Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Haziran 2015 1436 Ramazan

Yıl: 3 Sayı: 31 - Fiyatı: 7 TL

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Metin EKEN

Metin EKEN

Metin EKEN

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

Metin EKEN

Metin EKEN

Metin EKEN

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO


ABONELÄ°K REKLAMI


İMAM BUHARİ

Eğitim ve Araştırma Vakfı Hsp No:

7885000

0020 5000 0078 8500 0000 01

İban No: TR97 Şube:

KUMANYALAR

* Suriyeli mağdurlar * ilim talebeleri * ihtiyaç sahipleri

Yen�bosna

1. PAKET

65

a d a y n a m Bir Ku

a l ş ı ğ a B Sen

2. PAKET

85

* Kumanyalarınızı bizden alarak hayra vesile olabilirsiniz... Tel: (0 212) 550 63 77 Gsm: (0 538) 517 23 21

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Güneşli / Bağcılar - İstanbul bilgi@imambuharivakfi.org

www.imambuharivakfi.org


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 31 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Ercan Araz & Yakup Hazman Kapak Ercan Araz Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL.

nun izinde İçindekiler Ölüm Sekeratı ve Şiddeti / Selahaddin MAHMUD 4 Ölmeden Önce Vasiyet Edeceğin Şeylerin Arasına Bunlarıda Yaz / Yusuf YILMAZ 10 Allah ile Rasûlü’nün Arasını Ayıranlar ve Kabir Azabı Meselesi / Ömer ERGÜL 13 Kulum! Ben Seninleydim Ama Sen Kiminleydin? / Said ÖZDEMİR 18 Cennet Nimetleri / Hakan SARIKÜÇÜK 22 Cehennemde İnsanların Durumları / Ebubekir EREN 28 Sahabenin Rasûlullah Sevgisi / Ali YÜCEL 31 Gündem: Karışık İşler / Nedim BAL 36 Bir Annenin Rabbine Yakarışı / Halime YILMAZ 41 Önderlerimiz: İlim ve Dava Adamı Said Havva / Cihan MALAY 45 Arafta Bir Toplum: Arakan / Metin EKEN 52 Sahabenin Kur’an Anlayışı / Abdulkadir KİRAZ 55 Allah’ın Yardımını İstemez Misin? / Derya FIÇICI 58 Bir Ölüden Notlar / Esma KÖSE 60 Ey Müslüman! Öfkelenmen İçin Kaç İdam Daha Gerek / İbrahim ADAK 63

Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Haziran 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Biz onu (Kur’an’ı) kadir gecesinde indirdik. (Kadr; 1)


SAİD ÖZDEMİR KULUM! BEN SENİNLEYDİM AMA SEN KİMİNLEYDİN?

18

Hamd iman edip salih ameller işleyenler için Cenneti süsleyip küfredip zulmedenler için de Cehennemi alevlendiren Allah-u Teâlâ’ya olsun. Salat ve selam ümmetine cennetin hoş kokusunu ve cehennemin sıcaklığını hissedecek bir şuuru ortaya koyan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, ehline ve ashabına olsun. Nebevi Hayat Dergisi olarak bahardan yaz ayına girerken ölümü ve yeniden dirilmeyi gündemimize alarak ahiret hayatı ile bağımızı oluşturmayı hedefledik. Bunun içinde ölüm anıyla başlayıp kabirle devam eden yolculuğumuzda Cennet nimetleri ile nefes alıp

HAKAN SARIKÜÇÜK CENNET NİMETLERİ

22

cehennem ateşinin sıcaklığı ile korkularımızı yineledik. Dergi kapak konularımızla okurlarımızı ahirete hazırladık. Rabbim istifade edenler arasında bizi kılsın. Nebevi Hayat Dergisi olarak üç ayların girişinin İslam Alemi için hayırlar getirmesini, yıl içinde taşlaşan kalplerimizi yumuşatmasını, günah kirleri ile lekelenen amel defterimizin temizlenmesini, Müslümanlar üzerinde dolaşan zulüm bulutlarının dağılmasını Rahman ve Rahim olan Allah’tan niyaz ederiz. Nebevi Hayat Dergisi olarak başta Bangladeş’te idam edilmek suretiyle şehadete uğurladığımız Muhammed Kameruzzaman ve Allah

İBRAHİM ADAK EY MÜSLÜMAN! ÖFKELENMEN İÇİN KAÇ İDAM DAHA GEREK

63

için canlarını feda eden tüm şehidlerimizi rahmetle anıyor ve kanlarının yeryüzüne can vermesini Aziz olan Allah’tan talep ediyoruz. Selam ve dua ile…


Kapak Dosya

MAHMUT VARHAN

Ramazan Ay ve Kur’ân- Kerim

K

ur’an-ı Kerim’i Ramazan ayında indirerek, Ramazan’ı mübarek bir zaman dilimi yapan ve Kur’an-ı Kerim’in inzâline şükür olarak

Ramazan orucunu farz kılan Allah Azze ve Celle’ye hamd olsun. İnsanlara doğru yolu göstermesi ve hak ile bâtılı birbirinden ayırması için kendisine Kur›an-ı Kerim nâzil olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e, Ramazan ayını Kur’an-ı Kerim ile bereketlendiren âline, ashabına ve kıyamete kadar ihsan ile onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun.

4

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


İmdi; biz bu makalemizde Ramazan ayı ile Kur›an-ı Kerim›in münasebeti hakkında birkaç hususa değinmeye çalışacağız. Gayret bizden, tevfik ise Allah Teâlâ’dandır. 1- Kur’an-ı Kerim Ramazan Ayında Nâzil Olmuştur. Allah Azze ve Celle, Kur’an-ı Kerim’i kendisinde indirerek Ramazan ayını diğer aylardan üstün kıldığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayıdır ki Kur’an, insanlara bir hidayet rehberi, hidayetin ve furkân (hakkı bâtıldan ayıran kıstas)ın belgeleri olarak onda indirildi. Dolayısıyla sizden her kim o aya yetişirse, onda oruç tutsun…” (Bakara; 185) Bu ayet’i kerimenin nassı, Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında nâzil olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Bu ayet’i kerimenin tefsirinde Seyyid Kutub rahimehullâh şöyle demektedir: «Sıhhatli ve mukîm olan kimseye oruç farizasını edâ etmeyi sevdirmek için bu ayet’i kerime vârid olmuştur. Zira bu fariza, Ramazan ayı orucudur ki; bu, Kur’an’ın kendisinde nâzil olduğu bir aydır. Bu ya Kur’an’ın nüzûlünün Ramazan ayında başladığı anlamındadır; ya da Kur’an-ı Kerim’in çoğunluğu Ramazan ayında nâzil olmuştur ki, Kur’an-ı Kerim bu ümmetin ebedi kitabı olup, bu ümmeti karanlıklardan aydınlığa çıkaran odur. Bu ümmeti oluşturan, korkusunu güvene dönüştüren, yeryüzünde iktidar sahibi olmasını sağlayan; daha önceden varlık sahibi olmayan bu ümmeti, bir ümmete dönüştürecek dayanak ve özellikleri ona bahşeden bu Kitab’ı Mübîn’dir. Bu özellikler olmaksızın ne bir ümmet sözkonusu olabilir, ne onun için yeryüzünde bir mekân bulunabilir ve ne de semada anılmaya değer bir ümmet olabilir. İşte bu Kur’an-ı Kerim nimetine karşılık Allah Azze ve Celle’ye şükretmek için, Kur›an-ı Kerim›in kendisinde nâzil olduğu ayda oruç tutma emrine icâbet etmek gerekir.” (1) İmam Kurtubi rahimehullâh şöyle demektedir: «Allah Teâlâ’nın: “Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirildi…” kelamı; Kur’an’ın Ramazan ayında nâzil olduğunu açık ve net bir şekilde belirtmekdergi.nebevihayatyayinlari.com

tedir. Bu ayet’i kerime, Allah Azze ve Celle’nin şu sözünü açıklamaktadır: “Hâ, mîm. Apaçık kitap (Kur’an) hakkı için! Nitekim Biz onu mübarek bir gecede indirdik; kesinlikle Biz uyarıcılarız. Her hikmetli iş, o gecede ayırdedilir (hükme bağlanır).” (Duhân; 1-4) Bu geceden maksat, kadir gecesidir. Yine bu ayet, Allah Teâlâ’nın şu sözünü de açıklamaktadır: “Biz onu (Kur’an’ı) kadir gecesinde indirdik.” (Kadr; 1) Bu, kadir gecesinin başka bir ayda değil de Ramazan ayında olduğunun delilidir. Kur’an-ı Kerim’in kadir gecesinde Levhi Mahfûz’dan topluca indirilerek, dünya semasındaki Beytü’l-İzze’ye konulduğu; sonra Cebrail aleyhisselam’ın onu peyderpey emirler, yasaklar ve sebepler çerçevesinde bölüm bölüm indirdiği hususunda ihtilaf yoktur.” (2) İbni Kesir rahimehullâh şöyle demektedir: «Kur›an-ı Kerim›in Ramazan ayında indirilmesi gibi, diğer peygamberlere indirilen ilahî kitapların da bu ayda indirildiğini ifade eden hadisler bulunmaktadır. Nitekim Vâsile b. Eskâ’ radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İbrahim aleyhisselam’ın sahifeleri Ramazan’ın ilk gecesinde indirildi. Tevrat, Ramazan’dan altı gün geçtikten sonraki gecede indirildi. İncil, Ramazan’dan on üç gün RAMAZAN 1436

5


İmam Kurtubi rahimehullâh şöyle demektedir: “Allah Teâlâ’nın: “Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirildi…” kelamı; Kur’an’ın Ramazan ayında nâzil olduğunu açık ve net bir şekilde belirtmektedir. Bu ayet’i kerime, Allah Azze ve Celle’nin şu sözünü açıklamaktadır: “Hâ, mîm. Apaçık kitap (Kur’an) hakkı için! Nitekim Biz onu mübarek bir gecede indirdik; kesinlikle Biz uyarıcılarız. Her hikmetli iş, o gecede ayırdedilir (hükme bağlanır).” (Duhân: 1-4) Bu geceden maksat, kadir gecesidir. Yine bu ayet, Allah Teâlâ’nın şu sözünü de açıklamaktadır: “Biz onu (Kur’an’ı) kadir gecesinde indirdik.” (Kadr: 1) Bu, kadir gecesinin başka bir ayda değil de Ramazan ayında olduğunun delilidir. Kur’an-ı Kerim’in kadir gecesinde Levhi Mahfûz’dan topluca indirilerek, dünya semasındaki Beytü’l-İzze’ye konulduğu; sonra Cebrail aleyhisselam’ın onu peyderpey emirler, yasaklar ve sebepler çerçevesinde bölüm bölüm indirdiği hususunda ihtilaf yoktur.” geçtikten sonraki gecede indirildi. Ve Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’i Ramazan’dan yirmi dört gün geçtikten sonraki gecede (25. gecede) indirdi.” (3) Sahifeler ile Tevrat, Zebur ve İncil indirildikleri peygamberlere bir defada topluca inmiştir. Kur’an-ı Kerim ise önce dünya semasındaki Beytü’l-İzze denen yere bir defada inmiştir. Bu da, “Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik” ve “Doğrusu Biz onu mübarek bir gecede indirdik” ayetlerinde buyurulduğu gibi, Ramazan ayındaki mübarek gece olan kadir gecesinde gerçekleşmiştir. Daha sonra gelişen hadiselere göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peyderpey (23 yıl süresince) indirilmiştir. Birçok senedle gelen rivayetlerde İbni Abbas radıyallâhu anhuma böyle demiştir. Nitekim o şöyle demiştir: “Kur’an-ı Kerim Ramazan ayındaki “kadir gecesi”nde ve “mübarek gece”de bir defada indirildi. Sonra aylar ve günler boyunca (23 yıl müddetince)

6

RAMAZAN 1436

peyderpey, parça parça indirildi.” İkrime›nin rivayetinde ise İbni Abbas radıyallâhu anhuma şöyle demiştir: “Kur’an, Ramazan ayında ve kadir gecesinde bu dünya semasına bir defada topluca indi. Daha sonra Allah Azze ve Celle, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem’e dilediği şeyleri bildiriyor; müşrikler tartışmada her ne örnek getirseler, Allah Azze ve Celle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e onun cevabını gönderiyordu. Nitekim Allah Azze ve Celle başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?!” dediler. Biz onunla kalbine sebat (kavrama gücü) verelim diye böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk. Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, (onun karşılığında) sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmeyelim.” (Furkân; 32-33) (4) el-Hâsıl: Bütün bu açıklamalardan çıkan sonuç şudur ki; Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayında bulunan ve mübarek bir gece olan leyle’i kadirde bir bütün olarak topluca Levhi Mahfûz’dan dünya semasındaki Beytü’l-İzze’ye indirilmiştir. Aynı şekilde sahih olan görüşe göre Ramazan ayının 21. gününün gecesi olan Pazartesi gecesinde Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e nâzil olmaya başlamıştır. (5) Bütün bunlardan sonra deriz ki: Bu mübarek ayda gök kapıları açılmış ve ilahî rahmet sağanak sağanak beşeriyetin üzerine yağmıştır. Kıyamete kadar insaniyet âleminin dünyevî-uhrevî her türlü maslahatını temin etmeyi ve dünyevî-uhrevî her türlü mefsede ve zararı insanlıktan defetmeyi tekeffül eden ilahî kanunlar ve Rahmânî irşadlar bu mukaddes ayda nâzil olmaya başlamıştır. Bu ilahî rahmet ve hediyenin kıymetini bilerek bunun şükrünü edâ etmek için mübarek Ramazan ayını sıyâmla, kıyamla ve Allah’ın kelâmını tilâvet etmekle geçirenlere ne mutlu! Yazıklar olsun bu rahmet yağmurundan çöllere kaçan ve bu ilahî hediyenin kıymetini idrak edemeyen nankörlere! 2- Rasûl’i Ekrem, Her Ramazan’da Kur’an-ı Kerim’i Cebrail Aleyhisselam’a Arzetmiştir. İlk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur. Bundan sonra her sene Ramazan ayında Rasûl’i Ekrem O’nun İzinde...


sallallahu aleyhi ve sellem, o seneye kadar nâzil olan Kur’an-ı Kerim’i Cebrail aleyhisselam’a arzediyordu. Vefat edeceği senenin Ramazan ayında ise iki defa arzetmişti. Bundan dolayı da Ramazan ayına “Kur’an ayı” denilmesi gayet yerinde olmuştur. Çünkü Kur’an ile Ramazan arasında özel bir münasebet ve hususiyet bulunmaktadır. Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhuma dedi ki: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en cömerdiydi. Cömertliği Ramazan ayında iyice artardı. Zira bu ayda Cebrail aleyhisselam ile bir araya gelir, Kur’an’ı ona arzederdi. Cebrail aleyhisselam Ramazan ayının her gecesinde onunla bir araya gelir, ondan Kur’an’ı dinlerdi. İşte Cebrail aleyhisselam’ın kendisi ile bir araya geldiği bu esnalarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayır hususunda esen rüzgârlardan daha cömertti.” (6) Ebû Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: “Cebrail aleyhisselam her sene bir defa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an’ı arzediyordu; vefat edeceği sene ise iki defa arzetti.” (7) İbni Receb el-Hanbeli rahimehullâh dedi ki: Bu hadis göstermektedir ki, Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’i tilâvet ederek incelemek, bunun için toplanmak ve Kur’an-ı Kerim’i, onu daha iyi hıfzetmiş olan birine arzetmek müstehabtır. Yine bu hadis’i şerif göstermektedir ki, Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim tilâvetini daha da çoğaltmak müstehabtır. Hz. Fâtıma radıyallahu anha’nın rivayet ettiği hadis’i şerifte, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona şunu haber vermiştir: “Cebrail aleyhisselam ile her senede bir defa karşılıklı birbirlerine Kur’an-ı Kerim’i arzederlerken; vefat edeceği sene iki defa arzetmişlerdi.” (8) İbni Abbas radıyallahu anhuma’nın hadisinde de “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Cebrail aleyhisselam arasındaki bu karşılıklı arzın gece meydana geldiği” geçmişti. Bu da Ramazan ayının gecelerinde bolca tilâvet yapmanın müstehab olduğuna delalet etmektedir. Çünkü geceleyin insanı meşgul eden durumlar bulunmaz, himmetler kuvvet kazanır ve okunan Kur’an üzerinde iyice düşünüp anlamak hususunda kalb ile dil birbirine yardımcı olurlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Gece dergi.nebevihayatyayinlari.com

kalkışı (var ya!) O hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibari ile daha sağlamdır.” (Müzzemmil; 6) Ramazan ayının Kur’an-ı Kerim ile özel bir münasebet ve hususiyeti bulunmaktadır.” (9) Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkıp, günümüze kadar tevârüs eden Ramazan’ı şerifte mukâbele okuma âdeti de yukarıda geçen hadis’i şeriften ilham alınarak uygulanmıştır. Allah’ın izniyle bu da güzel görülmesi gereken İslamî âdetlerdendir. 3- Ramazan Ayında Kur’an Tilâveti ile Kıyamda Bulunmak Ramazan ayında yapılması teşvik edilen en önemli sünnetlerden biri de teravih namazıdır. Teravih namazında Kur’an tilâveti yapılarak kıyam çok uzatıldığından dolayı, teravih namazına “Ramazan’ın kıyâmı” denilmiştir. Ebû Hureyre radıyallahu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Her kim iman ederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan kıyamını gerçekleştirirse (teravih namazı kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.” (10) Selef’i salihin döneminde teravih namazlarında genelde Kur›an-ı Kerim hatmedilirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Ramazan ayının gecelerinde kıyamı uzattıkça uzatır ve tertil üzere Kur’an-ı Kerim’i tilâvet ederdi. Huzeyfe radıyallahu anhu’nun aktardığına göre; “Ramazan gecelerinden birinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek onunla birlikte namaz kılmıştır. Rasûl’i Ekrem bir rekatın kıyamında Bakara, Nisâ ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuştur. Cehennemle korkutan bir ayet’i kerime geldiğinde, hemen orada durur ve ondan Allah Azze ve Celle’ye sıRAMAZAN 1436

7


insanların tembelliğinden dolayı bunun terkedilmemesi gerekir. İmam Ahmed rahimehullâh’a göre ise, bu konuda me’mumların (imama tâbi olanların) hallerinin gözönünde bulundurulması ve onlara meşakkatli olmayacak bir miktarda tilâvet yapılması gerekir ki; bunun orta hali her rekatta beş, altı veya yedi ayet okumaktır. Bütün bunlar teravih namazı cemaatle kılındığı zaman geçerlidir. ğınır, ondan korunmayı dilerdi. Böylece bütün namazı uzatarak sabaha kadar ancak iki rekat namaz kılabildi.” (11) Hz. Ömer radıyallahu anhu, Ramazan ayında insanlara teravih namazı kıldırmaları için Übey b. Ka’b ile Temim ed-Dâri radıyallahu anhuma’yı görevlendirmişti. Namaz kıldıran imam, her rekatta iki yüz ayet okumaktaydı. Öyle ki kıyamın uzunluğundan dolayı insanlar âsâlara dayanıyorlardı. Namazı ancak fecrin doğuşuna yakın bir zamanda bitirebiliyorlardı. Şöyle de rivayet edilmiştir: Hz. Ömer üç imam görevlendirmişti. Bunlardan hızlı okuyana, her rekatta otuz ayet okumasını; orta halli okuyana, her rekatta yirmi beş ayet okumasını; ağır ve yavaş okuyana da her rekatta yirmi ayet okumasını emretti. Tâbiin zamanına gelince, Ramazan kıyamında Bakara sûresini sekiz rekatta okuyorlardı. Şayet birisi Bakara sûresini on iki rekatta okuyacak olsaydı, onun, namazı hafif tuttuğunu ve hızlı kıldırdığını düşünüyorlardı. Daha sonraki dönemlerde insanların dindeki zayıflıkları arttıkça, bu mübarek aydaki Kur’an tilâvetinin miktarı da azaldı. Öyle ki iş bizim zamanımıza gelince, bir ayeti bile ikiye ayırarak yarısını bir rekatta diğer yarısını da diğer rekatta okuyan jet imamlar türedi! Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh! İmam Malik ve İshak b. Raheveyh rahimehumallâh’a göre her rekatta en az on ayet okuyarak Ramazan boyunca bir hatim yapmak müstehab olup, bundan daha az okumak mekruhtur. Hanefi mezhebinde de Ramazan ayı boyunca teravih namazında bir hatim yapılması sünnet olup,

8

RAMAZAN 1436

Tek başına namaz kılan kimse, ittifakla istediği kadar kıyamı uzatabilir ve kıraatin miktarını arttırabilir. Nitekim selef’i salihinden bir rekatta hatim yapanlar da bulunmaktadır. Aynı şekilde kıyamı uzatmasına rıza gösteren bir topluluğa namaz kıldıran imam da dilediği kadar kıraatte bulunabilir. Selef’i salihinden bazıları teravih namazında üç gecede bir Kur’an-ı Kerim’i hatmediyor; Katade b. Diâme gibi bazıları da haftada bir hatmediyor; Ebû Recâ el-Utâridi gibi diğer bazıları da her on gecede bir hatim yapıyorlardı. Bütün bunlar selef’i salihinin, “Kur’an ayı” olan Ramazan’ı şerifte Kur’an-ı Mübîn’in feyzinden hissedâr olmaya ne kadar hırslı olduklarını göstermektedir. Allah onlardan razı olsun! 4- Selef’i Salihin Ramazan Ayında Genel Olarak Kur’an Tilâvetine İhtimam Göstermiştir. Selef’i salihin Ramazan ayında namazın dışında da Kur’an tilâvetine çok önem veriyor ve Ramazan ayını tam bir “Kur’an ayı”na dönüştürmek için vakitlerinin çoğunu Kur›an tilâveti ile geçiriyorlardı. el-Esved b. Yezid Ramazan ayında iki gecede bir Kur’an-ı Kerim’i okuyordu. İbrahim en-Nehai Ramazan ayının son on gününde iki günde bir hatmediyor, ayın diğer bölümünde ise üç günde bir hatmediyordu. İmam Şafiî Ramazan ayında teravih namazı haricinde altmış hatim yapıyordu. İmam Ebû Hanife’nin de teravih namazı haricinde altmış hatim yaptığı rivayet edilmiştir. Buna göre gündüz bir hatim, gece de bir hatim yapıyordu. O’nun İzinde...


Ayrıca Ramazan ayı boyunca teravih namazlarında da bir hatim yapıyordu. İbni Abdi’l-Hakem şöyle demektedir: Ramazan ayı girdiğinde İmam Malik rahimehullâh hadis okutmayı ve ilim ehlinin meclislerinde oturmayı terkedip, mushaf’ı şeriften Kur’an tilâvet etmeye yöneliyordu. Abdürrezzak dedi ki: Ramazan ayı girdiği zaman Süfyan es-Sevri rahimehullâh bütün ibadet çeşitlerini terkeder, sadece Kur’an-ı Kerim tilâvet etmeye yönelirdi. Hz. Âişe radıyallahu anha da Ramazan ayında güneş doğuncaya kadar mushaf’ı şeriften Kur’an tilâvet eder, güneş doğunca da uyurdu. Bu konuda selef’i salihinden daha pek çok örnekler mevcuttur.

Hz. Ömer radıyallahu anhu, Ramazan ayında insanlara teravih namazı kıldırmaları için Übey b. Ka’b ile Temim ed-Dâri radıyallahu anhuma’yı görevlendirmişti. Namaz kıldıran imam, her rekatta iki yüz ayet okumaktaydı. Öyle ki kıyamın uzunluğundan dolayı insanlar âsâlara dayanıyorlardı. Namazı ancak fecrin doğuşuna yakın bir zamanda bitirebiliyorlardı. Şöyle de rivayet edilmiştir: Hz. Ömer üç imam görevlendirmişti. Bunlardan hızlı okuyana, her rekatta otuz ayet okumasını; orta halli okuyana, her rekatta yirmi beş ayet okumasını; ağır ve yavaş okuyana da her rekatta yirmi ayet okumasını emretti.

Üç günden daha az bir müddette Kur’an-ı Kerim’i hatmetmenin nehyedilmesine gelince; bu yasak, sürekli bu şekilde tilâvet etmeye yönelik bir yasaktır.(12) Fakat Ramazan ayı gibi, özellikle de kadir gecesinin arandığı geceler gibi faziletli zamanlar ile Mekke-i Mükerreme gibi şerefli mekânlara gelince; bu tür zamanları ve mekânları ganimet bilerek değerlendirmek ve bolca Kur’an-ı Kerim tilâvet etmek müstehabtır. Bu konuda İmam Ahmed, İshak b. Raheveyh ve diğer imamların görüşleri ve amelleri bu şekildedir. 5- Kur’an-ı Kerim Tilâveti Hususunda Ramazan’ı Şerif En iyi Şekilde Değerlendirilmelidir. Ramazan’ı şerifte insanın en çok meşgul olması gereken ve gözetip koruması lazım olan üç amel vardır: Ramazan’ın asıl vazifesi olan gündüz sıyamı, Ramazan gecelerinin kıyamı ve muhtaç olanlara tasaddukta bulunup Allah yolunda infak etmek. Bunları hakkıyla yerine getiren ve bu amellerin hukukunu muhafaza eden kimse, Allah’ın izniyle hesapsız bir mükâfata nâil olur, rahmet ayı olan Ramazan’ı şerifte ilahî rahmete garkolur ve anasından doğduğu günkü gibi günah kirlerinden paklanmış bir şekilde affedilmiş olarak Ramazan ayından çıkar. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Oruç ve Kur’an kıyamet gününde kul için şefaat ederler. Oruç der ki: “Ya Rabbi, ben gündüz onu yemekten ve arzularından alıkoydum; bundan dolayı beni ona şefaatçi eyle.” Kur’an der ki: “Ben de onu geceleyin uykudan alıkoydum; bundan dolayı beni ona şefaatçi eyle.” Buyurdu ki: “İkisinin de onun hakkındaki şefaatleri kabul edilir.” (13) İbni Receb el-Hanbeli dedi ki: “Bu hadis’i şerife göre oruç, kendisini yemekten ve bütün haram olan arzulardan alıkoyduğu kimselere şefaat edecektir. Bu arzuların haram kılınmasının; yemek, içmek, cinsel ilişkide bulunmak ve bu sonuncusunun mukaddimeleri gibi oruç haline has olması ile; haram olan sözler, haram bakış, haram olan dinleme ve haram kazanç gibi bütün hallerde haram kılınmış olmaları arasında bir fark yoktur. İşte oruç kişiyi bütün bu haram kılınmış arzularından alıkoyarsa, kıyamet gününde Allah Azze ve Celle’nin huzurunda ona şefaat eder. Fakat orucunu zayi eden ve orucun kendisini Allah’ın haram kıldığı şeylerden alıkoyamadığı kimseye gelince; bu oruç sahibinin yüzüne çarpılmaya layıktır. Orucu ona şöyle der: “Beni zayi ettiğin gibi Allah Teâlâ da seni zayi etsin.” RAMAZAN 1436

9


Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim de ancak gece uykusunu kaçırdığı kimseye şefaat eder. Zira Kur’an okumayı öğrenip de onunla geceyi ihya ederek kıyama duran kimse, onun hakkını edâ etmiş olur ve Kur’an da bu kimseye şefaatçi olur. O bu dünyada Kur’an-ı Hakîm’in hukukunu muhafaza ettiği gibi, Kur’an-ı Hakîm de ayakların kaydığı kıyamet gününde onu koruyup muhafaza edecektir. Ancak Kur’an okumayı öğrendiği halde geceyi onunla ihya etmeyen, onu tilâvet ederek kıyama durmayan ve gündüz de onunla amel etmeyen kimseye gelince; kıyamet gününde Kur’an-ı Kerim onun hasmı olup, ondan zayi ettiği haklarını talep edecek ve bu durum onun aleyhine sonuçlanacaktır.” (14) Allah Teâlâ bizleri orucun ve Kur’an-ı Hakîm’in haklarına riâyet eden kullarından eylesin! Âmin!

4. İbni Kesir Tefsiri: 1/37-39. Özetle alıntılanmıştır. 5. bkz: Mübârekfûri, Rahîku’l-Mahtûm: 86-87 6. Buhari: 6, 1902, 3554; Müslim: 2038 7. Buhari: 2044, 4998 8. Buhari: 3624; Müslim: 2450 9. İbni Receb, Letâifü’l-Meârif: 315 10. Buhari: 37; Müslim: 1776 11. bkz: İmam Ahmed, Müsned: 5/400. Sahih bir hadistir. 12. Bu konudaki hadis şudur ki: Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kur’an’ı üç günden az sürede okuyup bitiren bir şey anlamaz.” (Ebû Dâvûd: 1394; Tirmizi: 2949; Nesâi, Sünen-i Kübrâ: 8067; İbni Mâce: 1347; İmam Ahmed, Müsned: 2/165. Tirmizi, bu hadisin Hasen-Sahih olduğunu söylemiştir. 13. İmam Ahmed, Müsned: 2/174 (6626). Heysemi “Mecmeu’z-Zevâid” (3/181)de şöyle demektedir: “Bu hadisi İmam

-------------------------

Ahmed ve Taberâni rivayet etmişlerdir. Taberâni’nin ricâli, Sahih hadisin şartlarına uygundurlar.” Hadisin isnadı Sa-

1. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’an: 1/171

hihtir.

2. Kurtubi Tefsiri: 1/293

14. bkz: İbni Receb, Letâifü’l- Meârif: 319-322. Özetle alıntı-

3. Zayıf bir hadistir. Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/107 (16984)

lanmıştır.

10

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


Kapak Dosya

H

HAKAN SARIKÜÇÜK

amd; Oruç gibi bir ibadeti kulları için karşılığını

sadece kendisinin vereceği hesapsız bir ecir kapısı kılan Allahu Teâlâ’ya; Salât ve selâm ise farz kılındığı andan itibaren sadece farz olan kısmıyla

yetinmeyip

orucun

sünnet veya diğer bir tabirle mendub olan durumlarını hem öğreten hem de bizzat uygulayan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize, Allah’ın af ve mağfireti de Rabbinin emirlerini ve Rasûlünün sünnetini baş tacı edinip oruç emirlerini farz ve nafileleriyle birlikte yerine getir-

Orucun Hikmet ve Gayesi

meye özen gösteren müminlerin üzerine olsun. dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

11


Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa, Allah o bir günlük oruca karşılık o kimsenin yüzünü yetmiş yıl ateşten uzaklaştırır.” (1)

Ramazan orucu hicretten bir buçuk yıl sonra Şaban ayının onunda farz kılınmıştır.

Allah o bir günlük oruca karşılık o kimsenin yüzünü yetmiş yıl ateşten uzaklaştırır.” (1)

Oruç kelimesi Farsça “rûze” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Arapça ifadesiyle “savm ve sıyam” kelimesi sözlükte bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek manalarına gelir. Orucun hikmetleri gerçek manasıyla Rabbimiz katında malum olan bir husustur. Bizlerin tespit edebildikleri ise belki de bunların bir zerresini bile teşkil etmeyecektir. Yine de gücümüz ve kasır olan bilgilerimizle orucun hikmetlerinden şöylece bahsetmemiz mümkündür:

Ebu Umâme radıyallahu anh’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Bana bir amel emret ki onu yapayım o da şöyle buyurdu: “Oruç tutmaya bak çünkü sevap kazanmak yönünden onun bir dengi yoktur.” (2)

• Oruç Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktan ibaret olan takvaya sebep olur. Nitekim Bakara Sûresi 183. Ayette Rabbimiz “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takva sahibi olursunuz (korunursunuz.)” takva temelinin oruç tutmakla gerçekleşebileceğini bildirmiştir. Yine bu ayet ile Rabbimiz azze ve celle, geçmiş ümmetlere farz kılmış olduğu bu önemli vazifeyi bizim ümmetimize de farz kılmıştır. Dolayısıyla Oruç emri geçmiş ümmetlerden beri devam edegelen ve kıyamete kadar devam edecek olan ve İslâm’ın en önemli şartları arasında yerini alan ihmal ve gözardı edilemeyecek bir ibadettir. • İçine riyanın bulaşması en az seviyedeki amellerden olması sebebiyle de sevabı en çok olan ameller arasındadır. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim Allah rızası için bir gün oruç tutarsa,

12

RAMAZAN 1436

• Orucun amacı müslüman kişiyi Allahu Teâlâ’nın emirlerine uymaya ve yasaklarından kaçınmaya alıştırmaktır. • Oruç tutmaktaki diğer bir hikmet ise kulun günahlarının bağışlanmasına bir vesile olmasıdır. Oruç önceki bir yılda işlenmiş olan küçük günahlara kefarettir. Nitekim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (3) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Tebareke ve Teâlâ Ramazan ayının orucunu size farz kıldı, bende size gecelerini namazla geçirmenizi tavsiye ve teşvik ediyorum. Kim o ayda, “Allah’a inanarak ve sevabını da Allah’tan bekleyerek orucunu tutar ve gecelerini de namazla geçirirse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından arınır.” (4) • Oruç kulun yüzünü hem dünyada hem de ahiret te güldürecek amellerdendir. Nitekim yüzlerin karardığı ve kasvetin ve zilletin yüzleri bürüdüğü o kıyamet gününde kulun yüzünü güldüren oruç amelinden daha güzel ne olabilir ki? Ebu Said radıyallahu anh’ten rivayete göre, şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve O’nun İzinde...


sellem şöyle buyurdu: “Kutlu ve yüce olan Allah şöyle buyuruyor: Oruç benim içindir yani, benim rızamı kazanmak için tutulur. Ve onun mükâfatını da fazlasıyla ben vereceğim, oruçlu kimsenin iki sevinçli anı vardır. İftarını açtığında sevinir. Allah’a kavuştuğu andaki mükâfatı da yine sevinmektir. Canım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha iyidir.” (5) buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir. • Orucun müslüman kişiye kazandırdığı diğer bir hususta sabırdır. Nitekim günlük olaylar karşısında sabırlı olmayı öğrenen kişi hem dünyası, hem de ahireti için çok şeyler kazanmış olur. Rabbimiz azze ve celle Kur’an-ı Kerimin birçok yerinde sabreden kulları ile birlikte olacağını ve sabredenlere ecirlerinin hesapsız bir şekilde verileceğini haber vermiştir. “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (6) “Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (7) Hadisi şeriflere göz attığımızda ise Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Oruç sabrın yarısıdır.” (8) ve “Oruç bir kalkandır.” (9) şeklinde buyurduğunu görürüz. • Bütün ameller için bir mükâfat tayin edildiği halde Rabbimiz Oruç ibadetinin sevabını bunun dışında bırakmış ve özel bir mükâfatının olacağını ve bu mükâfatı da bizzat kendisinin vereceğini belirtmiştir. Kudsi bir hadiste: “Her bir iyilik için on mislinden yedi yüz misline kadar karşılık vardır. Fakat oruç bunun dışındadır. Çünkü oruç benim içindir, onun karşılığını ben vereceğim.” (10) • Bununla beraber oruç tutan müslümanlar “Reyyan” denilen ve yalnızca oruçlulara has kılınan özel bir kapıdan cennete girmeye de hak kazanacaklardır. Sehl radıyallahu anh bize aktararak şöyle dedi: “Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü, oruçlular nerede diye seslenilir ve onlara dergi.nebevihayatyayinlari.com

Reyyan kapısından girmez misiniz buyurun denilir. O kapıdan girenler asla susuzluk çekmezler, onlar o kapıdan girince kapı kapanır, o oruçlulardan başka hiçbir kimse o kapıdan içeri giremez.” (11) • Orucun dini faydasının yanında ruhi bakımdan, sağlık bakımından, sosyal ve ekonomik bakımdan ve daha birçok yönden faydaları da izah edilebilir. Ancak orucun kazandıracağı maddi ve manevi faydalar dini faydasından sonra gelir. Oruç her şeyden önce Allah’a kulluk amacıyla yapılır. Oruç bir yıl boyunca yorulan bedeni bir nevi dinlendirme ve bakıma çekmek gibidir. Vücut organları ki özellikle mide ve sindirime yardımcı olan böbrek, bağırsaklar, nefes borusu gibi diğer organlar bu sayede dinlenme fırsatı bulmuş olur. Nitekim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Oruç tutun, sıhhat bulun” (12) buyurmuştur. • Oruç diğer taraftan nefse sahip olma, şehveti ve nefsi arzuları teskin edip kontrol altına almada da önemli bir role sahiptir. Alkame radıyallahu anh’den rivâyete göre, İbn Mes’ud; Arafat’ta, Osman ile karşılaştı, onunla yalnız kalıp ona bir şeylerden bahsetti. Osman da İbn Mes’ud’a, dedi ki: Sevdiğin bir genç kızla seni evlendireyim. Bunun üzerine Abdullah, Alkame’yi çağırarak şu hadisi söyledi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Evlenmeye gücü yetenleriniz evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan sakındırır. İffeti korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehevî arzuları azaltır.” (13) İbni Humâm rahimehullah ( ö. 861/1457) orucun birçok faydaları sebebiyle meşru kılındığını belirtRAMAZAN 1436

13


tikten sonra, bunlardan önemli gördüğü üç tanesini zikreder:

leri gibi olmalarını istiyorlar. İslâm’ın edebinden

• İnsanı daima surette kötülüğe ve fıska çekmek için uğraşan nefis, oruçla sükûnet bulur ve bu sebeple de nefsin harama karşı isteği kırılır.

meydan okurcasına oruçsuzluklarını her fırsatta

• Oruç yoksullara acımayı ve onlara şefkatli olmayı öğretir. Çünkü nefis açlığın acısını tadınca ancak yoksulun halinden anlar ve yapacağı yardımlarla Allahu Teâlâ katında güzel bir karşılığa kavuşur.

bilinçlenmeyecek olursak belki yakın bir zaman

• Oruç tutan kişi yoksulların katlanmış olduğu güçlükleri bizzat yaşayarak onların sıkıntılarını daha iyi anlar. Bu durum da oruç tutarak bu sıkıntıları idrak eden kişiyi yoksulların problemlerine eğilmeye ve çözüm aramaya sevkeder. Ve böylece Allah katında derece kazanır.

mini olumlu yöne kanalize edemeyecek olursak

Sonuç olarak; Orucun bunca dini ve dünyevi faydası varken orucu bir külfet olarak gören ve oruç yerine perhiz yapmak suretiyle kendini aç bırakan, diyetler ve sporlarla vücutlarını bakıma alan kimselere kendilerine ahirette de fayda verecek olan oruç ibadetini aksatmamalarını tavsiye ederiz. Gösterişli, iyi ve düzgün bir vücuda sahip olmak, daima beğenilmek ve takdir edilmek uğruna aç kalan kimselerin Rabbimiz azze ve celle’nin beğenisini ve takdirini kazanmaya çalışmaları daha uygun olmaz mı? Bu uğurda meşakkate katlanan kimselerin Rabbimizin rızası uğruna meşakkatlere tahammül etmesi gerekmez mi? Bunu sırf Rabbimizin bir farzı olduğu için canı gönülden seve seve yapmaları gerekmez mi? Tüm bu hususları iyice düşünmeli ve teslim olduğumuzu iddia ettiğimiz İslam’ın bu emrini de gereken titizlikle yerine getirmeliyiz.

amelin hakkını verebilmek için tüm gayretleri-

Son yıllarda Ramazan orucunun yaz mevsimine denk gelmesi sebebiyle maalesef toplumumuzda oruca karşı gereken alaka ve sabır bir hayli azalmaya başladı. İnsanlar eskiden oruç tutamadıklarında bu durumu saklamak için gayret gösterirlerken utanır, ezilir bükülürken şimdilerde ise kendi oruçsuzluklarına ortak arama derdindeler. Nedense kendilerini bu emre karşı lakayt ve ilgisiz kılanlar ve oruca gereken değeri ve önemi vermeyenler, çevrelerindeki kimselerin de kendi-

5. İbn Mâce, Sıyam: 1; Müslim, Sıyam: 30

14

RAMAZAN 1436

mahrum kalan bazı zavallılarda çevrelerine göstermekten ve ilan etmekten çekinmiyorlar. Ne acı bir durum ki eğer toplum olarak bu hususta da bizler de toplumda marjinal kalacak ve bugün Avrupa toplumlarında müslümanlara bakıldığı gibi yarın bizlerde bu tür garip bakışlara hedef olacağız. Orucun bizlerdeki etkisini ve değişigelecek nesillerimizin oruç diye bir ibadetten habersiz kalmaları kaçınılmaz bir durum olacaktır. Bu sebeple kendimiz ve çevremize oruç bilincini yerleştirebilmemiz gerekir. İslâm’ın önemsediği ve ehemmiyetle teşvik ve emrettiği böyle bir mizi, kendimiz ve gelecek nesillerimiz için göstermek durumundayız. Yoksa savmımızı (orucumuzu) başımızdan savmış (uzaklaştırmış) oluruz ki, Rabbim muhafaza buyursun, bunun hesabını verebilmemiz mümkün olmaz. Rabbim oruç bilincini daima surette içinde taşıyan ve bu büyük ecir menbaından istifade eden kullarından eylesin. Selâm ve dua ile.

-------------------------

1. İbn Mâce, Sıyam: 34; Müslim, Sıyam: 31 2. Müsned: 21122 3. Buhari Savm, 6. 4. İbn Mâce, İkametü’s Salât: 173. 6. Bakara, 153. 7. Zümer, 10. 8. Tirmizi Deavât, 86. 9. Buhari Savm, 9; Tirmizi, İman,8. 10. Buhari, Savm, 2, 9; Müslim, Sıyam, 30, 164; Nesâi, Syam, 42. 11. Buhârî, Savm: 4; Tirmizî, Menakıb: 16 12. Ebu Nuaym “Tıb” bahsinde Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir. Hadis Hasen’dir. 13. Tirmizî, Menakıb: 16; Buhârî, Savm: 4

O’nun İzinde...


MUHAMMED ALİ MÜCAHİD

İFTAR VE

SAHURUN

FAZİLETİ H

iç şüphesiz orucun maddi (sıhhi) ve manevi faydaları vardır.

Faydalar, ferdi o ameli yerine getirme hususunda teşvik eder. Artık ibadetlerin maddi faydaları anlatılarak insanlar teşvik edilmekte ancak bu sefer niyetlerin yönü Allah rızasından çok sağlığa iyi geldiği için yapılır hale gelerek değişmektedir. Elbette ki orucun, sahurun ve iftarın faydaları

‫ت ََس َّح ُروا َف ِإ َّن في السّ حُو ِر بَر َك ًة‬ “Sahur yapınız, zira sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45)

Bir başka hadiste ise: “Sahur yemeğinde bereket vardır. Bir yudum su bile içecek olsanız sahura kalkmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü

çoktur ancak dikkat dağılmaması düşüncesiyle

sahura kalkana Allah rahmet eder, melekler de bağış-

biz sadece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sel-

lanmaları için dua ederler.” (Müsned, 3-44)

lem’in teşvik edici sözlerine dikkatlerimizi toplayarak sadece manevi boyuttan nazar ettik.

SAHURUN FAZİLETİ Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: dergi.nebevihayatyayinlari.com

Amr İbnu’l-Âs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bizim orucumuz ile Ehl-i kitabın orucu arasındaki en önemli fark, sahur yemeğidir. “ (Müslim, Sıyâm 46. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 15; Tirmizî, Savm 17; Nesâî, Sıyâm 27)

RAMAZAN 1436

15


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iftarı açtıktan sonra şöyle dua ederdi: “Susuzluk gitti,

“Sahur yemeğinde bereket vardır. Bir yudum su bile içecek olsanız sahura kalkmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü sahura kalkana Allah rahmet eder, melekler de bağışlanmaları için dua ederler.”

damarlar serinledi ve inşallah sevap da gerçekleştir.” Yine aynı yerde Peygamber efendimizin iftar ettiği zaman “Allah’ım! Sadece senin rızan için oruç tuttum ve senin verdiğin rızıkla orucumu açtım.” dediği nakledilmiştir. (Ebu Davud, Siyam 22)

(Müsned, 3-44)

ORUÇLUYA İFTAR ETTİRMENİN FAZİLETİ: İFTARIN FAZİLETİ

Ramazan’ın hayır vesilesi olmasının ayrı bir un-

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu ko-

vanı da iftar davetleridir. Efendimiz sallallahu

nuda şöyle buyurmuştur:

aleyhi ve sellem ve sahabe-i kiramın sofraları

“Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir: 1-Oruçlunun iftar vaktindeki duası, 2- Adaletli hükümdarın duası, 3- Mazlumun duası.”

َّ ‫حهُما ِإذا أ َ ْفط َر َف ِرحَ ب ِف ْط ِر ِه وإ َذا‬ ُ ‫ائم َف ْر َحت َِان ي ْفر‬ ِ ‫للص‬ ‫ص ْو ِم ِه‬ َ ‫فرح ِب‬ ِ ُ‫لَقي ربَّه‬

‫الصيا ُم لي وأَنا‬ َ ُ‫ي ْت ُر ُك طَعا َمهُ و ََشرابَه‬ ِّ ‫وشهْوتَهُ مِنْ أَجْلي‬ ‫أ َ ْج ِزي بِ ِه والحسـ َنةُ بِعَشْ ِر أ َ ْمثَالِهَا‬ “Oruçlu mü’minin ferahlayıp sevineceği iki an vardır: Birisi iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim,

Sıyâm, 163)

misafirsiz kalmamıştır. Hatta misafirsiz yemek yemeyen hanelerin sayısı hiç de az değildir. İki cihan serveri buyurmuşlardır ki:

َّ ‫مَنْ َف‬ ‫ص مِنْ أجْر‬ ُ ‫صائماً كا َن لَهُ ِمث ُْل أ َ ْج ِر ِه َغ ْي َر أ َ ّنَهُ ال يَ ْن ُق‬ َ ‫ط َر‬ َّ ٍ‫ائم شيء‬ ِ ‫الص‬ “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî, Savm, 82. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd, 44; İbni Mâce, Sıyâm, 45)

İFTAR VERENE ORUÇLUNUN DUASI:

َ ‫أ َ ْف‬ َّ ‫ط َر ِعند ُك ْم‬ ‫َصلَّ ْت‬ َ ‫ وأ َ َك َل طَعَا َم ُك ْم األ ْب َرا ُر و‬، ‫الصائمو َن‬ َ ُ‫َعلَيـْ ُك ُم المَ ال ِئ َكة‬

“İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece din üstün olmaya devam eder. Çünkü Yahudiler ve Hristiyanlar iftarı geciktirirler.” (Tirmizi)

Bir hadiste bildirildiğine göre de Allah Rasûlu

Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan rivayet edildi-

sallallahu aleyhi ve sellem, bir gün Hz. Sa’d İbni

ğine göre: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

Ubâde’nin yanına geldi. Hz. Sa’d derhal bir parça

dedi ki; “Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Kullarımdan

ekmek ve zeytin çıkarıp Rasûlullah’a ikram etti.

bana en sevgili olan orucunu açmakta acele edendir.’ ”

Efendimiz bunları yedikten sonra ona şöyle dua

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

etti:

“Biriniz iftar etmek istediği zaman orucunu hurma ile

“Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler

açsın. Hurma bulamazsa su ile iftar etsin, su temizdir.”

yesin, melekler de duacınız olsun.” (Ebû Dâvûd, Et’ime,

(Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace)

54. Ayrıca bk. İbni Mâce, Sıyâm, 45)

16

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


İFTAR DUASI: “Oruçlunun iftar vaktinde geri çevrilmeyen bir duası vardır.” (İbni Mace) “Oruçlunun duası reddedilmez.” (Tirmizî)

“Oruçlun iftar vakti yaptığı duayı Allahu Teâlâ geri çevirmez.”

“Oruçlun iftar vakti yaptığı duayı Allahu Teâlâ geri

(Beyhakî)

çevirmez.” (Beyhakî) Oruç açılırken dua etmek sünnettir. Hz. Peygamber, iftar esnasında yapılan duaların kabul

‫َت ُك َّل َش ْيءٍ أ َ ْنت َ ْغ ِف َرلِي‬ ْ ‫أَسْ أَل ُ َكبِ َرحْمَ ِت َكا ّلَ ِتيو َِسع‬ ‫َاللَّ ُه َّم ِإ ّنِ ٓي‬

edileceğini müjdelemiş ve kendisi de, “Allah’ım!

‫ذُن ُوبِي‬

Senin rızân için oruç tuttuk, Senin verdiğin rızıkla orucumuzu açtık, bizden kabul buyur; çünkü Sen her şeyi işiten ve bilensin” şeklinde dua etmişlerdir .

1. “Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah

(İbn Mâce, Sıyâm, 48; Dârekutnî, II/185)

mükâfat gerçekleşti.” (Ebû Dâvûd, Sıyam 22.) 2. “Yanınızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyi in-

Ayrıca:

sanlar yesin ve melekler size dua etsin.” (Ebû Dâvûd,

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem

Et’ime 55.)

oruçluya şu dualarla iftar etmesini buyurmuştur:

‫تَعَا ٰلى‬ ُ‫َت ْال ْج ُر ِإ ْن َشآ َء اهلل‬ َ ‫َب ال ّظَمَ أ ُوَا ْبتَلَّ ِت ا ْل ُع ُرو ُق َوثَب‬ َ ‫َذه‬ َ

َ ‫أ َ ْف‬ َّ ‫ط َر ِع ْن َد ُك ُم‬ ‫َصلَّ ْت َعلَيـْ ُك ُم‬ َ ‫الصا ِئمُو َنوَأ َ َك َلطَعَا َم ُك ُم ْال ْب َرا ُرو‬ َ ُ‫ا ْلمَ ٰل ۤ ِئ َكة‬

3. “Allah’ım, her şeyi kuşatan rahmetinle Senden benim günahlarımı bağışlamanı istiyorum.” (Ebû Dâvûd, Sıyam 22.)

4. “Ey Allahım! Senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açıyorum.” (Ebu, Davud, Savm, 22)


Kapak Dosya

ORUÇ VE ARINMA

EBUBEKİR EREN


H

amd bizleri üç aylara kavuşturan Allah’adır. Salat ve selam mahlûkatın ve beşerin efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, ailesine ve ashabı kiramına olsun. Malumdur ki ibadetler birçok gaye, maksat ve hedefler için meşru kılınmıştır. Kuran-ı Kerim’i incelediğimizde her bir ibadetin belli bir maksadı gerçekleştirmek için yer aldığını açıkça görebiliriz. Ramazan ayında orucun farz kılınmasının temel maksadı takvayı insanların yüreklerine aşılamasıdır. “Ey iman edenler oruç sizden öncekilere yazıldı ( farz kılın)ğı gibi sizin üzerinize de yazıldı. Takva sahibi olasınız diye.” (1) ‘Oruç tutmakta gözetilen asıl maksat budur. Kişi gereği gibi takva sahibi olabilmesi için oruçla beraber diğer bazı maksatlar ve hedefler şart koşulmuştur. Bu maksatlar yerine geldiğinde orucun temel maksadı yerine gelmiş olur. Bunlardan biri olmadığında oruçtan beklenilen maksat gerçekleşmiş olmaz. Oruçla beraber yapmamız gereken diğer hususlar şunlardır: 1- Ramazan Orucuyla Beraber Tövbeyi Yenilememiz İnsanoğlu yapısı itibari ile beşer olmasından dolayı hata etmeye pek müsaittir. Efendimizin belirttiği gibi “Her Âdemoğlu hata işleyebilir. Hata işleyenlerin en hayırlısı (hatasından dönüp) tövbe edendir. (2) İnsanoğlu çokça hata eden bir varlık olunca çokça tövbe etmeyi de kendisinden ayrılmaz bir özelliği olması gerekir. Fakat bu özelliği elde etmek söylenilmesi kadar kolay değildir. Onun içindir ki yüce Mevla Davud aleyhisselam’ı överken onu çokça tövbe eden kul olarak nitelemiştir. Orucun bize kazandırmak istediği gayelerden biri de hata dolu bu hayatımızda tövbe etme, bağışlanmada bulunmayı bizden ayrılmaz eylem haline getirmemizdir.

3- Ramazanla Beraber Salih Amelleri Alışkanlık Haline Getirmek Allah azze ve celle, ramazan ayını kulları için Salih amellere alışmak için adeta bir durak yeri kılmıştır. Bu sebepledir ki birçok hayır kapısı açmıştır ki, ta ki kul ramazandan sonra bunlara devam etsin. Esefle söylemek gerekirse insanların çoğu bu hakikati idrak edememekte ve ibadeti sadece ramazan ayına özgün kılmakta, ramazanın ardından önceki durumuna tekrar dönüp işlemiş olduğu masiyetlere devam edip ibadetleri bıraktığını görmekteyiz. 4- Ramazanla Beraber Ahlakı Güzelleştirmek İslam dini güzel ahlaka önem vermektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem de bunu şu sözüyle ortaya koymuştur: ‘’Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.’’ (3) Ramazan ayını güzel ahlaka sahip olmayı, kötü ahlaktan ayrılmak için bir fırsat kılmıştır. Bu fazilete sahip olmak bizzat ramazan orucuyla elde edilebilir.‘’ Sizden bir kimse gününü oruçlu geçirirse müstehcen sözler söylemesin. Sesini yükselterek (bağırıp çağırarak ) konuşmasın. Kendisine biri sövecek olursa veya sataşırsa ben oruçluyum desin.’’ (4) Hadiste belirtilmek istenen oruçlu kimse üstün ahlaka, takva ahlakına sahip olması, insanları bağışlaması, öfkesini yenmesi, takvalı kullarının özelliklerinde olduğu gibi (onlar bolluk ve darlıkta infak edenler, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik yapanları sever). (5) Yine esefle söylemek gerekirse insanların çoğu oruçlu olduğu halde bu hassasiyetlere dikkat etmeyip orucundan elde edeceği sevabı kendi elleri ile tüketmektedir. Bu gibi kimseler ramazan orucunu anlamış değiller. Bu hal üzere bulundukları müddetçe anlamayacaklarda.

2- Ramazanla Beraber Sabırlı Olmamız Ramazan orucunun bize kazandırmak istediği diğer bir özellikte sabırlı olmamızdır. İbadetleri gereği gibi eda edebilmek için sabırlı olmak en üstün özelliğimiz olmalıdır. Çünkü dinin tamamı ya ibadetlere devam ederek sabır etmemiz yâda musibetlere, günah işlememeye karşı sabretmektir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

5- Ramazanla Beraber İstek Ve Arzulardan Uzak Durmak Ramazan ayı insanları eğitmek ve bütün günahlardan arındırmak içindir. Ramazan insanlara mübah olan isteklerden bir süre alıkoymakla haram olan isteklerden sakındırır. Ramazan bütün azaları; kulak, göz ve dili haramdan sakındırmak için bir fırsattır. Hadisi şeriflerde belirtilRAMAZAN 1436

19


diği üzere “Bir kimse yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmadıkça bu kimsenin yemesini ve içmesini bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.”(6) Cabir radıyallahu anh der ki: “Oruç tuttuğun zaman kulağını, gözünü ve dilini haramdan koru insanlara eza vermekten sakın. Üzerinde vakar bulunsun, oruçlu halin ile oruçlu olmayan halin bir olmasın.” (7) İmam Mücahit der ki; “İki haslet vardır ki, kim onlardan sakınırsa orucunu muhafaza etmiş olur.” Bu iki hasletten biri, “Gıybet etmek, diğeri yalan söylemek.” (8) Selefi salihin orucu böyle anladılar ve böyle yaşadılar. Kişi oruçlu olmakla beraber günahlardan sakınmıyor ise bu kimsenin orucu hadisi şerifte belirtildiği gibi sadece kendisini aç bırakmaktan ibaret kılmıştır. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; “Nice gece namaz kılanlar vardır ki, onun gece kalkmasındaki payı sadece kendisini uykusuz bırakmaktan ibarettir. Ve yine nice oruç tutanlar vardır ki onun oruç tutmasındaki nasibi sadece kendisini aç ve susuz bırakmaktan ibarettir.” (9) Dile getirdiğimiz meziyetlere sahip olmanın pratiğini şöyle sıralayabiliriz. • Bu üstün meziyetlerin gereği gibi bilinmesi daha sonra en önemlilerini öne almak. • Allah’tan yardım dilemek.

20

RAMAZAN 1436

• Bu meziyetlere sahip olmak için bize yardımcı olabileceklerden yardım almak. • Ramazan ayını fırsat bilerek nefsimizi bu meziyetlere alıştırmak. • Peygamber efendimizin siretini okumak ve örnek almak.

-------------------------

1. El- Bakara. 183 2.Tirmizi 2667. hadis gariptir. 3. Müsned imam ahmed.8952 hadis sahihtir. 4. Buhari 1904. Müslim 2703. 5. Âl-i İmran 134. 6. Ebu Davud 2362 hadis sahihtir. 7. Musannaf İbn Ebi Şeybe 8973 8. Musannaf İbn Ebi Şeybe. 8980. 9. Müsned İmam Ahmed 8856 hadisin ricalleri sikadır.

O’nun İzinde...


SAİD ÖZDEMİR

Allâh İIçin Nerede Zekât n, Nerede Fitren!? ٰ ‫ِب ْسم‬ َ َ ‫يم‬ ‫ح‬ ‫ر‬ ‫ال‬ ‫ن‬ ‫م‬ ‫ح‬ ‫ر‬ ‫ال‬ ‫الل‬ ِ ّ ٰ ۪ ّ ّ ْ ِ ِ ِ ﴾10﴿ ‫اب َمن َد ّ َسا َها‬ َ ‫﴾ َو َقدْ َخ‬9﴿ ‫َقدْ أ َ ْفلَ َح َمن َز ّ َكا َها‬ “Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (Şems sûresi, 9-10)

A

nnelerimizin başörtüsü gibi tertemiz geldiğimiz şu dünyâ hayâtında olur olmadık günahlarla kirleniyoruz. Tıpkı bir çocuğun akşama kadar oyun oynayıp da kirlendiği gibi. Günah, kalplerimiz de simsiyah bir leke, gönüllerimizde bir pas, Allâh ile irtibatta bir boşluk oluşturarak bünyemize girer. Kendi üzerimizde kirliliği, çirkin manzarayı görüyor veya etrâfımızdaki çevre kirliliğinden rahatsız olup hemen temizdergi.nebevihayatyayinlari.com

leme yoluna girişiyoruz da, kendi ruhûmuzdaki ve vicdanlarımız da manevi kirlilikten söz edemiyoruz. Halbuki vicdân; arayıp da bulmak demek, bulduğun da kıymet bilmek demektir. Vicdânlarımızı yeniden kendine getirecek, arındıracak bir vesiledir zekât, fitre ve infâk. Her şeyden önce Mekke dönemi ashâb-ı kirâm için bir medrese idi. Bu medresenin talebeleri RAMAZAN 1436

21


‫الل نَف ًْسا إِ َذا َجاء أ َ َج ُل َها‬ ُ َ ّ ‫َولَن يُ َؤ ِّخ َر‬ ﴾9﴿ ‫الل َخ ِبي ٌر ِب َما تَ ْع َم ُلو َن‬ ُ َ ّ ‫َو‬ “Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbî, az mühlet ver bana,

sadaka verip iyilerden ol-

saydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.” (Münâfikun sûresi,11) olan sahâbeler; yokluk içinde yaşarlardı, fakirlerdi, muhtâç kimselerdi. Ama okudukları kelime-i tevhîd müşrikleri rahatsız ediyordu. Bu medrese de Rabbimiz onları güzel bir bitki gibi ye-

yoluna fedâ ediyor, Ebubekir radiyallahu anh mal varlığını sahâbelere harcıyor, onları köle iken özgürlüklerine kavuşturuyordu. Fakir olanlar ise bu din için alın terlerini sunuyorlardı Rablerine. Hicretle birlikte Medine’ye gelen müslümanları bir adım daha öteye taşıyacak, onlara infâkın/ vermenin âdâbını öğretecek ve onların ayrılmaz vasfı olacak hayat dolu âyetler Bakara sûresinde inmeye başlamıştı. O muttaki, sâdık kullar ki diye başlıyordu Allah azîm’uş-şân. “O müttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsân ettiğimiz nimetlerden infâk ederler.” (Bakara sûresi, 3) “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her birinde yüz tane bulunan bir başağın haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu ge-

tiştiriyor, kur’an âyetleri ile onları ıslâha kavuştu-

niştir, ilmi her şeyi kaplar.” (Bakara sûresi, 261)

ruyordu. Onların nefislerine ağır gelecek emirleri

“Mallarını Allah yolunda harcayıp da infakla-

yavaş yavaş öğütlüyor, ileride gerçekleşecek çetin günlere onları hazırlıyordu. Önce imân ilkesini kalplere ve gönüllere yerleştiren Rabbimiz, elini cebine atıp mal verme ile alakalı olan zekât, fitre,

rının ardından minnet etmeyenler, rahatsızlık vermeyenler yok mu, işte onların Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlara hiç bir endişe

infâk gibi emirlerinden önce bilinçlendirme/şuur-

yoktur ve onlar üzüntü de duymayacaklardır.”

landırma hissiyâtını onların damarlarına enjekte

(Bakara sûresi, 262)

etmişti. Bir insan bir şeyi ana hatlarıyla öğrenip yapması ile kulaktan dolma bilgilerle yapması elbette farklıydı. Sadece imâni konuların konuşulduğu, müşriklerle karşı karşıya kalındığı Mekke

Medine de artık bu âyetin verdiği yankı vardı. Tüm sokaklarında ve çamurdan evlerin içinde şu anlaşılmıştı ki artık; İnsanlar bu dünyaya mal

de müslümanlara inen âyetler teşvîk, uyarı, îkâz

biriktirmek için değil, elde ettikleri malları infâk

sadedindeydi:

ederek Allah’ın rızâsına ulaşabilirlerdi. Cömert

“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin halle-

davranmak kararan ve kirlenen gönülleri te-

rini hatırlarını soracaklar: “Neydi bu cehenneme

mizler, infâk ve zekât verilmeyen mal ise, kulun

sizi sürükleyen? Onlar şöyle cevap verecekler:

kalbini karartır; kula dünyaya geliş gayesini

“Biz namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.” (Müddessir sûresi, 40-44) Bu âyetlerle yavaş yavaş gönüllere ‘infâk etme’ duygusu yerleşiyordu. Bir adımla cennete doğru

unuttururdu. Müslüman odur ki, sabah erkenden çıkıp da akşama kadar mal biriktirenler onun örneği değil, Allah için veren eller onun örneğiydi. Bozuk ve tortulu yanlış itikattan dönen sahâbe

gitme yolu belli olmuştu. Bu nedenle Hz. Hatice

efendilerimiz zekât, fitre ve infâklarıyla arın-

malını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

manın yolunu bulmuşlardı. Buldukları ortam ise

22

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


hiç de kolay bir ortam değildi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir savaş için ‘Allah yolunda mallarınızı infâk edin’ dediğinde münafıklar hemen yollara dökülürlerdi. Tüm mal varlığını yüklenip de vermek isteyenleri gördüklerinde ‘Bu adam bu işi riyâkarlık/gösteriş olsun diye yapıyor’ derlerdi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir savaş için ‘Allah yolunda mallarınızı infâk edin’ dediğinde münafıklar hemen

Evinde hiç bir şey bulamayıp da ufak tefek kırın-

yollara dökülürlerdi. Tüm mal varlığını yük-

tıları avucuna almış getiren sahâbeyi gördüklerin

lenip de vermek isteyenleri gördüklerinde

de ‹Allah senin vereceğin küçük şeylere mi ihtiyâç

‘Bu adam bu işi riyâkarlık/gösteriş olsun

duyacak’ derlerdi. Bu sözler onların kulaklarına

diye yapıyor’ derlerdi. Evinde hiç bir şey

değer ve işitirlerdi. Buna rağmen peygamberimizin: ‘yarım hurma dahi olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun’ hadisiyle amel etmekten geri durmazlardı. Meseleyi

biraz

daha

ileri

götürüp

âhiret

hayâtından bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Mesele Mekke ve Medine’nin daha da ötesinde. “Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbî, az mühlet ver bana, sadaka verip iyilerden olsaydım!” deme-

bulamayıp da ufak tefek kırıntıları avucuna almış getiren sahâbeyi gördüklerin de ‹Allah senin vereceğin küçük şeylere mi ihtiyâç duyacak’ derlerdi. Bu sözler onların kulaklarına değer ve işitirlerdi. Buna rağmen peygamberimizin: ‘yarım hurma dahi olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun’ hadisiyle amel etmekten geri durmazlardı.

sinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.” (Münâfikun sûresi,11) Demek ki azapla karşı karşıya kalan kişi âhirette Allah için vermenin kıymetini görmüş ve ‘sadaka verenlerden olacağım’ diyerek dünyâ’ya bir kez daha dönmek istemiştir. Şimdi teknoloji çağında, karşımıza çıkan ve bizi alt üst eden, kulluğumuzu unutturan günahlardan arınmanın yolu ‘Allah yolunda zekât, fitre ve infâklarda’ olduğunu anlıyoruz değil mi? Bir de eller de biriken malı birileriyle paylaşmak dünyanın en asil ve en güzel bir duygusudur. Fakat bazıları için bu çok zordur. Unutulmayalım ki

merhamet güllerini yetiştirme zamanı, infâk zamanı. Ramazân bir annenin kollarını açtığı gibi bize kollarını açmakta. Bizi arınmaya ve mülkün sahibine sadakate çağırmakta. Bu çağrıya icâbet etme vakti değil midir? Ne dersiniz, Şehr-i Ramazân da nefsimizle yaka paça olmak, isyanlarımıza zincir vurmak ve malımızla hesaplaşmak için bir karşılaşma zamanı. Kalplerimizde, vicdânlarımız da unutulan ve solmakta olan infâk duygularımızı yeniden tomurcuklanması için iyi bir fırsat bu bizlere.

vermek de bir nasip işidir. Bu ulvi davranış her-

Bu aziz İslâm yolunda dünyalığa takılmadan yü-

kese nasip olmaz. Bazıları can verir de, mal ve-

rüyen ve geçip giden Süheyb’ler, Ebubekir’ler,

remez; esasında ise mü’min hem malını hem de

Ensâr ve Muhâcirler yolumuz olsun inşaAllah.

canını bu yola çıkarması lazım.

Rabbim Ramazânımızı hayırlara vesile kılsın. Tak-

Şehr-i Ramazân tüm hayır ve bereket esintileriyle bize doğru gelmekte. Gönüllerimiz de tertemiz dergi.nebevihayatyayinlari.com

vâ’ya erişen kutlu muttaki kullarından eylesin. Allahumme âmîn... RAMAZAN 1436

23


ÖMER ERGÜL

HANIMLARIN ÖZEL HALLERİ

Y

üce Allah, insanı ancak kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır. Nitekim Zâriyat sûresinin 56. ayetinde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurmaktadır. Her kul, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmakla mükelleftir. Üstünlüğün ancak takva ile olduğu ayetinden hareketle, dinimiz hiçbir konuda kadın ve erkek arasında ayrım gözetmediği gibi, ibâdetlere muhâtap olma noktasında da bir ayrım gözetmemiştir. Yani kadın ve erkek Allah’a karşı eşit derecede sorumludur. Fakat kadınların yaratılışları gereği biyolojik bir takım farklılıkları vardır. Bunlar ayhali (hayız), lohusalık (nifas) ve istihâze (özür akıntısı) denilen kendilerine özel bazı hallerdir. (1) Kadına özel bu haller zuhur ettiğinde bazı ibâdetlerin hükümlerini etkilemektedir. Biz de burada, hayız, lohusa ve istihâze hallerinde kadının namaz ve oruç ibâdetini ele alacağız.

Türkçe’de “âdet” batı dillerinde ise “regl” kelimesi ile ifade edilen “hayız”; buluğ çağından itibaren başlayıp menopoz ile sona eren dönemde, bir hastalık veya doğum olmaksızın kadının rahminden çıkıp cinsel organından belirli periyotlarla gelen kanı ifade etmektedir. (2) Kadınlar en az 9 yaşlarında bâliğa olup, âdet görmeye başlar. Elli veya elli beş yaşlarında da “sinni iyas” denilen bir çağa kavuşup âdetten kesilirler. (3) Âdet gecikirse fıkıh bilginlerinin çoğuna göre 15 yaşın bitmesiyle her iki cins de ergenlik çağına girmiş sayılır. (4) Âdet görmeye başlama ve menopoza girme yaşları kadınlara göre farklılık arzeder. Âdet görme süresi en az üç gün yani 72 saat, en çok 10 gün yani 240 saattir. Bu süreler arasında gelen kanlar hayız kanı sayılmaktadır. Başlangıç ve bitiş yaşları, asgari ve azami süresi bakımından hayız; fiziki bünye, kalıtım, çevre ve iklim şartlarına bağlı olarak kadından kadına önemli değişiklikler gösterebilir. İki âdet arasındaki zamana “temizlik”(-


tuhr) denir. Temizlik süresi aylarca hatta yıllarca sürebilir. Bu şekilde temizlik hali uzayıp giden kadına “mümteddü’t-tuhr” denir. Temizlik hâlinin süresi en az 15 gündür. Hayız hâli, İslam dininde bazı ibâdetlerin yapılmasına engel olan “hükmî kirlilik”(hades) olarak kabul edilmiştir. Bazı kadınların âdet günleri sayısı sabittir. Böyle kadına “mutade” denir. Bazı kadınların ise âdet günleri örneğin bir ay beş gün bir ay altı gün şeklinde olabilmektedir. Hayız müddeti âzâmi on gündür ve onuncu günden sonra gelen kan istihâze kanıdır. Kadın onuncu günden sonra boy abdesti alır, istihâze kanı devam ederse her namaz vakti için ayrı abdest alması gerekir. Hayızın bittiğine kesin olarak hükmetmek için beyaz dışında hiçbir renk akıntının gelmemesi gerekmektedir. (5)

Kadınların ay hali dönemlerinde namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları ve Kabe’yi tavaf edemeyecekleri (6) ayrıca bu günlerde kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri de gerekmediği konusunda İslâm müctehid ve fakihleri arasında icma vardır. Sözüne itibar edilen hiçbir İslâm bilgini bunun aksini söylememiştir.

Nitekim: - “Neden, âdet gören bir kadın (temizlendikten sonra âdet günlerinde kılmadığı namazları kaza etmiyor da tutmadığı oruçları kaza ediyor? diye soru soran Muâze adlı hanıma, Hz.Aişe: - Sen (hanımların ay halinden kılamadıkları namazların da kazası gerekeceğini söyleyen) Harûriye’den misin? demiş; - Hayır, Harûriye değilim ama (öğrenmek için) soruyorum, cevabı üzerine Hz. Aişe: - Vaktiyle bu iş bizim başımıza geldiğinde, orucu kaza etmekle emrolunduk, namazın kazasıyla emrolunmadık.” (7) demiştir. Buradan kadınların özel hallerinde farz namazları kaza etmemesi gerektiğini, o süre içerisinde farz olan orucu ise kaza etmeleri gerektiğini anlıyoruz. Bu ibâdetleri yapamadıkları için dini bir dergi.nebevihayatyayinlari.com

sıkıntı ve sorumluluk hissetmeleri gereksiz, hatta ve yanlıştır. Çünkü burada zikrettiğimiz âyet ve hadislerin, kadınların özel hallerine dâir hükümleri açıktır. Ayrıca bu hükümler kişiye sunulan tercihler olmayıp, kat’i emirlerdir. Hayız dönemlerinde kadınlar bedenen ve ruhen hassasiyet kazandıkları için onlara bu dönemde daha anlayışlı davranmak gerekmektedir. Doğum sonrası belirli bir süre sonra gelen kana ise, “nifas” denir. Türkçe’de bu kan “lohusalık kanı” olarak ifade edilir. Nifas hâli, en az şu kadar gündür diye bir sınırlama yoktur. En fazla süre ise 40 gündür. Enes b. Malik radıyallahu anh: “Resulullah lohusa kadın için kırk günlük bir süre belirtmiştir. Ancak daha önce kanı kesilip temizlenen bunun dışındadır.” (8) buyurmuştur. Nifas süresi kadından kadına değişebilir. Doğumdan sonra hiç kanı gelmeyen kadın nifas sayılmaz. Kanın kesilmesinden itibaren nifas hâli sona erer. Böyle bir kadın boy abdesti alıp ibâdetlerini yerine getirmelidir. Doğumdan sonra bir müddet kan gelip sonra kesilse bilahare tekrar kan gelse aradaki kan gelmeyen süre de nifas hali sayılır. Hayız ve nifas halleri dışında gelen kanlara ise “istihâze kanı” denir. Bu kan rahimdeki bir özürden veya bir hastalıktan dolayı gelmektedir. İstihâze kanı, dinmeyen burun kanaması, tutulamayan idrar veya bir yaradan sürekli kan akması gibi yalnızca abdesti bozan bir özür halidir. Henüz dokuz yaşına gelmemiş bir kız çocuğundan gelen kan istihâze kanıdır. Sahabeden Ebu Hubeyş kızı Fâtıma radıyallahu anh uzun süre kesilmeyen özür kanının hükmünü sorması üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu kanamayı yapan bir damardır. Bu, ay hali değildir. Âdet zamanın gelince namazını bırak. Âdetin kadar bir süre geçince kanını temizle, boy abdesti al ve namazını kıl.” (9), “Bundan sonra da her vakit için yalnız abdest alarak namazını kıl” (10) cevabını vermiştir. Diğer özür sahipleri de buna kıyas edilmiştir. Âdet ve nifas hallerinde kadınlar farz veya nafile namaz kılamazlar. Bu süre içerisindeki farz namazları da daha sonra kaza etmezler. Bir kadın farz namaza başlarken hayız ya da nifas gerçekleşirse bu namazı daha sonra kaza etmesi gerekmez. RAMAZAN 1436

25


Fakat misal yatsı namazı vaktinde temiz bir şekilde uyumuş uyandığında hayız olduğunu görmüşse o yatsı namazı kadına farz olmuştur ve o namazı temizlenince kaza etmesi gerekmektedir. Yüce dinimiz bu hususta kadınlara kolaylık göstermiştir. Bakara sûresinin 222. ayetinde hayız bir zorluk olarak ifade edilmiştir. “Sana hayızdan da soruyorlar, deki o bir ezadır, onun için hayız zamanı kadınlardan çekilin ve temizlenene kadar onlara yanaşmayın…” Hz. Aişe validemiz bir rivayette “Peygamberimiz zamanında biz ay halinden temizlenince namazı kaza etmezdik ve kaza etmekle de emredilezdik.”, diğer bir rivayette ise “Orucu kaza etmekle emrolunurduk, namazı kaza etmek ile emrolunmazdık.” buyurmaktadır. (11) Âdetli ve lohusa olma hâli ile cünüp olma hali aynı şeyler değildir. Âdet ve lohusalık hâli, Allah’ın yaratması ile ilgili bir husustur ve bu hâli sona erdirmek kadının iradesinde değildir. Özel hallerde bulunan kadının oruç ibâdetini ele alırsak, yukarıdaki hadislerde de zikrettiğimiz gibi farz veya nafile oruç tutan bir kadın bu sırada hayız ya da lohusa olursa o orucu daha sonra kaza etmesi gerekmektedir. (12) Hayız süresi on günü aşmış bir kadından gelen kan istihâze kanıdır ve oruca mani değildir. Bir kadın Ramazan ayında gündüz âdet görmeye başlarsa veya çocuk doğurursa orucu bozulmuş olur. Artık âdet günlerinde ve lohusalık halinde oruç tutması caiz olmaz.

26

RAMAZAN 1436

Fakat bir kadın âdet günü sanarak orucunu bozduğu halde o gün âdet görmese kendisine keffaret de lazım gelir. (13) Son olarak şunu tekrar vurgulamak gerekir ki kadınların özel hallerinde ibadetlerle ilgili hükümlerin değişmesi, kadınlara karşı bir ayrımcılık değil, onlar için bir hafifletme, bir rahmet sebebiyledir. Allah ve Resûlünün çizdiği sınırların dışında daha takvalı olunabilinecek, Allah’a daha çok yaklaşılabilinecek bir başka saha, alan yoktur.

------------------------1. Karagöz, İsmail; Altuntaş, Halil, Namaz İlmihali, DİB, Ankara 2011, s. 201. 2. Karagöz, İsmail; Altuntaş, Halil, Namaz İlmihali, s. 201. 3. Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Basım ve Yayın, s. 68. 4. Atar, Fahrettin; Çelebi, İlyas; Erdoğan, Mehmet; Yaran, Rahmi, İslam İlmihali, İFAV, İstanbul 2010, s. 294. 5. Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 70. 6. Akseki, Ahmet Hamdi, İslam Dini, Başbakanlık, Ankara 1977, s. 123. 7. Müslim, Hayz, 15. 8. İbn Mace Taharet 128. 9. Buhari, Hayz, 19; Müslim, Hayz, 62-64. 10. Buhari, Vudu’, 63. 11. Ebu Davud, Taharet, 105; Müslim, Hayz, 67-69. 12. Altuntaş, Karagöz, Oruç İlmihali, DİB, Ankara 2010, s. 81. 13. Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 72.

O’nun İzinde...


GÜNDEM GÜN D EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

DEM GÜNDE M GÜN GÜ EM ND ND

DEMOKRASİ BİR TEVHİD VE KULLUK SINAVIDIR Bismillahirrahmanirrahim

kendinden bilen kibirli zatların fokurdamalarına

Türkiye olağan üstü olaylar eşliğinde bir seçim dönemine daha girdi. Seçim döneminde konuşmak diğer zamanlarda konuşmaktan daha zor. Çünkü ilmi ve akli münazaralar yerini hissi tartışmalara ve münakaşalara bırakıyor. “Sen - Ben” “Biz Siz” kavgaları giriyor araya. Ülke içindeki siyasi kutuplaşmalar, insanları ”YA SEV YA TERKET” duygusal moduna sokuyor.

aldırış etmeden, hak bildiğimizi, hak ölçüsüne uy-

Öncelikle şunu söylemek isteriz ki; Allah’a ait olan bu toprakların gerçek sahipleri, yine Allah’a iman eden ve onun hükmüne razı olan mü’minlerdir. Dolayısıyla inancından, düşüncesinden, fikrinden dolayı bu ülkeyi terk etmesi gereken birileri varsa, onlar bu ülkenin Allah’a inanan ve onun dininin yücelmesi uğruna çalışan Mü’minleri değildir. Allah’ın mülkünde Allah’a başkaldıran, onun hükümlerine isyan eden, tevhid inancını ve İslami yaşam tarzını sulandıran ve her kerameti dergi.nebevihayatyayinlari.com

maya çalışarak, adaletli bir şekilde dile getirmeye gayret edeceğiz. Yaratan Allah’ın Düzeni mi; Yaratılan İnsanın Düzeni mi? • Demokrasi; insanların nasıl yaşayacaklarını, neleri yapıp neleri yapmayacaklarını yine insanların belirlediği beşeri bir düzendir. • İslam ise; insanların neye nasıl inanacaklarını, neleri yapıp neleri yapmayacaklarını yüce Allah’ın belirlediği ilahi bir düzendir. • Demokrasi; ticarette, evlilikte, boşanmada, mirasta, kılık kıyafette, yolda, pazarda, sokakta kısaca sosyal hayatın her alanında, insanların uyacakları tüm kural ve yasaların yine insanlar tarafından belirlendiği beşeri bir düzendir. RAMAZAN 1436

27


• İslam ise; ticarette, evlilikte, boşanmada, mirasta, kılık kıyafette, yolda, pazarda, sokakta kısaca sosyal hayatın her alanında, insanların uyması ve uygulaması için, yüce Allah tarafından gönderilen ilahi bir düzendir. • Demokrasi de; yasama ve yargı (kanun koyma ve insanları yönetme) hakkı sadece insanlara aittir. • İslam’da ise; yasama ve yargı (kanun koyma ve insanları yönetme) hakkı sadece Allah’a aittir. • Demokrasi, yaratılmış olana yani insanlara ait olandır. İslam ise; yaratana yani Allah’a ait olandır. • Demokrasi; yaratılan insanların yine kendileri gibi yaratılan diğer insanları -heva ve arzularının- belirlediği kanunlara göre yönetmesidir. • Demokrasi; insanın insana kulluğudur. • İslam ise; insanın Allah’a kulluğudur. Demokrasi Aldatmacası Demokrasi; güya halkın kendi kendini yönetmesidir. Fakat işin aslı hiçte öyle değildir. Demokrasi aslında halkın kendi kendini yönettiği masalından başka bir şey değildir. Demokrasilerde halk mevcut siyasal rejimin yapısında bir değişiklik yapamaz. Halka düşen görev; birileri tarafından kendilerine belirlenen siyasal rejime bağlı kalmak şartıyla, seçme ve seçilme yönetmeliğinden geçen birden fazla adayların içeresinden birini seçmektir. Yani istemesen de önüne koyulan adaylar içeresinden birini seçmendir. Dolayısıyla demokrasilerde halk; gerçek anlamda hangi düzenle, nasıl ve kiminle yönetileceğine karar veremez. Halkın böyle bir hakkı yoktur. Halk sadece kendisine çizilen sınırlar içerisinde yaşamak ve önlerine koyulan tercihlerden birini seçmek zorundadır. Mesela; bu ülkede yaşayan insanlar sandığa gidip % 99 oranında “biz bu ülkede Allah’ın hükmüyle yönetilmek istiyoruz” dese bu istekleri kabul edilmez. İstekleri kabul

28

RAMAZAN 1436

edilmediği gibi “mevcut siyasal rejimin yani demokrasinin değişmesini istedikleri için askeri darbe, şiddet ve işkence olayları ile karşı karşıya kalabilirler. Halk kendini egemen sanırken gerçek egemenlik arka planda rejimin idari mekanizmasını kontrol edenlerin elindedir. Demokrasiler de gerçek egemenliği elinde tutanlar, halkın önüne koydukları seçim sandığı ile patlama noktasına gelen toplumu kontrol ve denetim altında tutarlar. Seçim, öyle aldatıcı bir mekanizmadır ki; kişiler, adresler, seçmen kütükleri büyük bir titizlikle tek tek tespit edilir. Sonunda sandık halkın önüne getirilir ve buyurun ”kimi ve hangi partiyi seçmek isterseniz özgürce seçebilirsiniz ”denilir. Mevcut siyasal rejimin/düzenin yapısını, özünü, kökünü asla değiştirme hakkına sahip olmayan halk; yine mevcut siyasal rejimin çizdiği sınırlar içerisinde hareket edeceğine, rejimin kurallarına uyacağına, ilke ve inkılaplara bağlı kalacağına namusu ve şerefi üzerine söz veren adaylardan birini seçmek zorundadır. Böylece halk, 5 yılda bir sandığa oy zarfı atmakla “yönetim yetkisinin kendi elinde olduğunu” yani “hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu” zanneder. Yâda bununla avunmak zorunda kalır maalesef. İşte demokrasi, seçim ve özgürlük aldatmacası bundan ibarettir. Vekâlet Verdiğiniz İnsanlardan Sorumlusunuz Demokrasiyi amaç görenlerle (demokrasi dinine gerçekten inananlarla), demokrasiyi araç görenlerin şuan buluştukları ortak bir nokta var. Bu nokta; demokrasi inancının/dininin olmazsa olmaz ritüellerinden / dini törenlerinden olan kutsal sandığa sahip çıkmak ve “oy amelini” İhlaslı (!) bir şekilde yerine getirmek... Böylece 5 yıl boyunca kendisini yönetecek olan yöneticilerini huzurlu bir şekilde seçmek. Peki, Allah’a iman ettiğini, İslam’ın şeriatına teslim olduğunu iddia eden bir Müslüman için verdiği OY ’un bir anlamı yok mu? O’nun İzinde...


me la değiştir s a ü n ü k ö ünü, k sınırlar apısını, öz in çizdiği y m in ji n e r e z l ü a s e /d evcut siya ına, ilke v al rejimin ğ s m a a c e iy a s in y t y u u ; a c n Mev ayan halk kuralların adaylarda lm n in o e r m ip e ji v h e a r z s , ö kla rine s ceğine hakkına şerefi üze zarfı atma areket ede e y h v o e a u d s ığ u in d m n is r içe ına na ıtsız a bir sa iyetin kay ğlı kalacağ alk, 5 yıld a h b im e k a c â r h le la “ y p i ö a a inkıl ğunu” yan la avunmak zorund undadır. B r u o ld z o k e e d m n ç ndi eli bunun birini se tkisinin ke u” zanneder. Yâda e y im t e n “yö uğun sef. lete ait old il m kalır maale ız s t r a ş

Elbette anlamı da sorumluluğu da var. “OY” vermek vekâlet vermektir. “Oy” verdiğin kişiyi ve partiyi; seni yönetmesi hususunda “VEKİL“ tayin ederek “YETKİLİ” kılmandır. Milletvekilinin anlamı da budur. Yani milletin vekili. Şayet bir yerde yetki (vekâlet) veriyorsanız o kişinin veya partinin yapacağı tüm uygulamalardan da hem Allah katında hem de insanlar nezdinde sorumlusunuz demektir.

batıl yaşam modellerini övenleri vekil tayin ederek kendisine yönetici seçemez. (Hud: 19, Araf: 45, Enam:71, Âl-i İmran: 149, Nisa: 115, Enam: 116)

• Bir Müslüman; İslam’ın tevhid akidesini sulandıran, İslam düşmanlarıyla işbirliği yapan, ahlaktan, insaftan, adaletten uzak, zevklerinin peşinden koşan, ihale kovalayan ve gayri İslami yaşantısı olan kimseleri vekil tayin ederek kendisine yönetici seçemez. (Kehf: 28, İnsan: 24, Şuara: 151-152, Kalem: 8-16)

Bir Müslüman Kimleri Veli/Yönetici Edinemez? O zaman şu sorunun sorulması ve cevabının adil bir şekilde verilmesi gerekmez mi? Bir Müslüman kimleri “vekil” tayin edemez? Yâda başka bir deyişle; bir Müslüman kimleri kendisine “yönetici” seçemez? • Bir Müslüman, Allah’ın bizler için seçtiği ve insanlar arasında uygulanmasını emrettiği İslam düzeninin dışında kalan demokrasi, sosyalizm, ırkçılık, laiklik, Marksizm, Kemalizm ve benzeri düzenlerle asla yönetilmeye razı olamaz. Dolayısıyla bir Müslüman Allah’ın yasaları varken, bu yasaların yerine geçmek üzere başka yasalar yapan ve halkı bu yasalara göre yönetmek isteyen kimseleri veya partileri vekil tayin ederek kendisine yönetici seçemez (Âl-i İmran: 85) (Casiye: 18) ( Maide: 49, 50) ( Nisa: 105) (Enam: 153) (Ahzab: 36) (Âl-i imran: 28) (Tevbe: 23) (Maide: 80, 81) (Mümtehine: 1)

• Bir Müslüman; İnsanları Allah’ın razı olduğu İslami yaşam modeli (İslam şeriatı) yerine ona alternatif olarak üretilen demokratik, sosyalist, komünist, faşist, Marksist, Kemalist, laik ve benzeri yaşam modellerine çağıranları ve bu dergi.nebevihayatyayinlari.com

Bir Müslüman tüm bu sebeplere rağmen yine de kutsal sandığın başına gidiyorsa, o zaman hesabı Allah’a kalmıştır. Müslümanların gittikçe dünyevileştiği ve ülke gündeminin hassas olduğu bir dönemde bu hakikatlerden bahsetmek bazılarının hoşuna gitmese bile bizler yüce Allah’ın “Hatırlat. Muhakkak ki hatırlatmak fayda verir” emrinin gereği, üzerimize düşen bu tebliği yapmak zorundayız. İmanlara zulüm bulaşma tehlikesinin olduğu yerde susmak, insanların hatırını üstün tutmak pahasına yüce Allah’ın hatırını çiğnemektir. Unutulmamalıdır ki; Allah’ın hatırı (sevgi ve saygısı) bütün hatırların üzerindedir ve hiçbir hatıra feda edilemez. Yol, köprü, baraj, yerli üretim, hastane, kişi başına düşen milli hasıla, enflasyon gibi dünyevi değerlere ise hiç feda edilemez.. • Yazımızı Lokman aleyhisselam’ın oğluna yaptığı şu nasihatle bitirelim: ” Lokman oğluna öğüt vererek dedi ki; Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu Şirk; büyük bir Zulümdür.” (Lokman: 13) Allah’a emanet olunuz. Esselamu Aleykum. RAMAZAN 1436

29


ZAFER MERT

30

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


ZAFER MERT

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

31


ZAFER MERT

32

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


ZAFER MERT

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

33


ZAFER MERT

34

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


ZAFER MERT

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

35


ZAFER MERT

36

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


ALİ YÜCEL

Hadis-i Serif sallallahu aleyhi ve sellem

MİRACI HİSSETMEK İSTEYENLERE KILAVUZ: KUR’AN-I KERİM ِ َّ ‫الخطاب رضي اللَّه عنهُ أ‬ ‫َن النَّبِ َّي‬ ‫عمر بن‬ ‫عن‬ َ ِ ‫ « إِ َّن اللَّه يرفَ ُع بِه َذا‬: ‫وسلَّم قال‬ َ َ ‫صلّى اهللُ َعلَْيه‬ ِ ِ ‫ض ُع به آ َخرين » رواه مسلم‬ َ ‫الكتاب أَقواماً وي‬ dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

37


B

izler, Âdem aleyhisselam’ın şahsında kendisine ilahi bir nefhadan pay biçilip daha sonra el-Hakîm olan, hikmet ve kudreti sonsuz olan Rabbimizin dilemesi ile cennete yerleştirilen ve imtihan diye isimlendirilen gerekçeden dolayı cennet nimetlerinin rahatlığından dünya denilen âlemin sıkıntı ve meşakkatlerinin ortasına gönderilen, irade nimeti ile mükerrem kılınmış Âdemoğluyuz. Belli bir süreliğine meşgul edeceğimiz şu dünya, bir takım sebeplerden dolayı cennet nimetlerinin benzerlerini tadacağımız rahatlıklarla dolu olduğu gibi cehennem zahmetlerinin ufak temsilcikleri ile de dolu olabilmektedir. Sadece nimet ve refah içersinde bir hayat sürmemiz söz konusu olmadığı gibi baştan sona hiç nefes almadan sürekli zahmet çekmemiz de mevzu bahis değildir. Bizleri yaradan Rabbimizin birçok kez değişik ifade ve hitaplarla ve tekit dolu ifadelerle “Sizi deneyeceğiz, imtihan edeceğiz, sabrınızı sınayacağız, başıboş bırakmayıp sınava tabi tutacağız” gibi buyrukları, başımıza gelen olayları hangi doğrultuda değerlendirmemiz gerektiğini gayet açık bir şekilde izah etmektedir. Yani bizler sınanmak için var edildik, imtihan için yaratıldık. Çıkarıldığımız cennet nimetlerine geçici olarak değil ebedi olarak varis kılınmak için cennetin yollarında zahmet çemberlerinden teker teker geçme gayreti içersindeyiz. Nimete mazhar olabilmek için külfete katlanmaya razı oluyoruz. Dünya hayatının amansız bir gerçeği olan bela, musibet, sıkıntı, zahmet, meşakkat ve bütün zorluklar, farklı derece ve seviyelerde de olsa bu âlemi meşgul eden bütün insanların kapısını çalabilmektedir. Allah azze ve celle tarafından özel görevlerle vazifelendirilmiş, Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler de bu kaideden istisna tutulmamışlardır. Bilakis onların başlarına gelen zorluk ve sıkıntılar kimi zaman diğer insanlara nazaran daha şiddetli de olabilmiştir. İç âlemlerini sarsacak son derece şiddetli ve ibretli sahnelerle karşı karşıya kalan bu yüce insanlardan kimisinin “Ya Rabbi, ne zaman yardımın?” diye feryat ettikleri bile olmuştur. Madde nazarında her hangi bir eşyanın maruz kaldığı sarsıntılar karşısında düşmemesi için çeşitli

38

RAMAZAN 1436

Sabır gerektiren her olayda, tahammül sınırlarını zorlayan her musibette Rabbinin emirlerine daha sıkı bağlanarak yüceliyor ve yükseliyordu Peygamber Efendimiz. Bizler ise onun ümmeti olarak çoğu zaman daha ilk etapta maruz kaldığımız sarsıntılar karşısında bocalıyor ve hatta manevi dinamiklerden yoksun isek isyan ederek İblis’i kendimize güldürebiliyoruz. Baskı ve şiddete muhatap olduğunda daha da tavizsiz oluyordu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, hangi maddi değer önüne serilse serilsin asla davasından vazgeçmeyeceğini haykırıyordu her daim. Zorlukla karşılaştıkça Rabbinin emirlerine kulak veriyor ve bu sayede sarsıntılardan yücelerek çıkabiliyordu. Miraç da bunun adı değil miydi zaten? Sen Rabbinin emirlerine teslim olup elinden geleni yaparsan, sıkıntıların kucağından ilahi rahmetin sıcaklığına yükselir, miracı yaşarsın. maddi dinamiklerle tedbirler alındığı herkesçe malum olan bir durumdur. Söz konusu eşyanın değeri arttıkça onu koruyup kollamak için harekete geçirilen tedbirler de bir o kadar dikkatli ve hatta abartı sayılacak kadar ciddi olacaktır. İster farkında olalım ister gafil olalım maddi âlemde geçerli olan bu durumun aynısı manevi âlemde de geçerlidir. Kısaca imtihan diye isimlendirilen her türlü zorluk ve sıkıntı ile sarsıntılara ve depremlere maruz kalan manevi âlemimizi bu sarsıntılar karşısında koruyacak manevi dinamiklere sahip olmadığımızda başımıza gelecek felaketin boyutlarını sadece cehennem denilen alevli ateşin ışıkları ortaya çıkaracaktır. –Allah bizleri bu kötü sondan muhafaza eylesin!Bunca zorluk ve sıkıntıların girdabından kurtulup rahatlık ve huzurun tarif edilemez hazzına varabilmek, aşağıların karanlıklarından yukarıların aydınlık ve selametli yollarına varabilmek aklı başında olan her insanın en büyük arzusudur muO’nun İzinde...


hakkak. Esfel-i sâfilin’e razı olmayıp Ahsen-i tak-

Modern diye adlandırılan bereketsiz zamanların

vim’e, mükerrem kılınmanın sırrına yücelmeye

biz Müslümanları da zorluk ve sıkıntılarla karşı

çalışmak her iman ehlinin en mühim tutkusudur kuşkusuz. Ne var ki, yükselmek ve yücelmek için evvela buna mani olabilecek etkenlerden kurtulmak gerekmektedir. Ayağımıza bağ olup bizi tekrar karanlık dehlizlerin diplerine çeken ne varsa hepsinden kurtulmalıyız yükselmek için. Hele de bizden olmayıp sonradan bize ilişen

karşıya kalmaktayız ve kalacağız da. Bu girdaplardan kurtulup yücelmek ve yükselmek istiyorsak şayet, miracı yaşayıp ilahi lütufları temaşa etmek istiyorsak evvela bizi ayakta tutacak, sarsıntılar karşısında yıkılmaktan kurtaracak manevi dinamikleri iyi bilmemiz gerekmektedir. Miraca

her şeyden hiç düşünmeden uzaklaşmalıyız yü-

çıkmadan önce, öteler âlemine yücelmeden önce

celmek için.

buna hazır hale getirilip bir çeşit manevi ameli-

İnsanlık âleminin medar-ı iftiharı olan, iki cihan

yata tabi tutulan Peygamber Efendimizin ümmeti

güneşi Muhammed Mustafa aleyhisselam da

olarak bizler, miracı yaşamak istiyorsak yükselme

başta hatırlattığımız zorluk ve sıkıntılar cendere-

ve yücelmemize engel olan her türlü bağdan kur-

sinden geçmiştir. Âlemlere rahmet olarak gönde-

tulmalıyız. Temiz fıtratımıza sonradan bulaşan

rilmesi imtihan konusunda kendisine bir ayrıcalık

günah isimli manevi lekelerden temizlenmenin

tanındığı manasına gelmemelidir elbette. O’nun ne tür zahmet ve meşakkatlere maruz kaldığını hüzünlü ve manevi gözyaşlarıyla anlatmaktadır bizlere siyer kitapları. Bunca dert ve kederin üste-

yollarını aramalı ve her türlü meşakkat karşısında “Rabbimizin emirlerine teslimiyet gösterme” iksirini yudumlamalıyız.

sinden geldiyse O, bunun en büyük sebebi şu ma-

Farkında olana miracdır Ramazan, uyanık kalana

nevi dinamiktir: “Şartlar ne olursa olsun Rabbin

miracdır Kur’an, gafil olmayana miracdır zikir, fe-

emirlerine kayıtsız ve şartsız teslimiyet.” Evet,

dakâr olana miracdır cihad, yiğit olana miracın en

her türlü imtihan karşısında Resul-ü Zi’şan’ın elinden tutan ilahi sırlarla bezenmiş bu hakikattir. “Rabbin emirlerine tabi olmak.” Sabır gerektiren her olayda, tahammül sınırlarını zorlayan her musibette Rabbinin emirlerine daha sıkı bağlanarak yüceliyor ve yükseliyordu Peygamber Efendimiz. Bizler ise onun ümmeti olarak çoğu zaman daha ilk etapta maruz kaldığımız sarsıntılar karşısında bocalıyor ve hatta manevi

bereketlisidir gece namazı, Allah’ın azametini hissedene en kutlu miracdır kelime-i tevhit. Nasıl olmasın ki, Allah, Kur’an ile bazılarını yüceltip miraçlara layık görürken kimilerini de aynı sebepten ötürü aşağılara düçar etmektedir. Cihadı iptal edenleri zilletin girdaplarında mahkûm ederken cihadı İslam’ın zirvesi görenleri izzetin miracına yükseltmektedir. Bütün süfliliğine rağmen dün-

dinamiklerden yoksun isek isyan ederek İblis’i

yaya gönül bağlayanları esfel-i sâfiline iterken

kendimize güldürebiliyoruz. Baskı ve şiddete mu-

ahiret sevdalılarını Firdevs-i a’la denilen yüce

hatap olduğunda daha da tavizsiz oluyordu Re-

miraca buyur etmektedir. Ramazanımız miracı-

sulullah sallallahu aleyhi ve sellem, hangi maddi

mıza vesile olsun, Kur’anımız bizi miraçla barış-

değer önüne serilse serilsin asla davasından vazgeçmeyeceğini haykırıyordu her daim. Zorlukla karşılaştıkça Rabbinin emirlerine kulak veriyor ve bu sayede sarsıntılardan yücelerek çıkabiliyordu. Miraç da bunun adı değil miydi zaten? Sen Rabbinin emirlerine teslim olup elinden geleni

tırsın! Maksadımızı yücelmenin ve yükselmenin yollarını Rabbinin izniyle beyan eden Resulullah aleyhisselam’dan daha açık kim anlatabilir? Ömer b. Hattâb radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

yaparsan, sıkıntıların kucağından ilahi rahmetin

“Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; ba-

sıcaklığına yükselir, miracı yaşarsın.

zılarını da alçaltır.”

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

39


İSLAM COĞRAFYALARI

Darüsselam Açe/Banda

METİN EKEN

H

er ay bir Müslüman beldesine konuk olduğumuz yazı dizimizin bu bölümünde

Güneydoğu Asya İslam tarihinde müstesna bir yeri olan Açe’ye konuk olacağız. Müstesna diyoruz çünkü bu gün Endonezya devletine bağlı otonom bir bölge olan bu topraklar 7. Yüzyıldan itibaren İslam’la tanışmış ve 20. yüzyılın başlarına kadar bir İslam devletine ev sahipliği yapmıştır. Bu bölgeyi müstesna kılan özelliklerden bir diğeri de, Açe topraklarının İslam’ın Güneydoğu Asya’da ulaştığı ilk topraklar olması ve bölgeye İslam’ın yayılmasında önemli bir etkiye sahip olmasıdır. Bununla birlikte bölgenin tam isminin “Açe Darüsselam” olması, bölgeyi Müslümanlar açısından daha da önemli kılmaktadır. Bugün,

40

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


AÇE bölgenin tarihindeki bu etkin rolü sebebiyle Açe “Mekke Kapısı” şeklinde anılmakta, Güneydoğu Asya’nın İslam’a açılan kapısı olma niteliğiyle ön plana çıkmaktadır. 2004 yılında meydana gelen elim deprem vesilesiyle Türkiyeli Müslümanların gündemine gelen Açe ne yazık ki ilerleyen dönemlerde hak ettiği ilgiyi görememiştir. Hâlbuki Açe Güneydoğu Asya İslam ümmetinin tarihsel hafızasında önemli bir yere sahiptir. Ve bu yönüyle de kendisine yönelecek ilgiyi fazlasıyla hak etmektedir.

çıkmakta, bölgede Müslüman bir hükümdardan bahsedilmektedir. Bölgeye İslam’ın ulaşmasında

Coğrafi Konum 2005 verilerine göre yaklaşık 4 milyon nüfusa sahip olan Açe, Endonezya’ya bağlı Sumatra adasının kuzeyinde yer almaktadır. Kuzeyden ve doğudan Malaka Boğazına, batıdan Hint Okyanusu, güneyden Sumatra’nın orta kesimlerine komşu

ise, yine diğer Güneydoğu Asya ülkelerine benzer bir şekilde Müslüman tüccar ve âlimlerin önemli etkisi olmuştur. Adil ticaretleri ve ahlaklarıyla ön plan çıkan bu tüccar ve âlimler halk arasında kolayca benimsenmiş ve bu durum İslam’ın bölgeye yayılmasını kolaylaştırmıştır.

olan Açe’nin en önemli yerleşim merkezleri batı

1511 yılına gelindiğinde bölgeye yoğun sömürge

sahilinde Mölaboh, Tapaktuan ve Sinkil, kuzeyde

akınları gerçekleşmiş, 1511 yılında Portekiz ve

Sigli, doğu sahillerinde ise Simpang Ulim ve

Hollandalıların Malaka Boğazını kontrol altına

İdi›dir. (1) Önemli bir doğalgaz ve petrol rezervine

alma çabaları hızlanmıştır. Sömürge tehdidinin

sahip olan ülke aynı zamanda verimli tarım alan-

artması sonucunda, bölgede küçük emirlikler şek-

larını da topraklarında barındırmaktadır.

linde varlığını sürdüren bölge Müslümanları “Açe İslam Sultanlığı” adı altında birleşmiştir. Açe Da-

Açe’de İslam Bölge erken dönemlerden itibaren İslam’la tanışmıştır. Bazı tarihçilere göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından neredeyse bir asır sonra Müslümanlar burada devlet kurmuşlardır. Bu vesileyle İslâm yöreye çok erken devirlerde girmiştir. Müslümanların buralarda 13. asrın sonlarında bir devlete sahip oldukları hususu ise tartışmasız bir gerçektir. (2) Bu gerçek

russelam İslam Sultanlığı, 16. Yüzyılda, dünyada o dönemde mevcut olan beş İslam devletinden biri olmuştur. (3) 1560’lı yıllara gelindiğinde, artan Portekiz baskısına karşı Osmanlı Devleti ile de savunma anlaşmaları imzalanmış ve ilerleyen dönemlerde Osmanlı devleti ile yakın ilişkiler kurulmuştur. Hatta bölgeye gelen Osmanlı heyetlerinin Açe’ye yerleştiği ve burada köyler kurarak yerli halkla bütünleştiği de bilinmektedir.

Marco Polo’nun 1292 yılında bölgeye yaptığı ge-

1870’li yıllara gelindiğinde ise, Açe İslam Sultan-

zileri anlatan Seyahatnamesinde de karşımıza

lığı Hollandalı sömürgecilerin baskılarıyla karşı

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

41


AÇE

karşıya kalmıştır. Hollandalı Sömürgeciler 26 Mart 1873’te Açe İslam Sultanlığı’na beş maddelik bir ültimatom vererek İstanbul’daki halife ile münasebetlerin kesilmesini ve İslam›ın sembolü olarak kabul ettikleri hilal ile yıldızın Açe bayrağından çıkarılmasını istemiştir. Açe Müslümanlarının bunu kabul etmemeleri üzerine Hollandalılar savaş ilan ederek 5 Nisan 1873 günü Banda Açe kıyılarına çıkarma yapmıştır. Bu şekilde başlayan Hollanda-Açe savaşları uzun yıllar devam etmiş, hatta dönemin milletlerarası siyasi sahnelerinde de büyük yankılar uyandırmıştır. (4)

Böylelikle 20. Yüzyılın hemen başlarında Açe

İslam Sultanlığı bağımsızlığını kaybetmiştir. 1943 yılında, bölgeye yönelen Japon istilası sonucunda Açe, Japonların eline geçmiş ancak bu durum çok uzun süre devam etmemiştir. 1949 yılında ise Açe,

Tsunami Felaketi ve Açeli Müslümanlar Tarihler 26 Aralık 2004’ü gösterdiğinde Açe’liler çok kuvvetli bir depremle sarsılmış, bu sarsıntının şoklarını dahi atlatamadan denizden hızla gelen dev dalgaların etkisiyle bir yıkımı yaşamıştır. 230 bin kişinin öldüğü 1 milyona yakın Açe’li Müslümanın mağdur olduğu Tsunami felaketi bölgeyi adeta yangın yerine çevirmiştir. Bugün bölgede hala Tsunami’nin olumsuz etkilerini gözlemlemek mümkündür. Bu dönemde Türkiye’den de bölgeye yardımlar ulaştırılmış, Açe Türkiyeli Müslümanların da gündemine girmiştir. Ancak ne yazık ki diğer Güneydoğu Asya İslam beldeleri gibi Açe de ümmet bilincinin gerektirdiği şekliyle Türkiye Müslümanları tarafından yeterince bilinmemektedir.

yeni kurulan Endonezya devletinin otonom bölgelerinden bir haline gelmiştir. İlerleyen yıllarda Açe’liler özellikle Tunku Hasan Di Tiro gibi liderler öncülüğünde çeşitli bağımsızlık faaliyetleri içerisine girişseler de Jakarta hükümetinin askeri operasyonları sonucu bu hareketler bastırılmıştır. Açe’lilerin bağımsızlığının önündeki en büyük engellerden biri ise, bölgedeki doğalgaz ve petrol rezervlerinin çokluğu olmuştur denilebilir.

42

RAMAZAN 1436

-------------------------

1. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Açe Maddesi. 2. Ahmet Miroğlu, “Açe Sumatra”, Semerkand Dergisi, Şubat 2005. 3. Adil Yurtkuran, “Açe Barış Kapısı”, İHH İnsani Yardım Vakfı Yayınları, Haziran 2009. 4. TDV, a.g.e.

O’nun İzinde...


HABER ANALİZ EMRAH SEVEN

AMERİKA’NIN DÜZENBAZLIK AMBALAJINA BÜRÜNMESİ


A

BD’de geçen yıl 18 yaşında siyah bir gencin polis tarafından öldürülmesinin ardından Ferguson’da başlayan ayaklanmalar, yine bir siyahın 25 yaşındaki Freddie Gray’in polis tarafından gözaltına alınırken ölmesi sonrası bu kez başkente bir saat uzaklıktaki Baltimore’a sıçradı. Önceki günlerdeki cenaze töreni sonrasında kentin batısındaki yoksul semtlerde başlayan isyanda mağazalar yağmalandı, araçlar yakıldı. 1000’den fazla kişi gözaltına alındı. Bunlar basına yansıyanlar, bunlar bizim bildiklerimiz. Peki, yıllardır Amerika’nın zulmünde yaşayan siyahi vatandaşların yaşadıkları psikolojik ve fiziki işkenceler, gördükleri ikinci sınıf insan muamelesi, yaşam sıkıntısı, yoksulluk, dışlanmalar ne olacak? Evet, işte biz buna Amerikan Demokrasisinin iki yüzlülüğü diyoruz. Neden mi? Çünkü: Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, hatta kendi vatandaşları dahi Yahudi Amerikan yöneticilerinin zulmüne uğrayıp, işkencelerine şahitlik etmektedirler ama Amerikalı yöneticiler basına çıkıp hiçbir şey olmamış gibi özgürlük ve Demokrasi pazarlamaya devam etmekte daha da ileri gidip işgal edip katliam yapmakta.

zorunlu olmadığı için bu rakamlar gerçeğin ancak bir kısmını yansıtabiliyor. Ülkede polis şiddetine karşı ayaklanan siyahileri, sokağa çıkan ağır teçhizatlı askerlerin sert müdahalesi durdurdu. Dünyaya demokrasi dersi vermeye kalkan Amerikan basını, olaylar boyunca Baltimore’a binlerce askerin konuşlanmasına rağmen, bazı eylemcilerin yağma görüntülerine yer verdi. Amerikan basını o kadar aciz, o kadar aşağılık bir duruma düştü ki polislerin kendilerine gösterdikleri şeridin içinden çekim yaptılar, yani kendilerine tahsis edilen kafesin içinden yayın yaptılar. Amerika’nın Yahudi yönetiminin Dünya’da yapmış olduğu kıyıma, katliama, soykırıma sessiz kalan Birleşmiş Milletler ve NATO; Amerika’nın kendi vatandaşlarına uygulamış olduğu orantısız güce ve çifte standarda da sessiz. Son olarak Amerika’daki olaylarda sadece siyahların isyan ettiği, direniş gösterdiği, basına yansısa da New York ve Washington şehirlerinde; beyazlar da, Amerikan polisinin ve askerinin şiddetini ve orantısız gücünü protesto etti. Baltimore ayaklanmasının doğurduğu “Adalet yok, barış yok”, “Eller yukarı, ateş etme” sloganlarının atıldığı eylemlere binlerce kişinin katıldı.

Abd Katletmeye Devam Ediyor Özgürlükler ülkesinin polisleri 2014 Ocak ayından bu yana bin 500 kişiyi öldürdü. Bu rakamlar basına yansıyan eksik rakamlar. Çünkü polis tarafından öldürülenlere ilişkin FBI kayıt tutuyor ancak yerel otoritelerin bildirim yapması

Amerika’daki Olaylar İsrail’e Sıçradı Amerika’da yaşanan protestolar diğer bir katil devlet olan İsrail’e de yansıdı ve Falaşalar adı da verilen bu Etiyopyalı Yahudiler İsrail’in uygulamış olduğu ırkçılığı protesto etti.

İsrail kurulurken ve kurulduktan sonra, işgal ettiği topraklara Latin Amerika, Rusya, Avrupa (Sefaradler) ve Afrika… gibi dünyanın birçok yerinden milyonlarca Yahudi, kafileler halinde İsrail’e getirildi. Bunlardan yüz binlercesi de Etiyopyalı siyahi Yahudilerdi. (Yani Falaşalar veya Beta İsrael) Bir bölümü 1970’li yıllarda İsrail’in göç politikalarının teşvikiyle sonrasında da, 1985 ve 1991 yıllarında ‘Musa’ ve ‘Süleyman’ adı verilen operasyonla, iki kafile halinde Etiyopya’dan getirilen Yahudilere Falaşalar adı veriliyor.

44

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


Peki, kimdir bu Falaşalar?

toplumun en alt tabakasında olmasına engel de-

İsrail kurulurken ve kurulduktan sonra, işgal ettiği topraklara Latin Amerika, Rusya, Avrupa (Sefaradler) ve Afrika… gibi dünyanın birçok yerinden milyonlarca Yahudi, kafileler halinde İsrail’e getirildi. Bunlardan yüz binlercesi de Etiyopyalı siyahi Yahudilerdi. (Yani Falaşalar veya Beta İsrael) Bir bölümü 1970’li yıllarda İsrail’in göç politikalarının teşvikiyle sonrasında da, 1985 ve 1991 yıllarında ‘Musa’ ve ‘Süleyman’ adı verilen operasyonla, iki kafile halinde Etiyopya’dan getirilen Yahudilere Falaşalar adı veriliyor.

ğildir. İsrail, bir şekilde Falaşaların toplumsal

Afrikalı olması münasebetiyle Etiyopyalı Yahudiler, makus talihini İsrail’de de yenemedi. Kutsal Yahudi! kanından olmasına rağmen, siyah ırka mensup olmasından ötürü ayrımcılığa uğramasını engelleyemedi. Öyle ki beyaz Yahudilerin askerlik görevini geri hizmette yapıp, ön sıralarda İsrail için canavarca savaşması bile, siyah ırka olan negatif tutumu, İsrail’de değiştir(e)medi. Falaşalar, İsrail’de küçük gettolarda yaşarlar, eğitim düzeyleri çok düşük. Öyle ki İsrail cezaevlerinde kalanların % 30’a yakını Falaşa’lardandır. Beyaz İsrailli askerlere göre daha acımasızdır. Önce 2006’da Hizbullah’a karşı, sonra da Ramazan aylarında geleneksel! olarak, Hamas ve Filistinlilere karşı savaştılar. Bu bağlamda İsrail’in gündelik hayatında Siyahi Yahudiler, Müslüman Araplarla birlikte ülkenin en zor şartlarında çalışan iki etnik grubundan birisi, hatta en kötüsüdür. Yahudi olmasına rağmen, Siyah ırka mensup olmalarından ötürü, Yahudi-Müslüman veya Arap Yahudi-Arap olmayan Yahudi çekişmesine rağmen, dergi.nebevihayatyayinlari.com

entegrasyonu sağlama(ma)ya çalışıyordu. Ancak, gündeme “Etiyopya asıllı bir İsrail Askerinin, polis tarafından dövülmesiyle’’ geldiler. Bu bağlamda genel olarak Amerika’daki ve İsrail’deki olayları değerlendirecek olursak herkesin bildiği bir söz vardır: ‘Her kemâlin bir zevali

vardır.’ Evet, işte mesele tam olarak bu. Dünyanın sömürü, teknoloji, ekonomi… ve daha bir çok manada süper güç olarak kabul ettiği bu iki devlet kemâl dediğimiz mükemmelliği yakalamış durumda ama bu mükemmelliğin ardından yok olma manasında olan zeval durumuna düşecektir ki aynı müjdeyi bizlere Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de vermekte. Buhari’de geçen bir hadiste: Dünyada yükselttiği her şeyi geri indirmek Allah’ın bir kanunudur! Allah’ın bizlere bu iki devletin zevallerini göstermesi duasıyla…

-------------------------

Kaynaklar: Buhari, Rikak, 38 http://www.ensonhaber.com http://www.milatgazetesi.com

RAMAZAN 1436

45


CİHAN MALAY

Asrımızın Muhtaç

Olduğu Halife: Ömer bin Abdulaziz (rahimehullah) (679-720) ‫العزيز‬ ‫عمربنعبد‬

“Dağlar üzerine buğday dağıtın, Müslüman bir ülkede aç kuş kaldı denilmesin.” “Benden size hakka muhalif bir emir ulaştığında onu yere çarpınız ve sadece hakka sarılıp tutununuz.” (Ömer bin Abdülaziz)

Allah Onu Ümmete Hazırlıyor

H

z. Ömer radıyallahu anh her zaman olduğu gibi geceleri Medine’nin sokaklarında do-

laşıyor ve insanların ihtiyaçlarını öğrenip gidermeye çalışıyordu.

Kız: “Anneciğim, Mü’minlerin emiri bizi görmüyorsa da Mü’minlerin başkanının Rabbi bizi görüyor…!!” Ömer’in gözyaşları sevinç ve gıptayla gözlerinden yanaklarına doğru süzüldü… Süratle mescide gitti… Cemaatle sabah namazını kıldıktan sonra

Yürüyürken bir ara yoruldu ve bir evin yanında

yine aceleyle evine gitti. Oğlu Âsım›ı çağırdı. O

dinlenmek için durmuştu. Durduğu evden sesler

ailenin durumunu araştırmasını istedi.

yükseliyor. Konuşma gecenin bir yarısında bir anneyle kızı arasında geçiyordu. Koyunlarından bolca sağdıkları süte su katma hususunda konuşuyorlardı. Anne kızından süte su katmasını istiyor, böylece o günün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecekleri geliri elde edebileceklerini

Âsım, anne ve kızı hakkında yeteri kadar bilgiyle babasına döndü. Mü’minlerin emiri, sabaha karşı kulak misafiri olduğu anne ile kızının konuşmalarını Âsım›a anlattı. Sonra ona çok arzulu ve istekli olduğunu ortaya koyarak: “Oğlum, git ve o kızla

söylüyordu. Bu konuşma Ömer’in dikkatini çekti

evlen…” dedi.

ve konuşulanlara iyice kulak kabarttı.

Âsım, o fakir, şerefli, takvalı kızla evlendi. Bu ev-

Anne kızına: “Kızım, süte biraz su katıştır.” dedi.

lilikten bir kız çocukları dünyaya geldi. Bu kıza,

Kız: “Mü’minlerin emiri bize süte su katıştırmamızı

“Leyla” adını verip, “Ümmü Âsım” lakabını koy-

yasakladığı hâlde süte nasıl su katarım?” diyerek an-

dular…

nesinin bu isteğini yerine getirmeyi reddetti.

Ümmü Âsım, takva ve iffet üzere bir gençlik dö-

Anne: “Herkes süte su katıştırıyor, sen de katıştır.

nemi geçirdi. Nihayet Abdülaziz bin Mervan

Hem biz süte su katıştırırsak Mü’minlerin emiri bunu

onunla evlendi… Bu evlilikten de 40 yıl sonra

nereden bilecek, bizi görmüyor ki…”

Ömer bin Abdülaziz dünyaya geldi…

46

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


Hayatı

Medine’ye ulaşınca Salih İbn Keysan’ın ders hal-

Ömer b. Abdülaziz’in doğum tarihi kaynaklarda tam bir ittifak olmamakla birlikle 679 (h.63) senesidir. Doğum yeri olarak da muhtelif kaynaklar itibariyle Medine veya Mısır’ın Hulvan bölgesi zikredilmektedir.

kasına katıldı. Ayrıca sahabelerden Enes b. Malik’i

Anne ve babası cömertlik, takva ve iyiliğiyle meşhurdur. Babası adalet, insaf ve merhamet sahibi bir idareci olan Mısır valilerinden Abdülaziz bin Mervan’dır. Annesi Hz. Ömer’in oğlu Âsım’ın kızı Leyla’dır. Ömer b. Abdülaziz aynı zamanda Emevî halifelerinden Mervân’ın torunudur.

almış ve onlardan biri gibi onunla ilgilenmişti.

Babasının söylediği şu sözler onun nasıl biri olduğunu özetler: “Rızkı verenin de vermeyip mahrum edenin de Allah olduğuna iman eden bir mü’minin, büyük mükâfat ve güzel sevaptan kendisini nasıl alıkoyduğuna hayret ediyorum.”

ve Abdullah b. Ömer’i dinleme fırsatı bulmuştur. Ömer b. Abdülaziz, Medine’de tahsiline devam ettiği sırada babası vefat etmişti (H. 85). Abdülmelik b. Mervan, onu kendi çocukları arasına Abdülmelik, Ömer’i çok sevdiği için kızları içinde fazilet ve takva sahibi Fatıma ile evlendirmişti. Valilik Dönemi ve Ümmetin Halifesi Olma Yolunda Ömer bin Abdülaziz yirmi beş yaşındayken, Emevî halifesi Velid bin Abdülmelik onu Medine’ye vali yapmıştır. Medine’de halk bu atama sebebiyle sevinmiş

Babasının, Rabbi’ne karşı duyduğu korku ve ürpertiyi ölüm döşeğinde şöyle tarif etti:

çünkü Abdülaziz’in oğlunun ahlâk ve yaşantı-

“Keşke adı sanı bilinmez bir şey olsaydım… Keşke şu akarsuyun içinde akıp giden bir damla ya da Hicaz toprağında bir ot olsaydım...!”

Dillerde dolaşan faziletiyle, azledilmiş vali Hişam

Ömer bin Abdulaziz’in yaşadığı lüksü tarihçiler şöyle anlatır: “En pahalı, en gösterişli elbiseleri satın alıyor… Bir elbiseyi sadece bir kere, belki alçakgönüllülük gösterip iki kere giyiyor… Ondan sonra elbise onun gözünde eskiyor…! Parfümün kokusu, gittiği her mekanı hoş kokusuyla dolduruyor…”

biyle eleştirilen, hınç ve öfke duyulan biriydi.

sının güzelliği bilinen bir kişiydi. bin İsmail’in yerine Medine’ye vali oluyor. Hişam, zalim, geçimsiz, hırçın ve kötü birisi olması sebeKendi yönetimini, devlet idaresinde bir model haline getirmeye başladı. Yönetim sınırları da her geçen gün genişlemeye başladı; Mekke, Medine, Taif ve çevresinin… Bütün Hicaz bölgesinin valisi oldu. Sanki takdir-i ilâhî, onun bu yönetim sürecini, yarına, Müslümanların halifesi olup,

İlmi Hayatı

bir uçtan bir uca tüm İslâm coğrafyasının yöne-

Eğitimine Mısır’da babasının yanında küçük yaşta başlayan Ömer bin Abdulaziz, Kur’an ezberini tamamlamış tır.

timini üstlendiği güne sakladığı büyük ve ulvî

Kendisi çocukluk döneminden şöyle söz etmiştir: “Medine’de çocuklarla beraber oynadığımı hatırlıyorum. Sonra bana ilim sevdirildi. Bunun üzerine kendimi ilme vererek, ihtiyacım olanı öğrendim.”

Medine’deki valiliği sırasında diğer Emevi vali-

Babası Mısır’a vali tayin edildiği zaman o, ilme karşı duyduğu derin ilgiden dolayı babası ile Mısır’a gitmek istememiş ve şöyle demiştir: “Beni Medine’ye gönder. Oradaki fakîhlerden ders alırım. Onların ilim ve faziletlerinden istifade ederim.” (1)

şöyle hitap ediyordu: “Sizinle danışmadan ve İs-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

görevin bir provası ve tecrübesi yapmak istiyor gibiydi. lerinden farklı olarak ulemadan on kişilik bir danışman meclisi kurmuştur. Önemli kararlar vermeden önce bu meclise danışmıştır. Bu âlimlere

lamî hükmünü iyice ortaya çıkarmadan herhangi bir iş görmek istemem. Ayrıca memurlarımdan birinin zulüm ve haksızlığını görür veya işitirseniz mutlaka bana bildirmelisiniz.” RAMAZAN 1436

47


Âlimler, ondan önce vali ve âmirlerden mümkün olduğunca uzak duruyor, kendi esenlik ve huzurlarını böylece sağlamaya çalışıyorlardı. Onların çoğuna karşı sevgi ve saygı hisleri taşımıyorlardı. Ancak aynı âlimler, Abdülaziz›in oğluna derin saygı duymaya başladılar. Hatta o dönemin en önde gelen âlimlerinden biri olan Saîd bin Müseyyeb de bunlardan biriydi. Halbuki o, hayatı boyunca hiçbir zaman ne bir valiyi ne de halifeyi ziyaret etmeye yanaşmadığı gibi valileri karşılamayı ve onların meclislerinde bulunmayı dahi reddetmişti… İşte bu takva sahibi büyük âlim ağarmış saçlarıyla Ömer bin Abdülaziz ile görüşmek ve sohbet etmek için defalarca kere valilik sarayına gidip gelir.

O sene hac sorumlusu olan Ömer bin Abdulaziz, Mekke’ye varınca halkın büyük bir kuraklık ve kıtlıkla pençeleştiğini gördü. Derhal salih zatları ve seçkin âlimleri çağırdı, halktan da isteyenin kendilerine katılabileceğini söyledi… Hep birlikte Mekke’nin açık arazisine çıktılar. Ömer bin Abdülaziz, topluluğa istiskâ (yağmur) namazını kıldırdıktan sonra Allah’a dua etmeye, yakarmaya başladı. Kendisi henüz yerinden kımıldamamıştı ki yağmur yağmaya başladı. İnsanlar, hiçbir bulutun olmadığı, pırıl pırıl masmavi gökyüzünün üstlerinde uzanıp durduğu bir vakitte bu yaşadıklarıyla şaşkınlık içinde kalakaldılar! Mekke o sene, ender görülen bir bolluk ve berekete kavuştu…!!

Genç vali, halkın arasında adalet ve güveni yaygınlaştırmaya başladı. Onlara şefkat ve gönül huzurunun hazzını yaşatmaya başladı. Bunları ise, Emevîlerin gerdiği korku ve dehşet perdesini yırtıp, hak ve âdil sözü haykırarak ve döneminin tüm zulüm ve günahlarından kendini uzak tutup, bunların failleri olan zalimlere meydan okuyarak yapıyordu. Bu zalimlerin başında ise, Haccac bin Yusuf es-Sakafî (Haccac-ı zalim) geliyordu.

Haccac, dönemin Emevi Halifesi’ne Ömer bin Abdulaziz’i Emevî halifelerini eleştirenleri ve onları kötüleyenleri engellemediği konusunda şikayette bulundu. Derhal Ömer bin Abdülaziz’i saraya çağırdı.

Bir gün Emevi Halifesi hac mevsiminde onun yerine Haccac’ı hac sorumlusu yaptı.

Onun bu tavrı, Halifeyi daha çok öfkelendirdi. Asık bir suratla sorusunu yineledi: “Halifeleri eleştirip onlara söven kimse hakkında ne dersin?!... Bu kimse öldürülmeli mi…?!”

Haccac’ı bilen Ömer bin Abdülaziz, hemen Halife Velid bin Abdülmelik’e bir mektup göndererek ondan Haccac’a Medine’ye uğramamasını emretmesini istedi. Halbuki o bu sırada Emevî halifelerinin ve özellikle Velid’in Haccac’a ne kadar değer verdiğini çok iyi biliyordu. Yine bu girişiminin, gerektiğinde öç ve intikam alabilecek kuvvet ve nüfuza sahip olan Haccac’ın ona karşı tavır almasına yol açabileceğinin de farkındaydı. Halife, Ömer bin Abdülaziz’in isteğini kabul ederek, Haccac’a bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: “Ömer bin Abdülaziz, bana bir mektup yazarak, senin Medine’ye, ona uğramamanı benden istedi. Senden hoşlanmayanlara sen de uğrama, Medine’den uzak dur.” Tarihçiler onun valiliğinin ikinci yılında büyük bir kıtlık olduğunu bildirir.

48

RAMAZAN 1436

Halife: “Halifeleri eleştirip onlara söven kimse hakkında ne dersin?... Bu kimse öldürülmeli mi…?” diyerek, Ömer’in ağzını yokladı. Ömer bin Abdülaziz, susup, soruyu cevapsız bıraktı.

Ömer bin Abdülaziz net bir tavırla cevap verdi: “Ey Mü’minlerin emiri! Bu kimse haksız yere birini öldürmüş müdür?” Halife Velid, “Hayır. Fakat o kişi, halifelere sövmüş ve onların saygınlıklarını çiğnemiştir.» diye karşılık verdi. Ömer, son derece sakin bir sesle: “Öyleyse halifelerin saygınlıklarını çiğnediği için cezalandırılır; ama öldürülmez…” dedi. Ömer bin Abdülaziz, derhal cezalandırılacağı beklentisiyle halifenin huzurundan ayrıldı. Daha sonra o anki duygularını şu sözlerle anlattı: “Halifenin huzurundan ayrılırken, çevremdeki en küçük bir hareketin, Halifenin bana gönderdiği bir elçi olduğunu düşünüyordum…!” O’nun İzinde...


Ardından şu tarihî sözünü söyledi: “Her bir

Halifeliği

ümmet, kıyamet günü günahlarıyla gelse, biz de

Dönemin halifesi Süleyman bin Abdülmelik bir

sadece Haccac’la gelsek, bizim günahımız onların günahlarının toplamından kesinlikle daha ağır

gün hastalandı… Hastalanmadan önce yerine oğlu Eyyûb’u veliahd ilan etmişti fakat Eyyûb

olur.”

ölmüş, böylece veliahdlık makamı boş kalmıştı.

Bu olaydan sonra Halife Velid, Ömer bin Abdü-

Süleyman bin Abdülmelik hastalıktan yatağa

laziz’i Medine ve Hicaz bölgeleri valiliği göre-

düşüp, bunun da ölüm hastalığı olduğunu an-

vinden hemen aldı. Yedi sene kadar valilik maka-

layınca çocuklarının yüzlerini dikkatlice incele-

mında kalmıştır. Daha sonra Medine’den ayrılıp

meye başladı; onları bu görev için küçük buldu…

Şam’a yerleşti.

Bu konuyu güvenilir danışmanı Recâ bin Hayve ile konuştu.

Şam Günleri Şam›a dönüşünden kısa bir süre sonra devlet or-

Recâ ona şöyle dedi: “Müslümanların başına

salih bir adamı getirirsen, bu hem sana mezarında fayda verir, hem de âhiret hayatında sana şefaatçi

dusunun, sürekli olarak sınırlarda huzursuzluk

olacak bir davranış olur.”

çıkaran ve devlet için tehdit olmaya başlayan

Bunun üzerine Halife Süleyman bin Abdülmelik:

Doğu Roma İmparatorluğu ordusuyla savaş yapmak üzere hazırlık yaptığını gördü. Samimiyetle silahını kuşanıp, savaşa gidecek askerler arasında sıradan bir asker olarak yerini aldı. Bu savaştan ya zaferle ya da şehit olarak dönme beklentisi içindeydi… Savaştan dönüyor… Kendini büsbütün fazilet ve

“Bu kim olabilir…?” diye sordu. Recâ bin Hayve: “Ömer bin Abdülaziz…” karşılığını verdi. Süleyman bin Abdülmelik kardeşlerinin hilafette hakkı olduğunu iddia edeceklerini ve buna bir çözüm önerisinde bulunmasını istedi. Vasiyet yazılacak ve vefat etmeden herkesten vasiyete uy-

takvaya adıyor…

ması istenecekti.

Bir gün Halife Süleyman bin Abdülmelik, ordu

Süleyman bin Abdülmelik son olarak şunu söy-

karargâhlarına yaptığı bir teftişte Ömer bin Ab-

ledi: “Ömer bin Abdülaziz’den sonra hilafet,

dülaziz’i de yanında götürür.

tekrar kardeşlerine geçecektir.”

Kalabalık bir asker topluluğunun önünde du-

Recâ derhal planı uygulamaya geçirir… Halife ile

rurlar. Halife gururla, «Ömer, şu gördüğün topluluk

birlikte halifenin vasiyetini yazarlar:

hakkındaki düşüncelerin nedir?» diye sorar. Ömer

“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla.

şöyle cevap verir: “İnsanların birbirini yiyip, senin

Bu, Allah’ın kulu ve Halife Süleyman bin Abdülme-

de bundan sorumlu olduğun bir dünya görüyorum.!”

lik’ten Ömer bin Abdülaziz’e yazılmış bir fermandır.

Halife hiç beklemediği bu cevapla şaşkına döner.

Ben kendimden sonra yerime onu (Ömer bin Adbüla-

Konuşmasını sürdürerek şöyle der: “Şu gördük-

ziz’i)… ve ondan sonra da Yezid bin Abdülmelik’i ha-

lerin seni şaşırtmış olmalı?”

life olarak atamış bulunuyorum.

Ömer: “Ben en çok Allah’ı bilip tanıdığı hâlde O’na

Onu dinleyin ve itaat edin. Allah’tan korkun…

asi olan, şeytanı bilip tanıdığı hâlde ona tâbi olan ve

Siz kendi aranızda ihtilaf ve çekişmeye düşmeyin ki,

dünyanın gerçek yüzünü bildiği hâlde ona gönül verip

sizi çekemeyenler bunu fırsat bilip bir fena girişimde

meyleden kimseye şaşarım!”

bulunmasınlar.”

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

49


Ardından Recâ bin Hayve, planın ikinci adımını

sini toplamasını istedim. Bütün aile, Dâbık Mesci-

uygulamaya koydu: “Emevî vali ve komutanlarını

di’nde toplanınca onlara: ”Biat edin!” dedim.

saraya davet ederek halifenin onlarla görüşmek istediğini bildirdi. Halifenin vasiyeti daha önceden yazılmış, katlanıp mühürlenmişti. Halife ve Recâ, halifenin sağlığında bu vasiyetin açıklanmaması ve içeriğinden hiç kimsenin haberdar edilmemesi hususunda anlaştılar. Emevî vali ve komutanları halifenin çevresinde toplandılar. Halife, vasiyetinde ismini açıklayıp kendisinden sonra yerini alacak olan halifeye biat etmelerini emretti… Bazıları biat etmeden önce halifenin vasiyetinde geçen sonraki halifenin kim olduğunu öğrenmeye çalıştılar. Süleyman onları kınayınca hepsi de yeni halifeye

Onlar: ”Daha önce biat ettik, şimdi bir kez daha mı biat edeceğiz?” dediler. Ben de onlara, “Halifenin isteği böyle… Bu mühürlü vasiyette veliahdı olarak belirlediği kişiye biat edin…” dedim. Bunun üzerine tek tek biat ettiler. Onlar biat edip de ben işi sağlamca tamamladığıma karar verince onlara halifenin vefat haberini verdim… Ardından vefat eden halifenin vasiyetini okudum…” Recâ bin Hayve, halifenin vasiyetini okuyunca Emevî vali ve komutanları duydukları isim karşı-

biat ettiler. Sonra çeşitli tahmin ve zanna dayalı dü-

sında şaşkına döndüler; ancak daha önce verdik-

şünceler içinde saraydan ayrıldılar.”

leri biati de bozamadılar...

Bir gün Ömer bin Abdulaziz hasta halifeyi ziyaret

Ömer bin Abdülaziz de şaşakındı. Ardından Recâ

etti. Halife onu karşılayıp şöyle dedi: “Ey Ömer…

bin Hayve’ye dönerek ona şöyle söylenir: ”Ey

Ne zaman çok önemli ve hassas bir durumla karşı kar-

Recâ, Allah’ın adını anarak senden buna engel olmanı

şıya kalsam mutlaka aklıma sen geldin.”

istememiş miydim?!”

Ömer bin Abdülaziz’in aklına takılan bazı şeyler

Ertesi gün Halife Ömer bin Abdülaziz, Dâbık Mes-

oldu. Bunun üzerine halifenin huzurundan ayrılır

cidi’ne girince mahşeri bir kalabalıkla karşılaşır.

ayrılmaz derhal Recâ bin Hayve’ye gitti. Ondan şu ricada bulundu: “Ey Recâ… Halifeyi ölüm döşeğinde gördüm... Mutlaka kendisinden sonra yerine geçecek halifeyi tayin etmek isteyecektir. O bu işte benim adımı anacak olursa Allah için senden, onu bu düşüncesinden vazgeçirmeni istiyorum… Yok, bu işte benim adım hiç geçmeyecek olursa da sakın beni ona hatırlatma…” Bu sebeple Recâ üstün bir zekâyla görevini yerine getirip, ona şu cevabı verdi: “Çok uzak bir tahminde bulundun. Doğrusu, senin gerçeğe uzak böyle bir düşünce taşıyabileceğini sanmazdım… Abdülmelik oğulları, işlerine seni müdahil ederler mi zannediyorsun?” Recâ bin Hayve bir gün hasta yatağında Halifeyi

Derhal minbere çıkarak, kalabalığa bir konuşma yapar: “… Ben benim kişisel görüşüm ve düşüncem alınmadan, insanlara da danışılmadan bu göreve getirilmiş bulunuyorum… Bu sebeple, bana biat etmiş olanların biatlerini kendilerine iade ediyorum; kendinize başka birini seçin…” Ancak insanlar: “Ey Halife, başkasını değil seni

seçiyoruz!” Halife Süleyman bin Abdülmelik’in cenazesinden dönüyor. Taziye evine gelir gelmez, yardımcısı Müzâhim’den derhal kâğıt ve kalem getirmesini istiyor…

ziyaret etti. Onun ömrünün son anlarını yaşadı-

Müzâhim kâğıt ve kalemi getiriyor… Yeni halife

ğını gördü. Yakınına oturup, son nefesini verin-

Ömer bin Abdulaziz, aşağıda isimleri geçen kişi-

ceye kadar yanında kaldı... Cenaze işlemlerini ye-

lere aceleyle birer ferman yazıyor:

rine getirdi…

“Mesleme bin Abdülmelik’e… Ordusuyla Kostanti-

Yeni halifenin ilanı için şartlar uygun hâle gelin-

niyye (İstanbul)›den geri dönmesini...

ceye kadar müstakbel halifenin haberini gizledi.

“Üsâme et-Tennûhî’ye… Mısır’ın vergi ve gelirlerini

Genel güvenlikten sorumlu olan Ka’b bin Hâmid

toplama görevinden azledilip, toplananların hesabını

el-Absî’ye birini göndererek, ondan halifenin aile-

vermek üzere Medine’ye gelmesini…

50

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


“Yezîd bin Ebû Müslim›e… Afrika›daki görevinden azledilip, hesabını vermek üzere geri dönmesini… bildiriyor. “Fermanların derhal ilgililerine ulaştırılmasını emrediyor…” Emevî vali ve komutanları, gördükleri karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Aralarında fısıldaşmaya, kendilerini şaşırtan ve canlarını sıkan bu olayı değerlendir-

Bugün halife oluşunun ikinci günü... Dışarıya adımını atar atmaz besili, süslenmiş, binicisi olmayan bir at duruyor. Bu at, halifenin binmesi için hazırlanmıştı. Gördükleri manzara hoşuna gitmemiştir. “Bu nedir? Bu üzerine asla binilmemiş bir attır; yeni bir halife seçildiğinde kortej

meye başlarlar: “İktidar için yanıp tutuşuyor…

için bu şekilde hazırlanır…”

Sabahı dahi bekleyemiyor…”

Bunu duyan Halife Ömer yardımcısı Müzahim’e

Burada ismi geçen;

seslenir: ”Müzâhim! Bu atı devlet hazinesine kat…”

a) Mesleme bin Abdülmelik, Doğu Roma İmpa-

Sonra altın ya da gümüş işlemeli, kabartma süslü

ratorluğu’nun başkenti İstanbul’u kuşatma altına

kaftanlar, gösterişli baş ve omuzları örten üst-

alan büyük ordunun başkomutanı. Romalı ko-

lükler getirilir. Halife Ömer yine sorar: ”Bunlar da

mutan Yûn’un oyununa gelmiş ve kuşatma uzamıştı. Oyuna getirilmemiş olsaydı; kuşatma sonuç getirecek, şehrin kapıları Müslüman orduya açı-

nedir? Bunlar hilafet kaftanlarıdır… Her yeni halife bunları giyip, süslenir.”

lacaktı. Onun bu hilesi sonunda güç acizliğe,

Yine Halifenin sesi duyulur:”Müzâhim! Bunları da

zafer de hezimete dönüştü. Böylece Doğu Roma

devlet hazinesine kat…”

İmparatorluğunun orduları karşısında İslâm ordusu telef olmakla karşı karşıya kalmıştı. Ömer bin Abdülaziz henüz halife olmadan önce de bu uygulamayı eleştiriyor, halifeden ısrarla orduyu

İlk olarak halka kendisinden önceki raşid halifelerden aldığı şu nebevi çizgiyi hatırlatıyor: ”Ey

insanlar! Allah’a itaat edene itaat etmek gerekir.

geri çekmesini istiyordu. Fakat yetkisi olmayanın

Allah’a isyan edene itaat edilmez. Allah’a itaat

görüş ve önerilerinin kıymeti de yoktu.

ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah’a isyan

b) Üsâme et-Tenûhî’yi Mısır›ın vergi ve gelirlerini

ettiğim anda bana itaat etmeyiniz.”

toplama görevinden azletmesidir. Çünkü Üsâme

Daha sonra Medine fakihlerinden Salim b.

kabiliyetsiz, beceriksiz, merhametsiz, gaddar, ce-

Abdullah b. Ömer b. El-Hattab’a mektup yazarak

zalandırmada Allah’ın sınırlarını aşarak aşırıya

Hz. Ömer’in dönemindeki icraatlar hakkında

giden, insanların ellerini kesen, hayvanların içlerine kurbanlarının organlarını doldurup, sonra onları timsahlara atan biri. c) Yezîd bin Ebû Müslim›in Afrika’daki göre-

bilgi vermesini rica etmiştir. Hz. Ömer dönemindeki uygulamaları örnek almış ve halka bunu uygulamıştır.

vinden azledilmesi. O da merhametsiz, gaddar adamın biriydi. İnsanlara en ağır zulüm ve işken-

-------------------------

celeri yapıyor ve bu hâldeyken onları izlemekten büyük haz alıyordu. dergi.nebevihayatyayinlari.com

1. İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye,IX,192-193

RAMAZAN 1436

51


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

0-2 YAŞ

H

YILLARI

olsun.

BEBEKLİK

amd alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, Muhammed sallallahu aleyhi

ve sellem’e salat ve selam ederiz. Allah’ın selamı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ailesine, ashabına ve siz değerli mümin kardeşlerimin üzerine Hiç tanımadığınız insanların bulunduğu bir ülkeye gittiğinizi düşünün. Yol bilmiyor, iz bilmiyor, dilde bilmiyorsunuz. Yanınızda size rehberlik eden, güven

0-2 yaş dönemindeki bebeklerin en büyük ihtiyacı GÜVENdir. Bebeğin beslenme, temizlik ve uyku gibi temel ihtiyaçları karşılanınca TOPLUMSAL GÜVEN duygusunun ilk temeli atılmış olur. Anne-bebek arasındaki ilişkide süreklilik ve tutarlılık temel güveni oluşturur. Bu dönemde bebek “Çevremdekiler bana bakıyor, beni seviyor, ben bakılmaya değer bir varlığım “ duygusunu yaşamalıdır. Bunun yanısıra çocuk dengeli sıcaklığa sahip bir evde büyütülmesi deönemlidir. Ortam ne sıcak ne soğuk olmalıdır.

52

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


Bu dönemde tırmanmaya ve bir şeyleri ağzına götürmeye çok meraklıdır. Tehlike nedir bilmez. Bir şeylerin tadına bakarken eğer tehlikeli değilse tecrübe edilmesine fırsat verilmelidir. Çünkü ilk evrede bebek eşyayı ağzına götürerek tanımaya çalışır. Bir zaman sonra yenilip yenilemeyeceğini ayırt eder. Bu yaşta çocuğun dikkati kolaylıkla başka yöne çekilebilir. Zarar verici bir şey varsa bu başka şeye dikkat çekilerek önlenebilir. Sonuçta hiçbir şey çocuğumuzun ruhundan ve onun geleceğinden daha önemli değil. veren rehberiniz dışında kimseyi de tanımıyorsunuz. Yolun başından beri onunla beraber olduğunuzdan ona olan muhabbetiniz, size verdiği güven oranında olacaktır. Ama şu da bir gerçek; rehber size ne kadar güven verirse, size o ülkeyi tanıtırken sizinle ne kadar ilgilenirse ve sizinle ilgilenirken başka bir şeyle değil sadece sizinle meşgul olursa sizde o oranda o ülkeyi, orada yaşayanları sever ve o çevreye güvenirsiniz. O ülkenin dilini sizinle konuşurken ne kadar kullanırsa ve sizi ne kadar o dilin konuşulduğu ortamlara sokarsa sizin dil gelişim sürecinizde o oranda hızlı veya yavaş olur. Ama bu rehber size gerçekten rehberlik yapmaz, işini önemsemez sizinle ilgilenmezse, siz hem öfkelenir hem kendinizi geliştirmekte zorlanır ve güveniniz azalmaya başlar. 0-2 yaş bebeklik dönemindeki çocukları da bu ülkeye giden ve neye uğradığını şaşıran ve bundan dolayı ailesinden ve özellikle annesinden dünyayı tanıması ve orada yaşayanlara güvenmesi için rehberlik yapan yabancıya benzetebiliriz. Bu yaştaki çocuğun en büyük ihtiyacı yeme, içme, uyuma, temizlik gibi ihtiyaçlarının beklemeden anında karşılanması ve annesinin yanında olduğunu hissetmesidir. Her yaş grubundaki çocuktan bazen biz yetişkinlere göre normal sayılmayan davranışlar gözlemleriz. Ama bazı davranışlar belli yaş grubu için normal sayılırken başka bir yaş grubu dergi.nebevihayatyayinlari.com

için normal dışı sayılabilir. Her çocuğun ruhsal gelişimi farklıdır. Ama belli yaş gruplarının ortak davranış kalıpları olduğu saptanmıştır. 0-2 yaş dönemindeki bebeklerin en büyük ihtiyacı GÜVENdir. Bebeğin beslenme, temizlik ve uyku gibi temel ihtiyaçları karşılanınca TOPLUMSAL GÜVEN duygusunun ilk temeli atılmış olur. Anne-bebek arasındaki ilişkide süreklilik ve tutarlılık temel güveni oluşturur. Bu dönemde bebek “Çevremdekiler bana bakıyor, beni seviyor, ben bakılmaya değer bir varlığım“ duygusunu yaşamalıdır. Bunun yanısıra çocuk dengeli sıcaklığa sahip bir evde büyütülmesi deönemlidir. Ortam ne sıcak ne soğuk olmalıdır. Araştırmalar çocukluğun ilk yıllarında anne–baba ilgisinin çocuktaki zeka gelişimini arttırdığını göstermektedir. Aslında ilk çocukluk dönemi, insanın gelişim sürecinde ruh ve karakterinin temelinin atıldığı çok önemli bir dönemdir. Nasıl bir fidana ince bir çizik atılsa o büyüyüp çınar olunca küçük çizik koca yarık olursa bu dönemde de çocukların üzerine atılacak çizikler yetişkinlik döneminde derin yaralar şeklinde ruhunda yerini alacaktır. Bu nedenle bir anne bu evreye çocuğunun en önemli ve geriye dönülmesi imkansız bir dönem olarak bakmalı, onun ruhunun zedelenmeden gelişmesini sağlamalıdır. Peki anne bu dönemde ne yapmalı? Şimdi anneler önümüze yapacağımız bir sürü kural koyacaksınız diye aklından geçiriyor olabilirler. Ancak yapmamız gereken çok basit: DOĞAL ANNELİK yapacağız.. Bir annenin bu dönemde çocuğuna özel bir şey yapmasına gerek yok. Yüce Allah’ın annenin ruhuna verdiği doğal annelik ruhunu bozmadan hareket etmesi, o ve bebeği için yeterli olacaktır. Bununla beraber bebeğinin gelişimiyle ilgili reflekslerini bilip ona göre davranması çocuğun hırçınlaşmaması öfkelenmemesi ve doğal gelişimi açısından çok önemlidir. Rabbimiz Allah celle celâluhu bu yaş çocukların fıtratına karşı konulamaz bir öğrenme arzusu koymuştur. Bu arzu sebebiyle çocuk önüne çıkan RAMAZAN 1436

53


bütün engelleri aşmak için kimi zaman hırçınlaşır, öfkelenir, hatta kafasını duvarlara vurur Bir altın yarışması düşünün. 5 dakikada ne kadar altını kuyudan çıkarırsanız o oranda size ev, araba ve para verecekler. Zamanınız kısıtlı ve bundan sonraki hayatınızın rahat geçmesi için bu 5 dakika çok önemli. O yarışma anında ne düşünürsünüz. Sadece hedefe odaklanır kim ne demiş duymazsınız bile değil mi? Çünkü hayatınız ona bağlıdır. Yarışma sırasında biri size “Gel kuyuya girme sana daha güzelini vereyim dese ve sizi kucaklayıp götürse ne yaparsınız? Öfkelenip hırçınlaşıp bağırmaz mısınız? İşte bu yaştaki çocukları bu yarışmacıya benzetebiliriz. Yarışmadaki 5 dakika çocuğun ilk yıllarına tekabül eder. Çocuğun en önemli işi tıpkı yarışmacı gibi öğrenmektir. Eşyalar ile olaylar arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışmaktır. Çocuk bu dönemi iyi değerlendiremez. Eşya ile olaylar arasındaki ilişkiyi engeller yüzünden kavrayamazsa geri kalan hayatında her zaman bunun eksikliğini hissedecektir. Çocuklar bu dönemde hedefine odaklanmıştır. Aslında bu evrede yapmamız gereken tek şey sakat bırakıcı ve ya öldürücü bir şeye gitmiyorsa hiçbir şey yapmamaktır. Örneğin anne çekmeceyi açınca çocuğun ilgisini çeker. Onu hedef olarak görür ve ona odaklanır. Bunu öğrenmek zorundadır. O çekmece arkadan öne nasıl gelmiştir acaba? Hedefine doğru giderken eğer ona zarar verecek birşey yoksa çocuk bırakılmalı öğrenmesinin önüne geçilmemelidir. Aksi takdirde çocuk hırçınlaşır ve öfkelenir. Bu durumda çocuk pat diye kucağa alınıp o yerden uzaklaştırılırsa bu onun ruhuna bir darbe girişimidir çocuğa göre. Bu dönemde çocuğun ihtiyaçları koşulsuz bir sevgiyle anında yerine getirilmelidir. Yoksa bu ruhlarında korku ve paniğe yol açar. Bunu yapacak olanda elbette annesidir. Ona ihtiyacı varken onu tek başına odada bırakmamalı. Acıktığında anında yemeğini vermeli sevgiye ihtiyacı olduğunda “kucağa alışmasın denilerek çocuğu bağra basıp ihmal etmemeli ki çocuk huzurlu olsun” çünkü dünyaya geldiği bu ilk günlerde en büyük

54

RAMAZAN 1436

ihtiyacı huzur güven ve annesi tarafından verilecek tesellidir. Annesinin onun yanında bulunup ihtiyacını karşılamasıdır. Yoksa bu güven verilmezse bu çocuk ileride “babana bile güvenmeyeceksin” düşüncesini zihninden bir türlü atamayan bir birey olur. Bu birey her an tedirgin ve çevresine karşı güvensizdir. Bu da bebeklik yıllarındaki güven ve huzur eksikliğinden kaynaklanır. O yüzden bir anne mümkün olduğunca ilk çocukluk evresinde bebeğini asla terk etmemeli, onu yalnız bırakmamalıdır. Bununla beraber her anne babanın çocuğu vardır ama her çocuğun anne babası yoktur” sözünü de hatırlamakta fayda var. Bu ne demek? Bu anne babası bedenen yanında olduğu halde ruhen onunla olmayan anne babalı yetim çocuklardır. Ebeveynin yokluğu bir şekilde kabul edilebilir. Ama varken yanında görememek kadar çocuğun ruhunu hiçbir şey zedelemez. Bir anne çocuğunu emzirirken gözünün içine bakmalı, onu sevdiğini hissettirmeli; bir babada işten gelince çocuğunun gözlerine samimi bir tebessümle bakarak onu öpmeli ve kucaklamalıdır. Bunlar bir o kadar zor ve zaman alıcı şeyler değil. Yapmamız gereken sadece fıtratımızda olan potansiyel annelik ve babalık ruhunu ortaya çıkarıp gerçekleştirmektir. Bu dönemde tırmanmaya ve bir şeyleri ağzına götürmeye çok meraklıdır. Tehlike nedir bilmez. Bir şeylerin tadına bakarken eğer tehlikeli değilse tecrübe edilmesine fırsat verilmelidir. Çünkü ilk evrede bebek eşyayı ağzına götürerek tanımaya çalışır. Bir zaman sonra yenilip yenilemeyeceğini ayırt eder. Bu yaşta çocuğun dikkati kolaylıkla başka yöne çekilebilir. Zarar verici bir şey varsa bu başka şeye dikkat çekilerek önlenebilir. Sonuçta hiçbir şey çocuğumuzun ruhundan ve onun geleceğinden daha önemli değil. Çocuk bu dönemde anneden ayrılma korkusu yaşar. Eğer bunu azaltabilirsek çocuğun daha çabuk yürümesini sağlarız. Annenin çocuğuna bakışı, tebessümü ve sevgi dolu yaklaşımı bunun için çoğu zaman yeterli olacaktır. Ama bu konuda tutarlı ve kararlı olması çok mühimdir. O’nun İzinde...


İlk çocukluk yıllarının izinin bireyin hayatı boyunca silinmez izler bıraktığı hatırlanmalıdır. Bir teyp düşünün dolmaktadır. Ve sonra dolan şeyler duyulacaktır. Bebekler ilk aylar gözünün önünden kaybolan şeyin yok olduğunu sanırlar. 2 yaşına doğru öyle olmadığını anlarlar. Avucunuzun içine bir şey sakladığınızda onun kaybolmadığını anlamaya başlarlar. Bu yaşlarda çocuk, anne babasının kendisiyle konuşmasına ve ilgisine bağlı olarak cümle kurmaya başlar. Çocuğun dil gelişiminde anne babaların bebeklik döneminde onunla konuşması çok önemlidir. Bebekler anne konuşurken tepki vermez. Onu anlarlar. 50 kelime anlar ama kullanamaz. Burada bebeğin erken yada geç konuşması ebeveynin onunla konuşmasına bağlı her çocuğa göre değişir. Anne babanın bebeğiyle konuşması onun kelime haznesini zenginleştirir. 12-18 aylarda bebeğin dil gelişimi durakladığından anneler endişelenebilir. Ama endişeye gerek yoktur. Çünkü bu dönemde çocuk yürüme çabası içindedir. Onunla meşgul olduğundan dil gelişimine biraz ara vermiştir. Tam olarak yürüdüğünde tekrar dil gelişiminde hızlanma meydana gelir. Aynı zamanda çocuk 2 yaşlarında inatçıdır. Dediğinizin aksine davranmada ısrarlıdır. Engellenmeye tahammülü azdır. Anneyle ilişkisinde “yok ve hayır” kelimelerini sıkça kullanır. Ama bir süre sonra geçecektir. Çocuğun kişisel gelişimi diğer gelişimlerinden daha önemlidir. Ve çocukluğun ilk yıllarında bu çok önemlidir. Çünkü birçok davranış bozukluğu gösteren insanın problemlerinin temeli hayatının ilk yıllarına dayanır. Aslında çocuğun kişilik gelişimi =anne babanın kişilik gelişimiyle doğru orantılıdır. Pencereden bakınca lekeyi değil, pencerenin ötesini gören ebeveynler harika çocuklar yetiştirebilirler. İleride kendine güveni olmayan bir çocuğunuz olsun istiyorsanız ona güven ve huzur verin, ihtiyaçlarını ilk çocukluk yıllarında hemen karşılayın. Sınıfta okuyan N…yi öğretmeni bir yıl boyunca yakından gözlemler. N’in en büyük özelliği kendergi.nebevihayatyayinlari.com

dine ve çevresine karşı güvensiz olmasıdır. Bir sorun olunca onu çözmeye çalışmak yerine ağlar. Okuma yazma çalışmalarında problem yaşar. Sık sık çalışmalara katılamaz. Katılsa da ben yapamıyorum der. Halbuki öğretmeni yaptığı testte onun yeterli seviyede olduğunu tespit etmiştir. N okumayı arkadaşlarından yaklaşık iki ay sonra söker. Ama öğretmen ona kitap okutmaz. Çünkü N henüz kitap okuyacağına inanmamaktadır. Bir süre sonra azda olsa kitap okuyan N bu seferde sınıfta kitap okumayı reddeder. Öğretmeninin sorunlarına suskunlukla cevap verir. Öğretmeninin “niçin okumuyorsun” sorusuna “ben heceliyorum, arkadaşlarım benimle alay eder” der. Aslında sınıfın yarısı zaten heceliyordu. N arkadaşlarıyla sağlıklı sosyal ilişkiler kuramaz arkadaşlarının iyi niyetli sözlerini bile kötü yorumlar ve küser. Bir sorunu olunca ağlar ve kızar. Onlarla geçinemediği için yine onlara kızar, “beni sevmiyorlar” der. N bazen öğretmenine gelir “öğretmenim annem beni sevmiyor”, öğretmen “neden” “çünkü bazı akşamlar bize yemek vermiyor” der. Öğretmeni annesiyle konuşunca sofrada yemek yemezlerse öğün aralarında yemek vermediğini söyler. Görüldüğü gibi N olaylara GÜVENSİZLİK penceresinden bakar. Öğretmen bunu farkedince aile ile bir görüşme yapar. Anneye geçmişte olumsuz bir deneyim yaşayıp yaşamadığını sorar. O da: “hatırlamıyorum” der. Öğretmen, bebeklik yıllarının nasıl geçtiğini sorduğunda anne: “yavrumuz 2 yaşlarındaydı. Eşim ve ben bir sebepten dolayı 2 ay kadar çocuğumuzdan ayrı kaldık geri döndüğümde çocuğum bana küsmüştü. Ve uzun süre benimle arasında bir soğukluk olmuştu.” Bu da onun özgüvenini zedeledi. Görüldüğü gibi çocukta güven duygusunun kazanılmasında özellikle anne – çocuk ilişkisinin sağlıklı olması olmazsa olmazdır. Elbette baba da önemlidir. Çünkü o güven simgesidir. Baba çocuğuyla özel diyalog içinde olmalıdır, ona mutlaka özel zaman ayırmalıdır. Babanın vefat etmesi bile ilgisiz bir baba kadar bir çocuğu etkilemeyecektir. RAMAZAN 1436

55


Çocuğun özgüven kazanması için yapılması gereken diğer faktörler: 1. Çocuğun yanında tartışmamak 2. Onu dinlemek, ona söz vermek 3. Yapabileceği sorumluluklar verip takdir etmek 4. Hatalarını kırıcı eleştirilerle veya döverek düzeltmeye çalışmamak

bilecek gelişim seviyelerine uygun oyuncak ve oyun alanları tercih etmeli ve oynarken tehlikeli anlar dışında müdahalede bulunulmamalıdır. Velhamdulillahi rabbil alemin...

-------------------------

5. Çocuğun işini bizim yapmamamız 6. Kapasitesinin üstünde bir şey beklememek 7. Kimseyle kıyas etmemek

Kaynaklar:

8. Beceriksizsin yapamazsın dememek

Annelik Sanatı- Pedagog Adem Güneş

Bunlarla beraber çocuğun ilk yıllarında emzirilmesi ihtiyaçlarının anında karşılanması sonra ek gıdaların yavaş yavaş verilmesi ve elbetteki 6.aydan itibaren çocuğun gelişimi için çok

Çocuk ve Gençte Sosyal Gelişim – Prof. Dr. Kemal Çakmaklı Çocuk Psikiyatrisi-Prof. Dr. Mücahit Öztürk

önemlidir. Oyun, çocuğun dünyasıdır. Dünyayı

Okul Öncesi Çocuğun Gelişimi ve Eğitimi –Erdal Bu-

tanırken oyunla tanır. O yüzden onları geliştire-

dak-Ahmed Akbaş

56

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


DERYA FIÇICI

Ramazan; Gafletten Kurtulma Ay


İ

nsanlık, Rabbinden gafil olunca, karanlıklara gömülür, enkaz altında kalır. Kendi sözleri, kendi düşünceleri, kendi çareleri kurtarmaz insanlığı… Kız çocuklarını diri diri toprağa gömüverir. İşte bu kendi çaresidir. “ Yoksulluk kaygısıyla evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek ağır bir suçtur.” (İsra; 31) İnsan, Rabbinden gafil olunca, helvadan putlar yapar, acıkınca putlarını yer. Her yıl kanun yapar, canı sıkılınca değiştirir. “İbrahim dedi ki: Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” (Saffat; 95) İnsan, Rabbinden gafil olunca, “faiz de tıpkı ticaret gibidir” der. Haksız yere birbirlerinin mallarını yer, kendilerini kârda sayarlar. Oysa faiz evleri yıkar. Faizle aldığı parayı ödeyemeyenler canına kıyar, nice aileler evsiz kalır, nice evler babasız…

Allah’ın haramlarını helal, helallerini haram kabul edenleri kendisine yönetici, otorite bilir. “Doğrusu biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik. Kendisini Allah’a teslim etmiş Peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Alimler ve fakihler de Allah’ın kitabını hıfza memur oldukları için yine hükümlerini onunla verirlerdi. Hepsi de Tevrat’a şahittiler. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi hiç bir değerle değiştirmeyin; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir.” (Maide; 44) “Gerek sana ve gerekse senden öncekilere indirilen kitaplara inandıklarını ileri sürenleri görmüyor musun? Bunlar karşı çıkmakla, tanımamakla emredildikleri tağutun hakemliğine başvurmak istiyorlar. Şeytan onları koyu bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa; 60) İnsan, Rabbinden gafil olunca, Allah’ın emri olan Kur’an ayetlerini, ölülerine okur.

Yöneticiler, Rabbinden gafil olunca, faizi helal sayar.

“(Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.” (Yasin; 70)

“Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer faizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara;

İnsan, Rabbinden gafil olunca, küfrü medeniyet sanır, batılı ise hak…

279)

İnsanlar, Rabbinden gafil olunca, Allah ve Resulüne savaş açmış, Allah’ın ayetlerini hiçe sayan,

“ Yoksulluk kaygısıyla evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek ağır bir suçtur.” (İsra; 31)

Zinayı suç olmaktan çıkarır, içkiyi ve kumarı meşrulaştırır. “Ey müminler, içki, kumar, anıt taşları, fal okları şeytan işi iğrençliklerdendir, bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlara son veriyorsunuz değil mi? (Maide; 90-91) İnsan, Rabbinden gafil olunca, İblisin (aleyhillane) yanında yer alır. Cimriliğin, rızık endişen, bozuk psikolojin, depresyonun, isyanın, ümitsizliğin, öfken, aceleciliğin, sabırsızlığın, açgözlülüğün, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerin, mutsuzluğun, İblisin dostu olmandandır ey insan! Gel, Rabbinden gafil olma! Yunus (aleyhisselam)’ın duasıyla dön Rabbine Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minez-zâlimîn.

58

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


“Doğrusu biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik. Kendisini Allah’a teslim etmiş Peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Alimler ve fakihler de Allah’ın kitabını hıfza memur oldukları için yine hükümlerini onunla verirlerdi. Hepsi de Tevrat’a şahittiler. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi hiç bir değerle değiştirmeyin; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir.” (Maide; 44)

“Ya Rabbi! Senden başka mabud yoktur. Seni noksanlıklardan tenzih ederim, ben şüphesiz zalimlerden oldum.” (Enbiya; 87) Unutma! Hz. Adem’i cennete geri döndüren tevbesiydi.

Kafirin, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e uzanan koparılası dili mi? Yoksa, Şam’da, Halep’te, İdlip’te, Hama’da yanan ateş

Kureyş’in enkazını kaldıran Rabbin,

mi?

Senin içindeki enkazı da,

Günlerden Afganistan mı?

Evindeki, sokağındaki, mahallendeki, ülkendeki enkazı da kaldırır elbet

Unutulmuş Çeçenistan mı?

Ey insan! Aylardan Ramazan..! Kainatın üzerine Rabbinin rahmeti indiği zaman Ve işledi Peygamber’in (aleyhissalatu vesselam) Her rahmeti, ilmek ilmek… Hz. Hatice’nin desteğiyle, Habeşli Bilal’in ehadı ile, Ammar ailesinin şehadeti ile,

Biraz Somali, biraz Arakan, Biraz Irak… Günlerden Hayyel El-Cihad… Ve gecelerden Kadir… “Biz O’nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâ-

Musab b. Umeyr’in daveti ile

mettir.” (Kadir Suresi)

Hz. Ömer’in kuvveti, Hz. Ebubekir Es-Sıddık’ın sadakatiyle…

Ey Müslüman!

(Radıyallâhu anhum ve radû anh) Aylardan Ramazan!

Bütün bu yaşananlarda sen yok isen, Senin için, günlerden gaflet uykusu..!

Önderin Hz.Muhammed (aleyhissalatu vesselam) Günlerden hangisi desem bilmiyorum. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Selam ve dua ile… RAMAZAN 1436

59


ESMA KÖSE

Ramazan Eğlenceleri Eşliğinde Tutulan Oruçsuz imsaklar

G

ünler geçtikçe isme gösterilen hürmetin öze gösterilmediği şu dünyada namazsız minarelere dönüştürülen ibadethanelerimiz gibi

oruçsuz imsaklara dönüştürülmüş ramazanlara şahitlik etmek ruhuma ağır geliyor. Minareler midir camileri ibadethane yapan yoksa içinde ikame edilen namazlar mı? İçinde ibadet edilmeyen bir cami ibadethane olabilir mi? Bize göre bir ay ancak Allah’ın ve Resulünün özel kılması ile ayrıcalık kazanır. Allah ve Resulü bir ayı özelleştirdiğinde ise artık onun normalleştirilmesi ya da Allah’ın sınırlarının dışında özellik yüklenmesi mümkün değildir. Yani Allah’ın özellik yüklediği şeyler Allah’a göre şekil aldığında özeldir. Eğer toplum ya da anlayışlar yeni ayrıcalıklar yüklüyorsa bu bir ibadet değil, örf olmuş olur. Örfün ise Allah’ın hükümleri hiçe sayıldığında kazandıracağı bir şey olmadığı gibi kaybedişlere sebep olması kaçınılmazdır. Örf ancak Allah’ın dediğine uygun olduğunda masum kabul edilir. Yoksa bir Müs-

60

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


lüman için şekil verici tek etken Allah’tır. Allah’ın dışında şekil vericilerin olduğu toplumların Müslüman ismini ne kadar hakettiğini düşünmemiz lazımdır. Ramazanın yanında eğlence kelimesinin kullanılması, minarelere nazar boncuğu takmak ya da asıl ticaret yeri olan camilerin alt katlarında dünyevi ticaretlerin yapılması kadar anlamsız ve üzücüdür. “Rabbim sen bana imkan ver ne yapacağımı göreceksin” diyen anlayışla kapitalist sistemin kıskacında kalmış “hem ibadet hem ticaret” mantığı ile hareket eden adamların farkı bir namazlık ya da bir oruçluk zamanda dahi ortaya çıkmaktadır. Camide çalan telefonlar, ticaretten bağımsız kurulamayan camiler, Allah ile bağlantımızın ne derece güçlü olduğunun en önemli göstergesidir. Zira bir namazlık zamanda dahi dünya ile bağlantısını kesemeyen adamların küfrün kökünü kesmeyi dillendirmeleri ancak bir hayaldir. Bu nasıl bir çelişkidir ki iddialar ve eylemler birbirine zıt hale gelmiş?

Ramazanın yanında eğlence kelimesinin kullanılması, minarelere nazar boncuğu takmak ya da asıl ticaret yeri olan camilerin alt katlarında dünyevi ticaretlerin yapılması kadar anlamsız ve üzücüdür. “Rabbim sen bana imkan ver ne yapacağımı göreceksin” diyen anlayışla kapitalist sistemin kıskacında kalmış “hem ibadet hem ticaret” mantığı ile hareket eden adamların farkı bir namazlık ya da bir oruçluk zamanda dahi ortaya çıkmaktadır. Camide çalan telefonlar, ticaretten bağımsız kurulamayan camiler, Allah ile bağlantımızın ne derece güçlü olduğunun en önemli göstergesidir. Zira bir namazlık zamanda dahi dünya ile bağlantısını kesemeyen adamların küfrün kökünü kesmeyi dillendirmeleri ancak bir hayaldir. Bu nasıl bir çelişkidir ki iddialar ve eylemler birbirine zıt hale gelmiş?

Laik imanların ortaya çıkardığı bir dini yaşantının münafıklığın işaretlerini üzerinde taşıması kaçınılmazdır… Bunu sokağa çıktığımızda ya da kendi anlayışlarımıza baktığımızda kolayca fark edeceğimizden eminim. Resulullah aleyhisselamın en kuvvetli sünneti olan evlilikler sadece gösteriş uğruna zorlaştırılırken zina en kolay halde sunuluyor genç zihinlere ve bedenlere… Din konusunda hassas kabul edilen insanlar dahi bu bataklık anlayıştan payını alıyor. İşinde uzman şeytanların aldatmacasına kanmış Müslümanlar İslam adı altında yapıyor en seviyesiz işleri… İlim öğrenme adı altında makamlar elde edilip ümmet parçalanmaya, birbirinden koparılmaya çalışılıyor. Hem de Resulullah aleyhisselamın şu sözüne rağmen: “Bu Ümmet’e üstünlük, zafer, Allah’ın yardımı ve dünya hakimiyetini müjdele. Kim o zafer günlerinde ahiret için yapılacak bir işi dünya için

konusunun gündeme getirilmesi ve bir işe ya da derse başlarken genelde amellerin niyetlerle bağlantısının kişiye kazandırdıkları üzerinde çokça durulmasının bir anlamı olmalıdır. ‘Zira ahiret gösterip dünya yakalama’ felsefesi ile yoğrulmuş fikirlerin oluşturduğu bir yaşam tarzının kutsallarımız üzerinde bıraktığı etkiler bir Ramazan ayını incelediğimizde dahi en acı gerçekleri ile ortaya çıkmaktadır. Ramazanla birlikte düşmesi gereken satış oranlarının artması… Artması gereken ibadetlerin ramazan eğlenceleri ya da ağlatma seansı halinde gerçekleştirilen duygusal sohbetlerle azaltılması… Mukabele adı altında para karşılığında hatimler yapılması… Teravih çıkışı cami kapısına kurulan tezgahlar… Sanki gündüz yiyemediği yemeklerin acısını çıkarırcasına iftar vakti donatılan

yaparsa onun ahirette nasibi yoktur.” Ahiret için adı

sofralar… Mideleri değil gururları doyurmak için

altında dünya için yapılan işlerin listesini burada

hazırlanmış iftar sofrasında lezzetle yapılan mu-

yazmaya kalksak buna gücümüzün yeteceğini

habbetlerin içine karışmış gıybetler… Allah dedi

sanmıyorum. Hadis kitaplarında ilk olarak niyet

diye oruç tuttuğunu zannederken insanlar ne der

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

61


diye hazırlanan sofralarda iftar edenler, imanın ve

belirleyebileceğini unutuyordu. Eğer sanatkar,

cennetin nasibinden mahrum kalmayı göze alma-

ortaya çıkardığı sanatın değeri ile ilgili bir şey

lıdır.

belirtmediyse sanatın kendi kendine bir değer

Herkes kendini yüceltme, ilmini gösterme pe-

biçmesinin bir anlamının olması düşünülemez.

şinde… Ümmetin imanın lezzetini tatmaya

Sanatkarın verdiği değerin dışında verilen değer-

muhtaç olduğu, beş vakit farzı yerine getiren adamların parmakla sayılır hale geldiği bir zamanda halkın önünde teravihin olup olmadığı ya da kaç rekat olduğu gündeme getiriliyorsa ve

lerin ise sanatkarın katında bir değerinin olmadığını bilmek gerekir. Ramazan eğlencesi oldu diye, başına Ramazan ismi getirildi diye hiçbir konser

ilmi müzakere adı altında tartışmalar yapılıyorsa

günah olmaktan çıkmayacağı gibi Müslüman’ın

laikliğin sadece siyaseti değil, imanımızı da etki-

farzına ya da nafilesine engel olan hiçbir şey,

lediği gerçeği ile karşı karşıyayız demektir. Bir

içinde Allah ismi geçtiği için sevap haline gelmez.

hocam: “İlim öğretirken merkeze neyi koyduğu-

Ambalajı değişti diye ürün değişmeyeceği gibi

nuza dikkat edin” demişti. Bugün içinde bulunduğumuz durumu inceleyince bu sözün ne kadar çok mana ifade ettiğini daha iyi anlıyorum. Zira şeytan merkeze şahsiyetini koyduğunda Rabbine

Allah adına yapıldı diye ya da güzel niyetlerle yapıldı diye Sünnetullaha ters hiçbir şey ibadet haline gelmez. Allah’ın şiddetle yasakladığı di-

asi olmuştu. Kendisini yaratana imanı tam olduğu

lenciliği “Allah rızası için” diyerek yapan bir

halde kendince gayet mantıklı bir gerekçe bulmuş

zihniyet ile Allah’ın kutsal kıldığı Ramazan ayını

ve o gerekçe üzerinden belirlemişti tavrını. Ona

eğlenceler ve konserlerle ön plana çıkarmaya ça-

göre ateş topraktan daha üstündü, dolayısıyla

lışan zihniyet arasında hiçbir fark yoktur. Tıpkı

üstün bir yaratılışa sahip olanın kendisinden aşağıda olana secde etmesi çok mantıksızdı. Oysa aklını iyi kullandığını zanneden şeytanın ıskaladığı bir şey vardı. Zihninde üstün ve aşağı diye şekil-

Resulullah aleyhisselamın Medine’sinde yaşanan Ramazanlarla, masum ya da kasıtlı bir niyetle hazırlanmış eğlencelerle ve Enderun teravihleri ile

lendirdiği şeylerin aynı ustanın elinden çıktığını

ihya edilen Ramazanların herhangi bir benzerliği

ve aralarındaki değer farkını da ancak ustanın

olmadığı gibi...

62

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


KADİR SURESİ ‫يم‬ ِ ّٰ ‫ِب ْس ِم‬ ِ ‫الل ال ّ َر ْح ٰم ِن ال ّ َر ۪ح‬

َ ‫﴾ َو َمٓا اَ ْد ٰر‬1﴿ ‫اِ ّنَٓا اَ ْن َز ْل َنا ُه ۪في لَ ْيلَ ِة ا ْل َقدْ ِۚر‬ ‫يك َما لَ ْيلَ ُة ا ْل َقدْ ِۜر‬ ‫﴾ تَ َن ّ َز ُل ا ْل َم ٰل ِٓئ َك ُة‬3﴿ ‫﴾ لَ ْيلَ ُة ا ْل َقدْ ِر َخ ْي ٌر ِم ْن اَ ْل ِف َش ْه ٍۜر‬2﴿

‫﴾ َس َل ٌۛم ۠ ِه َي َح ّٰتى‬4﴿ ‫ۙر‬ ُ ‫َوال ُّر‬ ٍ ۛ ‫وح ۪في َها ِب ِا ْذ ِن َر ِّب ِه ْ ۚم ِم ْن ُك ِّل اَ ْم‬ ﴾5﴿ ‫َجر‬ ْ ‫َم ْطلَع ا ْلف‬

ِ

ِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

RAMAZAN 1436

63


YAZ KİTAP KAMPANYASI

64

RAMAZAN 1436

O’nun İzinde...


NAFİLE İBADETLER VE

ZİKRİN GEREKLİLİĞİ

MÜSLÜMANIN HAYATINDAKİ ÖNEMİ Sadık TÜRKMEN Hoca

032015 20. Haziran

30

İmam Buhari Vakfı

CANLI YAYIN

RAMAZAN PROGRAMI TEMMUZ İslam’da Cemaatleşmenin Gerekliliği, Cemaatin Temel Unsurları, Hizipçiliğin Tehlikeleri

2 EYLÜL

Zafer MERT Hoca Seyyid Kutub’un Hayatı, Mücadelesi ve Şehadeti

4 KASIM

Hasan KARAKAYA Hocaefendi

www.imambuharivakfi.org

Hilafet’tenCumhuriyet’e Cumhuriyet’e Hilafet’ten Geçiş Süreci

5 AĞUSTOS

Rıdvan BADUR Tarih Araştırmacısı

7 EKİM

Kerbela Olayı ve Hz. Hüseyin’in Şehadeti

Hüseyin NOHUT Hoca MedyatikKuşatma ve Müslümanlar

2 ARALIK

Metin EKEN Erciyes Üniv. Araştırma Görevlisi

0212 550 550 63 63 77 77 0212


Nebevi Hayat Dergisi 31. sayı (2015)  
Nebevi Hayat Dergisi 31. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement