a product message image
{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade

Page 1

HAZİRAN 2019, ŞEVVAL 1440 • YIL 7 • SAYI 79 • FİYATI 9,5 TL • dergi.nebevihayatyayinlari.com

Yaz Aylarında

DİN’lenmek Zamanın Kıymetini Bilmek Yazın Zamanı Kullanmak • Hakan Sarıküçük İtaate Gir ve Şeytana Uyma! • M. Sadık Türkmen İslâm’ın Beş Temel Esası • Yener Yılmaz Din - 3 • Mahmut Varhan


YEtIMLER; ÜMMEtIN AYDINLIK GELECegIDIR Yetimlerimizin hamiliğini üstlenerek onlara ve ümmete aydınlık bir gelecek hazırlayabilirsiniz.

Yetim Hamiliği

(Bakımını Üstlenme)

Aylık Bedeli

100₺

Eğitim ve Araştırma Vakfı


Yıl: 7 - Sayı: 79 - Fiyatı: 9,5 TL

Sahibi Nebevi Hayat Yayınları Adına Yakup Hazman Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Yılmaz Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Abone ve Dağıtım Sorumlusu: Kadri Karataş Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0533) 056 83 19 Web ve Sosyal Medya: twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2019 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 100 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa, İstanbul, Mayıs 2019

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Editör M

evsimleri kendi aralarında döndüren Allahu Teâlâ’ya hamdolsun. Salat ve selam, her an Rabbinin rızasını kazanmak için çaba sarfden, dinlenmek ve tatil bilmeyen Rasûlullah aleyhisselam’a, ehline ve ashabına olsun.

Önümüzde yaz tatili bulunmakta. Bazılarımız bundan nasıl faydalanabileceğini bildiği için diğer günlerden farklı bir durum arz etmiyor. Nihayetinde bu günler de diğer günlerden çok farklı değil, yeter ki faydalanmayı ve buna göre program yapmayı becerebilelim. Hayat dün de 24 saat idi, bugün de yarın da hatta önümüzdeki ay ve sonralarında da günler hep aynı, zaman değişmeden azalıp kısalmadan devam ediyor. Ancak zamanı öldüren veya en iyi şekilde değerlendirenler bizleriz. Aldığımız veya alamadığımız kararlar, yaptığımız ya da yapmadığımız işler bizim zamanımızı direkt etkileyecek ve başarı veya başarısızlığımıza etki edecektir. Öyleyse bizim de biricik önderimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm gibi “Bir işi bitirdiğinde bir başkasına girişip yorul” düsturunu baş tacı edinip çalışmaktan başka bir yolumuz yok. Bu yolun yazı-kışı yok, gecesi-gündüzü yok, dinlenmeye ayıracak bir lüksü yok. Hele hele tatile mi! Böyle bir şeye ise hiç yok! Dini meselelerde tatil olmaz. İbadetlerde tatil olmaz. Dini tebliğin tatili olmaz. Hakikat şu ki: Müslümanın emeklisi olmaz. Müslümanın emekliliği mezarda olur. Bizim dinlenmemiz(tatilimiz) ancak DİN’lenmemiz (Dini bilgilerimizi artırmak) için olmalıdır. Şunu iyi bilelim ki; sadece güneşli günlerde yürürseniz hedefinize asla varamazsınız. Unutmayalım ki kazma sallamaktan yorulan kişi kürekle çalışmaya devam etmez ise bir daha eline ne kazma ne de kürek alabilir. Ve iş yarıda kalır. Rabbimiz bizleri bu bilinç ile hareket eden kullarından eylesin. Ömrünü en bereketli şekilde geçiren ve hayat imtihanını başarıyla veren kullarından eylesin. Hayattan gereği gibi istifade edemeyen ve pişmanlıklar içerisinde ölümün gelip çattığı anda “Rabbim! beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” (1) diyen kimselerden eylemesin. Nebevi Hayat Dergisi olarak yaz aylarında hoyratça israf edilen zamanın kıymetine dikkat çekmek istedik. Bundan dolayı dergi kapağımızı “Yaz Aylarında DİN’lenmek” olarak belirledik. Selam ve dua ile... 1. Mü'minun, 99-100.


İçindekiler Zamanın Kıymetini Bilmek Yazın Zamanı Kullanmak

Hakan Sarıküçük

04

KUR'AN'I KERIM'DEN MÜ'MINLERE NIDALAR İtaate Gir ve Şeytana Uyma M. Sadık Türkmen

10

NEBEVÎ DAMLALAR

İslâm'ın Beş Temel Esası Yener Yılmaz

Kavramlar Din - 3 Mahmut Varhan

15

KAVRAMLAR

23

İslâm Dünyasındaki Kâşifler Fizik ve Astronomide Asrını Aşmış Bir Bilim Dâhisi: Abdurrahman el-Hâzinî Cihan Malay

30

Yakın Tarih Stratejik Bir Nokta: Süveyş Kanalı- 2 Furkan Uyanık

35

Nebevî Aile Kadın ve Çocuk İstismarına Hayır! Halime Yılmaz

40

Serbest Köşe Kayıp Ziynetimiz; Yumşak Huyluluk ve İncelik Derya Fıçıcı

45

Serbest Köşe Cennetten Gelen Ses Muhammed Sıddık Minşevi Mürsel Gölbaşı

48

Serbest Köşe Cahiliye Tarlalarında Mü'min Bahçeler Oluşturmak Ümit Şit

57

Serbest Köşe Sinede ki Hakikat Ölüm Şüheda Kurt

63


KAPAK DOSYA Hakan Sarıküçük

ZAMANIN KIYMETİNİ BİLMEK

Yazın Zamanı Kullanmak Müslümanın emeklisi olmaz. Müslümanın emekliliği mezarda olur. Bizim dinlenmemiz(tatilimiz) ancak DİN’lenmemiz (Dini bilgilerimizi artırmak) için olmalıdır.

H

amd, her birimize düşünüp öğüt alabileceğimiz kadar bir

Haziran 2019

ve hidayeti, ihsan ve bağışları, vakti hayatın ta kendisi gören

ömür verdiğini beyan eden (1)

ve

Yüce Rabbimize,

yaz-kış ayrımı yapmadan şu

Salât ve Selâm, “O halde (bir işi) bitirdin mi başkasına girişip yorul” (2) ayeti kerimesini kendisine düstur edine-

gece-gündüz

demeden

kısacık ömür maratonunu en iyi şekilde değerlendiren ve bunun gayreti içinde olan kullarının üzerine olsun.

rek hayatının her anını Allah’ı

Hayat, çok kısa. Sanki dün

zikrederek ve dinine hizmet

gibiydi

ederek geçiren Hz. Muham-

Arkadaşlarımızla sokaklarda

med sallallahu aleyhi ve sellem’e,

oyunlar oynadığımız, akşama

1. Fatır,37. 2. İnşirah,7.

4

Allahu Teâlâ’nın afvu keremi

çocukluğumuz…


kadar oyuncaklarımızla kendi aramızda bir dünya oluşturduğumuz, dış dünyaya kapalı, sadece hayal dünyası içinde dolaşan, aile içinde çok sevilen, kucaktan kucağa koşup duran, öpücük seli içinde hayatın en güzel, en masum zamanını yaşayan bizler işte bu kelimeler kadar kısa bir süre içinde büyüyüverdik. Hayatın içinde üzerimize düşen sorumlulukları da yüklenerek bir koşuşturmanın bir keşmekeşliğin içinde neredeyse kaybolduk. Artık o eski günlerin özlemi içinde çocukluğumuzu özler hale geldik. Hayatımızda bir iz bırakan o tatlı anlarımızı, yer yer hatırlayıp kendimizi teselli ederek moral bulmaya çalıştık. Yeri geldi o anılardan hiç çıkmak istemedik. Keşke geriye dönmek mümkün olsaydı da o günleri bir kez daha yaşasaydık, dedik. Ancak bunun olamayacağını çok iyi bilmemize rağmen yine de bunun hayalini kurup durduk. O kısacık hayal anının düşüncesi bile bizi mutlu etmeye yetti. Hayatımızın ilerleyen dönemlerinde sanki bir dağa tırmanan kişi gibi yokuşa çıkarken yorulsak da yer yer zorlansak da zirveye ulaşmanın kıymetini bilenler için bu hiçbir zaman sızlanma ve şikâyet konusu edilmedi. Çünkü zirvedeki manzara ve bakış açısı başka hiçbir yerde yoktu. Çünkü bu yola isteyerek çıkılmış, ona göre hazırlık yapılmış, ekipmanlar bu yola göre hazır edilmişti. Dolayısıyla yolun her bir adımı zevkle, isteyerek ve zirveyi merak ederek geçiyordu. Zirve aşkı ve hedefe varma isteği bu

Şeytanın vesvesesi, nefsin heva ve hevesi, aşağıda kalan ve geride bıraktığımız tüm nefse hoş gelen şeyler ve daha nicesi… Bizi engelleyen her ne varsa, bizi yoldan alıkoyan veya belli bir zaman sonra geri döndüren ne varsa… İşte bunlar bizi zirveden alıkoydu. Ve bunlar sebebiyle zirveye ulaşamadık.

yolun sıkıntılarını göz ardı etmeye ve meşakkatleri önemsememeye sevk ediyordu bizleri. Ta ki zirveye vardığımızda bu manzara için ne yapsak azmış dedirtti bizlere… Bir kez daha olsun yine çıkarım, yine bu yolun meşakkatlerine katlanırım, deyiverdik.

Tırmanırken

çektiğimiz

tüm

sıkıntıları bir anda unuttuk. O muhteşem manzaraya kaptırdık kendimizi. “Aman Allah’ım ne güzel bir manzara bu! Ya Rabbi! Bu güzel manzarayı bana görmeyi nasip ettiğin için sana şükürler olsun” dedik. Milyarlarca insan arasında sadece bize ve bizim

Şevval 1440

5


gibi o tırmanışın meşakkatlerine katlanarak hedefe varanlara nasip olduğu için kendimizi çok kısmetli hissettik. Özel bir insan olduğumuzun, çoğu kimseye nasip olmayanın bize nasip olduğunun idraki içerisinde Rabbimize hamd ettik. Hedefe varmanın mutluluğu bizim en önemli anılarımızın arasındaki yerini aldı. Devamlı anlatılacak ve anlatırken de gururla bahsedilecek bir iş haline geldi. İnsanların ağzı açık bir halde hayranlıkla dinledikleri, güzel bir macera olarak dudak ısıttırdı çevremizdekilere. İşte bu hayat yolunda bizler tıpkı bu misalde olduğu gibi bazen bir tırmanışın içinde zirveye yani Allahu Teâlâ’nın rızasına ulaşma umuduyla yolun yokuş olmasına, çile ve meşakkatine aldırış etmeden, zevkle ve hayattan zevk alarak bu yolda ilerliyoruz. Bazılarımız ise zirveye ulaşma arzusu içinde olmayarak bulunduğu mekândan ve konumdan razı bir şekilde monoton bir hayatın içinde gayesiz ve amaçsız bir hayat sürüyor. Güzel bir söz vardır. Bu söz tam da bu kişiyi yansıtır: “Tekne limanda güvendedir. Ama teknenin amacı bu değildir.” Bazılarımız ilk başta zirveye çıkma umudu içindeyken biraz yolu kat edince hemen pes etmeye ve geri dönmeye yelteniyor. Diğer bazımız ise bu yolda çıktığı bu kadar mesafenin kendine yeteceğini, buradan da manzaranın güzel göründüğünü söylüyor.

6

Haziran 2019

Bazılarımız ise yorulduğunu, kısa bir müddet soluklanmanın kendisine yeterli gelmeyeceğini uzun bir müddet dinlenmek istediğini, zamanı gelince tekrar yola koyulacağını söylüyor. Bu aldanış içerisinde çok uzun bir zaman bulunduğu yerde kalıyor ve artık orayı yaşanacak bir yer olarak belliyor. Hedefini unutuyor, zirveye ulaşma diye bir düşünce zihninden çıkıyor. Bazılarımız ise neredeyse zirveye ramak kala, hedefe tam ulaşacağı anda pes ediyor. Umutsuzluk içerisinde, bitip tükendiğinden bahsediyor, artık gücünün kalmadığını, eski enerjisini yitirdiğini, bu işin kendisine göre olmadığını söylüyor. Bazen de gücünün tükenmesi neticesinde azmini yitirdiği için kendini salıveriyor ve bir anlık gaflet neticesinde zirveye en yakın olan kişi iken süratle uçurumdan aşağıya yuvarlanarak helak olabiliyor. Bu örnekler içerisinde bizler acaba hangisi sınıftanız? Bu soruya en güzel cevabı tabi ki yine biz vereceğiz? Hangisi olmak bize daha güzel gelir? sorusuna her birimiz “Tabi ki zirveye çıkan” cevabını veririz. Veririz vermesine ama iş icraata gelince bu zikrettiğimiz diğer grupların arasındaki yerimizi istemesekte alırız. Temenni ile amel birbirinden farklıdır çünkü. Herkesin söylediği gibi yaşaması mümkün olmayabilir. Zorluk herkesin katlanabileceği bir durum olmayabilir. Herkes bu meşakkate katla-


nacak gücü kendinde bulamayabilir. Bazen isteyerek bazen de şartların ve imkânların darlığı. Ne derseniz deyin. Şeytanın vesvesesi, nefsin heva ve hevesi, aşağıda kalan ve geride bıraktığımız tüm nefse hoş gelen şeyler ve daha nicesi… Bizi engelleyen her ne varsa, bizi yoldan alıkoyan veya belli bir zaman sonra geri döndüren ne varsa… İşte bunlar bizi zirveden alıkoydu. Ve bunlar sebebiyle zirveye ulaşamadık. Oysa yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” (3) Acaba zirveye tırmanma kararlılığını gösterebildik mi? Hazırlıklarımızı buna göre yapabildik mi? Ön hazırlıklarımızı tamamlayıp tam teçhizat yola koyulabildik mi? Gerçekten bunun isteğini kalbimizde taşıdık mı? Yoksa göstermelik ve gerçeklikten uzak bir istek olarak mı kaldı kalplerimizde? Şunu iyi bilelim ki zihnimizde nereye kadar gidebiliyorsak hakikatte de oraya kadar gidebiliriz. Çünkü her şey, önce düşüncede başlar ve ardından düşüncelerden yaşama yansır. Düşüncede netleşen amaçlar pratiğe yansıyana kadar bir mana ifade etmez. Ancak amele dönüşen fikir fayda verir. Yoksa, salt bir bilgiden öte geçemez.

Hedef ne kadar yüksek olursa olsun yapılacak iş hedefi gözde büyütmemektir. Çünkü aşağıdan çok yüksek görülen yol yukarıya doğru çıkıldıkça ulaşma ümidi içerisinde kısalmaya başlayacaktır. Yola çıkılınca hiçte aşağıdan bakıldığı gibi zor gözükmediğini ve yolun kolay olduğunu göreceğiz.

Allah ancak çalışıp gayret edene vereceğini söylüyor. “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (4) Bu sebeple bizler gereken gayreti gösterdiğimizi söyleyebiliyor muyuz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “Evet” ise o zaman hiç üzülmeyelim. Çünkü Rabbimizin yardımı bizimle demektir. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber elbette bir

3. Bakara, 286. 4. Necm,39.

Şevval 1440

7


kolaylık vardır.” (5) “Mü'minlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır.” (6) “Biz de ona kolay olanı kolaylaştıracağız.” (7) Hedef ne kadar yüksek olursa olsun yapılacak iş hedefi gözde büyütmemektir. Çünkü aşağıdan çok yüksek görülen yol yukarıya doğru çıkıldıkça ulaşma ümidi içerisinde kısalmaya başlayacaktır. Yola çıkılınca hiçte aşağıdan bakıldığı gibi zor gözükmediğini ve yolun kolay olduğunu göreceğiz. O zaman ilk önce yapılacak iş zirveye çıkma isteğinde samimi olmak. Ardından bunun için yapılması gereken hazırlıkları yapmak. Gerekli olacak tüm ekipmanları tedarik edip “Bismillah” diyerek yola çıkmak. Sonrasında da Rabbimize tevekkül edip bu yolda bıkmadan usanmadan devam etmek. İşte hayatımızı özetleyen durumumuz bu. Yapacağımız tercihlerimiz ve bizi ulaştıracağı sonuç bu. Artık karar zamanı Tembellik mi? İsteksizlik mi? Yoksa Azim ve umutla hedefe yönelmek mi? Karar sizin… Ancak unutmayalım ki tercihlerimiz sonumuzu belirleyecektir. Allah’a giden yolun sorumluluğunu bilen yolcular geri dönmez ve umutsuzluğa kapılmazlar. Öyleyse silki-

nerek kendimize gelmekten başka bir çaremiz yok. Bunca zamandır ertelediğimiz planları artık uygulamaya koyma zamanı… Vakit az... Zaman hızla akıp gidiyor… Merhum Mehmet Akif’in: Vakti çoktan geldi hem geçmektedir arlanmanın Davranın haykırmadan nakus-u (8) izmihlaliniz (9) Öyle bir buhrana sapmıştır ki zira haliniz Zevke dalmak şöyle dursun vaktiniz yok mateme Davranın zira gülünç olduk âleme Mısraları bu gerçeği en güzel şekilde gözler önüne sermektedir. Zevke dalmak bir yana yaptıklarımızın pişmanlığını bile yaşamaya vaktimiz yok. Zamanın hızla akıp gidişi karşısında onunla omuz omuza koşmaktan başka bir çıkar yolumuz yok. Çünkü o hızla ilerliyor ve bizi geride bırakıyor. Öyleyse bizim yapmamız gereken bu koşuda onunla aynı tempoyu yakalamak ve beraber devam etmek… Ancak o zaman vakitten faydalanabiliriz. Ancak o zaman hayatı dolu dolu yaşayabiliriz. Önümüzde yaz tatili bulunmakta. Bazılarımız bundan nasıl faydala-

5. İnşirah,5,6. 6. Rum,47. 7. Leyl,7. 8. Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı. 9. Yok olma, bozulma, perişan olma. “Yani yok oluşunuzu ilan eden kilise çanları çalmadan davranın.”

8

Haziran 2019


nabileceğini bildiği için diğer günlerden farklı bir durum arz etmiyor. Nihayetinde bu günler de diğer günlerden çok farklı değil, yeter ki faydalanmayı ve buna göre program yapmayı becerebilelim. Hayat dün de 24 saat idi, bugün de yarın da hatta önümüzdeki ay ve sonralarında da günler hep aynı, zaman değişmeden azalıp kısalmadan devam ediyor. Ancak zamanı öldüren veya en iyi şekilde değerlendirenler bizleriz. Aldığımız veya alamadığımız kararlar, yaptığımız ya da yapmadığımız işler bizim zamanımızı direkt etkileyecek ve başarı veya başarısızlığımıza etki edecektir. Öyleyse bizim de biricik önderimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm gibi “Bir işi bitirdiğinde bir başkasına girişip yorul” düsturunu baş tacı edinip çalışmaktan başka bir yolumuz yok. Bu yolun yazı-kışı yok, gecesi-gündüzü yok, dinlenmeye ayıracak bir lüksü yok. Hele hele tatile mi! Böyle bir şeye ise hiç yok! Dini meselelerde tatil olmaz. İbadetlerde tatil olmaz. Dini tebliğin tatili olmaz. Hakikat şu ki: Müslümanın emeklisi olmaz. Müslümanın emekliliği mezarda olur. Bizim dinlenmemiz(tatilimiz) ancak DİN’lenmemiz (Dini bilgilerimizi artırmak) için olmalıdır. Şunu iyi bilelim ki; sadece güneşli günlerde yürürseniz hedefinize asla varamazsınız. Unutmayalım ki kazma sallamaktan yorulan kişi kürekle çalışmaya devam

Hayatımızın ilerleyen dönemlerinde sanki bir dağa tırmanan kişi gibi yokuşa çıkarken yorulsak da yer yer zorlansak da zirveye ulaşmanın kıymetini bilenler için bu hiçbir zaman sızlanma ve şikâyet konusu edilmedi.

etmez ise bir daha eline ne kazma ne de kürek alabilir. Ve iş yarıda kalır. Rabbimiz bizleri bu bilinç ile hareket eden kullarından eylesin. Ömrünü en bereketli şekilde geçiren ve hayat imtihanını başarıyla veren kullarından eylesin. Hayattan gereği gibi istifade edemeyen ve pişmanlıklar içerisinde ölümün gelip çattığı anda “Rabbim! beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” (10) diyen kimselerden eylemesin. Selam ve Dua ile.

10. Mü'minun, 99-100.

Şevval 1440

9


KUR'AN'I KERIM'DEN MÜ'MINLERE NIDALAR M. Sadık Türkmen

İTAATE GİR VE ŞEYTANA UYMA!

H

amd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, O’nun ailesine ve ashabına olsun.

aynı hatalara kapılmamasını

“Ey iman edenler! Hep birlikte itaate (silm’e) girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (1)

kamet üzere daim olunması

Yüce Rabbimiz bu ayeti kerimeden önce münafıklardan ve onların bazı özelliklerinden bahsetmiş, mü'minlerin 1. Bakara, 208

10

Haziran 2019

emretmiştir. Bu ayeti kerimede kurtuluş yolu gösterilmiş ve sadece fikren değil aynı zamanda amelen istiistenmiştir. Huzeyfe b. Yeman radıyallahu anh

bu ayeti kerime

ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “İslâm sekiz hisseye ayrılır. Namaz bir hissedir, zekât bir hissedir, oruç bir hissedir, hac bir hissedir, umre bir hissedir, cihad bir hissedir,


iyiliği emretmek bir hissedir, münkerden (kötülükten) sakındırmak bir hissedir. İslâm’da hiçbir payı olmayan kesinlikle hüsrana uğramıştır.” (2) Ayeti kerimede dikkati çeken önemli noktalardan biri de mü'minlerin toplu halde hareket etmesidir. Gerçekten İslâm’ın ortaya koyduğu hedeflerin gerçekleşmesi için mü'minlere verilmiş en önemli anahtar budur. Müslümanlar

şeytanın

adımlarına

tabi olmaktan ancak birlikte hareket etmekle kurtulabilirler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

ashabı ile birlikte

yaşamış olduğu imtihanları muvaffakiyetle geçmesinde İslâm’a hep beraber sımsıkı sarılmalarından başka bir sebep göremeyiz. Tarihin her döneminde mü'minler ne silah ne de sayı ile değil bir bedenin parçaları gibi biri diğerinin derdi ile dertlenip yardımcı olduğu için zaferlere nail oldular. Gözden kaçmamasında fayda olacak bir diğer mesele şudur: Mü'minler kendi ayaklarını kaydırmak için sürekli pusuda yatan bir düşmanları olduğu gerçeğini unutmamalıdır. Bu hayat, dönüşü olmayan bir imtihan sahasıdır. Dolayısıyla insanın boş vermişlik havası ile değil de meseleye çok ciddi bir şekilde sarılması gerekir. İmtihanlar başa gelmeden önce onlara mukavemet edecek itaatin azalarda, zikrin dillerde daim olması gerekir.

Silm’in Manası ile İlgili Görüşler İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Dahhak gibi alimler silm’den kastedilen mananın “İslâm” olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’tan ikinci bir görüşe göre, Ebu’l Aliye ve Raki b. Enes’e göre silm’den kastedilen mananın “itaat” olduğu belirtilmiştir. Katade ise silm’den kastedilen mananın “sulh” olduğunu söylemiştir. İmam İbni Cerir et-Taberi görüşleri ve sahipleri zikrettikten sonra şöyle dedi: “Silm’e girin” sözü hakkında tevillerin en güzel olanı “İslâm’a topluca girin” diyenlerin görüşüdür. (3)

Ey İman Edenler Hitabı Kime Yapılmıştır? Gerek ayeti kerimenin öncesinde münafıklardan söz edilmesi, gerekse rivayetlerin bazısında ehli kitabın zikredilmesi bu ayette iman edenlerden maksadın kim olduğu hakkında farklı görüşlerin belirtilmesine yol açmıştır. İmam Fahrettin er-Razi tefsirinde alimlerin buradaki hitabın kime yöneltildiği hakkındaki görüşlerini şöyle sıralamıştır: Birinci görüş: Ayetten kastedilenler münafıklardır. Ayetin manası şöyle taktir edilir: “Ey dilleri ile iman edenler! İslâm’a her şeyiniz ile girin, Şeytan’ın adımlarına uymayın yani

2. Bezzar 337. 3. Taberi Tefsiri, Bakara, 208. ayetin tefsiri

Şevval 1440

11


Mü'minler kendi ayaklarını kaydırmak için sürekli pusuda yatan bir düşmanları olduğu gerçeğini unutmamalıdır. Bu hayat dönüşü olmayan bir imtihan sahasıdır. Dolayısıyla insanın boş vermişlik havası ile değil de meseleye çok ciddi bir şekilde sarılması gerekir.

nifakta kalarak onun aldatmasına ve amelleri süslü göstermesine uymayın." Bu görüşü söyleyenler bunun sahih görüş olduğuna daha önce geçen münafıkların zikredildiği “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki…” ayetinden sonra gelmesini delil gösterirler. Allah münafık kişiyi önceki ayetlerde zikredilen şekilde vasıflandırınca bu ayette onu kalben iman etmeye ve münafıklığı terk etmeye davet etti. İkinci görüş: Bu ayeti kerime Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi ehli kitaptan İslâm’a giren bir grup hakkında inmiştir. Bunun sebebi de onlar nebi aleyhisselâm’a iman ettiklerinde Musa’nın şeriatinden bazı şeyleri tazime devam ettiler; sebte (cumartesi günü) saygı duydular, devenin etini

12

Haziran 2019

ve sütünü mekruh gördüler. Onlar: “Bu tür şeyleri terk etmek İslâm’da helal, Tevrat’ta vacip olan bir durumdur. Biz de ihtiyaten bunları terk ediyoruz” diyorlardı. Allah onların bu durumunu kötü gördü ve İslâm’ın her şeyine girmeyi yani İslâm’ın tüm ahkamlarına uymayı, inanarak ve onunla amel ederek Tevrat’ın hükümlerinden herhangi bir şeye tutunmamayı onlara emretti. Çünkü onun hükmü artık kalkmıştı. Artık mensuh olduğunu bildikten sonra Tevrat’ın hükmüne tutunarak şeytanın adımlarına tabi olmayın. Bu görüşü savunanlar “kâffeten” sözünü silm’in sıfatı olarak ele almışlar. Sanki ayette şöyle denmiştir: “İslâm’ın tüm hükümlerine itikadi ve ameli yönden bağlanın.” Üçüncü görüş: Bu hitap Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmeyen ehli kitap için gelmiştir. Allah’u Teâlâ’nın “Ey iman edenler” sözü önce geçen kitaplara inananları kapsamakta “toptan silm’e girin” sözü imanda itaatinizi kemale erdirin anlamındadır. Bu durum Allah’ın tüm nebilerine, kitaplarına iman etmenizle olur. O halde Muhammed aleyhisselâm’a ve onun kitabına iman ederek İslâm’ınızı tamama erdirin. Tevrat’ta geçen “gökler ve yerler devam ettikçe cumartesi yasağına tutunun” sözünün hak olduğuna dayanarak sizden önce geçen atalarınız ittifakla Yahudiliğin hak din olduğu konusundaki görüşlerine uyarak onun size Tevrat’ın dinini güzel göstermesine kapılıp şeytanın adımlarına tabi olmayın. Özetle şeytanın adımlarından


kastedilen Yahudi şeriatinin bekası için tutundukları şüpheli amellerdir. Dördüncü görüş: Bu hitap Müslümanlara yönelmiştir. "Ey dilleriyle iman edenler silm’e topluca girin, ömrünüz devam ettikçe İslâm üzere ilerleyin. Ondan ve kanunlarından dışarı çıkmayın. Şeytanın adımlarına tabi olmayın, dalalet ve eğrilik ehli olanların size attıkları şüphelere iltifat etmeyin"… (4) İbni Cerir et-Taberi ayette hitabın yöneltildiği bazı sınıfları zikrettikten sonra şöyle dedi: “Bu ayet iman ismini kendinde barındıran herkesi kapsamaktadır. Bir guruba hitap ettiğini kabul ederek diğerlerini devre dışı bırakmayı gerektirecek bir zaruret yoktur.” (5) Yukarıda zikredilen ikinci görüş ile alakalı olarak bazı itirazlar rivayet edilmiştir. Çünkü bu görüş İslâm’a tamamen bağlanarak Yahudiliği terk eden bazı sahabeler hakkında yanlış kanaat uyandırmaya yatkındır. Her ne kadar sahabeler ilk anda kavrayamadıkları bazı mevzuları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sormuşlarsa da itikada dair olan böyle mühim bir meselede daha hassas olacakları dikkatlerden kaçacak bir durum değildir. Bu görüşle ilgili olarak İbni Kesir aynı ayetin tefsirinde şöyle dedi: İkrime bu ayetin Abdullah b. Selam, Salebe, Esed b. Ubeyd ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den cumartesiye hürmet ve gece-

leyin Tevrat ile ibadet yapmak için izin isteyen Yahudiler ve başka milletlerden İslâm’a girenler için indiğini iddia etmiştir. Allah da onlara İslâm’ın prensiplerini uygulamayı ve başka şeyleri bırakıp onunla iştigal etmelerini emretmiştir. Abdullah b. Selam’ı bu şahıslarla beraber zikretmek araştırılması gereken bir konudur. İmanının kemali ile beraber Tevrat’ın neshini, kaldırılmasını ve batıllığını kabul eden böyle birinin cumartesi gününü kutlamak için İslâm’ın bayramlarına karşı, bugünü tercih etmesi için izin istemesi uzak bir ihtimaldir. (6) Sadedinde olduğumuz ayeti kerimeyi takip eden ayette yüce Rabbimiz: “Size apaçık deliller geldikten sonra yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (7) buyurarak Müslümanın Şeytan’ın adımlarına asla kapılamayacağı temel kanunlar belirlemiştir. Bu kanunlar insanın gerek kendi nefsinde gerekse kâinatta müşahede edebileceği mucizelerdendir. Bir insanın bu mucizeleri gördükten sonra Şeytan’ın adımlarına tabi olması asla beklenecek bir durum değildir. Zira Şeytan’ın adımları her ne kadar insanı Allah’a isyan gibi feci bir akıbete yönlendirse de ancak vesvese ve süslemeye dayanmaktadır. Kitap ehli meselesinin konumuzla olan alakasından dolayı önemli bir noktaya işaret etmekte fayda görüyoruz. Bu

4. et- Tefsirul Kebir, aynı ayetin tefsiri 5. Taberi Tefsiri 6. Tefsiril Kur’ani Azim 7. Bakara, 209

Şevval 1440

13


Ebu Hureyre radiyallahu anh’den rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi vesselem şöyle buyurdu: “Muhammed’in nefsini elinde tutana and olsun ki bu ümmetten Yahudi ve Hristiyanlardan beni işitip sonra benimle gönderilen şeye iman etmeden ölen kim varsa cehennem ashabından olacaktır.”

nokta Müslümanın hayat yolunda hangi kaynaklardan besleneceği konusudur. Çünkü elde edilen bilginin insanı hak yolunda veya Şeytan’ın adımlarına tabi olma yolunda önemli bir etkisi vardır. İnsan her ne kadar öz güven duyarak bazı meselelerde araştırma yapmaya kalksa da her şeyden çok çabuk etkilenen bir kalbe sahip olduğunu unutmamalıdır. Müslümanların önderlerinden olan Hz. Ömer radıyallahu anh’ın yaşadığı şu hadise dikkate şayandır: Cabir b. Abdullah şöyle dedi: Ömer b. Hattab Tevrat’tan bir nüshayı Arapça yazdırdı. O kitapla Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi. Okumaya başlayınca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in 8. Müsned, 1463; Darimi, 441 9. Müslim, h.n 153

14

Haziran 2019

yüzü değişmeye başladı. Ensardan bir şahıs: “Yazık sana ey Hattab’ın oğlu! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzünü görmüyor musun?” dedi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Ehli kitaba bir şey sormayın. Onlar sapıttığı halde sizi hidayete yönlendiremezler. Siz de ya bir hakkı yalanlar ya da bir batılı tasdik etmek durumunda kalırsınız. Vallahi Musa aranızda olsaydı bana tabi olmaktan başka bir şey kendisine helal olmazdı.” (8) Tarihin her döneminde insanların yaşadığı kaosların ve ızdırabın temelinde İslâm’a girmeme veya girmiş olanların dine tam bağlanamaması yatmaktadır. Hali hazırda yaşanan sorunların temelinde yine aynı sebep yatmaktadır. O halde İslâm’a mensup olanların dinlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeli ve hayatlarını dinleri ile ihya etmeleri gerekir. Bu aynı zamanda tüm insanlığa karşı davet sorumluluğunun yerine getirilmesi açısından son derece önemlidir. İslâm üzere yaşamayan toplumların da dünyalarının huzurlu, ahiretlerinin selametli olması ancak İslâm’a girmeleri ile mümkün olacaktır. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhammed’in nefsini elinde tutana and olsun ki bu ümmetten Yahudi ve Hristiyanlardan beni işitip sonra benimle gönderilen şeye iman etmeden ölen kim varsa cehennem ashabından olacaktır.” (9)


NEBEVÎ DAMLALAR Yener Yılmaz

İSLAM'IN BEŞ TEMEL ESASI İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân 1, 2; Tefsîru sûre (2), 30; Müslim, Îmân 19-22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, îmân 13)

H

Hadisi rivayet eden sahabi; Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhumâ

icretten on yıl önce Mekke’de doğdu. Babası Hz. Ömer’le birlikte Müslüman oldu ve onunla birlikte hicret etti. On üç yaşında iken Uhud Savaşı’na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber onun henüz çok genç olduğunu söyleyerek buna izin vermedi. Hayatının ileriki dönemlerinde birçok savaşlara ve fetihlere iştirak etti. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu İstanbul seferine katıldı.

Şevval 1440

15


Hz. Osman’ın şehid edilmesinden

diği ağaçların altında oturur, kuru-

sonra halife olması istenen adaylar-

masınlar diye onları sulardı. Hele

dan biri de İbni Ömer’di. Fakat o bu

Efendimiz’in selâmlaşma konusun-

teklifi benimsemedi. Müslümanlar

daki buyruklarını yerine getirme

arasındaki

hususunda pek titiz davranırdı. Hiç-

anlaşmazlıklara

katıl-

madı. Dinî konularda ihmâllerini gördüğü idarecileri hemen uyarırdı. Ablası Hz. Hafsa Resûl-i Ekrem’in hanımı olduğu için, Efendimiz’in yakın çevresinde bulunma imkânına sahipti. Bu sebeple sahâbîlerin görüp duyma imkânını bulamadığı birçok hadisin Müslümanlara ulaşmasını

bir işi olmadığı halde sadece Müslümanlarla selâmlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese selâm verirdi. Abdullah İbni Ömer ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi. Servetinin fazla birikmesine meydan ver-

sağladı. Rivayet ettiği, tekrarlarıyla

mez, eline geçeni yoksullara dağıtırdı.

birlikte 2630 hadis ile Ebû Hürey-

Sahip olduğu şeyler içinde en çok

re’den sonra en çok hadis rivayet eden

beğendiklerini, Allah yolunda kurban

yedi sahâbînin (müksirûnun) ikincisi

edilmek veya sadaka olarak verilmek

oldu. İbni Ömer aynı zamanda en çok

üzere ayırırdı.

fetvâ veren yedi sahâbîden biriydi. Altmış yıl boyunca fetvâ verdi.

İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini

Hz. Peygamber’in hayat tarzına harfi

âzâd etmeye başlamıştı. Çeşitli sebep-

harfine uyma ve onun emirlerini

lerle 1000’den fazla köle âzâd etti.

aynen yerine getirme konusunda bir benzeri daha yoktu. İbni Ömer birgün gördüğü bir rüyayı ablası Hz. Hafsa aracılığıyla Peygamber Efendimiz’e

arzetti.

Efendimiz’in:

“Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” buyurması üzerine, o

Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinirdi. Sağlıklı olmasına rağmen az yemek yerdi. Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu

günden itibaren gece namazını hiç

sebeple sakalı kumral bir renk alırdı.

terketmedi. Resûl-i Ekrem’in vefa-

Hz. Peygamber’in de öyle yaptığını

tından sonra O'na olan sevgisinden

söylerdi.

dolayı, Efendimiz’in namaz kıldığı

(692) yılında seksen beş yaşında iken

yerleri öğrenip oralarda namaz kılar,

Mekke’de vefat etti. Allah ondan razı

yürüdüğü yollarda yürür, gölgelen-

olsun. (1)

Abdullah İbni Ömer 73

1. Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

16

Haziran 2019


HADİSTE ZİKREDİLEN KAVRAMLAR; İmam Nevevi tarafından (2) “dinin bütün esaslarını içeren en önemli hadis” olarak gösterilen bu hadisi şerif, şüphesiz her Müslümanın ezberleyip kavraması gereken bir hadisi şeriftir. İçerisinde İslâm’ın şartları olarak bilinen beş temel esası içerir, biz kısaca bu esasları izah etmeye çalışacağız.

1. KELİME-İ ŞEHADET İslâm’ın temellerinden ilki olan kelime-i şehadet; Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna dair yapılan şahitliğin ifadesidir. Kelime-i Şehadet'i söyleyen kişi Müslüman olur ve artık İslâm toplumunun bir üyesidir. İslâm; Allah’ın varlığını kabul edip, birlemek (tevhid) aynı zamanda Rasûl’ün Allah’tan getirdiklerini tasdik etmekten ibarettir. Diğer tüm inanç esasları, insan ve toplum hayatını düzenleyecek emir ve yasaklar, Allah’a ve Peygamber’inin O’ndan getirdiklerine inanmanın içindedir. Bu nedenle Kelime-i Şehadet İslâm’ın en özlü bir ifadesidir. Dolayısıyla bu cümleyi söyleyen kişi İslâm dininin tamamını kabul etmiş sayılır. Kişinin Allah’tan başka ilah bulunmadığını söylemesi, Kur’an’ın tanımladığı tüm isim ve sıfatları ile Allah’ın varlığına iman ettiği; Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın kulu

ve elçisi olduğunu söylemesi de onun Allah’tan getirdiği tüm emir ve yasaklara, tüm haberlere inandığı, bunlara itaatle yükümlü olduğunu kabul ettiği anlamına gelir. Bu cümlede dikkatimizi çeken bir kelime olan “ilah” kendisine ibadet edilen, her şeyden çok sevilen, tazim ve tesbih edilen mutlak varlık demektir. Allah’tan başka ilah kabul etmediğini ifade eden bir mü'min, elbette ki ibadetini, mutlak itaatini ve tüm benliğini onu yaratan, yaşatan, sayamayacağı kadar nimetleri bahşeden yegâne varlık Allah azze ve celle’ye yönlendirecektir.

2. NAMAZI İKAME ETMEK Namaz; tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah’a karşı şükrün ifadelerinden biridir. Namazın ikame edilmesi farz, vacip ve sünnetlerine dikkat edilerek eda edilmesidir. Kur’an’da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirtilmemiş genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi’rac (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber’in ibadeti Allah azze ve celle’nin yarattıklarını düşünmek, Allah’ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekât hâlinde namaz kıldığı da rivayet edilir.

2. Müslim Şerhi, I, 152

Şevval 1440

17


konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her Müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince bundan dolayı dövün ve o yaşta yataklarını ayırın.” (3) Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir. Yalnız vitir veya bayram namazDaha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de Lokman aleyhisselâm’ın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 17), Hz. İbrahim'in Hicaz'ın güvenliği için dua ederken namazdan bahsetmesi (İbrâhim, 37), Yüce Allâh’ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa’dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 14) örnek verilebilir. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde; "namazı kılınız ve zekâtı veriniz” buyurulur. Ayrıca "Şüphesiz namaz, mü'minlere, vakitleri belirli olarak farz kılınmıştır” (Nisa, 103) ayeti kerimesi mevcuttur. Bu vb. ayeti kerimeler namazın farziyetini açıkça ifade eder, açıklamaya çalıştığımız bu hadisi şerif ve benzeri birçok hadisi şerifte bu yüce ibadetin farz kılındığı açıkça görülmektedir. İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu 3. Ebû Dâvûd Salât, 26 4. Meryem, 59-60

18

Haziran 2019

ları vacib hükmündedir.

Namazı Terketmenin Hükmü; Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet geçerli değildir, yani her Müslüman bu ibadetleri bizzat kendisi ifa etmelidir. Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur. Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, heva ve heveslerine uydular; onlar bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır).”

(4)


Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Rasûlü'nün zimmeti kalkar.” (5) “Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur.” (6) “Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur.” (7) Hanefi mezhebine göre, tembellik yüzünden namazını terkeden kimse, namazı inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr, fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye çağrılır, kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir (hapse atılır) ve te’dib amacıyla dövülür. Ramazan orucunu terk eden kimse de bunun gibidir. (8) Hanefiler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, namazını özürsüz olarak terkeden kimse, mürted’de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır (öldürülür). (9)

Namazın kazası; Namazını unutarak, uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamanında

kılamayan bunu kaza eder. Hadis-i şerifte; “Kim uyuyarak veya unutmak suretiyle namazını kılmamış olursa, hatırladığında hemen kılsın” (10) buyurulur. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre; uyumak veya unutmak gibi bir özür sebebiyle namazını vaktinde kılamayanın kaza etmesi gerekince, özürsüz olarak ya da tembellikten dolayı kılmayana öncelikle kaza gerekir. Namazı vaktinde kılamadığından dolayı da Allah'a ayrıca tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir. Ebû Hureyre radıyallahu anh’ın naklettiği bir hadiste de şöyle buyurulur: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazdır. Eğer bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel. Aksi halde şöyle denilir: Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır?” Eğer nafile namazları varsa, farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır” (11) Bu duruma göre, farz namazların eksiğini sünnet ve diğer nafile namazlar tamamlamaktadır. Farz, vacib veya sünnet ayırımı yapılmaksızın ibadetlerin yerine getirilmesi mü'minin gayesi olmalıdır. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynağı olması yanında, ahiret için de en büyük hazırlıktır. (12)

5. Ahmed, IV, 238 6. Buhârî, Mevâkît,13 7. Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; İbn Mâce, İkâme, 93 8. İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., I, 326; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Mısır 1315, s. 60 9. İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır t.y., I, 87; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire t.y., II, 442-447, Fıkhu’s sunne/namazı terk etmenin hükmü 10. Ebû Davûd, Salât,11 11. Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd, Salât, 145 12. İslâm fıkıh ansiklopedisi

Şevval 1440

19


Bu mallara sahip olup üzerinden bir yıl geçtiği zaman kişinin zekât vermesi farz olur, kişi altının bizzat kendisine değil kıymetine sahip olsa da zekât vermelidir yani elinde 81 gr altın alabilecek para bulunan kişi de zekatla mükellef olur. Zekât vermesi gerekli olan kişi hiç geciktirmeden hemen zekâtını vermelidir. Aksi halde günahkâr olur. (15)

3. ZEKÂT VERMEK Temizlik, artma, bereket anlamına gelen zekât, bir malın belli bir miktarını, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de saydığı sekiz sınıftan birisine veya birkaçına Allah rızası için vermektir. Terim olarak zekât; İslâm’ın beş şartından birisi olan malî ibadetin adıdır. Fakirin hakkı çıkarılarak malı, cimrilik kirinden arındırarak da şahsı temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için bu malî ibadete zekât denilmiştir (13) Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de; “Ey Muhammed! Mallarının bir kısmını kendilerini

temizleyip

sadaka olarak al.”

(14)

arıtacak

buyurulur.

Zekât’ın Hükmü -

81 gr altın

-

595 gr gümüş

-

Kırk davar (koyun ya da keçi)

-

Otuz sığır

Zekâtın Önemi ve Hikmeti Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât veren, zekât alan ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar. Zekât, her şeyden önce kulun Allah’ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel nişanesidir. Çünkü, zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun vazifesi; öncelikle nedenini araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emirle, canının yongası olan malını hiçbir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu en güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât, kişiyi günah ve cimrilik kirlerinden temizler. İnsandaki, mal sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana geçmesine sebep olur.

13. Subkî, el-Menhel, Beyrut, 1394, XI,113 14. Tevbe, 193 15. el-Merginânî, el-Hidaye, I, 96; Mehmet Zihni, Nimetü’l-İslâm, II, 5

20

Haziran 2019


“Ey mü’minler! Sizi mallarınız ve çocuklarınız Allah’ı anmaktan alıkoymasın, böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır”

(16)

âyet-i kerîmesinin

işaret ettiği manayı gerçekleştirir. Zekât fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en büyük garantidir. Çünkü o sadece fakirin hakkıdır ve mutlaka fakire verilecektir. İnsanların koydukları vergilerin

toplanma

ve

harcama

yerleri devirlere ve devletlere göre değişebilir. Devlet gelirlerinin harcanmasında fakirlerden çok zenginlerin gözetildiği de olabilir. Kimlerden alınıp kimlere verileceği Allah ve Rasûlü tarafından tespit edilen zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime verileceği Kur’ân’ı Kerim’de belirtilmiştir. Bunu hiçbir kimsenin değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon sadece fakirler için kullanılır.

4. HACC YAPMAK Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de âlemler için mübarek ve hidayet kaynağı olan Kabe’dir. Orada apaçık deliller vardır. İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya

Gerekli yol masraflarını ve harcayacağı paraya sahip olan kişiye ömründe bir defa yapması farz olan ibadettir. Hakkı verilerek yapılan bir hac ibadeti, kişiyi annesinden doğduğu günde olduğu gibi tertemiz hale getirir (18) ve karşılığı ancak cennettir. (19)

5. RAMAZAN ORUCU Oruç, “İkinci fecirden (fecr-i sadık’tan)” itibaren, güneşin batışına kadar yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahü Teala (c.c)’ya kulluk niyetiyle nefsi alıkoymaya verilen isimdir. Bilindiği gibi oruç, yalnız bedenle yapılan ibadetlerden biridir. Dolayısıyla, her mükellefin kendi nefsi için farz-ı ayn’dır.

yol bulabilen insana, Allah için

Hadisi şerif “Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç

Kâbe’yi hacc etmesi gereklidir.”

tutsa da bu orucu kaza edemez.” buyu-

girerse güvenlik içinde olur. Oraya (17)

16. Münafıkun, 9 17. Âl-i îmrân, 96-97 18. Buhârî, Hac 4 19. Buhârî, Umre 1

Şevval 1440

21


HADİSTEN ÇIKARILAN DERSLER Hadisi şerifte beş temelden bahsediliyor olması, sayılanlardan başka farzın olmadığı anlamına gelmez, nitekim yerine göre cihad ibadeti farzı ayn olurken kişinin ibadetlerini sahih bir şekilde yapabileceği kadar ilim öğrenmesi de farzdır. İslâm’ın şartları ve farzlarından herhangi birini inkâr etmek kişiyi İslâm rulur.

(20)

Yani, orucu zamanında eda

etmenin faziletini kaza suretiyle telâfi etmenin imkânı yoktur. (21) Oruç ibadetine riyanın karışması da mümkün değildir. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te; orucun ve oruçlunun

dairesinden çıkarır. Kelime-i Şehadet dışında kalan ibadetlerin farziyetine inanıp, tutunduğu birtakım bahanelerle onları terk eden kişi ise fasık olur.

mahiyeti şu şekilde ortaya konul-

İslâm ibadetlerin şekillerinden ziyade

muştur:

özüne bakar, hayasızlık ve kötülük-

“Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz

ten alı koymayan namaz beklenen

söylemesin. Kendisiyle itişmek ve dalaşmak

namaz değildir, yalanı terk etmeyen

isteyene iki defa "Ben oruçluyum" desin

kişinin orucu, bekleneni verememiş

ve uymasın. Canımı elinde tutan Allahu

demektir, riya için yapılan hac ve

Teâlâ (c.c)’ya yemin ederim ki; oruçlunun

zekât ise kabul edilmeyen ibadet-

ağız (açlık) kokusu, Allah katında misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: 'Oruçlu kimse benim rızam için yemesini, içmesini ve cinsi arzularını bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya

lerdendir. Allah azze ve celle kalbimizi iman üzere sabit eylesin bizlere nasip ettiği İslâm nimetinden bizi mahrum eylemesin…

bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun sayısız sevabını da doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir.'”

(22)

20. Buharî, Savm: 29 21. İbnu’l-Münîr, kutubi sitte şerhi, oruç babı 22. Sahihi Buhari muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 248, Hadis no: 897

22

Haziran 2019


KAVRAMLAR Mahmut Varhan

Kavramlar

DİN-3 "Yoksa onlar Allah'ın dininden başka din mi arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez Allah'a boyun eğip teslim olmuşlardır ve sonunda hepsi O'na döndürüleceklerdir." (Âl-i İmrân; 83)

Sünnet’i Seniyye’den “Sırat’ı Müstakîm” Üzerinde Devam Etmenin Ölçüleri

İ

stikâmet için dini doğru anlamak ve doğru yaşamak zorunludur. Sırat’ı müstakim üzerinde kala-

bilmenin en önemli şartlarından biri de sonradan ihdas edilen bid’atlerden sakınmaktır. Zira bid’at, bütün ma’siyetlerden daha şerli olup; küfür ve şirk kapısına açılan en tehlikeli kapı

sırat’ı müstakim üzerinde devam edebilmek konusunda hassasiyetle durulmuştur. Namazlarda sürekli tekrar edilen Fatiha sûresinde “Doğru yola ilet bizi; nimet (hidayet) verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve dâlalete düşenlerin yoluna değil.” denilerek bir taraftan peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yoluna muvaffak kılması; diğer taraftan da gazaba uğrayanların ve dala-

ve şirk uçurumuna doğru giden en

lete düşenlerin (Yahûdi ve Hristiyan-

kaygan yoldur. Bundan dolayıdır ki

ların) yollarından muhafaza etmesi

anlayış ve amelde, ifrat ve tefritten

için Allah Teâlâ’ya dua etmemiz talep

uzak bir şekilde, vasat bir yol olan

edilmiştir.

Şevval 1440

23


Sünnet’i Seniyye’de, sırat’ı mustakîm üzerinde kalabilmenin bütün sebepleri beyan edilmiş ve sırat’ı mustakîmden inhirâf etmenin/sapmanın tüm sebeplerinden de şiddetle sakındırılmıştır. Biz burada özellikle dinin temelini oluşturdukları âlimlerimiz tarafından beyan edilen bazı hadis’i şerifler üzerinde durmaya çalışacağız. Gayret bizden, tevfîk Allah Teâlâ’dandır.

1-Kur’an ve Sünnet’e İttibâ, Bid’atlerden Sakınmak Dinin Temel Esasıdır Dini doğru anlamak için, doğru kaynak çok önemlidir. Kaynakta meydana gelen bir bulanıklık ve karışıklık, anlayışta bozukluk ve inhirâf olarak yansır. Bundan dolayıdır ki Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer’in elinde Tevrat’tan bazı sayfalar görünce öfkelenmiş ve Hz. Ömer’i, onun şahsında da bütün ümmeti şiddetle ikaz etmiştir. Kaynağın saf olması gerektiğine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in nefsini elinde tutan Allah’a kasem ederim ki, şayet Mûsâ size görünecek olsaydı ve siz de beni bırakıp ona tâbî olsaydınız, muhakkak doğru yoldan/sırat’ı mustakim’den sapmış olurdunuz. Şayet Musa yaşıyor olsaydı ve benim nubüvvetime idrak etseydi, o da bana tâbî olmakla mükellef olurdu.” (1)

Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sapmamanın garantisi olarak kitap ve sünnetini bıraktığını ümmetine haber vererek şöyle buyurmuştur: “Aranızda iki şey bıraktım; onlara tutunduğunuz sürece asla sapmazsınız: Allah’ın kitapı ve peygamberinin sünneti...” (2) Nitekim görüşlerine muhalif konularda sünneti reddeden, Kur’an’ı Kerim’i de hevalarına göre te’vil eden fırkalar sırat-ı mustakîmden sapmışlardır. Haricîler, Mutezile, Şiâ, Mürcie ve benzeri ehli bid’atin en büyük problemleri Kur’an ve sünnete ittibâ etmek yerine Kur’an ve sünnet naslarını kendi görüş ve hevalarına muvâfık olacak şekilde te’vil edip yoruma tâbî tutmalarıdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisinden sonra pek çok ihtilafın meydana geleceğini ümmetine haber vermiş ve ihtilaf ortamında kurtuluş yolunu haber vererek şöyle buyurmuştur: “Size Allah’tan korkmayı ve başınıza geçen bir köle dahî olsa dinleyip itaat etmeyi vasiyet ederim. Ayrıca sizden, benden sonra yaşayanlarınız pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Bu durumda benim sünnetime ve hidayete erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine sımsıkı sarılıp, azı dişlerinizle ısırırcasına yapışınız. Sonradan ihdâs edilen hususlardan sakınınız. Zira her bir bid’at dalâlettir.” (3) Diğer taraftan Kur’an ve sünnete muhalif her inanç, düşünce ve amelin

1. Dârîmî, Sünen; 449 (1/403) Hasen bir hadistir 2. İmam Malik, Mûvatta; 1718 3. Ebu Dâvut: 4607; Tirmizî: 2676. Hasen-Sahih bir hadistir.

24

Haziran 2019


merdûd olduğunu bildirmiştir. Hz. Aişe validemizin rivayet ettiği hadiste şöyle buyurmuştur: “Her kim bizim işimizde (dinimizde) onda olmayan bir şeyi sonradan ihdâs ederse, o reddedilir.” Müslim'in lafzı şöyledir: “Her kim bizim emrimize (Kur’an ve sünnete) uymayan bir amel işlerse, o merduttur.” (4) İslâm tarihi boyunca bu nebevi ihtarlara riayet etmeyenler türlü yollara sapmışlar ve bid'at fırkalarını oluşturmuşlardır. Günümüzde de sünnet'i seniyyeyi devre dışı bırakarak, Müsteşriklerin yazıp çizdikleriyle Kur'an'ı anlamaya çalışanlar çeşitli modern bid'at ve zındıka ekollerini ihdâs etmişlerdir.

2-Dinin Temel Esaslarından Biri de İhlas ve Niyettir İslâm'da her türlü söz, amel, düşünce ve inancın makbul olması için iki şartı hâiz olması gerekir. Kur'an ve sünnete muvâfık olması ve ihlasla yapılması şarttır. Fudayl b. İyaz şöyle demektedir: “O Allah ki ölümü ve hayatı, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için yarattı ve O çok izzetlidir, çok bağışlayandır.” (5) ayeti kerimesindeki iyi amelden maksat doğru ve halis ameldir. Amel halis/ ihlaslı olur da doğru olmazsa kabul edilmez. Aynı şekilde doğru olup,

ihlaslı olmayan amel de kabul edilmez. Makbul olması için hem halis hem de doğru olması şarttır. Halis amel, amelin sadece Allah rızası için yapılmasıdır. Doğru olması da Kur’an ve sünnete muvafık olmasıdır.

(6)

Dinin binası ancak bu iki şarta riâyet etmekle tamamlanır ve Allah’ın rızası bu iki hususun gerçekleşmesi ile elde edilir. Allah için yapılan iş bâki kalır, Allah için yapılmayan iş ise fâni olup yok olur. Allah rızası için yapılmayan herhangi bir amelin, dünyada ya da ahirette hakiki bir semeresi olmaz. Nice insan vardır ki zahiren işini Kur’an ve sünnete muvafık yapar, ama ameli halis olmadığı için kendisi ile birlikte fâni olup gider. Ve yine nice insan vardır ki Kur’an ve sünnete muvafık olmayan ve sonradan ihdâs edilmiş pek çok bid’ati ihlas ile yapar, fakat dünyada ve ahirette bunun hakîki bir semeresini göremez. Kişi amali ile neyi irade ediyorsa, ancak onu bulacaktır. Ömer b. Hattap, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

şöyle buyurduğunu

rivayet etmektedir: “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkes için ancak niyet ettiği vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah’a ve Rasûlü’nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadın için olursa, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.”

(7)

4. Buhârî, 2697; Müslim, 1718 5. Mülk, 2 6. Câmiu'l- Ulûmi ve'l- hikem: 1/72 7. Buhari: 1; Müslim: 1907

Şevval 1440

25


3-Dinin Binası Me’muratı İmtisal, Menhiyattan İctinab ve Şüpheli Şeylerden Sakınmaktan İbarettir Ölünceye kadar Sırat'ı mustakîm üzerinde kalmak isteyen kimsenin, hayatı boyunca Allah'ın emirlerine imtisal ve yasaklarından ictinab etmeye gayret göstermesi şarttır. Günaha düşmemek için günah şüphesi bulunan şeylerden sakınması ve hatta mübahlara fazla dalmaması gerekir. Nitekim “Ey iman edenler! Allah’ın azabından hakkıyla sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (8) ayeti kerimesinin ifade ettiği anlam da budur; İslâm üzere ölebilmek için, takvâ dairesinde emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınarak Müslümanca bir hayat sürmek gereklidir. Numan b. Beşir radıyallahu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini işittim: “Muhakkak ki helaller belli, haramlar bellidir. Bu ikisinin arasında bazı şüpheli durumlar vardır ki insanların çoğu onları bilmemektedir. Dolayısıyla şüpheli şeylerden sakınan kimse, dinini ve ırzını korumuş olur; şüpheli şeylere dalan kimse ise, muhakkak harama düşer. Tıpkı korunun çevresinde sürüsünü otlatan çoban gibi ki, sürüsünün koruya dalması an meselesidir. Dikkat edin! Muhakkak her kralın bir korusu vardır. Biliniz ki, Allah’ın korusu da haram kıldığı hususlardır. 8. Alî İmran, 102 9. Buhari: 52, 2051; Müslim:1599 10. el-Hilye: 7/288 11. İbni Recep, Camiu’l- Ulûmi ve’l-Hikem: 1/71-72

26

Haziran 2019

Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır ki, o düzeldiği zaman, bütün beden düzelir. O bozulduğu zaman da bütün beden bozulur. Biliniz ki o kalptir.” (9) Süfyan b. Uyeyne dedi ki: “Bir kul kendisi ile haram arasına helalden bir set koymadıkça, açık bir şekilde günah olan ve günaha benzeyen şüpheli hususları terk etmedikçe imanın hakikatini elde edemez.” (10) İbni Receb el-Hanbeli şöyle demektedir: “Böylece İmam Ahmed’in şu sözü iyice anlaşılmıştır: “Şu üç hadis İslâm’ın temel esaslarıdır: “Ameller niyetlere göredir.” hadisi; “Her kim bizim işimizde (dinimizde) onda olmayan bir şeyi sonradan ihdâs ederse, o reddedilir.” hadisi ve “Muhakkak ki helaller belli, haramlar bellidir.” hadisi...” Çünkü dinin tamamı emredilen hususları yerine getirmek, yasaklanan hususlardan sakınmak ve şüpheli şeylerden geri durmaktan ibarettir ki; Numan b. Beşir’in hadisi bütün bunları kapsamaktadır. Bütün bunlar da ancak iki şeye riâyet etmekle tamamlanır: a) Amelin zahiri Kur’an ve sünnete muvafık olacak. Hz. Âişe’nin hadisi bu hususu kapsamıştır. b) Amel sadece Allah rızası gözetilerek yapılacak. Hz. Ömer’in rivayet ettiği niyet hadisi de bu hususa delâlet etmektedir. (11)


4-Dini Bir Bütün Olarak Anlamak Sırat-ı mustakîm üzerine devam etmenin ve sapmalardan sakınmanın en önemli ölçülerinden biri de dini bir bütün olarak anlamaktır. İslâm, hayatın tümünü kapsayan kâmil bir dindir. İslâm’ın bir kısmını ikrâr edip, bir kısmını inkâr etmek hak dinden sapmanın, bid’at yollara saplanmanın en önemli sebeplerinden biridir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Öyleyse şunu bilin ki içinizden böyle yapanların cezası, ancak dünyada rezillik; kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılmaktır. Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir. İşte bunlar ahireti dünya hayatıyla değiştirenlerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (12) Teessüfle belirtmek gerekir ki günümüzde Müslüman olduklarını iddia eden, İslâm’ın ibadet ve ahlâk hükümlerinin birçoğunu kabul eden pek çok kimse; toplum yönetimi, ceza hukuku, ticaret hukuku, medeni kanun, savaş ve barış hukuku ve benzeri birçok konuda İslâm’ın hükümlerini ya inkâr veya ihmal etmektedir. Hz. Peygamber’in sonunda “O, size dininizi öğretmek için gelen Cibril’di” buyurduğu meşhur “Cibril hadisi”nde İslâm, iman ve ihsan mertebelerinin dinin tamamını oluşturduğu beyan

edilmiştir. İslâm bedenî ve malî amelleri; İman kalbî/aklî amelleri; İhsan ise, kişinin bütüm hayatını Allah’ın murakabesi altında hissetmesi ve tüm işlerini ilahi rızaya muvafık bir şekilde en güzel biçimde yerine getirmeye çalışmasıyla açıklanmıştır. Kıyamet’in kopma vaktini Allah’tan başka kimsenin bilmediği hakikati ve kıyamet alametleri de dinden kabul edilmiştir.

5-Doğru Bir Metoda Tâbi Olmak İrbâd b. Sâriye radıyallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize, kendisinden dolayı gözlerin yaşardığı ve kalplerin titrediği bir vaazda bulundu. Bizler “Ya Rasûlallah” dedik, “Bu, vedâ eden birinin vaaz ve nasihatidir; bize vasiyyetin nedir?” Şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ben sizi, gecesi gündüzü gibi parlak olan (gecesi bulunmayan) apaydınlık bir yol üzerinde bıraktım. Benden sonra bu yoldan sapan kimseler, muhakkak helâk olacaklardır. Sizden yaşayacak olanlar, pek çok ihtilâflar göreceklerdir; siz bildiğiniz üzere benim sünnetime ve hidâyete erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine uyunuz." (13) Nitekim Hz. Peygamber’den sonra daha sahabe döneminde siyasi, itikâdi ve fıkhî pek çok ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bütün bu hususlarda Hz. Peygamber’in ve hulefâ-i râşidîn’in sünnetine/yoluna tâbi olanlar kurtulmuşlar; Hariciler, Şiâ, Kaderiyyre, Mutezile gibi Hz. Peygamber’in ve hulefâ-i râşidîn’in

12. Bakara, 85-86 13. İbni Mâce, 43, İmam Ahmed, Müsned:17142. Şahidleri ile birlikte Sahih bir hadistir.

Şevval 1440

27


sünnetinden/yolundan ayrılanlar da helâk olmuşlardır. İşte bundan dolayı Allah’ın dinini doğru bir şekilde anlamamız, ilâhi rızaya muvâfık bir şekilde yaşamamız va hayata hâkim kılabilmemiz için nebevî menhece tâbi olmamız gerekir. Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye naslarını doğru bir şekilde anlayabilmemiz için, ehli sünnet âlimlerimizin koymuş olduğu kriterlere müracaat etmek zorundayız. Âlimlerimiz Kur’an ilimleri için “Tefsir Usûlü” ilmini geliştirdikleri gibi; hadis ilimleri, hadislerin zayıf ve uydurulmuş olanlarını sahih hadislerden ayıklamak için de “Hadis Usûlü” ilmini geliştirmişlerdir. Hiçbir ümmette ve toplumda bulunmayan bir şekilde isnad ilmini oluşturmuş, bütün dini ilimleri ve özellikle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini isnad ile aktarmış, isnâdı dinin bir parçası kabul ederek isnadsız hiçbir şeyi kabul etmemiş ve bütün senedleri cerh-ta’dile tabi tutmuşlardır. Tabakat ilmini oluşturarak, herhangi bir ilim dalıyla ve özellikle hadis ilmiyle meşgul olan her âlimin hayatını ve cerh-ta’dil açısından değerini kayıt altına almışlardır. Hem sened ve hem de metin tenkidi açısından beşer aklının ulaşabileceği en mükemmel kaideleri oluşturmuşlardır. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’i ve sabit olan hadis-i şerifleri doğru bir şekilde anlamak için “Fıkıh Usûlü” ilmini geliştirmişlerdir. Bu ilimler gerçekten çok önemli olup, bu ümmetin özelliklerinden kabul edilmişlerdir.

28

Haziran 2019

Diğer taraftan Kur’an ve sünnet Arapça olduğu için, Arapça ilimlerine vakıf olmadan Kur’an ve sünnet hakkında konuşmak ve fetvâ vermeye kalkışmak büyük bir cinayet olur. İşte bütün bu ilimlere muttali olmayanların, hadlerini bilmeleri ve meâl ve tercemelere dayanarak hüküm çıkarmaya ve fetvâ vermeye kalkışmamaları gerekir. Bunların vazifesi, Allah Teâlâ’nın belirttiği gibi ilim ehline sormaktır.

6-Dini Rabbânî Alimlerden Öğrenmek Şunun bilinmesi gerekir ki, ilim dindir ve kimlerden alındığı çok önemlidir. Bundan dolayı dinimizi kimlerden aldığımıza dikkat etmeliyiz. Eğer Allah’ın dinini tahrif etmeyi kendilerine vazîfe bilmiş müsteşriklerden ve onların yetiştirdiği gönüllü mukallitlerden dinimizi öğrenmeye kalkışırsak, dinimizi ifsat etmekten başka hiçbir neticeye varamayız ve Allah’ın gazabıyla karşı karşıya kalırız. Şunun bilinmesi gerekir ki ilim ve dinin kendilerinden öğrenilebileceği Rabbânî âlimlerin şu özelliklere sahip olmaları gerekir: 1- İlmiyle amel etmesi ve sözü ile amelinin birbirine mutabık olması gerekir. Şayet âlimin sözü ile ameli arasında muhalefet bulunursa, kendisinden ilim alınmasına ve dinde kendisine uyulmasına ehil olmaz. 2- İlmini, o ilim dalında ihtisas sahibi olan Rabbânî âlimlerden tahsil etmiş olması ve onların dizlerinin dibinde dirsek çürütmüş olması gerekir.


3- Kendilerinden ilim tahsil etmiş olduğu hocalarının ahlâkı ile ahlâklanması ve onların edebi ile süslenmesi gerekir. (14)

des kaynaktan istinbât edilmiş olan

İşte sahabe-i kiram, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den; tabiin sahabeden ve onlardan sonra gelen bütün nesiller bir önceki nesilden ilmi bu şekilde tahsil etmiş ve bize kadar sapasağlam bir şekilde ulaştırmışlardır. Allah’u Teâlâ bizleri de bu mübarek mirası korumaya ve bir sonraki nesle aynı paklıkta ulaştırabilmeye muvaffak eylesin.

yoktur. Aziz İslâm’ın müntesipleri

Dînî ilimler bu Rabbânî âlimlerden öğrenilmez de şer’î anlamda câhil kabûl edilen ve Rabbânî âlimlerin özelliklerine hâiz olmayan kimselerden öğrenilecek olursa, sırat’ı mustakîm’den sapma ve bid’at yollarına saplanma kaçınılmaz olur. Nitekim Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki Allah Teâlâ ilmi, kullardan çekip alarak kabzetmez; fakat âlimlerin ruhlarını kabzederek ilmi de (onlarla birlikte) kabzeder. Böylece hiçbir âlim bırakmayınca/ kalmayınca, insanlar câhilleri kendilerine lider/rehber edinirler; bunlara (dînî konularda) sorular sorulur ve onlar da ilme dayanmadan fetvâ verirler, hem sapar ve hem de saptırırlar.” (15) Son olarak şunları ifade etmek istiyoruz: Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyye hazinesine ve bu iki mukad-

İslâm fıkhı servetine sahip olan biz müslümanların,

Batı'nın

hevâsına

dayanan beşerî hukuka ihtiyacımız olarak, her türlü beşerî nizamı reddediyoruz. Bizim muhtaç olduğumuz tek şey, Kur’an ve sünneti doğru bir şekilde anlamak ve en güzel şekilde tatbik etmektir. Çünkü dünyada izzet ve ahirette selamet/saadet sadece buna bağlıdır. Tarih göstermiştir ki, müslümanlar Kur’an ve sünnete sarıldıkları ve şeriat-ı ğarrayı tatbik ettikleri ölçüde izzete kavuşmuş, bu hususta ihmalkâr davrandıkları oranda da zillete maruz kalmışlardır. Diğer taraftan Pavlos ve Abdullah b. Sebe’ gibi tahrifçilerin mesleğini sürdüren oryantalistlerin vesveselerine kapılarak sünnet-i seniyyeye ve bu konuda selefimizin yapmış oldukları büyük çalışmalara kem gözlerle bakan mukallitlere deriz ki: Hz. Mûsâ’nın ve Hz. İsa’nın pak dinlerini tahrif eden Yahudi ve Hıristiyan müsteşriklerini taklid etmekle ne kazandınız? İnsaflı olun ve Allah Teâlâ’nın dinini, O’nun düşmanlarından değil de Allah’ın dininin bayraktarlığını yapan Rabbânî âlimlerimizden öğrenmeye gayret edin ki dünyada izzet ve ahirette selamete/ saadete kavuşabilesiniz. Aksi taktirde dünyada zillete, âhirette ise şakavete mahkûm olursunuz.

14. bkz: Şatıbi, Muvafakat: 1/99-100 15. Buhârî, 100; Müslim, 2673

Şevval 1440

29


İSLÂM DÜNYASINDAKI KÂŞIFLER Cihan Malay

Fizik ve Astronomide Asrını Aşmış Bir Bilim Dâhisi:

ABDURRAHMAN EL-HÂZINÎ (1100-1155)

M

üslüman bilim adamlarının insanlık tarihine yaptığı katkıları, inkâr edilmeye-

cek bir gerçek olarak ortadadır. Onlar,

Asıl adı Abdurrahman bin Mansur, künyesi Ebu’l Feth olan Hâzinî, Türkis-

Rasûlullah’ın “İnsanların en hayırlısı,

tan’ın Merv şehrinde yetişen yer çekimi

insanlara faydalı olandır.” (1) hadis-i nebeviyyesi ışığında yürümüşler ve

fizik, astronomi ve matematik âlimi-

kendilerinin ardından insanlara fayda sağlayacak nice nice çalışmalara öncülük etmişlerdir. Bu yolda karşılaştıkları zorluklar karşısında yılmadan,

ve terazilerle alakalı çalışmalar yapan dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda 1100 yılında doğduğu aktarılmıştır. Onun tanınması ise 1118 yılından sonra oldu.

ümitsizliğe kapılmadan, dur durak

Batılı kaynaklarda İbnü’l-Heysem’e

bilmeden çalışmalarda bulunmuşlar-

“Al-Hazen” denildiği için Hâzinî ile

dır.

İbnü’l-Heysem karıştırılmaktadır. Bazı

1. Buhârî, “Meğâzî”, 35.

30

Doğumu

Haziran 2019


kimseler tarafından, büyük bir ilim adamı olan ve dönemin matematik ve astronomi alanında tanınmış simalarından Ebu Ca’fer Ali Hâzinî ile de karıştırılmaktadır.

İbnu’l-Heysem ve Birûnî’nin eserle-

Kendisinden bahseden kaynaklarda onun kendi eserlerine dayandırılarak aslen Yunanlı olup bir savaşta esir alındıktan sonra Sultan Melikşah’ın Veziri Ali el-Hâzin el-Mervezî’nin kölesi olduğu ve sonradan Müslüman olduğu yer almaktadır. Sahibinin Merv sarayında hâzin (hazinedâr) olmasından dolayı da “el-Hâzin” olarak meşhur oldu. Ondaki ilmi cevher ve bilime olan merakı, bir zaman sonra onun kölelikten azat edilmesinin yolunu açar.

emriyle İslâm şehirlerinde kıblenin

Dönemin bilim merkezleri arasında yer alan Merv şehrinde ilk eğitimine başlayan Hâzinî, burada astronomi, matematik ve fizik alanlarında dersler almaya başladı. Aldığı eğitimle zamanla bu alanlarda söz sahibi kimseler arasında yerini aldı. İlim ve bilim alanlarında herkes gibi o da kendisinden önce yazılan eserleri incelemeye ve araştırma başladı.

rinden çokça istifade etti. Astronomi alanına olan ilgisinden dolayı bu alanda çalışmalara girişen Hâzinî, Sultan Sencer’in (1118-1157) nasıl

bulunabileceğine

dair

ciddi

çalışmalarda bulundu. Abdurrahman el-Hâzinî’nin hayatının anlatıldığı kaynaklarda, onun İslâmi şahsiyetini öğrenmemize katkı sağlayan şu olay aktarılır: “Hâzinî, sade giyinmeyi seven bir kişiliğe sahiptir. Onun bu durumunu gören Selçuklu Sultanı Sencer, bir defasında kendisine 1000 dinar verilmesini söyler. Onun tepkisi ise örnek bir davranış olur. Sultan’a “Cebinde 10 dinar bulunduğu ve bunun da kendisine uzun bir süre yeteceğini” söyleyerek, teklif edilen parayı reddeder.

Bilime Katkıları Katı ve sıvı maddelerin yoğunluğunu hesaplama metodunu ve cisimlerin havadaki

ağırlıklarını

hesaplamak

için kendisinin “Hikmet Terazisi” adını verdiği beş kefeli teraziyi geliştirdi.

Dönemin bilim merkezleri arasında yer alan Merv şehrinde ilk eğitimine başlayan Hâzinî, burada astronomi, matematik ve fizik alanlarında dersler almaya başladı. Aldığı eğitimle zamanla bu alanlarda söz sahibi kimseler arasında yerini aldı.

Şevval 1440

31


İlim tarihçisi Robert Hovvell, Hâzini’nin katı ve sıvı maddelerin kesafetini (yoğunluğunu) hesaplama metodunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesaplamak için geliştirdiği beş kefeli terazisini uzun uzadıya inceleyerek hayranlığını belirtmiştir. el-Hâzinî’nin icadı olan hassas teraziler, günümüzde kimya laboratuvarlarında kullanılan hidrostatik terazi ve piknometrelerin ilk örnekleridir. Ünlü ilim tarihçisi Aldo Mieli, Birûnî’nin ve Hâzinî’nin yapmış oldukları katı maddelerin yoğunluk tespitlerini modern değerlerle şöyle mukayese etmektedir:

Altın

Hâzinî’ye Göre 19.05

Modern Ölçüm 19.26

Demir

7.74

7.79

Bakır

8.83

8.85

Yakut

3.60

3.52

Zümrüt

2.62

2.73

Kuvarts

2.58

2.58

Kalay

11.29

11.35

İnci

2.62

2.75

Madde

Aşağıdaki cetvel, Hâzinî’ye ve modern ölçümlere göre bazı sıvıların yoğunluklarını göstermektedir. Hâzinî’ye Göre 0.965

Modern Ölçüm 0.999

Deniz Suyu

1.041

1.027

Zeytin Yağı

0.920

0.910

İnek Süt

1.110

1.04-1.42

İnsan Kanı

1.330

1.45-1.75

Madde 0' Saf Su

32

Haziran 2019

Dönem şartları göz önünde bulundurulduğunda günümüze ne kadar yakın değerlere ulaştığını bu tablo gözler önüne sermektedir. Havanın ağırlığının bulunduğu ve bunun da ölçülebileceğini ortaya koyarak, İtalyan fizikçi ve matematikçi Evangelista Torricelli’den (ö.1647) yaklaşık 500 yıl önce tespit etti. Bu ölçüm sayesinde hava içerisinde bulunan cismin ağırlığının kaldırma kuvvetiyle azalmış olduğunu ve cismin azalan bu ağırlığının kaldırma kuvveti nedeniyle gerçekleştiğini tespit etti. Bu ölçüm ile de Newton’dan (ö.1727) yaklaşık 600 yıl önce kaldırma kuvvetinin bulunduğunu dile getirdi. Onun bu çalışmaları kendisinden sonra geleceklere büyük katkılar sağlayarak çeşitli aletlerin geliştirilmesine yardımcı olmuştur. Bunlardan biri şüphesiz barometre (basınç ölme aleti)dir. Barometreyi geliştiren Torricelli’dir ve Hâzinî’nin çalışmaları ona büyük katkı sağlamıştır. Onun çalışmaları, Akışkanlar Mekaniği ilminin temellendirilmesinde de önemli bir çalışma olarak görülmüştür. Hâzinî’nin bilim dünyasına sağladığı diğer bir katkı ise ışığın kırılma prensiplerini inceleyerek güneş ışınlarının dünyamıza doğrudan dik olarak değil de kırılarak ulaştığını söylemesidir. Dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça suyun daha fazla yoğunluğa sahip olduğunu belirterek, bu konuda deneyler yaptı. Böylece İngiliz bilim


adamı Roger Bacon’dan (ö.1292) yaklaşık 100 yıl önce bu durumu keşfetti. Abdurrahman el-Hâzinî’nin bu çalışmaları, bu dönemde Müslümanların fizik, astronomi ve matematikte ulaştığı seviyeyi göstermesi açısından önemlidir.

Vefâtı Kendisinden geriye büyük bir bilgi birikimi bırakan Abdurrahman el-Hâzinî, vefat tarihi kesin olmamakla birlikte bazı kaynaklara göre H.550 (1155) yılında bu dünyaya gözlerini kapatmıştır. Onun eserlerini inceleyen bilim adam-

| Abdurrahman el-Hâzinî’nin yaptığı hidrostatik terazilerle ilgili bir çizim (Dictionary of Scientific Biography, VII, 347)

Eserleri

ları, yaptıkları karşısında hayranlıkla-

Abdurrahman el-Hâzinî’nin günü-

rını gizleyememişler ve kendisi için

müze ulaşan üç eseri bulunmaktadır.

“bütün asırların fizik üstadı” gibi ifadelerle övmüşlerdir.

1. Kitabü Mizan-ı Hikme (Hikmet Terazisi).

8 ciltten oluşan eser, onun

“Avrupa, Orta Çağ’ın tüm karanlığını

önemli eseridir. H. 515 (1121) yılında

yaşarken İslâm coğrafyasında devrini çok

hidrostatik terazisi

aşmış ve Abdurrahman el-Hâzinî gibi

kaleme alınmıştır. Geliştirdiği bu

yüzlerce bilim insanı ile bilimin meşalesi

hassas terazi ile cisimlerin yoğunluk

günümüze kadar taşınmıştır.”

ve ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Bu

(2)

(3)

münasebetiyle

2. Fen Lisesi Fizik 9, MEB Ders Kitapları, 2017, s.76. 3. Hidrostatik Terazi (Arşimet terazisi): Bir sıvının içine bırakılan katı bir cismin taşırdığı su miktarının, suyun ağırlığına denk bir batmazlık kuvvetiyle yukarıya itildiğini belirtir.

İlim tarihçisi Robert Hovvell, Hâzini’nin katı ve sıvı maddelerin kesafetini (yoğunluğunu) hesaplama metodunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesaplamak için geliştirdiği beş kefeli terazisini uzun uzadıya inceleyerek hayranlığını belirtmiştir.

Şevval 1440

33


eseri olarak vasıflandırılmakta ve o devir dünyası için eşsiz bir eser say-

Hazinî’nin bilim dünyasına sağladığı diğer bir katkı ise ışığın kırılma prensiplerini inceleyerek güneş ışınlarının dünyamıza doğrudan dik olarak değil de kırılarak ulaştığını söylemesidir.

maktadır. 2. Ez-Zîcü’l-Mu’teberi’l-Sencerî. Merv şehrindeki

rasathanesinde

yaptığı

astronomik gözlemler sonucu hazırladığı bu eserini, Sultan Melikşâh’ın oğlu Sultan Sencer’e sunduğu eseridir. Eserinde bütün gezegenlerin gözlem sonuçlarını, pozisyonlarının hesaplanmasını yaptı. Güneş ve Ay'ın pozisyonlarını hesapladı. Eserin bir nüshası Vatikan Sarayı’nda,

sayede günümüzde de kullanılan yoğunluk ve ağırlık ölçümlerine yakın değerlerde ölçümler yapmıştır. Ayrıca bu alet sayesinde metal ve taşların saf olup olmadıkları, iki elementten meydana gelen alaşımlarda metallerin karışma oranları belirtilmektedir. Bu eser, orta çağda yazılmış en önemli mekanik eser olarak adlandırılmıştır. Eserin 4 Arapça yazma nüshası bulunmuş ve 1940 yılında Haydarabad’ta basılmıştır. Eser daha öncesinde 1859 yılında İngilizce ve ayrıca muhtasar olarak Farsça tercümesiyle Tahran’da basılmıştır. Bu terazi 1/60.000 hata payıyla (hassasiyetle) çalışmaktadır. Bilim tarihçisi G. Sarton, Hâzinî’nin Mizan-ül-Hikme’sini ortaçağda İslâm dehâsının en önde gelen

34

Haziran 2019

diğer bir nüshası British Museum’da bulunmaktadır. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesi’nde bizzat Hâzinî’nin “Vecizü’c-Zîc” adıyla yaptığı özetin bir nüshası vardır. 3. Risale fi’l Âlât. Gözlem aletlerine yer verilerek oluşturulmuş eseridir. Tahran Sipehsâlar Medresesi Kütüphanesi’nde Aydın Sayılı tarafından bulunmuştur. -----------------------Kaynaklar - Ökten, Sadettin. Abdurrahman el-Hâzinî, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.1, s.164-165. - Abdurrahman el-Hâzinî, Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.9, ss. 37-39. - Sarı, İbrahim. “Müslüman Bilim Adamları”, Türkiye Gazetesi Yayınları, 2005. - Yeşildurak, Efe. Sultan Sencer Devri Selçuklularda İlmi Hayat (İlim Adamları, Aklî İlimlerde Yapılan Çalışmalar ve Türk-İslâm Medeniyetine Katkıları), Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8 Sayı: 36, Şubat 2015.


YAKIN TARİH Furkan Uyanık

STRATEJİK BİR NOKTA: SÜVEYŞ KANALI- 2 Hamd, yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi Allahu Teâlâ’yadır. O ki vaadini yerine getirendir. Salat ve selam Efendimiz, komutanımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e,

ailesine

ve ashabına olsun.

1. Saldırıya Hazır Bir Güruh İslâm coğrafyalarının her bir beldesindeki yer altı ve coğrafi zenginliklerine Siyonist-Haçlı ortaklığı aç bir kuduz gibi saldırmayı ve üzerine çökmeyi

tarih boyunca kendilerine bir görev bilip şeytanın Truva Atlığının rolüne girmekten asla geri durmamışlardır. İşbu Süveyş kanalı açıldığında da hemen üzerine çökme konusunda sistemli ve fırsatçı bir bekleyişle eylemlerini hayata geçirdiler. Müslüman yöneticilerinin de zevk ve sefaya düşüp şeytanın hoşuna gidecek işler yapması şeytanın öz kardeşlerini hemen harekete geçirdi. Mısır’ın modernleşmesi uğruna gereksiz harcamalar neticesinde bölge ida-

İngiltere Kraliçesi Victorya, "Mısır’da hem Hindistan sömürgemizin güvenliğini ve hem de Doğu'da üstünlüğümüzü sağlayacak bir pozisyona sahip olmamız kesin bir zorunluluktur" diyordu.

Şevval 1440

35


resi borçlanınca devreye İngilizlerin beklediği fırsat doğdu. Siyonist-Haçlı ortaklığının finansmanı, büyük destekçisi ve Müslümanların katledilmesi noktasında her türlü yardımı alenen yapan Rotschild’lerden borç para alarak bölgenin önce hisselerini satın aldı. Burası onlar için önemli bir bölgeydi. Sömürgelerine giden bir yoldu. Her ne kadar çok söylenilmese de daha önemli olanı böyle stratejik bir konumun Müslümanların elinde olmasıydı. Aşağıda daha tafsilatlı anlatılacaktır. Kanalın açılışına birçok devletin gelmesi tesadüf ve bizi sevdiklerinden değil bölgeyi görmek istemelerinden kaynaklanıyordu. Nihayetinde İngilizler buraya askeri zorbalıkla hâkim olmak istemiş ve anlaşmalarla bölgenin kontrolünü ellerine geçirmiştir.

2. Kanal’ın Açılışı ve Sonrası Süveyş Kanalı 17 Kasım 1869’da dünya deniz trafiğine açıldı. Açılış için, İsmail Paşa büyük törenler düzenledi. Açılışta, Fransa İmparatoriçesi Ojeni, Avusturya-Macaristan İmparatoru François-Joseph, Prusya Prensi Frederick, Hollanda Prens ve Prensesi de hazır bulundular. Yine açılış törenlerine, çeşitli devletlere ait, 50’si savaş gemisi olmak üzere 130 gemi katıldı ve bunlar Port Said’den Süveyş’e kadar kanalı geçtiler. İngiltere bu törenlere katılma-

mıştı. (1) İsmail Paşa’nın bu törenler için milyonlar harcadığı söylenir. Sait Paşa zamanında başlayan Mısır’ın modernize edilmesi ve Avrupalılaştırma hareketi, İsmail Paşa zamanında daha bir hızla devam etti. Birçok bayındırlık işleri yapılıyor ve pamuk tarımının geliştirilmesinde birçok teknik ilerlemeler kaydediliyordu. Lâkin bunlar Mısır’ın kendi gelirleri ile değil, özellikle İngiltere ve Fransa’dan alınan borçlarla yapılıyordu. Ayrıca İsmail Paşa son derece müsrif ve sefahate düşkün bir insandı. Bu da yetmiyormuş gibi, İsmail Paşa 1875'de Habeşistan'ı işgale kalkmış ve muazzam masrafla yapılan bu sefer başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 1872 yılında Mısır'ın borçları 100 milyon Mısır lirasına yaklaşıyordu. Yıllık gelir 9,5 milyon lira olduğu halde, borçların yıllık faizi 7,5 milyon Mısır lirası tutuyordu. Her borçlanma ile de Avrupa sermayesi, yanında siyasî nüfuzu da getirmiştir. (2) Masrafları, gelirini her gün biraz daha aştıkça, İsmail Paşa günden güne borçla yaşar bir hale geldi. Londra ve Paris’teki güvenilirliği de buna paralel olarak azaldığı için, her borç almada faizler giderek dayanılmaz bir düzeye çıktı. Faizler arttıkça da Mısır halkının vergilerine yüklendi. (3) Tabiî bu da giderek halkın yönetime olan tepkilerini arttırdı.

1. Driault, Question d’Oıient (Şark Meselesi). s. 294-295 2. Karal, Osmanlı Taıilıi, Cilt VII, s. 88. Debidour, borçların Fransız Frangı olarak 1880’deki miktarını 2.468.733.250 Frank şeklinde vermektedir (La Paix Année, p. 54, 1. no. lu dipnotu). Ronald Robinson and John Gallagher Africa and the Victorians, New York, Macmillan, 1967, s.81 3. Robinson and Gallagher, Africa and die Victorians, s. 84.

36

Haziran 2019


Nihayet İsmail Paşa, Habeşistan seferinden sonra, Mısır’ın Kanal Şirketi’nde sahip bulunduğu 176.000 hisse senedini 1875 yılı sonunda satışa çıkardı. İngiltere için uzun zamandır beklediği fırsat ortaya çıkmıştı. Başbakan Disraeli, Maliye Bakanı'na bile danışmadan ve banker Rotschild’lerden borç alarak dört milyon sterline bu hisse senetlerini hemen satın aldı. Fransa bu alış-verişe engel olabilecek durumda değildi. Zira bu sırada Fransız-Alman münasebetleri bir krizden geçmekteydi. Buna rağmen İsmail Paşa vâdesi gelen borçlarını ödeyemeyince, Fransa’nın teklifi üzerine, bir İngiliz ve bir Fransız’dan meydana gelen bir komisyon kurularak Mısır’ın mâliyesi bu komisyonun kontrolü altına verildi. Yani, 1881'de Muharrem Kararnamesi ile Osmanlı Devleti’nde kurulan Düyun-ı Umumiye idaresi, daha önce Mısır’da kurulmuş olmaktaydı. Bundan sonra bir adım daha ileri gidildi. 1878 Ağustos’unda İngiliz kontrolörü Maliye Bakanı ve Fransız kontrolörü de Bayındırlık Bakanı oldu. Bunun arkasından, İsmail Paşa bütün şahsî malını mülkünü Mısır hükümetine terk etmek zorunda bırakıldı. Bu emlâke dayanılarak yeni borçlanmalar yapıldı. Mısır Mâliyesi'nin yönetimine getirilmiş bulunan Nubar Paşa da İngiliz ve Fransızlarla iş birliği yapmaktaydı. Bu gelişmeler, Mısır üzerinde bir İngiliz-Fransız mücadelesini de belirgin

Sait Paşa zamanında başlayan Mısır'ın modernize edilmesi ve Avrupalılaştırma hareketi, İsmail Paşa zamanında daha bir hızla devam etti. Birçok bayındırlık işleri yapılıyor ve pamuk tarımının geliştirilmesinde birçok teknik ilerlemeler kaydediliyordu. Lâkin bunlar Mısır'ın kendi gelirleri ile değil, özellikle İngiltere ve Fransa'dan alınan borçlarla yapılıyordu.

hale getirmiş bulunmaktaydı. İngiltere’nin Mısır’dan alacakları değil, fakat Fransa’nın bu işin içine girmesi, İngiltere’nin, Mısır’ın malî kontrolü üzerinde söz sahibi olmasını teşvik etmişti. İngiltere ve Fransa'nın Mısır üzerindeki malî baskıları, halkı nihayet hem Osmanlı egemenliğine ve hem de yabancı kontrolüne karşı ayaklanmaya sevk etmişti. (4) Bu sırada Fransa’da, 1881 Kasım’ında, Başbakanlığa, intikamcılığın bayraktarı olan Gambetta geldi.

4. Africa and the Victorians, s.87.

Şevval 1440

37


Mısır sorunundan bir savaşın çıkmasını istemeyen Fransız Millî Meclisi, 1882 Ocak ayında Gambetta’yı düşürdü. Yeni hükümeti Freycinet kurdu. (5) Gambetta’nın Mısır sorunu yüzünden kısa zamanda düşmesi, Mısır milliyetçilerini daha fazla cesaretlendirdi. Vatanîler, 1882 Şubat’ında yeniden ayaklandılar. Bu sefer albay Arabî, Paşa rütbesi verilerek Savunma Bakanı oldu. Aynı zamanda milliyetçi gruba dahil subaylardan beş tanesi generalliğe, 29 tanesi de Albaylığa terfi ettirildi.

3. Saldırı ve Antlaşma İngiltere’nin bu askerî müdahalesine ve Mısır’ı işgaline hem Avrupa devletleri ve hem de Osmanlı Devleti boyun eğmek zorunda kaldı. 23 Haziran’da

toplanan İstanbul Konferansı'na yapılacak bir iş kalmadığından, 20 Ağustos’ta dağılmıştı. Çünkü artık İngiltere Mısır’a yerleşmiş bulunuyordu. Mamafih, İngiltere’nin Mısır’da ne kadar ve nasıl kalacağı sorunu İngiliz hükümeti içinde çok tartışıldı. İngiltere Kraliçesi Victorya, "Mısır’da hem Hindistan sömürgemizin güvenliğini ve hem de Doğu’da üstünlüğümüzü sağlayacak bir pozisyona sahip olmamız kesin bir zorunluluktur” diyordu. 10 Ağustos 1882’de “Mısır’daki harekâtımızın niteliğini, niyetini ve sınırlarını tespit etmemiz gerekir” diyen Gladstone, daha sonra, Mısır’dan çekilme taraflısı olmakla beraber, Mısır’ın “gayrı resmî” bir şekilde, İngiltere’nin kontrolünde olması gerektiğini söylemiştir. Gladstone’a göre, Fransa’nın Mısır’daki etkisi kovulmalı, Mısır’da özerk bir yönetim kurulmalı, Mısır, “Belçika Usûlü” tarafsızlaştırılmalıydı. Kısacası, Gladstone’a göre, İngiltere’nin Mısır’daki durumu, Rusya’nın Bulgaristan’daki durumu gibi olmalıydı. (6) Osmanlı Devleti ile 24 Ekim 1885’de Mısır konusunda bir antlaşma yaptı. (7) İngiltere, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mısır’ı iyice kontrolü altına aldıktan sonra buradan çıkmayı düşünüyordu. 1881 yılı sonunda Muhammed Ahmet adında bir fanatik Müslüman kendisini “âhir zaman Peygamberi”

5. Debidour, La Paix Aimee, s.57-59. 6. A.g.e., s.122-123. 7. Anlaşmanın metni: Noradounghian, Recuiel d’Actes…, cilt IV, s.364-366

38

Haziran 2019


yani, en son Peygamber ilân ederek Mehdîlik, yani Allah tarafından gönderildiği iddiasında bulundu. Mehdi, kısa zamanda halk arasında büyük destek buldu ve onunla beraber ayaklanan halk 1883 yılı başında Sudan’ın büyük kısmına egemen oldu. Söz konusu topraklar Mısır’a ait olduğundan, İngiltere büyük bir kuvveti Mehdi üzerine yolladı. Fakat 1883 Kasım’ında Mehdi kuvvetleri İngiliz kuvvetlerini perişan etti ve daha da yukarılara çıkarak Kassala’yı ele geçirdiler. Yani Mehdi kuzeye doğru çıkıyordu. Onun üzerine İngiltere, General Gordon komutasında yeni kuvvetler sevketti. 1885 Ocak ayında yapılan muharebede, Mehdi, İngiliz kuvvetlerini katliama uğrattığı gibi, General Gordon’u da öldürdü. Bu olay üzerine İngiltere Sudan’ı ve Mehdî’yi bir süre için unutup, Mısır’la yetinmeye karar verdi. 22 Mayıs 1887’de İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında bir antlaşma imzalandı. (8) 7 Maddelik bu antlaşma, Süveyş Kanalı'nın, barış ve savaş zamanında bütün ticaret ve savaş gemilerine açık tutulacağı belirtilmekteydi. Diğer yandan, İngiltere, Mısır’daki kuvvetlerini üç yıl içinde geri çekecekti. Fakat Mısır, içerden veya dışardan bir tehlikeye maruz kalırsa gerek Osmanlı Devleti gerek İngiltere Mısır’a asker sevk edebileceklerdi. İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında Mısır konusunda 22 Mayıs 1887’de

imzalanan antlaşmada, Süveyş Kanalı’ndan “Serbest Geçiş” ilkesi benimsenmiş ve buna ait bazı esaslar da tespit edilmişti. 4. Maddeye göre de Osmanlı Devleti savaşan bir devlet olsa bile, Kanal’ın ve Kanal’daki limanların 3 mil çevresi içinde, hiçbir devlet bir savaş harekâtına başvuramaz. 9. Maddeye göre de Mısır hükümeti, bu

antlaşmanın

yürütülmesi

için

gerekli tedbirleri alacak ve bu tedbirleri almaya kendi gücü yetmezse, o zaman Osmanlı Devleti'nden yardım isteyecektir. 12. Madde, Kanal topraklarında hiçbir devletin, şu veya bu şekilde kendisine özel durumlar veya ayrıcalıklar sağlayamayacağını belirtmektedir ki, bunun doğrudan doğruya İngiltere’ye yönelik olduğu açıktır. Anlaşmanın 13. Maddesi ise, Süveyş Kanalı’ndan geçişi düzenleyen bu antlaşmanın, Osmanlı Padişahı’nın hükümranlık haklarını hiçbir şekilde kısıtlamadığını belirtmektedir. Her ne kadar hem o günlerde hem de bugünlerde Müslümanların mekanları bölgeleri ve meskenleri gasp edilse de biz Cabbar ve Kahhar olan Rabbimize iman ediyoruz ki Müslümanlar iman ettikleri müddetçe galip gelecektir…

8. Anlaşmanın metni: Noradounghian, Recuiel d’Actes…, cilt IV, s.426-429.

Şevval 1440

39


NEBEVÎ AİLE Halime Yılmaz

KADIN VE ÇOCUK İSTİSMARINA HAYIR! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah’ım! İki zayıf kimsenin;yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.”

40

Haziran 2019

K

adına da çocuğa da gereken özen ve değeri veren, sorum-

Kadın İslâm geldikten sonra değerini buldu, çocuklar İslâm nimetiyle diri diri gömül-

luluk alanlarını güçleri ve

mekten

fıtratlarına uygun belirleyen

İslâm’dan önceki Cahiliyede

Allah’a hamd olsun. Kadınlara

ve ondan önceki dönemlerde

ve çocuklara karşı kendisinden

kadınlara yapılan ikinci sınıf

daha hayırlısı, daha hassası

muameleden, hayvan kadar

ve daha dikkatlisi olmayan

bile

Peygamberimiz Muhammed

bahsediyoruz. İslâm’dan öncesi

sallallahu aleyhi ve sellem’

e salat ve

ve sonrası diyerek İslâm’ın

selam olsun. Allah’ın selamı,

kadına verdiği değeri milat

rahmeti, bereketi, hidayeti ve

olarak görüyoruz. Günümüz

inayeti bu iki zayıfı koruyup

insanının

kollayan nadide şahsiyetlerin

Yunan Medeniyeti'nde kocası

üzerine olsun.

ölen kadının, kocasının malına

kurtuldu

değer

diyoruz.

verilmeyişinden

gözüyle

bakınca


mirasçı olamaması ve değersiz bir varlık olarak yaşamını sürdürmesi, çok uzak ve ilginç geliyor bize belki. Hint Medeniyeti'nde kocası ölen kadının onunla birlikte diri diri yakılması ve bunun 17. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu bilmek hayretlerimizi celb ediyor. Kadını sırf hizmetçi olarak gören, Hazreti Adem’i yoldan çıkaranın Havva annemiz olduğuna inandıklarından dolayı kadınları “lanetli” kabul eden Yahudi inanç ve kültürü çok uçlarda ve uzak gibi geliyor belki de. Hıristiyanların; kadının şeytanın oyuncağı, uğursuz ve toplumu ifsat etmek için yaratılmış bir yaratık olduğuna inanmalarını ütopik buluyoruz değil mi? 1805 yılına kadar İngiliz kanunlarının erkeğe, karısını satma yetkisi verdiğini, Miladi 586’ da Fransızların bir kongre tertip edip kadının insan olup olmadığını tartışmaları, neticede kadının sadece “erkeğe hizmet etmek için yaratılmış bir insan” olduğuna kanaat getirmelerini duyduğumuzda ise “pes doğrusu, o kadar da değil!” diyerek şaşkınlığımızı dile getiriyoruz. Bu anlatılanlar devede kulak bile değil. Geçmiş tarih biraz incelendiğinde daha da inanılması güç sahneler, kadın ve çocuk istismarı ile karşılaşıyoruz. Herkes bilir; Cahiliye Araplarının kız çocukları olduğunda utancından onu diri diri toprağa gömmekten çekinmediklerini. Onlar cehalet karanlığında boğuluyorlardı. Ta ki İslâm’ın apaydınlık ve herkese karşı adaletli sistemi gelene kadar. Zira kadın ve çocukla-

Küçük beyinleri zehirlemenin ilerideki çirkin emellerinin önüne geçmeye çalışanların sayısını en aza indireceğini düşünerek bu kirli oyunlarına masum çocukları alet ediyorlar. Bu istismar değil de nedir peki?

rın yani iki zayıfın ruhen, bedenen ve aklen istismar edildiği bir toplum cahiliyeden kurtulamazdı. Kurtulamadılar da İslâm güneşi karanlık günlerini aydınlatıp kadın ve çocukları koruma altına alana dek. Şayet ezilir ve hakları çiğnenirse bu fiili işleyen kişi karşısında direk her şeye gücü yeten ve hakimler hâkimi,

Şevval 1440

41


Her reklamda mutlaka bir kadın oynatılıyor. Satış yapmak için kadından daha cazip bir aracı olmadığını düşünerek kadını kullanıyorlar. Kadınları da bunun özgürlük ve hürriyet olduğu yalanını yutturarak ikna ediyorlar. Bu bir istismar değil de nedir peki?

Alemlerin Rabbi Allah’ı bulmakla korkutuldu. Bilhassa kadınlar “Allah’ın emaneti” olarak görüldü. Ve emaneti zayi etmenin, emanetin sahibine bir hürmetsizlik olduğu tembihlendi. Ebu Şureyh Huveylid İbni Amr el-Huzai radiyallahu anh’ dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şöyle buyurdu:

“Allah’ım! İki zayıf kimsenin; yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (1)

İslâm ile birlikte kadının aile ve toplum içindeki konumu yükseldi, saygınlığı arttı, namus ve şerefi korundu. Çocuklar büyük bireyler gibi önemsendi, hukukları belirlendi ve anne karnından itibaren ölene dek hak ve sorumlulukları fıtratlarına uygun ve asla zulmedilmeden kendilerine teslim edildi. Ne kadının ne de çocuğun istismarına yol açacak küçük bir gedik bile bırakılmadı İslâm’ın talimatlarıyla. Tarih yine tekerrür ediyor kardeşlerim! Kadın ve çocuklar yine istismar ediliyor. İslâm kadının şahsi malının üzerinde kocasının ve kimsenin, kadın izin vermeden tasarruf yetkisinin olmadığını bildirmişken, günümüz sözüm ona “medeniyet merkezi Avrupa” kocayı karısının şahsi malı hususunda ortak ve sorumlu kabul etmektedir. Her fırsatta İslâm’ı aşağılamak için kadınları kullanan ve onlara birçok hak ve özgürlük tanıdığını iddia eden Avrupa’nın gerçek yüzü, günümüzdeki kadın istismarına bir örnek sadece. İslâm’ın zirvesi olarak kabul edilen ve Müslümanları bekledikleri zafere taşıyacak yegâne ve mecburi kapı Cihat… Terörle aynı anda anılan ve çoğu insanın hatta Müslümanların bile zikretmekten imtina ettikleri bir kavram haline geldi. Günümüzde cihat denilince sadece Uhud Savaşı, Tebük Gazvesi ve nefisle cihat akla geliyor. Yani bizi yeryüzüne hâkim kılacak olan cihadımızı tarihe göm-

1. Nesai, es-Sünenü’l-Kübra, ‘işretü’n-Nisa, 64; İbn Mace, Edep 6

42

Haziran 2019


düklerini zannederek, içlerindeki Müslüman korkusunu bastırmaya çalışıyorlar. Bir yandan çizgi filmler, medya ve iki ayaklı şeytan dostları aracılığı ile Müslümanları çocuklarımıza canavar gibi gösteriyorlar. Çocuklara küçük yaşlarda cihadın ismini söylemenin, onları şiddete yönlendireceği fikrini her düşünce ve inanıştan insanın hayatına çoktan sızdırmışlar. Diğer yandan bunu yayanlar, çocukları intihar etmeye zorlayan, onları şiddetin ve hayasızlığın her türlüsüne sevk eden oyun ve filmleri piyasaya sürmekten zevk alıyorlar. Küçük beyinleri zehirlemenin ilerideki çirkin emellerinin önüne geçmeye çalışanların sayısını en aza indireceğini düşünerek bu kirli oyunlarına masum çocukları alet ediyorlar. Bu istismar değil de nedir peki? İstismarın daniskasıdır. Ama kimse bundan bahsetmiyor. Çünkü önce hipnoz ediyorlar. Sonra da her dediklerini doğru kabul edeceğimiz hale getiriyorlar. Eskiden kadınlar kocaları tarafından fuhşa zorlanırdı, insan olup olmadığı tartışılırdı, sadece erkeğe hizmet için yaratıldığına inanılırdı. Günümüzde bunun modernleşmiş cahiliye halini görmemek için kör olmak gerek. Kadınlar, vücutları yabancı erkeklere teşhir edilerek istismar ediliyor. Her reklamda mutlaka bir kadın oynatılıyor. Satış yapmak için kadından daha cazip bir aracı olmadığını düşünerek kadını kullanıyorlar. Kadınları da bunun özgürlük ve hürriyet olduğu

Kadının sadece güzelliği ve bedenine değer verip, yaşlanıp güzelliği kaybolunca huzur evlerine gönderen, onun şahsiyeti, aklı, ilmî güzelliği ile ilgilenmeyen bir zihniyet, şehvetinden başkasını düşünmeyen egoist bir sistemin parçasıdır. Bu sistem, istismarcı bir sistem değil de nedir peki?

yalanını yutturarak ikna ediyorlar. Bu bir istismar değil de nedir peki? Kız çocuklarına küçük yaşlarda tesettüre alıştırmak için giydirilen kıyafetleri ve öğretilmeye çalışılan namaz ve diğer ibadetleri, onlara yapılan zulüm olarak addediyorlar. “Daha küçük değil mi?” diyerek bu uygulamayı gerçekleştirenleri toplumdan dışlıyorlar. Ama çocuk pornosunu

internet

sayfalarından

yayınlamaktan çekinmiyorlar. Ya da çocuk küçük yaşta parmağına oje sürdüğünde ya da makyaj yaptığında her ne hikmetse çocuk olarak görülmüyor.

Şevval 1440

43


den başkasını düşünmeyen egoist bir sistemin parçasıdır. Bu sistem, istismarcı bir sistem değil de nedir peki? Zina ve fuhşu normalleştirerek sapık ruhlu insanları sokaklara kudurmuş bir köpek gibi salıp, masum kadın ve küçük çocuklara tecavüz edilmesine sebep olanlar, bu namus istismarının hesabını ahirette nasıl verecekler? Günümüzde artan kadın ve çocuklara yapılan tecavüzler bir sonuç. Allah korkusu bilmeyen psikopatların ve eli kanlı katillerin elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmalarını normal görKüçük yaşlarda çocuklara Kur'an öğreten anne babalar kınanıyor. Ama ilk okula başlamadan bale öğretilen, gitar kursuna gönderilen ve ileride anne babası hangi meslekte olmasını istiyorsa o meslek için gece gündüz çalışması tembihlenen çocuklar doğru eğitilen elit insanların çocukları kabul ediliyor. Bu algıları onlar çıkardı. Bu kadın ve çocukların algılarına yapılan bir istismar değil de nedir peki?

menin, kimseye zararı dokunmayan

Üç günlük geçici dünyada üç günlük hevesleri kadın ve çocukların ana gayesi haline getirenler, bu beyin istismarının bedelini ahirette nasıl ödeyecekler?

bedenine değer veriyorlar. Bunun adı

Kadının sadece güzelliği ve bedenine değer verip, yaşlanıp güzelliği kaybolunca huzur evlerine gönderen, onun şahsiyeti, aklı, ilmî güzelliği ile ilgilenmeyen bir zihniyet, şehvetin-

44

Haziran 2019

masum insanlara her türlü zulmü reva görmenin bir sonucu. İslâm kadar yüce bir din var mı? Cenneti; emek ve fedakarlıklarında; dolayı annenin ayaklarına seren bir din var mı? Kadının bedenine ve yüz güzelliğine değil, emeğine ve niyetine, ahlâkının güzelliğine değer veren başka bir din var mı? Bugünün istismarcıları, kadının emeğine değil “modern cahiliyedir.” Başka açıklaması olamaz. Kadın ve çocuklara yapılan psikolojik, bedenen, ruhen, hedef olarak, beyin olarak ve her türlü istismara İslâm “Hayır” diyor. Biz de hayır diyoruz. Bizleri İslâm ile müşerref kılan Rabbimize hamd ediyoruz.


SERBEST KÖŞE Derya Fıçıcı

KAYIP ZİYNETİMİZ;

YUMUŞAK HUYLULUK VE İNCELİK

A

llah celle celaluhu şöyle buyuruyor: “İnsanlara

güzel söz söyleyin.”

şöyle anlatmıştır: “Sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı, yolların

(1)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Güzel ve tatlı kelime (söz) sadakadır.”

ber sallallahu aleyhi ve sellem bize

(2)

Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Yarım hurma tanesi bile olsa cehennem ateşinden sakının. Kim de bunu bulamazsa bari tatlı söz söylesin.” Güzel sözü ise yine Peygam-

en doğrusu ise Muhammed’in yoludur.” Sözlerin en güzeli Kur’an’a ve yolların en doğrusu sünnete

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Peki, sözlerin en güzeli olan

“Güzel ve tatlı kelime (söz) sadakadır.”

Kur'an'ın emir ve yasaklarını

(Buhari, Müslim)

uymadan İslâm’ı anlamak ve yaşamak mümkün değildir.

anlatırken

hangi

ifadelerle

anlatmalıyız?

1. Bakara, 83 2. Buhari, Müslim

Şevval 1440

45


lığın, merhametliliğin azalıp yerini kabalığın, sertliğin, kırıcı davranışların aldığı şu günlerde en çok da sığındığımız bahane; ‘stres…’

“Andolsun, size içinizden, sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe, 128)

“Ey Peygamber! Allah’ın rahmeti sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Toplumu ilgilendiren her konuda onlara danış, görüşlerini al. Sonra bir hareket şekline karar verince de Allah’a güven. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever.” (3) Yumuşak huyluluk, Allah’ın bir rahmetidir ve kullar bu rahmetin etrafında toplanır. Allah celle celaluhu her mü'minin kalbine bu rahmeti indirsin, insanlar bu kalplerin etrafında toplansın ki rahmet onları da sarıp kucaklasın. Kalplerimizde yumuşak3. Âl-i İmran, 159

46

Haziran 2019

Oysa stres hastalığının kaynağı; kabalık, sertlik, kalpte merhametin azalması ve bu durumun toplumda bulaşıcı bir hâl alıp ahlâka dönüşmesidir. Tahammülsüzlüğümüzün, sabırsızlığımızın ve bencilliğimizin adını stres koymak, vicdanları rahatlatmaktır. Bu davranış şekillerinin bir mü'minin elinden, dilinden, kalbinden asla sadır olmaması gerektiğini bilmeliyiz. Ahmed b. Hanbel’in Numan b. Mukrin’den rivayet ettiğine göre, adamın biri başka bir adama fena ve kaba bir söz söyler. Bu olay Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında cereyan eder. Kendisine sövülen kimse, sövene: “Sana selam” der. (Kötü söze karşılık vermez.) Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Gerçekten aranızda bir melek vardı ki bu adam sana her kötü söz söylediğinde onu senden uzaklaştırıp men ediyordu. Melek ona diyordu ki: “Bilakis sen, evet sen sövülmeye daha layıksın.” Sen de o kimseye ‘sana selam’ dedikçe, Melek sana da: “Bilakis selam sana. Sen selama daha layıksın.” diyordu." Bu hadisten anlıyoruz ki kişi elinden ve dilinden çıkan davranışlara layıktır. Bizler mü'min olduğumuzu söylüyor isek sert, kaba, çirkin söz ve davranışlara nasıl layık olabiliriz?


Ne kendimiz ne de kardeşlerimiz bu söz ve davranışlara layık olamazlar. Her gece Kur'an okuyan, dilinden Allah’ın zikrini eksik etmeyen, her gün emri bil ma'ruf - nehy'i anil münker yapan, hayatını ona göre planlayan, sünnete sımsıkı yapışan, hadisleri okuyup ezberleyen birinin kalbinde, elinde ve dilinde çirkin söz, kaba davranış, sert ifadeler nasıl olabilir ki? Bu nasıl onun ahlâkı olabilir ki? Okunan Kur’an, sert olan kalbi yumuşatır. Allah’ın zikri bütün sinirleri alıp yerini sekinete ve huzura bırakır. Sünnet ise kötü ahlâkı giderir. Bizi, insanların en merhametlisi olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sel-

Ahlâkı Kur’an olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in

mü'minlere karşı

yaklaşımı, davranışı yine Kur’an’dan idi. O’nun ümmetinden olan bizlerin

benzetir. İşte bu halimiz insan-

de birbirimize karşı davranışı elbette

ları Allah’a davet eder. İnsanlar ise

O’nun izinde olmalı. Bu izi kaybet-

bu güzelliklerin etrafında toplanır.

tiğimizde dünya yükünü sırtlanıp

Allah celle celaluhu şöyle buyuruyor:

altında eziliriz. Birbirimize duyacağı-

“Andolsun, size içinizden, sıkıntıya

mız sevgiyi, muhabbeti kaybederiz.

lem’e

düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.”

(4)

İşte bu, çok merhametli olan bir Peygamberdir. Çünkü O, Allah’tan aldığı her emri gerçekleştirir, gayesine uygun olarak davranırdı. Allah celle celaluhu ayetinde şöyle emretmiştir: “Mü'minler için şefkat, merhamet kanadını ger.”

(5)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ve ashabını fetihlere taşıyan; imanlarının gereği olan kardeşlik hukukunu bilmeleri ve buna riayet etmeleri sebebiyle aralarındaki bağın güçlü olması idi. Allah celle celaluhu kalplerimize Kur’an ve sünnetin emrettiği muhabbeti yerleştirsin. Allahumme amin... Selam ve dua ile...

4. Tevbe, 128 5. Hicr, 88

Şevval 1440

47


SERBEST KÖŞE Mürsel Gölbaşı

Cennetten Gelen Ses

MUHAMMED SIDDIK MİNŞEVİ (1920-1969)

48

Haziran 2019


Mukaddime Hamd, Kur’an-ı Kerim’i bize indiren Allah’a, salat ve selam dini mübini bize hakkı ile eksiksiz tebliğ eden kutlu nebi Hz. Muhammed’e, Davud'i sesi ile bizleri mest eden Muhammed Sıddık Minşevi’nin anısına… Değerli okuyucularımız bu ayki dergi yazımızda Andeb-i Kur’an (Kur’an Bülbülü) Muhammed Sıddık Minşevi olacaktır. İslâm tarihi öyle büyük hâfız ve kâriler kaydeder ki, birçok büyük hâfız ve kâriler onlara nisbetle küçük kalır. Muhammed Sıddık Minşevi kıraatteki büyüklüğü ile bilinen ender şahsiyetlerden biridir. Şeyh Fethi El-Melici’nin dediği gibi kâri ibni kâridir; yani meşhur büyük kârinin oğludur. Nurdan doğmuş bir nurdur ve öyle bir yıldızdır ki kendisinden daha büyük bir yıldızdan gelmiştir. Kur’an okurken kalbinde huşu ve ihlas, yüzünde nur, lisanında tatlılık olan yekta bir kâridir. Dünyaya böyle bir kâri gelmemiştir. (Asrı saadet hariç) Peygamber efendimizin övgüsüne en çok mazhar olan kişidir. “Bu Kur’an hüzünle inmiştir, her kim Kur’an okursa hüzünlensin” hadis-i şerif ile belki de en çok amel eden kişi Muhammed Sıddık Minşevi'dir. Sıddık Minşevi, Kur’an okumaya başlarken binlerce kişi hüzünlenir ve gözleri yaşarmaya başlar ve ağlardı. Adeta asrı saadetten önümüze bir kesit, bir tablo sun-

muştur ve sunmaktadır. Sıddık Minşevi'nin en çok okuduğu sure Yusuf sûresi idi. O, Yusuf aleyhisselâm hüznünü sinesinde saklayan hüzün memleketinin ‘SIDDIK’ sultanıdır. İttifakla Sıddık Minşevi'den daha güzel Kur'an okuyan yoktur. Eğer her kim bu kanaatte şüphe ederse biz deriz ki şeyhin okuduğu herhangi bir sûreyi safvet-i kalb ve huşu içinde dinlesin inşallah bu şüphesi zayi olacak, bu Kur’an Bülbülüne hayran kalacaktır.

Beyt'ül Kur’an (Kur’an Evi) Mısır'da Sıddık Minşevi’nin ailesi Beyt'ül Kur'an diye tarif edilen bir ailedir. Dedesi, babası ve amcası büyük kâridir. Kendisi de küçük yaşta çocuklarını hâfız etmiştir. Amma asrımızın medar-i iftiharı olan Bediulkurra Muhammed Sıddık Minşevi bu mübarek ailenin en tatlı meyvesidir. Muasır İslâm medeniyetinin en büyük kârisidir.

Doğumu ve Gençliği Vefatının 50. yıl dönümünde rahmet ile andığımız Muhammed Sıddık Minşevi, Mısır’ın başkenti olan Kahire’ye 500 km uzaklıkta Suhac merkezine bağlı El-Munşee Kasabası'nda 20 Ocak 1920 yılında mübarek cuma gecesinde dünyaya teşrif etmiştir. Başta dedeleri ve babaları olmak üzere, bu mübarek ailenin tüm efradı kırâat-ı Kur’ân ve güzel sesle meşhur olarak etrafa ün salmışlardır. Lâkin

Şevval 1440

49


içlerinden Muhammed Sıddik, gerek tatlı ve güzel sesi ve gerekse muhteşem ve hüzün dolu okuyuşu ile hepsinden daha ziyade yükselerek hiçbir kâri’nin yetişemediği bir dereceye erişmekle, müstesna bir kıraat metodu takip ederek hakkıyla “BEDİÜLKURR” (Asrın emsalsiz okuyucusu) ünvanına bahş kılınmıştır. Şeyh Muhammed Sıddik, Kur’an ta’limine 4 yaşında iken babasının yanında başlar. Ve hıfzının önemli bir bölümünü babası Sıddik Seyyid’in yanında yapar. Lakin babasının işleri çok yoğun olması sebebiyle, diğer kalan kısmını Şeyh’i, Ebu Müslim’in (Muhammed Nemkî) yanında ikmal eder. Ebu Müslim küçük Muhammed’in Kur’an hıfzındaki çabukluk ve ateşpâre-i zekâsı ve sesindeki tatlılığı karşısında taaccüb ile hayran kalmış ve ileride haiz olacağı pek yüksek dereceyi daha o zamandan sezerek, ehemmiyetle üzerinde durmuş, daima onu cesaretlendirmiş ve gittiği her meclis ve topluluğa götürerek tilavetini tüm Mısır’a göstererek yavaş yavaş onu parlak istikbale doğru hazırlamaya başlamıştır. Küçük Muhammed, 8 yaşında Kur’ân hıfzını tamamlar. Ve daha çok küçük yaşta büyük alimlere verilen “şeyh” lakabını alarak kıraatta Nâbiğa-i zaman olduğunu fiilen ispat eder. Sıddık Minşevi amcasının kızı ile evlenir. İki kız ve iki erkek çocuğu olmak üzere 4 çocuk sahibi olur.

50

Haziran 2019

Dünyaya Yayılan Şöhreti 1940’lı yıllara gelindiğinde Şeyh’in tilaveti, Mısır’ın her tarafında adeta halkın dilinde dolaşır olmuştur. Artık herkes bu emsalsiz kâriden bahsetmekte ve onu merasimlerde Kur’an okumaya çağırmak için yarış içerisine girmektedir. Şeyhin hayatında en ziyade okuduğu sûrelerden biri Yusuf Sûresidir. Zira bu sûre onun için apayrı bir mana içeriyordu. Onun bu sûresini her kim dinlese diyecek ki: “Bu zât Yusuf aleyhisselâm’ın hüznünü sinesinde saklıyor.” Barekallah.. Oğlu Muhammed Saudi ile yapılan bir röportajı aynen naklediyoruz: - Sayın Muhammad Saudi; 1953 yılında tüm radyo, televizyon ve basın organları Muhammed Sıddik Minşevi hakkında; “Radyonun ilk defa sesini çekmek için ikamet ettiği beldeye gidip sesini kaydettiği, dünyada tek kâri’dir.” haberini yayınlamışlardı. - Peki bu hâdise nasıl cereyan etti? Ve Şeyh bu durum karşısında nasıl bir tavır sergiledi? - Şeyhimiz Muhammed Sıddik, 1950’li yılların başında tatlı sesi, hüsn-ü kıraat ve tilaveti ile adeta Mısır’ın her tarafında, tüm insanların dilinde şöhret olmuştu. Adeta Muhammed Sıddik, Mısır halkının mâ’şuku ve sevgilisi haline gelmişti. İşte ne zaman ki, radyo yetkilileri bu İlahi mevhibe’yi duydular; derhal elemanlarından birini, Şeyh’in okuduğu


köye gönderdiler. Elçi, Şeyh Muhammed’e; radyoya gelip imtihana tabi olduktan ve sesi ve okuyuşu da beğenildikten sonra radyoda okumasına karar verileceğini söyler. Lakin Şeyh Muhammed Sıddik, bu talebi reddeder. Ve şöyle der: “Radyoda okumak gibi bir arzu ve isteğim yoktur. Hem, benim onun şöhretine dahi ihtiyacım yoktur ve olamaz.” Şeyh’in bu cevabı tabiî ki, radyo yetkililerini pek memnun etmez. Bunun üzerine radyo müdürü Emin Hammad Bey, tüm radyo mürettebat ve elemanlarını Muhammed Sıddik Minşevi’nin okuduğu beldeye göndererek sesini kaydetmelerini ister. Şeyh ise, Ramazan Ayı münasebetiyle pek çok yerde ihtifallere (büyük merasim) iştirak ederek Kur’an okumaktadır. Keza radyo ekibinin bir kısmı da babası Sıddik Seyyid’in okuduğu “Useyrât” beldesine giderek sesini kaydederler. Babası da Ebu Ahmed Rihab’ın evinde Kur’an okumaktadır o esnada. Böylece her ikisinin de sesi radyo tarafından ikamet ettikleri beldede band kaydına alınarak radyo merkezine götürülür. İşte bu hadise, yani radyonun tüm mürettebat ve mühendisleriyle bir kâri’nin evine gidip sesini kaydettiği hadisesi, dünya radyo tarihinde cereyan eden ilk ve tek hadisedir. Daha sonra radyo yetkilileri, kaydettikleri bu iki kaseti iyice dinledikten sonra, hayran kalarak babası ile ikisini radyoya davet ederler. Fakat ikisi de şöhreti

sevmediklerinden bu teklifi reddederler. Bunun üzerine radyo müdürü, Muhammed Sıddik Minşevi’nin yakın dostlarından Abdülfettah Paşa’yı devreye sokarak, kabul etmesi için ricada bulunur. Sonunda Şeyh Muhammed, Paşa’yı kıramaz ve teklifi kabul eder. Babası ise, kesin bir red cevabı ile şöyle der: Mısır radyosuna Minşevi ailesinden oğlum Muhammed yeter. Daha bize ihtiyaç yoktur. Bunun üzerine Suriye ve Londra radyoları babasının sesini kaydetmek girişiminde bulunurlar. Şeyh Sıddik yine reddeder. Fakat aşırı ısrarlar üzerine sadece 5 sûresinin kaydına izin verir ve der ki: “Eğer aşırı ısrarlar olmasa idi kat’iyyen müsaade etmeyecektim.” İşte bu ilginç ve ender hadiseden sonra Muhammed Sıddîk Seyyid El-Minşevî, 1953 yılının Ramazan ayında 33 yaşında, resmen Mısır Kur’an Radyosu'nda tilavetine başlar ve artık sadece

Şevval 1440

51


Kıraatı:

Mısırda değil tüm İslâm âleminde tanınmaya başlar. Resmi olarak tilavete başladığı yıllarda iki hafta “Zemalik” mescidinde okur, daha sonraki iki haftada da Suriye’de tilavet ederek bir ayı böyle itmam ederdi. Tabii o yıllarda Mısır ve Suriye Birleşik Arap Cumhuriyetini kurmuşlardı. Suriye halkı her akşam saat 8 sıralarında şeyh’i iştiyakla bekleyerek, tilavetini sabırsızlıkla intizar ederlerdi. Keza Mısır halkı dahi böyleydi. Sesindeki halavet ve tatlılıktan dolayı çevresinde nam salarak büyük kurrâ’ların safına sıçramış ve böylelikle kısa sürede on binlerin beğeni ve takdirlerini alan Minşevi’nin nam ve şöhreti; artık dünyanın her tarafına yayılmaya başlamıştır.

52

Haziran 2019

Mısır’ın ve dünyanın en önemli ve eşsiz hâfızlarından olan Muhammed Sıddîk Minşevî, son derece dolgun ve güçlü bir sese sâhipti. Okurken perdelere hâkimiyeti, sesin de güçlülüğü ile daha da etkili bir hâle geliyordu. Mustafa İsmâil'de olduğu gibi Minşevî’nin de icrâ ettiği nağmeler âyetteki mânâya uygun oluyordu. “el-Fecr” sûresi’nin 23-24’üncü âyetlerinde, “O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (İşte o zaman insan) ‘Keşke hayatım için bir şeyler yapıp gönderebilseydim!’ der.” âyetinde “keşke” kelimesindeki pişmanlık ve çaresizlik ifâdesini öyle bir terennüm ediyordu ki, o sahneyi yaşıyor ve yaşatıyordu. Hem Yusuf suresini ondan dinleyip manayı da anlıyorsa, kendisini adeta Yusuf Aleyhisselam’ın yaşadığı devirde hisseder. Bununla beraber Muhammed Sıddik Minşevi’yi diğer kârilerden ayıran özelliklerinden biri de Şeyh’in tilavet esnasında hata yaptığının görülmemiş olmasıdır. Diğer kâriler hakkında böyle bir hususiyetin görülmüş olması maalesef mevzu bahis değildir. İşte onun bu hususiyeti yâni hatasız okuması, kendisinin mahzâ bir mevhibe-i İlâhi olduğunun en zâhir bir delili olsa gerektir. Şeyh, hayatında gayet mütevazi ve sade görünümlü bir insandı.Gösteriş,şöhret ve riyadan hayatı boyunca şiddetle ictinab etmiş, “Ben ecir ve müka-


fatımı yalnızca Allah’tan bekliyorum” olan Peygamber düsturunu kendine rehber edinmiş ve halktan kat’iyyen bir karşılık beklememiştir. Lakin kendisi her ne kadar tevazu toprağı altında kendisini gizlemeye çalıştıysa da şöhret olmaktan kendini kurtaramamıştır. Adeta tevazu toprağı altında bir Muhammed Sıddîk iken, Allâh’ın lütfu ile milyonlar Muhammed Sıddîk inbat etmiş ve dünyanın her yerinde mübarek ismi ve baldan daha tatlı olan sesi ve hüzün dolu okuyuşuyla meşhur olmuştur. Bârekallah... Şeyh Muhammed Sıddîk Seyyid El-Minşevî, kendisine has ve emsalsiz olan kıraat şekliyle kendisinden sonra gelecek olan hâfız ve kâri’lere bir model teşkil ederek, milyonlarca kişiyi Kur’an-ı Hakîm’e hayran bırakmıştır. Mısır'da Kur’an okumada tertil ekolünü başlatan ilk öncülerdendir. Şeyh Muhammed Sıddîk Seyyid el-Minşevî’yi diğer meşhur hâfız ve kârilerden temyiz ve ayırteden en büyük özelliği; hiç şüphesiz ki, okurken makamı hüzne çevirmesi değil, kendisine bir lütf-u ilâhi olarak verilen sesinin fıtraten hazin ve müessir olmasıdır. Bu yüzdendendir ki, çok ehl-i kalb bu zatı dinlemiştir ve dinlemeye devam etmektedir biiznillâh… Coşkulu hallerinde bile hüzün vardır Şeyh'in. Ama hüzün de coşku da en bariz bir şekilde âdeta onda cisimleşmiş ve ona en büyük bir simge ve nişan olmuştur. Ondandır ki, hüzünlü tilaveti çok kişinin kalbini adeta fetheylemiş ve daha onu görmeden aşık olmuşlardır. Bu vesileyle Kur’an-ı

Azim’i dinlemeye iştiyak göstererek hayatları boyunca bu İlâhi hüzne kulak vermişler ve inşaallah kıyamete kadar vereceklerdir. Coşkulu kıratlarda elbette ki mahirler çoktur. Ama Muhammed Sıddik ise, huşû ve hüzünde bütün kârilerden evveldir ve üstâdıdır diye tüm dünyada müşterek bir kanaat haline gelmiştir.

İlahî Mevhibe: Şeyh, hayatı müddetince mûsikî okuluna ve mûsikî hocalarından ders almaya gitmemiştir. Bu lahn (Ölçülü ve düzgün okuyuş) Allah’ın (c.c) verdiği Kur’âna has bir mevhibedir (vergidir) diyerek, bu ilâhi lütfa kanaatte bulunmuştur. 1960’lı yılların başında bir gün mûsikî dersi veren büyük zâtlardan biri, Şeyh’e gelerek ona, Kur’an’ı daha iyi okuması hususunda kendisine ders verme teklifinde bulunur. Ve şöyle der: “Ya Şeyh! Mûsikînin Kur’an okumada kabul ettiği en güzel ve yekta ses sensin.. Mûsikî dersi almak suretiyle Kur’an'ı daha iyi okumak istemez misin?” Şeyh ise şöyle cevapta bulunur: “Ya seyyidi! Mûsikînin hepsi Kur’an’dan çıkmıştır. Nasıl olur ki sen, Kur’an’ı mûsikî eğitimi ile düzgün okutmaya çalışırsın?!” Bu cevap karşısında adam mahcup olarak geri döner. Şeyh Muhammed Sıddik, Mısır Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Zemâlik Mescidine Kehf Sûresi okuması için tayin edilmiş ve âhir ömrüne kadar bu camide Kur’an okumaya devam etmiştir.

Şevval 1440

53


Halîm ve affedicidir” diyerek kendisine sû-i kast düzenleyenleri affeder. Lakin Şeyh bu kıskanç kâri’nin ismini ölünceye kadar tüm ısrarlara rağmen açıklamamıştır.

İzzeti:

Sû-i Kast Girişimi: Kendisinin anlattığına göre 1963’te bir akşam Kur’an okumaya davet edilir. Okuduktan sonra ev sahibi evde yemek ve meyve ziyafetine çağırır. Her ne kadar reddettiyse de ısrarlar neticesinde kabul etmek zorunda kalır.

54

Bir gün devlet başkanı Cemal Abdünnasır’ın da iştirak ettiği bir toplulukta Kur’an okumaya davet edilir. Abdünnasır bir vezirini Şeyh Muhammed’e okuması için gönderir. Veziri gelir ve der: "Yâ Şeyh! Devlet Reisi Abdünnasır’ın da katıldığı bir ihtifalde (merasim) Kur’an okuyup şan, şöhret ve şerefini arttırmak istemez misin?" Şeyh Muhammed ise veziri şaşırtacak şu sözleri sarfederek bu gibi şöhretperestlerin karşısında izzetini muhafaza eder: “Bu şeref niçin Abdünnasır’ın olmasın ki; Muhammed Sıddik Minşevi’nin sesinden Kur’an'ı dinleyecek...” diyerek daveti reddeder ve şöyle der: “Abdülnasır hata etmiş ki, bana en kötü vezirini göndermiş.”

Bir kıskanç kâri, ev sahibinin haberi olmadan aşçıya mühim para mukabilinde Şeyhin tabağına zehir attırmış ve özel olarak Şeyh’e ikram etmek için emretmiş. Aşçı da vicdanında duyduğu eleme dayanamayarak hadiseyi gelip gizlice şeyh’in kulağına fısıldayarak haber vermiş ve böylece Şeyh Muhammed Sıddik, mutlak bir ölümden kurtulmuştur.

Tevazuu:

Şeyh ise, hadiseyi gayet soğukkanlılık ile karşılamış ve “Cenâb-ı Hakk,

Yine bir gün uzaklardan seyahat edip de Şeyh Muhammed Sıddik’ı gör-

Haziran 2019

Onca şöhretinin genişliğine rağmen Şeyh çok mütevazidir. Beyaz bir entari ve beyaz bir takke giyip evinin önüne oturur. Lâkin çok kimse onu tanımazdı.Yoldan gelip geçenler, onu evin kapıcısı sanarlarmış. Hatta çok kimse Muhammed Sıddik Minşevi kimdir diye ondan sorarlardı.


meye gelen bir zat; Şeyh’i, kapısının önünde otururken görür ve yanına gelir. Lâkin tanımamıştır. Der ki: "Ey amca! Sen Muhammed Sıddik Minşevi’yi tanıyor musun?" Şeyh: "Evet" der. "Sen biraz bekle, ben içeri girip durumu arzedeyim." Gerçekten de Şeyh içeri girer, elbisesini değiştirir, sarığını ve gözlüğünü takar, sonra da adamı kapıda öylece karşılar. Şeyh’in böyle yapmasının sebebi ise, onca şöhreti her tarafa yayılan Muhammed Sıddik Minşevi’yi tanıyamayan adamı mahcup etmemek içindir. Zira sorduğu anda o kişi benim dese, belki de adam utanıp mahcup olacaktı. Böylece adam mahcubiyetten kurtulmuş oldu.

vefatını nasıl düşünebilir? Hatta aklı-

Hazin Vefâtı:

nın ucundan bile geçirmek istemez.

Yıl 1969... Şeyh çok hastadır. Lakin içinde yanardağlar gibi fışkıran Kur’an okuma aşkı, bu hastalığını nisbeten hafifletmekte ve Şeyh’i teselli etmektedir. Doktorun menetmesine rağmen hâlâ yüksek sesle okumakta ve bu aşkından vazgeçememektedir.

dahî böyleydi.

Artık şöhretinin zirvelerde olduğu yıldı 1969... Tüm İslâm âleminde hüzün dolu tilâvetiyle dinleyenleri gözyaşı seline boğan şeyh Minşevi, güya bu hüzünle mânen bir şeyler demek istemektedir. Yani, sizden ayrılık vakti yakındır diye manevi işaretlerde bulunuyordu. Lakin onu çok seven dinleyenleri bunu anlayamıyorlardı. Nasıl anlasınlar ki? İnsan çok sevdiği birisinin

İşte âdeta ona hayran ve âşık olanlar Ama Şeyhi,bu ayrılığın farkındaydı. Ona aşık olanlar için Muhammed Sıddik yanlarında idi.Ve onunla beraberlerdi. Lakin onun âşık olduğu Kur’an’ın sahibine henüz kavuşamamış, hasret çekiyordu. Belki de 49 yıldır manen bu hasretin ızdırabı içindeydi. Her okuyuşu onun için bir hazandı. Ondandır ki, sesi ve okuyuşu fıtraten hazindi. İçindeki hakiki sevgiliye vasıl olma hasreti, sesi ve tilavetine yansımış, çok zamanlar bu derin hasretini gözyaşlarıyla ifade ediyordu. 1969 yılı ise, onun için bambaşka bir yıldı. Sevinç ve kavuşma yılıydı sanki

Şevval 1440

55


onu, hakiki şifa ve saadet yurdu olan âhirete gönderir. Böylece 20 Haziran 1969 yılı, o hazin ses susmuş ve Şeyh Muhammed Sıddik Minşevi ruhunu yine doğduğu Cuma gecesinde henüz 49 yaşında iken teslim etmiştir. Naaşı yine doğduğu kasaba olan Munşee Kasabası'nda defnedilmiştir.

Meşhur Lakabları: onun için. O öyle hissediyordu.1968’e kadar hep hazin duran Şeyh Minşevi, bu yıl çok mutlu ve mesrur idi. Etrafına daima mutluluk tebessümleri saçıyor, bu tarifi kabil olmayan mutluluğunu Kur’an okurken yüksek sesle bağırarak ifade ediyordu. Doktor okumasını yasak etmesine rağmen, aksine yüksek ses tonuyla okuyuşuna hiç kimse akıl erdiremiyordu. Fakat birisi vardı ki bunu anlamıştı. O da babası Sıddik Seyyid. Onun için bu konuda kendisine bir şey demiyordu. O dahi mutluydu… Zira ma’lumdur ki; “Ölümün hakikatini gören kâmil insanlar ölümü sevmişler. Ve daha ölüm gelmeden evvel ölümü istemişlerdir.” 1969 yılının ortalarına doğru ecelinin iyice yaklaştığını Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesi ile hisseden Şeyh, bir gün; devamlı bir surette ayakkabısını boyattığı ve çok para verdiği için her zaman yanına gelen dilenciyi çağırır ve ona bu son verdiğim der. Ve nitekim hâdise aynen cereyan eder. Hastalığı şiddetli bir şekilde artınca hastaneye kaldırırlar. Cenâb-ı Mevlâ

56

Haziran 2019

1-) Hüzün Memleketinin Sultanı 2-) Emîr'el Kurrâ (Okuyucuların seyyidi, efendisi) 3-) Asrın Okuyucusu 4-) Bedi'ül Kurrâ (Asrın emsalsiz, harika okuyucusu) 5-) Hançerey-i Bâkiye (Ağlayan gırtlak) 6-) Muasır İslâm medeniyetinin en büyük kârisi 7-) Huşû piramidinin en uç noktası 8-) Tilaveti şimşek gibi kalbe tesir eden kâri 9-) Kâri-i Müfessir 10-) Şeyh’ül Kurrâ 11-) Emin'el-Kurrâ 12-) Habib'el-Kulub 13-) Emîr'el-Kulub (Kalblerin efendisi) 14-)Andelib-i Kur'ân ------------------Kaynak İhsan Okyay, Muhammed Sıddık Minşevi’nin Tahriçe-i Hayatı, www.tecelliyat.com


SERBEST KÖŞE Ümit Şit

CAHİLİYE TARLALARINDA MÜMİN BAHÇELER OLUŞTURMAK “Allah'a yemin olsun ki, binlerce konferans, milyonlarca vaaz, yüzlerce kitap, milyonlarca dergi, gazete ve broşür, asla İslâm’ın yaşandığı ve hâkim olduğu ufak bir mahalle kadar etkili olamaz.” (Seyyid Kutup)

N

ûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (1)

Bu dua sabrın en güzel şekilde hayat

Nuh aleyhisselâm, Allah Teâlâ’dan kafirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakmamasını istemişti. Bu dua 950 senenin sonunda yapılmış olan bir duadır.

lerdir. Kafirler ise mü'minlere karşı

bulduğu, davet hayatının sonunda yapılmıştır. Gerçekten mü'minler kafirlere karşı merhametli bir şekilde yaklaşarak cehennem azabından cennet nimetlerine dönmelerini arzu etmişinsanlık dışı bir tutum izlemektedirler. Bir mü'min Allah’ın nimetlerini hatırlatarak hakkı dillendirmek sure-

1. Nuh, 26-27

Şevval 1440

57


tiyle hakkı ortaya koyarken, kafirler hakka karşı koymak adına mü'min şahsiyetlere ağız dolusu küfür ve kalp dolusu nefret ile yaklaşmaktadırlar. Oysa ki mü'minler kafirlerin şahsına değil batıl fikirlerine karşı olduklarından dolayı hakarete veya çirkin fiillere yönelmezler. Allah Rasûlü güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmişken, ahlâkı güzel olanın dini de güzel olurken, nasıl olur da bir mü'min, cahiliye toplumunda cahiller gibi davranır? Cahiliye toplumu, yönetime bağlı kurumlarda ve insanların sosyal yaşantılarında Kur'an ve Sünnetin açtığı yolda ilerlemeyen bir topluma denir. İster teknolojide altın çağ yaşansın isterse ekonomide hatırı sayılır bir bütçeye sahip olunsun da bu böyledir. Teknolojide büyük bir aydınlanma oluşmakta ama insanlar adaleti mum ışığıyla arar olmuştur. Ekonomide makro dönem yaşanmakta ama insanlardaki iffet, haya, mütevazilik, fazîlet ve erdemlilik minimal ölçekte seyretmektedir. Faraza, Allah ömür olarak 60 yıl verse, 60 yılının büyük bir bölümünü dünya hayatından daha fazla nema almak adına fennî ilimlerde derinleşirler. Sonsuz hayatlarını mamur edecek olan Kur’an ilimlerinin derinine inmek şöyle dursun, kıyısında bile bezleri bulunmaz. Sebebi; dünya hayatında peşin sahip oldukları şeyleri, âhiret hayatında vâdesi 2. Kıyamet, 20-21 3. Yunus, 7

58

Haziran 2019

gelince ödemesi yapılacak olan şeylere tercih etmeleridir. “Hayır, siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz.” (2) Allah’ın vermiş olduğu peşin nimetlerle şımaranlar Allah’ı unutmakla beraber dönüş yolculuğunu da unutmaktadırlar. Onlar için ölüm yaşlı amcalara uğrayan ama genç, dinamik, kariyerinde birinci basamakta olanlara uğramayan uzak bir olgudur. Halbuki dünyada yaşlılara oranla en çok gençler ölümle tanışmaktadır. Ölümü unutanlar, hayatın sahibini de unutmakta ve gözle müşahede ettikleri dünya sahnesinin çökmeyeceğine kendilerini inandırmaktadırlar. Halbuki mü'minler dünyada hiç sıkıntı çekmese dahi dünyada yaşamayı başlı başına bir sıkıntı olarak addetmekte ve asla dünyadan razı olmamaktadırlar. “Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar da vardır muhakkak.” (3) Evet günümüzde gerçek manada ahiret odaklı yaşayanlar sayılıdır. Sayılıdır çünkü ahiret odaklı yaşayanlar ile ahiret odaklı yaşadıklarını zannedenler olmak üzere Müslümanlar ikiye ayrılmaktadırlar. Ne yazık ki günümüzde dünyaya bağlayacak o kadar oyuncak var ki insanlar


bu oyuncaklardan kurtulup gerçek hayatına yatırım yapma olgunluğuna ulaşamamaktadırlar. Kur’an-ı Kerim'i bir bütün olarak ele alacak olursak, Müslümanlara temel olarak dünyevileşmeyin(!) mesajının verildiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Ancak Müslüman kardeşlerimiz Kur’an’a bütünsel olmayan bir anlayışla bakacak olurlarsa Kur’an’ın mesajını temel ibadetlerle sınırlı tutmaktadırlar. Namaz, zekât, oruç, sadaka, hac ibadetleri yerine getirmek için gayret eden Müslümanlar ne yazık ki dünyevileşme hastalığını gözden kaçırmışlardır. Böylelikle cimrilik, mal sevdası, makam sevgisi temel ibadetlerin önüne geçmiştir. Bu yüzden çelişkili bir dünya yaşamı ortaya çıkmıştır. Çelişkilerle dolu yaşamlardan, dünyadaki mazlum insanların hamiliğine soyunacak liderler, ilim sahipleri, aydınlar, kanaat önderlerinin çıkması da ayrı bir çelişkidir. Tabi ki Allah’ın hidayeti tüm çelişkileri ortadan kaldırır. Ancak dünya sebepler ile tedbir alınması gereken bir sünnetullah üzerine yaratılmıştır. Tıpkı sulanmayan ağacın veya çiçeğin kuruması gibi. Bu yüzden neslimizi cahiliyenin zehirli atmosferinden kurtarmamız için adımların atılması gerekmektedir. Peki bu sihirli atmosfer diye tarif ettiğimiz cahiliye tarlalarından neden çekinmeli ve ciddiye almalıyız? Malumdur ki dünya tarihine şöyle bir göz atacak olursak, savaş ortamlarının barış ortamlarından daha fazla zaman aralığı kapladığı görülmektedir.

Bunun sebebi öncelikli olarak insanın dünyaya hükmetme hastalığına duçar olmasıdır. Sonraki sebep ise hak ile batılın savaşıdır. Cahiliye devletleri ile hak üzerine kurulmuş olan devletler arasında büyük ve önemli bir fark vardır. Güçlü cahiliye devletleri kendinden güçsüz devletlere savaş açarak sömürmek isterken, Allah’ın otoritesini tanıyan devletler güçlü olduğunu iddia eden zalim devletlere savaş açmaktadırlar. Bu önemli fark göz ardı edilmemelidir. Çünkü günümüzdeki devletler barışçıl olduklarını iddia etmekte ve hakkını arayan ve ülkesini yabancı işgalcilerden kurtarmak adına mücadele eden Müslümanları terörist olarak göstermektedirler. Elinde silahlar ile gelerek ne istersek yaparız siz eyvallah diyeceksiniz diyen sözde süper devletler bir direniş ile karşı karşıya kalmaları durumunda karşı tarafı ne ile suçlayacaklarını belirlemek adına etiketler üretmişlerdir. Bu etiketler, medya imparatorluğu ile servis edilmekte ve algı operasyonları yapılmaktadır. Medyanın patronları genelde süper güç diye tarif edilen devletlerin adamları ya da dirsek temasında olduğu kişilerdir. Yani medyada anlatıldığı üzere medya ve basın dünyada hiçbir zaman bağımsız olarak çalışmamıştır. Dünya medyası genel olarak iktidarların borazanlığını yapmaktadır. Çünkü düdük kiminse düdüğü o çalar. Medya günümüzde psikolojik büyük bir silahtır. O medyadır ki Allah’ın kanunları olan şeriatı bir irtica olarak gösterebilmektedir. O

Şevval 1440

59


Cahiliye toplumu, yönetime bağlı kurumlarda ve insanların sosyal yaşantılarında Kur'an ve sünnetin açtığı yolda ilerlemeyen bir topluma denir. İster teknolojide altın çağ yaşansın isterse ekonomide hatırı sayılır bir bütçeye sahip olunsa da bu böyledir.

medyadır ki iffeti görüntü kirliliği olarak gösterebilirken iffetsizliği modernizm olarak pazarlayabilmektedir. Medya cahiliye tarlasının bekçiliğini yapmaktadır. Aynı zamanda da büyücüsüdür. Firavunun sihirbazları gibi halkı ütopyalara inandırmakta, olmayan şeyleri oldu bittiye getirmektedir. Peki, cahiliye tarlalarının özellikleri nelerdir? Zina serbest olduğu halde tecavüzlerin ayyuka çıktığı tarlalardır. Bu tarlalarda çokça gayri meşru çocuklar yetişmektedir. Yaşam standardının sözde yüksek olmasına rağmen bunalımların, buhranların, intiharla-

60

Haziran 2019

rın önü kesilmez. Her sokak ve cadde başları bir cinayete gebedir. Grand tuvalet giyen patron beyler işçilerinin yırtık gömleklerine göz dikmektedirler. Diz çöken işçilerin sırtlarına basarak yükselen baronların, yüksek plazaları şehirleri çevrelemektedir. İnsanlık pazarda para, mal, makam karşılığı takas usulüyle satılmaktadır. İnsanlığın satıldığı pazarlar çok kalabalık olup para, mal, makam karşılığı cennetin satıldığı pazarlar ise seyrek nüfusa sahiptir. Bilgiler paraya dönüştürülmek üzere edinilmektedir. Paraya dönüşmeyen her bilgi ve birikim yok hükmündedir. Güven, çok aranılan ama tedavülden kalkan eski bir dosttur. Eski dostlar yeri gelince nostaljik bir anı olarak hatırlanır. Yaşlıları karanlık fikir çukurlarına taş atmakta, bu taşları toplamak için ise gençleri kullanmaktadırlar. Topladıkları taşlarla gençler, ebeveynlerini taşlarlar. Taşlardan kaçan her ebeveyn, huzurun tabelada bir yazı olarak görüldüğü evlerde, huzursuzluktan ölmektedir. Cahiliye tarlalarındaki tarla fareleri ise oldukça çoktur. İnsanların bin bir çile ile yetiştirdiği ürünleri çalmaktadırlar. Öyle çoklardır ki insanlar nefesleri çalınmasın diye nefes almaktan bile çekinmektedir. Bu tarla hırsızlarının elleri kesilmediği için birçok el, kol hatta birçok canı hayattan keserek para ve altınları toplamakta çok cevahirdirler. Bu tarlalardaki insanların çoğu bir koşuşturma içindedir. Sabah güneş doğmadan tarladaki ürünleri toplamaya giderler. Güneş batmasına rağmen gece geç


saatlere kadar çalışmaktadırlar. Ve asla bu durumu sorgulamazlar. Sorgulamaları için hakka çağıran davetçilere karşı sabırları pamuk ipliğine bağlıdır. Çünkü zamanlarını boşuna harcadıklarını düşünürler. Oysaki koca bir Pazar Tatili için 6 gün boyunca her gün için 12 saat çalışmak oldukça mantıklıdır. Bu mantığı kuran mantık mühendisleri özel olarak hazırladıkları filmlerle, izleme seansları düzenlerler. Bu filmleri izleyen her kişi dünyaya olan sadakatini yinelemektedir. Bu tarlalardaki insanların en büyük hedefleri emekli olarak ölmektir. Emekli olmadan ölen her insan için, boşa yaşamıştır anlayışı tarladaki hâkim görüştür. Eğitim sistemi kendine sadık işçiler yetiştirir. Eğer hayatı sorgulamadan çok çalışılırsa, çalışma sonunda ev, araba ve emeklilik garanti gözüyle bakılmaktadır. Bu durum ise mutluluk sebebi sayılır. Bunlar elde edildiğinde böyle olmadığı anlaşılmakta ancak hayat çoktan sona ermiş olur. Hukuk sisteminin yasaları genellikle yasalarla korunmayanlar için geçerlidir. Aynı suçu kim işlerse işlesin aynı cezayı alır diye bir madde çölün ortasında görünen bir serap gibidir. Görünür gibi olur ancak yanına gidince kaybolur. Yaratılanlara hakaretin suç sayıldığı yaratana hakaretin ifade özgürlüğü sayıldığı bir sistem hakimdir. Sanıyoruz ki mantık mühendislerinin gözünden kaçmıştır. Yaratanın emirlerini uygulayanlar hor, hakir görülürken; yaratana günde beş vakit isyan edenler el üstünde tutulur. El üstünde tutulan-

Malumdur ki dünya tarihine şöyle bir göz atacak olursak, savaş ortamlarının barış ortamlarından daha fazla zaman aralığı kapladığı görülmektedir. Bunun sebebi öncelikli olarak insanın dünyaya hükmetme hastalığına duçar olmasıdır.

lar dini yaşamadıkları halde dini en iyi bilen kişiler olarak lanse edilmektedir ve topluma kendi düşüncelerinin en tutarlı yol olduğu görüşünü dayatırlar. Bu cahiliye tarlalarında evliliklerin içi, gövdesinin oyulduğu ancak hala ayakta duran ağaçlara benzemektedir. Bu oyuklara sığabilen herkes girmekte ve oyuk gittikçe daha da genişlemektedir. Bu ağacın meyvesinden yiyen çocuklar sarhoş gibi olmaktadırlar. Bu yüzden dünya hayatından yalpalayarak kabre ulaşırlar. Kabirde uyanırlar ama soruların cevabını bilmek şöyle dursun soruların varlığına şaşırırlar. İşte cahiliye tarlalarının bazı özellikleri böyledir. Peki cahiliye tarlalarının

Şevval 1440

61


mehullah

şöyle açıklamaktadır: “Allah’a

yemin olsun ki, binlerce konferans, milyonlarca vaaz, yüzlerce kitap, milyonlarca dergi, gazete ve broşür, asla

Hukuk sisteminin yasaları genellikle yasalarla korunmayanlar için geçerlidir. Aynı suçu kim işlerse işlesin aynı cezayı alır diye bir madde çölün ortasında görünen bir serap gibidir. Görünür gibi olur ancak yanına gidince kaybolur.

İslâm’ın yaşandığı ve hâkim olduğu ufak bir mahalle kadar etkili olamaz.” İslâm’ın yaşandığı mahalleler, mü'min bahçeleridir. Bu bahçelerin hudutlarını mü'minler kendi elleri ile korumaktadırlar. Bu bahçelere dadanan iman

hırsızlarına

karşı

teyakkuz

halindedirler. Bilirler ki çocuklarının imanlarını çalmak için birçok hırsız bu bahçelerden içeriye girmek isteyecektir. İşte bunun için Kur’an ve Sünnet ile takvayı kuşanmak gerekmektedir. Silahımız takva, mermilerimiz sabırdır. Bu bahçelerin içindeki evler Allah’ı hamd eden ve birleyen özel evlerdir. Bu evlerin kapıları besmele

sihirli atmosferinden neslimizi korumak için ne yapmalıyız? İlk akla gelen cahiliye tarlalarında mü'min bahçeler oluşturmaktır. Mü'min bahçeler korunaklı kalelerdir. Yeni doğan her Müslüman çocuğun cahiliye tarlasıyla ilk temaslarını kesen,

atmosferinin

yakıcılığından

uzaklaştıran sığınma cepleridir. Belli yaşa gelinceye kadar kendine has eğitim metodunun uygulandığı, talim

Anne ve babalar özel ders öğretmenidirler. Büyük bir sınava çocuklarını hazırlarlar. O öyle bir sınav ki geçilmesi halinde yüzde sürekli bir nura, kalınması durumda ise yüzü kopkoyu bir karanlığa bürür. Şeytanlara ve şeytanlaşmış insanlara neslimizi kaptırmamak için her Müslümana büyük bir sorumluluk düşmektedir. Rabbimizden duamız:

ve terbiyenin verildiği, sosyal hayat-

“Onlardan bir kısmı da: Ey Rab-

taki yerinin belirlendiği bir medrese

bimiz! Bize dünyada da iyilik ver,

görevi üstlenmektedir. Mü'min bah-

ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem

çelerden kastımızı Seyyid Kutup rahi-

azabından koru! derler.” (4)

4. Bakara, 201

62

ile kilitlenir ve yine besmele ile açılır.

Haziran 2019


SERBEST KÖŞE Şüheda Kurt

SİNEDE Kİ HAKİKAT

ÖLÜM Azizim, Şu toprağa bak. Her gün basarak geçtiğin yerde ölüm hakikati gizlidir. İnanır mıydın topraktan gelip toprağa göçeceğimize? Azizim, Gençsin, ben ise yaşlı. Belki ölüm hakikatine gerektiği kadar önem vermiyorsun ama benim yüzümdeki çizgiler sanki kalan ömrümü söyler. Zamanın keskinliği en çok bana vurdu sanki! Bana kalanlar için şöyle gençliğime bakınca anımsadıklarım az, amaçlarım ise ne çok kalmış elimde. Büyük büyük hayallerim vardı zamanın oyunu ile erteledim. Meğerse bir yokluğa erteliyormuşum. Meğerse her ertelediğimin arkasında yapmayacağıma dair bir imzam varmış! Şimdi ise elimden gelse kendi başıma içebileceğim bir bardak su için şükreder haldeyim. Kendi ayakların olup onu kullanmamakta varmış. Söyleseler gülerdim kendi ayaklarınla değil başkalarıyla yürüyeceksin. Şimdi senin ayakların günde kaç adım atar? Ellerin kaç iş görür?

Şevval 1440

63


Gözlerin nelere bakar? Dilin neleri konuşur? Zaman çok hızlı azizim, daha yılların yok! Sadece göz açıp kapayınca aleyhine işleyen saniyelerin var. Bir de ne zaman geleceği belli olmayan bir hakikat gizli sinelerde. Her saniyede bir nimetlerle duçar idik azizim, Alışılmışlar maratonuna öteledik. Her saniyemiz o kadar kıymetliydi ki Zaman su gibidir dedik ve inandık ve suya kandık. Ölüm döşeğindeyim. Şimdi geri dönüşün olmayacağı bir zaman çizgisinden geçiyorum. Ayaklarımın farkına varıp ümmete koşmayı Ellerimin farkına varıp İslâm için el uzatmayı Gözlerimin farkına varıp Allah için akıtmayı Kulaklarımın farkına varıp Rabbimin sözlerini duymayı artık gelen hakikatin gerisinde bıraktım. Şu an ölüm hakikati seni bulmamışken saniyelerini ne diye rüzgâra kaptırırsın? Bırak saniyelerin akıp gitmesini, Saniyeler gelmeden senin saniyeleri geçme vaktin şimdidir. Benim sırtımda bir kamburum, senin sırtında bir ümmet var. Sağına bakmadan sen, soluna bakmadan sen, ümmetin adım atacak kimselere ihtiyacı varken arkasına bakmadan adım atacak yine sen! Azizim ben gözlerimi kaparken sana vereceğim en güzel vasiyet Zamanın kıymetini bil dememdir. Şu dünya ki istesen de istemesen de yolcusun. Onun için malayani şeylerde vaktini harcama yoksa gideceğin yeri unutursun...

64

Haziran 2019


Tesekkürler İyiliğe Çağrı İnsani Yardım Derneği olarak mazlum ve yoksul coğrafyalarda iftar soframızı ve kardeşliğimizi paylaştık. Çalışmalarımıza destek vererek bizleri yalnız bırakmayan tüm kardeşlerimize Tesekkür Ederiz. ,

Türkiye-Arakan-Burkina Faso- Mali- Suriye-Sudan-Filistin/Gazze-Yemen

İYİLİĞE ÇAĞRI ULUSLARARASI İNSANİ YARDIM DERNEĞİ İBAN: TR22 0020 5000 0954 5796 0000 09 | HESAP NO: 95457960-9 Detaylı bilgi için bizimle iletişim kurabilirsiniz!

“Çağrımız İnsanlığa”

info@iyiligecagri.org.tr

(+90) 531 886 22 28

iyiligecagri.org.tr

Güneşli mah. 1300. sok. no:36 Bağcılar / İstanbul


0(543) 654 46 63

30 ₺ 82₺ 3 Kitap birlikte

* Kargolar alıcıya aittir.

Profile for Nebevi Hayat

Nebevi Hayat Dergisi 79.sayı (Haziran, 2019)  

Yaz Ayların DİN'lenmek

Nebevi Hayat Dergisi 79.sayı (Haziran, 2019)  

Yaz Ayların DİN'lenmek

Advertisement