayır yolcusu kendisine pasif bir Müslümanı örnek alır veya bu hususta gafil olan çoğunluğu kendisine örnek alırsa az amelini çok zannederek kendini yanıltır. Öyleyse hayır yarışında rakiplerimiz İslam davetinin öncü şahsiyetleri olan âlimler, mücahitler, davetçiler olmalı ki bizde inşallah

engelleri varsa hayır koşusunun da birçok engelleri, sıkıntıları vardır. Her Müslüman bu yola çıkmadan önce bu hususlara karşı hazırlıklı olmalıdır. Hayır yolunda koşacak olanlar şu hususlara dikkat etmeli: • Hayra hizmet için niyet ederken öncelikle ihlaslı olunmalı. Gaye “Hayra yol gösteren onu yapan gibidir” hadisi şerifinin ecir ve mükâfatına nail olmak olmalı. • Hakka hizmet etmek isteyenler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi her gün Allah’tan hidayet, sebat, samimiyet niyazında bulunmalı. • Koşucuların yorulduklarında su ve gıda takviyesi aldıkları gibi hayır yolunda koşan kimse de kendisini Allah’ı zikir ve ibadetlerle güçlendirmeli. • Hayra hizmet etmeyi kendine rehber edinen Müslüman yoldaki engellere karşı uyanık olmalı. Engelle karşılaşınca abandone olmamalı. Bu kapsamda Tevbe suresi 24. ayet her zaman aklımızda tutulmalı: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğ-

onlar gibi hizmet ehli olabilelim. Yapmaya çalış-

ramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandı-

tığımız hayır hizmetlerini artırma azim ve gayreti

ğınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden

içinde olalım.

ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

45


ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (4) • Allah’ın dinine hizmet etmenin en büyük şeref ve lütuf olduğu bilinci ile çalışılmalı. “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah’a ve Resûlüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (5) • Merhum Şehid Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi: “Fedakârlıklarının hesabını tutan insanlar bu davayı yürütemezler. Bu dava bağlılarından o kadar çok fedakârlıklar ister ki insan ancak yaptıklarını hemen unutursa bu istekleri göğüsleyebilir.” Sözünü kendini şiar edip Allah için yaptıklarını hemen unutup yeni işlere koyulmalı. • Hayra öncülük etmek isteyenler: “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (6) Ayeti gereğince bir işi bitirince hemen diğer bir işe koyulmalı. • Hayra öncülük etmek isteyenler Şehid Hasan el-Benna’nın şu tavsiyelerini de kulaklarına küpe etmelidirler. • Çok faal ol, umuma ait hizmetlerde yetişkin ol. • Başkalarına bir iş sunabildiğin zaman mutluluk ve sevinç hisset. • Hastalara başvur, muhtaçlara yardım et, zayıfları koru, felaketzedelerin güzel söz de olsa acılarına ortak ol... • Devamlı hayır işlere koş... • Hayrın öncüleri şunu unutmamalıdır: Her şey Allah yolunda verilmeye lâyıktır; ama hiçbir şey Allah yolunda harcanmayacak kadar kıymetli değildir! Allah için her neyimizi feda edersek Allah ondan daha güzelini bize vaad

46

ARALIK 1437

etmektedir. Dolayısıyla onun yolunda feda edilmeyecek hiçbir şey yoktur. • Uzun emel sahibi olanlar hayır işlerinde aktif olamazlar. Çünkü çoğu zaman ölüm çizgisi emeli keser. İnsanların birçoğu emellerine ulaşamadan ölüm onlara ulaşır. • Sonuca kitlenenler hayır hizmetlerinde öncü olamazlar. Çünkü sonuç her zaman müspet olmayabilir. Rabbimiz zaman zaman yaptığımız işleri başarı ile sonuçlandırıp bizi denerken zaman zaman da başarısızlıkla deneyeceğini unutmamak gerekir. Yenmek başkadır, kazanmak başka. Yenilmek başkadır, kaybetmek başka. Hayrın öncüleri hedeflerine varamasa bile kazananlardır. Nitekim şairin: “Bu yolda galiptir mağlup” dizesi de bu manayı çok güzel bir şekilde ifade etmektedir. Mücadelede esir düşülebilir ama mesele teslim olmamakta. • Hayrın öncüleri arkalarına bakmamalıdır. Bu hesapsız kitapsız yürümek anlamında değil tabi ki ama çoğunluk arkada güç, alkış varsa yürür yoksa tökezler, şaşırır, tereddüt eder. Öncüler ise peşlerinden gelen hayır kervanına her daim öncülük etmenin verdiği bilinç ve sorumlulukla yoluna devam etmek için mücadele eder. • Hayrın öncüleri ecir ve mükâfatlarını yüce Rabblerinden niyaz ederek dünyalık bir şey talep etmemelidirler. Hatta yer yer meyve veren ağaç taşlanır vecizesinde ifade edildiği gibi senin iyilikleri için çalıştığın kimselerin dahi sana sıkıntı verebileceği bilincinde olmalıdırlar. • Hayrın öncüleri Allah’a tevekkül ederek yollarına devam etmeli asla yeis/ümitsizlik bataklığına saplanmamalıdır. Yardımcısı Allah olanı durdurabilecek bir güç yoktur. O’nun İzinde...


KOŞARKEN NELERE DİKKAT EDECEĞİZ ? Cennet yarışında koşanların en çok dikkat etmesi gereken hastalıklardan birisi de hasettir. Önde giden salih insanlara gıbta teşvik edilmişken haset yerilmiştir. Gıpta kardeşinde olan özelliğin devam etmesi ile beraber senin de onun gibi olma isteği iken, haset onda olan özelliğin kaybolup senin ona sahip olman manasına gelir. Dolayısıyla asla haset hastalığına, sen ben kavgasına, nefis mücadelesine girilmemeye dikkat edilmelidir. Yoksa Allah muhafaza ateşin odunları yediği gibi yaptığımız veya yapmaya çalıştığımız işlerin bir kısmı diğerini yerken, bizde birbirimizi yemiş oluruz. Sonuçta ne dünyada ne de ahirette bir mahsul elde etmiş olmayız.

KOŞU BİTER Mİ ? Malum koşuda bitiş çizgisine kadar durulmaz. Son bir metre kala bile bir yarışçı dursa diğerleri gelip onu geçerse duran kaybeder. Dolayısıyla her

Cennete Koşmak İsteyen Hayır Öncülerine Güzel Bir Örnek Allah için bir şeyler yapmak hele hele bir hayra öncülük etmek istenildiğinde karşımıza imkânlar kısıtlı, şöyle olsaydı böyle yapardık, hele sonra bakarız gibi birçok husus çıkabilir ki bunlar doğru da olabilir ama mesele kime kıyasla imkânımız yok, hangi şartlara göre şartlarımız zor veya kolaydır. Burada ölçüyü ve hedefi nasıl belirlemek gerekir. Rabbimize hamdu senalar olsun ki bizleri içinde gerçek kahramanların ve yiğitlerin bulunduğu bu güzide dine tabi olmakla şereflendirmiş. Tarihten ve günümüzden bu hayrın öncülerine, cennete bir ömür koşmuş ve hayatını şehadetle taçlandırmış birçok örnek de zikredebiliriz. Bunların içinde fiziki olarak kabiliyetli güçlü kuvvetli olanlar doğal olarak bu işlere öncülük yapmış, küfrün kalbine korku salmış diye de düşünebiliriz. Ama Ahmet Yasin gibiler. Bütün vücudu felçli olmasına rağmen İsrail tarafından şehid edilerek ortadan kaldırılmış bir lider. İsrail gibi dünyaya kafa tutan bir devletin işgali altında direnişe yön verenlerden birisi. O zaman iman varsa her şey vardır deyip yola koyulmalı ki bakalım Rabbimiz ne güzellikler ihsan edecek. Rabbim bizleri hayra hâdim kılsın. Dinine hizmet etme nimetini bizden esirgemesin. Az amellerimiz katında çoğaltsın ve bizden kabul buyursun. Son nefesimizi şehit olarak vermeyi bizlere nasip eylesin. -------------------------

Müslüman: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (7) “Mümin cennete girinceye kadar hiçbir hayra doymaz.” (8) ayet ve hadisi gereğince hizmetlerine devam etmelidir, asla ve asla kenara çekilmemelidir. İstırahat ve dinlenmeyi, Rabbimiz

1. Al-i İmran, 133. 2. Bakara, 148. 3. Mutaffifin, 26. 4. Tevbe, 24. 5. Hadid, 21.

kutsi hadis ile ifade ettiği “Hiçbir gözün görmediği,

6. İnşirah, 7.

hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin aklına gelme-

7. Hicr, 99.

yecek” nimetlerle döşenmiş cennetlere ertelemeli.

8. Tirmizî.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

47


Hadis-i Serif

M. SABRİ YÜCEL

sallallahu aleyhi ve sellem

DAVA ERİNİN MUSİBET FIKHI SEVAP YÜKLÜ DERTLERİMİZ ‫َان‬ ٍ ‫عَنْ أبي يَ ْحيَى صُ َهي ِْب ب ِْن ِسن‬ َ ‫ َق‬: ‫ال‬ َ ‫الل َع ْنهُ َق‬ ‫ال رَسُ و ُل اهلل‬ ُ َّ ‫َض َي‬ ِ ‫ر‬ ‫ َعجَباً أل ْم ِر‬: ‫هلل َعلَ ْي ِه و َسلَّم‬ ُ ‫صلّى ا‬ َ ‫ْس‬ َ ‫ َولَي‬، ‫ا ْل ُم ْؤ ِم ِن ِإ َّن أ َ ْم َر ُه ُكلَّهُ لَهُ َخ ْي ٌر‬ ُ‫صابَ ْته‬ َ َ ‫ ِإ ْن أ‬: ‫َذلِ َك ألِح ٍَد ِإالَّ ل ْل ُم ْؤ ِمن‬ ‫ َو ِإ ْن‬، ُ‫َس َّرا ُء َش َك َر فـَ َكا َن َخيْراً لَه‬ ُ‫ص َب َر فـَ َكا َن خيْراً لَه‬ َ ‫ض َّرا ُء‬ َ ُ‫صابَ ْته‬ َ َ‫أ‬ ‫رواه مسلم‬

‫عيد وأَبي ُه َريْرة رضي‬ ٍ ‫عنْ أَبي َس‬ َّ ‫هلل َعلَ ْي ِه‬ ُ ‫صلّى ا‬ َ ‫بي‬ ِّ ‫الل َع ْنهُمَ ا عن ال َّن‬ َ ‫وسلَّم َق‬ ُ ‫ مَا ي ُِص‬: ‫ال‬ ْ‫يب ا ْلمُسْ ِل َم ِمن‬ َ ‫ص ٍب َوالَ َه ّ ٍم َوالَ َح َزن‬ َ ‫َص ٍب َوالَ َو‬ َ ‫ن‬ َّ ‫ حتَّى‬، ‫َوالَ أ َ ًذى َوالَ غ ّم‬ ُ‫الش ْو َكة‬ ٍ َ ‫الل بهَا ِمنْ خ‬ َّ ‫شا ُكها ِإالَّ ك َّفر‬ ‫طايَاه‬ َ ُ‫ي‬ ‫متف ٌق عليه‬

1- “Ebu Yahya Suheyb İbni Sinan radıyallahu anhu’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur.  Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (1)

2- Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (2)

48

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


İ

çinde bulunduğumuz dünya hayatı, sadece ha-

Müslümanın kulluğunun iki kanadı vardır ve

yallerimizi süsleyen güzel hülyalarla değil bir

maazallah her hangi birinde meydana gelecek ak-

takım zorluk ve sıkıntılarla doludur. Zorluk ve

saklık cennete doğru çıktığı yolculukta başına iş

sıkıntı kelimesinin bir miktar karşılığı olabilecek

açabilir. Rahmete gark olduğunda şükür, zahmete

olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalırız hepimiz.

düçar olduğunda da sabır müslümanın kullu-

Kimi zaman dünyanın sayılı mutlu insanlarından

ğunun özetini ifade etmektedir. Şımarmadan şük-

olma hissine kapılabilirken çoğu zaman da ya-

redebilmek, sarsılmadan sabredebilmek cennete

kınırız başımıza gelen musibetlerden ötürü. He-

doğru yol almak isteyen her müslümanın olmazsa

pimiz biliriz şu fani dünyanın cennet olmadığını

olmaz erdem ve tutumlarındandır.

ama yine de cennete çevirme yanılgısına düştü-

Kulluğun sabır kanadında zuhur edecek her

ğümüz olur kimi zaman. Cehennem de değildir

hangi bir arıza cehennemliklerin vasfı olan isyana

dünya ama cehennem gibi telakki ederiz başımıza

sevk edebilirken aynı zamanda kulluğun diğer

gelen musibetleri.

kanadı olan şükür erdeminde meydana gelecek

Zorluk ve sıkıntılar dünya hayatının gerçeğidir tıpkı kolaylık ve rahatlıklar gibi. Rahmeti de hissedebiliriz bir nebze, zahmeti de. Şer de çalar kapımızı, hayır da. Ne mahza rahmet ve ne de mahza azap yeri değildir dünya. Zahmetsiz rahmetin yeri cennet, amansız azabın yurdu ise ce-

bir arıza yine cehennem ehlinin vasıflarından olan şımarma ve istikbara sevk edebilecektir. Sabır ve şükür mekanizmalarını yerli yerinde kullananlar kulluğu tam manası ile yerine getirmiş olacak ve bunun neticesinde Allah’ın izni ile ilahi rahmet diyarı olan cennetlerde konaklayacaklardır.

hennemdir. Dünya hayatında başımıza gelen her

Her müslümanın, başına gelen musibet ve sıkın-

türlü olay da bu iki ebedi diyar için önümüze

tılarda gönlünü teskin edecek, isyan ve hataya

gelen fırsat veya tuzak konumundadır. Daha işin başında ne için dünyayı meşgul ettiğinin farkında olanlar fırsatları değerlendirmeye ve tuzaklardan korunmaya çalışacaklardır. Cehennem diye isimlendirilen ilahi ceza diyarı da var olduğuna göre bir takım kimseler de dünyada önlerine çıkan tuzaklara kanarak fırsatları kaçırma bedbahtlığına düçar olacaklardır. Rabbi kendisine “Teslim ol!” buyurduğu için O’nun buyruklarına kayıtsız şartsız teslim olan müslüman, dünya hayatında başına gelen her türlü olayı Rabbinin razı olacağı şekilde nihayete

düşmeden içinde bulunduğu zor durumu atlatabilecek manevi dinamiklere ihtiyacı vardır. Bu, şahsi problemlerde geçerli olduğu gibi, ailevi, sosyal, dini, hukuki vs. bütün konularda geçerli olan bir durumdur. Hayatımızın her alanında daha önceden takdir edemeyeceğimiz zorluk, sıkıntı ve problemlerle karşılaşma ihtimali her zaman bulunduğuna göre, başımıza gelebilecek musibetlere karşı bir fıkıh geliştirmediğimiz sürece kulluk sınavında bocalamamız işten bile değildir. “Musibet Fıkhı” diye isimlendirebileceğimiz bu durum; cinnet toplumuna dönüşmüş, maddi sebeplerden dolayı canavar kesilmiş, mer-

erdirmeye çalışır. Hayra muhatap olduğunda da

hametine katran katılmış sözde müslüman top-

rıza-i Bâri’dir asıl maksadı şer ile karşı karşıya

lumların, İslam’ın istediği ölçülerde hayat sürme-

kaldığında da. İmkân sahibi olduğunda vereni

lerinin de yegâne çaresi gibi gözükmektedir. Ka-

bilir şımarmaz, mahrum kaldığında alanı bilir

nımızca müslüman olduğunu söylediği halde en

sarsılmaz. Zor zamanlar geçirirken isyana düş-

ufak sıkıntı ve zorluk anında isyan etme cüretini

memek, huzur anında istikbara kapılmamak tek

gösterebilen yığınlarca ferdin içinde bulunmuş ol-

endişesidir.

duğu ruh halinin en kısa özeti gibidir bu durum.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

49


zifesini hakkıyla deruhte etmiş Muhammed Mus-

Zorluk ve sıkıntılar dünya hayatının gerçeğidir tıpkı kolaylık ve rahatlıklar gibi. Rahmeti de hissedebiliriz bir nebze, zahmeti de. Şer de çalar kapımızı, hayır da. Ne mahza rahmet ve ne de mahza azap yeri değildir dünya. Zahmetsiz rahmetin yeri cennet, amansız azabın yurdu ise cehennemdir. Dünya hayatında başımıza gelen her türlü olay da bu iki ebedi diyar için önümüze gelen fırsat veya tuzak konumundadır. Daha işin başında ne için dünyayı meşgul ettiğinin farkında olanlar fırsatları değerlendirmeye ve tuzaklardan korunmaya çalışacaklardır. Cehennem diye isimlendirilen ilahi ceza diyarı da var olduğuna göre bir takım kimseler de dünyada önlerine çıkan tuzaklara kanarak fırsatları kaçırma bedbahtlığına düçar olacaklardır.

tafa aleyhisselam’ın ümmeti olan bizler, Allah’ı hakkı ile takdir edememe günahına saplanmamalıyız. Bizi kendisine kulluk için yaratan Allah sübhânehu ve teâlâ’nın cenneti kazanmamız için fırsat olarak sunduğu imtihan çeşitleri isyana değil itaate yönlendirmelidir hepimizi. Bu da başa gelecek musibetlere karşı ön hazırlık sayılabilecek donanım ile mümkün olacaktır. Beyan edebilecek mazeret bırakmayacak kadar örnek sunmuşken Rabbimiz, bu konuda gafil davranıyorsak eğer kendimizden başkasını kınamamalıyız. Birkaç ana başlık altında kısaca özetlenmesi mümkün olan “musibet fıkhında” bu yazıda hatırlatacağımız başlık; Başımıza gelen musibetler dolayısıyla sevap kazandığımız ve günahlarımızı affettirebilme imkânına kavuştuğumuz muştusudur. Bizim için en yüce gaye olan Allah’ın rızasına ulaşabilmenin sebepleri arasında, sevaplar ve günahlardan arınmışlık önemli yer tutmaktadır. Yine buram buram burnumuzda tüten cennetlere hem de en yüce makam olan Firdevs-i A’lâ’ya olan özlemimizde en büyük yardımcılarımız arasında sevaplarımız ve affedilmiş günahlar vardır. Başımıza gelen musibet ve sıkıntılar sevap kazandırıp günahlarımızı affettiriyorsa aynı zamanda

“Musibet Fıkhı”ndan mahrum olma… Evlatlarına hunharca kıyan, ana-babasının kendisinden korktuğu, az bir dünyalık için en yakınlarına her türlü haksızlığı meşru gören ve sayısı hiç de azımsanmayacak kadar korkunç vakıaların haberlere yansıdığı bir toplumda kulluk ve buna bağlı olarak “musibet fıkhı” ciddi manada hasar görmüş demektir. İmtihan edip alanı, ikram edip vereni yani mülkünde dilediği gibi tasarruf yetkisine sahip olan Allah azze ve celle’yi takdir edememe hastalığına bir kez daha yakalanmıştır insanlık. Eski ümmetler bu curmü işlediklerinde peygamberleri tarafından ikaz edilmişler, şayet inat edip devam

Allah’ın rızasına ulaştırıyor ve cennetlere de yaklaştırıyordur. Rızasına ulaşmak ve cennetine kavuşmak için başımıza imtihan gereği çeşitli sıkıntı ve zorluklar veren Rabbimiz, kulluk vazifemizde sabır mekanizmasını çalıştırmamızı ve karşılığında hesapsız nimetlere kavuşmamızı istemektedir. O halde başa gelen musibetten dolayı isyan etmek yerine belki de Kendisini hatırlama imkânı verdiği için âlemlerin Rabbine hamdetmek gerekir. Kitabımızın başı, dualarımızın sonu şudur; Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’adır. -------------------------

etmişlerse yaptıklarının karşılığı olarak cezalan-

1. Müslim, Zühd 64

dırılmışlardır. Kıyamete kadar peygamberlik va-

2. Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49

50

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile ÇOCUKLARDA FOBİLER CESUR ÇOCUK YETİŞTİRMEK

K

orku, her insanda potansiyel olarak var olan, tehlikelere karşı duyulan doğal bir tepkidir. İstemsiz savunma davranışıdır. Korku aslında kişiyi tehlikelere karşı hazır hale getiren bir çeşit uyarı olması hasebiyle gerekli ve faydalıdır. Doğal bir duygu durumudur. Ancak normal olmayan bu doğal duygu sınırının aşılmış olmasıdır. Öyle ki korkular çocuğun günlük işlerini ve düzenini bozar. İşte o zaman fobiden bahsedilir. Normal şartlarda kendi odasında uyuyabilecek yaşta olan bir çocuğun odasından korkması ve anne babasının yanına gelmek istemesi korkunun anormalleşmesi anlamına gelir. Ancak her davranış bozukluğunda olduğu gibi bunda da çocuğun içinde bulunduğu yaş dönemi etkilidir. Çocuklar belli yaşlarda, yaşlarının gereği olarak korkular yaşarlar.

Yaş

Korku

İlk altı ay

gürültü, ani hareket eden

nesneler

07-12 ay

yabancı kişiler

01- 5 yaş

yüksek ses, karanlık,

hayvanlar, aileden ayrılma

03-5 yaş

hayaletler, canavarlar

06-12 yaş

hırsız, cezalandırma,

yaralanma

Bu dönemlere denk gelen korkular hariç olmak üzere çocuğun normal şartlarda korkuya karşı dayanaklılığının olması gerekir. Sık görülen yaşlara göre normal korkular: Bebeklik çağındaki çocukların tanımadıkları seslere karşı ürkekleşmeleri durumunda ilk, anneye

REBÎULEVVEL 1437

51


5 yaşlarındaki çocuklarda doğal bir korku vardır. Hayal dünyalarında canlandırdıkları çizgi film karakterlerinden, ailelerinden dinledikleri ölümcül hikayelerden korkarlar. Cin,melek gibi soyut kavramları tam kavrayamadıkları için özellikle gece korkuları yaşarlar. Bunlar dönemsel korkulardır ve endişelenecek bir durum yoktur.

sığınabiliyor ve onun teselli edici davranışlarıyla karşılaşıyorsa, duygu dünyası güçlenir. Korkuya direnç kazanır. 5 yaşlarındaki çocuklarda doğal bir korku vardır. Hayal dünyalarında canlandırdıkları çizgi film karakterlerinden, ailelerinden dinledikleri ölümcül hikayelerden korkarlar. Cin,melek gibi soyut kavramları tam kavrayamadıkları için özellikle gece korkuları yaşarlar. Bunlar dönemsel korkulardır ve endişelenecek bir durum yoktur. Çocuklarda aşırı korku oluşturan nesne ve durumlar: - Hayvanlar (kedi, köpek, yılan) - Kan ve yara - Ateş - Karanlık - Yabancı bir insan - Yükseklik - Kapalı bir mekanda bulunma (asansör) - Şimşek, gök gürültüsü Çocuklarda görülen aşırı korkuların (fobi) çeşitli sebepleri vardır. 1- Yanlış anne-baba tutumu (mesela bebeklikten itibaren “cadı geliyor, köpek geliyor, seni yer gibi sözlerle büyüyen çocuk kısa süre sonra koridorda dahi yürüyemeyen, köpek görünce avazı çıktığı kadar bağıran yada iğne ve doktorlarla korku-

52

ARALIK 1437

tulan ve doktora gittiğinde ortalığı birbirine katan çocuğun bu davranışları bizim eserimizdir.) 2- Bir takım fobileri olan anne ve babalar çocuklar için olumsuz örnektir. Mesela; köpekten veya herhangi bir hayvandan aşırı derecede korkan anne babanın çocuğunun da böyle bir fobi gelişebilir. Çünkü anne babalar çocukları için bir modeldir ve çocuklar en çok anne babayı örnek alırlar. Fobilerin oluşumunda öğrenme ve yetiştirilme biçiminin önemli bir rolü vardır. 3- Çevresel Faktörler: Anne babanın yanlış tutumu ve öğretmesi olmaksızın da çocukta korku reaksiyonu gelişebilir. Çocuk izlediği filmden, çevredeki olumsuzluklardan, deprem, yangın, anne ve babanın ayrılma ihtimali gibi somut olaylardan 5-6 yaş döneminde korkmaya başlayabilir. Daha çok anne ve babanın elinde olmayan çevresel sebeplerden kaynaklanan bu problemlerin çözümü yine anne ve baba desteğine bağlıdır. Çocukta ki bir fobiyi gidereyim derken başka fobi oluşturmamasına dikkat etmek gerekmektedir. Karanlıktan korkan çocuğa “bak uyumazsan köpekler seni yer” diyerek köpeklere karşı yeni korku oluşturmasına sebep olmak çözüm değil, bilakis yeni korkulara zemin hazırlamaktır. Anne babanın korkan çocuğa söyledikleri ilk söz “bebek gibi niye korkuyorsun” olmaktadır. Çocuğu aşağılayan bu yaklaşımla sorunu çözmek mümkün değildir. Muhtelif korkuları olan çocuklara karşı yapılması gerekenler: - “Ne hissettiğini anlıyorum” diyerek yardımcı olacağınız mesajını vermek. - Korkusunu yenmek için ona zaman tanımak ve adım adım sorunun üzerine gitmesine yardımcı olmak. - Korkularıyla ilgili olumlu manada attığı her adımda onun cesareti nedeniyle kutlamak ve ümit vermek. Mesela karanlıkta yalnız uyuyamayan bir çocuğun gece lambasında uyuması bir adımdır ve bu adım anne-baba tarafından olumlu karşılanmalı ve gerekirse ödüllendirilmelidir. - Anne ve baba, korkularını yenerken çocukları karşısında SAKİN olmadır. O’nun İzinde...


- Çocukların korkularıyla ilgili sordukları sorulara yaşlarına uygun cevaplar vermelidir. - Ve bu süreçte ebeveyn soğukkanlı ve gerçekçi olmalıdır. Gerçekçi ve soğukkanlı bir ebeveynin yanındaki çocuk korkularını daha kolay, duygusal ve kaygılı bir ebeveynin yanındaki çocuk ise bu dönemi daha zor atlatır. Ebeveynin ve çevrenin durumuna bağlı olarak fobiler çocuklarda bazen belli bir süre sonra geçer, bazen de ömür boyu devam eder ve o kişinin hayatını etkileyip kısıtlar. Bu da başka sıkıntılar doğurabilir. Yetişkin olduğu halde kendisindeki bir takım fobiler yüzünden ilerleyemeyen, öne atılamayan veya kendisini geliştiremeyen hatta sosyal ortamda kendisini ifade edemeyen çocukların mı, yoksa Allah’tan başka hiçbir şeyden korkusu olmayan, geleceğe korkusuzca, ümitle bakabilme ve cesaretle adım atabilme kabiliyetine sahip, Allah’ın sınırları dışında hiçbir korkunun kendisine mani olamadığı, bulunduğu çağa altın harflerle yazılan çocukların mı anne babası olmayı tercih edersiniz?

anne ve babası iman etmemesine rağmen öyle bir cesaret vermiş ve ona Allah korkusundan başka hiç bir şeyden korkmamayı öyle bir yerleştirmişti

- Anne baba tutumu olarak durumu ele alırsak;

ki müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-

25 yaşında İstanbul’u fetheden komutan Fatih Sultan Mehmet’i, doğru bildiklerini etrafa yayması için dört duvar arasına hapsedilen, bütün olumsuzluklara rağmen tebliğinden orada da vazgeçmeyen Mevdudiyi’de yetiştiren etten ve kemikten yaratılmış anne ve baba olduklarını unutmayalım. Çocuklarına arzu ettiklerini, bir takım şeyleri yaptıramadıkları için korkutma yöntemini seçen anne babalar nasıl bir çocuk yetiştirmek istediklerini tekrar bir gözden geçirmelidirler. Elbette ki çocuk yaşına göre uygun olarak yaptığı hatanın sonucunda ne olacağını bilecektir ve zamanla öğrenecektir de...

lem’i öldürmek için ellerinde mızraklarla eve gir-

Bunun için çocuklarda korku oluşturmanın hele hele bunu kendi ellerimizle yapmanın hiçbir mantığı yoktur.

diğinde ölümü göze alıp Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yatağında yatma cesaretinde bulunabilmişti. Velhasıl kelam; “bütün dünya bir kişiye zarar veya fayda vermek isterse ve bunun için bir araya gelse Allah’ın dilediği kadarından fazlasını yapamaz” İslami öğretisinde öncelikle ebeveynler zihinlerine yerleştirmeli sonra da aşırı korkulardan sıyrılarak çocuklarımıza cesaret ve güven vererek desteklemeliyiz ki çağa iz bırakan şahsiyetler olsunlar. Velhamdülillahi rabbil alemin... -------------------------

- Çevresel faktörler olarak durumu ele alırsak; Peygamberin amca oğlu Hz. Ali... Peygambere peygamberlik verildiğinde ona ilk iman eden çocuktu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona, dergi.nebevihayatyayinlari.com

Kaynaklar: 1. Çocuk Neyi Neyden Yapar? Adem Güneş-Nesil yayınları 2. Çocuk Psikiyatrisi - Mücahit Öztürk- Uçurtma yayınları

REBÎULEVVEL 1437

53


CİHAN MALAY

HAÇLILARI KORKUTAN YİĞİT KOMUTAN:

YUSUF BİN TAŞFİN(1009-1106)

(Ebu Ya‘kup Emîrü’l-Müslimîn Nâsırüddîn Yusuf b. Tâşfîn b. İbrahim b. Turkūt es-Sanhâcî el-Lemtûnî)

T

arih boyunca İslam’a ve Müslümanlara kurduğu hain planlar ve savaşlarla İslam güne-

şini söndürmeye çalışan Hıristiyanlar(Haçlılar), Allah’ın dilemesiyle yiğit komutanlar tarafından durdurulmuştur. Bu komutan bir dönem Nurettin Mahmude Zendi, bir Selahaddin, bir Alpaslan, bir de Yusuf bin Taşfin oluveriyor. Bu ve benzeri komutanlar İslam’ı ve Müslümanları koruyan bir kale gibi hem İslam topraklarını hem de Müslümanları korumuş ve haçlı saldırılarını geri püskürtmüş, onlara ağır mağlubiyetler tattırmıştır. İşte aşağıda hayatına değineceğimiz Yusuf bin Taşfin de o yiğit erlerden biri olarak tarihe adını yazmıştır. (Allah ona rahmet etsin)

54

ARALIK 1437

Doğumu 1009 yılında Büyük Sahrâ’da doğdu. Gençlik yıllarında Murâbıtlar hareketinin kurucusu Mâlikî fakihi Abdullah b. Yâsîn’in davetine katıldığı söylenmiştir. Hakkındaki ilk bilgi, Abdullah’ın askerî faaliyetleri yürütmekle görevlendirdiği iki kardeşten biri olan Ebû Bekir b. Ömer el-Lemtûnî’nin kumandanları arasında yer aldığına dairdir. Buna göre Mağrib-i Aksâ’da cihadla görevlendirilen Ebû Bekir 1056’da amcasının oğlu olan Yûsuf’u Sûs’ta Masmûdeliler’le savaşacak orduya kumandan tayin etmişti. Abdullah b. Yâsîn’in ölümünün (451/1059) ardından Lemtûne ile Cüdâle arasında ihtilâf çıkınca Fas bölgesinin yönetimini Yûsuf b. O’nun İzinde...


Tâşfîn’e bırakan Ebû Bekir bu ihtilâfı çözmek için

Berberi bir komutan olan ve hükümdarlığı dö-

Sahrâ’ya gitti (453/1061).

neminde halk tarafından çok sevilen Yusuf bin Taşfin, 1061-1106 arasında Fas’ta Murabıt Devle-

Hükümdarlığı(1061-1106)

ti’nin hükümdarlığı yaptı. Fas’ta küçük bir alanı kaplayan Murabıt Devleti’ni, bugünkü Fas’ı,

Yûsuf bin Taşfin, Ebû Bekir’in dönüşüne kadar

Cezayir’i, Endülüs’ün kuzeyde Fraga’ya kadar

geçen sürede onun 1062’da başlattığı Merakeş

olan kesimini ve şimdi İspanya topraklarında yer

şehrinin yapımını büyük ölçüde tamamladı ve

alan Mayorka, Minorka, Ibiza adalarını içine alan

bu şehri Murabıt Devleti’nin başkenti daha sonra

büyük bir imparatorluğa dönüştürmüştür.

Ebû Bekir adına para bastırdı. Orduyu yeniden

Yûsuf b. Tâşfîn’in Murâbıtlar’ı büyük bir devlete

düzenledi; yanında 20.000 kişilik bir ordu bulun-

dönüştürdüğü sırada Endülüs’te hüküm süren

dururken Lemtûne, Cüdâle, Telkâte ve Missûfe

küçük emirlikler, gerek kendi aralarında gerekse

kabilelerinin liderlerine beşer bin kişilik kuvvetler

Hıristiyan krallıklarla yaptıkları savaşlar ve bu

tahsis etti.

krallıklara ödedikleri ağır vergiler yüzünden güç-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

55


lerini yitirmişler ve Hıristiyan saldırılarına karşı koyamaz hale gelmişlerdi.

Endülüs’ü Haçlılardan Kurtaran Savaş: Zelleka Savaşı Onların bu durumu, Kastilya-Leon Krallığı’nın öncülüğünde Endülüs’ü yeniden ele geçirme hareketinin canlanmasına yol açtı ve Kastilya Kralı VI. Alfonso 1085’te stratejik açıdan en önemli şehirlerden Tuleytula’yı (Toledo) işgal etti. Bu işgalden sonra Endülüs’teki Müslüman emirlikler Yûsuf b. Tâşfîn’den yardım istediler. Ordusunun başında(7000 savaşçı) Endülüs’e geçen Yûsuf bin Taşfin(Haziran 1086) İşbîliye (Sevilla), Gırnata, Mâleka (Malaga) ve Batalyevs’ten gelen Endülüs kuvvetlerinin katıldığı ordusuyla(yaklaşık 30000) Zellâka’da yapılan savaş ile Kastilya Kralı VI. Alfonso’nun ordusuna(60000) karşı büyük savaşa girdi. (1086). Yusuf ibn Taşfin düşmanına üç seçenek vermiştir: İslam›a geçmek, haraç vermek (cizye) veya savaşmak. VI. Alfonso Murabıtlara karşı savaşmayı seçmiştir. Muharebe, Cuma günü şafakta VI. Alfonso’nun saldırısı ile başlamıştır. Yusuf ibn Taşfin komutasındaki ordu Alfonso’yu ve ordusunu çevrelemişlerdir. Alfonso’nun ordusu panik yapmış ve geri çekilmeye başlamıştır, sonra Yusuf bin Taşfin diğer birliklere saldırmaları ve savaşı bitirmelerini emretmiştir. Alfonso’nun ordusunun verdiği kayıp çok büyüktür (59500 ölüden fazla). Yalnızca 100 şövalye Kastilya’ya geri dönebilmiştir. VI. Alfonso savaştan sağ çıkmıştır fakat bacağını kaybetmiştir.

1103 yılında 96 yaşlarında iken oğulları Ebû Tâhir Temîm ve Ali ile birlikte tekrar Endülüs’e geçen Yûsuf b. Tâşfîn, Kurtuba’da kumandan, vali ve kabile reislerini toplayarak oğlu Ali’yi veliaht tayin ettiğini bildirdi ve ona biat etmelerini istedi. Bu tayinle Murâbıtlar da babadan oğula geçen verasete dayalı saltanat sistemine geçmiş oldu.

Şahsiyeti Berberî-Zenci karışımı bir dış görünüşe sahip olan Yûsuf devlet başkanlığına geldikten sonra hayat tarzında bir değişiklik yapmamış, bedevî hayatına uygun biçimde yün elbise giymeye devam etmiştir. Hükümdarlığı süresince saray hayatının zevklerinden uzak durmuştur. Onun Endülüs’te saray şairlerinin debdebeli yaşayışına son verdiği belirtilir. İdarî teşkilâtı da çok sade idi, vezir veya hâcibi yoktu. Dinî ve adlî görevlerle divanlarda umumiyetle Endülüslü ilim adamlarını istihdam ederdi. Devlet adamları ve Mâlikî fakihlerine danışmadan karar vermezdi. Murâbıtlar hareketini dönemin en büyük İslâm devletlerinden biri haline getirmiş, birçok kabilenin ve kabile topluluğunun hâkimiyetindeki Mağrib-İ Aksâ’yı(Fas) Mâlikî mezhebine bağlı dinî bir anlayış çerçevesinde birleştirmiş ve ilk defa Kuzey Afrika ile Endülüs’ü egemenliği altına alan güçlü bir devlet kurmayı başarmıştır.

Endülüs’teki küçük emirlikleri döneminde kendi devletine katmış, Endülüs’ün dört asır daha Müslümanların elinde kalmasında büyük rol oynamıştır.

Endülüs’ü yıkılıp yok olmaktan son anda kurtaran, Hıristiyan yayılmasını durduran Zelleka Savaşı’nın zaferinin ardından Abbâsî Halifesi Muktedî-Biemrillâh’tan “emîrü’l-müslimîn” ve “nâsırüddin” unvanlarını aldı.

Kabile reisleri, Mağrib’deki fetihlerin ardından kendisine “emîrü’l-mü’minîn” unvanını almasını teklif edince Abbâsî halifesinin otoritesini tanımayı tercih ettiğini söylemiş ve halifenin onayı ile İslâm dünyasında “emîrü’l-müslimîn” unvanını kullanan ilk hükümdar olmuştur.

Mağrib’de nâib olarak bıraktığı oğlu Ebû Bekir’in öldüğünü duyunca Endülüs’ten ayrılıp ülkesine döndü.

Dindar bir hükümdar olan Yûsuf’un meclisleri Endülüslü âlimlerle dolup taşardı. Kendisine karşı derin bir muhabbet besleyen Gazzâlî’ye hayrandı.

56

ARALIK 1437

O’nun İzinde...


Valilere geniş yetkiler vermekle birlikte onları yakından takip eder, suç işleyenleri görevden alır ve mallarına el koydururdu. Halkın durumunu yakından görmek, valiler hakkında incelemelerde bulunmak üzere ülkeyi dolaşmayı severdi. Kadılık vazifelerine kabile ayırımı gözetmeden büyük âlimleri getirirdi. Askerî temel üzerine kurulan Murâbıtlar’da hükümdar, valiler ve kadılar aynı zamanda birer kumandandı. Yûsuf’un adaletin tatbiki konusunda hassas davrandığı, ölüm cezasını hemen hemen hiç uygulatmadığı, bunun yerine uzun hapis cezalarını tercih ettiği belirtilir. Onun siyasî ve askerî kararlarında zekâsıyla meşhur hanımı Zeynep’in de etkili olduğu söylenir. Her mahallede bir mescid yapılmasını emretmiş, ülkenin her yanında cami ve mescidlerin inşa edilmesine özen göstermiştir. Cezayir şehrinde yaptırdığı el-Câmiu’l-kebîr günümüze ulaşmıştır. Tilimsân’da 1082’de inşa ettirdiği el-Câmiu’lkebîr, oğlu Ali tarafından yeniden yaptırılarak genişletilmiştir. Ayrıca Fas’ta 1070 yılında inşa ettirdiği camide bir kütüphane yaptırmıştır.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Vefatı Yusuf bin Taşfin en parlak dönemini yaşattığı Murabıt Devleti’nin toprakları 11. yy’dan 12. yy’a kadar geçen süre içerisinde sınırlarını Fas’tan, günümüz Moritanya, güney İspanya, Portekiz, batı Cezayir ve Mali topraklarına kadar genişlettiler. Yusuf bin Taşfin’den sonra devlet çok uzun sürmeden 1147 yılında Muvahhidiler tarafından yıkılmıştır. Yûsuf b. Tâşfîn, Endülüs’ten Mağrib’e(Fas) döndükten kısa bir süre sonra Merakeş’te 100 yaşında vefat etti (4 Eylül 1106). Öldüğünde Endülüs’ün hemen hemen tümünü denetimi altına almıştı. Prof.Dr. Sallabi bu devlet için şunu diyor: “Bugün ümmeti yeniden diriltecek olan devlet sadece Murabıtlardır. Bu yüzden Batı ve İslam düşmanları bu devletin İslam ümmeti tarafından bilinmemesi için elinden geleni yapıyor!” ------------------------Kaynakça: TDV Ansiklopedisi, Yusuf Bin Taşfin Maddesi


REBÎULEVVEL 1437

57


ÜMMÜ REYHANE


İ

nsanın ezeli düşmanı olan şeytan, Hz.

bu işten en çok zarar gören de yine kendileri ol-

Adem›den bu yana insanlığa günahları süsle-

muştur.

meyi, meşru göstermeyi, hafife aldırmayı ve bir şekilde dini motiflere uyarlayarak “mübah” saydırmayı görev edinmiştir. Fakat sanırım hiçbir dönem, günahların böylesine pervasızca şeraite uyarlandığı ve tasarlandığı görülmemiştir.

Ki bir kadının kendisine verdiği zararı, onlarca erkek bir araya gelse veremez. Yine bir kadının kendi itibarını ayakları altına almasını, onlarca erkek bir araya gelse telafi edemez. “Nasıl olsa ailem izin vermez” yargısıyla yola çıkan gençlerin, gizli bir nikahla ucuz otel odala-

Hayatını azimetlerle inşa eden, ufacık günahını

rında evlilik ilişkisi (!) yaşamaları, bu ilişkiyi en

tepesine yuvarlanıverecek bir kaya misali gören

fazla “zina” olmaktan çıkarır. Fakat vicdani ve

ve tevbe makamında bir ömür diz çöken Müslü-

toplumsal bir günah olmaktan asla çıkaramaz.

manların yerlerini artık hayatlarını ruhsatlarla veya şâz kalmış fetvalarla idame ettiren, günahlarını burnunun ucuna konan bir sinek misali gören ve tevbe makamına hiç uğramayan Müslümanlar aldı. Dine karşı bu hafifmeşrep yaklaşımdan maalesef nikah, evlilik, neslin korunması ve aile gibi en temel müesselerimiz de ciddi hasarlar aldı.

Sen ailenden veya çevrenden birinin seni görmemesi için eşinle (!) birkaç mahalle ötede ancak yan yana gelebiliyorsan, kazara biriyle karşılaştığında elin ayağın birbirine dolaşıyorsa, “Bizim okuldan bir arkadaş da az önce karşılaştık” yalanlarını bilmem kaç kez söylemek zorunda kalıyorsan, otel resepsiyonuna “Biz evliyiz ama daha kimliklerimizi değiştiremedik” deme rezaletinde bulu-

Ailesinden gizli nikah kıyıp da sonra sözde eşi

nuyorsan, onca insanın senin hakkında su-i zan

olan adam kendisini boşayınca iki aylık bebeğiyle

etmesine sebep oluyorsan, terk edilip de karnında

ortada kalakalan ve hastane odalarında kürtaj sı-

bebeğinle ortada kaldığında “Babam duyarsa öl-

rası bekleyen bir kız...

dürür” diyerek masum bir cana kıyabiliyorsan

Bir zamanlar gizli bir nikahı yürütürken eşi tara-

söyle bu nasıl evlilik?

fından “boşanmadan” terk edilmiş ve şu an evli

Bu nasıl Allah’ın şeriati?

olduğu halde yeniden nikah masasına oturan bir kız...

Bir bayanın böylesi bir nikahı kabul etmesi, ilk başta kendisini bir başkasının zahmetsizce ve

Gizli nikahının izlerini yeni eşine fark ettirmemek

değersizleştirerek kullanmasına izin vermesi

için tıbbi bir operasyonla bekaretini yeniden elde

demektir. Resmi nikahın olmaması, karşı tarafı

etmeye çalışan bir kız...

hiçbir hukuki müeyyedenin bağlamayacağı, ai-

Bilmiyorum ki, hangisinden bahsetsek? Mese-

lenin ve sosyal çevrenin haberinin olmaması da

lenin hangi tarafından tutsak?

hiçbir sosyal yaptırırımın olmaması anlamına

Bugün maalesef çevreye ve topluma ilan edilmek-

gelir.

sizin yapılan gizli nikahlar, ümmetin ciddi bir

Nitekim İslam’ın nikah ve talakla ilgili hükümle-

problemi haline gelmiştir.

rinin pek çoğu, kadının mağdur edilmesini önle-

Başlangıçta bu işe gönüllü, razı olan genç kızlar,

meye yöneliktir.

“birkaç yıl sonra işler yoluna girince evlenme”

Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesinde, mahalle

umuduyla böylesi bir ilişkiyi kabul etmiş ve fakat

kadısına kayıt yaptırmadan yapılan nikahların

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBÎULEVVEL 1437

59


Hayatını azimetlerle inşa eden, ufacık günahını tepesine yuvarlanıverecek bir kaya misali gören ve tevbe makamında bir ömür diz çöken Müslümanların yerlerini artık hayatlarını ruhsatlarla veya şâz kalmış fetvalarla idame ettiren, günahlarını burnunun ucuna konan bir sinek misali gören ve tevbe makamına hiç uğramayan Müslümanlar aldı.

geçersiz sayılacağı söylenmiş ve ısrarla resmi

eden” bu neslin gençleri birbirlerini harcamaktan

nikah üzerinde durulmuştur.

da, kullanıp bir kenara atmaktan da çekinmeye-

Kaldı ki aile rızasıyla dahi olsa, düğünden aylar

ceklerdir.

önce “Birbirimize karşı rahat olalım” düşünce-

Evleniyorsun doğru düzgün bir mehir bile ver-

siyle dini nikah yapmanın nice aileyi felakete sü-

miyorsun! Boşanıyorsun ne iddet beklemek

rüklediği, tecrübe edenlerin malumudur.

var, ne usulünce nafaka sağlamak,! Doğacak ço-

Anne-babalar çocuklarıyla gönül bağı kuramadıkça, gizli kapılar ardında kıyılan nikahlardan da, ucuz hastane odalarında düşürülen masum canlardan da haberdar olamayacaklardır. Evlilik hususunda ailenin bir takım şartlar öne sürmesi, okul, askerlik, iş gibi daha çok ekonomik sıkıntıları dile getirerek evliliğe karşı çıkmaları,

cuğun umurunda değil, “120 günden önce kürtaj yapmak caizmiş” fetvasını bir yerlerden bulup buluşturup kadının önüne koyuyorsun! Velhasıl bütün günahlarını şeriate uydurarak gönül rahatlığıyla yaşıyorsun! Allah aşkına var mı böyle bir din? Var mı böyle bir dindarlık?

gençleri böylesi gayr-i ahlaki davranışlara iten

Oysa “Müftüler fetva verse de kalbimize da-

nedenlerin başında gelmektedir.

nışmak” olmalıydı bizim şiarımız..

Bunun yanı sıra maalesef pek çok genç de daha

Kalbimizdeki o saf ve temiz cevheri, yalanlarla,

meseleyi ailesine intikal ettirmeden “İzin ver-

ihanetlerle bulandırmayacak bir duruşumuz ol-

mezler” düşüncesiyle gizli nikaha kılıf bulmak-

malıydı..

tadır.

“Kalbimizi rahatsız eden ve insanların bilme-

Oysa birbirini seven ve evlenme niyetinde olan bir

sini istemediğimiz şeyler»i kim ne derse desin

genç kız da, erkek de meseleyi ailelerine taşıyarak

“günah” hanemize yazmalıydık..

birbirlerine ne kadar değer verdiklerini göstermiş olurlar. Ailelerinin bazı olumsuz davranışlarına sabrederek, gerekirse birkaç yıl bekleyerek evliliğin ağır sorumluluğu karşısında daha çok güçlenir ve birbirlerine kenetlenirler. Diğer türlü “kolaycı, hazırcı, elini taşın altına koymaktan kaçınan ve ufacık bir pürüzde hemen pes

60

ARALIK 1437

Ve selefimizin de buyurduğu gibi “Ruhsatlarla idame ettirilen bir dinin elden gideceği”  ilkesini asla unutmamalıydık.. ------------------------1. Dücane Cündioğlu

O’nun İzinde...


HABER ANALİZ İBRAHİM ADAK

B U M E R İ S İ A ANNGG ETK BUMER E T K ME

BUMER

BU

E N Ü R Ö T BAŞ AK

ANG ETK

RA ETKİSİ N G N G A R E ETK BUM İSİ

İSİ

İS İ

B

N Ü N Ü R SÖMÜ

atı Dünyasının cilalı yüzü, Avrupa’nın imaj şehri, Moda’nın ve lüksün başkenti, Kapita-

lizmin yavru vatanı Paris’te gerçekleşen saldırı, boyutu ve etkileri bakımından Avrupa tarihine

sarsıcı bir şekilde oturmuş bulunmaktadır. Fransa önce Charlie Hebdo ile İslam Ümmetinin Peygamberini hedef tahtasına oturtup, tüm dünyanın gözlerini kendi üzerine çekerken şimdi de Paris’te gerçekleşen saldırı ile dünya gündemine oturmuş bulunmaktadır. Özellikle saldırının G-20 zirvesinin hemen öncesinde olması ve gerçekleşen G-20 zirvesinin ağırlıklı konusu sözde terör olayları olması, duruma rastlantısal-tesadüfi bir bakış açısı ile bakılmamasının önemini arttırmaktadır.

62

ARALIK 1437

Suriye Artık Dünya Meselesi

Allah Rasûlü’nün ‘’Şam’dan çıkacak bir fitne tüm dünyayı saracak’’ hadisine iman etmiş olan bizler, Paris’te yaşanan saldırıya hiç mi hiç rastlantısal bakamayız. Suriye’de yaşanan her gelişme artık olayların bölgesel bir arenadan çıkıp küresel bir arenaya taşındığını gözlerimizin önüne sermektedir. Bu olaylar bir dünya meselesi haline gelirken; yapılan komplo teorileri, gizli veya örtülü mesajlar, intikam nidaları Paris saldırılarının tuzu biberi olmaya başladı. Özellikle artık IŞİD’in Avrupa’nın kıyılarına dayandığını ve Avrupa’da yaşayan Müslümanların potansiyel canlı bomba olabileceği algısı ise durumun en vahim sonuçlaO’nun İzinde...


rından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi sizleri Slovakya Başbakanın yaptığı açıklama ile karşı karşıya bırakıyor ve Paris saldırılarının etkisi ile yapılmış açıklamayı aktarıyorum. Slovakya Başbakanı Robert Fico, Slovak haber kanalı TA 3’e yaptığı değerlendirmede “Slovakya Cumhuriyeti topraklarında ikamet eden tüm Müslümanları takip altında tutuyoruz. Bunların çoğunluğu burada yasal olarak yaşıyor” diyerek durumu net bir şekilde ifade etmiş bulunuyor.

Terörü İcad Edenler Terörü Kınayamaz ! Terörü icad edenler, terörü kınayamaz. Gerçek teröristler Emperyalistlerin ta kendileridir. Batı menşeli fikir ile olaylara kavramsal nitelik kazandıran Batı Dünyası, terör olarak tanımladığı saldırıların asıl failinin kendilerinin olduklarını iyi bilmelidirler. Medya tarafından oluşturulan algı ile kitlelere taraflı bilinç ekilmesi, kendilerinin suçunu örtemez. İslam’ın yeryüzünde tahsis etmek istediği adalet ve merhamet iklimini, terör ve anarşi iklimi olarak göstermek isteyen zihinleri çok iyi bilmekteyiz. Özellikle Paris saldırılarını terörist bir eylem olarak nitelendiren Fransa, Cezayir’de çırılçıplak gezdirilen Müslüman bacıları ve kafası vücudlarından koparılmış Müslümanların fotoğraflarını pervasızca paylaşmaktan geri durmamaktadır. Kendi tarihlerine baksalar şu an nitelendirdikleri kavram (Terör) ile kendilerini karşı karşıya bulacaklardır. Bu tür eylemleri oluşturan koşulları gözden kaçırırsak, dünyanın en azılı dergi.nebevihayatyayinlari.com

teröristleri olan emperyalistlerin katliamlardan sonra yaptıkları demogoji rüzgarlarına da yelken açmış oluruz.

Her Yer Paris Her Yer Fransa Dünya Paris’teki saldırılar için ayağa kalkarken yaşanan olaylara kayıtsız kalmayarak ülkelerini Fransız bayrağı ile renklendirdi. Hatta sosyal medya hesaplarında Fransa’nın bayrak renklerini profil fotosu olarak kullanırken, Twitter’da Paris tweetleri ilk sıralarda yerini aldı. Toplu ceset fotoğaflarını görenlerin yürekleri dağlandı. Oysa ki toplu ceset deyince aklımıza Filistin, Suriye, Mısır, Arakan, Afganistan, Irak, Yemen, Cezayir, Mali gelirdi. Toplu ceset dediğin Adeviyye meydanında olurdu, Halep’te, Batı Şeria’nın karanlık sokaklarında olurdu. Ne geziyor toplu cesetler Paris’te? Doğru ya orası Avrupa’nın kalbiydi ve tüm dünya ayağa kalkmalıydı. Oysaki Paris için gözyaşı dökenler 67 yıldır İsrail zulmüne direnen Filistin’e Paris kadar değer vermedi. Hatta görmemek için elinden geleni yaptılar. Ülkelerini Filistin bayrağının renkleri ile de renklendirmedi. Adeviyye meydanı kan gölüne çevrilirken de dünya sessiz kalmıştı. Ülkelerini Mısır bayrağının rengi ile renklendirmedi. Doğru ya arada kocaman fark var. Biri Batı’da biri Doğu’da. Biri modern ve gelişmiş, biri cahil ve gerici. Avrupa vicdanı bu olsa gerek, benim ölüm sizin ölünüzden değerli. Eeee! ne diyelim o zaman ‘Her yer Paris Her Fransa’... REBÎULEVVEL 1437

63


Nebevi Hayat Dergisi 37. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/