Page 1


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 36 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu

nun izinde

Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Yakup Hazman & Ercan Araz Kapak Yakup Hazman Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63

İçindekiler İslâm’a Göre Dostluk ve Düşmanlığın Mahiyeti / Mahmut Varhan 4 Kafirlere Benzeme!k (Teşebbüh) / Hakan SARIKÜÇÜK 12 Sevgide Denge / Muhammed Salih AKGÜN 18 Dost Kimdir? / Derya FIÇICI 22 Mü’min Kalplerin Gıdası; Allah Sevgisi / Ahmet İNAL 24 Gündem: Ankara Patlamalarının Düşündürdükleri: Filler Tepişirken Olan Çimlere Olur / Nedim BAL 30 Müslümanları Severiz İmanımızdan Ötürü / M. Sabri YÜCEL 36 Çocuğum Ellerimin Arasında mı Eriyor? / Halime YILMAZ 40 İslâm Şehidi Şeyh Said / Cihan MALAY 44 Biladü’s Sûdan / Metin EKEN 54 Haber Analiz: Kemalist Vesayetten PKK Vesayeti / Emrah SEVEN 58 Allâh’a Örtüsüyle Yaklaşan Şehîde; Hadîl el-Haşlamûn / Said ÖZDEMİR 62

Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Kasım 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

“(Onlar) kâfirlere karşı şiddetli ve kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih; 29)


MAHMUT VARHAN İSLAM’A GÖRE DOSTLUK VE DÜŞMANLIĞIN MAHİYETİ

4

H

amd, alemleri yaratan Rabbimize, salât ve selamların en güzeli önderimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine, sahabilerine, müminlere veli zalimlerden beri olan kullarına olsun. Değerli Kardeşler, Bu ay dergimizde dinimizin temel esaslarından olan vela-bera kavramlarını işledik. Bu iki kavram İslâm inanç sisteminde son derece önemli bir yere haizdir. Her Müslüman bu iki kavramı, bu kavramların bizden neler istediğini ve buna bağlı olarak bizlere ne gibi bir sorumluluklar yüklediğini çok iyi bilmek durumundadır. İslâm ile İslâm dışı sistemlerin birbirine karıştığı şu dönemde yaşayan insanlar bu iki kavramı ve içeriğini hakkıyla bilmemesi sonucunda kimlerin sevilip kimlerin sevilmeyeceğini, kimlerin desteklenip kimlerin desteklenmeyeceğini ve kimlere velayet verilip kimlere velayet verilmeyeceğini hep birbirine karıştırmış durumdadırlar. Bu karışıklığın altında yatan temel unsur; velâ ve berâ kavramlarının bihakkın bilinmemesidir. ABONE OLALIM, ABONE BULALIM

HAKAN SARIKÜÇÜK KAFİRLERE BENZEME!K (TEŞEBBÜH)

DERYA FIÇICI DOST KİMDİR?

12

22

Allahu Teâlâ’ya şanına ve azametine yakışır bir şekilde hamd olsun ki yayın hayatımızda dördüncü yılımıza girmekteyiz. Rabbim bizleri muvaffak eylerse hizmet için çıkmış olduğumuz bu yolculuğumuzu daha bir kuvvetle devam ettirmek istiyoruz. Tebliğimizi, sesimizi daha bir gür çıkarmak, daha fazla okuyucuya ulaşmak için çalışmalarımıza başladık. 2016 yılı abonelik kampanyamıza start verdik. Yeni yılımızda bir yıl abone olan bütün kardeşlerimize 2 ciltten oluşan Hz. Peygamber’in hayatını anlatan siyer kitabı hediye edeceğiz. Ancak dergimizin fiyatını üzülerek 50 kuruş artırmak zorunda kaldığımızı da sizlere bildiriyoruz. Dergi maliyetlerimizin yükselmesi bizi bu kararı almak durumunda bıraktı. Siz değerli dostlarımızdan istirhamımız abonelik kayıtlarınızı 2016 yılı için yenilemeniz ve her okuyucumuzun en az bir yeni abone bulmak için şimdiden çalışmalarına başlaması. Hep beraber hayırda yarışalım. Abone olalım, abone bulalım… Bu vesile ile Nebevi Hayat Dergimize canı gönülden destek veren tüm okurlarımıza teşekkür eder, ecir ve mükâfatlarını Rabbimizin bol bol vermesini niyaz ederiz. “ALLAH’IM, BİZİ  ZALİMLERDEN BERİ,  MÜMİNLERE VELİ EYLE” İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duasıyla…


Kapak Dosya

MAHMUT VARHAN

İSLAM’A GÖRE DOSTLUK VE DÜŞMANLIĞIN MAHİYETİ

İ

nsanı yaratan, ona düşman olarak şeytânı var ederek onu imtihan eden ve böylece sadık Mü’minleri yalancı ve hain kâfirlerle münafıklardan ayıran Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. Hayatı boyunca imana ve Allah’a teslim olmaya davet eden, bu uğurda en yakın akrabalarıyla mücadele ederek savaşan ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için kâfirlerin bütün sınıflarına karşı cihad eden Muhammed Mustafa Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar iyilikle onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun.

4

SAFER 1437

İmdi; İslâm’a göre dostluk ve düşmanlık kavramlarını iyice anlamak ve bunları hayata tatbik etmek, hayati derecede önemlidir. Bu konu önemli olduğu kadar da derin ve geniş bir konudur. Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet’i Seniyye’de en fazla üzerinde durulan konulardan biri de budur. Zira İslâm’ın bildirdiği şekilde ifrata kaçmadan ve tefritte kalmadan dostluk ve düşmanlık kavramlarını bilip tatbik etmek mutlak manada maslahatı temin ederken; bu kavramları bilmemek ya da bunları bilerek terketmek ve tatbik etmemek ise, mutlak manada mefset ve İslâm topO’nun İzinde...


lumları için öldürücü bir zarardır. Tarih boyunca ve özellikle de günümüzde İslâm toplumlarının başına gelen büyük bela ve musibetlerin çoğunda bu kavramları ihlal etmenin payı olmuştur. Kâfirler, Müslüman toplumların arasından kendilerine yardım edecek dostlar devşirmeden Müslümanlara galip gelmemişlerdir. Koyun postuna bürünen ancak kurt kalbini taşıyan bu hainler, kâfirlerin plan ve projelerinin başarılı olması için İslâm toplumunun bünyesini içeriden kemirmiş ve küfrün galip gelmesinde en büyük rolü oynamışlardır. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde İslâm toplumunun içinde yer alan ve zâhiren Müslüman görünen bu beşinci tabur -ki bunlara Kur’an dilinde münafık denilmiştir- her fırsatta şirk ordusuna gösterdiği dostluğunun gereğini yerine getirmiştir. Fakat ilâhî inayet ve nebevî feraset sayesinde başarılı olamamışlardır. Daha sonraki dönemlerde çeşitli saltanatlar kurulmuş ve bu saltanat dönemlerinde “el-velâ ve’l-berâ (dostluk ve düşmanlık)” esasları doğru bir şekilde işletilmediği, dostluklar ve düşmanlıklar dünyevî bir takım çıkarlar doğrultusunda şekillendiği için Müslümanlar arasında pek çok savaşlar cereyan etmiş hatta bir takım gafil ve cahil yöneticiler kendi Müslüman kardeşlerine karşı kâfirleri yardıma çağırmış ya da münafıkça bir siyaset gereği kâfirlere yardım etmişlerdir. Haçlıların batıdan, Tatarların da doğudan çekirge sürüleri gibi İslâm âlemini işgal ve istila ettikleri o karanlık dönemlerde, İslâm âleminin içine çöreklenmiş bulunan Râfizî Şiîler, Nusayrî ve İsmailiyye gibi bütün batınî fırkalar zındıklık ve münafıklıklarını ortaya koymuş ve Müslümanlara karşı Haçlılara ve Moğollara yardım etmişlerdir. Müslümanlar galip geldiğinde matem ilan edip yas tutmuş, putperest Moğollar ve Haçlı Hıristiyanlar galip geldiğinde bayram edip sevinmişlerdir. Abbâsî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın düşmesinde ve putperest Hülagu tarafından işgal edilmesinde en büyük payı olanlar, İbni Alkami liderliğindeki Şiîler olmuştur. Felaketlerin en büyüğü kabul edilen şu son asırlardaki Yahudi ve Hıristiyanların maddi anlamda mutlak bir galibiyet elde etmelerinde de en büyük dergi.nebevihayatyayinlari.com

payı olanlar, yine dostlarına düşman ve düşmanlarına da dost gözüyle bakan gafil ve cahil Müslümanlardır. İslâm toplumlarının içinden çıkan, Müslümanların tenini taşıyan ve onların diliyle konuşan kimi münafık, zındık ve mürtedler kâfirlerin dostluğunu kazanarak İslâm toplumlarına düşmanlık etmişlerdir. Münâfıkça dehalarıyla da cahil bırakılmış olan Müslüman toplumları kandırmayı ve kendilerine bağlamayı başarmışlardır. Böylece Müslümanların çocuklarından devşirdikleri ordularla, Yahudi ve Hıristiyanların her türlü plan ve projelerini yürürlüğe koymuşlardır. İşte bütün bunlardan dolayı Kur’an-ı Kerim’de bu konu tafsilatlı bir şekilde bütün gerekleri ve sonuçlarıyla birlikte ele alınmış, Rabbimiz Celle Celâluhû biz Müslümanlara gerçek dostlarımızı ve gerçek düşmanlarımızı göstermiştir. Dostlarımızla sıkı sıkıya birbirimize bağlanmayı ve asla ihtilaf ve tefrikaya düşmemeyi emretmiş; düşmanlarımızdan da şiddetle sakınmayı ve asla onları dost edinmemeyi emrederek onlara az bir meyli dahi şiddetle yasaklamıştır. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de siret ve sünnetinde bu dostluk ve düşmanlığın nasıl ve ne ölçüde tatbik edileceğini fiilî bir şekilde bize göstererek, ilâhî fermanı beyan etmiştir. Bizler burada bu geniş ve derinlemesine tahlil edilmesi gereken konudan bir nebzesini arzetmeye gayret edeceğiz.

el-Velâ ve’l-Berâ Kavramlarının Anlamı el-Velâ kelimesi; yakınlık, sevgi, saygı, ikram, ihtiram, yardım, dostluk, gizli ve açık sevilenlerle beraber olmak anlamlarını ifade etmektedir. Özetle el-velâ, dostluğun bütün gereklerinin yerine getirilmesidir. Buna göre velâyetini Allah’a veren kişi, O’nun bütün emir ve yasaklarına riayet edecek ve O’ndan gelecek her şeye rıza gösterecektir. Velâyetini Rasûlullah’a veren kimse, ona iman edecek, onu destekleyip her türlü yardımı yapacak ve onun dini uğrunda hiçbir fedâkarlıktan kaçınmayacaktır. Velâyetini Mü’minlere veren kişi de yukarıda el-velâ kavramının anlamları olarak zikredilen bütün hususları Mü’min kardeşlerine karşı gösterecek ve imanın gerektirdiği bütün bağlara SAFER 1437

5


Haçlıların batıdan, Tatarların da doğudan çekirge sürüleri gibi İslâm âlemini işgal ve istila ettikleri o karanlık dönemlerde, İslâm âleminin içine çöreklenmiş bulunan Râfizî Şiîler, Nusayrî ve İsmailiyye gibi bütün batınî fırkalar zındıklık ve münafıklıklarını ortaya koymuş ve Müslümanlara karşı Haçlılara ve Moğollara yardım etmişlerdir. Müslümanlar galip geldiğinde matem ilan edip yas tutmuş, putperest Moğollar ve Haçlı Hıristiyanlar galip geldiğinde bayram edip sevinmişlerdir. Abbâsî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın düşmesinde ve putperest Hülagu tarafından işgal edilmesinde en büyük payı olanlar, İbni Alkami liderliğindeki Şiîler olmuştur.

ve İslâm’ın ortaya koyduğu kardeşlik hukukuna riayet ederek yaşayacaktır. el-Berâ kavramının anlamı ise; değişik şekildeki uyarılardan, ikazlardan ve tüm ihtarlardan sonra bu uyarı ve ihtarları dikkate almayan kimselerden berî olmak, onlardan uzaklaşmak, onlara buğzetmek, onlarla ilişkileri kesmek ve onlara düşmanlık beslemek anlamlarını ifade etmektedir. Buna göre Allah Azze ve Celle’nin düşmanları olan kâfir ve münafıklardan berî olmak, onlara buğzetmek ve onlara düşmanlık beslemek el-berâ kavramının gereğidir. Aynı şekilde Allah’ın dinini tahrif ederek itikâdî esasları dejenere eden bid’at ehline de derecesine göre buğzetmek ve onlarla ilişkiyi kesmek de bu kavramın gereğidir. Nitekim Allah Azze ve Celle bu konuda Hz. İbrahim ve onunla beraber olan Mü’minleri biz Ümmet-i Muhammed’e örnek göstererek şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’de ve beraberindekilerde sizin için pek güzel bir örnek vardır. Hani toplumlarına şöyle demişlerdi: “Kesinlikle biz, sizden de Allah’ın dışında taptıklarınızdan da berî ve uzağız! Sizi tanımıyoruz. Sizinle aramızda ortaya çıkan sürekli düşmanlık ve öfke, yalnız Allah’a iman etmenize kadar sürüp gidecektir....” (Mümtehine; 4)

6

SAFER 1437

Bilinmesi gerekir ki berî olmak, buğzetmek ve düşmanlık göstermek; veli olmak, dostluk ve taraftarlıktan önce gelir. Yani Allah’ın düşmanlarına düşman olmadan, Allah’ın şeriatını reddedenleri reddetmeden, Allah’a isyan edenlere karşı çıkmadan ve bütün bunlara buğzetmeden Allah’ın velisi olunmaz. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i inkâr eden, ona buğzeden, ona söven ve onunla savaşan herkese buğzetmeden ve onlara karşı her türlü meşru mücadeleyi göstermeden Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile velâyet bağı kurulamaz. Nitekim Allah Azze ve Celle bu hakikati şu ayet-i kerimede beyan buyurmaktadır: “Her kim tağutu inkâr ederek Allah’a iman ederse, asla kopma tehlikesi olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir, onları karanlıklardan nura çıkarır. Küfre saplananlar ise, onların velîleri tağutlardır; onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliktirler; onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Bakara; 256-257) Aynı şekilde tevhid kelimesi de red ve ispat olmak üzere iki cüzden meydana gelmektedir. İlk önce bütün bâtıl tanrılar ve sistemler reddedildikten sonra hak ma’bud olan Allah Azze ve Celle’nin ulûhiyeti ispat edilmektedir. Demek ki dinin esası, önce el-berâ sıfatını tahkik edip daha sonra da el-velâ O’nun İzinde...


sıfatını kazanmaktır. Buna göre Allah’ın şeriatı yerine beşerî ideolojiler olan kapitalizm, komünizm, laiklik ve demokrasiyi benimseyenler; Allah’ın peygamberleri yerine dünyevî liderlere tâbi olanlar ve Allah yolunda cihad eden Mü’minlere düşmanlık besleyerek ve onlara terörist diyerek Yahudi ve Hıristiyanları dost ve müttefik görenler asla Allah’ın ve peygamberinin velisi olamazlar. Bunlar olsa olsa tağutları veli edinmiş ve onlarla birlikte cehenneme gitmeyi haketmiş kimselerdir.

el-Velâ ve’l-Berâ’nın Önemi İmanın şubeleri arasında “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” en başta gelen hususlardandır. Bera b. Âzib radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmen ve Allah için buğzetmendir.” 1 Ebû Zer radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” 2 Allah’ın dostlarına dost olmak ve Allah’ın düşmanlarını düşman edinmek (el-velâ ve’l-berâ), Allah’ın dinine yardım eden Mü’minlerin özelliklerinin başında gelmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte olan Mü’minleri şöyle nitelemektedir: “(Onlar) kâfirlere karşı şiddetli ve kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih; 29) Yine Allah Teâlâ, dinine yardım edecek Mü’minlerin niteliklerini sayarken “Mü’minlere karşı alçak gönüllü ve kâfirlere karşı izzetlidirler” (Mâide; 54) buyurmaktadır. el-Velâ ve’l-berâ’nın bu kadar önemli olmasının nedeni şudur ki: “Kişinin dostluğunu bazılarına vermesi ya onları sevmesinden veya onlardan çekinip korkmasından kaynaklanmaktadır.” Dostluğun temellerinden birinin sevgi olması gayet açıktır. Zâhiren de olsa dost edinmenin korkudan kaynaklanabileceğini Allah Teâlâ şöyle beyan etmektedir: “Kalplerinde hastalık olanların: “Başımıza bir musibet gelmesinden endişe ediyoruz” diyerek, onlara (Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmaya) koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, (beklenen) fethi veya katından bir durum dergi.nebevihayatyayinlari.com

meydana getirir de içlerinde saklı tuttukları (gayri müslim taraftarlığı)na pişman olurlar.” (Mâide; 52) Bilindiği üzere sevgi ve korku kalbî amellerin en başında gelmektedirler. Bu iki hasleti sadece Allah Azze ve Celle’ye tahsis etmek imanın gereğidir. Dolayısıyla Allah’ın izin vermediği ve özellikle de O’na düşman olan kimselere bu değerli hazineleri sarfetmek, onları sevmek veya onlardan korkmak ve bundan dolayı da onları dost edinmek kalbin hasta olduğuna delalet etmekte ve böyle hasta bir kalbi taşıyan kişinin münafıklığını göstermektedir. Buradan da anlamaktayız ki, gayri müslim muhibbânı olan ve kalbi kâfirden taraf olan pek çok münafık ve zındıklar bizim asrımızda İslâm âleminin her tarafını doldurmuşlardır.

Mü’minler Kimleri Dost Edinmelidirler? Dost edinmek ve yukarıda izah edildiği gibi velâyetin tüm manalarını yerine getirmek o kadar önemlidir ki, Allah Azze ve Celle bütün gerekleriyle birlikte bu konuyu Kitab’ında tafsilatlı bir şekilde beyan etmiş ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de Sünnet’i Seniyye’sinde bunu tatbik etmiştir. Nitekim Allah Azze ve Celle, Mü’minlerin dostlarının kimler olduğunu şöyle beyan etmektedir: “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun Rasûlü ve Mü’minlerdir ki, onlar rukü’ edenler olarak namazı dosdoğru kılar ve zekatı verirler. Allah’ı, O’nun elçisini ve Mü’minleri her kim veli edinirse; muhakkak galip gelecek olanlar, ancak Allah’ın taraftarlarıdırlar.” (Mâide; 55-56) Açıkça ifade edildiği gibi Mü’minlerin dostları ancak Allah Azze ve Celle, Allah’ın peygamberleri ve namazı kılan, zekatı veren Mü’minlerdir. Allah Azze ve Celle, dost edinmemiz gereken Mü’minlerin özelliklerini bir önceki ayet-i kerimede şöyle beyan etmektedir: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, ileride Allah öyle bir toplum getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da O’nu severler. Onlar Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler. Allah yolunda cihad eder ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın lütfudur; onu dilediğine verir ve Allah bol lütuf sahibidir, hakkıyla SAFER 1437

7


Allah’ın dostlarına dost olmak ve Allah’ın düşmanlarını düşman edinmek (el-velâ ve’l-berâ), Allah’ın dinine yardım eden mü’minlerin özelliklerinin başında gelmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte olan mü’minleri şöyle nitelemektedir: “(Onlar) kâfirlere karşı şiddetli ve kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih; 29) Yine Allah Teâlâ, dinine yardım edecek mü’minlerin niteliklerini sayarken “Mü’minlere karşı alçak gönüllü ve kâfirlere karşı izzetlidirler” (Mâide; 54) buyurmaktadır.

bilendir.” (Mâide; 54) Diğer bir ayet-i kerimede “Mü’minler ancak kardeştirler; dolayısıyla kardeşlerinizin arasını bulun ve Allah’tan sakının ki merhamet olunasınız” (Hucûrât; 10) buyuran Allah Azze ve Celle, bu kardeşliğin ne kadar önemli olduğunu ve nasıl bir itina ile bunu muhafaza etmemiz gerektiğini şöyle beyan etmektedir: “Allah’ın ipi (şeriati)ne topluca sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Hani bir zamanlar birbirinize düşmandınız, derken kalplerinizi birbirine ısındırdı; nitekim O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Üstelik ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah böylece size ayetlerini açıklıyor, tâ ki hidayet bulasınız.” (Âl-i İmrân; 103)

Enes radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını ve tatlılığını hissedecektir: Allah Azze ve Celle ve O’nun Rasûl’ünü her şeyden daha çok sevecek; Allah için sevecek ve Allah için buğzedecek; Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmaktansa yakılmış büyük bir ateşe atılmayı tercih edecektir.”3 Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’de Allah’a, O’nun peygamberlerine ve Mü’min kullarına verilmesi gereken bu velâyetin ve Mü’minler arası kardeşliğin gerek-

8

SAFER 1437

liliği ve hukuku konusu en tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. Bütün ölçülerin karıştığı, gerçek dostların düşman telakki edildiği/ettirildiği ve gerçek düşmanların dost bilindiği/belletildiği şu ahir zamanda bu hukuku bilmek ve tatbik etmek ne kadar da gereklidir! Mü’minlerin Sakınması Gereken Düşmanları Kimlerdir? Velâyetimizi vermemiz gereken dostlarımızı ve onların hukukunu tafsilatlı bir şekilde bize bildiren Rabbimiz Celle Celâluhû, sakınmamız ve kendilerinden beraatimizi ilan etmemiz gereken düşmanlarımızı da tafsilatlı bir şekilde bize bildirmiştir. Böylece bize olan şefkat ve merhametini göstermiştir ki, dostlarımıza velâyetimizi verirken, düşmanlarımızdan da berî olalım ve sırat’ı müstakim üzerinde kalabilelim. Berî olmamız, sakınmamız ve düşman olarak görmemiz gereken gerçek düşmanlarımızı şöylece sıralayabiliriz: 1- Şeytân: İblis, Âdem aleyhisselam’ın ve onun bütün çocuklarının düşmanıdır. İblis, lanetlenip kovulmasının sebebi olarak insanı görmektedir. Bunun için de insanoğluna amansız bir savaş açmıştır. Bu konudaki pek çok ayet-i kerimeden birkaç tanesi O’nun İzinde...


şöyledir: “O halde” dedi (İblis), “Beni azdırdığın için, andolsun, ben de onlara karşı mutlaka senin doğru yoluna bağdaş (barikat) kuracağım! Sonra mutlaka onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve pek çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın.” (Allah) şöyle buyurdu: “Yerilmiş, kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun, onlardan sana kim uyarsa, kesinlikle cehennemi sizin hepinizden dolduracağım.” (A’raf; 16-18) “Şeytân kesinlikle sizin düşmanınızdır. O halde onu düşman tutun; çünkü o, hizbi (partisi)ni ancak çılgın ateşin adamlarından olmaya çağırır.” (Fâtır; 6) Kur’an-ı Kerim’de en çok üzerinde durulan hususlardan biri de şeytânın Âdemoğluna olan düşmanlığıdır. Biz Âdemoğulları bu düşmana karşı şiddetli bir şekilde uyarılmış olup onun bütün hileleri bize anlatılmıştır. Onu dost edinmenin akıbetinin cehennem olacağı defaatle belirtilmiştir. Teessüf ki, bütün peygamberlerin diliyle yapılan bütün bu uyarılara rağmen Âdemoğullarının çoğunluğu onu dost edinmiş ve onun izinden gitmiştir. En azılı düşmanlarına güvenen ve onu takip etmeyi kâr olarak gören bu ahmaklar güruhu, kendilerini saptıran bu düşmanlarıyla birlikte cehennemi boylayacaklardır. Tarih boyunca bütün putperest milletler ve muasır kapitalist, komünist, laik, demokrat ve ırkçıların cümlesi şeytânın kurmuş olduğu küfür sisteminin değişik çarklarını işletmektedirler. Bu müşriklerin safında yer almamak için bu düşmanı iyi tanımalı ve onun hilelerine karşı uyanık olmalıyız. 2- Müşrikler ve kâfirler: Bizim en yakınlarımız olsalar dahi Allah’ı ve peygamberlerini bırakarak şirk ve küfür sistemlerini benimseyenlerden berî olmalı ve onlara düşman olduğumuzu ilan etmeliyiz. Her türlü şirk ve küfür sistemini reddetmeli, bu sistemleri savunanlara buğzetmeliyiz. Onların yaldızlı laflarına ve şeytânî telkinatlarına kanmamalıyız. Nitekim Allah Teâlâ, küfür ve şirk düzenlerini tercih eden en yakınlarımıza bile düşman olduğumuzu ve onları asla sevemeyeceğimizi ve dost edinemeyeceğimizi bildirerek şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Babaladergi.nebevihayatyayinlari.com

rınızı ve kardeşlerinizi -eğer küfrü imana tercih etmişlerse- veli edinmeyin ve sizden her kim onları veli edinirse, işte onlar zalimdirler!” (Tevbe; 23) Diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelenlere, ataları veya evlatları veya kardeşleri veya aşiretleri bile olsalar sevgi ve samimiyet beslediğini göremezsin. İşte onlar, Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve katından bir ruhla desteklediği kimselerdir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde temelli kalıcılar olarak koyacaktır. Allah onlardan razı, onlar da O’ndan razıdırlar. İşte onlar, Allah’ın hizbi (grubu/partisi)dir! Dikkat, Allah’ın hizbi kesinlikle felâha (kurtuluşa) erenlerdir!” (Mücâdele; 22) Bu kadar açık uyarılara rağmen yerli-yabancı kâfirler ve müşrikler olan kapitalistleri, komünist/sosyalistleri, laikleri ve demokratları dost ve müttefik kabul edenlerin akıbetleri de küfürdür. “Ey iman edenler! Küfre saplananlara itaat ederseniz, sizi gerisin geri (küfre) çevirirler; dolayısıyla hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” (Âl-i İmrân; 149) Günümüzdeki küfür sisteminin dünya sathında kurucusu ve koruyucusu olan Amerika, Rusya, İngiltere, Çin, Fransa, Almanya, İsrail ve benzeri devletlerle müttefik olan ve onlarla birlikte Suriye’de, Afganistan’da, Yemen’de, Mısır’da, Libya’da ve diğer bölgelerde samimi Müslümanlara karşı terörizmle savaş yaftası altında savaşanlar irtidat ve küfür bataklığına batmışlardır. İsterse bunlar bizim tenimizi taşıyan ve bizim dilimizle konuşan kimseler olsunlar! Arap, Türk, Farisî, Kürt veya başka bir İslâm toplumuna mensup olmaları, mürted olup kâfirlere katılmış olmalarına mâni değildir. Zira hangi topluma mensup olurlarsa olsunlar bütün kâfir ve müşrikler tek bir millettir. 3- Ehli Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar: Rabbimiz Celle Celâluhû, hak dini tahrif ederek şeytâna dost olan ve Allah’a şirk koşarak kâfirler sınıfına dâhil olan bu iki sapık ve gazaba uğramış millete karşı bizi uyarmış ve asla onları veli edinmememiz gerektiğini biz Müslümanlara bildirmiştir. SAFER 1437

9


Zira onlardan pek çok tâifenin en büyük hedefi; biz Müslümanları da kendilerine benzetmek, dinimizden uzaklaştırmak ve nihayette bizleri de kendileri gibi kâfirler sınıfına dahil etmektir. Bu konudaki pek çok ayet-i kerimeden sadece birkaç tanesi şöyledir: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin! Onlar birbirinin velisidirler ve sizden kim onları veli edinirse, elbette onlardandır. Şüphesiz Allah zalim kavmi hidayet etmez.” (Mâide; 51) “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve kâfir (müşrik)lerden dininizi alay ve eğlenceye alanları veli edinmeyin ve eğer Mü’min iseniz Allah’(a asi olmak)tan sakının.” (Mâide; 57) “Kendi millet (inanç sistem)lerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: “Asıl hidayet Allah’ın hidayetidir.” Sana ulaşan bunca ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, Allah’a karşı hiçbir velin (kayırıcın) ve yardımcın yoktur.” (Bakara; 120)

Bu ve benzeri pek çok açık uyarıya rağmen bazı kalbi hastalıklı olan kimseler Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmak, onlarla sırdaş olmak ve onlarla içli-dışlı olmak için birbirleri ile yarışmaktadırlar. Dinlerarası diyalog bid’atini icad ederek İslâm’ı tahrif etmeye ve oryantalistlerden ders alarak Sünnet’i Seniyye’yi inkâr etmeye yeltenmektedirler. Nebevî bir menhec takip ederek İslâm şeriatı olan ilâhî hediyeyi insanlık âlemine ulaştırmak için bütün güçleriyle çalışacakları yerde, Yahudi ve Hıristiyan müsteşriklerinin plan ve projelerine piyonluk yaparak İslâm şeriatı ve Sünnet’i Seniyye ile uğraşan bu bid’at ehli münafıklar; nihayette dostları, müttefikleri ve üstadları olan Yahudi ve Hıristiyanlara katılacak ve ihanetlerinin cezasını cehennemde çekeceklerdir. 4- Münâfıklar: Allah Azze ve Celle’nin Kur’an-ı Kerim’de en fazla üzerinde durduğu hususlardan birisi de münafıklar konusudur. Onların özelliklerini, hile ve tuzaklarını; Yahudi, Hıristiyan ve

10

SAFER 1437

müşriklerle müttefik olduklarını ve Müslümanlara zarar verecek her türlü fitnenin içinde yer aldıklarını tafsilatlı bir şekilde beyan etmiştir. Onların biz Müslümanlara düşman olduklarını bildiren Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar düşmandır, dolayısıyla onlardan sakın. Allah kahretsin onları, nasıl da ayartılıyor (hak yoldan çevriliyor)lar!” (Münâfikûn; 4) Allah Teâlâ, bütün münafıkların ittifak halinde şer için çalıştıklarını şöyle beyan ediyor: “Erkek ve kadın münafıklar birbirlerindendirler; Kötülüğü telkin ederler, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutar (cimrilik yapar)lar. Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Nitekim münafıklar fâsıkların ta kendisidirler.” (Tevbe; 67) Yine Allah Teâlâ, münafıkların şerlerinden biz Müslümanları sakındırarak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Onlar dirliğinizi bozmaktan geri durmaz ve işlerinizin sarpa sarmasını isterler. Kinleri ağızlarından taşmış, içlerinde gizledikleri (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size ayetleri açıkladık; eğer aklını kullanan (düşünüp taşınan)lar iseniz (onlardan sırdaş edinmezsiniz). Şu sizler, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitapların hepsine iman edersiniz, onlar ise sizinle karşılaştıklarında: “İman ettik” derler ve başbaşa kaldıklarında, size duydukları öfkeden ötürü parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden kahrolun!” Şüphesiz Allah, sinelerden geçeni de hakkıyla bilendir. Size bir iyilik dokunsa, fenalarına gider ve başınıza bir kötülük gelse, buna sevinirler. Eğer sabreder ve takvalı olursanız, onların düzenbazlıkları size hiçbir zarar vermez. Kesinlikle Allah, yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân; 118- 120) Denizden bir katre olarak arzettiğimiz bu ayet-i kerimeler, İslâm ümmeti için münafık ve zındıkların ne kadar tehlikeli bir rol oynadıklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Asr’ı saadetten günümüze kadar İslâm ümmetinin zararına olan her türlü fitnenin içinde yer almışlardır. Onların Müslümanlara verdikleri zarar, açık kâfirlerin verdikleri zarardan daha büyük ve tesiri bakımından daha kalıcı olmuştur. İslâm ümmetinin bünyesini içeriden kemirerek, her türlü kanserojen mikrobu bünyeye zerketmiş ve Müslüman toplumları O’nun İzinde...


büyük ölçüde ifsad etmeyi başarmışlardır. Günümüzde Müslüman toplumların siyasi, askeri, ekonomik, eğitim ve medya liderliğini büyük oranda bu münafıklar işgal etmektedirler. Dostları olan Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin yardımıyla Müslüman toplumların başına geçmiş ve Müslümanlara her türlü zulüm ve baskıyı uygulamak üzere birbirleriyle yardımlaşmaktadırlar. Bütün bunlardan dolayı da onlar cehennemin en alt ve en şiddetli tabakasında cezalandırılacaklardır. İşte bizim içimizde bulunan bu düşmanlarımızı iyice tanımamız ve onlardan sakınabilmemiz için Rabbimiz Celle Celâluhû en tafsilatlı bir şekilde onları bize anlatmıştır. Onların özelliklerini iyice bilmemizi murad etmiştir. Bu münafık ve zındıkların en başta gelen özellikleri şunlardır: Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerle ittifak içinde olmak; Allah yolunda kâfirlere karşı cihad yapılmasına karşı olmak ve türlü hilelerle cihadı tahrif ederek asıl mecrasından kaydırmak; Hz. Peygamber’in şahsına, aile efradına, ashabına, sünnetine ve genel olarak samimi Müslümanlara karşı kindar tavırlar içinde olmak İslâm mukadddesatını karalamak için fırsat kollamak ve sürekli Allah Azze ve Celle hakkında zanlar besleyerek O’nun esmâ ve sıfatı hususunda şüpheler ortaya atmak... Son olarak deriz ki: Allah Azze ve Celle, Mü’minlerin birbirlerinin velileri olduklarını beyan ederek: “Muhakkak ki iman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler ve (bu muhacirlere) kucak açan ve yardım edenler; işte bunlar, birbirlerinin velisidirler” (Enfâl; 72) buyurmaktadır. Bir sonraki ayet-i kerimede kâfirlerin de birbirlerinin velileri dergi.nebevihayatyayinlari.com

olduklarını “Küfre saplananlar da birbirlerinin veli (destekçi)sidirler” (Enfâl; 73) buyurarak beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz de bunu yapmaz (birbirinizin destekçisi olmaz) sanız, yeryüzünde fitne (şirk/anarşi) ve çok büyük bir fesad (bozgunculuk) baş gösterir.” (Enfâl; 73)

İşte bu ayet-i kerime el-velâ ve’l-berâ

özelliğinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Zira kâfirler ittifakına karşı eğer Mü’minler de ittifak içinde hareket etmezlerse, yeryüzünde şirk, küfür, ma’siyet ve fesad hâkim olur. Nitekim günümüzde şirk ve küfrün hakimiyeti zirvesine varmış, fesad ve bozgunculuk her tarafı kaplamıştır. Bundan kurtulmanın yegâne çaresi Mü’minlerin velâ ve berâ akidesine riayet ederek düşman olmaları gereken kesimlere -en yakınları olsalar dahi- düşman olmaları ve bu düşmanlığın bütün gereklerini yerine getirmeleridir. Aynı şekilde dost olmaları gereken Allah, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem

ve Mü’minlere de velâyetlerini

vererek bu dostluğun bütün gereklerini yerine getirmeleridir. -------------------------

1. Hasen li ğayrihi bir hadistir. İmam Ahmed, Müsned: 18524 2. Hasen li ğayrihi bir hadistir. Ebû Dâvûd: 4599 3. Sahih bir hadistir. Nesâî: 4987. Buhari ve Müslim’de biraz farklı bir lafızla geçmektedir.

SAFER 1437

11


HAKAN SARIKÜÇÜK

Kapak Dosya

KÂFİRLERE

BENZEME!K (TEŞEBBÜH)

H

amd, bize taklid edip uymamız için Peygamber efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem’i gönderen Allah’a;

leri ve fasıkları taklit etme hususunda, çemberi

Salat ve Selâm ise, Bizden önce azaba uğrayan kavimlere benzeyip onları örnek almaktan sakındıran ve kıyamete kadar örnek almamız gereken hususları bize beyan eden efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem’e;

nimizce küfür sayılmıştır. Şurası iyice bilinmelidir

Allah’u Teâlâ’nın rahmet ve mağfireti de Allah azze ve celle’nin emirlerine sımsıkı tutunup, O’nun razı olmadığı Kâfirlere, Müşriklere, Yahudi ve Hıristiyanlara benzemekten kaçınan samimi ve ihlâslı Müslümanların üzerine olsun.

ması, ileride doğabilecek büyük tehlikeleri ön-

Teşebbüh kelimesi; taklid etmek, benzemek manalarına gelir. Bu benzeme, inanç ve itikâdî esaslarda olacağı gibi, fikir, söz ve fiillerde de olabilir. İslâm dini, başkasına benzeme ve bilhassa kâfir-

12

SAFER 1437

iyice daraltmıştır. Gerek söz ve fiiller de gerekse de adet ve yaşayışta ehl-i küfrü taklid etmek, diki, kâfirlerle uyum içinde olmak çirkinlik ve rezaletle sonuçlanır. Onlarla beraber olanların huy ve tabiatları giderek onlara uyum sağlamaya başlar. İşte şeriatin bu gibi şeyleri daha baştan yasaklalemek içindir. Bugün, her konuda kâfirlere benzerlik sergilenmektedir. Bu ise kişinin neredeyse tamamen İslâm’dan çıkmasına sebep olmaktadır. Çünkü müşriklere ait herhangi bir fiil ya da âdetin uygulanması, kişiyi küfre veya isyana ya da aynı anda hem küfre hem de isyana götürür. O’nun İzinde...


Kâfir ve müşriklere sevgi ve dostluk besleyen çoğu kimsenin geçirdiği merhaleler göz önünde bulundurulduğu takdirde, bu yasaklamanın sebebinin, Müslümanların bu gibi tuzaklara düşmeleri endişesi olduğu görülecektir. Buna rağmen, bu şekilde davrananlar kendilerini sakıncalı olan şeyin kucağına atmış ve tehlike kapısını aralamış olurlar. Allah’u Teâlâ, Yüce kitabımız da bizlere şöyle buyurarak bizleri ikaz etmiştir: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (1) Yüce Rabbimiz bizleri bu kâfirler hakkında birçok defa ikaz etmesine rağmen ne gariptir ki Müslümanlar hâlâ onları kendilerine nasıl dost edinebileceklerinin ve onlara nasıl yaranabileceklerinin hesabını yapmaktalar. Doktorun verdiği ilacı kullanmayanlar kendi uydurdukları reçetelerde çareyi ararlar. Maalesef bugün Kur’an’ın reçetesinden uzak kalanlar Kur’an haricindeki şeylerde çareyi arıyorlar. Oysa çare sadece Kur’an’a yönelmektedir. Bakın Rabbimiz bizleri nasıl ikaz ediyor: “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler.” (2) “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında “İnandık” derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar… Size bir iyilik

dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler…” (3) Peygamber efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem de ümmetini ehl-i küfre benzemek ve onlara sevgi beslemekten sakındırmış; sünnet-i seniyyeleriyle de bunu fiilen tatbik etmiştir. Abdullah b. Ömer radıyallah’u anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır.” (4) Abdullah b. Amr radıyallah’u anh demiştir ki: “Kim müşriklere ait bir toprakta bulunur (bina yapar), onların nevruzlarına (yılbaşılarına) katılır, onların bayramlarını (festival ve galalarını) kutlar ve ölünceye kadar onlarla birlikte bulunursa, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur.” (5) Bütün bu hususlar, böyle bir kimsenin Cehenneme götüren büyük günahlardan birini işlediğini gösterir. Lafzın zahirinden anlaşılan manaya göre, onlarla birlikte olmak günahtır. Çünkü mübah olan bir şey için cezalandırma söz konusu olamaz. Dikkat edilirse buradaki yasaklamanın nedeni, bu davranışların Yahudi âdeti olarak nitelendirilmiş olmasıdır. Müslümanlara ait olmayan bu davranışlardan sakınmak gerekir. Her ne şekilde olursa olsun, cahiliye bayramları, şenlik, festival ve galalarıyla ilgili olarak herhangi bir fiilin yapılması şiddetle ve kesin bir dille yasaklanmıştır. Buna mutlaka uymak gerekir. Allah’u Teâlâ’nın, kâfirlere ait bayramları kesin bir şeklide yasaklamasının sebebi, Müslümanların inançlarının kâfirlere ait âdet ve geleneklerle ve ehli kitabın eskiden kalan yanlışlarıyla kirle-

Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem, görünürdeki işlerinde onlara benzemelerinden korkup endişe duyması sebebiyle, ümmetinin kâfirlere muhalefet etmesi konusunda çok titiz davranmıştır. Çünkü bir Müslümanın görünürde kâfirlere benzemesi, zamanla onlarla uyum sağlamasına, onları sevip dost edinmesine yol açabilir. Nitekim Müslüman olduğunu ileri süren birçok kimse, farkında olmadan böyle bir duruma bulaşmışlar, buna rağmen yaptıkları işi iyi görmüşlerdir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

13


Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem benim üzerimde boyanmış iki elbise gördü ve şöyle buyurdu: “Doğrusu bunlar kâfirlerin giysilerindendir. Onları giyme.”

tilmesi endişesidir. Bu bakımdan yasaklama çok daha şiddetlidir. Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem ümmetinin hiç bir konuda kâfirlere benzememesini, onlara muhalefet etmelerini istemiştir. Onlar saçlarını uzatırlarsa, o kısaltıyor, onlar bir gün oruç tutarlarsa, o iki gün tutuyor, onlara muhalefeti ve sünnet-i seniyye’ye sarılmayı emrediyordu. Çünkü Mü’min ile cehennem ehli arasındaki muhalefet ne kadar artarsa, Mü’min cehennem ehlinin amellerini işlemekten o kadar uzaklaşır.

“Sizi aşırı nimetler içinde kendinizi kaybetmekten, müşriklere ait kıyafetler giyinmekten ve ipek giysi giymekten menederim.”

Abdullah b. Amr diyor ki:

Ömer radıyallah’u anh bu noktada oldukça hassas bir siyaset izlemiştir. Bu tutumuyla o İslâm’ı aziz kılmış, küfrü ve küfür ehlini de zelil etmiştir. Ehli kitap hakkında esas aldığı şeyler, İslâm’ın öngördüğü şartlar çerçevesinde olmuş, kâfirlerin devlet işlerinde görevlendirilmesini yasaklamış, bunların güvenilir kişiler olarak kabul edilmelerini engellemiş ve Allah azze ve celle zelil kıldıktan sonra kimsenin onları aziz kılmaya hakkı olmadığını vurgulamıştır.

“Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem benim üzerimde boyanmış iki elbise gördü ve şöyle buyurdu:

Ebu Şeyh el-İsfahani’den rivayete göre, Ömer radıyallah’u anh şöyle bir genelge yayınlamıştır:

“Doğrusu bunlar kâfirlerin giysilerindendir. Onları giyme.” (6)

“Zımmileri yazı işlerinde kullanmayın. Aksi takdirde sizinle onlar arasında sevgi oluşur. Onlara sırlarınızı vermeyin, onları zelil kılıp aşağılayın; ancak kendilerine zulmetmeyin.”

Rasûlullah da sallallah’u aleyhi ve sellem, kâfirlere ait kıyafetlerin giyilmesini de yasaklamıştır.

Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem’den sonra onun sahabileri de bu konuda titiz davranmışlar ve efendimizin yolundan gitmişlerdir. Ömer radıyallah’u anh’de Utbe b. Ferkad’a gönderdiği mektupta: “Müşriklere ait giysi giymekten seni menediyorum.” diye yazmıştır. (7) Ömer b. Hattab radıyallah’u anh Fars beldelerinde yaşamakta olan Müslümanlara yazdığı genelgesinde onları: “Sizi, müşriklere ait kıyafetler giymekten menederim.” diye uyarmıştır. Ömer’in radıyallah’u anh bu yasaklaması içine, müşrik ve kâfirlere ait her türlü kıyafet ve moda girmektedir. Çünkü Utbe b. Ferkad’a radıyallah’u anh yazdığı mektubunda şöyle diyordu:

14

SAFER 1437

Sonra devamla demiştir ki: “İleri sürülen şartlardan bir kısmına göre; zımmiler, dinlerine ait olan münkerleri açıkça yapamazlar. Bu şartların bir kısmı da, dinlerinin şiarlarıyla ilgilidir.” Ömer radıyallah’u anh, beraberindeki Müslümanlar, İslâm âlimleri ve daha sonraki zamanlarda Allah’ın azze ve celle kendilerine emirlik nasib ettiği kimseler şu konuda ittifak etmişlerdir: Herhangi bir İslâm ülkesinde, zımmilerin fitne ve düşmanlığa sebep olacak şeyleri açıktan yapmalarına izin verilmez. Gayri Müslimlere bile böyle bir izin verilmezken, nasıl olur da Müslümanlar İslâm beldesinde onlara ait amelleri açıkça işleyebilirler? O’nun İzinde...


Hiçbir Müslümanın, kâfirlere saygı gösterip, onlara ikramda bulunmak gibi şeriatça yasaklanmış amelleri yapması caiz değildir. Bilindiği gibi kâfirlere ait bayram ve festivallere değer verip, saygı göstermek, onlara uymak ve yaptıklarını tasvip etmek demektir. Böyle bir durum onları mutlu eder. Dinlerinden kaynaklanan batıl inanış ve davranışların aşağılanması ise onları üzer.

Ömer radıyallah’u anh: “Madem ki Allah onları aşağılamış, sen onlara saygınlık kazandırma, Allah onları zelil kılmışken, sen kendilerini aziz kılma. Allah’ın uzaklaştırdıklarını sen yaklaştırma!” dedi.” (10)

Enes radıyallah’u anh’in yanına iki (boynuzu) kâkülü olan bir genç girdi. Enes kendisine:

Ayrıca bütün fukaha da, kâfir ve müşriklere muhalefet etmek ve onlara benzememek gerektiğinde icma etmişlerdir. Ebu Hureyre radıyallah’u anh’in rivayetine göre, Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bu iki saçtan boynuzu (kâkülü) ya kes ya da kısalt, çünkü bu Yahudilerin âdetidir.” dedi. (8)

“Yahudi ve Hıristiyanlar boyanmazlar (sakallarına kına yakmazlar). Siz onlara muhalefet edin.” (11)

Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem, görünürdeki işlerinde onlara benzemelerinden korkup endişe duyması sebebiyle, ümmetinin kâfirlere muhalefet etmesi konusunda çok titiz davranmıştır. Çünkü bir Müslümanın görünürde kâfirlere benzemesi, zamanla onlarla uyum sağlamasına, onları sevip dost edinmesine yol açabilir. Nitekim Müslüman olduğunu ileri süren birçok kimse, farkında olmadan böyle bir duruma bulaşmışlar, buna rağmen yaptıkları işi iyi görmüşlerdir.

Dikkat edilirse, Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem bu noktada da onlara muhalefet edilmesini emretmiştir. Bu ise, onlara muhalefetin Şari’nin (Şeriat koyucunun) amacı ve emri gereği olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kâfirlerle dostluk bağlarını koparmanın en etkili yolu, görünürde kâfirlere muhalefet etmektir. Her ne kadar görünüşte kâfirlerden farklı olmak onlara dostluk ve sevgi göstermemenin sebepleri değilse de, bağları koparmadan onlarla kurulan birliktelik, kişilerin karakterlerinin uyuşması gibi bir yakınlaşmaya sebep olabilir. Ebu Musa radıyallah’u anh diyor ki: “Ömer radıyallah’u anh’a: “Benim Hıristiyan bir kâtibim var” dedim. O da bana dedi ki: “Ne yaptın? Sen Allah azze ve celle’nin: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin...” (9) buyurduğunu işitmedin mi? Tevhid ehlinden birini kâtip edinemez miydin?”

“Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem, Müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem göstermiş ve bu hususta ashabıyla istişarede bulunmuştu. Kendisine, Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını teklif edilince bu, onun hoşuna gitmemiş ve bunları Yahudi ve Hıristiyanlara ait semboller olmaları sebebiyle hoş karşılamamıştır. Boru ve Çan’ın Yahudi ve Hıristiyanlara ait olması bunların yasaklanmasını gerektirmiştir. Artık böyle bir şey namaz dışında da mutlak anlamda yasaktır. Çünkü Hıristiyanlar bazen ibadet vakitlerinin dışında da çan çalarlar. Ne acıdır ki, bu ümmetin çoğu Allah azze ve celle ve Rasûlü sallallah’u aleyhi ve sellem’in hoşlanmadığı bu şeylere bulaşmışlardır. Kendileriyle cihad edilmesi gereken müşrikler ümmetin başına musallat olunca, İslâm beldesinde görülmemesi gereken şeyler gerek Müslüman halk arasında, gerekse de bir zamanlar İslâm diyarı olan ülkelerde işlenir hale gelmiştir. Bu da Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem’in şu ifadelerini doğrulamaktadır:

Ben de:

‘’Siz, sizden öncekilerin yollarını aynen izleyeceksiniz.” (12)

“Ey mü’minlerin emiri! Onun yazı işlerinde çalışması benim içindir, dini de kendisine aittir.” dedim.

Müslüman olduklarını ileri süren birçok kişi, Yahudi ve Hıristiyanların yolunu izleyerek, cahiliye ehlinin İslâm’a uymayan fiillerini yapar hale gel-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

15


mişlerdir. Oysa onların taklit ettikleri bu kimseler, Allah düşmanıdırlar. Allah’u Teâlâ, İslâm şeriatiyle uzaktan yakından alakaları olmayan bu kimselere benzemeye çalıştıkları için, bunları Müslümanların üzerine musallat etmiştir. Bunlar Müslümanların başına çorap örmüşler, onları felâketlere ve büyük belâlara uğramışlardır. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur...” (13) Şeyh İsfahani şöyle diyor: “Bu ayet onlardan her bakımdan uzak kalmayı gerektirmektedir. Bütün meselelerde olmayıp sadece bir kısım meselelerde dahi olsa onların inançlarına tabi olanlar, tabi oldukları şeyde onlarla beraberdirler. Nitekim: “Onlar birbirlerindendir...” (14) âyetinde ifade edilen de budur. Allah azze ve celle ve Rasûlü sallallah’u aleyhi ve sellem, kâfirlerin tüm işlerinden uzak olduklarına göre, Allah’ın Rasûlü’ne uyan kimselerin de gerçekten ona tabi olmaları için, onun uzak olduğu her şeyden uzak olmaları gerekir. Bir kimse, müşrik ve kâfirlere muvafakat ediyorsa, bu kimse onlara muvafakati oranında Allah Rasûlü’ne muhalif demektir. Çünkü her bakımdan farklı olan iki kişiden biri diğerine ne oranda benzemezse, ondan o nisbette ayrı düşer ve ona muhalefet etmiş olur.” Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin...” (15) “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ediyorlar. Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Yapmış oldukları şey ne kötüdür. Yeminlerini kalkan edinmişler ve böylece insanları Allah’ın yolundan saptırmışlardır. Onlar için zelil edici bir azap vardır. Ne malları ne de evlatları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamayacaktır. Onlar cehennem ehlidirler; orada daimidirler. Allah onların hepsini dirilttiği gün size yemin

16

SAFER 1437

ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerine bir yarar sağlayacağını zannedeceklerdir. Haberiniz olsun ki, onlar yalancıdırlar. Şeytân onları hükmü altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, şeytânın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki, hüsrana uğrayacak olanlar şeytânın taraftarlarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelenler, işte bunlar insanların en alçakları arasındadırlar. Allah “Ben ve peygamberim mutlaka galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, güçlüdür” (16) Allah azze ve celle bir başka ayette ise şöyle buyuruyor: “Onlar ki, zur’a şahitlik etmezler...” (17) Tefsir âlimlerinden olan Dahhak bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Ayette yer alan “zur” müşriklere ait bayram demektir.” Ebu Şeyh şöyle rivayet etmiştir: “Zur”; şirk sözüdür.” Mürre’den gelen rivayette ise: “Onlar, müşriklerin şirklerine meyletmezler, onlarla karışık olarak bir arada bulunmazlar” diye zikredilmiştir. Gayr-ı Müslimlere benzemek ve onlarca kutsal sayılan gün ve vakitlerde onlar gibi hareket etmek dinimizce bid’at kabul edilir. Nitekim cahil Müslümanlardan birçoğu Hıristiyanların en büyük bayramı olan Paskalya’da ve Noel (yılbaşı)de Hıristiyanlara katılır, yaptıklarını yapmaya özenirler. Böyle günlerde Allah’a ve Rasûlüne inanan kimsenin alması gereken tavır İslâm’ın tasvip etmediği herhangi bir davranışta bulunmaması, aksine normal günlerden biriymiş gibi değerlendirmesidir. Allah azze ve celle yine Peygamberine hitaben şunları buyurur: “Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (18) O’nun İzinde...


Müslüman kişi kâfirlere benzeme konusunda ha-

Manevi ilimlerden nasipsiz kalmış birçok Müslümanın kâfirlere ait gün ve bayramlardaki onlara benzeme gayretlerine günümüzde üzülerek şahit olmaktayız. Onlarla aynı gayeyi, aynı amacı paylaşmasa bile Müslümanın onlara benzemesi ve özenmesi İbn Ömer’in Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem’den naklettiği şu zikredeceğimiz delille haramdır. Dolayısıyla Yahudi ve Hıristiyanlar bizden olmadıklarına göre onlara benzemeye özenmemeliyiz.

ları söylemiş:

“Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kazıyınız, sakalları koyuveriniz.” (19)

lerden uzak durmak konusunda Allah azze ve cel-

Görüldüğü gibi Peygamber sallallah’u aleyhi ve sellem mutlak olarak müşriklere benzememeyi, onlara muhalefeti emretmektedir. Bilinmelidir ki küffara benzememe konusunda hassasiyet göstermek Allah’ın bir emridir. Zira küfür demek, kalbin hasta düşmesi demektir. Belki daha da kötüdür. Kalp sıhhatini yitirdiği zaman, hiç bir organ huzur bulmaz. Her şeyin sıhhat ve dirliği ancak o şey için kalp vazifesi gören unsurun sıhhat ve salâhıyla mümkün olur. Müslümanların dinde olmayan bir şeyi ortaya çıkarmaları mutlak bir çirkinlik olarak değerlendirilirken, Allah ve Rasûlünün emretmediği, bilakis küffarın kafalarından uydurduğu konularda onlarla beraber olmak, onlara muvafakat etmek ne kadar doğru bir şey olabilir? Bu akılların almayacağı, zihinlerin kabullenemeyeceği en büyük çirkinlik ve kötülüklerdendir. Müslümanın ibadet ve âdet adına onlara benzeterek yaptığı her şey bidattir ve münkerattandır. Bilinmelidir ki Selef-i Salihîn devrinde Müslümanlardan bu tür rezaletlerden herhangi birini yapan veya bunlar gibi hareket eden kimse olmamıştır. Zaten hakiki Mü’min Selef-i Salihin’in yoluna tabi olan, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed sallallah’u aleyhi ve sellem’in izinden yürüyen, nebilerden, sıddıklardan, şehidlerden, salihlerden Allah’ın kendilerine nimette bulunduğu kimselere uyan kişidir. İhsan ve keremiyle Allah bizi o Mü’minlerden kılsın. Amin. dergi.nebevihayatyayinlari.com

taya düşen cahillerin çokluğuna, gafil âlimlere ve hareketlerine bakıp aldanmamalıdır. Büyük âlim el-Fudayl b. İyaz rahmetullahi aleyh şun“Yolcuları az da olsa sen hak yoldan ayrılma. Rağbet edeni çok da olsa kötü yola sapma.” Bu anlatılanlar, müşrik ve kâfirlere benzemeyi yasaklayan delillerden sadece birkaçıdır. Kâfirle’nin istediği titizliği gösteren kimselere Allah azze ve celle

rahmetiyle muamele etsin. Ya Rab sen cö-

mertsin ve kerem sahibisin. İhsanın ve kereminle bizleri hidayete ermiş ve salih kullarının yoluna girmiş kimselerden kıl. Bizleri helak olmuş ve küffarın yoluna dalmış kullarından eyleme. Allahümme Amin. Selâm ve Dua ile.

-----------------------1 Maide: 5/51. 2 Â’li İmran:100 3 Â’li İmran:119-120. 4 Ahmed: 2/50-92, 7/142, Ebu Davud Libas: 4031 5 Beyhaki Sünenü’l-Kübra: 9/234. 6 Müslim, Libas: 29-31, Ebu Davud, Libas: 8, Nesai, Zinet: 43 7 Buhari, Libas: 25, Müslim, Libas: 11, 21, Ahmed: 1/16,43; Camiu’l-Usul: 8343. 8 Ebu Davud Tereccül: 15. 9 Maide: 5/51 10 Beyhaki Sünenü’l-Kübra: 9/204, Ahmed 11 Buhari Enbiya: 5, Libas: 67, Müslim Libas: 80,Ebu Davud Tereccül:18, Nesai Zinet: 14,İbni Mace Libas: 32, Ahmed: 2/240, 260, 309, 401. 12 Buharı İ’tisam: 14, Enbiya: 50, Müslim İlim: 6, İbni Mace, Fiten: 17. 13 En’am: 6/159 14 Tevbe: 9/67 15 Maide: 5/51 16 Mücadele:14-21. 17 Furkan: 72. 18 Bakara:120 19 Buhari, libas 64; Müslim, Tahare, 54.

SAFER 1437

17


M. SALİH AKGÜN

Kapak Dosya

SEVGİDE DENGE İ

nsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Be-

ve isyanı da size çirkin göstermiştir.

dende yeme, içme, uyuma gibi özellikler bulu-

İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”

nurken ruhta korkma, sevme, nefret etme, üzülme, hayâ etme gibi hasletler yer alır. Ruhun özellikleri insanın iç dünyasıyla ilgilidir. İnsan kendi iç dünyasında yer alan duygularıyla hareket eder, hayatına yön verir. Eğer duygularını fıtrat üzerine inşa eder ve buna göre hareket ederse yaratılışına uygun yaşamış olur. İşte insanın manevi âlemin-

(1)

buyurarak insanda nefret duygusunu

yarattığını haber vermiş; işte biz bu nefret duygusuyla sevginin mukabili olarak nefret edilecek şeylerden nefret ederiz. Buradan anlıyoruz ki, sevgi ne kadar tabii ve fıtri ise nefret de en az o kadar tabii ve fıtridir.

deki duygularından biri de sevme ve bunun kar-

İnsanda yer alan bu iki duygu mademki yaratı-

şıtı nefret etmedir. Sevme ve nefret etme, Allah’ın

lıştan gelmektedir ve asla yadsınamaz, ideal bir

varlık âleminde yarattığı dengenin bir unsurudur.

hayat nizamı bu iki duyguyu yerinde kullanmayı

Ne sadece sevme ne de sadece nefret etme tek ba-

öğreten ve insanlara bu duyguları ne zaman, ne-

şına bir şey ifade edebilir. İkisi birlikte denge oluş-

rede kullanmaları gerektiğini gösteren bir hayat

tururlarsa insan istikamet üzere kalabilir.

nizamı olacaktır ki, işte İslâm bunu yapmış ve

Allah’u Teâlâ “Fakat Allah size imanı sevdirmiş

merhameti kendi dindaşlarına karşı kullanmayı

ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı

emrederken katı kalpliliği/şiddeti ve nefreti de

18

SAFER 1437

O’nun İzinde...


İslâm ve Müslüman düşmanlarına yönelmeyi öngörmüştür. (2) İnsanda yer alan sevgi ve nefret duyguları fıtrata uygun olduğunda istikamet üzere yürüme devam etmektedir, ancak sevgi ve nefrette aşırılık ya da dengesizlik meydana geldiğinde yoldan sapılabilmektedir. Sevgi, farklı farklıdır. Mesela bir insanın elmayı sevmesiyle oğlunu sevmesi aynı değildir. Yine eşe duyulan sevgiyle anne-babaya duyulan sevgi farklıdır. İşte insanda yer alan sevgilerin en yücesi sadece Allah’a duyulan sevgidir. Ve diğer varlıklara duyulan sevginin temelinde de Allah’a duyulan sevgi yer almaktadır. Söz gelimi insanın anne-babasını sevmesi, kendisinin dünyaya gelmesinde ve yaşamını devam ettirmesinde onlara borçlu olduğu vefanın bir karşılığıdır. Ancak anne babasını yaratan, kişinin dünyaya gelmesini murad eden ve ona sayısız

İnsanların dünyada doğru yolu bulması ve hayatını Allah’ın ahkâmına göre şekillendirmesi kendilerine gönderilen peygamberlere ittiba etmekle mümkündür. Peygamberlerin bu ulvî vazifelerinden dolayı onlara karşı büyük bir sevgi beslenir. Ancak bu sevgi sınırsız değildir. Her şeyden önce Allah’ın sevgisine vesile ve sebep olan temayül ile peygamberi sevmeye sevk eden sevgi temayülü aynı değildir. Bilindiği gibi Allah, kemal-i zat’ından dolayı sevilir ve itaat edilirken, peygambere sevgi Allah için ve Allah’ın rızasına ulaşmak içindir.

nimetler veren Allah olduğu için mutlak manada sevginin kaynağı bizi yaratan Rabb’imizdir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

19


İnsanların dünyada doğru yolu bulması ve ha-

kesten çok sevdiğini söyleyince “Ey Ömer olmadı,

yatını Allah’ın ahkâmına göre şekillendirmesi

beni, kendinden de (Eksera min nefsike) daha çok sev-

kendilerine gönderilen peygamberlere ittiba et-

medikçe iman etmiş olmazsın.” deyince. Hz. Ömer:

mekle mümkündür. Peygamberlerin bu ulvî va-

“Ey Allah’ın elçisi, seni, kendi nefsimden de daha

zifelerinden dolayı onlara karşı büyük bir sevgi

çok seviyorum.” der ve Rasul-i Ekrem: “İşte şimdi

beslenir. Ancak bu sevgi sınırsız değildir. Her

oldu ey Ömer.” buyurarak (5) peygamber sevgisinin

şeyden önce Allah’ın sevgisine vesile ve sebep

olması gereken derecesine işaret buyurmuşlardır.

olan temayül ile peygamberi sevmeye sevk eden

İşte rivayette geçen peygamber sevgisi, Allah rıza-

sevgi temayülü aynı değildir. Bilindiği gibi Allah,

sına ulaşmayı amaçlamakta, peygamberin nefsini

kemal-i zat’ından dolayı sevilir ve itaat edilirken,

yüceltmemektedir.

peygambere sevgi Allah için ve Allah’ın rızasına ulaşmak içindir. (3) Hz. Peygamber’in “Sizden biri-

Peygamberimize sevgimizin temelinde Rabbi-

nizi beni kendi nefsinden, canından, anne-babasından

mizin rızası yer almakta, Rabbimizin emri doğ-

daha fazla sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmaz” ha-

rultusunda ona tabi olmaktayız. Ancak tüm pey-

disi (4) de bu manada anlaşılmalıdır. Rivayete göre,

gamberler bu şekilde anlaşılmamış, bazen sevgide

bir gün Efendimiz, ashabının kendisine olan sev-

aşırılığa gidilmiştir. “Ey Kitap ehli! Dininizde

gisini öğrenmek ister ve sorar “Beni ne kadar se-

taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak ger-

versiniz?” Herkes, hayatta en çok sevdiklerinden

çeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın

daha çok sevdiğini; kimi malından çok sevdiğini,

peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve

kimi ana-babasından daha çok sevdiğini, kimi

kendinden bir ruhtur. Allah’a ve peygamberle-

kendi çocuklarından bile daha çok sevdiğini vs.

rine inanın, “üçtür” demeyin, vazgeçin, bu hay-

söyler. Hz. Ömer de O’nu kendi nefsi hariç her-

rınızadır. Allah ancak bir tek Tanrı’dır, çocuğu


olmaktan münezzehtir, göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.”(6) ayeti Hıristiyanlara peygamberleri hakkında tevhide aykırı sözler söylememelerini emretmektedir. Hz. İsa, diğer peygamber kardeşleri gibi insanları sadece Allah’a kulluğa çağırmış iken, onun ortadan kaybolmasından sonra, ona inananlar, mu’cize yaratılışını da bahane ederek onu Allah’ın oğlu derecesine yükseltmişler, hatta bununla da yetinmemiş, İsa’yı, Allah’ı oluşturan üç elemandan biri saymışlar, İsa’yı Tanrı içinde düşünmüşler ve İsa’sız Tanrı inancını yitirmişlerdir. (7) Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı Allah için değil bizzat kendi zatı ve şahsiyeti için sevdiklerinden, gerçek manada Allah’ı ve Hz. İsa’nın Allah tarafından olan tebliğatını tanımamışlardı. Yahudiler de Hz. Musa’nın risalet sıfatından ziyade şahsiyetinde ısrar etmiş, ulûhiyeti nefyetmişlerdi. Böylece sevgide ifrata düşerek peygambere olan sevginin ve buna bağlı olarak da ona olan itaat ve bağlılığın

Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı Allah için değil bizzat kendi zatı ve şahsiyeti için sevdiklerinden, gerçek manada Allah’ı ve Hz. İsa’nın Allah tarafından olan tebliğatını tanımamışlardı. Yahudiler de Hz. Musa’nın risalet sıfatından ziyade şahsiyetinde ısrar etmiş, ulûhiyeti nefyetmişlerdi. Böylece sevgide ifrata düşerek peygambere olan sevginin ve buna bağlı olarak da ona olan itaat ve bağlılığın mahiyetinden uzaklaşmışlardı. İşte Peygamberimiz Hıristiyan ve Yahudilerin düştüklerini hatalara düşmememiz için bizleri uyarmış, “Ben ancak bir beşerim...” diyerek kendisine uluhiyet isnadını önlemek istemiştir. Bu noktada peygambere itaatin Allah’a için itaat olduğu unutulmamalı, bu ikisi arasında ayrım yapılmalıdır.

mahiyetinden uzaklaşmışlardı. İşte Peygamberimiz Hıristiyan ve Yahudilerin düştüklerini hatalara düşmememiz için bizleri uyarmış, “Ben ancak bir beşerim...” diyerek kendisine uluhiyet isnadını

------------------------

önlemek istemiştir. Bu noktada peygambere ita-

1 Hucûrât 49/7.

atin Allah’a için itaat olduğu unutulmamalı, bu

2 Bedreddin Çetiner, “Sevgi ve Nefrette Denge”, İslâm’ da

ikisi arasında ayrım yapılmalıdır. (8)

Sevgi Temelinde Beşeri Münasebetler (İlmi Toplantı), İstanbul,

Sonuç olarak sevgide ve onun zıddı olan nefrette

3 Cemal Ağırman, “Hz. Peygamber’e Sevgi ve Bağlılığın Öl-

ölçülü ve dengeli olma, Kur’an mantığına uygun olan davranış şeklidir. Müslüman, sevdiğini öl-

2010, s. 117.

çüsü”, CÜİFD, Sivas, 2001, c. V, sy. 2, s. 136. 4 Buhârî, İmân 8; Müslim, İmân 69, 70. 5 Buhârî, Ahmed b. Hanbel.

çülü seven; nefret ettiğinden de ölçülü olarak

6 Nîsâ 4/171.

nefret eden; neyi ve kimi niçin, ne kadar sevece-

7 Süleyman Uludağ, “Aşırılık ve Yozlaşma”, s. 3.

ğini; neden ve kimden ne ölçüde nefret edeceğini

8 Ağırman, “a.g.m.”, s. 137.

bilen kimsedir. (9)

9 Çetiner, “a.g.m.”, s. 120.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

21


Kapak Dosya

Dost

Kimdir D

ost kelimesi sözlükte; sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse anlamına gelmektedir. Dost; size adaletli olacağından emin olduğunuz, güvendiğiniz, sizi kötülüklerden koruyan, kayıran, esirgeyen anlamlarına da gelmektedir. Ayrıca dost; iyiliği emreden, kötülükten nehyedendir. Güvenilen, adaletli olan, sevilen, kötülükten sakındıran ise Rabbil alemindir. Korumasında, adaletinde, eşi ve benzeri olmayan Allah kullarının dostudur, velisidir.

“Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Tevbe: 116)

Sizi her türlü kötülükten sakındıran, sizi cehennem ateşinden koruyan, hükümler

?

DERYA FIÇICI

gönderip aranızda adaleti sağlayan, size hükümlerini yaşamınızda önderlik eden, yol gösteren, tıpkı sizin gibi özelliklere sahip Peygamberler gönderen Dost, doğru yolunu size adım adım öğretendir. “Kim Allah’ı, Onun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.” (Mâide: 56) Kurulan her dostluğun bir karşılığı vardır. Sevgi de olsa güvende olsa, insan egoist ve bencil bir yapıya sahip olduğundan muhakkak bir karşılık ister. Beklenen sevgi de bir karşılıktır, güven de bir karşılıktır. Madde olmasada manada bir karşılık olmadan dostluk olmaz. İkinci Akabe biatında Peygamber Efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem ile Medineliler buluştu. Peygamber sallallah’u aleyhi ve sellem onlarla bir antlaşma yaptı. Medineliler dediler ki: - “Ya Rasûlallah! Biz sözümüzde durursak karşılığı ne olur?” Rasulullah sallallah’u aleyhi ve sellem: “Cennet” karşılığını verdi. Medineliler: “Kârlı bir alışveriş” diyerek kabul ettiler. Allah onları karanlıklardan nura çıkardı. Allah’ın gazabından emin oldular, cehaletten kurtuldular. Allah onlara izzet ve şeref bahşetti. “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin


velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.” (Bakara: 257) Rabbini dost edinenler, en büyük düşmanı olan İblis’i tanıdılar, ona karşı devamlı uyanık oldular. Düşmanını bilen, ona karşı savunma geliştirir. Kendini ona karşı korur ve silahlanır. Allah’a dost olanlar şeytânın her türlü oyununda, dostlarının nasihatini hatırlayıp Allah’ı zikrederler, şeytânı def ederler. “Eğer sana şeytândan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Araf: 200) Allah’ı dost edinenler, dünyada kafa konforu en rahat olanlardır. Onların ne ölüm, ne hastalık, ne mal ne de başka bir şey için hiçbir kaygıları yoktur. Her şeylerini Rablerine emanet ederek O’na tevekkül ederler. O dilemedikçe bir yaprağın dahi kıpırdamayacağını bilirler. Her şeyin O’nun elinde olduğunu hakkıyla idrak etmiş ve O’nun noksansız olan isim ve sıfatlarına sığınmışlardır. Allah’ı dost edinen, O’nun El-Rezzak olduğunu bilir. Rızkın sahibi O’dur. Öyleyse endişeye gerek yok, gelecek kaygısına, biriktirmeye, cimrilik etmeye hiç gerek yoktur. Hazineler Rabbi’nin yanındadır. O ise dilediğine verir. O’nun hazineleri, yanındakiler hiç eksilmez, kulunu kimseye muhtaç etmez. Allah’ı dost edinenler dünyada ki dostlarını da, O’nun emri ile seçerler. O’nun dost dediğini dost edinir, düşman dediğini de düşman olarak kabul ederler. “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa; şüphesiz ki, Allah da kafirlerin düşmanıdır.” (Bakara: 98) Öyle ise kafirler, aynı zamanda Mü’minlerin düşmanıdır. Allah’ın düşman olduğuna Mü’min’lerde düşmandır. Onlarla dostluk ve diyalog kurmaz, onlara karşı kalbinde asla sevgi beslemez. Düşman, korunulması ve savunulması gereken kimsedir. Bir kimsenin açıkça düşman olduğu Rabbi’l âlemin tarafından bildirilikten sonra ona dergi.nebevihayatyayinlari.com

karşı korunmamaksavunma geliştirmemek bu ise Allah’ı gazablandırır. Allah’a itaatsizlik, güvensizliktir. Düşmana karşı hazırlanmak Allah katında ameldir. “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.”(Enfal :60) “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.” (Ali İmran: 118) Cahiliyede dostluk; etnik yapı ile akrabalık bağı ve kan bağı ile kurulurdu. İnsanlar birbirlerini ancak kendi kavminden olursa korur, hatta bu koruma haksız ve adaletsiz olsa da körü körüne devam ederdi. Kişinin korunması için onun haklı ya da haksız olmasına bakılmaz, aynı kavimden ise her şekilde korunurdu. Allah’a ve Rasûlü sallallah’u aleyhi ve sellem’e iman edenler, bu dar ve sığ olan dostluk bağından kurtulup, Rablerinin kendilerini iman bağı ile bağladığı Mü’min kardeşlerini kendilerine dost edindiler. Ancak bu dostluk onları, ister kafir ister müşrik olsun kimseye adaletsizlik yapmamaya, onların hiç görmediği, bilmediği, yaşamadığı bir adaletle davranmaya sevk etti. Dolayısıyla Mü’minler dostlarıyla olan hukuklarını ve düşmanlarıyla olan hukuklarını da kendi nefislerine, arzularına, akıllarına göre belirlemez, Allah’ın kendilerine koyduğu hudutlarla belirlerler. “…İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na aittir…” (Araf: 54) Allah’ın hükmünde hiçbir adaletsizlik yoktur. Selam ve dua ile… SAFER 1437

23


Kapak Dosya

AHMET İNAL

MÜ’MİN KALPLERİN GIDASI;

Allah Sevgisi 1) Sevginin Mahiyeti ve Degeri

İ

nsanın dünya ve ahiret saadeti, sevgiden geçmektedir. Sevme ve sevilmeden mahrum olan

insanlar, iki dünya saadetinden de mahrumdur.

sinimdir. İnsan mutlu olduğunda da mutsuz olduğunda da küçüklüğünde de yaşlılığında da güçlüyken de acizken de kısacası hayatın her safhasında bu olguyla yaşama eğilimindedir. Bu eği-

İnsan daha doğar doğmaz başkalarının sevgisiyle

limlerini doğru yönde kullananlar her iki hayatta

karşılaşır. Bebek sevgiyle beslenir, sevgiyle büyür.

da mutluluk kâsesinden kana kana içerler. Evet,

Ebeveynleri tarafından yeterince sevilmeyen be-

sadece dünya hayatında değil ahirette de durum

beklerin kişiliklerinde ömür boyu hissedecekleri

böyledir. Nebi sallallah’u aleyhi ve sellem ahiret saade-

çatlaklıklar meydana gelir. İnsan sevme ve sevil-

tinin teminatı olan imanı ve onun tadını sevgi

meyi sadece bu safhada arzuluyor değildir. Sevgi,

üzerine bina etmektedir: “Üç özellik vardır ki bunlar

insanın ömür boyu ihtiyacını hissettiği bir gerek-

kimde bulunursa o kimse imanın tadını almıştır.

24

SAFER 1437


Bunlar; Allah ve Rasûl’ünün sallallah’u aleyhi ve sellem o

2) Allah - İnsan Arasındaki Sevgi

kimseye her şeyden daha sevgili olması, sevdiği kişiyi

Kul, Allah’ın ona olan nimeti sayesinde Rabbini

sadece Allah için sevmesi ve imandan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar kötü görmesi.”

(1)

İmanın tadı; Allah ve Rasûl’ünün sallallah’u aleyhi ve

sever. Bu sevgi gereğince O’na yaklaşmak için bütün benliğiyle kulluk eder. Allah’ı sevme nimetine nail olan kul ihlasla yaptığı amelleriyle daha

en sevgili olması, insanların Allah için sevil-

büyük bir nimete mazhar olur ki bu da Allah’ın

mesi ve hidayet halinin sevilerek bir nimet olarak

onu sevmesidir. Allah ile kul arasındaki sevginin

telakki edilmesi. Kısacası kurtuluşun yolu sev-

kaynağı “Müsebbib’ül- esbab” olan Allah’tır.

giden ve onu doğru bir şekilde kanalize edilme-

Allah celle celâluhu kendi azametine ve yüceliğine

sinden geçmektedir. Esasında, sevginin asıl yeri

rağmen, âlem içinde bir nokta bile teşkil edeme-

olan kalp bu noktada boşluk kabul etmez. Kalp

yecek kadar küçük ve bir o kadar da aciz kullarını

her daim, içinde birtakım sevgileri barındırır. Bu

sevmektedir. Seyyid Kutup ’un ifadeleriyle ‘İslâmi

durum en sert, en gaddar olarak gözüken insan-

tasavvurun ubudiyyetin hakikati ile uluhiyyetin ha-

sellem

larda bile böyledir. Kimisi Allah’ı, Peygamber’i

kikatini birbirinden ayırmak hususunda keskin oluşu

sever; kimisi ise mal, mülk, makam ve nefsini. Öy-

Allah ile kul arasındaki o tatlı sevgiyi kurutmaz.’ (2)

leyse kurtuluşu yakalamada insana lazım olan tek

Allah ile kul arasındaki sevgi ‘Vud’ ve ‘ Hub’ ke-

şey sevmek değil bilakis doğru sevgileri uygun

limeleriyle ifade edilmiştir. Sevgi anlamına gelen

ölçülerde kalpte barındırmaktır. Kalpte bulundu-

‘Vud’ yine sevgi anlamına gelen ‘Hub’dan daha

rulması gereken sevgilerin en başında ise Allah ve

üstün ve derin anlamlar taşır. Esmaü’l Hüsna’da

Rasûl’ünün sevgisi gelmektedir.

Vedud olarak karşılık bulmuş bu ismin iki anlamı

Allah sevgisi Kur’an ve Sünnette “Hub” kelimesi ile tarif edilmiştir. Aşk kelimesi ise ileri derecedeki sevgiyi ifade etmesine ve Arapça olmasına rağmen Kur’an ve Sünnette hiçbir zaman kullanılmamıştır. Kaynaklarda H. 2. Asır sonrası yer almaya başlasa da bu kelimenin Allah sevgisini temsil etmesi genel olarak hoş karşılanmamıştır.

vardır: Seven ve sevilen. Birincisi ismi fail vezninde olup Allah’ın peygamberlerini ve salih kullarını sevmesidir. İkincisi ise ismi meful vezninde olup Allah’ın kulların bütün sevdiklerinden daha üstün bir sevgiyi hak etmesidir. Hatta o kulun kendi gözünden, kulağından ve nefsinden daha sevimlidir. (3)

Şüphesiz “Hub” ve “Aşk” kelimeleri arasında büyük farklar vardır. ”Hub” kelimesinin ihtiva

A) Allah’ın Mü’minlere Olan Sevgisi

ettiği sevgi, itidal boyutunda olup kişinin irade-

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse,

sini ve basiretini yok etmez. Aşk ise kişinin önce

bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir

gözlerini kör eder, sonra ise onu çıkamayacağı

ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler;

girdaplara sokar. Aşk bir lezzet değil, sahibini acı

Mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da

ve boş hayallerle dolduran bir derttir. Aşk kelime-

onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda cihad

sinden türeyen “aşeka” ismi Arapçada sarmaşık

eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da kork-

için kullanılır. Nasıl ki sarmaşık, sardığı ağacın

mazlar. Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine

suyunu emerek onu soldurur, zayıflatır ve kuru-

verir. Allah geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok

tursa aşkta sardığı kişiyi gün be gün soldurur ve

iyi bilendir.” (4)

eritir. Allah’ın celle celâluhu bizden istediği sevgi ise

Bu ayet için bazı âlimler şöyle demiştir: “Ayette

bu cinsten olmayıp bizim irademizi, basiretimizi

Allah’ın kula olan sevgisi kulun Allah’a olan sev-

ve hikmetimizi arttıran bir özellik taşımaktadır.

gisinden öne alınmıştır. Bu demektir ki Allah’ın SAFER 1437

25


ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili)

Mü’min, Rabbi’ni her şeyden çok sever. Ancak bu sevginin her şeye tercih edilmesi Mü’minin kalbinde başka sevgilerin olamayacağı manasında değildir. Çünkü evlat, malmülk gibi başka şeyleri sevmek insanın tabiatında vardır. Bu hakikat Kur’an’ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Rasûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. ”

olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”(5) Bu hadis Allah’ın, veli kullarını ne kadar sevdiğini tarif etmede başka bir söze ihtiyaç bırakmayacak kadar şumullü bir hadistir. Sevginin gerektirdiği her ne varsa bunların tamamı kemal boyutunda Allah celle celâluhu tarafından gerçekleştirilmiş. Bir düşünelim bizi seven hangi insan bir an bile istisnası olmaksızın sürekli bizimle olmaya, tüm ihtiyaçlarımızı

karşılamaya,

düşmanlarımıza

harp ilan etmeye ve sevdiğimizi sevip nefret ettiğimizden nefret etmeye güç yetirebilir ki? Bir insan bizi ne kadar çok severse sevsin yine de tüm bunları yerine getirmek istemez, istese de gücü ve kuvveti yetmez. Ama Allah celle celâluhu veli kulunu o kadar çok seviyor ki tüm nimetlerinden ona ikram ediyor. Ne mutlu o kula ki Allah adına yürüyor, onun adına konuşup onun gözüyle hayata bakıyor, onun kulağıyla işitip onunla aklediyor. Allah’ın veli kuluna bahşettiği nimetler bununla da kalmıyor; O, sevdiği kulunu başkalarına da sevdiriyor. Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve ona: Ben falan kulumu seviyorum, onu sen de sev, der. Ve o kulu Cibril de sever. Sonra

bir kulu sevmesi olmadan, kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Kulun Rabbini sevmesi, Allah’ın bir fazlı ve ikramıdır. Kulun bu sevgide bir gücü, kuvveti ve müdahalesi yoktur. Zira tüm sebeplerin müsebbibi Allah’tır.

Cibril semâda seslenerek: Gerçekten Allah falan kulu seviyor, onu siz de sevin, der. Artık onu gök ehli de sever. Sonra yeryüzündeki insanların gönlüne o kimse için sevgi ve kabul konulur. Allah bir kula buğzedip onu sevmediğinde de, Cibril’i çağırarak: Ben falan kulu sevmiyorum ve ona buğzediyorum, sen de ona buğzet,

Bir kutsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim

der. Ve Cibril de o kula buğzeder. Sonra Cibril semâ

benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp

ehli arasında: Allah falan kulu sevmiyor ve ona buğ-

26

SAFER 1437

O’nun İzinde...


zediyor, siz de ona buğzedin, diye seslenir. Onlar da o

B) Mü’min Kullarda Allah Sevgisi

kimseye buğzederler. Sonra o kul için de yeryüzündeki

Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi kâfirlerin sahte

insanların kalbine buğz ve nefret konulur.“ (6)

ilahlarına olan sevgisinden çok daha üstündür.

Bir kul için ne büyük bir izzet! Âlemlerin Rabbi

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Al-

olan azamet ve kibriya sahibi Allah’ın celle celâluhu, kuluna olan sevgisi semada yankılanıyor, kul görmediği binlerce meleğin sevgisine mazhar oluyor

lah’a denk ilahlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise onlardan çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları

ve yeryüzünde insanların kalbine bu kulun sevgisi

gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Al-

konuluyor. Ancak şu var ki; Allah’ın celle celâluhu bir

lah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden

kulunu sevmesi sayılan bunca nimetlerin yanı sıra zorlu imtihanları da beraberinde getirmektedir. Allah’ın celle celâluhu habibi olan Muhammed sallallah’u aleyhi ve sellem

buyurduğu gibi; “Allah bir kavmi

sevdiği zaman onları sıkıntıya uğratır. Kim (bu sıkın-

anlayabilselerdi.” (8) Mü’minler kalplerindeki bu sevgi sayesinde müşriklere galip gelmişlerdi. Kızgın kumlarda, taşların altında inlerken Bilal’i radıyallah’u anhu efendisinden üstün kılan güç bu idi. Kâbe’nin önünde Rahman Sûresini okuyunca ölesiye dayak

tılara) rıza gösterirse onun için (Allah’ın) rızası vardır,

yiyen İbn Mes’ud’u düşmanlarından üstün kılan

kim de kızgınlık gösterirse onun için (Allah’ın) kızgın-

da bu güç idi. Şehit edilirken “Kâbe’nin Rabbine

lığı vardır. (7) İnsanlara olan sevgimiz bile imtihanlardan geçiyorken Allah’a olan sevgimiz nasıl imtihan edilmesin? İnsanları sevme iddiamız bile delil gerektiriyorsa, Allah’a olan sevgimiz nasıl kuru bir laf olarak kalsın? İnsanları sevdiğimiz

andolsun ki kazandım.” diyen sahabi de bu güç sayesinde rakibine galip gelmişti. Bugün bizi düşmanlarımızdan üstün kılacak yegâne güç de burada saklı olsa gerek. İmanın lezzetine varmış kullar için Allah ve Rasûlünün sevgisi her şeyden üstündür, onların

zaman bile bedel ödememiz gerekiyorken, Al-

sevgisi her şeye tercih edilir. Mü’min kalpler, Al-

lah’ı severken bunun bir bedeli olmadığını nasıl

lah’ın dışındaki hiçbir şeyi ona olan sevgilerine

düşünülsün? Sevgi bedel ister. Eğer kul Rabbini sevdiğini iddia ediyorsa, Rabbi onu mutlaka imtihan edecektir. Hem de en çok sevdiği şeylerle. Allah celle celâluhu kulunu kıskanır, kulunun kalbinde kendi sevgisine gölge düşürecek hiçbir sev-

öncelememiş kalplerdir. “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûl’ünden ve Allah yolunda cihad etmekten

giye razı değildir. Eğer kul Allah’ın onu imtihan

daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye

etmesine karşın sabırlı olur ve sevgisinin gerek-

kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hi-

lerini yerine getirirse mükâfat olarak karşısında Allah’ın, meleklerin ve insanların sevgisini bulacaktır. Başına gelen sıkıntılara rıza göstermediği takdirde de Allah’ı sevme iddiası içi boş, hiç bir anlam ifade etmeyen basit bir sözden ileri gidemeyecektir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

dayete erdirmez.” (9) Mü’min, Rabbini her şeyden çok sever. Ancak bu sevginin her şeye tercih edilmesi Mü’minin kalbinde başka sevgilerin olamayacağı manasında değildir. Çünkü evlat, mal- mülk gibi başka şeyleri sevmek insanın tabiatında vardır. Bu hakikat Kur’an’ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir: SAFER 1437

27


(Rasûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin

Allah sevgisi Kur’an ve Sünnette “Hub” kelimesi ile tarif edilmiştir. Aşk kelimesi ise ileri derecedeki sevgiyi ifade etmesine ve Arapça olmasına rağmen Kur’an ve Sünnette hiçbir zaman kullanılmamıştır. Kaynaklarda H. 2. Asır sonrası yer almaya başlasa da bu kelimenin Allah sevgisini temsil etmesi genel olarak hoş karşılanmamıştır. Şüphesiz “Hub” ve “Aşk” kelimeleri arasında büyük farklar vardır. ”Hub” kelimesinin ihtiva ettiği sevgi, itidal boyutunda olup, kişinin iradesini ve basiretini yok etmez. Aşk ise kişinin önce gözlerini kör eder, sonra ise onu çıkamayacağı girdaplara sokar. Aşk bir lezzet değil sahibini acı ve boş hayallerle dolduran bir derttir. Aşk kelimesinden türeyen “aşeka” ismi Arapça’da sarmaşık için kullanılır. Nasıl ki sarmaşık, sardığı ağacın suyunu emerek onu soldurur, zayıflatır ve kurutursa aşkta sardığı kişiyi gün be gün soldurur ve eritir. Allah’ın celle celâluhu bizden istediği sevgi ise bu cinsten olmayıp bizim irademizi, basiretimizi ve hikmetimizi arttıran bir özellik taşımaktadır.

üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. ” (10) Allah celle celâluhu bu sayılanları insan için sevgili kılmıştır. Kul bu nedenle annesini, babasını, evlatlarını, dostlarını sevebilir ve sevmelidir de. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki; tüm bunlar imtihanın bir parçasıdır. Allah celle celâluhu kulunun kendisini ne kadar sevdiğini bunlarla imtihan etmektedir. Allah’ın celle celâluhu istediği ise bütün bu sevileceklere rağmen kulun Rabbine duyduğu sevgiyi her şeye tercih etmesi ve bunu en yüce sevgi olarak kabul etmesidir. Bu durumun en bariz örneği Allah’ın celle celâluhu Hz. İbrahim’den oğlu İsmail’i kurban etmesini isteyerek onu imtihan etmesidir. Allah’ın kula ‘en sevgili’ olmasının bir diğer vechesi; kulun Allah’ın isteklerini yerine getirirken hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamasıdır. En çok Rabbini seven kul en çok Rabbinin sözünü dinleyen, en çok onu memnun etmek isteyen kuldur. Rabbini seven kul ‘elalem’in sözlerine kulak asan değil el-Âlim’in sözlerine kulak asan kuldur. Bu durum Rabiatu’l Adeviyye’nin mısralarından dökülen ifadelerle şu şekilde dile getirilmiştir: “Sen tatlı ol da, bütün hayat zehir olsun. Sen razı ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun.

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğul-

Benim aram yeter ki iyi olsun seninle,

lara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe,

İsterse harâb olsun sonra bütün âlemle.

salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar,

Gerisi hep boştur, olursa benimle senin dostluğun,

dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki

Toprağın üstündeki her şey toprak olacak elbet bir

varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.

gün...”

28

SAFER 1437

O’nun İzinde...


Sonuç Yerine

Evet, sevginin kemali nefisle ve onun ihtirasla-

Allah’ın kendisine imanı yazdığı tüm kullar, Al-

rıyla mücadelede yatmaktadır. Mü’mine düşen,

lah’ı sevmektedir. İman ile sevgi birbirinden ayrıl-

daima nefsiyle mücadele ederek Allah sevgi-

mayan bir bütündür. Bu hakikatle birlikte, insanın

sini güçlendirmek ve kalbini- zihnini bu dertle

imtihan için hata işleyen bir yapıda yaratıldığı ve

hemhal kılmaktır. Çünkü kıyamet gününde kişiyi

bu yönüyle meleklerden ayrıldığı da başka bir

kurtaracak olan bu sevgidir.

gerçektir. Kısacası, Allah celle celâluhu aynı kulda hem kendisini sevmeyi hem de buna rağmen ona

Rabbimizden onun sevgisini niyaz ederek yazı-

karşı hata işlemeyi birleştirmiştir. Bu nedenledir

mızı şu hadis ile sonlandırıyoruz:

ki bir kul hem Allah’ı sevdiğini söyleyip hem de

“Hz. Enes radıyallah’u anhu anlatıyor: Medine dı-

fucûr içinde bulunabiliyor. Bunun en büyük örneği, Allah Rasûl’ünün huzuruna sarhoş olarak getirilen Nuayman isimli sahabidir. Allah Rasûl’ü şarap içtiği için ona had cezası uyguladıktan

şında çölde yaşayan birisi Hz. Peygamber’e sallallah’u aleyhi ve sellem

geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü!

Kıyamet ne zaman kopacaktır?” diye sordu. Efen-

sonra orada bulunanlardan birisi ona lanet ederek

dimiz sallallah’u aleyhi ve sellem: “Hay yazık sana, sen

“Bunlar onun için az bile!” deyince Allah Rasûl’ü sal-

kıyamet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam:

lallah’u aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Ona lanet etme! O

“Öyle fazla bir ibadet ve taatim yoktur, fakat ben

Allah ve Rasûlü’nü seviyor.”

Allah ve Rasûlü’nü seviyorum” diye cevap verdi.

(11)

Bu olaydan anlıyoruz ki Mü‘minin kalbindeki

O zaman Efendimiz sallallah’u aleyhi ve sellem: “Sen

Allah sevgisi ve korkusu her daim aynı düzeyde

sevdiklerinle beraber olacaksın” buyurdu. Ora-

değildir. Bazen dünyanın bütün cazibesini unut-

dakiler: “Biz de onun gibiyiz, bize de aynı müjde

turacak kadar canlı, bazen de kulluğu icraya ye-

var mı?” diye sordular. Efendimiz sallallah’u aleyhi ve

temeyecek kadar sönüktür. Öyleyse sonuç olarak sevginin bir aslının bir de kemalinin olduğundan bahsedebiliriz. Allah sevgisinin aslı her Müslüman’da vardır; fakat kemali için aynı durum

sellem:

“Evet”buyurdu. O gün bu müjdeye o kadar

çok sevindik ki, daha önce böyle hiç sevinmemiştik.”

geçerli değildir. Allah Sevgisi kulda kemal boyutuna nasıl ulaşır? Sorusuna ise İbn Kayyim’in

-------------------------

satırlarından cevap arıyoruz: “Allah Teâla; Mü’min kulunu daha üstün, daha faydalı, daha hayırlı ve de-

1 Buhari, iman,9: Müslim, iman, 67

vamlı olan şeylere iletmek için şehvet ve kötülükleri

2 Fi Zilal’il Kur’an, 4. Cilt, s. 303, Hikmet Yay, İstanbul

sevmekle ve nefsini ona yöneltmekle imtihan eder. Böy-

3 Bkz. İbn Kayyim, Celaü’l-efham, s.28

lece Mü’min, bu kötülükleri Allah için terk edecek ve

4 Maide Suresi,54. Ayet

nefsiyle mücadele edecektir. İşte onun bu mücadelesi

5 “Buhârî, Rikak 38.

kendisine Allah sevgisini kazandıracak ve onu sevdi-

6 Müslim: 8.c.2637.n

ğine ulaştıracaktır. İhtirasları elde etmek için nefsi ne

7 Tirmizi,

zaman kendisiyle mücadeleye girişse, Mü’minin ira-

8 Bakara Suresi 165. Ayet

desi ve şevki Allah sevgisini elde etmek için güç kaza-

9 Tevbe Suresi 24. Ayet

nacaktır. Nefsinin bu istek ve arzularını daha büyük

10 Ali İmran Suresi 14-15. Ayet

bir şevkle ve daha yüce bir muhabbetle geri çevirmeye

11 Buhari, Hudud, 5

çalışacaktır. İşte Allah sevgisi budur.” (12)

12 Bkz. İbn Kayyim, Fevaid, I, 110

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

29


GÜNDEM GÜND EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

DEM GÜNDEM GÜN GÜ EM ND ND

ANKARA PATLAMALARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:

filler tepişirken olan çimlere olur

G

eçen ayın en önemli olayı hiç şüphesiz Ankara garındaki bombalı saldırı. 100’ün üze-

rinde ölünün bulunduğu bombalı saldırının ardından birileri katilin kim olduğunu hemen buldu ve ilan etti. Katil; Devlet ve Hükümet. Ya da Suruç saldırısının ardından yine aynı çevrelerin söylediği gibi “Tayyip Erdoğan’ın gladyatörleri..” İstihbaratçıların değişmez bir kuralı vardır. Herhangi bir olayın gerçek failini bulmak istiyorsanız o olaydan en çok faydalanan, en çok istifade edeni tespit etmeniz gerekir. Biz de bu tez üzerinden yola çıkarak olayları ve muhtemel faillerini tahlil etmeye çalışalım. Fakat bugüne gelmeden önce geçmişi hatırlamakta fayda var.

30

SAFER 1437

2000 li yıllara gelirken Amerika, Ortadoğu’da bir strateji değişikliğine gitti. Adına kısaca BOP denilen Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulamaya soktu. Ilımlı İslâm Projesi BOP projesinin saç ayağından biriydi. Bu proje ile amaçları; İslâm’ı yeni İslâm ile yıkmak ve Müslümanı Müslümana boğdurmaktı. Rol model ülke olarak Türkiye seçilmişti. Türkiye’nin siyasal rejiminin laik ve demokrat olması bu seçimde öne çıkmasına sebep oldu. Çünkü hem laik hem demokrat hem de İslâm olan bir devlet modeli tüm dünya Müslümanlarına pazarlanabilecekti. Bu projenin Türkiye’de hayata geçirilmesinin önündeki tek engel, o güne kadar ülkeyi yöneten ve ülkenin tek sahibinin kendileri olduğuna inanan Beyaz Türkler yani ulusalcı, Kemalist, elit O’nun İzinde...


bürokratlar ve komutanlardı. Bu sebeple ülke yönetiminden tasfiye edilmeleri gerekliydi. Tasfiye edilen bu kadroların yerine ise Müslüman görünümlü olan fakat bedenen ve kalben kendilerini Amerika ve İsrail’in hizmetine adamış abiler ve ablalar yerleştirilecekti. Bu oluşumun tamamlanabilmesi için arkasında kuvvetli bir halk desteği olan, dindar, karizmatik ve yüksek profilli bir lidere ihtiyaç vardı. Amerika ve İsrail’in hizmetine kendisini adamış FETÖ örgütünün değerli abileri içerisinde aranan özelliklere uygun bir liderin olmayışı sebebiyle çareyi kendilerinden olmayan fakat toplumda bir karşılığı bulunan, halkın içinden çıkmış, rüştünü ispat etmiş , dindar kimliğiyle bilinen ve Karizmatik bir lider olan Recep Tayyip Erdoğan’a sarılmakta buldular. Devlet başkanlarının bile Amerika başkanı ile görüşebilmek için yüksek aracılara ihtiyacı varken, üstelik bu randevular bir yıl öncesinden ayarlanırken o günlerde yeni kurulan bir partinin genel başkanı olma sıfatından başka bir sıfata sahip olmayan Recep Tayyip Erdoğan, FeTö örgütünün derin (!) himmetiyle Amerika’ya gidiyor ve Amerika başkanı ile görüşüyordu. Muhakkak ki bu sahne, hem halka hem sermayeye hem de orduya bir mesajdı. Nitekim daha önce Tayyip Erdoğan ile kanlı bıçaklı olan başta Aydın Doğan medyası olmak üzere neredeyse tüm muhalif Medya bir anda sessizliğe büründü. İstemeyerek de olsa Amerika’nın ortak poz verdiği Tayyip Erdoğan’a karşı sessizliğe bürünerek bir nevi destek vermiş oluyorlardı. Seçimler kazanılmış fakat Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için meclise girememişti. Sonra olmayacak bir şey oldu. CHP’nin öncülüğünde önce Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağı kaldırıldı. Ardından Siirt’te seçimlerde usulsüzlük yapıldı bahanesiyle Seçimin iptaline ve yeniden tekrar edilmesine karar verildi. Tayyip Erdoğan Siirt’ten adaylığını koyarak seçimlere girdi ve kazanarak Meclise ve Oradan da başbakanlığa geldi. dergi.nebevihayatyayinlari.com

2000 li yıllara gelirken Amerika, Ortadoğu’da bir strateji değişikliğine gitti. Adına kısaca BOP denilen Büyük Ortadoğu Projesini uygulamaya soktu. Ilımlı İslâm Projesi BOP projesinin saç ayağından biriydi. Bu proje ile amaçları; İslâm’ı yeni İslâm ile yıkmak ve Müslümanı Müslümana boğdurmaktı. Rol model ülke olarak Türkiye seçilmişti. Türkiye’nin Siyasal rejiminin laik ve demokrat olması bu seçimde öne çıkmasına sebep oldu. Çünkü hem laik hem Demokrat hem de İslâm olan bir devlet modeli tüm dünya Müslümanlarına pazarlanabilecekti.

SAFER 1437

31


Buradan bazıları şu sonucu çıkarabilir; “Tayyip Erdoğan Amerika ve İsrail’in adamıdır”. Hayır. Elde kesin bir delil olmadıkça söylentilerle,mış mışlarla böyle bir hükme varmak haksızlık ve zulüm olur. Biz bu kanaatte değiliz. Kalpleri ise ancak Allah bilir.

olan paralel yapıya yani FeTö örgütüne havale ediyordu.

Amerika Düşünce Kuruluşu; CFR (Dış İlişkiler Konseyi) Türkiye’de

Tayyip Erdoğan ise bu taleplerin farkında olarak bunu siyasi bir fırsata dönüştürmek istiyordu. Yani karşılıklı menfaat ilişkisi; “besle beni besleyeyim Seni”…Zaten politika denen illetin temeli de bu değil mi?

7 Haziran seçimlerinde Ak Parti’nin yeniden iktidar olmamasının tek yolu; PKK/HDP’nin seçimlere parti olarak katılması ve % 10 barajını aşmasıydı. Eğer PKK/HDP seçimlere parti olarak değil de bağımsız adaylar göstererek girseydi seçim sistemi gereği bugün AK Parti yine tek başına iktidarda olurdu. Fakat bu planın bir başka sıkıntısı da şuydu; eğer HDP seçime parti olarak girer fakat seçim Barajı olan %10’u geçemezse bu sefer AK Parti yine açık ara ile tek başına iktidar olurdu.

Bu tespitlerimizden dolayı bazı insanlar ılınıp, darılabilirler. Hatta öfkelenebilirler. Buna hiç gerek yok. Çünkü İslâmi camia içeresindeki birçok insan, BOP projesinin resmi eş başkanı olan Tayyip Erdoğan’ı bu konumundan dolayı eleştirirken; AK Partili politikacılar, yazar ve çizerler şu sözlerle Fetullah Gülen ve Amerika ile olan bu yakın ve derin ilişkileri savunuyorlardı.

Netice olarak AK Parti’nin tek başına iktidar olmasını engellemenin yolu; HDP’nin % 10 barajını aşıp meclise girmesiydi. Seçim öncesi Amerikan düşünce kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Türkiye ziyaretlerini yoğunlaştırdı. Bu seçim stratejisini hem HDP hem CHP hem de MHP’ye uzun uzun izah ederek gereğinin yapılması noktasında telkinlerde bulunuldu.

“Büyük Ortadoğu Projesi ile 22 ülkenin sınırları değişecek. Türkiye’nin eş başkanlığı kabul etmesiyle bu projeleri başarısız oldu. Çeyrek asırlık proje çöktü. Bu proje; Amerika’nın Türkiye’deki islamcılarla işbirliği Projesi olarak ortaya çıktı. Başbakan bu projeyi bozdu, çomak soktu.” (Abdurrahman Dilipak-Akit gazetesi yazarı)

Muhalif partilerin kendi aralarında nasıl bir diyaloğun olması gerektiğinden tutunda, partilerin öne çıkaracakları slogan ve vaatlere kadar birçok konu üzerinde çalışmalar yapıldı. Yol haritası belirlendi.

Bizim kanaatimiz şudur; Amerika, projelerinin hayata geçirilebilmesi için rüzgârından istifade edebileceği ve halkı peşinden sürükleyebilecek bir lider alıyordu. Kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu liderliğe açık destek verecekti.

2008 yılından sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika, İsrail ve Gülen ekibiyle arası açılmaya başladı. Tayyip Erdoğan’ı buna iten dört önemli sebep vardı. Tayyip Erdoğan’ın İsrail, Amerika ve Avrupa karşıtı söylemleri başta İsrail olmak üzere ABD’de ve Avrupa da ciddi rahatsızlıklar oluşturmaya başladı. Artık Tayyip Erdoğan liderliğinde bir Türkiye istenmiyordu. Amerika ve İsrail, Tayyip Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılması işini daha önce Ergenekon soruşturmaları ile laik, Kemalist, ulusalcı bürokrat ve komutanları tasfiye eden ve bu işte hayli tecrübeli

32

SAFER 1437

7 Haziran Seçimlerinin Öncesi Ve Sonrasından Bazı Manzaralar Üst aklın (emperyalist ve siyonizmin) belirlediği yol haritası doğrultusunda seçim öncesi ve sonrasında meydana gelen bazı ibretlik olayları hatırlayalım.

Kapitalist Faşistlerle Komünist/Sosyalist Halkçılar El Ele Yahudi sermayesi ile kurulan gazetelerinde ”Türkiye Türklerindir” gibi son derece ırkçı/faşist bir slogan bulunan ve KÜRT düşmanlığı ile bilinen O’nun İzinde...


Aydın(!) Doğan medyası, beyaz Türkleri yani kendilerini bu ülkenin tek sahibi gören entel, dantel, ulusalcı, şarapçı, Kemalist güruhu PKK/HDP’ye oy vermesi için ikna etmeye çalışıyordu. Kendilerine ait olan tüm gazete ve televizyonlarda bu amaç doğrultusunda haber ve programlar hazırlanıyordu.. CNN TV de sazlı sözlü Selocan güzellemeleri sahneleniyordu.

Dindarlarla(!) Ateist/Marksist HDP El Ele, Gönül Gönüle Gülen cemaatinin gazete ve televizyonlarında da bir benzer durum yaşanıyordu. Cemaatin saf, temiz ve dindar insanlarına; ateist, Marksist ve İslâm düşmanı olan PKK/HDP ye oy vermeleri için talimat (fetva) geliyordu. Ne enteresandır ki; yıllar önce de aynı şeyler yaşanmıştı. Müslümanlar açısından İslâmi mücadelenin o zorlu günlerinde; üniversite de okuyan kızların, subay ve memur eşlerinin baş örtülerini atıp başlarını açmaları için talimat (fetva) geldiğinde hiç sorgulamadan itaat eden o dindar(!) taban, yine aynı şekilde dinsiz bir örgüte oy verilmesi talimatı (fetvası) geldiğinde hiç sorgulamadan itaat ediyordu. Hatta bu mübarek(!) abi ve ablalar, kendilerinin oy vermesi yetmiyormuş gibi başka insanların da PKK/HDP’ye oy vermesi için yoğun bir Davet! ve Tebliğ Çalışması yapıyorlardı.

Ah HDP, Pilavlar Sana Kurban Olsun CHP Çanakkale Belediye başkanı kendisinin ve etrafındaki diğer CHP’lilerin PKK/Hdp ‘nin başarısı için çalıştıklarını itiraf ediyor ve Hdp’nin bu başarısından dolayı Çanakkale’de binlerce kişiye şükür pilavı dağıtıyordu.

Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda

Ne enteresandır ki; yıllar önce de aynı şeyler yaşanmıştı. Müslümanlar açısından İslâmi mücadelenin o zorlu günlerinde; üniversite de okuyan kızların, subay ve memur eşlerinin baş örtülerini atıp başlarını açmaları için talimat (fetva) geldiğinde hiç sorgulamadan itaat eden o dindar(!) taban, yine aynı şekilde dinsiz bir örgüte oy verilmesi talimatı (fetvası) geldiğinde hiç sorgulamadan itaat ediyordu. Hatta bu mübarek(!) abi ve ablalar, kendilerinin oy vermesi yetmiyormuş gibi başka insanların da PKK/HDP’ye oy vermesi için yoğun bir Davet! ve Tebliğ Çalışması yapıyorlardı.

Seçim sonrası CHP milletvekili Şafak Pavey kameralar önünde Selahattin Demirtaş’la kucaklaşıyor ve “beraber iyi salladık” esprileri yapmaktan çekinmiyorlardı. dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

33


Seçim Sonrası Zafer Sarhoşluğu Seçimler sonuçlanmış, 12 yıllık Ak parti iktidarı dönemi sona ermişti. Bu sonuçlardan sonra başta HDP olmak üzere tüm partiler kendilerini dev aynasında görmeye başladı. HDP’nin barış söylemleri ve Türkiyelileşmek iddiaları fazla uzun sürmedi. Zafer sarhoşluğu içinde olan HDP milletvekilleri eski fabrika ayarlarına dönerek gerçek yüzlerini ortaya koyan söylem ve eylemlerini peş peşe sıralamaya başladılar. Önce kadın bir milletvekili köy korucularına hitaben “ya buraları terk edeceksiniz yada size KELEŞ’leri çevirmesini biz iyi biliriz” dedi. Ardından eş başkan Figen Alçakdağ; “biz sırtımızı YPG’ye YPJ’ye ve PYD’ye dayıyoruz” dedi. Bir başka milletvekili; “PKK öyle bir örgüttür ki sizi tükürüğüyle boğar, tükürüğüyle” dedi MHP lideri ise her şeye HAYIR görüntüsü vererek; dost düşman birçok insana saç yoldurdu. CHP iki partiye oranla daha tutarlı bir siyaset iz-

Aslında bu olay FİL’lerin çatışmasıdır. Yani Avrupa, Amerika ve İsrail’in Türkiye’de iktidarı devirme mücadelesinin devamıdır. Bu savaşta Yok olanlarsa FİL’ler için önemsiz olan karıncalardır.

leyerek kendi seçmenleri üzerinde olumlu bir izlenim bıraktı. Şuan MHP ve HDP’ye oy verenlerin bir çoğu kendi içinde pişmanlıklar ve gelgitler yaşıyor. Bu oyların yeniden AK partiye dönme ihtimali kuvvetle muhtemel.

Katil Kim? Yazımızın başında dediğimiz gibi Ankara’daki patlamaların arkasındaki faillerin kim olduğu sorusuna doğru cevap bulabilmek için önce doğru sorular sormak gerekir. Birinci soru; Şuan PKK ile hem kırsal da hem de

Aziz Rakiplerim (!) Sizlere Minnettaaarım Partilerine

yapılan

desteğin

farkında

şehirler de kıyasıya bir mücadele veren Devlet; olan

Hdp’nin Marksist eş başkanı Demirtaş seçim sonrası kameraların karşısına geçiyor ve kendilerine verilen EMANET OYLARDAN dolayı teşekkür ediyordu.

34

böyle bir saldırı düzenleyerek ne kazanabilir? İtibar mı? Hayır. Güç mü?. Hayır. Halkın güvenini mi? Yine hayır.. Tam tersine, Devlet böyle bir olayı gerçekleştirdiği an; hem itibar, hem güç, hem de güven kaybeder.. O halde devletin böyle bir olayın arkasında olması uzak bir ihtimaldir.

SAFER 1437

O’nun İzinde...


İkinci soru; AK Parti böyle bir saldırıdan dolayı oylarını artırabilir mi? Kuş kadar beyni olan hiç kimse AK Parti’nin böyle bir olaydan sonra sempatizanlarının artacağını ve oylarının yükseleceğini söyleyemez. Böyle bir olayın en fazla zarar vereceği parti şüphesiz Ak partidir. Dolayısıyla bu olayın arkasında AK Parti’nin olması da çok uzak bir ihtimal. Hatta küfrün SÖZCÜ’sü bile patlama hadisesinden sonra AK partinin oylarındaki yükselişin durduğunu büyük bir mutlulukla sayfalarından duyurdu. Üçüncü soru; bu olay en fazla kimin işine yarar?

HDP nin İşine Yarar. AK Parti’den HDP ye giden oylarda hızlı bir geri dönüşün olduğu herkes tarafından biliniyor. Bu oy kayıplarının önüne geçilmesi ve emanet Oyların da HDP’nin elinden çıkmaması için masumiyet ve mağduriyet edebiyatı yapmaya fırsat verecek ve ırkçılık damarlarını kabartmaya yarayacak böyle bir olaya en çok HDP’nin ihtiyacı vardı.

nefes almasını sağlayarak toparlanmasına fırsat verecekti. Ama beklendiği gibi olmadı. Özellikle Müslüman Kürtler ateist, Marksist ,Sosyalist İslâm düşmanı PKK/HDP’nin oyununa gelmedi.Sonuç olarak Ankara garında meydana gelen bombalı saldırıları tahlil ederken bu saldırılardan en çok zarar görecek olanın devlet ve hükümet olacağını buna mukabil böyle bir olayın en çok da PKK’nın ve HDP’nin işine yarayacağını görmemek için ya kör olmak ya da deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek gerekir. Aslında bu olay FİL’lerin çatışmasıdır. Yani Avrupa, Amerika ve İsrail’in Türkiye’de iktidarı devirme mücadelesinin devamıdır. Bu savaşta yok olanlarsa FİL’ler için önemsiz olan karıncalardır. Şuan Türkiye istihbaratı, PKK’dan daha çok PKK içindeki yabancı istihbaratlarla uğraşmaktadır. Mit müsteşarı Hakan Fidan’ın 5.Dış elçiler toplantısında sunduğu rapor bu gerçeği tüm çıplak-

Pkk’nın İşine Yarar. PKK, Barış sürecini sona erdirdiğini ilan etmesinin hemen ardından seri eylemlere başlamasıyla beraber psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Fakat devlet güçlerinin kararlı ve net tutumu karşısında Pkk ciddi kayıplar verdi. Bölgedeki itibar ve üstünlüğünü neredeyse kaybetme noktasına geldi. İşte tam bu aşamada acilen devletin dikkatini kırsaldan başka yöne çekecek büyük çaplı bir olaya ihtiyaç vardı. Senaryo aslında belli idi. PKK/ HDP ye yönelik büyük bir olay olacak, ardından PKK/HDP’li yöneticilerin tahrik ve çağrılarıyla Kürt halkı ve gençleri sokağa dökülecek, bu kalkışmaya başta DHKP-C olmak üzere tüm sol örgütlerde aynı anda destek verecek, insanların mallarına ve canlarına saldırılar olacak ve olaylar tüm yurt geneline yayılacaktı . Böylece devlet Doğu’daki dikkatini mecburen Batı illerine çevirecek, olayları bastırmak için tüm gücünü ve çabasını harcayacaktı. Bu durum ise PKK’nın dergi.nebevihayatyayinlari.com

lığıyla ortaya koyuyor: ”PKK Öcalan’ın kurduğu PKK olmaktan uzaklaştı. Örgüt içindeki yabancı uyruklular önemli bir sayı ve gücü teşkil ediyor. Şuan sahada tespit edebildiğimiz 1600 den fazla yabancı ajan/ militan var.”

Peki IŞİD veya DAEŞ Bu Saldırıların Neresinde??? Ne içinde ne de dışında!!!!! IŞİD; ümmeti Muhammed’in Suriye’deki Şanlı cihadının neresinde duruyorsa, yaptığı işler ve eylemlerle hangi misyona, hangi amaçlara ve kimlere hizmet ediyorsa Ankara garındaki saldırılarda da aynı konumunu devam ettirdiğinden hiç şüpheniz olmasın.. Allah’a emanet olunuz . Esselamu aleykum. SAFER 1437

35


Hadis-i Serif

M. SABRİ YÜCEL

sallallah’u aleyhi ve sellem

YARADILANA ADALETLİ DAVRANIRIZ YARADANDAN ÖTÜRÜ, MÜSLÜMANLARI SEVERİZ İMANIMIZDAN ÖTÜRÜ

ُ ّ ‫يمان الح‬ ِ ‫ُغض ِفي ا‬ ‫هلل‬ ُ ‫هلل َو الب‬ َ ‫ُب ِفي ا‬ ِ ِ ‫أوث َ ُق ُع َرى اإل‬ ُ ّ ‫عمال الح‬ ِ ‫ُغض ِفي ا‬ ِ ‫ُب ِفي ا‬ ‫هلل‬ ُ ‫هلل َو الب‬ ِ ‫أفض ُل األ‬ َ َ Ebu Zerr radıyallah’u anhu’nun aktardığına göre Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için nefret etmek (kin) tutmaktır.” (1)

36

SAFER 1437

O’nun İzinde...


C

ennette her türlü nimet ile mükerrem olan insanoğlu, ilahi bilgi ve hikmet doğrultusunda dünyaya gönderilmiş ve artık kendisi için yeni bir süreç başlamıştır. Cennete kıyasla zahmet, zorluk, darlık, yokluk ve sıkıntılarla dolu bir âleme yani dünyaya gelmişti artık Âdemoğlu. Mahza nimetlerin yerini, kimi zaman tâkat sınırlarını zorlayan meşakkat ve ıstıraplar almıştı. Dilediği gibi istifade edebileceği cennet nimetlerinin yerini dilese bile belki elde edemeyeceği geçici dünya lezzetleri aldı.

Merhametin kaynağı ve merhametlilerin en merhametlisi, Rahman ve Rahim olan âlemlerin Rabbi, “Mükerrem kıldım, ruhumdan üfürerek yarattım, en güzel surette var ettim” buyurduğu insanoğluna zulmedecek değildi elbette. Zira O, kullarına asla zulmetmeyendi. Adaletin kaynağı olan ve mutlak adil olan Rabbimiz, bir tavrı neticesinde çıkarmıştı insanoğlunu cennetten. Bu tavır aynı zamanda insanın ilk hatasıydı, cennetlerden çıkarıp dünyaya indirilmesine sebep olan ilk hata. İnsan, düşmanını dost zannetmesiyle işlemişti ilk hatasını ve bunun ardından geldi yaklaşmaması gereken ağaca yaklaşma kabahati. İş olup bittikten ve pişmanlık izhar ettikten sonra cennet yapraklarıyla kabahati örtme çabası fayda vermemişti. Düşmanını tanımamanın ve ona kanmanın cezası, cennetten çıkarılma ile sonuçlanmıştı. Kendisine nasihat eden bir dost suretinde gelmişti şeytân ilk olarak ve “sizin iyiliğinizi düşünüyorum ben” (2) diye aldatmıştı insanoğlunu. Ve ilahi ferman “İnin dünyaya” şeklinde değil “Birbirinize düşman olarak inin” (3) şeklinde olmuştu. Ve insan öğrenecekti artık her şeyi ve herkesi sevmeyeceğini. Kendisinin düşmanı ve bu düşmana yardım eden gönüllü uşaklar vardı. Dost kılığına girip düşmanlık yapma ikiyüzlülüğünü marifet sayan aldatıcı bir düşman… İnsan hep ilk kaybettiği cephede kaybetti savaşı, kulağına dost gibi fısıldayan düşmana kulak verdiği için Kabil kardeşi Habil’e kıydı. (4) Hz. Nuh zamanında iyi niyet gösterisinin yada ilk insanda olduğu gibi “Ben size nasihat ediyorum” diyen düşmanın kandırmalarına kulak verildiği için putla tanıştı dünya. (5) Sodom ve Gomorra dünyaya indirilmekten başka yerin dibine geçirilerek dergi.nebevihayatyayinlari.com

İnsan, düşmanını dost zannetmesiyle işlemişti ilk hatasını ve bunun ardından geldi yaklaşmaması gereken ağaca yaklaşma kabahati. İş olup bittikten ve pişmanlık izhar ettikten sonra cennet yapraklarıyla kabahati örtme çabası fayda vermemişti. Düşmanını tanımamanın ve ona kanmanın cezası, cennetten çıkarılma ile sonuçlanmıştı. Kendisine nasihat eden bir dost suretinde gelmişti şeytân ilk olarak ve “sizin iyiliğinizi düşünüyorum ben” (2) diye aldatmıştı insanoğlunu. Ve ilahi ferman “İnin dünyaya” şeklinde değil “Birbirinize düşman olarak inin” (3)

tattı düşmanı dost bilmenin cezasını.

(6)

Dostuna

düşman-düşmanına dost kesildiği için ibret-i alem oldu Karun.

(7)

“Ben size kendi görüşümü belirti-

yorum, sizin iyiliğinizi düşünüyor ve Musa’nın teröristlik yapmasından korkuyorum”

(8)

diyen

Firavun’un fetva makamı olduğu için çomarlarla birlikte anıldı Bel’am.

(9)

Dost ve düşmanı ayırt

etmede ölçü, hakkaniyet değil de kişisel çıkar ve bakış açıları olduğu için zillete duçar oldu Müslümanlar. O hale geldi ki gariban yığınlar, birlik ve beraberliklerinin temsil makamını tarumar edenleri dost bilip rahmetle anar oldular. Dost kılıklı sinsi düşmanlara kıyam edenler ise isyancı olarak telakki edilip itibar cinayetine uğratıldılar. Müslümanların mukaddesatını gavurlara peşkeş çekenler “Milli kahraman” olurken bu uğurda fedakarlık gösterenler “Kızıl sultan” kabul edildiler. Yani yine savaş kaybedildi, düşmanını dost bildi Müslümanlar ve neticesinde bu gün olduğu gibi zilletin amansız girdaplarında yalpalayıp durdular. SAFER 1437

37


Kalbin yaratıcısı olan Allah’tır ve kalpte bir takım duyguları vareden de O’dur. Sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık bu duygular cümlesindendir. Bütün davranışlarımızı buyruklarına göre şekillendirmek mecburiyetinde olduğumuz Allah azze ve celle, kime sevgi besleyip kimi düşman kabul etmemiz gerektiğini bizlere beyan etmiştir. Bu buyruklar arasında yaratılan herkesi seveceğimize dair bir buyruk bulunmamak da dahası bizzat Allah celle celaluhu kendisinin de bir takım kimseleri sevmediğini yüce kitabında belirtmektedir.

Hz. Adem’in dünyaya gönderilişinde uyarıldığı tek bir konu vardır yüce Kitabımızda, düşmanını tanımak ve onun sinsi tuzaklarına karşı uyanık olmak. Dünün ve bugünün problemlerinin kaynağı görebildiğimiz kadarıyla, uyarıldığımız konuda dikkatli olmamamızdır. Dostu takdir edememe ve düşmanı bilememe yanılgısından kurtulmadığımız sürece medeniyetin yegane temsilcisi Medine’nin huzur ve refah standartlarına ulaşmamız asla söz konusu olmayacaktır. Dinlerini müdafaa edenler, yer yüzünü kan gölüne çeviren medeniyet simsarlarının gözünde elbette bozguncu olarak telakki edilecektir. Zulmü sadece insanlara değil bütün mevcudata sirayet etmiş düşüklüğün ve seviyesizliğin markası batı alemi tarafından Firavun’un Hz. Musa’ya karşı sloganı olan “terörist” damgası, pekala Müslümanlara kullanılabilir. Sorun, Müslüman olduğunu söylediği halde Müslümanlara düşman kimselerle aynı söylem ve eylem içersinde olanlardır. Onca zalim ve İslâm düşmanı varken Müslümanlardan birisi için “Yeryüzünde en nefret ettiğim insan” bildirisinde bulunan hoşgörü maskeli katran vicdanlılardır asıl problem. İslâm dünyasını yakıp yıkan

38

SAFER 1437

gavurları dost telakki edip sorunun kaynağını çözüm gibi sunmaktır. Anadolu ifadesi ile “Hınzırdan post gavurdan dost olmayacağı” gerçeği Müslümanların pratik hayatlarında karşılığını bulmadığı sürece “Müslüman, Müslüman kardeşini kafire teslim etmez” nebevi buyruğunun Guantanamo, Ebu Gureyb, Bosna, Keşmir, Çeçenya, Hama, Halepçe, Banyas, Tedmür, Adra, Gazze, Arakan, Orta Afrika, Banyas, Tora Bora ve diğer başka zulümhanelerde tutsak edildiğini görmeye devam edeceğiz. Zira kafirlerin bu diyarlardaki Müslümanlara zulmetmelerinin sebebi dost ve düşmanını ayırt edemeyen Müslümanlardır. Kalbin yaratıcısı olan Allah’tır ve kalpte bir takım duyguları vareden de O’dur. Sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık bu duygular cümlesindendir. Bütün davranışlarımızı buyruklarına göre şekillendirmek mecburiyetinde olduğumuz Allah azze ve celle, kime sevgi besleyip kimi düşman kabul etmemiz gerektiğini bizlere beyan etmiştir. Bu buyruklar arasında yaratılan herkesi seveceğimize dair bir buyruk bulunmamak da dahası bizzat Allah celle celaluhu kendisinin de bir takım kimseleri sevmediğini yüce kitabında belirtmektedir. (10) Bu cümleden olarak, Müslümanın seveceği ve nefret edeceği kimseleri Rabbi belirlemelidir. Kişisel hisler ile değil inancının gereği olarak sever yada nefret eder Müslüman. Bu konudaki ölçü “Allah için” olduktan sonra sevgi ve nefretinden dolayı sevap kazanmayı ümit eder Müslüman kimse. Sevmediği insanlara dünyayı dar eden doymak bilmez arzu ve emellerin sahibi İslâm düşmanı emperyalist batı zihniyetinin Müslümanları kaba, sevgi bilmez, şefkatten anlamaz olarak lanse etmesine sadece onlar gibi düşünen karakteri mutasyona uğramış kimseler iltifat edebilir. Zira biz, hoşgörü elçisi kesilen bu canavarların barbarlıklarını işgal ettikleri ülkelerdeki çocukların gözlerinde, anaların takatten kesilmiş dizlerinde gördük. İnsanı cennetten aşağılara düşüren şeytânın yolundan giden bir zihniyetin insanı yüceltmesini beklemek kadar düşüklük olabilir mi? Onlar da yaratılmış, bu sebeple onları da sevmeliyiz diyen biri, İslâm’ı temsil etmekten çok batının kendi zulümlerini maskelemek için ürettiği laf kalabalığından başka bir şey ifade etmeyen hümanizmi temsil etmektedir. O’nun İzinde...


Biz herkesi sevmek zorunda değiliz. İlahi buyruklara karşı cinayet işlediği için Rahman’ın rahmet nazarı ile bakmayıp “sevmiyorum” dediği kimseyi nasıl sevebilir Müslüman? Tâbi olduğu peygamberi kendisine bu konuda yüce bir ufuk çizmişken görmezden gelmek yaraşır mı Müslümana? Bizleri cennete götüreceğine inandığımız imanımızın en güçlü kulpu “Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek” olarak açıklanmıştır alemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Mustafa aleyhisselam tarafından. Namaz, zekat, oruç, hac ve cihaddan sorulduğu halde imanın en sağlam kulpu ve tutacağı olarak sevgi ve nefretin gösterilmesi, “Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek” kaidesinin Hz. Peygamber sallallah’u aleyhi ve sellem tarafından ne kadar önemsendiğini göstermektedir. (11) İmanın tam manasıyla tahakkuk etmesinin yolu da “Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek”ten geçmektedir. (12) Allah’ın sevmediği kişilere nefret beslemek onlara zulmetmek manasına gelmemektedir. Zira Müslüman Rabbinin fermanı gereği bir topluluğa olan kin ve nefretinden dolayı asla adaletsizlik etmeyen kimsedir. (13) En yakın akrabalar bile olsa Allah ve Resulüne muhalefet eden kimselere muhabbet beslemememiz gerektiği Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde ifade edilmektedir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” (14) Allah’a ve O’nun dinine düşmanlık edenler olduğunu belirten Rabbimiz, bu düşmanları dost edinmememiz gerektiğini açık bir şekilde emretmekte ve Allah düşmanlarına muhabbet besleyenlerin doğru yoldan saptığını haber vermektedir. “Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin… Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” (15) Yahudiler, Hıristiyanlar ve başkaları Hz. İbrahim’e muhabbet beslediklerini iddia etseler bile Hz. İbrahim’i takdir edilen yüce makama çıkaran sapkın zihniyetlerden, kişilerden, düzenlerden, dergi.nebevihayatyayinlari.com

Biz herkesi sevmek zorunda değiliz. İlahi buyruklara karşı cinayet işlediği için Rahman’ın rahmet nazarı ile bakmayıp “sevmiyorum” dediği kimseyi nasıl sevebilir Müslüman? Tâbi olduğu peygamberi kendisine bu konuda yüce bir ufuk çizmişken görmezden gelmek yaraşır mı Müslümana? Bizleri cennete götüreceğine inandığımız imanımızın en güçlü kulpu “Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek” olarak açıklanmıştır alemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Mustafa aleyhisselam tarafından.

rejimlerden, dinlerden teberri etmesidir. İbrahim aleyhisselam’a en yakın ve onun dininden olmaya en layık olan ümmet-i Muhammed’in de muvaffakiyeti, Allah’a rağmen O’nun buyruklarını görmezden gelen bütün kişi, parti, toplum, grup, sistem, ideoloji, din, felsefe ve rejimlerden teberri etmesi ile mümkündür. ------------------------1 Ebu Davud, Sünne 2. 2 A’raf Sûresi 21. 3 A’raf Sûresi 24. 4 Maide Sûresi 30. 5 Nuh Sûresi 23. 6 Hud Sûresi 82-83. 7 Kasas Sûresi 81. 8 Mü’min Sûresi 26 ve 29. 9 A’raf Sûresi 175-176. 10 Örnek olarak bkz. Enfal Sûresi 58. 11 Müsned 18524. 12 Müsned, 15549. 13 Maide Sûresi 8. 14 Mücadele Sûresi 22. 15 Mümtehine Sûresi 1.

SAFER 1437

39


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

950 sene verdiği mücadelede oğlu suda boğuluncaya kadar ümidini yitirmeyen Hz Nuh... Haydi kendimizi onun yerine koyalım. Onca sene 12 kişi dışında kendisine inanan kimse olmaması yetmiyormuş gibi evladının da iman etmemesi ne kadar zordur kim bilir. Ama o üzerine düşeni yapıyor. Önce inandığı değerleri kendi üzerinde taşıyor sonra nasihatinden ölene dek vazgeçmiyor.

40

SAFER 1437

O’nun İzinde...


H

er sözümüzde olduğu gibi el- Hamid olan Yüce Allah’a hamdederek başlıyor, Mu-

hammed sallallah’u aleyhi ve sellem’e Salat-u selam olsun diyoruz. Allah’ın selamı, rahmeti, inayeti yeryüzündeki tüm Mü’minlerin üzerine olsun. Hayat şartları, sıkıntılar, babaların maişet (evini geçindirme) derdi, annelerin sorumlulukları insanı kimi zaman yorar, yıpratır ve hatta pes ettirecek seviyeye getirir. Bu yaşam mücadelesi içerisinde yavrularımızı ihmal ettiğimizi unuturuz. Çocuklar bu ihmalimizi, çeşitli yollarla beynimize bir balyoz indirircesine hatırlatır. Bazen kırıp dökerek, bazen inatlaşarak, bazen hiçbir şeyden mutlu olmadıklarını göstererek, kimi zaman sinir

Hala yaşıyorsak çocuğumuzun yaşı kaç olursa olsun problemlerin çözülmesi için hiçbir şeyin geç olmadığını düşünüyorum. Belki bilinçli ve ya bilinçsiz, çocuklarımızın ruhlarında açtığımız yaraları kapatmamız zor veya zaman alacaktır. Ama bu, onların yanında olmamıza ve kaymalarına mani olmamışsa, kendilerini sevdiğimizi ve bizim için çok değerli olduklarını hissettirmemize mani midir?

krizleri geçirerek kimi zaman içine kapanıp kimi zamanda şımararak dikkatleri üzerine çekmeye çalışırlar. Fi’l hakika bizden istedikleri, kendileriyle ilgilenmemiz ve sevgimizi her daim hissettirmemizdir. Anlıyorum! Her anne babanın muhtelif meşguliyetleri vardır ve her zaman aynı halat-i ruhiye içerisinde olmalarını beklemek imkan dahilinde değildir. Ama çocuklar bunu anlamazlar. Onların dünyasında 2 önemli şey vardır. Oyun ve anne-baba... Bir gözü oyunda, eğlencede, arkadaşla-

suzluğumuz devam ettiği müddetçe bu sıkıntılar onlarda kanayan yaradır. Bir yetkilinin gelip müdahale etmesini bekler. Eğer erken müdahale edilmezse zaman geçtikçe yara alır ve tedavisi biraz daha zorlaşır. Tıpkı trafik kazasında yaralanan ve müdahale edilmeyen bir kazazede gibi. Ne kadar

rında olan çocuğun diğer gözü de anne-babasın-

erken müdahale, o kadar çabuk tedavi ve iyileşme

dadır. Onun için velisinin sevgisi, ilgisi, vakıalar

imkanı. Buradaki yetkili de anne babadır.

karşısındaki tavırları, çevresiyle ilişkisi, anne ba-

Bir yandan hayatın zorlukları ve götürülerinden

basına tavrı ve her şeyden önemlisi ibadetleri ve Allah’a bağlılığı onun bundan sonraki hayatının çizgisini belirleyici en önemli unsurlardan biridir.

kaynaklanan çözümlenememiş bir yığın iş; diğer yandan evlatlarımızın eğitimi, terbiyesi ve problemleri... Eminim bazen kendinizi kıskaca alınmış

Dikkat edin! Evinizde bir problem olduğunda

gibi hissediyorsunuz. İki, üç hatta bazen 10’larca

eşler münakaşa ettiğinde veya bireysel sıkıntıları-

işinizin arasında dengeyi sağlamaya çalışırken

nızı dışarı yansıttığınızda çocukların da huzursuz

kendi dengenizi yitirmekten korkuyor ve yanlış

olduğunu gözlemlersiniz. Yaşı kaç olursa olsun

yöntemlere başvurmaya zorlanıyorsunuz. Tabi

çocukların sezgisi biz büyüklerden daha güçlüdür

ki de Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytân ta-

ve huzursuzluğu çok çabuk hisseder ve kendileri

rafından. Belki de bu vesveseye kapılıyor ve ken-

de huzursuz olurlar. Huzursuzluklarını da muh-

dinizi tam yanlışların ortasında buluyorsunuz.

telif yollarla; yemek yemeyerek, sebepsiz müna-

Keşke sadece bu olsa. Her şey üst üste gelir derler

kaşalara girerek, hiçbir şeyden mutlu olamayarak

ya... Daha yanlışın içinde olmanın vicdan azabıyla

ya da şımarık hareketlerle veya içine kapanıp

kavruluyorken birden unutuverdiğiniz çocukları-

kendi kendini yiyerek belli eder. Bizim huzur-

nızın ahvali geliyor aklınıza..

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

41


mı? Onları ihmal ettiğim, onlarda açtığım yaraları teker teker sarabilecek miyim?” soruları kafanızı kurcalıyor.

Çocuklar bizim aynamızdır.

Üzerine, şeytânın ümitsizliğe düşmen için ver-

Ne görürlerse onu yansıtırlar.

diği vesveseler de eklenince tonlarca ağırlık kaldırmaya çalışıp onların altında kalan halterci gibi hissediyorsun kendini. Tam ümitsizliğin pençesinde kıvranırken şeytânın açmaman için binbir türlü hikayeye başvurduğu o tertemiz Kur’an

Sürekli etrafınızda dolaştıklarından ötürü ertele-

sayfalarını çeviriyor ve bazı ayetlere rastlıyorsun.

diğimiz yavrularınız birde bakıyorsunuz ki fab-

“Korkma! Üzülme! Allah doğrularla beraberdir. Gev-

rika ayarlarına dönmüş bilgisayar gibi sanki belli

şemeyin, üzülmeyin. Dua edin! Tövbeye yönelin! Ben

bir süre önce öğrettikleriniz silinmiş gibiler. Söz

bir tövbe kadar, dua kadar yakınım. Benden yardım

dinlemiyor, siz yokmuşsunuz gibi davranıyor,

isteyin size yardım edeyim.” buyruklarıyla doku-

sorumluluklarını ihmal ediyor, üstelik kendini

nuyor yüreğimize. Daha sonra çocuk yetiştir-

de yıpratıyor. “Yoksa! Yoksa! Çocuklarımı kayıp

menin Peygamber ağlatacak kadar zahmetli bir

mı ediyorum ?” sorusu diken diken ediyor tüy-

iş olduğunu hatırlatıyor bizlere. Ama en önemlisi

lerini ve sirkeleniyorsun. “Artık bizi sevmiyorlar

de günde 40 defa kıraat etmeyi zorunlu kıldığı

42

SAFER 1437

O’nun İzinde...


Fatiha Sûresi’nde İSTİKAMET üzere olmak için

Ama hangi yaşta olurlarsa olsunlar çocukların

dua etmemizi emrediyor. Bizi müstakim (dos-

gözü anne babalarının üzerindedir. İster hisset-

doğru) yola ilet dedirtiyor 40 defa. Hani bir ata-

tirsinler ister hissettirmesinler anne babalarından

sözünde “bir şeyi 40 defa söyle olur” derler ya. Her

etkilenir ve çoğu zaman bu onlara yön gösterir.

Allah’ın günü 40 kez istiyoruz hayatımızın her alanında dosdoğru olmayı. Çocuk terbiyesinde de istikamet. Dosdoğru olmak. Yani kararlılık. Hatalardan dolayı pes edip vazgeçmek yerine onlardan ders çıkarıp düştüğün yerden kalkmak. Ve bizim yüzümüzden düşen, yaralanan çocuğumuzun elinden tutup kaldığımız yerden nas’lar çizgisinde devam etmeye çalışmak. Bizim çocuk terbiyesi konusunda istikametle ilgili kanaatim bu. Allah en iyisini bilir. Hala yaşıyorsak çocuğumuzun yaşı kaç olursa olsun problemlerin çözülmesi için hiçbir şeyin geç olmadığını düşünüyorum. Belki bilinçli ve ya bilinçsiz, çocuklarımızın ruhlarında açtığımız yaraları kapatmamız zor veya zaman alacaktır. Ama bu, onların yanında olmamıza ve kaymalarına mani olmamışsa, kendilerini sevdiğimizi ve bizim için çok değerli olduklarını hissettirmemize mani midir? Küçük bir çocuğun gözünde anne babası mükemmel, her şeyi bilen, hayatın en önemli kişileridir. Buluğ çağındaki gençler kendilerinde de bir şeyleri bildiklerini düşünüp anne babayı takmıyormuş gibi hareket ederler. Biraz daha büyüyüp orta yaşa geldiklerinde anne babalarının kendilerine söyledikleri hemen hemen her konuda haklı olduklarını düşünürler.

Velhasıl! Anne babalar çocuklarından asla ümit kesmemeli, onların hidayetleri için bol bol dua etmeli, Allah’tan sabır ve istikamet dilemelidir. Aynı dili kullanmasına rağmen her yörenin çocuğu neden farklı mizaçtadır? Zira çocuk anne babanın yetiştirme tarzına göre şekil alır. Bize düşen önce sabırla kendimizi düzeltmektir. Çocuklarda bizi örnek alacaklardır. 950 sene verdiği mücadelede oğlu suda boğuluncaya kadar ümidini yitirmeyen Hz Nuh... Haydi kendimizi onun yerine koyalım. Onca sene 12 kişi dışında kendisine inanan kimse olmaması yetmiyormuş gibi evladının da iman etmemesi ne kadar zordur kim bilir. Ama o üzerine düşeni yapıyor. Önce inandığı değerleri kendi üzerinde taşıyor sonra nasihatinden ölene dek vazgeçmiyor. Bizlere tükenmeyen bir sabır ve Hz. Nuh gibi kocaman yürek ver Ya Rabbi ! Çocuklar bizim aynamızdır. Ne görürlerse onu yansıtırlar. Velhamdülillahi Rabbil alemin. Selam ve dua ile...


CİHAN MALAY

İslâm Şehidi

Şeyh Said (1865-1925)


“Eğer Allah ve din için kavga vermişsem, basit dallarda asılmaktan perva etmem.” (Şeyh Said)

T

arihte bazı kimseler vardır ki, onlar vefatlarından sonra başkalarının kendi çıkarları uğrunda istismar ettiği ve kendi söyledikleri gibi bir kişiliğe sahipmiş algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. İşte Şehid Şeyh Said’te şehadetinden sonra bu zulme maruz kalmış bir kişidir. Bir insanı gerçek manada tanımak isteyenler için yaşarken yaptıkları ve onu gerçek manada tanıyanların -bu konuda Allah’tan korkan- şahitlikleri delildir. Bizler onların söylediklerine inanır, iftira ve kendi çıkarları uğrunda yalan söyleyenlerin yalanlarına tok olduğumuzu biliriz.

Malcom X ne güzel söylemiş: “Eğer uyanık olmazsanız, medya size iyiyi kötü, kötüyü de iyi gösterir.” Kimi kendi siyasi çıkarları için Şeyh Said “Kürt davası uğruna yola çıkmış” diğer bazıları “İngilizlerin Bağımsız Kürdistan ve Musul’un işgaline zemin hazıramak için kendisini kullandığı” gibi yalan dolanlarla bir şehidi karalamaya çalışmaktadır. En çok öne sürülen bu iki sözün çürük bir iftira olduğu apaçıktır. Bunların çürütürüldüğüne şahit olacak delilleri de sizlere sunacağız. (İnşallah) Allah kendi yolunda mücadele edenleri çeşitli imtihanlara tabi tutar. Şeyh Said’te imtihana tabi olan bir şehid olarak tarihte yerini aldı. Allah kendisine rahmet etsin. (Amin)

Hayatı Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim 1639 yılında Osmanlı Padişahı IV. Murat zamanında öldürüldü. Nedeni ise bölgenin tanınan bir âlimi olduğundan IV. Murat kendisinden Bağdat Seferi’ne icazet istemiş, istenen olmayınca Seyyid Haşim öldürülmüş ve medresesi yıkılmıştır. Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud, hem dini eğitim verir hem de geçim için ticaretle uğraşırdı. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Hayvancılıkla uğraştığından Hıns’a gider. Kardeşi Şeyh Hasan ise Palu’da kalır. İkisi de babaları gibi Nakşibendiliğin gelişmesinde etkili olurlar. Ailesinin hizmetleri Muş’tan, Elazığ’a, Erzurum’dan Diyarbakir’a deniş alanda otorite sahibi olmuşlardır. Şeyh Said’in yedi erkek kardeşin ilki olarak 1865’te Elâzığ ili Palo (Palu) ilçesinde doğdu. Adını “Muhammed Said” koyarlar. Hınıs’ta ilköğrenimini medresede alan Said; sarf, nahiv, tefsir, hadis gibi ilimleri öğrendikten sonra Hınıs tekkesinin varisi olarak yetiştirildi. Daha sonra medreselerde ders vermeye başlar, halkını irşâd etmekten geri kalmaz. Babasının vefatından sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu, Şeyh Said’in üzerine kalır. Şeyh Said’in ailesi çok zengin olup, hayvan sürüleri Erzurum’dan; Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor ve ticâretle uğraşıp elde ettiği geliri medresesindeki talebelerin masrafları için kullanıyor, hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişkilerini geliştiriyor, halkın irşâdıyla meşgul oluyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Birçok insan onun etkisinde kalıyordu. Şeyh Said, 93 Harbi ve I.Dünya Savaşı’ndan sonra babaları vefat eden yetimleri ve yoksul aile çocuklarını, medreselerde istihdam ediyordu.

Şeyh Said Olayı (13 Şubat-15 Nisan 1925) Şeyh Said olayı incelenirken şuna dikkat edilmelidir: “Cumhuriyet dönemi ait arşivin kapalı olmasından dolayı Şeyh Said olayı ile ilgili birincil kaynaklara ulaşılamamıştır...” 1 Şeyh Said’in söylediği şu sözler onun neden isyan ettiğini ispatlar niteliktedir: “Şimdiki hükümet İslâm hilafetini, saltanatı, Şeyhulislam makamını ve ilim medreselerini ilga etmiş (yürürlükten kaldırılmış) kadınların mesturunu(örtüsünü) kaldırmış, zinayı ve içki içilmesini, kadınların yabancılarla dans yapmasını mübah kılmış, bu gibi fuhşiyata mahsus mesala SAFER 1437

45


dans salonu, tiyatro, sinema, bar ve genelev gibi geniş binalar inşa etmişler, Allah(celle celaluhu) ve Rasûlü’nün(sallallah’u aleyhi vesellem)dini olan dinimizle istihza(alay) etmekte bulunmuşlar, onların namına ahkâmı İslâmiye’yi (İslâm hükümlerini) tahkir(küçür düşürme) ve İslâm’ın esaslarını değiştirmişler, erkanı(ileri gelenleri) sarsmışlar, dine ve bu dinin erbabına karşı ilan-ı harp(savaş ilanı) eylemişlerdir...” (2)

İslâm’ın Namusu Ayaklar Altındadır Şeyh Said kıyamın olduğu günlerde evine uğrar ve hanımı ile arasında şöyle bir dialog geçer: “Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim nâmusumuzu kim koruyacak? Bizim nâmusumuzu hiç düşünmez misin?” Şeyh Said’in cevâbı ise çağları aşan bir cevap-

Olayın Başlangıcı Şeyh Said, Piran’a kardeşi Şeyh Abdurrahim’e bir düğün icabı misafirliğe gelir.(5. Şubat 1925) Misafir olduğu sırada jandarma, köyde askerlik işlemleriyle ilgili aranan kişilerin kendilerine teslim edilmesini ister. Bunun üzerine Şeyh Said, onlar arkadaşlarımızdır. Mâlumunuz bizim yörede eskiden beri kökleşmiş bir kültür bulunur ki; büyük bir insanın bulunduğu bir yerde ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zat gittikten sonra mahkûmlar teslim olunur. Bütün bu yumuşak izahatlar bir türlü jandarmaları tatmin etmeyince jandarmalar silaha teşebbüs edip “Biz bunları silahla götürürüz!“ derler. Ateş açıp içeri girmeye çalışırlar. Fıtraten asabi olan Şeyh Abdurrahim, bu laftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen müfrezeye silahla mukabele edince hadise patlamış oldu. (08.02.1925) Bu çatışma, ayaklanma planının uygulanmasını sekteye uğratır. Aslında Şeyh Said, halkın genel bir ayaklanma için henüz daha hazır olmadığını biliyordu. Bu yüzden de, Piran’da meydana gelen olayı yerinde sınırlı tutmak ve başka yörelere sıçramasını önlemek için Piran’ı terk ederek Tunceli’nin Genç ilçesine gitti. Fakat kardeşi Şeyh Tahir, olayı duyduğu zaman haberin hükümete gitmesini önlemek için Lice postanesine el koyar. 200 adamla Genç’e gelerek el koyduğu bütün para ve belgeleri Şeyh Said’e teslim eder. Bu iki olay ayaklanmanın başlamasına neden olur. Şeyh Said, vaktinden önce başlayan bir ayaklanmanın başına geçer. (13 Şubat 1925)

46

SAFER 1437

tır:“Hânım hânım! İslâm’ın nâmusu ayaklar altındadır.” Şeyh Said, şu sözleri söyleyerek hânımından ve evinden ayrılır:“Hânım! Yarın ben kıyâmet gününde Allâh’ın ve Peygamberi’nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana ‘Ey Said! İslâm dîninin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allah’a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp kıyâm edeceğim. Şehîd olana kadar da mücâdelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hûseyn’den daha makbulum ve ne de siz O’nun Ehl-i Beyt’inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allâh’a emânet olun!”

Kıyam Büyüyor Şeyh Said, 14 Şubat’ta sayıları on bine varan direnişçi ile Genç’e el koydu. Genç şehrini geçici başkent yapan Şeyh, her Müslüman’ı Allah yolunda mücahit olarak kabul etmeye başladı. Kendisi “Emîr’el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed

Said el- Naqşibendî” ve “Hâdîm’ul- Mû’mînun (Mü’minlere hizmet eden) Şeyh Said-ê Pîranî” adıyla çevredeki aşiret reisleri, hoca ve Şeyhlere, reislere mektuplar gönderdi. O’nun İzinde...


Şeyh Said, halk arasında büyük bir memnuniyetle

Şeyh Said’in kardeşi Diyaeddin, oğlu Abbas da

karşılandı ve halkın pek çoğu yönetime karşı si-

aralarında bulunduğu 50 kişiye yakın Şeyh Said

laha sarılmaya başladı. Direnişçiler omuz omuza

taraftarları hunharca, kalleşçe şehit edilir. Kat-

yönetime karşı çarpıştılar.

liamdan kurtulmak için kaçmaya çalışanlardan

Batılı bir gazeteci olan Armostrong, “Kürdistan

hemen hepsi tutuklanır ve malları kısa sürede

illerinde alevlenen ayaklanma, önünde titreyen cumhuriyetin temelleri sarsılmaya başladı.” diye yazdı.

ziyet altında altı ay Tahran zindanlarında bekle-

yağma edilir. Tutuklananlar aç ve çıplak bir vatildikten sonra serbest bırakılırlar.

1925 Şubat ortalarında, Şeyh Said kendi önderliği altında Lice ve Hani’ye el koydu. 28 Şubat’ta Palu, Şeyh Said’in ve o zaman seksen bin kişiye varan Şeyh Said ordusunun karargâhı oldu. Şeyh Said ve arkadaşları, aldıkları her yerleşim merkezinde geçici idareler kuruyorlardı. Kurtarılmış bölgelerin halkı Şeyh Said’e çok bağlıydı. Ona büyük destek veriyorlardı. Şeyh Said Mart ayında Diyarbakır şehrini almak için saldırıya geçti fakat bir türlü mümkün ol-

Kıyamın Kısa Sürede Bastırılmasının Nedenleri 1- Kıyâm’ın düşünülen zamandan önce, hazırlıksız ve bir provokasyonla başlaması Bunu Şeyh Said’in kardeşini ziyaretinden sonra başlayan olaylarda ve çeşitli zamanlarda yaptığı itiraflarda görmekteyiz.

madı. Aynı gece 150 Şeyh Said taraftarı, ordu tarafından öldürüldü. Diğerleri geri çekilmek zorunda kaldılar.

2- Sonu gelmeyen ihânetler Şeyh Said’in kıyamının hızlı bastırılmasının en

Çeşitli bazı nedenler Türk ordusunun daha hızlı

büyük sebebi budur. İlk olarak Şeyh Said’e biât

ilerlemesine neden oldu. Aşiret reislerinin hü-

eden birçok aşiret, şeyh ve ağalar kendilerini para

kümet kuvvetlerine yardımı ve Şeyh Said taraf-

ve makam karşılığında rejime satarak Şeyh Said’e

tarlarını arkadan vurdular.

ve kıyâma ihânet ettiler. Şeyh Said ve erlerini arkadan vurdular.

İran; Yine İhanet! Yine İhanet! Tarih boyunca Ehl-i Sünnet’e olan ihanet ve desiseleri hiç bitmeyen İran tekrar ihanet etti. T.C Hükümeti, İran Şahı Şah Rıza’ya haber gönde-

Şeyhin “... Maksadım bu dine hizmet etmekti ve

şimdi anladım ki muvaffak olsaydık bu ahali ile bir şey olmazdı... Ahaliden sıdkım sıyrıldı, şeriate razı olan ahali kalmamıştır.” dediği söylenir.

rerek sınırı geçenlerin cezalandırılmasını ister. Şah Rıza daha önce kendisine verilen haber üzerine kendilerine geçiş izni verir. Hoy şehrine kadar güvenle gelirler. Oradan askeri bir kışlaya giderler. Kışlada bulunan komutan maslahat gereği silahlarını teslim etmelerini ister ve bazı işlemlere başvurduktan sonra kendilerine silahlarının geri iade

3- Rejimin yalan – yanlış propagandaları: Rejimin kıyâm bölgesinde yaptığı propaganda şöyledir: “Şeyh Said, Ermenîler’le işbirliği içindedir. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’dan destek görüyor. İsyânın dînî motifleri sizi yanıltmasın!”

edileceğini söyler. Önce itiraz ederler; ama başka

Devletin Avrupa’da yaptığı propaganda ise : “Do-

çareleri olmadığı için söyleneni yaparlar. İşte o an

ğu’daki isyân hareketi, Şeriât için yapılmıştır. Eğer is-

onların üzerine mermi yağdırılır. Bir anda kışla

yânı bastırmak için bize yardım etmezseniz, sizin baş

ölüm mezbahasına döner.

düşmanınız olan İslâm, yeniden vücûd bulacaktır!”

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

47


Yakalandıktan Sonra 4- Rejim askerlerinin Şeyh Said askerleri kılığına girerek soygun ve talana girişmesi:

İhanet ile Gelen İdam Kararı

Kıyâmı durdurmakta epey zorlanan rejim, çok sinsî bir yönteme başvurarak kendi askerlerine Şeyh Said askerlerinin giydiği kıyâfetleri giydirmek suretiyle soygun ve talana sevketti. Bu durumu görenler;”bunlar hem, biz Şeriât için kıyâm ediyoruz diyorlar, hem de kızlarımıza tecâvüz ediyorlar” deyip rejimin safına geçtiler.

rüntüye bürünen Binbaşı Kasım, kıyamın bastırıl-

Kıyam boyunca kıyamı destekliyor gibi bir göması üzerine Şeyh ve arkadaşlarına hain bir plan kurdu. Onlara İran’a kaçmalarını önerdi. İran’a geçmek isteyen Şeyh Said ve arkadaşlarıyla birlikte yol aldı. Kafile, Muş’ta Abdurrahman Paşa Köprüsü’ne geldiğinde Binbaşı Kasım havaya ateş ederek kafileyi durdurdu. Bölgede bulunan 12. Fırka’ya Şeyh

Bu İftiranın Şeyh Said Tarafından Reddi: Halka Karşı Gösterdiği Hassasiyet

Said ve arkadaşlarının kendi elinde esir olduğunu

Onun halka olan hassasiyetini kardeşi Şeyh Abdurrahim’e gönderdiği şu mektup ispatlamaktadır: “Mücahidlere İslâm şeriatının sınırları içerisinde hareket etmelerini tavsiye ederim. Müslümanların mallarını telef etmekten kesinlikle uzak dursunlar. Eğer zaruret hali olur, zor durumda kalırlarsa ödeme vesikası vermek kaydıyla ambarlardan gerekli erzak alınabilir. Daha sonra alınan miktar kadar mal ya da karşılığı olan para o kimselere ödenir.” (3)

kileri tutuklattırdı.

48

SAFER 1437

haber verdi. Şeyh Said Efendi ve beraberlerindeDiyarbakır’da kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde onların aleyhine tanıklık etti. 26 Mayıs’ta yakalandıktan sonra Diyarbakır’da Engizisyon Mahkemelerini andıran, üyeleri milletvekillerinden oluşan İstiklal Mahkeme’lerinde yargılanmaya başlar. Şeyh Said ve arkadaşlarının avukat tutmalarına izin verilmez. O’nun İzinde...


Türkçe bilmeyen sanıklardan bazıları savunmalarını Arapça ve Kürtçe olarak yapar, fakat tercümanın gelmediği zamanlarda savunmalarını yapamazlar ve verilecek karara razı olmak zorunda kalırlar. Mahkemenin üyelerinden Avni Doğan, bir gencin Türkçe bilmediğini, kendisini savunamadığını ve bu yüzden idam cezası verdiklerini daha sonra Dünya Gazetesi’ne verdiği mülakatında açıklayacaktır.

İdamlık Adamın Son Günleri Namusu Ekber, Dinimizdir Şeyh Said’in, Diyarbakır zindanı günlerinde kendisini görmeye gelen kızının; “Namusumuz ayaklar altına alındı” feryadına karşılık, ‘Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın. Bizim için ‘Namusu ekber, İslâm dinimizdir. ” demiştir.

Ve... Şehitler Ölmez Elleri ve ayaklarından zincirlere bağlı olarak 47 idam mahkûmu sehpalara götürülür.

Şeyh Said’in, Diyarbakır zindanı günlerinde kendisini görmeye gelen kızının; “Namusumuz ayaklar altına alındı” feryadına karşılık, ‘Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın. Bizim için ‘Namusu ekber İslâm dinimizdir. ” demiştir.

Haziran 1925) der, idamdan önce kendisine uzatılan deftere “Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi.

Şu basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem.” yazar ve ayağının altından tabure çekilerek idam

Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, “Önce beni asın. Oğlumu ipte görmeyeyim”

edilir.

dedi. Fakat isteği kabul görmüyor. Önce oğlu Mahmud asılıyordu. Mustafa Bey, oğlunun darağıcına yürüyüşünü, boynuna sicimin geçirilişini, taburenin çekilmesini seyrediyor, son haykırışını dinledikten sonra, ipin ucunda sallanmasını görüyordu. Sonra idam sehpasına yürüdü ve kendisi de idam edildi.

birkaç gün önce Darkapı’daki meydana idam sehpaları

Şeyh Said idam edileceklerini duyunca namaz kılmak ister ve namaz kılması için kendisine izin verilir. Namaz kıldıktan sonra kendisine “ne hissediyorsunuz” sorusunu soran Akşam gazetesinin muhabirine dönerek “Asıldığıma acıma. Zira asılmam Allah ve din içindir” der.

Şeyh Said ve arkadaşlarının mezarı nerede hala

Şeyh Said ip geçirilmeden mahkeme üyelerinden Ali Saib Bey ve Diyarbakır valisi Mürsel Bey’e dönerek “MAHŞERDE HESAPLAŞACAĞIZ” (29 dergi.nebevihayatyayinlari.com

İşin ilgi çeken yanı ise şudur: “Karar açıklanmadan hazırlanır. Sanki darağacını hazırlayanlar kaç kişinin idam edileceğini biliyorlarmış gibi 47 kişi için darağacı kurulmuştur.”

Şeyh Said’in Mezarı Nerede? bilinmiyor. Hatta kişisel eşyaları dahi ailesine teslim edilmemiş.

İhanetin Bedelini Allah Bu Dünyada Tattırıyor Peki, sizce Binbaşı Kasım’ın hainliğinin mükâfatı ne oldu? SAFER 1437

49


İşte cevabı: “Yaptığı büyük(!) iş sonucu kendisine makam verilmesini bekledi ancak makam verilme umudu haberi gecikince Ankara’ya gitti. “ Sonrasını dönemi yaşayan bir şahit anlatıyor: “Hüseyin Abdullah Akdeniz anlatıyor: “‘İdamlardan sonra herkes bana düşman kesildi, kötü bir duruma düştüm. Akrabalarımdan dahi güvenim kalmadı, ne yapacağımı şaşırdım. Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için randevu talep ettim. Özel Kalem Müdürü, Mustafa Kemal’e durumu bildirdi. Mustafa Kemal randevu vermeyi reddetti. ‘Kasım, İsmet Bey’le görüşsün’ dedi. Bunun üzerine Başbakanlığa çıktım, İsmet Bey’le görüşmek için randevu istedim. Olumlu karşılandım, İsmet Paşa’nın makamına gittim, selam verdim. İsmet Paşa ne elimi tuttu, ne de beni oturttu. Bana baktı, ‘Kasım, ne istiyorsun?’ dedi. Ben de ‘Memleketim, devlete karşı isyan etti. Devlet kuvvetleri ile çarpıştı. Ben, devletin yanında yer aldım. Devlete büyük yardımlarım dokunduğu için memleketim bana düşman kesildi. Can güvenliğim kalmadı, ayrıca ailemin geçimini temin etmem zorlaştı. Bir emekli subayım, rastgele çalışmam mümkün değil,  devlet tarafından bana bir iş verilmesini diliyorum.’ dedim. İsmet Paşa bana bakarak ‘Kasım, sen gençsin, kendine bir iş bul, çalış, devlet kapısında sana iş yoktur, gidebilirsin’ dedi. O zaman nasıl büyük bir hata yaptığımı anladım. Pişman olarak çıktım.” (4) Daha sonrası ise daha bir ibretlik olay… Kasım, Varto’da verimli ve geniş arazilere sahiptir. Devlet, vazife vermediği gibi hain Kasım’ın babasından kalma Varto’daki arazilerine el koyar. Bu el koyuştan sonra Kasım’a, Aydın Söke civarında “çiftlik” diye içinde birkaç ağacın bulunduğu bir sözde incir bahçesi verilir ve orada zorunlu ikamete tabi tutulur. Adnan Menderes’in ayaklanma çıkaranlara af çıkarması sonucu 1955’te Elazığ’a gelir. Orada umduğunu bulamayınca Varto’ya gider. Hain Kasım, Varto’da iken yatağa düşer, iki-üç yıl hasta kalır, sahip çıkan kimse olmaz, kadın bir yeğeni onu evine alır, orada perişan vaziyette can verir.

50

SAFER 1437

O’nun İzinde...


İdam Sonrası Gelen Ölüm Yağmuru Şeyh Said’in torunu olan A.Melik Fırat ne diyor: “Şeyh Said’in yakalanıp idam edilerek şehit olmasından sonra askeri birlikler büyük operasyonlar düzenlerler. Şeyh Said ile uzaktan yakından ilgisi bulunan birçok kimse bu operasyonlarda hayatlarını kaybederler. Bölgede operasyon yapan askerlere geniş yetkiler verildiği için, Kürt halkı çetin bir baskıya mahkûm kalır ve şahid olunan, yaşanan hadiseler halkın tam anlamıyla sinmesine neden olur... Şeyh Said’in akrabalarından kadın, çocuk ve yaşlılar dışındakiler ya tutuklanmış, ya da değişik yerlere dağılmış oldukları için kalanlar, dağlarda gizlenmek ihtiyacı duymuşlardır. Bu sahipsiz ve kimsesizler gizlendikleri yerlerden toplanıp tutuklandıktan sonra batıya sürgün edilirler. Milas onların sürgün yeri seçilir. Ege denizinin kenarında geçirdikleri beş yıllık sürgün hayatından sonra af edilirler. Bu sırada Şeyh Said’in Bağdat’taki oğlu Şeyh Ali Rıza ve sürgündekiler geri dönmüşlerdir. Aradan beş sene geçtikten sonra yeniden sürgün edildiler.

Türkçe bilmeyen sanıklardan bazıları savunmalarını Arapça ve Kürtçe olarak yapar, fakat tercümanın gelmediği zamanlarda savunmalarını yapamazlar ve verilecek karara razı olmak zorunda kalırlar. Mahkemenin üyelerinden Avni Doğan, bir gencin Türkçe bilmediğini, kendisini savunamadığını ve bu yüzden idam cezası verdiklerini daha sonra Dünya Gazetesi’ne verdiği mülakatında açıklayacaktır.

canlı şahitler ise, evlere toplatılarak diri diri yakılan

1935-36 yıllarında Bulgaristan sınırındaki ıssız bir köy onların jandarma nezaretindeki yeni sürgün bölgesi olarak seçildi. Burada on üç yıl kaldıktan sonra, 1947 yılında mecburi iskân zorunluluğuna dair kanunun yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte, gözleri korkutulmuş bir vaziyette yeniden yurtlarına dönmelerine izin verildi. Ancak el konan mal varlıklarından herhangi bir kısmı bile geri iade edilmedi...

güçsüz çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan

Kimi araştırmacılar ayaklanmadan sonra yörede gerçekleştirilen taramalar sonucu 30.000 insanın katledildiğini söylüyorlar. Şeyh Said’in torunu M. Kasım Fırat, Şeyh Said’in kâtibi olan Fehmi Bilal’in bu süre içerisinde 80.000 insanın öldürüldüğünü söylediğini bildiriyor.

Şeyh Said’in kardeşi Hınıs Müftüsü Şeyh Ba-

Eski Van mebusu İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” kitabının 30. sayfasında şu satırlar yazılıdır: “Ne kadar baba oğul mahkûm varsa önce babanın gözü önünde oğlu astırılır, sonra babayı asarlardı. Bu hususta babanın veya oğlun feryat ve figanları katı kalplerine tesir etmezdi. Eski ismi Darahini olan Genç ilçesinde Zıqti aşiretinin toplu mezarlarının halen durduğunu belirtiyor Kasım Fırat. Günümüzde yaşayan dergi.nebevihayatyayinlari.com

suçsuz insanlardan, ağaçların arasında gizlenmeye çalışırlarken üzerlerine benzin dökülerek ateşe verilen kadınlardan söz ediyorlar. Şeyh Said başkaldırısı gerçek bir Müslüman halk hareketi olduğu için ayaklanma bastırıldıktan sonra cezayı çeken de Müslüman Kürt halkı oldu.”

haaddin evinde namaz kılarken şehid edildi.

Kendisinden Sonra Gelen İftiralar

Davası “Kürtçülük” idi, iddaası Bunun iftira olduğunun ispatı Şeyh Said idam edilirken son sözü5dür: “Eğer Allah ve din için

kavga vermişsem, basit dallarda asılmaktan perva etmem.” (Muhammed Said Palevi el Amedi; 28 Haziran 1925, saat: 02:30) SAFER 1437

51


Ve yine “Eğer Diyarbakır’ı alsaydık, Şeriat’ı

Diyarbakır istiklal mahkemelerinde kendisine so-

tatbik edeceğiz” sözüde onun ırkçı bir yaklaşıma

rulan bir soru da şudur:

sahip olmadığının delidir. Şeyh Said, mahkeme savunmasında şu açıklamalarda bulunmuştur: “Kıyamımızın (direnişimizin) sebebi şeriat meselesi… Hükümet şeriatın bir kısmını kaldırdı. Bunun iadesine sebep olursak sevaba nail olurduk diyordum…” Yukarıdaki deliller onun davasının şahidler ve kendi diliyle ifade edilmesidir. Bundan sonra ona atılan “Kürtçülük davası için ayaklandı” sözünün şehide atılan ne büyük bir iftira olduğunu gözler önüne sermektedir.

İngiliz Ajanlığı İftirası ile İngilizlerin “Bağımsız Kürdistan Kurdurtma” İçin Bu Olayı Başlattığı İddiası...

Mahkeme: “Bu isyanı zannetmiyorum ki yalnız başınıza yaptınız. İşin içinde elbette kışkırtanlar da vardır.” Şeyh: “Hayır kimse yoktur. Ne içte ne dışta.” Mahkeme: ” Demek ki bu ayaklanmayı yalnız başınıza yaptınız.” Şeyh: “ Evet, bu yalnız bizim fikrimizdir. Kürdistan’ın âlim ve ileri gelenleriyle fikir birliğine vardık. Memleketin Müslüman halkıyla birleşerek bu kıyamı yaptık. Çünkü İslâmi eğitim müesseselerinin, İslâm mahkemelerinin, içki ve saire yasakların kaldırılması, nikâhta boşanma hükümlerinin değiştirileceğine dair sesler çıkması, Müslüman halkımızın kalbinde derin bir teessür uyandırmıştı. Artık bu durum karşısında Müslüman halk olarak ayaklanmayı, gerekirse Allah yolunda topyekûn şehit olmayı göze alarak bu işe kalkıştık. Bu bir

Bu iddia da Şeyh’in İstiklal Mahkemesi’nde ver-

Müslüman halkın kalbindeki inançtan, beynindeki fi-

diği cevapla iftira olduğu gün yüzüne çıkan bir

kirden doğan bir ayaklanmadır. Baştan söylediğim gibi

ifade olduğu gözler önüne sermekte.

ne içte, ne dışta bu işin içinde hiç kimse yoktur.”

52

SAFER 1437

O’nun İzinde...


İşte böyle bir insana adeta İngiliz ajanı gibi muamele edilmektedir. Zaten derler ya “Tarihi tarihçiler yazar.” Bu iftira

“Testisi ister altından olsun, ister topraktan, temiz su değişir mi?”

tam bu sözün ispatıdır.

“Ne karınca zayıf olmakla aç kalır, ne de aslanpençe-

Yine Ismet Inönü (Eski Cumhurbaşkanı ve o dö-

sinin ve kuvvetinin zoruyla karın doyurur.

nemin Başbakanı): “Şeyh Said isyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunmuyor.” (6)

Musul İşgaline Zemin Hazırladı İddiası “Musul ve Kerkük’ü Şeyh Said isyanı yüzünden kaybettik” iddiasına tarihçi Mustafa Armağan şöyle

Günahtan kaçınmayan bilgin, mes’ale tutan bir kördür; doğru yolu gösterir, kendisi görmez.” “Meyve veren ağaca balta vurmazlar.” “Beni bu değersiz dallarda aşmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem; Allah ve dinim içindir.”

cevap vermiştir: “27 Kasım 1922’de Lozan’da İsmet Paşa şöyle demiş: “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.”

-------------------------

30 Ocak 1923’te ise: “Fasıla vererek Ankara’ya gelmek, vaziyeti bir müddet muallak bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir sulh imkânı aramaktır. Ben Musul’dan feragat(Musul’u İngilizlere bırakmak) ederek sulh imkânı aramak fikrindeyim.”

Kaynakça: Şeyh Said Kıyamı, İbrahim Sediyani Şeyh Said, Bir Dönemin Anatomisi, Bahadır Kurbanoğlu, Ekin

Şeyh Said’in Sözleri “İslâmi bir bilinçle donanmış halk kitlelerini hiçbir güç, hiçbir silah yenemez...” “Sonradan sevineceğin bir gam, arkasından üzüleceğin sevinçten iyidir.” “Aslan, mağarada can verse dahi, köpeğin ağzından

Yayınları Şeyh Siad Kıyamı’ndaki İhanetlerin Bedeli, Ahmet Yılmaz (makale) 1925 Şeyh Said Başkaldırısını Doğru Anlamak, M. Şakir KOÇER Şeyh Said Gerçeği,1-9 (Yazı Dizisi), http://www.yalanyazantarihutansinn.org

artanı yemez.” “Define ile yılan, gülle diken, sevinçle gam bir ara-

1. Şeyh Said, Bir Dönemin Anatomisi, Bahadır Kurbanoğlu,

dadır.”

Ekin Yayınları, s.19

“Rızk bilgi ile artsaydı, cahilden daha zor geçinen ol-

2. Urfa’daki Milli aşireti reisi Halil Bey’e gönderdiği iddia

mazdı.”

edilen mektup

“Hayatında ekmeği yenmeyen kimsenin adı, ölü-

3. Dünya Gazetesi’nde yayınlanan anıları, 12 Haziran 1957

münden sonra anılmaz.”

4. Melekan Şeyhleri, Hüseyin  Abdullah Akdeniz

“Söylenmediği müddetçe söze sen hâkimsin. Bir kere

5. Bu sözü Son Saat Gazetesi özel muhabirinin hatıra olsun

söylendi mi, o sana hâkim olur.”

diye uzattığı deftere Arapça olarak yazmıştır.

“Düşmanın tatlı sözlerine bakma; balın içinde zehir de

6. Hikmet Kıvılcımlı, Ihtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark), Yol Ya-

bulunabilir.”

yınları, Istanbul 1979, sayfa 194.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

53


İSLAM COĞRAFYALARI

metİn eken

Biladü’s Sûdan H

er sayıda bir İslâm Coğrafyasını ele aldığımız yazı dizisinin bu bölümünde Sudan’a

mektedir. Ancak bugünkü Sudan toprakları ise,

konuk olacağız. Sûdan, Arapça’da siyah anlamına

tadır. 2011 yılında ülkenin Sudan ve Güney Sudan

gelen “Sûd” kelimesinden türetilmiş ve Afrika

olarak iki bölgeye ayrılmasıyla birlikte ise Cezayir

kıtasının yüz ölçümü bakımından en büyük ül-

,Afrika’nın yüz ölçümü bakımından en büyük ül-

kesi olan bu toprakları Müslüman coğrafyacılar

kesi haline gelmiştir. Ancak Biladü’s Sûdan olarak

Biladü’s Sûdan yani siyahlar beldesi olarak ad-

adlandırılan bu geniş toprakların bugünkü sınır-

landırmıştır. Müslüman coğrafyacıların bu isimle

larına gerilemesinde hiç şüphesiz bölgenin İslâmi

adlandırdığı bölge Kızıldeniz’den başlayarak

kimliği ve stratejik önemi sebebiyle gerçekleşti-

Batı Afrika’ya kadar uzanmakta ve bugünkü sı-

rilen uluslararası müdahaleler ve çıkartılan iç ka-

nırlarından çok daha geniş bir alana tekabül et-

rışıklıkların etkisi büyük olmuştur.

54

SAFER 1437

bu geniş bölgenin doğu kısımlarında yer almak-

O’nun İzinde...


SUDAN Coğrafi Konum ve Demografik Özellikler Doğu’dan Kızıldeniz ve Etiyopya, güneyden Kenya, Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneybatıdan Orta Afrika Cumhuriyeti, batıdan Çad, kuzeybatıdan Libya ve kuzeyden Mısırla çevrilidir.

(1)

Başkenti Hartum olan ülke

neredeyse 40 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapmakta ve nüfusun büyük bir bölümünü Araplar ve yine farklı etnik gruplardan Müslümanlar oluşturmaktadır. Ülkedeki nüfusun %70’i Müslümanlar, %5’lik bir kısmı Hıristiyanlar ve %25’lik bir kısmı ise Animistler’den meydana gelmektedir. Sudan özellikle Kızıldenize’e olan kıyı şeridi, bu bölgelerde yer alan büyük limanları ve Nil deltasında yer alması gibi sebeplerle Afrika’da çok stratejik bir konumda yer alır. Buna ek olarak zengin yer altı kaynaklarına sahip olan ülke özellikle son yıllarda çıkarılan petrol ve doğalgaz rezervleriyle Afrika’nın önemli enerji merkezlerinden bir haline gelmektedir. Bununla birlikte

Bölgenin İslâm ile tanışmasında ise Amr İbnu’l As’ın etkisi görülür. Mısır’ın 639’da Amr İbnu’l As tarafından fethedilmesinden sonra bu ülkeye yerleşen Müslümanlar kısa süre sonra ticaret için Sudan pazarlarına gitmeye başlamışlar ve Sudanlılar da İslâm’ı ilk olarak bu tüccarlar sayesinde tanımışlardır. Sudanlılardan bazıları İslâm’ı tanıdıktan sonra kısa süre içinde bu dine ısınmış ve daha önce Sudan’a girmiş olan Hıristiyanlığın onların arasındaki etkisi zayıflamaya başlamıştır.

diğer Afrika ülkelerine benzer bir biçimde, gerek iç karışıklıklar gerekse de uluslararası müdahaleler sebebiyle ülke bu zengin kaynaklarını yeterli verimlilikte kullanamamaktadır.

Sudan Tarihine Kısa Bir Bakış Erken dönemlerden itibaren Nubia olarak bilinen

Mısır’a yerleşen Müslümanlar ise 7. yüzyılın or-

Kuzey Sudan bölgesi çok uzun yıllar Mısır’ın et-

talarından itibaren Sudan’ı ele geçirmek için bir-

kisindeki pek çok kabilenin kontrolü altında kal-

takım askeri hareketler gerçekleştirmişlerdir. Bu

mıştır. Bölgede erken dönemlerde etkili olan en

fetih hareketleri uzun süre devam etmiş, 1172’de

önemli yapılanma Kuşi Krallığı’dır. Bölgenin İslâm ile tanışmasında ise Amr İbnu’l As’ın etkisi görülür. Mısır’ın 639’da Amr İbnu’l As tarafından fethedilmesinden sonra bu ülkeye

Selahaddin Eyyubi’nin kardeşi Turan Sah, 1260’ta da Baybars bugünkü Sudan topraklarına birer sefer düzenlemişlerdir. Bu seferlerden sonra bu-

yerleşen Müslümanlar kısa süre sonra ticaret için

ralarda İslâm daha da güçlenmeye başlamıştır.

Sudan pazarlarına gitmeye başlamışlar ve Sudan-

1517 yılına gelindiğinde ise, Osmanlı Devleti’nin

lılar da İslâm’ı ilk olarak bu tüccarlar sayesinde

Mısır’ı fethetmesi Sudan’da etkisini göstermiştir.

tanımışlardır. Sudanlılardan bazıları İslâm’ı tanıdıktan sonra kısa süre içinde bu dine ısınmış ve

Ancak aynı dönemde Sudan’da varlığını sür-

daha önce Sudan’a girmiş olan Hıristiyanlığın

düren Funj İmparatorluğu da güneye doğru ka-

onların arasındaki etkisi zayıflamaya başlamıştır.

yarak varlığını sürdürmüştür. (2)

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

55


SUDAN

1800’lü yıllarda ise Mısır’ı kontrol altına alan İn-

Sudan’da İslâm ve Müslümanlar

gilizler tarih boyunca Mısır’ın etkisine açık olan

Sudan’da ülkenin güneyi hariç nüfusun neredeyse

bu bölgeye de sirayet etmiş ve 1889 yılında bölge

tamamını Müslüman halk oluşturur. İslâmiyet’in

1956 yılına kadar sürecek İngiliz işgaline sahne olmuştur. İlerleyen yıllarda ülke pek çok darbeye şahit olmuş ve kökenleri sömürgecilik dönemlerine kadar giden fitneler Kuzey ve Güney Sudan arasındaki anlaşmazlıkların fitilini ateşlemiştir. Bu sebeple ülke ciddi iç karışıklığa sürüklenmiş ve istikrarsızlıklar baş göstermiştir. Ülke halkına ve ekonomisine ciddi zararlar veren bu süreç 2011

özellikle Mısır tesiriyle yayılmasıyla bölgede bir taraftan dini ilimleri öğreten ulemanın diğer taraftan ise tasavvufi hayata ağırlık veren şeyhlerin etkisi görülmektedir ve Sudanlı Müslümanların çoğu Mâliki mezhebine mensuptur. Sudanlı Müslümanların eğitiminde ve İslâmi bilinci kazanılmasında ise geçmişte önemli ölçüde yaygın olan ve “halve” adı verilen medreselerin etkinliği bilinmektedir. Bu medreselerde hafızlıkla birlikte dini ilimlerin öğrenilmesi süreci sekiz yıllık bir periyoda yayılmıştı. (3)

yılında ülkenin Güney ve Kuzey olmak üzere

İlerleyen yıllarda ise bu medreselerin etkinliği

ikiye ayrılmasına sebebiyet vermiştir.

azalmış ve modern eğitim kurumları ihdas edil-

56

SAFER 1437

O’nun İzinde...


SUDAN miştir. Bununla birlikte Sudan halkı geçmişten günümüze Afrika’daki emperyalizme karşı giriştiği meydan okumalarla tanınmış ve ülke İslâmi harekete mensup pek çok gruba ev sahipliği yapmıştır. Hasan el Turabi kontrolündeki İslâmi Milli Cephe, Mısır etkisiyle oluşan Müslüman Kardeşler Cemiyeti ve Cemaatu Ensari’s-Sunneti’l-Muhammediye bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Ülkede ayrıca Şazeliyye ve Kadiriyye tarikatlarının da varlıklarını sürdürdüğü bilinmektedir. Günümüzde maalesef Sudan Müslümanları hem Darfur sorunu hem de uluslararası etkilerle gerçekleşen iç karışıklıklar, istikrarsızlıklar ve ekonomik problemler sebebiyle ciddi sorunlarla mücadele etmektedir.

İlginç Bir Anektod: İnsanlık tarihinin belki de en çarpıcı karelerinden biri olan ve sürünerek biraz uzaktaki gıda dağıtım bölgesine gitmeye çalışan küçük bir kız çocuğunun fotoğrafı Sudan’da çekildi. Bu fotoğraf 1994 yılında fotoğrafın sahibi Kevin Carter’a Pulitzer ödülünü getirmişti ama insanlık bu kareyi hiçbir zaman unutmayacaktı. Carter fotoğrafı çektikten sonra ölmek üzere olan bu çocuğa yardım etmeyecek ve profesyonel bir fotoğrafçı olduğu düşüncesiyle bölgeden uzaklaşacaktı…

-------------------------1. Meral Avcı, “Sudan”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklo-

Sudan’da ülkenin güneyi hariç nüfusun neredeyse tamamını Müslüman halk oluşturur. İslâmiyet’in özellikle Mısır tesiriyle yayılmasıyla bölgede bir taraftan dini ilimleri öğreten ulemanın diğer taraftan ise tasavvufi hayata ağırlık veren şeyhlerin etkisi görülmektedir ve Sudanlı Müslümanların çoğu maliki mezhebine mensuptur. Sudanlı Müslümanların eğitiminde ve İslâmi bilinci kazanılmasında ise geçmişte önemli ölçüde yaygın olan ve “halve” adı verilen medreselerin etkinliği bilinmektedir. Bu medreselerde hafızlıkla birlikte dini ilimlerin öğrenilmesi süreci sekiz yıllık bir periyoda yayılmıştı.

pedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013 2. M. Ahmet Varol, “Sudan”, Vahdet Dergisi. 3. Ahmet Kavas, “Sudan”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

57


HABER ANALİZ EMRAH SEVEN

KEMALİST vesayetten

PKK

vesayetine

O

smanlı Devletinin yıkılması, Hilafetin kaldırılmasının ardından birçok ulus devleti

kuruldu. Müslümanlar başsız, sahipsiz, lidersiz kaldı. İslâm ülkeleri ise bu süreç içinde parçalandı. Bunlardan bir tanesi de Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte ülke tamamıyla Kemalist vesayetin hegemonyasına girdi. Kemalist vesayet 1945 yılına kadar ( Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ) ülkeyi tek başına yönetti. Müslüman halka tepeden inme

58

SAFER 1437

devrimleri dayatarak baskı uyguladı. Tek parti iktidarında Kemalistler sayısız katliamlar yaptı. Devrimleri kabullenmeyenleri ise katletti, suikastlar düzenledi, ortadan kaldırdı. Kemal Atatürk, takvimler 1924 yılına geldiğinde Hilafeti kaldırarak ‘Ülkeyi gökten indiği sanılan dogmalarla yönetecek değiliz’ ifadesi ile İslâm dinine bakış açısını ortaya koydu. Atatürk’ün takipçilerinden bazıları Kemalizm’i din; Nutuk’u da kutsal kitap olarak kabul ediyor. Cumhuriyet dönemi O’nun İzinde...


yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise 28 Haziran 1929 tarihli Milliyet gazetesinde yazdığı köşe yazısında Kemalizm’i mezhep olarak tanımlıyor. Kemalizm’i din olarak gören Atatürkçüler kitap bulduktan sonra bir de mabede ihtiyaç duydular. Bu sırada ise Kemalettin Kamu devreye girerek Ne mucize ne efsun Ne örümcek ne yosun Çankaya yeter bize Kâbe Arap’ın olsun... Mısralarını yazarak, Kemalistlerin mabet ihtiyaçlarını da anıtkabirle karşılamış oldu. Türkiye’nin resmi ideolojisi olan Kemalizm, ideolojisini kabul ettirmek için yasalar ve düzenlemeler çıkartarak katliamlara girişti. Şapka kanunu,

13 Şubat 1925 Şeyh Said’in önderliğinde başlayan kıyam bir muhbirin ihbarıyla 29 Haziran 1925’te bastırılır. Şark İstiklal Mahkemesi Diyarbakır Dağkapı Meydanında idam edilen Şeyh Said, idam sehpasında iken son isteği sorulduğunda, kâğıt, kalem ister ve kâğıda Arapça olarak “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir.” yazar ve kelime-i şehadet getirerek idam edilir.

Tevhid-i tedrisat… Bu tepeden inme yasalar ve düzenlemelerle en fazla zararı görenler ise Doğu bölgelerinde yaşayan Müslümanlar oldu. Kemalist

ideolojinin

katliamlarından

birkaç

örnek…

Şeyh Said Kıyamı Hilafetin kaldırılmasından sonra Şeyh Said ve ta-

malar ve faili meçhul cinayetler artar, bölge karanlığa terk edilir.

raftarları - isyan değil - unutulmayacak bir kıyam

Zilan Deresi Katliyamı

başlatarak bütün dünya Müslümanlarına örnek olur. Kıyama Batı illerinden Müslümanlar da destek verir. 13 Şubat 1925 Şeyh Said’in önderliğinde başlayan kıyam bir muhbirin ihbarıyla 29 Haziran 1925’te bastırılır. Şark İstiklal Mahkemesi Diyarbakır Dağkapı Meydan’ında idam edilen Şeyh

Said, idam sehpasında iken son isteği sorulduğunda, kâğıt, kalem ister ve kâğıda Arapça olarak “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir.”  yazar ve kelime-i şehadet getirerek idam edilir. Şeyh Said kıyamından sonra bölgede yaşayan bir sürü aile sürgün edilir. Bölgede baskılar, dayatdergi.nebevihayatyayinlari.com

Kemalistlerin, Devrim ve İnkılap adı altında yaptıkları katliamlardan biri de Zilan deresinde meydana gelen katliam. 1930 yılının Temmuz ayında Ağrı Dağının eteklerindeki Zilan deresinde 15 bine yakın Kürt öldürülmüştür. Katliamın ardından, 31 Ağustos 1930 tarihli Milliyet Gazetesi, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün bir demecini yayımladı. O dönemdeki ırkçı yaklaşımı ifade eden bazı ifadeler: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türkleridir.” Kemalistlerin yaptıkları katliamlardan sadece birkaç tanesi… Diğer bir vesayetçi zihniyet ise SAFER 1437

59


PKK’nın ideolojisi, Marksizm-Leninizm üzerine kuruludur.PKK’nın amacı; Kürdistan olarak tanımlanan, Kürtlerin de yaşadığı, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu, Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeydoğusu ve İran’ın kuzeybatısındaki bölgede, bağımsız sosyalist bir Kürt devleti kurmak.

PKK’dır. Abdullah Öcalan’ın 1974 yılında kurduğu bu örgüt, sayısız eyleme imza atarak binlerce insanı öldürdü. Dindar bir ailede yetişen Öcalan, lise yıllarında Seyyid Kutub’un birkaç kitabını bile okumuştur. Daha sonra Sosyalizmin alfabesi adlı kitabı okuyarak değişime giren Öcalan, şu ifadeleri kullanarak dine karşı bakış açısını ortaya koyar: ‘Muhammed kaybetti, Marks kazandı.’

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi kendi ile aynı düşünmeyenleri bölgeden zorla göç ettirir, karşı gelenleri ise öldürür.

PKK’nın ideolojisi,  Marksizm-Leninizm üzerine kuruludur. PKK’nın amacı; Kürdistan olarak tanımlanan,  Kürtlerin  de yaşadığı,  Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu, Irak’ın kuzeyi,  Suriye’nin kuzeydoğusu ve  İran’ın kuzeybatısındaki bölgede, bağımsız sosyalist bir Kürt devleti kurmak. Türkiye Cumhuriyeti’nin izlemiş olduğu Doğu bölgelerinde ret, inkâr ve asimilasyon politikaları bölgedeki Kürt vatandaşları PKK adlı örgütün

Pkk’nın Katliyamları (Bu Bölüm PKK’nın Yayın organı Serxwebun adlı dergiden alınmıştır.) “22 Eylül günü ise Güneyce Çiftekavak mezrasına ARGK gerilla takımı tarafından baskın düzenlendi. Baskın sırasında hain milis çete aile olan Güngörlerden 11 kişi öldürüldü.”

kucağına iter ve PKK’nın amaçlarını gerçekleştir-

(22 Eylül 1987 günü, Şırnak’ın Güneyce köyü Çif-

mesine yardımcı olur. Bu fırsatı kaçırmayan PKK,

tekavak mezrasını basan PKK’lılar, 2’si hamile 5’i

60

SAFER 1437

O’nun İzinde...


kadın, 4’ü çocuk 11 kişiyi katletti, 2 kişiyi ağır yaraladı) 20 Haziran 1987 saat 21.30 sularında 16 haneli ve 60 nüfuslu Pınarcık köyüne baskın düzenleyen PKK’lılar, 16’sı çocuk 6’sı kadın 30 kişiyi öldürdü. PKK’lılar saldırının ardından olay yerine PKK’ya bağlı Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ARGK) imzalı şu bildiriyi bıraktılar: “Kürdistan’a ve Kürtlüğe düşman faşist Türk sömürgeciliğini 5 paralık uşağı ajan milis çete başları: Halk kurtuluş kuvvetlerinin kurşunlarından hiçbir güç sizi kurtaramaz. Halka karşı daha fazla suç işlemeden Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu’na teslim olun. Halktan af dileyin. Suçlarınızın hesabını verin.” 20 Ağustos gecesi Eruh’a bağlı Kılıçkaya Köyü’nün Milan mezrası büyük bir ARGK birliği tarafından basılarak denetim altına alındı. Daha

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin uygulamış olduğu ret, inkâr ve asimilasyon politikaları özelde bölgede yaşayan Müslüman Kürtleri genelde ise Türkiye’de yaşayan Müslümanlara baskıyı ve şiddeti getirmiştir. Nasıl ki dindarlar bu baskı politikalarından kurtulmak için Demokrasiye sığınarak hata etmişlerse Kürtler de Marksist ideolojiye sahip olan PKK ya sığınarak aynı hataya düşmüşler.

önce birkaç kez uyarılmış olmalarına rağmen düşmana uşaklıkta kararlı görünen… Adlı hain çeteler, teslim olmayıp karşı koymaya çalışınca evlerine yönelik saldırı düzenlendi. 25 çete ve yakını öldürüldü.” “Yer yer hedeflerin doğru tespit edilememesi sonucu sivil kayıplar yaşandı. Özellikle Dersim eyaletinde Madımak Oteli katliamına “misilleme” olsun diye Erzincan’a bağlı Türk kökenli faşist bir köyün vurulması olayı yaşanmıştı. Ardından aynı yörede başka bazı sivil hedeflerin de vurulması bize zarar vermişti. Erzincan Tercan alanlarındaki tüm Türk köyleri silahlandırıldı.”

bu baskı politikalarından sığınmak için Demokrasiye sığınarak hata etmişlerse Kürtler de Marksist ideolojiye sahip olan PKK ya sığınarak aynı hataya düşmüşler.

(Karayılan’ın bahsettiği “sivil faşist” köy Baş-

Müslümanlara düşen en önemli vazife akide-

bağlar. 5 Temmuz 1993 günü basılan köyde 33 kişi

sine, inancına sahip çıkmasıdır. Çünkü bizleri

öldürülmüş, köy ateşe verilmişti)

kurtaracak saf ve temiz olan İslâm akidesi. Bu se-

Selahattin Demirtaş’ın ‘Kobani’de katliam var.’

beple inanç sahibi her birey şartların doğurduğu

çağrısıyla başlayan 6-7 Ekim olaylarında 50’nin

ve şartların oluşturduğu beşeri ideolojilere karşı

üzerinde mütedeyyin insan PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H tarafından öldürülmüştür. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin uygulamış olduğu ret, inkâr ve asimilasyon politikaları özelde bölgede yaşayan Müslüman Kürtleri

Kur’an ve Sünnete sımsıkı sarılmalı ve bırakmamalı. Geçmişte yapılan hatalardan olan demokrasiye sığınma veya sosyalizme sığınma gibi hatalara düşülmemeli.

genelde ise Türkiye’de yaşayan Müslümanlara

Allah bizleri İslâm akidesini yaşayanlardan ey-

baskıyı ve şiddeti getirmiştir. Nasıl ki dindarlar

lesin.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

SAFER 1437

61


SAİD ÖZDEMİR

Allâh’a Örtüsüyle Yaklaşan Şehîde;

Hadîl el-Haşlamûn K

ök salmak için değil de, bir gölge uzantısı kadar kalıp gideceğimiz şu âhir ömrümüzde öyle olaylar, öyle şahsiyetler gündemimize gelip konuk olup gitti ki. Her gelen bir şeyler fısıldadı, bir şeyler anlattı; bir zamanlar cihâna sığmayan şimdiler de iki gölün arasına sıkışan İslâm ümmetine. Ne yazalım inançlarını şehâdetle taçlandırıp, ‘Ben geldim yâ Rabbi’ diyerek, tekbirlerle Allah’a gidenlerin arkasından. Ne diyelim sorumluluklarının farkına varıp da dikenlere, cam kırıklarına basmadan, silahların önünde izzeti sergileyenlerin akabinden... Adı; Hadîl’di... ‘Güvercin sesi’ manâsını Aksa’nın bağrında taşıyıp durdu. Ümmetin acı sızıntısına muttâli olan biriydi Hadîl... Yükünü bırakarak bir güvercin edâsıyla Rabbine de uçup gitti. Bomba ve silah seslerinin eğitimin nağmesi olduğu Fi-

62

SAFER 1437

listin de her gün okula silahların gölgesi altında gidip gelirken, İslâm ümmetine feryât edenlerden biriydi. Taşıdığı iki gözü zulümlere ve zorbalığa, kulakları geceleri yükselen âh-u figânlara tanıklık etmiş, zihni ise sürekli ‘çıkış nerede’ suâlini sorup durmuştu. Yaşı daha 17 idi. Baharı fırsat bilip de çetin kış şartlarına imân ve ahlâkını hazırlayan biriydi. Yaş bahanesinin arkasına sığınanların aksine taşımış olduğu küçük yüreğinde; Hanım sahâbilerin, Hafsa’ların, Aişelerin, Ummu İmâralar’ın hayat ve duruşlarnın ma’kes bulduğu biriydi. Tavizlere kapı kapatan, ‘yüzündeki örtüyü indir’ diyen İsrail askerine, ‘Bu Allah’ın emridir’ diyerek silahların ölüm kustuğu bir zaman da şehâdete alnı ak bir şekilde yürüyenlerden biriydi. Yaşı daha 17 idi. Herkes Allah’a yaklaşacak bir kurbân, bir vesile aradığı şu zilhicce günlerinde, O en kıymetli canını Rabbine takdim etti. Asrı saâO’nun İzinde...


dette yaşayan bir olayı tekrâr tekrâr bizlere yansıtarak okuttu. Ganimetler dağıtılıp da ‘bu da senin savaştan dolayı düşen payın’ denildiğin de Allah Rasûlü’nin yüzüne bakarak ‹Ben ganimet istemem. Şu alnımdan bir ok gelsin de şehid olayım yâ Rasûlullah!’ diyen zenci sahâbe vardı. Savaş sonrası tam da işâret ettiği yerden ok yemiş ve Rabbine doğru yürümüştü. Bu manzarayı gören Allah Rasûlü sallallah’u aleyhi ve sellem: ‘Bu Allah’a karşı doğru oldu, Allah da bunu tasdîk etti’ dedi. İşte ey Hadîl, sen de yaşadığın kısa hayâtta arkadaşların şâhitliği ile Allah’a karşı doğru oldun. Attığın bütün adımlar da örtünün, nikâbın izzetinden, Aksa’nın kurtulmasından bahsettin. Allah azîmu’ş-şân da senin sözlerini; aldığın kurşun yarası ve girdiğin şehâdet listesi ile doğruladı. Küçük yaş da kur’an-ı ezberlemiş, önce Rabbinle bağlantıyı kurmuş, evvela Allah’ı tanımıştın. Ma’rifetle aydınlanan ömründe ibâdetlerini özenerek yapıp onu izzete ve şehâdete götüren bir basamak görmüştün. Okul da ‘fıkıh ve teşrî’ bölümüne girerek ağır sorumlulukların ilimsiz olmayacağını bilerek kitaplar alıp okuyor, dinini tam yaşamanın kuralını öğreniyordun. Örtüden giderek tavizler verip onu paçavraya çevirenlerin aksine önce beyaz bir başörtüsü alıp takmış, kısa zaman sonra ise peçeyle birlikte uzun ve siyah olan örtüye bürünmüştün. Bu başörtüsü leke götürmez diyerek hayâtın her safhasına bunu yaydın, adımlarını sağlam attın. Gönlü mescidlere bağlı genç kızlardan biriydin. Mescide gider küçük kız çocuklarının kur’an’dan ezberlediği yerleri tekrâr tekrâr dinler, onlara bazı âyetleri tefsir eder, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır dururdun. Kız çocuklarına alıp da kurs bitiminde hediye ettiğin kitap ise gâyet mânidardı. Râğıb Sercân’in ‘Mâzâ kaddeme’l-Müslimûne lil-âlem/ Müslümanlar dünyâ’ya ne sundu?’ adlı kitâbıydı. Küçük beyinlere nakşettiği; ‘Bizim de bir şeyler yapmamız lazım’ hakikatiydi. Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem’in ‘Pazartesi-Perşembe oruç tuttuğunu’ öğrendiğinden bu yana orucunu bırakmamış, gördüğü her arkadaşına ‘Vallahi bu oruçları tutmak, insana öyle güzel bir his veriyor ki bundan asla vazgeçmememiz lazım’ diyordun. Gece namazını öğrendiğinden dergi.nebevihayatyayinlari.com

beri de sürekli kıyâma dururken görülürdün. Gecene gündüz boyası çalınca Allah da senin gecelerini gündüz gibi yapmıştı. Hadîl dünyâ gecesini gündüz yaptı, Allah da O’nun âhiret karanlıklarını gündüz gibi yapacaktır inşaallah. Bütün bu öğrendiği hakikat incileri hazin bir şırıltı ile bir yöne doğru nehir gibi aktı. Aktı da israil askerinin önünde durdu. Orada birikti. Artık öğrenilen ilmin amel ve pratiği kalmıştı. İşte her gün şehâdete erenlerin gelip de durduğu silahın menziliydi burası. Yıllardır zulümlerine engel olunamadığı Filistin topraklarıydı burası. Minik minik yavruların bile ölürken avuçlarında taş taşıdığı yerdi burası. Yeni doğanların bile önce annesinin göğsüne sonra da yerde ki taşa baktığı yerdi burası. Önce yolda durduruldu. Buradan geçmen için yüzünü açman lazım denildiğinde 17 yaşındaki Hadîl; ‘Bu Allah’ın emridir’ diyerek reddetti. Allah’ın yoluna canını adamıştı Meryem gibi, Uhud da Sümeyrâ gibi. Bedenine isâbet eden 9-10 kurşun ise O’nu Allah’ın yolundan ayıramadı. Melek edâsıyla çıktığı bu kutlu yolda, yine melekleri imrendirecek bir şehâdetle yürüdü Rabbine. İşte Hadîl böyleydi. Meltem rüzgârı gibi bir hayât yaşadı, Allah’a hamdederek yürüdü, ümmetin yitiği olarak da bu dünyâ’dan ayrıldı. Kısa zaman da zirveye tırmananlardan oldu. Taşımış olduğu fikrin dedikodusunu yapmayarak, inancın ve örtünün namusunu İsrail askerine karşı dimdik durarak gösterdi. Üstâd’ın dediği gibi “Çiçekler bahar da gelir, Öyle kutsi çiçeklere zemin hazır etmek gelir” terennümüyle kendisinden sonra gelecek nesle bir iz düşümü bırakarak gitti. Demiştik O Hadîl’dir. Güvercin sesi mânâsı ile Rabbine kanat çırparak gidendir. Ömrünün baharında taçlandırdığın şehâdetin kutlu olsun, büyük bir iştiyâkla gittiğin Rabbimiz sana merhametiyle muâmele etsin. Geride kalan biz İslâm ümmetine de şuûr, bilinç, idrâk ve ittifâk nasip etsin.. Allah’umme âmin. SAFER 1437

63


Nebevi Hayat Dergisi 36. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/