Page 1


ÜNİ


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 34 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu

nun izinde

Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük

İçindekiler İslam’da Ticaret Ahlâkı ve Helal Kazanç Ölçüleri / Mahmut Varhan

Teslimiyetin Zirvesinde Bir Peygamber: Hz. İbrahim Aleyhisselâm / Hakan SARIKÜÇÜK

Hac ve İslam Birliği / Muhammed Salih TATLI

(Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Makam-ı İbrahime Varmak / Derya FIÇICI

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz

Kâbe ve Kâbe Tarihi / Rıdvan BADUR 22

Grafik-Tasarım Ercan Araz & Yakup Hazman Kapak Yakup Hazman Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Eylül 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

4 10

14

20

Kurban; En Sevdiğini Allah’a Adama Bilincidir / Zafer MERT

26

Eyvah İslamla Olan Son Bağını Koparanlara! / M. Sabri YÜCEL 30 Gündem: Bunların Farkında mıyız? / Nedim BAL 34 Afrika Boynuzu’nda Bir İslam Beldesi: Somali / Metin EKEN 38 Allah Yolunda Bir Kurban: Abdullah bin Zübeyr (radıyallahu anh) / Cihan MALAY 42 4-7 Yaş İlk Çocukluk Yılları / Halime YILMAZ 48 Rahman’ın Vakarlı Kulları / Ebubekir EREN 52 Hayat Veren Şeylere Çağrıldığınızda / Yusuf YILMAZ Yüze Yansıyan Yürekler / Esma KÖSE

54

58

Haber Analiz: Tarihi Cami’ye İçki Kuşatması / İbrahim ADAK 62

“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân: 96)


HAKAN SARIKÜÇÜK TESLIMIYETIN ZIRVESINDE BIR PEYGAMBER: HZ. İBRAHIM

10

(Aleyhisselâm)

Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.

Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.” (Âl-i İmran; 97) Bizleri mübarek bir aya çıkaran Allah’a hamdolsun. Salat ve selam, hac ile ilgili her türlü bilginin kendisinde toplandığı Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun.

Müslümanların bugün ellerindeki en değerli hazinelerden biri hacdır. Hac, bütün dünya Müslümanları arasında bir kaynaşma ve bütünleşme ortamının oluşmasına vesiledir. Dolayısıyla bunu

MUHAMMED SALIH TATLI HAC VE İSLAM BIRLIĞI

16

bir fırsat bilmek ve çok iyi değerlendirmek gerekmektedir. Hac bir ümmet zirvesidir. Müslümanlar ellerindeki hazinenin değerini bilmemektedirler. Kimsenin zorlaması olmadan her yıl Müslümanlar bir araya gelmektedir. Sorunlarını, istişare edebilecekleri, dertlerine paylaşabilecekleri büyük bir nimettir hac. Öyle ki, İslam’ı yanlış anlayan Müslümanların, gerçek İslam’la tanıştıkları bir hidayet rehberidir kimi zaman. Nebevi Hayat Dergisi olarak hac ve umre ibadetini ifa eden kardeşlerimizin amellerinin kabullülüğünü ve Kurban Bayramının da tüm Müslümanlara hayırlar getirmesini Allah’tan niyaz

CİHAN MALAY ALLAH YOLUNDA BIR KURBAN: ABDULLAH BIN. ZÜBEYR (radıyallahu anh)

44

ederiz. Rabbim, davası uğruna Kurban düşen şehitlerimizin şehadetlerini kabul edip nice kurbanların yetişmesini vesile kılsın inşallah. Selam ve dua ile


MAHMUT VARHAN

İSLAM’DA TİCARET AHLÂKI VE HELAL KAZANÇ ÖLÇÜLERİ İkinci Esas: Ticarette Niyeti Tashih Etmek

N

iyet amelden önce gelmektedir. Ticaret de dahil her türlü ameli meydana getiren, onu değerli veya değersiz kılan o ameli işlemeye sevkeden niyettir. Nitekim Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ameller ancak niyetlere göredir. Ve her bir kişi için ancak niyet ettiği şey vardır. Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve Rasûlü içinse, onun hicreti Allah›a ve Rasûlü’ne olmuş olur. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadın için olursa, onun da hicreti, kendisi için hicret etmiş olduğu şeye olur (onu elde eder ve onun için başka bir şey yoktur).” (1)

Bu hadisi şerheden İbni Receb el-Hanbelî şöyle demektedir: “Peygamber Efendimiz’in “Ameller ancak niyetlere göredir” sözünün anlamı şöyle de olabilir: Amellerin salih ve fâsid olması, makbul veya merdud olması, mükâfata mazhar olması ya da olmaması niyetlere bağlıdır. Dolayısıyla bu, şer’i bir hükmü bildirmektedir ki; o da amellerin salâhı veya fesadı, niyetlerin salâh veya fesadına göredir. Peygamber Efendimiz’in bundan sonraki “Ve her bir kişi için ancak niyet ettiği şey vardır” sözü de şunu bildirmektedir ki: Kişi ameli ile neyi niyet etmişse, onun için ancak o hâsıl olur. Şayet hayır niyet etmişse, onun için hayır vardır. Yok eğer ameli ile şer niyet etmişse, onun için de ancak şer vardır. Buna göre bu ikinci cümle, birinci cümlenin salt

4

ZİLKÂDE 1436

tekrarı olmaktan çıkar. Çünkü birinci cümle, amelin salâh ve fesadının o ameli meydana getiren niyete bağlı olduğunu ifade ederken; ikinci cümle şuna delalet etmektedir ki, amel eden kişinin amelinden dolayı mükâfata nâil olması salih niyetine bağlı olup, ameli sebebiyle cezaya çarptırılması da fâsid niyetinden dolayıdır. Bazen de kişinin niyeti mübah olup, buna bağlı olarak ameli de mübah olur ve bu amelinden dolayı onun için ne mükâfat ne de azab hâsıl olur. Bütün bunlara göre amelin salih, fâsid veya mübah olması; o ameli işlemeye sevkeden ve onu meydana getiren niyete göredir. O ameli işleyen kişinin mükâfat alması, azaba müstehak olması ya da bu ikisinden de uzak kalması; o amelin salih veya fâsid ya da mübah olmasını sağlayan niyete göredir.” (2) “Peygamber Efendimiz’in “Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve Rasûlü içinse...” sözüne gelince: Amellerin niyetlere göre olduğunu ve amel eden kişinin, hayır olsun şer olsun amelinden nasibinin ancak niyeti olduğunu zikredince -ki bu iki husus da kapsayıcı iki kelime ve genel iki kaide olup, hiçbir şey bunların haricinde kalmaz-; bunun peşinden sureten aynı olup, niyetlerin değişmesi ile salih veya fâsid olan amellere bir örnek vermek için bunu zikretti. Bununla sanki şöyle demektedir: Diğer bütün amellerin durumu da bu misaldeki amel (olan hicretin durumu) gibidir.” (3) O’nun İzinde...


Görüldüğü gibi bu hadis’i şerif, bütün amellerde olduğu gibi ticarette de niyetin ne kadar önemli olduğunu ifade etmektedir. Esasen her türlü amelin ardında asıl âmil ve itici güç olarak en önemli faktör olan niyet bulunmaktadır. Ticaretin de asıl âmili, herkesin içinde fıtrî olarak bulunan mal sevgisinden başka bu niyettir. Kişiyi ticaret yapmaya sevkeden bu niyet salih olabileceği gibi, fâsid veya kötü de olabilir. İnsan ya Allah Azze ve Celle’nin emrine imtisâl etmek ve maişetini temin ederken ilâhî rızaya da nâil olabilmek için ticaret yapar. Böylece yaptığı ticaret sayesinde hem dünyevi mâişetini temin etmiş olur ve hem de uhrevi saadete nâil olacaktır. İşte bu salih niyetten sâdır olan ticaret, kârlı ve güzel bir ticarettir. Ya da insan helal-haram sınırlarını gözetmeden içindeki mal sevgisi duygusunu tatmin etmek, şu fâni dünyada refah ve lüks içinde yaşayabilmek, geniş imkânlar, mevki-makam, şöhret-itibar, başkaları üzerinde güç ve otorite sahibi olmak ve böylece çeşitli arzu ve ihtiraslarını gerçekleştirmek için ticaret yapar. İşte bu fâsid niyetlerden sâdır olan tidergi.nebevihayatyayinlari.com

caret de dünyada insana pek çok günahlar kazandıran ve neticede insanın helak olmasına sebep olan değersiz ve fâsid bir ticarettir. Değerli, nezd’i ilâhîde makbul ve gerçek anlamda kârlı bir ticaretin temel esaslarını belirlemek üzere yine İbni Receb el-Hanbelî’ye müracaat edelim. O, bütün amellerin Allah Azze ve Celle’nin nezdinde değerli ve makbul olması için temel esasları belirlerken şöyle demektedir: “Rivayet edildiğine göre İmam Ahmed şöyle demiştir: «İslam’ın temelleri şu üç hadistir: “Ameller niyetlere göredir” hadisi; “Her kim bizim bu işimizde (dinimizde) onda bulunmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilir” hadisi ve bir de “Helal apaçık bellidir, haram apaçık bellidir ve bu ikisinin arasında insanlardan birçoğunun (hükmünü) bilmediği şüpheli şeyler bulunmaktadır...” hadisidir.” Zira dinin tamamı emredilenleri yerine getirmek, mahzûrattan (sakıncalı ve haram olan şeylerden) sakınmak ve şüpheli şeyler hususunda (hükmünü bilinceye kadar) tevakkuf etmektir. Tüm bunları da Nu’man b. Beşir radıyallâhu anhu’nun (Helal belli, haram bellidir) hadisi kapsamaktadır. ZİLKÂDE 1436

5


Bütün bunlara riayet etmek de ancak şu iki hususu gerçekleştirmekle tamamlanır ve kemâle erer: 1- Amel, zâhiri ve dış şartları bakımından Kur’an ve Sünnet’e muvafık olmalıdır. Bu hususu, Hz. Âişe radıyallahu anha’nın: “Her kim bizim bu işimizde (dinimizde) onda bulunmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilir” hadisi ifade etmektedir. 2- Bâtını ve iç yüzü itibariyle amel, sadece Allah Azze ve Celle’nin rızası için yapılmış olmalıdır. Bu hususu da Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun: “Ameller niyetlere göredir” hadisi ifade etmektedir. Fudayl b. İyaz rahimehullah, Allah Teâlâ’nın: “Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk; 2) ayetindeki “daha güzel” ifadesini, “daha ihlaslı ve daha doğru” şeklinde tefsir ederek şöyle dedi: “Şayet amel halis (Allah rızası için yapılmış) olur da doğru (Kur’an ve Sünnet’e muvafık) olmazsa, kabul edilmez. Aynı şekilde doğru olur da halis olmazsa, kabul edilmez. Makbul olması için sadece Allah Azze ve Celle’nin rızası gözönünde bulundurularak yapılmış olması gerekir; doğru olması için de Sünnet’e uygun olması gerekir.” (4)

Ka’b b. Ucra radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından bir adam geçti. Rasûlullah’ın ashabı onun yiğitliğini ve çalışkanlığını görünce şöyle dediler: “Ya Rasûlallah! Bu Allah yolunda cihada çıksa ne iyi olurdu!” Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Eğer bu kişi, küçük çocuklarının maişetini temin etmek için çıkmışsa, muhakkak o Allah yolundadır. Şayet o, pir’i fâni olan yaşlı anne-babasının maişetini temin etmek için çıkmışsa, şüphesiz o Allah yolundadır. Şayet o, nefsinin iffetini sağlamak ve başkalarına muhtaç olmamak için çıktıysa, yine de o Allah yolundadır. Yok eğer o, gösteriş ve övünüp böbürlenmek için (çalışıp kazanmak maksadıyla) çıktıysa; şüphe yok ki o şeytanın yolundadır.”

6

ZİLKÂDE 1436

Demek ki ticaretin Yüce Mevlâ nezdinde makbul, hem dünya ve hem de ahirette değerli, faydalı ve kârlı olması için; Kur’an ve Sünnet’e muvafık olmasının yanında halis olması ve sahih/salih bir niyetle yapılmış olması gerekir. Bütün amellerde ve özellikle de ticarette niyeti tashih etmek ve salih niyeti muhafaza etmek öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Nitekim Süfyan-ı Sevri rahimehullah şöyle demektedir: “Niyetimi tashih etmekten daha zor bir işe girişmiş değilim. Çünkü niyetim sürekli değişip durmaktadır.” Yûsuf b. Esbât rahimehullah şöyle demektedir: “Halis niyeti fâsid niyetten ayıklayıp muhafaza etmek, amel edenler için uzun bir süre yorularak ibadet etmekten çok daha zordur.” İmam Ahmed, Yezid b. Harun’un hadis meclisinde oturmaktaydı. Yezid b. Harun, Hz. Ömer’in “Ameller niyetlere göredir” hadisini rivayet edince; İmam Ahmed şöyle buyurdu: “Ya Ebâ Halid! İşte bu, boynumuza geçirilmiş bir urgandır ki, bizi boğmaktadır.” O’nun İzinde...


İşte bundan dolayı mü’min tüccarın niyetini tashih etmek ve salih niyetini muhafaza edebilmek için Yüce Mevlâ’ya yalvarıp yakarması, O’nun tevfikini niyaz etmesi gerekir. Sahih ve salih bir niyete muvaffak kılınırsa, bunu en değerli bir hazine kabul etmesi ve korumak için âzami gayret sarfetmesi gerekir. Zira salih niyet gibi değerli hazinelerin hırsızları hem çok hem de sinsidirler. Halis niyetini bu sinsi hırsızlara kaptırmamak için sürekli uyanık ve tetikte bulunmalıdır. Ticaret yapan bir mü’min şu hususlara niyet etmelidir: a) “Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından (rızkınızı) talep edin. Allah’ı pek çok zikredin ki, felâha eresiniz.” (Cum’a; 10) buyuran Allah Azze ve Celle’nin emrine imtisâl etmek ve bu yolla O’nun rızasını kazanmak. Zira her bir canlının rızkını takdir edip hazırlayan Yüce Mevlâ, bu rızkı elde etmek için çalışmayı şart koşarak şöyle buyurmuştur: “İnsan için ancak emeğinin karşılığı vardır. Emeği de mutlaka görü(lüp değerlendiri)lecek. Sonra da ona karşılığı tastamam verilecek.” (Necm; 39-41) Eğer mü’min tüccar, Yüce Mevlâ›nın rızasını gaye’i ulyâsı kabul ederek O’nun emir ve yasakları çerçevesinde ticaretini yürütürse, hem bu dünyada maişetini temin eder ve hem de bunun karşılığını ahirette görüp ebedi saadete nâil olur. b) İffetini muhafaza ederek, başkalarına muhtaç kalmamak ve kınanmış olan dilencilik marazına mübtelâ olmamak. Alan el olmak yerine veren el olmaya gayret etmek. Zira veren el her zaman alan elden daha üstün ve daha faziletlidir. Nitekim Enes radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiğine göre Ensar’dan bir adam dilenmek için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelir. Efendimiz ona: “Evinde herhangi bir şey yok mu?” diye sorar. Adam: “Bir kısmıyla örtünüp, bir kısmını serdiğimiz bir çul ve kendisinden su içtiğimiz bir kabımız var” deyince; Efendimiz: “Onları bana getir” buyurdu. Adam bu ikisini alıp gelince, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bunları eline aldı ve: “Kim bu ikisini satın alır?” buyurdu. Bir adam: “Ben bu ikisini bir dirheme satın alırım” deyince; Rasûlullah Efendimiz iki ya da üç defa: “Bir dirhemden dergi.nebevihayatyayinlari.com

fazla veren yok mu?” buyurdu. Başka bir kişi: “Ben bunları iki dirheme alırım” deyince; Efendimiz bu iki eşyayı ona sattı. İki dirhemi alarak Ensarlıya verdi ve şöyle buyurdu: “Bir dirhemle yiyecek bir şeyler satın alarak ailene ulaştır. Diğer dirhemle de bir balta satın alıp, bana getir.” Adam baltayı getirince, Rasûlullah Efendimiz mübarek elleriyle ona bir sap taktıktan sonra: “Şimdi git, odun keserek sat. On beş gün boyunca seni görmeyeyim” buyurdu. Adam denilenleri yaparak, on dirhem kazanmış bir halde geldi; bu paranın bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın aldı. Bunun üzerine Efendimiz ona şöyle buyurdu: “İşte bu senin için, kıyamet gününde yüzünde (siyah) bir nokta olacak dilencilikten daha hayırlıdır.” (5) c) Bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini helal yoldan temin etmek ve onları başkalarına muhtaç olacak bir durumda bırakmamak. Nitekim Peygamber Efendimiz, Sa’d b. Ebû Vakkas’a şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki senin mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları başkalarına avuç açan fakirler olarak bırakmandan senin için daha hayırlıdır.” (6) Ka’b b. Ucra radıyallâhu anhu dedi ki: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanından bir adam geçti. Rasûlullah’ın ashabı onun yiğitliğini ve çalışkanlığını görünce şöyle dediler: “Ya Rasûlallah! Bu Allah yolunda cihada çıksa ne iyi olurdu!” Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Eğer bu kişi, küçük çocuklarının maişetini temin etmek için çıkmışsa, muhakkak o Allah yolundadır. Şayet o, pir’i fâni olan yaşlı anne-babasının maişetini temin etmek için çıkmışsa, şüphesiz o Allah yolundadır. Şayet o, nefsinin iffetini sağlamak ve başkalarına muhtaç olmamak için çıktıysa, yine de o Allah yolundadır. Yok eğer o, gösteriş ve övünüp böbürlenmek için (çalışıp kazanmak maksadıyla) çıktıysa; şüphe yok ki o şeytanın yolundadır.” (7) d) Maişetlerini temin edemeyen muhtaç müslümanlara yardımcı olmak; yetim, dul ve fakirlerin geçimini sağlamak ve Allah yolunda infak etmek. Özellikle günümüzdeki İslam âleminin durumu gözönüne getirildiğinde müslüman tüccarların infaklarına ne ölçüde ihtiyaç olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Bundan dolayı müslüman tüccarların, kazandıklarından asgari derecede ZİLKÂDE 1436

7


Hakikat şu ki bütün bu hususlar Allah Azze ve Celle’nin rızasını tahsil etmeye matuftur. Zira tüm bunlar Allah›ın emirleri olup, bunları O›nun rızasını kazanmak ve vaadettiği mükâfata nâil olmak için gerçekleştiren kimse; ilâhî emre imtisal etmiş ve O’nun rızasına nâil olmuş olacaktır. Müslüman tüccarın, bütün bu hususları gerçekleştirirken ilâhî rızayı gaye edinmesi ve bu ulvî niyetini sürekli muhafaza etmeye muvaffak olması için; kalbinin salâhına azami derecede ehemmiyet vermesi ve kalbini her türlü dünyevi haz ve ihtiraslardan koruması gerekir. Akıl ve tecrübesine dayanarak ticarî faaliyetlerini yürütürken, kalbi Yüce Mevlâ’nın zikri ile meşgul olmalıdır. Kalbini, her türlü hatanın ve çeşitli felaketlerin baş sebebi olan dünya ve mal sevgisinden muhakkak surette tecrid etmelidir. Bu hususta “el kârda, gönül yarda” anlayışı ve “Halkın içinde Hak Teâlâ ile birlikte olmak” düsturuyla amel ederek; ticaretin kendilerini Allah Azze ve Celle’yi zikretmekten alıkoyamadığı yiğitlerden olmaya gayret etmelidir.

kendilerine harcayarak, âzami derecede infak etmeleri gerekir. İnfaklarının zekat miktarı ile sınırlı kalmayıp, bundan kat be kat fazla olması gerekir. Çünkü zekat miktarı, infak ve tasaddukun asgari seviyesidir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve size topraktan çıkardığımız ürünlerin tertemizlerinden (hayra) harcayın ve kendinizin, ancak göz yumarak alıcısı olduğunuz kötülerini vermeye kalkışmayın ve bilin ki, Allah çok zengindir, çokça hamdedilen (övülen)dir.” (Bakara; 267)

“Sana (Allah yolunda) ne miktar harcama

yapacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan artanı...” Allah, size böylece ayetlerini açıklıyor, ta ki düşünüp taşınasınız.” (Bakara; 219) Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi sellem

ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve

şöyle buyurdu: “Çalışarak dul kadınların ve

yoksulların işlerine koşan ve maişetlerini temin eden kimse; Allah yolunda cihad eden, bıkmadan gece namaz kılan ve ara vermeden gündüz oruç tutan kimseler gibidir.” 8

8

ZİLKÂDE 1436

Ticarî faaliyetlerini yukarıda beyan edilen niyet ve gayelerle yürütmeye muvaffak kılınan müslüman bir tüccar, kalbî ve vicdanî bir şuura sahip olur. Artık o, ne olursa olsun şahsi menfaat ve nasıl olursa olsun ticarî kâr elde etme anlayışından tamamen uzaklaşır. Onun ticarî faaliyetlerinin olmazsa olmaz ölçüsü ilâhî rıza ve şer’i izindir. Helal-haram ölçülerine son derece hassasiyetle riayet eder. Bunun için de asla haram olan bir ticarî faaliyetin içinde yer almaz ve ne olursa olsun kul hakkına tecavüz etmez. Ahdine vefa göstermeye ve emanete riayet etmeye âzami derecede gayret gösterir. İşte bütün himmeti ahiret saadetini elde etmek olan müslüman tüccar ile tüm gayretiyle dünyevi imkânlara sahip olmaya ve mal biriktirme oburluğunu tatmin etmeye çalışan kapitalist bir tüccar arasındaki fark da budur. Bu ikisi de ticaret yapmakta ve ticarî faaliyet alanlarını genişletmeye ve kâr oranlarını yükseltmeye çalışmaktadırlar. Ancak bunlardan birisinin ticarî faaliyetlerinin ulvî bir gayesi, Allah Azze ve Celle tarafından belirlenmiş şer’i bir sınırı ve çerçevesi bulunurken; diğerinin hiçbir ulvî gayesi ve hiçbir sınırı yoktur. O’nun İzinde...


Onun tek gayesi nasıl olursa olsun şahsi menfaat ve ticarî kâr elde etmektir ki, bu gayet derecede süflî bir enâniyetin tezâhürüdür. Müslüman tüccar dünyevi maişetini kazanmakla birlikte ebedi ahiret saadetini de elde ederken; dünyada kazanmayı en büyük derdi haline getiren kapitalist tüccarın ahirette hiçbir payı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, bütün işlerinde ahireti gaye edinen kimseyle tüm işlerinde dünyayı gaye edinen kimseler arasındaki bu büyük farkı şu ayet’i kerimelerde beyan buyurmaktadır: “Kim ahiret ekinini (kazancını) isterse, onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini (kazancını) isterse, ona da ondan veririz ve elbette onun ahiretten hiçbir nasibi yoktur.” (Şûrâ; 20) “Kim bu ivediyi (dünyayı) isterse, orada ona, dilediğimize dilediğimiz kadarını ivedilikle verir, sonra da yerini cehennem kılarız; yerilmiş, kovulmuş olarak orayı boylar. Kim de ahireti ister ve mü’min olarak orası için gerekli çabayı gösterirse, işte çabaları meşkûr olan (kabul edilen/ şükranla karşılanan)lar onlardır!” (İsrâ; 18-19) “Kim dünya hayatını ve zinetini isterse, orada onlara emeklerinin karşılığını tastamam veririz ve orada hiçbir değer kaybına uğratılmazlar. İşte ahirette onlar için ancak ateş vardır; yaptıkları (iyi) işler de orada geçersizdir ve (esasen) yaptıkları her şey bâtıldır.” (Hûd; 15-16) “İnsanların mallarında nemalansın (artsın) diye verdiğiniz ribâ (tefecilik, faiz), Allah katında nemalanmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekat (nemalanır); dolayısıyla onlar, (kazançlarını) kat kat artıranların ta kendisidirler!”

İmam Ahmed şöyle demiştir: «İslam’ın temelleri şu üç hadistir: “Ameller niyetlere göredir” hadisi; “Her kim bizim bu işimizde (dinimizde) onda bulunmayan bir şeyi ihdas ederse, o reddedilir” hadisi ve bir de “Helal apaçık bellidir, haram apaçık bellidir ve bu ikisinin arasında insanlardan birçoğunun (hükmünü) bilmediği şüpheli şeyler bulunmaktadır...” hadisidir.”

bir kazancı hak etmiştir. Bu ikisi arasındaki fark Ebû Bekir es-Sıddık’ın ticareti ile Ebû Cehil’in ticaret anlayışı arasındaki fark kadar büyüktür. Nitekim Abdullah b. Mübarek rahimehullah şöyle demektedir: “Nice (hacim ve miktarı itibariyle) küçük amel vardır ki, niyet onu (kıymet itibariyle) büyük ve yüce yapar. Nice (hacim ve miktarı itibariyle) büyük amel vardır ki, (kötü bir) niyet onu küçültüp değersiz yapar.” Evet, akıllı adam odur ki, salih bir niyetle âdetlerini dahi ibadete çevirir. Akılsız adam da odur ki, niyetsizlikle ya da kötü bir niyetle ibadetlerini dahi âdete çevirir.

-----------------------

(Rum; 39)

1. Buhari: 1, 54, 5070, 6953; Müslim: 1907

Şu fâni ve geçici dünyada azıcık bir kâr elde ederek, ebedi ahiret saadetinden mahrum kalan kimsenin zararı ne kadar büyüktür! Bu kimse gerçekten tam bir iflasın içine girmiş ve dönüşü olmayan bir uçuruma yuvarlanmıştır. Bunun aksine dünyevi geçimini elde etmek için ticaret yaparken Allah’ın rızasını gaye edinen ve şer’i şerifin ölçülerine riayet eden kimsenin kazancı ve kârı ne büyüktür! O gerçekten ebedi bir saadete nâil olmuş, hem dünyada ve hem de ahirette büyük

2. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/68

dergi.nebevihayatyayinlari.com

3. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/72 4. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/71-72 5. Ebû Dâvûd: 1641; Tirmizi: 1218; Nesâi, el-Kübrâ: 7/259. Tirmizi dedi ki: “Hasen bir hadistir.” 6. Buhari: 1295; Müslim: 4296 7. Terğîb ve Terhîb: 2629. Taberâni rivayet etmiş olup, ricali sahih şartlarına uygundur. 8. Buhari: 5353; Müslim: 7659

ZİLKÂDE 1436

9


Kapak Dosya

HAKAN SARIKÜÇÜK

TESLİMİYETİN ZİRVESİNDE

BİR PEYGAMBER: HZ. İBRAHİM

Aleyhisselâm

Hamd Kuran’ı Kerim’deki her bir kıssayı müminler için bir ibret ve öğüt vesilesi kılan Allah’a;

kıssalarının bizlere anlatıldığı her olayın Allah ta-

Salat ve selâm ise Kur’an da adlarından kıyamete kadar bahsedilen, hayatları, mücadeleleri ve yaşamlarının her anı ibadetlerimizin içine kadar giren ve kıssalarını okuduğumuz Peygamberlere, özellikle de içlerinden “Ulu’l Azm” olan peygamberlerden olan Peygamberimize ve atası olan İbrahim aleyhisselâm’ın üzerine olsun.

biliriz. Allah müminlerin karşısına böyle kıssaları

Kur’an’da bizlere örnek olarak gösterilen her bir kıssa müminler için bir hikmet ve bir ibret vesilesidir. Bu sebeple bizler, Rabbimiz tarafından yüce kitabımız Kur’an’ı Kerim de bildirilen ve

peygamberleri çıkarıyorsa bizim iki kere düşün-

10

ZİLKÂDE 1436

rafından bizim için bir hikmet ve hayır olduğunu bu mukaddes kitapta çıkarıyor ve özellikle de sayılarını bilemeyeceğimiz kadar çok peygamber arasından bizlere emsal oluşturacak bir kısmını ve onların arasından da hayatlarıyla, verdikleri mücadeleleriyle ve hak uğruna olan ibretlik duruşlarıyla bizlerin “Ulu’l Azm” diye bildiğimiz memiz ve her bir ayeti dikkatlice okuyarak ve kıssalarını iyice müşahede ederek derinlemesine bir bakışla ayetlere nüfuz etmemiz gerekir. Çünkü O’nun İzinde...


kıssası Kur’an’ın ve de namazlarımızda ibadetlerimizin içine kadar giren bu ibretlik kıssalar ibret alacak müminler için büyük bir hayırdır. Kıssası bize en büyük örnek olanlardan biri de Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın kıssasıdır. İbrahim aleyhisselâm, Allah’a olan sevgi ve yakınlıkta, zirve bir peygamberdir. Allah azze ve celle, İbrahim aleyhisselâm’ı sayısız imtihanlardan geçirmiş ve kendisini dost (Halilullah) edinmiştir. İbrahim aleyhisselâm, Kur’an’ın muhtelif surelerinde farklı olaylarda karşımıza çıkar. Babasıyla olan konuşmasında, kavmine ve onların ibadet ettikleri putlarıyla ilgili olan kıssasıyla, Lut aleyhisselâm’ın kavmine gönderilen meleklerle olan kıssasıyla, onlara olan ikramıyla, Nemrud’a ve onun ilahlık iddiasına karşı onu susturacak cevabıyla, kavmini hidayete sevketmek için kâinattaki ibret verici olan ve insanların kutsadıkları varlıklara bakış açısıyla, ateşe atılmasıyla, Allah azze ve celle’nin her bir emrini sorgusuz sualsiz Rabbi buyurdu diye derhal yerine getirmesiyle ve daha nice ibretli kıssalarıyla bir örnektir İbrahim aleyhisselâm... Kur’an da kıssasını okurken ilerleyen yaşına rağmen 86 yaşına kadar çocuğu olmayan bir peygamberle karşılaşıyoruz. 1 Bazılarımız için Allah’ın imtihanlarının belki de en ağırlarından ve en zoru olarak kabul edilen bir imtihan şekli. Hem Hz. İbrahim aleyhisselâm, hem de hanımı için… 2

Kıssası bize en büyük örnek olanlardan biri de Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın kıssasıdır. İbrahim aleyhisselâm, Allah’a olan sevgi ve yakınlıkta, zirve bir peygamberdir. Allah azze ve celle, İbrahim aleyhisselâm’ı sayısız imtihanlardan geçirmiş ve kendisini dost (Halilullah) edinmiştir. İbrahim aleyhisselâm, Kur’an’ın muhtelif surelerinde farklı olaylarda karşımıza çıkar. Babasıyla olan konuşmasında, kavmine ve onların ibadet ettikleri putlarıyla ilgili olan kıssasıyla, Lut aleyhisselâm’ın kavmine gönderilen meleklerle olan kıssasıyla, onlara olan ikramıyla, Nemrud’a ve onun ilahlık iddiasına karşı onu susturacak cevabıyla, kavmini hidayete sevketmek için kâinattaki ibret verici olan ve insanların kutsadıkları varlıklara bakış açısıyla, ateşe atılmasıyla, Allah azze ve celle’nin her bir emrini sorgusuz sualsiz Rabbi buyurdu diye derhal yerine getirmesiyle ve daha nice ibretli kıssalarıyla bir örnektir İbrahim aleyhisselâm...

Bir başka imtihan… Hanımı ve çocuğunu alıp hiç bir ekinin çıkmadığı yiyecek ve içecek namına

Ancak çocuk sahibi olamamak şeklindeki bir imtihana sabretmek, olmazı olur yapıyor ve yaşlı olmasına rağmen bir çocukla müjdeleniyor. 3

hiçbir şeyin bulunmadığı çorak bir toprak parça-

Aldığı bu müjde belki de hayatında en çok beklediği ve duymak istediği müjde… Ancak kendisi için çok gecikmiş bir müjde ve bu işittikleri tam olarak sevinmesine fırsat dahi verememişti. Çünkü müjdeyi getiren elçiler kardeşi Lut aleyhisselâm’ın kavminin de helâkini haber veriyordu. Nasıl sevinecekti ki. Kardeşi Lut’un helâkini işitince… Ancak bu endişenin ardından da bir müjde geliyor ve onu teselli ediyordu. Hüzününü giderecek o müjde hemen bu endişenin ardından geliyordu. “Lut’un ailesi bu hükmün dışında. Onların hepsini muhakkak kurtaracağız. Ancak Hanımı hariç. Biz karısının geride kalanlardan, helak edilenlerden olmasına hükmettik.” 4

hiri bir bakışla bakıldığında ölüme terk edilen bir

dergi.nebevihayatyayinlari.com

sında evladını ve hanımını bırakması… 5 İlk olarak düşünüldüğünde çok zor bir durum. Zaanne ve evladı… Ancak tam bir teslimiyet içinde olan bir peygamberin yine tam bir teslimiyet içinde olan peygambere layık ailesi. “Ey İbrahim bunu sana Rabbin mi emretti?” suali karşısında “evet” cevabını alınca başka bir şey demeyen ve kabullenen bir hanım. O da Teslimiyet içinde… Teslimiyet içindeki bir peygambere layık teslimiyetçi bir eş… Tam da olması gerektiği gibi. Oysa günümüzde Rabbimizin emrettiği o kadar çok şey var ki gözler bu teslimiyet ruhuna muhtaç erler ve eşlerini sabırsızlıkla arıyor. Davaya kendini adayacak erleri ve onlara layık ailelerini bekliyor. ZİLKÂDE 1436

11


Kur’an’da önemli bir itaat ve teslimiyet örneği olan Hz. İbrahim aleyhisselâm ve oğlunun başından geçen imtihan, ayetlerde şöyle bildirilir: “Rabb’im, bana salihlerden ver! dedi. Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun?’ (Oğlu) Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın.’ Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: ‘Ey İbrahim’ diye seslendik. “Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim’e selâm! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.” 6 Bir diğer imtihan daha… Hala bitmeyecek mi diye bir soru! Hayır, Bitmeyecek… Dünya döndüğü sürece ve bu dünyadan ayrılıncaya kadar bitmeyecek… Türlü şekillerde ve farklı zamanlarda devam edecek fakat yine de bitmeyecek. Ta ki samimi olanlarla olmayanlar ayırd edilsin. Bu davaya kimin dört elle sarıldığı, kiminde kıl ipliğiyle bağlı olduğu ortaya çıksın. Ve bu imtihanı da başarıyla veren örnek peygamber bir kez daha sınanıyor. Bir insan için en zor denemelerden birisi de, çok sevdiği evladını “kurban” etmesidir. Bu “kurban etme”, bir beşer için başarılması çok zor, zirve bir davranıştır. İşte, uzun seneler evlat hasreti çeken ve ileri yaşlarında da buna kavuşan bir babanın, yanında yürüyüp, koşmakta olan oğluna olan sevgisini bir düşünelim! Allah azze ve celle, İbrahim aleyhisselâm’ı, bu başarılması çok zor olan eylemle imtihan ediyor. Evlat sevgisi mi? Yoksa Allah sevgisi mi? İşte çok zor bir imtihan daha… Ve neticede Allah sevgisini, kendisi, evladı ve her şeyden üstün tutan İbrahim aleyhisselâm’ın yine o üstün zaferi ve imtihanı başarıyla geçmesi.

12

ZİLKÂDE 1436

Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’ân-ı Kerim tefsirinde, Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın rüyasında gördüklerinin bir vahiy olduğunu yazar. Alınan emrin yerine getirilmesi aşamasında Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın oğluyla istişaresini de şöyle açıklar: “... Bunun üzerine onu zorla yapmaya kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare etmek üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi. Düşünmeli, bunu söylerken ‘Ey yavrucuğum!’ diye hitap eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hâkim bulunuyordu... İşte bunun böyle ilâhî bir emir olduğunu anlayan ve Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak huylu oğul, “Ey babacığım! dedi. ‘Ne ile emrolunuyorsan yap. Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın.” “Sonunda ikisi de teslim oldu ve onu yanı üzerine yatırdı.Ve Biz, ona: “Ey İbrahim!” Diye seslendik.”Sen rüyana sadık oldun. Muhakkak Biz, muhsinlere böyle ihsanda bulunuruz.» Muhakkak bu, apaçık bir denemeydi.” O’nun İzinde...


Yüce Allah’ın ‘dost’ edindiği peygamberi Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın, oğlunu Allah için feda edebileceğini kanıtlaması, güçlü ve derin imanının göstergesidir. Bu üstün ahlâk iman edenler için çok güzel bir örnektir. Bu nedenle müminler, “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır…” 7 âyetinde haber verildiği üzere, onların yolunu izlemeli ve Allah’ın âyetlerini uygulamadaki titizlikleri, zorluk zamanlarındaki tavizsiz davranışları, sabırlı ve tevekküllü kişilikleriyle onları örnek almalıdırlar. “Rabb’i ona, ‘Teslim ol’ dediğinde”, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” 8 diyen Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın gönülden itaati ve üstün ahlâkı, imanındaki samimiyeti, tevekkülü, sadakat ve kararlılığı kuşkusuz her müminin sahip olması gereken önemli ahlâk özellikleridir: İşte bütün bu özellikler onu bir ümmete denk bir hale getirmişti. Onu Halilullah (Allah’ın dostu) yapmıştı. “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhid idi ve o müşriklerden değildi” 9 Allah, samimi kullarına kaldıramayacakları bir zorluk yüklemeyecek ve çektikleri sıkıntıların karşılığını da ahirette ödül olarak verecektir. Kur’ân’da birçok ayette Allah’a tevekkül ve teslimiyet üzerinde durulur. Bu konudaki ayetlerden biri de, “De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler” buyurulur. 10 Bu sebeple bizler bu kıssalardan ibret almalı ve tevekkül içerisinde İbrahimi bir teslimiyetle Allah’a kulluğumuzu sergilemeliyiz. Sabrımız da, musibetler karşısındaki dik duruşumuz da Allah için olmalı, bu davanın imtihanları da beraberinde getirdiğini unutmamalıyız. Bu imtihanların neticesinin de inşallah “hayır” olacağını Rabbim bizlere hem bu dünyada, hem de ahirette gösterecektir. Ancak bunun için sabırlı ve kararlı bir iman ve azimli bir gayret içerisinde olmalıyız. Ümitsizlikler ve sıkıntılar karşısında yılmamalı, her zorluğun bir kolaylığı beraberinde getireceği ilahi düsturunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Rabbim dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Rabb’im, bana salihlerden ver! dedi. Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun?’ (Oğlu) Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın.’ Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: ‘Ey İbrahim’ diye seslendik. “Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim’e selâm! dedik. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.”6

bu anlatılanları anlamayı bize kolaylaştırsın ve anlattıklarımızla amellerimizi bir eylesin. Atamız İbrahim aleyhisselâm’a ve Onun yolunun takipçisi olan Peygamberimize layık olanlardan eylesin. Selâm ve dua ile…

-----------------------1. İbn Haldun, Tarih, c:2 ks.1 s:36 2. Hanımı Sare ile ilgili olarak zikredilmiştir. 3. Ve hanımı Hacer den İsmail isminde bir evlat sahibi oluyor. Neticede bir zaman sonra da başka bir müjde ki ardından Sara isimli eşi de İshak’ adında bir çocuk doğuruyor. 4. Hicr, 59-60 5. Bkz. İbrahim,37. 6. Saffat, 100-111. 7. Mümtehine, 4. 8. Bakara, 131. 9. Nahl, 120. 10. Tevbe, 51.

ZİLKÂDE 1436

13


MUHAMMED SALİH TATLI

Kapak Dosya

Hac ve

İslam

Birliği

14

ZİLKÂDE 1436

M

ü’minin hem malı hem bedeniyle gerçekleştirdiği bir ibadet olan hac, insanın bütün varlığını ilgilendirir ve bu haliyle külli bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer yükümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç duyduğu hayırların tahakkukunu hedef alan bir ibadettir. Mümin, hac ibadetini yerine getirmekle rabbinin rızasını kazanır, rabbinin buyruğuna lebbeyk diyerek cevap verir. Fert olarak, kendisini hacca hazırlarken, menasikini ifa ederken ve ibadetini tamamladıktan sonra kendi kabiliyetine göre olumlu sonuçlar elde eder. Bunun yanında ümmeti oluşturan fertlerin bu ibadeti sadece Allah rızası için yerine getirmesi, kişisel faydaların dışında ümmet bilincini ayakta tutmayı da sağlar. Haccın önemi ve hikmeti, kul-rab arasındaki ilişkisi sonucu kulun kendi


hayatında ve içinde bulunduğu ümmet üzerindeki

zamanlara, hacdan hiçbir şey kalmazdı. Adet

etkisinde ortaya çıkar.

olarak tekrarlanıp durulurdu. Sonraki nesillere

(1)

Hac ibadetinin fert ve Müslüman toplum açısından sağladığı manevi kazançlar kişiden kişiye, toplumdan topluma ve devirden devire fark eder. Bundan dolayı hac müteşabih ayete benzetilmiştir. Lafızlardan anlaşılan farklılık gibi kişi de hacdan kendi nispetince manalar çıkarır.

nasip olan, yalnızca kalıplaşmış tefrişat ilişkileri ve ibadet hükümleri olurdu. Abes, içi boş, ruhsuz, kelamsız, rolsüz, etkisiz, eskimiş, zamanı geçmiş ve tarihe gömülmüş!.. Öyle olunca hac, bir inancı, bir prensibi veya bir değeri biçimlendirmezdi. Hac, İslam’ın kendisidir. Kelimelerle İslam’dır.

Muhtevası da müteşabihtir. Çünkü hac, içinde ta-

Kuran’dır, insanlara imamdır. (2)

şıdığı her şeyi, belirli bir vakitte, belirli bir neslin

Haccın ‘kast ve yönelme’ şeklindeki kelime anla-

değerlendirmesine sunacak kadar basit değildir.

mıyla oynadığı manevi rol arasında ilişki vardır.

Bir anlayış ihtiyacı, bir hislenme, duygulanma

Hac esnasında yapılan tüm davranışların şekilsel

kudreti için göğsündekileri, hazır bir sofraya dö-

boyutu dışında ruhu terbiye eden, manevi iklimde

kecek kadar sade de değildir. Öyle olsa, başka

yaşama götüren bir yanı vardır. Hacdaki her bir ZİLKÂDE 1436

15


İhram, dünyadan ahirete intikalin elbisesidir. İhramın giyilmesiyle beraber, insan ölümün kendisine olan yakınlığını hisseder. Yanına alabileceği hiçbir şey yoktur artık niyetinden, amellerinden başka. Mahşeri prova yapılır beyaz elbiseler içinde, herkes tek renk, tek model, hiç kimse hiç kimseyi tanımaz. Sadece kıyafet değişikliği değildir ihram. Mümin bireyin davranış biçiminin köklü bir davranış değişikliğine uğramasıdır. Kâbe, atamız İbramin (aleyhisselâm)’ın mücadelesini, İsmail’i kurban edişini, Hacer validemizi hatırlatır. Beş vakit yüzümüzü döndüğüz kıblemizi görmek, oradaki hak din uğrunda yapılan mücadeleleri hatırlamak bizi manevi bir atmosfere sokar. Bununla beraber her ibadette olan imtihan ve yasaklar burada da karşımıza çıkar. Kulluk sınavımız burada da devam eder. Hacca niyet eden mümin sadece Allah’ın emrini yerine getirmek için, yurdunu, ailesini ve dostlarını, mallarını terk etmeye, bazı arzularına karşı koyup sıkıntıları göğüslemeye hazır olduğunu gösterir.

durak yeri her bir kavram başka bir ibadetle bağ-

Hac, belli bir zaman ve belirli mekânlarda ger-

lantılı olarak karşımıza çıkar.

İhram, dünyadan

çekleşen bir ibadet olduğu için Müslümanlara

ahirete intikalin elbisesidir. İhramın giyilmesiyle

zaman ve mekân mefhumunu, dünyada her şeyin

beraber, insan ölümün kendisine olan yakınlı-

belli bir düzen içinde gerçekleştiği şuurunu ka-

(3)

ğını hisseder. Yanına alabileceği hiçbir şey yoktur artık niyetinden, amellerinden başka. Mahşeri prova yapılır beyaz elbiseler içinde, herkes tek renk, tek model, hiç kimse hiç kimseyi tanımaz. Sadece kıyafet değişikliği değildir ihram. Mümin bireyin davranış biçiminin köklü bir davranış değişikliğine uğramasıdır. Kâbe, atamız İbramin (aleyhisselâm)’ın

mücadelesini, İsmail’i kurban edi-

şini, Hacer validemizi hatırlatır. Beş vakit yüzümüzü döndüğüz kıblemizi görmek, oradaki hak din uğrunda yapılan mücadeleleri hatırlamak bizi manevi bir atmosfere sokar. Bununla beraber her ibadette olan imtihan ve yasaklar burada da karşımıza çıkar. Kulluk sınavımız burada da devam eder. Hacca niyet eden mümin sadece Allah’ın emrini yerine getirmek için, yurdunu, ailesini ve

zandırır. Buna göre hac, bir ay içerisinde başlayıp biten bir ibadet değildir. Bireyin iç dünyasının evrensel olana açılımı ve toplum hayatının kaynaştırıcı bir mayasıdır. Kâbe ve çevresi için kullanılan ‘harem’ tabiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına göre düzenlendiğini, bölgedeki bütün varlıkların ilahi koruma altına alındığını ifade eder. Tavaf kişiye, her şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü ve insanın da bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği şuurunu verir. Sa’y, Müslüman’ın sırf Allah için katıldığı bir yürüyüştür; Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu fark eder. ‘Hervele’ ismi verilen çalımlı ve hızlı yürüyüş, niyet ve duygu bütünlüğü ile kaynaşmış ümmet ruhunun azame-

dostlarını, mallarını terk etmeye, bazı arzularına

tini yansıtır. Arafat’ta diğer müminlerle bir arada

karşı koyup sıkıntıları göğüslemeye hazır oldu-

bulunan, kıyafetiyle artık bu dünyayı terk ettiğini

ğunu gösterir.

gösteren mümin, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini

16

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve he-

Hac, Müslümanların manevî yönlerini güçlen-

saba çekilmenin idrakine varır. Arafat’ta rabbine

direcek, morallerini takviye edecek, izzet ve şe-

yönelen insan daha bu dünyada, hiçbir yardım-

reflerini artıracak, sorumluluk bilinçlerini geliş-

cının bulunmadığı şartlarda O’nun huzurunda

tirecek, onlara birlikte hareket edebilme yetisi

durmanın mânasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar; üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar. Hac esnasında çeşitli münasebetlerle yapılan dualar, sadece Allah’a teslim olmanın ve bunu söz ve davranışlarla yaşamanın özlü bir ifadesidir. Özellikle telbiye çok anlamlıdır: “Buyur Allah’ım, buyur! Davetini duydum, sana yöneldim. Şerikin yok Allah’ım! Emrine uydum, kapına geldim. Hamd sanadır; nimet senin, mülk senindir. Şerikin yok Allah’ım!”. Nihayet orada kesilen kurban, müminin sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini belirtmesi ve bizzat kendini dahi Allah yolunda kurban edebileceğini fiiliyle göstermesi açısından manidardır. Sonuç olarak hac esnasında Müslüman daha önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat lâyıkı ile yaşayamadığı bir dizi imanı ve ahlâkî özellikler kazanır; sahip

kazandıracak en önemli ibadetlerden biridir. Bu mübarek iklimde Müslümanlar, karşılıklı olarak sevgi, bilgi, görgü, tecrübe ve kültürel alış-veriş yapma, birbirlerinden yararlanma imkânına kavuşurlar. Hac, dünyanın her tarafından gelen Müslümanların aynı amaç için bir araya toplanmalarına ve böylece kolektif bilincin oluşmasına imkân veren evrensel bir olaydır. Dilleri, renkleri, ırkları, ülkeleri, kültürleri, sosyal ve ekonomik durumları farklı olan milyonlarca Müslüman, inanç ve duygu birliği içerisinde yekvücut olduklarını, kardeş olduklarını, bir bütün olduklarını yaşayarak idrak ederler. Bu hâliyle hac, Müslümanlar arası etkileşim ve iletişim için bulunmaz bir fırsattır. Kısa bir sürede ortak duygu, düşünce ve amacın gizemli güdülemesiyle, aynı toplumun bireyleri olduklarının bilincine vararak, tüm hayatları boyunca unutamayacakları dostluklar kurarlar. Böylece hac, uluslar arası barış, birliktelik ve dayanışma için de fırsat bahşeder. Müs-

bulunduğu olumlu niteliklerde ise daha çok sebat

lümanlar, kardeşlik duyguları içinde birbirleriyle

ve güç kazanır. Hac müminin kendi kendisinin

tanışıp, karşılıklı görüş alışverişinde bulunurlar,

farkına varma sürecidir. (4)

problemlerine birlikte çözüm ararlar. (5)

Hac, Müslümanların manevî yönlerini güçlendirecek, morallerini takviye edecek, izzet ve şereflerini artıracak, sorumluluk bilinçlerini geliştirecek, onlara birlikte hareket edebilme yetisi kazandıracak en önemli ibadetlerden biridir. Bu mübarek iklimde Müslümanlar, karşılıklı olarak sevgi, bilgi, görgü, tecrübe ve kültürel alışveriş yapma, birbirlerinden yararlanma imkânına kavuşurlar. Hac, dünyanın her tarafından gelen Müslümanların aynı amaç için bir araya toplanmalarına ve böylece kolektif bilincin oluşmasına imkân veren evrensel bir olaydır. Dilleri, renkleri, ırkları, ülkeleri, kültürleri, sosyal ve ekonomik durumları farklı olan milyonlarca Müslüman, inanç ve duygu birliği içerisinde yekvücut olduklarını, kardeş olduklarını, bir bütün olduklarını yaşayarak idrak ederler.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

17


Haccın, birey ve toplum için önemi ve hikmetinden bahsettikten sonra, yazımız da Müslüman toplumun yeniden dirilmesi, bilinçlenmesi için ne gibi etkilerinin olduğunu vurgulamak ve dış dünya tarafından nasıl anlaşıldığından da bahsetmek yerinde olacaktır. Hac sırasında dünyanın her tarafından Kâbe’ye gelen müminler, aralarında önceden yapılmış herhangi bir anlaşma olmaksızın aynı fiilleri aynı şekilde gerçekleştirirler. Dil, renk, ırk ve coğrafi bölge farklılıklarına rağmen, dünyanın her tarafından gelerek Mekke’de toplanan Müslümanlar, tek bir yürek, tek bir şuur haline gelmiştir. Ferdi şuurlar kalkarak, onun yerini kolektif şuur almıştır. Tek tek amaçlar birleşmiş ve bir vücut halinde aynı merkez etrafında dönmektedir. (6) Böylece Müslümanlar, birbirlerinden habersiz olarak aynı ideallere yönelik bir gayret içinde bulunduklarını fark ederler; bu arada kendileri dışında milyonlarca insanın aynı amacı paylaştığı bilincine ulaşırlar. Hac, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar, bütün Müslümanların aynı değerlere sahip oldukları ve bu değerlerin ken-

18

ZİLKÂDE 1436

dileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini ortaya koyar. Hacca giden Müslüman bir ailenin ferdi, bir köyün, bir kasabanın veya bir şehrin sakini olarak beldesinden ayrılır, bir ümmetin ferdi olarak memleketine döner. (7) Dünyanın her tarafından gelmiş olan Müslümanların ayni zamanda ve aynı mekanda toplanmaları, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmaları, onların görüş ufuklarını genişletir, İslami şuuru uyandırır. İslam’ın ilk intişar günlerindeki mukaddes mekanları müşahede eden, Hz. Peygamber ve sahabenin teneffüs ettiği havayı içlerine çekenler, nefsani arzularından uzaklaşmak suretiyle, hakiki benliklerini bulurlar. İslami adaletin şekli ve manevi görünüşü en iyi şekilde hac ibadetinde ortaya çıkar. Cins cins, renk renk insanların, zengin-fakir ayırt edilmeksizin, bir ferdin diğerine imtiyazı olmaksızın, aynı mekanda Rablerinin huzurunda huşu ile durmaları, kişiye yaratılmış kul olduğunu idrak ettirmekten, onu hakiki bir ibadete, doğru bir iteate sevk ve terbiyeden başka ne olabilir. Böyle bir ibadet elbette küçümsenecek bir şey değildir. Çünkü hac yapmak isteyen bir O’nun İzinde...


Hac, İslam kardeşliğinin tüm hatlarıyla ortaya konduğu tablolarla doludur. Haccın nimetlerini tadanlar, hayatlarında hiç görmediği Müslümanlarla karşılaşınca, onları kendi kardeşi gibi bağrına basar, kalplerini Müslüman kardeşlerine acarlar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya’dan tüm dünyadan ırkları, renkleri farklı Müslümanlar bir denizin damlaları gibidirler. Hepsi bir tarağın dişleri gibidirler. Aralarındaki tek fark takvadır.

müslüman, malını, evini ve vatanını terk ederek,

Sonuç olarak; zulmün, acının var olmadığı tek bir

Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasına ulaşmak ve

İslam coğrafyası yoktur. Bize zulmü reva görenler

emirlerini yerine getirmek içim Mekke’ye gidecektir. Kısacası hac, Allah sevgisi etrafında, İs-

nimetlerimizi de elimizden alıp değerlerimizi so-

lam’ın birlik akidesini ifade eden, İslam’ın ihtişa-

yutlaştırıyorlar. Sıkıntılarımızı paylaşma fırsatı

mına yönelen, kardeşlik bağlarını kuvvetlendiren

veren nimetlerden bir tanesi de hacdır. Sıkıntıları

ve dünyada müslümanlar arasında sıkı bir irtibat ve işbirliğini temin eden bir ibadettir. (8) Hac, İslam kardeşliğinin tüm hatlarıyla ortaya konduğu tablolarla doludur. Haccın nimetlerini

hep beraber yaşamaktayken, neden bu birlikteliğimiz çözüm için kullanmayalım. Ümmetin yeniden inşası için her sene bir araya gelmeyi fırsat

tadanlar, hayatlarında hiç görmediği Müslü-

bilmeliyiz. Hacdan anladığımız şey turistik bir

manlarla karşılaşınca, onları kendi kardeşi gibi

gezi olmamalıdır. Rabbimizin nimetlerini hak

bağrına basar, kalplerini Müslüman kardeşlerine acarlar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya’dan tüm dünyadan ırkları, renkleri farklı Müslümanlar bir

edebilmek ve bu nimetlerle hayat bulabilmek duasıyla…

denizin damlaları gibidirler. Hepsi bir tarağın dişleri gibidirler. Aralarındaki tek fark takvadır. Müslümanların bugün ellerindeki en değerli hazinelerden biri hacdır. Hac, bütün dünya Müs-

-------------------------

lümanları arasında bir kaynaşma ve bütünleşme

1. Görgün, Tahsin, “Hac”, DİA, XIV, s. 397

ortamının oluşmasına vesiledir. Dolayısıyla bunu

2. A.Ş. Hacc, s. 20.

bir fırsat bilmek ve çok iyi değerlendirmek gerek-

3. Erul, Bünyamin; Keleş, Ekrem; Haccı Anlamak, s.13

mektedir. Hac bir ümmet zirvesidir. Müslümanlar ellerindeki hazinenin değerini bilmemektedirler. Kimsenin zorlaması olmadan her yıl Müslümanlar bir araya gelmektedir. Sorunlarını, istişare edebi-

4. Görgün, Tahsin, “a.g.m.”, DİA, XIV, s. 398. 5. Erul, Bünyamin; Keleş, Ekrem; Haccı Anlamak, s.14 6. Sanay, Eyyüp, “Haccın Sosyolojik İzahı”, Diyanet İlmi Dergi,

lecekleri, dertlerine paylaşabilecekleri büyük bir

1986, XXII, sy. 3, s. 16.

nimettir hac. Öyle ki, islamı yanlış anlayan Müs-

7. Görgün, Tahsin, “a.g.m.”, DİA, XIV, s. 399

lümanların, gerçek İslam’la tanıştıkları bir hidayet

8. Cerrahoğlu, İsmail, “Haccın Amacı ve Hikmetleri”, Diyanet

rehberidir kimi zaman.

İlmi Dergi, 1991, XXVII, sy. 3, s. 17.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

19


Kapak Dosya

DERYA FIÇICI

Makam-ı İbrahim’e Varmak Hz. İbrahim’in makamına varmak; tek başına ümmet olmaktır. Kokuşmuş küfür ve şirk toplumu içinde tek başına kalsan da tevhid sancağını hayatında dalgalandırmaktır. Hiçbir bahane üretmeden, hiçbir mazerete sığınmadan, korkmadan, Allah’a tevekkül ile dimdik yürümektir.

T

evhid mücadelesinin zirvesi olan Hz. İbrahim’in makamına varmak; kendisine hükümranlık verildi diye Allah’ın ayetleri hakkında tartışan Nemrutları karşına almaktır. Ve Nemrutların karşısında Rabbinin büyüklüğünü, yüceliğini, kudretini anmaktır. Nemrutların öfkesini üzerine çekmektir. Onlara, “Sizden büyük Allah var” diyebilmektir. “Allah kendisine iktidar verdi diye şımararak, İbrahim ile Rabbi hak-

20

ZİLKÂDE 1436

kında tartışmaya girişen adamı görmedin mi? İbrahim “Benim Rabbim, diriltebilen ve öldürebilendir” deyince adam “Ben de diriltebilir ve öldürebilirim” dedi. Bunun üzerine İbrahim “Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de onu batıdan getir, bakalım” deyince o kâfir adam şaşırıp kaldı, söyleyecek söz bulamadı. Allah zalimleri hidayete erdirmez.” (Bakara; 258) O’nun İzinde...


Makam-ı İbrahim’e varmak; Hacer’ini, İsmail’ini kurak çöllere, sırf Rabbin emretti diye bırakabilmektir. Bugün Hacer’lerini, İsmail’lerini Allah’a emanet edip, Allah’ın rızasını kazanmak için mücadele eden yiğit kardeşlerimiz Makam-ı İbrahim’e vardılar. Onların geride bıraktıklarına Allah muhakkak ki zemzemi bahşedecek, tıpkı Hz. Hacer annemize bahşettiği gibi. Ve İsmail’ler, İbrahim’lere katılacak, birlikte tevhid evini inşa edecekler.

Hz. İbrahim’in makamına varmak; tek başına ümmet olmaktır. Kokuşmuş küfür ve şirk toplumu içinde tek başına kalsan da tevhid sancağını hayatında dalgalandırmaktır. Hiçbir bahane üretmeden, hiçbir mazerete sığınmadan, korkmadan, Allah’a tevekkül ile dimdik yürümektir. Puthaneye put yapan babana, putçuluğa, putperestliğe ve şirke olan öfkene rağmen “Babacığım” diye hitap ederek tevhide davet edebilmektir.

İhram-ı kuşanıp telbiye duası ile bütün dünyalıklardan sıyrılıp Rabbine yönelmektir. Dünyalık her işi, her koşuşturmacayı, her türlü telaşı, evini, işini, eşini, çocuklarını bir adım geri bırakıp, hamdını, şükrünü, tevbeni, takvanı bir adım öne çıkarmaktır. Ve dünyalık bütün makamları geride bırakmaktır. Makam-ı İbrahim’e varmak; İsmail’ini Allah’a

Zamanın putlarını; İbrahim’ce bir planla, tavırla, basiretle insanların gönlünde yıkabilme şuuruna sahip olmaktır. “İbrahim: “Belki onu, putların büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorsa ona sorun” dedi.” (Enbiya; 63)

kurban etmek, kovulmuş şeytanın şerrinden Al-

Makam-ı İbrahim’e varmak; Hacer’ini, İsmail’ini kurak çöllere, sırf Rabbin emretti diye bırakabilmektir. Bugün Hacer’lerini, İsmail’lerini Allah’a emanet edip, Allah’ın rızasını kazanmak için mücadele eden yiğit kardeşlerimiz Makam-ı İbrahim’e vardılar. Onların geride bıraktıklarına Allah muhakkak ki zemzemi bahşedecek, tıpkı Hz. Hacer annemize bahşettiği gibi. Ve İsmail’ler, İbrahim’lere katılacak, birlikte tevhid evini inşa edecekler.

ve mevkilere kurban veriyor.

Makam-ı İbrahim’e varmak; Beytullah’ı tavaf etmektir. “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, innel hamde venni’mete leke vel mulk, lâ şerîke lek.” Emret Allah’ım emret Senin ortağın yoktur.

lah’a sığınmaktır. Bugün evlatlarını, Allah’a adayamayanlar, küfrün kurduğu tuzaklarla hangi günaha, hangi makam Makam-ı İbrahim’e varmak; dünyada en kıymetlimiz ne ise onları Allah’a adama vaktidir. Rabbim, yolunda adadıklarımızı mübarek kılsın, bereketlendirsin ve bizlerden kabul buyursun inşaAllah. Makam-ı İbrahim’desin Rabbinin huzurunda kıyamdasın Gözlerin Beytullah’a çivili sanki Hoş geldin Ey Allah’ın misafiri der gibi Ya Rabbi bu nasıl bir huzur Dünyada tek misafir olmadığın yerdesin Ebu Kubeys dağından gelir hafif bir rüzgar

Bütün hamdler ve bütün nimetler senindir.

Ellerin duaya açılmış

Mülkün sahibi sensin.

Sanki avuçlarına dökülüyor yıldızlar…

Senin ortağın yoktur.

Selam ve dua ile…

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

21


RIDVAN BADUR

Kapak Dosya

Kâbe ve Kâbe Tarihi

Yeryüzünde kurulan ilk ev Kur’an’da da geçtiği üzere Kâbe’dir. “Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbedMekke’deki Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân: 96)


Y

eryüzünde Müslümanlar için en değerli

yerdir orası!’ demişti. Hani İbrahim, İsmail ile

yapı olan ve dünya üzerinde Müslümanları

birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor,

birleştirici özelliğe sahip olan Kâbe, inşa edildiği

‘Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz

günden bugüne gözdeliğini ve kudsiyetini ko-

sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ diyor-

rumuştur. Birçok peygamberin ziyaretgâhı olma

lardı.” (Bakara: 125-127)

özelliğine sahip olan Kâbe, aynı zamanda Peygamber Efendimizin doğup büyüdüğü ve tebliğ faaliyetlerine başlayıp İslam dininin insanlar arasında temelini attığı Mekke şehrinin de sembolü ve değeri eksilmeden devam edegelen yapısıdır. Bu kutsal yapı vesilesiyle Mekke şehrinin de değeri artmış ve kutsal bir belde olma özelliğine sahip olmuştur. Kâbe, sözcük manası itibariyle “Kâ’b” kökünden gelmekte ve “dört köşe şeklinde olma” anlamına sahiptir. Kâbe’nin Kur’an-ı Kerim’de “Beyt, Beytullah, Beytu’l-atîk, Beytu’l-haram, Beytü’l-muharrem, Mescidü’l-haram, Beytü’l-ma’mûr” gibi farklı isimlendirmeleri mevcuttur. Halk arasında Kâbe-i Muazzama” şeklinde yaygınlık göstermiştir.

Kâbe Hz. İbrahim zamanından putperestliğin yayılışına kadar tevhid esasına uygun bir şekilde ziyaret edilmiştir. Putperestliğin yaygınlık göstermesiyle Kâbe ve çevresine çok sayıda put dikilmiş ve bunlara saygı ifadelerinde bulunulmuştur. Zaman içerisinde Kâbe’nin çıplak olarak tavaf edildiği de görülmektedir. Fakat tüm bunlara rağmen Hanif adı verilen ve Hz. İbrahim’in dinine bağlı kimseler bu anlayıştan uzak olarak Kâbe’yi ziyaret etmeye devam etmişlerdir. Ayrıca Kâbe hizmetleri her zaman büyük bir istekle yapılagelmiştir. Sikâye, hicâbe (sidâne), imâre ve rifâde1 gibi hizmetler saygınlık ifadesi olarak üstlenilmiştir. Kâbe ile birlikte zikredilmesi gereken bir diğer önemli unsur Zemzem suyudur. Zemzem suyu, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail zamanında

Yeryüzünde kurulan ilk ev Kur’an’da da geçtiği

çıkan, Allah’ın Hz. İbrahim’e bahşettiği önem arz

üzere Kâbe’dir. “Şüphesiz âlemlere bereket ve

eden bir nimet ve yeryüzünün en hayırlı suyudur.

hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân: 96)

Kâbe’nin dört köşesi (rükn) dört ana coğrafi yönü işaret eder. Doğu yönünü gösteren köşe “Rük-

İnsanlık tarihi kadar eski olan Kâbe’nin ilk olarak

nülhacerülesved”, güneyi gösteren köşe “Rük-

Hz. Âdem tarafından inşa edildiği rivayet edildiği,

nülyemani”, batıyı gösteren köşe “Rüknülgarbî”

sonrasında ise Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail ta-

ve kuzeyi gösteren köşe “Rüknülırâkî veya Rük-

rafından yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Bu

nüşşâmî” olarak isimlendirilir. Doğu köşesinde

husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade bulmaktadır: “Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven

yerden yaklaşık olarak 1,5 m. yüksekte tavafın başlangıç ve bitiş noktasını belli eden, gümüşten

yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den

bir korumalık içinde bulunan Hacerülesved yer

kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve

almaktadır. Kâbe’nin kuzeydoğu cephesinde

İsmail’e şöyle emretmiştik: ‘Tavaf edenler, ken-

Makam-ı İbrahim yer almaktadır. Bu makam

dini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için

hakkında âlimlerin çoğunun görüş birliği, Hz. İb-

evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.’ Hani İbrahim,

rahim’in Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı ve

‘Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Hal-

insanları bu taş üzerinde hacca davet ettiği şeklin-

kından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri

dedir. Taşın üzerinde Hz. İbrahim’in ayak izleri

her türlü ürünle rızıklandır’ demişti. Allah da

mevcuttur. Hz. Peygamber’in de Veda Haccında

‘İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa ha-

Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim ar-

yatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına

kasında iki rekât namaz kıldığı rivayet edilmek-

girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak

tedir.


yerine koyma şerefini paylaşamayan Kureyş kabileleri arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı önlediği bilinmektedir. (2) Mekke’nin fethinden önce çeşitli Arap kabileleri arasında Kâbe’nin Kureyşliler’e itibar ve ticari avantaj sağladığı gerekçeleriyle yeni kâbeler inşa edilmiştir. Yemen valisi Ebrehe de Mekke’yi ele geçirip burayı yıkmak istemiştir. Fakat bu çabalar pek işe yaramamış ve Hz. Peygamber Mekke’nin fethinden sonra tüm bu yapıları yıktırmıştır.

Kâbe’nin dört köşesi (rükn) dört ana coğrafi yönü işaret eder. Doğu yönünü gösteren köşe “Rüknülhacerülesved”, güneyi gösteren köşe “Rüknülyemani”, batıyı gösteren köşe “Rüknülgarbî” ve kuzeyi gösteren köşe “Rüknülırâkî veya Rüknüşşâmî” olarak isimlendirilir. Doğu köşesinde yerden yaklaşık olarak 1,5 m. yüksekte tavafın başlangıç ve bitiş noktasını belli eden, gümüşten bir korumalık içinde bulunan Hacerülesved yer almaktadır. Kâbe’nin kuzeydoğu cephesinde Makam-ı İbrahim yer almaktadır. Bu makam hakkında âlimlerin çoğunun görüş birliği, Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı ve insanları bu taş üzerinde hacca davet ettiği şeklindedir. Taşın üzerinde Hz. İbrahim’in ayak izleri mevcuttur. Hz. Peygamber’in de Veda Haccında Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim arkasında iki rekât namaz kıldığı rivayet edilmektedir.

Kâbe’nin Hz. İbrahim’den sonra kaç defa daha yeniden inşa edildiği konusu ihtilaflıdır. Kabul edilen görüş ise önce Amâlikalılar ve sonrasında Cürhümîler tarafından inşa edilmiş, Hz. Muhammed’in dedelerinden Kusay b. Kilab’a kadar gelmiştir. Kusay b. Kilab, o güne kadar üzeri açık olan Kâbe’nin üstünü hurma dallarıyla örtmek suretiyle kapatmıştır. Kureyş’in 605 yılında yaptığı yeniden inşa sırasında Hz. Muhammed’in, amcası Abbas ile birlikte taş taşıdığı ve bu arada Hacerülesved’i

24

ZİLKÂDE 1436

1630 yılına gelinceye dek Kâbe’de mimari anlamda ciddi bir değişiklik yapılmamıştır. Yalnızca çeşitli dönemlerde küçük onarımlar yapılmıştır. Örneğin; Sultan I. Ahmed döneminde (1612) Kâbe’nin kuzeybatı duvarında çatlaklar oluşmaya başlamış fakat İstanbul uleması Kâbe’nin yıkılıp tekrar yapılmasının caiz olmayacağı yönünde fikir beyan edince duvar iyileştirme çalışmasına tabi tutulmuştur. 1630’da IV. Murat döneminde Mekke şehri şiddetli bir fırtına ve sele maruz kaldı. Bu fırtına ve sel dolayısıyla Kâbe büyük tahribata uğradı. Dönemin Mekke Emîri Şerif Mes’ûd b. İdrîs, Kâbe’nin etrafını kapatıp üzerini yeşil bir örtüyle örttürerek durumu İstanbul’a bildirdi. Bunun üzerine Mimar Rıdvan Ağa ve Medine Kadısı Mehmed Efendi Kâbe’nin inşası için görevlendirildi. Temmuz 1631’e kadar yaklaşık altı buçuk ay süren bu çalışmalar sırasında Hacerülesved köşesi hariç bütün duvarlar temellerine kadar taş taş sökülerek orijinalitesine dokunulmadan yeniden yapıldı ve yıpranmış, harap olmuş kısımlar yenileriyle değiştirildi. Suûdiler zamanında gerçekleştirilen başlıca onarımlar ise 1958 yılında dam ile duvarların iç taraflarında bulunan mermer kaplamaların değiştirilmesi, 1982’de zemin mermerlerinin değiştirilmesi ve 1996’da duvarların dış yüzeylerindeki taşların numaralanıp sökülerek bozulan kısımlarının düzeltilmesi ve direklerle zeminin elden geçirilmesidir. (3) Kâbe’nin bakım ve onarımları her dönemde O’nun İzinde...


devam edegelmiş ve günümüzde de sürdürülmektedir. Kâbe’nin çevresi de aynı oranda değişikliğe uğratılmış ve çevresindeki çalışmalar hala sürmektedir.

Hz. Peygamber birçok âlimin ittifakıyla Kâbe’nin

Kâbe’nin örtüsü İslami dönemde halife, hükümdar veya Mekke valisi tarafından yaptırılırdı. İlk yaptıran Hz. Peygamber’dir. Kâbe’nin ilk dönemlerde kırmızı ve beyaz olmak üzere iki örtüsü bulunur ve bu örtüler yılda iki kez olmak üzere değiştirilirdi. Abbasi Halifesi Me’mûn döneminden itibaren örtü yılda üç defa yenilenmeye başlandı. Ayrıca Me’mûn zamanında Kâbe’nin beyaz örtüsü siyaha çevrilmiş ve siyah örtü kullanımı zamanımıza kadar gelmiştir. Kâbe’nin içinin yıkanması, Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Mekke’nin fethiyle beraber Kâbe’nin putlardan arındırılması ve zemzemle yıkanması ile bu kutsal mekân her yıl bir veya iki defa gelenek olarak yıkanmaya başlanmıştır.

ettiğini ifade ederler. Bununla birlikte Hz. Pey-

Cahiliye devrinden itibaren Kâbe’nin duvarına önemli bazı belgeler asılırdı. Bu devirde şiir önemli bir yer tuttuğundan “Muallakatu’s-seb’a” adı verilen meşhur yedi şairin adı da o dönemde Kâbe’nin duvarına asılan belgeler arasındadır. Kureyşliler ile birlikte Kâbe’nin perşembe ve cuma günleri açıldığı söylenmektedir. Fakat daha sonraları yalnızca cuma günleri açılmıştır. Günümüzde ise sadece yıkandığı günlerde ve misafir devlet adamlarının ziyaretlerinde açılmaktadır. Fıkhî açıdan bakacak olursak Kâbe, Müslümanların namaz ve hac gibi önemli ibadetlerini yerine getirmelerinde birinci derecede önem arz eden bir yapıdır. Hac ve umre ibadetlerinin bir rüknü olan tavaf da Kâbe’nin etrafında yapılmaktadır. Hz. Peygamber’in de Kâbe ile ilgili çeşitli hadis-i şerifleri ve sünnetleri bulunmaktadır. Fakihler, Resûl-i Ekrem ve ashaptan rivayet edilen uygulamalara dayanarak tavaf sırasında Hacerülesved’i sünnete uygun şekilde ziyaret etmenin(istilâm) ona el ile dokunup öpmekle gerçekleştiği konusunda görüş birliği içerisindedir. (4) Ancak dokunma ve öpmenin mümkün olmadığı zamanlarda uzaktan da istilâm yapılabileceği söylenebilir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

içinde namaz da kılmıştır. Ancak kimi âlimler namaz kılmadığını, sadece Allah’ı yüceltip tesbih

gamber Aişe validemize, Kâbe’ye girip namaz kılmak istediğini söylediğinde Resul-i Ekrem’in onu elinden tutarak hicre (5) soktuğu ve “Kâbe’ye girmek istersen burada namaz kıl. Çünkü o Kâbe’den bir parçadır.” dediği rivayet edilmektedir. (Tirmizi, “Hac”, 48; Nesâî,, “Hac”, 128) (6) Kâbe’nin birleştirici özelliği yüzyıllardır devam etmiş ve günümüzde de bu özelliğini sürdürmektedir. Allah (celle celalu) yaptığımız duaları Kâbe’de yapılan dualardan eylesin ve dualarımıza icabet etmek suretiyle bizlere bir olan Allah’a hakkıyla yönelmeyi nasip eylesin.

------------------------- 1. Hicâbe: Kâbe kapıcılığı, perdeciliği ve Kâbe anahtarının muhafaza edilmesiyle ilgili görev Rifâde: Kâbe’ye gelen fakir hacıların doyurulmasıyla ilgili görev Sikâye: Hacılara içilecek su hizmetiyle ilgili görev İmâre: Kâbe’yi, Mescid-i Haram’ı bayındır hale getirme, orada huzuru sağlama görevi 2. Sadettin Ünal, “Kâbe”, DİA, c.24, s. 16. 3. Ünal, a.g.m., s. 17. 4. Salim Öğüt, “Hacerülesved”, DİA, c.14, s. 434. 5. Kâbe ile hatîm denilen yarım daire şeklindeki duvar arasında kalan ve altın oluğun altına rastlayan yer. 6. Kâmil Yaşaroğlu, “Kâbe”, DİA, c.24, s. 22. ZİLKÂDE 1436

25


ZAFER MERT

Kur’an’ın Gölgesinde Dersler

KURBAN; EN SEVDIĞINI

ALLAH’A ADAMA BILINCIDİR

‫َّرَها لَ ُك ْم‬ َّ ‫ال‬ َ َ‫لَن يـَن‬ َ ِ‫وم َها َوَل ِد َما ُؤ َها َولَ ِكن يـَنَالُهُ التـَّْق َوى ِمن ُك ْم َك َذل‬ ُ ُ‫اللَ ُل‬ َ ‫ك َسخ‬ ِ ‫ني‬ َّ ‫لِتُ َكِّبُوا‬ ِّ َ‫اللَ َعلَى َما َه َدا ُك ْم َوب‬ َ ِ‫ش ِر ال ُْم ْحسن‬ “Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na (sâdece) sizin takvânız ulaşacaktır. İşte böylece onları sizin istifâdenize verdi ki, sizi hidâyete erdirdiği için (tekbir getirerek) Allah’ı çokça yüceltesiniz! (Ey Resûlüm!) Artık o iyilik edenleri müjdele!” (Hacc; 37)


K

urban, vermektir. Kurban, teslimiyettir, Allah’a adanmışlıktır. Kurban, Hz. İsmail gibi

Hz. Meryem’in annesi Hanne gibi her şeyden vazgeçebilmek, en sevdiğini feda edebilmektir. Kurban, uzun yıllar çocuğu olmayan bir baba olan Hz. İbrahim ile yine uzun zaman çocuğu olmayan bir anne olan Hanne validemizin en sevdikleri evlatlarını Allah’a adama şuurunun bir göstergesidir. Kurban, Hz. İbrahim gibi emre itaat, Hz. Hacer annemiz gibi teslimiyettir. Kurban en sevdiğini daha çok sevdiğin için bırakabilmektir. Sadece Allah için hesapsız ve içten vazgeçebilmektir. Kurban; Rabbimizin bizlere bahşettiği en değerli hayatı, değersiz şeylerle harcamaktan kaçınarak en yüce değer uğruna adamanın temsilidir. Kurbanın sembolize ettiği gerçek; Hakk’a adanmanın, teslimiyetin diğer bir adıdır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bize bu hususta iki büyük kıssayı överek birini ise ibret almamız için aktarmaktadır. Rabbimizin övdüğü iki tablo Hz. İbrahim ile Hz. Hanne’nin fedakârlıkları, yerdiği tablo ise yine bir kurban sahnesi olan Kabil’in takınmış olduğu tavırdır. Kurban ibadeti bu kıssalar çevresinde anlaşılmalı ve yerine getirilmelidir. Hanne validemizin uzun yıllar çocukları olmamıştı. Tam umutları tükendiği anda Allâh bir çocuk nasip etmiş, Hanne hamile olduğunu öğrenmişti. Ve Hanne, Allâh’ın bu lütfuna karşılık öyle bir şeyi Allâh’a sunmalıydı ki, şükrünü yerine getirebilmiş olsun. O, “Rabbim, karnımdakini tam ve hür olarak sana adadım. Benden kabul buyur”  demişti. Ve asla “Ben nasıl olsa adadım, kabul edip etmemesi Allâh’a kalmış” şeklinde bir davranışta bulunmamıştı. Çok samimiydi ve adadığının kabul olmasını istiyordu. “Rabbim benden kabul buyur” diyordu. Allâh’u Teâlâ’nın Hanne’nin çocuğuna ihtiyacı yoktu. Ama o çocuk sonuçta onun en değerli varlığıydı. Ve onu Allâh yoluna vakfederek elinden gelen en iyi şekilde şükrünü yerine getirmek, Allâh’a en iyi şekilde şükrettiğini ispatlamak istiyordu. Ve ispatladı da…

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Onu kucağına aldığında: “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum” demişti. Evet… Hanne elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Ama bir yandan da endişeliydi. “Erkek, kız gibi değildir” demişti. Erkek, kız gibi değildi, doğru. Erkek daha güçlüydü, daha dayanıklıydı. Ama Hanne, hayattaki en değerli varlığını, ömründe sahip olduğu tek evladını Allâh yoluna adamıştı. Peki, ya sonra ne oldu? “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu.” Hanne, adadığını güzel bir şekilde adamıştı. Aksi olsaydı, tereddüt etseydi, niyetinde samimi olmasaydı, Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurur muydu? Hayır!.. Asla!.. Allâh, ancak ihlasla, samimiyetle yapılan amelleri kabul eder. Hanne bilmiyordu… Karnındaki çocuk erkek mi, kız mı, sağlıklı mı, sakat mı?  Daha karnındayken adamıştı, hayatındaki tek evladı olacak olan çocuğu. Çünkü Rabbine olan şükrünü hemen yerine getirmek istiyordu. Ve getirdi de… O, kendine düşeni layıkıyla yerine getirdi. Düşünelim ki bir anne, uzun yıllar çocuğu olmamış ve sonradan dünyaya gelen tek çocuğunu hem de daha rahimde iken Allah’a adamış… İşte kurban bu… Yine adanmış hayatlardan, Allâh’a itaatin zirve şahsiyetlerden bir başka örnek… Kurban ibadeti ile temsilleşen fedakârlık ve teslimiyetin zirvesi İbrahim ve İsmail aleyhima’s-selam… Ve imtihanlar dünyasında imtihan edilen iki peygamber… Yaşlı bir baba olan İbrahim aleyhi’s-selam oğluna sordu:  “Yavrucuğum, gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken görüyorum. Bir düşün sen ne dersin?” ZİLKÂDE 1436

27


Ve oğlu cevap veriyor; düşünmeden, tereddütsüz, korkusuz, kendinden son derece emin bir sesle: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. Muhakkak beni sabredenlerden bulacaksın.” Hayret!.. Hayret ki ne hayret!.. Bir şu cevaba bakın, bir de cevabı verene… Sanmayın ki İsmail aleyhi’s-selam o sıralar büyük, genç birisi… Daha çok ufak, küçücük bir çocuk… Peki, bu cevabı verdirten neydi? Fazla düşünmeye gerek yok, cevap belli… Kalbindeki iman bilinci, kalbindeki Allâh’a itaat bilinci ona bu cevabı verdirtmişti. Diyebilirdi, “hayır, olmaz!” diyebilirdi, “babacığım daha çok küçüğüm.” Ve diyebilirdi, “henüz hazır değilim.” Ama o, bunları söylemedi. Mazeretler sıralamadı. Yapamazdı böyle bir şey. İmanı müsaade etmezdi; bahaneler, mazeretler sıralamasına… İşte bu teslimiyetin zirvesi bizlere kurban gibi mübarek bir ibadeti meşru kıldı ve her yıl tekrarlanmakta. Kurban, bizlere her gün daha fazla dünyaya meyledilen, dünya için her şeyden vazgeçilen ama Allah için aynı fedakârlığın gösterilmediği bir dönemde, bir kere daha neleri, ne için feda etmemiz gerektiğini hatırlatarak geliyor. Eğitimini, evliliğini, işini, bütün hayat programını dünyada bir takım makamlara gelmek, para, kadın, lüks evler gibi geçici lezzetler elde etmek için çalışan insanlara fedakârlığın nasıl yapılması gerektiğini hatırlatıyor.

28

ZİLKÂDE 1436

Kurban, bizlere her gün daha fazla dünyaya meyledilen, dünya için her şeyden vazgeçilen ama Allah için aynı fedakârlığın gösterilmediği bir dönemde, bir kere daha neleri, ne için feda etmemiz gerektiğini hatırlatarak geliyor. Eğitimini, evliliğini, işini, bütün hayat programını dünyada bir takım makamlara gelmek, para, kadın, lüks evler gibi geçici lezzetler elde etmek için çalışan insanlara fedakârlığın nasıl yapılması gerektiğini hatırlatıyor. Kurban, Allah için verdiklerimizin asıl kazandıklarımızın ta kendisi olduğunu bizlere hatırlatmak için geliyor. Çünkü Allah kendisi için her ne feda edilir, her ne kurban edilirse daha güzelini vereceğini bizlere müjdeliyor. Nitekim tarihte bir anne olan ve tek çocuğunu Allah’a hizmete adayan Hz. Hanne validemiz ile en sevdiği oğlunu Allah’a adayan Hz. İbrahim müşahhaslaşmış ve Kur’an ile ebediyete kadar tescillenip en yüce makamlara ulaşmışlardır. Kurban tarihte böyle güzel manalar ifade etmiş de acaba günümüzde durum nasıl? Günümüz Müslümanlarının hayatında durum nasıl? Her Müslüman kurban vesilesi ile şu soruyu kendini sormalı ‘Ben en çok sevdiğim şeyi Allah için feda edebilir miyim?’ Allah’ın dini için önüme engel teşkil edebilecek işimi, eşimi, malımı, çocuklarımı, arkadaşlarımı, mevkiimi… Gerektiğinde Allah için terk edebilir miyim? Allah’ın dinini yaşamam ve bunun mücadelesini vermem için ayak bağı olabilecek şeyleri kesebilir miyim yoksa bunlar mı benim önümü keser. Acaba kaç kişi kurban kestiğinde Hz. İsmail gibi en sevdiğini kesmekte? Şayet herkes Hz. İbrahim şuuruyla kurban ibadetini yerine getirse dünya da Müslümanlar gözümüzün önünde kurban edilebilir miydi? Haramlar açık bir şekilde işlenebilir, O’nun İzinde...


Her gün Allah yolunda Suriye, Filistin, Doğu Türkistan, Burma, Arakan gibi İslam beldelerinde yüzlerce Müslüman kardeşimiz kurban edilirken bunlara duyarsız kalınarak kesilen kurban ne kadar kurban olur. İnsanlığın kurban edildiği bir dünyada şuursuzca hayvan kurban etmek ne ifade eder! zina, içki, faiz, kumar, çıplaklık… gibi haramlar yayılabilir miydi?

Kurban eğer bir hayvanı alıp kesmek olsa idi

Eğer oğullarımızı Hz. İsmail gibi, kızlarımızı Hz.

çok kolay bir ibadet olurdu Hz. İbrahim aley-

Meryem gibi önce iman ve Allah’a teslimiyet ve

hi’s-selam için. Kurban üç beş kuruş verip

kurban şuuru ile yetiştirebilse idik sokaklarda

etinden, derisinden istifa edilen bir ibadeti ifade

gezen yığınlar böyle mi olurdu? Anne karnında

etmiş olsaydı herkes tarafından çok kolaylıkla ifa

Allah’a adanan bir nesilden emekli olunca Allah’a

edilebilir ve herkesin kestiği, adadığı da kurban

“adanan” bir nesle geçiş yapar mıydık?

olabilirdi. Ama ne Kabil’in ne de Kabil zihniyet-

Her gün Allah yolunda Suriye, Filistin, Doğu Tür-

lilerin sunmuş olduğu kurbanlar kabul olmadı.

kistan, Burma, Arakan gibi İslam beldelerinde

Onların sunmuş olduğu kurbanlar bırakın Allah’a

yüzlerce Müslüman kardeşimiz kurban edilirken

yaklaşmayı onları biraz daha Allah’tan uzaklaştır-

bunlara duyarsız kalınarak kesilen kurban ne kadar kurban olur. İnsanlığın kurban edildiği bir dünyada şuursuzca hayvan kurban etmek ne ifade eder! Bırakın evlatlarımızı Allah yolunda adayıp kurban olmaları için sunmayı, Allah yolunda ca-

maktan, günah yüklerini, veballerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Bundan dolayıdır ki kurban, Allah için en sevdiğini ayaklar altına alarak kesmek, feda etmektir. İhlasla, takva ile dinini yaşaman için sana engel

nını verme yiğitliğine soyunan kimselere ‘aman

teşkil edebilecek her ne ise onu kesmen feda et-

etme’, “kendini tehlikeye atma’, ‘daha yaşın kaç

mendir. Aksi taktirde sadece bir hayvanı alıp ka-

başın kaç’, ‘sen mi dünyayı kurtaracaksın’ tü-

nını akıtmak bu manayı taşımayacaktır. Nitekim

ründen sözler söyleyen insanlar kurban kesse ne

yazımızın girişinde yazmış olduğumuz ayette

ifade eder kesmese ne?

Rabbimiz kendisine ulaşacak olanın “takva” ol-

Kestiği hayvanı televizyon başında eğlence prog-

duğunu ifade ederek dikkatlerimizi bu noktaya

ramlarıyla tüketen bir neslin kestiği kurban mıdır ?

çekmiştir. Hz. İbrahim aleyhi’s-selam şuuru ile

Onu Allah’a mı yaklaştırır yoksa bu hal, onu Al-

kurban kestiğimiz gün inşallah hem dünyada hem

lah’tan mı uzaklaştırır. Bu hususta Habil ile Kabil kıssası asla akıldan çıkarılmamalıdır. Her ikisi de Allah’a kurban sunmuşlardır ama biri Allah’a

de ahirette Rabbimize daha yakınlaşmış olacağız. Rabbim ihlaslı ve takvalı bir şekilde yolunda kur-

yaklaşmasına vesile olurken diğerinin kurbanı

banlar adamayı ve ömrümüzü ona kurban olarak

onun Allah’tan daha da uzaklaşmasına hatta katil

nihayete erdirmeyi bize nasip ve müyesser ey-

olmasına kadar yol açmıştır.

lesin.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

29


Hadis-i Serif

M. SABRİ YÜCEL

sallallahu aleyhi ve sellem

EYVAH İSLAMLA OLAN SON BAĞINI KOPARANLARA! (PEYGAMBERİNİN SON VASİYETİNİ BİLİYOR MUSUN?)

َِّ ‫ول‬ ِ َّ ‫الل صلَّى‬ ِ ‫َعن أَِب أُمامةَ الْب ِاهلِ ِي َعن رس‬ ِْ ‫ض َّن عُرى‬ , ‫ال ْس َلِم‬ َ ‫ « لتـُنـَْق‬: ‫اللُ َعلَْيه َو َسلَّ َم قَ َال‬ َ َُ ْ ّ َ َ َ ْ َ ِ ِ ِ َّ ‫ َوآخُرُه َّن‬, ‫الُ ْك ُم‬ ْ ‫ضا‬ َ َّ‫ تَ َشب‬, ٌ‫ت عُْرَوة‬ ً ‫ َوأََّوُلُ ّن نـَْق‬, ‫َّاس بال ِت تَل َيها‬ َ ‫ فَ ُكلَّ َما انـْتـََق‬, ‫عُْرَوًة عُْرَوًة‬ ْ‫ض‬ ُ ‫ث الن‬ .» ُ‫الص َلة‬ َّ Ebu Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anhudan rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve selam şöyle buyurmuştur: “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek (Emirleri tek tek terkedilecek)tir. Her bir halka çözüldüğünde insanlar bir sonraki halkaya sarılacak/yapışacaklardır. İlk çözülecek olan halka hüküm/yönetim halkası, son halka ise namaz halkasıdır.” (1)

30

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


B

ütün eksiklik, noksanlık, kusur ve ayıplardan berî olan yegâne varlık, âlemlerin Rabbi olan

Allah celle celâluhtur. Kemâl ve cemâl sıfatlarının en mükemmel şekilde maliki olan da yine O’dur. O, vahdaniyet sıfatına sahip el-Ehad, el-Vâhid olan Zat-ı Zü’l-Celâl’dir. O, birdir ve tektir, tek hak ilah O’dur. O’nun hakkında bundan başkasını düşünmek bir çeşit inanç kanseri ve cehennem gayyasına düçar eden bir tür azap bukağısıdır. Ulûhiyeti parçalamak, birçok ilaha inanmak ve ulûhiyetin bir takım unsurlarla tekâmüle ereceğine inanmak şirktir ve bu inancı benimseyen kim olursa olsun müşriktir. O’nun isim ve sıfatlarında tek oluşu, yüce Allah’ı diğer bütün varlıklardan ayıran en büyük özelliklerden biridir. Vahdaniyetinin en büyük delillerinden biri de O’ndan başkasının bir olamaması, tek olamaması, parçalardan müteşekkil olmasıdır. Oysa âlemlerin Rabbi; bir

İslam; inancıyla, ibadetleriyle, muamelata dair kanun ve kurallarıyla, ahlaki düsturlarıyla bir bütün olarak uygulandığında kendisinden beklenilen vazifesini icra edebilecektir. İslam dinini, hayatın her alanında insanlığa sorunlar yumağı bırakan beşeri ideolojilerin stepnesi veya yedek parçası olarak kullanmaya çalışmak, insanlık namına birçok değerini maddeye kurban vermiş modern zamanların ucube müslümanları için söz konusu olabilir. Oysa İslam, sistemli ve hikmetli bir şekilde bütün müesseseleri devreye konulduğunda asr-ı cahiliyeyi asr-ı saadete çeviren yüce Allah’ın insanlığa rahmeti olan son ve mükemmel dindir.

ve tek olan, vahdaniyet sıfatının maliki es-Samed olandır. Müslüman inancına göre Allah’tan başka her şey O’nun yaratması ile varolmuş, çeşitli cüz ve parçacıklardan oluşan mahlûkat zümresindendir. Zayıf yaradılışlı insanoğlunun kısır ölçülerine göre tam ve bütün olarak telakki edilen her mahlûk esasında bir takım unsurlardan ve parçalardan oluşmaktadır. Bir yap-boz misali gerçek resmi görmek, yap-bozu oluşturan unsurları bir araya getirmekle mümkün olacaktır. Evrende varolan bütün mahlûklar için geçerlidir bu hakikat. Söz gelimi vücudumuzdaki herhangi bir uzuv tek başına bir görev ifa edemezken birçok uzun ve unsurdan müteşekkil insanoğlu söz konusu olduğunda bu uzuv ve unsurlar bir mana ifade etmekte ve birçok görevi başarabilen bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Teknolojik bir cihazın herhangi bir parçası tek başına bir veri veya netice ortaya koyamazken bu parça o cihazın diğer parçaları ile bir araya getirildiğinde insanlığı hayrette bırakabilecek veriler ve neticeler üretebilmektedir. Yani, çeşitli parçalardan oluşan bütünlerden fayda ve netice almak, o bütünün tüm bileşenlerini bir araya getirmek ve sağlıklı bir şekilde kullanmakla mümkün olacaktır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Madde nazarında geçerli olan bu husus, insanoğlunun manevi âleminde de geçerlidir. Birçok değişik ve farklı duygu bir araya geldiğinde manalı ve etkili bir bütünü oluşturmakta ve insana gerçek hüviyet kazandırmaktadır. Mesela havf ve reca denilen duygular tek başlarına mezmum bir konumda oldukları halde bir araya geldiklerinde iman denilen en yüce nimetin bileşen unsurları olarak dikkat çekmektedir. Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin vazifeleri de, insanlığın madde ve manada dağılmış değerlerini bir araya getirerek yaratıldıkları hedefe kanalize etmeye çalışmak olmuştur. Allah azze ve celle’nin bizi müşerref kıldığı son hak din olan İslam da birçok müesseseden, farklı birimlerden ve unsurlardan oluşmaktadır. İslam’ın insanlığa mükemmel bir şekilde rehberlik etmesi ve onları Rablerinin rızası doğrultusunda hedeflenen amaca ulaştırması ancak İslam’ın bütün müesseselerini ve İslam’ı oluşturan tüm unsurları bir bütün olarak uygulamak-uygulamaya çalışmakla mümkün olacaktır. Gönlün hoşuna giden tarafları alıp nefsin hoşlanmadığı yerlerde İslam’ın hükümlerini bilerek göz ardı etmek, Allah’ın bizim için seçip tamama erdirdiği ZİLKÂDE 1436

31


İslam’ı eksik resmetmek olacaktır. Bu davranış da Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile “Kitab’ın bir kısmına iman edip diğer kısmını inkâr eden” ehl-i kitap davranışı, Yahudi karakteridir. Beşeri düzen ve ideolojilerin ortaya çıkardığı problemlerde İslam’ın sadece ahlaki düsturlarını veya zülf-i yâre dokunmaz gibi gözüken buyruklarını ön plana çıkarıp pratik hayattaki programlarını ve emirlerini göz ardı etmek bu sebepten dolayı mantıksız ve kabul edilemez bir tutumdur. İslam; inancıyla, ibadetleriyle, muamelata dair kanun ve kurallarıyla, ahlaki düsturlarıyla bir bütün olarak uygulandığında kendisinden beklenilen vazifesini icra edebilecektir. İslam dinini, hayatın her alanında insanlığa sorunlar yumağı bırakan beşeri ideolojilerin stepnesi veya yedek parçası olarak kullanmaya çalışmak, insanlık namına birçok değerini maddeye kurban vermiş modern zamanların ucube müslümanları için söz konusu olabilir. Oysa İslam, sistemli ve hikmetli bir şekilde bütün müesseseleri devreye konulduğunda asr-ı cahili-

32

ZİLKÂDE 1436

Nebevi ikazın işaret ettiğine göre ilk çözülecek, unutulacak, unutturulmaya çalışılacak olan müessese ve halka hüküm-siyaset-yönetim halkası olacaktır. Bu gün İslam diyarları gözden geçirildiğinde Resulullah aleyhisselamın buyruğunu açıklamaya gerek bırakmayacak kadar açık ve bir o kadar da vahim ve hazin tablolarla karşı karşıya kalacağımız gün gibi aşikâr gözükmektedir. Zaman içersinde insanlar o hale gelmişlerdir ki, “Dün dündür” diyerek yeni güne menfaat havuzu oluşturma gayreti içerisindeki zavallıların heva ve heveslerinden uydurdukları, köhnemeye mahkûm, yamalı bohça misali yasaları hüküm kabul eder olmuşlardır. İnsanların yönetim ve siyasetini bu kurallar çerçevesinde şekillendirmeye çalışanlar ise lider telakki edilir olmuştur.

O’nun İzinde...


yeyi asr-ı saadete çeviren yüce Allah’ın insanlığa rahmeti olan son ve mükemmel dindir.

Hadis-i şerifte müslümanları İslam’a bağlayan ve

Çeşitli etkenlerden dolayı zaman, her şeyde eksilmeye, çözülmeye ve çürümeye sebep olabilmektedir. Tabii bir kanun gibidir bu. Allah’ın himayesinde olan son din İslam aslı itibari ile hiçbir zaman olumsuz bir durumla karşılaşmasa dahi müslümanların pratik uygulamaları açısından bir takım olumsuzluklarla karşı karşıya kalabilecektir. Bu, İslam’ın değil tabi ki İslam’ı parçacı değerlendiren müslümanların kabahatidir. Zikir, İslam’ın müesseselerinden biridir ama İslam’ın diğer buyruk ve emirleri göz ardı edilerek İslam’ı tespihe hapsetmek sorunlu müslüman tiplerle karşılaşmamıza sebep olabilecektir. İlim de İslam’ı oluşturan unsurlardandır fakat İslam’ın bütün unsurları ile beraber işletilmediğinde İskilipli Atıfların, Abdulkadir Mollaların, Muhammed Mursilerin idam kararını veren veya onayan ilim adamı müsveddesi Bel’am profili ve problemi karşımıza çıkabilecektir.

lecek son halka namaz olarak tanıtılmaktadır. Son

İslam’ın müesseselerinin ve sorunsuz işleyen sisteminin bileşen unsurları zamanla müslümanlar tarafından unutulacak veya işlevsiz hale getirilecektir. Bu, hevasından konuşmayan, sadakatin eşsiz limanı Resul-ü Zi-Şan aleyhisselamın ikazları arasında yerini almıştır. Bir zincir halkası gibi bir birine bağlı olan İslam’ın buyrukları çeşitli sebeplerin de etkisiyle teker teker çözülecek ve son halkaya kadar bu böyle devam edecektir. Nebevi ikazın işaret ettiğine göre ilk çözülecek, unutulacak, unutturulmaya çalışılacak olan müessese ve halka hüküm-siyaset-yönetim halkası olacaktır. Bu gün İslam diyarları gözden geçirildiğinde Resulullah aleyhisselamın buyruğunu açıklamaya gerek bırakmayacak kadar açık ve bir o kadar da vahim ve hazin tablolarla karşı karşıya kalacağımız gün gibi aşikâr gözükmektedir. Zaman içersinde insanlar o hale gelmişlerdir ki, “Dün dündür” diyerek yeni güne menfaat havuzu oluşturma gayreti içerisindeki zavallıların heva ve heveslerinden uydurdukları, köhnemeye mahkûm, yamalı bohça misali yasaları hüküm kabul eder olmuşlardır. İnsanların yönetim ve siyasetini bu kurallar çerçevesinde şekillendirmeye çalışanlar ise lider telakki edilir olmuştur. dergi.nebevihayatyayinlari.com

müslümanlar tarafından unutulacak, ihmal edikale, son sığınak, son İslam alameti. Artık ondan sonra müslümanların İslam ile nasıl bir bağları kalabilir ki? İman ve küfür arasında keskin bir çizgi gibi duran namaz, hadis-i şeriflerin ifadesi ile nirengi noktasıdır. Binayı tamamen yıkılmaktan koruyan son sütun, son kolondur. Hz. Peygamber gibi cihadın en hararetli anında bile nöbetleşe kılmak pahasına namazımızı hiçbir şeye kurban etmemeliyiz. Hubeyb b. Adiyy misali canımız gidecek olsa da namazımız gitmemelidir. Hz. Ömer gibi canımıza kastedilse bile “Önce namaz” demeliyiz. Zira bizi Allah’a, Rabbimize bağlayan son halkadır namazımız. Malı-mülkü, yeri-yurdu kaybetsek de namazımızı kaybetmemeliyiz. Dünyalıklara namazı kurban etmek akla zarar işlerin başıdır. Müslümanlar konum elde edecek diye namaz kılmamaya fetva aramak veya fetva vermek namazın hakkını takdir edememektir, siyer-sünnet bilmemektir. İyi insan, temiz kalpli adam günde beş defa namaz deryasına dalabilen adamdır. Katmerleşmiş günahları görmemek için gönlüne boş ve manasız tezkiye gözlükleri takanlar ne kadar çabalasalar da temiz kalpli sayılmayacaklardır. İnsanlar saysa bile insanlığın medar-ı iftiharı olan Hz. Peygamber, bu tip insanlara temiz olarak iltifat etmeyecektir. Küs bile olsa akrabalarının vasiyetini son bir istek olarak yerine getirme gayretinde olan her müslüman bilmelidir ki sevdiğimiz ve asla kendisine küsemeyeceğimiz, yoluna can feda etmenin en şerefli makam olduğu Resulullah sallallahu aleyhi ve selemin bize son vasiyeti namazdır. Ne mutlu peygamberinin vasiyetini tutana! Eyvahlar olsun İslam ile son bağını koparanlara! ------------------------1. Müsned-i İmam Ahmed, 22160.

ZİLKÂDE 1436

33


GÜNDEM GÜND EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

DEM GÜNDEM GÜN GÜ EM ND ND

Bunların Farkında Mıyız? Bismillahirrahmanirrahim

lıklarını

İstihbarat; bilgi toplamak, bilgi düzenlemek, kişi

ettirirler. ABD’nin

veya konu hakkında özel araştırma yapmaktır.

CIA’sının, İsrail’in Mos-

İstihbaratçı; istihbarat işini yapan kişi anlamına gelir. Kişi, grup ya da devletlerin güç ve egemenlik mücadelesinde istihbarat çok önemli yer tutar. Olayları daha olmadan önce kestirebilmek, gelecek tehlikeleri önceden görebilmek, istihbaratın

devam

sad’ının, İngilizlerin MI 6 ‘sının,

Türki-

ye’deki ilişkiler ağını, NATO ve Gladio yapılanmasını bilmeden, Türkiye ve etrafındaki coğrafyalarda olanları anlamak mümkün değildir. CFR, Bilderberg, Trilateral gizli küresel yapılardır ve tüm istihbarat ağlarının da şekillendiricisidir.

olmazsa olmazlarındandır. Siyasal, uluslararası

Egemen güçlerin başta Ortadoğu, Balkanlar,

ilişkiler, ekonomi, savaş, enerji gibi hemen hemen

Kafkasya bölgesi olmak üzere dünya coğrafya-

tüm alanlar istihbaratın konusu içine girer. İstih-

sına hakim olma mücadelesinde vesayet altına

barat sistemlerinin kim ya da kimler tarafından,

alınmak istenen ülkelerde öncelikli olarak gizli

kime karşı ne amaçla kullanıldığı gayet gizli ve

(istihbarat) servisleri yerleştirilir. Bu istihbarat

karışıktır.

servisleri siyasetten ticarete toplumun tüm kat-

Dünyanın önde gelen devletleri, o devletin etkin-

manlarıyla gizli ilişkilere geçerek istenilen neti-

liğine odaklanmış istihbarat kuruluşlarıyla var-

ceyi almak için uğraşırlar.

34

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


İstihbaratın

avutularak

yüzde 70’i

ve uyutu-

medya kanalı

larak, sanki

ile

kendilerini

elde edilir.

yönetecek

Yabancı istihbarat örgüt-

yöne-

ticilerini seçiyormuş özgürlüğünü

leri için başka ülkelerin insanlarını

(!) tadıp, beyinlerde bir demokrasi

tespit edip seçerek kullanmak en

hayali (aldatması) yaşarlar. Hâl-

eski uygulamadır.

buki seçtikleri yöneticiler önlerine

Batı ve Doğu’daki tüm emperyalist ülkelerin birer derin devlet yapısı

koyulan devlet politikalarını uygu-

mevcuttur. Bu derin devletin gizli bir

lamak zorundadırlar.

anayasası, ulusal ve global hedefleri vardır. Hangi hükümet gelirse gelsin bu ülkelerde hazırlanmış olan 50-100 yıllık plan-

Dünya Siyasetine Etki Eden Örgütler

ları değiştiremez. Gelen hükümetler derin dev-

Dünya siyasetine etki eden karar verici örgütler

letin ortaya koymuş olduğu ulusal ve global he-

iki kısma ayrılırlar:

defleri noktasında sadece uygulama sistemlerini biraz yavaşlatıp hızlandırabilirler.

1) Gizli/Örtülü Karar Verici Örgütler

Her yeni siyasal iktidar; temel rejimi ve anayasayı

Bunlardan bazıları şunlardır; Yeni Dünya Dü-

kesinlikle değiştirip çiğneyemez. Hatta değiştir-

zencileri, Tapınak Şövalyeleri, Gül Haç Örgütü,

meyi dahi teklif edemez. Seçilmiş hükümetler,

İlluminati, Kuru Kafa Ve Kemikler Örgütü, CFR

siyasal rejimi değiştirmeyi teklif ettiği anda oto-

(Dış İlişkiler Konseyi), Bilderberg, Trilateral ko-

kontrol mekanizmaları devreye girer ve bu hükümetler kanlı yada kansız şekilde hükümetten uzaklaştırılır. Emperyalist ülkelerde ve onların hegemonyasında olan ülkelerde, derin devlet ve istihbarat örgütleri; Başbakana veya seçilen hükümetlere bağlı değildir. Aksine seçilerek iktidara gelen hükümetler; önlerine koyulan, yıllardır planlanmış devlet stratejilerini kendi projeleriyle bütünleştirerek yola devam etmek zorundadırlar. Demokrasi ve seçimler ise halkı kandırmak ve uyutmak için kurulmuş tiyatronun bir parçasıdır. Halk; top, pop, böcek, çiçek, seks, uyuştu-

misyonu…

eri, len devletl e g e d n ö klanmış Dünyanın liğine oda in tk e n ti rını o devle yla varlıkla rı la ş lu ru u k ’sının, istihbarat BD’nin CIA MI A r. le ir ir tt lerin devam e ’ının, İngiliz ğını, d a s s o M n İsrail’i kiler a iye’deki iliş rk ü T , ın asını ın 6 ‘s io yapılanm aki d la G e v O NAT trafınd ürkiye ve e T , n e d e m lamak bil olanları an a rd la a fy erg, coğra FR, Bilderb C . ir d il ğ e mümkün d li küresel yapılardır iz Trilateral g arat ağlarının da hb ve tüm isti icisidir. şekillendir

rucu, alkol, sigara, eğlence ve psikiyatrik ilaçlarla dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

35


2) Açık Karar Verici Örgütler Bunlardan bazıları şunlardır: Birleşmiş Milletler, NATO, IMF-Dünya

Bankası,

Dünya

Ticaret

gütü,

Ör-

AGT(Av-

rupa Güvenlik Ve

İşbirliği

Teşkilatı vb.

Gizli-Örtülü Karar Verici Örgütler Dünya düzenini şekillendiren iki temel güç

mperyalist e m tü i k a ğu’d ısı Batı ve Do devlet yap n ri e d r e ir tin ülkelerin b erin devle d u B r. u tt mevcu sal ve yasası, ulu a n a ir b li gi giz vardır. Han ri e fl e d e h bu global lirse gelsin 0e g t e m ü k hü lan 5 zırlanmış o a h e rd le e mez. ülk rı değiştire la n la p k n lı 100 yıl rin devleti e d r e tl e m ü ve Gelen hük uğu ulusal ld o ş u m y o ce ortaya k sında sade ta k o n ri e efl az global hed mlerini bir te is s a m ler. uygula landırabilir ız h p tı la ş a yav

vardır. Bunlardan birisi; Yahudi Lobisi ve tekellerinin kurduğu gizli cemiyetler… ABD’de tüm güç ve medya bu gizli cemiyetler tarafından şekillendirilmektedir. Yahudilerin de içinde yer aldıkları CFR, Bilderberg gibi gizli örgütler de bu cemiyetlerin temelini oluşturur. Bugün; Basın-Yayın-Televizyon (Medyayı) kontrol eden, BEYİN(!)leri de kontrol eder. BEYİN’leri kontrol eden ise, toplumları da kontrol eder. ABD’de her yere yayılan ve en çok seyredilen TV kanalları 15 aile tarafından 24

şirketle

yönetil-

mektedir. ABD’de hem gizli-derin devletten izinsiz hem de

bu

ai-

lelerden izinsiz hiçbir gerçeği

ya-

yınlayamazlar. Medya’nın

ba-

şında mutlaka bu ör-

Yeni Dünya Düzeni; arkasında masonik gizli örgütlenmelerin olduğu uluslararası ağın, Dış İlişkiler Konseyi(CFR), Bilderberg ve Trilateral Komisyon isimli gizli örgütlenmelerin planlayıp dünyaya dayattığı kayıtsız şartsız emperyalist bir sömürü sistemidir. Hükümetleri bunlar kontrol ederler. Pek çok ülkede kimin başbakan, kimin vali, kimin yönetici konumuna geleceğini onlar kontrol ederler… Gerekirse hükümetleri yıkar, yeni hükümetler kurarlar. İşlerine gelmezse onu da yıkarlar. Tüm bunları ise kimsenin ruhu duymadan, anlamadan yapabilirler… Medyayı bir silah gibi kullanır ve toplumu gelecekte yapılacak işlere ikna ederler. Medyayı bir nevi sihir gibi kullanarak insan aklına ve algısına tesir ederler. İnsanlar siyahı beyaz, beyazı siyah, doğruyu yalancı, yalancıyı doğruymuş gibi görmeye başlar…Türkiye’de son 50 yıldır –istisnalar hariç- yönetici konumuna gelmiş pek çok kimse, ya Trilateral yada Bilderberg üyesidir…

gütlerin elemanları bulunur.

36

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Açık Karar Verici Örgütler Emperyalizmin açık örgütlenmelere de ihtiyacı vardır. Bunların kuruluş amaçları; a- Emperyalist ülkeler arasındaki pazar kavgalarına çözüm bulmak b- Sosyalist sisteme karşı emperyalist bloku güçlendirmek c- Yeni sömürü alanları açmak ve bunları paylaşmak… Bu şirin (!) gözüken örgütlerin tek amacı vardır. Ezmek ve sömürmek…Emperyalizmin bu şeytanca planlarına, sömürgeye, işgale ve zulme karşı isyan ederek karşı çıkan kim varsa bu sivil (!) ve cici (!) görünümlü örgütler tarafından cezalandırılır. Güya insanlık adına, demokrasi adına, hak ve özgürlükler adına; Somali’ye, Irak’a, Afganistan’a tonlarca bomba yağdırır ve yüzbinlerce insanı katlederler.. Bu emperyalist örgütler teşhir olmamak için ad-

iç çatışmaları, savaşları, ekonomik krizlerin sebeplerini anlayabilmek, doğru tahlil yapabilmek ve kendimiz için doğru stratejiler belirleyebilmek için düşmanlarımızın çalışmalarını, hedeflerini,

ları hep yardım kuruluşu olarak geçer. Yardım

kullandıkları araç ve yöntemleri bilmemiz kaçı-

kuruluşu olarak dünya kamuoyuna ve halklara

nılmaz bir mecburiyet halini almıştır… Bu hu-

sunulur… Hakim oldukları kitle haberleşme ağları ile de insan hakları, demokrasi, özgürlükler, kıtlıkla mücadele ve refah gibi düşünce telkinleri yaparak insanlığı kandırırlar. Barış, huzur, kalkınma, istikrar gibi yalanlarla kitleler etki altına alınır.

susta bilgi altyapımızı geliştirecek doğru eserleri okumamızı hararetle tavsiye ederiz. Netice olarak onların bir planı varsa şanı yüce Allah’ın da onlara karşı bir planı vardır.

Bu kuruluşları tekrar edecek olursak; Birleşmiş Mil-

Allah’a emanet olunuz.

letler, NATO, IMF (Dünya Bankası), Dünya Ticaret

Selam ve dua ile.

Örgütü, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı, Dünya Sağlık Örgütü vb… Bu kuruşlar ilk etapta barışçıl ve yardımsever örgütler gibi gözükse de emperya-

----------------

lizmin dünya üzerindeki hakimiyetini tesis etmek amacı ile kurulmuş sinsi örgütlerdir...(*)

(*) Nurullah Aydın’ın

Değerli kardeşler! Kendimizi, toplumumuzu, ta-

“İşte İstihbarat” kita-

rihi olayları, ülke içinde ve dışında gelişen olay-

bından iktibas edilmiştir.

ları, yeni dünya düzenini, devletlerarası ilişkileri, dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

37


İSLAM COĞRAFYALARI

METİN EKEN

Afrika Boynuzu’nda Bir İslam Beldesi: Somali Somali; Eritre, Cibuti ve Etiyopya ile birlikte günümüzde “Afrika Boynuzu” olarak adlandırılan ülkeler seti içerisinde yer alır. Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bu bölge Afrika’nın doğu kısmında yer almakta ve Arap yarım adasını çevrelemektedir.


SOMALİ

H

er bir sayıda bir İslam coğrafyasını genel hatlarıyla ele aldığımız yazı dizimizin bu bölümünde Somali’ye konuk olacağız. Sömürgecilik tarihi 1800’lü yılların başlarına kadar uzanan ve günümüze kadar siyasi istikrarsızlık, iç çatışmalar, kıtlık ve salgın hastalıklarla anılan mazlum bir coğrafyanın feryadına kulak vereceğiz. Evet, bugün açlık, kıtlık ve istikrarsızlıkla anılan ancak bugünkü resmin tam da tersine huzur, barış, refah ve hatta bolluğun olduğu parlak bir İslami geçmişe sahip olan Somali’ye uzanacağız. 1980’li yıllara kadar dahi kendine yeten ve hatta ürün ihraç eden bir ülke iken uluslararası güçler tarafından ülkedeki siyasi istikrarı sağlamak! adına içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklenen Somali’ye… Coğrafi ve Stratejik Konum Somali; Eritre, Cibuti ve Etiyopya ile birlikte günümüzde “Afrika Boynuzu” olarak adlandırılan ülkeler seti içerisinde yer alır. Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bu bölge Afrika’nın doğu kısmında yer almakta ve Arap yarım adasını çevrelemektedir. Halkının yoksulluğuna ve askeri yönden bir tehdit oluşturmamasına rağmen çağdaş emperyalizmin Somali’ye bu kadar önem vermesinin başta gelen sebebi ise, Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bölgenin stratejik önemidir. Afrika Boynuzu’nun denizlere açılan kısmını Somali toprakları oluşturmaktadır. Somali bir yandan Aden Körfezi’ni ve bu körfezin Kızıldeniz’e açılan kapısı durumundaki Mendeb Boğazı’nı diğer yandan da Hint Okyanusu’nun Afrika’ya doğru uzanan şeridinin baş tarafını kontrol etmektedir. Asya ile Afrika’nın en güneydeki buluşma noktasında yer almakta ve Yemen’le birlikte Aden Körfezi’ni kontrol altında tutmaktadır. Afrika kıtasının Asya kıtasıyla deniz bağlantısında kullanılan gemi yolu, Afrika Burnu’nun önünden geçer. Kızıldeniz’e, Arap yarımadasına, Hint yarımadasına ve Uzakdoğu’ya doğru uzanan deniz yollarının tümü Afrika Burnu’nun önünde kesişir.(1) Somali’nin sahip olduğu bu stratejik önem, ülkenin günümüzdeki siyasal dergi.nebevihayatyayinlari.com

durumunu anlamak açısından büyük önem arz etmektedir. Bununla birlikte ülke zengin yer altı kaynaklarını da bünyesinde barındırmaktadır. Yaklaşık 10 Milyon nüfusa sahip olan Somali’nin başkenti Mogadişu’dur. Halkın tamamına yakını Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır. Ülkede resmi dil Somalice ve Arapça’dır. En önemli şehirleri ise Hergeisa, Kismayo, Berbera ve Marka’dır. Ülke ekonomisinde göçebe hayvancılık ve tarım önemli bir yer tutmaktadır. İlginç Bir Anektod: Somali anıldığında akla her ne kadar açlık ve kıtlık haberleri gelse de, Somali ismi bir gıda maddesinden türetilmiştir. “Somal” kelimesi halkın yüzyıllardır ürettiği inek ve keçi sütüne verilen addır. Bu halkın en meşhur içeceğidir.(2) Geçmişi hayvancılık ve hayvansal besinler açısından gayet zengin olan ve bolluk içerisinde yaşayan Somali halkı günümüzde ise ne yazık ki uygar! devletlerin süt tozu yardımlarına muhtaç hale gelmiştir. Tarihsel Süreç İçerisinde Somali Somali, İslam henüz daha Medine’ye dahi ulaşmamışken Müslümanların Habeşistan’a hicretiyle birlikte İslam’la tanışmıştır. Somali, ilk hicret toprağıdır. Bilindiği üzere mü’minler Mekke’de müşriklerin şiddetli zulümlerine maruz kaldıklarında Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sahabilerine âdil bir hükümdarın hâkim olduğu Habeşistan ülkesine hicret etmelerini tavsiye etmişti. Rivayete ZİLKÂDE 1436

39


SOMALİ göre bu ülkeye hicret edenler de bugün Kuzey Somali’nin Cibuti sınırı yakınında Aden Körfezi’nin Kızıldeniz’e açıldığı Mendeb boğazının karşısında yer alan Zeyla şehrine çıkmışlardı. Somali’nin önemli bir liman şehri olan bu şehir günümüz haritalarında Saylac veya Seylac adıyla geçmektedir. Somali ve dolayısıyla Zeyla şehri o zaman Habeşistan Krallığı’nın hâkimiyeti altındaydı.(3) Somali halkı işte böyle bir tarihsel geçmişin mübarek mirasının sahipleridir. Bugün de İslam’a bağlılıkları ile dikkat çeken halk, geçmişini sahiplenmekte ve her şeye rağmen İslam’a sarılmaktadır. Bölge, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla hicretten itibaren önemli ölçüde bayındır kılınmış ve hatta bugün ülkenin başkenti olan Mogadişu, Müslüman tüccarlar tarafından kurulmuştur. İlerleyen dönemlerde Müslümanlar bölgedeki Habeşlilerle mücadele içerisine girmiş ve bu dönemde Adel Sultanlığı ön plana çıkmıştır. 1540’lı yıllara gelindiğinde ise, Osmanlı devleti Portekiz işgaline karşı Somalili Müslümanlarla işbirliği yapmış ve 1559 yılında bölge Osmanlı topraklarına katılmıştır.(4) 1900’lü yıllara gelindiğinde ise, Avrupalı sömürgeci ülkelerin bölge üzerindeki etkinlikleri git gide artmaya başlamıştır. Nitekim ilerleyen zamanlarda bölge İngiliz ve İtalyanların kontrolü altına girmiştir. Ancak tüm misyonerlik faaliyetlerine rağmen halkın İslam ile kurduğu güçlü bağ zarar görmemiş, aksine güçlenerek devam etmiştir. 1960’lı yıllar ise Somali’nin İngiliz ve İtalya kontrolü altındaki parçalarının birleşmesiyle bağımsız bir devlet olma sürecine girdiği dönemdir. Ancak bu dönemde kontrolü ele geçiren Siad Barre, sosyalizmi benimsemiş ve sosyalist uygulamalarla döneme damgasını vurmuştur. Bu dönemde Müslüman halk ciddi zorluklar yaşamış,

Müslüman alimler baskılanmış ve hatta topluca katledilmiştir. 1991 yılına gelindiğinde ise olağanüstü hal ilan eden Somali hükümeti, başkent Mogadişu ve ülkenin kuzeybatı bölgesinde kontrolü yitirmiştir. Aynı yılın Ocak ayında, Barre, diktatör Mohamed Farrah Aidid liderliğinde kabile temelli milis kuvvetlerince devrilmiştir. Barre hükümetinin düşmesinden sonra ülkede yaşanan yönetim boşluğu Somali’yi anarşik bir ortama sürüklemiş ve ülke Somaliland ve Pundtland olarak iki özerk yönetim altında yönetilmeye başlanmıştır.(5) Bu durum Afrika’da son yirmi yıldır hem Afrika hem uluslararası toplum için Somali Sorunu adı verilen bir durumun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.(6) Bu sebeple ülke 1991 yılından itibaren istikrarsızlıklarla boğuşmaktadır. 1991 yılını takip eden yıllarda ise, Birleşmiş Milletler (BM) ülkede çeşitli operasyonlar düzenlemiştir. 1993 yılında “Kara Şahin Düştü” filmine de konu olan ABD helikopterlerinin düşürülmesi sonrasında, 1994 yılında Amerika bölgeden çekilmeye başlamıştır ancak bölgedeki ABD etkisi devam etmiştir. Bu durum bölge Müslümanları tarafından nefretle karşılanmıştır. 2000 yılında ABD öncülüğünde Federal bir hükümet kurulsa da ulusal çapta geçerlilik sahibi bir devlet yapılanması oluşturulamamıştır. Bu yapılanma özellikle de, Somali’nin çok büyük bir bölümünde etkinlik sahibi olan İslami Mahkemeler Birliği tarafından muhalefetle karşılanmıştır. Birlik bölgede kurulması planlanan laik devlete karşı bölge halkının hassasiyetleriyle bağdaşan Kur’an ve sünnete dayalı bir şeri düzeni savunmuştur. Bir halk yapılanması olan İslami Mahkemeler birliği ilerleyen dönemlerde bölgede hâkimiyeti ele geçirmiştir.

Somali anıldığında akla her ne kadar açlık ve kıtlık haberleri gelse de, Somali ismi bir gıda maddesinden türetilmiştir. “Somal” kelimesi halkın yüzyıllardır ürettiği inek ve keçi sütüne verilen addır. Bu halkın en meşhur içeceğidir. (2) Geçmişi hayvancılık ve hayvansal besinler açısından gayet zengin olan ve bolluk içerisinde yaşayan Somali halkı günümüzde ise ne yazık ki uygar! devletlerin süt tozu yardımlarına muhtaç hale gelmiştir.


SOMALİ

Ancak bu durum İslami referansları ön plana çıkan bu yapının batı tarafından bir tehdit olarak görülmesiyle sonuçlanmıştır. Bu doğrultuda 2006 yılında ABD hava kuvvetlerinin de desteğiyle bölgedeki İslami yapılanmaya yönelik saldırılar başlamış ve ülke yeniden iç karışıklıklarla boğuşmak durumunda kalmıştır. 2011 yılında ülkede baş gösteren ciddi kuraklık ve kıtlık tehdidi de bölgedeki sorunları derinleştirmiştir.

Kur’an hafızının olması çok önemsenmekte, İslam

Çok net bir şekilde görülmüştür ki bölgeye yapılan uluslararası müdahaleler düzen ve istikrarın sağlanmasından ziyade karmaşa ve kaosa hizmet etmiş, bölgede İslam’ın hâkimiyetine yönelik sinyaller anında baskı ve şiddetle cevap bulmuştur.

erdemlerine hayran kalmaktadır. Ancak tüm bun-

dinini kavrayan ilim sahipleri büyük bir saygı ve sevgi ile karşılanmaktadır. Kur’an eğitimi çok ufak yaşlarda başlayıp uzunca bir süre devam etmekte ve öğrenciler erken yaşlarda hafız olabilmektedir. Bu doğrultuda halkın neredeyse yarısının hafız olduğu, diğer yarısının da yarım hafız olduğu söylenmektedir. Somali’yi biraz yakından inceleyen her insaf sahibi, halkın güzel ahlakı ve lara rağmen halkın büyük bir bölümü terörist ve korsan gibi yakıştırmalarla karalanmakta, zulme uğramakta ve mağdur edilmektedir. Bu durum karanlık bir algı operasyonunun bir parçasıdır ve büyük ölçüde gerçekleri yansıtmamaktadır.

Somali’de İslam ve Müslüman Halk Daha öncede belirtildiği üzere İslam, Somali topraklarına çok erken dönemlerde; Müslümanların Habeşistan’a hicretiyle ulaşmıştır. İslam’ın evrensel mesajıyla hayat bulan bölge halkı dini değerlerine sıkı sıkıya sarılmış ve güçlü bir Müslüman toplumu meydana getirmiştir. Ancak ülkenin stratejik konumu ve bölgesel şartlar uluslararası sömürge faaliyetlerinin diğer Afrika ülkelerine benzer bir biçimde Somali’ye de yoğunlaşmasına sebebiyet vermiştir. Halkın İslami değerlerle kurduğu sıkı ilişki ve bu doğrultudaki eğitim faaliyetleri ise halkı ayakta tutan unsur olmuştur. Öyle ki, Somali’de her bir ailede en az bir dergi.nebevihayatyayinlari.com

------------------------1. Müslüm Yurtman, “Gözlerden Uzak Bir İslam Beldesi: Somali”, Ribat Dergisi, Şubat 2007. 2. Şahin Torun, “Kara Şahin Değil Somali Düştü”, Dünya Bülteni, http://www.dunyabizim.com/ilgilihaber/7859/kara-sahin-degil-somali-dustu.html.Erişim Tarihi: 05.11.2011. 3. Yurtman, a.g.m. 4. Ahmet Kavas, “Somali”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013 5. Orsam, “Somali’de Bitmeyen Siyasi Kriz”, Ortadoğu Siyasi Araştırmalar Merkezi Raporu, Rapor No:163, Ankara, Temmuz 2013. 6. Mehmet Özkan, “Doğu Afrika Jeopolitiği ve Türkiye’nin Somali Politikası” SETA Raporu, İstanbul, 2014.

ZİLKÂDE 1436

41


CİHAN MALAY

ALLAH YOLUNDA BİR KURBAN:

ABDULLAH BİN ZÜBEYR (radıyallahu anh)

“Oğlum, ben senin ya zafere kavuşup Müslümanları kurtardığını, yahut da inandığın dâvâda şehid olduğunu işitmek istiyorum!”(Annesi) Tarihte kimi insanlar vardır ki; “yaşatmak için yaşamak” uğruna kendilerini Allah yolunda “kurban” ederler. Onlar aslında tüm insanlığın huzur ve mutluluğu için zalimin karşısına çıkar ve yaptıkları zulümlere dur demek ve durdurmak için kendi canlarını “kurban” ederler. Bu insan ve insanların yanında bazen az bazen çok kişi kümelenir ancak maalesef zorluk karşısında adeta onu yanlızlığa mahkum ederler. Onların davalarına inancı tam olduğundan davalarından bir an olsun geri durmazlar. Kendi canlarını davaları uğruna “kurban” vermeyi göze almış bu yiğit insanlar, tarihe adlarını altın harflerle yazıp unutulmayanlar arasında yerlerini aldılar. Aslında İslam’ın ilk dönemlerinden günümüze baktığımızda İslam davasında şöyle bir gerçeğe şahit oluruz: “İSLAM; KURBAN OLMAK VE KURBAN VERMEK “ demektir. Ne mutlu “kurban” olanlara. İşte Abdullah b. Zübeyir (radıallahuanh) de İslam’a kurban olanlardan sadece biri...

42

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Hayatı (622 - 692)

Ey insanlar! Allah-u Teâlâ size merhamet eylesin! Biz,

Medine’ye hicretten 20 ay veya birinci senede muhacirlerden “İlk önce dünyaya gelen çocuk” olan Abdullah b. Zübeyir’in annesi de babası da sahabedir. Babası Aşere-i Mübeşere’den Zübeyr bin Avvâm (radıallahuanh), annesi Hz. Ebû Bekir (radıallahuanh)’in kızı Esmâ’dır.

bildiğiniz ve anlattığım bu maksatla cihâda çıkmıştık.

Babası onun hakkında; “İnsanların Ebû Bekr-i Sıddîk’a en çok benzeyeni” demiştir.

dukça fazla kalıyorduk.

Hazret-i Ömer (radıallahuanh) zamanında gençlik yıllarına giren Abdullah (radıallahuanh) , H.14 (M. 638) senesinde on iki yaşlarında iken babası ile Yermük savaşına katıldı.

yurduğu en güzel hal üzere yolumuza devam ettik.

Yine dört sene sonra H.18 (M. 639) de babası ile birlikte Amr b. As (radıallahuanh)’ın komutanlığında Mısır’ın fethine katıldı. H.29(M. 649) senesinde Afrika’da Abdullah bin Sa’d ile Tunus harbine katıldı. Bu savaşta 120.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık, müslümanların sayısı 20.000 kişiydi. Abdullah b. Zübeyir(radıallahuanh) bu savaşta birkaç mücahid arkadaşı ile Bizans ordusu kumandanı Roma asilzadesi Gregor’u öldürdü. Gregor’un öldürülmesinden sonra düşman kuvvetleri bozularak Müslümanların zafer kazanmasında büyük rol oynadı. Abdullah Afrikıyye’nin Fethini Anlatıyor Abdullah bin Zübeyr, Afrikıyye’nin fethinden döndükten sonra Hz.Osman’ın huzûruna gidip ona fethin nasıl gerçekleştiğini anlattı. Hazret-i Osman mescidde kalkıp, cemaate şöyle hitâb etti: 

Emîr-el-mü’minîn’in tavsiyelerine ve emîrlerine titizlik ile uyan bir vâli ile beraber idik. Sabah-akşam o da bizimle beraber yürüyor, öğle vaktinde bizimle konaklıyordu. Geceleyin yola devam edip, kurak yerlerde durmadan acele geçiyor, bereketli ve bolluk yerlerde olAfrikıyye’ye varıncaya kadar, Rabbimizin ihsân buNihâyet at kişnemelerini, deve böğürtülerini düşmanlarımızın duyacağı bir yere konduk. Birkaç gün orada ikâmet ettik. Bu sırada, atlarımızı istirahata bıraktık. Silâhlarımızı harbe hazırladık. Sonra Afrikıyyelileri İslâma da’vet ettik. Fakat onlar Müslüman olmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine, sulh ve zillet içinde kalmaları için onlardan cizye istedik. Bu teklîfimize ise hiç yanaşmadılar.  Onların karşısında on üç gece bekledik. Bu arada, elçilerimiz gidip geldi. Nihâyet teklîflerimizi kabûl etmeyeceklerine iyice kanâat getirince, komutanımız kalkıp, Allah-u Teâlâ’ya hamd ve senâ etti. Sonra cihâdın fazîletini anlattı. Sabredip Allah için cihâd edenlerin kavuşacakları sevâbdan bahsetti. Sonra hep birden düşman üzerine hücûm edip, savaşa başladık.  Düşmanla karşılaştığımız ilk gün pek şiddetli bir muhârebe oldu. İki taraf da çok çetin savaştı. Düşmandan pek çok kimse öldüğü gibi, bizden de pek çok kimse şehîd düştü. O gece, her iki taraf da savaş meydanında geceledi. 

“Ey mü’minler! Allah-u Teâlâ Afrikıyye’nin fethini nasîb ve müyesser eyledi. İşte bu Abdullah bin Zübeyr’dir. Şimdi size Afrikıyye’nin fethini anlatacaktır. Bunun üzerine Abdullah bin Zübeyr, minberin yanında olduğu yerden ayağa kalkıp, cemâ’ate, Afrikıyye’nin fethinin nasıl gerçekleştiğini anlatmaya başladı: 

Biz Müslümanların bulunduğu yerden, Kur’ân-ı kerîm

“Ey mü’minler! Kalblerimizi birleştiren, birbirimizi sevdiren ve ni’metleri aslâ inkâr olunamayan, Allah-u Teâlâ’ya, bildirdiği şekilde hamdolsun. Yine Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun ki, Muhammed aleyhisselâmı seçip, vahyini Ona emânet etti. Kur’ân-ı kerîmi gönderdi...

İkinci gün akşama doğru Allah-u Teâlâ bize Afrikıy-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

okuyanların sesleri yükseliyordu. Düşman ise, içki içerek ve eğlence içinde geceyi geçirdi. Sabah olunca, biz önceki günkü gibi yerlerimizi aldık ve düşman üzerine hücûm ettik. Allah-u Teâlâ bize sabır, yardım ve zafer ihsân etti. ye’yi fethetmek nasîb eyledi. Pek çok ganîmet elde ettik. Ey Allahın kulları! Verdiği ni’metlerden dolayı ve düşmanlarımıza indirdiği azâbdan dolayı, Allah-u Teâlâ’ya hamdederiz.” ZİLKÂDE 1436

43


nıyla “hilafetini” duyurdu. Kendisine Mekke, Medine ve Hicaz halkı tarafından biat edildi. Daha sonra hilafet alanını Arabistan’ın güneyi, Irak, Suriye’nin büyük kısmı, Mısır’ın bir kısmı olmak üzere genişletti. Bunun üstüne Yezid, 10.000 kişilik Suriyelilerden oluşan bir orduyu Müslim bin Ukbe El-Murri komutasında Mekke ve Medine üstüne bir ordu gönderdi. Bu ordu ile Abdullah bin Zübeyr’i ordusu Medine’nin kuzeydoğusunda bulunan El-Harre’de muharebeye giriştiler.  HARRE OLAYI olarak bilinen bu savaş kısa ve çok kanlı oldu. Medineli bazı sahabeler bu muharebede öldürüldü. Sonunda Medineliler yenilip şehirlerine çekildiler. Yezid’in gönderdiği ordu Medine›ye girip şehir ahalisine zulmettiler ve üç gün şehri yağma-

Bir ara âmâ olan annesini ziyaret edip, duasını almak kasdı ile annesinin huzuruna giren Abdullah, helâllaşmak istediği annesi ile şöyle bir diyalog geçer: “Oğlum, ben senin ya zafere kavuşup Müslümanları kurtardığını yahut da inandığın dâvâda şehid olduğunu işitmek istiyorum! Sen hak yolunda şehid olmalısın yahut da dâvânı zafere ulaştırıncaya kadar devam etmelisin. Huzur-u İlâhi de bir mücahid annesi olmakla iftihar etmeliyim...”

ladılar. Suriye ordusu komutanı Müslim bin Ukbe alMurri bu arada hastalanıp öldü. Onun yerine ordusunun başına Hüseyin bin Numeir es Sakuni, Mekke şehrini kuşatma altına aldı. Üç ay kadar süren bu kuşatma sırasında şehri çevreleyen tepelerden mancınıklar kullanarak şehre büyük taşlar atmaya başladılar;Kabe’ye bile zarar verdiler ve Kabe’nin örtüsünü yaktılar. Tam bu sırada Yezid’in ölüm haberi gelince de Emevi askeri kuvvetleri kuşatmayı kaldırarak Şam’a dönmek durumunda kaldı. I. Yezid’ten sonra tahta geçen II. Muaviye sadece 40 gün hükümdarlık yaptıktan sonra hüküm-

Emeviler Dönemi ve Hilafet İlanı Abdullah bin Zübeyr, Yezid’e1 biat etmeyen Hz. Hüseyin’in Kerbela’da aile  efradı ile birlikte öl-

darlık yapmayacağını söyleyerek bu işten feragat etti. II. Muaviye’den sonra Emeviler hükümdarlığı Mervan›ın soyuyla devam etmiştir. Başa geçen I.

dürülmesi ve Yezid b. Muaviye’ye biat konusu

Mervan hüküm sürdüğü kısa dönemde (684-685)

umuma arzedildiği zaman bazı sahabeler gibi

Mısır ve Suriye›yi hakimiyeti altına aldı.

tepki gösteriyor “dini ifsad eden, masiyet işleyen» bi-

Abdullah b. Zübeyir(radıallahuanh)’ı destekleyen

rine itaat edilemeyeceğini belirtiyordu.

Hariciler’in de bu dönemde, Abdullah b. Zübeyir

Bundan dolayı Mekke ve Medine’den halkın onu

ra’da isyan çıkarmaları ile birlikte, Abdullah’ın

desteklemesi sonucu “Emirü’l-müminin” unva-

44

ZİLKÂDE 1436

(radıallahuanh)’ın

hakimiyetinden ayrılarak Bas-

hakimiyeti Hicaz bölgesine sıkıştı. O’nun İzinde...


Şehadeti 685 senesinde tahta geçen Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah(radıallahuanh) arasında 7 yıl süren mücadelenin ardından Abdülmelik, Haccac bin Yusuf es-Sakafi’yi 22000 kişilik bir orduyla Mekke üzerine gönderdi. (Ocak 692) Haccac, 5000 kişilik destek gücünü de alarak 7000 kişilik orduyla Mekke’ye saldırdı. Hac ayları geldiği için İslam ülkesinin her tarafından Mekke’ye hacı adayları gelmeye başladı. Haccac Müslümanları Mekke’ye sokmadığı için, o sene Müslümanlar hac yapamadı. Hac mevsiminde Kâbe’yi mancınıklarla taşa tutturdu. Kuşatma uzayınca Abdullah b. Zübeyr ve taraftarları yiyecek sıkıntısıyla karşılaştı. Bunun üzerine Haccac, teslim olanlara eman vereceğini söyledi. Taraftarlarından çoğu onu yalnız bıraktı. Azalan ordusu ile mücadeleye devam etti. Haccac, kurdurduğu mancılıklarla Mekke’yi ateş ve taş yağmuruna tuttu. Atılan ateşlerden biri Kâbe’ye isabet etti ve Kâbe yanmaya başladı. Bu sırada Cenab-ı Hak tarafından yağan yağmur ateşi söndürdü.  Bu olayı gören Haccacın askerleri  Kur’anın “Fil Suresini” hatırlayıp muhasaradan vazgeçmek istediler idiyse de Haccac buna musade etmedi. Bir ara Abdullah, annesinin yanına uğradı. Annesi: “Savaşa devam et; ya şehid olursun, ya zafer kazanırsın. Ben de acın olursa sabreder, zaferin olursa sevinirim” diye dua etti. Bir gün sonra İbn Zübeyr “Makam” denilen yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra yeniden harbe girdi. Mancınıktan atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik İbn Mervan’ın adamları üzerine atılarak onu şehid ettiler. Şehid ettikten sonra da başını kestiler. (1 Ekim 692)

Resulullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’a Habeşistan hükümdarı Necâşi’nin hediye ettiği

‘harbe’ (kısa mızrak), Resulullah(sallallahu aleyhi ve sellem)’ın vefatından sonra dört halifeye daha sonra Abdullah b. Zübeyr’in eline geçti. Abdullah, bu ‘harbe’yi (kısa mızrak) her zaman komutan âsâsı gibi yanında taşır, namaz kılarken sütre olarak önüne koyardı. Şehid oluncaya kadar onu yanından ayırmadı. Şehadetten 10 Gün Önce Muharebe Sırasında Anneden Oğluna Nasihat Bir ara âmâ olan annesini ziyaret edip, duasını almak kasdı ile annesinin huzuruna giren Abdullah, helâllaşmak istediği annesi ile şöyle bir diyalog geçer: “Oğlum, ben senin ya zafere kavuşup Müslümanları kurtardığını yahut da inandığın dâvâda şehid olduğunu işitmek istiyorum! Sen hak yolunda şehid olmalısın yahut da dâvânı zafere ulaştırıncaya kadar devam etmelisin. Huzur-u İlâhi de bir mücahid annesi olmakla iftihar etmeliyim...” Abdulah annesine söz vererek Mekke civarındaki karargâhına döndüğü sırada ordusunun dağıldığını, Zübeyr adındaki bir oğlundan başka kimsenin kalmadığını gördü... Tekrar validesinin yanına gelen Abdullah bin Zübeyr, şöyle konuştu :

“Anneciğim! Ordum dağıldı, yanımda sebat edip kalanların da bir saatlik dayanma kuvveti kaldı. Bununla beraber düşmana teslim olursam, istediğim kadar dünyalık verilecek ve serbest bırakılacağım. Bu hususta reyin (görüşün) nedir?” Hz. Ebu Bekir’in kızı Esmâ (radıallahuanha) bu sözler karşısında oğluna şöyle dedi:

9 yıl süren halifeliği şehadetiyle sona erdi. Haccac, şehid edildikten sonra Abdullah’ın kesik başını Mekke’de günlerce teşhir etmiştir.

“Oğlum, senin için düşünülecek tek nokta vardır:’Sen Hakta mısın bâtılda mısın?’ Mühim olan budur! Hakka hizmet ettiğine inanıyorsan, tereddüt ve vesveseleri bir tarafa iterek bütün  himmetinle (gayretinle) yoluna devam et. 

Abdullah b. Zübeyr, sahabenin tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerindendir. Küçük yaşından beri cennetle müjdelenen babasının yanında cihada katılan Abdullah b. Zübeyr, kahramanlık ve cesaretiyle birlikte ibadete düşkünlüğü ile bilinirdi.

Eğer şimdiye kadar olan mücadelende dünyayı kasdetmiş isen, senden fena bir evlâd, benden de bedbaht bir anne yok demektir. O takdirde hem kendini, hem de seninle çarpışan bunca şehidleri heder etmişsin (boşa öldürtmüşsün) demektir. “

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

45


Hz.Esmâ (radıallahuanha), daha sonra şöyle dedi:

kunan Esma: “Bu ne hal?... Bu senin istediğini is-

“Eğer arkadaşların çekildiği için sana da dâvâdan

teyenin hali değil” diye çıkıştı.

vazgeçip teslim olma fikri geliyorsa, şunu iyi bil

Abdullah ise:

ki, Ebu Bekir’in kızı böyle düşünen bir Müslüman gencin annesi olmakla utanır, bir mücahide de bu fikri yakıştırmaz...”

“Bugün benim son günümdür. Sana metanet-i kalb vermek için giymiştim bu zırhı” dediğinde “Hayır, böylesi şey bana metanet vermez.” diye

Abdullah bin Zübeyr:

itiraz etmesi üzerine, onu da çıkararak, o gün

“Anneciğim, beni yakaladıktan sonra müsle(-

şehid oluncaya kadar Haccac askerlerine karşı sa-

kulak, burun kesmek) yapacaklar.”demesi üze-

vaştı,fakat teslim olmadı.”

rine Hz. Esmâ, oğluna şu tarihi nasihatları verdi:

Bir gün Hz. Esma’nın yanına gelen Haccac: “Ab-

“Evlâdım, kesilen koyun asılmakla, soyulmakla

dullah’ı nasıl mağlup ettim, gördünüz mü?” diye, is-

ızdırap duymaz. İzzetle mücadele ederek mâruz

tihza yollu (alaylı) bir sual sorması üzerine Hz.

kalacağın kılıç darbesi, zilletle yaşamak için

Esmâ :

mâruz kalacağın bir kamçı darbesinden daha ha-

“Hayır, vallahi mağlup olan o değil, sensin. Sen

yırlıdır. Sakın ölümden korkup da sana zillet ve-

onun dünyasını kaybettirdin, o da senin âhiretini.

recek bir şekle razı olma!”

Ben Resülüllah’dan Sakîf kabilesinden iki şerir

Abdullah, annesinin sözlerine olduğu gibi itaat

(çok kötü) adamın çıkacağını işitmiştim. Yalancı

edip şehid oluncaya kadar mücadele edeceğine

olanın Muhtar-ı Sakafi olduğunu gördük. Müfsid

söz vererek, vedalaşmak üzere âmâ annesini ku-

(fesatçı) olanın da sen olduğundan artık şüphem

caklarken sırtındaki zırhın dikenlerine elleri do-

kalmadı” dedi.

46

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Hariciler İle Tartışması Bir gün hak yoldan ayrılan hâricîlerden bir grup, Abdullah bin Zübeyr hazretlerinin huzûruna giderek dediler ki: “Senin görüşünü öğrenmek için geldik. Eğer doğru, ya’nî bizim gibi düşünüyorsan, seninle birlikte oluruz. Yoksa, seni bu i’tikâdını bırakmaya da’vet ederiz.” Sonra da şöyle sordular: “Şeyhayn, ya’nî Hz.Ebû Bekir ve Hz. Ömer hakkında ne dersin? Abdullah bin Zübeyr:”Onlar hakkında sâdece hayır söylerim.” Hâricîler bunun üzerine,  “Peki Osman hakkında ne diyorsun?” diye sordular. Sonra da Hz. Osman’ın şânına lâyık olmayan ithâmlarda bulundular.  Daha sonra babası Zübeyr ve Talha hakkında da ileri geri konuştular. Onların bu konuşmaları üzerine, Abdullah bin Zübeyr dedi ki: “Sizin o büyükler hakkında böyle konuşmanız,aslâ doğru değildir.Çünkü Allah-u Teâlâ,Mûsâ aleyhisselâm ile kardeşi Hârûn’u, en azılı kâfirlerden olup ilâhlık dâvâsında bulunan Fir’avn’a gönderirken, gâyet yumuşak konuşmalarını emretti.” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ta bir hadiste şöyle buyurmaktadır:  “Ölmüş kimselere sövmek veya dil uzatmak sûretiyle dirilere eziyet etmeyiniz!” Bunun için Resûlullah efendimiz, İkrime bin Ebî Cehil’e eziyet vermemek, onu üzmemek için babası Ebû Cehil’e sövmeyi, la’net etmeyi yasaklamıştır.  Hâlbuki, Ebû Cehil, Allah-u Teâlânın ve Resûlünün düşmanı idi. Hicretten önce, Resûlullah efendimize buğz ve düşmanlık etmiş, hicretten sonra da savaşta bulunmuştu. Hepsi bir tarafa, azılı bir müşrik olması günâh olarak ona kâfi idi. Kâfir olduğu hâlde, la’netlenmesine izin verilmemesi; babama, arkadaşı Hazret-i Talha’ya ve diğer Eshâba söylediğiniz sözlerden vazgeçmeniz için yeterli bir sebeptir. (Bu ma’kûl sözlere verecek cevap bulamayan Hâricîler yanından ayrıldılar.)

Ömer’den çok güzel bahsetti. Hazret-i Osman’ın hilâfetiyle ilgili olarak da şunları söyledi: “Hazret-i Osman bin Affân’ın durumunu bugün benden daha iyi bilen hiç kimse yoktur. Hakem bin Âs’ı Resûlullah efendimizin mübârek izinleri ile Medîne-i münevvereye kabûl etmiştir. Yaptığı işlerde faydalar var idi. Daha sonra Abdullah bin Zübeyr, Mısırlıların ele geçirip getirdiği, içinde ba’zı kimselerin öldürülmesi emredilen mektubu,onun yazmadığını belirtip şöyle dedi: “Bunu Hz. Osman yazmadı. Dilerseniz, onun yazdığına dâir delîlinizi getiriniz, delîliniz yoksa ben size onun yazmadığına yemîn edeyim... Hz. Osman, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi mü’minlerin emîridir.Ben onu sevenin dostu, ona düşman olanın düşmanıyım. Babam (Zübeyir) ve arkadaşı Hz. Talha, Resûlullah efendimizin iki sahâbîsidir. Hz.Talha’nın Uhud muhârebesinde parmağı kopunca, Resûlullah efendimiz;  (Parmağı Talha’dan önce Cennet’e girdi)  ve  (Talha, Cennet’e girmesine vesîle olacak bir iş yaptı) buyurdu... Babam Zübeyr bin Avvâm’a gelince, O Resûlullah efendimizin havârîsidir. Resûlullah efendimiz onu bu sıfatla zikretmişler, Talha ile beraber Cennetlik olduğunu bildirmişlerdir. Nitekim Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurdu:  “Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allah-u Teâlâ râzı oldu. Hepsini sevdi.”  (Feth: 18) Ayrıca, onların, Allah Teâla’nın ve Resulü’nün gazabına uğradıklarına dâir bir haber bize ulaşmadı.”dedi.

------------------------1. İçki içen ilk halife olması dolayısıyla “el-humûr” (sarhoş) lakabıyla anılan Yezîd kendi döneminde gerçekleşen ve etkileri günümüze kadar gelen Kerbelâ Vak‘ası, Harre Savaşı ve Mekke kuşatması gibi icraatları yüzünden müslümanların hâfızasında İslâm tarihinin en kötü isimlerinden biri olarak yer etmiştir.

Hâricîler, ertesi gün tekrar geldiler. Abdullah bin Zübeyr gelip, yüksekçe bir yere oturdu.

2. Emevîlere sadâkatinden dolayı kendisine “Küleyb (Köpek Yavrusu)”, uygulamalarındaki acımasız tavırlarından dolayı da “Zâlim” sıfatıyla verilmiştir. Onun zalimliğine Kufe’de yaptığı şu hutbede söyledikleri de şahitlik eder: “ ... Karşımda; kesim ve devşirme zamanı gelmiş olgun başlar görüyorum, kanlara bulanacak sarık ve sakallara bakıyorum...

Allah-u Teâlâ’ya hamd ve Resûlüne salât ve selâm getirdi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i

Ey Irak halkı! Sözüme inanın, doğru yolda yürüyün! Size aşağılanma tadını tattırırım, derinizi yüzerim, sizi odun gibi keserim, ben dediğimi yaparım!...”

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

47


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

4-7 YAŞ İLK ÇOCUKLUK YILLARI


B

u yaş dönemi çocuğun en faydalı ve en süratli evresidir denilebilir. Çocuk bu evrede sosyal çevre ile sürekli temasta bulunmak suretiyle zihnini zenginleştirir ve üstün öğrenme özelliğine sahiptir. Yetişkin bir insanın göremediği sayısız ayrıntıları görür. Bu dönem, çocuğun el-göz uyumunun en fazla geliştiği dönemdir. Bu gelişime ayak uydurma çalışan çocuk elbette ki hareketlenecektir. Bunu gören anne ve baba “Eyvah! Bizim çocuk haşere oldu, ele avuca sığmaz oldu” diye şikayetlenecektir. Hâlbuki bu yaştaki çocuğun normal gelişimi bu şekildedir. Eğer çocuğunuz bu yaşlarda, bunun aksi bir şekilde sessiz ve sakin ise asıl sorun o zaman başlamıştır. Bu yaşlardaki çocuk dünyaya karşı derin bir ilgi içerisindedir. İşitmek, dokunmak, görmek, kırmak gibi şeyle için oynar. Bütün bunları yaparken bir metoda bağlanmaz. Onun için önemli olan tek kanun, içinde yaşadığı an ile ilgili geçici bir meraktır. İlgilerinde devam yoktur. 6 yaşına gelene kadar bunda endişe edilecek bir durum yoktur. 4 yaşından sonra çocukların en çok hoşlandıkları şey, etrafta yaşanan olayların kurallarını öğrenmektir. Çünkü bu dönemde çocuklar kendilerini yetişkinlerle aynı kefede görmek isterler. Mesela; bir yapboz oyunun kuralını öğrenmek ister ve bunu oldukça önemser. Bu yaş aralığındaki çocukların en önemli özellikleri sosyalleşme ihtiyacıdır. Çocuk, ailede kendi gibi düşünen, kendisinin ilgilendiği konular ile ilgilenen bir kardeşe ihtiyaç duymaya başlar. Ama bu ihtiyacı anne karşılayamaz. Çocuk bu yaşta kendinden çok bilen anne yerine, kendisi gibi az bilen, kendisine bir şey öğreten ve kendisinin de bir şeyler öğreteceği başka bir çocuk arar. Bu nedenle, bu yaş çocuklarının oyun guruplarıyla tanışmaya, diğer çocuklar ile sık sık bir araya gelmeye ihtiyacı vardır. Bundan sebep, çocukların bu yaşlarda mutlaka bir kardeşinin olması gerekir. Eğer bir kardeşi varsa çocuk sosyal hayatta kendini güçlü hisseder. Hâlbuki bazı anneler ilk çocukta yaşadığı sorunlar nedeni ile bir takım bahaneler öne sürerek dergi.nebevihayatyayinlari.com

6-7 yaşlarında çocuklar anne-baba ve sosyal çevrede bulunanları soru yağmuruna tutar. Çok meraklıdırlar. Yetişkinlere düşen cevap verme zahmetinde bulunmalarıdır. Aksi takdirde devamlı susturulan çocuk, önce merakını sonra güvenini kaybeder. Her şeye dair merak 9 yaşına doğru hafifleyecektir.

bir daha çocuk sahibi olmak istemez. Ancak şu iyi bilinmelidir ki ağaç, yaprağı ile gürler. Öte yandan tek çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işidir. Zira tek yetişen çocuk gelişim dönemlerinde her şeyi anneden bekler. Anne mutfağa gitse çocuk peşine gidecektir. Bir kardeşi olmadığından kavgasını ve oyununu annesi ile yapacaktır. İkinci çocuk, ilk çocuğun yükünü annenin üzerinden alır. Çocuk kavgayı onunla yapar ve barışmayı onunla öğrenir. Asosyal olmaktan onunla kurtulur. Güzel masallara karşı çocuğun zevk duyması bu çağın en belirgin özelliğidir. Bu dönemde zihinsel gelişimin normal olması için yeterli ve dengeli beslenilmesi çok önemlidir. Mühim olan nokta şudur: Bu çağda sevgiden yoksun bırakılan, incitilen ve yalnız bırakılan çocuk, kendisini kuşatan gerçeklerden daha güzel bulduğu hülyalara kapılır. Hayata gittikçe uyamaz hale gelir ve yapayalnız kalabilir. Duygu ve sosyal düzeni bozulabilir. Duygu düzenindeki bozukluğun bir belirtisi de bu yaştaki çocuğun yalan söylemesidir. Bu evrede çocuk için 3 çeşit yalan vardır; Büyüklerin kendisini cezalandırmasından korktuğu için yalan. Kendisini korumak için söylenen yalan. Başkalarını aldatmak için söylenen yalan. Bu üçü birbirinden farklıdır. Zararlı olanı ve çocuğun duygu düzenindeki bozukluğu gösteren üçüncü tip yalandır. ZİLKÂDE 1436

49


Bu yaş aralığındaki çocukların en önemli özellikleri sosyalleşme ihtiyacıdır. Çocuk, ailede kendi gibi düşünen, kendisinin ilgilendiği konular ile ilgilenen bir kardeşe ihtiyaç duymaya başlar. Ama bu ihtiyacı anne karşılayamaz. Çocuk bu yaşta kendinden çok bilen anne yerine, kendisi gibi az bilen, kendisine bir şey öğreten ve kendisinin de bir şeyler öğreteceği başka bir çocuk arar. Bu nedenle, bu yaş çocuklarının oyun guruplarıyla tanışmaya, diğer çocuklar ile sık sık bir araya gelmeye ihtiyacı vardır. Bundan sebep, çocukların bu yaşlarda mutlaka bir kardeşinin olması gerekir. Eğer bir kardeşi varsa çocuk sosyal hayatta kendini güçlü hisseder.

Diğer yandan, çocuk bu evrede henüz psikososyal olgunluğa ermediği için ilk iki tip yalanı söyleyebilir. Örneğin; hayvanat bahçesine gittiğinde aslında bir fil görmemiştir ama hayvanat bahçesini hayalinde fille süslediğinden dolayı orada bir fil gördüğünü söyler. Bu durumdan endişe duyup çocuğu yalancılıkla suçlamamak lazım. Az önce de ifade ettiğimiz gibi çocuk bu yaşta hayal ettiği şeyi gerçekle karıştırdığından böyle bir yola başvurur. Asıl tedirginlik duymamız gereken şey, üçüncü tip yani; başkalarını aldatmak için söylenen yalandır. 6-7 yaşlarında çocuklar anne-baba ve sosyal çevrede bulunanları soru yağmuruna tutar. Çok meraklıdırlar. Yetişkinlere düşen cevap verme zahmetinde bulunmalarıdır. Aksi takdirde devamlı susturulan çocuk, önce merakını sonra güvenini kaybeder. Her şeye dair merak 9 yaşına doğru hafifleyecektir. Bu yaşta masum bir saflık ifade eden bencillikleri vardır. Her şeyi kendine göre değerlendiren bir zihin eğilimleri mevcuttur. Bu durum da 9-10 yaşlarında geçer. Aileye düşen, çocuğunun durumuna sabredip onu güzel bir şekilde yönlendirmektir.

50

ZİLKÂDE 1436

Bu yaştaki çocuğun kırıp dökme ve etrafı dağıtma eğilimlerini gidermenin en iyi yolu ona bir takım görevler vermektir. Bu yöndeki çözüm özellikle sorunla alakalı görev vermektir. Mesela; eşyaları kıran bir çocuğa, evdeki eşyaları koruma görevi verilirse onun aile fertlerinden, bu konuda daha fazla dikkatli olduğu gözlemlenir. Çocuk, zararsız bir şeyle meşgul oluyor ve bundan sıkılmıyor aksine zevk alıyorsa olur olmaz sebeplerle önüne engel konulmamalıdır. Çünkü bu vesile ile çocuklar bizim bilmediğimiz birçok şey öğrenir ve onunda kendine göre bir hayatı vardır. Sevdiği şeylere saygı göstermeli ama doğru olmayan bir şey yapıyorsa burada otorite prensibimiz devreye girmelidir. Mesela; bedenine zarar verecek bir elektrik cihazı ile oynaması gibi. Ama çocuk arabaları seyretmekten hoşlandığı için cam kenarına çıkıyor ve bu durumda da herhangi bir tehlike söz konusu değilse kendisine dokunulmamalıdır. Çocuğun sinirlerinin gelişmesi ve buhran dönemini de rahat atlatabilmesi için doğa ile iç içe olması çok önemlidir. Ama ne yazık ki bu, şehir hayatında pek mümkün değildir. Bundan dolayı çocuk stresini atamaz ve bu konuda büyüklerden alacaklıdır. Bu sebeple şehirde büyüyüp evden pek çıkamayan çocuğun sergileyeceği olumsuzluklar çocuktan bilinmemeli, bu tavırları enerjisini atamadığından sergilediği akılda tutulmalıdır. Bu çağdaki çocuk başkalarıyla ne kadar münasebette bulunursa, o kadar toplumda başarılı bir fert olarak yer alır. Anaokulları bu evrede onun gelişiminde önemli bir yeri olan müesseselerdir. 5 yaşından itibaren onun kalbine hitap ederek ondan bir şeyler istenebilir. Mesela; “Seni çok seviyorum canım. Haydi, annenin hatırına masanın örtüsünü örtüver” gibi… 4-7 yaş arasında emir ve yasakları uzunca anlatmak yersizdir. Kısa ve öz bir ifade kullanılmalıdır. Aynı zamanda bu yaşlardaki çocuktan nezaket beklenmemelidir. Çünkü bu kuralları daha sonraki gelişimlerinde öğrenecektir. Bu yaşlardaki çocuk ceza alacak bir kusur işlediğinde cezası geciktirilmemelidir. Yoksa kendisinin affedildiği kanısına kapılır. Ama cezalanO’nun İzinde...


dırdıktan sonra affetmek lazımdır. Böylece sosyal ilişkiler tekrar rayına girer. Özellikle şunu belirtmekte fayda vardır: 4-7 yaş gurubu çocuklar için en belirgin özelliklerden biri “kal” ile değil “hal” ile eğitmektir. Yani sözle değil, davranışla… Çocuk sadece kendisine konulmuş kuralları dinlemek istemez. Herkesin uyduğu kurallar onun dikkatini çeken bir durumdur. Evin içinde anne ve babadan tutun varsa dede ve ninelerinde riayet ettiği kuralları yaşamak

rırsak bu işten en çok zararlı çıkacak olanlar anne ve babalardır. Yazdıklarımın önce kendime, sonra siz değerli müminlere faydalı olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Gayret bizden, başarı Allah’tandır. Vedud olan Allah evlerinizi sevgi, muhabbetle doldursun ve gönül meyveleriniz olan evlatlarınızı İslam Dini ile te’dip edip onları cennet sakinlerinden eylesin inşallah. Selam ve dua ile…

onun için yapılması gerenler arasına girecektir. Aynı zamanda çocuk için konulan kurallar onun gerçeğine uymalıdır. Örneğin; Evdeki çocuk dikkatini en fazla 20 dk. toplarken, ona hiç aralıksız 2 saat çalışmalısın demek hiçte gerçekçi değildir. Hele birde ona bunu yaparsan sana bisiklet alırım diyerek onu sürekli pazarlıklı iş yapmaya alıştı-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

-----------------------Kaynaklar: Annelik Sanatı, Pedagog Adem GÜNEŞ, Nesil Yayınları Eğitim Evde Başlar, Davud CAN, Hayat Yayınları Çocuk ve Gençte Sosyal Gelişim, Kemal ÇAKMAKLI, Yağmur Yayınları

ZİLKÂDE 1436

51


EBUBEKİR EREN

H

amd, Allah’a aittir. Salat ve selam Peygamber Efendimize, ailesine, ashabına ve kıyamet gününe kadar kendisine tabii olanların üzerine olsun. Allah azze ve celle kendisine gereği gibi iman eden ve teslimiyet gösteren kullarını şöyle nitelendirir: “Rahmanın has kulları yalan yere şahitlik etmezler. Boş sözlerle karşılaştıkları zaman vakar (ağırbaşlılık) ile geçip giderler.” (1) “O mü’minler ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (2)

İbn Hibban sahih’inde, Ebu Zer’den Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Hz. İbrahim’e indirilen suhuf (sayfalar) içinde şunlarda vardı; akıllı kimsenin üzerine düşen şudur, aklına yenik düşmemeli ve vaktini şöylece bölümlere ayırmalıdır: Vaktinin bir bölümünü Rabbine ibadet ve yakarış için ayırmalı. Bir bölümünü nefsini hesaba çekmek için ayırmalı. Bir bölümünü Allah’ın yaratıklarını ve sanatını tefekküre ayırmalı. Bir bölümünü de yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını giderebilmek için ayırmalı. Yine akıllı kişi şu üç şey için gayret eder, harekete geçer: Ahiretine azık hazırlamak. Dünyalık geçimini sağlamak. Haram olmayan bir lezzetten yararlanmak.

RAHMAN’IN VAKARLI KULLARI

Akıllı kimse, içinde bulunduğu zamanı basiretle değerlendirir, kendi işleriyle ilgilenir ve dilini muhafaza eder. Sözlerini ve amellerinin bir bölümü kabul eden kimse, çok az ve sadece kendisini ilgilendiren konularda konuşur. (3) Ömer b. Abdülaziz (r.h) şöyle der: “Kişi, sözlerini de amellerinin bir bölümü olarak kabul ederse, çok az ve sadece kendisini ilgilendiren konularda konuşur.” O, bu sözü ile “insanların çoğu, konuştukları sözleri kendilerine ait amellerden saymazlar. Bu yüzden rastgele ileri geri konuşurlar.”demek istemiştir. Nitekim bu incelik, konuyu


Rasûlullah’tan sorup öğreninceye kadar Muaz bin Cebel’e gizli kalmıştı. Hazreti Peygambere şöyle sormuştu: “Ey Allah’ın Rasulü! Bizler söylediğimiz sözlerden hesaba çekilecek miyiz? Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Annen senin hasretinle yansın ey Muaz! İnsanların burunları üzerine ateşe atılmalarının sebebi dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?” (4) Cenabı Hak, şu ayeti kerimede insanların kendi aralarında gizlice konuştuklarının hayırdan yoksun olduğunu belirtir: “Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut ta insanların arasını düzeltmeyi isteyen(in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (5) Tirmizi ve İbn Mace, Ümmü Habibe (r.h) validemizden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Âdemoğlunun bütün konuşmaları lehine değil aleyhinedir. Lehine olanlar sadece iyiliği emretmek, kötülüğe engel olmak ve Allah’ı zikretmek için söylediği sözlerdir.” (6) Bu hadisi şerif söylendiğinde Süfyan-ı Sevri’nin yanında bulunan bir topluluk şaşırınca, o şöyle demiştir: “Buna neden şaşırıyorsunuz? Cenabı hak, “Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut ta insanların arasını düzeltmeyi isteyenin (in fısıldaşması) müstesna” (7) buyurmuyor mu? Yine Allahu Teâlâ “Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, rahmanın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşanda doğruyu söyler” (8) buyurmuyor mu? Tirmizi, Enes bin Malik’ten rivayet eder; “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından bir zat vefat etmişti. Orada bulunanlardan biri (ölen kişi hakkında) “cennetle sevin!” dedi. Bu söz üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Ne biliyorsun? Belki kendini ilgilendirmeyen konularda söz söylemiştir. Yahut kendisine eksiklik getirmeyecek yerlerde cimrilik yapmıştır.” (9) Muhammed bin Ka’b (r.a) şöyle rivayet etmiştir; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün: dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Mescidin kapısından ilk girecek olan kişi cennet ehlinden biridir” buyurdu ve az sonra kapıdan Abdullah bin Selam içeri girdi. Bir adam hemen onun yanına giderek: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem senin için böyle böyle söyledi. Senin hangi amelin daha sağlamdır? Hangi amelinle Cennete girmeyi umuyorsun? diye sordu. Abdullah bin Selam da şöyle cevap verdi: Benim amelim zayıftır. Ancak kendisiyle cennete girmeyi umduğum ve en sağlam gördüğüm amelim, göğsümün selameti (kimseye kin ve nefret beslememem) ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmemdir. (10) Ömer bin Hattab (r.a) şöyle demiştir: “İlim öğrenin ve onu insanlara öğretin. İlim öğrenmek için vakar (ağırbaşlılık) ve sekineti de öğrenin. Kendilerinden ilim öğrendiğiniz ve kendilerine ilim öğrettiğiniz kimselere karşı alçak gönüllü olun. Cahillikleri ilimlerine galebe çalan zorba âlimlerden olmayın.” (11) Zunnun-i Mısri şöyle dedi: “Kim kendisini düzeltirse rahat eder. Kim Rabbe yakınlaşırsa yakınlaştırılır. Kim içini temizlemeye gayret ederse kalbi temizlenir. Kim Allah’a tevekkül ederse ona güven verilir. Kim kendisine faydası olmayan gereksiz şeylerle ilgilenirse, kendisine faydası olan şeyleri kaybeder. (12) Yahya bin Muaz şöyle demiştir: “Günlerini batıl şeylerle geçiren, azalarını ahiretini helak edecek şeylerle kullanan ve işlediği günahlara tevbe etmeden ölen kimse aldanmıştır.” (13) ------------------------1. Furkan. 72. 2. Mü’minun: 3. 3. İbn Hibban, es-Sahih 361. 4. Tirmizi, iman 2616; İbn Mace 3973. 5. Nisa: 114. 6. Tirmizi 2412; İbn Mace 3974. 7. Nisa: 114. 8. Nebe: 38. 9. Tirmizi 2316. 10. el-Metalibu’l-Aliye 4119. 11. Hilyetu’l-Evliya 377. 12. Kitabu’z-Zühd; Beyhaki.534. 13. Kitabu’z-Zühd; Beyhaki.100. Not: Detaylı bilgi için İbn Recep el-Hanbelinin İlim ve Hikmet kitabına bakınız.

ZİLKÂDE 1436

53


YUSUF YILMAZ

HAYAT VEREN ŞEYLERE ÇAĞRILDIĞINIZDA…

B

ir adam İbni Mes’ud radıyallahu anh’a ge-

lerek “Bana nasihat et” dedi. İbni Mes’ud “Allah’ın ‘Ey iman edenler!’ hitabını işitti-

hare-

ğinde iyice kulak ver. Çünkü o ya emredilen bir iyilik

kete

ya da nehyedilen bir şerdir” buyurdu.

çerler.

“Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal; 24)

geTıpkı

Ebu

Dehdah el Ensari gibi… “Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” (Hadid; 11) ayetleri indirildiğinde Ensarlı sahabe Ebu Dehdah Allah Rasûlüne gelerek “Ya Rasûlallah! Allah bizden borç

Mümin erkek ve kadınlar bu ayetin gölgesinde,

mu istiyor?” diye sordu. Allah Rasûlü de “Evet,

Kitabın ve Sünnetin emir ve yasaklarını okuma,

ey Ebu Dehdah! Allah borç istiyor” diye cevap ve-

anlama, yaşama ve yaşatma konusunda bir gay-

rince Ensarlı sahabe Rasûlullah’ın elinden tutar

rete gelirler. Kur’anın sayfaları içinde ellerini, göz-

“Ben bağımı Allah’a borç olarak veriyorum” der.

lerini, zihinlerini ve hislerini gezdirirken kendile-

İbni Mes’ud radıyallahu anh bu adamın bağında

rini infak etmeye davet eden bir ayete geldikle-

600 hurma ağacı olduğunu ve onun bağı içindeki

rinde hemen hayat bağışlayan bu sese kulak verip

evinde ailesiyle beraber oturduğunu söyler. Bu

54

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Bir adam İbni Mes’ud radıyallahu anh’a gelerek “Bana nasihat et” dedi. İbni Mes’ud “Allah’ın ‘Ey iman edenler!’ hitabını işittiğinde iyice kulak ver. Çünkü o ya emredilen bir iyilik ya da nehyedilen bir şerdir” buyurdu.

infaktan sonra Ebu Dehdah evine gelir ve hanı-

onları gözetleyelim mi?” dedi ve ikisi geceyi

mına “Ey Ummu Dehdah! Bu bağı ve evi boşal-

onları gözetleyerek ve gece namazı kılarak ge-

tacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim”

çirdiler. Bir ara Ömer radıyallahu anh bir çocuk

deyince, imanı Uhud dağını kucaklayacak kadar

ağlaması duydu ve o tarafa doğru gitti. Çocuğun

güçlü olan hanımı da “Ey Ebu Dehdah! Çok karlı

annesine “Allah’tan kork ve çocuğuna güzel mu-

bir alışveriş yaptın” diye cevap verip bağı ve için-

amelede bulun” dedikten sonra yerine döndü.

deki evi boşaltırlar.

Gecenin sonunda çocuğun ağlamasını tekrar du-

Mümin erkek ve kadınlar, siyer, hadis ve sünnet kitapları arasında üstün ahlaka kavuşmanın yollarını ararken “Her biriniz çobansınız ve herbiriniz sürüsünden sorumludur. Yönetici de idare ettiklerinden sorumludur” hadisine geldiklerinde buna kulak kesilip harekete geçerler. Tıpkı Ömer b. Hattab radıyallahu anh gibi. Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh şöyle anlatmaktadır: Bir keresinde Ömer b. Hattab’ı hayvanın üzerinde hızla giderken gördüm. “Ey müminlerin emiri! Nereye böyle?” diye seslendim. “Zekât develerinden bir

yunca annesinin yanına gelerek “Yazıklar olsun sana! Görüyorum ki sen kötü bir annesin. Niye çocuğun geceden beri mutsuz?” dedi. Kadın “Ey Allah’ın kulu! Geceden beri beni bıktırdın. Onu sütten ayırmaya çalışıyorum. İstemediği için ağlıyor” dedi. Ömer radıyallahu anh “Neden?” diye sorunca kadın “Çünkü Ömer, sadece sütten ayrılmış çocuklar için nafaka veriyor” dedi. Ömer radıyallahu anh çocuğun yaşının çok küçük olduğunu öğrenince “Yazıklar olsun sana, sakın sütten kesmek için bu kadar acele etme” dedi.

tanesi kaçtı, onun peşindeyim” dedi. Ben de ken-

Sabah namazını kıldırırken insanlar onun ağla-

disine “Senden sonraki halifeleri zor durumda bı-

masından kıraatini anlayamadılar. Namazı bi-

rakmaktasın” deyince cevabı şu oldu: “Ey Ebu’l

tirip selam verince “Vay Ömer’in başına gelene.

Hasen! Beni kınama. Muhammed’i nebi olarak

Müslümanların çocuklarından kim bilir kaç ta-

gönderene yemin olsun ki, eğer Fırat kıyısında

nesini öldürdüm!” dedi. Sonra birine emrederek

bir oğlak kaybolsa, Ömer’e kıyamet günü ondan

“Çocuklarınızı sütten kesmekte acele etmeyin.

sorulur.”

Biz Müslüman olarak doğan her çocuğa nafaka

Hattab’ın oğlu Ömer bu hadisi öyle bir idrak etmiş ki, her sayfayı onun hikâyesi ile süslesek az

vereceğiz” diye duyuru yaptırdı. Aynı duyuruyu uzak bölgelere mektup yoluyla iletti.

gelir. İbni Ömer şöyle der: Bir gurup tüccar Me-

Ömer radıyallahu anh, kendisi sorumluluk bilin-

dine’ye gelerek musallada konakladılar. Ömer,

cine kuşanıp tebaasının ihtiyaçlarını gidermede

Abdurrahman ibn Avf’a “Bu gece hırsızlara karşı

bir anne merhametine sahipken valilerinin de

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

55


Ali b. Ebi Talib radıyallahu anh şöyle anlatmaktadır: Bir keresinde Ömer b. Hattab’ı hayvanın üzerinde hızla giderken gördüm. “Ey müminlerin emiri! Nereye böyle?” diye seslendim. “Zekât develerinden bir tanesi kaçtı, onun peşindeyim” dedi. Ben de kendisine “Senden sonraki halifeleri zor durumda bırakmaktasın” deyince cevabı şu oldu: “Ey Ebu’l Hasen! Beni kınama. Muhammed’i nebi olarak gönderene yemin olsun ki, eğer Fırat kıyısında bir oğlak kaybolsa, Ömer’e kıyamet günü ondan sorulur.”

aynı sorumluluk duygusuna sahip olmaları içinde

üç gün kendisi ile görüşmez. Üçüncü günün so-

bir çabanın içindeydi.

nunda ona “Ey İbn Kurd! Benimle birlikte Har-

Bir valiyi görevlendirdiğinde bir sözleşme hazır-

ra’ya gel” der. Oraya vardıklarında üzerine bir

layıp Muhacir ve Ensardan oluşan bir gurubu da

cübbe atar ve elbisesini değiştirmesini sonrada bir

şahit yapardı. Sözleşme metninde “Bineğe bin-

kova alıp zekat malı olan develeri sulamasını em-

memesini, yemeğin iyisini yememesini, giysinin

reder. Vali yorulana kadar çalışır. Hz. Ömer ona

iyisini giymemesini, insanların ihtiyaçlarını din-

şöyle seslenir: “Ey İbn Kurd! Ne zamandan beri

lemek üzere kapısını her zaman açık tutmasını”

bu görevdesin?” O “Uzun bir süredir, müminlerin

şart tutardı.

emiri” deyince Hz. Ömer “Bunun için mi o yeri

Bir gün âdeti olduğu üzere idareciler hakkında

bina ettin de Müslümanlara, dullara ve yetimlere

bilgi topluyordu. Humuslulara rastladığında ida-

yüksekten baktın…” diye onu azarladı.

recilerinin nasıl olduğunu sordu. Onlar “Çok iyi bir idareci ey müminlerin emiri ancak o yüksek bir kat inşa etti ve onun içinde yaşıyor” dediler. Bunun üzerine Ömer bir mektup yazdı ve bir postacı göndererek binanın kapısını yakmasını emretti. Görevli üzerine düşen işi yerine getirdiğinde halk valinin yanına gidip evinin kapısının biri tara-

Mümtaz nesil sahabe topluluğu, kendilerine hayat verecek sözlere çağırdığı zaman Allah ve Rasûlüne icabet etme konusunda ne sağır kesilmişler ne de tembellik göstermişler. Öyle bir olgunluğa ulaşmışlar ki hangi ses onları hayra ve hayata çağırsa aynı titizlikle bu nidaya icabet etmişler. Tıpkı Ebu Akîl gibi…

fından yakıldığı haberini verdi. Vali “Onu bırakın,

Bu güzide sahabe, Bedir’den tutunda her savaşta

o müminlerin emirinin elçisidir” dedi. Sonra

Allah Rasûlünün yanında bulunmuş ama arzu et-

adam gelerek Ömer radıyallahu anh’ın mektu-

tiği şehadeti Yemame günü Museyleme ile girdiği

bunu valiye verir. Vali mektubu alıp Medine’ye

kavgada bulmuştur. İbni Ömer bu savaşta onunla

doğru yol alır. Hz. Ömer onun geldiğini duyunca

alakalı şu olayı anlatıyor:

56

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Ebu Akîl kolundan ciddi bir yara almış şekilde getirildi. Çok kan kaybediyordu. Onu bir çadıra koyduğumuzda sanki son anlarını yaşıyordu. Bakışları meçhul bir ufka dalıp gitmişti. Başında bekliyordum ve birkaç dakika sonra ruhunu teslim edecek gibiydi. Tam o sırada İslam saflarında bazı çözülmeler oldu. Dışarıdan Ma’n b. Adiyy’in sesi geliyordu. Gür sesiyle “Ey Ensar topluluğu! Huneyn’de olduğu gibi bir kez daha kendinizi gösterin” diyordu. Ebu Akîl sesi duyar duymaz yataktan fırladı. Kendisine mani olmaya çalıştımsada “ENSAR ÇAĞIRILIYOR. BENDE ENSARDANIM” diyerek düşman saflarına doğru daldı. Arkasından takip ediyordum. Bir ara koşmasına engel oluyor diye eğildi ve yaralı kolunu koparıp bir tarafa attı. Tekrar düşman içine daldı.

Ebu Akîl kolundan ciddi bir yara almış şekilde

diye sordu. Müjde olsun, Allah’ın düşmanı öldü-

getirildi. Çok kan kaybediyordu. Onu bir çadıra

rüldü dedim. Yüzünde bir tebessüm belirdi, artık

koyduğumuzda sanki son anlarını yaşıyordu.

rahat ölebilirim der gibiydi. Parmağını havaya

Bakışları meçhul bir ufka dalıp gitmişti. Başında

kaldırdı ve diliyle söylediği son sözü “ELHAM-

bekliyordum ve birkaç dakika sonra ruhunu

DULİLLAH” olmuştu.

teslim edecek gibiydi. Tam o sırada İslam safla-

Ey Allah Rasûlünün sadık dostları! Rahmanın

rında bazı çözülmeler oldu. Dışarıdan Ma’n b.

has kulları, dünya ehlinin en hayırlıları… Sizler,

Adiyy’in sesi geliyordu. Gür sesiyle “Ey Ensar

size hayat verecek seslere öyle bir önem ve titizlik

topluluğu! Huneyn’de olduğu gibi bir kez daha

gösterdiniz ki sizden sonra gelecek olanların

kendinizi gösterin” diyordu. Ebu Akîl sesi duyar

omuzlarına ağır sorumluluk bıraktınız. Vallahi

duymaz yataktan fırladı. Kendisine mani olmaya

eğer sizler denizlerdeki balıklardan, gökyüzünde

çalıştımsada “ENSAR ÇAĞIRILIYOR. BENDE

uçuşan kuşlara kadar hayvanların, doğayı süs-

ENSARDANIM” diyerek düşman saflarına doğru

leyen bitkilerin ve taşların lisanlarına vakıf olup

daldı. Arkasından takip ediyordum. Bir ara koş-

onları anlamış olsaydınız, onlardan gelecek hayat

masına engel oluyor diye eğildi ve yaralı kolunu

bahşeden sözlere yine aynı önem ve titizlikle kar-

koparıp bir tarafa attı. Tekrar düşman içine daldı.

şılık verirdiniz. Siz bizim için, üzerinde yürümesi

Harp bitmişti. Her yerde onu aradım ve bir

öyle zor bir yol bıraktınız ki cılız bedenlerimiz

yerde tanınmaz halde buldum. O kadar darbe

ve güçsüz kalplerimiz bu yolda yorulur oldular.

yemişki kendisini tanımaya imkân yoktu. Ba-

Hayat verecek sözleri, emir ve yasakları işit-

kışları tamamen bulanmıştı ama nazarında cen-

memek için sağır taklidi yapıp amel etmemek için

netin sonsuz ufukları cilveleniyordu. Yanına so-

bahaneler yumağına sarılır olduk. Aksini iddia

kuldum. Nasılsın? Diye sordum. Konuşacak tek

eden varsa o zaman koşalım hayata ve hayat bah-

bir kelimelik gücü vardı ve onu mühim bir soru

şeden çağrılara…

için saklıyordu. “KİM GALİP, KİM MAĞLUP”

Selam ve dua ile.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

57


ESMA KÖSE

YÜZE YANSIYAN YÜREKLER


A

yakkabılarımın bağcığını bağlamak için yere eğildiğimde, dizlerim kalp atışımın etkisinden titriyordu. Hayatımın bir ilkini gerçekleştirmek üzere hızlı hareketlerle merdivenleri inerken bu işte bana eşlik edecek arkadaşım aradı. Buluşacağımız yeri ve işimizin mekânını ayarladıktan sonra telefonu kapattığımızda biraz olsun heyecanım gitmişti. Otobüs durağında beklerken insanları inceledim. Sanki aynı fabrikadan aynı iş için çıkarılmış gibi hepsinin yüzünde aynı duygu hâkimdi. Bu duygunun açılımını bulmak için bütün ruh hallerimi dolandım. Ancak bir türlü isim koyamamıştım. Belki henüz yaşamadığım bir duygudur diyerek radarları kapattım ve gelen otobüse tebessüm ederek bindim. İlknur, her zamanki gibi içten ve samimi sarılmıştı. Bu enerjiyi nasıl koruyabildiğini anlamak mümkün değil. Bir gün öncesinde de görüşmüş olsak aynı hasretle kucaklıyordu. Bazen düşünüyorum da acaba bazı insanlar kısa mesafeleri de uzaklık mı sayarlar? “Nasıl başlıyoruz?” “Rastgele bir dükkândan başlayalım.”

“Ben çok heyecanlıyım. Ya bizi kovarlarsa?” “Ben de heyecanlıyım ama denediğimiz için pişman olmak, denememekten daha cazip değil mi?” “Evet haklısın, hadi başlayalım.”


O gece bir ülkede bombalar patlamış ve küçücük çocuklar esen rüzgâra sarılarak uyumaya çalışmıştı, buz gibi soğuğun altında. Atılan bombalar kimyasal kıyafetlerle süslenmiş ve sessiz ölümleri misafir etmişti sokaklarda. Bir bombanın yağdırdığı ölüm kadar yüreksiz bir ölüm yoktur. En yüksek sesi çıkarsa da bombalar, ölümleri sessizdir. Çünkü bir bomba, çıkardığı sesle susturur tüm sesleri. Bu yüzden hep bombadan sonra ulaşır ölenlerin sesleri. Hatta bazen hiç ulaşmaz. Bir bombanın sarstığı gündem kadar sarsmaz bir feryat hanelerimizi. Moda ile geçirdiğimiz günlerin yansıması olsa gerek bunlar. Görselde takılı kalmış gözlerimiz. İmaja bakarak insan beğendiğimiz günden beridir ulaşmıyor bombaların ardında gizli feryatlar... İşte o gece, biz duymuştuk bu feryadı ve duyanları bulmak umuduyla çıkmıştık erkenden, feryatlara uzanan elleri yakalamak umuduyla...

bu olabilir mi ve heyecanla: “Bombalar...” dedik. Teyze tereddütsüz uzandı askıdaki eteklere büyükçe bir poşete koyduğu o 5-6 etek belki onun için küçücük bir şeydi. Hiç te zarar eder bir hali yoktu verirken. Kaygısız ve korkusuzca uzanmıştı askılara. Ama o etekler bizim için umuttu, heyecandı, insandı, insanlıktı ve belki de insanlığı saracak bir battaniye...

Selam vererek ilk dükkânın kapısından içeriye girdik. Gayet güler yüzlü, hafif tombul bir teyze karşıladı bizi. Dünyalar üstüne gelse umursamaz bir hali vardı teyzenin. Acaba dedik uzanan el

Ve üçüncü dükkân... Bombaları anlatıyoruz karşımızda mimiklerini yitirmiş iki yüz, tüm enerjisini bahane üretmeye harcar gibi bir hali var. Bu konuda uzmanlaşmış olmalı ki: soğukkan-

60

ZİLKÂDE 1436

İkinci dükkâna teyzeden aldığımız umut rüzgârları arasında girerken heyecanımızdan aldığımız enerji hâkimdi dilimize. Bu sefer bir abi almıştı selamımızı ancak teyzedeki güven yoktu bu abi de. Belli ki bu adam bombaların ötesini duymamıştı. Bombaların sesine kapılanlar korkularını yıkıp bombanın ardındaki ele uzanma cesaretini kendilerinde bulamazlar. Zira bunlar önce tutacak bir el arar, sonra el uzatacak gücü ve mesafesi kalmadığında bombaların ötesine uzanmaya çalışır. Ancak tutacak el kalmamıştır artık...

O’nun İzinde...


lılık ile sıralıyor bahaneleri. İlknur’a bakıyorum, yüzündeki umut ışığı hala aydınlatıyor etrafı. Tebessüm ediyoruz ve “selametle” diyerek çıkıyoruz dükkândan. Pişman değiliz, aksine daha güçlü atıyoruz adımlarımızı. Her dükkân, biraz daha büyütüyor bizi. Gerçek dünyanın tozunu kaldırıp, havada uçuşan tozların arasında yürümeyi öğreniyoruz. Bir dükkân bir dükkân daha derken elimizdeki poşetin ağırlığı ve yürümekten isyana durmuş kemiklerimizin sızısı tüm bedenimizi sarmış durumda. Her sızıda bir yüz beliriyor karşımızda. Bazen olumsuz bir kafa işareti, bazen de maksadımızı duyduğu an, sanki bombalar gerçekten cümlelerimizin arasından çıkıp dükkânını ateşe verecekmiş gibi, çevik hareketlerle en iyi ürününü poşete dolduran ve kaç tane koyduğunu saymamak için poşetten gözlerini kaçıran adamların yüzündeki huzur...

kırmaktan ölesiye korkar bir hali var. Ona durumu

Taşıma kotamızı doldurduğumuzu fark ettiğimizde son bir tane daha diyerek bir dükkâna giriyoruz. Gayet mütebessim çehresi ile genç bir kız karşılıyor bizi. Çok özenli giyinmese de yüzündeki duygu özenle hazırlanmış sanki. Birilerini

neler olduğunu anlamadan sadece mimiksiz ve

dergi.nebevihayatyayinlari.com

anlattığımızda bombalardan dahi habersiz olduğunu fark ediyoruz. Biz anlattıkça bir hüzün kaplıyor yüzünü. Konuşacak güce ulaştığında yine o mütebessim çehresiyle dönüyor bize ve: “Ben bu dükkânın sahibi değilim fakat benim de katkım olsun istiyorum diyor ve bir çorap uzatıyor, gayet nazik ve mahcup. Bir çorap, belki soğuktan donmuş ayakları ısıtamazdı ama umutsuzluktan donuklaşmış yürekleri ısıtabilirdi. Sabah insanların yüzünde gördüğüm duygu geliyor aklıma ve adını koyuyorum: ‘donuk yüreklilik...’ Yüreklerin katılığı yüzlerine yansımış insanlar etrafında

hareketsiz bekler. Yürekleri heyecan ve merhamet ile ısınan, aşk dolu olanlar ise donmuş bedenleri dahi bir tebessüm ile ısıtacak güce sahiptir...

ZİLKÂDE 1436

61


HABER ANALİZ İBRAHİM ADAK

TARİHİ CAMİ’YE İ

İÇKİ KUŞATMASI

stanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Tophane Semti, güzelliğini etrafını çevreleyen tarihi camiler ve yapılardan alırken, bu tarihi dokuya zarar vermek isteyen Truva atları da iş başında. Mimari yapısıyla dikkat çeken Tarihi Kılıç Ali Paşa Cami’sinin hemen arkasındaki içkili Restoranlar ve cafe-bar’lar, Cami’nin ihtişamına gölge düşürerek Müslüman memleketinde olmaması gereken bir işe Beyoğlu Belediye’si imza attı.

1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali’nin, Mimar Sinan’a yaptırdığı Cami, Tophane semtini süslerken maalesef bu güzelliğin hemen arkasında rezillikler baş göstermeye başladı. Tophane Semti’ni ziyaret edenler görmüştür ki Tophane’nin tam ortasında Mimar Sinan imzalı bir Cami bulunmaktadır. Bu güzelim yapıya göz dikenler, Cami’nin hemen arka sokağına açtıkları cafe-bar’lar ve içkili mekânlar ile

62

ZİLKÂDE 1436

semti kozmopolitik bir çizgiye çekmek istemekte ve tarihi dokuya zarar vermektedir. Semtte açılan bu mekânlar yüzünden hayasızlık tırmanışa geçerken özellikle tarihi yarımada dediğimiz bölge bir hayasızlık kuşatması altında. Zamanında ecdadın fethettiği ve yaptıkları Cami’ler ve tarihi yapılar ile İslam Dünyası ve Batı Dünyasının merkezi olan İstanbul’un gözde semtleri şuan can çekişiyor. Turizm Bölgesi olarak geçen bu semtlerde bu tür rezilliklerin peydahlanması birilerine kendimizi şirin göstermek için midir? Ondanda biraz bundan da biraz diyerek, biz de Müslümanız ama bakın işte arı gibiyiz. Her çiçekten bal alıyoruz mu demek istiyorlar? Kendilerine Müslüman diyen yöneticiler hiç mi Kur’an okumuyorlar hiç mi Rasulullah’ın sünnetine bakmıyorlar ? O’nun İzinde...


Bu tür belediyeler ve yöneticiler her fırsatta Kapitalist ve Siyonist sistemin sınırlarında kol gezerken İslam’ın şiarlarından olan Camilerin civarlarına içki ruhsatı vererek milletin iradesini yansıttıklarını mı düşünüyorlar? Bunların yaptıkları iyi işlere ortak olurken yaptıkları kötü işlerine ortak olmuyor musunuz? Mimar Sinan imzalı Cami eski günlerini arıyor Fatih’in fethettiği, Yavuz’un Hilafeti getirdiği, Kanuni’nin 3 Kıtaya yaydığı İmparatorluğun merkezi olan İstanbul her geçen gün kültürel ve dini yozlaşmanın merkezi olma eşiğinde. Halkımızda bir tabir vardır. Yapılan kötü işleri görünce ‘’ölenin kemikleri sızlıyor’’ derler. İşte bu tabir meramımızı çok iyi anlatmaktadır. Eminim Mimar Sinan’a bu Cami’nin hemen arkasına fuhşiyatın ve hayâsızlığın göstergeleri olan mekânlar açılacak dense, zannımca Mimar hıçkıra hıçkıra ağlardı. Batı Hayranlığı İle Yoğrulmuş Bir Nesil Müslümanlıkla yoğrulmuş memleketimizde maalesef batı hayranlığı ile yoğrulmuş bir nesil bulunmaktadır. Bu neslin eliyle ise her türlü hayâsızlık ayyuka çıkmış, çirkinlikler had safhaya ulaşmış ve Müslümanları emperyalistlerin ve Siyonistlerin kucağına oturtmuştur. Seküler zihniyet bu topraklarda peydahlanmış ve üstlerine düşen görevi çok iyi yerine getirmektedir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Çıkar İlişkisine Oturtulmuş Kurallar Bir lisenin 300mt etrafında İddia Bayi açılmasına izin vermeyerek sözde öğrencileri korurken! Sema’ya ellerin kaldırıldığı, Tağut’i düzenlere karşı kıyamın provası yapıldığı Camilerin etrafına içki ruhsatı vermek de nedir? Aynı uygulamayı, camilerin 300mt etrafında içki ruhsatı vermeyerek de yapabilirsiniz. Neden böyle bir uygulama yapamıyorsunuz? Bu yasakları ve çözüm önerisini savunduğumdan bu açıklamaları yapmadığımı belirtmek isterim. Sadece kuralların ne kadar mantıksız ve çıkara dayalı bir uygulama olduğunu göstermek istedim. Tarihi Kılıç Ali Paşa Cami’si Kılıç Ali Paşa Camii Kaptan-ı Derya Kılıç Ali’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı İstanbul’un Tophane semtinde bulunan camidir. 1580 yılında yapılmıştır. Türbe, medrese ve hamamdan oluşan bir de külliyesi vardır. Cami, Ayasofya’nın küçük boyutta bir revizyonudur.15800yılında inşa edilen bu caminin hikayesi de şöyle: Kılıç Ali Paşa, cami yaptırmak için Sultan III. Murad’dan yer ister. Sultan da, Kaptan-ı Derya olmasından dolayı Kılıç Ali Paşa’ya denize cami yapmasını söyler ve Mimar Sinan ile anlaşır. Tophane rıhtımının kenarına taş, toprak, moloz yığarak caminin inşasına başlar. Kılıç Ali Paşa Camii deniz üzerine kurulan ilk camidir. ZİLKÂDE 1436

63


64

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Nebevi Hayat Dergisi 34. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/