Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Ağustos 2015 1436 Zilkâde

Yıl: 3 Sayı: 33 - Fiyatı: 7 TL

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Allah

Kuluna

Kâfi değil mi? Zümer: 36

04 11

TEVEKKÜL ALLAH’A İMAN ETMENİN GEREĞİDİR Mahmut VARHAN

SEBEPLERE SARILMAK TEVEKKÜLE ENGEL MİDİR? Hakan SARIKÜÇÜK

15 19

SELEFİ SALİHİN’İN TEVEKKÜL ANLAYIŞI Ebubekir EREN

TEVEKKÜLÜN PSİKOLOJİK BOYUTU Muhammed Salih TATLI

41

İRAN DEVRİMİNİN DEVRİLİŞİ Nedim BAL


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 33 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu

nun izinde

Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük

İçindekiler Tevekkül Allah’a İman Etmenin Gereğidir / Mahmut Varhan 4 Sebeplere Sarılmak Tevekküle Engel Midir? / Hakan SARIKÜÇÜK 11 Selefi Salihin’in Tevekkül Anlayışı / Ebubekir EREN 15

(Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Tevekkülün Psikolojik Boyutu / Muhammed Salih TATLI 19

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz

Mahzûniyeti Giderecek Olan ‘Allah’tır / Said ÖZDEMİR 22

Grafik-Tasarım Ercan Araz & Yakup Hazman Kapak Yakup Hazman Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Ağustos 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Depresyonun İlacı Tevekkül / Derya FIÇICI 25 Mü’minlerin Emiri Ömer B. Hattab’tan Mısır’ın Nil’ine / Yusuf YILMAZ 28 Tedbir Tevekkül Olunca, Takdir Lütuf Olur / Zafer MERT 30 İmanını Ne Kadar Korursan Kıyamet Günü O Kadar Korunursun / M. Sabri YÜCEL 37 Gündem: İran Devriminin Devrilişi / Nedim BAL 41 İslam’ın Afrika’daki Kalesi Mali / Metin EKEN 45 Moğolların İlerleyişini Durduran Kahraman / Cihan MALAY 49 3 Yaş Buhran Dönemi-2 / Halime YILMAZ 54 Aldatıcı Şeytanın Oyununa Gelmek / Soner DURAL 60 Haber Analiz: Demokrasi Altında Nefret Söylemi / Emrah SEVEN 63

Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. (Nahl; 99)


MAHMUT VARHAN TEVEKKÜL ALLAH’A İMAN ETMENİN GEREĞİDİR

4

H

amd her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah’a, salat ve selâm ise sebeplere sımsıkı

sarılarak ümmetine tevekkülü doğru bir şekilde öğreten, peygamberimizin üzerine olsun. Tevekkül; kulun elinden gelen tüm gayret ve çabayı göstermesinden sonra gücünün ve takatının kesildiği yerden itibaren geriye kalanı Allah’a havale etmesine, Rabbine niyaz edip dua ile kendisine yardımda bulunması için yönelerek dua etmesine denilir. Nebevi Hayat Dergisi olarak bu ay kapak dosyamızı “Tevekkül” konusuna ayırdık. Allah’a tam manasıyla güvenen ve O’na tevekkül eden küçük bedenlerin taşıdığı büyük yürekler, insanın tahayyül edemeyeceği olayların cereyan etmesine vesile olmaktadır. Hâkimiyetin eşyada değil,

ZAFER MERT Tedbir Tevekkül Olunca, Takdir Lütuf Olur

30

eşyayı yaratan ve şekil veren Allah’ın elinde olduğuna iman eden mütevekkiller hayatlarında, Musa aleyhisselam gibi Kızıl Deniz’in yarılışına, İbrahim aleyhisselam gibi ateşin yakmamasına, Yunus aleyhisselam gibi balığın karnında misafir oluşa, Eyyüb aleyhisselam gibi hastalıkların şifa bulmasına, Hz. Meryem gibi iftira imtihanından kurtuluşa, Yusuf aleyhisselam gibi kör kuyuların güzel bir istirahat yerine dönüşmesine şahit olacaklardır.

‫يس� ف‬ ‫� الدي� ن� � زق‬ �‫ط‬

CİHAN MALAY Moğolların İlerleyişini Durduran Kahraman

Her türlü sıkıntı ve meşakkati iliklerine kadar hisseden bu ümmetin, başına geleceklere sabredebilmesi ve başarıya ulaşmasının anahtarlarından biri de tevekküldür. İnsanlığın her türlü sapkınlığı yaşayarak içinde bulunduğu depresyondan tedavisi de yine tevekkül anlayışındadır. Bu amaçla

49

kaleme aldığımız dergi yazılarımızın siz okuyucu kardeşlerimizin yüreklerine bir ilaç etkisi oluşturmasını Allahu Teâlâ’dan niyaz ederiz. Selam ve dua ile…


Kapak Dosya

TEVEKKÜL

MAHMUT VARHAN

ALLAH’A İMAN ETMENİN GEREĞİDİR

Â

lemlerin Rabbi olan Allah›a hamdolsun. Bütün davranışlarında Allah’a tevekkül etmenin en güzel örneklerini ortaya koyan Peygamber Efendimiz’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan etbâına salât ve selam olsun. Müslümanın, bütün işlerinde Rabbine tevekkül etmesi ve tam bir şekilde O’na bağlanması gerekir. Çünkü müslüman yakînen bilir ki, yaratmak, düzene sokmak, zarar ve fayda vermek yalnızca Allah’ın elindedir. Allah’ın olmasını dilediği her şey olur, olmasını dilemediği hiçir şey de olmaz.

Tevekkülün Hakikati Tevekkül, bir şeyin bütün sebeplerini ve insanın güç yetirdiği bütün gereklerini gerçekleştirdikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Fakat bir şeyin sebeplerini yerine getirmeden, o şeyin neticesini meydana getirmesini Allah Azze ve Celle’den beklemek kuru bir temenni ve büyük bir ahmaklıktır. Temenni ile tevekkül arasındaki farkı en iyi açıklayan şu misaldir: Verimli olan toprağını sulayan, tohumunu eken, güzelce ve yeterli derecede sulayan ve

4

ZİLKÂDE 1436


Mü’min kul, bütün güç ve kuvveti elinde bulunduran, her şeyin sahibi ve mâliki olan, el-Azîz sıfatı ile muttasıf bulunan Allah›a sığınır ve O›na tevekkül ederse; artık bâtıl onun gözünde büyümez ve bâtıl ehlini gayet hakir, zayıf, güçsüz, dayanıksız ve kıymet verilmeye değmeyecek kadar zelil bilir. Çünkü o imanın izzetini tatmıştır. “Oysa izzet Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn; 8) “Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.” (Tevbe; 129)

gübresini atan sonra da ekini en güzel bir şekilde vermesini, afetlerden koruyup muhafaza etmesini Allah Azze ve Celle’den uman kişi tevekkül sahibidir. Fakat bu sebeplerden hiçbirini veya çoğunu yerine getirmeden tarladan iyi bir ekin elde edeceğini bekleyen kimse, temenni ve kuruntular içinde bulunan bir ahmaktır. İşte mü’min kulun da verimli arazi sahibi gibi olması gerekir. Geciktirmeden ve savsaklamadan yapacağı işin başarıya ulaşması için gerekli olan bütün maddi-manevi sebepleri yerine getirdikten sonra fayda ve zarar kendisinin elinde bulunan Allah Teâlâ’nın, o işte onu destekleyerek başarıya ulaştırmasını ummalıdır. Bu konuda bütün ciddiyet ve gayretleriyle çalışanları destekleyip başarıya ulaştıracağını vaad eden Allah Teâlâ’dan, başarıya görürecek maddi-manevi sebepleri doğru bir şekilde yerine getirebilmesi için kendisine yardımcı olmasını dilemelidir. Kendisi görevini doğru bir şekilde ve eksiksiz olarak yerine getirdikten sonra Allah Teâlâ’nın hikmetine teslim olmalı, O’nun vaadine tam olarak güvenmeli ve zaman uzayıp gitse de asla umudunu yitirmeZİLKÂDE 1436

5


demir taraklarla taranırdı. Yine de bu, onu dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki, muhakkak Allah Teâlâ bu işi (dinini) tamamlayacaktır. Öyle ki bir binici San’a’dan Hadramevt’e kadar gidecek ve Allah’tan, bir de koyun sürüsü için kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” (1)

melidir. Yakînen bilmelidir ki kendisinden talep edilen şey, görevlerini yerine getirmesidir. Yoksa neticeyi meydana getirmesi değildir. Tarla sahibi bütün sebepleri yerine getirdikten sonra tam bir ümit içinde ekinin çıkmasını bekler ve bu noktada onun yapabileceği bir şey yoktur. Bilmediği bir hikmetten dolayı ekin çıkmayabilir. Veya çıktıktan sonra bir afete maruz kalabilir. Böyle olması tekrar tekrar bütün sebepleri yerine getirerek tarlayı ekmesine mâni olmaz. İşte mü’min bir kulun durumu da böyledir. Neticenin hâsıl olması onun vazifesi değildir. Bu, her şeyin sahibi olan Allah Teâlâ’nın hikmetine bağlıdır. Bu konuda önemli olan, en zor şartlarda dahi mü’min kulun ümidini kaybetmemesi ve âkıbetin muhakkak surette takva sahiplerine ait olacağını yakînen bilmesidir. Her konuda olduğu gibi bu hususta da bizim için en güzel örnek, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O, en zor şartlarda dahi ashabını müjdeliyor ve o korku günlerinden sonra emniyet günlerinin geleceğini haber veriyordu. Savaşın en çetin anlarında dahi Kisra ve Kayser’in hazinelerinin müslümanlar tarafından ganimet alınacağını söylüyordu. Bu konuda şu hadis’i şerif üzerinde iyice düşünmek gerekir. Ebû Abdullah Habbab b. el-Eret radıyallâhu anhu şöyle demiştir: «Biz, şikâyette bulunmak için, âbasını yastık edinerek Ka’be’nin gölgesinde dinlenmekte olan Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına vardık ve: “Artık bizim için yardım dilemez misin? Artık bizim için dua etmez misin?” dedik. O da şöyle buyurdu: “Sizden öncekilerden bir adam yakalanır ve o, yerde bir çukur kazılarak oraya konulurdu. Sonra da testere getirilerek başının üzerine konulur ve adam iki parçaya biçilirdi. Diğer bir adamın eti kemiklerinden

6

ZİLKÂDE 1436

Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hicret esnasında, bir insanın alabileceği bütün tedbirleri almasına ve imkân dahilinde olan bütün sebeplere başvurmasına rağmen yine de müşriklerin mağaranın ağzına kadar ulaşmaları ve Peygamber Efendimiz’in arkadaşının bir insan olarak telaşlanması üzerine şöyle buyurmuştu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?” Nitekim Allah Teâlâ, çok önemli olan bu anı ezeli kelamında bizim için ebedileştirerek şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bunun ona bir zararı olmaz); ona Allah yardım etmiştir. Hani kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı. Hani onlar mağaradaydı ve o, arkadaşına: “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (Tevbe; 40) Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir Savaşı’nda bir insan olarak alabileceği bütün tedbirleri aldıktan ve yerine getirmesi gereken bütün sebepleri gerçekleştirdikten sonra, Rabbi Azze ve Celle’nin vaadine olan derin itimadını ve âlemlerin Rabbi’ne olan engin tevekkülünü ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Eğer (müslümanlardan oluşan) şu grup yok olacak olursa; artık Sana yeryüzünde ibadet edilmez.”

Tevekkülün Menbaı Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmek, imanın en temel gereklerindendir. Bu tevekkülün kaynağı ve menbaı da kadere kesin bir şekilde iman etmek, her şeyi yaratanın ve düzene koyanın Allah olduğunu, yaratılmışlardan hiçbirinin ne kendisi ne de başkası için fayda veya zarara malik olmadığını, O’nun İzinde...


faydanın da zararın da mutlak olarak Allah’ın elinde olduğunu kesin bir şekilde bilmektir. Burada İbni Abbas radıyallâhu anhuma’nın rivayet ettiği şu hadis’i şerifin üzerinde durmak gerekir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın ahkâmının hududunu muhafaza et ki, O da seni muhafaza etsin. Allah Teâlâ’nın hukukuna riayet et ki, O’nu karşında bulasın. Muhtaç olduğun bir şeyi isteyeceğin zaman sadece Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen sadece Allah’tan dile. İyi bil ki, bütün ümmet (insanlar) toplanıp sana fayda vermeye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın yazıp takdir ettiği kadarıyla sana faydalı olabilirler. Yine biraraya gelip sana bir zarar vermeye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın takdir ettiği kadarıyla sana zarar verebilirler...” Bu hadisin bir diğer rivayetinde şu ziyade vardır: “Bilesin ki senin başına gelmeyen şey, başına gelecek değildi. Senin başına gelen şey de başına gelmeyecek değildi. Bil ki, (ilâhî) yardım ve zafer sabır ile beraberdir. Genişlik ve rahatlık da meşakkatle beraberdir. Her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır.” (2) Görüldüğü gibi mü’min kulun görevi Allah’ın ahkâmına riayet etmek, O’nun emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat sürmek, O’nun rızası dairesinde yaşamak ve bütün zorluklara karşı sabır zırhına bürünmektir. Bununla beraber zararın da faydanın da, başarının da başarısızlığın da Allah’ın elinde olduğunu bilerek, Allah’ın tevfikini sağlayacak sebepleri yerine getirip, Allah’ın yardımsız bırakmasına neden olan sebeplerden sakınmaktır. İnsanın ruhunu teskin etmede, kalbini ve duygularını mutmain kılmada bu tevekkül anlayışı, şifalı bir iksir gibidir.

Allah, Kendisine Tevekkül Edenlere Muhakkak Yardım Edecektir Allah Teâlâ, kendisine tevekkül eden ve bütün işlerini kendisine havale eden kuluna yeterlidir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.” (Talak; 3) Başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah, kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Allah, kimi de hidayete eriştirirse, onun için bir saptırıcı da yoktur. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Allah, intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil midir?” (Zümer; 36, 37) Özellikle de Allah’a davet etmek, O’nun kelimesini yüceltmek ve Allah’ın düşmanlarına karşı cihad etmek hususunda kendisine tevekkül edenlere Allah Teâlâ mıuhakkak yardım edecektir. Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ ve Hz. Harun aleyhimesselam’dan hikâye ederek şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: “Rabbimiz! Biz gerçekten, onun (Firavun’un) bize karşı taşkın bir tutum takınmasından ya da azgın davranmasından korkmaktayız.” Allah Teâlâ, Firavun gibi azgın ve Rabb olduğunu iddia edecek kadar ahmak olan bir adama gönderdiği bu iki elçisine şu kesin cevabı vermiştir: “Dedi ki: “Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim; işitmekteyim ve görmekteyim.” (Tâ-Hâ; 45,46) Yardım etmek ve desteklemek anlamındaki bu beraberlik, sadece peygamberlere mahsus değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın bütün müttaki kulları için geçerlidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Çünkü Allah, kötülükten sakınanlar ve güzel amel işleyenlerle beraberdir.” (Nahl; 128) Allah Teâlâ, kendi dininin yardımcılarını asla yardımsız bırakmayacağını ve muhakkak onlara sahip çıkacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye mutlak surette kâdirdir. Onlar, başka değil, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kâfirleri) diğer bir kısım insanlarla (mü’minlerle) defetmeseydi; mutlak surette manastırlar, kiliZİLKÂDE 1436

7


seler, havralar ve içlerinde Allah’ın ismi çokça anılan mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür ve galiptir. Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve münkeri nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hacc; 39-41) Rabbine itimad ve tevekkül eden mü’min kul, artık kâmil manada Rabbine güvenir ve O’nun kendisine yardım edeceğini, kendisini müdafaa edeceğini ve şerleri kendisinden defedeceğini yakînen bilir. Kâmil bir tevekkül ile Rabbine itimad eden mü’min kul, şu ayet’i kerimelerde geçen müjdelere nâil olacaktır: “Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur. Muhakkak ki Allah, hainleri ve nankörleri sevmez.” (Hacc; 38) “Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (Sâffât; 171-173) “Allah: “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücâdele; 21) “Hiç şüphesiz Biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da şahitlerin (şahitlik için) duracakları gün de elbette yardım edeceğiz.” (Mü’min; 51) Fakat Allah Teâlâ’nın yardımı için belirli bir vakit veya muayyen bir şekil belirlemek asla doğru değildir. Mü’min bir kulun böyle bir düşünceye kapılması asla caiz olmaz. Zira o vazifelidir ve Rabbine itimad edip tevekkül ederek vazifesini icra etmekle görevlidir. Onun hizmetinin neticesini istediği vakitte ve dilediği şekilde meydana getirmek tamamen Allah Teâlâ’nın hikmetine bağlıdır.

8

ZİLKÂDE 1436

Allah Teâlâ, tarih boyunca dinine yardım edenlere muhakkak yardım etmiş, onları galip kılmış ve güzel âkıbet onların olmuştur. Ancak bu bazen onların hayatlarında, bazen de vefatlarından sonra olmuştur. Allah Teâlâ, muhakkak onların düşmanlarından intikam almıştır. Fakat bu intikam, Allah Azze ve Celle’nin hikmetine uygun olarak bazen onların vefatlarından çok sonraları olmuştur. Bu da dünya hayatındaki yardım ile sınırlıdır. En büyük yardım ve zafer, kıyamet gününde meydana gelecek ve Allah Teâlâ, peygamberleri ve onlara tâbi olanları aziz kılacak, onların düşmanlarını da zelil edecektir. İşte bütün bunlardan dolayı kalbi Allah›a bağlı olan mü’min kulun ümitsizliğe kapılması asla doğru değildir. Zira ümitsizlik ancak Allah ile bağları bulunmayan kâfirlerin kalplerine girebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf; 87) Mü’min kulun, Rabbi ile olan bu kuvvetli bağı ve bu şekilde O’na tevekkül etmesi, her türlü zorluğu onun için kolaylaştırır, acılarını hafifletir ve insanlardan korkmayı onun kalbinden söküp atar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: “(Düşmanlarınız olan) insanlar, size karşı (asker) topladılar; aman korkun onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân; 173)

Peygamberlerin ve mü’minlerin, Allah’ın düşmanları olan kâfirlerle mücadelelerinde en büyük dayanakları Rabblerine tevekkül etmeleridir. Ancak bununla başarıya ulaşırlar ve Allah’ın yardımına mazhar olurlar. Şu ayet’i kerimeler bu hakikati ne kadar da çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir: “Peygamberleri onlara şöyle demişti: “Biz ancak sizin gibi bir insanız; ancak Allah (peygamberlik nimetini) kulları arasından dilediği kimselere lütfeder. Allah’ın izni olmadıkça bizim size (istediğiniz) apaçık bir delil (mucize) getirmemize imkân yoktur. Artık mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etmelidir. Hem bize yollarımızı da göstermişken ne diye Allah’a O’nun İzinde...


tevekkül etmeyelim ki? Bize yaptığınız eziyetlere elbette dayanacağız. Artık tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmelidir. Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Kesinlikle şunu bilin: sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” Bunun üzerine Rabbleri kendilerine şunu vahyetti: “Biz, o zalimleri muhakkak helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o yere yerleştireceğiz. İşte bu, Benim makamımdan korkanlara, Benim tehdidimden korkanlara mahsustur.” Ve fetih (ve yardım) istediler. İnat eden her zorba ise zarara uğradı (helak oldu).”

fatı bulunmaktadır. Dünyadaki mükâfatı; yukarıda da geçtiği üzere Allah’ın yardımı, başarılı kılması, vaad etttiği zaferini lütfetmesi ve hesapsız bir şekilde rızıklandırmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “...Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona ummadığı bir yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter. Şüphesiz ki Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” (Talak; 2, 3)

Ömer ibnü’l-Hattab radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i şöyle bu(İbrahim; 11-15) Allah Azze ve Celle’ye yururken dinledim: “Eğer tevekkül etmek, imanın en Mü’min kul, bütün siz Allah’a gereği gibi temel gereklerindendir. Bu tevekgüç ve kuvveti tevekkül etseydiniz, külün kaynağı ve menbaı da kadere kesin elinde bulun(Allah), kuşları dobir şekilde iman etmek, her şeyi yaratanın ve duran, her şeyin yurduğu gibi sizi düzene koyanın Allah olduğunu, yaratılmışlardan sahibi ve mâliki de rızıklandırırdı. hiçbirinin ne kendisi ne de başkası için fayda veya olan, el-Azîz Kuşlar sabahları zarara malik olmadığını, faydanın da zararın da mutlak sıfatı ile mutkursakları boş olarak Allah’ın elinde olduğunu kesin bir şekilde biltasıf bulunan mektir. Burada İbni Abbas radıyallâhu anhuma’nın rivayet olarak çıktıkları ettiği şu hadis’i şerifin üzerinde durmak gerekir: Peygamber Allah›a sıhalde akşam sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurmuştur: “Allah ğınır ve O›na doymuş olarak Teâlâ’nın ahkâmının hududunu muhafaza et ki, O da seni tevekkül dönerler.” muhafaza etsin. Allah Teâlâ’nın hukukuna riayet et ki, O’nu (3) ederse; artık Mü’min karşında bulasın. Muhtaç olduğun bir şeyi isteyeceğin bâtıl onun kul da aynı zaman sadece Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen sadece gözünde bükuşlar gibi Allah’tan dile. İyi bil ki, bütün ümmet (insanlar) toplanıp yümez ve bâtıl sabah evinden sana fayda vermeye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın ehlini gayet endişesiz ve boş yazıp takdir ettiği kadarıyla sana faydalı olabilirler. Yine biraraya gelip sana bir zarar verhakir, zayıf, düşüncelere kameye çalışsalar, ancak Allah Teâlâ’nın güçsüz, dayanıksız pılmadan çıkacak, takdir ettiği kadarıyla sana zarar ve kıymet verilmeye rızkını arayacaktır. (2) verebilirler...” değmeyecek kadar zelil Bununla beraber rızbilir. Çünkü o imanın izzekının Allah’ın elinde oldutini tatmıştır. “Oysa izzet Alğunu bilecektir. lah’ın, Peygamberinin ve mü’minTevekkülün ahiretteki mükâfatı ise, helerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” sapsız bir şekilde cennete girmektir. Abdullah b. (Münâfikûn; 8) “Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah Abbas radıyallahu ahuma dedi ki: Rasûlullah salbana yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben lallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Geçmiş) O’na tevekkül ettim ve O, büyük Arş’ın Rabümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yabidir.” (Tevbe; 129) nında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir-iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada Tevekkülün Mükâfatı önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmenin hem sandım. Bana: “Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka dünyada ve hem de ahirette çok büyük bir mükâbak!” dediler. Baktım; çok büyük bir karaltı. “Diğer dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

9


ufka bak” dediler. Baktım, o tarafta da büyük bir karaltı. “İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız azapsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır” dediler. (İbni Abbas diyor ki:) “Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselam kalkıp evine gitti. Oradaki sahabeler bu hesapsız azapsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Kimileri: “Bunlar Peygamber’in sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken; kimileri de: “Bunlar İslam geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu. Onlar bu mes’eleyi tartışırken Peygamber aleyhisselam çıkageldi ve: “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu. “Hesapsız azapsız cennete gireceklerin kimler oldukları hakkında konuşuyoruz” dediler. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Onlar rukye yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve sadece Rabblerine tevekkül edenlerdir.” (4) Bu makalemizi şu hadis’i şerifle bitirirsek, hitâmı misk olur: Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhuma şöyle dedi: «Hasbünallâhu ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!)” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhisselam söylemiştir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, onlardan korkun!” dediklerinde söylemiştir. Ni-

10

ZİLKÂDE 1436

tekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” demişlerdi.” Buhari’nin diğer bir rivayetinde Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhuma şöyle demiştir: “Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselam’ın son sözü, “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir!” demek olmuştur.” (5) “Allah’ım! Rahmetini umarız. Bir an bile bizi nefsimizle başbaşa bırakma. Bütün işlerimizi Sen düzene koy. Sen›den başka ilâh yoktur.”

-------------------------

1. Buhari, İkrâh: 1 2. Sahih bir hadistir. Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme: 59;

İmam

Ahmed, Müsned: 1/293 3. Tirmizi, Zühd: 33; İbni Mâce, Zühd: 14 4. Buhari, Tıb: 17, 42; Müslim, İman: 374 5. Buhari, Tefsîru Sûret-i Âl-i İmrân: 13

O’nun İzinde...


HAKAN SARIKÜÇÜK

Kapak Dosya

SEBEPLERE SARILMAK TEVEKKÜLE ENGEL MİDİR?


H

amd her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah’a, salat ve selâm ise sebeplere sımsıkı sarılarak ümmetine tevekkülü doğru bir şekilde öğreten, peygamberimizin üzerine olsun.

Yahudiler gibi anlamamış ve “ Orada zorba bir toplum var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.” (2)

Tevekkül; kulun elinden gelen tüm gayret ve çabayı göstermesinden sonra gücünün ve takatının kesildiği yerden itibaren geriye kalanı Allah’a havale etmesine, Rabbine niyaz edip dua ile kendisine yardımda bulunması için yönelerek dua etmesine denilir.

“… Şu halde Sen ve Rabbin gidip birlikte savaşın, biz burada oturacağız.” (3) diyenler gibi olmamıştı. Ya Rabbi! “Hani senin vaadin vardı?” deyip yan gelip yatmamıştı. Savaşlarda bizzat bulunmuş, oturduğu yerden bu dinin yeryüzüne hâkim kılınmasını beklememişti. Bu dini yaymak uğruna son nefesini verene kadar davet, tebliğ ve cihadına ara vermemişti. Bu dini sadece Allah’ın ve meleklerinin yaymasına bırakmamıştı. Bir beşer olması münasebetiyle, insan olmasının ve kulluğunun gereklerini daima yerine getirmişti. İşte bütün bu yönleriyle Peygamberimiz bizlere örnek olmalıdır.

Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de her şeyi bir sebep üzere yarattığını ve her şeyi bir sebebe bağlı kıldığını haber vermektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz tevekkülü en iyi öğrenen ve aynı zamanda da en iyi öğreten bir peygamber idi. Allah azze ve celle’nin “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (1) buyruğuna rağmen yine de o dünyevi sebeplere bağlı kalmış, Allah’u Teâlâ’nın ve meleklerinin yardımıyla desteklenmiş olmasına rağmen Uhud’da zırhını giymeyi ihmal etmemiş, yaralanmasına ve yanağına batan miğferinin demirleri canını acıtmasına rağmen tevekkülü doğru anlamış ve sebeplere sarılmaktan vazgeçmemişti. Başına gelen musibetler karşısında Rabbinin bu buyruğunu kıt akıllıların yaptığı gibi sorgulamamış, bu dava uğruna, imtihanın gereği olarak sıkıntıların çekilebileceğine, bazı musibetleri başına gelebileceğine yakîni bir iman ile iman etmişti. Nitekim bu dava bedel isterdi, kimin samimi olup olmadığı, kimin ise bu davaya kıl ipliğiyle bağlı olduğu belli oluncaya kadar Allah’ın imtihanının devam edeceğini kendisi bizzat yaşayarak ümmetine örnek olmuştu. Allahu Teâlâ’nın bu dini bütün yeryüzüne hâkim kılma vaadini mel’un

Bizler hayatımızda daima bizi doğruya sevkedecek misalleri kendimize rehber ve örnek edinmeliyiz. Rabbimizin kaderinin nasıl tecelli edeceğini bilmediğimiz için hayatımızda sebepler bizim için önemlidir. Tohumu toprağa ekmeden, sulamadan, zararlı otları temizlemeden ve ilaçlamadan boş bir tarladan mahsul beklemek nasıl ki imkansızsa, dua ve kulluk olmadıkça, Rabbimize yönelip ondan yardım istemedikçe ve kulluğun gereklerini yerine getirmedikçe ve bu uğurda gayret göstermedikçe tevekkülü doğru anlamış olmayız. Rabbimiz yüce kitabında “ İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (4) buyurarak mümin-kâfir ayırımı yapmaksızın bu dünya da “Rahman” sıfatının bir gereği olarak nimetlerini çalışıp gayret sarfeden kullarına sunmaktadır. Kul çalıştığı için Allah’u Teâla’da ona vermektedir. Ancak şu var

Tevekkül; kulun elinden gelen tüm gayret ve çabayı göstermesinden sonra gücünün ve takatının kesildiği yerden itibaren geriye kalanı Allah’a havale etmesine, Rabbine niyaz edip dua ile kendisine yardımda bulunması için yönelerek dua etmesine denilir.

12

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


ki; bazıları çalışıp kazandığını dünyada harcayıp bitirirken, bazıları da hem dünyadan istifade eder, hem de ahiret için bir azık edinir. Önemli olan ahiret için çalışabilmektir. Çünkü bu fani âlemin nimetleri de fanidir. Yani tükenip bitmeye ve yok olmaya mahkûmdur. Ancak ahiret hayatı, işte asıl yaşam ile kesintisiz ve sürekli nimetlerin bulunduğu yurt oradadır. Keşke idrak edebilsek!!!

Acaba zahiri olarak gözüken şeyler her zaman bizim görüp anladığımız gibi mi cereyan eder? Bizim bu soruya bir cevap verebilmemiz için öncelikle doğru ve yanlışı ölçebilecek bir anlayışa yani “Furkan”a sahip olmamız gerekir. Yüce Rabbimiz bunu nasıl elde edebileceğimizi de bizlere haber vermiştir. “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkar, O’nun emirlerine karşı gelmekten sakınırsanız size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (Furkan) verir. Günahlarınızı örter ve sizi bağışlar…” (5) Dolayısıyla takvalı olmadıkça, Rabbimize kulluğumuzu tam manasıyla yapmadıkça, doğru ve yanlış kriterlerimiz isabetli olmayacaktır. Sevdiğimiz şeylerin bizlere zarar verip vermeyeceğini, sevmediğimiz şeylerinde gerçekte bizlere hayır getirip getiremeyeceğini anlayamayacağız. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Bir şeyden hoşdergi.nebevihayatyayinlari.com

lanmadığınız halde o sizin iyiliğinize olabilir. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (6) Kulluğumuz ve Takvamız bozuk olduğunda yanlış ölçü ve düşünce tarzımız bizi tevekkülden ve sebeplere sarılmaktan engelleyecektir. Olayları doğru tahlil etme yeteneğimizi kaybedecek ve her şeye ters köşeden bakmaya başlayacağız. Maalesef bu durum da bizi her geçen gün biraz daha Allah’tan uzaklaşmaya götürecektir. Bu sebeple doğru bir tevekkül anlayışı, doğru bir kulluktan geçmektedir.

Peki her zaman sebepler neticelerini de beraberinde getirir mi? Tabi ki bu soru da hemen evet – hayır şeklinde cevap verilecek bir soru değildir. Nitekim Dünyevi sebepler her ne kadar neticelerini de beraberinde getirse de daima böyle olacaktır diye bir kaide yoktur. Yeri geldiğinde bu kaide de işlemeyebilir. Ateş yakıcı bir özelliğe sahip olsa da Allah’ın iradesi tecelli edince neticesini yerine getirememiş ve İbrahim aleyhisselâm’ı yakmamıştır. “Onlar İbrahim’i ateşe atınca biz: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik.” (7) Bıçak daima kesme özelliğine sahip olsa da İbrahim Aleyhisselâm oğlu İsmail aleyhisselâm’ı boğazlamak üzere yere yatırdığında kesmemiştir. (8) ZİLKÂDE 1436

13


Ashabtan biri: Ya Rasûlallah! Yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre iş yapmanın ne önemi vardır? diye sorduğunda Rasûlullah aleyhisselâm: “Herkes kendi işine hazırlanır.” Ve “Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır” buyurdu. Aynı soruyu soran başka birine de Şems süresinin şu ayetlerini okumuştu: “Hakkı, şerri ve bu ikisinin hallerini öğretip insana seçme hakkı (irade) verene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden temizleyip faziletlerle dolduran kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalâlette bırakan, zarar etti.”

Günlük yaşamımızda daima karşılaştığımız bazı

Yani Rabbimiz sünnetullah gereği sadece bizim

durumlarda vardır.

peygamberimize ve bu ümmete değil tüm insan-

Birşeyler yemek her ne kadar doymaya sebep olsa

lığa ve önceki nesillere de bu ilahi düsturu bil-

da bazen insan yese de doymaz.

dirmiş ve öğretmişti.

Bomba ve silahlar her ne kadar ölümün sebebi de

Sonuç olarak bizlerin tevekkül anlayışı Yüce Rab-

olsa bazen ateş almayabilir ve bomba düşse dahi

bimizin şu ayeti kerimesindeki gibi olmalıdır.

patlamayabilir. Bütün bu hususlar göstermektedir ki; sebepler her ne kadar önemli olsa da ilahi iradenin izni olmadıkça hiçbir netice veremezler. Bu hususta tam bir iman sahibi olmak mümin bir

“De ki: Allah’ın bize yazdığı şeyden başkası, bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlamızdır ve artık müminler, Allah’a tevekkül etsinler.” (11)

kul olmanın gereklerindendir.

Ve şu ilahi buyruğu da asla unutmamalıyız.

Ashabtan biri: Ya Rasûlallah! Yaptığımız ve ya-

“Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı

pacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre iş yapmanın ne önemi vardır? diye sorduğunda Rasûlullah aleyhisselâm: “Herkes kendi işine

kıldık” (12) Selâm ve dua ile.

hazırlanır.” Ve “Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır” buyurdu. Aynı soruyu soran başka birine de Şems süresinin şu ayetlerini okumuştu: “Hakkı, şerri ve bu ikisinin hallerini öğretip insana seçme hakkı (irade) verene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden temizleyip faziletlerle dolduran kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalâlette bırakan, zarar etti.” (9)

------------------------1. Maide, 67. 2. Maide, 22. 3. Maide, 24. 4. Necm, 39. 5. Enfal, 29.

Nitekim Zülkarneyn aleyhisselâm’dan bahse-

6. Bakara, 216.

derken Yüce kitabımızda Rabbimiz şöyle buyur-

7. Enbiya, 69.

maktadır.

8. Bkz. Saffat, 102-111.

“Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve

9. Şems, 8-9-10.

kudret sahibi kıldık ona (muhtaç olduğu) her

10. Kehf, 84,85.

şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik. O da

11. Tevbe, 51.

sebebe tabi olup onu izledi. (10)

12. İsra, 13.

14

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


EBUBEKİR EREN

Kapak Dosya

SELEFİ SALİHİN’İN TEVEKKÜL ANLAYIŞI Ö

mer bin Hattab (radıyallahu anh), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurdu-

ğunu rivayet eder: “Eğer sizler gerçek anlamda Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, tıpkı, sabahları boş

Tevekkülün Önemi Seleften biri şöyle der: “Allah’u Teâlâ’ya karşı kalbinden güzel bir şekilde tevekkül etmiş olduğunu bilmen, vesile olarak sana yeterlidir. Zira senden

çıkıp akşam dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı

önce Allah’ın kulları arasında nice kimseler iş-

gibi sizleri de rızıklandırırdı.” (1)

lerini ona ısmarlamışlar (tefviz etmişler) O’da

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

15


Gerçek Tevekkül Şurası iyi bilinmelidir ki gerçek tevekkül, Allah Teâlâ’nın takdir ettiği sebepleri elde etmek için

İbn Abbas radıyallahu anh, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanların en güçlüsü olmayı arzulayan kişi, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsin.” (4)

çalışmaya aykırı bir durum değildir. Bu sünnetullah’ın bir gereği ve dünyada hadiselerin oluşumunda temel bir esastır. Zira Allah Teâlâ tevekkülü emir buyurduğu gibi sebepleri elde etmek için gayret göstermeyi de emir buyurmuştur.

bütün işlerinde kullarına kâfi gelmiştir. Sonra şu ayeti okur; ‘Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona kâfidir.’“ (2)

Bunun için şu ayet-i kerimelere bakmak yeterlidir: “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün sa-

Gerçek tevekkül, kalbin içten bir inanışla Allah’u Teâlâ’nın dünya ve ahiretini ilgilendiren bütün işlerinde kendi hayrına olanı celbedeceğini ve zararına olacağını defedeceğine inanmak ve bütün işlerine vekil olduğuna güvenmektir. Hakiki iman; ondan başka hiç kimsenin ne vermeye ne engel olmaya ne yarar vermeye ne de zarar vermeye kadir olduğuna iman etmektir.

vaşın.” (7)

Said b. Cübeyr (radıyallahu anh) şöyle der: “Tevekkül, imanın bütün özelliklerini kendisinde toplayan bir haslettir.” (3)

korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız

Vehb b. Münebbih (radıyallahu anh) şöyle der: “Elde edilebilecek en yüksek gaye tevekküldür.”

mazsınız.” (8)

Hasan-i Basri (radıyallahu anh) der ki: “Kul rabbine tevekkül ederse asıl güvenilecek merciin Allahu Teâlâ olduğunu anlar.” İbn Abbas radıyallahu anh, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanların en güçlüsü olmayı arzulayan kişi, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsin.” (4) Rasul-u Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaptığı dualarda şunları söylediği rivayet edilir: “Allah’ım! Sana karşı sadakatle tevekkül sahibi olmayı dilerim.” (5) Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Beni sana tevekkül eden ve senin de kendilerine kâfi geldiğin kimselerden eyle.” (6)

16

ZİLKÂDE 1436

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri

size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratıl-

Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (9) Selh et-Tüsteri (radıyallahu anh) şöyle der: “Her kim harekette bulunmayı –yani kazanmak için çalışmayı- ayıplarsa, sünneti ayıplamış olur. Tevekkülü ayıplayan kişi de imanı ayıplamış olur.” (10) Öyleyse tevekkül Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in

hali, çalışmak ise onun sünnetlerinden

biridir. Onun hali üzere amel edenler asla onun sünnetini terk etmezler. O’nun İzinde...


Tevekkül ve İhmal Bazen Allahu Teâlâ veli kullarının kalbine de hakkı ilham eder. Onlar bunun hak olduğunu bilir ve ona sarılırlar. Mervezi şöyle der: Ebu Abdullah’a (İmam Ahmed’e) “Allah’a sıdk ile tevekkülün alameti nedir?” diye sordum. Şöyle dedi: “Kalbinde, insanların hiçbirinden bir şey istemeyecek duruma gelecek biçimde Allahu Teâlâ’ya tevekkül etmektir. Kişi bu haslete eriştiğinde Allah onu rızıklandırır ve tevekkül sahibi kimselerden olur.” Mervezi der ki: Ebu Abdullah’a tevekkül konusunda söylediklerini zikrettim. Bu konuda sadakat sahibi olanlar için bunun caiz olduğunu söyledi. Yine Ebu Abdullah’a, bir meslek icra etmeye gücü yettiği halde, “Ben evimde oturur sabrederim ve bu durumumu hiç kimseye açıklamam” diyen bir kimsenin durumunu sordum. Şöyle dedi: “Dışarı çıkıp bir meslek icra etmesi bana göre daha güzel olur. Oturduğu takdirde korkarım ki dışarı çıkmaya mecbur olur ya da başkalarının ona bir şeyler göndermesiyle yüz yüze kalır.” Ben, “Eğer kendisine bir şey gönderildiğinde onu almazsa?” diye sorunca, “Bu güzel olur” dedi. Ebu Abdullah’a dedim ki: Mekke’de bulunan bir kimse, “Rabbim bana yedirmeden bir şey yemeyeceğim” dese ve Ebu Kureyş dağına çıkarsa… Sonra üzerlerinden hırka bulunan iki kişi gelse… Ona bir elbise verseler ve elinden tutup kendisine giydirseler… Ardından önüne bir şey koysalar… Adam da o iki kişiye demirden bir anahtarı ağzına koyuncaya kadar yemese… İki kişi adamın ağzına bir şeyler sokuşturmaya başlasalar… Bu sözler üzerine Ebu Abdullah gülmeye başladı, söylediklerim hoşuna gitmişti. Ebu Abdullah’a dedim ki: Adamın biri alışverişi bırakmış. Eline altın ve gümüş (yani para) namına bir şey almamaya karar vermiş. Evini barkını terk etmiş ve içinde bir şey bırakmamış. Sokaklarda ve yollarda dolaşıyor, atılmış bir şey görürse bunları alıyor. Mervezi der ki: Adama dedim ki: “Bunun Muaviye el-Esved olmadığına dair delilin nedir?” dedim. Dedi ki: Hayır! Veysel Karani’dir. Çöplüklere gider, kumaş parçalarını toplardı. Onun bu sözünü Ebu Abdullah da tasdik etti ve dedi ki: Nefsine karşı çok katı ve acımasız biriydi. Sonra dergi.nebevihayatyayinlari.com

İshak b. Râhûye’ye şöyle sordular: Bir kimse çöle azıksız girebilir mi? Dedi ki: Eğer bu kişi Abdullah b. Münir gibi bir zat ise çöle azıksız olarak girebilir. Değilse giremez. Kişi eğer zayıf biri ise sabredemeyeceğinden ya da başkalarından bir şey istemek zorunda kalacağından yahut şüpheye düşüp öfkeleneceğinden korkuyorsa, bu durumdaki kişinin sebepleri terketmesi caiz olmaz. şöyle dedi: Benim yanıma buna benzer manavla birlikte kendisi gibi birkaç kişi gelmişti. Çalışıp insanlara kendilerini tanıtmalarını söyledim. Bana, “Tanınmaya neden aldırış edelim ki?” dediler. Ahmed b. Hüseyin b. Hassan şöyle rivayet eder: Ahmed b. Hanbel’e, bir kimsenin azıksız olarak Mekke’ye doğru yola çıkmasını sordular. Dedi ki: Buna dayanabilecek güçte ise olur. Dayanabilecek durumda değilse mutlaka azık ve binekle çıkmalı, kendisini tehlikeye atmamalıdır. Ebu Bekir Hallal der ki: Bu söz şu anlama gelmektedir: Eğer kişi dayanıklıysa, kendisinin buna güç yetirebileceğini biliyorsa, kimseden bir şey istemeyecekse, kendisini bir şey alıp vermeye maruz bırakmayacaksa, bu kişi sadakat üzere tevekkül sahibi demektir. Zaten âlimler de bu şekilde tevekkül sahibi kimseler için bunu caiz görmüşlerdir. Nitekim Ebu Abdullah hac yapmış ve hac esnasında kendisine 14 dirhem kâfi gelmiştir. İshak b. Râhûye’ye şöyle sordular: Bir kimse çöle azıksız girebilir mi? Dedi ki: Eğer bu kişi Abdullah b. Münir gibi bir zat ise çöle azıksız olarak girebilir. Değilse giremez. Kişi eğer zayıf biri ise sabredemeyeceğinden ya da başkalarından bir şey istemek zorunda kalacağından yahut şüpheye düşüp öfkeleneceğinden korkuyorsa, bu durumdaki kişinin sebepleri terketmesi caiz olmaz. ZİLKÂDE 1436

17


İshak b. Râhûye de tıpkı İmam Ahmed gibi, başkalarından istemek zorunda kalmaktan korkan kişinin azıksız olarak çöllerde yolculuk yapmasını şiddetle eleştirir ve reddeder. Nitekim İbn Abbas (radıyallahu anh)’tan şöyle rivayet etmiştir: “Yemenliler azık almadan hac yolculuğuna çıkıyorlar ve ‘Bizler tevekkül eden kimseleriz’ deyip öylece hac yapıyorlardı. Mekke’ye geliyorlar, orada insanlardan bir şeyler istiyorlardı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ‘Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının’ (11) mealindeki âyet-i kerimeyi indirdi.” (12)

diye buyurmuştur. O halde mutlaka çalışmak ve maişeti talep etmek gerekir. Ancak Bişr (radıyallahu anh)’dan bunun tersine işaret eden bir ifade rivayet edilmiştir. Ebu Nuaym, Hilye’de şöyle rivayet eder: Bişr’e tevekkülü sordular, dedi ki: “Sükûn

olmadan

zorluk,

zorluk

olmadan

sükûndur.” Soruyu soran kişi “bunu biraz açıkla da anlayalım!” deyince, Bişr şöyle der: “Sükûn olmadan zorluk şudur: Kişinin organları zorluk içinde çalışır. Kalbi ise Allah ile sakindir,

Mücahid, İkrime, Nehai ve seleften daha pek çok kimse bu görüştedir. Sebepleri bütünüyle terketmeye ruhsat verilmemiştir. Sebepleri tamamıyla terketmek ancak bütünüyle mahlûkattan kalbini koparmış kişiler için caiz olabilir.

işlerle meşgul değildir. Zorluk olmadan sükûn

Ahmed b. Hanbel’e tevekkülü sorarlar, şöyle der: “Umutsuzluk halinde insanlara yönelmeyi terketmektir.” Kendisine “Bu konuda bir delilin var mı?” diye sorduklarında der ki: “Ateşe atılacağı sırada Cibril’in (aleyhisselâm) ‘bir ihtiyacın var mı?’ sorusuna Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın en son söylediği, “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” diye karşılık vermesidir.” (13)

Her halükârda bu yüce makam ve derecelere ulaş-

Hallâl senediyle şöyle rivayet eder: Fudayl b. Îyaz (radıyallahu anh)’a sorarlar: “Bir kimse Allah’a güvenerek evinde oturursa ve O’nun kendisine rızık göndereceğini söylese, bunun hakkında ne dersiniz?” Fudayl şöyle der: “Bu kimse herkes tarafından bilinen bir tevekküle sahipse yapmak istediği şey için bir engel yoktur. Ancak Peygamberler ve diğerleri böyle yapmamıştır. Peygamberler ücretle çalışmışlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ücretle çalışmıştır.” Aynı şekilde Ebu Bekir ve Ömer çalışmış, hiçbiri, “Bizler oturuyoruz, Allah bizi oturduğumuz yerde de rızıklandırır” dememişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz”14

18

ZİLKÂDE 1436

ise: Kişi hareket etmeden Allah ile sükûn halindedir. Bu çok değerli bir haldir ve abdalların vasıflarıdır.”

mamış kişilerin mutlaka sebeplere yapışması gerekir. Özellikler de tahammül sahibi bulunmayan çoluk çocuk sahibi kimselerin buna dikkat etmesi zorunludur.

------------------------1 Tirmizi 2344, İbn Mace 4164, 2 Talak: 65 3 İbn Ebü D-ünya et-Tevekkül, 35 4 Hakim el-Müstedrek, 4 / 275 5 Ebu Nuaym Hilye, 8 / 224 6 İbn Ebü D-ünya, 4 7 Nisâ: 71 8 Enfâl: 60 9 Cuma: 10 10 Ebu Nuaym, Hilye, 10/195 11 (Bakara: 197) 12 (Buhari, 1523) 13 (Buhari, 4564) 14 Cuma: 10 Not: Daha detaylı bilgi için, İbn Recep el-Hanbeli’nin İlim ve Hikmet adlı eserine bkn.

O’nun İzinde...


MUHAMMED SALİH TATLI

Kapak Dosya

TEVEKKÜLÜN

PSİKOLOJİK BOYUTU M Teknolojinin gelişmesine ve tıbbın her geçen gün ilerlemesine rağmen bu tablo zamanla daha da karamsar bir yapıya bürünmektedir. Buz dağının görünen kısmına işaret eden bu cümleler, toplumun maddi yönde gelişmesine rağmen manen büyük bir boşluk içerisinde olduğuna işaret etmektedir. Bedeninin yanında ruhuyla bütün olan insanın bu manevi çöküntüsü ancak âlemlerin rabbi, güç ve hüküm sahibi Allah’a iman etmekle şifa bulabilir. İmanın verdiği hissiyat ruhumuzun derinliklerine ulaştığında karanlıklardan kurtulmak mümkün olur.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

odern çağ, hayatı kolaylaştırması ve yüksek yaşam standardı sunmasıyla birlikte birçok problemi beraberinde getirmiştir. Teknolojinin giderek esiri olan birey yalnızlaşmakta, sosyal medyanın renkli dünyasında olduğundan farklı bir kişiliğe bürünmektedir. Bu tip bireylerin giderek çoğaldığı toplumlarda denge bozuklukları, kendine güvenmeme, intihar, başkalarına zarar verme, cinsel sapıklıklar gibi birçok psikolojik rahatsızlıklar giderek artmaktadır. Söz gelimi günlük haberlere göz atıldığında kendisine, ailesine, akrabalarına zarar verenler ile karşılaştığı zorluklara dayamadığı için hayatına son veren nice insanla karşılaşılacaktır. Psikolojik destek alan, rehabilitasyon merkezlerine başvuran, antidepresan, hap bağımlısı olan birey sayısı giderek artmaktadır. Teknolojinin gelişmesine ve tıbbın her geçen gün ilerlemesine rağmen bu tablo zamanla daha da karamsar bir yapıya bürünmektedir. Buz dağının görünen kısmına işaret eden bu cümleler, toplumun maddi yönde gelişmesine rağmen manen büyük bir boşluk içerisinde olduğuna işaret etmektedir. Bedeninin yanında ruhuyla bütün olan insanın bu manevi çöküntüsü ancak âlemlerin rabbi, güç ve hüküm sahibi Allah’a iman etmekle şifa bulabilir. İmanın verdiği hissiyat ruhumuzun derinliklerine ulaştığında karanlıklardan kurtulmak mümkün olur. ZİLKÂDE 1436

19


İnsanın manevi yönünün eksik kalmasıyla ortaya çıkan problemlerin çözümünde imanın temel taşlarından biri de tevekküldür. Bu yazıda, Allah’a güvenmek manasına gelen tevekkül teriminin kavramsal çerçevesi, kısımları, kuranda ve hadislerdeki bahislerine ayrıntılı olarak gidilmeksizin bireye manen kazandırdığı faydalara birkaç örnekle değinilmekle yetinilecektir. Zira kuranda ve hadislerde tevekkül sıkça geçmekte, İslam’ın temel meselelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak, sadece rızıkla bağdaştırılan tevekkülün dar bir çevreye sıkıştırıldığı bilinmelidir. İbadet, davet, hicret, cihad gibi birçok konuda Allah’a tevekkülün konusundan bahsedilebilir. Bu bağlamda Allah’a imanla olan ilişkisi üzerinden konuyu ele almak daha doğru olacaktır. Allah’a tevekkül etmek imanın en büyük görevlerindendir. Amellerin en faziletlisi, Rahman’a yaklaştıran ibadetlerin en büyüğü ve tevhidin yüce bir makamıdır. Hiçbir iş, Allah’a tevekkül etmeden ve O’ndan yardım dilemeden gerçekleşemez. (1) Bu bağlamda tevekkülün yerinin kalp olduğu anlaşılmaktadır. Mümin sadece Allah’a güvenir, O’ndan başkasından medet ummaz ve iman etmesi nedeniyle karşılaştığı zorluklara aldırış etmez. Kavimlerine İslam’ı ulaştırmakla görevlendirilen resullerin önlerine çıkan engellere verdikleri şu cevap bu hususa işaret etmektedir. “Bize yollarımızı göstermişken Allah’a niçin güvenmeyelim? Bize ettiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Güvenenler ancak Allah’a güvensinler.” (2)

bir kişinin sözü, yolunu gösteren Allah’ın kendisine mutlaka yardım edeceğine inanan bir müminin ifadeleridir. Allah’a sıkıca bağlanan bu yürek artık şaşmaz, onun gücünden ve ilahlığından şüphe duymaz. Karşılaştığı zorluklara aldırış etmez, azimle ve yılmadan yoluna devam eder. İşte bu hakikati kavrayıp yüreğinde hisseden birey, gündelik sıkıntıları, ticaretin kesada uğramasını, ailevi problemleri, yeryüzündeki tağutların aldatma ve tehditlerine boyun eğmez. Âlemlerin rabbine güvenmişken, O’nun aciz kullarından mı korkup çekinir. Kuran’da bu hususla ilgili birçok örnek bulunmakla beraber ikisine işaret edilebilir. Hz. Musa, Firavuna gitmesinin ardından sihirbazlarla olan mücadelesinde Allah’ın mucizesiyle galip gelmiştir. Bu mucizeye şahit olan sihirbazlar iman etmiş ve Firavun ile aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Sihirbazlar, “Biz Musa ve Harun’un Rabbine inandık” deyip secdeye kapandılar. Firavun “Ben size izin vermeden mi O’na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz odur. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz”dedi.

Bu söz, yol ve tavrından emin, veli ve yardımcısının sonsuz lütfuna erişen inanmış

20

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


İman eden sihirbazlar: “Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah’ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır”dediler.” (3) Şahit oldukları mucize, onlara Rabblerinin kim olduğunu gösterdiği gibi imanlarının verdiği azimle Firavunun tehditlerine boyun eğmediler. İman edeli bir an dahi geçmeden kalplerindeki nur onları kapladı, kendilerini yaratanın ve hüküm sahibinin Allah olduğunu anladılar. Galip gelmeleri halinde Firavundan yüksek bir makam bekleyen sihirbazlar (4), dünyalık metaın geçiciliğine aldırmayıp, ölümü göze aldılar. Bu tablo, dünya hayatının gelip geçici olduğunu, kudret ve hüküm sahibinin Allah olduğunu gözler önüne sermektedir. Geçici bir makam ve menfaat için nefsini başkalarına kul edenlere, en ufak bir problemde feryat edenlere, dünyalık bir derdi ahiretin önüne geçirenlere ve aciz nefsime sihirbazların imanı ne de güzel bir örnektir. Şeytanın ve şeytanî insanların desiselerine yenilen, nefsin isteklerine boyun eğen, haramların boyunduruğu altına giren bireyler, geçirdikleri psikolojik travmaların ve ruhi boşlukların çözümünü kendilerini uyuşturan haplarda aramamalıdırlar. İlk bakacakları yer Firavunlara karşı gelebilen, ölümü göze alabilenen ve işkencelere sabredebilen gönüllerdeki imanda aramalıdırlar. Sihirbazların imanının Ashab-ı Kiramda pek çok örneği vardır. Bu örneklerden biri olan Uhud harbi ile ilgili Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar onlara: “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun” dediler. Bu, onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter. O ne güzel vekil’dir” dediler.” (5) Sayılarının az, teçhizatlarının yetersiz olmasına rağmen düşmanları tarafından korkutulan müminler Allah’a tevekkül ettiler, dergi.nebevihayatyayinlari.com

rablerinin rızasına uydular. Bu tabloda olduğu gibi insan, aciz, güçsüz ve ölümlü varlıklara ve kendi nefsine güvenmek yerine kudret ve celal sahibi, insana şah damarından daha yakın, ölümsüz ve daima dipdiri olan, onu yaratan rabbine güvenirse, işlerin onun elinde olduğuna inanırsa, nefsinin boyunduruğundan kurtulabilir, şeytanın kendisine aşıladığı güvensizlikten yüz çevirebilir.

Tevekkül, dünya hayatına bakış açısını doğru istikamete yöneltir. Sihirbazların, Mısır’ın sahibi olan Firavun’a “Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.” sözleri, dünyanın gelip geçiciliğine işaret etmektedir. Allah’a tevekkül ederek, dünya hayatının bir konaklama yeri olduğuna asıl diyarın ahiret olduğuna inanan mümin, hayatı doğru okur ve dünyanın sıkıntıları arasında kendini kaybetmez. Allah’a tevekkül etmek, kalbe çalışma azmi ve heves kazandırır. Çünkü tevekkül sayesinde insan meşru vesilelere başvurmayı öğrenir. Bu da ona, üretken olmaya teşvik eder. Böylece, hayatın manasını kavrayan, karşılaştığı problemlere karşı Allah’a güvenen birey, güçlü bir iradeye sahip olur ve hem kendine hem çevresine motivasyon kaynağı olur. Dünyanın aldatıcığından yüz çevirerek Allah’ın izniyle cennete kavuşur. Sonuç olarak, Allah’a güvenmek ve işlerin akıbetini O’na havale etmek kulu psikolojik anlamda rahatlatır. Çünkü insan, sebeplere sarılsa da mutlaka önlem alması gereken bazı açık noktalar kalacaktır. Şu veya bu imkânları seferber eder, ancak hiçbir şey yapamaz. İşte tevekkül bu sıkıntılara karşı onu psikolojik olarak rahatlatır, ona manen doygunluk sağlar. ------------------------1 Müneccid, Salih, Nefis Terbiyesi (trc. Mehmet Seri Doğru), İstanbul, Beka Yay., 2010, s. 265. 2 İbrahim, 14/12. 3 Taha, 20/70-73. 4 Şuara, 26/41. 5 Al-i İmran, 3/173.

ZİLKÂDE 1436

21


SAİD ÖZDEMİR

Kapak Dosya

Mahzûniyeti Giderecek Olan ‘Allâh’tır Bir gün; Karanlık bir yolda yapayalnız kaldıysan, dara düştüysen, kanadı kırık bir kuş gibi nereye uçacağını bilmiyorsan, sıkıntılar öbek öbek üzerine yığıldıysa, güvendiğin dağlara karlar yağdıysa, ‘üzülme’ seni de bu bilinmezlikten, anafordan kurtaracak olan ‘Allâh’tır... Kimseler olmadığında iç çekmelerin başlıyor, hevesin kursağında kalıyorsa, yollarına dikenler döşeniyor, tutunduğun dalları teker teker kırıyorlarsa, kırıldığı yerden tutacak olan ‘Allâh’tır...

Y

anaklarından domur domur gözyaşların süzülüyor, gönül hücrende nice güneşlerin batıyorsa, içinin sesini gözyaşlarıyla ifâde edebiliyorsan; Unutma! Allâh, hüznün içine huzûru, iniltinin ve elemin içine de itminân-ı /rahatlığı koymuştur ve seni Allâh Rasûnün diliyle müjdeliyor demektir;

Halbuki bizim cennet’ten içeri girinceye kadar

“Allâh mahzûn kalpleri sever.”

Allâh, Bizi nefsimizin kör eline terketmedi.

(1)

O’na bağlanan, O’nun kapısında kul olan, O’na sırtını dayayan, O’na muhtâç olduğunu hisseden, ‘derdim bana derman imiş’ deyip de yola çıkan hiç kimseyi Allâh, yarı yolda bırakmamış, elimizden tutup bize yol göstermişti. O bize yol gösterirken bizler O’ndan fersah fersah uzaklaşmış, bir köle’nin efendisinden 40 yıl kaçtığı gibi kaçmıştık O’ndan. Böyle bir Rabbe karşı o kadar mahçûbuz ki, O’nu hiç anlayamamış, paslı kalplerimizde hissedememiştik. İslâm’ın içinde yıllarca durmamıza rağmen, kur’an sayfalarında defalarca dolaşmamıza rağmen “Eleyse bikâfin abdehu/ Allâh kuluna yetmez mi!” âyetini anla-

22

ZİLKÂDE 1436

yamamış, ‘Allâh’ı bulan, gayrı O’nun ötesinde her şeyi kaybetse bile yine kazanmış sayılır’ sözünü hayâtımızın niregni noktasına yerleştirememiştik. kalplerimize o kadar çok yanlış şeyler girmiş, günah vadilerin de o kadar çok dolaşmıştık ki, yine de bizi, bize bırakmadı. Ğavres isminde cesur bir kabile reisi vardı. Kimse görmeden Efendimiz Aleyhisselâm’ın yanına kadar gelerek, elindeki kılıçla Rasulûllah aleyhisselâm’a, ‘Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?’ diyordu. O esnada Allah rasulünden âdeta kâinatı titreten bir ses duyuluyor: “Allâh!...” Ğavres’in başında omzuna kadar ağır bir darbe yemiş gibi elinde kılıç yere düşer...  İnanmış yüreklerin Allâh’tan başka sermayesi yoktur. Hiç olmamalı da. Hüzünlere de, acılara da, mutsuzluğa da kısacası hayât alanımızda ki tüm çıkmazlarımıza da dermân; Allâh azîmu’ş-şân’dır. O’nun İzinde...


Zırhımızda bir delik açıldığında, temrenimiz kırıldığında, mücadeleden, ağır yaşam şartlarından bunaldığımızda, düşman kavmin alay ve istihzalarına, bizi birbirimize düşürmesine karşı da sığınağımız Allâh’dır... O halde kardeşlerim, Allâh kendi eşiğine baş koyanların yüzlerini çiğnetmez ve mahçup etmez; yeter ki yürekten O’na yönelelim ve ‘edemem, sensiz asla edemem, tut beni’ diyelim. Geçenler de okuyup da çok etkilendiğim sahâbe efendilerimizin arasında geçen bir olay vardı. Onu sürekli tekrâr edip, defterime de not etmiştim. Ne zaman zor ânlarım olsa bu kıssayı hatırlar kendimi zikre ve tesellî’ye bırakırım.  “Sa’d bin Ebi Vakkâs (radiyallâhu anh) anlatır: Mescidde Osman ibn Affân’a rastladım, ona selâm verdim. Benden dolayı (beni gördüğünden) gözleri doldu, selâmıma cevap vermedi. Ömer İbn Hattâb’a gelip iki kere: -Ey mü’minlerin emîri, İslâm’da yeni bir şey mi meydana geldi? diye sordum. -Hayır, o da nedir? dedi. Ben: Hayır, ancak biraz önce mescidde Osman’a rastladım, ona selâm verdim, benden (benim yüzümden) gözleri doldu, sonra benim selâmıma dergi.nebevihayatyayinlari.com

cevap vermedi, dedim. Ömer (radiyallâhu anh), Hz. Osman (radiyallâhu anh)’a birini gönderip onu çağırdı ve: - ‘Kardeşinin selâmına cevap vermekten seni alıkoyan nedir?’ diye sordu. Hz. Osman (radiyallâhu anh): ‘Böyle bir şey yapmadım’ dedi. O anda ben (Sa’d): ‘Hayır, yaptın’ dedim. Sonunda o da yemîn etti, ben de yemîn ettim. Sonra Osman (radiyallâhu anh) hatırlayıp şöyle dedi: - ‘Evet, yaptım, Allâh’tan mağfiret diler ve tevbe ederim. Şüphesiz sen, biraz önce benimle karşılaşmıştın. Ben, Allâh Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğum bir kelimeyi kendi kendime konuşuyordum. Allah’a yemîn olsun ki onu ne zaman hatırlasam, gözüm buğulanıp kalbime bir perde geliyor.’ dedi. Sa’d (radiyallâhu anh) dedi ki: ZİLKÂDE 1436

23


� َ ‫ُنت ِم َن الظَّا ِل ِم ي ن‬ ُ ‫نت ُس ْب َحانَكَ ِإ ن ي ِّ� ك‬ َ َ‫َّل ِإ َلهَ ِإ َّل أ‬ “Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.”

-’Ben onu sana haber vereyim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bize, ilk vâki olan duâ’yı söyleyecekti ki, bir bedevi gelip onu meşgûl etti. Nihâyet Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kalktı, ben de peşine düştüm. Ben yetişmeden evine gireceğinden korktuğumda ayağımı yere vurdum. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) döndü ve: - ’Kimdir o? Ebu İshâk mı?’ diye sordu. Ben : Evet, ey Allâh’ın elçisi, dedim. - Ne istiyorsun? diye sordu. Ben: Bir şey istemiyorum. Şu kadar var ki sen bize ilk duâ’yı söyleyecektin, sonra şu bedevi gelip seni meşgûl etti, dedim. Efendimiz: - Evet, O Zünnûn’un/Yûnus peygamberin duâsıdır. O balığın karnında iken : “Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.” demişti. “Hiç bir müslüman yoktur ki Rabbine hangi hususta olursa olsun bu duâ’yı yaparsa, onun isteğine hemen icâbet edilir.” (2) Okyanusun ortasında, bir balığın karanlık bağrındasın, dev dalgalar sağdan soldan vuruyor, ölüm ise kapıda durup, hâzır ve nâzır bekliyor. Dev dalgalar, zifiri karanlık ve son nefes ölüm üçlü ittifâk ederek üzerine üzerine geliyor. Derken ağızdan çıkan bir duâ bütün olumsuzlukları, çıkmazları, ağır yükleri değiştiriyor. Karanlığa şûlefeşân oluyor;

‫نت ِم َن‬ َ َ‫َنت ُس ْب َحان‬ ُ ‫ك إِِّن ُك‬ َ ‫َّل إِلَهَ إَِّل أ‬ ِ ‫ني‬ َ ‫الظَّال ِم‬ 24

ZİLKÂDE 1436

“Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabb” (3) “Onun da duasını kabul buyurduk ve o sıkıntıdan kurtardık. “İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.” (4) Yûnus peygamberi dertlerinden kurtaran Allâh azze ve celle bizleri de kurtaracaktır inşaAllah. Ey kardeşlerim! Bizler perişan keloğlan’ın, padişahın kızına tâlip olması gibi Cennet’e tâlip biçâre insanlarız. Kırık dökük hayâtımız, mahzûn çehremiz her zaman biz de mevcût olsa da çiçeklerin baharda geleceğini unutmayalım... Dertler, hüzünler bazen üzerimize yağmur olup yağar, canımızı acıtır fakat unutmayalım ki çeşitli renklere bürünmüş gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar. Unutmayalım; bugün hüzün kokan dağlara, gönüllere, ömür defterimize yarın en güzel müjde damlaları dökülecektir Allâh’ın izni ile...

------------------------1 Hakîm el-Müstedrek kitâbu’r-rikâk 3273 2 Müsned-i İmâm Ahmed, Ahmed Şâkir sahih dedi. 3 Enbiyâ sûresi, 87 4 Enbiyâ sûresi, 88

O’nun İzinde...


DERYA FIÇICI

Kapak Dosya

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ve

kkü

l

n

Te

De

pr

es

yo n

u

İl a

ı

c

ZİLKÂDE 1436

25


D

eğerli kardeşim! Yenemediğin korkuların

olduğunu, aciz olduğunu, bir gün bizi yarı yolda

var, çözemediğin dertlerin geceleri uykula-

bırakacağını biliriz ve vekiline güvenmeyen ki-

rını kaçırıyor, endişeler, korkular sıra sıra olmuş

şinin de korku ve endişeleri fazla olur. Dolayısıyla

üzerine geliyor…

bu tür insanlar güvensiz, sürekli hayatlarında bir

Biraz ölümden korkuyorsun, biraz hastalan-

şeyleri garanti altına alma, sigorta etme peşinde

maktan, biraz geçim derdi, biraz gelecek, biraz

koşturarak yaşarlar. Ve hiçbir zaman kesin güven

yüzünün kırışması, biraz sınavı kazanamamak, biraz işten kovulmak, biraz bu ay ki maaşı alamamak, saçlarının ağarması ve bu endişelerin,

sağlayamadığından endişe ve korku halleri hep üzerlerindedir.

korkuların arasında nefes alamamak… Daha ol-

Said Havva, “Nefis Tezkiyesi” adlı kitabında te-

mamış şeyler yüzünden önlemler alıyorsun ya da,

vekkülü şu örnekle anlatmıştır;

ya olursa ihtimaliyle yaşıyorsun ve bu düşünceyle baş edemiyorsun. Ve kalbin hızla çarpıyor “Eyvah kalp krizi mi geçiriyorum?” Böylece korkularının üzerine bir korku daha ekleniyor. Derken artık bu duyguyla baş edemiyor, hastaneye başvuruyorsun. Tetkikler yapılıyor, filmler, röntgenler…

Allah’a karşı itimadı, küçük yavrunun annesine olan itimadı gibi olmaktadır. Zira o çocuk başkasını bilmez. Annesinden başkasına güvenmez. Annesini bulduğu vakit bütün kuvvetiyle onun eteklerine sarılır ve ondan ayrılmak istemez. An-

Fizyolojik bir tanı yok ama hastasın ve hastalı-

nesi bulunmadığı vakit canı sıkılırsa “Annem”

ğının adı “Panik Atak”, yani endişe ve korku has-

der. Kalbi daima annesine bağlıdır. Ona koşar,

talığı veya depresyon.

ona güvenir. Onun kefaletine ve şefkatine öyle

Çağın hastalığı ve ilacı Rahman’ın ayetlerinde;

bağlanır ki, bu bağlanış her nevi ayrılma idraki

“Ve Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah

ile ilgilidir. Kimin aklı Allah’a, bakışı Allah’a, itimadı O’na olursa, çocuğun annesine bağlanıp gü-

yeter.” (Maide; 3) Korku ve endişe, insana, güçsüz olduğunda, ken-

venmesi gibi, O’na da öylece Allah’a bağlanması

dini çaresiz hissettiğinde gelen duygudur. Oysa müminler, daima güç ve kuvvet

Tevekkül, Allah düşmanlarını öldüren, korkutan en büyük silahlarımızdan biridir. Öyle ise ona iyi sarıl!

sahibi,

daima diri olan ve kendisini hiçbir uyuklama tutmayan, daima ebedi olan Allah’a güvenirler.

teklif olunur da ancak o zaman hakkıyla tevekkül edenlerden olur.

Eğer bizler gerçekten tevekkül kavramını iyi an-

İkisi arasındaki fark şudur: Çocuğun annesine

lamamışsak, işlerimizde vekil olarak Allah’ı değil

olan tevekkülü şuursuzdur. Ancak kişinin Allah’a

de kullarını tayin edersek, kulların zayıf ve güçsüz

olan tevekkülü şuurludur.

26

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Said Havva, “Nefis Tezkiyesi” adlı kitabında tevekkülü şu örnekle anlatmıştır; Kişinin Allah’a karşı itimadı, küçük yavrunun annesine olan itimadı gibi olmaktadır. Zira o çocuk başkasını bilmez. Annesinden başkasına güvenmez. Annesini bulduğu vakit bütün kuvvetiyle onun eteklerine sarılır ve ondan ayrılmak istemez. Annesi bulunmadığı vakit canı sıkılırsa “Annem” der. Kalbi daima annesine bağlıdır. Ona koşar, ona güvenir. Onun kefaletine ve şefkatine öyle bağlanır ki, bu bağlanış her nevi ayrılma idraki ile ilgilidir. Kimin aklı Allah’a, bakışı Allah’a, itimadı O’na olursa, çocuğun annesine bağlanıp güvenmesi gibi, O’na da öylece Allah’a bağlanması teklif olunur da ancak o zaman hakkıyla tevekkül edenlerden olur.

Bir Hadis-i Şerifte “La havle vela kuvvete illa

üretip anlam yükledikleri kavramlara bağlamaya

billah” diyene büyük mükafat vardır.” buyrul-

çalışırlar. Böylece kendilerine muhtaç etmenin,

muştur. Bu zikrin mükafatı kullara hem bu dünya

istedikleri gibi yönlendirmenin yollarını ararlar.

da hem de ahirettedir. Bu zikri şuurlu söyleyen

Böyle toplumlarda insanlar, örneğin hastalandık-

kimse yokluktan varlığa, hayatta kalma, zarar-

larında Allah’a güvenmediği kadar tıbba güvenir.

lardan kurtulmaya, musibetten uzaklaşmaya,

Yaşlandıklarında emekli maaşlarına veya sigorta

arzu ettiklerini elde etmeyi, günahtan korunmayı,

kurumlarına güvenirler. Ve bütün bunların so-

ibadete devam etme gücünü, nimetleri, imanını

nucu da zayıf bir iradeye çıkar. Buhran içinde,

ve bütün bunlar için gerekli güç ve kuvvetin Al-

depresyon, stres hastalıklarına çareler arayan bir

lah’ta olduğunu bilmektedir, iman etmektedir. Ve

toplum…

bütün bunların şuurunda olan kimseyi de artık dünya da üzecek tek şey vardır. O da Allah’ın rızasını kazanamama korkusudur. Bundan başka hiçbir tasası ve endişesi yoktur. İnsanın dünyada tadacağı en güzel konfor, rahatlık, ferahlık, zenginlik işte bu duygudur. Şunu unutma ki kardeşim, seni böylesine huzura ve güvene ulaştıran bu duygu, gelmiş geçmiş dünya tağutlarını, şeytanlarını, keferelerini öl-

Tevekkül anlayışımızdaki yanlışlıklardan biri de şudur: “Hayır ve şer Allah’tan ise bizim bir şey yapmamızın ne manası var?” düşüncesi. Evet, hayır da şer de Allah’tandır. Ancak seçimi yapan bizleriz. Tevekkül görevi, Yaradan’a bırakmak, Allah’ın bizden yapmamızı emrettiği şeyleri O’na havale etmek değildir. Tevekkül, Allah’ın emrini yerine getirmek, sonra sonucu sevmektir.

düren, çaresiz bırakan, onların korkulu rüyası

İşte O’nun emrine uyan ve sonucunu sevenlere en

olan, sürekli sende öldürmeye, zayıflatmaya çalış-

büyük müjde;

tıkları noktadır.

Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’den rivayet edildi-

Tevekkül, Allah düşmanlarını öldüren, korkutan

ğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)

en büyük silahlarımızdan biridir. Öyle ise ona iyi

şöyle buyurdu: “Cennete girecek birtakım insanlar

sarıl!

vardır ki onların kalpleri tevekkül ve Allah’a güvende

Şeytani düzenler, insanların daima tevekkül duygusunu zayıflatır ve onları geçici, yapay, kendi dergi.nebevihayatyayinlari.com

kuşların kalpleri gibidir.” Selam ve dua ile… ZİLKÂDE 1436

27


YUSUF YILMAZ

Kapak Dosya

MÜ’MİNLERİ EMİRİ ÖMER B. HATTAB’TAN MISIR’IN NİL’İNE K

ays ibnı’l Haccac kendisine rivayet eden kişiden şunu aktarır: Mısır fethedildiğinde Mısır’lılar, Kıpti takviminin onuncu ayı girdiğinde Amr ibnu’l As’a gelerek şöyle dediler: “Ey emir! Bizim Nil nehrimizle ilgili öyle bir gelenek var ki, o olmadan Nil akmaz (taşıp etrafını sulamaz).” O da kendilerine “Nedir bu bahsettiğiniz gelenek?” diye sordu. Şöyle cevap verdiler: “İçinde bulunduğumuz aydan on iki gece geçince bakire bir genç kız seçerek onu anne babasından isteriz. Onları razı ettikten sonra o kızı süsler, en iyi elbiseleri giydirip sonra da Nil nehrine atarız.” Amr, onlara “Bu söylediğiniz şey İslam’da olmayan bir şeydir. İslam kendisinden önce var olan böyle işleri geçersiz kılmıştır.” der. Bunun üzerine onuncu, onbirinci ve onikinci ay boyunca beklerler ancak Nil taşıp ta etrafında ki arazileri sulamaz. Öyleki insanlar Nil nehrinin etrafından taşınmaya başlarlar. Amr, Ömer b. Hattab’a bir mektup yazarak durumu bildirir. Mü’minleri emiri Ömer şöyle bir cevap yazar: “Sen doğru bir davranışta bulunmuşsun. Mektubumun arasında sana bir pusula gönderiyorum ve onu al, Nil nehrine at.” Mektup kendisine ulaşınca Amr pusulayı okur ve içinde şunların yazılı olduğunu görür: “Mü’minlerin emiri Ömer’den Mısır halkının Nil’ine… Eğer sen kendiliğinden ve kendi iradenle akıyorsan, akma! Bu durumda bizim sana

ihtiyacımız yok. Ama tek ve kahhar olan Allah’ın emriyle akıyorduysan ve seni akıtan O ise, bu taktirde biz O’ndan seni akıtmasını diliyoruz.” Amr, bu pusulayı Nil nehrine atar. Cumartesi gününün sabahında, yani sadece bir gece sonra Allah’ın Nil’i on altı zira taşırdığını görürler. Böylece Allah kötü bir geleneği Mısırlılardan kaldırır.” (1) Allah’a tam manasıyla güvenen ve O’na tevekkül eden küçük bedenlerin taşıdığı büyük yürekler, insanın tahayyül edemeyeceği olayların cereyan etmesine vesile olmaktadır. Hâkimiyetin eşyada değil, eşyayı yaratan ve şekil veren Allah’ın elinde olduğuna iman eden mütevekkiller hayatlarında, Musa aleyhisselam gibi Kızıl Deniz’in yarılışına, İbrahim aleyhisselam gibi ateşin yakmamasına, Yunus aleyhisselam gibi balığın karnında misafir oluşa, Eyyüb aleyhisselam gibi hastalıkların şifa bulmasına, Hz. Meryem gibi iftira imtihanından kurtuluşa, Yusuf aleyhisselam gibi kör kuyuların güzel bir istirahat yerine dönüşmesine şahit olacaklardır. Tıpkı Hattab’ın oğlu Ömer gibi… Gözünde düşmanın sayısını değil, günahlarının çokluğunu büyüten ve yalnızca Kahhar olan Allah’tan korkan bir komutan; insanların takdir ve teşekkürlerini değil de Rahman olan Allah’ın mükâfatına göre gayret eden bir davetçi, beşer ürünü yasa ve kanunlar ile değil, Hâkim olan Allah’ın hükümleri ile idare eden bir yönetici,


pazarın örfüne göre değil, helal ve harama göre ticaret yapan tüccar ve esnaf başarının bir yarısını elde etmiştir. Diğer yarısı da Allah’ın ilminin yanındadır. İster onu muvaffak kılar isterse de başarısızlıkla imtihan eder. Ama bize düşen meşru vesilelere sarılıp işin sonucu Âlemlerin Rabbine bırakmaktır. Burada dikkat etmemiz gereken önemli bir hususta sebepleri kutsamamaktır. Dil ile bunu dillendirmeyenler amelleriyle bunu göstermektedir maalesef. Hele bir de tüm sebeplere sarıldıktan sonra umduğu işte muvaffak olamayan bir bedenin dili gevşeyip “Halbuki o kadar da titiz davrandım”, “Çalışmamın ve terlememin mükafatı bu mu?”, “Hem güçlü bir vesileye sarıldım hem de gün boyunca namaz kılıp dua ettim”, “Araya iyi bir aracıda koydum” gibi sözlerin sahibi olmaktadır. Bu Allah’a teslim olmuş bir dile yakışmayacak ifadelerdir. Bu, sözler veya düşünceler Allah’a teslim olmamış ve yarım bir tevekküle sahip olan bir kalbin sinyalleridir. Yani “bu işin sonucunu Allah’a havale ettim” sadece dilin kabullendiği ve ortaya koyduğudur. Maalesef kalp bunu kabullenmemiş, teslimiyetini Ömer b. Hattab gibi yerine getirememiştir. İbni Abbas şöyle diyor: Ebubekir döneminde kuraklık oldu. İnsanlar ona gelip “Ey müminlerin emiri! Gök yağmıyor, yer vermiyor.” dediklerinde, halife onlara “İnşallah yarın akşam olmadan Allah’ın yardımı gelecek” dedi. Ertesi gün sabah Osman’a ait bir kafile geldi ve tacirler onun mallarını alıp halka dağıtmak için yanına uğradılar…(2) Bu olayın sonunda Osman radıyallahu anh 100 deve yükü eşyayı Allah yolunda infak etti. Allahu Teâlâ, yardımını göndereceğine yakinen iman eden kulu Ebubekir radıyallahu anh’ın tevekkülünü de boşa çıkarmamıştır. Çünkü Ebubekir radıyallahu anh’ın diline yansıyan hakikat, kalbinin derinliklerinde sakladığı imanından gelmekteydi. Selam ve dua ile. ------------------------1. İbni Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye 2. Halid Muhammed Halid, 5 Raşid Halife


ZAFER MERT

Kur’an’ın Gölgesinde Dersler TEDBİR TEVEKKÜL OLUnCA, TAKDİR LÜTUF OLUR ِ ‫اللُ لَنَا ُه َو‬ ّٰ ‫ب‬ َ َ‫قُ ْل لَ ْن يُصٖيبـَنَا ا َّل َما َكت‬ ِّٰ ‫موٰلینا وعلَى‬ ‫الل فـَلْيَتـََوَّك ِل ال ُْم ْؤِمنُو َن‬ َ َ َ َْ “De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse Mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe, 9/51)

O’nun İzinde...


T

evekkülün iman, düşünce, çalışma ve sosyal

bağlamadan mı?” diye soran bir sahâbîye,

hayatımızda önemli bir yeri vardır. Tarihin

“Önce bağla, sonra tevekkül et”

(1)

yolundaki ce-

her döneminde fert ve toplumun başarısı; azim,

vabı ilgili kaynaklarda tevekkülden önce tedbir

sabır, gayret, tevekkül ve istikrar gibi kişinin

almanın gerekliliğine delil sayılmıştır.

moral ve heyecanını canlı tutan değerlerle orantılı olmuştur. İlk görünüşte bu tür mücerret kav-

• Gerçek manada şartlarını hazırladığı iş hakkında yaptığı tevekkül için Allah’a sığınarak

ramlar sadece inançla ilgili gibi görünüyor olsa

sadece sarf ettiği gücünün karşılığı oranında

da geniş anlamda ele alındığı zaman toplumun

bir beklenti içerisinde bulunmak ve aza çoğa

maddi ve manevi bütün sosyal hayatını etkilediği anlaşılmaktadır. Çünkü inancın hayata yansımasının temelini oluşturan tevvekkül; azim,

kanaat etmek. • Tam bir azim ve irade ile başladığı işi, gerekli tedbirleri almış olarak devam ettirirken, “Allah

sabır, cehd, gayret, kanaat, takva ve teslimiyet

bize yardımcı olacak ve bizi muvaffak kıla-

gibi hususların bilincinde olarak uygulanmaya

caktır” diyerek inancını muhafaza etmek.

konmasıdır. Bu yüzden İslam’ın inanç sistemini yakından ilgilendiren bu kavram asıl amacına

• Tevekkülden sonra elde edilen şeyin kaza ve kadere uygun olduğuna inanmak.

uygun olarak yorumlanmalıdır. Sözlükte “Allah’a güvenmek” anlamındaki vekl

• Sebepleri önceden hazırlanan bu tevekkülün

kökünden türeyen tevekkül “birinin işini üstüne

karşılığında verilen nimetlere, beklentilerimize

alma, birine güvence verme; birine işini havale

uygun olsun olmasın şükretmek, verilmediği

etme, ona güvenme” mânasına gelir. Birine gü-

takdirde de sabretmek.

venip dayanan kimseye mütevekkil, güvenilene vekîl denir.

Bütün peygamberlerin mütevekkil vasfına haiz oldukları ve kavimlerine tevekkül ehli olmalarını

Tevekkül bir terim olarak “bir kimsenin kendini

tebliğ ettikleri yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de

Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Al-

sabittir. Hz. Nuh aleyhi’s-selam’ın tebliğ ettiği ha-

lah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi” şeklinde

kikatleri reddeden kavmine: “Ey kavmim, benim

tanımlanmaktadır. İbn Teymiyye tevekkülün

aranızda bulunuşum ve Allah’ın ayetleriyle

“kalbin yalnız Allah’a güvenmesi” anlamına gel-

öğüt verişim size ağır geliyorsa (ne diyeyim) ben

diğini belirterek bunun sebeplere başvurma ve

ancak Allah’a dayanıp güvenmişimdir. Yalnız

mal biriktirmeye aykırı olmadığını söyler.

Allah’a tevekkül etmişimdir.” (2) Hz. Hud (as)’ın

Gerçek bir tevekkülün oluşması için şu şartların yerine getirilmesi gerekir; • Allah’ın birliğine, kudretine ve her şeyden münezzeh olduğuna inanıp güvenmek.

kavmine “Şüphesiz ki, kendimin de, sizin de Rabbiniz olan Allah (cc)’a güvenip, dayanın.” (3)

şeklinde hitap etmesi, Hz. Yakub aleyhi’s-se-

lam’ın oğullarına hitaben, “O beldeye (Mısır’a) hepiniz aynı kapıdan girmeyin. Ayrı ayrı kapı-

• Tevekkül ettiği iş hususunda beşer planında

lardan girin. (Mamafih bu isteğimle) Allah’ın

yapılması ve tamamlanması gereken bütün se-

(kazasından) hiçbir şeyi sizin üzerinizden gi-

bepleri Allah’ın emirlerine uygun olarak yerine

deremem. Hüküm Allah’tan başkasının değil.

getirip hazırlamak. Hz. Peygamber’in, “Devemi

Ben ancak O’na güvenip, dayandım, tevekkül

bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa

edenler de O’na güvenip dayanmalıdır”

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

(4)

di-

31


rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir” ayeti nazil olmuştur. (6) İman ile tevekkülü birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hz. Abdullah İbn-i Abbas radıyallahu anhu Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine, şu tavsiyede bulunduğunu beyan etmiştir: “Ey genç! Sana şunları tavsiye ederim. Allah’ın hukukunu gözet ki; Allah da, seni gözetsin. Eğer Allah’ın hukukunu muhafaza edersen, sen O’nu daima yanında bulursun. İstediğin zaman Allahu Teâyerek öğüt vermesi, tevekkülün önemini kavra-

la’dan iste! İyi bil ki, bir kavim sana yardım etmek için

mamızı kolaylaştırmaktadır.

toplansa; yalnız Allah’ın takdir ettiği kadar bir şey ya-

Tevekkül, Müslümanların kaza ve kadere olan imanlarının zaruri bir sonucudur. Allahu Teâla’ya ihlâsla teslim olan ve yalnızca O’na tevekkül edenlerin, şikayetten ve sızlanmaktan kurtulmaları mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de: “Kim Allah’tan korkarsa; Allah ona bir çıkış yolu hazırlar ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir” (5)

hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayetin nüzul

sebebi olan hadisenin mahiyeti şudur: Müşrikler, Hz. Avf b. Malik radıyallahu anhu’nun oğlunu esir almış ve götürmüşlerdir. Huzuru saadete gelir, babalık şefkatiyle sızlanır ve şikâyette bulunur. Daha sonra ne yapması gerektiğini sorar. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Avf b. Malik radıyallahu anhu’ya hitaben: “Allah’tan kork ve sabret!.. Bir de sana ve hanımına, bunaldığınız zaman ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ demenizi tavsiye ediyorum.” Hz. Avf b. Malik radıyallahu anhu evine döner ve durumu hanımına anlatır. Her ikisi de Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ zikrini sürekli edâ etmeye başlarlar. Aradan çok zaman geçmeden; müşriklerin gafletinden istifade eden oğlu, hem esaretten kurtulur, hem müşriklere ait 4000 koyunu sürerek Medine’ye getirir. Bu hadise

pabilir. Yine bir kavim sana zarar vermek için toplansa, yalnız Allah’ın dilediği kadar bir zarar verebilir.” Tevekkül ehli olan her mükellef, Allah’ın takdirine kayıtsız ve şartsız teslim olmuştur. Ancak bu teslimiyet; mükellefin elinden gelen gayreti sarf etmesine, zaruri tedbirleri almasına ve sebeplere riayet etmesine engel değildir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Devesini salıveren ve tevekkül ettiğini” söyleyen bir bedeviye, şu tavsiyede bulunduğu sabittir: “Hayır!..Önce deveni bağla, sonra Allah’a (cc) tevekkül et!..” (7) Şam seferine çıkan Halife Hz. Ömer radıyallahu anhu, orada veba hastalığının salgın haline geldiğini öğrenince askerlerine “Derhal geri dönün! Vebanın yaygın olduğu beldeye girmeyin” emrini vermiştir. Hz. Ebû Ubeyde b. El Cerrah radıyallahu anhu’nun; “Ey Mü’minlerin emiri!.. Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” sualini sorması üzerine şöyle demiştir: “Evet Allah’ın kaderinden, yine Allah’ın kaderine kaçıyorum.” (8) Tevekkül, vazifeleri Allah’a havale etmek değil, hâkimiyeti O’na tahsis etmektir. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy da pek çok şiirinde hem tevekkülün önemine hem de tevekkül ve çalışma birlikteliğine vurgu da bulunmuştur.

üzerine “Kim Allah’tan korkarsa; Allah ona bir

Bunlardan birinde o;

çıkış yolu hazırlar ve onu ummadığı bir yerden

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hilmete râm ol,

32

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” diyerek hayırlı işler yapabilmek için çalışıp gayret etmeye ve derin bir kulluk şuuruyla Allah’a tevekkül etmeye işaret etmektedir. Her insanın hayatında “olumsuzluk”, “terslik” gibi görünen birçok olay meydana gelir. Bunlar bir insanın tüm hayatını etkileyecek kadar şiddetli gibi görünen veya günlük hayat içinde karşılaşılan ufak tefek olaylar olabilir. Kur’an ahlakını yaşamayan insanlar, en küçüğünden en büyüğüne kadar nefislerinin hoşlanmadığı bu tür olaylarla karşılaştıklarında sıkıntı, endişe, mutsuzluk, gerginlik ve korku duyarlar. Oysa bu onların çok önemli bir gerçekten habersiz yaşamalarının sonucunda kendi kendilerine yaşattıkları bir zulümdür. Allah’a iman etmeyen veya iman ettiği halde Allah’ın bildirdiği gerçekleri görmezden gelerek yaşamayı tercih eden insanların daha dünyada aldıkları karşılık, hep böyle endişe, üzüntü ve kuruntu içinde yaşamak, birçok korkuya ve zayıflığa sahip olmaktır. Gerçeği bilenler içinse, dünya hayatında korku, endişe veya mutsuzluk nedeni olabilecek hiçbir

Tevekkülden uzak bir insanın kuruntuları, kuşkuları, endişeleri, korkuları bitmez. Her şey böyle bir insan için tehlike niteliğindedir. Her yerden, her insandan kendisine zarar gelebileceğine inanır. Şüpheci, huzursuz yani sağlıksız bir karakterle yaşar. Allah’a güvenmenin rahatlığından uzak kaldığı için kendi sıkıntılarıyla kavrulur. İmanlı insan ise her ne olursa olsun Allah’a güvenip dayandığı, O’nu dost bildiği için tevekkülün konforu altında son derece neşeli ve sağlıklı bir ruh haliyle yaşar. Böyle bir insanı sarsabilecek, üzebilecek, yıpratabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü her şeyi Rabbimizin yarattığını bilir. Rabbimizin sonsuz gücüne dayanıp güvenmiştir. Bu sonsuz gücün desteğiyle hareket etmenin huzuru içerisinde yaşar. Allah dilemedikçe hiç kimsenin en ufak bir şey yapamayacağının bilinci hayatının temeli olur ve her anında kadere tabi olmanın konforunu yaşar.

şey yoktur. Çünkü iman edenler, her olayı Allah’ın kaderde yarattığını, her şeyin Allah katın-

Allah’a tevekkül etmeyerek, her şeyi kendi güç-

daki Levh-i Mahfuz isimli kitapta bulunduğunu

lerinin ve kontrollerinin altında zannedenler ise,

ve kendilerinin de diğer tüm insanlar gibi kaderin

daima korku, hüzün, endişe ve karamsarlık içinde

izleyicisi olduklarını bilirler.

olurlar. Bu, bir filmi izleyen bir insanın sanki

Allah’ın yarattığı olayların kendileri için her

filmin sonunu değiştirebilecekmiş gibi heyecana

zaman güzellikle sonuçlanacağını, Yüce Allah’ın

ve paniğe kapılmasına benzer. Böyle bir korku

salih kullarının kaderini en hikmetli ve kendileri

nasıl son derece yersiz ve gereksiz ise, kaderini

için en hayırlı şekilde yarattığını asla unutmazlar.

izleyen bir insanın da olaylar karşısında benzer

Allah’ın tek güç sahibi olduğu gerçeğini bilen ve

hislere kapılması gereksiz ve yersizdir. Örneğin,

hakkıyla görebilen bir insan için zaten Allah’a

suçsuz bir insana iftira atanlar Allah’ın kontro-

teslim olarak tevekkül etmekten başka bir yol

lünde varlıklardır. Allah, insanı denemek için bu

yoktur. Çünkü bir insanın karşılaştığı her olay,

olayları yaratır. Bunlara sabrettiği takdirde, Al-

her insan, her konuşma, her ses, Allah’ın denetimi

lah’ın rızasını, cennetini ve rahmetini kazanmayı

altındadır.

uman mümin için üzülüp kederlenecek hiçbir

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

33


her şeyi Rabbimizin yarattığını bilir. Rabbimizin sonsuz gücüne dayanıp güvenmiştir. Bu sonsuz

Tevekkül ile tevakül (gevşeme, tedbiri almadan işi Allah’a havale etme) birbirine karıştırılmamalıdır. Birincisi emredilir ve yapanlar övülürken ikinci ise kınanmış yapanların ise dünya ve ahirette iflah olmayacakları beyan edilmiştir. Tevekkül, dinî esaslardan biridir. Fakat o, hiçbir zaman başıboşluk, tedbirsizlik, tembellik ve miskinlik anlamına gelmez. Yüce Allah peygamberine dahi, işlerini sahabelerle görüşüp kendi şartları içinde tedbirlerini aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmesini istemiştir. Tevekkül, böyle anlaşıldığı takdirde hayatın zorluk ve sıkıntılarını aşmada insana büyük bir manevi destek olarak tezahür eder. Fakat maalesef kader kavramına olduğu gibi tevekkül kavramına da çeşitli sebeplerle zaman içerisinde yanlış anlamlar yüklenmiş, insanın sorumluluk bilincini körelten bir anlayışa dönüştürülmüştür.

gücün desteğiyle hareket etmenin huzuru içerisinde yaşar. Allah dilemedikçe hiç kimsenin en ufak bir şey yapamayacağının bilinci hayatının temeli olur ve her anında kadere tabi olmanın konforunu yaşar. Tevekkül ile tevakül (gevşeme, tedbiri almadan işi Allah’a havale etme) birbirine karıştırılmamalıdır. Birincisi emredilir ve yapanlar övülürken ikinci ise kınanmış; yapanların ise dünya ve ahirette iflah olmayacakları beyan edilmiştir. Tevekkül, dinî esaslardan biridir. Fakat o, hiçbir zaman başıboşluk, tedbirsizlik, tembellik ve miskinlik anlamına gelmez. Yüce Allah peygamberine dahi, işlerini sahabelerle görüşüp kendi şartları içinde tedbirlerini aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmesini istemiştir. Tevekkül, böyle anlaşıldığı takdirde hayatın zorluk ve sıkıntılarını aşmada insana büyük bir manevi destek olarak tezahür eder. Fakat maalesef kader kavramına olduğu gibi tevekkül kavramına da çeşitli sebeplerle zaman içerisinde yanlış anlamlar yüklenmiş, insanın sorumluluk bilincini körelten bir anlayışa

neden olmaz. Ayrıca Allah, müminlere her zaman

dönüştürülmüştür.

yardımını gönderir ve onlara işlerinde kolaylık

Merhum Mehmet Akif, tevekkül kavramının bu

sağlar. Bu, Allah’ın kesin bir vaadidir.

şekilde asıl anlamından saptırılmasını şiddetle

Tevekkülden uzak bir insanın kuruntuları, kuşku-

eleştirir. Bu anlamıyla tevekkülün Müslümanların

ları, endişeleri, korkuları bitmez. Her şey böyle bir

hayatında nasıl bir felakete sebep olduğunu çar-

insan için tehlike niteliğindedir. Her yerden, her

pıcı ifadelerle dile getirir:

insandan kendisine zarar gelebileceğine inanır.

‘’Allah’a dayandım! ‘’ diye sen çıkma yataktan...

Şüpheci, huzursuz yani sağlıksız bir karakterle yaşar. Allah’a güvenmenin rahatlığından uzak

Ma’na-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!

kaldığı için kendi sıkıntılarıyla kavrulur. İmanlı

Ecdadını, zannetme, asırlarca uyurdu;

insan ise her ne olursa olsun Allah’a güvenip da-

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

yandığı, O’nu dost bildiği için tevekkülün konforu altında son derece neşeli ve sağlıklı bir ruh

Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şahid:

haliyle yaşar. Böyle bir insanı sarsabilecek, üze-

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid.

bilecek, yıpratabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü

Alemde ‘’tevekkül’’ demek olsaydı ‘’atalet’’

34

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet? Yine merhum Mehmet Akif diğer bir şiirinde tevekkülün nasıl yanlış bir anlayışa kurban edildiğini şöyle ifade etmiştir: O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da, Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında? “Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: Belânı istedin, Allah da verdi... doğrusu bu. Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar, Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var? “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

ruma rıza göstermesi, gönül huzurunun bozulmaması ve tedirginliğe kapılmamasıdır. 4. Tevekkül sahibi, Allah’tan başka kimseden

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

bir şey beklemez, ellerine geçeni tul-i emel

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

besleyerek biriktirmez, muhtaçlara dağıtır ve

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Allah tarafından kendisine verileni reddetmez. Nitekim Sehl b. Abdullah’a göre, tevekkülün

İslam’ın başlangıç dönemlerinde tevekkül inancı,

alameti üçtür: Kimseden bir şey istememek; ve-

Müslümanları büyük başarılara sevk ederken,

rileni reddetmemek; ele geçeni biriktirmemek.

tevekkülün yanlış anlaşılması sonucu İslam ve Müslümanlar gerilemiş, Müslümanların boşalttığı alanlar küffar tarafından doldurulmuştur. Dünya ve ahirette kurtuluşun yolu Allah’a hakkıyla tevekkül edip gereklerini yerine getirmekten geçmektedir.

Tevekkül Edenin (Mütevekkil) Alametleri

5. Mütevekkil kişi, bir tehlikeye karşı tedbir alırken de belli olur. Zararı kesin veya muhtemel olan tehlikeler vardır. Bunlara karşı tedbirli olmak tevekküle ters olmadığı gibi, Allah’ın emridir. Bir de zararı ne kesin, ne galip olmayıp sadece zan olan hususlar vardır ki, bunlara karşı tevekkül onlara karşı tedbiri terk etmektir. Mesela, bazı insanlar çok küçük

1. Mütevekkil, anasının sinesinden başka sığı-

bir ihtimal de olsa, uçaklar zaman zaman düş-

nacak bir yer bilmeyen bebek gibidir, Rabbine

tüğü, gemiler battığı için uçağa ve gemiye bine-

giden yoldan başkasını bilmez.

mezler. Bu tevekküle ters bir durumdur.

2. Mütevekkil kimse harama asla iltifat etmez,

6. Gerçek manada Allah’a tevekkül eden kişi,

ilahi yasaklara yanaşmaz. Abdullah b. Mü-

O’nun kendisi hakkındaki muamelesine razı

barek, “Haram olarak cebine bir kuruş atan kişi

olur.

mütevekkil olamaz” demiştir.

7. Mütevekkil kimse, kendisindeki zararlı bir

3. Kişinin, malına, ticaretine, kuvvetine değil de

halin giderilmesi için çarelere başvurur, ama

Allah’a mütevekkil olmasının alameti, bütün

te’siri sebeplere vermez, Allah’tan bekler. Me-

çabasına rağmen malı zayi olduğunda, ticareti

sela hastalığa karşı tedavi olur. Fakat şifayı

zarar ettiğinde veya işi çıkmaza girdiğinde du-

ilaçtan değil Allah’tan bilir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

35


8. Mütevekkil kişi, kalbiyle Allahu Teâlâ’ya

sonra, sonucu Allah’tan beklemesi, O’ndan ge-

bağlanır, bedeniyle ibadet ile meşguldür, Al-

lene razı olması anlamındaki “Tevekkül”ün

lah’ı her şeye bedel kafi görür, Allah tarafından

İslam dininde çok önemli bir yeri vardır. Nitekim

bir şey verilirse şükreder, verilmezse sabreder.

Kur’an’da her vesileyle bunun önemine dikkat çe-

9. Tevekkül sahibinin gözünde dünyalığın azalması ile çoğalması arasında fark yoktur. Ne varlıkla övünür, ne de yoklukla yerinir. 10. Hakiki mütevekkil, bulunduğu muhitte

kilir. İman etmek, kesin bir sonuç olarak Allah’ı tek yetki sahibi bilmeyi, her şeyi O’nun elinde görmeyi gerektirir. Bu da tüm arzu ve ihtiyaçlarımızda doğrudan doğruya O’na müracaat etmeyi, koyduğu sebepleri ise O’nun rahmet ve rızık ha-

kendisinden daha muhtaç ve hak sahibi varsa

zinesinin bir kapısı bilip öylece teşebbüste bulun-

zevk ve sefa içinde hayat geçirmez, imkânlarını

mayı zorunlu kılar.

onlarla paylaşır. 11. Tevekkül sahibi insan, ihtirastan uzaktır.

Kendisine hakkıyla tevekkül eden kullardan olmak duasıyla.

Mütevekkil, kanaat sahibidir. Açgözlülük etmez. Bir neticenin elde edilmesinde üzerine düşeni yapar, neticenin gerçekleşmesi konusunda acele etmez.

------------------------1. (Tirmizî, “Ķıyâme”, 60)

12. Tevekkül sahibi kimse, gerek kendisinin,

2. Yunus Sûresi: 71.

gerekse aile fertlerinin geçiminden endişeye

3. Hûd Sûresi: 56.

kapılmaz. Allah’ın rızkı garanti ettiğine inanır.

4. Yusuf Sûresi: 67.

Görevi olan kulluğu yerine getirir, Rezzak olan

5. Talak Sûresi: 2-3.

Rabbinin vazifesine karışmaz.

6. El-Vahidi, Esbabu’n-Nüzûl, Beyrut: ty. sh: 289-290.

Kulun, meşru bir gayeye ulaşabilmek için şu sebepler dünyasında üzerine düşeni yaptıktan

36

ZİLKÂDE 1436

7. Sünen-i Tirmizi, 1401 K. Kıyamet: 60. 8. İmam-ı Taberî, Tarihu’l-Umem ve’l-Mulûk, Kahire: 1357 c: 2 sh: 158.

O’nun İzinde...


Hadis-i Serif

M. SABRİ YÜCEL

sallallahu aleyhi ve sellem

İMANINI NE KADAR KORURSAN KIYAMET GÜNÜ O KADAR KORUNURSUN

‫ج ِّد ُدوا إِميَانَ ُك ْم‬: َ ‫ قال رسول هللا صلى هللا عليه وسلم‬: ‫عن أيب هريرة رضي هللا عنه قال‬ َِّ ‫ول‬ ِ‫ ق‬. َّ ‫ أَ ْكثِ ُروا ِم ْن قـَْوِل َل إِلَهَ إَِّل‬: ‫ال‬ َ َ‫ف ُنَ ِّد ُد إِميَانـَنَا ؟ ق‬ َ ‫ يَا َر ُس‬: ‫يل‬ َ ‫الل ! َوَك ْي‬ ُ‫الل‬ َ

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “İmanınızı yenileyiniz.” buyurdu. Denildi ki “Ya Resûlallah, imanımızı nasıl yenileyebiliriz?” Buyurdu ki: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çok söyleyiniz.” (İmam Ahmed) dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

37


R

ahmeti gazabını geçmiş, merhametinin sınırı olmayan, merhametin kaynağı bir Rabbin kullarıyız. Yeryüzü dolusunca hata işlemiş olsak bile af dilediğimizde affeden, günahlarımız semanın bulutlarına ulaşacak kadar çok olsa dahi bağışlanmayı dilediğimizde günahlarımızı önemsemeyip bağışlayan Erhamü’r-Râhimîn’in kullarıyız. Hz. Yunus’a ilk etapta zorluk çıkarmış, ona iman etmemiş ve vazifesinde ümitsizlik sebebi olmuş Ninova ahalisini tövbe ettikleri için bağışlayan, Kitab-ı Mübininde onları hayır ile anan merhametli Rahman’ın kullarıyız. (1) Hz. Hamza gibi bir devleti yere yığma cürümünde bulunan Vahşi’ye bile kapısını kapatmayan, “Benim rahmetimden ümit kesme sakın zira Ben, af dilendiğinde bütün günahları bağışlayan el-Gafûr ve el-Afüvv’üm” (2)muştusunu günah paslı sinelere cila gibi süren er-Rahîm olan yüce Allah’ın kullarıyız. “Eğer tövbe eder, imanın gereklerini yerine getirir ve emirlerim doğrultusunda Salih amel işlerseniz kötülüklerinizi bile iyiliklere tebdil ederim” (3) müjdesi ile eskinin zararlarını sevaba çevirme fırsatını bizlere sunan el-Halîm olan Zat-ı Zü’l-Celâl’in kullarıyız. Uhud savaşında yetmiş kadar müslümanın şehit olmasına sebep olanlardan Halid b. Velid’i tövbesi ve imanı sayesinde “Seyfullahi’l-meslûl” payesine namzet işler yapacak kıvama getiren, İslam’a karşı yapılan hamlelerin her daim komutanlığını yapmış ve yirmi yıl kadar peygamber düşmanlığına rağmen Ebu Süfyan’ı bağışlayan, cehaletin madeni Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye tövbe ettiği için Yermük de şehit olabilme bahtiyarlığı nasip eden Allah’ın kullarıyız. Geçici bir süreliğine meşgul ettiğimiz şu dünyada işlediğimiz amellere güvenden değil böylesine engin bir rahmete olan inancımızdan dolayı cenneti ümit edebiliyoruz. Ne kadar kabahatli, isyankâr, günahkâr olsak dahi hiçbir şeyin rahmeti ile boy ölçüşemeyeceği Allah’ın kulları olduğumuz için cennet taliplisiyiz. Hedefimiz, amacımız, gayemiz ve maksadımız rıza-ı Bâri’ye ulaşarak cennette karar kılmaktır. Her müslümanın değişmez önceliği ve hedefi de budur, bu olmalıdır. Yani bizler cennete talip olanlarız, azıyla yetinmek şöyle dursun cennetin en yüce makamları olan Firdevs-i Âlâ’da olmalıdır gözümüz. Zira bu

38

ZİLKÂDE 1436

ufku ve hedefi bize gösteren, bize cennetin varlığını öğreten Resul-ü Zi-Şan aleyhisselam’ın bizzat kendisidir. (4) Bizleri talibi olduğumuz cennete kavuşturacak ve ulaştıracak yegâne etken imandır. Mahşerde huzurlu olabilmenin, hesabı kolay verebilmenin, Sırat’tan sorunsuz geçebilmenin şartıdır iman. Dünyadaki zorluklara katlanabilmenin, karşılaşılan bütün olayları doğru olarak değerlendirebilmenin şartı iman olduğu gibi taliplisi olduğumuz cennetlerin anahtarı mesabesindeki geçerli değer de kuşkusuz imandır. Ateşleri yakmaz kılan, tufanlardan selamet sahiline kavuşturan, denizleri ortadan ikiye yardıran, uğruna her türlü fedakârlığın hiç düşünülmeden yapılacağı en değerli ve mükemmel nimettir iman. İman bu kadar değerli bir konumda olduğuna göre insanları cennet yolundan saptırıp cehenneme doğru sürüklemek isteyen İblis-i lain’in en mühim ve önemli vazifesi, haset ettiği insanlığın imanını ifsat ederek onları cennetten uzaklaştırmak olmuştur. O, bunun için hiç ama hiç acele etmemekte ve fırsat olarak telakki ettiği her durumu değerlendirmeye çalışmaktadır. Doğum sürecinde başlamış olduğu vesvese ve dürtülere kişi son nefesini verene kadar devam eden İblis, rakibi ve hasmı gördüğü insanoğlunun her daim imanını hedef almakta, tamamen imandan uzaklaştıramasa da imana şaibe ve şüphe katmaya, onu zayıf ve dayanıksız hale getirmeye çabalamaktadır. İnsan, değer verdiği şeyi korumak ister ve bu onun fıtratıdır. Kendisine ait olan herhangi bir şeyin zarar görmemesi için önceden tedbirler alır ve önem atfettiği ne varsa onun korunması için bütün muhafaza mekanizmalarını seferber eder. Belki canından olur ama kendisine ait olan değerin zarar görmesini asla istemez. Hatta bu önemli ve değerli olan şey düşman eline geçecekse veya düşman tarafından direkt hedef alınmışsa güç ve takat ötesi gayret ve fedakârlıklarla korumaya çalışır insan sahip olduğu değerleri. İmana biçilmiş değer “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir idrak-ı beşerin havsalasına sığmayacak” (5) cennetlerdir. Böylesine yüce bir değerdir iman. Bundan dolayı koO’nun İzinde...


runmalı, muhafaza edilmeli, elden gitmemesi için bütün takatler seferber edilmelidir. Ateşlere de atılsa, kuyulara da salınsa, hakaretlere de maruz kalsa, eziyet, işkence ve cefanın her türlüsünü de görse korumalıdır imanını insanoğlu. Tıpkı bir bebek misali, ilerde başına gelebilecek hastalıklara karşı dirençli hale gelmesi için gerekli aşılar yapılmalıdır imana, virüs ve mikrop kapmaması için hastalıklı ortamlardan uzak durmalıdır. İman ağacının bir parçası gibi gözükmeye çalışan münafıklık isimli ayrık otlarının farkında olmayan ve bu konuda uyanık davranmayan herkes ayrık otları tarafından çürütülmüş bir iman ile karşı karşıya kalmış olacaktır. İman eskimeyen, çürümeyen, değişmeyen, paslanmayan, sürekli durağan bir yapıya sahip bir olgu değildir. “İman ettik” dedikleri halde maveradan, öteler ötesinden “Hayır siz iman etmediniz” (6) tokadını yiyen bedevilerin durumu, ne demek istediğimizi en yalın ve açık hali ile anlatmaktadır. “Biz şahidiz, sen Allah’ın resulüsün” (7) diyenlerin cehennemde peygamberi hiç kabul etmeyen kâfirlerden daha alt mertebede olmaları (8) söylemek istediğimiz düşünceyi en etkili şekilde sermektedir gözlerimizin önüne. İman sadece bir söz işi olmayıp asıl onu değerli kılan, sebep olduğu davranış ve amellerdir. Aynı şekilde iman sadece bir bilgi işi de değildir zira İblis, Allah azze ve celle ile bizzat konuşacak kadar onu bilen ve tanıyan birisidir. Ne var ki o, bu bilgiye uygun davranış sergilemek yerine tam aksini yapmış, bilgi sahibi olmasına rağmen bu onu Allah’ın lanetine maruz kalmaktan koruyamamıştır. Bilgi sahibi olduğu halde bilgiye uygun davranış sergilememek bu açıdan İblis’in çirkin bir sünneti ve yolu olarak çıkmaktadır karşımıza. Talibi olduğumuz cennete bizleri ulaştıracak iman nimeti, çeşitli saldırılara maruz kalabiliyor ve hastalanıp kimi zaman ölebiliyorsa, cenneti arzulayan her Müslüman sahip olduğu bu yegâne değeri korumak için özel çaba sarf etmeli, yöntemler geliştirmeli, düşmanı İblis’e iman kalesinde ufak dahi olsa bir gedik açtırmamak için olağanüstü çaba ve gayret göstermelidir. Şeytanın maşası konumundaki şahıslar, düşünceler, devletler kendisine ne tür bir yaptırım uygularsa uygulasın dergi.nebevihayatyayinlari.com

Geçici bir süreliğine meşgul ettiğimiz şu dünyada işlediğimiz amellere güvenden değil böylesine engin bir rahmete olan inancımızdan dolayı cenneti ümit edebiliyoruz. Ne kadar kabahatli, isyankâr, günahkâr olsak dahi hiçbir şeyin rahmeti ile boy ölçüşemeyeceği Allah’ın kulları olduğumuz için cennet taliplisiyiz. Hedefimiz, amacımız, gayemiz ve maksadımız rıza-ı Bâri’ye ulaşarak cennette karar kılmaktır. Her müslümanın değişmez önceliği ve hedefi de budur, bu olmalıdır. Yani bizler cennete talip olanlarız, azıyla yetinmek şöyle dursun cennetin en yüce makamları olan Firdevs-i Âlâ’da olmalıdır gözümüz. Zira bu ufku ve hedefi bize gösteren bize cennetin varlığını öğreten Resul-ü Zi-Şan aleyhisselam’ın bizzat kendisidir.

canı pahasına imanından vazgeçmemelidir Müslüman. Zira imanı için ateşlere atılmayı göze alan İbrahim’dir onun rehberi, Ashab-ı Uhdud’dur onun örneği. Bilal-i Habeşi bu dersi uygulamalı olarak göstermiştir müslümanım diyenlere. İman denilen hakikatin ve nimetin elden gitmemesi için her türlü bedelin ödenmesi gerektiği gerçeğini Habbab b. Eret pratikte ispat etmiştir Müslümanlara örnek olsun diye. Şeytanın saltanatının gücünü her yerde kendisini iyiden iyiye hissettirdiği şu zamanımızda onun geliştirdiği, çabaladığı, azmettiği desise ve vesvese yöntemlerine karşı sürekli teyakkuzda olmayan her Müslüman Kıyamet günü İblis’e fatura çıkarma gayretine girecek ve bu gayret kendisine hiçbir fayda vermeyecektir. Soğuktan, hastalıktan, saldırıdan, huzursuzluktan korunmayı dert etZİLKÂDE 1436

39


İmana biçilmiş değer “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir idrak-ı beşerin havsalasına sığmayacak” cennetlerdir. Böylesine yüce bir değerdir iman. Bundan dolayı korunmalı, muhafaza edilmeli, elden gitmemesi için bütün takatler seferber edilmelidir. Ateşlere de atılsa, kuyulara da salınsa, hakaretlere de maruz kalsa, eziyet, işkence ve cefanın her türlüsünü de görse korumalıdır imanını insanoğlu. Tıpkı bir bebek misali, ilerde başına gelebilecek hastalıklara karşı dirençli hale gelmesi için gerekli aşılar yapılmalıdır imana, virüs ve mikrop kapmaması için hastalıklı ortamlardan uzak durmalıdır. İman ağacının bir parçası gibi gözükmeye çalışan münafıklık isimli ayrık otlarının farkında olmayan ve bu konuda uyanık davranmayan herkes ayrık otları tarafından çürütülmüş bir iman ile karşı karşıya kalmış olacaktır.

iman üzere sabit kalabilmenin insanın dertlerinden biri olması gerektiğini bizlere hatırlatmaktadır. “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (10) İmanı sürekli olarak gözden geçirmek, virüs kapmış noktaları dezenfekte etmeye çalışmak, mikrop bulaşmış yerleri arındırmaya çalışmak gerçek müminlerin dertlerinin en önemlilerindendir. Bunun için gerekirse memleket, gerekirse ortam ve gerekirse hayatının gidişatını bile değiştirmeyi göze alabilmelidir Müslüman. Gönle sirayet ettiğinde insanı bambaşka biri haline getiren bu ilahi cevherin sürekli yenilenmesi, güncellenmesi ve kontrol edilmesi gerekmektedir. Enfal Suresi’nin ikinci ayeti kerimesinde gerçek iman ehlinin vasıflarını saymaktadır Rabbimiz. Biz bu vasıfları kendimizde bulunduruyor muyuz yoksa bu vasıflar biz de yok ve bunun dertlisi bile değil miyiz kendimizi her daim hesaba çekmeliyiz. İmanımızı yenilememiz ve sürekli gözden geçirmemiz gerektiğini bizlere hatırlatan şu nebevi buyruk ne kadar da manidar: Ebu Hureyre radıyallahu anhu’nun aktardığına göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İmanlarınızı yenileyiniz/gözden geçiriniz.” Orada bulunanlar “Ey Allahın Resulü, imanlarımızı nasıl yenileriz ki?” diye sorduklarında Resul-ü Ekrem şöyle buyurur: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çok söyleyiniz.” (11) ------------------------1. Yunus Suresi 98.

tiğinden daha fazla imanını kıvamında tutma, paslandırmama, işlevsiz hale getirmeme gayretinde olmayan herkes Kıyamet günü mahcup olacaktır. Bu sebeptendir ki yeryüzünde en büyük nimet olan imanı ölene dek muhafaza edebilmek için Rabbimiz bizlerden kendisine yalvarmamızı istemektedir. “Hidayete erdirdikten sonra saptırma kalplerimizi ya Rabbi!” (9) diye sürekli dua etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır imanın en ince konularını hatırlattıktan sonra. Bizleri imana davet eden ve davetine icabet ettiğimiz âlemlere rahmet Muhammed Mustafa aleyhisselam, özlü dualarından birinde imanı sabit kılabilmenin ve

40

ZİLKÂDE 1436

2. Zümer Suresi 53. 3. Furkan Suresi 70. 4. Bkz. Tirmizi, Cennet 4 (Hadis no: 2533) 5. Bkz. Buhari, Bed’ül-halk 8, Tevhid 35. Müslim, Cennet 2-5. 6. Hucurat Suresi 14. 7. Münafikun Suresi 1. 8. NisaSuresi 145. 9. Âl-i İmran Suresi 8. 10. Tirmizi, Deavât 124. 11. İmam Ahmed, Müsned 2/359. Heysemi, Mecmau’z-zevâid’de şöyle der: “Bu hadisi İmam Ahmed ve Taberani rivayet etmiştir.. İmam Ahmed’in rivayetindeki raviler güvenilir kimselerdir.” et-Terğib ve’t-terhib’de bu hadisi 2260. Hadis olarak aktaran Hafız Münziri, İmam AHmed’in rivayetnin senedinin hasen olduğunu belirtmiştir. A.g.e. 2/394.

O’nun İzinde...


GÜNDEM GÜND EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

İran

DEM GÜNDEM GÜN GÜ EM ND ND

Devriminin

Devrilişi

B

irleşmiş milletler daimi üyeleri ve Almanya (P5+1 ülkeleri) ile İran arasında yürütülen nükleer müzakerelerinde nihai bir anlaşmaya varıldı. İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandıran bu anlaşmayla birlikte süper güçler denilen emperyalist ülkeler İran’ın nükleer silah üretebilme kapasitesini de kontrol altında tutabilecekler. Buna karşılık, rejim üzerindeki ambargolar kalkacak ve yurt dışındaki bankalarda bloke edilen milyar dolarlar aşamalı olarak İran’ın hesabına aktarılacak. Bugün Fransa, Çin, İngiltere, Rusya, ABD, İsrail, Kuzey Kore, Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silahları var. Dünya için en büyük tehlikenin nükleer silah olduğu söyleniyor(!) Fakat Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığı atom bombasında katledilen insanlardan çok daha fazlası; bugün Avrupa, Amerika ve İsrail eliyle katlediliyor. Hem de atom bombası kullanılmadan(!!!) Değişen ne? Atom bombası kullanarak alçakça katletmek büyük bir vahşet de, uçaklarla, tankdergi.nebevihayatyayinlari.com

larla, silahlarla öldürmek, katletmek, işkence ve tecavüzlerde bulunmak çok mu masumca? İran, şuan İslam coğrafyasında dökülen kanın büyük bir kısmından sorumlu. Amerika’nın Afganistan’ı işgali sırasında üstlendiği rol ve Irak, Suriye, Yemen’deki savaşları hem askeri hem de finansman olarak desteklediği bilinen bir gerçek. Bugün Suriye’ye savaşmak için İran, Irak, Lübnan, Afganistan ve Pakistan’dan gelen Şii milisleri örgütleyen, askeri eğitim vererek finansman edenin İran İslam(!!) Cumhuriyeti olduğu gerçeğini unutmayalım. İşte, tam da böyle bir dönemde batı dünyası ile aleni olarak yaşanan bu aşk ve nikâhın ne anlama geldiği ortadadır. İran, Suriye rejimini ayakta tutabilmek için yılda takriben 6 milyar dolar harcıyor. Bu rakam, BM Suriye temsilcisi Mistura’nın açıkladığı rakam. 2013 yılında da Şam ve Tahran arasında imzalanan 3.4 milyar dolarlık kredi anlaşması ve mayıs ayı sonunda imzalanan 1 milyar dolarlık yeni kredi anlaşması, İran’ın Suriye’ye ZİLKÂDE 1436

41


önü açılmakta ve büyük bir mezhep savaşının

İran, şuan İslam coğrafyasında dökülen kanın büyük bir kısmından sorumlu. Amerika’nın Afganistan’ı işgali sırasında üstlendiği rol ve Irak, Suriye, Yemen’deki savaşları hem askeri hem de finansman olarak desteklediği bilinen bir gerçek. Bugün Suriye’ye savaşmak için İran, Irak, Lübnan, Afganistan ve Pakistan’dan gelen Şii milisleri örgütleyen, askeri eğitim vererek finansman edenin İran İslam(!!) Cumhuriyeti olduğu gerçeğini unutmayalım.

ayak sesleri duyulmaktadır. Onların bir hesabı varsa Şanı Yüce Allah’ın da bir hesabı vardır…

Oynanan Büyük Oyun İslam tarihi boyunca, harici/tekfirci zihniyete mensup olanların “SAMİMİYETLERİ” konusu tartışılmış bir konu değil. Hiç kimse harici/tekfirci zihniyet mensuplarının geneli anlamında münafıklıklarından, kaypaklıklarından, ikiyüzlülüklerinden bahsetmemiş. Hatta harici/tekfirci zihniyet tarafından şehid edilen Hz. Ali efendimiz bile… Hariciler hakkında ona nispet edilen şu söz meşhurdur; “hayatta iki zümreden çok çektim. Bunlar; fasık âlimler ve cahil abid’lerdir. Nitekim Hz. Ali (ra)’ı şehit eden haricinin, Hz. Ali’nin

köküne kadar girdiğinin ispatıdır. İran isyan cumhuriyeti bir taraftan bu kalleşlikleri yaparken öte yandan; Suriye direnişine katılan tüm Müslümanları “EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN” hesabına çalışan işbirlikçiler ilan etmesi, tarih boyunca en iyi yaptığı yalan söyleme (takiyye) sanatında ne kadar maharetli olduğunu bir kez daha ortaya

ölüm haberini aldığında şükür secdesine kapanması “CAHİL ABİDLER”in ümmete çektireceği sıkıntıların da habercisi değil midir? Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem de; harici/ tekfirci zihniyetin alametlerinden bahsederken, onların çokça oruç tuttuklarından, çokça namaz kıldıklarından, çokça Kur’an okuyup zikir yap-

koyuyor. “Tavşana kaç, tazıya tut” ikiyüzlülüğü

tıklarından bahsediyor. Kalplerinin katı oluşları

artık İran’ın dini olmuş durumda.

da ayrı bir özellik. Ümmetin kanını helal görerek

İran rejimi; emperyalistler olarak nitelendirdiği ülkelerle yaptığı anlaşma neticesinde maddi olarak rahatlayacaktır. Bu durum İran’ın Orta

dökeceklerini, onlar Müminleri sevmezken, bizlerin onları seveceklerini de Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem haber veriyor.

Doğu da sürdürdüğü kanlı, mezhepçi ve işgalci

Harici/ tekfirci zihniyetin İslam tarihi boyunca

konumunu daha da kuvvetlendirecektir. Batıya

yaptığı tek şey; Müslümanlarla savaşmaktır. Öyle

“hayır” demek için gerçekleştiği iddia edilen

ki onların nezdinde Yahudi ve Hristiyanlar dahi

devrim; 35 yıl sonra Batıya “evet” demiştir. Hem

ehli kitap kategorisine girip iyi muameleyi hak

de sokaklarda halk gösterileriyle.

ederken, inançlarına ve kendilerine biat etmeyen

İran; tarihin hiçbir döneminde ulus devlet anlayışından, Hristiyan ve Yahudi dünyasını Sünni dünyaya tercih etme gafletinden kurtulamamıştır.

tüm müminleri mürtet (kâfir) kategorisine sokup mallarını, canlarını, ırzlarını kendilerine helal görebiliyorlar.

Tarih maalesef bir kez daha gözlerimizin önünde

Uluslararası işgal güçleri; dünyayı ifsat etmek için

tekerrür etmektedir. Emperyalist Batı ve Siyonist

bundan daha iyi, bundan daha mümbit bir damar

Yahudi dünyasından aldığı zımni destekle İran’ın

bulunabilir miydi?

42

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Işıd’in Yapısı Işid 4 ana unsurdan oluşmaktadır. Birincisi; harici /tekfirci zihniyet mensupları... Bunlar Işid’in yönetimini elinde bulundurmaktadır. Tabanlarının bir kısmı da bu inançtadır. İkincisi; menfaatçi kesimler. Bunlar da Işid’in toplum üzerinde oluşturduğu korku psikolojisini kullanarak bölgelerinde hâkimiyet kurmak isteyen kabileler ve gücün yanında olmayı seven kimselerdir. Üçüncüsü; hilafet ve devlet söylemine inanan saf ve samimi insanlar. Dördüncüsü; uluslararası istihbarat örgütleriyle

İran; tarihin hiçbir döneminde ulus devlet anlayışından, Hristiyan ve Yahudi dünyasını Sünni dünyaya tercih etme gafletinden kurtulamamıştır. Tarih maalesef bir kez daha gözlerimizin önünde tekerrür etmektedir. Emperyalist Batı ve Siyonist Yahudi dünyasından aldığı zımni destekle İran’ın önü açılmakta ve büyük bir mezhep savaşının ayak sesleri duyulmaktadır.

bağlantısı olan kimseler. Özellikle Kanada ve İngiliz istihbaratı Işid’in içinde cirit atmaktadır. Biliyorsunuz Kanada istihbaratının elaman ve maddi finansmanının çoğu İsrail patentlidir. En son üç İngiliz vatandaşı olan kızları Suriye’ye geçiren kişinin Kanada hesabına çalışan bir casus olmasının ortaya çıkması ve uluslararası istihbarat örgütleriyle irtibatlı olduğu söylenen insanların bizzat Işid tarafından infaz edilmesi, istihbarat örgütlerinin Işid içerisine ne denli nüfuz ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu ajanların Işid’in üst yönetimine ne kadar sızdığı, Işid’in tüm askeri operasyon ve eylemlerinde ne kadar etkili oldukları tam olarak bilinmiyor. Fakat bilinen bir hakikat var ki; Işid’in Suriye ve dışında

dergi.nebevihayatyayinlari.com

yaptığı birçok eylemler Müslümanlara zarar verirken ulusal güç merkezlerini sevindirmektedir. Işid örgütünün zihniyeti, metodu ve eylemleri dünya üzerindeki tüm İslami hareketlere ve çalışmalara büyük zararlar vermeye başladı bile... Işid’in başta Suriye de olmak üzere dünya üzerinde yaptıkları İsrail’in, Amerika’nın, Avrupa’nın, İran’ın ve Marksist /ateist Kürt hareketlerinin ortak amaçlarına hizmet etmektedir. Şuan Işid üzerinden Türkiye’deki İslami kesimlerde hedef alınmış durumda. Pkk/hdp, uluslararası emperyalist güçlerin kendilerine verdiği

ZİLKÂDE 1436

43


Işid örgütünün zihniyeti, metodu ve eylemleri dünya üzerindeki tüm İslami hareketlere ve çalışmalara büyük zararlar vermeye başladı bile... Işid’in başta Suriye de olmak üzere dünya üzerinde yaptıkları İsrail’in, Amerika’nın, Avrupa’nın, İran’ın ve Marksist /ateist Kürt hareketlerinin ortak amaçlarına hizmet etmektedir. Şuan Işid üzerinden Türkiye’deki İslami kesimlerde hedef alınmış durumda. Pkk/hdp, uluslararası emperyalist güçlerin kendilerine verdiği güvence ve siyasi taktik/ destek sayesinde her geçen gün bölgede daha da etkin olmayı başarmış durumda.

leri yaymaya çalışmayan bir İslam anlayışı. Yani ılımlı İslam projesi. Bu projenin tutmayacağı anlaşıldığı günden itibaren emperyalist ve Siyonist güçler, İslami hareketlerin yükselişini önleyebilmek için tüm yatırımlarını İslam karşıtı olan kesimler üzerine yapıyorlar. Bu kesimlerin uluslararası arena da ve halk nezdinde taban ve destek bulması için de Işid gibi organizasyonların önü açılıyor. Bir tarafın zulmü diğer tarafın taban ve meşruiyet bulmasına sebep oluyor. Şuan herkes Işid’in katliam ve vahşetini konuşurken; Esed’in, İran’ın, hizbullat’ın, Şii milislerin ve pkk/pyd’nin gerçekleştirdiği alçakça katliamlar, işkenceler ve vahşet unutulmuş gözüküyor. Mazlum olan Müslümanlar yine suçlu konumunda. Şuan Işid üzerinden hareketle Türkiye’deki farklı yapılara ait tüm Müslümanlar hedef alınmış durumda. Pkk/ hdp ve bunlara eklenen radikal solcu ve kominist gruplar her geçen gün İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve düşmanlıklarını Işid üzerinden kusmaktalar. Bu plan doğrultusunda tüm Müslümanlara bir Işid plakası takılacak ve

güvence ve siyasi taktik/destek sayesinde her geçen gün bölgede daha da etkin olmayı başarmış durumda.

sonra açık hedef haline getirilecek. Pkk/kck /bdp/hdp, adına ne derseniz deyin bu örgütlerin lider kadroları toplumu bilerek ve isteyerek kanlı bir sona ve büyük bir çatışmaya doğru

Ilımlı İslam Projesi Tutmayınca

sürüklüyorlar. Çünkü efendileri böyle istiyor.

Amerika, İsrail ve Avrupa için gelecekte en büyük tehlike; İslam’ın inanç, ibadet, ahlak ve devlet modelini kendilerine esas alan İslami hareketlerdi. Emperyalizme ve Siyonizm’e karşı çıkan, işgale, sömürüye, ezilmişliğe başkaldıran, süper güçlere değil Allah’a kul olan, mazlumdan ve adaletten yana tavır koyan Müslümanların; ümmetçi bir anlayışa dayanan devlet kurmaları uluslararası güçler için en büyük korku ve tehlike idi. Bu tehlikenin önlenebilmesi için; İslam dininin içinin boşaltılması, akidesinin ve yaşam şeklinin sulandırılması gerekiyordu. Öyle bir İslam ki; kâfiri, müşriği, putperesti, ateisti ile kardeş(!) kardeşe yaşayan, süper güçlere kuzu kuzu itaat etmeyi ibadet bilen, işgal ve tecavüzlere karşı direnmeyen, kötülüklerle mücadele etmeyen, iyilik-

Bu çatışma ve kanın altından hiç kimse kalkamaz.

44

ZİLKÂDE 1436

At izinin, it izine karıştığı bir dönemde Işid bahanesi ve maskesiyle birçok insanın canının yanacağı ve rahatsız edileceği ortada. Işid ile ne fikri ne de organik hiçbir bağı olmayan Müslümanlarında bu süreçte mağdur edilmeleri büyük bir olasılık. Dün; paralel yapının oyununa geldik ve haksız olarak Müslümanları mahkûm ettik diyen hükümetin, bugün samimiyet sınavı var. Birilerine şirin görünebilmek ve Işid ile mücadele ediyoruz imajı vermek adına mazlumların ahını almak mı? Buna kim cesaret edebilir? Zalimin zulmü varsa Müslümanlarında Züntikam olan ALLAH’ı var.

Selam ve dua ile... Allah’a emanet olunuz. O’nun İzinde...


İSLAM COĞRAFYALARI

metİn eken

İSLAM’IN AFRİKA’DAKİ KALESİ MALİ H

er sayıda bir Müslüman coğrafyasını ele aldığımız yazı dizimizin bu bölümünde, uzun

bölgedeki seyrine geçmeden önce ülkenin demografik özelliklerine bakmak yerinde olacaktır.

bir dönem İslam’ın Afrika’daki kalesi olarak adlandırılan bir Kuzeybatı Afrika ülkesi olan Mali’ye konuk olacağız. Avrupa sömürgecilik hareketlerinin Afrika’daki stratejik uğraklarından biri olan ve Fransızlar tarafından geçmişten günümüze ekonomik, dinsel ve kültürel sömürünün tasallutuna düçar olan Mali son yıllarda yaşanan askeri darbe ve sonrasındaki çalkantılı süreçle birlikte dünya kamuoyunun gündemine oturmuştur. Mali’deki siyasal atmosfer ve tarihsel süreçte İslam’ın dergi.nebevihayatyayinlari.com

Coğrafi ve Demografik Özellikler Denize kıyısı olmayan Mali, kuzeyde Cezayir, batıda Moritanya ve Senegal, güneybatıda Gine, güneyde Fildişi Sahili, güneydoğuda Burkina Faso ve doğuda Nijer ile komşudur. Resmi adı “Repablique du Mali”dir. (1) Yüz ölçümü 1.242.248 km2 civarında olup Türkiye’nin yaklaşık bir buçuk katı büyüklüğünde bir alanı kaplamaktadır ve nüfusu 12 milyon civarındadır. Başkenti Bamako olan ZİLKÂDE 1436

45


MALİ ülkenin diğer büyük şehirleri Timbuktu, Gao ve Kidal’dir. Pek çok etnik grubun birlikte yaşadığı ülkede nüfusun %90’ını Müslümanlar oluşturmaktadır. Geri kalan nüfusun %9’u Animist ve diğer inançlara sahipken kalan %1’lik kısmı da Hristiyanlar oluşturmaktadır.

Tarihi Arkaplan Fransa’nın askeri müdahalesiyle gündeme oturan Mali’de olup biteni anlamak için 19. ve 20. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin merkezi konumunu göz önünde bulundurmak gerektiği gibi, ortaya çıkan kaos ve kargaşayı anlamlandırmak için de Afrika toplumlarının etnik ve dini aidiyetlerinden beslenen sosyal ve siyasal yapılarına ayna tutmak gerekmektedir. Bugün Afrika’da ortaya çıkan ve kanlı olaylara sebep olan gelişmelerin arkasındaki en önemli etken hiç şüphesiz Avrupa sömürgeciliğidir. Şöyle ki; Afrika toplumları, kendi tarihsel süreçlerinde ortaya çıkan kabilelerin temel yapı taşı olduğu bir sosyal düzene sahiptir. Sömürgeciler ise 20. yüzyılda bu kıtadan, görece, ayrılırken arkalarında kendi çıkarlarını koruyan siyasi yapılanmalar bırakmıştır. Afrika’nın modernleşme tarihi biraz da bu devletleşme tarihiyle paralel olarak gelişmiştir. “Modern devlet” gömleği üzerine dar gelen kabileler, kendi geleneksel değerlerini ve kimliklerini koruma mücadelelerinin yanı sıra sömürgecilerin arkalarında bıraktığı, çoğu zaman toplumlarına yabancı ve ülke kaynaklarını Batılı devletlere peşkeş çeken yönetimleriyle çatışma içinde olagelmiştir. (2) 22 Eylül 1960 tarihinde Mali, Fransız sömürgeciliğinden kurtularak “Mali Cumhuriyeti” olarak anılmaya başlamıştır. Bu tarihten itibaren Sovyetler Birliği paralelinde işleyen bir siyasal politika izleyen Mali’de ilerleyen yıllarda pek çok askeri darbe gerçekleşmiştir. 1992 yılından itibaren askeri yönetimin etkisinin kırıldığı ülkede istikrarsızlık devam etmiş ve 2012 Mart’ında devlet başkanlığı seçimleri arifesinde ülkede yeni bir askeri darbe vuku bulmuştur. Bu darbenin hemen ardından yaşananlar ise, hem ülkedeki iç dinamiklerin önemli ölçüde değişmesine hem de batı güdümündeki uluslara-

46

ZİLKÂDE 1436

rası siyasetin bölge üzerindeki planlarını gözden geçirmesine sebebiyet vermiştir.

2012 Askeri Darbesi ve Sonrasında Yaşananlar 2011 Aralık ayı Mali’nin siyasi istikrarını bozacak gelişmelerin de başlangıcı olmuştur. Deneyimli Devlet Başkanı Amadou Toumani Toure, 2012 Nisan ayında yapılacak başkanlık seçimi için tekrar adaylığını koymak niyetiyle başkent Bamako’daki Koulouba Sarayı’nda gün sayarken Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Mali’nin kuzeyine konuşlanan ağır silahlarla donanmış Tuaregler ciddi bir tehdit olmaya başlamıştır. Cezayir, Tunus ve Moritanya’yı terk etmeye başlayan İslami Mağrip Cephesi, Ensaru’ş Şeria, Batı Afrika Tevhid ve Cihad Hareketi gibi silahlı gruplar, güvenlik boşluğu bulunan Azawad bölgesinde toplanmış ve eylemlerini Moritanya, Nijer, Cezayir gibi bölgesel yönetimler yerine Fransız turistlerin kaçırılması, istihbarat görevlilerin öldürülmesi gibi bölgedeki küresel güçlere yöneltmişlerdir. (3) Mart 2012 tarihine gelindiğinde ise, hâlihazırdaki yönetimin ülke yönetimindeki başarısızlığını öne süren Yüzbaşı Sanogo tarafından yönetime el konulmuş, ancak yapılan darbe ülkedeki karışıklık ortamının daha da artmasına sebebiyet vermiştir. 2012 Haziran ayına gelindiğinde ise, ülkenin Azawad bölgesinde İslamcı gruplar tarafından şeriat ilan edildiği duyurulmuştur. Bu durum ise, tüm dünyanın gözlerini bir anda Maliye çevirmesine sebebiyet vermiştir. O’nun İzinde...


MALİ

Fransa Askeri Müdahalesi ve Küresel Politika

tarihi, dini, ekonomik ve siyasi sebepleri olan ve

Ülkede yaşanan bu gelişmeler bölgenin sömürgecilik dönemlerindeki hâkimi olan Fransa hü-

aslında Afrika kıtasını da aşan bir çatışmanın ülkedeki yansıması olarak kabul edilmektedir ki bu

kümeti tarafından da yakından takip edilmiştir.

durum, İslam’a göre bir dünya kurma iddiasın-

Çünkü Fransa her ne kadar bilfiil sömürgeci

daki Küresel Cihad yanlısı hareketlerin ABD ve

konumunda değilse de, bölge siyaseti üzerinde

Batı liderliğindeki Yeni Dünya Düzeni kabul et-

geçmiş konumunundan kaynaklanan bir takım

memelerinden kaynaklanmaktadır. (4)

haklar iddia ediyordu. Bölgede yükselen İslami direniş hareketleri ve bu hareketlerin bölge ülkelerini de etkileyebileceği kaygısı küresel güçlerin

Mali’de Müslüman Halk

de etkisiyle Fransa’yı harekete geçirdi ve Fransa

Tüm bu siyasal gelişmelerle birlikte, Mali’de Müs-

ordusu 2013 yılında bölgeye yaklaşık 7000 asker

lümanlar önemli sorunlarla da mücadele etmek-

sevk etti. Fransa’nın bölgeye müdahalesinde İs-

tedir. Bölgedeki istikrarsızlık ortamı sebebiyle

lam’ın bölgede yükselişe geçmesi ve önemli bir

Müslüman halkın büyük bir çoğunluğu çevre

etkinlik kazanması ile birlikte, ekonomik sebepler

ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bununla

de önemli ölçüde etkili olmuştur. Çünkü bölge Uranyum kaynaklarıyla Fransa için kaybedilmesi kabul edilemeyecek bir enerji kaynağı olarak görülmektedir.

birlikte ülkede belirli bölgelerde gündelik hayatı önemli ölçüde etkileyen açlık ve kuraklık da Müslüman nüfusun karşılaştığı sorunlardan bir diğeridir. Ancak tüm bu sorunlara rağmen bölge

Tüm bunlarla birlikte, Mali’de yaşanan siyasi is-

halkının İslam dinine olan bağlılıkları dikkat çek-

tikrarsızlık ve çatışma, kimi yazarlar tarafından;

mektedir. Bölge halkının tarih boyunca yaşadığı

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

47


MALİ

saldırılar ve son olarak da Avrupa sömürgeciliği

Mali İslam’ın Afrika’daki en önemli merkezle-

ve küresel kuşatma karşısındaki güçlü tavrının ar-

rinden biri olarak dikkat çekmektedir.

kasında yatan sebeplerden birisi de hiç şüphesiz halkın İslam ile kurduğu bu güçlü bağ olarak

-------------------------

ifade edilebilir. Bununla birlikte Mali erken dönemlerden itibaren İslam’ın Afrika’daki kalbi olarak anılmıştır. Özellikle Timbuktu şehri pek çok âlimin toplandığı bir ilim şehri olma özelliğini yüzyıllarca devam ettirmiştir. Pek çok yazma eseri barındıran eşsiz kütüphaneleri, eşsiz mimariye sahip camileriyle

1. Ahmet Kavas, Diyanet İslam Ansiklopedisi Mali Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, 27.cilt, s.493. 2. Aynur Erdoğan, Dünya Bülteni Araştırma Masası Mali Raporu: Müslüman Afrika’nın Kalbi Mali, Dübam Yayınları İstanbul, 2013. 3. Mustafa Yayla, İbrahim Tığlı, Afrika’yı Kolonileştirmenin Yeni Yüzü: Mali. Kırklareli Üniversitesi Afrika Araştırmaları Merkezi Afrika Analiz No: 1. Kırklareli, 2013. 4. Abdulkadir Şen, Mali Dosyası, Erişim Adresi: http://www. pressmedya.com/dosya/13089/mali-dosyasi, 22 Ocak 2013.

Bölgedeki istikrarsızlık ortamı sebebiyle Müslüman halkın büyük bir çoğunluğu çevre ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte ülkede belirli bölgelerde gündelik hayatı önemli ölçüde etkileyen açlık ve kuraklık da Müslüman nüfusun karşılaştığı sorunlardan bir diğeridir. Ancak tüm bu sorunlara rağmen bölge halkının İslam dinine olan bağlılıkları dikkat çekmektedir. Bölge halkının tarih boyunca yaşadığı saldırılar ve son olarak da Avrupa sömürgeciliği ve küresel kuşatma karşısındaki güçlü tavrının arkasında 48yatan sebeplerden ZİLKÂDE 1436 İzinde... birisi de hiç şüphesiz halkın İslam ile kurduğu bu güçlü bağ olarak ifadeO’nun edilebilir.


‫سي� ف ل � ن �ط زق‬ � � ‫� ا يد‬

CİHAN MALAY

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Moğolların İlerleyişini Durduran Kahraman: Sultan Muzafer Seyfeddin Kutuz (1230-1260) (el-Melikü’l-Muzaffer Seyfüddîn Mahmûd b. Mevdûd ‘Memdûd’ el-Muizzî)

Z

ulmün karanlığı ne kadar koyu olursa olsun, Allah (azze ve celle) o zulmün karanlığını yaran ve tüm insanlığa bir nefes olacak kişi veya devletleri tarihte çıkarmıştır. Zulmün bu kopkoyu karanlığı bütün insanları özelde Müslümanları kapladığında ve Müslümanlar bu zulüm ve işkenceden kendilerini kurtaracak bir kişiyi Allah’tan beklediklerinde, Allah onlara bu zulmü ortadan kaldıracak kişi veya kişileri elbette çıkarmıştır. Bu Allah’ın galibiyeti arada dönüştürmesinden başka bir şey değildir.

ZİLKÂDE 1436

49


“Eğer (Uhud’da) size bir yara dokunduysa, doğrusu (size düşman olan) o kavme de (Bedir’de) onun misli olan bir yara dokunmuştu. İşte bu günler (öyle günlerdir) ki, onları insanlar arasında evirir çeviririz. Tâ ki Allah, îmân edenleri ortaya çıkarsın ve içinizden (bu uğurda can veren) şehîdler (ve yaptıklarınıza şâhidler) edinsin! Çünkü Allah, zâlimleri sevmez.” (Al-i

Harzemşah’ın Cengiz Han akınlarıyla ilgili korkuları

İmran, 140)

yaklaşmaktaydı.

İşte Müslümanların bir nevi Uhud’u yaşadıkları, Moğolların katliam üstüne katliam yaptıkları, İslam alimlerinden birinin deyimiyle anlatmaya kelimelerin bile kifayetsiz kaldığı, Bağdat’ın işgal edilip büyük İslam miraslarından sayılan Bağdat’taki kütüphanelerde bulunan İslami eserlerin talan edilmesi ile günlerce nehirlerin mürekkep aktığı, katledilen Müslümanların kanlarından nehirlerin günlerce kan akıttığı ve Müslümanların cesetlerinin meydanlarda kule gibi üst üste konulması, cesetlerinin kokusundan Müslümanların dışarı çıkamadığı ve kimilerinin hastalıktan vefat ettiği o günlerde, Allah’ın tekrar yeryüzüne koyduğu sünnetullahı gerçekleşti.

Karar verilmişti. Cengiz Han’a karşı Celaleddin yapa-

ve çocuklarının gelecekleriyle ilgili endişelerini tartışıyorlardı. Gıyaseddin savunmada kalmayı öngörürken hırslarına engel olamayan Celaleddin saldırmaktan yanaydı. Gıyaseddin Celaleddin’e Müslüman devletlerle bir olup Cengiz Han’a birlikte saldırmak konusunda bir türlü ikna edemedi ve Harzemşah Devleti’nin sonu

yalnızdı. Geçmişten gelen husumetler Müslümanlarla arasını bozmuştu. Savaş başladı, Celaleddin’in Gıyaseddin ise kızını çok güvendikleri yaverlerine emanet ettiler. Ve o korkunç savaş başladı ve her savaşta olduğu gibi büyüklerin verdiği kararların cefasını masum çocuklar çekmiştir. Savaş sırasında babalarını kaybeden bu çocuklar bir köle tüccarının eline düşerler.” Üstün zekâsı ve kabiliyeti yanında cesaretiyle de dikkat çeken ve askerî hiyerarşinin basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanan Kutuz, efendisi Aybek’in hanımı Şecerüddürr’ün yerine el-Meli-

Allah, Müslümanlara Bedir’deki gibi bir zafer verdi. Bu zafer Ayn-ı Calut zaferi idi. Burada Müslümanlara savaş açan Calut ve ordusunu, Talut ve ordusundaki Davud aleyhisselam ile mağlup eden Allah (azze ve celle), bu sefer hiç bir yenilgi almayan Moğol ordularına mağlubiyeti Seyfuddin Kutuz ile tattıracaktı.

devlet yönetimini tamamen eline aldı.

Hayatı

Moğollar İlerliyor

Müslümanların kurduğu Hârzemşah Devleti hânedanına mensup olan Seyfuddin Kutuz, bir savaş sırasında Moğollar’a esir düşmüş ve Dımaşk’ta sonradan kendisine nisbet edildiği Emîr İzzeddin Aybek Türkmânî tarafından satın alınıp Kahire’ye götürülmüştür.

1258 yılında Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın to-

Bu konuyla ilgili Mısırlı yazar Ali Ahmed Bakesir’in yazdığı “ Kutsal Direniş” kitabında şöyle geçer: “ Viran bir devlet devralan Celaleddin Harzemşah kardeşi Gıyaseddinle soğuk bir kış akşamı yaptığı muhabbetle başlıyor. Hem devletin bekası hem de ikisinin yaşıt olan çocuklarıyla ilgiliydi. Celaleddin

50

ZİLKÂDE 1436

kü’l-Muiz unvanıyla tahta çıkarılmasından sonra saltanat nâibliği makamına getirildi. Aybek’in öldürülmesi ve saltanata henüz on beş yaşındaki oğlu el-Melikü’l-Mansûr Nûreddin Ali’nin geçmesi üzerine “müdebbirü’l-memleke”

runu ve İlhanlı Devleti hükümdarı Hülâgu’nün başında bulunduğu Moğol ordusu Bağdat’a ulaşıp şehri ele geçirmiş, Halife Mustasım Billah’ı idam etmiştir. Moğol ordusu şehre dağılarak büyük bir yağmaya ve şehri yakıp yıkmaya girişti. Şehirde büyük katliamlara imza attı. Öldürdükleri insanların kesik başlarından büyük bir yığınak yaparak üzerine çadır kurdular. Sokaklarda günlerce kan dereleri aktı. O’nun İzinde...


emîrler bu özelliklerin kendisinde bulunduğunu söyleyerek o sırada zaten tutuklatmış olduğu Nûreddin Ali’nin yerine el-Melikü’l-Muzaffer Seyfüddin Kutuz unvanıyla Memluk Sultanı ilân ettiler. (5 Kasım 1259) Moğol tehlikesi Kahire’yi de tehdit etmeye başlayınca iki Memlûk(köle) olan Kutuz ve Baybars bir araya gelerek bu beladan İslam ümmetini kurtarmak için ortak hareket etme kararı aldılar.

Savaş Öncesi Moğol Hükümdarı Hülagü’den Kutuz’a Mektup Bağdat’ta ele geçirdikleri kitapları Dicle nehrine attılar. Dicle’nin suyu günlerce mürekkep renginde aktı. Moğol ordusu atlarının toynaklarıyla çiğnemedikleri ne bir toprak parçası, ne de kökünden sökülüp atılmamış bir yeşillik bırakmaksızın yakıp yıkarak ilerlemeye devam etti. Acı ve kedere boğmadıkları tek bir yerleşim birimi bırakmadılar. Tikrit ve Halep yangın yerine dönmüş. Şam yanıyordu. Suriye’nin diğer şehirlerinde de farklı bir durum yoktu. Bu zaman diliminde Suriye ve Mısır’da hüküm süren Eyyûbîler Devleti zayıf durumdaydı. Bağdat’ı işgal ederek Abbasî halifeliğine son veren Moğollar’ın ilerleyişlerinin devam etmesi hedefteki Suriye ve Mısır’ı endişeye düşürmüştü. Dımaşk Eyyûbî Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Selâhaddin Yûsuf, Hülâgü ile yaptığı yazışmalardan niyetinin ülkesini istilâ etmek olduğunu anladı ve onun Fırat nehrini geçip Suriye istikametine yöneldiğini duyunca da eski düşmanı Memlükler’den yardım istemeye mecbur kaldı. Kutuz, el-Melikü’n-Nâsır Selâhaddin Yûsuf’un tarihçi İbnü’l-Adîm vasıtasıyla ulaştırdığı teklifi müzakere için ümerâyı topladı ve elçinin de katıldığı toplantıda, henüz on yedi yaşındaki Nûreddin Ali’nin bu zor şartlarda sultan olarak kalmasını uygun bulmadığını açıkladı. Ardından tahta herkesin boyun eğeceği, cesur ve Moğollar’a karşı ülkeyi hakkıyla savunabilecek muktedir bir kişinin çıkarılmasını önerdi. Toplantıya katılan dergi.nebevihayatyayinlari.com

Savaş öncesinde Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü Han, kendisini daha önce esir aldığı şimdiki eski esir yeni sultan olan Seyfettin Kutuz’a hükümdarlık hakkından ve kendisine karşı savaşmasından vazgeçmesi isteğinde bulunmak üzere elçilik heyeti ile birlikte şu mektubu yollar: “Doğu’nun ve batı’nın hükümdarlarının hükümdarı olan büyük han’dan! Bizim kılıçlarımızdan kaçan Memluk Sultanı Kutuz., bizim boyunduruğumuz altına giren diğer ülkelerin başlarına gelenleri düşünmelisin! Nasıl muazzam bir imparatorluk kurduğumuzu ve dünyaya zarar veren ahlaksızlıkları ve düzensizlikleri sonlandırdığımızı duymuşsundur. Biz muazzam yerler ele geçirdik, tüm insanlarını kırdık (kılıçtan geçirdik)! Ordumuzun dehşetinden nereye kadar kaçabilirsin? Elimizden kurtulmak için hangi yolu deneyeceksin? Atlarımız çevik ve süratlidir, oklarımız keskindir, kılıçlarımız şimşek gibidir, kalplerimiz dağlar kadar serttir, askerimiz kum gibi sayısızdır. ne kaleleriniz bizi alıkoyacak, ne de ordularınız bizi durduracaktır. Allah’a ettiğiniz dualar bize karşı fayda sağlamayacaktır! Biz ne ağlayanlara hakaret ederiz ne de feryat edenlere dokunuruz. Sadece bize dilenerek himayemize girip güvende olacaksınız. Savaşın ateşi sizi tutuşturmadan aceleyle cevabınızı verin! Eğer direnirseniz en dehşetli yıkımla ıstırap çekeceksiniz. Camileriniz darmadağın olacak, tanrınızın ZİLKÂDE 1436

51


güçsüzlüğü ortaya çıkacak ve ondan sonra yaşlılarınızla birlikte çocuklarınızı ortadan kaldıracağız.” Kutuz hemen Moğollar’la savaş hazırlığına başladı ve Hülâgû’nun tehditlerine aldırmayıp onun Kahire’ye gelen elçilerini öldürttü.

İslam Tarihi ve Müslümanların Dönüm Noktası: Ayn-ı Calut (1) Zaferi Mısır Sultanı Kutuz, Mısır ordusuyla harekete geçti. Ona Suriye’den Baybars’ın ordusu ve savunmaya katılan müslümanlar da eşlik etti. Kutuz’un ve onun sağ kolu Baybars’ın başındaki ordu ile Moğol ordusu 3 Ekim 1260 tarihinde Filistin’in kuzeyinde bulunan Ayn-ı Câlût mevkisinde Merc b.‘Âmir’in komuta ettiği noktada karşı karşıya geldiler. Arap Emirlerinden bazıları Moğolların kelle kulelerinden çekindiklerinden geri dönmek ve onlarla karşılaşmamak isteyince şöyle der: “Ey Müslüman

52

ZİLKÂDE 1436

emirleri! Yıllardır beytü’l malın ekmeğini yiyorsunuz ve şimdi de savaşmak istemiyorsunuz. Ben işte gidiyorum. Savaşmak isteyenler benimle gelsin. Kim savaşmak istemezse de o evine dönsün. Allah hepimizi görmektedir. Müslümanların vebali geride kalanların boynunadır.” Memlûkler bölgeyi iyi tanıdıkları için bu savaşta şöyle bir taktik uyguladılar: “İlk başta Baybars komutasında küçük bir birlik Moğollar üzerine ani bir saldırı düzenlemiş ve ardından yine aynı hızla geri çekilmeye başlamıştır. Moğol ordu komutanı Ketboğa’nın emri üzerine Memlûkleri takip ederek dağlık vadiye giren Moğol süvarilerini, kurduğu pusu sayesinde gizlice arkadan çeviren Kutuz komutasındaki atlı okçular ve patlayıcı bomba atan piyadeler, Moğollara ağır kayıplar verdirmiştir. Daha sonra sahte kaçışı bırakan Baybars, komuta ettiği askerlerini toplayarak Moğollara saldırmış ve Moğol ordusunun hemen hemen tamamını imha etmiştir. Bu savaşta öldürülen Moğol askerleri arasında ordunun başkomutanı Ketboğa Noyan da bulunmaktadır.”

O’nun İzinde...


Moğol ordusu ile 1260 yılı Ramazan ayında yapılan savaşı Müslümanlar kesin bir netice ile kazanmışlardır. Moğul ordusu hezimete uğrayarak geri döndü ve tekrar geçtikleri yerleri yakıp yıkarak kuzeye çekilmek zorunda kaldı. Yine bu savaşta Moğol ordusu, Gürcistan ve Kilikya Ermeni Krallıklarından yardım almıştır. Ancak yine de zafer müslümanların olmuştur.

Bu zafer İslam tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu zafer ile Moğollar 43 yıl boyunca ilk defa yenilgiye uğramışlardı. Yine bu zafer Moğol zulmü ve katliamının durdurabileceğini insanlara öğretmiş ve diğer bölgelerde de bir bir Moğol ordusunun yenilgileri yaşanmıştır. Orduların sayısal büyüklüğü konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler mevcuttur. Bazı kaynaklarda iki tarafın da eşit güçlerde olduğu söylenmekle birlikte genel görüş Memluk ordusunun daha kalabalık olduğudur. Bazı tarihçilere göre de Hulagu’nun ordusu, 20.000 kişilik Mısır

turacağını düşünerek savaştan önce söz vermesine rağmen ona Halep naipliğini vermemiştir. Halep naipliğinin kendisine verilmemesi ve başarılarının önemsenmediğini gören Rukneddin Baybars, Kutuz’u öldürerek tahta geçmiştir. Askeri mahareti ve şahsi cesareti ile bu zaferin kazanılmasında büyük bir hissesi olan Baybars, bu hizmete mükafat olarak, Halep naibliğinin (umumi valilik) kendisine verileceğini kuvvetle umuyordu. Lakin Baybars’ın büyük ihtirasını ve cüretini pek iyi bilen Kutuz, ona bu mühim vazifeyi vermeyi tehlikeli buldu, intikam almaya karar veren Baybars, birkaç arkadaşı ile birlikte, bir suikast hazırladı. Bunu haber alan Kutuz, daha evvel davranarak, Baybars’ı ilk fırsatta ortadan kaldırmak kararını verdi. Lakin Baybars bunu öğrenince, Salihiya civarındaki bir av eğlencesi sırasında, bir fırsat kollayarak, birkaç arkadaşının da

ordusundan neredeyse 15 kat daha büyüktü. Ta-

yardımı ile Kutuz’u öldürdü. (22 Ekim 1260)

rihçilerin söylediğine göre müslümanlar ağır ka-

Kutuz’u karşılamak için hazırlanan Kahireliler de

yıplar vermiş ancak Moğol ordusu hemen hemen

onun yerine sultan olarak el-Melikü’z-Zâhir Bay-

ordusunun tamamını kayıp vermiştir.

bars’ı karşıladılar.

İslam tarihçisi profesör Nazeer Ahmed bu savaşın

Önce

önemi hakkında şöyle demiştir: “İslam dünyası

tuz’un naaşı bir süre sonra Kahire’ye gö-

yok olma tehlikesiyle burun burunaydı.”

türüldü; ardından mezarını ziyarete gelen-

Birçok tarihçi Seyfuddin Kutuz hakkında Memlûk

lerin çokluğundan endişe duyan Baybars’ın

hanedanının asıl kurucusu olarak görür. Daha

öldürüldüğü

yere

gömülen

Ku-

emriyle bilinmeyen bir yere nakledildi.

sonra Memluklular Suriye ve Mısır çevresinde güçlü bir devlet kurdular. Kurduğu yeni devlet,

-------------------------

iyi yönetilen ve zengin bir devletti; yaklaşık 250 yıl boyunca, yani 1517’ye kadar varlığını sürdürdü. Bu dönem boyunca Memlûkler, Haçlıları Kutsal Topraklardan kovdular.

Baybars, Kutuz’u Şehit Ediyor Kutuz, Ayn Câlud savaşının kazanılmasında büyük paya sahip olan Baybars’ın başarılı bir asker olduğunu görmüş kendisi için tehlike oluşdergi.nebevihayatyayinlari.com

1 Ayn Calut kelimesi Arapça bir kelime olup “Calut’un gözü» manasına gelmektedir. Savaş meydanının ismi vaktiyle İsrailoğullarına zulmeden ve onlara ait kutsal sandığı ele geçiren Calut ve ordusuna karşı İsrailoğullarının Talut komutasında birleşerek meydan okumasından ve o sırada genç yaşta olan Hz.Davud (as) Calut’un gözüne sapanıyla isabetli bir atış yaptıktan sonra kafasını kesmesi ve böylelikle Calut’un fitnesinin ortadan kaldırılması hadisesinden ötürü gelmektedir.

Kaynaklar TDV Ansiklopedisi, “Kutuz” maddesi, İsmail Yiğit, c.26; s.500-501

ZİLKÂDE 1436

53


CİHAN MALAY

Nebevi Aile

HALİME YILMAZ

Ş A Y 3 BUHRAN D

ÖN EM İ-2

Sevgi, açlık ve susuzluk gibi sürekli doyurulması gereken bir duygudur. Bu duyguya yavrularımız daha fazla ihtiyaç hissetmektedir. Çocuk dağda mı yoksa sarayda mı yaşadığını bilmez ama sevilip sevilmediğini çokta iyi bilir. Sevildiğini hissettiği anda huzur hisseder ve yüce insani vasıflara adım atar.

54

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


B

ir önceki yazımızda üç yaş kapris dönemini, bu dönemdeki çocukların ne hissettiklerini, gelişmelerine paralel olarak kendilerinde ne gibi değişimlerin olabileceği ve son olarak ta anne babanın, çevrenin bu yaş içindeki çocuklara nasıl davranmaları konusunda izahlara girişmiştik. 3 yaş, kaprisler ve buhranlar dönemidir. Bu dönemde anne ve babalar telaşa kapılmamalı ve bilinçli bir şekilde hareket etmelidir. Ebeveyn bu süreçte bilinçli hareket ettiğinde, çocuk kaprislerini ve buhranlarını bir ahlak haline getirmeyecektir.

Sevginin boşluğunu hiçbir şey dolduramaz. Her şey zamanında güzeldir. Ebeveynler çocukları küçük yaştayken diğer meşguliyetlerini çocuklardan daha fazla önemser ve onları sevgiden mahrum büyütürlerse çocuklar sevgi ihtiyacını ya ağlayarak ya alt ıslatarak ya yemeğini yemeyerek ya uyumayarak ya da başka huysuz davranışlar sergileyecektir. Hiçbir anne çocuğuna bu konuda borçlu olmamalıdır. Büyük biri borcunu almayabilir, affedebilir ama çocuk bütün alacağını alır. Ama şimdi ama ilerde.

Peki, anne ve baba nasıl bir yöntem izlemelidir? Sorusunu bir önceki yazımızda sorup 5 maddeyi dillendirip bu sayımızda açıklayacağımızı belirtmiştik.

Sevginin çocuğun sağlıklı kişisel gelişiminde ve güven duygusunu kazanmasında rolü büyüktür. Sevgi bir ayna gibidir. Gösterdiğiniz sevgi kadar sevgi görürsünüz. Çocuğu sevmek kadar sevgiyi göstermekte önemlidir. Çocuk sevildiğini hissetmeden yaşayamaz. Çünkü onun sevgisinin tek dayanağı anne baba sevgisidir. O, bu sevgiyi yitirmemek için gösterdiği çaba sayesinde zamanla kendini yönetmeyi öğrenir.

1- Sevgi Sevgi, hayatın mayasıdır. Kalplere hayat verir. Her insan kendini sevdiği gibi başkaları tarafından da sevilmeyi beklemektedir. Sevgi, açlık ve susuzluk gibi sürekli doyurulması gereken bir duygudur. Bu duyguya yavrularımız daha fazla ihtiyaç hissetmektedir. Çocuk dağda mı yoksa sarayda mı yaşadığını bilmez ama sevilip sevilmediğini çokta iyi bilir. Sevildiğini hissettiği anda huzur hisseder ve yüce insani vasıflara adım atar. Ancak sevgi ışığıyla çocukları terbiye etmek, onları yararlı bir insan haline getirmek mümkündür. Sevgiyle tatmin edilmiş bir çocuk, şen bir ruha, esenlik dolu bir kalbe sahip olur. Mahrumiyet hissetmediği için ters tepki de bulunmaz. İyimser, temiz kalpli ve güven sahibidir. İnsanları sever ve sevgisini onlara ikram eder. Kendisine davranıldığı gibi insanlara davranır. Şimdiye kadar çocuklarını öpmediğini söyleyen biri için Rasûlullah “Allah kalbinden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim.” buyurarak sevginin en belirgin belirtisinin çocukları öpmek olduğunu ve bunu ihmal etmemelerinin önemini vurgulamaktadır. Bir diğer rivayette Rasûlullah o adam için ”Bence o cehennem ehlidir” diye buyurmaktadır. Belki de sevgisizlik, merhametsizlik, ateşi celbedecek kötü bir haslet olduğundan böyle buyurmuştur efendimiz. En iyisini Allah bilir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Bununla birlikte ŞARTSIZ SEVGİ çok önemlidir. Çocuk yetenekleri ve becerileri için değil o olduğu için sevilmelidir. Bu yaşta ve her yaşta gerektiği kadar sevgi çocuğa verilmezse bu onun dünyasında çeşitli yaralar açar. Ve ileride bu yaraların kapanması çok daha zorlanır. Anne baba çocuğunu sevdiği halde muhtelif nedenlerden dolayı belli etmiyorsa, çocuk bu sevgiyi farklı yerlerde gidermeye çalışacaktır. Küçük kız annesiyle yürürken birden durdu. Yağmurdan ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey babasıyla bisikletin üzerinde giden bir başka kız çocuğuydu. Kız düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu. Kaldırımdaki kız, bisikletin arkasından bakarken annesi durumu farkedip “Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde eğer beğendiysen baban ondan da alır” dedi. Kız “bisiklet değil kıza bakmıştım. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da ”diye mırıldandı ama annesi hiç duymamış gibiydi. “Arkadaşların bu havada bile yürüyerek geliyor. Baban ise seni mercedesiyle ZİLKÂDE 1436

55


3 yaş bunalım dönemini çocuğun başarılı bir şekilde atlatabilmesinde tolerans çok önemli husustur. Yani çocuğun çocukluktan kaynaklanan hatalarını hoş görmek, affetmektir. Rasûlullah çocuğun çocukluktan kaynaklanan hatalarını affederdi. Esasen hoşgörü terbiyenin en büyük hazinesidir.

götürüyor”, anne alaycı bir ifadeyle sözüne şöyle devam etti: “İstersen baban da seni bisikletle götürsün” küçük kız inci gibi dökülen gözyaşlarını gizlemeye çalışırken “çok isterdim, belki de böylelikle babama sarılırdım” dedi. Çocuklara sevgiyi göstermenin 2 yolu vardır. Oynamak ve onları öpmek. Rasûlullah “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” diye buyurmaktadır. (Deylemi)

56

ZİLKÂDE 1436

Çünkü oyun, çocuğun dünyasında ondan ayrılmaz bir bütündür. Öyleyse onu sevdiğimizi belli etmenin en iyi yolu onun ayrılmaz parçası olan oyununda yer almaktır. Rasûlullah çocuklara birşey ikram edeceği zaman bile bunu oyunla yapardı. Abdullah b. Haris anlatıyor: Rasûlullah, Abbas’ın çocukları Abdullah, Ubeydullah ve Kesiri yanyana getirir ve şöyle derdi: “Kim önce koşup bana gelirse ona şu kadar ödül var!” Çocuklarda koşarak gelirler kimi Rasûlullah’ın sırtına, kimi göğsüne çıkmaya çalışırdı. O da onları öper ve kucaklardı. (Ahmed B. Hanbel) Çocukları öpmek fıtratı bozulmamış anne babalara bir yük değil, huzur veren güzel bir duygudur. Onların sevgisini de kazanmaya vesile olur. Sadece onların sevgisi mi? Bakın Rasûlullah’ın müjdesine! Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı çok öpün, zira her öpücük için size cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında 500 yıllık mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin için yazarlar.” (Mesnedü Zeyd ibni Ali, 505)

O’nun İzinde...


Bu konuda bile çocuklar arasında adaletli olmak gerekir. Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Allah, öpücüğe varıncaya kadar her hususta çocuklar arasında adaletli olmanızı sever.” (Tirmizi, Ahkâm, 30) Yüce dinimiz İslam anne babadan aslında fıtratlarında olanları yaşamalarını istemektedir. Rasûlullah şöyle buyurmaktadır: “Küçüklerimize şefkat göstermeyen bizde değildir.” (Ebu Davud) Sevgi ve şefkat her kapıyı açabilen sihirli bir anahtardır. İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yoldur. Sevgi Peygamberin yoludur. “Siz öyle kimselersiniz ki onlar sizi sevmese bile siz seversiniz.” (Âl-i İmran: 119) Çocukların bize olan sevgisini artırmanın yollarından biri de selam vermektir. Enes’ten rivayete göre Rasûlullah “Yavrucuğum! Aile efradının yanına girdiğin zaman selam ver ki bu senin ve ailen için bereket olsun.” diye buyurmuştur.

2- Tolerans 3 yaş bunalım dönemini çocuğun başarılı bir şekilde atlatabilmesinde tolerans çok önemli husustur. Yani çocuğun çocukluktan kaynaklanan hatalarını hoş görmek, affetmektir. Rasûlullah çocuğun çocukluktan kaynaklanan hatalarını affederdi. Esasen hoşgörü terbiyenin en büyük hazinesidir. Toplumumuzda hoşgörü büyüklüğün işareti sayılmıştır. “Sen büyüksün hoş gör” denir. İşte burada bu anlam vardır. Çocuğun kaprisleri karşısında yılmadan, zaafa uğramadan gerekli sebeplere sarılarak durmak lazımdır. Hoş görülmeyen çocuk ilerde evhamlı, telaşlı, korkak, çekingen, içe kapalı vb. vasıfları bünyesinde barındıracaktır. Oysa hoş görülen çocuğun hareketlerinde bir serbestlik ve rahatlık olacaktır. Tebessümlü ve mutlu olacaktır. Çocuk hata yaparak doğruyu bulacağından dolayı, hatalarına karşı toleranslı olabilmek gerekir. Ebeveyn çocuğa yanılma payı bırakmalıdır. Yemeğini yemeyen çocuk diğer öğüne kadar aç kalacağını tecrübeyle bulursa, aileyi tedirgin eden bu konu kolaylıkla halledilebilir duruma gelecektir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Özellikle 3 yaş buhran döneminde çocuğa gösterilecek tolerans ona yapılacak en güzel iyiliklerdendir. Ve hoş görü iyi insanların vasıflarındandır. Rasûlullah: “Allah’ın bazı kimseleri ‘iyi insanlar’ (ebrar) diye adlandırması, onların babalarına ve evlatlarına iyi davranmalarından dolayıdır. Babanın çocuk üzerinde hakkı olduğu gibi çocuğunda baba üzerinde hakkı vardır.” (Buhari, Edep)

3 yaşındaki bir çocuk henüz tıfıldır. Ve dövülmemelidir. Rasûlullah: “Henüz tıfıl olan çocuklarınızı dövmeyiniz.” diye buyurmaktadır. (Deylemi) Oyun çocuğun dünyasıdır demiştik. Bu yüzden çocuk her şeyi oyun gözüyle görür. Namaz kılarken rükû veya secdeye eğilen anne babasının sırtını belki de bir kaykay gözüyle gördüğünden gülerek onun sırtına atlar, eğlenmeye çalışır. Böyle bir durumda hoş görülmeyen, büyük gibi görülüp tepki verilen çocuk neye uğradığını şaşırır. Ruh dünyasına ona göre bir darbe vurulmuş, duygularını önemsenmemiş gibi hisseder. Bakın Rasûlullah bir mümin için Rabbiyle buluşma anı olan namazda bile çocukların dünyasını önemsediğini nasıl gösteriyor. Ebu Katade şunu bildirir: Hz. Peygamber bir kere Ebul Asın kızı Ümame omzunda olduğu halde yanımıza geldi. Cemaatle namaz kıldırdı. Rükûya gidince çocuğu yere bırakıyor (secdeden) doğrulunca tekrar alıyordu.” (Buhari)

3- Otorite Otorite çocuğu sevmenin, hoş görmenin yanında, onun öğrenmesi gereken hususlarda gerekli yapıcı bilgileri öğrenmesi için zorlayıcı bir unsurdur. Arzu edilince çocuğun bir hareketi yapmasının veya yapmamasının TEMİN edilebilmesidir. Yemeğini yemeyen çocuğun diğer öğüne kadar aç bırakılması, banyo yapmada direnen bir çocuğun sevdiği bazı şeylerden mahrum edilmesi, mesala; çikolata alınmaması gibi. Otorite çocuğu disipline etmek açısından çok önemlidir. Çocuğu hoş görmek, kayıtsız olmak şımartmak demek değildir. ZİLKÂDE 1436

57


Otorite olmazsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu bulmakta yardımsız kalır. Eğer otoritede güçlük çekiliyorsa o zaman sevgi ve tolerans hanesinde noksanlıklarımız söz konusudur. Bunlara dikkat edilmelidir. Disiplin her çalışmada bulunması gereken bir şeydir. Bunun için çocuğun otoritemize de ihtiyacı vardır. Ancak bu 5 öğe dengeli verilmesi gerekir. Dünyada bireyin her isteğinin yerine gelmesinin çoğu zaman imkânsız olduğunu çocuk otorite karşısında daha çabuk öğrenir. Nerede durup nerede ilerleyebileceğini böylece daha iyi öğrenebilir. Çocuk dünyada sınırsız bir hürriyetin olmadığını hürriyete karşı birinci atılım dönemi olan 3 yaşında yerinde ve zamanında verilen kurallarla

Burada dövmeden kasıt neresine gelirse vurmak değil, kaba etlerine iz bırakmadan hatırlatmak babında vurmaktır. Tabi ki yüze vurmak caiz değildir. Burada ibadete küçük yaştan itibaren alıştırmak, dolayısıyla onu disipline etmek önemlidir. Rubeyyi binti Muavviz anlatıyor: Rasûlullah aşura sabahı Ensar köylerine “Oruçlu olarak sabahlayan kimse orucunu tamamlasın” diye haber gönderdi. Ondan sonra artık biz bu orucu tutmaya ve küçük çocuklarımıza da tutturmaya başladık. Mescide gider, çocuklara yünden yapılmış oyuncaklar edinirdik. Onlardan biri yiyecek için ağladığında iftar vakti oluncaya kadar bu oyuncağı ona verirdik.” (Buhari, Savm)

daha iyi öğrenir.

4- Sabır

Otoriteyi sağlamak her ne kadar anne babanın

Sabır, tahammül değil dayanma gücüdür. Peygamberin ifadesiyle sabır “Ziya”dır. Yani ışık. Bize yönümüzü gösteren ışık. Bazen sıkıntılar karşısında sabrederken yönümüzü kaybettiğimizi, yönümüzü şaşırdığımızı zanneder telaşa kapılırız ama Rasûlullah dediyse doğrudur deyip yolumuza devam edersek aslında karanlık gibi görünen sabrın yolumuzu aydınlattığına şahit oluruz.

ortaklaşa kurmaları gereken bir şey olsa da özellikle babalara bu noktada önemli görevler düşmektedir. Baba denilince aklımıza hemen otorite, heybet, disiplin gelir. Bu insanın fıtratından kaynaklanır. Babanın duruşu hatta kaşını kaldırması bile çocuğun üzerinde etki yapar. Rasûlullah “Olgunluk Allah’tan, edep ise babadandır. (Buhari, Edep) buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. Baba evde sevgi ve hoşgörüyle birlikte otorite ve disiplini sağlamada anneye en büyük yardımcıdır. Ama günümüzde babalardan çok anneler otorite kurmaya mecbur bırakılmış, bu yüzden roller değişmiş ve çocuklar söz dinlemez hale gelmiştir. Çocuk ahlakı, büyüklere saygıyı, zararlı alışkanlıklardan uzak durmayı, evde kurallara uymayı anneyle beraber daha çok babadan öğrenmelidir. Baba otoritesinin eksikliği beraberinde birçok sıkıntıyı da doğuracaktır. Unutmayalım ki anne sevginin baba OTORİTE’nin sembolüdür. Elbette ki diğer hususlar ihmal edilmeden. Çocukları disipline edebilmenin yollarından biri de küçük yaştan itibaren namaz ve oruçtan yapabildikleri kadarını alıştırmaya çalışmaktır. Rasû-

3 yaş buhran döneminde de anne babaların en büyük ihtiyacı SABIR’dır. Çünkü gerçekten anne babanın sabrının sınırını zorlayacak birçok şey yaşanacaktır. Sinirlenmeden çocuğu her haliyle sevebilmek için buhran döneminde sabır önemlidir. 3 yaş buhran döneminde akıl ve ruh sağlığını oluşturan melekeler henüz tam gelişmemiştir. Ama bu, onun hep öyle olacağına manasına gelmez. Kısacası sabır zekânın tam oturmadığı bu dönemde çocuğun yaptığı türlü taşkınlıklar karşısında hislerle hareket etmeyip bilgi, zekâ ve mantığımızı kullanarak gerekli bir kural koymaktır. Sabrın en güzel örneği Rasûlullah: “Kim ağlayan çocuğunu sakinleştirinceye kadar gönlünü yaparsa Cenabı Hak, cennette ona memnun oluncaya kadar itada bulunur yani verdikçe verir.” Diye buyurmuştur.

lullah: “Çocuklar 7 yaşına basınca namazı em-

(Deylemi)

redin (öğretin) 10 yaşına gelince kılmazlarsa (hafif

Anne babalar çocukların yaşadıkları dönemin özelliklerini bilirse hem çocukların anormal dav-

şekilde) dövün. (Ebu Davud)

58

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


ranmadıklarını anlar hem de rahatlarlar. Bu rahatlık beraberinde sabır ve hoşgörüyü de getirir. Bu hadis her ne kadar bebeklik dönemindeki çocuklar için geçerli olsa da diğer yaş grubunda ki çocukların anne babalarına da mesaj vardır. “Seni anlıyorum, yanındayım” mesajını çocuklara her yaşta vermek kendilerini güvende hissetmeleri ve gelişimleri için çok önemlidir. Bu da kocaman bir yürek ve SABIR gerektirir. “Bizde sabır nerdeee?” “Peygamber değiliz ki” dediğinizi duyar gibiyim… Ama bu sadece vicdan rahatlatmak için uydurulan bir bahaneden ibarettir. İstesek sabrederiz. Unutmayalım. Allah kuluna bir sıkıntı verir ama ona sabredecek güçte verir. Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz hiç kaldıramayacağımız yükü bize yükler mi? Bize çocuğu bahşeden Allah onları sevecek, hoş görecek, sabredecek duyguları da mutlaka fıtratımıza vermiştir. Bize düşün sadece onu kullanmaktır.

ğimiz çocuklarımızın inşallah ileride bize de faydası olacaktır. Rasûlullah “Kişi öldükten sonra geride bıraktığı şeylerin en hayırlısı kendisine dua eden salih evlat” diye buyurarak buna dikkat çekmiştir.

Çocuklarımızı yetiştirirken sabrımızın zorlandığını, çileden çıktığımızı, saçlarımızın beyazlayacağı anlar olabilecekler. Ama ne olursa olsun beddua, lanetten uzak durmamız gerekir. Hiç olmadı “Allah hayrını versin” diyerek sinirimizi yatıştırabiliriz. Ki sabrın sonunun selamet olduğu unutulmamalıdır. Sabrederek güzelce yetiştirdi-

Velhamdülillahi rabbil alemin.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

(Ebu Davud)

5- İnanma İnanma deyince akla farklı farklı şeyler gelmektedir. Ama bizim inanmadan kastettiğimiz çocuk eğitimiyle ilgili yazılmış güvenli eserlere, uzmanların görüşlerine inanmak ve en önemlisi Peygamberin her konuda olduğu gibi bu konularda ki önerilerine kulak vermektir. Çünkü inanmak başarmanın yarısıdır. Rahman olan Allah evlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin ve yavrularımızı onun rızası çerçevesinde doğru yöntemlerle yetiştirip yönlendirebilmeyi hepimize nasip müyesser eylesin. Amin.

------------------------KAYNAKLAR: Çocuk Eğitiminde 40 Hadis; Esan Gül Çocuk ve Gençte Sosyal Gelişim; Prof. Dr. Kemal Çakmaklı

ZİLKÂDE 1436

59


SONER DURAL

ALDATICI ŞEYTANIN OYUNUNA GELMEK “Allah’ın emri yerine gelince şeytan şöyle der:

“Şeytan şüphesiz içki ve kumarla aranıza düş-

‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulun-

manlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan,

muştu. Bende size vaadde bulunmuştum. Fakat

namazdan alıkoymak ister.” (Maide; 91)

sözümden döndüm. Benim sizin üzerinizde

“Şüphesiz şeytan sizin bir düşmanınızdır. O

hâkimiyetim de yoktur. Fakat sizi sapıklığa ça-

halde siz de onu düşman tutun. O, kendi taraf-

ğırdım. Sizde bana uydunuz. O halde beni kı-

tarlarını, ancak alevli ateşin halkından olsunlar

namayın, kendinizi kınayın. Artık ne ben sizi

diye davet eder.” (Fatır; 6)

kurtarabilirim, ne de siz beni. Daha önce beni,

“Ey iman edenler! Hepiniz barış ve selamete girin

Allah’a ortak koşmanızı reddediyordum. Elbette

de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin

zalimlere can yakıcı bir azap vardır.‘ ” (İbrahim; 22)

aranızı açan belli bir düşmandır.” (Bakara; 208)

60

ZİLKÂDE 1436

O’nun İzinde...


Şeytanın Görevleri - Karı ve kocanın arasına girmek… - Ebeveyn ve çocuklar arasında düşmanlığa sebep olmak… - Aile ve akrabalar arasındaki bağların kopmasına neden olmak… - Komşuluk etmek…

haklarını

şıdır. Muhakkak bunlar, onları (doğru) yoldan alıkoyarlar ve onlar da kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf; 36-37)

Şeytandan Korunma Yolları:

“Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Onun için onlar, doğru yola gelemiyorlar.” (Neml; 24)

- Abdestli olmak, cünüp gezmemek.

ihlal

- Müslümanların bölük pörçük hale gelmesini sağlamak… - Helali haram, haramı da helal göstermek…

Peygamber (aleyhisselâm) soruyor, şeytan cevap veriyor. - Senin dostların kimlerdir? - Adaletle hükmetmeyen zalim,

- Müslümanları dünya gafletine düşürmek…

- Kibirli zengin,

- Kâfirlere şerli planları uygulatması…

- İçki içen,

İnsan ve Cin Şeytanların

- Gösterişe düşkün riyakâr,

Müslümanlara Vesveseleri;

- Hak yiyen,

- Sen daha gençsin… - Allah affedicidir…

- Namazı kılmayan, ağırdan alan,

- Kafayı yemişsin…

- Zekâtı vermeyen zengin,

- Kalbin temiz…

- Öleceğini düşünmeyen, habire mal toplayan kimse’’ der.

- Bu saatten sonra zor affedilirsin… - Nasıl olsa cehenneme girdikten sonra cennete girersin… - Bir defadan bir şey olmaz… - Atalarında böyleydi… - Emekli olduktan sonra ibadet edersin…

Şeytanın dostları kimlerdir? “Kim, Rahmân’ın Zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz bir arkadadergi.nebevihayatyayinlari.com

- Aldatan satıcı,

- Müslümanların arasını açan fitneci,

Atalarımız da şöyle demiştir: ‘‘Şeytanın dostluğu darağacına kadardır’’ demiştir. İnsanı aldatır, suyunu ısıtıvermez. Şeytan, inancı ve ameli zayıf kimselere yaklaşır. İsraf edenlerle yer içer. Besmelesizlerin yanında güçlenir.” Şeytan, dost gibi görünür, en büyük kötülüğü yapar. Son anda bile imansız göndermeye çalışır. ‘‘İmanla, Kur’an’la’’ diye dua boşuna değildir.

- Müslümanca yaşamak. - Yalnız yaşamamak.

- Besmelesiz iş yapmamak Atalarımız: - “Besmelesiz işe şeytan karışır’’ demiştir. Bilhassa çocuklarını yatırırken, kaldırırken, emzirirken anaların besmeleyi ihmal etmemeleri çok önemlidir. - İbadetli bir hayat yaşamak; Kur’an okumak. - Allah’a sığınmak. Kur’an’da: ‘‘Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın’’ buyrulur. (Fussılet; 36)

- ‘‘Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın’’ (A’raf: 200) buyrulur. Nâs, Felâk, Ayetel Kursi, Fatiha gibi sûreleri okuyarak korunmak çok önemlidir. Bilhassa istiâze (sığınma) duasını okumak çok etkili olur. ‘‘Eûzubillahimineşşeytanirracim Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azim’’ diyen Allah’a sığınmış olur. Allah’a sığınana ve Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez. -Bir önemli husus da şeytana kapı aralayıp işini kolaylaştırmamaktır. Kötü düşünüp kötü işler yapanların şeytan ortağı olur. Son olarak; bir hususa işaret etmek istiyorum. Ne yazık ki, Müslümanlar kendilerini yaZİLKÂDE 1436

61


ratan, yaşatan Allah’a taparken, kulluk yaparken; hidayet nasip olmayanlar, Allah’a kul olamayınca şeytana tapmakta, şeytana kul olmaktadır. Şeytana kulluk da ahlak, namus ve bütün kutsal değerler reddedilir. Şeytanı memnun edebilmek için kedi, keçi ve insan kurban edilir. Şeytanın kullarına emri şudur: ‘‘Vur, kır, öldür. Satanist, intiharı görev bilir. Uyuşturucu, alkol alarak ayinler yaparlar.

Dine, dini değerlere saldırmak görevleridir. Böylece bu yolla da dinsizlik yayılmak istenir. Şeytanın dostları: - Oturma arkadaşın kim?        - Faiz yiyen.  - Dostun kim?  - Zina eden.  - Yatak arkadaşın kim?      - Sarhoş  - Misafirin kim?         - Hırsız. - Elçin kim?         - Sihirbazlar.  - Gözün nuru nedir?     - Karı boşamak. - Sevgilin kim? 

62

ZİLKÂDE 1436

- Cuma namazını bırakanlar.

Buzağı, az ötede annesinin sü-

- Senin cismini ne eritir?       

tünün kovaya sağılmasını aç

- Tevbe edenlerin tevbesi.

karnıyla izlemeye daha fazla da-

- Ciğerini ne parçalar?   

yanamamış, debelenmiş ve boy-

- Allah’a yapılan bol bol istiğfar.

nundaki ip çözülmüş. Koşarak

- Yüzünü ne buruşturur?        

annesini emmeye giden buzağı

- Gizli sadaka. - Gözlerini kör eden nedir?        - Gece namazı. - İnsanların en şakisi kimdir?     - Cimriler 

süt kovasını devirmiş. Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. 

- Seni işinden ne alıkoyar?   

Yavrusuna

saldırılan

inek

- Ulema meclisleri

kayıtsız kalamayıp bir tek-

- Yemeğini nasıl yersin?      

mede kadını yere serip öl-

- Sol elimle, parmaklarımın ucu ile.

dürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayın pederi, ineğin

- Başını eğdiren nedir?        

gelinini

- Çokça kılınan cemaatle namaz.

ineği tüfekle vurmuş. Silah se-

Şeytanın Kötülüğünü Anlatan Güzel bir Hikâye: “Şeytanın İşi” Günlerden bir gün şeytanın yolu  bir köye düşmüş.  Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı  olup ineğini sağan genç bir  kadını  uzaktan  izlemiş.  Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.

öldürdüğünü görüp

sini duyan koca, karısını yerde cansız, babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş.  Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan; “BU FELAKETİ DE BANA YÜK-

LERLER, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ” demiş. O’nun İzinde...


HABER ANALİZ EMRAH SEVEN

DEMOKRASİ ALTINDA

NEFRET SÖYLEMİ H

alkın sandık başına giderek yöneticilerini seçtiği bir rejimin adı olan Demokrasi,

halkın yönetimi, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen siyasi yönetim biçimidir. Ancak bu bize anlatılan ve gösterilen kısmı, gerçek böyle midir? Gerçekten 4-5 yılda bir yapılan seçimlerle yöneticileri halk mı seçiyor yoksa senaryoları önceden belirlenmiş olan metni bizlere birileri ‘demokrasi’ ve ‘seçimler’ adı altında oynamamızı mı istiyor? Bugün bizlere sunulan metni oynamamız, bizlere verilen görevleri yerine getirmemiz istenmektedir. Anlaşılan bu demokratik sistem devam ettiği sürece figüran olmaya devam edeceğiz. İşin ilginç yanı ise bizi yaşatan, yaratan ve hüküm koyan Allah’ın bizden hangi sistemi, hangi yollarla getirmemiz gerektiğini bildirmesine rağmen inançlı insanların demokrasi rüzgârına kapılması

lumlarda % 50 – 60 ‘ı geçmeyen seçimlere katılım oranı biz de ise % 86’ları bulmakta.

Muhafazakâr Demokrat parti lideri Ahmet Davutoğlu katıldığı televizyon programında ‘Vatandaşların seçime katılım oranı beni çok mutlu etti.’, ‘Demokrasi Türkiye’de kökleşmiştir.’, ‘Avrupa Birliği temsilcilikleri bizleri hayranlıkla tebrik etti.’ gibi sözlerle Türkiye’nin demokrasiyi batıdan daha çok sahiplendiğini ifade etmiş ve bu mutluluğunu katıldığı her programda dile getirmiştir. İktidar partisi seçim sonuçlarını Demokrasi’nin zaferi olarak değerlendirirken meclise yeni giren

HDP’de buna benzer değerlendirmelerde bulundu ve ek olarak ‘barış kazandı’ , ‘özgürlükler kazandı’ , ‘ ezilmiş halklar kazandı’ gibi süslü ve kitleleri uyutmaya yönelik ifadeler kullandı.

ve Allah’ın ne istediğini unutmasıdır. Bizler bu

Neden mi böyle düşünüyorum?

noktada Kuran ve sünnete sahip çıkmamız gere-

Eli kanlı bir örgüt barıştan söz edemez.

kirken meseleyi yanlış anlayıp batının demokrasisine sahip çıkıyoruz. Hatta o kadar çok sahip çıkıyoruz ki meseleyi abartıyoruz. İslam’ı bırak-

Marksist ideolojiyi dayatan bir örgüt özgürlüklerden söz edemez.

tıktan sonra hiçbir zaman geçemediğimiz batıyı

Seçimlerde halkı tehdit eden bir örgüt Demokra-

seçimlere katılım oranında geçiyoruz. Batılı top-

si’den söz edemez.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

ZİLKÂDE 1436

63


Suriye’de kendi ideolojisinden olmayanları öldüren bir örgüt mazlumlardan söz edemez. Kitlesini yalanlarla yönlendiren bir örgüt doğrulardan söz edemez. Yasin Börü’yü öldüren bir örgüt silah bırakmaktan söz edemez. Temeli İslam olmayan bir örgüt adaletten söz edemez. Maddeleri daha da arttırabiliriz ama birkaç tane de örnek vermek istiyorum.

Her Sakallıyı IŞİD Gören HDP’li Vekiller HDP Bursa Milletvekili Asiye Kolçak, Maltepe’de gördüğü sakallı ve şemsiyeli adamı silahlı IŞİD üyesi sandı. Sosyal medyadan yaygara çıkarmaya çalışarak inancını yaşayan insanları hedef gösterdi. Millettin temsilcisi olamayacak HDP’li, sakallı kişinin fotoğrafını paylaşarak şu notu düştü: “Omzunda silah, kendinden emin bir şekilde dolaşan bu şahıs Maltepe Girne mah.” Bir başka haber Hakkâri’den… Medyada yansıyanlara göre; Afgan uyruklu 12 kişi Türkiye’ye turistik gezi düzenler. Yolları Hakkâri’ye düşer. Hakkârililer önce bu Afganları rehin alırlar sorgular. Bakarlar ki rehin aldıkları Afganlar IŞİD üyesi değil polise teslim ederler. Gürcistanlı inşaat işçisi sakal bıraktığından dolayı HDP sempatizanları tarafından IŞİD üyesi zannedilip tartaklandı.

turmaya çalışanlar ve kirli siyaset yapanlar aynı kişilerdir. Televizyon programlarında elinde saz ile özgürlük türküleri söyleyip mütedeyyin insanları hedef gösterenlerdir zulmün temsilcisi.

İstanbul Okmeydanı’na ilk defa gezmeye giden

Sonuç olarak;

sakallı ve cübbeli bir kişi Okmeydanı’nda oturan

Ayinesi iştir kişinin lâfa Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

gençler tarafından IŞİD üyesi iddiasından dolayı dövülerek hastanelik edildi. Bu haberler medyaya yansıyanlar, bir de medyaya tam manasıyla yansımayan 6 - 7 Ekim olayları var. 6 - 7 Ekim’de Türkiye’de mütedeyyin yüzlerce insana saldırı yapıldı. Kimileri dayak yedi, kimileri yaralandı, kimileri ise öldürüldü. Bu cinayetleri işleyenlerle, toplumu infiale sürüklemeye çalışanlar, toplumda nefret söylemi oluş-

64

ZİLKÂDE 1436

bakılmaz

(Kişinin aynası işidir, lâfa bakılmaz; bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.)

Ziya Paşa’nın beytinde özetlediği gibi pratik sahada adaletten yoksun olanlar, bireylere önyargıyla bakanlar, insanlara zulmedenler adaletten de özgürlükten de söz edemez. Önyargısız bir toplum duasıyla… O’nun İzinde...


Nebevi Hayat Dergisi 33. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Nebevi Hayat Dergisi 33. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement