Page 1


Yıl: 6 - Sayı: 68 - Fiyatı: 7,5 TL

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Yılmaz Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Abone ve Dağıtım Sorumlusu: Kadri Karataş Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0533) 056 83 19 Web ve Sosyal Medya: twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2018 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa, İstanbul, Temmuz 2018

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Editör H

amd, insanları yaratan, onları yeryüzüne yayan ve yaşama ait ne varsa hükümler belirleyen Allahu Teâlâ’ya, salat ve selâm Müslümanlar üzerinde oluşan hakların sınırlarını belirleyen Muhammed aleyhisselâm’a, ailesine, ashabına ve tüm müminlerin üzerine olsun. Batılılaşmayı temsil eden son 2 asır istisna tutulursa, İslâm ümmeti tarih boyunca daima erdemli bir toplum olmanın dinamiklerini muhafaza edegelmiştir. Sevgi, kardeşlik, dayanışma, fedakârlık, diğergamlık vs. hasletler Müslümanlar arasındaki ilişkilerde birçok zaman belirleyici konumda olmuştur. Çünkü İslâm toplumları sadece dil, ırk, vatan, kültür birlikteliği üzerine kurulmuş değildir. Bunların hepsi bir toplumu ayakta tutan önemli unsurlardır. Ancak bu unsurların devamlılığını ve sağlamlığını sağlayacak inanç etkeni olmadığı sürece tecrübelerle sabittir ki toplumlar er ya da geç dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. İşte bu nokta Müslüman toplumların tesis ettiği huzur ve refah ortamının en temel faktörüdür. Müslüman toplumlar günümüze gelinceye kadar yüzlerce badire atlatıp hala bir toplum, ümmet olarak varlıklarını sürdürebilmişlerse elbette bunda bahsini ettiğimiz erdemli vasıfların ve inanç birlikteliğinin hayati etkisi göz ardı edilemez. Ancak üzülerek belirtmeliyiz ki; İslâm kardeşliği hukuku üzerine inşa edilmiş toplumlarımız özellikle son asırda bu kıymetli meziyetleri bir kenara bırakarak tamamen ferdiyetçilik, bencillik üzerine kurulmuş batı toplumlarını taklit etmekte ve dini, tarihi mirası bozuk para misali harcamak hususunda birbirleriyle çetin bir yarışa girmektedir. Hal böyle olunca Allah’ın kardeş kıldığı, ümmet yaptığı İslâm toplumu içindeki sıkı bağların çözülmesi, huzur ortamının yerini fesat mekanizmasının alması kaçınılmaz olmuştur. Bundan yola çıkarak Nebevi Hayat Dergisi olarak Müslümanların Birbirleri Üzerindeki Haklarını belirleyen hadis üzerinden bizi biz yapan etkenlerimizi hatırlatmaya çalıştık. Rabbimiz istifade etmeyi bizlere nasip etsin inşallah. Selâm ve dua ile…


İçindekiler Ölen Müslümanın, Yaşayan Müslümanlar Üzerindeki Hakkı: Cenaze Namazının Hükmü, Fazileti Ve Hikmeti Mahmut Varhan

04

Müslümanların Birbirleri Üzerindeki Haklarından; Selâm Vermek Hakan Sarıküçük

Her Daim Meyve Veren Ağaç; Nasihat M. Sadık Türkmen

İslâm Toplumunun Dinamiklerinden; Davete İcabet Ahmet İnal

09

20

25

Kapak Dosya Müslümanın Müslüman Üzerindeki Haklarından; Hasta Ziyaretinde Bulunmak Ümit Şİt

29

İktibâs Velayet-i Fakih’in Jeopolitik Mühendisliğine Karşı Necef Ekolü Nedim Bal

33

İktibâs Bir “Terör” Zanlısının ABD Mahkemesindeki İfadesi Nedim Bal

38

Haber Analiz Oded Yinon Büyük İsrail Planı Emrah Seven

43

Yakın Tarih Ümmetin Hamisi Halife II. Abdülhamid (II) Furkan Uyanık

46

Müslüman Kâşifler Bilgisayar Sistemi (Algoritmanın) Öncüsü ve Cebirin Kurucusu: Hârizmî Cihan Malay

54

Nebevî Aile Çocuklar Neden Yalan Söyler? Halime Yılmaz

58

Serbest Köşe Allah'ın Nuru Derya Fıçıcı

62


KAPAK DOSYA Mahmut Varhan

ÖLEN MÜSLÜMANIN, YAŞAYAN MÜSLÜMANLAR ÜZERİNDEKİ HAKKI:

CENAZE NAMAZININ HÜKMÜ, FAZİLETİ VE HİKMETİ Şayet ölen bir Müslümanın cenaze namazını hiç kimse kılmamış olursa, bütün Müslümanlar günahkâr olurlar. Bir kişi de olsa bazı Müslümanlar tarafından cenaze namazının kılınması ile diğer bütün Müslümanlar günahkâr olmaktan kurtulurlar.

4

Temmuz 2018

K

imin daha güzel amel edeceğini ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yaratan, hayatı bahşetmekle en büyük bir nimeti lütfeden ve ölümü var etmekle bütün varlıklar üzerinde kudretini ilan eden Allah Teâlâ’ya hamdolsun. Hayatın da ölümün de ahkâmını, hakikatlerini ve hikmetlerini biz insanlara tafsilatlı bir şekilde öğreten Allah’ın Rasûlüne, onun âl ve ashâbına salât ve selâm olsun!

İmdi; biz bu makalemizde özet bir şekilde cenaze namazının hükmü, fazileti, hakikati ve hikmeti üzerinde durmaya çalışacağız.

Cenaze Namazının Hükmü: Cenaze namazı farz-ı kifâye olan bir namazdır. Dört mezhep âlimleri de bu hususta ittifak etmişlerdir. Buna göre ölen her Müslümanın –âlimlerin çoğunluğuna göre şehitler hariç- muhakkak cenaze


namazının kılınması gereklidir. Bu, ölen Müslümanın hayatta kalan Müslüman kardeşleri üzerindeki en önemli hakkıdır. Şayet ölen bir Müslümanın cenaze namazını hiç kimse kılmamış olursa, bütün Müslümanlar günahkâr olurlar. Bir kişi de olsa bazı Müslümanlar tarafından cenaze namazının kılınması ile diğer bütün Müslümanlar günahkâr olmaktan kurtulurlar. Gıyabi cenaze namazının kılınabileceğine delil olarak getirilen, Hz. Peygamber ve ashâbı tarafından Necâşi’nin cenaze namazının kılınmasını bazı âlimler şöyle açıklamıştır: Necâşi’nin vefat ettiği yerde cenaze namazı kılınmadığı için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ashâbı Medine-i Münevvere’de onun cenaze namazını gıyabi olarak kıldılar. Dolayısıyla onun konumunda olup, vefat ettiği yerde cenaze namazı kılınmayan her Müslümanın, gıyabi cenaze namazı kılınabilir. İşte bu olay da cenaze namazının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları şunlardır; Selâm almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye katılmak, davete icabet etmek ve hapşırana rahmet okumak.” (1)

Berâ b. Âzib radıyallahu anhümâ dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yedi şeyi bize emretti yedi şeyi de bize yasakladı: Hastaları ziyaret etmeyi, cenazeye katılmayı… bize emretti.” (2)

Cenaze Namazının Fazileti: Cenaze namazına katılmanın fazileti ve mükâfatı pek büyüktür. Hayatın ve ölümün hakikatini idrak eden, imtihanda olduğunu bilen ve ölümden sonrası için hazırlanan uyanık bir Müslümanın bu fazileti ve mükâfatı kaçırmaması gerekir. Ebu Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim Allah’a iman ederek ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek bir Müslümanın cenazesine katılır ve namazı kılınıp defin işlemi bitinceye kadar onunla birlikte kalırsa; muhakkak ki bu kişi iki kırât ecir (alıp) geri döner. Her kim de cenaze namazını kıldıktan hemen sonra daha defnedilmeden geri dönecek olursa, o da bir kırât ecir ile geri dönmüş olur.” (3) Bu hadis-i şerifin diğer bir rivayetinde “İki kırât nedir?” diye sorulunca; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “İki büyük dağ gibidir/kadardır” şeklinde cevap vermiştir. (4) Müslim’in bir rivayetinde ise, “En küçüğü Uhud dağı kadar olan iki büyük dağ gibidir” şeklinde geçmektedir. (5)

1.Buhari, 1240; Müslim, 2162. 2. Buhari, 1239; Müslim, 2066. 3. Buhari, 47. 4. Buhari, 1325; Müslim, 945. 5. Müslim, 945.

Zilkâde 1439

5


Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ, Ebu

kazanılacağını bize gösterdiği için

Hureyre’nin rivayet ettiği bu hadisi

Resûl-i Ekrem’e salât ve selâm edilir.

işitince Hz. Aişe’ye bir elçi gönderip

Üçüncü tekbirden sonra da cenaze

bu hadisi ona sorar. Hz. Aişe de tasdik

için dua edilir. İşte önce hamd, sonra

edince İbn Ömer şöyle der: “Gerçek

salât ve en sonunda da dua edilir

şu ki, pek çok kırâtı kaçırmakla büyük

ki; makbul olan duanın âdâbı da bu

bir kusur işlemişiz.”

(6)

İşte uyanık bir

Müslüman böyle olmalıdır. Ölümle son bulacak şu kısacık hayatta işlediği günahlara pişman olup tövbe ettiği gibi kaçırdığı faziletli amellere ve ecirlere de hüzünlenip telafi yoluna bakmalı ve bu kısacık hayat fırsatını iyi değerlendirmelidir. Adeta bir sevap avcısı olmalı ve faziletli hiçbir fırsatı kaçırmamak için gayret etmelidir.

Cenaze Namazının Hakikati: Cenaze namazı dört tekbir ve selâmdan ibarettir. Birinci tekbirden sonra tesbîh, tahmîd ve tehlîl ile Allah azze ve celle’ye övgüler arzedilir. Hayatı ve ölümü varederek böyle bir imtihan sahası açtığı ve cenaze namazı kılınacak olan şu kulunu ve bizleri iman ve İslâm’a muvaffak kıldığı için Allah Teâlâ’ya hamdedilir. İkinci tekbirden sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e

salât edilir. Bütün hayırların

menbaı olan ilâhi vahyi ve insaniyetin hakiki ruhu olan İslâmiyet’i bize getirdiği, hayata ve ölüme gerçek anlamını kazandıran Kur’ân ve sünneti bize tebliğ ettiği, hayatı ile örnek olarak büyük ve zor olan imtihanın nasıl 6. Buhari, 1324; Müslim, 945.

6

Temmuz 2018

şekildedir. Cenaze namazı meyyit için dua etmek, ilâhi rahmete ve mağfirete nail olmasını Allah’tan istemek ve onun için şefaatte bulunmaktır. Dünyadan irtihal etmiş, artık günahlarına tevbe etme ve Salih ameller işleme imkânı kalmamış olan bu mümin kulun günahlarının affı için kabir azabından ve cehennem ateşinden korunup cennete konulması için şefaatte bulunmaktır. Hayatta kalmış olan müminler tarafından, ölmüş olan bu kardeşlerinin imanına ve Müslüman olduğuna dair şahitlik etmektir. Bu şahitlik ve şefaat inşallah ilâhi rahmeti celbedecek ve ölmüş olan kardeşleri daha musallâ taşından kaldırılmadan affedilme beratını alacaktır. Bundan dolayı da cenaze namazı kılanların, şahitlikleri makbul âdil müminler ve şefaatleri makbul Müslümanlar olması çok önemlidir. Yoksa sadece kuru kalabalığın fazla olmasına bakılmaz. Hz. Aişe radıyallahu anhâ dedi ki: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Hiçbir cenaze yoktur ki, namazının Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir cemaat kılarak, hepsi onun hak-


kında şefaat etsinler de, o kimse hakkında yaptıkları şefaat kabul edilmesin/şefaatleri muhakkak kabul edilecektir.” (7) İbn Abbas’ın azadlısı Küreyb dedi ki: İbn Abbas’ın Kudeyd veya Usfan’da bir oğlu vefat etti. Bunun üzerine İbn Abbas, “Ya Küreyb! Bak bakalım, oğlumun cenazesi için ne kadar cemaat toplanmış?” dedi. Ben dışarı çıkıp baktım ki; oğlunun cenazesi için bir hayli cemaat toplanmış. Bunu kendisine haber verince, İbn Abbas şöyle dedi: “Bu toplananların kırk kişi olduğunu tahmin eder misin?” Ben, “Evet” cevabını verdim. İbn Abbas şöyle buyurdu: “(Öyle ise) cenazeyi çıkarın. Zira ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: “Ölen Müslüman bir kişinin cenaze namazını, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan kırk kişi kılacak olurlarsa; bunların onun hakkındaki şefaatini Allah Teâlâ muhakkak kabul eder.” (8) Enes b. Mâlik radıyallahu anhu dedi ki: “Bir cenaze geçirilirken onu hayırla yâd edenler oldu. Bunun üzerine Allah’ın Peygamberi, “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdular. Başka bir cenaze geçirilirken, onu da şer ile yâd edenler oldu. Allah’ın Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem (yine) “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdular.” Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle dedi: “Anam-babam sana feda olsun! Bir cenaze geçirilirken, cenaze hayırla yâd

Cenaze namazı meyyit için dua etmek, ilâhi rahmete ve mağfirete nail olmasını Allah’tan istemek ve onun için şefaatte bulunmaktır. Dünyadan irtihal etmiş, artık günahlarına tevbe etme ve Salih ameller işleme imkânı kalmamış olan bu mümin kulun günahlarının affı için kabir azabından ve cehennem ateşinden korunup cennete konulması için şefaatte bulunmaktır.

olundu. Sen, “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” dedin. Başka bir cenaze şer ile yâd olundu. Sen (yine), “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdun? Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şöyle buyurdu: “Siz

kimi hayırla yâd ederseniz ona cennet, kimi de şer ile yâd ederseniz ona da cehennem vacip olur. Zira sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz, sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz, sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.” (9)

7. Müslim, 947. 8. Müslim 948. 9. Buhari, 1367; Müslim, 949.

Zilkâde 1439

7


ve başka Müslümanlar onun cenaze namazını kılacaklardır. Kendisinin de aynı musallâ taşına uzanacağını bilen

“Ölen Müslüman bir kişinin cenaze namazını, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan kırk kişi kılacak olurlarsa; bunların onun hakkındaki şefaatini Allah Teâlâ muhakkak kabul eder.” (Müslim)

ve musallâ taşındaki kendi cenazesini sürekli gözünde canlandıran akıllı bir Müslüman, gafletten uyanacak ve geçici dünya hayatına aldanmaktan kurtulacaktır. Nitekim anlatıldığına göre Hz. Ömer şöyle demiştir: “Her gün “Falan öldü, filan öldü denilmektedir. Bir gün gelecek, “Ömer öldü, Ömer öldü denilecektir.” Müslümanların

cenaze

namazına

katılmaları, cenaze sahipleri için de

Cenaze Namazının Hikmet ve Faideleri:

büyük bir teselli kaynağıdır. Müs-

Buraya kadar beyan edilenlerden

paylaştıkları

başka cenaze namazına katılmanın

ortak olurlar. Böylece sevinç ve sürûr

daha pek çok hikmet ve faideleri vardır. Ezcümle; Cenaze namazı kılan kişi, büyük bir mükâfat elde etmekle birlikte Müslüman kardeşinin hakkını eda etmiş, ona karşı son vazifesini yerine getirmiş ve

gibi

hüzünlerine

de

topluma yayılır, hüzün ve keder de hafiflemiş olur. İşte bu da Müslüman toplum için büyük bir saadet kapısıdır. Bununla Müslümanlar arasındaki uhuvvet bağı kuvvetlenir, aynı

tesirli bir ibret levhasını müşahede

ümmetin mensupları olduklarını his-

etmiş olur. Nitekim “İbret istersen

sederler.

ölüm yeter” denilmiştir. İşte şu anda Müslüman bir kardeşi musallâ taşına konulmuş cenaze namazı kılınmakta-

8

lümanlar, birbirlerinin sevinçlerini

Sözün özü; cenaze namazına katılmak meyyit için dua, şefaat ve şahitlik;

dır. Bu Müslümanın cenaze namazını

cenaze sahipleri için büyük bir teselli

kıldığı gibi, pek yakında kendisi de

ve cenaze namazını kılan mümin için

aynı şekilde musallâ taşına konulacak

tesirli bir ibret levhasıdır.

Temmuz 2018


KAPAK DOSYA Hakan Sarıküçük

Müslümanların Birbirleri Üzerindeki Haklarından;

H

amd, en güzel isimlere sahip olan ve bu isimlerin arasında

kendisini es-Selâm olarak vasfeden Allah’a; Salat ve Selâm “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (1) buyuran ve selâm

vermenin şekline göre on,

yirmi veya otuz sevap kazanılacağını bildirerek (2) selâmı çoğaltmaya teşvik eden Rasûlullah aleyhisselâm’a; Allahu Teâlâ’nın selâmı, bereketi ve mağfireti de selâmın adabına riayet ederek yaygınlaştırmaya çalışan mü'minlerin üzerine olsun. Dinimiz, hayırlı işlerde acele etmeyi ve birbirimizle yarışmayı tavsiye eder. Selâm da bu hayırlardan biridir. Bu sebeple

1. Müslim, Îmân 93. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 131; Tirmizî, İsti‘zân 1; İbni Mâce, Mukaddime 6, Edeb 11. 2. Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb 132; Tirmizî, İsti’zân 2.

“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî)

Zilkâde 1439

9


önce davranan daha çok sevap kazanır. Çünkü o Allah’ın adını daha önce anmış, karşıdakine daha önce dua etmiş ve hayırlı bir ameli başlatmanın sevâbını daha önce kazanmıştır. Birbiriyle karşılaşan iki kişiden daha üstün sayılanı ve Allah’a daha yakın olanı hayırda öne geçendir. Diğer taraftan aralarında birtakım dargınlık ve kırgınlık, hata ve kusur varsa, selâma ilk başlayan bunları bağışlama büyüklüğünü de göstermiş olur. Bu sayılan birkaç sebepten dolayı selâm vermeye ilk başlayan olmak faziletli kabul edilmiştir.

yaymak sevginin sebebi, sevgi îmânın

Ebû Ümâme Suday İbni Aclân el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildi-

“tünaydın” sözleri arasında

ğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Allah’ın dînini her şeyin üstünde tutmanın ve onu bütün yeryüzüne hâkim kılmak için var gücüyle çalışmanın sebebidir ki, bu gerçek mü’minliktir. Câhiliye Arapları birinin evine gittiklerinde mahremiyete saygı göstermez dünya ve âhiret saadetini temenni etmek manasında olan selâmı da bilmezlerdi.

“Sabahınız

hayat

olsun” veya “hayr olsun”, “aydın olsun”, “akşamınız hayat olsun” gibi

sözler

söylerlerdi.

Bunlarla

günümüzde kullanılan “günaydın”, garip

bir benzerlik vardır. Bunlar İslâm’ın selâmının yerini tutmayan ve yüce bir medeniyet olan İslâm’ın bize öğrettik-

“İnsanların Allah katında en makbul olanları, selâma ilk başlayanlardır.” (3)

leriyle asla kıyas edilemeyecek yarar-

Tirmizî’nin Ebû Ümâme radıyallahu anh’den rivayetine göre bir adam:

“Selâm”

– Yâ Rasûlallah! İki kişi birbirleriyle karşılaşınca onlardan hangisi daha önce selâm verir? diye sordu. Peygamber Efendimiz de: – “Allah Teâlâ’ya daha yakın olan” buyurdu. (4) Mü’minlerin aralarında selâmı yaygın hale getirmeleri sevginin önde gelen sebeplerinden biridir. Büyük muhaddis Tîbî’nin de ifade ettiği gibi, selâmı 3. Ebû Dâvûd, Edeb 133 4. Tirmizî, İsti’zân 6

10

kemâlinin ve i’lâ-i kelimetullâhın yani

Temmuz 2018

sız sözlerdir. aynı

zamanda

Allahu

Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Bu sebeple, müslümanlar selâma ve selâmlaşmayı yaygın hale getirmeye çok büyük önem vermişlerdir. Diğer milletlerin selâmı çoğunlukla işaretlerledir. Meselâ Hristiyanların selâmı elini ağzına koymak, Yahudilerinki birbirine parmaklarla işaret etmek veya baş eğip bel kırmak, Mecusilerinki eğilmek, Cahiliye Araplarınınki de Allah ömürler versin demek şeklinde olduğu nakledilir.


“İbrahim’in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar İbrahim’in huzuruna girmişlerdi de, selâm sana, demişlerdi. İbrahim, size de selâm, demişti.” (5) Müfessirler, İbrahim aleyhisselâm’ın şerefli konuklarının melekler olduğunu ifade ederler. Bu görüşlerini âyetteki “el-mükramîn: ikram edilenler” kelimesini açıklayan “lütuf ve ihsâna mazhar olmuş kullardır” âyetine dayandırırlar [Enbiyâ sûresi (21), 26]. Böylece selâmın meleklerin âdeti ve İbrahim aleyhi’s-selâm’ın da sünneti olduğunu öğrenmiş olmaktayız. Mü’minler kendi evlerine girdiklerinde de âile fertlerine selâm verirler. Çünkü selâm, insanın başkalarına hem dünya hem de âhiret için sâadet dilemesidir. “Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm verin.” (6) Enes  radıyallahu anh şöyle demiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana: “Yavrucuğum! Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun” buyurdu. (7) Selâm veren kimse, Allah katında on sevap kazanır. Selâmda artırdığı her lafız, sevabın da artmasına vesile olur. Selâmı alan da aynı şekilde dua ile

mukabelede bulunmuş olur. Durum böyle olunca, kişinin kendi aile efradına selâm vermesi daha da önem kazanır. Hatta bu âyet evde kimse olmasa bile, giren kimsenin kendi kendine selâm vermesi gerektiğine delil olarak getirilmiştir. Bu durumda verilecek selâmın  “es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” şeklinde olması gerektiği belirtilir. Aynı şekilde, bir mescide veya başkasına ait bir eve girildiğinde içeride kimse yoksa “es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn ve’s-selâmü aleyküm ehle’l-beyt ve rahmetullâhi ve berekâtüh” denilmesi müstehap kabul edilmiştir. Bu davranışların hepsinde Allah’ın zikri ve duâ vardır. Zikir ve dua ise, hiçbir müslümanın müstağni kalmaması gereken ibadetler cümlesindendir. Bir eve girmek için izin istemenin ve selâm vermenin gerektiği konusunda Kur’an, Sünnet ve icma-ı ümmetten deliller bulunmaktadır. Müslüman toplumlarda bu hususa gereken önemin verildiğini ve konuyla ilgili edep kaidelerinin hem âdâb-ı muâşeret kitaplarında yeterince yer aldığını görmekteyiz. Bir eve girmek için usulüne uygun olarak izin istemek gerekir. Bir eve girmek için izin isteyen kimse selâmı önce mi vermeli yoksa sonra mı konusunda ihtilâf edilmiştir. Bu rivayetlerden hareketle denilmiştir ki, eve girmek isteyen kimse hane

5. Zâriyât sûresi, 24-25 6. Nûr sûresi, 61 7. Tirmizî, İsti’zân 10

Zilkâde 1439

11


halkından bir kimseyi izin almazdan önce görürse, ona selâm vermesi gerekir; şayet kimseyi görmemişse önce izin alır, sonra selâm verir. Ancak son zamanlarda bazı çevrelerde özellikle büyük şehirlerde bu hususun ihmâl edilmesi, İslâm edebinden uzaklaşmanın ve körü körüne gayri müslimleri taklit etmenin bir sonucudur.

korunmalıdır. Bir eve gelindiğinde izin isterken veya günümüzde yaygın bir âdet olan kapıların zilleri çalındıktan sonra yüzünü kapıya doğru dönmeyip, sağa veya sola yönelerek, içeriyi görmeyecek şekilde durup beklenilmelidir. Bir adam Peygamberimiz’e gelerek: – Annemden de izin isteyecek miyim,

Yüce Rabbimiz ayeti kerimesinde bize selâm verilirken nelere dikkat edilmesi gerektiğini bildirmiştir. “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selâm vermeden girmeyin.” (8) 

diye sormuştu. Efendimiz:

Nûr sûresin’de bir sonraki âyette de şöyle buyurulmuştur.

– Ananı çıplak görmeyi arzu eder misin?

“Orada kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar girmeyin. Eğer size geri dönün denilirse hemen dönün. Çünkü bu sizin için daha temiz bir davranıştır.” Bu âyetler bize başkalarına ait evlere girme ve misafir olma gibi önemli bir konuda nasıl davranılacağının edebini öğretmektedir. Âyette geçen “istînâs” kelimesini Rasûl-i Ekrem, öksürerek, tekbir ve tesbih ile ev halkını haberdar etmek olarak açıklamıştır. “Teslim” ise, es-Selâmü aleyküm demektir. Böyle girilmediği takdirde, ev sahibinin girmek isteyene karşı her türlü müdafaa hakkı doğar. Çünkü meskenler, her

Selâm önce cennette öğretilmiş olup

8. Nûr sûresi, 27 9. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VI, 173.

12

türlü tecavüzden ve edepsizlikten

Temmuz 2018

– Evet, annenden de izin isteyeceksin? buyurdu. Adam: – Ama onun benden başka hizmet edeni yok, her girişimde izin mi isteyeyim? deyince: cevabını verdiler. (9) insanlığın ilk yaratılışından itibaren bütün dinlerde bulunmaktadır. Selâmı alırken bir ziyâdesiyle karşılık vermek daha faziletlidir. Nitekim Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ Âdem sallallahu aleyhi ve sellem’i yaratınca ona: – Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır, buyurdu. Âdem aleyhisselâm meleklere:


– es-Selâmü aleyküm, dedi. Melekler: – es-Selâmü aleyke ve rahmetullâh, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetu’l-lâh”ı ilâve ettiler.” (10) Cenâb-ı Hak, Âdem aleyhi’s-selâm’a meleklere

nasıl

selâm

vereceğini

öğretti. Meleklere de selâma nasıl karşılık vereceklerini öğretmişti. Bu, yeryüzünde Âdem’in çocuklarının nasıl selâmlaşacaklarının

öğretilmesiydi.

Bunu devam ettirenler onun zürriyetinden gelenlerin mü’min ve müslüman olanları oldu. Çünkü insanların birçoğu peygamberlerin gösterdiği doğru yoldan çıkıp, yanlış yollara saptılar. Meleklerin Âdem aleyhisselâm’ın selâmına bir kelime ziyadesiyle karşılık vermiş olmaları, âyet-i kerîmede geçen “Bir selâm ile selâmlandığınız zaman siz de ondan daha güzeliyle selâm verin” (11) emrinin yerine getirilmesidir. Bilindiği

gibi

selâmın

en

kısası

“es-selâmü aleyküm” sözüdür. Kendisine böyle selâm verilen kimse, bir kelime artırarak selâmı alır “ve aleykümü’s-selâm ve rahmetu’llâh” derse işte bu daha güzeliyle selâm vermek diye adlandırılır. Bu tarzda selâm verme âdeti İslâm ümmetine hastır. Başka hiçbir söz selâmın yerini tutmaz, onu asla tam olarak karşılamaz.

Selâm veren kimse karşısındaki bir tek kişi bile olsa, çoğul zamirlerini kullanarak “es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh: Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun” diye selâm verir. Selâmı alan da “ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berakâtüh” der. “Aleyküm”ün başına atıf vavı olan “ve” harfini getirir. Selâmın bu tarzda verilip alınması müstehaptır. “Aleyke’s-selâm” tarzında selâm veriş, aynı zamanda Câhiliye dönemi âdetlerinden sayılır. Esâsen Câhiliye’nin, yani inkâr ve şirk içinde geçen bir hayatın, ölümle eş anlama geldiği gibi bir inceliği de Resûl-i Ekrem’in bu hadislerinde sezmek mümkündür. Bu tarz selâmı kullananlardan bir grup da şâirlerdir. Şiirlerinde vezin uyumunu sağlamak maksadıyla bunu yaparlar. Fakat umûmî bir prensip olarak, dirilere bu şekilde selâm verilmesi uygun değildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve: - Aleyke’s-selâm yâ Rasûlallah! dedim. Peygamber Efendimiz: - “Aleyke’s-selâm deme; çünkü aleyke’s-selâm ölülere verilen selâmdır” buyurdu. (12) Müslümanların, birbirlerini tanısınlar tanımasınlar, selâmlaşmaları dînî bir vazifedir. Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmeden hareketle ulemamız selâm

10. Buhârî, Enbiyâ 1; İsti’zân 1; Müslim, Cennet 28 11. Nisâ sûresi, 86. 12. Ebû Dâvûd, Libâs 24; Tirmizî, İsti’zân 27

Zilkâde 1439

13


vermenin sünnet, almanın farz-ı kifâye olduğu hükmüne varmışlardır. Selâm verilen tek kişi ise selâmı alması farz-ı ayn, bir cemaat ise farz-ı kifâyedir. Yani cemaatten bir veya birkaç kişinin selâmı almasıyla geri kalanların üzerinden bu farz kalkmış olur. Fakat bunun yeri konusunda bazı sınırlar çizmişler, abdest bozmakta olana, hamamda veya başka bir yerde çıplak bulunana selâm verilmeyeceğini; hutbe, sesli olarak Kur’an okuma, hadis rivayeti, ilim okutma, ezan ve ikâmet esnasında da selâm alınmayacağını ifade etmişlerdir. Rasûlullah aleyhisselâm’dan da selâma dair birçok hadisi şerifler rivayet edilmiştir. Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Bir adam, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: – İslâm’ın hangi özelliği daha hayırlıdır, diye sordu? Rasûl-i Ekrem: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir” buyurdu. (13) Selâm, müslümanların âdeta parolasıdır. Birbirini tanımayan insanlar birbirlerine selâm verip alınca, aralarında ilk anlaşma ve kaynaşma sağlanmış olur. Ayrıca selâm, dostluğun, kardeşliğin, karşısındakine sevgi ve saygı duymanın, mütevazı davranma-

nın, insanların kalplerini kazanmanın da ilk basamağıdır. Bu sebeple tanıdık tanımadık her müslümana selâm vermek Efendimiz’in birçok hadislerinde teşvik edilmiştir. Abdullah İbni Ömer radıyallahu anh’den gelen bir rivayette Peygamberimiz: “Selâmı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Azîz ve Celîl olan Allah’ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz” buyurmuşlardır. (14) Ebû Yûsuf Abdullah İbni Selâm  radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i: “Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sayede selâmetle cennete girersiniz” buyururken işittim. (15)  Selâmı yaymak ve insanlara hayrı tavsiye etmek de bir görevdir. Nitekim Tufeyl İbni Übey İbni Kâ’b, söylediğine göre Abdullah İbni Ömer’e gelir ve onunla birlikte çarşıya çıkarlardı. Tufeyl sözüne şöyle devam etti: Biz çarşıya çıktığımızda, Abdullah, eski eşya satan, değerli mal satan, yoksul veya herhangi bir kimseye uğrasa mutlaka selâm verirdi. Bir gün yine Abdullah İbni Ömer’in yanına gelmiştim. Çarşıya gitmek için kendisine arkadaş olmamı istedi. Ona: – Çarşıda ne yapacaksın? Alış verişe

13. Buhârî, Îmân 20; İsti‘zân 9, 19; Müslim, Îmân 63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 131; Nesâî, Îmân 12 14. İbni Mâce, Et’ıme 1. 15. Tirmizî, Kıyâmet 42. Ayrıca bk. İbni Mâce, İkâmet 174, Et’ime 1.

14

Temmuz 2018


vâkıf değilsin, malların fiyatlarını sormuyorsun, bir şey satın almak istemiyorsun, çarşıdaki sohbet yerlerinde de oturmuyorsun? Şurada otur da, birlikte konuşalım, dedim. Bunun üzerine Abdullah: – Ey Ebû Batn! –Tufeyl, iri göbekli bir kişi olduğu için böyle hitap etmiştir– Biz, sadece selâm vermek üzere çarşıya çıkıyoruz; karşılaştığımız kimselere de selâm veriyoruz, cevabını verdi. (16) Abdullah İbni Ömer’in alış veriş işleriyle uğraşmaması, fiyatları sormaması, pazarlık yapmaması, pazar yerlerinde oturmaması onun çarşı pazara çıkmasına engel teşkil etmemiştir. Bu durum, insanlarla sürekli ünsiyet etmenin, hoşça geçinmenin

Uzakta bulunan bir kimsenin bir vasıta ile başka birine selâm göndermesi câizdir. Bu selâma karşılık vermek ise, aynen karşımızda bulunan biriymiş gibi farzdır. Nitekim Âişe radıyallahu anhâ

şöyle dedi:

ve onları bir şekilde denetlemenin

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:

de bir yoludur. Çünkü Tufeyl’in

– “Şu zât Cibrîl aleyhi’s-selâm’dır; sana

“Çarşıda ne yapacaksın?” sorusuna,

selâm ediyor” buyurdu. Ben de:

Abdullah’ın “Biz selâm vermek için çıkıyoruz” tarzında cevap vermesi, bu davranışın da bir vazife olduğu inancını

taşıdığını

ortaya

koyar.

İnsanlar, bazı kimselerin kendilerine selâm vermesini önemli sayarlar. Ayrıca selâm veren kimse, birtakım hayırlı tavsiyelerde bulunabilir. Bu da bir vazifenin yerine getirilmesi

– Ve aleyhi’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh, dedim. (17) İslâm âlimleri bu hadisten hareketle, gâibin yani görünmeyen veya uzakta olan bir kimsenin bir başkasına selâm göndermesinin câiz olduğu, kendisine selâm gönderilenin de almasının farz olduğu kanaatine varmışlardır.

demektir. Çünkü bunda insanları bir

Melekler insanlara selâm verebilir-

takım günahlardan ve kötülüklerden

ler. Ancak insanlar onların selâmla-

alıkoyma gayesi vardır.

rını duyma imkânına sahip değildir.

16. Mâlik, Muvatta’, Selâm 6 17. Buhârî, Bed’ü’l-halk 6; İsti’zân 16; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 90-91

Zilkâde 1439

15


İnsanlar da meleklere selâm verirler; namazların sonunda verdiğimiz selâmın meleklere bir selâm niteliğinde olduğu ifade edilir. Selâmın sünnete uygun tarzda verilmesinin çeşitli hikmetleri vardır. Tevazu göstermek, muhatabı korkudan emin kılmak, hakkı öncelikli olanların haklarını korumak bunlardan birkaçıdır. Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir.” (18) Buhârî’nin bir rivayetinde: “Küçük büyüğe selâm verir” ilâvesi vardır. (19) Selâmın bu sayılan şekilde verilmesi sünnete uygun olan tarzdır. Uyuyanların yanında uyanık olanlara selâm vermenin âdâbı, yüksek sesle bağırmayıp oradakilere işittirecek şekilde selâm vermektir. Uyumakta olan bir insanın veya insanların yanına gelince, onlara selâm vermek gerekmez. Aralarında uyanık olanlar varsa, uyuyanları rahatsız etmeyecek, sadece uyanık olanlara duyuracak şekilde selâm verilmesi icab eder. Mikdâd radıyallahu anh, uzun bir hadisinde şöyle dedi: Biz, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in süt hissesini ayırıp

kaldırırdık. Rasûl-i Ekrem geceleyin gelir, uyuyanı uyandırmayacak, uyanık olanlara işittirecek şekilde selâm verirdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir gece geldi, yine her zamanki gibi selâm verdi. (20) Rasûl-i Ekrem Efendimiz, ashâb-ı kirâmın fakirlerinden Mikdâd ve arkadaşlarına birer sağmal koyun vermişti. Onlar, Peygamber Efendimiz ile konuştukları gibi bu koyunları sağıp sütünü içerler, Rasûl-i Ekrem’in hissesini de ayırırlardı. Efendimiz, geceleyin gelir ve kendi hissesine düşen sütü içerdi.

Erkeğin Kadına Selâm Vermesi Esmâ Binti Yezîd radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mescide uğradı. Kadınlardan oluşan bir cemaat orada oturmaktaydı. Hz. Peygamber onlara eliyle işaret ederek selâm verdi. (21)   İslâm âlimlerinden bazıları, kadınlara selâm vermenin Rasûl-i Ekrem’e has  olduğunu söylemişlerdir. Çünkü onun selâm vermesinde bir fitne söz konusu değildir. Onlara göre  Peygamberimiz’den başkasının yabancı kadınlara selâm vermesi mekruhtur. Sadece fitne korkusundan uzak olunan durumlarda ihtiyar kadınlara selâm verilebilir. Ulemanın ekseri-

18. Buhârî, İsti’zân 5,6; Müslim, Selâm 1; Âdâb 46. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 134; Tirmizî, İsti’zân 14 19. Buhârî, İsti’zân 7 20. Müslim, Eşribe 174. Ayrıca bk. Tirmizî, İsti’zân 26 21. Tirmizî, İsti’zân 9. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 458

16

Temmuz 2018


yeti ise, fitneden emin olunduğu ve kişi kendi nefsine güvendiği takdirde kadınlara selâm verilebileceği kanaatindedir. Fakat  kadınların birbirlerine selâm vermelerinin câiz olduğu İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğunun görüşüdür.  Erkeklerin kadınlara selâm vermesi, kadınların bu selâma mukabelesi, kadınların erkeklere selâmı ve erkeklerin bu selâma mukabelesi çeşitli hükümlere konu teşkil etmiş olup, bunlar aşağıda özetlenmiştir. * Aralarında mahrem bulunmadıkça erkekler kadınlara selâm veremez. * Erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere selâm veremez. * Kadınlar cemaat halinde iseler, erkek onlara selâm verir, onlar da bu selâmı alırlar.  * Bir kadına başka kadınlar, kendi kocası ve mahremleri selâm verebilir. * İhtiyar ve şehvet hissinden kesilmiş kadınlara selâm vermek, onların verdikleri selâmları almak müstehaptır. * Kadınların erkeğin verdiği selâmı almaları vâcibdir. Ancak selâmı alırken seslerini yükseltmezler.   * Bir erkeğe selâm veren kadın genç yaşta ise, erkek onun selâmına kalben mukabelede bulunur. * Erkek ve kadın arasındaki hoca öğrenci ilişkileri, kadın erkek arasındaki genel kurallar içinde değerlendirilmekle beraber, selâm konusunda şefkat, saygı ve hürmet esası ön plândadır.

“Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm verin.” (Nûr Sûresi, 61)

*Yanlış

anlaşılmanın

söz

konusu

olmadığı hallerde kadın erkeğe, erkek kadına selâm verip alabilirler. *Yalnız başına bulunan genç kadının erkeklere selâm vermesi ve alması, aynı şekilde erkeklerin de böyle bir kadına selâm verip almaları câiz değildir. *Bir erkeğin yalnız başına bulunan bir genç kadına selâm verip alması mekruhtur. *Fitneden emin olunması halinde, erkeklerden meydana gelen bir topluluğun genç bir kadına selâm verip almaları câizdir. *Kadınlardan oluşan bir cemaate veya ihtiyar bir kadına erkeklerin selâm vermesi ve onların bu selâmı almaları câizdir. *Bir tek erkeğin, kadınlardan müteşekkil bir topluluğa selâm vermesi câizdir.

Zilkâde 1439

17


İman Etmeyenlere Selâm Verip Almak İnanmayanlara ilk olarak bizim selâm vermemizin haram olduğu, onların selâmlarına nasıl karşılık verileceği, müslümanlarla müslüman olmayanların bir arada oturduğu meclise selâm vermenin müstehap olduğu hadislerde bildirilmiştir. Sadece kâfirlerden oluşan bir topluluğa selâm vermek câiz değildir. İçinde bir müslüman veya müslümanlar ile müşrik ve Ehl-i kitap kimselerin birlikte olduğu bir topluluğa selâm verilir. Ancak kalben müslümana selâm vermeye niyet edilir. Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yahudi ve Hristiyanlara öncelikle siz selâm vermeyin. Yolda onlardan biriyle karşılaştığınız zaman, eziyet etmemek şartıyla, onları yolun kenarından yürümeye zorlayınız.” (22) Kitap ehlinden olan kâfirlerle hiçbir kitaba inanmayan müşriklere karşı gösterilecek muâmelede farklılıklar vardır. Peygamber Efendimiz’in bu hadisleri, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlarla karşılaşıldığında ilk olarak müslümanların selâm vermelerinin câiz olmadığına delil teşkil eder. İslâm âlimleri, müslümanlar için  esas gayenin selâmı yaymak olduğundan hareketle, onlara önce selâm vermenin câiz olup olmadığını tartışmışlar, İbni Abbâs, Ebû Ümâme ve İbni Ebû Muhayriz gibi sahâbîlerin de içinde

bulunduğu bir grup, Yahudi ve Hristiyanlara önce müslümanların selâm vermelerinin câiz olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili bu konudaki hadislerin tamamı ile selâmı yayma hadisidir. İmam Nevevî, bu delilin bâtıl olduğunu, çünkü umumî olan bir hükmün yukarıdaki hadisle tahsis olunduğunu söyler. Bazı âlimler, Ehl-i kitâb’a onlardan önce davranarak selâm vermenin mekruh olduğunu fakat haram olmadığını ifade ederler. Ancak Nevevî’nin de içinde bulunduğu bir grup âlim, bu hadisteki nehyin haramlık ifade ettiğini belirtirler. Bir başka grup âlim, Ehl-i kitabâ selâm verilemeyeceği kanaatine sahiptirler. Biz bütün bu görüşleri serdettikten sonra, İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğunun kabul ettiği ve tarih boyunca uygulana gelen şekli esas alacak olursak, müslümanların kitap ehline ilk olarak selâm vermeleri câiz görülmemiştir. Çünkü selâm, daha önce belirtildiği gibi bir sevginin, dostluğun ve  kardeşliğin ifadesinden ibarettir. Yahudi ve Hristiyanların Allah’a, Rasûlüne ve inananlara dost olmadıkları gayet açık bir hakikattir. Şu âyet-i kerîme de bu gerçeği perçinleyici niteliktedir: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin.” (23) Ehl-i kitâb’a selâm vermek,

22. Müslim, Selâm 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 138; Tirmizî, İsti‘zân 12; İbni Mâce, Edeb 13. 23. Mücâdele sûresi, 22.

18

Temmuz 2018


onları saygıdeğer, sevgiye ve dostluğa lâyık görmek anlamına gelir ki, bu câiz olamaz. Müslim

de

geçen

bir

hadiste

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz’e: – Kitap ehli olanlar bize selâm veriyorlar, onların selâmını nasıl alalım? diye sormuşlar,

buyurmuştur: “Kitap ehli olanlar size selâm verdiklerinde, onlara: Ve aleyküm, deyiniz.” (24) Kitap

ehli

olanlar

selâm

verdiklerinde,

müslümanlara onlara

nasıl

mukabele edilmesi gerektiğini de bu hadisten öğrenmekteyiz. Ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar müslümanlara selâm verdikselâmlarının

alınacağında

âlimler görüş birliği içindedir. Onların selâmına mukabelenin sadece “ve aleyküm” veya “aleyküm” şeklinde olması gerektiğinde de hemfikirdirler. Yaygın olan rivayet “ve aleyküm” şeklinde olandır. Yine bir rivayetten öğrendiğimize bazıları

– “Ve aleyküm” buyurdu. Buna çok öfkelenen Hz. Âişe hiddetli bir şekilde: – Aleykümü’s-sâmü ve’l-la’netü, dedi. Bunun üzerine Efendimiz: – “Yâ Âişe! Şüphesiz ki Allah her işte yumuşaklığı sever” buyurdu. Âişe radıyallahu anha: – Ne söylediklerini işitmedin mi? deyince de: – “Ben ‘ve aleyküm’ dedim” buyurdu. (25)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle

lerinde,

– Es-Sâmü aleyke, yâ Ebe’l-Kâsım, dediler. Peygamberimiz:

göre,

Yahudilerden

Peygamberimiz’in

gelerek selâm verdiler ve:

yanına

Yahudilerin verdikleri “Es-Sâmü aleyke” şeklindeki selâmın anlamı, “Ölüm sizin üzerinize olsun” demektir. Peygamberimiz bunu anlamış ve verdiği cevapla “Sizin üzerinize de olsun” demişti. Fakat Hz. Âişe’nin buna lâneti de ilâve etmesini hoş karşılamamıştı. Çünkü bu, söylenen sözün misli olmayan bir karşılık ve haddi aşmaktı. Efendimiz hangi konuda olursa olsun haddi aşmayı hoş karşılamamışlardır. Rabbim bizleri sevdiklerine dost düşmanlarına da düşman olanlardan eylesin. Kâfirlere gösterilen müsamaha ve toleransların bir o kadarını hatta daha fazlasını müslüman kardeşimize gösterebilmeyi ve selâm vermeyi Müslüman kardeşlerimizden esirgememeyi nasip etsin. Selâm ile ümmeti birleştirip bizleri birbirimize sevdirsin. Âmin. SELÂM ve DUA ile.

24. Buhârî, İsti’zân 22, Mürteddîn 4; Müslim, Selâm 6-9 25. Müslim, Selâm 10-11.

Zilkâde 1439

19


KAPAK DOSYA M. Sadık Türkmen

Her Daim Meyve Veren Ağaç;

İslâm ümmeti içerisinde halkın sıratı müstakim üzere kalması için gayret sarf eden bir topluluğun olması zaruridir. Bu sebeple âlimlerimiz nasihat ve davetin farz -ı kifaye olduğunu beyan etmişlerdir.

NASİHAT H amd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve

selâm

Rasûlullah’a,

O’nun

ailesine ve ashabına olsun. “Sen gülü ek, bülbül dünyanın öbür ucunda olsa bile ona gelir ve onu bulur.” Ahi Evran zamanında, çırak ustasından icazet alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını açabilir. Orta Anadolu’ da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına “sen oldun”

20

Temmuz 2018

der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar; - “İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun” der. Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkân açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar,


her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. Her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır. Yaratılışı gereği aceleci olan insan neticeye çok çabuk ulaşmak ister. İşin aslında, olmasa da olur şeyleri, olmazsa olmaz olarak görür. Bu sebepten dolayı acele ettiği konuda

pek çok imtihanlara maruz kalır. Yeniden başlamak zorunda kalır. Yüce Allah’ın kâinatta yarattığı veya insanların kendi gayretleriyle ortaya çıkardığı nice sanatlar vardır. Bunları düşündüğümüzde hepsinin tedrici bir süreçten geçtiğini anlarız. Zira Allahu Teâlâ gökleri ve yeri tedricen yarattığını bildirerek, bu gerçeği bize öğretmiştir. İnsanların yaptıkları sanatlar da bu tedricilikten müstağni değildir. Belki biz sadece dikilen binaları ve tezgâhtaki meyveleri görebiliriz. Ancak bu binaların yapımı ve meyvelerin ortaya çıkması, bu uğurda belli bir kazanç elde etmek isteyen ustalara ve işçilere ihtiyaç duyar. İnsanların salah üzere devam etmesi için en önemli etkenlerden birisi de nasihattir. Kelime olarak “kurtuluş”, anlamına gelen nasihat, ıstılahta; nasihat edilen kişi için hayır istemek, anlamına gelmektedir. Tabir edilince kulağa hoş gelen bu kelime kalplerde bir kıpırdanma oluşturduğu gibi gerçekten netice itibariyle kurtuluştan başka bir şey meydana getirmez. Yine insan yaratılışı gereği hakka ve batıla meyilli olarak yaratılmıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Nefse ve ona düzgün şekil verene, sonra da ona kötüyü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki; nefsini arındıran şüphesiz kurtuluşa ermiştir. Onu ört bas eden ise, ziyana uğramıştır.” (1)

1. Şems Sûresi: 7-10.

Zilkâde 1439

21


Nasihat eninde sonunda meyve verecek bir ağaç gibidir. O ağaçtan meyve koparıp, muhatabına sunan davetçi müspet bir karşılık görünce her iki taraf da istifade etmiş olur. Olumsuz bir cevap ile karşılaşırsa davetçi o meyveden kendisi istifade eder.

Üzerinde önemle düşünülmesi gereken konu şudur ki; insanı en fazla batıla meylettiren düşmanı, bizzat kendi cesedinin içinde barındırıp beslediği ve türlü saldırıdan korumaya çalıştığı nefsidir. Yüce Allah nefsin hakikatini Yusuf aleyhisselâm’ın dili ile şöyle tarif etmiştir: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz ki nefis, kötülüğü çokça emredendir. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır…”

(2)

İnsan şayet nefsini nasihat dinlemek yoluyla dizginlemezse kendi kötü akıbetini bizzat kendisi hazırlamış olur. 2. Yusuf Sûresi: 53. 3. Müslim, 55.

22

Temmuz 2018

Önemi itibariyle, nasihat dinin temel kavramlarından birini temsil eder. Çünkü din nasihat ve davet yoluyla yayılır. Buradaki nasihatten kastımız, sadece dil ile yapılan nasihat değildir. Zira nasihatin en tesirli olanı, Müslümanın hayatıyla, mücadelesiyle, gayretiyle yaptığı nasihattir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de bu hakikatlere dikkatlerimizi veciz bir tabirle çekmiştir. Temim bin Evs et-Dari radıyallahu anh ‘ten rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurdu: “Din nasihattir.” Biz de “Kime ?” dedik. Buyurdular ki; “Allah, onun kitabı, Rasûlü, Müslümanların önderleri ve hepsi için.” (3) Hadisi şeriften anlaşılacağı üzere Müslümanın her ne kadar, Müslüman önderlere ve halkına dili ile nasihat etmesi mümkünse de Allah’a, kitabına ve Rasûlüne yapacağı nasihat; onlara iman ve onların emirlerini yaşamak, suretiyle dinin canlı bir temsilcisi olmasıyla belirir. İslâm ümmeti içerisinde halkın sıratı müstakim üzere kalması için gayret sarf eden bir topluluğun olması zaruridir. Bu sebeple âlimlerimiz nasihat ve davetin farz -ı kifaye olduğunu beyan etmişlerdir. Çünkü bu konuda gevşeklik göstermek; sadece itikadi veya ameli yönde eğrilik gösterenleri değil, davet ve nasihat konusunu ihmal edenleri veya bu konuda gerekli çalışmayı yapmakta gevşeklik gösterenleri bağlayacak bir musibete


yol açar. Vücuda musallat olan mikroplar, gerekli muayene ve tedavi ile savılmazsa sağlam organları bir zaman sonra tesir altına alacağı gibi, toplumda belirli şer odaklarının ilk olarak sadece kendilerini alakadar eder gibi görünen fesatlarının toplum tarafından engellenmediği takdirde o toplumu da ifsat edeceği muhakkaktır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Fitneden sakının. Çünkü o, içinizden, sadece zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki Allah, şüphesiz cezalandırması çok şiddetli olandır.” (4) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bizi böylesi bir gaflete düşmekten kaçınmamız konusunda uyarmıştır. Numan bin Beşir radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sınırlarına riayet edenlerle oraya düşenlerin hali bir gemiye binmiş şu kişilerin haline benzer. Gemiye bindiklerinde bazıları en alt, en sert ve en kötü yerine, bazıları ise en yüksek yerine düşmüşlerdir. Alttakiler su almak istediklerinde üstekilerin yanından geçerek, onlara eziyet ederler. Bunun üzerine “bize ait yerden bir delik açıp suyu oradan alsak, böylece üstümüzdekilere eziyet etmesek” derler. Eğer yukarıdakiler onları kendi hallerine bırakırlarsa, hep birlikte helak olurlar. Bundan engellerlerse hep birlikte kurtulurlar.” (5)

Nasihat

eninde

sonunda

meyve

verecek bir ağaç gibidir. O ağaçtan meyve koparıp, muhatabına sunan davetçi müspet bir karşılık görünce her iki taraf da istifade etmiş olur. Olumsuz bir cevap ile karşılaşırsa davetçi o meyveden kendisi istifade eder. İsrail oğullarından olan bir topluluk, bu meyveyi toplayıp muhatabına ikram ettiği için kurtuluşa ermiş, aynı cemiyetin başka bir grubu nasihati ihmal ettikleri için helak olmuştur. Allahu Teâlâ onların bu durumlarını bize şöyle aktarmıştır: “Hani içlerinden bir topluluk, “Allah’ın kendilerini helak edeceği veya şiddetli bir azap ile azap edeceği bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz?” demişlerdir. Nasihat edenler ise, “Rabbimize karşı bir mazeret olsun, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye yapıyoruz.”

demişlerdir.

Onlar

kendilerine

hatırlatılanları

unu-

tunca, biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık, zulmedenleri ise, yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.” Bu

ayetlerde

dikkati

(6)

çeken

en

önemli nokta şudur; nasihat vazifesinin yerine getirilmesi her ferde farz olduğu dönemlerde, bu vazifeyi ihmal edenler de aynen günahlara

4. Enfal Sûresi: 25. 5. Buhari, 2686. 6. Araf Sûresi: 164-165.

Zilkâde 1439

23


Nasihatin fayda vereceği en önemli etkenlerden biri, Müslüman kardeşinin senden nasihat talep ettiğinde,

Nasihat ve davet vazifesini ifa eden kişinin teoriyi ve pratiği iyi bilmesi, bunları ahenk içinde işletmesi gerekir. Toplumların örfünün iyi bilinmesi ve İslâm’a muhalif olmadığı müddetçe, riayet edilmesi güzel neticeler verir.

ona doğru, yolu göstermesidir. Zira nasihat

isteyen

kendi

hastalığını

tedavi etmek isteyen bir hasta mesabesindedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şöyle buyurmuştur: “Kardeşle-

rinizden biri sizden nasihat isterse, ona nasihat etsin.” (7) Nasihat veren kişinin nasihatinde samimi

olması

gerekir.

Bunun

mihenk taşı, nasihat ettiği kişinin gıyabında da ona nasihat etmesiyle ortaya çıkar. Bu durum ona gıyabında nasihat etmesi ve onu savunmasıyla nasihatinde samimiyeti gösdalanlar gibidir. Böyle toplumlar da

terir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

ancak davet konusunda gayret sarf

şöyle buyurmuştur: “Gıyabında nasi-

edenler kurtuluşa ererler. Her ne

hat etmesi bir Müslümanın diğer Müs-

kadar nasihat edenler nasihat edi-

lüman üzerindeki haklarındandır.”

lenler tarafından yanlış anlaşılsalar

Davetçinin nasihatini başarıya ulaş-

veya bilinçli olarak toplumlarına

tıracak ve nasihat edilen kişiyi bu

yanlış anlatılsalar da bu vazifeyi

nasihatten, gereken meyveyi elde

bırakmamalıdırlar.

etmesini temin edecek, püf noktalara

Nasihat ve davet vazifesini ifa eden kişinin teoriyi ve pratiği iyi bilmesi, bunları ahenk içinde işletmesi gerekir. Toplumların örfünün iyi bilinmesi ve İslâm’a muhalif olmadığı

da vakıf olması gerekir. Zira doğru nasihat yanlış zaman ve mekânda verilirse, faydadan çok zarar verir. O halde kalbe çok tesir edecek olan nasihat birebir ve gizli olarak verilen nasihattir. Kadı İyaz şöyle demiştir:

müddetçe, riayet edilmesi güzel neti-

“Mümin örter ve nasihat eder, facir ise

celer verir.

perdeyi yırtar ve ayıplar.”

7. Müslim, 2162; Müsned, 8845. 8. Müsned, 8271.

24

(8)

Temmuz 2018


KAPAK DOSYA Ahmet İnal

İSLAM TOPLUMUNUN DİNAMİKLERİNDEN;

DAVETE İCABET

B

atılılaşmayı temsil eden son 2 asır istisna tutulursa, İslâm ümmeti

unsurlardır. Ancak bu unsur-

tarih boyunca daima erdemli

olmadığı sürece tecrübelerle

bir toplum olmanın dinamik-

sabittir ki toplumlar er ya da

lerini muhafaza edegelmiştir.

geç dağılma tehlikesiyle karşı

Sevgi, kardeşlik, dayanışma,

karşıya kalmışlardır. İşte bu

fedakârlık,

vs.

nokta Müslüman toplumların

hasletler Müslümanlar arasın-

tesis ettiği huzur ve refah orta-

daki ilişkilerde birçok zaman

mının en temel faktörüdür.

belirleyici konumda olmuş-

Müslüman toplumlar günü-

tur. Çünkü İslâm toplumları

müze gelinceye kadar yüzlerce

sadece dil, ırk, vatan, kültür

badire atlatıp hala bir toplum,

birlikteliği üzerine kurulmuş

ümmet olarak varlıklarını sür-

değildir. Bunların hepsi bir

dürebilmişlerse elbette bunda

"Her kim davete icabet etmez ise, gerçekten o, Allah'a ve Rasulüne isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile, icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkâr olur ve cefa etmiş bulunur."

toplumu ayakta tutan önemli

bahsini ettiğimiz erdemli vasıf-

(Müslim, Ebu Davud)

diğergamlık

ların devamlılığını ve sağlamlığını sağlayacak inanç etkeni

Zilkâde 1439

25


ların ve inanç birlikteliğinin hayati etkisi göz ardı edilemez. Ancak üzülerek belirtmeliyiz ki; İslâm kardeşliği hukuku üzerine inşa edilmiş toplumlarımız özellikle son asırda bu kıymetli meziyetleri bir kenara bırakarak tamamen ferdiyetçilik, bencillik üzerine kurulmuş batı toplumlarını taklit etmekte ve dini, tarihi mirası bozuk para misali harcamak hususunda birbirleriyle çetin bir yarışa girmektedir. Hal böyle olunca Allah’ın kardeş kıldığı, ümmet yaptığı İslâm toplumu içindeki sıkı bağların çözülmesi, huzur ortamının yerini fesat mekanizmasının alması kaçınılmaz olmuştur. İnanç birlikteliği üzerine kurulmuş İslâm toplumlarında adalet ve kardeşliğin varlığını koruyabilmesi için her cinsten vakıa bir hukuka dayandırılmıştır. Fıkıh ilminin bölümleri incelendiğinde, Müslüman cemiyet hayatındaki karşılıklı münasebetleri düzenleyen her türlü hukuk kaidelerini ifade eden “Muamelat” bahsinin ne kadar önemli bir noktada durduğu görülecektir. Müslümanlar arasındaki ticaret ilişkilerinden komşuluk ilişkilerine varıncaya her türlü olayın fıkhımızın bu bölümünde bir karşılığı vardır. İnsan ile Allah arasındaki bağı tanzim eden İslâm, insan ile insan arasındaki ilişkiye dair de bir ahkâm ortaya koymuştur. Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir ki; bahsini ettiğimiz bu hukuk her şeyden önce Müslüman

gönüllere emanet edilmiştir. Bu hukuk salahiyetini devlet otoritesinden önce kardeşlik duygularıyla bezenmiş hür yüreklerden alır. Müslüman fert bu ahkamı sadece mahkeme karşısında uygulamaz. Müslüman’ın ticaretinde, ziyaretinde, evinde, işinde her yerde her kişide her daim işleyen bir hukuktur bu. Baskıya değil kardeşliğe dayalı olması hasebiyle de beşeri hukuklardan ayrılmaktadır. İslâm toplumunun ictimai hayatını hukuki yönden temin eden Muamelat bahsi, kişinin diğer fertlerle ve cemiyetle olan münasebetlerinin tamamını incelemesi hasebiyle oldukça geniş ve çok yönlü bir bahistir. Ancak biz bu yazımızda Peygamber Efendimiz ’in Müslümanlar arasındaki ilişkiye temel oluşturan hadisi şerifinde buyrulan hususlardan davete icabet etme maddesi

üzerinde

bulunacağız. “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, aksırana “yerhamukellah” demek.” “Müslümanın

Temmuz 2018

müslüman

(1)

üzerindeki

hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni davet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allah’a hamd ederse yerhamukellah de, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.”

1. Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4. Ayrıca bk. İbn Mâce, Cenâiz 1. 2. Müslim, Selâm 5.

26

mülahazalarda

(2)


Peygamber Efendimiz ’in bu sözleri şüphesiz her Müslüman için hukuki bir bağlayıcılık arz eder. Bu hususlara uymamak her Müslüman için bir müeyyideyi gerektirir. Ancak, İslâm ahkâmının tatbik edildiği hiçbir dönemde bu durumların kanun adamları tarafından bir teftişe tabi tutulduğu görülmemiştir. Çünkü az öncede değinildiği gibi İslâm toplumları kanunla, baskıyla ayakta duran bir yapıda değildir. Şüphesiz İslâm toplumları hüviyetlerini içlerinde barındırdıkları Allah korkusundan ve İslâm kardeşliğinden almaktadır. İşte bu bakımdan bu sözlere muhatap olan ve ümmet olmanın idrakine erişmiş her Müslüman fert sosyal hayatta Müslüman kardeşinin hukukuna dikkat edecek ve İslâm toplumunun ayakta kalabilmesi için üzerine düşen vazifeyi yerine getirecektir. Davete icabet etmek insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi açısından son derece mühim bir meseledir. Davete icabet bir yandan insanlar arasındaki muhabbeti arttırırken diğer yandan da hâlihazırdaki ilişkinin düzeyine işarette bulunur. Çünkü bir kimsenin davetine muhatap olmak o kimse tarafından sayılan, sevilen bir konumda olunduğunu gösterir. Bu da insanların sevgilerini ifade etmenin başka bir yolu olması dolayısıyla insani ilişkilerde önemli bir görevi ifa etmektedir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem davet ve davete icabet etmenin sosyal hayattaki önemine binaen bu konuda çok net ve kesin ifadeler kullanarak şöyle buyurmuştur: “Bir koyun paçası için davet edilseniz de gidiniz.” (3) “Biriniz bir düğün yemeğine davet edilirse, böyle bir davete icabet etsin.” (4) “Her kim davete icabet etmez ise, gerçekten o, Allah’a ve Rasulüne isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile, icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkâr olur ve cefa etmiş bulunur” (5) Müslüman

bir

kimsenin

meşru

sınırlar dâhilindeki her türlü davete imkânlar elverdiği sürece katılması gerekir. Özellikle de düğün davetleri diğer davetlere nazaran ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü düğün günleri insanların en mutlu oldukları ve mutluluklarını kendilerini seven insanlarla paylaşmak istedikleri özel günlerdir. Davet edilen eş, dost ve akrabaların yapacakları icabet düğün sahibini ziyadesiyle memnun edecekken yoklukları da fazlasıyla üzüntüye sebebiyet verecektir. Bu önemine binaen İslâm âlimleri de davete icabet bahsini değerlendirirken düğün daveti ve normal davetin hükmünü ayrı ayrı değerlendirmiştir. Düğün davetine iştirak etmek çoğunluğun

3. Buhari 4. Müslim, Nikâh, 97-98; Ebû Davud, Savm, 74; İbn Mâce, Nikâh, 25. 5. Müslim, Nikâh, 110; Ebu Davud, Et’ime, 1.

Zilkâde 1439

27


görüşüne göre vaciptir. Ancak Şafi

israftan kaçınılması gerekir. Bu husus-

ulemasının bir kısmına göre farz-ı

ların yerine getirilip getirilmemesine

ayın, bir kısmına göre farz-ı kifaye,

göre davete yapılacak olan iştirakin

bir kısmına göre ise, sünnettir. Diğer

durumu da değişir.

davetler ise cumhura göre müekked sünnettir.

(6)

Davet sahibinin dikkat etmesi gereken bir diğer husus ise davetliler arasında

Davet edildiği halde meşru bir

ayrım yapmamasıdır. Bu noktaya dik-

mazereti olmaksızın icabet etme-

kat edilmeden yapılan bir davet sosyal

yen kimse bir vacibi yerine getirmediğinden dolayı günah işlemiş olur. Hadiste belirtilen “Allah ve Rasûlüne isyan etmiş olur” sözünden maksat, vücub ifade eden bir fiili kasten terkten dolayı günah işlemiş sayılmasıdır. İcabet etmek diğer bir kısım ulemanın dediği gibi vacip değil de müekked sünnet ise, bu sefer de bu sözden maksat kişinin Rasûlullah’ın böyle bir sünnetini terkten dolayı kıyamet gününde

kaynaşma ve berekete vesile olmak bir yana insanların gönüllerinde oluşturacağı kırgınlıktan dolayı kıyamet gününde sahibi için hesabı zor bir olay olarak karşısına çıkacaktır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu mesele hakkında şöyle buyurmuştur: “Yemeğin en kötüsü şu düğün ziyafetidir ki zenginler davet edilir, fakirler terk edilir. Kim de yapılan davete icabet etmezse, gerçekten o Allah’a ve Rasûlüne isyan

hesaba çekilmesi olur.

etmiş olur.”

Davet ile alakalı sorumluluklar sadece

Netice itibariyle davet ve davete ica-

davet edilen için değildir. Davet eden kimsenin de dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bu konuda en başta gelen mesele ise yapılacak davetin tamamen meşru sınırlar içinde

bet,

(7)

İslâmi kurallar dâhilinde ger-

çekleştiğinde toplumsal kaynaşma ve Müslümanlar arasındaki hukuku koruma açısından son derece önemli bir meseledir. Özellikle toplumsal

meşru

çözülmenin hızla sürdüğü, insanla-

sayılabilmesi için; verilen yemeğin

rın birbirinden kopmaya başladığı,

masraflarının helal rızık ile karşı-

evlerin misafirlerden mahrum kaldığı

lanmış olması, tertip edilecek eğlen-

günümüz dünyasında Müslümanla-

cenin İslâm’a aykırı hususlar barın-

rın bu sünneti yeniden canlandırması

dırmaması, mekân düzenlemesinde

ve yıpranan ilişkileri nebevi düstur ile

kadın-erkek mahremiyetine dikkat

onarması elzem bir vazife olarak kar-

edilmesi ve baştan sona her safhada

şımızda durmaktadır.

gerçekleşmesidir.

Davetin

6. bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri, Uysal Kitabevi: 5. 7. Buharî/nikâh: 72-Müslim/nikâh: 107, 109, 110.

28

Temmuz 2018


KAPAK DOSYA Ümit Şit

Müslümanın Müslüman Üzerindeki Haklarından;

HASTA ZİYARETİNDE BULUNMAK "Eyyûb’u da an! Hani rabbine, 'Başıma bu dert geldi. Ama

sen

merhametlilerin

en üstünüsün' diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik; ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik." (1) 1. Enbiya Sûresi- 83,84

Müslümanın, Müslüman üzerindeki haklarından biri de hasta olan mümin kardeşini ziyaret etmesidir. Hasta ziyareti, hastanın hal ve hatırını sormak, gönlünü almak ve gücü yettiğince ihtiyaçlarını karşılamak demektir. Bu çerçevede hasta ziyareti müekked sünnettir. Vacip olduğu görüşünde olan âlimler de bulunmaktadır. Bir hastayı, bulunduğu yerleşim bölgesinde hiç kimse ziyaret etmez

“Bir Müslüman, hasta olan bir Müslüman kardeşini sabahleyin ziyarete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyaret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfar eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır." (Tirmizî)

Zilkâde 1439

29


ve ihtiyaçlarını karşılamazsa, orada yaşayan bütün Müslümanlar bundan sorumlu olur. Böylelikle tıpkı aç olanı doyurmak ve esiri esaretten kurtarmak gibi hasta ziyareti de farz-ı kifâye hükmünü alır. Hasta olan kişinin hastalık derecesine göre, sağlıklı düşünmesi zayıflayacağı gibi olgun davranışlar sergilemesi de azalacaktır. Hasta kişi fizyolojik ve psikolojik olarak düşüş yaşamakta, çevresindeki insanlara hiç olmadığı kadar ihtiyaç duymakta ve son derece kırılgan olmaktadır. Hasta bir kişinin psikolojisini anlamak için empati yoluyla kendimizi hastane odalarının birinde olduğunu hayal edelim. Hastaların iniltilerini duyan kulaklara, birbirine karışan ilaç kokularını algılayan burunlara, acizlik ve zillete bakan gözlere her gün şahit olduğumuzu düşünelim. Hastalığın verdiği ıstırapların yanında hastane odalarının kasvetli duvarlarının ruhumuz üzerindeki etkilerini hatırlayalım. Ya da kendimizi evimizin dışarıya bakan bölümünde hasta döşeğinde dışarıyı seyreden biri olarak algılayalım. Ağrı

30

Temmuz 2018

ve sızıların her bir yanımızı kuşattığını hissedelim. Dışarıdaki canlı hayata cansız gözler ile göz gezdirdiğimizi tasavvur edelim. İşte bu durum en aciz olduğumuz bir durumdur. Bu durum kimi kullar için tefekkür mesaisi olurken, kimi kullar için ise morallerin dibe vurduğu bir zamandır. Acizliğin, zayıflığın hissedildiği o an, Allaha ihtiyaç duyduğumuz ve O’na en derinden bağlandığımız an olarak imanda yükselişe geçtiğimiz an olabilir. Ancak insanın sosyal bir varlık olduğu ve zayıf olarak yaratıldığı unutulmamalıdır. Diğer insanların varlığı, hasta için psikolojik olarak toparlayıcı bir vesile olacağı unutulmamalıdır. Bu yüzden hasta insanlar, o aciz günlerinde kalabalıkların kendi halini sormasını arzu etmekte ve ilgi odağı haline gelmeyi beklemektedirler. Çünkü ağrılarının şiddetini ve sızılarının derinliğini, tebessüm eden çehreler ve umut veren cümlelerle unutmak isterler. Hasta kişi, gülen yüzleri ve moral verici konuşmaları yanında bulamazsa yanında şeytanı bulur. Hasta kişinin boş duvarlara bakma süresi, şeytanların vesvese verme süresine eşittir. Şöyle ki; “Seni kimse önemsemiyor”, “sen unutuldun”, “iyi günde olanlar şimdi nerde”, “hani hepiniz kardeştiniz?”, “nerde kardeşlerin” gibi çeşitli vesveseler ile şeytanlar hastaya yüklenebilmektedir. Nitekim hasta, iradesinin en zayıf halini yaşamaktadır. Bu yüzden Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, hasta ziyaretini Müslümanın Müslüman


üzerindeki haklarından saymıştır. Allah subhana ve Teâlâ hasta ziyaretine önem arz etmesi bakımından bir kutsi hadiste kıyamet gününde şöyle buyurur:

hem hasta kuluna özel bir ilgi ikra-

“Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.” Âdemoğlu:

ise böyle özel bir toplumu istemedik-

“Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim.” der. Allah Teâlâ:

müminlerden önce ziyaret etmede

“Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?”... (2) Allah Teâlâ, rızasının hasta olan kullarının ziyaretinde olduğunu bildirmiştir. İsmi Ahmet ya da Mehmet olan herhangi bir hastayı ziyaret etmek, aslında Allah’ı hoşnut etmek demektir. Allah’ın hoşnutluğu ve rızası hasta odalarında biz müminleri beklemektedir. Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Allah, Müslüman bir toplumun sağlıklı, diri, canlı ve hareket halinde olmasını istemek-

mında bulunmakta hem ziyaretçinin derecesini yükseltmekte hem de genel olarak kalpleri birbirine nakşolmuş bir toplum inşa etmektedir. Şeytanlar lerinden dolayı genel olarak hastaları acelecidirler. Bu yüzden hasta ziyaretinde şeytanlardan daha aceleci olmak gerekmektedir. Hastaları ziyaret etmenin hikmetleri ve faziletleri üzerinde biraz daha durmak gerekirse Ali radıyallahu anh ’den rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim demiştir: “Bir Müslüman, hasta olan bir Müslüman kardeşini sabahleyin ziyarete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyaret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfar eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.”  (3)

tedir. Böyle bir toplumun oluşması

Bir insan, Salih bir insanın kendisine

için ise hasta ve düşkünlerin psikolo-

dua ettiği haberini aldığında, nasıl

jik ve fizyolojik ihtiyaçlarının gideril-

hoşnut ve kaldığını düşünelim. Çalı-

mesi gerekmektedir. Hastalar ziyaret

şan bir işçi veya bir esnafın ücretin

edilmediği takdirde Müslümanların

yanında birde hayır duası aldığın-

arasındaki bağlar zayıflar, kalplere

daki o mutluluk tarif edilemezdir.

kırgınlıklar düşer ve böylelikle top-

Bu mutluluk sadece bir veya birkaç

lumda çözülmeler meydana gelir.

insanın dua etmesiyle kazanılmıştır.

Allah Teâlâ bize lütufta bulunarak

Birde şöyle düşünün ki; Âlemlerin

rızasını hasta ziyaretine bağlayarak;

rabbi olan Allah’ı hiç ara vermeden

2. Müslim-Birr, 43 3. Tirmizî, Cenâiz 2. Ayrıca Bk. Eba

Zilkâde 1439

31


tesbih eden melekler ordusunun,

Hastayı ziyaret eden sağlıklı insan-

göklerde size hayır duasında buluna-

ların ders çıkarması gerekmektedir.

rak, sizin için Allah’tan bağışlanma

Özellikle hastane köşelerinde kalan

dilediğini

mutluluğunuz

hastaları ve evlerinin küçük köşele-

artar mı yoksa azalır mı? Tabi ki arta-

rinde mahsur kalan kardeşlerimizi

caktır. Zaten bu dünyada Allah’ın

ziyaret etmek sağlığımıza şükretmek

bizi bağışlamasından ve cennetinde

için birer vesiledir. Nitekim sağlığın

ebedi olarak yaşatmasından başka

gitmesi demek birçok amelden uzak

ne beklentimiz vardır ki? Bu yüzden

kalınması demektir. Bu şekilde sağlı-

hasta ziyaretlerimizi arttırmalıyız.

ğın kıymetinin bilinmesi ve bir nimet

bilseniz

Cennetteki meyveleri toplar gibi hasta ziyaretindeki sevapları dünyada toplanmalıyız. Dünyada topladığımız sevaplar, bize cennette topladığımız meyveler olacaktır inşallah. Hasta ziyaretindeki amaç hastaya moral vermektir. Bu yüzden hasta yanında boş ve moral eksikliğine götürecek konuşmalar yerine, “kardeşim Allah a hamd olsun seni iyi buldum” gibi moral depolayıcı cümleler kurmalı ve Allah Rasûlü’nün hasta ziyaretinde

bulunurken,

hastaya

söylediği “geçmiş olsun. Hastalığın

Hasta ziyaretinde dua makbuldür. Hz. Peygamber’in hastaya şu şekilde dua ettiği bildirilmektedir: “Ey insanların, ıstıraplarını gideren Rabbi, Allah’ım! Senden başkası şifa verecek yoktur. Buna, (hasta olana) hiçbir iz bırakmayacak şekilde şifa ver; şifa veren ancak sensin.” (4)  Bir diğer hadiste ise İbni Abbâs radıyallahu anhümâ’dan

rivayet edildiğine

göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

günahlarına kefaret olur inşallah”

“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı

duasında bulunulması yerli yerinde

ziyaret eder de onun başucunda yedi kere;

bir davranış olacaktır. Ayrıca hastaya hastalığı hakkında sormak yerine aile-

‘büyük arşın sahibi yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim’ diye dua ederse, Allah o

sine sormak ve ziyareti kısa tutmak

hastayı iyi eder.” (5) (6)

nebevi bir davranıştır. Hasta ziyaret-

Allah’ım! Hasta olanlara şifa, Hasta-

leri sadece hasta yararına değil has-

lığını yalnız geçirenlere dost, sağlıklı

tayı ziyaret eden hasta adayları içinde

olanlara ise sağlıklarının kıymetini

hikmetler barındıran bir ameldir.

anlamayı nasip et.

4. Dâvüd, Cenâiz 3; Ibni Mâce, Cenâiz 2 5. Buhari, Tıb 38 6. Ebü Dâvüd, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32

32

oluşu hatırlara kazınacaktır.

Temmuz 2018


İKTİBÂS Nedim Bal

Bismillahirrahmanirrahim Bu ay “Gündem İktibas” köşemizde iki konu üzerinde yaptığımız iktibasları sizlerle paylaşacağız. Birincisi ‘Şii ekollerinin birbiriyle olan rekabetini’ irdeleyen bir analiz yazısı diğeri ise Amerika’da doğan ve yaşayan bir Müslümanın karşılaştığı zulüm ve dramları anlatan haber niteliğinde bir yazı.

Velayet-i Fakih’in Jeopolitik Mühendisliğine Karşı Necef Ekolü

İ

ran sahadaki etkinliğini, Irak’taki siyasal sürece taşıyamıyor. Son yıllarda İran destekli siyasi partiler, Irak seçimlerinde istediği başarıyı elde edemedi. Üstelik İran’ın giderek artan müdahaleci tavrı Iraklı Şiilerin bile tepkisine yol açtı. Velayet-i Fakih rejimi 1979 devrimi sonrasında yayılmacı siyasi ideolojisi gereği İslâm dünyasının liderliğine soyunsa da buna düşünsel bir temel geliştiremedi. Bu çabasında başarısız olan İran, doğal olarak bölgedeki

Şiilere odaklanıp, Tahran güdümlü ağlar geliştirerek, Şiiler üzerindeki nüfuzunu artırmaya çalıştı. Bölge ülkelerindeki Şii toplulukların içinde bulundukları kötü Sosyo-Ekonomik şartları, kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı başaran İran, laik Şii akımlar ve Şii ilim havzalarına yön verecek siyasi düşünce üretiminde ise umduğu başarıyı sağlayamadı. İran rejimi, Şii din adamlarını Velayet-i Fakih sistemine angaje etmek için yaklaşık 40 yıldır çaba sarf ediyor. Irak’taki Şii havzalarının Saddam

Zilkâde 1439

33


Şiiler açısından Mekke ve Medine’den sonra en kutsal mekân olan Necef’teki ilim havzası, Baas rejiminin baskıları neticesinde gerilerken, İran Devrimi’yle birlikte İran’daki Kum Havzası ise yükselişe geçti. Necef’in pasif bir konuma itilmesi ve buradaki müçtehitler ve dini mercilerin devre dışı bırakılması daha önce Şii fıkıh eğitimi almak için Necef’e giden farklı Şii topluluklardan öğrencilerin Kum’a yönelmelerini sağladı ve bu sürecin sonunda Kum en güçlü Şii eğitim merkezi haline geldi.

İran rejimi, Şii din adamlarını Velayet-i Fakih sistemine angaje etmek için yaklaşık 40 yıldır çaba sarf ediyor. Irak’taki Şii havzalarının Saddam Hüseyin tarafından uygulanan baskı sonucu neredeyse kapanma noktasına gelmesi, İran açısından Şiiliğin düşünsel ve itikadî boyutunu kendi tekeline almak için büyük bir fırsat olarak görüldü.

Humeyni’nin Velayet-i Fakih teorisine karşı Türk kökenli Ayetullah Şeriatmedari gibi büyük Ayetullahların gösterdiği muhalefete rağmen, Humeynici güçler devlet imkânları ve anayasal düzeni araçsallaştırarak Kum Havzası’nda baskın akım olarak öne çıktılar. Velayet-i Fakih rejiminde tüm dini otoritelerin tekelde toplanmasıyla, Kum’daki taklit mercileri özerk statüsünü kaybetti ve merciilik büyük ölçüde Velayet-i Fakih’e tâbi hale geldi. Bu ortamda Velayet-i Fakih rejimi

siyasal

ve

dini

alanlarda

büyük Ayetullahların belirleyiciliğini Hüseyin tarafından uygulanan baskı sonucu neredeyse kapanma noktasına gelmesi, İran açısından Şiiliğin

34

kısıtlayarak Kum Havzası’nın resmî ideoloji dairesi dışına çıkmasına izin vermedi. Bu şekilde Kum Havzası, kurucu ideolojiyi rasyonalize etmek

düşünsel ve itikadî boyutunu kendi

ve ona dini meşruiyet kazandırmak

tekeline almak için büyük bir fırsat

çerçevesinde hareket etme mecburi-

olarak görüldü.

yetinde bırakıldı.

Temmuz 2018


Kum ekolü siyasetle iç içe girdi ve Şiiliğe düşünsel anlamda yön verme pozisyonunu kaybetti. Başka bir ifadeyle devrimden sonra gündelik siyasete müdahil olan Şii din adamları fikri sahada dar bir çerçeveye hapsedildiler. Necef ile Kum havzalarının farklı yönelimleri buna karşın Saddam sonrası Irak’ta yavaş yavaş toparlanmaya başlayan Necef Havzası ise bu süreçte siyasete karşı mesafeli durdu ve Irak’ın toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğinin korunmasını icap eden istisnai durumlar dışında, fazla siyasi çıkışlarda bulunmadı. Necef Havzası’nın Irak başta olmak üzere diğer ülkelerdeki Şiiler üzerindeki etkisi, 1979’dan beri kendi ideolojisini Şiilere aşılamaya çalışan Velayet-i Fakih rejimini rahatsız etti. Devletin bütün imkânlarından yararlanan Kum Havzası düşünsel üretimle dünya Şiiliğine yön verme konusunda Necef’in saygınlığına erişemediği gibi Devrim Rehberi Ali Hamaney de Şiiler tarafından Sistani kadar saygın bir taklit mercii olarak kabul görmedi. Şiiler üzerindeki etki alanını genişletme çabası karşısında Necef Havzası’nı büyük bir engel olarak gören rejim bu havzaya nüfuz etmek için her türlü çabayı gösteriyor. Bu doğrultuda Kum, bölgede açtığı sivil toplum kuruluşları ve dini vakıflar aracılığıyla Şii talebelere burs imkânı sağlıyor, Şii kutsal mekânlarını restore ediyor ve sosyal yardım faaliyetleri yürütüyor.

Kum ekolü siyasetle iç içe girdi ve Şiiliğe düşünsel anlamda yön verme pozisyonunu kaybetti. Başka bir ifadeyle devrimden sonra gündelik siyasete müdahil olan Şii din adamları fikri sahada dar bir çerçeveye hapsedildiler.

Fakat Necef’in gerek çoğulcu örgütlenme yapısı gerekse zengin ilmi geçmişi ve gündelik siyasete karşı mesafeli duruşu İran’ın başta Irak Şiiliği olmak üzere Arap Şiiliğini, Velayet-i Fakih sistemine angaje etme çabalarına karşı bir direnç noktası olmaya devam ediyor. Şii siyasi düşüncesi sahasında fikri üstünlük kuramayan İran, Şii gençliğinin mezhepsel aidiyet duygula-

Zilkâde 1439

35


“konuşmak için mi geliyorsun dinlemek için mi geliyorsun?” diyerek manidar biçimde reddetti. Sistani, Süleymani’nin “kutsalları savunmak” adına Irak’ta bulunduğuna dair söylemlerini kabul etmekle beraber, Tahran’ın Irak içişlerine karışmasından Necef’in rahatsızlık duyduğunu Hamaney’e iletmiştir.

| Kasım Süleymani

rını kabartarak Iraklı kimliğini geri plana itmeyi amaçladı. Nuri el-Maliki gibi Tahran güdümlü politikacıların Sünni Iraklılara siyaset kapısını kapatması ve milliyetçi kimliğiyle öne çıkan Şii politikacıları pasifize etmesi, İran’ın söz konusu stratejisi kapsamında değerlendirilebilir. DEAŞ gibi örgütlerin ortaya çıkışı İran’ın mezhepsel kimlikler üzerinden kurduğu stratejinin, Şiiler nezdinde kısmi destek bulmasına zemin hazırlasa da Hamaney’in DEAŞ’e karşı seferberlik çağrıları, Ayetullah es-Sistani’nin savunmaya dair fetvası yayınlanana kadar Irak Şiileri arasında karşılık bulmadı. DEAŞ’ın Bağdat’a doğru ilerlediği sırada İran’ın fırsat kovaladığının farkında olan Ayetullah es-Sistani, Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin ziyaret talebini

36

Temmuz 2018

Güçlü Sadr ve Necef faktörü dahi; İran Velayet-i Fakih rejiminin Bedir Örgütü, Asaib-i Ehli Hak ve Ketaib Hizbullah gibi Şii milis güçlerini Haşdi Şabi çatısı altında toplayarak Irak’ta kendi stratejik çıkarları doğrultusunda kullanmasına engel olamadı. Tahran kendi ideolojik çizgisinde hareket eden bu oluşumları, Irak’taki siyasi entegrasyon sürecine dahil ederek ülke üzerindeki nüfuz ve etkinliğini kalıcı hale getirmek istiyor. Ancak İran sahadaki etkinliğini, Irak’taki siyasal sürece taşıyamıyor. Nitekim son yıllarda İran destekli siyasi partiler, Irak seçimlerinde istediği başarıyı elde edemedi, üstelik İran’ın giderek artan müdahaleci tavrı Iraklı Şiilerin bile tepkisine yol açtı. “Ne İran Ne Amerika” sloganıyla İran ve ABD karşıtı bir retorik benimseyen Mukteda es-Sadr önderliğindeki “Sairun” ittifakının Irak 2018 genel seçimlerinde galip gelmesi Tahran’ı endişelendirdi. Bir zamanlar İran müttefiki olan Sadr, Haşdi Şabi milis gücünü temsil eden Fetih blokunu İran işbirlikçisi olmakla


suçlayarak laik ve hatta komünist partilerle ittifak kurmayı tercih etti. Bununla birlikte seçimden önce İran’ın, Irak’ta “Şii-laik ittifakına izin veremeyiz” şeklindeki açıklaması bir taraftan Tahran’ın müdahaleci politikasını açıkça ortaya koyarken diğer taraftan da Bağdat’ta Tahran çıkarlarını gözetecek bir hükümet kurulması için çabalarını sürdüreceğini gösteriyor. İran’ın

tahripkâr

müdahalelerinde

ısrar etmesi ve buna karşı milliyetçi Şii tabanın direnmesi durumunda bölgedeki mezhepler arası çatışmanın yeni bir tür mezhep içi çatışmaya

| Ayetullah es-Sistani

-Velayet-i Fakih taraftarı Şiilerle ve onlara karşı olanlar arasında- dönüşmesi muhtemeldir. Bu noktada İran karşıtlığıyla yükselen Mukteda es-Sadr hareketi önem kazanıyor. Zira şu an 88 yaşında olan Sistani sonrası Necef’te oluşacak otorite boşluğu göz önüne alındığında, Irak’ta Tahran’ın nüfuzunu genişletme çabalarına karşı, Sadr’cılar tek önemli direniş noktası olarak öne çıkıyor.

(1)

-------------------------

DEAŞ gibi örgütlerin ortaya çıkışı İran’ın mezhepsel kimlikler üzerinden kurduğu stratejinin, Şiiler nezdinde kısmi destek bulmasına zemin hazırlasa da Hamaney'in DEAŞ’e karşı seferberlik çağrıları, Ayetullah es-Sistani’nin savunmaya dair fetvası yayınlanana kadar Irak Şiileri arasında karşılık bulmadı.

Kaynak: Velayet-i Fakih’in Jeopolitik Mühendisliğine Karşı Necef Ekolü/ Haksöz Haber 1. Hadi Khodabandeh Loui İran Araştırmaları Merkezi (İRAM)

Zilkâde 1439

37


Bir “Terör” Zanlısının ABD Mahkemesindeki İfadesi

E

l-Kaide’ye yardım ettiği gerekçesi ile ABD’de 17,5 sene hapis cezasına çarptırılan Tarık Mehanna mahkemedeki ifadesinde ABD’nin politikaları hakkında sert eleştirilerde bulunuyor. 1980 yılında Mısır’dan gelip ABD’ye yerleşen orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak ABD’de doğan 29 yaşındaki eczacı Tarık Mehanna El Kaide’ye yardım ettiği gerekçesi ile yargılandığı ABD mahkemesince 17,5 sene hapis cezasına çarptırıldı. Mehanna 2009’da Boston’da tutuklanmıştı. Mahkemede yaptığı konuşmanın ses kaydı kamuoyuna yansıyan Mehanna, ifadesinde tarihten bugüne kadar değerlendirmelerde bulunup ABD’nin ve diğer bazı devletlerin politikalarını eleştiriyor. ABD güçlerince Irak ve Afganistan’da işlenen savaş suçlarının yanı sıra Lübnan, Filistin, Bosna ve Çeçenistan’da yaşanan katliamlara da değinen Mehanna, asıl kendilerine terör uygulandığını söylerken, uğranılan saldırganlık

38

Temmuz 2018

nedeniyle ortaya çıkan direniş hareketlerinin meşru müdafaa kapsamında olduğunu ileri sürüyor. İşte ABD’li Müslüman Tarık Mehanna’nın “terörizm” suçlaması ile çıkarıldığı mahkemede yaptığı savunma: “Bundan tam dört yıl önce yerel bir hastanede çalışırken mesaimi bitirmiştim. Arabama doğru yürürken iki federal polis bana yaklaştı. Bana bir seçim yapmak zorunda olduğumu söylediler: Yapmam gereken biri kolay diğeri zor olan iki seçim. Polislerin anlattıklarına göre “kolay” olan hükümet adına çalışmamdı. Böyle yaptığım takdirde hiçbir zaman mahkemeye veya hapse girmeyecektim. Zor olan ise işte şu anki içinde bulunduğum durum. O günden bu yana dört sene boyunca her gün 23 saat küçücük bir oda büyüklüğündeki tek kişilik hücrede tutuluyorum. Beni bu hücrede tutabilmek için, bana dava açabilmek için ve en sonunda bugün sizin karşınıza


çıkarabilmek için ve beni mahkûm edebilmek için FBI ve savcılar çok çalıştılar ve hükümet milyonlarca dolar para harcadı.

örneği yansıtan her kitaba ilgi gösteriyordum –Tom amcanın kulübesi, Malcom X’in hayat hikâyesi ve diğerleri.

Geçen zaman içerisinde birçok insan size neler söylemem hususunda bana tavsiyelerde bulundu. Bazıları cezamın hafifletilmesi için af dilememi söylediler. Bazıları ise her halükârda cezamın çok ağır olacağını söylediler. Ama ben size birkaç dakika boyunca kendimden bahsetmek istiyorum. Kendileri adına çalışmayı reddettiğimde hükümet beni İslâm ülkelerinde işgale karşı direnen mücahidleri destekleme “suçu” ile suçladı. Veya kendi deyimleriyle “teröristleri”!!!

Lisede tarih dersi almaya başladığım zaman zihnimde kurguladığım bu örneğin ne kadar gerçek olduğunu anlamaya başladım. Amerika’da yaşayan yerli halkın Avrupalı yerleşimciler tarafından nasıl yok edildiğini öğrendim. Bu Avrupalı yerleşimcilerin soyundan gelenlerin Kral 3. George’un zorba yönetimi altında nasıl zulüm gördüğünü öğrendim. Daha sonra Amerikalıların silahlanıp İngiliz güçlerine karşı direnmelerini okudum. Ve bu direniş şimdi halen Amerikan Bağımsızlık Savaşı adı altında kutlanıyor.

Gerçi ben bir Müslüman ülkede doğmamıştım. Burada, Amerika’da doğdum ve büyüdüm. Bu ise birçok insanı öfkelendiriyor: Nasıl oluyor da Amerikalı olup da böyle bir düşünceye sahibim? Bir insanın çevresindeki şeyler o insanın görüşlerinin şekillenmesine katkıda bulunuyor. Ve ben de bundan farklı değilim. Şu an ‘ben kimsem?’ bu Amerika’nın politikaları yüzündendir. Altı yaşında iken çizgi roman koleksiyonu yapmaya başlamıştım. Batman zihnimde bir fikir oluşmasına sebep olmuştu ve dünya düzeni hakkında benim için bir örnek teşkil ediyordu: Bir tarafta zalimler, diğer tarafta mazlumlar var ve bunun yanında mazlumlara yardım etmek için harekete geçenler. Bu bende o kadar etki bıraktı ki çocukluğumun kalan kısmında bu

Yine bu ülkede köleliğe karşı yapılan mücadeleyi, işçi sendikalarının mücadelesini, fakirlerin mücadelesini öğrendim. Nazileri ve onların azınlıklara nasıl eziyet ettiğini ve muhalifleri nasıl tutukladığını öğrendim. Malcolm X ve Martin Luther King gibilerin insan hakları mücadelesini öğrendim. Ho Chi Minh’i ve Vietnamlıların işgalcilerden kurtulmak için onlarca sene boyunca gösterdiği direnişini öğrendim. Nelson Mandela ve Güney Afrika’da ırkçılığa karşı yapılan mücadeleyi öğrendim. Öğrendiğim her şey altı yaşında öğrenmeye başladığım şeyleri doğrular nitelikteydi. Yani tarih boyunca zalimler ve mazlumlar arasında sürekli bir mücadele olagel-

Zilkâde 1439

39


miştir. Ve öğrendiğim her mücadelede sürekli mazlumdan yana olduğumu gördüm ve hangi dinden veya milletten olurlarsa olsunlar bu mazlumlara yardım etmek için harekete geçenlere hep saygı gösterdim.

cevap veriyordu. İslâm’da hiyerarşi ve ruhbanlık olmadığı için bu tür sorulara cevap bulmak için doğrudan doğruya Kur’an ayetlerini ve Muhammed Aleyhisselâmın öğretilerini araştırabiliyordum.

Öğrendiğim bütün tarihi şahıslar arasında birisi diğerlerinden daha öne çıkmıştı. Malcolm X beni çok etkilemişti ama bundan daha çok onun geçirdiği değişime hayran kalmıştım. Bilmiyorum SpikeLee’nin “X” filmini izlediniz mi? Filmin başındaki Malcolm filmin sonundaki Malcolm’dan çok farklıydı. Başlangıçta okuma yazma bilmeyen, kötü yolda olan bir Malcolm, sonunda ise bir eş, bir baba, bir koruyucu ve belagat sahibi bir lider, Mekke’ye gidip Haccını tamamlamış disiplinli bir Müslüman, sonunda ise bir şehid.

İslâm’ı öğrendikçe daha çok değer veriyordum. Tıpkı bir altın parçasına verilen değer gibi. Bütün bunları henüz çocuk iken yaşadım fakat son birkaç senede bana yapılan bütün baskılara rağmen bugün bile Müslümanlığından dolayı çok gurur duyan bir şahıs olarak sizin ve bu mahkeme salonunda bulunanların karşısında duruyorum. Ve ben böylece dünyanın değişik bölgelerinde Müslümanlara karşı yapılan zulme ilgi göstermeye başladım. Nereye baktıysam sevdiğim insanları yok etmeye çalışan güçleri gördüm.

Malcolm’un hayatı bana İslâm’ın miras kalan bir şey olmadığını, bir kültür veya bir etnik köken olmadığını öğretti. İslâm bir yaşam tarzıydı, nereden gelirse gelsin, nasıl yetişirse yetişsin herkesin seçebildiği bir ruh haliydi. Henüz çocuk yaştaydım fakat bu beni İslâm’ı daha çok ve daha derin araştırmaya sevk etti. En büyük bilim adamlarının bile cevap veremediği bir soruya İslâm cevap veriyordu: Nasıl oluyor da zengin ve şöhret sahibi bir kişi depresyona giriyor ve intihar ediyor? Dünya hayatının amacı nedir? Biz bu kâinat içerisinde neden varız? Biz nasıl var olduk? Evet, bütün bu sorulara İslâm

40

Temmuz 2018

Sovyetlerin Müslümanlara neler yaptığını öğrendim. Bosnalı Müslümanların Sırplar tarafından zulme uğramasını öğrendim. Rusların Çeçen Müslümanlara neler yaptığını öğrendim. İsrail’in Amerika’nın da desteğiyle Lübnan’a neler yaptığını ve Filistin’e halen yapmakta olduğu zulmü öğrendim. Ve yine bizzat Amerika’nın Müslümanlara neler yaptığını öğrendim. Körfez savaşını ve Irak’ta binlerce insanı öldüren ve kanser vakalarının fırlamasına sebep olan uranyum bombalarını öğrendim. Amerika’nın liderliğinde Irak’a uygulanan gıda ve ilaç ambargosunu ve bunun sonucunda yarım milyon çocuğun yok olmasını öğrendim. Zamanın Dışişleri bakanı


Madeline Albright bir röportajda ‘Körfez savaşının bu kadar çocuğun ölmesine değdiğini(!)’ söylemişti. 11 Eylül günü bir grup insanın bu kadar çocuğun ölmesine öfkelenip uçakları kaçırmalarını ve binalara uçmalarını izledim. Irak’ın işgali sırasında Amerikan füzelerine ait şarapnel parçalarının hastanelerde yatan çocukların

alınlarından

çıktığını

gördüm (Tabi ki bunların hiç birisi CNN

tarafından

yayınlanmadı).

Irak’ın Hadise şehrinde aralarında yaşlıların, kadınların ve bebeklerin de bulunduğu 24 Müslümanın yataklarında uyurken ABD askerleri tarafından nasıl kurşunlandığını öğrendim. Abir el Cenabi adlı 14 yaşında Iraklı bir kızın beş ABD askeri tarafından nasıl tecavüze uğradığını ve daha sonra kendisinin ve ailesinin nasıl öldürüldüğünü ve bedenlerinin yakıldığını öğrendim. Şunu ifade etmek istiyorum. Müslüman kadınlar mahrem olmayan erkeklere saçlarını bile göstermezken bir genç kızın elbiselerinin çıkarıldığını ve bir değil, iki değil tam beş asker tarafından tecavüze uğramasını kafanızda canlandırmaya çalışın. Bugün bile Pakistan’da, Somali’de ve Yemen’de insansız hava araçlarının Müslümanları nasıl öldürdüğünü okuyorum. Geçen ay hepimiz on yedi Afgan Müslümanın bir ABD askeri tarafından nasıl öldürülüp bedenlerinin ateşe verildiğini duyduk.

İslâm’da öğrendiğim ilk şeylerden bir tanesi kardeşlik ve sadakat mefhumuydu. Yani bütün Müslüman kadınlar benim bacım, bütün Müslüman erkekler benim kardeşimdir ve biz hepimiz bir beden gibiyiz ve birbirimizi korumalıyız. Başka bir deyişle, kardeşlerime ve bacılarıma yapılan bütün bu zulümleri gördüğüm halde tarafsız kalamazdım. Mazlumlara olan sempatim devam etti ve mazlumları koruyanlara karşı sürekli saygı duydum. Tıpkı İngilizlerin saldırılarına karşı kendilerini savunan Amerikalılar gibi Amerikalı askerlerin saldırılarına karşı Müslümanlar da kendilerini savunuyorlar. Hakkımda iddia edildiğinin aksine ben hiçbir zaman Amerikalıları öldürmek için bir girişimde bulunmadım. Hükümetin kendi şahitleri de beni haklı çıkardı. Serbest kaldığımda hükümet peşime sivil bir polis takarak beni “terörizm planı” yapmaya teşvik etti, fakat ben bu plana ortak olmayı reddettim. Her nasılsa mahkeme heyeti bunu hiç bilmiyor(!) Bu duruşma, Müslüman sivilleri öldüren Amerikalılar hakkında benim düşüncelerim etrafında olan bir duruşmadır. Benim düşüncem Müslümanların işgalcilere karşı ülkelerini savunmalarının temel bir hak olduğudur. Ben böyle inanıyorum ve her zaman böyle inanmaya devam edeceğim. Bu terörizm ve aşırılık değildir, vatan savunmasıdır. Akl-ı selim sahibi her insanın benim

Zilkâde 1439

41


bu düşüncemle hemfikir olmaktan başka seçeneği yoktur. Eğer birisi sizin evinize girip malınızı çalıp ailenize bir zarar veriyorsa, mantıksal olarak bu istilacıyı defetmek için elinizden gelen her şeyi yapmak sizin hakkınızdır. Fakat bu ev Müslümanların ülkesiyse ve işgalciler de ABD ordusu ise bu mantık nedense hemen değişiyor! Bu mantık “terörizm” adını alıyor. Ülkelerini işgalcilere karşı savunan insanlar “terörist’ oluyor!

42

Aynı şekilde Nelson Mandela Güney Afrika hükümeti tarafından terörist olarak görülüyordu ve ömür boyu hapse

mahkûm

edilmişti.

Fakat

zaman geçtikçe dünya değişti ve nasıl zalim bir siyaset izlediklerini anladılar. Mandela’nın aslında bir terörist olmadığı anlaşıldı ve serbest bırakıldı. Hatta Mandela Cumhurbaşkanı bile oldu. Dolayısıyla bu tür şeyler hep sübjektiftir. Aynı şekilde “terörizm” düşüncesi

Geçen ay Afganistan’da 17 sivili katleden ABD askeri Robert Bales sanki mağdur kendisiymiş gibi medyanın ilgi odağı haline geldi. ABD askerinin katlettiği siviller için ise çok az bir sempati gösterildi. Ne yazık ki bu düşünce toplumdaki herkesi etkilemiş durumda. Avukatlarım bile defalarca anlatmamdan ve açıklamamdan sonra benim sahip olduğum bu mantıksal düşünceyi en azından göstermelik de olsa ancak kabullenebildiler.

ve kimin “terörist” olduğu sübjektiftir.

Tarih derslerinde bir şey daha öğrenmiştim: Amerika kendi tarihinde azınlıklarına karşı en adaletsiz politikaları hep desteklemiştir. Geri dönüp şu soruyu sormamız lazım: Biz nasıl düşünüyorduk? Örnek olarak kölelik ve ikinci dünya savaşı sırasında ABD’de yaşayan Japonların sürülmesi… Her ikisi de Amerikalılar tarafından kabul görüyordu ve yüksek mahkeme tarafından savunuluyordu. Fakat zamanla Amerika değişti ve insanlar ve Yargıtay geçmişe bakarak “Biz nasıl düşünüyorduk?” sorusunu sordu.

için nasıl milyonlarca dolar harcadı-

Temmuz 2018

Hepsi zamana, mekâna ve kimin süper güç olduğuna bağlıdır. Size göre ben bir teröristim ve dolayısıyla bu turuncu tulum içerisinde karşınızda durmam çok makul. Ama bir gün Amerika değişecek ve insanlar bu günleri hatırlayacak. İnsanlar ABD ordusunun nasıl yüzbinlerce Müslümanı öldürüldüğünü ve sakat bıraktığını hatırlayacak. İnsanlar, ABD hükümetinin beni “terörist”

suçlamasıyla

tutuklamak

ğını hatırlayacak. Şu kesindir ki Iraklı Abir el Cenabi’yi tekrar hayata döndürme imkânımız olsaydı ve onu tanık makamına çıkarıp kimin “terörist” olduğunu sorsaydık kesinlikle bana işaret etmeyecekti. ------------------------Kaynak: Bir “Terör” Zanlısının ABD Mahkemesindeki İfadesi/ World News


HABER ANALİZ Emrah Seven

Oded Yinon BÜYÜK İSRAİL PLANI

İ

branice yayın yapan Dünya Siyonist Organizasyonu Bilgi Departmanı

dergisinde, OdedYinon’unKivunim (Talimatlar) makalesi yayınlanmıştır. 1982 yılında yayınlanan

makale

Büyük

İsrail Planı haline gelmiştir. İsrail’in

güvenliğini

temel

alan strateji planında Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi ve Ortadoğu’nun kendi içindeki ihtilaflarla uğraşılmasını temel alıyor. Emekli bir albay tarafından yaklaşık 20 yıl sonra 2000’li yılların

başında Türkçe ’ye tercüme edilen metin, bizlerin Ortadoğu’ya dair vizyonunu da ortaya koyuyor. İsrail’in kuruluşunu hazırlayan dönemi incelediğimizde Osmanlı Devleti, Birinci Dünya savaşından yenik çıkmış ve Osmanlı Devleti yıkılmak için günlerini sayıyordu. Batı cephesi Osmanlı’nın egemen olduğu toprakları Sykes-Picot gizli anlaşmasıyla paylaşmıştı. Ortadoğu cephesinde ise Osmanlı’dan sonra ulus devlet olmak isteyen

Yinon Planı, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü garanti altına almayı hedefleyen stratejik bir İsrail planıdır.

Zilkâde 1439

43


Oded Yinon Planında Neler Var? - Yinon Planı, İsrail’in bölgesel üstün-

Siyonistler, Ortadoğu coğrafyasını küçük yapılara böldükten sonra vaat edilmiş topraklara ulaşacaklarını inanmaktadırlar. Hatta bazı Siyonistler ise daha fazlasını talep etmektedirler; Batıda Nil Nehri ile Doğuda Fırat Nehri arasında kalan ve Filistin, Lübnan, Batı Suriye ve Güney Türkiye’yi de kapsayan toprakları istemektedirler.

lüğünü garanti altına almayı hedefleyen stratejik bir İsrail planıdır. Bu plan,

İsrail’in,

çevresindeki Arap

devletlerini daha küçük ve daha zayıf devletlere bölerek, kendi jeopolitik ortamını yeniden şekillendirmesini dayatmakta ve şart koşmaktadır. İsrailli

strateji

uzmanları

Irak’ta,

Yinon Planının konseptleri esas alınarak ülkenin, bir Kürt devleti ile biri Şii Müslüman, diğeri Sünni Müslüman olan iki Arap devletine bölünmesini talep etmişlerdir. Bu amaca ulaşmak için atılan ilk adım, Yinon Planının bahsettiği Irak ile İran arasındaki savaş olmuştur.

Araplar, İngilizlerin ve Fransızların oyunlarına gelerek Osmanlı’ya isyan ederek bağımsız devletler kurma sevdasına girişti. Bütün bu boşluklardan faydalanan İsrail, öncelikle katliamlarla Filistin halkını susturmaya, sindirmeye ve sürgün etmeye çalıştı. Daha sonra 1948 yılında İsrail devletini kurdu. Devleti kuran İsrail, şöyle bir sorun ile karşılaşacağını biliyordu ve de öyle oldu: “Devletin güvenlik ve beka problemi.” Müslümanlar tekrar güçlenecek ve Filistin topraklarını gerçek sahiplerine teslim edecek. Bunu bilen İsrail, bu psikoloji ile 1982’de stratejisini belirledi.

44

Temmuz 2018

Dünyadaki kaynaklar için savaşılması, Arapların petrol tekelinin kırılması, Afrika’da zengin kaynaklara sahip olma gibi sömürgeci anlayış plana yansımaktadır. Müslüman Araplar kâğıttan evlere benzetilerek

uzun

vadede

İsrail

güvenliğine tehdit oluşturmayacağı düşünülmüştür. Özellikle de askeri olarak geliştiklerinde bu gücü kendilerine doğru yönelteceklerdir. İsrail’in doğusundaki bütün Arap Devletleri

parçalanmış,

bölünmüş

ve Mağriptekilerden çok daha kötü iç çatışmalarla delik deşik olmuşlardır. Suriye’nin, esas olarak onu yöneten kuvvetli askeri rejim hariç


Lübnan’dan hiçbir farkı yoktur. Fakat günümüzde, Sünni çoğunluk ile azınlıkta olmalarına rağmen iktidarda olan Şii Aleviler (nüfusun sadece % 12’si) arasında sürmekte olan iç savaş, iç problemin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamaktadır. Bütün Körfez prenslikleri, sadece petrolün olduğu kırılgan kumdan evler üzerine inşa edilmişlerdir. Kuveyt’te, Kuveytliler

nüfusun

sadece

%

25’inden ibarettirler. Bahreyn’de Şiiler çoğunluktadırlar fakat iktidardan mahrum bırakılmışlardır. Birleşik Arap Emirliklerinde yine Şiiler çoğunluktadır fakat Sünniler iktidarı ellerinde bulundurmaktadır. Umman ve Yemen için de aynı durum geçerlidir. Marksist Güney Yemen’de dahi oldukça büyük bir Şii azınlık vardır. Suudi Arabistan’da nüfusun yarısı Mısırlılar ve Yemenlilerden oluşan

İsrailli strateji uzmanları Irak’ta, Yinon Planının konseptleri esas alınarak ülkenin, bir Kürt devleti ile biri Şii Müslüman, diğeri Sünni Müslüman olan iki Arap devletine bölünmesini talep etmişlerdir.

yabancılardır fakat Suudi azınlık iktidarı elinde tutmaktadır. Özet olarak sunduğumuz bu planın temelinde İsrail güvenliği ile ilgili 3 mesele var: “Müslümanları engellemek, uzak tutmak ve İsrail’i korumak.” Bu bağlamda bakıldığında İslâm coğrafyasında Sünni-Şii çatışması, kabile çatışmaları, Hristiyan

maktadırlar. Hatta bazı Siyonistler ise daha fazlasını talep etmektedirler; Batıda Nil Nehri ile Doğuda Fırat Nehri arasında kalan ve Filistin, Lübnan, Batı Suriye ve Güney Türkiye’yi de kapsa-

Araplarla savaşılması gibi Ortado-

yan toprakları istemektedirler.

ğu’yu bir savaş bataklığına çevirmek

Şu ana kadar Büyük İsrail Stratejisini

istemekteler.

ulaşmak için tüm gayretiyle çalışcoğrafyasını

makta ve hedeflerini yerine getirmek

küçük yapılara böldükten sonra vaat

için fitne-fesad çıkarmaktan kaçınma-

edilmiş topraklara ulaşacaklarını inan-

maktadır.

Siyonistler,

Ortadoğu

Zilkâde 1439

45


YAKIN TARİH Furkan Uyanık

ÜMMETİ HAMİSİ HALİFE

H

II. ABDÜLHAMİD-2

amd, yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün ve kuvvetin gerçek sahibi Allah Sub-

ettiği kadar devlettir. Devlet, derin

hanehu ve Teâlâ’yadır. O ki vaadini

ve Rasûlünün vadettiği devleti bekle-

yerine getirendir. Salat ve selâm Efen-

yenlere selâm olsun.

dimiz, Komutanımız Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve asha-

bına olsun.

46

olduğu kadar devlettir. Devlet, Kuranı Kerime hürmet ile abâd olur… Allah

İzzetli Halifenin yaptığı bazı çalışmaları kısa da olsa bir önceki sayıda belli kaynaklardan nemalanarak vermeye

Devlet, Allah ve Rasûlüne hizmet

çalıştık. Hedefimiz Halifenin bütün

ettiği kadar devlettir. Devlet, davet

siyasi, sosyal ve iktisadi anlamda

Temmuz 2018


hayatını ve projelerini vermek değil dilimizin döndüğünce ve tabi ki kaynaklar ışığında dikkat çeken birtakım konuları aktarmaktır. Bu yazımızda Allah Tebareke ve Teâlâ’nın izni ve inayetiyle ümmetin hamiliğini yapmaya çalışan Abdülhamid Han’ın Panislamizm projesi, İngiltere’de spor kulübü kurduğu iddiası ve hal edilmesini aktarmaya çalışacağız.

A. Panislamizm Projesi Öncelikle Panislamizm ne demek bunu açıklayıp akabinde Kuzey Afrika ve Çin’de yapılan davet çalışması ve mücadelesini vereceğiz inşallah… “İslâm coğrafyasında yaşanan sıkıntılar Osmanlı kamuoyunda daha yakın takip edilmiştir. Örneğin Rus tehdidi karşısında Orta Asya Türklerinin içine düştüğü olumsuz koşullar onun İstanbul’da geniş bir taraftar bulmasına katkı sağlamıştı. 1860’ta Yuan bölgesinde Çin Müslümanlarının isyanı Yakup Bey’in Türkistan’da bir devlet kurması, Ruslar tarafından işgal edilen Taşkent, Semerkant, Buhara ve Hive de Müslümanlara karşı girişilen kıyamlar ve buradan Osmanlı ülkelerine başlayan göçler halkın ilgisini dışarıdaki Türk ve Müslümanlara çevirmişti. Basiret gibi

yayın organları bu fikirlerin halka ulaşmasında etkili oluyordu. Örneğin gazetenin 267. sayısında Uzakdoğu ve Rusya içindeki İslâm ahalinin toplam nüfusu 222 milyon olarak belirtiliyor ve hükümete tıpkı ‘İngiltere’nin yaptığı gibi çeşitli bölgelere memurlar

göndererek

oradaki

insanlara

İslâm dininin anlatılabileceği konusunda

tavsiyelerde

bulunuyordu.

İngiltere nasıl Hristiyanlığın lideri olmuşsa, Osmanlı devleti de İslâmcıların önderi olabilir.’ yorumunun yer aldığı haberde aslında İslâmcılık siyasetinin hangi devletlere karşı koz olarak kullanılacağının da altı çizilmiş oluyordu. İslâm birliği düşüncesinde dönüm noktası olarak Basirette çıkan ‘Devlet-i Aliyye ve Avusturya’ başlıklı makale gösterilebilir. (1) Asıl

önemlisi

bütün

Müslüman

kamuoyunda halifenin prestijini en tepeye taşıyacak Hicaz Demiryolu gibi projeleri gündeme getirmiştir.’’ (2) ‘’Abdülhamid’in

batılı

çevrelerce

“Panislamist politikasının en önemli göstergesi” olarak algılanacak bu projeyi gündeme getirişinin arkasındaki nedenler çeşitliydi şüphesiz. (3) “Sultan Abdülhamid parçalanmakta olan ve bütün Avrupa’nın göz diktiği Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun

1. Namık Sinan Turan, “İmparatorluk ve Diplomasi”, Diplomaside Panislamizm Faktörü, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2015, s.463. 2. Namık Sinan Turan, “II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslâm Siyasetinde Propaganda Öğesi Olarak Hicaz Demiryolu”, CIEPO; Uluslararası Osmanlı Öncesi ve Tarihi Çalışmaları 6. Ara Dönem Sempozyum Bildirileri, Uşak Üniversitesi, c. 2, 2011, s. 1195-1218. 3. Namık Sinan Turan, “İmparatorluk ve Diplomasi”, Diplomaside Panislamizm Faktörü, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2015, s. 474.

Zilkâde 1439

47


larla ilişki kurmuş ve onları -manen de olsa- İstanbul’a bağlamayı başarmıştı.” (5) “Onun bütün kabilelerde, hatta en asî olan bedeviler arasında bile temsilcileri vardı.” (6)

tek ümidini Müslümanların birleşmesinde gördüğü için, kendine özgü, dinî-siyasî bir faaliyet göstermiştir. Onun bu yeni siyasetinden maksadı, Anadolu dışındaki bütün Müslümanları kendisine bağlamak olduğundan, onların dünya emperyalizmine karşı birleşmelerini istiyordu. Bunu yaparken de, üzerinde taşıdığı Hilafet sıfatından yararlanıyordu ki, onun Panislamist siyaseti budur. (4) Abdülhamid bu şekilde kendi hilâfetini gündeme getirerek, dünya Müslümanlarını İstanbul’a bağlamak  ve Avrupa emperyalizmi ile mücadele etmek için bütün Müslümanları  birleştirmek istiyordu. Bu gaye ile özellikle sömürgeci Batı devletlerinin idaresi altında bulunan Müslüman-

“Kuzey Afrika’daki Panislamist faaliyetleri, özellikle Sultan Abdülhamid'in müntesibi olduğu Şazeliye ve bunun bir kolu olan Medeniyye tarikatları yürütüyordu. Konuyla ilgili bir arşiv vesikasında şunları okuyoruz: “Medeniler ki dini ve siyasi reisleri İstanbul’da ikamet eden ve Sultan Abdülhamid’in şeyhi olan şeyh Zafir’dir, sayıları çok olup bazen Libya’da çok aktiftirler.” (7)  Sultan II. Abdülhamid’in İslâm Birliği faaliyetlerini  sürdürdüğü yerlerden birisi de Çin idi ki, maalesef bu konudaki araştırmalar, yok denecek kadar azdır. Oysaki bu konu küçümsenecek cinsten olmayıp, o tarihlerdeki dünya siyasî çevrelerine konu olmuş, özellikle on dokuzuncu yüzyılın sömürgecileri olan Batı Avrupa ülkelerini yakından ilgilendirmiştir. (8) Bilindiği gibi, Çin de, 19. yüzyılın sonlarında  Batı Avrupa ülkelerinin sömürmeye çalıştıkları yerler arasındaydı ki, Hido-Çin bölgesi sömürge haline getirilmişti bile. İşte, Uzak Doğu’nun ve  dünyanın bu büyük

4. İhsan Süreyya Sırma, “II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti”, İslâm Birliği Siyaseti (Pan İslâmizm); Beyan Yayınları, İstanbul 2013, s. 49. 5. Uriel Heyd, Foundations of Turkish Nationalism, London, 1950, s. 101. 6. Victor Bêrad, Le Sultan, L’Islam et les Puissances, Paris, 1907, s.31. 7. Fransız Hariciye Arşivi, N. S. Turquie, 1902, Propagande Panislamique Serie: B, Carton: 800, Dossier:3. 8. İhsan Süreyya Sırma, Fransa’nın Kuzey Afrika Sömürgeciliği.

48

Temmuz 2018


ülkesinde, Müslümanlar da büyük bir yekûn tutuyordu. Bizzat resmî Çin istatistiklerine göre, 1900’lerde, Çin’deki Müslüman nüfusu 70 mil-

- 1862-73 Kansu (Doumgans) isyanı, - 1863-82 Dzoungarie (Doumgans) ve Habibullah (Yarkand) isyanı

yonu buluyordu. (9)

- 1895-96 Kansu (Sining) isyanı,

Budizm ve diğer dinlerdeki Çinlilere

- 1899 Manas (Çin Türkistani) hareketi. (10) Konumuz sınırlı olduğundan, bu isyanların detaylarına inmiyor, bu kadarla yetiniyoruz. (11)

nazaran daha şuurlu ve aktif olan Müslümanlar, zaman zaman batılı sömürgecilere karşı ayaklanmışlardır ki, bu isyanlardan bazıları şunlardır: - 1816 Taşbalık isyanı (Çin Türkistan) - Kaşgarlı Cihangir ve Yusuf adlarındaki iki hocanın önayak olduğu 1827 -1829 isyanı. - 1830 yılında, Şansi, Barkul ve Burut’lar (Bouroutes) arasındaki hareket - Kaşgarlı Katti Tura ve Vali adlarındaki iki hocanın yönettiği 1847 ve 1857 isyanı. - 1858 Kırgız Müslümanları hareketi, - Kırgızlı Sadık Bey’in 1864 hareketi, - Kaşgarlı Buzuk Hocanın 1865’teki hareketi, - Kaşgar Emiri Yakup Bey’in 1865- 73 hareketi, - 1855-73 Yunnan ve Koueitcheou isyanı,

Enver Paşa heyeti, “Halife’nin temsilcisi” olmak sıfatıyla, Çinli müslümanlar üzerinde büyük tesir yapmış ve bu Uzakdoğu Müslümanları İstanbul'daki Halifeyi kendi “dinî reisleri” olarak kabul ederek, kendi iç meselelerinde bile ona başvurup tavsiyelerini almaya hazır olduklarını söylemişlerdir. (12) Çin'deki bu siyasi faaliyetler yanında, bazı kültürel faaliyetlere de rastlıyoruz. Bunun en güzel örneği, 1908 yılında, Pekin’de II Abdülhamid adına açılan ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanan “Pekin Hamidiye Üniversitesi”dir. (13) Bu kısa bilgiler ışığında Abdülhamid hanın cihanşümul bir düşünceye yalnızca ve doğru ve isabetli bir yöntem olan Hilafetle ulaşabileceğine inandığını görmekteyiz.

9. Bk. İhsan Süreyya Sırma, Pekin Hamidiye Üniversitesi, İslâmi İlimler Fakültesi, Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı, Ankara, 1978. 10. Archives du Ministere des Affaires étrangéres Farçaises, N.S. Chine, no:81, 1901-1911. 11. Bk. Dabry de Thiersant, De L”Insurection Mahommetane dans la Chine Occidentale, Journal Asiatique, Paris, 1874; Fransız Hariciye Arşivi N.S. Chine, no: 81, s. 1901-1911. 12. İhsan Süreyya Sırma, Sultan H. Abdülhamid’in Çin’e Gönderdiği Enver Paşa Heyeti Hakkında Bazı Bilgiler, Belge no: 5. 13. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, “Çin’de İslâm Birliği Siyasetinin Uygulanması”, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 86.

Zilkâde 1439

49


B. İngiltere'de Bir Spor Kulübü (Portsmouth) İddiası Bu başlık altında bir devletin istihbarat birimine ne denli önem vermesi gerektiğini göreceğiz. Bu bilgi iddia olsa da yakın bir gelecekte kanıtlanacağı şüphesizdir. Mamafih Tarih geçmişi incelemek ve bilgileri gün ışığına çıkarmak için vardır. Şimdi size bu bilgileri sunmaya çalışalım: Yıl 1912. Yer Beylerbeyi Saray’ı. Saat gece bir. Ulu Hakan, üç yılı biraz aşkın bir zamandır kaldığı Selanik’teki Alateni Köşk’ünden İstanbul’a dönmüştü. Yıldız Sarayı’ndaki buluşma sanki tekrarlanıyordu. Yıldız Sarayı’ndaki o gecenin tablosu, bir kez daha oradakilerin gözleri önünde canlandı. Ama aradan geçen zaman süresince birçok farklılıklar da olmuştu. Derviş artık iyice yaşlanmıştı. Sırdaş da; o 60 yaşlarındaki uzun boylu, siyah uzun paltolu, pala bıyıklı, dinç ihtiyar değildi. Abdülhamid Han da belki o gür sesini kaybetmişti ama hüzünlü mağduriyetini hala muhafaza ediyordu. Derviş ve Sırdaş, Sultan’ın gösterdiği koltuklara oturmuşlardı. Sultan Abdülhamid Han, Sırdaş’a dönerek; “Aç bakalım Kara Kaplı Defteri” dedi. Sırdaş; “Ferman Sultanımındır’ diye cevap verdi. Abdülhamid Han göz ucuyla Derviş’e baktı. Bu bakışı fark eden Derviş de baş eğerek saygıyla; “Ferman Padişahımındır” diyerek elini kalbine götürdü. Abdülhamid Han, sanki bilerek göz ucuyla bakmış gibi karşılık verdi: “Koca Derviş, yıllar

50

Temmuz 2018

önce bana; ‘seni tahta padişah olarak oturtmuyoruz. Seni buraya yeni kurulacak Cihan Devleti’nin temellerini atman, Osmanlı’nın yıkılışını uzatman ve dünyayı oyalaman için Hakan olarak oturtuyoruz’ demiştiniz.” Şimdi ise; ‘padişahım’ diyorsunuz, diyerek sanki yıllar öncesinin içinde kalan ukdesini; biraz sitem biraz içine sindirmiş biraz da Koca Derviş’in hafif edepli tebessümünden anlaşılan; latifeli, bir anlamla Abdülhamid Han’ın bu kelimeleri sarf ettiği gözlerden kaçmamıştı. Hakan kafasını sallayarak, Sırdaş’a: “Sıradaki nedir?” diye sordu. Sırdaş elindeki siyah deriden yapılmış, altın  kaplama sırma ile Ay Yıldız işlemeli, kenarlarında dört adet yine sırma Hilal işlemeli, ‘Kara Kaplı’ denilen defteri açtı. Birçok kağıttan birini çekerek okumaya başladı:(Kara kaplı… Ortadaki Büyük Osmanlı Ayyıldız’ı Osmanlı Devleti’ni, dört hilal de dünyanın dört köşesinin sembolü) “Hakanım, 1890’lar…İngiliz sinsiliğine karşı taarruz planı…” Hakan’ın “Oku!” talimatı üzerine, Sırdaş devam etti: “İngilizlerin gizli teşkilat grubu, İstanbul’da Spor Futbol Takımı kurup, fiili (operasyonel) ve bilgi toplama istihbarat çalışmaları yaptıkları tespit edildi. Rum ve Ermeni gençlerden oluşan bu takım; İstanbul ve Ali Osmaniye’de birçok zarara (karanlık olaya ve faaliyete) imza attılar.” Yüce Hakan emir buyurdu: “Derhal İngiltere’de bir Futbol Takımı  kurulsun,


‘Gök Ordu’ denile ismine. Teşekkülü için masraflar Devlet-i Aliye’nin hazinesinden icra edile.” Bu konuşmadan üç gün sonra Sırdaş; “Takımın arması uygun mu Hakan’ım?” diyerek avucunda; kırmızı düğmeye benzer, Hilal ve Yıldızdan oluşan, kehribarımsın bir maddeden, küçük bir akçe büyüklüğünde parçaları göstermiş… Hakan ise; “Osmanlı Ayyıldız’ına (biraz ek yapsanız, dört iklim, dört diyarı rezeden bir şekle soksanız), bu yıldızı 8 köşeli yapsanız, daha iyi olmaz mı?” demiş, “Ferman Sultanımındır” denilerek çalışmalar başlatılmıştı… Yıl 2009… “İngiltere’de

araştırdım.

Abdülha-

mid Han’ın kararını verdiği Futbol Kulübünü andıran takım vardı İngiltere’de... Arması ve renkleri tıpkı Sır-

1. Ligde bulunan Portsmouth FC; Ay-yıldızlı amblemi ile dikkati çekmektedir… Keleş, böyle bir girişim için neden Londra’nın değil de Portsmouth kentinin tercih edildiğiyle ilgili olarak da, “Londra göz önünde bir şehirdi. Merkez olduğu için Londra seçilmedi. Gözlerden uzak bir yer seçildi. Portsmouth’un seçilmesinin diğer bir nedeni de, bu şehirde İrlandalıların aktif olmasıdır. İrlandalıların bu şehirde önemli yer tutması da bu konuda etkili olmuştur” ifadelerini kullandı. Osmanlı Devleti’nin aynı dönemde eğitim amacıyla Portsmouth kentine gönderdiği donanma gemisinin de bu olayla bağlantısının olduğunu ileri süren Keleş, dönemin en etkili ulaşım araçlarının gemiler olduğunun altını çizdi.

daş’ın kayıtlarındaki gibi… Tabi bu takım hakkında birçok rivayetler

bulunuyor. Ama

anlaşılan

bu takım belki de hem Osmanlı’nın (İngiltere'ye uzanan büyük hedeflerinin bir işareti) ama en önemlisi, Ulu Hakan’ın (İngiliz istihbaratına) karşı deklarasyon operasyonuydu,” düşüncesi bende kuvvetli bir kanaate dönüştü. İngilizler, casuslarıyla İstanbul’da ‘oyun’ oynarken kendi  anavatanlarında mukabele-i bil misil faaliyeti ruhları bile duymamıştı. Başka bir deyişle, İngilizler, casuslarıyla İstanbul’da ‘aşık’ atarken, kendi ülkesinde ‘kaşık’ atanları ıskalamışlardı.

“Ay-Yıldızla İlgili 1. Richard Olayı Tamamen Uydurma” Oktan Keleş, Portsmouth’un resmi sitesinde yer alan kulübün amblemindeki ay-yıldızın 1189-1199 yılları arasında İngiltere’yi yöneten Kral 1. Richard’a ait olduğuyla ilgili iddiaların ise “tamamen uydurma” olduğunu savundu. Keleş, 3. Haçlı Seferi sırasında, 1191’de Bizans İmparatorluğu yönetimindeki Kıbrıs adasını alan İngiltere Kralı 1. Richard’ın burada gördüğü 1 ay ve 8 yıldızdan oluşan amblemi beğenerek Portsmouth kentinin de amblemini

Zilkâde 1439

51


ay-yıldızlı hale getirdiği yönündeki bilgilerle ilgili olarak şunları kaydetti: “Kral 1. Richard’ın olayı tamamıyla uydurmadır. Bakın Sultan Abdülhamit Han’ın türbesine gidin, türbesinin duvarlarında taş kabartmalardan yapılmış o şeklin aynısını göreceksiniz. Kaldı ki, Sultan’ın örnek olarak verdiği materyallerin resimlerini de biz daha önce yayınladık.”

C. Halifenin Hâl Edilmesi Yazımızın en başından beri vurguladığımız gibi ümmetin hamisini anlatırken kısa ve dikkat çekici meselelere değinmeğe çalıştık. Son olarak yine belli kaynakları kendimize referans alarak meselenin özünü vermeye çalışalım. “Sultan Abdülhamid dış düşmanları ile bu şekilde uğraşırken bu Düşmanların paralelinde olan Jön Türkler, Ermeniler, Yahudiler, Yunanlılar, Bulgarlar birleşmiş, onu ve temsil ettiği Devleti yıkmanın yollarını arıyorlar; durmadan Kanun-i Esasî (Anayasa) ve Meşrutiyet diye bağırıyorlardı. Basın ve bizzat Sultan’ın devlet kabinesini elde eden bu unsurların zorlamasıyla, adeta yalnız kalan Abdülhamit, 1908’de, daha önce yürürlükten kaldırdığı Meşrutiyeti tekrar yürürlüğe koydu.” (14)

1908 Meclis-i Mebusânı, bu şekilde kozmopolit ve fakat Sultan Abdülhamid aleyhinde ittifak kurmuş bir manzara arz ediyordu. Onlardan birisi Osmanlı Devleti’nin şeyhülislamına şöyle bağırmaktan çekinmiyordu: “Bu defa da hürriyetimizi vermeyecek olursanız, hepinizin kellesini uçururuz.” (15) Bu anarşistler arasında Kör Ali adında bir hoca da vardı ki, ortalığı velveleye vermekle kalmamış, köprüden geçen şeyhülislamlık arabasının camlarını kırarak Şeyhülislâm’a hakaret etme cüretini göstermiştir. (16) Harbiye Nazırı Recep Paşa’nın bir kalp krizi sonucu öldüğü öğrenildi. Fakat İttihad ve Terakki gazeteleri, bunun Abdülhamid tarafından hazırlanmış komplo olduğunu ilan ettiler. (17) Bu şekilde, İttihad ve Terakki tarafından galeyana getirilen halk, sokaklara döküldü; bunun neticesinde, Osmanlı tarihinde çokça lafı edilen ve Sultan Abdülhamid’e mal edilmeye çalışılan 31 Mart hadisesi meydana geldi. Bu Hadise’nin Sultan Abdülhamid ile hiçbir ilgisi olmadığını insaf sahibi bütün tarihçiler kabul etmişlerdir. Fakat İttihat-Terakki tarihçileri(!), bu hadisenin onun tarafından hazırlandığını -bunca vesikaya rağmen- yazmakta devam ede gelmiştir. (18)

14. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, “Sultan Abdülhamid’in Hal’i”, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 101. 15. Şeyhulislâm-ı Merhum Cemaleddin Efendi Hazretlerinin Hatıratı Siyasiyyesi, İstanbul, 1336, s.4. 16. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, 1949, s. 13. 17. Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, İstanbul, 1936, s. 86. 18. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, “Sultan Abdülhamid’in Hal’i”, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 105.

52

Temmuz 2018


| Son Halife Abdülmecid Efendi

Abdülhamit’in haline en çok sevinenler Yahudiler ve Ermenilerdir. Bir Fransız arşiv vesikası Yahudilerin sevincini şöyle dile getiriyor: “Selanik en büyük tüccarlarından olan bir Yahudi dönmesi bizzat anayasayı ilan etti ve kendi parasıyla Selanik’e büyük bir ziyafet çekti.” “Sultan Abdülhamit’in hali için yazılan bu fetva(!), tarihte daima hukuki

3. Devlet hazinesini israf etmek, 4. Milleti, şer’i sebeplere dayanmadan hapis ve katletmek, 5. Vatandaşlara zulmetmek.” (19) Bu iftiralar yalnızca bir halifeye değil bütün müminlere atılmış bir iftiradır. Özellikle vatandaşlara davranışlarla alakalı maddeler… Abdülhamid’den

bir cinayet olarak kalacaktır. Fetvanın

sonra Hilafet makamı iyice rafa kal-

muhtevasından birkaç madde alıp

dırıldı. Nihayetinde de 3 Mart 1924

incelersek, bu fetvanın bir fetva mı,

de hilafet ilga edildi. Bu meselelere

yoksa iftira mı olduğu ortaya çıkar;

inşallah ilerleyen süreçte değinece-

mahut fetvada, Sultan Abdülhamid’e

ğimiz için burada anlatmayacağız.

şu suçlar isnat ettiriliyor:

Yazımızın sonuna gelirken ümmetin

1. Bazı şer’i mühim meseleleri Şeriat

Hilafetsizliğiyle alakalı şunları söyle-

kitaplarından ihraç,

mek istiyorum: “Yemin olsun bir gün

2. Şeriat kitaplarını yasaklamak, yırt-

güneş doğacak, gözü yaşlı ümmetin

mak ve yakmak,

üzerine…”

19. İhsan Süreyya Sırma, II. Abdülhamid’in İslâm Birliği Siyaseti, “Sultan Abdülhamid’in Hal’i”, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013, s. 110-111.

Zilkâde 1439

53


MÜSLÜMAN KÂŞİFLER Cihan Malay

Bilgisayar Sistemi (Algoritmanın) Öncüsü ve Cebirin Kurucusu:

HÂRIZMÎ (780-850)

Hârizmî, Avrupalıları Romen rakamlarının kısırlığından kurtarmış ve “bilimin her dalında kullanılan bir matematiği Batılılara öğretmiştir.”

54

Temmuz 2018

D

oğum tarihi tam olarak bilinmeyen Hârizmî’nin asıl adı,

Abdullah

Muhammed

kezi olan Beytü’l-Hikme’de müdürlük yapmış, görevde olduğu dönemde bilime kat-

bin

kıda bulunacak eserler ver-

Mûsâ’dır. Onun h.164 (m.780)

miştir. Eserlerini yazmada

senesinde

Bağdat

Hârizm’de

doğ-

Saray

Kütüphane-

duğu söylenmiştir. Harzemli

si’nden çokça faydalanmış-

olduğundan “Hârizmî” adıyla

tır.

meşhur olmuştur.

(gök bilimi) ve coğrafya ala-

Abbasiler’in ilim ve bilimle anılmaya başladığı Yedinci Abbasi

Halifesi

döneminde

Me’mun

Bağdat’a

çağ-

Döneminde,

astroloji

nında ünlenmiş olsa da onun tanınmasında en önde gelen yönü

matematikçiliğidir.

Onun Antik Yunan, Hint ve İskenderiyeli

matematikçi-

rılarak burada yaşamış ve

lerden faydalanarak mate-

dönemin ilim ve bilim mer-

matiğin önemli dallarından


biri olan Cebir

(1)

alanında yazdığı

“Kitâbü’l-Muhtasar fî hisâbi’l-cebr ve’lmukâbele (Cebir ve Mukabele Hesabının Özeti)” adlı eseri, ilk matematik kitabı unvanına sahiptir. Cebir adı ilk defa bu eserde verilmiştir. Bu eser, Batılı matematikçilere de ilham kaynağı olmuştur. Her ne kadar 300 yıl sonrasında dahi olsa onun Cebir alanındaki öncülüğünden faydalanarak yola çıkan Batılı bilim adamları, bilgisayar sistemlerinin temelini oluşturan algoritmayı – buna “Hârizmiyyât, Harzemiyye; düzenli hesap tekniği” denilmiştir- geliştirmişlerdir. Eser, matematik alanındaki çalışmaların temelini oluşturmuştur. Trigonometrik ifadelerden sinüs ve cosinüsü ilk kullanan kişi de Hârizmî’dir. Bir ara Hindistan’a Hint Matematiği ile ilgili çalışmalarda bulunmak için seyahate çıkmış, daha sonra 830 yılında bu seyahatten dönerek Bağdat’taki görevine devam etmiştir. Burada edindiği bilgileri “Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind” adlı eserde kitaplaştırmıştır. Onun matematiğe kazandırdığı en önemli şey, logaritma ve 0 (sıfır)’dır. Ayrıca o, X bilinmeyenini matematikte kullanan ilk kişidir. Sıfır rakamını izah ederken şöyle der: “Sekiz, sekizden çıkınca geriye bir şey kalmaz. Boş kalmaması için bir dairecik koy.”

Bilime yaptığı büyük katkıları sebebiyle XVI. yüzyıl ünlü matematik bilgini Gerolamo Cardano (1501-1576), onu dünyanın en büyük 12 düşünürü arasına saymış ve Rönesans’a kadar Avrupa’da alanında matematikte tek otorite olduğunu söylemiştir. Ünlü bilim tarihçisi ve felsefecisi George Sarton (1884-1956), üç ciltlik “Bilim Tarihine Giriş (1927-1947)” adlı eserinde 9. yüzyılın birinci yarısını “Hârezmî Dönemi” diye adlandırmıştır. (2) Hârizmî, Avrupalıları Romen rakamlarının kısırlığından kurtarmış ve “bilimin her dalında kullanılan bir matematiği Batılılara öğretmiştir.” Astronomi alanında yazdığı “Zicü’l-Hârizmî”, günümüze ulaşan ilk İslâm astronomi eseridir. Eserdeki “Zic” ifadesinden eserin yıldızlarla ilgili bilgiler verdiği anlaşılmaktır. Bağdat ve Suriye’de kurduğu iki rasathâne, dönem şartlarında kurulan en modern rasathanelerdir.

1. Bir niceliğin denklemin bir tarafından diğer tarafına aktarılması. 2. Hüseyin Gazi Topdemir, Hârezmî, Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 2012

Zilkâde 1439

55


Vefatı Doğumu hakkında olduğu gibi ölümü hakkında da kesin bir tarih belli olmayan Hârizmî’nin 850 yılında Bağdat’ta vefat ettiği söylenmiştir. Hârizmî’nin Ahmed, Muhammed ve Hasan adlı üç oğlu olup, hepsi de matematik alanında ciddi çalışmalarıyla tanınmıştır. Hayatı hakkında pek çok bilinmezin olduğu Hârizmî’nin hayatını anlatanların üzerinde birleştiği bir nokta varsa o da, El-Hârizmî’nin 813–833 yılları arasında en parlak devirlerini yaşamış olduğudur.

Onun coğrafya alanıyla ilgilendiğinin delili, şehirlerin ve bazı bölgelerin koordinatlarına yer verdiği “Kitâbü Sûreti’l-Arz” adlı Latince tercüme eseridir. Eser, daha sonraları İslâm coğrafyalarının bu alanda kendisinden faydalanıldığı eserlerden biri olmuştur. Yazdığı eserleriyle döneminde İslâm’ın ilim ve bilimle geliştiğinin ispatını gösteren Hârizmî, aynı dönemde Avrupa halklarının kilisenin baskısıyla karanlıklar içerisinden çıkmasına da katkı sağlamıştır. Eserlerinin tercüme edilmesiyle Avrupa halkları uyanışa geçmiş ve bilime ilgi duymuşlardır. Böylece daha sonra meydana gelecek olan kilisenin ilim ve bilime koyduğu katı sınırların da kalkmasına katkı sağlamıştır.

56

Temmuz 2018

Eserleri Matematik ile ilgili eserleri -

El-Kitab’ul Muhtasar fi’l Hesabi’l Cebri ve’l Mukabele

Eserin önsözünde şu ifadelere yer vermiştir: “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Bu eser Harizmî Musa Oğlu Muhammed tarafından yazılmıştır. Önemli sayıların keşfi için bana güç veren Allah’a şükürler olsun. Allah’a şükürler olsun ki O’nun yardımına ve koruyuculuğuna sığınabildim. O’nun emirlerine uydum. Şükürler olsun ki görevimi yapmak için O'nun değerli ve sürekli yardımından yararlandım. Onun kudretli, eksilmeyen yüceliğini ve saygın büyüklüğünü kabul ederim.


O, Muhammed’i Allah’ın elçisine yakışır bir görevle görevlendirdi. Ne zaman hakk zayıflasa, doğru yolda ilerlemek çaresiz kalsa, O’nun yardımları yetişti. Allah, sâdık komutan el-Me’mun’u ilim sevgisi ile ünlü kıldı. Öyle ki o bilim adamlarından yardım ve desteğini hiç eksik etmedi. Onları güçlüklerden korudu. O halifeliği yanında yüceltmede, ödüllendirmede, adalet ve hak dağıtmada da cömertti. Beni, “Bir araya getirme (Cebr) ve sadeleştirme (Mukabele)” kuralları ile hesaplama üzerine özlü bir yapıt yazmaya teşvik etti, bana cesaret verdi.” (3) Eserde Kur’an-ı Kerim’de bulunan mirasa ait hükümler ve ferâiz bilgisi hesaplarını, hem aritmetik hem de cebir yoluyla çözümleyerek misallerle gösterilmiştir. Eserin aslı İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nin Bodlyn Kütüphanesi’ndedir. -

Kitab al-Muhtasar fil Hisab el-Hind

İslâm dünyasına Hint rakamları ve ondalık sayı sistemi Hârizmî’nin bu eseriyle girmiştir. -

El-Mesahat

Astronomi ile ilgili eserleri -

Zîcü’l Hârezmî

Eserin en önemli yanı, günümüze ulaşan ilk İslâm astronomi eseri olmasıdır. Yedi gezegenin hareketleriyle ilgili cetveller ve denklem tablolarına da eserde yer verilmiştir.

Ayrıca güneş ve ay tutulması hakkında da bilgiler verilmiştir. -

Kitab al-Amal bi’l Usturlab

-

Kitab’ul Ruhnâme

-

Diğer eserleri: Kitab surat al-arz, Kitab’ul Tarih.

Eserlerinin bir bölümünün yazmaları Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir. -------------------------

Kaynak: Dünyanın Alnını Karışlayan Adam: Hârizmî, Muaz Erdem, Genç Dergisi, Sayı 62, Kasım 2011. Hârizmî, Muhammed b. Mûsâ, İhsan Fazlıoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 16; sayfa: 224-227. Türk Biliminin Dâhileri: Hârizmî Ve Zekeriya Razi, Metin Aydoğan, (makale). Matematik Rönesansına İslâm Dünyasının Etkisi, Yrd. Doç. Dr. Melek Dosay, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Dergisi, 1992, Cilt: 14, sayfa: 147-153.

3. http://www.altunkaynak.net/bilim-onculeri/cebir-biliminin-kurucusu-el-harizmi-nin-hayati-eserlerli-arastirmalari-ve-dunyadaki-etkileri

Zilkâde 1439

57


NEBEVÎ AİLE Halime Yılmaz

Çocuklar Neden

?

YALAN SÖYLER

Y

58

alan söylemek, ruhi bir hastalıktır. Yalan hiçbir insana yakış-

pembesi ve ya siyahı yoktur.

maz. Ama bilhassa Müslü-

meyi yasaklamışsa, o zaman

man insan üzerinde yalan

yalan,

kadar sırıtan ve kişiyi alçal-

kategorize edilemez İslâm’ın

tan kötü bir alışkanlık yoktur.

gözünde. Yalnız üç yerde

Alışkanlık diyorum. Çünkü

yalana izin verilmiştir. Karı

yalan, sonradan öğrenilmiş

kocanın arasını bulmak için,

bir davranış biçimidir. Temiz

savaşta düşmanı yanıltmak

fıtrat, yalanı kaldıramayacağı

için ve birbirine küsmüş iki

gibi, kendi de yalana meylet-

Müslümanın arasını bulmak

mez. Yalanın, günümüz insa-

için. Bu yerler dışında söyle-

nının inancının aksine beyazı,

nen yalanın hiçbir mazereti

Temmuz 2018

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şaka da olsa yalan söylebeyaz,

siyah

diye

Çocuğunu yalan söylerken yakalayan anne babalar! Öfkelenmeyin. Önce sakinleşip sonra yalanın yanlış bir davranış olduğunu ona açıklayın.


olamaz. Yalanın dünyada da ahirette de ziyanı büyüktür. Ve kişiye çok şeyler kaybettirir. Bu yüzden İslâm’da yalan, şiddetle yasaklanmıştır. Yalanın masumu, karası olmaz. Kâinatta her şeye bir düzen ve kural yerleştiren Allah, yalana da bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi bir netice yazmıştır. Söylenen her yalan, bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar ve dolayısıyla, insanların güvenini sarsmanın en mühim sebeplerinin temelini teşkil eder. Yalanın ahiretteki cezası ise, hafife alınamayacak mahiyettedir. Peygamberimizin ifadesiyle yalan kişiyi kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. İşin en kötü tarafı da kişinin, yalan söyleye söyleye; yani bunu alışkanlık haline getirdiğinde, Allah katında YALANCI diye yazılmasıdır. Bundan büyük zarar var mıdır? Bir Müslüman için Rabbinin gözünden düşmekten daha büyük bir azap olmasa gerek. Bir Müslüman her türlü hatayı işleyebilir. Ve her hatanın bir telafisi olabilir. Ama yalan söyleyemez. Yalanın telafisi de çok zordur. Büyük günahların en büyüklerinden sayılan, şiddetle kaçınmamız emredilen, hatta en sevdiklerimiz ve en yakınlarımızın lehine olsa da yalan, doğruluğun ve istikametin simgesi olması gereken bir Müslümana asla yakışan bir tavır değildir. Yalan sonradan öğrenilmiş bir tavırdır. Yalancı insandan hayır gelmez. Böylesine kötü bir kategoride değerlendirilen bir durumu, kimse çocuğunun üzerinde görmekten hoşlanmaz.

Peki, Çocuklar Neden Yalan Söyler? Çocuklar 5-6 yaşa kadar hayal dünyasında yaşadıklarından dolayı, hayal ile gerçeği karıştırabilirler. Bu yüzden söyledikleri gerçek dışı şeyleri yalan kabul edemeyiz. Ama 6-7 yaşından sonra söylenen gerçek dışı sözler, yalan olarak adlandırılabilir. Ve bu durumu ciddiye almak gerekir. Bu konuda endişeye kapılmadan önce çocuğun neden yalana başvurma ihtiyacı hissettiğini bilmek gerekir. Önce onları bu kötü davranışa iten sebebi bilmeli, daha sonra da çözümlere yönelmeliyiz.

Çocuğu Yalan Söylemeye İten Sebepler: - Çocuğu yalana alıştıran en önemli etkenin kötü örneklik olduğu, tartışma götürmez bir realitedir. Ebeveynler, hangi şartta olursa olsun, doğruluktan ayrılmayan, kişiliği oturmuş insanlarsa, onlardan doğacak neslin yalancı bir karaktere bürünme ihtimali oldukça zayıftır. Tabi ki de istisnalar olabilir. Diğer yandan yalanı hayat tarzı haline getirmiş bir anne babaya sahip olan çocukların da yalan söyleyen bireyler haline gelmesi, muhtemeldir. Böylelerinden üstün ahlaklı ve doğruluktan ayrılmayan üstün şahsiyetli çocuklar olma ihtimali de vardır. Ama genel olarak değerlendirdiğimizde doğru sözlü ve yalandan yılandan kaçar gibi kaçan çocuklar, sadık ebeveynlerin eseridir. Bu yüzden, bu madde çocuklarımı-

Zilkâde 1439

59


basitte olsa zede vurmuş oldunuz. Ayrıca şaka yollu olursa kandırmanın

Yalanın masumu, karası olmaz. Kâinatta her şeye bir düzen ve kural yerleştiren Allah, yalana da bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi bir netice yazmıştır. Söylenen her yalan, bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar ve dolayısıyla, insanların güvenini sarsmanın en mühim sebeplerinin temelini teşkil eder.

“beyaz yalanlardan” biri olduğunu ve bu işin masum olduğunu gösterdiniz. Yalana bir adım atılmış oldu. Hâlbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, şaka da olsa yalanı yasaklamış ve yalan söylemenin münafıklık alameti olduğunu bildirmiştir, unutmayalım. - Çocuğun üzerinde baskı varsa çocuk yalana sığınıp baskıdan kendini korumaya çalışabilir. - Duygularının zedeleneceğini düşünen bir çocuk yalan söyleyebilir.

zın yalandan uzak durması için çok önemlidir. Öncelikle bizim gizlide ve açıkta dürüst olmamız gerekiyor. Bu durumu oldukça önemsemeli ve ciddiye almalıyız. Çocuk diye önemsemeden söz verip de o sözü yerine getirmeyen anne babalar, çocuklarına büyük bir kötülük yaptıklarının farkına varmalıdırlar. Ebu Hureyre radıyallahu anh’a kulak verelim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiğine göre o şöyle buyurmuştur: “Kim bir çocuğa “Buraya gel sana bir şey vereceğim” der de sonra vermezse, bir yalan (günahı) yazılır.” (1) Çoğumuzun yapıp önemsemediği şu işi ciddiye alalım: Çocuğa bir şeker vereceğiz. Gülmek ve güldürmek niyetiyle çocuk elini uzattığı anda, şekeri çekip gülmek, çocuğu kandırmaktır. Çocuğun size karşı güven duygusuna 1. Ahmed bin Hanbel 2/ 452

60

Temmuz 2018

- Şartlı bir sevgiyle büyümüş bir çocuk, anne babasının sevgisini kaybetme korkusuyla yalan söylemeye meyledebilir. - Şiddet gören bir çocuk yalana sığınıp kendisini korumaya çalışabilir. - Yeteri kadar sevgi alamayan bir çocuk, hak ettiği sevgiyi almak için yalana başvurabilir. - Devamlı suçlanan, kendisini savunmasına müsaade edilmeyen çocuklar, yalanla suçu üzerinden atmaya çalışabilir. - Başkalarıyla kıyaslanan bir çocuk, kendisini üstün göstermek için yalana başvurabilir. - Üzerinde aşırı beklenti olan çocuklar, beklentiler altında ezildiğini hissedip çıkışı yalanda arayabilir.


Çocukları yalana iten sebeplerin kesiştiği ortak noktaya odaklanalım: “ANNE ve BABANIN YANLIŞ TUTUMLARI!”

- Çocuğunu yalan söylerken yaka-

Çözüm odaklı bakmak için sebebi iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Eğer çocuğumuz yalana başvuruyorsa, onu suçlamak, problemi daha da büyütecektir. Bu durumda kendimize şunu sormamız gerekiyor: Çocuğum neden yalana başvuruyor? İşin püf noktası, sebebi bulmakta yatıyor. Sebebini bulduğumuzda, çözüme yönelik adımlar atmaya başlayabiliriz. Çocuğumuzun yalan söylemesine sebep olan şey neyse, onu ortadan kaldırmak tek çözüm.

- En önemli maddeyi sona bıraktım ki

Çocuğu Yalan Söylediğinde Anne Babalar Ne Yapmalı?

layan anne babalar, öfkelenmeyin! Önce sakinleşip sonra yalanın yanlış bir davranış olduğunu ona açıklayın.

kalıcı ve unutulmaz olsun. Çocuklarımıza yalanın çok kötü bir şey olduğunu hikâyelerle anlatalım. Kimse anlamasa da Allah’ın görüp bildiğini ve bunun karşılığını ahirette mutlaka vereceğini, seviyelerine uygun bir dille izah edelim ve hata yaptıkça onlara nasihatten asla geri durmayalım. Zira bizim yaşam tarzımız, nasihattir. Hatırlatma, biz Müslümanların inancına göre, cehennemden kurtuluşun reçetesindeki ilk ilaçtır. O yüzden çocuklarımızı sürekli doğrulara teşvik edici ortamlarda nefes aldıralım. Örnekliğin en

- Öncelikle baskıyla vazgeçirmeye çalışmamalıdırlar. Çünkü bu, çocuğu yalanda ustalaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

önemli detay olduğunu unutmadan,

- Çocuğu yalana iten sebebi ortadan kaldırmalıdırlar.

Böylece yalan söylemelerine sebep ola-

- Asla yalancı anne babalardan olmamalıdırlar. - Ebeveyn ve çocuk her daim diyalog ve iletişim halinde olabilmelidir. Anne baba, iyi bir dinleyici olmalı ki çocuk endişesini rahatlıkla dile getirebilsin ve yalan söylemeye kendisini zorunlu hissetmesin. - Çocuğa konulan kurallar, onun boyunu aşmamalıdır.

hata ettiklerinde güzelce uyarıp her şeyi hakkıyla bilen Allah’ı hatırlatalım. O’nun yalana buğz ettiğini söyleyelim. cak hiçbir kapı bırakmayalım. Çocuklarımızın

sadıklardan

olması

için

duanın en ince ve etkili yol olduğunu aklımızdan çıkarmadan onlara bol bol dua edelim. Rabbimiz, tüm Müslümanların evlatlarını haktan ayrılmayan, yalana düşman kesilmiş, Rabbi katında sadıklardan yazılmış tertemiz çocuklardan eylesin. Âmin. Ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l-Âlemin…

Zilkâde 1439

61


SERBEST KÖŞE Derya Fıçıcı

Allah (c.c) yer ve göklere hidayet veren, yani yolunu gösterendir. Yer ve gökler ancak Allah (c.c)’ın nuru ile kendine ait olan doğru hareket seyrini bulabilir.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil yuvası gibidir. O çerağ bir sırça içindedir. Sırça sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Ateş değmese dahi, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insana misaller verir. Ve Allah, her şeyi bilendir.” (1) 1. Nur, 35

62

Temmuz 2018

İbni Kesir, Ebu Cafer Er-Razi, Rebi b. Enes’ten, o da Ebu’l Aliyye’den

ve

Ubeyy

b.

Kab’tan naklen; “Allah yerin ve göklerin nurudur.” ayeti hakkında şöyle diyor: “O, Allah’ın imanı ve Kuran’ı kalbine yerleştirdiği Mü'mindir.” Allah celle celaluhu kime hidayet vermişse, kimin kalbine iman ve Kuran’ı sevdirmişse, kim Allah celle celaluhu’a iman edip onun sözüyle amel ediyorsa, o kimse Allah celle celaluhu’nun yeryüzündeki nurudur.


Allah celle celaluhu yer ve göklere hidayet veren, yani yolunu gösterendir. Yer ve gökler ancak Allah celle celaluhu’nun nuru ile kendine ait olan doğru hareket seyrini bulabilir.

değmese de kendisi ışık verir. Kalbe

Hidayet, Allah celle celaluhu’nun nuru, aydınlığı, yol göstericiliği, kulunu yalnız bırakmaması, kuluna olan yakınlığı, kulunu karanlıklardan aydınlığa ulaştırması, onu kendi nuruna kavuşturmasıdır.

Allah’ın şeriatı da nurdur. İman ve

Allah nurunu (hidayetini) Mü'minin kalbine koyar. Mü'minin kalbi bu nurun (ışığın) yanacağı kandildir. Mü'minin kalbindeki bu nur “mübarek bir ağaç”tan çok faydalı, ne doğuya ne de batıya mensup olan zeytin ağacından tutuşturulur. O ne doğuya ait ne de batıya. Ayetteki zeytin ağacı, Allah’ın kanunlarıdır. İbni Kesir diyor ki: “Mü'min kalbindeki saflıktan dolayı özü şeffaf olan lambaya ve onu kuşatan kandile benzetiliyor, Kuran ve şeriat ise bozuk ve bulanık olmayan, saf ve parlayan zeytinyağına...” Ayette geçen zeytinyağı, Allah’ın şeriatıdır. O ne doğuya ne batıya mensubtur. Halis Rabbanidir. Ne insan üretimi beşer zihninden çıkmış kominizme, ne de kapitalizme asla benzemez. O’nun kaynağı aciz olan insan değildir. O Rabbanidir. Yaratıcısından onun kalbine inen, onu anlamaya, onunla nurlanmaya ve onun nurunu yaymaya hazır olan kalplere layık görülür. “Neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir.” Parlaklığından dolayı ateşe

nur veren bu şeriatın aydınlığı ne kadar da büyüktür. “Nur üzerine nurdur.” Allah’ın hidayet verdiği imanlı bir kalp nurdur. şeriat bir araya gelince bu, nur üzerine nurdur. Kuran ile amel kalp için sürekli bir kaynaktır. O kalbin lambası sürekli yanar. İşte Allah dilediğine bu nuru verir. Ve Allah celle celaluhu’nun seçtiği bu kimseler insanların da hidayet kaynağı olurlar. Bu, insana verilmiş en büyük şeref ve onurdur. İnsan kalbi bundan daha kıymetli, daha değerli ne taşıyabilir ki? Allah katından, kalbine gönderilmiş bir inci var ve sen kalbini bu inciyi taşıyan bir kutu, bir kap olarak Rabbine sunacaksın. Allah celle celaluhu bunun için senin kalbini seçecek. Ya Rab, bu ne büyük bir şereftir? Kalbinde, Rabbinin katından gönderilmiş inci taşıyan insan nasıl da değerli ve kıymetli olur? Rabbim

kalplerimizde

taşıdığımız

tüm boş davaları, boş sevgileri, boş acı ve hüzünleri atmayı, içerisine kendi davasını yerleştirip bizlere davası ile şereflenmeyi nasib etsin inşaAllah. Kalbimiz ve bedenlerimizde O’nun davası yükselsin, tek yükümüz İslâm davası olsun.

Zilkâde 1439

63


Peki, böyle şerefli kullar nerede bulunur? Biz o kulları nerede bulabiliriz? Ya da biz gerçekten o kullardan mıyız? Öyle ise bunu nasıl anlarız? Rabbimiz bunun cevabını bize ayetinde bildiriyor. İşte o kimselerin bulunduğu konum bilgisi: “(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih ederler. Öyle erler ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (2) İşte o nur sahiplerinin yeri; onlar Allah’ın mescidlerinde bulunurlar. Durumları ise; ne ticaretleri ne kazanma hırsları yani dünya sevgileri, onları Allah celle celaluhu’ı anmaktan, O’nun sözünü yüceltmekten, O’na şükretmekten asla alıkoymaz. Onlar Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf ederler. Bu nimetlerden dolayı Allah’a hamd ederler. Bu nimetleri Allahcelle celaluhu’nun rızasını kazanmak için kullanırlar. Allah celle celaluhu Duha Sûresi 11.ayetinde şöyle buyuruyor: “Yalnızca Rabbinin nimetini anlat.” Bu ayette anlatılması emredilen nimet; “Allah yoluna davet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.” 2. Nur, 36-37

64

Temmuz 2018

İnsan, dalalet ve cahiliyet içinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah celle celaluhu’nun kendisini karanlıktan nura kavuşturduğuna böyle şükretmelidir. Allah celle celaluhu, Nur’a kavuşacağımız ve Nur’a kavuşmuş insanların nerede ve nasıl bir hal üzere olduklarını bize bildirmiştir. Yine de bu ayetle bizler, “Bulunduğumuz yer neresidir? Yani nasıl evlerin içerisinde bulunuyoruz? Allah’ın çokça anıldığı evlerde mi yoksa O’nun unutulduğu evlerde mi?” Bunu kontrol ettiğimizde kendi durumumuzu da kolaylıkla görebiliriz. Allah’ın verdiği nimetlerin, ticaret ve kazanma hırsımızın bizi Allah’ı anmaktan alıkoyup koymadığını da kolaylıkla görebiliriz. Eğer konumlarımız mescidler değil, durumlarımız da Allah’ı anan vaziyette değilse, Rabbim bizi muhafaza etsin. İmanlarımızı terbiye edeceğimiz yer mescidlerdir. Kalplerin nurlanmasına vesile olan amelleri de Allah celle celaluhu bize bildiriyor. Onlar; Allah’ı anmak, namaz kılmak, zekât vermek, ahiret gününden korkmaktır. Rabbim bizleri, adının anıldığı mescidlerde, adını anan, O’nun nuruna kavuşmuş Mü'minlerle beraber eylesin. Kalplerimizi nuruna layık eylesin inşaAllah... Allahumme Âmin. Selâm ve dua ile...


.


Nebevi Hayat Dergisi 68. Sayı (2018)  

Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti

Nebevi Hayat Dergisi 68. Sayı (2018)  

Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti

Advertisement