Page 1

AĞUSTOS 2017, ZİLKA’DE 1438 • YIL 5 • SAYI 57 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

İMTİHAN VE HİKMETİ “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35)

İmtihanın Hakikati ve Hikmeti Mahmut Varhan

.

Yolumuz Dikenlidir Ayağını Seven Gelmesin!!! Ahmed İnal

İmtihan Çeşitleri Hakan Sarıküçük

Cemaat ve Cemaatleşme Üzerine Notlar Nedim Bal

.

. .


www.yetimhakki.org

100₺ Kampanya Bedeli

2017 Kurban Bayramında Reyhanlı bölgesindeki 3 yetimhaneyi kapsayan bu çalışmayla bayramın arefesinde yetimlerimizi sevindirmeyi hedefliyoruz..

yetim

hakki .org

Kuveyt Türk İMAM BUHARİ Eğitim ve Araştırma Vakfı YETİM YARDIM FONU Hesap No: 7885000-8 İban: TR59 0020 5000 0078 8500 0000 08 Şube: Güneşli

Güneşli Mah .1300. Sk. No: 36 Bağcılar / İstanbul 0 (212) 550 63 77


Nebevi Hayat Yayınları Ağustos 2017 İndirim Kampanyası 28₺

12,5₺

70₺

Risâleler

30₺

6₺

Yeryüzü Yıldızları Seçkin Sahabelerin Hayatı - Çocuklar İçin

13,5x21 Kitap Kağıdı Karton Kapak

3. Gençlerin Yol Azığı

10,5x19 Kitap Kağıdı Karton Kapak

10 Adet Kitap 13,5x21 Kitap Kağıdı Karton Kapak

120₺

55₺

2₺

80₺

32₺

5. Hadislerle İlim ve 4. İslâm’a Davet

Fıkhı 4 Cilt 17x24 1. Hamur Ciltli Kapak

Hikmet 2 Cilt 17x24 Kitap Kağıdı Ciltli Kapak

Fiyatlar Yalnızca “01 Ağustos - 15 Eylül 2017” Tarihleri Arasında Nebevi Hayat Yayınlarında Geçerlidir


Editör

H

amd, Dünya hayatını bir imtihan alanı

darlık ve servetin, işkencelerin, açlığın vs. bi-

kılan ve İnsanı yaratıp başıboş bırak-

rer imtihan olduğu anlatılır ve şu gerçek vur-

mayan Cenab-ı Allah’a, Salat ve Selâm bil-

gulanır: Allah’ın rızasını kazanmak ancak bu

hassa kendisinin de maruz kaldığı imtihanlar

imtihanları başarıyla vermekle mümkün olur.

karşısındaki tavizsiz ve iradeli bir duruş ortaya koyan ve imtihanların en şiddetli anlarında dahi güzel bir sabır sergileyen Peygamber efendimize, Allahu Teâlâ’nın sonsuz lütfu, keremi ve mağfireti de imtihanların her çeşidine karşı sabredip Rabbine yönelen, çıkış ve kur-

Özellikle ayetlerde geçen imtihan manasındaki fitne kelimesinin kuyumculuğu ilgilendiren manasıyla, altını eritip saflaştırmak anlamına geldiği görülüyor. Bu yönüyle imtihan gerçekten inanmış olanlarla yalancıları, münafıkları

tuluşu Allah’a yönelmekte arayan mümin ve

birbirinden ayırır.

muvahhid kullarının üzerine olsun.

Her geçen gün imtihan ateşinin hararetinin

Kur’an-ı Kerim’de bela ve fitne kelimeleriyle

arttığı bu zamanda Nebevi Hayat Dergisi ola-

imtihan gerçeği açıklanmaktadır. Her iki keli-

rak “İmtihan ve Hikmeti” konulu bir sayı ha-

meyle Müslümanlara zorlukların, kolaylıkla-

zırlamayı uygun bulduk. Rabbimiz istifade

rın, hayır ve şerrin, başarı ve başarısızlıkların,

etmeyi bizlere nasib etsin.

YIL: 5 Sayı: 57 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Ercan Araz

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. (Ayçin Sk.) No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Abone Şartları 2017 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Ağustos 2017 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.


İçindekiler Yolumuz Dikenlidir Ayağını Seven Gelmesin!!! Ahmed İnal

İmtihanın Hakikati ve Hikmeti Mahmut Varhan

04

İmtihan Çeşitleri Hakan Sarıküçük

12 Hac ve Ümmet Şuuru Derya Fıçıcı

Kurban Allah'a Yaklaşmaktır Deccâl M. Sadık Türkmen

Nebevi Aile Ismarlama Çocuk Halime Yılmaz

Davet Önderleri İslam Tarihinin İlk Başkadısı (Kâdı'l-Kudat): İmam Ebu Yûsuf (731-798) Cihan Malay

Olaylar ve Yorumlar Cemaat ve Cemaatleşme Üzerine Notlar Nedim Bal

24

20

Hangi Sebep Bana İmtihanı Kaybettirdi? Ümit Şit

29

31

35

İslam Coğrafyaları Brunei Darusselam Metin Eken

52

39

Haber Analiz Muhacirler Allah'ın Emanetidir Emrah Seven

56

48

Serbest Köşe Allah Sevdiği Kullarını İmtihan Eder Soner Dural

59


| Başyazı

| Mahmut Varhan

İMTİHANIN HAKİKATİ VE HİKMETİ

AĞUSTOS 2017

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz, sizi denemek için hayır ve şerle imtihan ederiz. Ancak Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ; 35)

4


K

ullarını imtihan ederek, istikamet üzere sabır ve sebat gösterenlerle yolda dökü-

lenleri, sâdık olanlarla yalancıları birbirinden ayıran Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. İmtihan esnasında nasıl davranılması gerektiğini ve imtihanların başarıyla nasıl aşılacağını en güzel bir şekilde örnek olarak hayatlarıyla biz-

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz, sizi denemek için hayır ve şerle imtihan ederiz. Ancak Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ; 35)

lere gösteren Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun âline ve ashabına salât ve selam olsun. İmdi; bu makalemizde imtihanın hakikati, çeşitleri, hikmeti ve imtihan karşısında nasıl dav-

ne atmaktadır. Neticede imtihandan başarıyla

ranılması gerektiği üzerinde durmaya çalışaca-

çıkanlardan razı olup, onları cennetine yerleş-

ğız. Allah Azze ve Celle bütün imtihanlardan

tirecek; imtihanı kaybedenlere de müstahak ol-

başarıyla çıkabilmeye bizleri muvaffak eylesin!

dukları şekilde muâmelede bulunacaktır.

1- İmtihanın Hakikati

Elhâsıl; imtihan, bir şeyin özünü ortaya çıkar-

Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’i Seniyye’de farklı

Kalitesini ve değerini ölçmek için testten geçir-

tabirlerle ifade edilen imtihanın hakikati şudur

mektir. Bunun da çok değişik yöntemleri oldu-

ki; Allah Azze ve Celle belirli bir hikmet ve bel-

ğu ve her kulun kalitesinin veya değersizliğinin

li bir gaye ile yaratmış olduğu insanları, çeşit-

başka bir sebeple ortaya çıkacağı muhakkaktır.

li yöntemlerle denemekte, sınamakta ve teste

Buna göre hastalık ve sıhhat, zenginlik ve fakir-

tâbi tutmaktadır. Kâh şiddetli musibetlerle,

lik, galibiyet ve mağlubiyet, fetih ve hezimet,

bazen de nimetlerle onları imtihan etmektedir.

her türlü nimet veya mihnet birer imtihan ve-

Böylece onlardan kendi rızasına uygun hareket

silesidir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmak-

edenleri, hevâlarına tâbi olanlardan; musibet-

tadır: “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz, sizi

leri de nimetleri de hikmete uygun bir şekilde

denemek için hayır ve şerle imtihan ede-

karşılayarak musibet esnasında sabreden ve ni-

riz. Ancak Bize döndürüleceksiniz.” (En-

metlere karşı şükreden sâdık kullarını, musibet

biyâ; 35) İbni Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle

esnasında sızlanarak yüce yaratıcıyı yaratılan-

demektedir: “Biz, sizi denemek için hayır ve

lara şikâyet eden ve nimetlere karşı da nankör-

şerle imtihan ederiz.” Yani sizi kâh musibet-

ce hareket edenlerden ayırıp ortaya çıkarır. Bir

lerle, kâh nimetlerle imtihan ederiz. Böylece

altın madenine benzetilebilecek olan insanlık

kimin şükür ehli olduğunu, kimin de nankör

madenini işleten Allah Azze ve Celle, saf altı-

olduğunu; kimin sabır gösterdiğini ve kimin de

nın toprak ve diğer karışımlardan ayırdedilme-

umutsuzluğa kapıldığını ortaya çıkarırız. Ni-

si amacıyla çok yüksek derece bir ateşe atılması

tekim İbni Abbas “Sizi imtihan ederiz” sözü

misali, halis ve muhlis kullarını sahtekâr mü-

hakkında şöyle demiştir: “Biz, sizi şerle ve ha-

nafıklardan ayırmak için onları imtihan ateşi-

yırla; şiddetli zorluklarla ve kolaylıkla, sıhhat

maktır. Kapalı olan taraflarını aşikâr kılmaktır.

ZİLKA'DE 1438

5


demektir. Bunun tersi de imtihanı kaybetmek anlamına gelmektedir. Buna göre bu hayatta

Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Mü’minin durumu hayret verici (derecede güzel)dir. Zira onun her hali hayırdır. Bu durum mü’minden başkası için de geçerli değildir: Eğer sevindirici bir nimete nâil olursa, şükreder ve bu onun için hayırlı olur; şayet sıkıntı verici bir mihnet başına gelirse, sabreder ve bu da kendisi için hayırlı olur.”

karşılaşılan her şey, sınanmanın ve imtihana tâbi tutulmanın bir vesilesidir. İnsan, her an yeni bir sınavla karşı karşıyadır. Hayata bu şekilde bakan uyanık insanlar, her anın vazifesini yerine getirebilmenin telaş ve heyecanı içinde olmuş ve bu idrak ve şuurla hayatlarını geçirerek muvaffak/başarılı insanlar sınıfına kaydedilmişlerdir. Nitekim seleften bazıları şöyle demişlerdir: “Kemâl, ânın vazifesini idrak etmektir.” Hayat olayları karşısında bu büyük hakikati ve bu engin hikmeti idrak edemeyen ve gününü gün etmeye çalışan gafil insanlar ise, asıl vazifelerini ihmal ve malâyani şeylerle iştiğal ederek haktan uzaklaşmış ve bâtılın kokuşmuş bataklığında boğulmaya mahkûm ol-

ve hastalıkla, zenginlik ve fakirlikle, helal ve haramla, taat ve ma’siyetle, hidayet ve dalâletle imtihan edip deneriz.” “Ancak Bize döndürü-

muşlardır. Böylece de ilâhi rahmet ve tevfikten mahrum kalarak bahtsız ve başarısız insanlar sınıfına girmişlerdir.

leceksiniz.” Biz de size, amellerinize göre kar-

Allah Azze ve Celle, hayatın imtihan merkezli

şılık vereceğiz.” (1)

programlandığını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “O, hanginizin daha güzel amel

2- Hayatın Gayesi İmtihanla Ortaya Çıkar Allah Azze ve Celle bu hayatı büyük bir hikmet ve engin bir hakikat üzere yaratmıştır. Bu büyük hikmeti ve engin hakikati de Kur’an’ı Mübin’de bizlere açık bir şekilde açıklamıştır ki; o da insan hayatının bütün yönlerini kuşatan marifet ve ubûdiyettir. İnsanın içinde bulunduğu her halin, gerektirdiği bir ubûdiyet/kulluk görevi vardır. Galibiyet ve fetih esnasında şükür, mağlubiyet ve hezimet anında da sabır ve

AĞUSTOS 2017

sebat; hastalık anında sabır, sıhhat karşılığında

6

edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. O, her şeye galiptir, çok affedendir.” (Mülk; 2) Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Hanginizin amel bakımından daha iyi olduğunu denemek için, arşı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur...” (Hûd; 7) Başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Biz, yeryüzündeki her şeyi onun bir zineti yaptık ki, amel bakımından onların hangisinin daha iyi olduğunu deneyelim.” (Kehf; 7)

da şükür gerekli olduğu gibi... Bütün nimetle-

Kâinatın bu yaratılış gayesini ve hikmetini id-

ri yerinde ve veriliş gayesine uygun bir şekil-

rak eden bahtiyar insanlar, gizli açık bütün

de kullanmak ve her türlü mihnet ve musibeti

hallerinde dikkatli ve uyanık olmaya gayret

rıza ve sabırla karşılamak, imtihanı kazanmak

eder, gizli niyetlerini ve açık amellerini sürek-


li muhasebe altında tutmaya çalışırlar. Bu in-

salih ameller işleyenleri, yeryüzünde boz-

sanlar, neticesinde cennet veya cehennem gibi

gunculuk edenler gibi mi tutacağız? Yoksa

çok büyük bir mükâfat ya da şiddetli bir azabın

takvalı olanları da fâcirler gibi mi yapaca-

bulunduğu bu imtihanı kaybetmemek için son

ğız?” (Sâd; 27-28)

derece hassas davranır ve imtihan süreci olan ahmaklığına düşmemeye çalışırlar. Bu şekilde

3- İmtihan İlâhi Bir Sünnet ve Değişmez Bir Hakikattir

hayatlarını sabır ve şükür çerçevesinde geçire-

Allah Azze ve Celle, insanlığın ilk atası olan

rek ebedi saadete nâil olurlar. Nitekim Süheyb

Âdem aleyhisselam’ı cennete yerleştirip sade-

b. Sinan radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği ha-

ce bir ağaçtan yemesini yasaklayarak imtihana

dis’i şerifte Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sel-

tâbi tutmuştur. Bu imtihanı kaybetmesi netice-

lem şöyle buyurmaktadır: “Mü’minin durumu

sinde onu, şu imtihan dünyasına indirmiştir.

hayret verici (derecede güzel)dir. Zira onun her

Ondan beri bu dünya, kıyamet kopuncaya dek

hali hayırdır. Bu durum mü’minden başkası için

zürriyyeti için imtihan sahası olmuştur. Allah

de geçerli değildir: Eğer sevindirici bir nimete

Teâlâ burada herkesi, her şeyle imtihana tâbi

nâil olursa, şükreder ve bu onun için hayırlı olur;

tutabilmektedir. İmtihan kanunu, O'nun asla

şayet sıkıntı verici bir mihnet başına gelirse, sab-

değişmez ve herkesin önünde eşit olduğu bir

reder ve bu da kendisi için hayırlı olur.” (2)

sünnetidir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “İn-

şu hayatı eğlence ve gaflet içerisinde geçirme

Fakat kâinatın yaratılmasının bu engin hikmetini idrak edemeyen, manasına nüfûz edemeyerek sadece lafızlarının nakışlarıyla ilgilenen, göklerin ve yerin âdeta abes ve gereksiz bir oyun ve eğlence için yaratıldığını zanneden bir takım bedbahtlar da vardır ki; bunlar bütün hayatlarını gaflet, ma’siyet, bâtıl, oyun eğlence, abesle iştigal, zulüm ve haksızlık içinde geçirirler. İşte bâtıl ehlinin bu nankörce/kâfirce vehimlerini ve vahim neticesini beyan sadedinde Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve Bize asla döndürülmeyeceğinizi mi sanmıştınız? İmdi gerçek melik (hükümdar/mülk sahibi) olan Allah'ın şanı yücedir! Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, çok değerli Arş'ın Rabbi (sahibi)dir.” (Mü’minûn; 115,116)

“Göğü,

yeri ve aralarındaki her şeyi boş yere yarat-

İmtihan, insanların farklı derecelere sahip olduğunu ortaya çıkarır. İmtihanlar neticesinde şükredenler ve sabredenler belirgin bir şekilde tebârüz ederler. Ancak imtihanla sıdk makamının zirvesi olan Hz. Ebû Bekir, adalet makamını temsil eden Hz. Ömer, ismi hayâ ile özdeşleşen Hz. Osman, ilmin öncüsü olan Hz. Ali gibi yıldızlar insanlığın semasında parlayabilirler.

madık. Bu (başıboşluk), küfre saplananların zannıdır. İmdi küfre saplananların, o

7

ZİLKA'DE 1438

ateşten vay hallerine! Yoksa iman eden ve


peygamber ve maiyetindeki mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Dikkat edin! Allah’ın yardımı elbette çok yakındır!” (Bakara; 214)

“Yoksa Allah cihad edenlerinizi bilmeden (belirlemeden), sabredenlerinizi de bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmrân; 142)

Habbab b. Eret radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Kâbe’nin gölgesinde âbasına yaslanarak uzanmış olduğu bir haldeyken, biz de şikayetimizi arzetmek için huzuruna vardık ve: «Bizim için yardım dilemez misin, bizim için dua etmez misin?» dedik. Şöyle buyurdu: “Sizden önceki ümmetlerde (mü’min) bir adam yakalanır, kendisi için yerde bir çukur açılır ve o çukura konulurdu. Sonra da bir testere getirilerek başının üstüne konulur

sanlar, “iman ettik” dediler diye sınanma-

ve onunla ikiye biçilirdi. Diğer bir kişinin etleri,

dan (başıboş) bırakılacaklarını mı sandılar?

kemiklerinden demir taraklarla taranırdı. Fakat

Andolsun, onlardan öncekileri de sınadık!

bütün bunlar onu dininden döndürmezdi. Allah’a

Böylece Allah, doğru/sâdık olanları mutla-

kasem olsun ki, Allah Teâlâ bu işi (dininin hâ-

ka bilecek (belirleyecek), yalancı olanları

kimiyetini) tamamlayacaktır. Öyle ki bir yolcu,

da mutlaka bilecektir.” (Ankebût; 2-3)

San’a’dan Hadramevt’e gidecek, Allah’tan ve bir

Bu imtihan bazen çok şiddetli boyutlara da ulaşabilir. Ateşlere atılarak yakılmak gibi taham-

AĞUSTOS 2017

mül edilemez gibi görünen şekillerde de ola-

8

de koyun sürüsü için kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele etmektesiniz!” (3)

bilir. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’i Seniyye’de

İslam ümmeti olarak bizler de şu anda imtihan

bütün imtihan çeşitleri için pek çok örnekler

dönemindeyiz. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis’i

bulunmaktadır. Ezcümle; bütün peygamber

şeriflerde anlatılanlara benzer sarsıntılar ve

kıssaları bunun en açık örnekleridir. Ashab’ı

şiddetli sıkıntılarla karşı karşıyayız. Çiğnenen

kehf, ashab’ı uhdud tarafından ateşlere atıla-

ırzlar, katledilen mazlumlar, yetim bırakılan

rak yakılanlar, Firavun’un hanımı Âsiye, Hz.

çocuklar, harabeye çevrilen şehirler ve her tür-

Meryem kıssası ve daha pek çok salih insan-

lü işkencelere maruz bırakılan tutsakların had-

ların imtihan kıssaları da bizlere arzedilmiştir.

di hesabı yoktur. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râ-

Bu ümmetin de tıpkı kendilerinden öncekiler

ciûn! Bu imtihan ve gurbet dönemi geçinceye,

gibi şiddetli imtihanlara maruz kalacağını Al-

ilâhi yardım ve zafer dönemi gelinceye kadar

lah Azze ve Celle şöyle tescil etmektedir: “Yok-

sabretmek, din’i mübin’i İslam’a daha çok sarıl-

sa sizden önce gelip geçenlerin benzer du-

mak ve sırat’ı müstakim’den zerre kadar şaşma-

rumları sizin de başınıza gelmeden cennete

mak için azami hassasiyet göstermek gerekir.

gireceğinizi mi sandınız? Onlar, nice dar-

Acele etmeden, emin adımlarla ilerlemek ve

lık ve sıkıntı çektiler ve öyle sarsıldılar ki,

şeriat'ı ğarra üzerinde sebat etmek gerekir. Biz-


ler hikmet evi olan dünyada yaşamaktayız ve

kusurunu itirafı, Hz. Yûsuf’un iffet ve yönetimi

burada her şeyin hikmete uygun olması gere-

ve Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve

kir. Her şey yerinde ve zamanında olursa, güzel

sellem’in her alandaki büyük cihadı ancak im-

ve kâmil olur. Olgunlaşmadan koparılan meyve

tihanlar neticesinde ortaya çıkmış ve insanlık

yenilmez, yenilse de karın ağrıtır. Allah Azze

âlemini aydınlatan güneşler mesabesinde par-

ve Celle şu anda bu ümmeti, imtihan ateşin-

lamıştır.

de pişirmekte ve olgunlaştırmaktadır. Allah’ın izniyle bu dönemi geçince, ilâhi yardım sağanak yağmurlar gibi yağacaktır. Bundan şüphesi olanların imanlarını gözden geçirmeleri gerekir.

İmtihan kanununun bu büyük hikmete mebni olduğunu ifade eden pek çok ayet’i kerimeler bulunmaktadır. Biz birkaçını kaydetmekle yetinelim: “Andolsun, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri (zorluklara göğüs gerenleri)

4- İmtihanın Semeresi ve Hikmeti

belirleyinceye ve haberlerinizi test edinceye

İmtihan, insanların farklı derecelere sahip ol-

kadar sizi deneyeceğiz!” (Muhammed; 31)

duğunu ortaya çıkarır. İmtihanlar neticesinde

“Yoksa Allah cihad edenlerinizi bilmeden

şükredenler ve sabredenler belirgin bir şekilde

(belirlemeden), sabredenlerinizi de bilme-

tebârüz ederler. Ancak imtihanla sıdk makamı-

den cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i

nın zirvesi olan Hz. Ebû Bekir, adalet makamını temsil eden Hz. Ömer, ismi hayâ ile özdeşleşen Hz. Osman, ilmin öncüsü olan Hz. Ali gibi yıldızlar insanlığın semasında parlayabilirler. Sadece imtihan sonucu Halid b. Velid gibi mücahidler, cihad yolunu sürdürebilirler. Saf altının ortaya çıkarılabilmesi için, çok yüksek bir derecede bulunan bir ateşin içinde eritilmesi

İmrân; 142) “Yoksa sizin cihad eden ve Allah, elçisi ve mü’minler dışında sırdaş edinmeyenlerinizi Allah henüz belirlemeden (imtihana tâbi tutulmaksızın) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Tevbe; 16)

gerektiği gibi; ihlası saf olan fedakâr ve cefakâr insanların ortaya çıkabilmeleri için, imtihan ateşinde pişmeleri gerekir. İmtihanlar samimi olan insanları, samimiyetsiz ve yalancı/kuru iddiacı olan insanlardan ayırır. Şükreden kulların nankör azgınlardan ayrılması için imtihan şarttır. Sabır ehli olan salih kulların, musibetler karşısında sürekli sızlanan ve şikâyet eden bahanecilerden ayrılması için imtihana ihtiyaç vardır. Hz. Âdem’in tevbesi, Hz. Nûh’un davet ve duası, Hz. İbrahim’in tevhid ve tevekkülü, Hz. Mûsâ’nın mücadele ve azmi, Hz. Eyyûb’un ve Hz. Ya’kub’un sabrı, Hz. Dâvûd ve Süley-

9

ZİLKA'DE 1438

man’ın şükrü, Hz. İsa’nın zühdü, Hz. Yûnus’un


“Andolsun, sizi biraz korku, biraz açlık, bi-

sanlar, “Allah’a iman ettik” der; ama Allah

raz da malların, canların ve ürünlerin ek-

uğrunda kendisine eziyet edilince, insanla-

siltilmesiyle imtihan edeceğiz! Sabredenleri

rın eziyetini Allah’ın azabı gibi (caydırıcı)

(cennetle) müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: “Kesinlikle biz Allah için varız ve elbette O’na döneceğiz” derler. İşte Rabblerinin salavât (bağışlamalar)ına

görür (onlardan yana döner). Eğer Rabbin-

ve rahmetine erenler onlardır. Ve işte onlar,

Allah değil midir? Allah, iman edenleri mut-

den bir nusret (zafer/ganimet) gelirse, “Elbette biz sizinle beraberiz” diyecekleri kesindir. Herkesin içinden geçeni en iyi bilen

hidayet bulanların ta kendisidirler!” (Baka-

laka bilecek (belirleyecek), münafıkları da

ra; 155-157)

mutlaka bilecektir.” (Ankebût; 10-11) Ayet’i

Görüldüğü gibi cihad edenler, cihad yolunun

kerime çok açık bir şekilde sürekli yaşanan

meşakkatlerine sabredenler, Allah, O’nun elçisi

olayları tescil etmektedir. Şu anda uluslararası

ve mü’minlerden başka dost ve sırdaş bilme-

güçlerin saldırıları karşısında tahammül göste-

yenler, bütün musibetlerde sadece Allah’a kul-

remeyerek, asıl düşmanlarıyla ittifak içerisine

luk etme şuur ve hassasiyetiyle hareket edenler

giren ve buna rağmen kendilerine mü’min di-

ortaya çıkıncaya kadar imtihanlar devam ede-

yen ne kadar da çok kesimler bulunmaktadır!

cektir. İslam ümmetinin geçmiş bütün büyük

Fakat hakikatte bu çarpık ilişkiler, Allah Azze

imtihanlarında bu salih kulları ortaya çıkaran

ve Celle’nin pisi temizden ayıklamasının ne-

Allah, elbette şu en karanlık imtihan dönemi-

ticesi olup; temiz olanlar için sonuç itibariyle

mizde de bu sâdık kullarını ortaya çıkaracaktır.

hayırlıdır. Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır:

Bu O’nun sünnetidir ve O’nun sünnetinde asla

“Allah, mü’minleri içinde bulunduğunuz

bir değişiklik olmaz.

(karışık) durumda bırakacak değildir; ni-

Ancak şiddetli imtihanların bu büyük sırrını idrak edemeyen, ilâhi rızaya ve cennete ulaştıran bu yolun meşakkatlerine tahammül gösteremeyip yolda dökülenler de olacaktır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Kimi in-

hayet pisi temizden ayıklayacaktır. Allah, gaybı da size bildirecek değildir ve fakat Allah elçilerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir). O halde Allah’a ve elçilerine iman edin. Şayet iman eder ve takvalı olursanız, elbette size çok büyük bir mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân; 179)

5- Herkesin İmtihanı, Dinine Bağlılığı Oranında Olacaktır İnsanların imtihana tâbi tutulmalarıyla ilgili temel bir hakikat de şudur ki; imtihanın ağırlığı ve şiddeti, kişinin dinine bağlılık oranına göre değişmektedir. Kişi dinine ne kadar bağlıysa, imtihanı da o ölçüde ağır olmaktadır. Kişi di-

AĞUSTOS 2017

nini yaşamak hususunda ne kadar lakayt ise, imtihanı o ölçüde hafif olur. Şayet bir kişi hiç

10


başına gelmeye devam eder, öyle ki üzerinde tek bir hata bile bulunmadığı halde yeryüzünde yü-

Enes radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah bir kulu hakkında hayır murad ederse, onun cezasını dünyada peşin olarak verir. Şayet kıulu hakkında onun kötülüğünü irade ederse, kıyamet gününde günahı ile birlikte gelinceye kadar ona ceza vermez.”

rüyünceye dek onun peşini bırakmazlar.” (4) Enes radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah bir kulu hakkında hayır murad ederse, onun cezasını dünyada peşin olarak verir. Şayet kulu hakkında onun kötülüğünü irade ederse, kıyamet gününde günahı ile birlikte gelinceye kadar ona ceza vermez.” (5) Enes radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhakkak ki büyük mükâfat, büyük ve şiddetli belalarla birliktedir. Şüphesiz ki Allah Azze ve Celle severse, onları belalara uğratarak imtihan eder. Buna rıza gösteren kimseden razı olur, buna kı-

imtihana tâbi tutulmuyorsa, imanını ve dindar-

zarak öfkelenen kimseye de gazap eder.” (6)

lığını gözden geçirmelidir. Zira cennetin yolu

Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Rasû-

nefsin hoşuna gitmeyen zorluklarla ve diken-

lullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur-

lerle döşelidir. Eğer insanın gittiği yolda nef-

du: “İman eden erkek ve kadınlar, kendileri, ço-

sinin hoşuna gitmeyen ve kendisini rahatsız

cukları ve malları hususunda sürekli imtihana/

eden dikenler yoksa bilmelidir ki gittiği bu yol

belalara maruz kalırlar; nihayet üzerlerinde tek

doğru yol değildir. Ve bu yolun, cennete vâsıl

bir günah bile bulunmadığı halde Allah Teâlâ ile

olan sırat’ı müstakim olmaması muhtemeldir.

karşılaşır (O’nun huzuruna çıkar)lar.” (7)

Dolayısıyla bu halinden korkmalı ve hemen silkinip kendine gelmelidir. Faturası ne olursa olsun sırat’ı müstakim talibi olmalıdır.

-------------------------

Sa’d b. Ebû Vakkas radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e sor-

1. İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm: 4/364

dum: “Ey Allah’ın elçisi! İnsanlar arasında

2. Müslim: 2999

imtihanı en şiddetli olanlar kimlerdir?” Şöyle buyurdu: “Peygamberlerdir. Sonra da fazilet mertebelerine göre diğer iyi insanlardır. Kişi, dinindeki durumuna göre imtihana tâbi tutulur; şa-

3. Buhari: 6943 4. Tirmizi: 2398. Sahih bir hadistir. 5. Tirmizi: 2396. Hasen bir hadistir.

yet dininde sağlam ise, imtihanı da şiddetli olur. Eğer dininde bir hafiflik bulunuyorsa, dindarlı-

7. Tirmizi: 2399. Hasen-Sahih bir hadistir.

11

ZİLKA'DE 1438

ğına göre onu imtihana tâbi tutar. Belalar kulun

6. Tirmizi: 2396. Hasen bir hadistir.


| Kapak Dosya

| Hakan Sarıküçük

İMTİHAN ÇEŞİTLERİ H

amd, dünya hayatını bir imtihan alanı kılan ve insanı yaratıp başıboş bırakmayan

Cenab-ı Allah’a,

ması için onların değişik şart ve ortamlarda bulunmaları, farklı hadiselerle denenmeleri ge-

kaldığı imtihanlar karşısındaki tavizsiz ve ira-

rekir. İşte İslam’da bunun karşılığı imtihandır.

şiddetli anlarında dahi güzel bir sabır sergile-

İmtihan kelimesi, günlük kullanımda dene-

yen Peygamber efendimize,

mek, tecrübe etmek; kişinin başarısını veya

Allahu Teâlâ’nın sonsuz lütfu, keremi ve mağfireti de imtihanların her çeşidine karşı sabredip

AĞUSTOS 2017

Yaratılmışların gerçek durumunun ortaya çık-

Salat ve Selâm bilhassa kendisinin de maruz deli bir duruş ortaya koyan ve imtihanların en

12

nın üzerine olsun.

başarısızlığını tartmak ve açığa çıkarmak için takip edilen yol ve yöntem anlamlarını içerir.

Rabbine yönelen, çıkış ve kurtuluşu Allah’a yö-

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsan-

nelmekte arayan mümin ve muvahhid kulları-

lar ‘inandık’ deyince, fitneye uğratılmadan


(denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar?”(Ankebut, 2) Kur’an-ı Kerim’de bela ve fitne kelimeleriyle imtihan gerçeği açıklanmaktadır. Her iki kelimeyle Müslümanlara zorlukların, kolaylıkların, hayır ve şerrin, başarı ve başarısızlıkların, darlık ve servetin, işkencelerin, açlığın vs. birer imtihan olduğu anlatılır ve şu gerçek vurgulanır: Allah’ın rızasını kazanmak ancak bu imtihanları başarıyla vermekle mümkün olur. Özellikle ayetlerde geçen imtihan manasındaki fitne kelimesinin kuyumculuğu ilgilendiren manasıyla, altını eritip saflaştırmak anlamına geldiği görülüyor. Bu yönüyle imtihan gerçekten inanmış olanlarla yalancıları, münafıkları birbirinden ayırır. Her şeyden önce imtihan, ferdin kendi kendisini tanıması, safını belirlemesi açısından gereklidir. Önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Eğer imtihan olmasaydı saflar karışık olur, İslam davası gerçek temsilcilerine kavuşmazdı. Eğer bu dünyadaki imtihan olmasaydı, insanlar ahirette, kendileri için takdir edileni anlamakta güçlük çekerlerdi. İmtihanın neticesinde cennetlikler buraya neden geldiklerini, cehennemlikler oraya neden nakledildiklerini anlamış olacaklardır. Yüce Rabbimiz daha Âdem aleyhisselam’ın yaratılması süreciyle birlikte Şeytan aleyhillane’yi ve peşinden de şeytanın kışkırtmaları neticesinde Âdem aleyhisselâm ve eşini imtihan etmiştir.

İmtihan kelimesi, günlük kullanımda denemek, tecrübe etmek; kişinin başarısını veya başarısızlığını tartmak ve açığa çıkarmak için takip edilen yol ve yöntem anlamlarını içerir.

alıp içine çeker ve bu rahatlık da yine çoğu kez onu diğer insanlara karşı müstağni kılar. Bu istiğna neticesinde insan azdığı zaman Rabbini unutmaya doğru meyleder ve kendisini varlıklı ve başkasına ihtiyaç duymaktan müstağni görmeye başlar. “Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için.” (Alak 6,7) İşte onun imtihanı o zaman başlar. Bu refah ve zenginlik, makam ve mevki onun için bir imtihana dönüşür. Bu nimetleri kullanırken Allah’ın razı olacağı bir şekilde kullanması hiç de kolay olmayacağından onun imtihanı musibetlere düçar olan kimsenin imtihanından daha zor olacaktır. Ama şükreden zenginin, sabreden fakirden daha üstün tutulmasının hikmeti de o zaman anlaşılır. Nimetlere sabredip şükreden ve bu

13

ZİLKA'DE 1438

Bu imtihanlar Âdem aleyhisselam’ın yaratılmasından itibaren kıyamet gününe kadar sürecektir. Nitekim insanın bu dünya hayatındaki yaşantısı da onun hayır veya şerri tercih etmesi için Allahu Teâlâ’nın ona vermiş olduğu bir süredir ve bu kısa süre dilimi içinde her an çeşitli nimet ve musibetlerle sınanmaktadır. Gerçekten nimet ve musibetlerle dolu olan bu dünya hayatının her anı bunlarla kaplıdır. İnsan ya

nimet içindedir veya bir sıkıntı ile musibetlerle boğuşmaktadır. Nimetlere sabretmek, musibetlere karşı sabretmekten çok daha zordur; çünkü nimet peşinden rahatı getirir ve insanı çoğu kez müstağni kılar. Rahat içinde yaşayan bir insan diğer insanların sıkıntılarını pek anlamaz veya anlamak istemez. Dünya hayatı onu


nimetlerin hakkını veren kimse imtihanı kazanır, ancak nimetler içine gömülüp de bu nimetleri kendisine veren Rabbini unutan kimse ise imtihanı kaybeder ve ahirette nasipsiz kalır. Aynı şekilde insanoğlu nimetlerle imtihan edildiği gibi sıkıntı, bela ve musibetlerle de karşı karşıya kalabilmektedir. Bu musibet ve belalara tahammül bazen kolay bazen de çok zor olabilmektedir. Musibet ve belaların getirdiği sıkıntılara dayanmak kolay olmadığından insan bazen azabilir. Ama her türlü sıkıntı ve musibetin bir imtihan olduğunu kabul eden mü’min kişi buna katlanır, tahammül eder, sabreder ve sonunda imtihanını kazanmış olarak mükâfatını Allah’tan alır. Bu musibetler bazen insanların zulmünden kaynaklandığı gibi Allah’ın bir sınaması şeklinde de olabilir. İnsanların zulmüne katlanmak sabrı gerektirir, bu sabır da Allah’tan sınırsız mükâfat getirir. Allah sabredenlerin mükâfatını hesapsız verir. Sıkıntılara karşı sabretmek gerçekten büyük bir fazilettir. İşte bu sabır da

AĞUSTOS 2017

Gerek nimetlere sabredip misliyle şükretmek ve gerekse sıkıntı ve belalara karşı sabredip Allah’tan ecrini istemek, bu dünya hayatında zor bir imtihanı kazanmak demektir. Bu da mü’minin asıl tavrı ve hedefi olmalıdır. Dünya hayatının geçiciliğini bilen her mü’min, bu imtihanları kolayca kazanma gayretinde olmalıdır.

insanın imtihanı kazanmasını sağlar. Gerek nimetlere sabredip misliyle şükretmek ve gerekse sıkıntı ve belalara karşı sabredip Allah’tan ecrini istemek, bu dünya hayatında zor bir imtihanı kazanmak demektir. Bu da mü’minin asıl tavrı ve hedefi olmalıdır. Dünya hayatının geçiciliğini bilen her mü’min, bu imtihanları kolayca kazanma gayretinde olmalıdır. “Her nefis ölümü tadacaktır. Deneme (Bela) olarak size hayır ve şerri fitne olarak veririz. (Sonunda) dönüşünüz bizedir.”(Enbiya,35) Her sıkıntı, Müslümanın yolunda bir zorluktur. Ayet-i kerimedeki ifadesiyle bu, mü’minin “şerle imtihanı” olabilir. Her rahat ortam da bir rehavet getirebilir. Bu da mü’minin “hayırla imtihanı” diye isimlendirilebilir. Bugüne kadar Müslümanların sıkıntı anlarında Allah’a daha fazla yöneldikleri bilinmektedir. Çünkü her meşakkat tabii bir eğitim ortamı olarak, fertleri Allah’a sığınmaya sevk eder. Yalnız bazen, kişiyi rehavetin kapladığı anlarda gelen zorluklar, şeytanın vesvesesiyle isyan duygularını kabartabilir. İşte bu noktada meşakkatin her zaman ve her ortamda bir eğitim metodu olduğunu bilmek gerekir. Öyle ki rahatlığın, bolluğun tesiriyle “dava direncini” kaybedenler, Allah’ın kendilerine bir lütfu olarak, sıkıntılara maruz kalıp, daldıkları rehavet çukurundan uyanır ve kendilerini toparlama imkânına kavuşabilirler. Önemli olan bu lütfun farkına varmaktır. Meşakkatin bir eğitim metodu olduğu, bütün peygamberlerin mücadele ortamlarında karşılaştıkları zorluklarla da açığa çıkmıştır. Gerçekten de “insanlardan imtihanı en ağır olanlar peygamberlerdir.” Başa gelen eziyetler Müslümanı asla bunaltmamalı ve yolundan alıkoymamalıdır. Eziyet karşısında çöküp davasından vazgeçerse Allah’ın azabı kendisini yakalar, o zaman kendisine bir yardımcı da bulamaz: “İnsanların kimi var ki ‘iman ettik’ derler; (ama) Allah yolunda bir eziyete uğrayınca

14


insanların fitnesini Allah’ın azabı gibi (görmeye) başlar.”(Ankebut, 10) Oysa “hiç kimse Allah’ın azabı (gibi) azab edemez ve hiçbir kimse Allah’ın sıkı bağladığı (gibi) bağlayamaz.”(Fecr, 25-26) Müslümanın kişiliği; hayat kavgası ve olayların ortamında gelişip biçimlenir. Her gün biraz daha gelişir ve her olaydan sonra biraz daha bilenip olgunlaşır. Sıkıntı ve darlık hali, bir takım kazançlar da getirebilir. Örneğin direnme gücünü artırır. Onurlu bir yaşama alıştırır ve istikrara neden olur. Bu durumda insan tüm gücünü toparlayıp sıkıntıyı metanetle karşılayacaktır. Bolluk haliyse, sinirleri gevşetir; dayanma gücünü zedeler, dikkat ve direnme mekanizmasını da zaafa uğratabilir. İşte sıkıntı aşamasını başarıyla atlattıktan sonra, bolluk ortamına giren insanların sınavda kaybetmelerinin nedeni budur. Tabi ki Allah’a her halükarda sığınan ve Allah’ın koruduğu kimseler müstesna. Allahu Teâlâ kullarını bazen indirmiş olduğu vahiyle sınar. Onların Kur’an’a tabi olup olmayacakları böylece açığa çıkar. Onlar ya şeytan gibi emirde bir tuhaflık arar, emrin kendince tutarsızlığını ve yanlış olduğunu ispat etmeye kalkışır, ya da emre itaat edip bahtiyarlar kervanına katılırlar. Bazen de kul makam ve mevkii ile imtihan edilir. Şeytan aleyhillane de olduğu gibi makam ve mevkii kaybetmek onu yaşadığı müddetçe yanlışlar yapmaya, hakkı batıl, batılı da hak olarak gösterme gayretine sevk edebilir. Kendisine yar olmayan hiçbir şeyin başkalarına da ait olmasını istemez. Kendisini dipsiz uçurumlara atarken dahi peşinden sürükleyebildiği kadar kişiyi de beraberinde götürme arzusunda olur.

Kul bazen de İbrahim aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi evladıyla imtihana tabi tutulur. En çok sevdiği ve yıllarca özlemini çektiği evladı onun için büyük bir imtihan vesilesi olabilir. Bugün çocuklarımız gözlerimizin önünde batıla doğru kayarken onları tutup bu bataklıktan kurtaramamak ve onların çırpındıkça daha çok saplandıkları bu bataklıkta boğulmalarına karşı çaresizlik içinde bakıp seyretmek bizler için çok büyük bir imtihandır. Hakka teslim edilmeyen evlatlar, batılın kucağına severek ve canı gönülden teslim edilebilmektedir. Nesillerimize gereken hassasiyeti göstermemek geleceğimize verilecek en büyük zarar demektir. Kul bazen de Hz. Lut ve Hz. Nuh örneklerinde oldu gibi eşleri ile imtihan olabilir. Bu peygamberlerin eşleri iman üzere onlarla uyuşmamış, risaletlerini doğrulamamış ve onlara ihanet etmişlerdi. Bu özelliklere sahip olan eşler maalesef iman ehli kişiyi hak yoldan alıkoymak için her türlü yolu deneyebilir. Kaprislerle olmadı, güzelliği ve çekiciliğiyle yine olmadı her türlü

15

ZİLKA'DE 1438

Kul bazen de kardeşiyle imtihan olur. Habil-Kabil örneğinde olduğu gibi bazen kardeşinin elde ettiğine karşı olan tahammülsüzlüğü kardeşliği bile unutturup ona hata yaptırır. Za-

rarların en büyüğü olan ölüme varıncaya kadar her şeyi ona mubah gösterir. Nitekim günümüzde müslümanlar çoğunlukla hep kardeşleriyle! imtihana tabi tutulmuşlardır. Kâfirlere, Müşriklere, Yahudi ve Hristiyanlara göstermedikleri kinlerin çok daha fazlasını kendi canından, kendi kanından, kendi soyundan, kendi dininden olanlara karşı göstermişlerdir.


imkânı kullanarak asla vazgeçmeden kişiyi bu imtihanı başarmaktan alıkoymaya çalışabilir. İman ehli kimseler bazen de Ashab-ı Kehf örneğinde olduğu gibi yaşadığı yerde yalnızlığa mahkûm kişiler olabilirler. Tüm toplumdan uzak kalıp dinini yaşama gayreti içinde bulunmakla imtihan edilebilirler. Halktan kopmamak için Haktan kopanlara mı yoksa Hakkı tercih edip tüm topluma karşı duranlardan taraf mı olacaklar? Kimi ve hangi tarafı tercih edecekler? İşte bu amaçla Allah’ın rahmetinin genişliği için mağaraların darlığını tercih etmekle imtihan edilebilirler. Bazen de Ashabı Uhdud örneğinde olduğu gibi imanını muhafaza için ölümü göze almakla imtihan edilebilirler. Toplum olarak ateş çukurlarına atılmakla, yanmakla, her türlü işkence ile dinlerinden alıkonulmak istenebilirler. Hak yolda sebat edip etmeyecekleri sınansın diye her türlü fitnelere maruz kalabilirler. Üzerlerine bombalar atılarak evleri başlarına yıkılabilir. Tüm sevdikleri gözleri önünde öldürülebilir. Eziyetin her türlüsü kendisine ve sevdiklerine reva görülebilir. Ancak neticede cennete açılan kapıları mı tercih edecek yoksa arkasını dönüp tağutlara, zalimlere ve kâfirlere kul mu olacak? İşte bu maksatla da imtihan edilebilir.

Yalnız şu unutulmamalıdır ki, savaş alanı sadece yeryüzü olmadığı gibi savaş sadece dünya hayatında devam edecek de değildir. Bunların tümünün ötesinde, dünya sahasını kendisine bağlayan Ahiret hayatı vardır. O halde savaş sona ermemiş, gerçek sonucu alınmamıştır. Bu uzun vadeli savaşın yeryüzüne yansıyan bir bölümüne göre verilecek hüküm doğru bir hüküm değildir. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sayma. Aksine onlar Rableri katında rızıklanan dirilerdir. Allah’ın keremiyle kendilerine verdiği bağışlarda sevinç içindedirler.”(A-li İmran, 169) “O, halde bırak o inkârcıları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın oynasınlar. O gün dikili putlarına doğru koştukları gibi koşarak, gözleri dehşet içinde ve her yönden zilletle kuşatılmış olarak kabirlerinden çıkarlar işte onlara vaad edilen gün, o gündür.”(Mearic-, 42-44) Kul bazen Yusuf aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi şehvetlerle imtihan edilebilir. Şehvet o kadar kötü bir hastalıktır ki en sâlih, en müttaki kişileri bile yoldan çıkarabilir. Allah’ın koruması olmadıkça ona sabredebilmek ve kendini bu kötü hasletten koruyabilmek mümkün değildir. Zaten kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Allahu Teâlâ’nın gölgesinde gölgelenebilme bahtiyarlığı da ancak böyle büyük bir imtihanı başarabilenler için mümkündür. İsrailoğullarının ilk fitneye düşmelerinin sebebi de bu şehvet hastalığı olmuştur. Bugün müslümanlara verilen en büyük zararlar da yine onları şehvetlerine kul edecek projeleri uygulamakla gerçekleşmektedir. Kul bazen Eyyûb aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi hastalıklarla imtihan edilebilir. Bu hastalığı ona çevresinde dost bırakmayabilir. Hem malı ve zenginliği hem de ehli ve sıhhati elden çıkabilir.

AĞUSTOS 2017

Ancak tüm bunlara sabretmek ve Rabbine yönelip halisane şekilde dua etmek neticede rahmetle

16


kaybettiklerini ve bunların da bir mislini tekrar elde etmeye sebep olacaktır. “Eyyüp de hani Rabbine niyaz etmişti ki: “Başıma bir bela geldi, sana sığındım, sen merhametlilerin en merhametlisisin, demişti.” (Enbiya, 83) “Biz de onun duasını kabul etmiş ve uğradığı sıkıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona hem ailesini hem de mislini vermiştik.” (Enbiya,84) “Kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği bir yerden rızık verir.” (Talak, 2-3) Kul bazen de Yunus aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi davette sabretmekle imtihan olabilir. Yunus peygamber kavminin yalanlaması ve isyanları neticesinde ümitsizliğe düşüp öfkelenerek bulunduğu yeri terk etmişti. Neticede Allah ona öyle bir sıkıntı vermişti ki o sıkıntının yanında peygamberliğini yalanlayanların verdiği sıkıntı çok basit kalmıştı. Ancak Rabbine yönelip nefsine zulmettiğini kabul etmesi ve dua ederek Allah’a yönelmesi, içinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtulmasına vesile olmuştu.

Kul bazen Eyyûb aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi hastalıklarla imtihan edilebilir. Bu hastalığı ona çevresinde dost bırakmayabilir. Hem malı ve zenginliği hem de ehli ve sıhhati elden çıkabilir. Ancak tüm bunlara sabretmek ve Rabbine yönelip halisane şekilde dua etmek neticede rahmetle kaybettiklerini ve bunların da bir mislini tekrar elde etmeye sebep olacaktır.

yapmalı, gerisini Allah’a bırakmalıdır. Davanın sahibi ve hidayet verecek olan Allah’tır. Davetçi hiç bir zaman ve şartta kendi sorumluluk sınırlarını zorlamamalıdır. Kul bazen de Rasûlullah aleyhisselam’ın maruz

Bir davaya gönül veren ve onu omuzlayan insanlar, nefislerine ağır da gelse dayanarak, katlanmak, sabretmek, direnmek, azmetmek ve ilerlemek mecburiyetindedirler. Her seferinde yeniden başlayarak da olsa... Kişiler doğru yolu bulmuyor, davaya bağlanmıyor, ruhlar arınmıyor diye ümitsizliğe düşmek, öfkelenerek terk etmek yoktur.

kaldığı alay ve iftiralarla karşılaşabilir. Dinini

Bir dava adamının, halkının davetine kulak asmadığı için onları terk etmesi kadar kolay bir şey yoktur. Hâlbuki önemli olan davetçinin şahsı değil, davanın kendisidir. Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki dava adamı Allah’ın kudret elinin bir vasıtasıdır, kendi davasını en iyi koruyan Allah’tır. Bu nedenle her halükarda, her türlü şartlarda ve bütün ortamlarda o vazifesini

hazımsızların iftiralarıyla karşı karşıya kalabi-

yaşadığı için alay konusu olabilir, çevresindeki insanların alaycı bakışlarıyla karşılaşabilir. Dinini yaşadığı için en aziz ve üstün olan kul dini yaşamadığı için en zelil ve aşağılık olan kişilerce rahatsız edilebilir. Kendisine her türlü saygısızlık ve aşağılayıcı tavırlar gösterilebilir. Çekemeyenlerin ve bu dini hazmedemeyen lir. Kendisine deli muamelesi yapılabilir. “Bu adam kafayı yemiş böyle bir zamanda bunlar yapılır mı? Dünyadan elini eteğini çekmiş onca nimetine bakmıyor bile, kendine yazık ediyor” şeklindeki sözlerle karşılaşabilir. Dinine sımsıkı sarılması sebebiyle aşırı, yobaz, gerici, şucu,

17

ZİLKA'DE 1438

bucu gibi iftiralarla ve ithamlarla karşılaşabi-


lir. Fakat bu bir imtihandır. Sabretmek Ahiret

Eğer derdin kadınlarsa en güzel kadınları geti-

mutluluğuna vesile olacaktır. Bu bilinç ile kar-

rip sana verelim.

şısındaki kişiyi hastalıklı olarak görmek ve hastalığı sebebiyle her türlü sızlanmayı ve hakareti bir doktor edasıyla karşılamak ve onların ağ-

Eğer amacın liderlikse seni başımıza lider olarak seçelim…”

rıyan yerlerine çare bulmak için elinden gelen

Ve daha neler neler… Akla hayale gelmeyecek

gayreti gösterme azminde olmak kula bu im-

kadar güzel görünümlü! Teklifler… Kul bu

tihanı başarabilme gayretini kolaylaştıracaktır.

tekliflerle de yolundan döndürülebilir. Ancak

Önemli olan Rabbinin yoluna sımsıkı sarılmak

önemli olan bunların hangisi teklif edilirse edilsin Ahiretteki mükâfatı düşünmesi yeterli gelecektir. Allah’ın verecekleri bunların tekliflerinden çok daha fazla ve çok daha güzeldir. Önemli olan Allah’ın vaadine tabi olmaktır ve

İslam tarihi bu yükümlülüğü gerektiği şekilde yerine getiren kimselerle doludur. Onlar her türlü sıkıntıya karşılık gerek toplu, gerek ferdi direnişi hakkıyla ortaya koydular. Kendilerine gelip “Ya Allah ve Rasûlünden ya da malından vazgeçersin” diye tehditler yağdıran müşriklere “mal sizin olsun, bana Allah ve Rasûlü yeter” diyerek onurlu bir cevap veren o Müslümanların izinde yürüme erdemini gösterebilmeliyiz.

bunlar için çalışmaktır. İmtihandan başarılı bir şekilde çıkış da ancak böyle bir yolla mümkün olacaktır. Dünya nimetlerinden, servetten yana sıkıntı içinde olmak, hatta kimi zaman nimetlerden eksilme sebebiyle açlık çekmek veya İslâm düşmanlarının ablukasıyla karşılaşıp zorlanmak, aç kalmak, susuz kalmak... İşte Müslüman, hayatının herhangi bir bölümünde bunlarla da karşılaşabilir. Ayrıca kimi zaman bu darlık ve açlık korkusu sebebiyle insan İslâm’ı yaşamak noktasında yanlış kararlar verebilir. Rızık endişesiyle, hak ve batıl arasında bir ikileme düşebilir. Şeytan, Müslümanı açlıkla, fakirlikle korkutup, onu fahşa’ya, yani türlü türlü kötülüklere sürükleyebilir, Allah yolunda infaktan vazgeçirebilir. Bütün bunlar Müslümanın hayatındaki imti-

AĞUSTOS 2017

ve bu yolda gereken gayreti göstermektir.

18

han noktalarıdır. Bu tür durumlarla karşılaşan dava adamı, acaba Allah’tan ve Rasûlünden

Kul bazen de Allah’ın yolundan alıkonulmak için dünyevi bir takım tekliflerle de imtihan edilebilir. Peygamber aleyhisselam’a yapılan teklifler ona da yapılabilir?

yana mı, yoksa başkalarından yana mı tavır

“Eğer amacın zengin olmaksa içimizdeki en zengin kişi oluncaya kadar sana mallarımızdan

karşın, Allah’tan yana, Allah’ın dininden yana

verelim?

maktadır:

koyacak? İşte bu imtihan noktaları değindiğimiz ayrımı net olarak ortaya çıkarır. Tabiidir ki Müslüman her türlü şiddete, açlık ve darlığa tavrını koymalıdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyur-


“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaad eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”(Bakara, 268) Fakirlik korkusu, fakir düşme endişesi, Müslümanı Allah’tan uzaklaştırmamalıdır. O’nun lütfundan uzak kaldıktan sonra, dünya insanın olmuş, hiçbir mana ifade etmez. Elbette sürekli olarak Allah’a bizi dayanamayacağımız ve kaldıramayacağımız yüklerle imtihan etmemesi için dua etmeliyiz. Ama her

gelip “Ya Allah ve Rasûlünden ya da malından

zaman başımıza gelebilecek sıkıntılara karşı da

vazgeçersin” diye tehditler yağdıran müşrikle-

yine O’na sığınıp, yardım istemeliyiz. Geçmişte, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve bizzat O’nunla beraber İslâm’ı temsil eden Müslümanlar, Şib-i Ebi Talib denen bölgede korkunç bir açlık ve darlık cenderesine alındılar. Üç yıl Müslümanlar sabrettiler ve sabırlarının mükâfatı olarak da Allah’ın rızasına kavuştular. Bu tür hadiseler günümüzde de olabilir. Aynı sabrı, aynı mücadeleyi gös-

re “mal sizin olsun, bana Allah ve Rasûlü yeter” diyerek onurlu bir cevap veren o Müslümanların izinde yürüme erdemini gösterebilmeliyiz. Her mü’minin imtihanını başarıyla verebilmesi için feda etmesi gereken ne ise onu feda etmesi lazımdır. Bu; mevki mi, şeref mi, meslek mi,

termemiz için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve

para mı, ev mi, bahçe mi, araba mı, atölye mi,

sellem’in aramızda olması gerekmiyor. O bize

dükkan mı, aile mi, bilgi mi, sosyal sınıf mı,

nasıl dayanmamız ve mücadele etmemiz gerektiğini göstermiştir; O’nun örnekliği bize yeter. Ne yazık ki, günümüzde bazı basit sıkıntı an-

zanaat mı, elbise mi, isim-ünvan mı, hayat mı, dünya mı, gençlik ve güzellik mi? İmanını ne

larına bile dayanamayıp, gevşeyen, mücadeleyi

zayıflatıyorsa, hareketten onu ne alıkoyuyorsa,

savsaklayan insanlar vardır. Bu endişe vericidir.

sorumluluk kabul etmekten ne çekip çeviriyor-

Oysa yüce Allah imtihan için bir musibet vermişse onu göğüsleyecek imanı ve kuvveti de

sa, çağrıyı duymaya, gerçeği itiraf etmeye ne

vermiştir. Yeter ki içimizdeki bu enerjiyi kul-

engel oluyorsa, rahatlık için bahaneler bulma-

lanabilelim. Bu iman enerjisini kullanmayan

ya ne sebep oluyorsa, ne kör ve sağır ediyorsa...

veya kullanmayı denemeyen insanlar imtihanı kaybederler.

İşte kurban edilecek odur veya onlardır.

İslam tarihi bu yükümlülüğü gerektiği şekilde

Rabbim bizleri imtihanlarını en güzel bir şekil-

yerine getiren kimselerle doludur. Onlar her

de verip rızasına ulaşanlardan eylesin.

türlü sıkıntıya karşılık gerek toplu, gerek ferdi Selam ve dua ile.

19

ZİLKA'DE 1438

direnişi hakkıyla ortaya koydular. Kendilerine


| Kapak Dosya

| M. Sadık Türkmen

Kurban

Allah’a Yaklaşmaktır

H

amd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, O’nun

ailesine ve ashabına olsun. “Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.” (Hacc, 36) Toplumların

günlük

hayatlarında

onların

inançlarına dair emareler bulmak zor değildir. Çünkü ameller inancın bir yansımasıdır. Testi-

AĞUSTOS 2017

deki çatlak ancak o testinin içindeki maddeyi sızdırılabilir.

20

İslam’ın da iman esaslarını dışa yansıtan önemli şiarları vardır. Bu şiarlar halkı Müslüman olmayan coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar tarafından daha iyi anlaşılır ve özlem duyulur. Oysa İslami bazı amellerin yaşatıldığı toplumlar bu amellerin değerinin farkına bile varamazlar. Her gün beş vakit ezan dinlemek, cemaat ile namaz kılmak, insanların istifadesine sunulan vakıf ve hayratlar, kurban kesmek ve daha nice İslam’ın tezahürü olan amel ve müesseseler aslında yaşatıldıkları topluma hayat verirler. Bu önemli şiarlardan biri olan kurban kesmek


kulun Allah’a yaklaşması, toplumların birbirine kaynaşması ve yardımlaşma ruhunun yayılması gibi çok önemli manalar ihtiva etmektedir. Kelime manası olarak “yaklaşmak” anlamına gelen kurban: “Allah’a yaklaşmak niyetiyle belirli vakitte kesilen hayvanın adıdır.” Kurban kesmek, Hz. İbrahim aleyhisselam’dan bizlere kalan önemli bir mirastır. O, Allah Teâlâ’nın sevgisinin yıllar sonra kendisine bahşedilen evlat sevgisinin üzerinde olduğunu ispat edince Allah Teâlâ’da O’na imtihanı başarmasına karşılık kurban kesme nimetini bahşetti. Allah Teâlâ’ya yaklaşma arzusunun neticesi olarak dünya O’nun hizmetine sunuldu. Kurban kesiminde ihlasa çok önem verilmelidir. Çünkü Allah’ın, kulların kestiklerine de kazandıklarına da ihtiyacı yoktur. Allah’ın rızasının elde edileceği bir amelde başka bir niyet taşınırsa bu niyetin sahibi ancak kendisine zarar verebilir. Hatta kurban kesimi bu alanda ayrı bir hususiyeti taşımaktadır. Zira kurban kesen ortaklardan biri dahi Allah rızası dışında bir gaye taşırsa diğer ortakların kestikleri kurban makbul kurban hükmünü kaybeder. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kurbanların etleri de kanları da asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır.” (Hacc, 37) Hikmet, eşyayı yerli yerine koymayı gerektirir. Bunun gereği olarak Müslüman fert yaşadığı toplumda kurban kesmenin önüne ne kadar mânialar çıkarılsa da bu mübarek ameli gerçekleştirmek için gayret etmelidir. İslam’ın şiarlarının ortadan kaldırılması için kurban kesmeye karşı yapılan propagandalara aldırış etmemelidir.

Daha önce işaret ettiğimiz üzere kurban kesen kişi ihtiyaç sahiplerini gözetlemelidir. Allah yolunda infak ettiği kadarının kendisine döneceğini idrak eden bir yaklaşımın kalplere yerleştirmesine çalışılmalıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye gelen bazı ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları karşılansın diye kurban bayramında et depolamayı yasaklamış, bu ihtiyaç sahiplerine verilmesini emretmişti (Müslim, hn: 1971). Allah Teâlâ bu duruma dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: “… Yanları üzere düştüklerinde (canları çıktıkları zaman) onlardan yiyin; hem kanaatkâr olup istemeyen hem de halini arz eden yoksullara yedirin...” (Hacc, 36)

“Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.” (Hacc, 36)

Kurbanla İlgili Bazı Hükümler: Hanefi mezhebine göre kurban kesme şartlarına sahip olan bir Müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Delil olarak “Rabb’in için namaz kıl, kurban kes” (Kevser, 2) ayetine ve bu manayı destekleyen hadisi şeriflere dayandırmaktadırlar. Diğer mezhepler ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kurban kesmesini ve bu konudaki delillerin kesin farziyet ifade etmemesini ileri sürerek kurban kesmenin sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.

21

ZİLKA'DE 1438

Hz. Aişe radıyallahu anha’dan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurulur: “Âdemoğlu için Allah katında Kurban Bayramı gününde kurban kesmekten daha sevimli bir amel yoktur. Bu hayvan, kıyamet günü, boynuzları, kılları ve tırnakları ile gelecektir. Şüphe yoktur ki kurbanın kanı yere düşmeden önce, Allah’a ulaşır. Bu yüzden kur-

banlarınızı gönül hoşnutluğu ile kesiniz.” (Tirmizi, Edâhî, hn: 1498)


Kurban kesmek, Hz. İbrahim aleyhisselam’dan bizlere kalan önemli bir mirastır. O, Allah Teâlâ’nın sevgisinin yıllar sonra kendisine bahşedilen evlat sevgisinin üzerinde olduğunu ispat edince Allah Teâlâ’da O’na imtihanı başarmasına karşılık kurban kesme nimetini bahşetti. Allah Teâlâ’ya yaklaşma arzusunun neticesi olarak dünya O’nun hizmetine sunuldu.

Bir Kişinin Kurban Kesebilmesi İçin Dört Şartın Bulunması Gerekir: 1. Belirli bir Mali Güce Sahip Olmak: Hanefilere göre kurbanın vacip olma ölçüsü kişinin zekât ve fıtır sadakası verecek güce sahip olmasıdır. Bu durumda olmayan bir kimse kurban kesmese bir sorumluluk olmaz. Maddi olarak sadece kurban almaya gücü yeten veya veresiye para temin ederek kurban kesen kişinin kurbanı makbuldür. 2. Müslüman olmak: Müslüman olmayanların kurban kesmeleri gerekli değildir. 3. Akıl-baliğ olmak: Maddi gücü yerinde olsa dahi akıl hastalarının ve küçük çocukların kurban kesmeleri gerekmez.

AĞUSTOS 2017

4. Mukim olmak: Hanefi mezhebine göre yolcunun kurban kesmesi gerekmez. Diğer üç mezhebe göre yolcunun da kurban kesmesi sünnettir. Kesilecek kurbanı Allah rızasını gözeterek kes-

22

mek şarttır. Öyle ki ortak olarak kesilen kurbanlarda ortaklardan birinin dahi başka bir niyet ile kesmesi diğerlerinin de kurbanlarına da halel getirir, kurban sahih olmaz. Kurban kesimi bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günü yapılır. İlk gün bayram namazı kılındıktan sonra kurban kesmek gerekir. Enes radıyallahu anh’tan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurulur: “Kim namazdan önce kurban keserse bunu iade etsin. Her kim namazdan sonra keserse onun bu ibadeti tamam olur ve Müslümanların sünnetine isabet etmiş olur.” (Buhârî, Zebâih, hn: 17; Müslim, Edâhî, hn: 1) Bayram namazının kılınmadığı köylerde ve mezralarda yaşayanlar ilk vakit olarak tan yerinin ağarmasıyla kurban kesmeye başlayabilirler. Şafii’ler “kurbanın dördüncü gününün de teşrik günlerinden olmasından dolayı kurban kesilebilir” görüşüne gitmiştir. Kurbanlar kıbleye yatırılır ve “Bismillahi Allahu Ekber” diyerek kesilir. Kurban sahibinin kurbanı kesmesi daha evladır. Ancak vekâlet yoluyla başka ehil birine de kestirebilir. Kurban sahibi kurbanın başında, “Muhakkak benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162) ayetini okumalıdır. Eğer kasten besmele terk edilirse o hayvanın eti yenmez. Kurban sahibi elini kurbanı kesen kişinin elinin üzerine koyarak kurbanı kesmeye ortaklık ederse her ikisinin de besmele çekmesi gerekir. Biri kasten besmeleyi terk ederse o hayvan yenmez. Kurban koyun, keçi, sığır ve deve türü hayvanlardan olmalıdır. Koyun ve keçi bir yaşını bitirmiş olmalıdır. Ancak koyunlardan bir yaşını doldurmadığı halde bir yaşındaymış gibi gösteren altı aydan büyüklerde kurban edilebilir. Cabir Radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Bir yaşından küçük olanı kesmeyin ancak bu sizin için zor olursa koyundan gösterişli olanı kesebilirsiniz.” (Müslim, hn: 5055)


Sığırlar iki yaşını bitirip üç yaşına, develer ise beş yaşını bitirip altı yaşına girmeleriyle kurban olmaya elverişli olurlar. Bir hayvanın kurban edilmesine engel olan özellikler Bera bin Azib radıyallahu anh’tan rivayet edilen hadiste geçmektedir. O diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem aramızda ayağa kalkarak şöyle buyurdu: “Dört şey kurbanlık hayvanlarda caiz olmaz; açıkça belli olan körlük, açıkça belli olan hastalık, açıkça belli olan topallık, iliği kurumuş derecede zayıflık.” (Ebu Dâvud, Edâhî, hn: 6) Zikredilen bu dört özellik üzerine benzeri özellikleri taşıyan hayvanın bir gözü veya iki gözünün kör olması, dişlerinin çoğunun düşmüş olması, kulaklarının kesilmiş olması, boynuzlarının biri veya ikisinin kökünden kırılmış olması, kulak veya kuyruğunun yarısından çoğunun kesilmiş olması, meme başlarının kopuk olması, doğuştan kulak veya kuyruğunun bulunmaması, ayağının kesilmiş olması gibi durumlarda kurban edilmeye engel teşkil eder. Bunun dışındaki kusurlar hayvanın kurban edilmesine engel değildir. Kurban etinin üçte birinin ihtiyaç sahiplerine infak edilmesi, üçte birinin misafire yedirilmesi, üçte birinin de kesen kişinin kendisi ve ailesinin yemesi müstahaptır. Kurban etinin uzun vadede kullanılmak gayesiyle depolanmasında bir mahzur olmaz.

Kurbanın derisi de ya uygun görülen bir yere infak edilir ya da kişi seccade gibi bir amaçla kendisi kullanabilir. Hanefi, Maliki ve Hanbelilere göre kesim esnasında besmele çekmek, unutmayan kişi için vaciptir. Delil olarak “Üzerine Allah’ın ismi anılmadan kesilen şeyden yemeyin” (En’am, 21) ayetini getirmişlerdir. Şafii mezhebi ise besmelenin sünnet olduğu görüşünü benimsemiştir. Hz. Aişe Radıyallahu anha’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Bir topluluk Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dedi: “Bazı kişiler çarşıya et getiriyorlar. Ancak onun üzerine Allah’ın isminin zikredilip edilmediğini bilmiyoruz” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Siz onun üzerine besmele çekip, yiyin” dedi. Hz. Aişe şöyle dedi: “Bunlar küfürden yeni çıkmış bir topluluktu.” (Buhari, EzZebaih ves-Sayd, hn: 5507) Onlara göre vacip olabilmesi için kesin bir emir gerekirdi. Besmele unutularak kesilen kurbanı yemekte bir mahzur yoktur. Çünkü hiçbir Müslüman bilerek besmeleyi terk etmez. Kurban kesen kişi kurbanlığa karşı şefkatli ol-

İlk dönemlerde üç günden fazla saklanmasının yasak oluşu ihtiyaca binaen olmuştu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Ben sizlere azık istemek maksadıyla gelen bedevi Araplar sebebiyle üç günden fazla kurban etlerini saklamanızı yasaklamıştım. Şimdi Allah bolluk ihsan etmiş bulunuyor. Uygun gördüğünüz şekilde saklayabilirsiniz.” (Müslim, Edâhî, hn: 5086)

malı ve onu acı çektirecek şekilde kesmemeli-

Kurban kesen kişi kurbanından gelir elde etmek gayesiyle herhangi bir parçasını satamaz.

sivriltsin ve kurbanlığı keserken rahatlatsın.”

dir. Şeddad b. Evs radıyallahu anh’tan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah her şeye iyilikle muamele edilmesini hükmetti. Öldürdüğünüz zaman en iyi şekilde öldürün, kestiğiniz zaman en iyi şekilde kesin. Sizden kurban kesen kişi bıçağını

23

ZİLKA'DE 1438

(Müslim, Essayd, hn: 5028)


| Kapak Dosya

| Ahmed İnal

YOLUMUZ DİKENLİDİR AYAĞINI SEVEN GELMESİN!!!

AĞUSTOS 2017

H

ak-batıl mücadelesinin tarihi, dünya tarihiyle eşdeğerdir. Dünya var olduğundan beri bu mücadele süregelmiş, iki yolun yolcuları da kendi davalarına davette bulunmuşlardır. Şeytan, dostlarıyla beraber insanı hakkın yolundan çıkarma mücadelesi vermiş, buna karşılık peygamber ve onlara tabi olan müslümanlar da insanlığı sürekli bir şekilde Allah'ın dinine davet etmiştir. Bu bakımdan peygamberler İslam davetinin öncüleri ve kendilerinden sonra gelecek davetçilerin lokomotifidirler. Bununla birlikte, zorluk ve imtihanlarla bezenmiş davet yolunun en çok sıkıntı çekenleri de onlar olmuştur. Kimi zaman bu yolda canlarını vermişler, kimi zaman yurtlarından çıkarılmışlar, kimi zaman da insanların tehdit ve alaylarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Maruz kaldıkları sıkıntılar bazen öyle noktalara ulaşmış ki bunun sonucunda bazıları «Ul'ül Azm» peygamberleri olarak isimlendirilmiştir.

24


Allah azze ve celle dersler ve ibretler almamız için Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin mücadelelerinden detaylıca bahsetmiş; İslam davetini insanlara nasıl ulaştırdıkları, bu yolda ne gibi zorluklarla karşılaştıkları ve tüm bunlara karşı nasıl da sebatkar oldukları hususunda müşahhas örneklerle bizlere çok canlı tablolar çizmiştir. Bu kıssaları okuduğumuzda rahatlıkla anlarız ki; bu yol bela ve musibetlerle dolu ve ancak bitmek tükenmek bilmeyen sabırla aşılacak bir yoldur. Mesela, Hz. Nuh’un kıssasını tefekkür ettiğimizde bu gerçeği iliklerimize kadar hissederiz. Bu hakikat bizi adeta çarpar. Gece, gündüz demeden gizli ve açık her türlü yolla yapılan 950 senelik bir davet; sonucunda ise savrulan tehditler, kurulan büyük tuzaklar, alaya almalar... Tüm bunların karşısında ise dağlar kadar sabit, onlar kadar sarsılmaz bir iman... Bu, ateşe atılırken İbrahim’in, Firavun’un karşısına çıkarken Musa’nın, Taifte taşlanırken Hz.Muhammed’in, ağır taşlar altında ezilirken Bilal’in kalplerinde taşıdıkları iman meşalesiydi.

için Hatice annemize “Ey Hatice! Artık uyku, istirahat dönemi geçti, cihat ve çalışma dönemi başladı” diyerek düştü yollara. Ve bu dava uğrunda gecesiyle, gündüzüyle 23 sene boyunca herşeyini ortaya koydu. Üzerine hayvan pislikleri atıldı, memleketinden hicret etmek zorunda kaldı, defalarca ölümle burun buruna geldi; ama bunların hiç biri O’nu yıldıramadı. Yıldıramazdı da zaten. Çünkü bu yükü O’na Allah yüklemişti. O, Allah’ın insana gücünden fazlasını yüklemediğini biliyor ve O’nun yardımının daima kendisiyle beraber olduğuna iman ediyordu. O, ‘davası Allah olanın destekçisi Allah’tır’ zırhıyla kuşanmıştı. Bu zırhı hangi darbe, hangi kurşun delebilirdi ki zaten! Müslümanlar olarak bizler de peygamberlerin başını çektiği bu kervanda yürümek zorundayız. Peygamberlerin attığı adımları atmaktan geri durmanın, bu kıyamı devam ettirmekten kaçınmanın ve bu yolda kendi nefis ve bedenlerimizi sanki Onlarınkilerden daha değerliymişçesine korumanın Onlar’a ve bu davaya yapılan en büyük ihanet olduğunu bilmeliyiz.

“Ey örtüsüne bürünen(Peygamber)! Kalk ta uyar!” (Müddessir, 1-2) “Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil, 5)

Peygamberlerin attığı adımları atmaktan geri durmanın, bu kıyamı devam ettirmekten kaçınmanın ve bu yolda kendi nefis ve bedenlerimizi sanki Onlarınkilerden daha değerliymişçesine korumanın Onlar’a ve bu davaya yapılan en büyük ihanet olduğunu bilmeliyiz.

25

ZİLKA'DE 1438

Bu ayetler, insanları Allah’ın dinine davet etme ve elim bir azap gelmezden önce uyarma konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e inen ilk ayetlerdendi. Allah celle celaluhu daha yolun başındayken peygamberini bu işin zorluğu konusunda ikaz etmiş, bu yolda kendisine lazım olacak hususları bildirmişti. Bu durum, halter kaldırmadan önce sporcunun kendisini ağır yüke hazırlaması gibi yahut bir kimsenin omuzlarına ağır yük yüklemeden önce ezilmemesi için onu yükten haberdar etmek gibi bir şeydi. Rasûlullah- sallallahu aleyhi ve sellemkendisine yüklenen bu yükün ağırlığını bilerek girdi mücadeleye. Bu vazifenin zor olduğunu, yoğun çaba istediğini çok iyi biliyordu. Bunun


Davet, Allah tarafından rasûllerine ve beraberlerindeki müminlere yüklenmiş ilahi bir vazifedir. Bu vazife artık peygamberlerin takipçileri olan bizlere intikal etmiştir. Onların belini büküp saçını ağartan bu görev elbette bizlerin de saçını, sakalını ağartacaktır. Onların karşılaştıkları sıkıntılar bizim de karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla onların mücadelelerini tekrar takrar okumalı ve dersler çıkarmalıyız. Yol haritamızı onlardan hareketle çizmeliyiz. En önemlisi uzun soluklu olmalı ve bu davada sabır ve sebat etmeliyiz. Çünkü bu dava sabredilmesi gereken nice sıkıntılarla doludur. Davetçi bu mücadelesinde kimi zaman “Hakkın hatırı bana dost bırakmadı” diyen Ömer olup dostlarını terk etmek zorunda kalır, kimi zaman Nuh misali evladının dalgalar arasında kaybolup gitmesinin acısını duyar yüreğinde; kimi zaman Kızıldenizdeki Musa olur yolun sonuna gelir, kimi zaman putları kırar İbrahim olur, ateşlere atılır; ama sonunda denizde yol açan, alevleri gülistana çeviren, Firavunlar karşısında Musalara yardım eden rabbi yardımını elbette ona da ulaştırır. Davetçi yeterki sabretsin, sabır yarışında düşmanlarını geçsin. Evet, bu sadece sabredenin değil daha çok sabredenin kazanacağı bir yarıştır. Allah azze ve celle’nin buyurduğu gibi: “Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Âl-i İmran, 200)

AĞUSTOS 2017

“(Ey peygamberim!) Sen rabbinin hükmüne sabret! Balık sahibi(Yunus peygamber) gibi olma...” (Kalem, 48) Hz. Yunus’un kınanmasının sebebi sabredemeyip davet vazifesini terk etmesiydi. Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “Ey Peygamberim! İbrahim gibi, İsmail gibi Nuh gibi ol!” buyurarak peygamberlerini örnek olarak sunarken burada peygamberine “Sakın ha, balık sahibi Yunus gibi olma, O’nun yaptığı hataya düşme, sabırsız davranma!” diyerek uya-

26

“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Âl-i İmran, 200)

rıda bulunuyor. İnsanlar arasında sabra en çok muhtaç olanlar davetçilerdir. Çünkü davetçi altının ateşle sınandığı gibi sürekli sınanır. İnsanlar tarafından hafife alınması, düşmanlarının çoğalması, rahatından vazgeçmek zorunda olması, dilinin dönmemesi, korkularıyla mücadele etmesi, zindanları mesken edinmesi, canından feragat etmesi gibi bir sürü imtihan vardır önünde. Bu yüzden Talut ve askerleri rablerine dua ederken "bize sabır ver" demek yerine "Ey rabbimiz! Bize sabır yağdır." nidasında bulunmuşlardı. Davetçinin sabra ihtiyacı olduğu kadar cesarete de ihtiyacı vardır. Çünkü o, defalarca insanlar tarafından reddedilmiş, yüzüne kapılar kapanmış ve dumura uğratılmıştır. Tekrar kalkabilmesi için ona yeni bir azim, yeni bir cesaret lazımdır. Aslında cesaret sadece bir işi yapmaya azmetmek değil aynı zamanda düştüğünde yeniden başlayabilmektir. Tekrar tekrar insanların kapılarını çalmak, gururunu ayaklar altına alıp yeniden yola koyulmak... Gerçekten zor bir iştir bu. Davetçinin karşılaştığı ve aşmak


zorunda olduğu bu durumu üstad Seyyid Kutub güzel bir şekilde özetlemiştir. Burada sözü O’na bırakalım: “Davetçiler istedikleri kadar reddedilsinler, yalanlansınlar, inatçılıkla, burun kıvırmakla karşılaşsınlar; ruhların ıslah olmasından, kalplerin olumlu tepki göstermesinden ümitlerini kesmeleri doğru değildir. Şayet yüz kere uğraştıkları halde insanların kalplerine ulaşamamışlarsa, yüz birinci kere de ulaşabilirler. Eğer bir kez de sabrederlerse, sürekli uğraşırlarsa, karamsarlığa düşmezlerse, kalplere giden yollar önlerine açılacaktır. Davetin yolu kolay ve tehlikesiz değildir. Kalplerin davete olumlu karşılık vermeleri o kadar çabuk ve rahat olmaz. Çünkü kalpler üzerine çöreklenmiş yığınlarca ağırlık vardır. Batılın, sapıklığın, gelenek ve göreneklerin, düzen ve rejimlerin bir sürü kalıntısı vardır. Bu kalıntıları, bu artıkları bertaraf etmek, her türlü yolu deneyerek kalpleri diriltmek, kalplerde uyarılmaya müsait bütün noktaları uyarmak kaçınılmazdır. İletişimi sağlayacak kanallara yüklenmek zorunludur. Direnilirse, sabredilirse, ümitsizliğe düşülmezse, bu uyarıcı dokunuşlardan biri hedefe varabilir. Uyarıcı dokunuş hedefine varır varmaz, o bir anda insanın iç yapısını altüst edebilir, tamamen değiştirilebilir. Zaman zaman insan dehşete kapılabilir. Çünkü bir kere uğraştığı halde bir sonuç alamamıştır. Sonra birdenbire rastgele gerçekleşen dokunuşlardan biri insanın iç yapısındaki hedefine ulaşır ve en ufak bir çaba sonucu insanın duygularını harekete geçirebilir. Oysa daha önce ne zahmetler çekilmişti.

İnsan kalbi radyo alıcısına benzer. Bunun için davetçiler, ufukların ötesinden, kalplerden gelen sinyalleri almak için, ibreyi sürekli çevirmelidirler. Çünkü bin kere denedikten sonra bir kere de uyarıcı dokunuş verici istasyona ulaşabilir. İnsanlar çağrısına olumlu karşılık vermiyorlar diye davetçinin öfkelenmesi, insanlardan uzaklaşması son derece kolay bir şeydir. Bu, rahatlatıcı bir davranıştır. Öfkeyi dindirir, sinirleri yatıştırır. Peki davet ne olacak? Çağrıyı yalanlayan ve karşı çıkan insanları terkedip gitmenin sonucu ne elde edecektir davetçi? Aslolan davadır, davetçinin şahsı değil. Davetçinin canı sıkılabilir. Ama sıkıntısını yenmeli ve yoluna devam etmelidir. En iyisi sabretmesi ve insanların sözlerinden dolayı sıkılmamasıdır. Davetçi kudret elinde bir araç niteliğindedir. Allah, insanlara sunulmak üzere gönderdiği mesajını daha iyi gözetir, daha iyi korur. Şu halde davetçi her türlü şartlarda ve her ortamda görevini yapmalı, gerisini Allah’a bırakmalıdır. İnsanları gerçeğe iletmekse Allah’ın elindedir. Kuşkusuz Hz. Yunus’un kıssasında, davetçiler için çıkarılması gereken dersler vardır. Hiç kuşkusuz Hz. Yunus’un Rabb’ine dönmesinde, zulmettiğini itiraf etmesinde, dava adamları için üzerinde düşünülmesi gereken ibret noktaları vardır. Kuşkusuz yüce Allah’ın Hz. Yunus’a yönelik rahmeti ve karanlıklar içinde pişmanlığını dile getirdiği duasına olumlu karşılık vermesi mü’minler için bir müjde niteliğindedir.” Evet, davetçi aynı çiftçi gibidir. Toprağa tohum atar, büyümesi için onu özenle sular ve meyve vereceği günü heyecanla bekler. Nasıl ki her ağacın ihtiyaç duyduğu su, güneş ve zaman bir değilse davetçinin muhatapları da bir değildir. Davetçinin karşısına bazen Ebubekirler çıkar ve tereddütsüz imanın tarihini yazar, bazen de

27

ZİLKA'DE 1438

Bu durumu benim gözümde canlandıran en iyi örnek, verici istasyonu bulmak için uğraşılan radyo alıcısıdır. Çok kere ibreyi hareket ettirirsin, götürür getirirsin; buna rağmen bir türlü istasyonu bulamazsın. Oysa sen istasyonun yerini bulmak için büyük özen gösteriyorsun, yerini de doğru tespit ediyorsun, ama bulamıyorsun. Fakat rastgele yaptığın bir el hareketi sonucu, verici dalga-

yı yakalıyorsun, sesleri, nağmeleri alıyorsun.


Ebu Sufyanlar çıkar ve sabrın sınırlarını sonuna kadar zorlar. Bir de Ebu Cehiller vardır, bunlarda çürümüş tohum misali meyve vermezler. Davetçinin yapması gereken tohum atıp sabırla beklemektir. Sadece sabretmek ve beklemek... Eşeği müslüman olur O müslüman olmaz dedikleri Ömer›i, öfkesini alamayıp bir insanın ciğerini yiyecek kadar kin ve nefretle dolu olan Hint›i imana getirecek kadar sabretmek, bir elime güneşi diğer elime Ay›ı verseniz de davamdan vazgeçmem diyebilecek kadar azmetmek... “Mü’minin misali hurma ağacına benzer. Ondan ne gelirse fayda verir. (Bezzar)

AĞUSTOS 2017

Esen rüzgarlar davetçiyi sarsabilir, azmini kırabilir, çaresiz bırakabilir. Sabır abidesi Hz. Nuh bile “Ey Rabbim! Gerçekten ben yenik düştüm, yardım et!” (Kamer, 10) diye nida etmiş, en zor anlarda bile metanetini kaybetmemiş Muhammed-aleyhisselam- dahi “Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim. Ey merhametlilerin merhametlisi, sen mustazafların rabbisin. Sensin benim rabbim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hakim olacak düşmana mı?” şeklinde dua etmiştir. Böyle durumlarda davetçi, dua silahına sarılmalı ve zorluklara karşı rabbinden yardım istemelidir. Dua ve davet aynı kökten türeyen iki kelimedir. Davet yatay dua ise dikey sesleniştir. Bu nedenle davetçinin bu yolda sebat etmesi açısından en elzem şey duasıdır. Kendisi için, davet ettiği insanların hidayeti için dua etmek... Gece vakitlerinde, rabbiyle baş başa kaldığı o sessiz sakin anlarda... Çünkü dava adamı gece yetişir. ‘Gecenin ruhbanı olamayan gündüzün fursanı(atlısı) olamaz. Gece azığını almayan gündüz yola da çıkamaz.’ Bu yazımızda davet yolunun zorluk ve çilelerinden bahsetme amacımız elbette davetçinin azmini kırıp içindeki bu alevi söndürmek değildir. Amacımız, Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ben müslümanlardanım diyen mümin kardeşlerimize bu yolda karşılaşacakları imtihanları tekrar tekrar hatırlatmaktır. Ki böy-

28

İnsanlar tarafından hafife alınması, düşmanlarının çoğalması, rahatından vazgeçmek zorunda olması, dilinin dönmemesi, korkularıyla mücadele etmesi, zindanları mesken edinmesi, canından feragat etmesi gibi bir sürü imtihan vardır önünde. Bu yüzden Talut ve askerleri rablerine dua ederken "bize sabır ver" demek yerine "Ey rabbimiz! Bize sabır yağdır." nidasında bulunmuşlardı.

lece bu mücadeleye girilmeden önce hazırlıklar yapılsın, tehlikenin nereden geleceği bilinsin ve ona göre tedbirler alınsın. Bir dostumdan dinlediğime göre bir şehit vasiyyet olarak şunu bırakmış: ‘Beni gözlerim açık olarak defnedin. Çünkü ben bu yola gözü kapalı olarak girmedim.’ Sonuç olarak; davetin hayatımızın tamamını kuşatacak bir görev olduğunu tekrar hatırlayıp tekrar yola koyulalım, zorlukları görerek ümidimizi kaybetmeyelim. Şairin dediği gibi: “Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır Göz yumma güneşten ne kadar kararsa nuru Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.”


| Kapak Dosya

Derya Fıçıcı |

HAC VE ÜMMET ŞUURU Ö

yle bir yolculuk düşünün ki, dünya gündeminizden düşmüş, günler, saatler, dakikalar yalnızca Allah’a kilitlenmiş... Öyle bir yolculuk ki, bedeniniz Mekke’ye doğru yola çıkmış, aynı zamanda içten içe de kalbinize doğrudan bir yolculuk yapıyorsunuz. Benlik duygusundan sıyrılıp bizlik, ümmet duygusuna doğru ilerleyiştir hac... Kalplerin tek tek sıhhatine kavuştuğu özüne, kulluk şuuruna, Yaratanına döndüğü, birleştiği, Allah’ın kullarının ümmet olduğu, “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk, La şerike leke lebbeyk. ınne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülke lâ şerike leke: Sana geldim, buyur Allah’ım! Çağırdın koşup geldim, emrine hazırım. Sana geldim, ortağın yoktur, koşup geldim, hamd ve nimet Sana ait, mülk de Senindir. Ortağın yoktur Senin!” diye dua ettiği, tevhid şuurunun kalplerde yeniden canlandığı ibadettir. Tek İlah’a, tek kıbleli dine teslimiyetin dünyaya haykırışıdır hac... Tevhidi direnişin başlangıç noktasından, tüm hücrelerimizle birlikte haykırmaktır hac... “İnsanlar için kurulan ilk ev Mekke’deki bütün canlılar için bereket ve hidayet kaynağı olan (Kâbe)dir.” (Âl-i İmran, 96)

29

ZİLKA'DE 1438

Tüm alemler için hidayet kaynağı, tüm alemler için kurtuluşun rehberi Kabe’dir. Kıblesi Kabe olanlar, Kabe’nin Rabbinin emir ve yasaklarına


göre bir hayat inşa etmeli, hayatının her alanında yalnızca Kabe’nin Rabbine dönmüş olmalı ve Kabe’de toplandıklarında birbirleriyle şöyle konuşmalı: “Bizler Kabe’nin Rabbine kul olanlarız. O’ndan başka İlah, O’ndan başka Rab kabul etmeyiz. Kalplerimiz, ellerimiz, gözlerimiz bu akide de birleşmeli, bu şuurla Kabe’yi tavaf etmeli, say’ı bu şuurla yapmalıyız.” Hz. İbrahim aleyhisselam’ın tevhid mücadelesini hatırlamalı. Onun kavminin sadece gök cisimlerine, gezegenlere veya onların yeryüzündeki sembolleri saydıkları çeşitli putlara tapıp, hediyeler sunmakla yetinmeyip, ayrıca kendileri gibi birer insan olan hükümdarları, kralları tanrılar olarak gördükleri, sosyal, siyasal, ekonomi ve hukuk alanında her türlü yasa koyma hakkını bu kimselere verdikleri dönemde yaşayan, kendini Rab ilan etmiş olan Nemrut’la olan mücadelesini hatırlamalı. “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” (Nahl, 120) Ümmet olmak, kalabalıkların, binlerin, milyonların biraraya gelmesi değildir. Tevhid inancını, onlarca imtihana rağmen yaşamak ve yaşatmak olduğunu Makam-ı İbrahim de tavaf namazı kılarken hissetmeliyiz. Bizlerinde bu davanın bir parçası, devamı olduğumuzun şuuruna varmalıyız.

AĞUSTOS 2017

Rabbimiz, İbrahim aleyhisselam ile o günün insanlarını aydınlığa çıkarmak istediği gibi, Kuran- Kerim ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bizler de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti olarak bugünkü karanlıkları yararak ümmet bilincine kavuşup, Beytullah’ı bu söz ve bu nizam ile tavaf etmeliyiz. İşte o zaman Kabe, ümmetin toplantı ve istişare yeri olacaktır. İslam’ın ordusunun yürüyüşü olacaktır. Şeytan taşlama yerinde bugünün siyonist, emperyalist, kominist şeytanlarına karşı da silahlanan islam ordusu oluşacaktır. Bugün küffarın bizimle mücadelesi yalnızca fü-

30

zeler, silahlar, bombalar değildir. İslam’la savaş yöntemlerinden biri de, ibadetlerin içini boşaltarak müslümanları şuursuzlaştırmak, ibadetin özünden uzaklaştırmaktır. Dolayısı ile bizler Hac ibadetinin manasını yeniden gözden geçirmeli, Onu turizm sektörüne dönüştüren anlayıştan uzaklaştırıp, fotoğraf karelerimizde ve sosyal ağlarımızda bir anı olmaktan kurtarmalıyız ki hac bizi yeniden birleştirip ümmet şuuruna kavuştursun. Nasıl ki namaz bilinci olmayan toplumun namazı onları fahşadan alıkoymuyorsa, nasıl ki tesettür bilinci olmayan müslüman kadının örtüsü, saç örtüsüne dönüştürülüp onu hiçbir kötülükten alıkoymuyorsa, aynı oyun hac ve umre ibadeti için de yapılmaktadır. Haccın; tavafın, say’ın, arafatın bilincinde olmayan toplumun hac ve umre ibadeti, seyahatten başka bir mana içermez. Hangi otelde kalacağı, kaç öğün yemek yiyeceği, yataklarının rahatlığı, çekeceği fotoğraf karelerinden başka gündemi kalmaz. Bu durumda biz müminlere düşen görev, haccın şekil şartları ile birlikte onun gerçek manasını zihinlerde yeniden canlandırmak, haccı anlatırken tevhidi vurgulamak, mücadele şuurunu, ümmet bilincini tebliğ etmek ve bunun için seferber olmaktır. Selam ve dua ile...

Tek İlah’a, tek kıbleli dine teslimiyetin dünyaya haykırışıdır hac... Tevhidi direnişin başlangıç noktasından, tüm hücrelerimizle birlikte haykırmaktır hac...


| Kapak Dosya

Ümit Şit |

HANGİ SEBEP BANA İMTİHANI KAYBETTİRDİ?

“Birbirinize düşman olarak inin! Size dünyada bir süreye kadar kalma ve yararlanma imkânı veriyorum: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan diriltilip mezardan çıkarılacaksınız.” (1) İnsanlar ve şeytanlar birbirlerine düşman olarak yeryüzüne indi. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, murat ettiği imtihan başlamış oldu. İnsanların ilki ve İslam’ın ilk peygamberi olan Hz. Âdem aleyhisselam’dan bu yana gelen peygamberler, insan topluluklarını Allah’ın razı olduğu hayat tarzına, şekline, metoduna davet ediyorlardı. Bu daveti kabul eden insanlar Allah’ın neler-

31

ZİLKA'DE 1438

den razı olduğunu ve nelerden razı olmadığını peygamberlerden ilim şeklinde öğrenerek hayatlarına tatbik ediyor ve aktarıyorlardı. Böylelikle şeytanını Allah’ın izni ile alt ediyor ve kurtuluş biletini, gerçek yurda geçiş kartını elde ediyorlardı. Peygamberlere inanmayanlar ya da inanıp ta dünyanın çeşitli nimetlerine aldananlar ise kendi elleriyle cennet biletlerini yırtıyorlar ve ateş yurdunun giriş kartlarını tercih ediyorlardı. Böylelikle bir taraf imtihanı kazanmanın mutluluğunu yaşarken, bir taraf ise imtihanı kaybetmenin üzüntüsüyle kahroluyor. Bu kahroluş; telafisi mümkün olmayan, üzüntüsü azalmayan, binlerce belki de milyarlarca keşke dedirten bir çöküş, kesin bir yenilgidir. Peki, kaybedenler imtihanlarını ne uğruna kaybetmişlerdir. Hangi sebep dünyada-


ki birkaç on yıl yerine ebedi saadet yurdunu kaybetmeye değmiştir. Kazanan insanların sebepleri olduğu gibi kaybedenlerinde sebepleri vardır. Asıl önemli olan ise bu sebeplerin makul olmayışıdır.

AĞUSTOS 2017

Bu dünyada insanlar üçe ayrılırlar. İman edenler, iman etmeyenler birde iman ettiğini söyleyip de iman etmemiş olanlar. Ahirette ise insanlar iki kısımdır. Kazananlar ve kaybedenler. Yani cennet ehli olanlar ve cehennem ehli olanlar. İnsanı cehennem yurduna taşıyan birçok sebepler gemisi vardır. Her gemi ayrı rotayı izleyerek aynı hedefe doğru yol alır. Bir gemi vardır ki hakka iman etmeyenleri taşır. Gerçek aşikâr olduğu ve ayağına kadar geldiği halde bu gerçeği yalanlarlar. Bunların başını Yahudiler ve Hıristiyanlar çeker. Arkasından ise diğer putperestler ve ideolojiperestler gelir. Bunlar cennet gemilerini yakarak cehennem kayığına çevirmişlerdir. Bu tür insanların imtihanlarını neden kaybettiklerini zikretmeye gerek duymuyoruz. Ancak iman ettiği halde imtihanlarını kaybedenleri zikretmek bize fayda sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Allah’a, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, Ahiret gününe ve kaderine iman ettiklerini söyleyenlerin hangi sebeplerden dolayı nihai hedefe ulaşmadan gemisinin battığı, batırdığı ya da yaktığını bilmek önemlidir. İmtihanı kaybedenlerin başında neye iman ettiğini bilmemek ve gereklerini uygulamamak vardır. Allah Teâlâ’yı tanımamak, gereğince takdir etmemeyi beraberinde getirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ama on-

lar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O›nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (2) Allah her şeyin sahibi iken nasıl olurda bizim yaşayışımıza müdahale etmiş olmasın ve biz canımızın istediği şekilde yaşayalım. Allah’ın üzerimizdeki planını bilmeyen ve sadece iman ettik diyerek kurtulacağını sanan insanlar vardır. Haftada bir Cuma ibadetini icra edip de farz olan beş vakit namaz ibadetini önemsemeyenler, devlete kılı kılına vergi öderken fakirlere ulaşacak zekâtı çok görenler vardır. Hayat tarzlarını medyaya ve modaya göre şekillendirenler, Kuranı ölüler arkasından okunan bir kitap zannedenler, kalplerinin temiz kâğıtlarını çıkaranlar, salih amel olarak namazlarıyla yetinenler gibi birçok Müslümanın gerçekte vahiyden beslenmek yerine tıpkı kuşların yavrularını besledikleri gibi atalarının ve dedelerinin ağızlarından beslenen ezberciler olmuşlardır. Bilmedikleri İslam’ı doğal olarak yanlış yaşamakta ve imtihanı ne yazık ki kaybetmektedirler. Allah Teâlâ ezberciler için şöyle buyurmaktadır: Kendilerine: “Gelin, Allah’ın indirdiği buyruklara uyun!” denilince: “Hayır, biz babalarımızdan ne görmüşsek onu uygularız, sadece onlara uyarız” derler. Peki, şeytan atalarını o alevli ateş azabına çağırmış olsa da mı onların peşinden gidecekler? (3) İmtihanı kaybedenler arasında dünya sevgisi yani mal, makam, şöhret gibi dünyevi istekler önünde eğilenlerde bulunmaktadır. Oysaki mülkün gerçek sahibi olan Allah’tır. İstediğine çok verir istediğinden ise kısar. Ancak dünyanın şu anki yönetim şekli kapitalizm olduğundan insanlar ya mal yarıştırmak adına dünyada para hırsı taşımakta ya da şeytanların borazanı olan medya ve medya telkini altında olan insanların fakirlik edebiyatı yapmasından

32


dolayı insanlar arasına atılan gereksiz korkudan dolayı insanlar mal biriktirme sevdasına gönlünü kapatırmış ve cennet gönlünden silinmiştir. Takdir görmeyen insanların makam aşkı cennetteki makamlarının önüne geçmiş ve dünyadaki makamını tercih ederek cennetten vazgeçmişlerdir. Allah'ın razı olması kendileri ne yetmemiş ve insanların rızasını arayarak şöhret yollarını arayanlar melekler arasındaki şöhretlerinden uzaklaşmışlardır. Dünya sevgisi bir hastalık olup tedavisi şarttır. Ancak hasta, hasta olduğunu kabullenmeden tedaviye cevap vermesi mümkün değildir. Dünya sevgisi hastalığına kapılanlarda kendilerini doğru olduğunu savunmakta ve böylece hastalık tüm vücudu ve hayatı ele geçirmektedir. Ta ki kalp ölüp karanlıklara gömülene dek.

kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (4) İmtihanını kaybedenler arasında toplum psikolojisinden ortaya çıkan çokluk psikolojisine yenilenlerde vardır. Bu ruh halinde olan insan dayanak olarak çoğunluğu kullanır. Günahlardan acı çeken vicdanını çoğunluğun hayatına bakarak kurtarmaya çalışırlar. Onlara göre bu kadar insan hatalı da şu grup mu doğru diyerek çoğunluğun gölgesine sığınır. Oysaki doğru çoklukla değil, açık bir delil ile ortaya çıkarılır. Nitekim Hz. İbrahim kendi çağındaki tek muvahhit idi. Çokluğun yanlışında şüpheye düşmedi. Tek başına yürüdü. Tek başına puta tapanlar ile mücadele etti. Allah Teâlâ İbrahim aleyhiselam hakkında şöyle buyurur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (5)

Evet, Hz. İbrahim’in aleyhiselam hayatı kendilerini dünyanın sapkın, azgın, zalim çoğunluğu ile yatıştıranlar için iyi bir ders niteliği taşır. İnsanlar bir günaha bulaşacakken vicdanı onu engeller ancak nefsine şeytan güzel göstererek çoğunluktan örnekler verir. Şu şahıslarda içki içiyor, şunlarda zina yapıyor diyerek nefsinde günahı çoğunluğu delil göstererek meşrulaştırıyorlar. Yâda muvahhit bir davetçinin İslam davetine icabet etmeyenler yine toplumu temel

33

ZİLKA'DE 1438

İmtihanı kaybedenler arasında tembel olanlarda vardır. Toplumumuz ve diğer toplumlar bir atalet hastalığı içerisinde kıvranmaktadır. Modernizm ile başlayan ve postmodernizm ile devam eden popüler kültür ile insanlar kendi kültürlerinden soyutlanarak dünyanın seküler kültürünü hayatına sokmaktadır. Popüler kültür teknolojisi ile insan hayatlarını kolaylaştırırken insanları tembelliğin egemen olduğu bir toplum kalıbının içine sürükler. Artık insanların merakları ve alışkanlıkları diğer insanlar ile aynıdır. Maddi açıdan çalışkan olanlar manevi bir tembellik ikliminde yaşam sürmektedirler. Böyle bir toplum içinde yaşayan Müslümanlarda bu tembellikten nasibini almaktadırlar. Bugün rahatın bozulmaması adına İbadette ve çalışmalarda tembellik gösteren Müslümanlar yarın malların yağmalandığı, ırzların kirletildiği, canların katledildiği, değerlerin çiğnendiği bir günde bu tembelliklerinin sonuçlarını göreceklerdir. Bu sonuçların faturası Müslüman birey ya da aile de kalmayacak ümmete çıkacaktır. Nitekim İslam coğrafyalarındaki birçok musibetin sebeplerinden biri kalpte yatan tembelliğin harekete engel oluşudur. Allah Teâlâ tembelliğin kalıbını kırarak insanları iyiye yönlendiren ve kötülüklerden sakındıranları kurtuluş ile müjdeleyen ayette şöyle buyurmuştur: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve

Bu dünyada insanlar üçe ayrılırlar. İman edenler, iman etmeyenler birde iman ettiğini söyleyip de iman etmemiş olanlar. Ahirette ise insanlar iki kısımdır. Kazananlar ve kaybedenler. Yani cennet ehli olanlar ve cehennem ehli olanlar.


alarak hakkı ret etmektedir. Hatta birçok âlim bile yanılabilirken kitap okumaktan aciz cahil kalabalıklar mı doğru yoldadır. Allah Teâlâ bu çoğunluklar hakkında şöyle buyurmaktadır: “…Doğrusu Allah insanlara lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmezler.” (6) …”Onlardan çoğunun kâfirleri veli edindiklerini görürsün.” (7) …”Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (8) “ Eğer dünyada bulunan insanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sırf zanna uyarlar ve kafadan atarlar.” (9)

AĞUSTOS 2017

Evet, bunca ayete rağmen hala sapkın çoğunluğa uymayı sürdüren insanlar imtihanı kaybetmek için direnmektedir. İmtihanı kaybedenler arasında sabır ilacını içmeyenlerde bulunmaktadır. Sabır ilacını içmeyenler sakinliklerini koruyamadıkları gibi istikrar sorunu da yaşayarak tünelin sonunu görmeden trenden atlarlar. Tünelin sonundaki aydınlığa kavuşmak zor gelince trenden atlayarak tünelin karanlığına razı olurlar. Bu durum imtihanı kaybetme ile sonuçlanır. Belaların derecelerine, ibadetlerin sürekliliğine, günahların çekiciliğe, hayırların meleklerine, nedenlerin takdirine, duaların gereklerine, küfrün karanlığına, karanlığın sonuna, sonun başlangıcına kadar sabretmek gerekmektedir. Aksi takdirde nefsimiz günahlara meyilli yaratılmıştır. Bu nefse sürekli kötülüğü emreden bir düşmanda sürekli yanı başındadır. Şeytan sabırlı olmayan kulları kadına ve eşyaya tapınma, lidere yaranma, koltuğa dayanma, zevklere köle olma gibi birçok ağ içine sürükleyerek hapis olması için çaba sarf eder. Ne yazık ki günümüzde şeytanın varlığını ve görevini unutan birçok şükürsüz kitleler vardır. Bu kitlelerin sabır taşını kırdığını ve imtihanı kaybederek ilerlediğini müşahede ederiz. Her zorluk bir imtihandır ve her imtihan kilidinin anahtarı sabır ile Allahtan yardım istemektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sabır göstererek

34

ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (10) İslam’ın davetçileri saydığımız birçok sebeplerden ötürü insanlara tebliğden, hayır çalışmalarından ve birçok hayrın ve ecrin kol gezdiği ortamlardan çekilerek kabuğuna sığınmıştır. Tıpkı bir kaplumbağa gibi yaşamaktadırlar. Arada bir kafasını kabuğundan dışarı çıkararak şöyle derler: “bizde eskiden sizin gibiydik”, “biz neler gördük neler”, “ siz hala orada mısınız “ , “ bizde sizin gibi gençken insanları kurtarmaya çalışırdık” gibi sabırdan eser kalmamış sözler sarf ederler. Basiretin esamisi silinmiş, dünyanın dibine batmış ahiret yurdunu ötelerde bir yer gibi tasavvur etmiş insan karakterlerine bürünmeleri, birçok insanın imtihanını kaybetmesine sebep olmuştur. İnsanların imtihanlarını kaybetmeleri için sürekli sebep üreten fabrikalar vardır. Bu fabrikaların yöneticileri ise kâfirler olup, Müslümanları müşteri edinmişlerdir. Hem de medya hipnoz araçlarıyla razı ederek sebepler pazarlamaktalar Müslümanlar ise sebepleri denemeksizin almaktadırlar. Bu sebepler bize dünyayı kiralarken, ahireti yani gerçek hayatı kaybettirmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’ım gerçek hayat ahiret hayatıdır.” (11) ------------------------1. Araf 24,25 2. Zümer 67 3. Lokman 21 4. Ali imran 104 5. Nahl 120 6. Bakara 243 7. Maide 80 8. Maide 81 9. Enam 116 10. Bakara 153 11. Buhari, Müslim


| Nebevi Aile

| Nebevi Aile

Halime Yılmaz |

ISMARLAMA ÇOCUK E

llerimizdeki ve yeryüzündeki tüm nimetler sebebiyle, sahip olduğu tüm isim ve sıfatlar adedince merhametin membaı olan Rabbimize hamd-u senalar olsun ve onun kullarına duyduğu sonsuz acıma ve merhameti nedeniyle alemlere rahmet olarak gönderdiği sevgili nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e salat-u selamlar olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, inayeti, hidayeti ve muhabbeti bütün Müslümanların üzerine olsun.

Müslümanın hayat taşının temeli ve merkezini oluşturan nasslar ve insan deneyimleri, merhametin ve onun Allah tarafından belirlenen ölçülerin dışına çıkmamasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bir kutsi hadiste “Rahmetim gazabımı geçmiştir.” buyuran merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz, bu şerefli sözüyle merhametin, şefkatin, acıma duygusunun iman, istikamet ve basiret ile yoğrularak her işte öncelenmesinin lüzumuna delalet etmektedir sanki. Diğer yandan kulları arasından kendisine en sevimi olduğunu bildiğimiz habibi Muhammed aleyhi’s-selam‘ı ‘âlemlere rahmet’ diye tavsif etmesi merhametin, her güzel olarak bilinen şeyi kolaylaştırıp süsleyen çok

35

ZİLKA'DE 1438

Merhamet varlığın özü, sevginin temeli ve güzelliklerin ana kaynağı olan Hak Teâlâ’nın kullarına bahşettiği kaliteli, sağlam ve doğru bir yaşam için zaruri bir fıtri duygudur. Merhamet ve acıma duygusunun içinden çekildiği hiçbir şey yoktur ki o şey çirkinleşmesin. Fazla dozda verilip olması gerekeni aşan merhamet ise, merhamet değil olsa olsa bunun failinin içini rahatlatmak için uydurduğu bir kılıftır. Bu

nev’i den olan bir tutum ise hem sahibine hem de muhatabına zayiat vermeye sebep olan bir zulüm çeşididir diyebiliriz. Zira zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır.


elzem bir duygu olduğuna işaret etmekte değil midir?

olan Allah’ın merhametinin yanında okyanusta bir damla mesabesindedir.

Merhamet, bir yanağına vurana öbür yanağını çevirmek değil, bunu yapanı affedip onun akıbetini düşünerek doğruya giden yolu hikmet şuuru ile ona göstermektir. Merhamet, uyuyorken kıyamayıp çocuğunu veya başka bir sevdiğini namaza kaldırmayarak son derece dar bir kafa ile olaylara bakıp ne kadar merhametli olduğu ile övünmek değil; çoluğunun çocuğunun, akrabanın komşunun, hatta ilgi alanına giren tüm insanların tüm yaşamını, bilakis ahiretle beraber iki cihan hayatını düşünüp herkesi Allah’ın sınırlarını korumaya uygun bir yolla davet etmektir. Ve bunu her fırsatta yapmaktır, tüm zorluklara rağmen hem de.

Anneye çocuğunu sarıp sarmalasın, onu dış etkenlerden koruyup kollasın diye rahmi veren Allah, anne ile çocuğu arasında müthiş bir bağ oluşması için-ki bu hikmetlerinden sadece biridir- dokuz ay boyunca etle kan teması kurarak normalde bir insanın birkaç saat bile taşımakta zorlanacağı ağırlığın severek ve isteyerek hamili olma içgüdüsünü yerleştirmiştir. Beraberinde içindeki o mucizevi bebeği doğurduktan sonra sahiplenmesi ve merhametle sarması için aralarında muhteşem manevi bir bağ meydana getirir ve daha önce annenin hayatında hiç olmayan bir varlık, dünyaya geldikten sonra onun canından daha kıymetli hale geliverir. Anne rahmine dilimizde rahim deriz. Rahim merhamet anlamına gelir. Demek ki merhamet daha meni anne karnına düşmeden başlamaktadır. Bilakis o meninin sahibi olan babayı seçmeden başlar. Kendisinden sonra zürriyetini devam ettirecek olan evlatlarına merhamet duygusunu taşıyan bir anne ve ya bir kadın, o zürriyetin kaynağını çok iyi seçmelidir.

AĞUSTOS 2017

Merhametin kâmil manasını isteyenler için söylüyorum. Merhamet eşittir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in o mübarek şahsiyeti, direktif ve tavsiyeleridir. Onun ölümsüz, ebedi olan Rabbi, haliki, onun için aziz kitabında şöyle buyurmaktadır: “Eğer sen katı kalpli ve sert olsaydın etrafından dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmran, 159) Annelerin evlatlarına duydukları fıtri merhamet ise herkesin malumudur. Bu merhametten kaynaklı nice destanımsı fedakârlıklara sahne olmuştur bu dünya. Fıtratı bozulmamış bir anne çocuğu için kendi canını, malını ve her şeyini karşılıksız ve samimi bir şeklide feda edebilen tek varlıktır. Hiç düşünmez mi nankör insan, bu güzel duyguyu anne ve çocuğuna yaşatan, merhametin gerçek sahibi Allah’tır. Bilir ama görmezden gelir, bazen unutur o celle celaluhu hayatında yokmuş gibi davranır da bu yüzden Mevla Teâlâ tarafından unutulur farkına bile varmaz. Belki de bu nisyan ve nankörlüktür tüm çıkmazlarının sebebi. Onu da atlar ve ya üzerini kapatır, aciz Âdemoğlunun cılız ve zayıf tecrübelerine sığınarak birçok kere. Hâlbuki anneye verilen o eşsiz ve başka kimsede olmayan merhamet duygusu, onun maliki

36

Merhamet varlığın özü, sevginin temeli ve güzelliklerin ana kaynağı olan Hak Teâlâ’nın kullarına bahşettiği kaliteli, sağlam ve doğru bir yaşam için zaruri bir fıtri duygudur. Merhamet ve acıma duygusunun içinden çekildiği hiçbir şey yoktur ki o şey çirkinleşmesin.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlar her güzel iş. Neden âlim ya da semi’ olan Allah’ın adıyla değil de merhametin hakiki anlamlarını ifade eden bu iki isim iledir her şey. Bunun tek bir açıklaması olabilir. O da şudur: Merhamet, her güzelliğin temeli, her iyiliğin aslı ve her hayrın başında olmalı ve o unutularak bir adım dahi atılmamalıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da hatadan kaçınmak imkânsızdır. Ama her güzel işte besmele çekmeyi emretmek suretiyle Rahman olan Allah bunu bize hatırlatır. Merhamet… Merhamet… Merhamet… Çağımızda en çok aklımızdan çıkmış ve körelmeye yüz tutmuş bir duygu haline gelmiş durumda. İşin en garip ve kötü yanı, en çok annelerde dünya hırsı ve sevgisi, yanlış inanışlar, toplum baskısı vb. sebeplerle bu duygunun bastırılıp ötelenmesidir. Bir annenin en büyük yitiğidir belki de evladına merhametini kaybetmesi. Onu aramalı ve bulmalıdır bir an önce anne. Çünkü Müslüman nesillerin geleceği ve zaferi onun merhametinde saklıdır.

“Kreşler ve huzur evleri sanayi toplumunun ürettiği yapay mekânlardır ve özgürlükçü modern ailenin bir dramıdır. Kreşlerde çocuklar annesiz babasız büyürken, yaşlılar da huzur evlerinde ölümü bekler.” (1) Bir anne çocuğunun gerçekten güzel ve geleceğinde sağlam bir karaktere sahip bir birey ol-

37

ZİLKA'DE 1438

Bir çocuk doğduktan sonra her şeyden çok annesinin şefkatli bakış ve gülüşlerinde arar huzuru, mutluluğu ve güveni. Başka hiç ama hiç kimse ona bunu veremez. Bilhassa da ilk çocukluk çağlarında başkalarının kollarında büyümek zorunda kalan çocukların bedenleri ve boyları büyür belki ama ruhları küçük kalır ve bu durum ömrü boyunca silinemeyecek izler ve etkiler bırakır o küçücük kalp ve ruhlarında. Bundan dolayı özellikle ilk çocukluk yıllarında annenin yanında büyümelidir çocuk. Annenin merhametini doyasıya tatmalı ve anne evladını bu duyguya en çok ihtiyacı olduğu bu zamanlarda bundan onu mahrum etmemelidir. Böyle bir hak vermemiştir çünkü Rabbi ona. İlk iki yıl anne sütünden hiçbir gerekçe sunmadan bebeğini mahrum eden anneye, ahiretteki cezasının göğüslerine yılanların yapışarak cezalandırılması şeklinde olduğunu belirterek bundan sakındırmıştır peygamberlerin sonun-

cusu sallallahu aleyhi ve sellem. İki yıl boyunca emzirmenin maddi faydaları bir kenara dursun, anne ile çocuk arasında başka hiçbir şeyle sağlanması mümkün olmayan muhteşem duygusal bir bağ oluşmasına sebep olur. Çocuk anneyi emerken onun gözlerine bakar, annesinin gözlerinde gördüğü güven sebebiyle her şeyin yolunda olduğunu düşünerek ilerde emin ve güvenilir bir kişilik olma ihtimali artar. Annesinden gerçek ve yeterli bir merhamet alan bir insanın geleceğinde merhametli bir yaşantı yaşaması yüksek muhtemeldir. Çünkü rüzgâr eken fırtına biçer, merhametli bir tohum eken, merhametli bir meyve toplayacaktır. Küçüklüğünde çocuğunu başka ellere teslim eden bir anne, ileride yaşlandıklarında anne ve babasını huzur evine vermesinin normal olduğu mesajını vermiş olur. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurmuştur merhametin beşiği o güzide Rasûl sallallahu aleyhi ve sellem.


masını istiyorsa gözünün nurunu hiçbir kadına teslim etmemelidir. Ismarlama çocuk yetişmez, sadece büyür ama büyük ihtimalle çürük meyveler verecektir. Hiçbir kadın başka bir çocuğa annesinin sevgisini veremez. Zaten anne kadar çocuğu hiç kimse sevemez.

rum, birçoğu çok iyidir. Ama bu iş başkalarına

Çalışan anneler çocuklarıyla beraber geçirdikleri zamanı yetersiz buldukları için bir süre sonra çocuklarına karşı kendilerini suçlu hissetmeye başlıyorlar. Bu suçluluk duygusuyla birçok yanlışa imza atıyorlar, bunlardan bazısı: Çocukların her istediklerini yapmaları. Eve geldikten sonra tüm zamanlarını çocuklarına ayırmaları, ev işlerini ve eşlerini ihmal etmeleri. Suçluluğu telafi etmek için çocuğa sürekli bir şeyler almaları.(Çocuğun zihnine, ‘Ben bunları sana almak için çalışıyorum’ imajı vermeleri) (2)

Söylemeden edemeyeceğim: “El, elin eşeğini,

Her hatanın bir telafisi vardır belki ama çocuk eğitimindeki hataların telafisi çok zordur. Aynı çamur gibidir. Çıksa da çocuğun ruhunda ömür boyu izi kalır.

AĞUSTOS 2017

Davud Can’ın ‘Eğitim evde başlar’ kitabında anlattığı bir hikâye ile yazımı neticelendirmek istiyorum: Çalışan bir anne, çocuğunu bakıcıya teslim edip işine gidiyor. İş yerindeyken içini tarif edemediği bir sıkıntı basıyor. Çocuğunun başına bir hal geldiğini düşünerek müdüründen izin alıyor, doğru evine geliyor. Sessizce merdivenlerden çıkıp yine sessizce dış kapıyı açıyor, içeriden, televizyondaki bir dizinin sesi geliyor; fakat uykuda olmaması gereken çocuğunun sesini duyamıyor. Yüreği güm güm atmaya başlıyor ve aynı sessizlikle odaları kontrol etmeye başlıyor. Oturma odasının kapısını da sessizce açınca gördüğü manzara karşısında donup kalıyor. Evet, tablo şu: Bakıcı kendisine bir çay demlemiş, çayın yanına çerez de koymuş, yere iki ayağını uzatarak oturmuş, sevdiği dizinin sesini de bayağı yüksek açmış. Bu arada 9-10 aylık çocuğu da bakıcının, ağzına uzattığı ayak parmağını emmekle meşgul. Bütün bakıcıların kötü olduğunu söylemiyo-

38

emanet edilmeyecek kadar önemli olduğu için anlatıyorum. Eğitimle ilgili o kadar kitap okudum, hiç birinin, ‘çocuğunuzu bakıcıya verin. O sizden daha iyi bakar’ dediğini okumadım.

türkü çağırarak ararmış.” (3) Sözümüzü merhametin kaynağı, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’a hamd ederek sonlandırıyoruz…

-------------------------

1. Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç (Eğitim Evde Başlar-Davut Can, Hayat Yayınları) 2. (a.g.e) 3. (A.g.e)

Anneye çocuğunu sarıp sarmalasın, onu dış etkenlerden koruyup kollasın diye rahmi veren Allah, anne ile çocuğu arasında müthiş bir bağ oluşması içinki bu hikmetlerinden sadece biridir- dokuz ay boyunca etle kan teması kurarak normalde bir insanın birkaç saat bile taşımakta zorlanacağı ağırlığın severek ve isteyerek hamili olma içgüdüsünü yerleştirmiştir.


| Davet Önderleri

Cihan Malay |

İslam Tarihinin İlk Başkadısı (Kâdı’l-Kudat): İmam Ebu Yûsuf (731-798) O, İmam İmam-ı A’zam Ebu Hanife (rahimehullah)’ın yetiştirdiği ve onun fıkhını insanlara aktaran en büyük talebesidir. Hanefi fıkhı hususunda ilk kitap yazan da odur. Talha bin Muhammed bin Ca’fer der ki: “Ebu Yusuf, İmam-ı A’zam’ın talebeleri arasında en büyük ilme sahip olanıdır. İmam-ı A’zam’ın ilmini bütün yeryüzüne yayan odur.”

DOĞUMU

Dedesi Sa’d b. Habte, İslam’ı kabul ettikten

Asıl adı Yâkub b. İbrâhim b. Habib el-Ensâri elKûfî olan Ebu Yusuf (rahimehullah), h.113/731 yılında Kûfe’de fakir bir ailede dünyaya gelmiş, Yusuf adlı bir oğlu bulunduğu için Ebu Yusuf künyesiyle meşhur olmuştur.

sonra Hendek Savaşı’na katılmış ve bu savaşta büyük fedâkarlıklar sağlamıştır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bunun üzerine ona şöyle duada bulunmuştur: “Allah neslini said

39

ZİLKA'DE 1438

kılsın.” Dedesi daha sonra Kûfe’ye yerleşmiş,


vefatına kadar da oradan ayrılmamıştır. (Ebu Yûsuf bu hadiseyi övünçle hatırlar ve “O anın bereketi şu an bile bizimle beraberdir” derdi.) Cenazesi Zeyd bin Erkam (radiyallahu anh) tarafından kıldırılmıştır. (1) Babası, o çok küçükken vefat etmiş, annesi ile birlikte babasının vefatının ilk yıllarında günlük nafakalarını dahî temin edemeyecek derecede sıkıntı içinde bir hayat sürmüştür.

İLMİ ŞAHSİYETİ Devrin önde gelen hadis üstadlarından 12 yaşlarında ders almaya başlayan Ebu Yûsuf, daha sonra fıkha yönelmiş ve 15 yaşlarından İbn Ebi Leylâ’nın ders halkasına katılmıştır. Dokuz yıl ondan dersler almış ve ardından Ebu Hanife’nin ders halkasına devam etmiş ve hocasının vefatına kadar 17 yıl boyunca yanından hiç ayrılmamıştır. “İhtilâfu Ebu Hanife ve İbn Leylâ” adlı kitabı yazarak, bu iki hocasının ihtilâf ettikleri meseleleri ele almıştır. Kitabı öğrencisi İmam Muhammed rivâyet etmiştir. Ebu Hanife ile İbn Ebi Leylâ’nın hayatındaki değerini şöyle dile getirmiştir: “Dünyada Ebu Hanife ile İbn Ebi Leylâ’nın ders meclisine oturmayı sevdiğim kadar başka bir meclis yoktur. Ebu Hanife’den daha fakih, İbn Ebi Leylâ’dan daha hayırlı kimse tanımadım.” İlim çevreleri arasında da şu söz meşhurdur: “Eğer Ebu Yûsuf olmasaydı, ne Ebu Hanife’nin ne de İbn Ebi Leylâ’nın adı anılırdı. O, onların görüşlerini yaydı.”

AĞUSTOS 2017

Yetim olup fakir bir ailesi olduğundan bir dönem ilim tahsili gördükten sonra ilme kısa bir ara vermiş, ardından Ebu Hanife onun ilimdeki kıymetini görünce ekonomik yardımıyla onun ilim tahsiline devam etmesini sağlamıştır. Onun bu durumunu öğrencisi Yahyâ bin Âdem, kendisinden şöyle nakleder: “Ben hadis ve fıkıh ilmini öğrenmek isterdim. Çok fakir

40

olup hiç param yoktu. Babam da vefât etmişti. Bir gün ben Ebu Hanife’nin yanında iken, annem çıktı geldi ve “Ey oğlum, sen onunla bir değilsin, onun ekmeği pişmiş, yemeği hazırdır ama sen çalışmaya muhtaçsın” dedi. Ben de annem için çalışmayı ve ona hizmet etmeyi seçip, ilim öğrenmekten vazgeçmeyi düşündüm ve buna karar verdim. Bir gün hocam Ebu Hanife, beni talebeleri arasında göremeyince çağırttı ve “Seni bizden ayıran sebep nedir?” buyurdu. Ben de “Geçim sıkıntısı” dedim. Meclis dağılıp yanındakiler gidince, bana ihtiyacım olan birçok şeyi ihsân etti. Verdiği şeyler arasında epey bir miktar gümüş para da vardı. Sonra buyurdu ki, “Bunları harca, bitince bana bildir fakat ders halkamızdan ayrılma.” Verdiği para bittiği gün, daha kendisine durumu arz etmeden tekrar verirdi. Her zaman devam eden bu hâlini görerek, “Benim paramın bittiğini ona Allahu Teâlâ bildiriyor, kerâmetiyle anlıyor” diye düşündüm. Hocamın bu ihsân ve ikramına kavuşmak sebebiyle huzurunda ilimden de maksadıma kavuştum. Allahu Teâlâ ona en iyi mükâfat, mağfiret ve karşılıklar versin.” Ebu Yusuf’un ilmi seviyesini, ciddi bir rahatsızlık geçirdiği bir evrede hocası Ebu Hanife’nin kendisini ziyareti sonrasında söylediği şu sözlerde görebiliriz: “Eğer bu genç ölürse, insanların en âlimi olarak toprağa girer.” (2) Ebu Yûsuf, Ebu Hanife’den bir yandan dersler alırken, diğer bazı ilim adamlarından da dersler aldığını şöyle dile getirmiştir: “Ebu Hanife’den ilim tahsil ederken, hadis hocalarından da hadis almaya devam ediyordum.” Devrindeki çok sayıda hadis âlimleri görüşüp onlardan hadis alan Ebu Yûsuf, kuvvetli hafızası ile hadisçiler tarafından da mümtaz bir kişi olarak kabul edilmiştir. Ebu Yusuf, Ebu Hanife’ye talebe olduğu yıllarda evlenmiş ve aynı maddî sıkıntıları devam etmiştir. Bu döneminde de hocası maddî konularda kendisine çokça destekte bulunmuştur.


Ebu Yusuf’un üstün bir zekâya, güçlü bir hâfızaya sahip olduğunun delillerinden biri hocası Ebu Hanife’nin talebelerinden Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî’nin aktardığı şu rivayettir: “Ebu Yusuf bir hac yolculuğu sırasında hastalanmış, kendisini ziyarete gelen Süfyân b. Uyeyne’den dinlediği kırk hadisi ileri yaşına, yolculuk yorgunluğuna ve hastalığına rağmen ezberlemiş, sonra da etrafındakilere yazdırmıştır.”

Ebu Yusuf, hocasından gördüğü maddî ve manevî destek karşısında hep vefâlı davranmış ve her namazından sonra hocası için de dua etmeyi ihmal etmemiştir. El-Muvaffak el-Mekki, Ebu Hanife’nin ilim halkasının önde gelenlerini zikrettikten sonra şunları söylemiştir: “Ebu Hanife’nin metodu, aralarında istişâre ile idi. Meclisinde bulunanları göz ardı edip kendini baskın yapmazdı. Bunu kendinin bir ictihad metodu olarak ve Allah’a, Rasûlu’ne ve mü’minlere karşı samimiyetindeki titizliği sebebiyle yapardı. Meseleleri tek tek zikreder; talebelerinden olan bilgileri dinler, kendi bildiğini söyler ve onlarla bir ay veya daha fazla konu üzerinde tartışır, ta ki o konuda görüşlerden biri üzerinde karar kılınırdı. Daha sonra Ebu Yusuf bunu asıllara yazardı.” (3) O, İmam İmam-ı A’zam Ebu Hanife (rahimehullah)’ın yetiştirdiği ve onun fıkhını insanlara aktaran en büyük talebelerindendir. Bu hususta ilk kitap yazan da odur. Talha bin Muhammed bin Ca’fer der ki: “Ebu Yusuf, İmam-ı A’zam’ın talebeleri arasında en büyük ilme sahip olanıdır. İmam-ı A’zam’ın ilmini bütün yeryüzüne yayan odur.”

Fakat onlar bir cevap veremediler. Ebu Hanife soruyu cevapladı. Ardından uzunca bir süre başını öne eğip, düşündü. Sonra başını yukarı doğru kaldırdı, bu sırada gözleri dolu dolu oldu ve şöyle dedi: “Allah’ım, böyle yapmakla sadece senin rızanı amaçlıyorum!” (4) Bu hususla ilgili İmam Ebu Yusuf şöyle bir olayı nakleder: “Bir gün İmam Ebu Hanife’nin yanına girdim, üzüntülü idi. Ona soru sormaktan çekindim. Biraz sonra başını kaldırdı ve: “Ey Ebu Yusuf! Baksana, Yüce Allah içinde bulunduğumuz bu durumdan dolayı bizi sorguya çekecek!” dedi Ben de: “Müçtehide düşen sadece ictihat etmektir” dedim. Bunun üzerine, başını kaldırıp: “Yüce Allah’ım! Ne olur bizi ağır sorguya çekme!” diye dua etti. (5) Onun hem hadis hem de fıkıh ilmini öğrenmesinin getirdiği önemli bir sonucu, talebesi Bişr b. el-Velid hocası Ebu Yusuf’tan şöyle nakleder: “A’meş bana bir mesele sordu. Ben de cevap verdim, bana dedi ki, ‘Bu cevabı nereden söylüyorsun?’ Ben, ‘Bize rivayet ettiğiniz hadisten’ dedim. Sonra A’meş: ‘Ey Yakub! Sen doğmadan önce ben bu hadisi ezberlemiştim, te’vilini şu anda öğrendim’ dedi.” (6) Ahmed b. Hanbel, hocası Ebu Yusuf ile ilgili der ki: “Kendisinden ilk hadis yazdığım zat, Kadı Ebu Yusuf’tur. Ondan sonra diğer insanlardan hadis yazmaya başladım.”

41

ZİLKA'DE 1438

Abbasiler zamanında vezirlik yapan Yahya b. Halid, Ebu Yusuf’un fıkıh ilmindeki konumunu şu sözler ile dile getirir: “Ebu Yusuf, bizim yanımıza geldi, en az bildiği fıkıh idi ancak onun fıkhı ile de doğu ile batının arası dolmuştur.”

Mâlik b. Miğvel anlatıyor: “Ebu Hanife’nin ilim meclisine çok katıldım. Bir gün kendisine bir mesele soruldu. Konuyu orada bulunan arkadaşlarına arz etti.


Ebu Yusuf’un ilmi hakkında İmam Taberî de

Ebu Yusuf, o dönemde revaçta olan akaid ve

“Kadı Ebu Yusuf Yakup b. İbrahim, fakih ve âlim

kelâm konularında zaman zaman tartışmalara

idi. Hadis bilirdi. Hadisleri ezbere bilmekle ta-

katılmış, döneminin tartışmalı kelâmî mesele-

nınmıştı. Muhaddislerin dersine gelir, bir derste

lerine de değinmiştir. Meselâ Kur’ân’ın mahlûk

elli altmış hadis ezberler, sonra dersten kalkınca

olduğu görüşünü benimseyenleri sert bir dille

bunları yazdırırdı. Çok hadis bilirdi” demiştir.

tenkit etmiş, böyle kimselerle konuşup selâm-

O, fıkıh ve hadis bilgisinin yanı sıra tefsir, belâgat, kelâm, siyer ve meğâzî sahalarında da dönemin seçkin âlimlerinden biri olmuştur. Ebu Hanife’nin derslerine devam ettiği yıllarda Kûfe’ye gelen ünlü tarihçi Muhammed b. İshak’tan İslam Tarihi (Meğazî) dersleri almıştır. Ebu Hanife’nin yerine geçen Züfer b. Hüzeyl’in vefatının ardından Kûfe fıkıh hocalığını devralan Ebu Yusuf, pek çok önemli şahsiyete hocalık yapmıştır. Bunlar arasında İmam Mu-

laşmanın bile doğru olmadığını söylemiştir. Yine Ebu Yusuf’un, müteşâbih âyetlere inanılıp başka kavimlerle ilgili kıssalardan ibret alınmasını tavsiye ederek bu konularda tartışmayı hoş görmemiştir. Ebu Yusuf, Hz. Peygamber ve ashabının iman konularını hiç tartışmadıklarını, sadece amelî meseleleri konuştuklarını ifade eder, itikâdi konularda cedelci ve tartışmacı bir tavır benimseyenlerden yüz çevirmenin Allah emri olduğunu söylerdi.

hammed b. Hasan eş-Şeybani, İmam Ahmed b.

Ebu Yusuf, müctehid seviyesinde bir ilmî se-

Hanbel, Bişr b. Velid, Hilal b. Yahya, Hasan b.

viyeye sahip bir kimsedir. “Müslüman nerede

Ziyad el-Lülüi, Esed b. Furat sayılabilir.

bulunursa bulunsun İslam hükümlerine bağlıdır”

İlmî çevrelerde şu söz meşhurdur: “Fıkhı Abdullah b. Mes‘ud (radiyallahu anh) ekti, ‘Alkame (rahimehullah) suladı, İbrahim en-Nehâi (rahimehullah) hasat etti, Hammad (rahimehullah) öğüttü, Ebu Hanife un yaptı, Ebu Yusuf (rahimehullah) hamur yaptı, İmam Muhammed (rahi-

diyerek ilim sahibi kimsenin bazı meselelerde hocasına muhâlif fetvalar verebileceğini ortaya koymuştur. Nitekim kendisi birçok mevzuda Ebu Hanife’den farklı görüşler ortaya koymuş ve bunları ilgili ayet ve hadisler ile desteklemiştir.

mehullah) ekmek yaptı ve insanlar o ekmeği yi-

Bezzâzî, Kâsım b. Züreyk’ın Ebu Yusuf’u yata-

yorlar.” (7)

ğının üzerinde ufacık cüssesiyle görünce hayret ederek, “Allah, ilmi bir kuşun kursağına koymayı dileseydi koyardı” dediğini rivayet etmekte, bundan da onun küçük yapılı bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. (8)

“Eğer Ebu Yûsuf olmasaydı, ne Ebu Hanife’nin ne de İbn Ebi Leylâ’nın adı anılırdı. O, onların görüşlerini yaydı.”

Faydalı İlim Okutmak, Hastalığın Şiddetini Hissettirmez Ebu Yusuf, bir defasında hacda hastalandı. Hastalığı ağırlaştı. Zayıf ve dermansız idi. Fakat hiç durmadan sorulan suâllere cevap veriyordu. Kendisine “Hastasınız, yorulmayın yoksa hasta-

AĞUSTOS 2017

lığınız artar” denildiğinde, şöyle dedi: “Faydalı ilim okutmak, hastalığın şiddetini hissettirmez.”

42


‘Bilmiyorum’ Demenin Fazileti Adamın biri bir gün Ebu Yusuf’a soru sorar. O da “Bilmiyorum” diye cevap verir. Bu cevabı duyan adam sinirlenerek “Nasıl olur da bilmezsin. Hazineden şu kadar maaş alıyorsun” dedi. Ebu Yusuf da sakince şöyle dedi: “Kardeşim, bize bildiğimiz kadar para veriyorlar. Yok, eğer bilmediklerimize göre para alsaydık, hazine yetmezdi.”

Son Anlarında Bile İlme Düşkünlüğü Ömrü ilimle geçen büyük müctehidin ömrünün son anlarını, talebesi Kadı İbrahim bin Cerrah şöyle aktarıyor: “Ebu Yusuf hastalandığında ziyaretine gittim. Gittiğimde onu baygın halde buldum. Ayılıp kendisine gelince: “Ey

naklarda kaydedildiğine göre 782 yılında kadılık görevine getirildi. Ebu Yusuf, Halife el-Hadi döneminde de bu görevine devam etmiş, Hârun Reşîd döneminde

İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi.

önce ilk defa “Kâdi’l-Kudât (kadıların kadısı)”

Ben: “Bu durumda bunu mu müzakere edece-

ünvanını almış, sonra da bütün hüküm işlerin-

ğiz?” deyince, şöyle dedi: “Bir beis yok. Bu me-

de hüküm verdiği için “el-Kâdi’l-Kudâtü’d-Dün-

seleyi tetkik edelim ki belki bilmeyen bir kimse

yâ” ünvanı ile anılmıştır. On altı yıl kadılık yap-

öğrenip kurtulur.”

mış ve bu vazifesi sırasında da halkın suallerine

Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasikinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yoksa binekli olarak mı?” Ben: “Binekli olanı” dedim. Bana,“Hata ettin” dedi. Ben, “Yürüyerek,” dedim. Yine: “Hata ettin,” dedi. Ben: “Allah sizden razı olsun, o halde siz söylesin,” dedim.

fetvâ vermiş, meselelerini çözmüştür. Hârun Reşîd’e, “Ebu Yusuf’a niçin bu kadar çok değer verdiği” sorulduğunda, “İlimdeki kemâli, hâfıza gücündeki üstünlüğü, mezhepteki istikâmeti ve dindeki muhafazakârlığı sebebiyle” cevabını vermiştir. Onun kadılığı hak edecek bir ilmî seviyede

O da şöyle açıkladı: “Dua için durulan cemrelerde en faziletli olan yürüyerek taşları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerdeyse en faziletli olanı binekli olarak atmaktır.”

olduğunu bizzat hocası Ebu Hanife şöyle dile

Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlayışları duydum. Vefat ettiğini anladım. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”

Kadılık yaptığı dönemde adaletten sapmayan ve yöneticilere hakikati söylemekten bir an geri durmayan bir tutum sergiledi. Onun şu olayı bu duruma örnektir: Bir davada Hârun Reşîd’in baş veziri Ali b. İsa’nın şâhitliğini kabul edilmemişti. Bunun üzerine Baş Vezir Ali b. İsa Ebu Yusuf’u Hârun Reşîd’e şikâyet etti. Hârun Reşîd sebebini sorduğunda, Ebu Yusuf şöyle cevap verdi: “Onun; “Ben halîfenin kölesi-

KADILIK YILLARI (782-798) Ebu Yusuf, geçim sıkıntısı sebebiyle Abbâsî Halifesi Mehdî - Billâh zamanında (775-785) ailesiyle birlikte Bağdat’a yerleşti. Burada halife

mına lâyık iki talebem vardır. Bunlar Ebu Yusuf ile Züfer´dir.” (9)

43

ZİLKA'DE 1438

ile tanıştı ve ilmî seviyesinden dolayı bazı kay-

getirmiştir: “Hem baş kadılığa hem fetvâ makâ-


yürütülmezse) Allahu Teâlâ o binanın temellerini bozar, yapanların ve yardımcı olanların üzerlerine yıkar. Bu bakımdan Allah’ın sana ihsân ettiği vazifelerini ihmâl edip, hakların zayi olmasına sebeb olma! Çünkü bir işi yapmaya güç kuvvet veren Allahu Teâlâ’dır. Bugünün işini yarına bırakma, yoksa işleri ve hakları zâyi edersin. İstekler bitmeden, ecel gelir çatar. Ecel gelip çatmadan, sâlih amel işle. Çünkü ecel geldikten sonra (ölünce) amel yapılmaz.

yim.” dediğini duydum. Eğer söylediği doğru ise, köle şâhitlik yapamaz. Yalan ise, yalancının şâhitliği kabul edilmez.” Kitâbü’l-Harâc eserinin mukaddimesinde Hârun Reşîd’e hitaben yazdığı şu satırlar onun bu ithamları hak etmediğini göstermeye yeterlidir: “Bugünün işini yarına bırakma... Allah’ın sana verdiği görevde bir saat bile olsa hakkı yerine getir. Kıyâmet gününde yöneticilerin en mutlusu, halkı en mutlu olandır. Sen doğru yoldan ayrılma ki halkın da ayrılmasın. Arzularına uymaktan ve öfkelenip intikam almaktan sakın...” Onun bu makamda bulunması dolayısıyla kadıların tayin işlerinde yetki sahibi olması, aynı zamanda Hanefi mezhebinin de yayılmasına zemin hazırlamıştır.

HÂRUN REŞÎD’E NASİHAT MEKTUBU

AĞUSTOS 2017

Ebu Yûsuf’un, Abbasi halifesi Hârun Reşîd’e yazdığı tavsiye ve nasihatlarından bir bölümü şöyledir: “Ey mü’minlerin emîri! Allahu Teâlâ sana öyle bir vazife verdi ki sevâbı sevâpların en büyüğü, cezası da cezaların en büyüğüdür. Allahu Teâlâ seni bu ümmetin işlerine memur etti. Bu vazifenin başına geçtikten sonra artık sen, idârelerini emânet aldığın insanlar sebebiyle imtihâna çekildin. Onların işlerini üzerine alarak ömrünü tüketmeye başladın. Bina; adâlet ve doğruluk temelleri üzerine kurulmazsa, (işler adâlet ve doğrulukla

44

Çobanlar sahiblerine karşı sürülerinden sorumlu olduğu gibi idâreciler de idâre ettiklerinden Allahu Teâlâ’ya hesap vereceklerdir. Allahu Teâlâ’nın sana ihsân ettiği bu vazifede bir saat bile kalsan hakkı yerine getir. Çünkü âhiret gününde Allah indinde idârecilerin en mesûdu, teba’sını mes’ûd eden idârecidir. Doğruluktan ayrılma, yoksa idâre ettiğin kimseler de doğruluktan ayrılır. Nefsin isteğine göre emir vermekten ve kızgınlıkla iş görmekten sakın. Biri âhiret ile diğeri dünyâ ile ilgili iki işle karşılaştığın zaman, âhiret işini tercih et. Çünkü dünyâ fâni, âhiret bâkidir. Allah korkusuyla titre, Allah’ın emirlerinde insanlara farklı muâmele yapma. Allahu Teâlâ’nın emirlerini yapmakta hiç bir kınayıcının kötülemesinden korkma! Dâima temkinli ol. Temkinli olmak dil ile değil, kalp iledir. Azâbından korkarak ve rahmetini umarak Allahu Teâlâ’ya sığın. Sığınmak ve korunmak, korku ve ümit iledir. Kim Allah’a sığınırsa Allah onu korur. Dâima doğru yol, iyi bir akibet, hakka ulaştıracak sağlam bir gidiş üzere ol. Zâyi olmayacak bir iş ve herkesin gideceği âhiret için çalış. Çünkü varılacak bu yer, kalplerin hopladığı, bahanelerin son bulduğu yerdir. O gün bütün mahlûkât Allah’ın huzurunda baş eğer ve zillet içinde dururlar. Onun hükmünü beklerler. Azâbından korkarlar.


Kıyâmet gününü bilip de amel etmeyenin, o gün

Eğer bunları yapmazsan yürünmesi kolay olan

çekeceği hasret ve duyacağı pişmanlık bitmez.

yol zorlaşır. Gözlerin etrâfı görmez olur, alâmet-

Öyle bir gündür ki o gün ayaklar kayar, renkler

ler ortadan kalkar, gerçekler kaybolur. O geniş

değişir, duruş uzar, hesap çetin olur…

yol, sana daralır… Nefsine karşı koy… Emrin-

O ne korkunç bir ayak kayması! O ne fayda ver-

de olanların zarar ve telefine sebep olma. Yoksa

mez bir pişmanlıktır!

Allah onların haklarını senden alır. Sen de kendi

Bu hayat gece ve gündüzün yer değiştirmesinden

hak ve sevâbını kaybedersin…

ibârettir. Durmadan biri diğerinin peşini takibe-

Allah’ın idâresini sana emânet ettiği kimselerin

diyor. Gece ve gündüz (zaman) her yeniyi eskitir,

işlerini unutmazsan, sen de unutulmazsın. Onlar-

her uzağı yaklaştırır, vaad edilmiş olan her şeyi

dan ve haklarından gâfil olmazsan, sen de alda-

getirir. Allah herkesi ona göre cezalandırır. Allah’ın hesabı çabuktur. Öyleyse Allah’tan kork, sakın! Çünkü ömür az, iş mühim, dünyâ ve dünyadakiler fânidir. Âhiret ise devamlı kalma yeridir. Mahşer günü, haddi aşanların yolunu tutmuş olarak Allah’ın huzûruna çıkma! Şunu iyi bil ki kıyâmet gününün hâkimi olan

tılmazsın. Şu fâni dünyâda kalbin ve dilin Allah’ı zikretmekten, O’nun Rasûlü’ne salât ve selâm getirmekten nasibini alsın… Ey mü’minlerin emîri, sana verilen nimetleri iyi koru ve iyi muâmele et. Nimetlerin şükrü-

Allahu Teâlâ, kullarına mevki ve makamlarına

nü yap ve artmasını iste. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı

göre değil, amellerine göre hükmedecektir. O hal-

Kerîm’de “Eğer şükrederseniz nimetlerimi art-

de dikkatli ol. Çünkü sen boşuna yaratılmadın ve

tırırım ve eğer nankörlük ederseniz şüphesiz

başıboş bırakılmayacaksın. Şüphesiz yaptıkların-

azâbım çok şiddetlidir” buyurdu.

dan hesaba çekileceksin. Nasıl cevap vereceğini düşün. Bil ki kıyâmet günü insanoğlunun ayakları, Allah huzurunda hesaba çekildikden sonra kayacaktır. Rasûlullah ( aleyhisselâm ) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır, ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcattı. Cismini, bedenini nerede yordu.” Ey mü’minlerin emiri, bu suâllerin cevâbını hazırla! Çünkü bugün amel defterine yazılan, dünyada işlediğindir. Her şeyden yarın âhirette sana okunacak, sorulacaktır. İşlediğin her şeyin şahitler huzurunda açığa çıkarılacağı günü hatırla!

Abbasiler zamanında vezirlik yapan Yahya b. Halid, Ebu Yusuf’un fıkıh ilmindeki konumunu şu sözler ile dile getirir: “Ebu Yusuf, bizim yanımıza geldi, en az bildiği fıkıh idi ancak onun fıkhı ile de doğu ile batının arası dolmuştur.”

45

ZİLKA'DE 1438

Ey mü’minlerin emiri, korunması emredilen şeyi koru, bakıp gözetilmesi emredileni de gözet. Bu vazifeleri Allah rızâsı için yapmanı tavsiye ederim.


Allahu Teâlâ indinde ıslahtan daha sevgili ve fesattan daha kötü ve sevimsiz bir şey yoktur. Günahları işlemek, nimetlere karşı nankörlüktür. Nimete nankörlük edip de buna tövbe etmeyen milletler (kavimler), izzet ve şereflerinden mahrûm olurlar ve Allah onlara düşmanlarını musallat kılar. Ey mü’minlerin emîri! Allahu Teâlâ sana ihsân ettiği şeylerde, seni kendi nefsine uymaktan muhafaza etsin. Sevgili kullarına ihsân ettiği nimetleri sana da ihsân etmesini dilerim…”

VEFATI Ömrünün sonuna kadar kadılık yaparak insanların meselelerine fetva veren Ebu Yûsuf, h.182/798’de Bağdâd’ta vefât etti. Cenaze namazını bizzat kıldıran Hârun Reşîd, onu kendi aile kabristanına defnetti. Kabri Bağdat’ın Kâzımiye bölgesinde ve kendi adıyla anılan câminin yanındadır. Oğlu da kendisinin ilmi mirasını devam ettirmiş ve iyi bir ilmî birikime sahip bir kimse olduğundan babasının vefâtı üzerine kadı tâyin edildi. (10) Ebu Hanife’nin talebelerinden Abbas b. el-Avvam’ın, Ebu Yusuf’un cenazesinde iken şöyle dediği rivayet edilir: “Ebu Yûsuf vefat ettiği için ehl-i İslam’ın birbirlerine tâziyede bulunmaları lazımdır.”

AĞUSTOS 2017

Kaynaklarda Ebu Yûsuf’un son günlerinde şu şekilde dua ettiği belirtilir: “Allah’ım! Sen biliyorsun ki önüme çıkan her hadisenin hükmü için önce senin kitabına baktım ve orada bir çıkış yolu bulduysam aldım. Eğer bulamadıysam peygamberinin sünnetine baktım. Orada da bir çıkış yolu bulamadıysam ashabın sözlerine baktım.” Muhammed bin Cemâe anlatır: Ebu Yûsuf vefât etmezden az önce şöyle dua etti: “Yâ Rabbî! Kullarının arasında bile bile hükümde zulüm ve adâletsizlik etmediğimi sen bilir-

46

sin. Senin kitâbına ve Rasûlu’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine uygun ve muvâfık olmak üzere ictihad ettim. Bulamadığım şeyde Ebu Hanife’nin görüşünü aldım. Çünkü o şeyi o meseleyi ondan daha iyi bilen olmadığını biliyorum... Yâ Rabbi! Nâmahremle, yabancı kadınlarla bir arada bulunmadığımı ve bir gümüş bile olsa haram yemediğimi sen bilirsin...”

ESERLERİ Hanefi mezhebinde ilk eser telif eden Ebu Yusuf’un yazdığı kitapları ve bunlardaki meseleleri İmâm Muhammed Şeybânî, Ebu Ya’la, Muallâ bin Mansur er-Râzî ve kendi oğlu Yusuf ve diğer âlimler nakletmiştir. İlimlerdeki çeşitliliği ile göze çarpan Ebu Yûsuf’un eserlerinden bazıları şunlardır: Fıkıh ve usûle dâir eserleri şunlardır: Kitâbü’s-salât, Kitâbu’z-Zekât, Kitâbu’s-Siyam, Kitâbü’l Ferâiz, Kitâbü’l-Buyu’, Kitâbu’l-Hudûd, Kitâbu’l-Vekâle, Kitâbü’l-Vesâyâ, Kitâbü’lSayd ve’z-Zebâyıh, Kitâbu’l-Gasb ve İstibra, Kitâbü’l-İhtilâfu’l-Emsâr. Kitâbu’l-Harac: Hârun Reşîd, Ebu Yûsuf’a bir takım sualler ve meseleler yöneltir ve Ebu Yûsuf’tan bu sual ve meselelerin çözümünü ister. Bu eser, bu sorulara verilen cevaplardan oluşur. Eserde umumi olarak İslam Devleti’nin mâlî yapısını anlatılır. Devletin mâlî gelir kaynaklarını geniş bir şekilde anlatan bu eser Fransızca, İngilizce ve başka dillere de tercüme edilmiştir. Kitâbu’l-Asâr: Oğlu Yûsuf’un babası yoluyla Ebu Hanîfe’den rivayet ettiği bazı hadisleri ve fıkhî görüşleri ihtiva etmekte olup, Ebu Hanife’nin müsnedi mâhiyetindedir. İhtilâf-u Ebu Hanîfe ve İbn-i Ebi Leylâ: Bu kitapta Ebu Hanîfe ve Ebi Leylâ’nın ihtilâf ettikleri meseleleri toplamıştır. Bu kitabı ondan İmam Muhammed nakletmiştir. Bazı ilâveler yapmış ve bölümlere ayırıp bir tertibe tâbi tutmuştur. Kitâbu’l-Red alâ Siyer-i Evzâî: Harb ahkâmı,


emân verme, mütâreke, ganimet ahkâmı konularında Ebu Hanife’ye muhâlefet eden Evzaî’ye karşı yazdığı eseridir. Kitapta Evzâî’nin görüşlerini reddetmektedir. el-Câmiu’s-Sağir: Bin beşyüz küsûr fetvayı kapsar. Eskiden kadıların bu kitabı ezbere bilmeden tâyin edilmedikleri söylenmiştir.

SÖZLERİ “Nimetlerin başı, üç nimettir: Birincisi, bütün iyilikleri içine alan İslam nimetidir. İkincisi, hayata tat veren sıhhat ve afiyet nimetidir. Üçüncüsü, insana faydalı olan (azdırmayan) zenginliktir.” “Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, kıyâmette insanı utandırır.” “Sen herşeyini ilme vermedikçe, ilim sana bir kısmını vermez.” “Kıyâmet gününde Allah’ın katında en yüce idâreci, varlığıyla tebaâsını saadette kılan idarecidir.” “İdârecinin zulmü, tebaâsı için felakettir.”

Kaynakça: İmam Ebu Yûsuf’un Kamu Maliyesi Alanına Katkısı, Şahin Yeşilyurt, Maliye Dergisi, Sayı 169 (Temmuz-Aralık 2015). İmam Ebu Yûsuf›un Fukahâ Tabakâtındaki Yeri, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Özdemir, Kastamonu Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Hukuku, Volume 6 Issue 3, p. 491508, March 2013. Ebu Yûsuf’un İktisadî Görüşleri, Cengiz Kallek, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı 1 (1997), s.1-18. Ebu Yûsuf ve Hanefiliği, Salim Öğüt, İslâmi Araştırmaları Dergisi, c.15, Sayı 1-2 (2002), s.291-301. İslam İktisadı’nın Kilometre Taşlarından Ebu Yûsuf’un İktisadi Düşüncesi, Oğuz Bal, Türkiye İslam İktisadı Dergisi, c.1, Sayı 2 (Ağustos 2014), s. 1-41. TDV İslam Ansiklopedisi, Ebu Yûsuf maddesi, Salim Öğüt, c. 10, s. 260-265. İmam Ebu Yûsuf (113/731-183/798), İslam Ansiklopedisi. https://akilvefikir.org/2016/01/09/hanefi-mezhebi-2-imam-ebu-yusuf/ http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/EB%C3%9B_HAN%C3%8EFE_%C4%B0LE_%C4%B0MAMEYN_ARASINDAK%C4%B0_HUKUK%C3%8E_G%C3%96R%C3%9C%C5%9E_FARKLILIKLARI

-------------------------

1. İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, VI/52. 2. Ebu Yusuf da ilminin membaını gösterir, ilminde etkili kimse olan Ebu Hanife’yi işaretler bir şekilde der ki: “Ebu Hanife’ye on yedi sene talebelik yaptım. Sonra on yedi sene de kadılık yaptım.” 3. Kevseri, Fıkhu ehli’l-‘Irak, s. 56. 4. Mekki, Menakıbu Ebi Hanife, s.102. 5. Mekki, a.g.e, s.105. 6. Bağdadi, Tarih, XIV, 246.

Ahmed b. Hanbel, hocası Ebu Yusuf ile ilgili der ki: “Kendisinden ilk hadis yazdığım zat, Kadı Ebu Yusuf’tur. Ondan sonra diğer insanlardan hadis yazmaya başladım.”

7. İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr ale’d-Dürri’l-muhtâr, I, 3435. 8. Menâkıbü Ebi Hanife, II, 397. 9. İbn Bezzâzı, Menâkıbu´l-imâmi´l-Âzam, II, 125.

47

ZİLKA'DE 1438

10. Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, 1/292; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s.295.


| Olaylar ve Yorumlar

| Nedim Bal

CEMAAT VE CEMAATLEŞME ÜZERİNE NOTLAR

Bismillahirrahmanirrahim. Geçen ay ki yazımızda ‘Cemaat olmanın önemi’ üzerinde durmuştuk. Bu ay ki yazımızda da yine cemaatleşme konusu üzerinde bazı notlarımızı aktarmaya devam edeceğiz inşallah. Cemaat; her ne kadar topluluk, çokluk, kalabalık anlamına gelse de her topluluk, her kalaba-

AĞUSTOS 2017

topluluğu değildir. Bir topluluğun cemaat olabilmesi için, 1. İnancının açık ve net olması, 2. Amacının açık ve net olması, 3. Hedeflerinin açık ve net olması,

lık, her çokluk cemaat değildir. Cemaatle top-

4. Amaç ve hedeflerini gerçekleştireceği Meto-

luluğu, cemaatle çokluğu, cemaatle kalabalığı

dun/yönteminin açık ve net olması,

birbirinden ayıran çok önemli noktalar vardır.

48

şartların mecburen bir araya getirdiği insanlar

5. İlke ve prensiplerinin -müntesipleri nez-

Cemaat mensupları rasgele tanışmış, araların-

dinde farklı yorumlara fırsat vermeyecek

da inanç, amaç, ilke ve yöntem birliği olmayan,

şekilde- açık ve net olması,


6. Teşkilatlanma usul ve kriterlerinin net olması, 7. Önlerinde; aynı inanca, aynı amaca, aynı il-

Kulluk Mücadelesi ve Dava Erlerinin Yetiştirilmesi

kelere, aynı metoda inanmış; yetkin, salahiyetli

Bizlerin küçük plandaki ‘kulluk mücadelesi’

ve basiretli bir önderin/emirin olması,

aslında büyük planda ‘İlahi Nizam’ın’ yeryü-

8. Mevcut lider ve topluluğun belli bir hiyerarşi

kattir. Nefis mücadelesini kazanamayanların

içerisinde ortak hareket ediyor olması gerekir.

savaş meydanında muzaffer olması düşünüle-

İşte bu vasıflara/özelliklere sahip olan toplulu-

züne hâkim olmasını sağlayacak yegâne haki-

mez.

ğa; ancak cemaat denir. Bu vasıflara/özelliklere sahip olmayan topluluklar kendilerini cemaat zanneden kuru kalabalıklardır. Yâda daha iyimser bir tabirle söylersek; henüz tam anlamıyla cemaat olamamış fakat cemaat olma yolunda ilerleyen topluluklar demektir(!)

Bireyselcilik Hastalığı Bireysel takılma ya da kişinin hayatını ‘ben merkezli’ görmesi; İslam’ın emrettiği toplumsal hedeflere ulaşmak için asla yeterli olamaz. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vessellem)’in “İn-

Geçmişte Gülen hareketinin Fetö’ye dönüşmesinin en büyük sebebi; hoca, abi ve ablaların kendilerini La yüs’el/ sorgulanamaz görmeleri, buna mukabil cemaat mensuplarının da onları masumiyet makamına çıkarmaları ve tüm davranışlarını peşinen mutlak doğru kabul edip sorgulamamalarıdır.

sanların arasına girip de onların sıkıntılarına sabreden mü’minin mükâfatı, insanların arasına girmeyen ve onların sıkıntısına sabretmeyen mü’minin mükâfatından daha fazladır.” (İbni Mace; fiten/ Tirmizi) ifadesi; bireysel takılmayı ve bireysel olmayı övünülecek bir iş zannedenlere önemli bir uyarıdır.

Kulluk bilinci cemaat bilincini, cemaat bilinci ümmet bilincini, ümmet bilinci ‘Nizamı Âlem’ bilincini doğurmuyorsa orada bir sorun vardır. Mademki Hak ve Batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecek uzun koşulu bir bayrak yarışıdır; o

maz. Beşer olmanın getirdiği zaafları düşün-

halde bu kutsi bayrağı teslim alacak dava erle-

düğümüzde kişiler, ister istemez süreç içinde

rini yetiştirmediğimiz müddetçe büyük planda;

durağanlaşır ve yorulurlar. Hak ve batıl mü-

‘ilahi nizamın yeryüzüne hâkim olma’ süreci

cadelesi kıyamete kadar sürecek uzun koşulu

sekteye uğrayacaktır.

bir bayrak yarışı gibidir. Bu koşuyu tek başına

Cemaatleşmek aynı zamanda ilahi nizamın yer-

bitirmek hiçbir faniye nasip olmadı, olmaya-

yüzüne hâkim olmasını sağlayacak dava erleri-

cakta.

nin yetiştirilmesine öncülük etmektir.

49

ZİLKA'DE 1438

Şahsi çalışmalar uzun soluklu ve bereketli ola-


hareket etme, işi savsaklama, sulandırma, tevil etme hakkı yoktur.

İslami camialar olarak ihtilaf usûlü hususunda fertlerimizi bilinçlendirmeli, ihtilaflarımıza rağmen beraber yaşamayı ve beraber yol almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde İslami camiaların kendi içinde bin parçaya bölünmesi ve dağılıp gitmesi kaçınılmaz bir sondur.

Hiçbir hocanın, liderin, abi veya ablanın kendi şahsi görüşlerini cemaatin genel görüşünün üstünde görmeye, diğer âlimlerin görüşlerini yok saymaya ve insanlara üstten bakmaya hakkı ve haddi yoktur. Geçmişte Gülen hareketinin Fetö’ye dönüşmesinin en büyük sebebi; hoca, abi ve ablaların kendilerini La yüs’el/sorgulanamaz görmeleri, buna mukabil cemaat mensuplarının da onları masumiyet makamına çıkarmaları ve tüm davranışlarını peşinen mutlak doğru kabul edip sorgulamamalarıdır.

Küfür Tek Millettir Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Küfür tek millettir” buyurarak bizlere önemli bir ikaz yapıyor. Bugün dünya küfrü Nato, Şangay, Avrupa Birliği gibi birçok askeri ve ekonomik ortaklıklar kurarken, Müslümanların ‘küçük olsun benim olsun’ anlayışı ile diğer İslami yapı-

ba çekmeyen, onların İslam’a uymayan söz ve davranışlarına ses çıkarmayan, basiretsiz, hikmetsiz ve yanlış tasarruflarında onlara Allah için nasihat etmeyen tüm yapılar er yada geç hak yoldan ayrılanlar kervanına katılacaktır. Netice olarak; bağlılık hocaya, lidere, abi veya

jiler geliştirememesi utanılacak bir durumdur.

ablaya değil Kur’an ve sünnet ışığında belirlenmiş olan ilke ve prensipleredir. Ölçü, ilke, prensip, kalkınca bağlılıkta kalkar. Fakat ölçü, ilke, prensipler muhafaza olduğu müddetçe ce-

Hak, şahıslara göre ölçülmez. Hakikatin ölçü-

maate bağlılık da vaciptir. Ayrılık ise fitnedir.

sü şahıslar değildir. Tam aksine şahıslar hak ile

İhtilaf Usulü Artık Özümsenmeli

ölçülür, hak ile hesaba çekilirler. Asıl olan hocalar, liderler, abiler, ablalar değildir. Asıl olan

Bir cemaat mensubunun görüşü cemaatin ge-

Kur’an ve Sünnet‘in değişmez ilahi ölçülerdir.

nel görüşünden farklı ise bu durumda şuna

Dolayısıyla hiçbir liderin, hiçbir hocanın, hiçbir abi veya ablanın ‘İslam’ın temel hükümlerine aykırı’ söz söylemeye dahası insanları buna davet etmeye hakkı ve haddi yoktur.

AĞUSTOS 2017

lam’ın bildirdiği temel hakikatlere göre hesa-

lardan her noktada uzak durması, ortak strate-

Asıl Olan Şahıslar Değil İlke Ve Prensiplerdir

50

Liderlerini, şeyhlerini, abilerini, ablalarını İs-

bakılır; ihtilafa düşülen konu “Allah’ın birliği, cennet ve cehennemin varlığı, zinanın, içkinin, faizin, domuz etinin haramlığı, beşerî sistemlerin Allah’ın nizamının alternatifi olamayacağı” gibi akidenin temel esaslarından yani ‘Zarûrat’ı Di-

Aynı şekilde hiçbir liderin, hocanın, abi veya

niyye’den bir şey ise; o zaman fert, ahkâm’ı şer’i-

ablanın ‘Kur’an ve sünnet ışığında belirlenmiş

ye’nin hilafına amel eden o toplulukla birlikte

ilke ve prensipler’ dışına çıkarak keyfe keder

yol alamaz, almamalı.


Bununla beraber ister akidevi olsun ister fıkhi olsun fertlerin görüş ayrılığına düştüğü konu; ilim sahipleri arasında ihtilaflı ve nasslarla sabit olan bir mesele değilse artık o konu; Zarûrat’ı Diniyye’den değildir. İçtihada açık bir meseledir. Müslümanların arasında bu türden ihtilaflar varsa, emir o hususta içtihat ederek görüşler arasından herhangi bir görüşü tercih eder. İsabet ederse iki ecir, hata ederse bir ecir vardır. Bu içtihat/karar; cemaat fertleri için bağlayıcı bir karardır. Bu durumda fert kendi görüşünü muhafaza etmekle beraber cemaate tabi olur, cemaatle beraber yol alır ve kader birliği yapmaya devam eder. Bu durum cemaati terk etmeye, cemaatten ayrılmaya asla mazeret olamaz. Bir topluluk bu hususlara uyduğu zaman cemaat olur. Yoksa şuursuz, kuru kalabalıklar topluluğundan bir farkı olmaz. İslami camialar olarak ihtilaf usûlü hususunda fertlerimizi bilinçlendirmeli, ihtilaflarımıza

Cemaatler Hareket Fıkhını Açık Olarak Belirlemelidirler Cemaatler yaşadıkları ülkelerin şartlarına göre hareket fıkhını belirlemelidirler. Azimet, ruhsat, maslahat, mefsedet konuları ehil, adil, sorumluluk sahibi ilim adamları tarafından ele alınmalı ve bu doğrultuda cemaatlerin hareket fıkhı oluşturulmalıdır. Müslümanlar; yaşadıkları mevcut siyasal yapının içinde fert veya kurum olarak; aile hukuku, ticaret, eğitim, sağlık ve benzeri alanlarda yapabilecekleri veya yapamayacakları amel ve faaliyetleri netleştirmelidirler. Şer’i Şerif’in usullerine riayet ederek, hakkı bulmak arzusu ve niyetiyle yapılan bir içtihat, velev ki yanlış bir içtihat dahi olsa yine de kararsızlıktan bin kat daha hayırlıdır. Bu konuların ciddi olarak ele alınıp netleştirilmemesi, meselelerin geçiştirilip iki arada bir derede bırakılması İslami camialar içerisinde ciddi ihtilaflara, zanlara, suçlamalara ve ayrılıklara sebep olacaktır. Davamızın sonu Allah’a aittir. O Göklerin ve Yerin nurudur. Es Selamu Aleykum. Allah’a emanet olunuz.

rağmen beraber yaşamayı ve beraber yol almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde İslami camiaların kendi içinde bin parçaya bölünmesi ve dağılıp gitmesi kaçınılmaz bir sondur. Bu amel; elbette şanı yüce Allah’ın razı olacağı ve Müslümanların fayda bulacağı bir amel değildir. Bu durum en başta şeytan ve dostlarını mutlu edecektir. Müslümanların ihtilaf edip çekişmesi şanı yüce Allah’ın uyardığı belanın başımıza gelmesinin en büyük sebebidir. Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır; “Allah ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gü-

Müslümanların ihtilaf edip çekişmesi şanı yüce Allah’ın uyardığı belanın başımıza gelmesinin en büyük sebebidir. Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır; “Allah ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz/devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)

51

ZİLKA'DE 1438

cünüz/devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)


| İslam | Kapak Coğrafyaları Dosya

| Metin Eken

BRUNEI

DARUSSELAM H

er ay bir Müslüman beldesini ele aldığımız yazı dizimizin bu bölümünde dünyanın en

küçük ülkelerinden biri olan “Brunei Darusselam”a konuk olacağız. Brunei toprakları 1400’lü yıllardan itibaren İslam ile müşerref olur ve uzun yıllar Müslümanların kontrolünde kalır. Ancak 1400’lü yıllardan itibaren İspanya, Hollanda, İngiltere ve Japonya’nın sömürgesi ve tasallutu al-

AĞUSTOS2017 TEMMUZ 2017

tında kalır. 1984 yılında bağımsızlığını ilan eden

52

Ülkenin Coğrafi ve Demografik Özellikleri Bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Brunei Sultanlığı, Endonezya ve Malezya topraklarının da yer aldığı Borneo adasının kuzeybatısında yer alan bir Müslüman beldesidir. Doğu batı ve kuzey sınırları Malezya’ya ait olan Sarawak eyaletine komşu olan ülkenin kuzeyinde ise Güney Çin Denizi yer alır.

ülke, 2013 yılında Sultan Hasan El Boulkiah’ın

Yaklaşık 450 bin kişilik nüfusu ve 5.765 ki-

İslam ceza hukukunun uygulanacağını ifade et-

lometrekarelik toprağıyla dünyanın en küçük

mesiyle dünya kamuoyunda önemli bir ilgi gö-

ülkeleri arasında yer alan Brunei ülkesindeki

rür. Şimdi gelin bu Müslüman beldesini biraz

halkın yaklaşık yüzde 65’i Malaylardan oluş-

daha yakından tanıyalım.

maktadır. Malayların neredeyse tamamına


yakını Müslümandır. Malaylar, her ne kadar

lı olan ülkenin sadece kuzey kıyılarına yakın

anayurtları Malezya (Malaysia) olsa da Sin-

olan bölümlerindeki tarıma elverişli arazilerde

gapur’dan Tayland’a, Endonezya’dan Brunei’e

ziraat faaliyetleri yürütülmektedir. Ancak ül-

kadar çok geniş bir toprak parçasında yaşam-

kenin ana gelir kaynağı petrol ve doğalgazdır.

larına devam eden yaklaşık 300 milyonluk

Ülke sultanının dünya gündeminde sıklıkla

Müslüman Güney Asya nüfusunu ifade eder.

yer almasına sebep olan zenginlik ve refahın en

Bu yönüyle dünya Müslümanlarının önemli

önemli kaynağı işte bu petrol ve doğalgazdır.

bir yekûnu Malaylardan oluşur. Brunei halkı

Brunei ülkesinde petrol ve doğalgazdan elde

da bu yönüyle bu çok geniş Malay kültürünün

edilen gelir sebebiyle halktan gelir vergisi alın-

bir parçası olarak karşımıza çıkar. Halkın geri

mamaktadır. Buna ek olarak da kişi başına dü-

kalan kısmı ise Çinliler ve diğer etnik gruplar-

şen milli gelirin önemli ölçüde yüksek olduğu

dan oluşur.

bilinmektedir.

Ülkenin resmi dili Malayca olmakla beraber,

Tarihsel Süreçte Brunei’de İslam ve Müslümanlar

özellikle uzun yıllar süren sömürgenin de etkisiyle İngilizce yaygın kullanılan dillerden biridir. Bununla birlikte önemli bir nüfusa sahip olan Çinlilerin de etkisiyle Çince ülkede en çok konuşulan bir diğer dil olarak kaşımıza çıkar. Ülkenin başkenti Bandar Seri Begawan’dır. Kuala Belait, Seria, Muara ve Bangar ise en önemli şehirleridir. Çok büyük bir kısmı tropikal ormanlarla kap-

Brunei’in siyasî tarihi, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Muhammed Şah (1405-1415) adını alan yerli lider Alang (Awang) Betatar’ın bir sultanlık kurmasıyla başlar. Betatar’dan sonra yerine kardeşi Ahmed geçmiş fakat yerli bir aileden gelen bu iki kardeş bir hânedan kuramamışlardır. Sultan Ahmet’ten sonra Sultan Bereket olarak bilinen Şerif Ali adında bir Arap Müslü-

ZİLKA'DE ŞEVVAL 1438

53


sömürgecilerin Müslümanların elindeki toprakları işgale girişmeleri Brunei bölgesini de etkiler. 17. Yüzyılın başlarından itibaren Hollandalılar da Brunei’i güneybatıdan sıkıştırmaya başlar ve zaman içine Doğu Hint adalarının tamamını hâkimiyet altına alır. Hollandalıların ardından İngiliz sömürgeciler bölgeye yerleşir

Ülkenin resmi dili Malayca olmakla beraber, özellikle uzun yıllar süren sömürgenin de etkisiyle İngilizce yaygın kullanılan dillerden biridir. Bununla birlikte önemli bir nüfusa sahip olan Çinlilerin de etkisiyle Çince ülkede en çok konuşulan bir diğer dil olarak kaşımıza çıkar. Ülkenin başkenti Bandar Seri Begawan’dır. Kuala Belait, Seria, Muara ve Bangar ise en önemli şehirleridir.

ve zamanla bölgedeki etki alanını genişletmeye başlar. Bu durum Brunei topraklarının da sürekli daralması anlamına gelir. 1888 yılına gelindiğinde ise ülke tamamen İngilizlerin kontrolü altına girer. 1906 yılında İngiliz valisi artık tüm Brunei topraklarının tek yetkilisi olur. İngilizlerin yönetimi 1941’e kadar devam eder. İkinci dünya savaşı sırasında ise ülke Japonların egemenliği altına girse de 1945 yılında İngilizler hâkimiyeti tekrar ele alır. (2) 1970’li yılların sonunda ise ülke sultanı bağımsızlık hususunda İngilizlerle anlaşmaya varır. Bu anlaşma sonucunda ülke 1984 yılında bağımsızlığına kavuşur. Ancak bu bağımsızlık ülkedeki İngiliz etkisinin sona ermesi anlamına gelmemektedir. İngilizler bugün dahi ülkede önemli bir kültürel nüfuza sahiptir. Aynı du-

man tahta çıkmış ve daha sonra bütün sultan-

rum Malezya için de geçerlidir. Bugün Malezya

lar onun soyundan gelmişlerdir. Böylece Sultan

her ne kadar İslami uygulamalarla gündeme

Bereket Şerif Ali, Arap-Malay karışımı bir hâ-

gelse de bölgede siyasi, kültürel ve ekonomik

nedanın kurucusu olmuş ve Bruney’de İslâm’ın

anlamda İngilizlerin önemli derecede etkin ol-

yayılmasına hız vermiştir. Müslüman Arap ve

duğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu durum özel-

Malayların bu şekilde kaynaşması bölgede İs-

likle Malay Müslüman havzasının en önemli

lam’a teveccühü önemli ölçüde arttırmıştır.

sorunlarından biridir. Ekonomik ilişkiler ağı

Şerif Ali’nin torunu Sultan Bolkiah döneminde ise (1473-1521) Brunei, küçük bir sultanlık olmaktan çıkarak Borneo adasının büyük bir kısmını, Filipinler’deki Luzon’u ve Sulu takıma-

AĞUSTOS2017 TEMMUZ 2017

dalarını içine alan bir devlet haline gelmiştir. (1) 1565 yılında Filipinler’e kadar ulaşan İspanyol

54

İngilizlerin kontrolündedir. Siyaset İngiliz siyasetinin yönlendirmesine açıktır. Aynı şekilde kültürel varlıklarda da İngiliz etkisi yadsınamaz. Bu etki Malay Müslüman havzasının dünyanın diğer bölgelerindeki Müslümanların ahvaline belli ölçülerde kayıtsız kalmasının en önemli sebepleri arasındadır. Bugün neredey-


se 300 milyona yaklaşan Malay nüfusuna ev

ülkenin geleceği açısından umut verici olmakla

sahipliği yapan ülkelerin özellikle Afganistan,

birlikte, özellikle ülke hanedanında somutla-

Pakistan, Filistin, Suriye, Irak, Cezayir, Orta

şan lüks ve israf kültürü İslami bir yaşam biçi-

Afrika gibi Müslüman ülkelerde yaşanan dram-

minin önünde ciddi engeller oluşturur. Müslü-

lara neden bu kadar sessiz kaldığının açıklama-

man coğrafyaların ciddi zorluklarla mücadele

larından biri de bu olsa gerektir. Bu yönüyle Güney Asya Müslümanları, İslam’ın güzelliklerinin kendilerinde vücut bulduğu nadide insanlar olmakla birlikte, küresel siyasi güçlerin yalıtıcı politikalarının da kurbanları olmaktadır.

ettiği süreçlerde ülkedeki bu israf ve aşırılık ümmet olma bilincinin önüne setler çekmektedir. Bu tablo Müslüman toplulukların dünyanın dört bir yanındaki parçalanmışlıkları ve ızdıraplarını gözler önüne sermesi bakımından manidardır.

Brunei son yıllarda ülkenin şeri ceza hukukuna geçeceği haberleriyle özellikle batı medyasında önemli yankılar uyandırmıştır. Çünkü bugüne kadar İngiliz hukuk siteminin yaygın olduğu ve İslami hukuk kurallarının aile ve miras hukukuyla sınırlandırdığı ülkenin şeri hükümleri yönetimin temeline alacak olması batı dünyasını önemli ölçüde rahatsız etmiştir. Bu gelişme

-------------------------

1.Muhammad Abduljabbar Beg, “Bruney”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt 6, Sayfa 337-339, 1992. 2. Ülkedeki sömürgecilik faaliyetlerinin detaylı tarihsel anlatımı için bkz: http://www.vahdet.info.tr/isdunya/dosya4/1062.html

Ekonomik ilişkiler ağı İngilizlerin kontrolündedir. Siyaset İngiliz siyasetinin yönlendirmesine açıktır. Aynı şekilde kültürel varlıklarda da İngiliz etkisi yadsınamaz. Bu etki Malay Müslüman havzasının dünyanın diğer bölgelerindeki Müslümanların ahvaline belli ölçülerde kayıtsız kalmasının en önemli sebepleri arasındadır.

ZİLKA'DE ŞEVVAL 1438

55


| Haber Analiz

| Emrah Seven

Muhacirler Allah’ın Emanetidir

S

uriye devriminin başlangıcından bu yana Türkiye’de muhacir olarak bulunan Suri-

yeli insan sayısı 3 milyon 551 bin 78 kişidir.

(1)

Türkiye bu rakamlarla dünyada en çok Su-

riyeli muhacir ağırlayan ülkedir. Türkiye’yi, Lübnan ve Ürdün takip etmektedir. (2) Bu bağlamda dikkat çekmemiz gereken konulardan birisi Türkiye’de son dönemlerde özellikle bazı kesimin kışkırtmasıyla ‘Türkiye’de Suriyeli istemiyoruz.’ Veyahut ‘Suriyeli mülteciler evlerine gönderilsin.’ Başlıklı kışkırtıcı çalışmaları görüyoruz. Şunu söylememiz gerekir ki bizlerin Müslümanlar olarak bize sığınan hiçbir

AĞUSTOS 2017

mazlum, mustazaf ve savaş mağduru kimseyi kabul etmeme, ülkelerine geri gönderme gibi

56

bir lüksümüz yok. Ancak şunu deme hakkımız var: Suriyeli muhacirler bizim sorumluluğumuz altında, onları daha iyi nasıl yönetebiliriz, onları nasıl Türkiye kültürüne adapte edebilir gibi söylemlerde bulunabiliriz. Söylemiş olduğum bu iki durum arasında fark var. Nasıl ki bir aile reisi, aile bireylerinden birini evinden kovamazsa bizler de aynı şekilde muhacir kardeşlerimizi kovamayız fakat aile reisi aile bireylerine yön verir onlara yol gösterir. Biz Müslümanlarda aynı şekilde muhacir kardeşlerimizi korumalı, kollamalı ve yol göstermeliyiz. Yazımın başından beri özellikle muhacir ifadesini özellikle kullandım. Bu ifade bile Suriyelileri kimlerin isteyip kimlerin istemediğini


belirtiyor. Suriyelileri istemeyenler özellikle mülteci ifadesini kullanarak Suriyelileri istemediklerini belli ediyorlar. Bizler uluslararası terminolojide kullanılan mülteci kavramını kullanmaktan kaçınıyoruz. Birincisi ve en önemlisi bize bu ismi veren Allah-u Teâlâ’dır. Bir yer de muhacir varsa aynı zamanda o yerde ensar da var demektir. Allah için bu ikisi ol maktan da şeref duymak gerekir. İkinci olarak ise muhacir kelimesi içinde iyiliği, adaleti ve merhameti barındırır. Bu sıcaklığa sahip olan insan muhacir kelimesi salt politik manada okumaz, okuyamaz.

Muhacirler Hakkında İftiralar ve Gerçekler (3) Zalim Esed’in zulmünden kaçıp ülkemize hicret ederek, mü’minlere Ensar olma fırsatı tanıyan Suriyeli kardeşlerimiz hakkında uzun süredir devam eden iftira kampanyası, son zamanlarda iyice ayyuka çıktı.

“Suriyelilere Ak Kart dağıtıldı, indirimli alışveriş yapıyorlar” Muhacirlere kart dağıtan iki kurum var: Biri Kızılay diğeri AFAD. Bu kartlar kamp içinde dağıtılan temel ihtiyaçlar için kullanılıyor. Bu sayede kart sahiplerinin hangi yardımı, ne kadar aldığı takip edilebiliyor.

“Konya Belediyesi Suriyelilere maaş bağladı” Konya Belediyesi, hiç kimseye maaş bağlamadı. Konya Belediyesi’nin en az 75, en fazla 150 liralık gıda yardımı alınan bir sosyal hizmet programı var. Konya’da ihtiyaç sahibi olan herkese dağıtılan bu yardım, ihtiyaç sahibi Suriyelilere de dağıtıldı.

“Suriyelilerin tüp bebek masraflarını SGK karşılıyor”

“Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor” Yabancı uyruklu öğrenciler hangi kanuna tabiyse, Suriyeli öğrenciler de o kanuna tabi. Örneğin bir İngiliz genci Türkiye’de üniversite okumak için hangi kurallara uyuyorsa, Suriyeli gençler de aynı kurallara uyuyor. Diğer yabancı öğrenciler hangi sınavlara giriyorsa, Suriyeliler de aynı sınava giriyor. Türkiye’de sınavsız üniversite okuyan tek bir Suriyeli bile yok.

“Suriyeliler PTT’de maaş kuyruğuna girdi” Birleşmiş Milletler Türkiye’de 250 bin Suriyeliye yardım gönderdi. BM, bu tek seferlik yardımı, PTT kart üzerinden dağıttı. Suriyeliler, 60 lira ile 90 lira arasında değişen paraları, PTT üzerinden aldılar.

“Suriyeliler vatandaşlık için kuyruğa girdi” Gaziantep’te ilçe nüfus müdürlüğü önünde sıraya giren Suriyeliler, vatandaşlık almıyorlar. Orada olmalarının sebebi, adres bildirim mecburiyetidir. AFAD, Kızılay gibi kurumların yardımlarından faydalanmak için ve güvenlik prosedürü gereği, Türkiye’de olan ve kamplarda yaşamayan Suriyeliler adres bildirmek zorunda.

“Suriyelilerin suç işleme oranı fazla” İçişleri Bakanlığı, ifsâd şebekesinin yaydığı “Suriyeliler geldiğinden beri suç işleme oranı arttı” iftirasına cevap verdi. Bakanlık verilerine göre, Suriyeli muhacirlerin karıştıkları olayların Türkiye’deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 yıllarında yıllık ortalama yüzde 1,32.

57

ZİLKA'DE 1438

Bu yalanı söyleyen müfterilerin bilmediği şey, Suriyelilerin sağlığı ile SGK’nın ilgilenmediği. Suriyelilerin sağlık işleri, AFAD üzerinden yü-

rütülüyor. SGK hiçbir Suriyelinin tedavisiyle ilgilenmiyor. Ayrıca, muhacirlere sağlık desteği, acil durumlar ve hayati hastalıklar için geçerli. Tüp bebek, diş, protez, gibi durumlarda şu ana kadar hiçbir Suriyeli’ye destek olunmadı.


“Suriyeliler dilencilikle geçiniyor” İfsâd şebekesinin Suriyeli kardeşlerimizle ilgili yaydığı iftiralardan bir diğeri de “Dilencilikle geçiniyorlar” oldu. Yine İçişleri Bakanlığı verileri bu alçak iftirayı müfterilerin yüzüne çarpıyor. Bakanlık verilerine göre, ülke genelinde 17 ve 27 Mayıs tarihlerinde 2 defa gerçekleştirilen “Huzurlu Sokaklar” uygulamalarında dilencilik suçuyla ilgili olarak toplam 3 bin 46 kişiye işlem yapılmış. Bunlardan ilk uygulamada 149 kişinin, ikinci uygulamada ise 230 kişinin Suriyeli olduğu tespit edilmiş. Ayrıca yakalananlardan bazılarının Suriyeli kılığına girmiş şahıslar olduğu anlaşılmıştır. “O kimseler ki, iman ettiler, hicret ettiler ve ALLAH yolunda cihada katıldılar, bir kısımları da onları barındırıp yer, yurt sahibi yaptılar ve yardıma koştular, işte bunlar hakkıyla mümin olanlardır. Bunlara bir mağfiret ve cömertçe bir rızık vardır.” (Enfal, 74)

-------------------------

1. http://www.ahaber.com.tr/gundem/2017/02/15/ bakan-soylu-turkiyedeki-multeci-sayisini-acikladi 2. http://www.stratejikortak.com/2016/04/suriyeli-multecilerin-sayisi.html

AĞUSTOS 2017

3.

http://dirilispostasi.com/n-39278-muhacirler-hak-

kinda-iftiralar-ve-gercekler.html

58


| Serbest Köşe

Soner Dural |

ALLAH SEVDİĞİ KULLARINI İMTİHAN EDER

“Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” Derler. (1)

M

erak ettiğimiz hususlardan biri de Allah’ın bizi neden imtihan ettiği konusu.

İmtihan nedir?

yetler, tecavüzler, savaşlar, zalimlikler, felaket-

Yani imtihan olmanın doğasında bir zorlanma,

ler ve daha birçok şey…

ölçme ve başarı unsuru olduğunu söyleyebiliriz.

Müslüman olarak imtihan kavramına inanıyoruz ama bu, sorular sormamıza engel olmuyor. Çünkü imtihan kimi zaman gerçekten de kat-

59

ZİLKA'DE 1438

lanması zor haller alabiliyor. İşkenceler, cina-

İmtihan, köken olarak Arapça bir kelime ve sözlükte ‘Güç, direnme, dayanışma gerektiren, sonucunda deneyim kazandıran zor bir durum’ olarak tanımlanıyor. Diğer bir tanımıyla  ‘bir işte başarı gösterip göstermemenin ölçülmesi, sınav’ olarak da karşımıza çıkıyor.


“Ama insan, her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, «Rabbim bana ikram etti.»” der. (3)

“Ama insan, her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, «Rabbim bana ikram etti.»” der.

İmtihan bizim için beklenmeyen bir şey mi? Allah Kur’an’da bizi imtihan edeceğini sürekli vurguluyor. Esasında Kur’an okuduğumuzda verilen mesajların başında bu dünyanın geçici olduğu, asıl hayatın ahiret olduğu ve dünya hayatının sadece bir imtihan alanı olduğu bulunuyor. Lakin biz Müslümanlar bu durumu yeterince içselleştirebilmiş değiliz. Bize verilen nimetlerin, bizim Allah’ı hatırlayıp şükretmemiz için olduğunu, bize gelen sıkıntıların ise yine Allah’ı hatırlayıp sabır etmemiz için olduğunu anlamadıkça bu konuda hala daha çok mesafe kaydetmemiz gerekiyor demektir.

AĞUSTOS 2017

Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, bir vakit sizi Firâvun ailesinden kurtardı. Onlar sizi işkencenin en kötüsüne sürüyorlar ve oğullarınızı kesip kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır.“ (5) İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, “Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir” der. Hayır, o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler. (6) Demek ki başımıza güzel şeyler geldiğinde de bunun bizim için bir imtihan olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Kimimiz daha varlıklı isek, kimimiz daha güzel isek, kimimiz daha sağlıklı isek bunlar esasında bunlara sahip olmayanlar için kimi zaman imrenilen şeyler olabiliyor.

Dünya hayatının yegâne gayesi insanların imtihan edilmesi olduğundan, aslında bu hayatta her an her saniye bu imtihana tabiyiz. Peki Kur’an bize bunları nasıl aktarıyor bakalım:

Aslında nimetler de birer imtihan olduğundan, sahip olmadığımız şeyler için büyük arzular duymak, kıskanmak ya da Allah’a ‘neden bana vermiyorsun’ diye sitem etmek çok da akıllıca değil. Çünkü o kendisine nimet verilenler, bir imtihan altındalar ve bunun Allah’ın bir nimeti olduğunu bilip ona göre yaşamadıklarında kendilerinden bunun hesabı sorulacak.

a- İyiliklerle imtihan:

b- Amellerle imtihan

“Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. İçlerinde iyi olanları da vardı, olmayanları da. Onları biz, bazen nimetlerle, bazen de musibetlerle imtihana çektik. Sonunda belki hakka dönerler diye.” (2)

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (7)

Mü’minlerin imtihanı:

60

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” (4)

“İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzün-


deki şeyleri ona bir zinet yaptık.” (8) “Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (9) İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah, doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir. (10)

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı evrede yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.” (11) Bu ayetlerden görüleceği üzere, Allah bize verdiği özgür iradenin bir sonucu olarak, bu iradeyi ne yönde kullanacağımız konusunda bizi imtihan ettiğini vurguluyor. c- Kötülüklerle İmtihan “And olsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitap verilenlerden ve Allah’a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.”

Başımıza gelen türlü kötülükler, hastalıklar, sıkıntılar da insan için birer imtihan aracı. Her yaşanan sıkıntının muhakkak bir sebebi var. Dünya öyle bir yer ki herkes kendi durumuna göre çeşitli sıkıntılar içine giriyor zaman zaman. İşte böyle zamanlardaki tavrımız gerçekten çok önemli. Bu ayetlere baktığımızda Allah’ın çok net bir biçimde, malımızla, canımızla, rızkımızla, ürünlerimizle, korkularla, açlıkla kısacası sorun olabilecek her türlü araç ile bizi imtihan edeceğini beyan ettiğini görüyoruz. d- Çocuklarımızla imtihan “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.” (16) “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” (17) “Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.” (18) Evlatlarımızın da birer imtihan aracı olduğunu bu ayetlerden öğreniyoruz. Evlat sahibi olmak da olamamak da birer imtihan… Evlatlarımıza çok odaklanıp Allah’ı unutup unutmadığımız da bir imtihan. Evlatlarımıza nasıl davrandığımız da onların başına gelenler de imtihan.

(12)

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (13) “Ama onu yine denemek için rızkını daralttığı an Rabbim beni küçük düşürdü diye sızlanır.” (14)

61

ZİLKA'DE 1438

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.” (15)

“İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.”


Çocuklarımızın başına gelen sıkıntılar da bizim için bir imtihan. Evet katlanması zor belki ama en başta bunu bize hiç hak etmeden verenin de Allah olduğunu hatırlamalı, geçici dünya hayatındaki bazı kayıpların insanın Allah’a karşı tutumunu sergilemesi için birer fırsat olduğunu unutmamalıyız.

Önemli Bir Anektod

“İsrâil oğulları arasında biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek ala tenliye geldi:

“Bir adam, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seni gerçekten seviyorum” dedi. Rasûlullah, “O söylediğin söze dikkat et”  buyurdu. Adam tekrar “Ben seni gerçekten seviyorum” deyince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem,  “Söylediğin söze iyi dikkat et, ciddi misin?”  buyurdu. Adam da “Vallahi seni gerçekten seviyorum” diyerek üçüncü sefer aynı sözü tekrar etti. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:

- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sıvazladı ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

“Eğer beni seviyorsan fakirliğe karşı bir kalkan hazırla. Çünkü fakirliğin beni seven kimseye gelmesi, selin durak yerine akması gibi hızlıdır.” (19)

Sonra kele gelerek:

Bu hadisi açıklayan diğer hadisler şöyledir: Âişe radıyallahu anhâ şöyle rivayet etmiştir: “Ağrı ve sancıların Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem şiddetli olduğu kadar kimseye şiddetli olduğunu görmedim.” (20)

AĞUSTOS 2017

Ebû Hüreyre radıyallahu anhu, Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselamın şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet eder:

Abdullah b. Muğaffel (radıyallahu anhu) şöyle rivayet demiştir:

Hadis mana açısından sahihtir. Çünkü iman ve sevgi bir iddiadır. Her iddia da doğruluğunun kanıtlanması için ispat ister. İspat ise başa gelecek olana sabretmekle olur.

Enes radıyallahu anhu şöyle rivayet eder: “Mükâfatın büyüklüğü, yıpratıcı imtihanın büyüklüğüne bağlıdır. Allah bir toplumu sevdiğinde onları değişik şekillerde imtihana tabi tutar. Kim razı olursa Allah’ın rızasını kazanır. Kim de kızar, kırgınlık gösterirse Allah da o kimseye kızar.” (21)

62

İbretlik Bir Kıssa

- En çok istediğin şey nedir? dedi. Ala tenli:

- En çok sahip olmak istediğin mal nedir? dedi. Adam: - Deve (yahut da sığır)dır, dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek: - Allah sana bu deveyi bereketli kılsın! diye dua etti.

- En çok istediğin şey nedir? dedi. Kel: - Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi dedi. Melek onu sıvazladı, kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu: - En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam: - Sığır… dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek: - Allah sana bunu bereketli kılsın! diye dua ettikten sonra körün yanına geldi ve: - En çok istediğin şey nedir? dedi. Kör: - Allah’ın gözlerimi iade etmesini ve insanları görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iade etti. Bu defa Melek: - En çok sahip olmak istediğin şey nedir? dedi. O da: - Koyun… dedi. Bunun üzerine ona döl veren


bir gebe koyun verildi. Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırı, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu. Daha sonra melek ala tenliye, eski kılığında geldi ve: - Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce Allah sonra senin yardımın sâyesinde ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi. Adam: - Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek: - Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allah’ın zengin ettiği abraş değil misin? dedi. Adam: - Bana bu mal atalarımdan miras kaldı, dedi. Melek:

“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”

Bizler için burada zikredilen ibret verici ve ders çıkaracak ayet ve hadisler bulunmaktadır. Rabbim bizleri dünyanın şerrin’den ve fitnesinden muhafaza, zikredilen örneklerden pay çıkaran kullarının zümresine ilhak etsin. (âmin) -------------------------

- Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.

1. Bakara,155-156

Sonra melek, eski kılığına girip kelin yanına geldi. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

3. Fecr, 15

- Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.

6. Zümer, 49

Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve: - Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allah’ın sonra senin sâyende yoluma devam edebileceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

2. A’raf, 168 4. En’am, 165 5. İbrahim, 6 7. Mülk, 2 8. Kehf, 7 9. Ali İmran, 142 10. Ankebut, 2-3 11. Hud, 7 12. Ali İmran, 186 13. Bakara, 155 14. Fecr, 16 15. Enbiya, 35

- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iade etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek:

16. Enfal, 28

- Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu, arkadaşlarına gazap etti, cevabını verdi ve oradan ayrıldı. (22)

20. Tirmizi, Zühd, 56

17. Tegabun, 15 18. Şura, 50 19. Tirmizi, Zühd, 36 21. Tirmizi, Zühd, 56

63

ZİLKA'DE 1438

22. Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10


Nebevi Hayat Dergisi 57. Sayı (2017)  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you