Page 1

NİSAN 2017, RECEB 1438 • YIL 5 • SAYI 53 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

Anam Babam Sana Feda Olsun

Allah Yolunda Cihad Etmekle Vazifeli Bir Peygamber Mahmut Varhan

.

Bir Aile Reisi Olarak Peygamber Efendimiz Hakan Sarıküçük

.

Rasûlullah ’in Mizah (Şaka) Anlayışı Cihan Malay

Bir Lider Olarak Rasûlullah Ümit Şit

Bir Muallim Olarak Rasûlullah Ahmet İnal

Rasûlullah ’in Sabrı, Konuşması ve Tevazusu Derya Fıçıcı

.

.

. .


Editör H

amd; “Andolsun, Allah’ın Rasûlünde

Nebevi Hayat Dergisi olarak, Hocamızın miras

sizin için; Allah’a ve ahiret gününe ka-

olarak bıraktığı dergi çalışmasına mola verme-

vuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kim-

den devam edip aziz şehidimizin hanesine ecir

seler için güzel bir örnek vardır.” buyuran

yazılmasına vesile olacağız inşallah.

Allah’a, Salat ve selam, adımları takib edilmeye en layık olan Hz. Muhammed aleyhisselam’a, ailesine ve ashabına olsun…

Vedud olan Rabbimiz, kendisini Rabbani bir âlim, hikmetli bir davetçi ve salih bir dost olarak bildiğimiz Zafer Mert Hocamızı lütfuy-

Dergimizin doğumuna, gelişmesine en çok kat-

la rızıklandırsın. Geride kalan aile, akraba ve

kısı olan, ümmetin bağrına Nebevi çizgide bir

dostlarına sırat-ı müstakim üzere yol almayı ve

dergi çalışması bırakmak için gece gündüz çır-

şehidimizin hatıralarına sahip çıkmalarını na-

pınan, dergimizin ilk yıllarında acemiliğimizi

sip etsin.

atmak için her ayın son zamanlarını vakıfta bizimle kalarak samimiyetini ortaya koyan Zafer Mert Hocamızın şehadeti sonrası ilk sayımızı çıkartıyoruz… Nisan sayımızda Allah Rasûlü’nün şumüllü hayatını konu aldığımız sayfalarda Zafer Hocamızın yazısı “Bir Lider Olarak

Zafer hocamızın hayatı; “Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerde Müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardır.” sözünün ispatıdır. Selam ve dua ile…

Rasûlullah Efendimiz” idi. Ancak kendisi bu makaleyi kaleme alamadan, çok sevdiği liderine temiz bir ölümle kavuştu inşallah.

YIL: 5 Sayı: 53 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Abone Şartları 2017 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Nisan 2017 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.


İçindekiler

Bir Lider Olarak Rasûlullah - Ümit Şit

25

Bir Muallim Olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ahmet İnal

29

21

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mizah (Şaka) Anlayışı Cihan Malay

36

43

Nebevi Aile Her Duanın Bir Karşılığı Vardır Halime Yılmaz

56

Kapak Dosya Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Sabrı, Konuşması ve Tevazusu Derya Fıçıcı

46

Haber Analiz İslam’ın MERT Yiğitleri Zafere, ZAFER ise Şehadete Ulaşır İbrahim adak

63

Olaylar ve Yorumlar Şehidimizin Ardından Nedim Bal

51

Allah Yolunda Cihad Etmekle Vazifeli Bir Peygamber Mahmut Varhan

04

Bir Aile Reisi Olarak Peygamber Efendimiz Hakan Sarıküçük

O’nun Emrine Karşı Gelmenin Akibeti Fitneye Uğramak veya Can Yakıcı Azaptır M. Sadık Türkmen

Kapak Dosya Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Gülmesi Muaz Akgün

13


| Kapak Dosya

| Mahmut Varhan

ALLAH YOLUNDA CİHAD ETMEKLE VAZİFELİ BİR PEYGAMBER

Â

lemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Şirki ortadan kaldırıp Allah’ın kulları arasında tevhid dinini muhkem bir şekilde yerleştirmek için bütün gücüyle Allah yolunda cihad eden Peygamber Efendimiz’e, bu hususta onun en büyük yardımcıları olan ve Allah’ın dini uğrunda canları ve mallarıyla cihad eden âline ve ashabına ve bu yol üzerinde kıyamete kadar onlara tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; biz bu makâlemizde kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün mücahidlerin rehberi ve komutanı olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in cihadından, kendi zamanındaki mücahidlerin rehberi ve komutanı olmasından bir nebze olsun bahsetmeye çalışacağız. Allah Azze ve celle’den niyazımız şudur ki, Peygamber Efendimiz’i örnek alan ve onun yolunda ilerleyen büyük komutanları İslam ümmetine lütfetsin!

NİSAN 2017

Öncelikle bilinmesi gerekir ki, İslam dininin zirvesi cihaddır. Herhangi bir şahsiyetin yüceliği, cihadın kısımlarını ve mertebelerini ne kadar gerçekleştirdiği ile orantılıdır. İbni Kayyim el-Cevziyye rahimehullah, cihadın dört mertebesi olan nefisle cihad, şeytanla cihad, kâfirlerle cihad ve münafıklarla cihadın mahiyet ve kısımlarını beyan ettikten sonra şöyle

4


demektedir: "Hicret olmadan cihad tamamlanmaz. İman olmadan da hicret ve cihad meydana gelmez. İşte Allah'ın rahmetini umanlar, bu üç vazifeyi de yerine getirenlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte Allah’ın rahmetini umacak olanlar bunlardır. Allah Ğafûr ve Rahîm’dir.” (Bakara; 218) Allah katında yaratılmışların en üstünü, cihadın bütün mertebelerini tam bir şekilde yerine getirenlerdir. İnsanların Allah katındaki mertebeleri, cihadın mertebelerini yerine getirmekteki farklılıklarına göre değişmektedir. Bundan dolayıdır ki yaratılmışlar arasında Allah katında en üstün ve en kerim olan, Allah’ın son peygamberidir. Zira o cihadın bütün mertebelerini yerine getirmiş ve Allah yolunda hakkıyla cihad etmiştir. Peygamber olarak gönderildiği andan, Allah Azze ve celle’nin ruhunu kabzettiği ana kadar cihadına devam etmiştir.” (1)

İnsanların Allah katındaki mertebeleri, cihadın mertebelerini yerine getirmekteki farklılıklarına göre değişmektedir. Bundan dolayıdır ki yaratılmışlar arasında Allah katında en üstün ve en kerim olan, Allah'ın son peygamberidir. Zira o cihadın bütün mertebelerini yerine getirmiş ve Allah yolunda hakkıyla cihad etmiştir. Peygamber olarak gönderildiği andan, Allah Azze ve celle'nin ruhunu kabzettiği ana kadar cihadına devam etmiştir.

1- Cihadla Me’mur Bir Peygamber ğına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namazı ikâme edip, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı hariç. Onların hesapları da Allah Teâlâ’ya aittir.”

(2)

Ashabını da Allah yolunda cihada teş-

vik ederek şöyle buyurmaktaydı: “Mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle müşriklere karşı cihad edin.”

(3)

Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun

rivayet ettiği hadis’i şerifte de şöyle buyurmaktaydı: “Her kim gaza etmeden ve gazveye çıkmayı içinden geçirmeden ölecek olursa, nifakın bir şubesi üzerinde ölmüş olur.” (4) Ashabı arasında en fazla gazvelere çıkmak isteyen ve cihad yolunda yürümeyi en çok arzulayan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem idi. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i

5

RECEB 1438

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah yolunda cihad etmekle ve Allah’ın düşmanlarına karşı savaşmakla emrolunmuştu. O da Allah Azze ve celle’nin bu emrini hakkıyla yerine getirebilmek için bütün gücünü sarfediyordu. Allah Azze ve celle ona şöyle buyurmuştu: “(Ey Muhammed!) Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah, inkâr edenlerin savaşma gücünü kırarak onları defeder. Allah, güç bakımından daha kuvvetli ve cezalandırması daha şiddetli olandır.” (Nisâ; 84) Rabbinden bu ve benzeri emirleri alan Peygamber Efendimiz kâfirlere karşı amansız bir savaşa girişmiş ve kendisine tâbi olan mü’minleri de hem sözleriyle hem de yaşantısıyla Allah yolunda cihada teşvik etmiştir. Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma’nın rivayet ettiği hadis’i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanlar Allah’tan başka ilah olmadı-


rerek güvene kavuşanlar ve onunla savaşma yolunu tercih ederek yenilmeye ve kaybetmeye mahkûm olanlar.

NİSAN 2017

Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Muhammed'in canı elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi arzulamaktayım."

şerifinde şöyle buyurmaktaydı: “Muhammed’in canı elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanlara meşakkat (olacağı endişem) olmasaydı, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir birliğin gerisinde asla oturup kalmazdım. Fakat ne ben onları bindirecek binekler bulabiliyorum, ne de onlar (binek sahibi olabilecek) bir genişlik bulabiliyorlar. Bununla beraber (ben cihada çıkacak olursam) benden geri kalmaları, onlara meşakkatli ve ağır gelir.” (5) İşte bu üstün şevkle ve büyük azimle bizzat kendisi çok kısa bir sürede onlarca gazveye ve meydan muharebesine katılmış, bu konuda Efendilerini örnek alan ashabı da yüzlerce gazve ve seriyyeye çıkmışlardır. Hayat onlar için tam anlamıyla iman ve cihaddan ibaretti. Böylece yirmi üç sene gibi kısa bir sürede bütün Arabistan yarımadasından şirk ve küfrü izale ederek, tevhid dinini ikame etmeye muvaffak olmuştu. Bu büyük cihadının neticesinde şu fenâ yurdundan bekâ yurduna irtihal ettiği sırada insanlar üç kısma ayrılmıştı; ona iman ederek kurtuluşa erenler, onun kurmuş olduğu İslam devletine cizye ve-

6

2- Şehâdeti Arzulayan Bir Peygamber Peygamberlerin imamı ve Âdemoğullarının seyyidi/efendisi olan Rasûl’i Ekrem’in en büyük arzusu, Allah yolunda öldürülerek şehid olmaktı. Zira onun hayatı Allah yolunda cihad etmekten ibaretti. Cihad ise, öldürmek ya da öldürülmek demekti. Ve Allah yolunda öldürülerek şehid olmak, peygamberlikten sonra ulaşılabilecek en yüce makamdı. İşte bütün faziletli makamlara nâil olmak isteyen Peygamber Efendimiz, dünyaya veda ederken şehadet kapısından çıkmak istiyordu. Şehadet makamının ne kadar yüce olduğunu göstermek için, sadece bu bile yeterlidir. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhammed’in canı elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi arzulamaktayım.” (6) İşte ilâhi muvaffakiyete mazhar olmak isteyen komutanlar için numûne’i imtisal ve gerçek zaferleri gaye edinmiş hakiki mücahidler için üsve'i hasene! Cihadı hayat tarzı olarak benimsemek ve hakiki hayatı elde etmek için şehadete sevdalı olmak...

3- Şecâatin Zirvesinde Bir Peygamber Allah yolunda savaşmak ve cihad meydanlarında bulunmak için en gerekli hususlardan biri de şecaattir. Şecaat, şiddetli olaylar karşısında ve en korkutucu anlarda dahi kalbin sebatını yitirmemesidir. Cihadın bütün mertebelerini hakkıyla yerine getiren Peygamber’i Zîşan, şecaatte en zirvedeydi. Enes radıyallâhu anhu şöyle demektedir: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece Medineliler duydukları bir sesten dolayı korkmuşlardı. Bazıları sesin geldiği yere


doğru hareket ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise dönerken onları yolda karşıladı. Sesin geldiği tarafa onlardan önce varmıştı. Ebû Talha’ya ait eğer vurulmamış bir atın üzerinde ve kılıcı boynunda asılı bir vaziyette onlara “korkmayın, korkmayın (endişelenecek bir şey yok)” diyordu.”(7) Berâ b. Âzib radıyallâhu anhu şöyle diyordu: "Allah'a yemin olsun ki, savaşın iyice kızıştığı anlarda biz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınıp onunla korunuyorduk. Bizim en cesurumuz bile ancak onun yanında ve hizasında dururdu.” (8) Yine şecaatin zirvesinde bulunan en büyük cengâverlerden Hz. Ali radıyallâhu anhu’nun şu şahitliği de yeterlidir: “Savaş şiddetlendiği ve iyice kızıştığı zamanda bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınarak korunurduk. Bizim aramızda ondan daha çok düşmana yakın bir kişi bile bulunmazdı. Bedir gününde bizim içimizde düşmana en yakın olan ve o gün insanlar arasında en şiddetli bir şekilde çarpışan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınarak korunmaya çalıştığımız anı şu anda görür gibi hatırlamaktayım.” (9) Böylece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına örnek olmakta ve şecaatli olmanın yolunu onlara göstermekteydi. Savaş gibi çetin ve zor durumlarda komutanın şecaatli olması ve ayaklarını sağlam bir şekilde yere basması bütün orduyu muhafaza eder ve askerleri de şecaatli davranmaya sevkederek Allah’ın yardımının ve zaferin gelmesini sağlar. Tarih boyunca muvaffak ve muzaffer olan bütün orduların komutanları, askerlerinden çok daha fazla şecaatli davranmış ve şecaat konusunda onlara örnek olmuşlardır.

4- Hezimet Anında Sabırlı ve Metanetli, Muzaffer Olduğunda da Mütevazı ve Alçakgönüllü Bir Peygamber

yara dokunmuştur. Biz bu günleri (galibiyet ve mağlubiyet günlerini) insanlar arasında evirip çeviririz.” (Âl-i İmrân; 140) buyurduğu gibi savaşın iki yüzü vardır. Savaşta biri galip diğeri ise mağlup olacak iki taraf bulunmaktadır ve hiçbir zaman aynı taraf sürekli galip de olmaz mağlup da olmaz. Bu Allah’ın bir sünnetidir. Bu kanuna göre Bedir’de galip gelen Müslümanlar, Uhud savaşında mağlup olmuşlardır. Mekke’yi fethettikten hemen sonra Huneyn savaşının başında hezimete uğramışlardır. Bununla beraber nihâi zafer her zaman takva sahiplerine yâr olmuştur. Allah’ın sünneti bu şekilde olmakla beraber zafer ya da hezimet esnasında komutanın takınacağı tavır çok önemlidir. Zafer kazandığında şımararak kibirlenen ve yenilgiye uğradığında da korkup kaçan bir komutanın, ordusuna zarardan başka kazandıracağı bir şey yoktur. Zira böyle bir ordu nihayette helak olmaya mahkûmdur. Bütün mücahidlerin rehberi ve komutanı olan Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ise, zafer ve galibiyet zamanında müte-

7

RECEB 1438

Allah azze ve celle’nin: “Eğer size (Uhud savaşında) bir yara dokunduysa, muhakkak ki o kavme de (Bedir savaşında) onun gibi bir

Berâ b. Âzib radıyallâhu anhu şöyle diyordu: "Allah'a yemin olsun ki, savaşın iyice kızıştığı anlarda biz, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sığınıp onunla korunuyorduk. Bizim en cesurumuz bile ancak onun yanında ve hizasında dururdu."


Ebû Süfyan b. Haris de katırın eğerinden tutmuştu...”

(10)

Hz. Peygamber’in ve çevresinde

bulunan az sayıdaki mü’minlerin bu sabır ve metanetleri, Uhud gazvesinde Müslümanların tekrar toparlanarak topluca katliama maruz kalmaktan kurtulmalarını sağlamış ve Huneyn savaşında da hezimeti kesin bir zafere dönüştürmüştür.

5- Affetmeyi Seven, Gerektiğinde de Cezalandıran Bir Peygamber Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in en temel özelliklerinden birisi de mü’minlere karşı şefkatli, merhametli, hilim sahibi ve affedici olmasıydı. Nitekim Allah Azze ve celle vazı ve alçakgönüllü, yenilgi ve hezimet anında da sabırlı ve metanetli olmuştur. Nitekim kendisini ve ashabını zorla Mekke’den çıkaran, kendisine ve ashabına her türlü işkenceyi yapmış bulunan Kureyş kabilesini yenerek Mekke’i Mükerreme’ye bir fatih olarak girdiği zaman Rabbine karşı o kadar mütevazı olmuştu ki, devesinin üzerinde boynunu bükmüş ve neredeyse başı devesinin boynuna değecek şekilde Rabbinin önünde eğilmişti. Daha sonra Müslümanlara her türlü zulmü reva görmüş olan Kureyş kabilesini affetmiş ve onları âzad etmişti. Diğer taraftan hem Uhud savaşında hem de Huneyn savaşında Müslümanların birçoğu savaş meydanını terkedip hezimete uğramışken, Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sabır ve metanetini korumuş ve sabitkadem yerinde sebat etmişti. Abbas radıyallahu anhu anlatıyor:

NİSAN 2017

sun ki size, kendinizden bir peygamber gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O, size son derece düşkündür. Mü’minlere çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe; 128) Nitekim Uhud savaşında okçular, Ayneyn tepesindeki mevzilerini terketmişlerdi. Bunun üzerine kesin bir zafer, acı bir hezimete dönüşmüş ve Müslümanların birçoğu savaş meydanını terkederek kaçmıştı. Gerçekten çok büyük bir felaket ve tasavvuru zor acılar yaşanmıştı. En güzide sahabelerden yetmiş kişi şehid olmuş, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem

dahi yaralanmıştı. Buna rağmen

Rasûl’i Ekrem mevzilerini terkeden ve kaçan bütün Müslümanları affetti. Bu olay üzerine şu âyeti kerime nâzil oldu: “Allah’ın rahmeti sayesinde (Uhud savaşında) onlara (emrine uymayanlara) yumuşak davrandın. Eğer

“Huneyn gününde Müslümanlarla kâfirler karşılaşınca, (bazı) Müslümanlar arkalarını dönüp kaçtılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz

sen kaba ve katı kalpli olsaydın, muhak-

katırını kâfirlerin tarafına doğru sürmeye başladı. Ben ise, o tarafa doğru daha hızlı gitmesin diye katırın yularından tutmuş onu engellemeye çalışıyordum. Bu arada

rını dile ve işlerde onlarla istişare et. Azme-

sallallahu aleyhi ve sellem

8

onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Yemin ol-

kak ki onlar, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onları affet, onların bağışlanmaladip karar verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imrân: 159)


"Yemin olsun ki size, kendinizden bir peygamber gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O, size son derece düşkündür. Mü'minlere çok şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe; 128)

Bununla birlikte Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem,

Allah yolunda cihad ederken ciddi hata-

lar yapan bazı sahabilerini de cezalandırmıştır. Bunu da sadece onları ıslah etmek ve terbiye etmek gayesiyle Allah’ın emri gereği yapmıştır. Nitekim hiç bir mazeretleri bulunmadığı halde Tebûk gazvesinden geri kalan ve Rasûl’i Ekrem ile birlikte cihada katılmayan Ka’b b. Malik ve iki arkadaşını elli gün boyunca toplumdan tecrid edilmekle cezalandırmıştır. Bu süre zarfında Müslümanlardan hiç kimse onlarla konuşmamış ve hatta eşlerinin dahi kendilerinden uzak durması emredilmiştir. Öyle ki geniş olmasına rağmen dünya onlara dar gelmişti. Samimiyetle tevbe ederek Allah’a sığınınca, Allah da onların tevbelerini kabul ettiğini âyeti kerime indirerek beyan buyurmuştu. Yine Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem,

Allah yolunda cihad ederken “Lâ

ilâhe illallâh” diyerek müslüman olan bir kişiyi aceleyle öldüren en çok sevdiği ashabından biri olan Üsame b. Zeyd radıyallahu anhuma’yı şiddetli bir şekilde tekdir etmiş ve kendisine defalarca: “Kıyamet gününde “Lâ ilâhe illallâh”ı ne yapacaksın” buyurmuştur. Aynı şekilde komutasındaki bir birlik ile Cezimeoğulları üzerine gönderilen ve onlardan "sabe’nâ, sabe’nâ (dinden çıktık, dinden çıktık, yani eski dinimizden çıkarak müslüman olduk)” diyerek İslâm dinine girdiklerini ifade etmeye çalışan bazı kimseleri, onların maksatlarını tam anlamadan acele ederek öldüren Halid b. Velid hakkında şöyle buyurmuştu: “Allah’ım! Halid’in yaptığından beri-

6- Ashâbını Yetiştiren Ve Cihâdi Sahada Onları Eğiten Bir Peygamber Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, ashabını zorluklara tahammül gösterecek ve büyük vazifelerin üstesinden gelebilecek şekilde eğitmekteydi. Çünkü Allah Azze ve celle’nin onunla göndermiş olduğu din’i mübin’i İslâm, bütün insanlığa gönderilmiş ve önünde katetmesi gereken çok uzun ve zorluklarla/savaşlarla dolu bir mesafe bulunmaktaydı. O da ashabını kendisinden sonra dahi bu dinin bayraktarlığını yapacak, Allah’ın kelimesini/şeriatını en yüce kılacak ve geleceğin büyük savaşlarında İslam ordularına komutanlık edecek tarzda yetiştiriyordu. Bundan dolayı da ashabı arasında askeri alanda kabiliyetini keşfettiği kişileri hemen öne geçiriyor ve seriyyelerde onları komutan olarak atıyordu. Bu hususta kabiliyetli olduktan sonra ilk Müslümanlardan olması ya da yeni İslam’a girmiş bulunması, yaşının büyük olması veya genç olması, Muhacirlerden mi yoksa Ensar’dan mı olduğu arasında fark gözetmiyordu. Allah Azze ve celle’nin kendisine emrettiği şekilde her vazifeyi ancak ehil olan kişilere tevdi ediyordu. Bu konuda da Allah’ın inayeti ile muvaffak oluyordu. Zira Allah Azze

9

RECEB 1438

yim ve onun yaptığından Sana sığınırım.”

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, böylece bazen sözle takdir ederek bazen de fiili cezalar vererek askerlerini terbiye ediyordu. Çünkü onun vazifesi ta’lim, terbiye, ıslâh ve tezkiyeden ibaretti. Bu mükemmel Rabbâni terbiyeyle dünyayı fethedecek komutanlar yetiştirdi.


en mükemmel bir şekilde onu terbiye etmişti ve o da aynı şekilde ashabını terbiye ediyordu. İşte Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından hemen sonra baş gösteren riddet olaylarını ve iç isyanları bastıran, daha sonra da o dönemin süper devletleri olan Pers ve Bizans cephelerindeki büyük savaşlarda zaferden zafere koşarak ülkeler fetheden tarihin o en büyük komutanları bu nebevi terbiyeyle yetişmişlerdi.

Efendimiz’in konaklayıp karargâh kurduğu yer

7- Şûrâ İle Hareket Eden Bir Peygamber

yoksa bu bir taktik, savaş hilesi ve tecrübe mi-

ve celle

Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabını terbiye etme yöntemlerinden biri de sürekli onlarla istişare etmesiydi. Allah’ın peygamberi olmasına ve insanlık âleminden çıkmış en

le beraberiz. Senin önünde, sağında ve solunda savaşanlarız.”

(11)

Bedir sahasında Peygamber

hususunda Hubab b. Münzir radıyallâhu anhu ona şöyle demişti: “Ya Rasûlallah! Burayı karargâh edinmeniz, Allah’tan gelen bir vahiyle midir -ki böyle olursa ne ileri ne de geri gidebilirizdir?” Peygamber Efendimiz bunun bir taktik ve tecrübe olduğunu haber verince de orada karargâh kurulmasının doğru olmadığını, Bedir kuyularının yanında karargâh kurulmasının daha doğru olacağını söyledi ve onun söylediği

arasında en fazla ashabıyla istişare eden oydu.

gibi yapıldı. Yine Peygamber Efendimiz Uhud

Nasıl böyle olmasın ki, Rabb’i ona şöyle em-

savaşında Medine’de kalıp müdafaa savaşı mı,

retmekteydi: “Öyle ise onları affet, onların

yoksa Medine dışına çıkıp meydan muhare-

bağışlanmalarını dile ve işlerde onlarla is-

besi mi yapma konusunda ashabına danıştı.

Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imrân; 159) Diğer bir âyeti kerimede cennet nimetlerine müs-

Kendisinin görüşü Medine’de kalmak olmasına rağmen özellikle genç sahabelerin meydan muharebesi yapılması yönündeki ısrarlarına

tahak olan kulların özelliklerini sayarken şöyle

bakarak Uhud meydanına gitmeyi kararlaştır-

buyurmaktadır: “... Onlar işlerini aralarında

dı. Yine Ahzab gazvesinde müttefik ordulara

istişare ile yürütürler...” ( Şûrâ; 38)

nasıl karşı konulacağı hususunda istişare edi-

O da Rabb’inin emrine uyarak kendisine va-

lince, Selman-ı Farisi’nin teklifiyle Medine’nin

hiy inmemiş konularda ashabıyla istişarede

çevresine hendek kazılmasına karar verildi.

bulunup, şûrâ neticesinde karar verdiği şeyi

Rasûl’i Ekrem’in istişarelerinin sayılamayacak

Allah'a tevekkül ederek uygulamaya koyardı.

kadar çok örnekleri bulunmaktadır. Böyle-

Bedir gazvesinde Mekke ordusuyla karşıla-

ce hem ashabının gönlünü hoş etmekte, hem

şınca, onlarla savaşmak hususunda ashabına

kendilerinin de görüş belirttiği işleri severek

danışmış ve özellikle Ensârın görüşünü öğ-

ve isteyerek yapmalarını sağlamakta ve hem de

renmek istemişti; onlar da şöyle demişlerdi: "Ey Allah'ın elçisi! Şayet bizim önümüzde şu denize dalsan, biz de seninle birlikte dalardık. Eğer “Berkü’l-Ğımad” denilen yere dahi bizi

NİSAN 2017

24) Ancak biz şöyle deriz: Sen git, biz de senin-

olgun akıl sahibi olmasına rağmen insanlar

tişare et. Azmedip karar verdiğinde de artık

10

Şüphesiz ki biz oturup duranlarız” (Mâide;

savaş gibi ciddi konularda tecrübe kazanmalarını ve tecrübeleri paylaşmalarını istemekteydi. İslam tarihi boyunca büyük işler başaran salih

götürsen, seninle birlikte gideriz. Biz asla sana,

ve muttaki komutanlar da âlimlerle ve tecrübe

Mûsâ’nın kavminin Mûsâ’ya söylediği gibi de-

sahibi kimselerle istişare etmiş ve bu konuda

meyiz: “Git, sen ve Rabbin ikiniz savaşın.

Rasûl’i Zîşan’a tâbi olmuşlardır.


8- Ahdine Vefakâr ve Sözüne Sâdık Bir Peygamber Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in en temel özelliklerinden biri de ahidlerine vefakâr ve sözleşmelerine sâdık kalmasıydı. Şartlar ne kadar zor olursa olsun asla ahdine vefasızlık etmezdi. Zira onun Rabbi celle celâluhû, mü’min kullarının özelliklerini sayarken şöyle buyurmuştu: “Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.” (Mü’minûn; 8) Yine Allah Azze ve celle’nin ona vahyettiği ve hikmet olarak nitelendirdiği emirlerden biri de şuydu: “Verilen sözü yerine getirin. Şüphesiz ki verilen sözden mes’uliyet vardır.” (İsra; 34) Peygamber Efendimiz’in bu özelliği o kadar meşhurdu ki, düşmanları dahi bunu biliyor ve itiraf ediyorlardı. Nitekim Hudeybiye barış antlaşması müddeti içerisinde Şam’da bulunan Ebû Süfyan, Peygamber Efendimiz hakkında tahkikat yapmak isteyen Bizans İmparatoru Heraklius tarafından çağrılır ve aralarında uzun bir konuşma geçer. Konuşmanın bir bölümü şöyledir: Heraklius: “(Peygamber olduğunu söyleyen bu kişi) verdiği sözünü ve ahdini bozan birisi mi?” diye sorar. Ebû Süfyan şöyle der: "Hayır. Ancak biz şu anda onunla yapmış olduğumuz bir antlaşma müddeti içindeyiz ve onun ne yapacağını bilemiyoruz.” Ebû Süfyan der ki: “Sorduğu sorular içinde kendisine bir şeyler sokuşturacağım bundan başka bir kelime bulamadım.” Bunun üzerine Heraklius şöyle der: "Ben sana: 'O sözüne muhalefet ediyor mu?' diye sordum. Sen de, sözüne muhalefet etmediğini söyledin. İşte peygamberler böyledir, sözlerine asla muhalefet etmezler ve ahidlerini bozmazlar.” (12)

“Savaş hiledir” buyuran Peygamber Efendimiz, savaşlarında kâfirleri hezimete uğratmayı sağlayacak çeşitli taktik ve hilelere başvurmasına rağmen asla verdiği sözlere ve yaptığı antlaşmalara kendisi muhalefet etmemiştir. Zira kâfirler antlaşmayı bozmaya yeltenmeden, antlaşmayı bozmaya sebep olacak her türlü hile İslam’a göre yasaktır. Düşmanı mağlup edecek hilelere başvurmakla, söz ve antlaşmalarına riayet etmeyi bir arada yürütmek olsa olsa peygamberlere ve onların izini takip eden muttaki komutanlara has bir özelliktir. Takva sahibi Müslüman komutanlarla kâfir komutanları birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri de budur. Yine Müslümanlardan salih ve muttaki bir komutanı, fâsık ve fâcir bir komutandan ayıran özelliklerin başında bu gelmektedir.

9- Düşmanından Erken Davranan Bir Peygamber Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “O (kâfir) kavmi takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin kadar acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah›tan, onların ummadığı şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ; 104)

11

RECEB 1438

İşte bu üstün özelliğinden dolayı Peygamber Efendimiz Hudeybiye antlaşması gününde müşriklerin elinden kaçan ve zincirleriyle birlikte Hudeybiye meydanına gelen Ebû Cendel’i tekrar müşriklere geri vermişti. Hâlbuki Ebû Cendel geri verilmemesi için yalvarıp duruyor ve dininde fitneye düşürülmekten korktuğunu

söylüyordu. Peygamber Efendimiz, müşriklerin temsilcisi olan Ebû Cendel’in babası Süheyl b. Amr’a, kendisinin hatırı için Ebû Cendel’i serbest bırakmasını rica ettiyse de Süheyl kabul etmemiş ve antlaşmanın geçerli olabilmesi için Ebû Cendel’in geri verilmesini şart koşmuştu. Âlemlere rahmet olan Efendimiz de sırf sözüne sâdık kalabilmek için Ebû Cendel’e sabır tavsiye ederek bütün Müslümanların gözü önünde onu geri vermişti. Gerçekten çok zor ve çok büyük bir gündü. Nasıl geri vermesin ki?! Hâlbuki o şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz ki yaptığı sözleşmeye muhalefet eden ve antlaşmasını bozarak ğadreden her kişi için kıyamet gününde bir bayrak dikilir ve şöyle denilir: “İşte bu falan kişinin ğadridir.” (13)


“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenmiş savaş atları hazırlayın ki bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve daha bunlardan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız...”

NİSAN 2017

(Enfâl; 60)

Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenmiş savaş atları hazırlayın ki bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve daha bunlardan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız...” (Enfâl; 60) Allah Azze ve celle’nin bu ve benzeri emirlerine uyarak Peygamber Efendimiz sürekli bir şekilde Allah yolunda cihada çıkmaya ve Allah’ın düşmanlarını tepelemeye hazır bir şekilde bekliyordu. Zira Medine’i Münevvere’de, her tarafı düşmanlar tarafından sarılmış filiz bir İslam devleti kurmuştu ve bu devletini korumak ve güçlendirmek için devamlı bir şekilde ordusunu hazır tutması gerekiyordu. Medine’ye yönelecek en küçük bir tehlikeye anında cevap verilmesi gerekiyordu. Civardaki kabile, beylik ve devletlerin İslam devleti hakkında tezgâhladıkları bütün fitnelerden haberdar olunması ve hemen önlem alınması bir zorunluluktu. Allah’ın inayetiyle Peygamber Efendimiz bu ve benzeri bütün tedbirleri en mükemmel bir şekilde alıyor ve sürekli düşmanından önce harekete geçiyordu. İmkânlar ölçüsünde Arabistan›ın her tarafına gönderdiği seriyyeler, askeri ve istihbarat amaçlı küçük birlikler sayesinde düşmanların hareketlerini takip ediyor ve yapılması gerekeni hemen uygulamaya koyuyordu. Pek çok defa Medine’i Münevvere’ye saldırmak üzere plan yaptıklarını ve toparlanmaya çalıştıklarını haber aldığı düşmanlarına, daha onlar yerlerinden ayrılmadan ani baskın düzenleyip onları hezimete uğratıyordu. Bazen de

12

Ka’b b. Eşref olayında olduğu gibi sinsi, hilekâr ve düzenbaz düşmanlarını bir grup fedai göndererek ortadan kaldırıyordu. Yorulmak bilmeyen bir azimle çalışarak, İslam devletini harici ve dâhili tehlikelerden ve fitne unsurlarından korumaya gayret sarf ediyordu. Kureyş ahdini bozarak, müttefikleri Bekiroğullarına yardım ederek İslam devletinin müttefikleri olan Huzaâ kabilesine saldırınca; Rasul’i Ekrem hemen harekete geçerek Mekke’i Mükerreme’yi fethetti. Aynı şekilde Bizans Devleti’nin Müslümanlara saldırmak için hazırlıklar yaptığını ve toparlandığını haber alır almaz hemen otuz bin kişilik ordusunu hazırlayaıp, Tebuk gazvesine çıkarak Şam sınırlarına gider. Böyle büyük bir ordunun başında Rasul’i Ekrem’i Şam sınırlarında gören Bizanslılar korktular ve onun karşısına çıkmaya cesaret edemediler ve dağıldılar. Rasul’i Ekrem de birçok kabileyle antlaşmalar yaparak muzaffer bir şekilde Medine’i Münevvere’ye geri döndüler. -------------------------

1. İbni Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-Meâd: 3/11-12 2. Buhari: 25; Müslim: 22 3. Ebû Dâvûd: 2504; Nesâî: 6/7; İmam Ahmed, Müsned: 3/124. Sahih bir hadis olup, Enes b. Malik radıyallâhu anhu rivayet etmiştir. 4. Müslim: 1910 5. Buhari: 36; Müslim: 1876 6. Buhari: 36; Müslim: 1876 7. Buhari, Cihad: 82; Müslim, Fezâil: 48 8. Müslim, Cihad: 79 9. İmam Ahmed, Müsned: 1/86. Sahih bir hadistir. 10. Müslim: 1775 11. Buhari: 3952 12. Buhari: 7 13. Buhari: 6177; Müslim: 1735


| Kapak Dosya

Hakan Sarıküçük |

BİR AİLE REİSİ OLARAK PEYGAMBER EFENDİMİZ sallallahu aleyhi ve sellem

H

amd; “Andolsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe ka-

vuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (1) buyuran Allah’a,

rak devam ettiren müminlerin üzerine olsun. Rabbimizin de ayeti kerimedeki beyanı üzere dünya ve ahiret saadetini elde etmek isteyen kimseler için Rasûlullah efendimiz, tabi olunacak yegâne örnektir. Kendisine tabi olmanın

Salat ve Selâm; “Sizin en hayırlınız, ailesine kar-

fayda vereceği, hatadan masum kılınmış ve bu

şı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden

sebeple de tabi olunduğunda hataya düşmenin

daha hayırlıyım.”

mümkün olmayacağı tek önderdir. Bu dünyada

lahu aleyhi ve sellem

(2)

buyuran Peygamber sallal-

efendimize,

Allahu Teâlâ’nın lütfu keremi ve mağfireti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i kendine örnek edi-

ilahi yardımla desteklenmiş ve Rabbinin izniyle kendisine tabi olanları karanlıklardan nura çıkaran biricik rehberimizdir. Aile reisi olarak Rasûlullah aleyhisselâm’ı ince-

kadar hayatını iyi bir eş ve fedakâr bir baba ola-

lemeden önce ilk olarak kadının konumu, ev-

13

RECEB 1438

nip onun rehberliğinde Rıza-i Bâri’ye ulaşıncaya


liliğin önemi ve Müslümanca yaşam için ailenin gerekliliği üzerinde durmalıyız. Ancak bu yolla meselemizi daha iyi idrak edebilmemiz mümkün olabilir. Peygamber efendimizin, peygamber olarak gönderildiği zamana baktığımızda, yaşadığı topluma o güne kadar Arap toplumunda görülmeyen bir bakış açısı getirmiş, kadına Allahu Teâlâ’nın verdiği değeri en layıkıyla ve pratik uygulamasıyla göstermişti. İslam’ın kadına verdiği değeri Arap toplumuna çok kısa bir sürede kabul ettirmişti. O güne kadar hiçbir değer ifade etmeyen, yaşadığı müddetçe bir utanç kaynağı olarak görülen, toplum nazarında cüzzamlı bir hastadan bile daha düşük olan, söz yetkisi olmayan, alınıp satılan bir meta olarak görülen, diri diri toprağa gömülen, kız olarak doğmuşsa hayat hakkı elinden alınan ve daha nice değişik şeklilerde ortaya çıkan bu zalim ve haksız uygulamaları sonlandırmış ve ona gereken itibarını tekrardan iade etmişti. Onun da erkek gibi bir yaratılış gayesinin bulunduğunu ve bir takım vazifeler ve sorumluluklara sahip bir mükellef olduğunu ilan etmişti. Cennette Âdem aleyhisselâm’a onu teskin edip rahatlatacak bir eş olarak yaratmış ve eşi ile birlikte imtihana tabi tutmuş ve neticede her ikisini de dünyaya imtihan gayesiyle göndermişti. Allahu Teâlâ, tabii olarak yalnız erkeği yaratmamış ve onu yalnız yaşamaya da mecbur bırakmamıştır. Âdem aleyhisselâm bile yaratıldığında tek başına yaşamak zorunda bırakılmamıştır. Kur’an da şöyle buyurulur: “Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerse-

NİSAN 2017

niz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.” (3)

14

Bir başka ayette de şöyle buyurulmuştur: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (4) Kadın ve erkeğin birbirleri için bir elbise konumunda olduğunu, birbirlerinin eksik ve açık yerlerini yine birlikte tamamlayabilecekleri de Rabbimiz tarafından bizlere bildirilmiştir. “Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde) siniz.” (5) Kadın ve erkekten hiçbiri diğerinden ayrı bir şekilde saadet ve sükûnet içinde tam bir hayat süremez. Bu Allahu Teâlâ’nın ilahi kanunudur. “Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık.” (6) İlk olarak bugün insanlık şunu bilmelidir ki rahatlık ve huzur ancak evlilik müessesesine gereğince riayet etmekle mümkündür. Ve yine Peygamber efendimizin sünnetine ittiba da ancak nikâh müessesesine riayetle mümkün olur. Nitekim Peygamber efendimiz şöyle buyurur: “Nikâh benim sünnetimdir. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (7) “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (8) Rasûlullah aleyhisselâm’ın aile hayatında bu huzuru elde edebilmek için değerli tecrübe ve ibretler yeterince bulunmaktadır. Özgür bir hayat yaşamak isteyenler ve kimseye bağlı olmamak ve dilediğini dilediği şekilde serbestçe yapmak uğruna kurulmayan veya çok kısa sürede bitirilen evlilikler zahiri bir bakışla kısa bir süre için ferahlık ve huzur gibi


gözükse de ileriki yıllarda hayat arkadaşına en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda yalnızlığa ve bunalımlara ve neticede de acı sonlara dönüşebilmektedir. İslam hiçbir zaman bekârlığı uygun görmez. Rasûlullah aleyhisselâm erkek ve kadınların evlenmeleri gerektiğini sık sık hatırlatmıştır. Evlilik yalnızca neslin devamı için değil aynı zamanda evli çiftleri cinsi sapıklık ve bozukluklardan korumak ve geniş bir zihni denge sağlaması sebebiyle de gereklidir. Bugün bizler gençlik dönemlerimizde kanların fıkır fıkır kaynadığı delikanlılık dönemiyle birlikte karşı cinse ait bazı özel duygular taşımaya başlarız. Bu duyguların da etkisiyle kendimizi hazır hissedip hissetmediğimizi göz önünde bulundurmadan arzu ve isteklerin yoğun olarak hissedildiği bu duyguları ön plana çıkararak hareket ederiz. Genç yaşın ve tecrübesizliğin de verdiği bu deneyimsizlik bizlere bazı hataları yaptırabilmektedir. Kendimiz daha çocuk iken bir anda büyük sorumluluklar altına girmemiz ve olgunlaşmadığımız halde olgunca kararlar alacak hale gelmemiz beklenir bizlerden... Bu beklenti çoğu zaman bizim kendi nefsimizden beklentilerimiz için de söz konusu olabilmektedir. Böyle olmaya mecbur hissederiz kendimizi… Daha düne kadar çocuk iken, hayatımızın baharında keskin ve sert virajlarla bir anda başka şeritlerde ve kulvarlarda buluruz kendimizi. Büyük sorumluluklar altına girer, aile geçindirmek, onları korumak, kimseye muhtaç bir halde bırakmamak, onları rahat ettirebilmek için her türlü zorluğa katlanmak zorunda kalırız. Tecrübesiz ve fevri hareket eden delikanlılık dönemi keskin bir çizgiyle bir anda sorumluluk sahibi bir baba rolüne bürür bizleri. Artık yeni bir görevimiz ve mesleğimiz vardır: Babalık…

veya öğrenilen tecrübeler doğru veya yanlış olup olmadığı belli bir takım İslami kriterlere tabi tutulmadan aynı usulle devam ettirilmeye ve bazen de öncekilerin hatalarının aynısını yapmaya sevk eder bizleri. Peki bu tür yanlışlara düşmemek için ne yapmalıyız? Bize çok yabancı olan bu yeni görevimizi nasıl layıkıyla yerine getirebiliriz? Bize emanet edilen bu kişilerin hak ve hukuklarına nasıl riayet edebiliriz? Nasıl daha güzel bir eş ve baba olabiliriz? Ve daha nice, “Nasıl?” soruları devam ederek kuşatır bizleri. Tabi ki böyle bir durumda yapılacak şey her zaman olduğu gibi yine Rasûlullah aleyhisselâm’a müracaat etmek olacaktır. İşin doğrusu ondan öğrenilecektir. Tabi ki bu dediklerimiz

15

RECEB 1438

Tabi ki bize yabancı olan bu misyon da bizlere bir çok yanlışın kapılarını aralayacaktır. Daha önceden babadan veya büyüklerden görülen

Peygamberimiz hanımı Hz. Aişe radıyallahu anha ile birlikte yemek yerken özellikle dikkat eder. Bardağın Aişe’nin içtiği yerinden su içer. Et yiyorlarsa Aişe’nin ısırdığı eti elinden alır, onun ağzının değdiği yerden ısırır. Kendi elleriyle Aişe radıyallahu anha’yı yedirirdi.


bugün için ancak onun sünnetini öğrenip tatbik etmekle mümkün olabilir. Daha ilk etapta eş seçecekken Ona danışılacak, Onun tavsiye ettiği kişiyle bir yuva kurulacak, evlenme esnasında ve evlilik sürecinde nelere dikkat edilmesi gerektiği hususunda Onun tavsiyelerine uyulacak, çocuk sahibi olunurken Onun bildirdiği esaslar gözetilerek bu göreve talip olunacak, çocuklara nasıl davranılacağı, onlara nasıl hitap edileceği, onları yetiştirirken nelere dikkat edileceği yine Ona sorulacak ve verdiği nasihatleri baş tacı edilerek Allahu Teâlâ’nın razı olacağı bir yuva kurma gayesiyle hareket edilecektir. Eşine karşı vazifelerinin neler olduğu, hanımına nasıl hitap edeceği, onun haklarının neler olduğu yine ondan öğrenilecektir. Ancak bu şekilde kurulan aile müessesesi huzurlu bir şekilde devam edebilir ve bu şekilde Rahman olan Rabbimizin rızasını kazanacak müesseselerden biri haline gelebilir. Sevgi dolu bir ailenin oluşumunda kocanın rolü çok büyüktür. Koca eşine karşı şefkatli, sabırlı, nazik ve saygılı olduğu müddetçe hem bir aile reisi olarak Allah’a karşı vazifesini yerine getirmiş olacak hem de eşinin kalbini tamamıyla kazanacak ve aralarındaki münasebetler gelişecektir. Yüce Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de kadınlara karşı kötü muameleyi şiddetle yasaklamış onlara karşı nazik davranmayı emretmiştir. “Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.” (9)

NİSAN 2017

Hatta onlarla boşanma durumunda bile kadınlara karşı nazik muamele hususunda ikaz etmiştir. “Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz.” (10) “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekle-

16

me müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.” (11) Veda hutbesinde de bu konuya işaret etmektedir. “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.” Ailenin önemine ve gerekliliğine işaret eden buraya kadar zikrettiğimiz hususlardan sonra burada asıl konumuzu teşkil eden “Bir aile reisi olarak peygamberimiz” başlığını bir takım alt başlıklara ayırarak incelememiz gerekir. Mükemmel bir eş olarak ve Müşfik bir baba olarak aile bireylerinin tümüne hitap edecek yönlerini öğrenip bunu hayata tatbik etmemiz gerekir.

Mükemmel bir eş olarak Rasûlullah efendimiz Peygamberimiz kadının narin ve hassas tabiatına dikkat çekerek ona karşı şefkatli ve sevgiyle muamele edilmesi gerektiğini bizlere öğretmiştir. O hanımlarına karşı adil davranışı,


mükemmel ve yüce karakteri sebebiyle örnek bir hayat sürmüştür. Kim bu hususa dikkat ederse yaşam onun için cennete dönüşür. Kim de buna dikkat etmezse işte bu takdirde hayat onun için bir zindan ve cehennem halini alır. Peygamberimiz ilk evliliğini yirmi beş yaşlarındayken yapar. Hanımı kırk yaşlarında dul ve iki çocuk annesidir. Birbirlerine bütün insanlığa örnek olarak gösterilebilecek bir sevgiyle bağlanırlar. Sevgi ve saygı içinde devam eden bu beraberlik Hz. Hatice radıyallahu anha’nın vefatına kadar yirmibeş yıl devam eder. Yedi çocuğundan altısının annesi Hz. Hatice radıyallahu anha’dır. En zor günlerinde bütün varlığıyla eşine destek olan Hz. Hatice’nin yeri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbinde hep sıcak kalır. Öyle ki vefatı sonrasında bile onu anar, onun yakınlarına özel bir ilgi gösterirdi. Hatta bir gün Hz. Hatice’nin kız kardeşi olan Hale binti Huveylid’in sesini duyunca Hz. Hatice’nin sesine benzeterek heyecanlanmış ve sevinçle “Allah’ım, bu Hüveylid’in kızıdır” demişti. Hz. Hatice radıyallahu anha’dan sonraki dönemde en içten bağlandığı eşi ise Hz. Aişe olur. Onu da sever. Öyle ki bu sevgi sebebiyle Hz. Aişe imzasını “Ebubekir’in kız Aişe. Allah’ın sevgilisinin sevgilisi” şeklinde atar.

“Ey Ebubekir! Seni hakem kılmaktan maksadımız bu değildi” der. Peygamberimiz hanımı Hz. Aişe radıyallahu anha ile birlikte yemek yerken özellikle dikkat eder. Bardağın Aişe’nin içtiği yerinden su içer. Et yiyorlarsa Aişe’nin ısırdığı eti elinden alır, onun ağzının değdiği yerden ısırır. Kendi elleriyle Aişe radıyallahu anha’yı yedirirdi. Hz. Aişe radıyallahu anha ile yeni evlidirler. Beraber koşu yarışı yaparlar. Hz. Aişe radıyallahu anha

kazanır. Aradan birkaç yıl geçer. Hz. Aişe

radıyallahu anha

kilo almış ve biraz şişmanlamış-

tır. Tekrar yarışırlar. Bu kez Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

kazanır. Gülümseyerek “Şimdi

ödeştik” der. Kalabalık bir grup içindedirler. Bir arkadaşı uzun zamandır merak ettiği bir soru sorar. “Ey Allah’ın Rasûlü, En çok kimi seviyorsunuz? Cevapta hiçbir çekingenlik göstermeden “Aişe’yi” der. Aynı soru evliliklerinin başında Hz. Aişe radıyallahu anha tarafından da sorulur. “Beni nasıl seviyorsun?” Cevap: “Kördüğüm gibi” Hz. Aişe radıyallahu anha aldığı cevaptan o kadar hoşnut olur ki ilerleyen yıllarda sık sık sorusunu yineler. “Ey Allah’ın Rasûlü kördüğüm ne alemde?” Cevap: “İlk günkü gibi” Rasûlullah efendimizin diğer bir eşi Hayber’de ele geçirilen Yahudi esirlerden Safiyye radıyallahu anha’dır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun

ile evlenir. Babası ve önceki kocası yapılan savaşta Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Daha sonraları Hz. Safiyye radıyallahu anha ilk gecelerini anlatırken “Allah’ın Rasûlü sabaha kadar benim gönlümü almaya çalışmakla vakit geçirdi. “Ne yapabilirdim ki senin baban bir türlü beni rahat bırakmadı. Bütün Arapları bizim aleyhimize biraraya getirmeye çalışıyordu.” şeklinde konuşuyor, kendisi haklı olduğu halde yine de benden defalarca özür diliyordu” demektedir.

17

RECEB 1438

Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımı Aişe ile arasında bir tartışma olur. Meseleyi hakeme götürmeye karar verirler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakem olarak Hz. Ebubekir radıyallahu anh’i tayin etmeyi önerince Hz. Aişe radıyallahu anha derhal bu teklifi kabul eder. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuyu anlatmaya başlayınca eşi hemen sözünü keserek “anlatımında adaletli ol” der. Bu uyarıyı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı büyük bir saygısızlık olarak kabul eden Hz. Ebubekir radıyallahu anh kendine hâkim olamaz ve kızının yüzüne bir tokat atar. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kaşları bir anda çatılır. Bir yandan Hz. Aişe radıyallahu anha’nın burnundan akan kanları

temizlerken diğer bir yandan da sert bir tonla


Hz. Safiyye radıyallahu anha’yı insanlar kızdırır, “Yahudi kızı” diyerek küçük görmek ister ve onu üzerlerdi. O da gidip üzüntüsünü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e açtığında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

ona “Bak, bir daha aynı

şeyleri söyleyecek olurlarsa “Benim kocam Rasûlullah, babam Hz. Harun, amcam da Hz. Musa’dır. Bu durumda ben hepinizden daha üstünüm, diyerek onlara cevap ver” demiş ve onu teselli etmişti. Peygamberimiz hanımlarına verdiği değere başka bir misal olarak: “Bir yolculuk sırasında Enceşe isimli bir arkadaşı develerin önünde, daha hızlı yürümeleri için şarkı söyleyerek tempo tutmaktadır. Şarkı hızlanır, tempo yükselir ve develerin sürati de artar. Develerin üzerinde bulunan hanımlar için endişelenen Hz. Muhammed aleyhisselâm Enceşe’ye: “Enceşe dikkat et! Billurlar kırılmasın!” diyerek seslenir. Peygamberimiz hanımlarını her açıdan yetiştirmeye özen göstermiş, onların eğitimine önem vermiştir. “İlim her Müslüman kadın ve erkeğin üzerine farzdır.” buyurarak bu hususa işaret etmiştir. Yine belli günleri tayin ederek o günlerde kadınlara vaaz ederek onlara emir ve nehiylerini bildirir, sorularına cevap verirdi. Ve yine onlara Allah’a ve kocalarına karşı vazifelerinin neler olduğunu haber vermiş, dini ve dünyevi sorumluluk alanlarının sınırlarını belirlemiş, cennete gidecek yolun hangi hususları yerine getirmekle mümkün olacağını haber vermiştir. Peygamberimizin kendi hanımlarının eğitimine ne kadar önem verdiğinin bir başka isbatı da Urve b. Zübeyr radıyallahu anh’in Hz. Aişe radıyallahu anha hakkındaki şu sözleriydi. “Kur’an veya

onunla ilgili vazifeler, mubahlar ve haramlar

NİSAN 2017

gibi konularda Aişe’den daha büyük bir âlim görmedim.”

18

(12)

Peygamber efendimizin diğer bir eşi olan Ümmü Seleme radıyallahu anha da zeka ve iyilik sahibi olmasına ilaveten sağlam bir muhakeme kabiliyetine de sahipti. (13) İbadete düşkün ve çok cömertti. Kadınlardan fıkhı en iyi bilenlerdendi. Hudeybiye sulhu anlaşmasında peygamberimizin yanında bulunan Ümmü Seleme validemiz ashabın anlaşma metninin hoşlarına gitmemesi üzerine peygamberimizin kurban kesip tıraş olmaları tavsiyesine karşılık yerlerinden kalkmamaları, Rasûlullah aleyhisselâm’ı bir hayli üzmüştü. Peygamberimiz bu durumu hanımına anlatınca “Ya Rasûlallah, bunların yapılmasını istiyorsan çık ve hiç kimseye bir şey söylemeden kendi deveni kes ve sonra berberini çağır ve tıraş ol dedi. Peygamberimizde bu makul tavsiyeyi gerçekleştirdi. Peygamberimizin bu halini gören müslümanlar hızla yerlerinden kalkarak kurbanlarını kesip tıraşlarını oldular. İstişare ehli böyle bir eşin tavsiyeleri Rasûlullah aleyhisselâm’ı rahatlaşmış ve müslümanlar da peygamber aleyhisselâm’a muhalefet edip helak olmaktan kurtulmuşlardı.

Müşfik bir baba olarak Peygamber efendimiz Rasûlullah aleyhisselâm’ın çocuklara karşı özel bir ilgisi vardı. Karşısındaki bir yetişkinmiş gibi ciddiyet gösterir, onlara değer verirdi. Hata ve yaramazlık yaptıkları zaman da çocuk olduklarını düşünür, müsamahakâr davranırdı. Manevi torunu olan Üsame’ye de özel bir değer verir, yüzündeki kiri temizler, biryandan da onu severdi. Üsame’yi bir dizine, torunu Hasan’ı diğer bir dizine oturtur, başlarını birbirine yasladıktan sonra kendi başını da onlarınkine dayar ve Allah’a yönelir: “Allah’ım! Onlara merhamet etmeni diliyorum çünkü ben onlara merhamet ediyorum” derdi. Medineli kız çocuklarından birisi elini tuttuğunda onunla kız elini bırakıncaya kadar dolaşırdı.


Namazda secde sırasında sırtına çıkan torunu düşüp incinmesin diye secdeden kalkmaz, çocuk kendiliğinden ininceye kadar bekler, secde o kadar uzar ki arkasında saf tutmuş arkadaşları daha sonra “Ey Allah’ın Rasûlü! Size bir şey olduğunu veya vahiy geldiğini zannetmiştik” derler. Torunlarına olan ilgisini her ortamda ve rahatça sergilerdi. Torunları kendisinden deve almasını istediklerinde, o an için bu dileği yerine getirebilecek parası bulunmadığı için dört ayak olur ve şakayla karışık “haydi binin, bundan iyi deve mi olur?” derdi. Başka bir gün sırtında torunları Hasan ve Hü-

“Eğer bir kimse üç kız çocuğuna sahip olur, onlara sabırlı bir şekilde bakar ve kendi imkânlarına göre onları giydirirse, onlar babanın cehennem ateşinden korunması için koruyucu vasıta olacaklardır. ”

seyin ata binme oyunu oynarlarken Hz. Ömer radıyallahu anh ile karşılaşırlar. Hz. Ömer radıyallahu anh

çocuklara “Ne güzel bineğiniz var” der.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verir. “Onlar da ne güzel süvariler” On yaşından yirmi yaşına kadar Rasûlullah aleyhisselâm’ın hizmetine bakan, günlük işlerini gören zeki ve yaramaz bir çocuk olan Enes radıyallahu anh

kendi anlatımıyla “Rasûlullah

beni çarşıdan bir şey almaya gönderirdi. Ben sokakta oynayan çocukları görünce onlarla oyuna dalardım ve ne alacağımı unuturdum. Sonra sus pus onun huzuruna gelirdim. O beni böyle mahcup ve ürkek görünce “Enes ne yapsın, O’nun elinde bir şey yok ki, ona yapacağı işi Allah unutturuyor” der ve gönlümü alırdı. Yine bir gün Rasûlullah aleyhisselâm onu bir iş için gönderir. O da derhal yola koyulur ancak sokakta oynayan çocuklarla karşılaşınca yapacağı işi unutarak oyuna dalar. Bir süre sonra bir el onu ensesinden yakalar. Dönüp bakınca karşısında Rasûlullah aleyhisselâm’ı görür. Peygamberimiz gülümseyerek “Enesçiğim, gönderdiğim yere gittin mi?” der. Enes: “Evet, Ey Allah’ın Rasûlü, şimdi oraya gidiyorum” der. Rasûlullah aleyhisselâm hiçbir şey söylemeden

Enes radıyallahu anh, Onu “Aile efradına ondan daha şefkatli davranan bir insan görmedim” sözleriyle anlatır. Yine Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam Rasûlullah’ın yanında oturuyordu. Bir ara adamın oğlu geldi. Adam çocuğu dizlerine oturtarak öpüp sevmeye başladı. Biraz sonra da kızı geldi. Adam ise onu yanına oturtarak hiç ilgilenmedi. Rasûlullah’ın yüzü bir anda değişmişti. Sert bir tonla “Niçin ikisini bir tutmadın?” dedi. Kız Fatıma her yanına girdiğinde mutlaka ayağa kalkarak karşılar, “Hoş geldin kızım” diyerek öper, elinden tutarak yanına oturtur ve şöy-

19

RECEB 1438

gülümsemeye devam eder.

Enes radıyallahu anh: “Küçük yaşta yanına girdim ve tam on sene hizmetinde bulundum. Bana bir defa olsun sövmedi. Beni bir defa olsun dövmedi. Yaptığım bir hatadan dolayı “Niçin bunu yaptın? Veya ihmal ettiğim, yapmadığım bir işten dolayı “Niçin bunu yapmadın? diye kızmadı, azarlamadı. Yüzüme karşı yüzünü somurtmadı.” der.


le derdi. “Fatıma benim parçamdır. Ona eziyet veren bana eziyet vermiş olur.”

taları hoşgörü ile karşılayacak, hayat tecrübe-

Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlenmek üzeredir. İki-

göstereceğiz. Her zaman yanlarında olduğu-

sini birden karşısına alarak öğüt verir. “Ey Ali,

muzu hissettirecek bir an olsun gözlerimizi

kızımı sana cariye olarak veriyorum ama unut-

onlardan ayırmayacağız. İhtiyaç hissettikleri

ma ki sen de onun kölesisin.”

her an onların yanında olacak, onları sahipsiz

Çocukların eğitimi hususuna da ehemmiyet göstermiş hatta Arapların değer bakımından

si edindikleri bu meselelerde onlara doğruyu

ve kimsesiz bırakmayacağız. Belki de bizlerin de muhtaç olduğu o babalık şefkatine suya

aşağı mertebede gördükleri kızlar hususunda

kanarcasına onları doyuracak, onları sevgi ve

şöyle buyurmuştur. “Eğer bir kimse üç kız çocu-

şefkat deryasına daldıracağız. Belki de böyle

ğuna sahip olur, onlara sabırlı bir şekilde bakar

yapmakla bizlerinde hasretini çekip arzuladığı

ve kendi imkânlarına göre onları giydirirse, on-

o mutluluğu elde eder ve kendimizde bulama-

lar babanın cehennem ateşinden korunması için

dıklarımızı onlarda görerek bizlerin başlattığı

koruyucu vasıta olacaklardır. ” (14)

bu güzel sünnetin gelecek kuşaklara ulaşması

Burada örnekleri çoğaltmamız mümkündür.

ve devamlılığında bir paya sahip olabiliriz.

Ancak bunların hepsinden çıkacak netice şu-

Unutmayalım ki Babalık Allahu Teâla’nın bir

dur ki Peygamber efendimiz bizim için biricik

kuluna verdiği en büyük nimetlerdendir. Yaşa-

örnektir. O hanımlarına nasıl değer vermişse

ma sebeplerinden bir tanesidir. Ümmetin sağ-

biz de öylece değer vereceğiz, insanların bizlere yönelik eleştirilerine ve bizlerle eğlenmelerine değer vermeyip İslam’ın ilkelerini baş tacı edineceğiz. Hanımımızın ağzına bir lokma koymanın sadaka sevabına sebep olacağını düşüneceğiz. Onlara değerli olduklarını hisset-

lıklı bir şekilde devamlılığı için kutsal bir meslektir. Bunun kıymetini en iyi Allah’ın mümin kulları anlar. Hasretini ise bu nimetten mahrum kalanlar ve onu elde edemeyenler çeker. Selâm ve Dua ile

tireceğiz. Çocuklarımızın yetişmesi için her türlü fedakârlığa katlanan eşlerimizi Ahirette

-------------------------

de bizlerle buluşturması için Rabbimize dua edeceğiz. Onun sallallahu aleyhi ve sellem ahlakıyla ahlaklanacak ve onun sallallahu aleyhi ve sellem eşlerine gösterdiği muamelenin aynısını eşlerimize göstereceğiz. Allah’ın emanetleri olan eşlerimize emanete gösterilmesi gereken hassasiyeti gösterecek ve onları zayi etmeyeceğiz. İşte o zaman Onun sallallahu aleyhi ve sellem yolundan gitmiş olacağız. Babalık şefkatinden mahrum kalmış evlatlarımıza olanca merhametimizle muamele edecek,

NİSAN 2017

onlardan esirgediğimiz o hak ettikleri sevgiyi onlara sunacağız. Yaptıkları yanlışları ve ha-

20

1. Ahzab, 21. 2. İbn Hibban, Sahih hadis no: 4177; Tirmizi, Sünen hadis no: 3895; Darimi, Sünen hadis no: 2260 ve diğerleri… Hadis sahihtir. Elbani de İbn Hibban’ın rivayetin sahih olduğunu belirtmiştir. 3. Bakara, 35. 4. Nisa, 1. 5. Bakara, 187 6. Hucurat, 13. 7. İbni Mace, hn:1846. 8. Rum, 21. 9. Nisa, 19. 10. Bakara, 229. 11. Bakara, 231. 12. Tezkiratu’l Huffaz, c.10 s.27. 13. El-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, c.4 s.459 14. Buhari, İbni Mace.


| Kapak Dosya

M. Sadık Türkmen |

O’NUN EMRİNE KARŞI GELMENİN AKİBETİ FİTNEYE UĞRAMAK VEYA

CAN YAKICI AZAPTIR

H

amd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun ailesine ve ashabına olsun. “Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları okuma yazması olmayan Allah’ın elçisi peygambere tabi olurlar. Peygamber de onlara iyiliği emreder, kötülüğü onlara men eder, temiz şeyleri onlar için helal, pis şeyleri de onlara haram kılar. Onların ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri kaldırır. O peygambere iman edenler, ona tazim edenler, ona yardım edenler ve kendisine indirilen nura tabi olanlar var ya işte onlar kurtuluşa erenleri ta kendileridir.” (Araf, 157)

Allahu Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hakkı kendisine ibadet edilmesi ve yaratılmışlardan hiç birinin kendisine denk tutulmamasıdır. Bu vazifeyi gerçekleştirebilmek için ilk insanın yaratılışından itibaren kullarına uyarıcı ve müjdeleyici peygamberler göndermiştir. Peygamberler kavimlerine Allahu Teâlâ’dan aldıkları emirleri tebliğ ettiler. Netice itibari ile insanlardan bir kısmı hidayete tabi oldu, bir kısmı da atalarından aldıkları sapık inançlarıyla helak oldular.

21

RECEB 1438

İslam’ın temeli Allah’ın varlığına ve birliğine imanla birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şe-

hadet etmeye dayanır. Bu şehadet insanın İslam’a giriş yaptığı bir anahtar mahiyetindedir. İslam’ın sair şartları, iman esasları, salih ameller ve gabya dair bilgilerin hepsi bu şehadetten sonra gelmektedir.


Kur’an kıssalarını inceleyen herkes yukarıda belirttiğimiz bilgilerin gerçekliğine kanaat getirir.

NİSAN 2017

Ancak kanaat getirilmesi gereken bir gerçek daha vardır. O da daha önce gönderilmiş olan, Allah’ın hidayetini insanlara tebliğ eden ve bu hidayet ile dalaleti ve tuğyanı hezimete uğratan Allah’ın elçilerinin getirmiş oldukları şeriatlerden elimizde maalesef ilmi bir kalıntının olmamasıdır. Öyle ki peygamberlere verilen sahifelerin izine dahi rastlamak mümkün olmamıştır. Tevrat ve İncil olarak tedavülde olan kitaplar ise çoğu kez kendi içindeki tezatlardan dolayı kendisine tabi olanları dahi ikna edememektedir. Zaten bu kitaplar bizzat kendisine iman ettiğini iddia eden Yahudiler ve Yahudi iken İncil’i bozmak gayesi ile Hristiyanlığa geçenler tarafından tarif edilmiş, bozulmuştur. Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’den önceki kitapların korunmasını o kitaplara iman eden âlimlere bırakmıştı. Onun bildiği bir hikmetten dolayı bu kitapların aslı muhafaza edilmedi. Allahu Teâlâ tüm beşeriyete kıyamete kadar tabi olacakları şeriatını göndermeyi dileyince o şeriatın korunmasını da kendi üzerine aldı. “Şüphesiz ki Zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz. Onun koruyucuları da mutlaka Biz’iz.” (Hicr, 9) Bu sebepten dolayı daha önce indirilen kitapların başına gelen akıbet Kur’an-ı Kerim için tahakkuk etmedi. Her ne kadar Mekke müşrikleri ‘Muhammed bu kitabı yabancılardan öğreniyor’ iddiasında olsa da, Yahudilerin İslam’ın bazı ahkâmına önce inanmış gibi yapıp diğer bazı hükümlerini inkâra yeltense de, gerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde gerekse daha sonra ki dönemlerde yalancı peygamberler çıkıp ayet veya kitaplar getirdiklerini iddia etseler de batıl bu Kur’an’a ulaşmaya hiçbir yol bulamadı. “Ona ne önünden ne de arkasından batıl sokulabilir. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye layık olan tarafından indirilmedir.” (Fussilet, 44 )

22

İslam’ın ana kaidelerinde bir sarsıntı ve bozulma meydana gelmeyince bu dinin düşmanları değişik metotlar geliştirme yoluna yöneldiler. Hakem olayında harici fırkasının, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden Şia fırkasının, ‘Hadisler aklımıza uymazsa reddedelim, bize Kuran yeter yaklaşımında Kur’ancılık akımının zuhur etmesi ilk çıktıkları dönemde her ne kadar iyi niyetle ortaya geldikleri vehmini uyandırsa da günümüzde İslam dünyasının tedavi kabul etmeyen hastalıklarına dönüşmüşlerdir. Özellikle Avrupa’da ki değişim hareketleri ve Osmanlı devletinin zayıflaması sebebiyle Müslümanların arasına sızan müsteşrikler Müslümanların bu zaaflarını kendi menfaatleri yönünde kullanma fırsatı buldular. Zaten var olan problemler iyice tahrik edilerek artık birleşmenin mümkün olamayacağı bir zemin hazırlandı. Maalesef iyi niyet ile başlayan ayrışmalar zamanla batıl ehli ile dostluk kurularak İslam’a ve ona tabi olanlara savaş açacak kadar ileri gitti. Bu nokta üzerinde önemle durulması gerekir. Biz bu ayrışmanın önemli bir meselesi olan ‘Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koyması’ konusu üzerinde durmaya çalışacağız. Çünkü gerek günlük yaşantımız ile alakalı gerekse de gelecekte vuku bulabilecek hadiselerle ile ilgili olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbet edilen hadisler dinimizde önemli bir konuma sahiptir, Kur’an’dan sonraki ikinci kaynaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size ne verdiyse onu alın size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, azabı pek şiddetli olandır.”(Haşr, 7) İbn Kesir, tefsirinde bu ayeti kerimeyi şu şekilde açıklamıştır: “Size ne emrettiyse onu yapın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının. Çünkü o, ancak iyiliği emreder ve kötülüğü men eder.” Bu ayeti kerimeyi sahâbiler umumi manasıyla almış ve kendilerinden sonra gelen tabiinlere


bu şekilde öğretmişlerdi. Bir gün Abdullah b. Mes’ud (ra): “Allahu Teâlâ dövme yapan, dövme yaptıran, tüylerini alan, güzellik için dişlerinin arasını törpületen ve Allah’ın yaratma şeklini değiştiren kadınlara lanet eder” dedi. Onun bu sözü, Esedoğullarından Ümmü Yakub isimli Kur’an’ı çok iyi okuyan ve anlayan bir kadına ulaştı. O İbn Mes’ud’a gelerek “İşittiğime göre sen şöyle şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun” dedi. Abdullah b. Mes’ud, kadına “Niçin ben Rasûlullah tarafından lanetlenen ve Allah’ın kitabında hükmü bulunan kimseleri lanetlemeyeyim” cevabını verdi. Kadın: “Ben Kur’an’ın iki kapağının arasında bulunan bütün ayetleri okudum, böyle bir lanetleme bulmadım” dedi. Abdullah b. Mes’ud’da “Eğer okumuş olsaydın onu bulurdun. Sen, Allahu Teâlâ’nın “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının” ayetini okudun mu? diye sordu. Kadın “Evet okudum” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes ud “Kadınların bunları yapmalarını Rasûlullah yasaklamıştır.” dedi. 1 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanların kendi aralarında çıkan meselelerinde ve ihtilaflarda hükmüne mutlak olarak dönecekleri ve verdiği hükme gönül rızası ile teslim olacakları mercidir. Ashab-ı Kiram nasıl ihtilafta bulundukları konuları onun hükmüne havale etmişlerse kıyamet gününe kadar gelecek olan müminler de aynı yolu seçmelidir. Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken onun hakemliğini şahsından almak, vefatından sonrada sahih sünnetine müracaat etmek ile gerçekleşir. Kur’an-ı Kerim bu konuda müminlere bir tercih hakkı bırakmadığı gibi bunu imanın alameti olarak görmüş, terk edildiği takdirde imandan mahrumiyetle tehdit etmiştir:

(Enfal, 24)

“Allah ve Rasûlü bir şey hakkında hüküm verdiği zaman, herhangi mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allaha ve Rasûlüne isyan ederse, Şüphesiz ki açıkça sapmıştır.” (Ahzap, 36) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetine karşı konumu, tıpkı şefkatli bir babanın evlatlarına karşı durumu gibidir. Bir baba evlatlarına karşı sadece onların dünyaya gelmelerine vesile olmak ve diğer canlılar gibi hayat sürmeleri için erzak temin etmekle mükerrem olmaz. Ayrıca onlara nasihat etmek, yanlışlık yaptıklarında uyarmak ve hataya düşerek ayakları kaydığında onları kaldırmakla da mükelleftir. Bu bir aile için nasıl kabul görüyor ve menfaati dünya ile alaka olduğu halde itiraz edilmiyorsa bizleri hem dünya hem de ahiret saadetine davet eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konumu nasıl olmalıdır acaba? O sadece Allah’tan aldığı emirleri alıp üzerine hiçbir ilave etmeden anlatıp giden bir şahıstan mı ibarettir? Yoksa onun sözleri heva ve arzulara uyularak sahih ve sahih değil diyecek kadar basit sözler mi? İslam âlimleri ve özellikle hadis âlimleri onun sözlerini tetkik etmiş ve en ince ayrıntılarına kadar ulaşmaya gayret etmişlerdir. Her halde

23

RECEB 1438

“Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonrada verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” ( Nisa, 65)

“Ey iman edenler! Allah’ın Rasûlü sizi kendinize hayat verecek şeye davet ettiği zaman, hemen Allah’ın Rasûlü’nün davetine icabet edin. Bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve elbette ki onun huzurunda toplanacaksınız.”


lallahu aleyhi ve sellem: “Allah’ın kitabında bulamaz-

san (Neyle hüküm verirsin)?” deyince, Muaz:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanların kendi aralarında çıkan meselelerinde ve ihtilaflarda hükmüne mutlak olarak dönecekleri ve verdiği hükme gönül rızası ile teslim olacakları mercidir.

“Rasûlullah’ın sünneti ile” cevabını verdi. Hz. Peygamber: “Şayet Rasûlullah’ın sünnetinde de Allah’ın Kitabında da meselenin hükmünü bulamazsan (Ne yaparsın)?” diye sordu. Muaz da: “Görüşümle içtihat ederim ve bütün gayretimi harcamaktan geri durmam” dedi. (2) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Bütün Ümmetim cennete girecektir. Ancak yüz çevirenler (diretenler) hariç” buyurdu. Sahabiler “Ey Allah’ın Rasûlü! Yüz çevirenler kimlerdir?” dediler.

bu konuyla ilgili olarak hadis usûlü ilminden birkaç eser okumak, âlimlerin bu mevzuya verdiği önemi ortaya çıkartmak için yeterli olacaktır. Hatta bu konuda karşıt düşünen kişiler dahi onların hadisleri incelerken ortaya koydukları kriterleri görünce mutlaka insafa geleceklerdir. O sadece tebliğ edip giden bir davetçi değildir. Onun hükümleri, icabet edilmesinde hayat olan, yüz çevrildiğinde de dünyada kararsızlık, ahirette de de tüm mahlûkat önünde hüsran olan mihenk taşıdır.

NİSAN 2017

“Ey iman edenler! Allah’ın Rasûlü sizi kendinize hayat verecek şeye davet ettiği zaman, hemen Allah’ın Rasûlü’nün davetine icabet edin. Bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve elbette ki onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal, 24)

gelen yüz çevirendir” buyurdu. (3) “Dikkat edin! Olabilir ki koltuğuna yaslanan bir kimseye benim hadisim ulaşır. O da der ki: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı bulunmaktadır. Onda neyin helal olduğunu görürsek helal sayarız. Neyinde haram olduğunu görürsek haram sayarız.’ Dikkat edin! Allah’ın Rasûlü’nün haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (4) Sahih kaynaklardan derlediğimiz bu hadisi şerifler kalbinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e

tabi olma isteği olanlar için kâfidir.

“Hüküm ancak Allah’ın’dır.” Ayetini delil getirerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koyacağını red edenler çok iyi bilmelidirler ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kanun koy-

“Ey iman edenler! Allah a ve Rasulüne itaat edin davetini işittiğiniz halde peygamberden yüz çevirmeyin.” (Enfal, 20)

ması Allah’ın izni ile gerçekleşmiş ve peygambe-

Geçen bölümdeki ayetlerin manasını teyit etmek amacıyla sünneti seniyyeden bazı hadisi şerifleri de zikretmekte fayda vardır:

cak olmaktan kurtulamaz.

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona: “Sana bir dava arz edilirse onun hakkında nasıl hüküm verirsin?” diye sordu. Muaz: “Allah’ın kitabı ile hüküm veririm” dedi. “Rasulullah sal-

24

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Bana karşı

rine bir emridir. Kur’an-ı Kerim eğer sünnet ile teyit edilmezse her heva sahibinin elinde oyun-

-------------------------

1. Buhari Libas 82, Müslim Libas 2125 2. Ebu Davud 3592, Tirmizi 1327 3. Buhari İ’tisam 2 4. Tirmizi 2664


| Kapak Dosya

Ümit Şİt |

Bir Lider Olarak

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

İ

yapacak olursak karşılığının Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu görürüz. Allah Teâlâ, O’nu kulları arasından seçerek, kulları ile kendi arasında elçi kılmıştır. Elbette ki Allah’ın elçisi her insandan üstün özelliklere ve niteliklere sahiptir. O, bütün insanları Allah’ın yoluna sevk eden ve bilmediği şeyleri açıklayan ve hayat içerisinde pratik olarak uygulatan ve uygulayan her peygamber gibi aynı zamanda da zamanının lideridir. Peygamber Efendimiz de ahir zamanın lideridir ve üstün liderlik vasıflarına sahiptir. Bulunduğu toplum-

25

RECEB 1438

slam’ın son Resul ve nebisi olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem; İyi bir kul, iyi bir baba, iyi bir arkadaş ve kardeş, iyi bir koca, iyi bir akraba olduğu gibi eşsiz liderliğiyle de tarih ve eşya üzerinde etki bırakmış ve bırakmaya devam etmektedir. O, adil bir devletin, kusursuz bir sistemin, yıllarca özlemini duyacağımız ilahi bir nizamın ve “benzerine az rastlanırdı” bile diyemeyeceğimiz, benzersiz bir kardeşlik müessesesinin lideriydi. Bir insan, bir lider için hangi beklentiyi taşıyorsa hepsi fazlasıyla en kemal derecesinde onun kişiliğinde ve hayatında bulabilir. Hatta lider kelimesinin tanımını


NİSAN 2017

O, muhataplarını çok iyi tanıyan, hangi ilacı hangi muhataba vereceğini iyi bilen, davetçi bir liderdir ki, “bana bir tavsiyede bulun” diyen sahabelerinin her birine ihtiyaçları doğrultusunda değişik cevaplar vermiştir.

da hem nübüvvetten önce hem de nübüvvetten sonra el-Emin vasfıyla herkesin güvendiği bir şahsiyettir. Eminlik vasfı bir liderde bulunması gereken en önemli özelliktir. Müşrikler uzak diyarlara gittiklerinde değerli eşyalarını peygamberimize emanet ederlerdi. Nübüvvet geldiğinde kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu ve doğru söylediğini anlatmak için “ben size şu karşı tepenin arkasındaki bir süvari birliği şu an buraya doğru geliyor desem bana inanır mısınız?” diye buyurduğunda o müşrikler “evet inanırız, sen el eminsin bize hiç yalan söylemedin” demişlerdi. O’nu örnek alan bir lider muhakkak ki hakka samimi, halka karşı emin bir sıfatı olmadığı sürece onu örnek aldığını söyleyemez. Allah Rasûlü, istişare eden bir liderdi. İstişare heyetine her zaman danışır, fikirlerini önemser ve onların fikirlerini gerektiğinde kendi fikrinin önüne geçirirdi. Misal olarak; Rasûlullah, bedir kuyularına müşriklerden önce varıp, suya hâkim olmak için kendilerine en yakın su kuyusunun yanına, geceleyin konaklamak için giderken, Habbab b. Münzir şöyle dedi: “Ya Rasûlallah, buraya gelmemiz senin görüşün müdür, yoksa Allah’ın sana gösterdiği bir yer midir? Allah Rasûlü “hayır bu

26

benim görüşümdür” buyurunca, Habbab b. Münzir “ya Rasûlallah, burası uygun bir yer değildir. Kureyşlilere en yakın kuyuya gidip oradaki kuyuları bozalım ve tek bir kuyuyu havuz yapıp biz içelim onları içirmeyelim” deyince, Rasûlullah bu fikri beğenmiş ve bu fikri uygulamaya koymuştur. Allah Rasûlü ille de benim fikrim, ille de benim planlarım diyen heva ve kibir sahibi liderlerin aksine, yeni fikirlerin doğmasına sebep olan istişareyi önemseyen tabiri caizse birlikten kuvvet doğar prensibi çerçevesinde hareket eden bir hareket lideridir. Yeryüzündeki en kutsal hareketin lideri olarak ileri görüşlü olması, ona, Hudeybiye antlaşmasında aleyhte gibi görünen şartların kısa süre sonra zafere dönmesine neden olmuştur. Hak ile batıl arasındaki önemli bir mücadelenin lideri olarak Uhud Savaşı’nda 40 okçuya “ister zafer olsun ister yenilgi o tepeden ayrılmayacaksınız!” emrini vererek kritik zamanlarda kritik yönlendirmelerde de bulunan bir komutan olma vasfını da şahsiyetinde barındıran bir liderdir. O, muhataplarını çok iyi tanıyan, hangi ilacı hangi muhataba vereceğini iyi bilen, davetçi bir liderdir ki, “bana bir tavsiyede bulun” diyen sahabelerinin her birine ihtiyaçları doğrultusunda değişik cevaplar vermiştir. Kimisine öfkelenme! Demiş. Kimisine namazına dikkat et! Demiştir. O, serveti ne kadar artarsa cimriliği de o denli artan eli sıkıdan öte, eli taşlaşmış sözde liderlerin aksine kendisinden bir şey isteyen kişileri boş çevirmeyen, hatta borç alıp isteyenin ihtiyacını karşılayacak kadar cömert bir liderdir. Nasıl cömert olmasın ki, O, kerim olan Allah Teâlâ’nın elçisidir. O, Kendisine yıllarca kötülük yapanları, eziyet edenleri cezalandıracak gücü Mekke’nin fethinden sonra kendinde bulduğu ve imkânı olduğu halde, “Ebu Süfyan’ın evine giren af edilmiştir. Evine giren af edilmiştir. Beytullah’a sığınan kurtulmuştur” buyurarak, kin beslemediğini gösteren bir liderdir. O, “kalk ve uyar” emrinin verdiği kararlılıkla “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz vallahi ben davamdan vazgeç-


O, özel makamına izinsiz girdiği için mazlumu tartaklayan, pataklayan, öfkesinden gözlerinden ateş saçan liderlerin ya da patronların aksine mescide küçük abdestini yapan bedeviye, en güzel şekilde müdahale ederek uyaran, müsamahalı bir liderdir.

O, korkudan ya da hiyerarşi gereği sözü tutulan saygı duyulan liderlerin aksine Sahabenin “Anam-babam sana feda olsun ya Rasûlallah!” hitabı ile sevilen; “Keşke biz kardeşlerimizi görebilseydik” buyurarak ümmetini ayırt etmeden seven bir liderdir. O, iki muhalif kelime ile hayatı insanlara zindan eden zorba kralların aksine, Taif şehrinde taşlanıp kovulduğu zaman Allah Teâlâ, ona dağlarla görevli olan meleği gönderdiği vakit, melek ona: “Eğer onların üzerine dağları kapatmamı emredersen, söyle, dilediğini yerine getireyim.” demesine rağmen: “Hayır!” der, “ben sadece onların nesillerinden yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak insanlar gelmesini dilerim.” duasıyla sabırlı bir liderdir. “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe, 128-129) ayetleri ışığında O, âlemlere rahmet olarak gönderilen merhametli bir liderdir.

27

RECEB 1438

mem.” cümlesiyle tavizsiz, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diyenlerin aksine, Allah’ın davasının seyrini değiştirmeyen bir liderdir. O, Allah’ın kanunlarını fakire ve zayıfa uygulayan, nüfuz sahibi olan kişileri ise es geçen Yahudi ve Yahudi zihniyetindeki liderlerin aksine “kızım Fatıma bile hırsızlık yapsa onun da elini keserdim.” buyruğuyla beraber zengin ve soylu bir kabilede ki kadının el kesme cezasını uygulatan adalet sahibi bir liderdir. Allah’ın kanunları karşısında her kul eşittir. O, menfaat zamanlarında insanları dinlermiş gibi yapan, menfaati sona erdiğinde ise görmeye bile tahammül edemeyen zorba liderlerin aksine, ashabının her derdini dinleyen, elini tutan, karşısındaki elini almadan kendisi almayan, muhatabı bakışlarını çevirmeden  kendisi çevirmeyen, mescitte göremediği sahabesini sorup, ziyaret eden kişilerarası münasebetleri samimi olan iletişimci bir liderdir. O aynı zamanda Hendek Savaşı sırasında sahabenin; korku, açlık ve ümitsizlik duygularıyla dolu olduğu anda, kayaya vurduğunda çıkan kıvılcımlarda o dönemin en güçlü devletlerinin ilerde Müslümanların eline geçeceğini müjdelemesiyle motive eden, canlandıran, şahlandıran pes etmeyen ve pes edilmesine müsaade etmeyen bir liderdir. O, özel makamına izinsiz girdiği için mazlumu tartaklayan, pataklayan, öfkesinden gözlerinden ateş saçan liderlerin ya da patronların aksine mescide küçük abdestini yapan bedeviye, en güzel şekilde müdahale ederek uyaran, müsamahalı bir liderdir. O her türlü ahlaksızlıkları ve vasıfları üzerinde barındıran ve bu vasıflarla övünen lider bozuntuların aksine Allah Teâlâ’nın Kalem sûresi 4. ayetinde “Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin” buyurduğu, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen bir liderdir. O en güzel pozu hangi kamerada yakalarım kaygısı ile kürsülerden boy gösterenlerin aksine mescidi nebevinin taşlarını taşıyarak, harç kararak bizzat eylemlerin içinde bulunma mütevazılığıyla güzel ahlakını amele dönüştüren bir liderdir.


O, korkulu ya da üzücü olaylar karşısında ben hayattaysam sorun yoktur diyerek kendine

O en güzel pozu hangi kamerada yakalarım kaygısı ile kürsülerden boy gösterenlerin aksine mescidi nebevinin taşlarını taşıyarak, harç kararak bizzat eylemlerin içinde bulunma mütevazılığıyla güzel ahlakını amele dönüştüren bir liderdir.

yönlendiren liderlerin aksine hicret sırasında korkan en yakın arkadaşını teskin etmek için “Üzülme, Allah bizimledir.” buyurarak Allah’a yönlendirmiştir. O şahıs eksenli değil ilke eksenli hayat dini olan İslam’ın lideridir. Sonuç olarak; her insanın fıtratı gereği bir dava gereksinimi, her davanın ise bir gayesi vardır. Çünkü insan düşünen bir varlıktır. Kimi insanlar dünyadan zevk almayı gaye edinirlerken, kimileri ise insan yapımı sabun misali çeşitli ideolojilerin manifestolarını gaye edinmişlerdir. Sabun misali dememizin amacı bu tip ideolojiler bir çağda bir ya da birkaç insan tarafından ortaya atılmış ve daha sonra-

Belli bir kariyer veya mevkiye ulaşan şahısların önceki arkadaşlarını ve çevresini geçmişte bırakmalarının aksine; Allah Rasûlü, vefat eden hanımı Hz. Hatice’nin yakınlarına, hanımının vefatından çok sonra bile gösterdiği hürmet ve sevgisiyle, Sütannesine ve eşine ikramlarda bulunmasıyla, her hafta Kuba mescidini ziyaret etmesiyle vefalı bir lider örneğinin ta kendisidir. Hak davayı bırakıp batı ideolojilerini benimseyen, küfür sistemini getirmek adına batıl bir mücadeleye giren, Allah’ın dünyasında Allah’a rağmen Allah ile savaşan, batıl ehli devrimcilerin aksine, zalime karşı cihadıyla, şirke karşı tevhidiyle kula kulluktan Allaha kulluğa çağıran, Allah’ın otoritesi dışındaki insanların kanını emerek hayat bulan her türlü sahte ilahları devirerek, Allah’tan

NİSAN 2017

başka ilah yoktur! davasıyla gerçek devrimci

28

ki çağlarda tıpkı sabun gibi erimiş ve geçerliliğini yitirmiştir. Biz Müslümanlar ise İslâm’ı gaye edindik. Biz hiçbir insan ürünü olmayan bu dinin tabiileriyiz. Bizim kaynağımız (7) kat gökten inen vahiylerdir. Bu dinin yeryüzünde Allah’ın adaletinin uygulayıcıları Hz. Âdem’den bu yana ileri gelen peygamberler ve onların Râşit halifeleridir. Bir Müslüman lider olarak Allah’ın Rasûlünü izler ve ona tabi olur. Bir Müslümanı peygamberin izince bir yol izleyen bir lidere ancak bu yolda kaldığı müddetçe tabii olabilir. Aksi takdirde yoldan sapmış bir lidere tabi olmak liderle beraber sapmaktır. Allah Rasûlünden başka bir lider, bir önder, bir öncü arayan bir Müslüman ya cahildir ya da Müslüman değildir. Yukarıda yazılan niteliklere sahip olan bir liderden başka bir lider, Allah’ın yolundan başka bir yol mu arayacağım.

bir liderdir. O, kendisinin ölümünden sonra

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduk-

davanın çıkmaza girdiği ya da bittiği koltuk

tan sonra, peygamberle bağını koparıp,

sevdalısı liderlerin aksine “Ashabım gökteki

müminlerin yolundan başka bir yola sa-

yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız selame-

parsa, onu tercih ettiği o yolda bırakır ve

te kavuşursunuz.” buyruğundaki gibi lider-

cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.”

ler yetiştiren bir liderdir.

(Nisa, 115)


| Kapak Dosya

Ahmet İnal |

Bir Muallim Olarak

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “And olsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (1)

sıçramanın yolunu bilmiştir. Ancak bunlar içinde öyle bir şahsiyet vardır ki; kâmil bir kimsede bulunması gereken tüm vasıfları kendinde toplamış, sadece küçük bir milletin değil koca bir insanlığın sevgilisi haline gelmiş ve tarihin tozlu sayfalarına gömülmek bir yana tüm zamanların en zirve adamı olma nimetine nail olmuştur. Bahsini ettiğimiz kimse elbette Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den başkası değildir. O’nun hayatını inceleyen bir kimse göre-

T

29

RECEB 1438

arih boyunca, yaşadığı zamana yön veren, etrafında kalabalık kitleler toplayan ve insanlığın gönlünü fetheden nice güçlü liderler çıkmıştır. Dikkate şayan bir husus vardır ki; bu liderlerin arzu ettikleri başarıya ulaşmalarının ardında onları güçlü, karizmatik ve etkili kılan vasıfları dar bir alanda toplana gelmiştir. Kimisi cesaretiyle, kimisi hitabetiyle kimisi de hikmet ve tecrübesiyle en üst basamağa

cektir ki; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kimi yerde cesur bir komutan, kimi yerde müşfik bir aile reisi, kimi yerde de sabırlı, hikmetli bir muallim olarak karşımıza çıkacaktır. Bu açıdan, patrondan işçiye; ebeveynden, evlada; öğretmenden, öğrenciye; kadından, erkeğe dileyen herkes, rabbimizin “numune-i imtisal” olarak gönderdiği bu şahsiyetten nasibini almak için dikkat-i nazar kesildiğinde aradığı hayırdan mahrum kalmayacaktır.


Bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hayatımızın her alanında tüm yönleriyle örnek almaya muhtacız. Ancak, O’nun sallallahu aleyhi ve sellem “muallim” olma vasfı var ki; belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz hususların en başında gelmektedir. Zira içinde bulunduğumuz dönem, insanların İslam ahlakından hızla uzaklaştıkları, dini hassasiyetlerini gün be gün kaybettikleri, batılın çukurlarında debelenip durdukları zorlu bir süreçtir. İşte böylesi bir ortamda sadece Müslümanlar değil aksine tüm insanlık, kendilerine hidayet kandillerini taşıyacak, iman pınarlarını coşturacak hikmetli davetçilere, ilim sahibi muallimlere ihtiyaç duymaktadır.

NİSAN 2017

‘Muallimlik’ vasfı, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Nebi/Rasûl oluşundan bağımsız değerlendirilemeyeceği gibi, O’nun mertebesini düşüren bir özelliğe de sahip değildir. Zira Hz. Peygamber’in muallim oluşu Kur’an-ı Kerimde övgüyle ifade edilmiş, O’nun sallallahu aleyhi ve sellem sapıklık içinde bulunan bir topluma sunulmuş bir yardım eli olduğu bizzat Allah(cc) tarafından tescillenmiştir.

30

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Ashab-ı Kiram tarafından da peygamber olmasının yanında güzel bir muallim olarak kabul ediliyordu. Gerçekten de Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onları ilmek ilmek işliyor, hakikatin kalplerde neşvü nema bulması için sabrın her türlüsünü gösteriyordu. İşte bu nokta, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

23 senelik kısa bir zaman dilimin-

de insanlar üzerinde meydana getirdiği büyük değişim ve dönüşümün ipuçlarını vermektedir. “Muaviye bin Hakem el-Sülemî anlatıyor: “Bir ara Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem

ile beraber namaz kılıyordum. Orada

bulunanlardan biri aksırdı, ben ona “yerhamükellâh”(Allah sana rahmet etsin) dedim. Orada bulunanlar gözlerini bana çevirip dik dik baktılar. Ben de onlara “Anneniz sizi kaybetsin, neden bana dik dik bakıyorsunuz, dedim.” Ama gördüm ki hepsi ellerini uyluklarına vuruyor, susmamı ve konuşmamamı ihtar ediyorlardı. Anladım ve sustum. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem

namazını bitirince beni yanına

çağırdı. Babam, annem dâhil olmak üzere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den ne

“O, ümmilere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (2)

önce ne de sonra daha güzel bir öğretici gör-

Ayrıca bu husus Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisi tarafından da dile getirilmiştir. “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün odalarından birisinden çıkıp mescide girdi. İçeri girince halka olup oturmuş iki cemaat ile karşılaştı. Halkalardan biri Kur’an okuyor ve Allah’a dua ediyordu. Diğer halka ise ilim öğreniyor ve öğretiyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur’an okuyup Allah’a dua ediyorlar. Allah dilerse onlara istediklerini verir, dilerse vermez. Şunlar da ilim öğrenip öğretiyorlar. Ben de ancak bir Muallim olarak gönderildim” buyurdu ve hemen onların yanına oturdu. (3)

tesbih, tekbir ve Kur’ân okumaktır.” (4)

medim. Vallahi ne bana kızdı ne dövdü ne de ağır bir söz söyledi. Sadece şöyle buyurdu: “Şu gördüğün namaza insanların sözünden bir şey karışması doğru olmaz çünkü namaz bütünüyle

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilme çok düşkündü. Nebevi davetin baskı ve işkence ile geçen ilk günlerinde bile Ashab-ı Kiram’ın Kur’an’ı iyice anlamalarını sağlamak için üsveler, ilim halkaları oluşturmuştu. Medine döneminde ise Ashab-ı Suffa’yı kurarak insanların ilim ihtiyaçlarını karşılayacak düzenli bir müessese inşa etmişti. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem herkesin kapasitesi ölçüsünde ilim öğrenmesini istiyor bunun için de çarşı, pazar, ev, mescid demeden her fırsatı değerlendiriyordu.


okuyordu: Ya Rasûlallah! Dinini sormaya gelmiş,

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Muallim Oluşuna İlişkin Özellikleri

dininin ne olduğunu bilmeyen yabancı bir adamım,

1-Hilm Sahibi Olması

Ebû Rifâ’a Adevi radıyallahu anh anlatıyor: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına vardım; hutbe

dedim. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

bana döndü ve hutbesini bırakarak tâ yanı-

ma kadar geldi. Kendisine bir sandalye getirdiler. Zannederim ayakları demirdendi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sandalyenin üzerine oturarak,

Allah’ın kendisine öğretmiş olduğu bilgilerden bana da öğretmeye başladı. Sonra tekrar hutbesine dönerek, onu sonuna kadar tamamladı.” (5) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in muallim oluşu gündelik hayattan bağımsız bir durum da arz etmiyordu. Bilakis O’nun eğitim sistemi bizzat hayatın içinden neşet ediyordu. O sallallahu aleyhi ve sellem,

eğitimini sadece belirli gün

ve mekânlarla sınırlandırmaksızın bulunduğu her mekânı bir ilim yuvası haline getirmeye çalışıyordu. “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir gün pazara uğradı. Etrafında halk vardı. Kulağı kesik bir oğlak ölüsüne rastladı. Ona uzanıp kulağından tuttu ve: “Hanginiz bir dirhem karşılığında bunun kendisinin olmasını ister?” buyurdu. Oradakiler: “Biz, bir karşılık verip de onun bizim olmasını istemeyiz, biz onu ne yapalım ki?” dediler. “Bunun (bedavaya) sizin olmasını ister misiniz?” buyurdu. Oradakiler: “Vallahi, o canlı olsaydı bile kusuru vardı, kulağı kesik. Ölmüş iken onu ne yapalım ki?” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın nazarında şu dünya, bunun sizin nazarınızdakinden daha de-

Belki de insanların Hz. Peygamber’in yanında bu kadar güçlü bir şekilde kenetlenmelerinin, O’nun yolunda canlarını feda etmelerinin en büyük sebeplerinden birisi de buydu. O’ndaki bu özellik ise Allah’ın rahmetinin insanlığa bir tecellisiydi."Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever." (8)

2- Sabırlı ve Metanetli Olması Eğitim meselesi başından sonuna kadar sabır işidir. Zira köklü alışkanlıklara sahip insanları değiştirmek, eski malzemeden yeni ürünler meydana getirmek meşakkatli bir uğraştır. Hal böyle olunca eğitim ve davet ile iştigal eden

31

RECEB 1438

ğersizdir.” buyurdu. (6)

Hilm(yumuşaklık)bir eğitimci de bulunması gereken en temel özelliklerdendir. Kaba tutum ve davranışlar ise eğitimde faydadan çok zarar getirir. Hilm sahibi olmanın bir eğitimciye neler kazandırdığının en büyük örnekleri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında bol miktarda mevcuttur. Hz. Ali radıyallahu anh peygamberimizin bu husustaki ahlakını şu şekilde özetler: “Allah Rasûlü, her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu idi. Katı kalpli, kavgacı, kusur bulucu değildi. Üç şeyden uzak dururdu: Ağız kavgası, boş boğazlık, laubalilik. Üç husustan sakınırdı: Kimseyi kötülemez, kınamaz ve kimsenin ayıbını araştırmazdı. Gerekirse konuşurdu. Her ihtiyaç sahibine yardımcı olurdu. Uygun konuşmayanların konuşmasını dinlemezdi.” (7)


Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilme çok düşkündü. Nebevi davetin baskı ve işkence ile geçen ilk günlerinde bile Ashab-ı Kiram’ın Kur’an’ı iyice anlamalarını sağlamak için üsveler, ilim halkaları oluşturmuştu. Medine döneminde ise Ashab-ı Suffa’yı kurarak insanların ilim ihtiyaçlarını karşılayacak düzenli bir müessese inşa etmişti.

kimselerin metanetli olmaları, en acı olayları dahi sabır ile karşılamaları, gerekirse kendi benliklerinden bile vazgeçmeleri kaçınılmazdır. En büyük eğitimcimiz olan Nebi sallallahu aleyhi ve sellem

bu hususta gerisinde harikulade

örnekler bırakmıştır: “Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Biz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte mescitte otururken bir bedevi çıkageldi. Durup mescidin içine işemeye başladı. Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem

Ashab’ı kalkıp:

“Dur! dur!” diyerek (üzerine yürümeye) başladılar ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem müdahale etti: “Kestirmeyin, bırakın tamamlasın.” Ashab müdahale etmedi, adam da ihtiyacını tamamladı. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adamı yanına çağırdı ve:

NİSAN 2017

“Bu mescitler, idrar ve pislik bırakma yeri değildir. Allah’ın zikredildiği yerlerdir. Buralarda na-

32

maz kılınır. Kur’an okunur” dedi. Sonra cemaatten birine bir kova su getirmesini emretti. Kova gelince idrarın üzerine boşalttı.” (9)

3-Hikmetle Davet Etmesi Kur’ân Hz. Peygamber’e sallallahu aleyhi ve sellem tebliğ konusunda şu öneride bulunmuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (Nahl, 125) Ayette geçen “hikmet” kavramı çeşitli anlamlara gelmektedir. Hikmet, sözde ve fiilde doğruyu tutturmak, varlıkların özündeki manaları ve Allah’ın emrini anlamak, varlık düzenindeki her şeyi yerli yerine koymak, doğru ve güzel işlere yönelmektir. Allah’ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. Doğru ve hızlı karar verebilmektir. Allah’a itaattir. Doğruya iletmektir. (10) Davetini belirli bir plan dâhilinde yapması, insanlara anlayacakları dil ve düzey ile hitap etmesi, kendisine sorulan aynı sorulara kişiye bağlı olarak farklı cevaplar vermesi, doğruyu gelişigüzel bir şekilde değil de uygun zaman ve mekân gözeterek söylemesi Rasûlullah’ın eğitim ve davetinde büyük hikmetler barındıran hususlardır.

4- Tane Tane ve Öz Bir Şekilde Konuşması Eğitimin ilk basamağı taraflar arasındaki iletişimin doğru sağlanmasıdır. Bu açıdan konuşma üslubu hem iletişimde hem de eğitimde önemli bir yer kaplamaktadır. Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem konuşması ise tane taneydi. Acele konuşmaz, anlaşılmaz kelimeler kullanmazdı. Öyle ki dinleyen, kelimelerini sayılabileceğini zannederdi. Yanında oturanlar dediklerini ezberlerdi. “Lüzumsuz ve gereksiz konuşmazdı. İnsanlar bıkmasın, usanmasın diye çok konuşmazdı. Sessizliği uzun olurdu. Söze başlarken de bitirirken de dudakları ile konuşurdu. Sözlerinde ne bir fazlalık ne de bir eksiklik olurdu. Söz-


Müslümanlığının güzelliğindendir.” (11)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Eğitimde Kullandığı Metod Ve Tekniklerden Bazıları

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Cevâ-

1-Güzel Yaşantısıyla Öğretmesi

leriyle kimseyi incitmez, küçümsemezdi. “Kişinin malayani (boş) şeyleri terk etmesi, onun

miü’l-Kelim” ile gönderilmişti. Bu özellik ise; Allah Teâlâ’nın daha önceki kitaplarında yazılmış bulunan birçok emrinin, Hz. Peygamber tarafından sadece bir, iki veya bu kadar az bir emir içinde toplanması veya özetlenmesidir. Daha net bir ifadeyle “az sözle çok manalar ifade etmek” manasındadır. “Bir adam Rasûlullah’a gelerek dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, İslam’a dair bana öyle bir söz söyle ki, bu hususta senden başka kimseye soru sormayayım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şöyle buyurdu: “Allah’a iman ettim, de

sonra da dosdoğru ol.” (12) Görüldüğü üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem,

kendisine İslam’dan soran kimseye sa-

atlerce İslam’ı anlatmak yerine yüreklere hitap eden özlü bir cümleyle karşılık vermeyi tercih ediyor. Hz. Peygamber’in cevâmiü’l-kelim niteliğindeki hadislerinden bazıları: “Ameller niyetlere göredir... “ (Buharî, Bed’ü’l-vahy 1). “Sizi neden men ettiysem ondan kaçınınız, neyi de emrettiysem, gücünüzün yettiği oranda onu yerine getiriniz... “ (Buharî, İ’tisam, 3). “Her sarhoşluk veren şey haramdır. “ (Buhârî, Vudû’ 71)... Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür.

5- Sıkmadan ve Usandırmadan Anlatması Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlara bir şeyler öğretirken onları usandırmaktan son derece kaçınırdı. Konuşmadan önce ashabının durumunu gözetir, en uygun zaman ve mekânı tercih ederdi. Bu şekilde yapmasından dolayı insanlar O’nun konuşup hitap etmesini özler

Bir gün Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, koyun yüzen bir delikanlıya rastladı. Ona: - “Bak, sana öğreteyim.” dedi. Elini deri ile et arasına sokup koltuk altına kadar vardırdı. Sonra da şöyle dedi: - “Delikanlı, işte böyle yüz!” Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, abdestin nasıl alınacağını soran bir kimseye, bizzat abdest alarak göstermesi de bu kabildendir.

2- Tedrici Olarak Öğretmesi Tedrici sistem ile öğretim İslam’ın önemsediği hususlardandır. İçkinin aşama aşama haram kılınması, birçok emrin Mekke döneminde değil de Medine döneminde indirilmesi bu durumun açık delillerindendir. Bu metod, Rasûlullah’ın eğitiminde de yerini almıştır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Muâz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken bu hususa riayet ederek şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Muhakkak ki sen ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın resulü olduğuma şehâdet etmeye dâvet et. Şayet buna itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine bir gündüz ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu kabul edip itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere kendilerine zekâtın farz kılındığını haber ver. Buna da itaat ettikleri takdirde, mallarının en kıymetlilerini almaktan sakın! Maz-

33

RECEB 1438

ve böylesi anların gözetleyicisi olurlardı.

En verimli öğretme metotlarından biri de “uygulamalı anlatım”dır. Yaparak ve yaşayarak öğrenileni insan kolay kolay unutmaz. Uygulamalı eğitim, en verimli öğretme biçimidir.


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlara bir şeyler öğretirken onları usandırmaktan son derece kaçınırdı. Konuşmadan önce ashabının durumunu gözetir, en uygun zaman ve mekânı tercih ederdi. Bu şekilde yapmasından dolayı insanlar O’nun konuşup hitap etmesini özler ve böylesi anların gözetleyicisi olurlardı.

lumun bedduasını almaktan çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında perde yoktur.” (13) Cündüb İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: “Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Kur’an’ı öğrenmezden önce imanı öğrendik. Sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an sayesinde imanımız daha da arttı.” (14)

3- Akli Ölçülerle Konuşarak Öğretmesi İnsanların mizaçları farklı farklıdır. Eğitimde ise bu farklılıklar önemli bir durum arz eder. Zira her insana aynı metotla ulaşmak bir sabite değil kısırlıktır esasında. Mesela; duygusal bir insana sunulan akli ölçülerin oluşturacağı etki ve tepki daha sakin insanlarınkinden çok farklıdır. Hakeza soğukkanlı insanlara da duygusal yöntemlerle yaklaşmak bir sonuç doğurmayacaktır. Biz bu ayrımın Rasûlullah’ın hayatında

NİSAN 2017

şahıslara ve meselelere bağlı olarak uygulandığını görüyoruz.

34

“Bir genç Hz. Peygamber’den, “Ey Allah’ın Rasûlü! Zina etmeme müsaade et.” diyerek izin ister. Olaya şahit olan ashab-ı kiramın, gencin bu tavrına canları sıkılır, onu azarlar ve susturmaya çalışırlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber gençten kendisine yaklaşmasını ister. Genç Hz. Peygamber’in yanına oturur. Hz. Peygamber, gence herhangi bir kimsenin, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile zina etmesini hoş karşılayıp karşılamayacağını sorar. Genç, böyle bir duruma hoşnutluk göstermeyeceğini söyleyince Hz. Peygamber, “İnsanlar da, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile birilerinin zina yapmasını istemez.” buyurur. Daha sonra Hz. Peygamber, elini gencin üzerine koyarak onun hakkında şöyle dua eder: “Allah’ım! Onun günahlarını bağışla. Kalbini temizle, namusunu koru.” Genç bu hadiseden sonra böyle olumsuz ve kötü şeylere iltifat etmez. (15) Bu örnekte olduğu gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu gence İslam’ın zina ile ilgili ahkâmını anlatmak yerine onu ikna etmesini sağlayacak bir takım akli ölçülere başvurmayı tercih etmiştir.

4- Teşbih ve Benzetme Yoluyla Öğretmesi Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, meseleleri müşahhas misallerle kolaylaştırarak anlatmıştır. Şu örneklerde olduğu gibi; “Mü’min bal arısına benzer. Arı; dâimâ temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve nâzik davrandığı için konduğu yere zarar vermez, orayı kırıp bozmaz. Düştüğünde ise kırılmaz, bozulmaz.” (16) “Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onlara mânî olmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak pek çoğu ateşe düşerler. Ben, ateşe düşmemeniz için sizi belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için ko-


şuyorsunuz!” (17)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem:

5- Sorulanlar Üzerinden Değil Sorulması Gerekenler Üzerinden Dini Anlatması

“−Öyle olsa da ikisi arasında sen hüküm ver. Bü-

Ashab-ı kiram bazen Peygamber Efendimiz’e

sevap, bütün çabanı sarf ederek karar verip yanıl-

bir mevzu hakkında sual sorar, Efendimiz ise

dığında ise bir sevap vardır.” (19) buyurdu.

tün çabanı sarf ederek doğru karar verdiğinde on

muhtelif sebep ve hikmetlerle onu başka bir istikamete yönlendirirdi. Mevzuun, sual sorana

7- Meselelere Bütüncül Yaklaşma Tarzı

daha ziyade fayda sağlayacak yönlerine temas ederdi. Yâni gayeye daha uygun ve faydalı ol-

8- Konuşurken Jest Ve Mimiklerini de Kul-

duğu için muhatabın beklemediği ve sualiyle

lanması

talep etmediği yönde cevap verirdi. Buna belâgatta “uslûb-i hakîm” denmektedir. Bunun bir

9- Latife ve Şaka Yoluyla Öğretmesi

misâlini şu hâdisede görmekteyiz: Bir kişi Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e

10- Va’z ve Nasihat Yoluyla Öğretmesi...

gelip: “Yâ Rasûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacak?”

-------------------------

diye sormuştu. Peygamber Efendimiz: “Ona ne hazırladın?” diye karşılık verdi. Sahâbî:

1. Ahzab, 21 2. Cuma, 2

“Kıyâmet için fazlaca namaz, oruç ve sadaka

3. Sunenu İbn-i Mâce, I-II, el-Mektebetü’l-İslamiyye,

hazırlayamadım, ancak Allah ve Rasûlü’nü çok

İstanbul, ty., 183. Mukaddime, bâb, 17, nr. 229.

seviyorum” dedi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

4. Müslim, V/20,Müsned, V/448 5. Müslim VI/165,Kitabu’l- Cumua 6. Müslim, XVIII/93, Kitabu’z- Zühd ve’r-Rekaik

“Sen sevdiklerinle beraber olacaksın!” buyurdu.

7. İ. Canan, Hadis Ans: 5/401

(18)

8. Âl-i İmran, 159 9. Buhari, Vudü 57, 58, Edeb 35; Müslim, Taharet 99,

6- Ashabını Yetiştirmek İçin Onlara İmkânlar Vermesi

(284); Nesai, Taharet 45, (1, 48).

Bazen ashabını geliştirmek için kendisine so-

215

rulan sorunun cevabını onlara havale ederdi.

11. Muvatta, Tirmizi, İbn-i Mâce, K.S.-4553

Ukbe bin Âmir radıyallahu anh anlatıyor: İki kişi gelip davalarını Peygamberimize arz ettiler. Efendimiz bana:

10. Geniş bilgi için bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, II. 205–

12. Müslim, İman, 62 13. Buhârî, Zekât, 41, 63; Müslim, Îmân, 29-31 14. Buhari, Tarihul Kebir hadis no: 571 15. Ahmed b. Hanbel, V, 257 16. Bkz. Ahmed, II, 199; Hâkim, I, 147; Beyhakî, Şuab,

“Kalk ey Ukbe! İkisi arasında hüküm ver!” bu-

V, 58; Suyûtî, el-Câmi, no: 8147.

yurdu. Ben:

17. Buhârî, Rikâk, 26. Ayrıca bkz. Müslim, Edep, 82; Ahmed, II, 244 18. Buhârî, Ashâbu’n-Nebi, 6

nız” dedim.

19. Ahmed, IV, 205

35

RECEB 1438

“Ya Rasûlallah! Siz buna benden daha layıksı-


| Kapak Dosya

| Cihan Malay

Rasûlullah

sallallahu aleyhi ve sellem'in

Mizah (Şaka) Anlayışı “Mizahın hayatımızdaki yeri, yemekte tuzun misali gibidir. Yemek ne tuzsuz ne de çok tuzlu olmalıdır.”

İ

slam âlimlerine göre mizah ve şakalaşma hususunda insanlar üç sınıftır:

1. Mizaha dalan ve ömrünün çoğunluğunu böyle geçirenler 2. Şakalaşmayı sevmeyerek, her dâim ciddiyeti esas alan ve neredeyse hiç latife yapmayanlar 3. Orta yollu davranarak yeri geldiğinde şakalaşan, yeri geldiğinde de ciddi olanlar. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatımızın her alanında bizlere örnek olduğunu Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki sen, pek büyük (en güzel) bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 4) Mizah (şaka) hususunda da bizlere örneklik göstermiş ve

NİSAN 2017

üçüncü sınıftaki kimselerden olmamız gerektiğini bizlere

36


öğretmiştir. O sallallahu aleyhi ve sellem bazen şakalaşır, yeri geldiğinde de ciddiyetini gösterirdi. Mizahın hayatımızdaki yeri hakkında şöyle bir benzetmede bulunulmuştur: “Mizahın hayatımızdaki yeri, yemekte tuzun misali gibidir. Yemek ne tuzsuz ne de çok tuzlu olmalıdır.” İslam dini, Allah’ın razı olduğu bütün davranışları salih amel olarak niteler. Bu hususta dinimizde gülmenin de salih amele dönüşebileceğini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle ifade etmiştir: “İki çeşit gülme vardır: Bir gülüş vardır, Allah onu sever. Diğer gülüşe de Allah gazap eder. Allah’ın sevdiği gülme şudur: ‘Kişi görmeyi arzuladığı bir din kardeşiyle karşılaşır ve onu gördüğünden dolayı sevinir. Allah’ın gazap ettiği gülme ise kişi incitici, eziyet verici, küçük düşürücü, alay edici, kaba veya bâtıl bir sözü hem gülmek ve hem de başkalarını güldürmek amacıyla söyler. Bu yüzden yetmiş kat cehennem uçurumundan aşağı yuvarlanır.” (1)

Mizahta Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar İslam’ın meşru gördüğü bir davranış olan mizah (şaka) hususunda dikkat edilmesi gerekenlerin başında şunlar gelir: Dini Meselelerde Şakadan Sakınmak: İmani meselelerde şaka yapmak kişiyi küfre, şirke ya da büyük günahlara düşürebilir. “De ki: Allah ile O’nun âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? (Boşuna) özür dilemeyin. Çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.” (Tevbe, 65-66)

“Bir kimse meclisteki arkadaşlarını güldürmek için öyle bir söz söyler ki, bu yüzden Süreyya yıldızından daha uzak bir mesafede ateşe atılır.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Başkalarını güldürmek için yalan söyleyen kimseye.” (2) Diğer bir hadiste de “Bir kimse meclisteki arkadaşlarını güldürmek için öyle bir söz söyler ki, bu yüzden Süreyya yıldızından daha uzak bir mesafede ateşe atılır.” (3) buyurmuştur. İstihzâdan (Alay Etmekten) Sakınmak: Bir Müslümanın insanları güldürmek amacıyla bir kimsenin kusur ve özrü üzerinden şaka yapması caiz değildir.

Yalandan Sakınmak: İslam’ın izin verdiği şakada kesinlikle içine yalan karıştırılmış sözler bulunmamalıdır.

Kötü ve Aşağılayıcı Sözlerden Sakınmak: İslam’ın şaka yapmaya ruhsat vermesi, kötü sözün şakada kullanılabileceğini göstermez.

37

RECEB 1438

Nikâh ve boşama konusu da şaka kabul etmez. Bir erkek hanımını boşadığını dili ile söylediği halde, sonradan, “Ben şakadan boşadım” demesi boşamanın gerçekleşmesini iptal etmez. Bu söz ile boşama gerçekleşir.

“Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Hucurat, 11)


Kötü söz söylemek, her zaman yasaklanmıştır. Korkutma ve Zarar Vermekten Sakınmak: Şaka yapılması esnasında kesinlikle bir Müslümanı korkutmak ve zarar vermek câiz değildir. İbn-i Ebi Leyla rahimehullah anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı (radıyallahu anhüm) bize anlattıklarına göre, onlar bir sefer yürüyüşünde idiler. (Bir konaklama sırasında) içlerinden biri uyurken, arkadaşı gidip ipini alır. Uyanınca ipini bulamayan sahabe (kaybettim diye) korkar. Bu durumu öğrenince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir Müslümana bir başka Müslümanı korkutmak helal olmaz!” buyurdu. (4)

sert olması arasında fark vardır. İslam, asık suratlı olmayı terkederek tebessüm sahibi bir çehreye sahip olmamızı emretmektedir ve bunu bir ibadet olarak görmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır.”

“Bir kimse, Müslüman kardeşine bir demirle işaret ederse, bırakıncaya kadar muhakkak melekler ona lanet eder. İsterse anne ve baba bir kardeşine olsun.” (5) Diğer bir hadiste de “Sakın, sizden biriniz kardeşine silahla işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki, belki şeytan o silahı elinden kaydırır. İşaret edilen adamı vurur da, bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanmış olur” buyurulmuştur. (6) 

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Şakaları

Çok Fazla Şaka ve Gülmekten Sakınmak: Bir Müslüman’ın hayatının her alanında yaptığı davranışlarda ölçü esastır. Eğer ölçüyü taşırır ve kendi kişiliğine zarar verecek bir davranış ve tutum sergilerse, o zaman sakınılması gereken bir davranış haline gelir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Az gül. Çünkü çok gülmek kalbi öldürür (katılaştırır).” (7)

NİSAN 2017

Tebessümü Terk Etmemek: Bir Müslümanın çok gülmekten sakınması ile asık suratlı ve

El şakaları ya da yaralayıcı veya öldürücü aletler ile bir mü’mine yapılan şakalar da yasaklanmıştır.

Buhâri, ‘Edebu’l Müfred’ eserinde şöyle bir hadisi aktarır: “Kardeşinle çekişme ve ona sevmediği şakaları yapma.”

Çok fazla şaka yapan kimsenin kişiliğine gelecek ilk zarar, onun insanlar arasında değer ve

38

heybetinin azalması, pek fazla kıymet verilmeyen bir kimse haline gelmesidir. Bu hususta Hz. Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: “Gülmesi çok olanın heybeti azalır. Mizah yapan kıymetini kaybeder. Kim bir şeyi fazla yaparsa, onunla tanınır. Konuşması fazla olanın, hatası çoğalır. Hatası çok olanın, hayâsı azalır. Hayâsı azalanın, takvası azalır. Takvası azalanın da kalbi ölür.”

(8)

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “(Sahabeden bazıları): “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bize şaka yapıyorsun!” deyince, o sallallahu aleyhi ve sellem; “Şurası muhakkak ki (şaka da olsa) ben sadece hakkı söylerim!” buyurdu. (9) İbn Hacer el-Heysemî rahimehullah bu hadis hakkında şöyle der: “Yerinde ve güzel bir nükte için yapılan şaka da mendup derecesinde bir sünnettir.” Süfyan bin Uyeyne rahimehullah de şaka hakkında şöyle demiştir: “Şakalaşmak sünnettir. Lâkin şaka yapmasını bilen ve yerinde yapan içindir.”

Hanımlarıyla İlgili Şakaları: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in on yıl hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in aile hayatından bizlere şu bilgiyi aktarıyor: “Rasûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı.” 1. Bir seferinde Âişe annemiz “Harîra” isimli


bulamaç tarzı bir çorba yapmış ve Sevde annemizi de yemesi için buyur etmişti. Sevde annemizin buna olumsuz cevap vermesi üzerine Hz. Âişe, “Ya yersin ya da yemeği yüzüne sürerim” dedi. Sevde annemiz de yememe de ısrar edince, elindeki bulamaçı Sevde annemizin yüzüne sürmek istedi. Orada bulunan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, aynı şekilde karşılık vermesini Sevde annemize söyledi. O da Âişe annemizin yüzüne bulamaçı vurduğunda, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları gülerek izledi.” (10) 2. Hz. Âişe radıyallahu anha anlatıyor: “Ben zayıf ve genç bir hanımdım. Bir seferde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir yolculuğa çıktım. Bir yere geldiğimizde sahabîlere: “Siz ilerleyin” dedi. Onlar gidince ikimiz arkada yalnız başına kaldık. Bana: “Gel seninle yarışalım” dedi ve koşmaya başladık. Ben kendisini geçtim. Aradan birkaç yıl geçmişti. Yine onunla birlikte bir yolculukta iken bir yerde sahabîlere: “Siz ilerleyin” dedi ve ikimiz yalnız kaldık. Bana: “Gel yarışalım” dedi. Ben, o zamanlar kilo almıştım. Önceki yarışmayı da unutmuştum. Koşmaya başladık. Fakat bu sefer de o beni geçti. Gülümseyerek: ‘Bu defaki benim seni geçişim, o gün beni geçişine bedel olsun’ buyurdu.” (11)

Rasûlullah ile Âişe’yi barışmış görünce sevindi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e dönerek şöyle dedi: "Beni nasıl kavganıza kattıysanız, barışınıza da katar mısınız?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Kattık, kattık’ buyurdu.” (12)

Çocuklar İle Şakalaşması: 1. Mahmud bin Rebî radıyallahu anh şöyle demiştir: "Ben beş yaşlarında iken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in evimizdeki kovadan ağzına aldığı suyu yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum." (13) 2. Enes bin Mâlik radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zaman zaman kendisini, “Ey iki kulaklı!” diye çağırarak şakalaştığını rivâyet etmektedir. (14) 3. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aynı şekilde Hz. Enes’in üvey kardeşi ile de şakalaşırdı. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Kardeşimin oynadığı küçük bir serçesi vardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize geldiğinde kardeşimle ilgilenir ve hatırını sorardı. O, kardeşime latife ederek, şöyle hitap ediyordu: ‘Yâ Ebâ Umeyr. Mâ feale’n-Nuğayr? (Ey Umeyr’in babası. Küçük serçen

39

RECEB 1438

3. Numan bin Beşir radıyallahu anh rivayet ediyor: “Bir gün Hz. Ebubekir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in huzuruna girmek için izin istedi. Kızı ve Rasûlullah’ın hanımı Âişe’nin Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem bağırdığını işitti. İçeri girince: “Rasûlullah’a nasıl bağırırsın?’ diye elini kaldırarak bir tokat atmaya davrandı fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bırakmadı. Ebubekir radıyallahu anh, kızgın olarak oradan çıktı. Ebubekir radıyallahu anh çıktıktan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Âişe'ye: “Gördün mü, seni nasıl kurtardım adamın elinden...” dedi. Aradan günler geçtikten sonra Ebubekir radıyallahu anh tekrar müsaade isteyerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’in huzuruna girdi. Bu sefer

Çok fazla şaka yapan kimsenin kişiliğine gelecek ilk zarar, onun insanlar arasında değer ve heybetinin azalması, pek fazla kıymet verilmeyen bir kimse haline gelmesidir.


ne âlemde, ne yapıyor?)” (15)

Diğer Şakaları:

4. Abdullah b. Haris radıyallahu anh anlatır:

1. Vedâ Haccı yolculuğunda, develerle kâfileler halinde yol alınır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hanımlarının da bulunduğu kadınlar kafilesinin develerini Enceşe adında bir siyah köle, erkekler kâfilesinin develerini de Enes b. Mâlik’in kardeşi Berâ b. Mâlik radıyallahu anh sürer. Sürücülerin her ikisi de güzel seslidir. Onların sesine, ayak uyduran develer, bir ara heyecana gelip koşturmaya başlarlar. Bu hâli gören Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Enceşe’yi tatlı bir şekilde ikaz eder: “Enceşe! Develeri yavaş sür de (taşıdıkları) kristaller kırılmasın!” (19)

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çocukları över ve “Hadi yarışın bakalım. Kim bana önce ulaşırsa ona şunu şunu vereceğim”  derdi. Çocuklar da koşarlar, omzuna kucağına çıkarlardı. O da onları öper ve ödüllendirirdi. İbn Battâl, Buhâri Şerhi’nde bunu Allah Rasûlü’nün, çocukları buluğ çağına kadar dinin emir ve yasaklarına uymaya sevdirerek alıştırılması olduğunu söyler. Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çocuklara öğretmede her zaman tatlı dili esas almıştır. O’nun şu olayı bu duruma örnektir: “Küçük bir çocuk olan Râfi’ b. Amr radıyallahu anh, Ensar’dan birisinin hurma ağaçlarını taşlarken bahçe sahibi tarafından yakalandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e

getirildi. Olaydan haberdar

edilen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Râfi’ye, hurma ağaçlarına taş atmasının sebebini sordu. Aç olduğunu ve karnını doyurmak için böyle bir yola başvurduğunu söylemesi üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, tebessüm etti ve şefkatle başını okşadıktan sonra ona şu tavsiyede bulunmuştu: “Yavrum, bir daha ağaçlara taş atma. Altına düşenleri al ve ye.” (16) 6. Câbir b. Semüre radıyallahu anh şu hatırasını aktarmaktadır: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

ile birlikte öğle namazını kıldım. Namaz-

dan sonra evine gitmek üzere mescidden ayrıldı. Ben de onu takip ettim. Derken karşısına iki çocuk çıktı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların her birinin yanaklarını okşadı. Bu arada benim de yanaklarımı okşadı.” (17) 7. Ebu Seleme radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, dilini çıkararak toru-

NİSAN 2017

nu Hasan’a uzatırdı. O’nun dilinin kırmızılığını görünce Hasan da neşelenir, sevinirdi.” (18)

40

2. Bir gün Ümmü Eymen radıyallahu anha Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ya Rasûlallah! Kocam sizi evimize davet ediyor” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “O da kim; hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?” dedi. Ümmü Eymen radıyallahu anha: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kocamın gözlerinde beyazlık yoktur” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:  “Evet, evet! O’nun gözlerinde beyazlık vardır” deyince, Ümmü Eymen radıyallahu anha: “Vallahi yok, ya Rasûlallah!” dedi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gülümsedi ve:  “Hiçbir insan yoktur ki, onun gözünde beyazlık olmasın” buyurdu. 3. Enes bin Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir deveye bindir!” dedi. Rasûlullah da: “Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!” buyurdu. Adam: “Ya Rasûlullah! Ben deve yavrusunu ne yapayım!” deyince Hz. Peygamber: “Acaba deveyi deveden başka bir mahlûk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)” buyurdu.” (20) 4. Bedevilerden ismi Zâhir radıyallahu anh olan biri vardı. Bu zat zaman zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘e çölden hediyeler getirir ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de gideceği zaman kendisine gerekli olan malzemeleri verirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Zahir


bizim göçebemizdir. Biz de onun şehirde oturan adamlarıyız” derdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu çok severdi. Kendisi şekil bakımından güzel görünüşlü olmayan bir kişiydi. Bir gün pazarda eşyasını satarken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gidip arkadan onu kucakladı. Zâhir, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i göremiyordu. “Bu kimdir? Beni bırak!” dedi ve yüzünü çevirince baktı ki Rasûlullah! Sırtını onun göğsüne iyice yasladı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Bu köleyi satıyorum. Alan yok mu?” diye takıldı. Zâhir radıyallahu anh: “Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer ben köle olsaydım ve beni satsaydın hiç para etmediğimi görecektin” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Fakat Allah’ın katında senin değerin yüksektir” dedi. (21) 5. İhtiyar bir kadın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a dua et de beni cennete girdirsin!” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem : “Ey filanın annesi! Cennete ihtiyar kadınlar girmez” dedi. Kadın, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanından ağlayarak ayrıldı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem : “Bu hanıma söyleyiniz: Kadın ihtiyar olduğu halde cennete girmeyecektir. Genç olarak girecektir. Çünkü Allah “Biz (oradaki) kadınları da yeniden bir güzel inşâ etmişiz. Onları bakireler yapmışızdır” (Vâkıa, 35-36) buyuruyor” dedi. (22)

Rasûlullah! Alırken param yoktu, senin ondan yemeni de istiyordum. Bu sebeple aldım” der. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem güler ve meyvelerin ücretini öder. (23) Nuayman radıyallahu anh’in diğer bir olayı ise şöyledir: Ebubekir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından bir yıl önce, ticaret için Basra’ya gitti. Beraberinde Nuayman ile Süveybit b. Harmele de bulunuyordu. Süveybit, kervanın azık işleri ile vazifelendirilmişti. Bir gün Nuayman, Süveybit’e geldi ve:  “Bana biraz yiyecek ver!” dedi. Süveybit, itiraz ederek: “Ebubekir gelmedikçe vermem” dedi. Nuayman kızdı ve:  “Gör bak, başına ne işler açacağım” dedi ve az ilerde bulunan deve tüccarlarına gitti, onlara; “Maharetli, Arap bir kölem var, satın alır mısınız? Fakat o çok konuşkan biridir, belki size; “Ben hür bir insanım” diyebilir. Eğer almayacaksanız, kölemi bana karşı ifsad etmeyiniz” dedi. Onlar da; “Hayır, onu, on deveye alırız” dedi ve Nuayman develere doğru gitti, onları bağladı ve daha sonra alıcıların yanına geldi. Suveybit’i göstererek, “İşte bu, buyrun alın” dedi. Onlar da Suveybit’e, kendisini satın aldıklarını söyleyince; “O yalancıdır, ben hür bir insanım” dediyse de aldırmadılar ve “Tamam,

41

RECEB 1438

6. Sahâbeden Nuayman el-Ensâri radıyallahu anh isimli şaka yapmasıyla meşhur biri vardı. Bu sahabi bir gün Medine’ye taze meyve ve sebze geldiğini görünce hemen onlardan alarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘e getirir: “Ya Rasûlullah! Bunu senin için satın aldım, sana hediye ediyorum” der. Bir müddet sonra satıcı Nuayman’dan malının parasını istediğinde, onu Rasûlullah ‘a getirip: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şu adamcağızın ücretini versene” der. Rasûlullah ise:  “Ey Nuaymân, sen onu bize hediye etmedin mi?” diye sorar. Nuayman da: “Ya

“Şakalaşmak sünnettir. Lâkin şaka yapmasını bilen ve yerinde yapan içindir.”


o senin durumunu bize bildirdi” deyip, ipi boynuna geçirdiler ve götürdüler. Az sonra Ebubekir radıyallahu anh geldi, durum kendisine anlatılınca arkadaşlarıyla gitti. Develeri geri verip Suveybit’i kurtardı. Olay Medine’de anlatılınca, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı radıyallahu anhum yıl olayı hatırladıkça güldüler. (24) 7. Suheyb-i Rûmi radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile olan bir hatırasını şöyle anlatır; “Allah Rasûlüne uğradığımda sofrasında ekmek ve hurma vardı. Ben, o sırada göz ağrısı çekiyordum ve bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e söyledim. Bana: “Buyur ye!” dedi. Hemen sofraya oturup yemeye başladım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana takıldı ve  “Hem gözün ağrıyor hem de hurma yiyorsun ha!” dedi. Ben de:  “Ağrımayan tarafıyla çiğniyorum ya Rasûlallah!” dedim. Bu cevabım üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem azı dişleri görününceye kadar güldü. (25) 9. Hz. Âişe’nin naklettiği bir rivâyette de kuraklıktan muzdarip olan halkın şikâyeti üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem musallâ (açık bir alan)da kısa bir hutbe iradından sonra namaz kılıp dua etmişti. Çok geçmeden gök gürleyip şimşek çakmaya başlamış ve bol miktarda yağmur yağmış, sel olmuştu. İnsanların yağmurdan korunmak için koşuştuklarını görünce de azı dişleri görününceye kadar gülmüştür. (26)

NİSAN 2017

10. Avf bin Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Tebük Savaşı’nda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna gittim. Deriden yapılmış bir çadırın yanındaydı. Kapıdan selam verdim. Selamımı aldı ve bana: “Buyur, gir’ dedi. Ben, “Bütün vücudumla mı gireyim?” dedim. Bana: “Bütününle gir” dedi ve girdim. Çadır küçük olduğu için Avf şakayla, ‹Bütün vücudumla mı gireyim?' demişti." 11. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebubekir radıyallahu anh ile beraber bir ağaç altında otur-

42

muş hurma yerken Ebubekir radıyallahu anh yediği hurma çekirdeklerini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

önüne koyar. Belli bir zaman

sonra Ebubekir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e

dönerek “Ya Rasûlullah!

Ne kadar çok acıkmışsınız. bakın önünüzde ne kadar çok hurma çekirdeği var” der. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

tebessüm ederek, Ebube-

kir radıyallahu anh; “Ya Ebabekir! Sen benden daha çok acıkmışsın ki hurmaları çekirdekleriyle beraber yemişsin” der. Böylece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

şakaya şakayla karşılık

verdi.

-------------------------

1. İmam Suyûti, Câmiü’s-Sağîr, 3/1149. 2. Tirmizi, Zühd 10; Ebu Davud, Edeb 88; Darimi, İstizan 66. 3. Ahmed, Müsned 2/402; Ebu Nuaym, Hilyetü’l Evliya 3/164. 4. Ebu Davud, Edeb 93. 5. Müslim, Birr ve’s-Sıla 125. 6. Münziri, et-Tergib ve’t-Terhib 3/484. 7. Tirmizî, Zühd 2; İbn Mace, Zühd 19. 8. Tirmizi, Birr 36. 9. Tirmizi, Birr 57. 10. Heysemi, Mecmua’z Zevâid, IV/315-316. 11. Ebu Davud,Cihad 61; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/264. 12. Ebu Davud, 4347. 13. Buhâri, İlim 18. 14. Ebu Dâvud, Edeb 92. 15. Buhâri, Edeb 81; Müslim Edeb 30. 16. Ebu Davud, Cihad 94. 17. Nevevî, Şerhu Müslim, XV, 85. 18. Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s.189. 19. Buhâri, Edeb 90; Müslim, Fedâil 72. 20. Tirmizi, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 84, 92. 21. Ahmed bin Hanbel, Müsned III/161.  22. Heysemî, Mecmuaz Zevâid, X/419; Tirmizî, Şemâil, s. 91-92. 23. İbn Hacer, el-İsâbe, c.III, s.570. 24. İbn-i Abdilberr, el-İstiâb 4/1526-1527; İbnu'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, 5/351-352. 25. İbn-i Mâce, Tıb 3. 26. Ebu Dâvud, İstiskâ 2.


| Kapak Dosya

Muaz Akgün |

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in

Gülmesi P

eygamber Efendimiz’in her hali, hayatını sürdürürken olaylar ve durumlar karşısın-

Hz. Peygamber, insanların güldüğü hususlara

daki her tavrı bizim için örnektir. O’nun bu ör-

hayret edebileceği hususlara şaşıran bir insan-

nekliği sadece bir alana ait değil, aksine hayatın

dı. Ne var ki O, Allah’tan vahiy alıyor (1), aldığı

bütün alanlarını kapsamaktadır. Bu bağlamda

vahyin gerektirdiği şekilde kendini ve ümmeti-

onu örnek alacağımız hususlardan biri de onun hangi durumlarda güldüğü, nelerin onu güldürdüğü, güldüğü esnada neleri dikkate aldığından kısaca bahsedilebilir. Bu yazımızda bilinen bazı

gülen, ağladığı hususlara ağlayan, bir insanın

ni terbiye ediyordu. Rahmânî terbiye onu asık suratlı ve katı kalpli biri olarak değil, ümmetine karşı merhametli, yumuşak huylu biri olarak yetiştirdi. İnsanlara karşı olan tebessümü ve yumuşak tutumu kadar bazı olaylara karşı güldüğü durumlar da görülmekteydi. Bu nok-

rından bazı örnekler zikredilecektir.

tada nelere güldüğü, nelere gülünmesini uy-

43

RECEB 1438

hususları kısaca dile getirilerek hadis kaynakla-


demişlerdi de, kendisine sormuştum: “Babacığım! Rasûlullah Efendimiz’in gülüşü nasıl olmuştu? Anlatır mısınız!” dediğimde, olayı

Rahmâni terbiye onu asık suratlı ve katı kalpli biri olarak değil, ümmetine karşı merhametli, yumuşak huylu biri olarak yetiştirdi. İnsanlara karşı olan tebessümü ve yumuşak tutumu kadar bazı olaylara karşı güldüğü durumlar da görülmekteydi.

şöyle anlattılar: Muharebe sırasında, küffâr ordusu saflarında kalkanlı bir adam vardı. Ben ise iyi bir atıcı idim; attığım oklar iyi isabet ederdi. Adam, kalkanını sağa sola kaydırmak suretiyle yüzünü iyi koruyordu. Ben, bir ok çıkarıp yayıma taktım ve fırsatını kollamaya başladım. Bir ara, kalkanın arkasından başını kaldırıp alnını dışarı çıkardı. İşte, tam bu sırada, hazırladığım oku gönderdim. Herifin tam alnının ortasına isabet etti ve sırt üstü yere yuvarlandı; ayaklarını kaldırıp çabalamaya başladı. Olayı yakından takip eden Peygamber Efendimiz, nevâciz dişleri gözükünceye kadar gülmeye başladılar. Hâdisenin râvisi olan

gun görmediği ve gülmenin ölçüsünün nasıl olması gerektiğine dair bazı örnekler zikredilerek konu belli yönleriyle ele alınabilir. Peygamberimiz, tebessüm ederek gülerdi.

sorunca; “Benim, o herife yapmış olduğum işten dolayı” cevabını verdi. (4) Diğer bir rivayet ise şöyledir: Peygamberimizin

tebessüm ederek güldüğü pek çok sahabi tara-

eşi Hz. Aişe annemizden Rasûlullah’ın mevla-

fından rivayet edilir. Hz. Hasan, dayısı Hind b.

sı Selma kendisine vuran kocası Ebu Rafî hak-

nasıl olduğunu sorar. Uzunca bir cevabın son kısmında şu sözleri dile getirir: “En aşırı gülmeleri tebessüm şeklinde olup güldüklerinde, saf ve berrak inci tanelerini andıran mübarek dişleri gözükürdü.” (2) Bu konu ile ilgili başka bir rivayet ise şöyledir: Abdullah b. Hâris b. Hazm (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebessüm dışında bir gülmesini görmedim.” (3)

NİSAN 2017

miz’i, bu kadar güldüren şeyin ne olduğunu

Onun şemailine dair rivayetlere bakıldığında

Ebî Hâle’ye peygamberimizin konuşmasının

44

‘Âmir der ki: Babama, Resûl-i Ekrem Efendi-

kında konuşmak için Peygamberimiz‘den izin istedi. Peygamberimiz Ebu Rafi’e: “Ey Ebu Rafi! Sana ve ona ne oluyor?” deyince o: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bu (kadın) bana eziyet ediyor’ dedi. Peygamberimiz onun eşine: “Ey Selma, ona nasıl eziyet ediyorsun?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben ona hiçbir şekilde eziyet etmedim. Ancak namaz kılarken abdestini bozdu. Kendisine ‘Ey Ebu Râfî, Rasûlullah Müslümanlardan biri yellendiği zaman ona abdest almasını emretti' dedim, kalkıp bana

Peygamberimizin tebessümünün nasıl ol-

vurdu." Bunun üzerine Rasûlullah kendisini

duğunun daha iyi anlaşılabilmesi için hangi

tutamayıp gülmeye başladı ve "Ey Ebu Rafî,

olaylara güldüğüne dair bazı örneklere yer

o sana ancak hayrı/doğruyu söylemiş" dedi.

verilebilir. ‘Âmir b. Sa’d naklediyor: Babam

(5)

Sa’d b. Ebî Vakkâs: “Ben, Peygamber Efendi-

tür: Rasûlullah’ın sahâbîlerinden Ümeyye

miz’in, Hendek muharebesinde, nevâciz diş-

b. Mahşî (r.a)’den şöyle rivayet olunmuştur:

leri gözükünceye kadar güldüğünü gördüm”

Rasûlullah oturuyordu. Bir adam da (orada)

Şu rivayette geçen olay da onu güldürmüş-


yemek yiyordu. (Adam yemek yerken) bes-

edilmesi çokça görülen davranışlardandır.

mele çekmedi. Yemekten sadece bir lokma

Hâlbuki ayıp kabul edilen davranışın aynısı-

kalmıştı. (Adam) o lokmayı ağzına kaldırdığı

nı arkadaşının ayıbıyla dalga geçen kimse de

sırada, ‘Bismillâhi evvelehü ve âhirehu: Başına

yapabilir. Peygamberimiz, ashabın toplum

da sonuna da Bismillah’ dedi. Bunun üzerine

içinde istenmeden vuku bulan yellenmeye

Peygamberimiz gülmeye başladı. Sonra: “Şey-

gülmeleri konusunda onları uyararak şöyle

tan bu adamla beraber yemeye devam ediyor-

buyurmuştur: “Sizden biriniz kendi yaptığı

du. (Adam) Aziz ve Celîl olan Allah’ın ismini anınca (şeytan yediği yemekten) karnında ne varsa (hepsini) kustu’ buyurdu. (6)

bir işten dolayı niçin gülüyor?”

(9)

Yine bu

meyanda bir uyarısı da dikkat çekmektedir: “Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gül-

Hz. Peygamber, bu üç rivayetin ilkinde; Sa’d

me sonra Allah onu bağışlar ve merhamet eder

b. Ebî Vakkâs’ın isabetli okunun düşmanı dü-

de seni o şeyle imtihan eder.” (10)

şürdüğü duruma, ikincisinde karı-koca arasındaki bir davranışa, üçüncüsünde ise yemek yerken besmeleyi unutup hatırladığında besmele çekerek şeytanın düştüğü duruma gülmüştür. Üç örnekte de başkalarını küçük düşürme, alay etme, hakir görme gibi bir tutum

İstenmeden meydana gelen bir davranış sebebiyle bir insanın alaya alınarak gülünmesi hususunda bir örnek zikredilerek yazı tamamlanabilir. Hz. Âişe Minâ'da iken yanına Kureyş'ten bir takım gençler girdi. Gülüyor-

görülmemektedir. Aksine düşmanla verilen

lardı.

mücadele, karı koca arasındaki tatlı çekişme

Âişe :

ve şeytanın besleme karşısındaki acziyeti onu güldürmüştür.

- Niye gülüyorsunuz? diye sordu.

Hangi davranışlara gülünebileceği hususun-

- Filân çadır ipinin üzerine düştü. Az daha

daki titizliği yanında gülmenin sınırının nasıl

boynu yahut gözü gidiyordu, dediler. Bunun

olması gerektiği de onun örnekliğinde görü-

üzerine Âişe :

lebilmektedir. Ebû Hüreyre’den rivayet edilen

- Gülmeyin! Çünkü ben Rasûlullah’ı, “Hiç bir

uzun bir hadisin bir bölümde Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: ‘Çok gülmeyiniz; çünkü çok gülmek kalbi öldürür.’

(7)

Bu hadis

bizlere gülmede ölçülü olunması gerektiğini, gülmenin fazlalaştığında kalbi katılaştırdığını

Müslüman yoktur ki, (ayağına) bir diken veya ondan büyük bir şey batsın da, onun sebebiyle kendisine bir derece verilmesin ve bir günahı silinmesin!” buyururken işittim, dedi. (11)

ifade eder. Aşırı ve yüksek sesle gülmek insanın vakar ve şerefini giderir ve insanı normal durumundan çıkarır. Hangi hususlarda gülmenin uygun görülmediğine dair örneklerle gülmenin sınırı daha iyi anlaşılabilir. Hz. Peygamber kişinin, insanlardan sadır olan küçük bir ayıp dolayısıyla gülmesini nehy etmiştir.

(8)

İnsanlar arasındaki ilişkilere ba-

kıldığında, toplum içinde vuku bulan küçük

1. Kehf, 110. 2. Tirmizi, Şemail, 97. 3. Tirmizi, Menâkıb, 10. 4. Tirmizi, Şemail, 102. 5. İbn Hanbel, Müsned, VI, 272. 6. Ebu Davud, Eti’me, 15. 7. Buhari, Edebü’l-Müfred, 98. 8. Buhari, Edeb, 43. 9. Tirmizi,Tefsîru’l-Kur’ân, 91. 10. Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 54. 11. Müslim, Birr ve Sıla, 46.

45

RECEB 1438

ayıpların büyütülerek ayıp sahibinin rencide

-------------------------


| Kapak Dosya

| Derya Fıçıcı

Rasûlullah

sallallahu aleyhi ve sellem'in

NİSAN 2017

Sabrı, Konuşması ve Tevazusu

46


H

z Aişe annemiz, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakı hakkında şöyle demiştir: “Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakı Kuran’dı. Darılırsa Kur’an darıldığı için darılır, beğenirse Kur’an beğendiği için beğenirdi. Kendi nefsi için intikam almazdı. Kızması ve beğenmesi Allah’ın rızası içindi.” (Buhari, Müslim) Anlıyoruz ki, kim, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolunu takip etmek isterse, kim O’nun ahlakı ile ahlaklanmak isterse darılmalarını ve küskünlüklerini Allah’ın yüce kitabı olan Kuran’a göre ayarlasın. Yani Allah’ın hoşlanmadığından o da hoşlanmasın, Kuran’ın kabul edip beğendiğini o da beğensin, böylece yakınlaştığımız sadece Allah’ın rızası olur.

ları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım! Gazabına uğramaktan, rahmetinden uzak kalmaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti salâha kavuşturan ilâhi nuruna sığınırım. Rızanı dilerim. Sana iltica ederim. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sendendir, Ya Rabbi!” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sıkıntı halinde, kalbinden ve mübarek dudaklarından dökülen bu duası, O’nun Rabbine karşı olan bağlılığını, tevazuunu, sabrını ifade ediyor idi. Sadece Taif’teki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize çok şey öğretiyor; Mübarek İslam davası uğruna çekilen sıkıntıları ve tavrımızı Maksadımızın ne olması gerektiğini

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakından, sadece Allah’ın rızasını arayan bir kul örnekliğini görüyoruz. Ve Taif’te yaşananlar geliyor aklımıza... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem risaletin 10. yılının sonlarında Şevval ayında Taif’e gitti. Taif’te 10 gün kaldı.

Sığınacağımız ve korunacağımız yalnız güç ve kudret sahibinin Allah (celle celâluhu) olduğunu

Ne yazık ki Taifliler, Mekkeli müşrikleri aratmadı, O’na hakaret edip kovdular. Yüzüne karşı; “Allah senden başka Peygamber olarak gönderecek birini bulamadı mı?” dediler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatını, yaşananları takip ettiğimizde bizi ulaştırdığı zirve...

Çocuklarını, kölelerini kışkırtıp Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i Taif sokaklarında taşladılar. Mübarek vücudundan kanlar aktı. Rabbinden başka sığınacağı kimsesi yoktu. Ve şöyle dua etti:

İşte tevhid, işte akidemiz!

Ve O’nun ahlakını takip ettiğimizde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in;

1) Konuşma Adabı ve Ahlakı: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor; “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayırlı bir söz söylesin veya sussun.” Hadisten anlaşıldığı üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuşma sınırlarının hayırla çevrili olduğunu anlıyoruz. Müslümanın da konuşma sınırlarını bu hadisle öğreniyoruz. Bunun dışındakilerinin söz israfı ve imanda zayıflığa götüreceğini, Allah’a ve ahiret gününe olan inancımızla ters düşeceğini ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uyarısı ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

47

RECEB 1438

“Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana arz ve şikâyet ederim. Ey merhametlilerin merhametlisi... Herkesin zayıf görüp de dalına bindiği, biçarelerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı, yoksa bu işimde bana hâkim olacak düşmana mı? Allah’ım! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin bun-

O’nun kudretine ve kuvvetine sığınanın asla yalnız ve yardımsız kalmayacağını


Müslümanın, kalbinde hastalık olanların sapık konuşmalarına şahit olursa yanlarından derhal ayrılması gerektiğini anlıyoruz.

“İnsan bazen hiç önem vermeksizin Allah’ı öfkelendiren bir söz söyleyiverir ve bu yüzden cehennemin yetmiş yıllık mesafeli dibini boylar.”

Müslüman konuşurken hayır söylediği gibi, dinlerken de hayırdan başka bir sözü dinlemiyor, dilini koruduğu gibi kulaklarını ve kalbini de çirkin, sapık her türlü sözden muhafaza ediyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tekrar bize nasihat ediyor ve şöyle buyuruyor: “Kardeşine kötü söz söyleme, onu alaya alma, ona söz verip sonra sözünden cayma. “

Başka bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “İnsan bazen hiç önem vermeksizin Allah’ı öfkelendiren bir söz söyleyiverir ve bu yüzden cehennemin yetmiş yıllık mesafeli dibini boylar.” Yine Müslüman Peygamberin bu sözleri ile tehdit ettiği kapsamın içine girmemek için konuşmalarını hesaplı yapmalı, dilinden ölçüsüz söz çıkmamalı. Ağzından dökülecek olan kelimelerden, cümlelerden daima Allah ve Rasûlü’nün razı olup olmayacağını düşünmeli ve dilini ona göre hareket ettirmelidir. Ve Rasûlullah bizi tekrar uyarıyor, hadisinde şöyle buyuruyor: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen sözlerden kaçınması iyi bir Müslüman olduğunun göstergelerindendir.”

NİSAN 2017

İyi bir Müslüman olmanın ölçülerinden birinin yine dile hâkim olmaktan geçtiğini anlıyoruz. İyi bir Müslümanın, üzerine vazife olmayan işler hakkında konuşup yorum yapmamasının İslam ahlakından olduğunu görüyoruz. Allah (celle celâluhu) En’am Suresi 68.ayetinde müminleri uyarıyor: “Ayetlerimiz hakkında asılsız lâf ebeliğine dalanları gördüğünde (bu adamlar) başka bir söze geçinceye kadar yanlarından uzaklaş. Eğer şeytan sana yanlarından kalkmayı unutturursa, hatırladıktan sonra sakın o zalimler ile birlikte oturma.”

48

Müslümanın kardeşiyle konuşma ölçüsü ve kaçınması gerekenler Kırıcı, kaba, kötü söz söylememek, kardeşimizle alay etmemek ve söz verdiğimizde mutlaka riayet etmek… Bunlara dikkat ettiğimizde kardeşliğin kuvvetleneceği, riayet etmediğimizde kardeşlik hislerimize zarar geleceğini anlıyoruz. Yine İslam’da birlik ve beraberliğin kuvvet ve vahdetin ne kadar önemli olduğunu, en büyük imtihanlarımızın da kuvvetimizin dağınıklığından olduğunu yaşıyor ve görüyoruz. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizi tekrar uyarıyor: “Hiç bir topluluk birbirleri ile tartışmaya tutuşmadıkça sahip olduğu hidayetten ayrılıp sapıklığa düşmez.” Hayat içerisinde tüm ölçülerimizi belirleyen İslam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ile bizim için tam bir örneklik teşkil ediyor. Konuşma edep ve ölçümüzde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i örnek alıp ilmek ilmek ahlakımıza işlemek üzere bizi aydınlatıp ve medeniyetin zirvesine ulaştırması duası ile..

2) Tevazu ve alçak gönüllülüğü: Âlimler tevazu hakkında “İlmin yarısı tevazudur” demişlerdir. Tevazu elde etmenin yolunun da insana hizmetten geçtiğini söylemişlerdir.


Tevazuda ölçümüz de yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

olmalı. Gelin, hep birlikte Pey-

gamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tevazu ölçüsünü öğrenelim. Her davranışımızda olduğu gibi eğer kendi düşünce ve aklımızla tevazu ölçüsü koymaya kalkarsak ya eksik bırakır meyvesine ulaşamayız ya da abartır şahsi sınırlarımıza zarar veririz. Tevazuyu terketmek kibre sebebiyet vereceği gibi tevazuda haddi aşmak, abartmak da kibre sebep olabilir. Ancak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem

en güzel ölçümüzdür.

Said Havva, Er-Rasul adlı eserinde şunları dile getirmiştir: “Medine’de bir melik ile karşılaşacağını tasavvur eden Hatem oğlu Adiyy’in sözünü dinleyelim: “Mescidde bulunan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in

yanına girdim. Ve kendisine selam

verdim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana; “Kimsin?” diye sordu. “Hatem oğlu Adiyy’im.” dedim. O zaman kalktı ve beni eve götürmek istedi. Allah’a yemin ederim, eve götürmekte iken zayıf ve yaşlı bir kadın ile karşılaştı ve özel bir işi için uzun bir zaman onu ayakta bekletti. O zaman “Bu, Melik değildir.” dedim. Adiyy dedi ki: “Sonra, Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem

beni eve götürdü. Ve bana yüzü

deri, içi de hurma ağacının kabuğundan doldurulmuş olan bir yastık attı. ‘Ve bunun üzerine otur’ dedi. Hayır, sen otur dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem

‘Yok, sen otur.’ dedi. Ben

de üzerine oturdum. Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem

de yere oturdu. Adiyy dedi ki:

“Kendi kendime, ‘Allah’a yemin olsun ki bu bir Melik işi değildir’ dedim.” İşte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in

fıtratı budur. Gizli bir

tarafı yoktur. Ailesi ile beraber esir düşmüş ve mağlup olarak kendisine gelen Adiyy’i yastık

“Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem yürürken geri kalır, zayıf olanı öne alırdı. Terkisine adam alır ve onlar için dua ederdi. Bir gün ashab ile birlikte yolculukta bulunuyordu. Yemek hazırlığını yapmak istediler ve iş bölümü yaptılar. Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem odun toplamaya başladı. Sahabeler O’nun çalışmamasını istedilerse de ısrar etti. Çünkü kendisini, arkadaşlarından üstün göreni Allah (celle celâluhu) sevmez. Bir bedevi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e vardığında heybetinden titremeye başladı. O zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinin Kureyş kabilesinden, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğlu olduğunu hatırlattı. Yine bir gün, asasına dayanarak sahabelerden bir cemaate uğradı, cemaat ayağa kalktı. Bunun üzerine şöyle dedi: “Müslüman olmayanların birbirlerine saygı gösterip ayağa kalktıkları gibi kalkmayın.” Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem medhü senada ifrat etmeyi, büyüklüğü ifade eden vasıfları söylemekten hoşlanmazdı. Beni Amir kabilesinden bir heyet Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldiklerinde şöyle dediler: “Sen bizim ulumuzsun.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ululuk Allah’a mahsustur.” dedi. Bunun üzerine onlar da: “Sen bizden daha çok faziletli ve iyilikseversin” deyince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Bunu söyleyiniz. Fakat şeytan sizi yoldan çıkarmasın.” buyurdu. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem çok mütevazı ve edepli idi. Rasgeldiği kimselere selam verir, büyük veya küçük kiminle konuşursa bütün vücuduyla ona dönerdi. Bir kimse ile musafaha etse, elini en son çekerdi. Tasadduk ettiğinde sadakasını muhtaç olana verirdi. Bir meclise girse cemaatin bittiği yerin sonunda otururdu. Bir arkadaşının veya komşusunun ihtiyacı için hizmet etmekten çekinmezdi. Çar-

49

RECEB 1438

üzerine oturtuyor, kendisi ise yere oturuyor. ”

Said Havva, devamında şöyle anlatıyor:


sı, bu gibi davranışlardan kalbimizin rahatsız olmaması, ilim tahsil etmiş kimsenin karşısın-

Evlerimizin düzeninde batı kültürünün esintisinin yaşanmasından ziyade, tevazunun tamamen terkedilip gösterişe düşkünlük gösterilmesi, elbiselerin çeşitliliğinde aşırıya gidilmesi, yeme içme konusunda, aynı şekilde İslam ölçülerinden ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden uzaklaştığımızı görüyoruz.

da, halkın ya da talebenin arasında oluşan ciddi uzaklığın bir kural haline gelmesi, saygıda aşırılığa gidip bağların oluşmaması ya da koparılması... Aramızda selamın azalması, aşırı meşgul olduğumuzu düşünerek, konuşurken birbirimizin yüzüne dahi bakmayı ihmal edip bunu doğal kabul etmemiz... Mescid ve toplantılarda hizmet etmekten uzak durulması, bu tip hizmetlere talip olan insan sayısının daima az olması, herkesin bu tür hizmetleri birbirinden beklemesi... Ağır yüklerin, çarşı ve pazar eşyalarının anne ve babaya taşıtılması, yeni neslin bu konuda dikkatsiz ve özensiz yetişmesi...

şıya gider ve eşyasını kendisi taşır, “Bunun taşınması bana düşer” derdi. İşçinin yapacağı işi yapmaktan kibirlilik duymazdı. Camiinin inşaatında ve hendek kazma işinde bizzat çalışırdı. Hâlbuki İslam’a karşı birleşmiş olan kabileleri püskürtmek için savaşa hazırlanmış İslam ordusunun başkumandanı idi. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, elbisesinde ve evinde mütevazı idi. Etrafındakiler gibi giyer ve otururdu. Her iki hücre arasında hurma ağacının çubuklarından yapılmış ve çamur ile sıvanmış bir duvar bulunurdu. Bu duvar da bir deri ve siyah kıldan yapılmış, bir çul ile örtülmüştü. İşte böyle bir hayat sürerken kendisine iktidar yetkisi verildi. ”

NİSAN 2017

Bu satırlarda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tevazusunu okuduğumuzda, ümmet olarak İslam’ın rükunlarından ve Peygamber’in sünnetinden ne kadar uzaklara düştüğümüzü, içimiz acıyarak görüyoruz. Bir miktar ilim tahsil ettiğimizde, girdiğimiz ortamlarda, insanların tavırlarının değişmesi, en azından başköşede yerimizin ayrılmış olma-

50

Evlerimizin düzeninde batı kültürünün esintisinin yaşanmasından ziyade, tevazunun tamamen terkedilip gösterişe düşkünlük gösterilmesi, elbiselerin çeşitliliğinde aşırıya gidilmesi, yeme içme konusunda, aynı şekilde İslam ölçülerinden ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden uzaklaştığımızı görüyoruz. Allah (celle celâluhu) Bakara Suresinin 200. ayetinde şöyle buyurmuştur: “...İnsanlardan öylesi vardı ki; ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada ver’ der. Onun ahirette nasibi yoktur.” Kâfirin hedefi dünyadır. Onun dünya nimetlerinden faydalanma ölçüsü nefsi ve hevasıdır. Ancak mümin kimse bu nimetlere Allah’ın emrettiği ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in onlardan istifade ettiği şekilde faydalanır. Asıl hedefi Rabbinin rızası ve cennettir. Yeni bir Kuran eğitimi ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in

sünnet ölçüleriyle ahlaklanıp

asıl hedefimize, Rabbimize ve cennetine kavuşabilme gayreti ile... Selam ve dua ile...


| Olaylar ve Yorumlar

Nedim Bal |

ŞEHİDİMİZİN ARDINDAN

Bismillahirrahmanirrahim Değerli Müslümanlar! Bazı ağaçlar vardır; yıllanmış, yorulmuş, hantallaşmıştır. Dalları güçsüzleşmiş, yaprakları seyrekleşmiş, meyveleri de azalmaya başlamıştır. Sünnetullah gereği malum akıbetine, malum sonuna doğru yavaş yavaş ilerler. İşte böyle bir ağacın kökünden üç beş tane genç filiz doğar. O filizlerin içerisinde bir tanesi vardır ki; içinden çıktığı, adeta içinden doğduğu ağacın tüm genetik kodlarını üzerinde taşıyarak, o mirasın, o ağacın gelecekte daha güçlü, daha kuvvetli, daha canlı bir şekilde onlarca yıl daha hayat bulmasına, can bulmasına vesile olur, sebep olur…

Bu hainler, bu satılmışlar, bu alçaklar; yorulmuş, hantallaşmış, yıllanmış ağacımızın herhangi bir dalını, herhangi bir filiz’ini hedef almadılar. Onlar çeyrek asırlık bu ağacın, en verimli, en güzide, en ümitvar olduğumuz filizini hedef aldılar. Değerli müslümanlar! Acımız, hüznümüz büyüktür. Yüreğimizin yandığı açıktır. Öyle inanı-

51

RECEB 1438

Sevgili dostlar! İşte o yıllanmış, o hantallaşmış, o yorulmuş ve içten içe çürüyen ağaç bizdik. Bu ağacın içinden çıkan, Allah’ın izni ve yardımıyla bizleri geleceğe sağlam ve dengeli adımlarla taşıyacak olan sürgünümüz/Filizimiz ise rahmetlik hocamızdı, kardeşimizdi.

Bu hainler, bu satılmışlar, bu alçaklar; yorulmuş, hantallaşmış, yıllanmış ağacımızın herhangi bir dalını, herhangi bir filiz'ini hedef almadılar. Onlar çeyrek asırlık bu ağacın, en verimli, en güzide, en ümitvar olduğumuz filizini hedef aldılar.


olabilir. Lakin yüce Rabbimizin de bir kader planı var. Allah’ın kaderi/takdiri geldiğinde tüm planlarımız, hesaplarımız sona erer. Artık orada Allah’ın, kulları için takdir ettiği akibet geçerlidir. Hiçbir plan, hiçbir hesap, hiçbir tedbir; Allah’ın kulları için takdir ettiği kaderin önüne geçemez.

yoruz ki; birçoğumuzun annesinin, babasının, kardeşinin hatta evladının ölümü dahi bizleri bu kadar hüzünlendirmemiş, bu kadar sarsmamıştır. Şanı yüce Rabbimize hamdolsun ki; bu hal; imanın ve İslam kardeşliğimizin alametidir. Tedbir Alınıp Bu Olay Engellenemez Miydi? “Bu olay nasıl oldu, tedbir alınamaz mıydı, önlenemez miydi?” gibi sorular beynimizi kemiriyor olabilir. Evet, tedbir İslam’ın en temel emridir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hayatına baktığımızda tedbirsiz, plansız hiçbir döneminin olmadığını görüyoruz. Yani kula düşen tedbirdir. Lakin Allah’ın takdiri geldiğinde Kul’un basireti kapanır ve tüm tedbirler Allah’ın takdiri karşısında aciz kalır.

NİSAN 2017

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Yeryüzündeki tüm insanlar bir araya gelse ve sana bir fayda/iyilik vermek isteseler Allah’ın sana yazdığından başka hiçbir fayda/iyilik sana ulaşmaz. Yine Yeryüzündeki tüm insanlar bir araya gelse ve sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana yazdığından başka hiçbir zarar sana ulaşmaz. Artık kalemler kaldırıldı, sayfalar kurudu” (Tirmizi) Değerli müsümanlar! Bizlerin beşer olarak geleceğe yönelik bazı planlarımız, hedeflerimiz

52

“Her nerede olursanız olun ölüm sizi bulur. Sağlam ve yüksek kalelerin içinde olsanız dahi. Eğer onlara bir iyilik dokunursa ‘Bu Allah’tandır’ derler. Şayet başlarına bir kötülük gelirse ‘Bu sendendir’ derler. De ki: ‘Hepsi Allah’tandır.”(Nisa, 78) Değerli kardeşlerim! Şunu asla unutmayalım ki; bu dinin sahibi Allah’tır. Bu DİN, Allah’a aittir. Bu dinin yeryüzüne hâkim olması için gece gündüz gayret gösteren muttaki kullarda Allah’a aittir. Yol da onun, yolcu da onundur. Şayet Rabbimiz; kendi rızası için, kendi dini için mücadele edenlere rahmetinin tecellisi olarak böyle bir son takdir etmişse, bize düşen Allah’ın razı olduğuna canı gönülden razı olmak ve sevinmektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi “Kalp hüzünlenir, göz yaşarır.” Fakat ağzımızdan asla isyan sözü çıkmaz inşaallah.

Sizler; Yeryüzü Tarlasına Dağılmış Bahçıvanlarsınız Onu yakından tanıyan ve seven dava arkadaşları! Sizler yeryüzü tarlasına dağılmış bahçıvanlarsınız. Sizler yeni ve daha güçlü filiz’lerin yetişmesi için tarlaya tohum atmaya devam edeceksiniz. Asla vazgeçmeyeceksiniz. Umudunuzu kaybetmeyeceksiniz. Sizlerin işi hocanız gibi tohumlar atmak toprağa. O tohuma can vermek, o tohumdan kökü kuvvetli, gövdesi sağlam, dalları canlı, meyveleri bol bir ağaç yaratmak ise şanı yüce Rabbimizin takdiridir. O, dilerse”OI” der oluverir.


Biz müslümanlar Zafer'den değil seferden/gayretten sorumluyuz. Zafer Allah’ın takdiridir.

Hedefleriniz Büyük Olsun. Tek Yönlü Olmayın! İlim tahsil eden genç kardeşlerimize! Sizler ufkunuzu ve hedeflerinizi büyütün. Sizlerin hedefi sadece bir cami hocası, bir mescit hocası, bir vaiz ya da çok güzel ibare okuyan bir hoca efendi olmak, olmamalı. Tek yönlü olmayın. Evet, müslümanların âlimlere ihtiyacı var. Doğru. Müslümanların davetçiye ihtiyacı var. Doğru. Müslümanların aslanlar gibi savaşan mücahitlere ihtiyacı var. Doğru. Fakat Müslümanların hem âlim hem davetçi hem mücahit hem yaşadığı çağın gereklerini çok iyi bilen, sözde değil özde ümmetçi olan, şuurlu, bilinçli, disiplinli, teşkilatçı, bir o kadar da fedâkâr hocalara ihtiyacı var. İşte Zafer hocanızı Zafer hoca yapan ve onu Allah'ın izniyle şahadete taşıyan özellikler bunlardı. Hocanızın bıraktığı yere ulaşmak hatta onu geçmek muhakkak ki hocanızın sizin üzerinizdeki en büyük hakkıdır.

Şanı Yüce Allah Hiçbir Topluma Zulmetmez Şanı yüce Allah hiçbir topluluğa zulmetmez. Ümmet olarak neye layıksak, neyi hak ediyorsak şanı yüce Allah bize onu takdir edecektir.

Bunları yapabilirsek şayet; O zaman göreceksiniz ki; şanı yüce Rabbim nasıl da ümmeti Muhammed’in yolunu aydınlatacak önderler, yiğitler bize nasip edecek. Fakat ümmeti Muhammed olarak bu kötü hastalıkların pençesinden kurtulamazsak o zaman bilin ki; yarınlar bu günden daha zor, bu günden daha kötü olacak. Allah hiçbir topluma zulmetmez “Bir toplum kendi halini değiş-

tirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez” (Rad 11)

Ey Münafık Hainler! Tövbe Edin! Gözyaşları içinde Allah’a yönelerek tövbe edin. Belki Allahu Teâlâ son nefesinizi vermeden önce tövbenizi kabul eder de ebedi cehennem ateşinden kurtulursunuz. Eğer Allah’a inanıyorsanız, eğer ölüme ve Allah’ın huzurunda hesap vereceğinize inanıyorsanız bir an önce yaptığınız hainlikden, ajanlıktan, münafıklık-

53

RECEB 1438

O yüzden kardeşlerim! Bir an önce Allah ile aramızı düzeltelim. Rabbimizin razı olacağı amellere yönelelim. Yaptığımız hata ve kusurlar için tevbe istiğfar edelim. Dedikoduyu, hasedi, kulisleri, Bizans entrikalarını terk edelim. Kişi, grup, cemaat menfaatleri uğruna birbirimizi satmayalım. Birbirimize sırt dönmeyelim. Şahsi ikbal peşinde koşmayalım. Birbirimize tepeden ve küçümseyici gözlerle bakmayalım. Eleştirmeden önce anlamaya çalışalım. Kıdemli olmayı doğru olmanın ölçüsü görmeyelim. Büyüklerimizi sayalım, küçüklerimizi sevelim. İnsanları bozuk para gibi harcamayalım. Birbi-

rimize hüsnü zann ile muamele edelim. Hayrın önünü küçük dahi olsa kapatmayalım. Kalp kırmayalım. Zulüm ve haksızlık yapmayalım. Adamına göre muamele etmeyelim. Adam kayırmayalım. Adil olalım, adil davranalım. İçten pazarlıklı ve ikiyüzlü davranmayalım. Dilsiz şeytan olmayalım. İslam olalım. Birbirimizi sevelim ve Kardeş olalım.


Sizler bizim sadece canımızı alabilirsiniz. O da Allah müsaade ederse. Bizler ise bunun karşılığında sonsuz bir cennet hayatını satın alırız. Siz, bizim cennetimiz olursunuz Allah’ın izniyle. Fakat bunun karşılığında sizler kendi ellerinizle, kendi zulümlerinizle sonsuz bir cehennem hayatını satın alırsınız. Ahiretinizi harap edersiniz. Vallahi Sizlere Acıyoruz. Vallahi Sizlere Acıyoruz!

“Yeryüzündeki tüm insanlar bir araya gelse ve sana bir fayda/ iyilik vermek isteseler Allah'ın sana yazdığından başka hiçbir fayda/iyilik sana ulaşmaz. Yine Yeryüzündeki tüm insanlar bir araya gelse ve sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana yazdığından başka hiçbir zarar sana ulaşmaz. Artık kalemler kaldırıldı, sayfalar kurudu" (Tirmizi)

tan vazgeçin.

NİSAN 2017

Tek dertleri Allah olan, tek dertleri şanı yüce Allah’ı razı etmek olan, tek dertleri mazlumlara, yetimlere yardım olan, tek dertleri bu topraklar üzerinde imanlı, ihlaslı ahlaklı ve şuurlu bir neslin yetişmesi olan Müslümanlara karşı bunca zamandır yaptığınız ihanetlere, casusluğa, kumpaslara, münafıklığa son verin. Allah’a dönün. Tövbe edin. Aldığınız üç beş kuruşluk dünya malı için ebedi hayatınızı, ahiret hayatınızı harap etmeyin. Kendinizi mahvetmeyin. Vallahi Sizlere Acıyoruz. Vallahi Sizlere Acıyoruz!

54

Şayet Allah’a tövbe etmez ve bu hainlikden, bu münafıklıktan vazgeçmezseniz; Allah’a yeminle söylüyoruz ki; bu dünya hayatında asla huzur bulamayacaksınız. Yüzünüz gülse de içiniz asla gülmeyecek. Her uyuduğunuzda kanını akıttığınız, iftira attığınız, mazlumların kâbusu ile uyanacaksınız. Dünya bütün genişliğine rağmen size dar gelecek. Haram lokma yedirdiğiniz aileniz, eşiniz, çocuklarınız gün yüzü görmeyecek. Gözyaşları toprakla buluşan o yetimlerin ahı; sizi kullananları, sizi ve ailenizi bu dünyada yakacak. Kurduğunuz tuzaklar başınıza dönecek. Sizler yaşayan ölüler olacaksınız. Can boğaza geldiğinde, ayaklarınız birbirine dolaştığında, ölümün artık size geldiğini ve Rabbinizin hesabından kaçamayacağınızı anladığınızda, gözlerinizin önüne o kanını akıttığınız mazlumların yüzleri gelecek. Sizler için kolay ölüm olmayacak. Vallahi Sizlere Acıyoruz! Vallahi Sizlere Acıyoruz! Şayet tövbe etmeden, pişman olmadan, ihanetlerinizi affettirecek kadar faydalı ameller yapmadan, yaptığınız ihanetlerinizi bir bir itiraf etmeden, gerçek hainlerin tuzaklarını haber vermeden, mazlum Müslümanların kanlarıyla Allah’ın huzuruna çıkarsanız; sizi Allah’ın azabından kurtaracak, sizi alevli cehennem ateşinden kurtaracak hiçbir dost, hiçbir amir, hiçbir müdür, hiçbir makam sahibi bulamaya-


caksınız. Bizim Hamza’mız gitti. Ama sizin hala tövbe fırsatınız var. Allah’a dönün. Gözyaşları içinde Allah’a tövbe istiğfar edin. Bundan sonra İslam için, Müslümanlar için öyle faydalı ameller yapın ki şanı yüce Allah sizi affetmeye değer bulsun. Gelin hesap günü gelmeden evvel tövbe edin, pişman olun ve Allah’a dönün. Allah’a, islam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlık etmeyi bırakın. Gelin İslam’ın safına katılın ve ahiretinizi kurtarın.

Allah Nurunu Tamamlayacaktır; Kafirler, Zalimler, Münafıklar İstemesede Ey Allah’ın davasına gönülden iman etmiş muttaki müminler! Din; akan bir Su gibidir. Üstünü kapatsanız da önüne set çekseniz de o mecrasını bulacak, yavaş yavaş dolacak ve önüne çekilen setleri bir gün mutlaka taşarak aşacaktır. Kâfirler, zalimler, münafıklar istemese de. Bu sünnetullahtır. Onlar yorulmuş, yorgun düşmüş ağacımızın en taze, en verimli sürgününü/ filizini kırmış olabilirler. Ama o filizi yaratan Rabbimizi asla mağlup edemezler. Rabbim onun yerine onlarca, yüzlerce taptaze filizler yaratmaya kadirdir. Bizlere düşen, hak bildiğimiz yoldan asla dönmemek, yılmamak, yıkılmamak, çökmemek ve vazgeçmemektir. Kâfirlerin, zalimlerin ve münafıkların sevincini kursağında bırakacak tavır, işte budur. Şimdi eskisinden daha çok çalışma ve gayret zamanıdır. Kim bilir; belki de Rabbim bu küçücük gayretimize karşılık lutfuyla bize merhamet ederde kardeşimiz gibi bizi de şehit olarak katına alır inşaallah.

kardeşlerim! Yeter ki siz Şehit gibi yaşayın. O zaman o arzu ettiğiniz şahadet sizi evinizin, Derneğinizin, Mescidinizin, Kursunuzun içinde dahi olsa bulur. Yasir gibi, Sümeyye gibi, Hasan el Benna gibi, Abdulkadir Udeh gibi, Seyyid Kutub gibi, Malcolm X gibi, Metin Yüksel gibi, Abdulkadir Molla gibi... İnşaallah” Zafer hocamızın hayatı; “Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerde Müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardır” sözünün ispatıdır. Allah sana rahmet etsin koca adam. Biz senden razı olduk, Rabbimde senden razı olsun. Mekânın cennet olsun. Ashabın peygamberler, Sıddıklar, şehitler olsun. Elveda güzel insan. Görüşmek ümidiyle… “Hepimiz Allah’tan geldik yine ona döneceğiz” Allah’a emanet olun... Selamun Aleykum...

55

RECEB 1438

Ortaokul çağlarından itibaren gönlünü İslam’a ve dâvet’e açmış, bu istikamet üzere yaşayan ve en sıkıntılı anlarında hep ‘Ya Selam’ sözünü dudaklarından hiç eksik etmeyen O güzel insan, bizlere adeta şu mesajı vererek ‘es- Selam’a yürüdü: “Şahadeti hep uzaklarda arayan

Değerli kardeşlerim! Şunu asla unutmayalım ki; bu dinin sahibi Allah'tır. Bu DİN, Allah’a aittir. Bu dinin yeryüzüne hâkim olması için gece gündüz gayret gösteren muttaki kullarda Allah'a aittir. Yol da onun, yolcu da onundur. Şayet Rabbimiz; kendi rızası için, kendi dini için mücadele edenlere rahmetinin tecellisi olarak böyle bir son takdir etmişse, bize düşen Allah'ın razı olduğuna canı gönülden razı olmak ve sevinmektir.


| Nebevi Aile

| Halime Yılmaz

HER DUANIN BİR KARŞILIĞI VARDIR Y

eryüzündeki tüm nimetler adedince Rab-

ederiz. Bazen de bu konulardaki eksiklikle-

bimize hamd ederiz. Salat ve selam Mu-

rimiz ve bizi yoran, üzen ve dumura uğratan

hammed sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun.

hayat şartları sebebiyle en ufak bir problemin

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, hidayeti ve

bile altında kaldığımızı hissederiz. Aslında bu

inayeti tüm mü’min kullarının üzerine olsun.

insan olmamız hasebiyle gayet doğaldır. Bu

Çocuk yetiştirip terbiye etmek dünyanın en zor işidir. Gönüllerimizin süruru evlatlarımızı

NİSAN 2017

büyütürken en doğru metotlarla ve en güzel

56

sebeple her konuda olduğu gibi çocuk konusunda da kendimizi fazla kasmadan yol almak işimizi oldukça kolaylaştıracaktır.

bir şekilde onları terbiye etmek en büyük ar-

Belli zamanlarda denizlerde vuku bulan

zumuzdur. Kimi zaman bu konuda yeterince

med-cezir misali hayatımız içerisindeki gel-

başarılı oluruz, kimi zaman da yeterli olama-

git’ler sebebiyle çocuklarımızın eğitiminde ak-

dığımız anlar olur. Bazen bilgi, donanım, heye-

saklıkların olmasını ve bu aksaklığın etkisinin

can ve isteğimizin dorukta olduğu zamanlarda

uzayıp çocuğumuzun ruhuna, geleceğine ve en

kendimizi fazla kasmadan bile birçok sorunun

önemlisi ahiretine zarar vermesinin önünde

üstesinden rahatlıkla geldiğimizi müşahede

duracak bir etken varsa, o da duadır.


Dua nedir? Dua; Kulun, Rabbinin yüceliği ve kudreti karşısında, kendi acizliğini ve zayıflığını itiraf etmesi, derin bir sevgi ve saygı içerisinde O’ndan yardım dilemesidir. Dua kulun Allah’a bağlılığını en güzel şekilde dile getirmesi olduğu için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem duayı “ibadetin özü” saymıştır. Furkan Suresi 77. Ayette: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” buyurulmuştur. İbadet her şeye sırtını dönerek Allah’a yönelmektir. Bu yüzden namaza başlangıcında tekbir getirirken ellerimizi kaldırır ve dünyayı arkamıza atarak yalnızca Allah’ımıza yöneldi-

Evlatlarımıza yaptığımız dualar, her an yanımızda ve yanlarında bulunan; Kuran’ın “apaçık düşman” diye nitelendirdiği iblise ve kötülüğü emreden nefislere karşı en büyük silahı kuşanıp gafil avlanmalarını önlemek demektir. Çocuklarımızın hayatına hükmederek değil de duayla onları koruyup gözetelim.

ğimizi gösteririz. Dua da bu kabildendir diyebiliriz sanırım. Zira Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem

bir hadis-i şeriflerinde şöyle bu-

yuruyor: “Dua ibadettir.” Dua Mü’minin silahı, Rabbi karşısında hiçliğinin bir itirafı ve tüm zamanlarda ve özellikle gücünün yetmediği

da dua etmemizdir. Çocuklarımızın en büyük

zamanlarda tek ve gerçek bir sığınaktır. İçin-

ihtiyacı budur. Çünkü çocuklar en çok onlara

de bilemediğimiz birçok sır ve güzelliği ihtiva

kızdığımız zaman sevgimize ihtiyaç duyarlar.

eden dualarımızı çoğu zaman anında karşılık bulamadığımızdan belki,-maalesef- erteler,

- Çocuklarımıza mutluyken dua edelim.

önemsemez ve hatta terk ederiz. Ama aslın-

- Çocuklarımıza kızgınken ve üzgünken dua

da bu bizim ve çocuklarımız için sonucunu

edelim.

çoğu zaman göremediğimiz büyük bir kayıptır. Çünkü hakikatte her duanın bir karşılığı vardır. Her yaptığında bir hikmet bulunan Rabbimiz kimi zaman dualarımıza hemen icabet eder, kimi zaman erteler, kimi zaman da

Çocuklarımıza her daim, ömrümüzün sonuna kadar dua edelim. Dua şiarımız olsun. Hayatta herkesin bir duruşu vardır. Bizim duruşumuz dua olsun. Dua, sabır ister. Çocuk da sabır ister. Dua,

karşılığı vardır. Bu yüzden kendimize, sevdik-

yapmacıklıktan uzak olmalıdır, samimiyet is-

lerimize ve hayatımızın neşesi çocuklarımıza

ter. Çocuklar da yapmacıklıktan hoşlanmaz ve

yapacağımız her dua onların dünya ve ahiret-

asla etkilenmez. Dua, tüm benliğinle sadece

teki hayırları için çok değerli ve önemlidir.

Allah’a yönelip dönmeni gerektirir. Çocuk-

Çocuklarımız bizi sevindirip mutlu ettikle-

lar için de sadece onlara dönüp sadece on-

rinde onlara dua ederiz. Ama asıl mühim ve

larla ilgilendiğimiz zamanlar çok değerli ve

zor olan onların her daim iyiliği için kendile-

elzemdir. Dua, sebebe sarılıp tevekkül etmek

rine kızdığımız ve bizi üzdükleri zamanlarda

ve kendini hakka teslim etmektir. Çocukları-

57

RECEB 1438

ahirete bırakır karşılığını. Ama her duanın bir


Elbette ki bu onlara hiç müdahale etmeyelim anlamına gelmez. Çocuklarının her an yanında olmasını ve böylece onların karşılaşabileceği her türlü kötülük ve zarardan korumak isteyen anne babalar için dua, Allah’ın sunduğu en büyük fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip değerlendirmemek bize kalmıştır. Duaların kabul oldukları zamanları tam olarak bilemeyiz. Ama nasslarda bununla ilgili bir takım ipuçları verilmiştir ki tembelliğe sarılıp dualarımızı belli vakitlerle sınırlamayalım. Her anımızı dua vakti telakki etmek gerekir. Ama bununla beraber verilen bu ipuçlarını değerlendirmek de akıllıca bir tutum olacaktır. Hadisler ışığında öğreniyoruz ki; gecenin son vakitleri, secde anları, Cuma günü, bir kardeşimiz tarafından aldığımız dualar ve farz namazlardan sonra yapılan dualar kabul edilmeye en yakın dualardır. mızı yetiştirir ve sonucunu Allah’a bırakırız. Biliriz ki âlimden cahil, cahilden âlim doğar. Bakınız birçok yönden dua ve çocuk birbirine benzemektedir. Tıpkı birbirinden ayrılamayan iki dost gibi. Burada bize düşen pay da çocuk eğitimiyle duayı paralel olarak yürütmek

“Hangi dua daha çok kabul

edilir?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

de: “Gecenin son saatlerinde ve farz na-

mazlarından sonra yapılan dua” buyurdu. Duada ısrarcı olmak,

ve danışmanımız olduğunu unutmamaktır.

için dua etmemek gerekir. Peygamberimiz sal-

Anne babalar çocuklarının hep iyi insanlarla

lallahu aleyhi ve sellem

arkadaşlık kurup dost olmasını ister. Öyley-

günah olan veya akrabasına darılmasına yol

se onlara her daim sadık ve güvenilir bir dost

açan bir şey dilemedikçe yahut acele etmedikçe

olacak olan, düştüklerinde tutup kaldıracak

duası kabul olur. ‘Ya Rasûlallah! Acele nedir?

olan, yanlışlardan onları koruyup doğruya

diye soruldu. “Nice defalar dua ettim, Rabbi-

sevk edecek olan duayı yanlarına katalım.

min kabul ettiğini görmedim der. Duasının he-

nımızda ve yanlarında bulunan; Kuran’ın

NİSAN 2017

lahu aleyhi ve sellem’e:

ve bu süreçte duanın en büyük yardımcımız

Evlatlarımıza yaptığımız dualar, her an ya-

58

Ebu Umame radıyallahu anhu, Allah Rasûlü sallal-

bıkmamak ve günah

şöyle buyuruyor: “Bir kul,

men kabul edilmemesi sebebiyle bıkar ve duayı bırakır.” buyurdu.

“apaçık düşman” diye nitelendirdiği iblise ve

Allah’ın lütfu bizim istediklerimizden de geniş-

kötülüğü emreden nefislere karşı en büyük

tir. O yüzden her daim O’nun lütfundan iste-

silahı kuşanıp gafil avlanmalarını önlemek

meyi elden bırakmamalıyız. Rasûlullah sallalla-

demektir. Çocuklarımızın hayatına hükmede-

hu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Allah’ın lütfu

rek değil de duayla onları koruyup gözetelim.

dilediğiniz şeylerden daha çoktur.” (Tirmizi)


Ateşten kaçınır gibi özellikle çocuklarımıza bedduadan kaçınmalıyız. En kızdığımız anlarda bile “Âlim olasın, Allah seni Kur’an ehli kılsın, seni hafızlardan eylesin, Allah senin hayrını (iyiliğini) versin” demeliyiz. Zira anne babanın evladına yaptığı dua makbuldür. Bilhassa da bu noktada babanın duası çok mühimdir. Anne baba çocuklarının ıslahı ve istikbali için dua etmelidir. Bu aynı zamanda sünnettir. Beddua çok tehlikelidir. Çünkü bu, anne babanın ve çocuğun helakı anlamına gelir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bedduayı yasaklamıştır. Üstelik kendilerini sırf İslam’a davet ettiğinden dolayı onu taşlayıp yaralayan müşriklere bile beddua yerine dua

Çocuklarımız bizi sevindirip mutlu ettiklerinde onlara dua ederiz. Ama asıl mühim ve zor olan onların her daim iyiliği için kendilerine kızdığımız ve bizi üzdükleri zamanlarda da dua etmemizdir. Çocuklarımızın en büyük ihtiyacı budur. Çünkü çocuklar en çok onlara kızdığımız zaman sevgimize ihtiyaç duyarlar.

etmeyi tercih etmiştir. Çünkü o, ileri görüşlü, hikmetli bir önderdi. Çocuklarının önder ve örneği olan anne babaların bu vb. hadiselerden çıkaracağı büyük ders ve ibretler vardır. Nitekim Cabir bin Abdullah (radıyallahu anh)’tan

rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi

ve sellem

şöyle buyurmuştur: “Kendinize, ço-

cuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza beddua etmeyin. Olur ki Allah’tan istediğiniz şeyin verildiği bir zamana rastlarsınız da Allah

lullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tedavi usulü dua olmuştur. Anne babanın ihlasla ve ısrarla yaptıkları dua çocuklarındaki isyan duygusunu atar. Her anı dua ile hemhal olmuş Efendimiz sıkıntılarla dolu yolculuk esnasında bile

dileğinizi kabul eder. (Ebu Davud) (1)

ailesi için dua ederdi.

Bir adam Abdullah bin Mübarek’e gelerek ço-

Bazen çocukların anne babasına asi oluşu ve

cuğunun isyanından şikâyet etti. Abdullah:

onların sözlerine kulak asmayışı ile imtihan

“Çocuğa beddua ettin mi?” der. Adam: “evet”

olunabiliriz. Böyle bir durumda zor da olsa

deyince Abdullah ”Çocuğun bozulmasına sen

onlar için af dilemeli ve iyilikleri için dua et-

sebep olmuşsun.” der. Çocuklarımızın düzel-

meliyiz. Bize verdikleri sıkıntı Hz. Yakup aley-

melerini istiyorsak aleyhine değil lehlerine

hisselâm’ın

dua edelim. İbn Abbas radıyallahu anh der ki:

evlat hasreti gibi hiçbir sıkıntı ile karşılaştırı-

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni bağrına

lamayacak kadar büyük ızdırab kadar olamaz.

bastı ve “Allah’ım! Bu çocuğa hikmet öğret”

Hz. Yakup tüm olanlara rağmen çocuklarının

diye dua etti. İbn Abbas büyüdüğünde “Üm-

hatalarına karşı “Ben sizin için Rabbimden af

metin âlimi, Kur’an’ın müfessiri” ünvanlarına

dileyeceğim” diyerek çocuklarına müsama-

sahip olmuştur. (2)

çocuklarının ona uzun yıllar verdiği

ha göstermiş ve asla bedduaya sarılmamıştı. Çünkü biliyordu ki babanın evladına duası

Buna rağmen bu günaha girenlere karşı Rasû-

makbuldür.

59

RECEB 1438

Anne babaya isyan en büyük günahlardandır.


oğlu İsa ve Cüreyc’in arkadaşı. Cüreyc, abid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş ibadetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi. O sırada Cüreyc (nafile) namaz kılıyordu.

Belli zamanlarda denizlerde vuku bulan med-cezir misali hayatımız içerisindeki gelgit’ler sebebiyle çocuklarımızın eğitiminde aksaklıkların olmasını ve bu aksaklığın etkisinin uzayıp çocuğumuzun ruhuna, geleceğine ve en önemlisi ahiretine zarar vermesinin önünde duracak bir etken varsa, o da duadır.

Annesi, “Ey Cüreyc!” diye seslendi. Cüreyc “Allah’ım! Annem ve namazım” diye düşündü. Namaza devam etmeye karar verdi. Ertesi gün de aynı şeyler olunca annesi ona beddua ederek şöyle dedi: “Allah’ım! Kötü kadınların yüzünü göstermedikçe onun canını alma.” İsrailoğulları kendi aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. (Ondan kurtulmanın yollarını arıyorlardı). O diyarda güzelliği ile herkesin dilinde olan zinakar bir kadın vardı. “Dilerseniz ben onu fitneye atarım” dedi. Cüreyc’e musallat oldu. Ancak Cüreyc ona yüz vermedi. Bunun üzerine kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc’in manastırının dibinde barınak kurmuş biriydi.

Çocuklarımıza itaat konusunda yardımcı ol-

Kadın onunla zina etti. Hamile kaldı ve ço-

mak bizim elimizde. Onlara bu konuda zemin

cuğu doğurunca: “Bu çocuk Cüreyc’tendir”

hazırlayalım. Çünkü uygun ortam hazırlamak

dedi. Halk öfkeyle kalkıp Cüreyc’i manastır-

çocuğun güzel davranış göstermesini sağlar.

dan çıkardılar. Ve orayı yıktılar. Cüreyc’i de

Böylece çocuğumuza en güzel hediyeyi vermiş

dövdüler. Cüreyc bunun üzerine “Derdiniz

oluruz. Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan riva-

ne?” diye sordu. Onlar da: “Şu fahişe ile zina

yete göre Peygamber efendimiz sallallahu aley-

yaptın ve o senden bir çocuk doğurdu.” de-

şöyle buyurmuştur: “İyilik yapması

diler. Cüreyc: “Çocuk nerede?” diye sordu.

için çocuklarınıza yardım edin. Dileyen kimse

Halk çocuğu getirince Cüreyc: “Bırakın beni

(yardımcı olmak suretiyle) çocuğundan isyan

namaz kılayım” dedi.

hi ve sellem

duygusunu çıkarabilir." (Taberani) Çocuklara beddua etmek şeytana yardımcı ol-

cuğun yanına gitti ve karnına dürttü: “Ey ço-

mak ve onların bozulmasına sebep olmaktan

cuk! Baban kimdir?” dedi. Çocuk: “Babam

başka bir işe yaramaz. (3)

falanca çobandır” dedi.

Aşağıda geçen kıssada anne baba bedduasının

Bunun üzerine halk Cüreyc’i öpüp ona elle-

evlat üzerindeki kalıcı ve üzücü etkisini gö-

rini sürdüler ve “senin manastırını altından

rüp ibret alalım:

yapalım” dediler. Cüreyc: “Hayır. Eskiden ol-

Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayetle Rasû-

NİSAN 2017

lullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Beşikte ancak şunlar konuşmuştur: Meryem

60

Bıraktılar namazını kıldı. Namazı bitince ço-

duğu gibi çamurdan yapın” deyince onlar da eskisi gibi yaptılar.” (Buhari-Müslim) Bu kıssada büyük ibretler saklıdır. İsrailo-


ğulları içinde yaşamış bu veli zata annesinin

Annem, okuma yazması olmayan kendi halin-

bedduası isabet etti. Kendisi abid biri olması-

de bir Türk kadını ama onun Allah ile öyle

na rağmen beddua tuttu. Eğer abid olmasay-

güçlü bir bağı var ki başka kimseye ihtiyaç

dı rezil olacaktı. Bu yüzden İslam bedduadan

duymuyor.

sakındırmıştır.

(4)

Kur’an’dan bildiği az sayıda sure ile kıldığı

İbn Mace’ de geçen şu hadis konuyu ne güzel

namaz; onu öyle bir derinliğe öyle bir mane-

özetlemektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-

viyata taşır, yükseltirdi ki… Bu dünya ile tüm

lem buyuruyor ki: “Üç dua vardır ki bunlar şüp-

bağı nefes alıp vermesinden ibaret olurdu…

hesiz kabul edilir: Mazlumun duası, yolcunun

Tüm acılarını unutur, bedeni hafifler, ruhu

duası ve babanın evladına duası.”

göklere yükselirdi sanki… Değil mi ki namaz,

Anne babanın evladına duası öylesine değerlidir ki Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan rivayetle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Adem’in çocuklarında hiçbir çocuk yok ki, doğduğu an şeytan ona dokunmuş olmasın. İşte doğarken ağlaması şeytanın dokunmasından kay-

miracıydı Mü’minin… Öyleydi işte… Namazı miracıydı annemin… Sığınağıydı, kurtuluşuydu… Babam… Gece yarısı eve sarhoş gelen, çocukları ayağa kaldırıp sabaha kadar uyutmayan bir babayı nasıl anlatmalı bilemiyorum.

naklanır. Meryem ve oğlu bundan müstesnadır.”

Soğuk bir kış gecesi… Annem namaz kılıyor

Ebu Hureyre radıyallahu anh, bunu anlatırken,

ve bunu gören babam başlıyor hakaret-

Hz. Meryem’in annesinin kendisi için yaptığı

lere: “Yobaz, gerici kadın… Seni ka-

duayı bildiren şu ayeti okudu: “Rabbim! Onu

pının önüne koyayım da Allah’ın

da neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.” (Âl-i İmran, 36 ) (Buhari, Enbiya 44)

kurtarsın bakalım seni!” Dediğini de yaptı. Koydu bizi kapının önüne… Annem, gözü

Zekeriya aleyhi’s-selam’a bakalım. O da Al-

yaşlı açtı avuçlarını: “Ya Rab-

lah’tan kendisinden sonra hakikatleri anlata-

bi! Görüp gözeten sensin, her

cak bir çocuk vermesini istiyor. Allah da ona bir peygamber olan Yahya aleyhi’s-selam’ı veriyor. Yazımızı etkili olacağını umduğum Abdulaziz Yılmaz’ın “Sobe” adlı kitabında anlatılan bir hikâye ile sonlandıracağız inşallah: İşte size Paris’ten yani küfrün merkezinden bir anne ve dört kızın mucize denilecek hikâyesi. Kızı anlatıyor… “Bundan yirmi beş yıl önce Fransa’da başladı tüm zorluklar…

61

RECEB 1438

Ben ve annem…


tirebilirim, böyle zalim bir adamla. Kızlarımı senin rızan dâhilinde yetiştirmem için bana yardım et. Onları sev… Koru…”

Belli zamanlarda denizlerde vuku bulan med-cezir misali hayatımız içerisindeki gelgit’ler sebebiyle çocuklarımızın eğitiminde aksaklıkların olmasını ve bu aksaklığın etkisinin uzayıp çocuğumuzun ruhuna, geleceğine ve en önemlisi ahiretine zarar vermesinin önünde duracak bir etken varsa, o da duadır.

Evet, gerçekten de annemin bizi yetiştirecek ne ilmi ne de imkânı vardı. Ancak ve ancak Allah’a tam bir imanı ve dilinen hiç düşürmediği duaları vardı. Allah, annemin duasını kabul etti. Biz dört kız kardeş; büyüdük, evlendik, çoluk çocuk sahibi olduk. Allah rızasını gözetmeden bir iş yapmaz, onun rızasını her şeyden üstün tutar olduk. Şimdi bir teşkilatın kadın kolu başkanıyım. Kendime ve insanlara faydalı olmaya çalışıyorum. Zaman içinde çok şey değişti. Babamla da konuşabiliyor, iyi-kötü iletişim kurabilir hale geldik. Hep diyorum annemin duaları açtı bize bu kapıları. Rabbim bizi duasız bı-

şeyde bir hayır vardır, ya Rabbi bu şerri de

rakmasın.

hayra çevir.” Diye sabaha kadar dua etti.

İşte sevgili okuyucum! Diyorum ki artık hiç-

Ben ise: “Allah gerçekten olsaydı bizi burada

bir anne ve baba, bana “Hocam, benim imkâ-

böyle çaresiz bırakmazdı” diyordum. Annem:

nım yoktu, benim ilmim irfanım yoktu; benim

“Öyle deme kızım, Allah kimseye zulmetmez.

okuma-yazmam yoktu da bu sebeplerden do-

Bak göreceksin iyi günler gelecek. Şer gibi

layı çocuğuma bir şey veremedim.” Demesin.

gördüğümüz bu durumda ne hayırlar yatıyor

Onlara: “Çocuğunu iyi yetiştirecek bilgi ve

kim bilir.” derdi.

imkânın yoktu da iki rekat teheccüd kıldık-

(Şimdi düşünüyorum da ne kadar da haklıymış annem; o zorluklarmış bizi güçlü kılacak olan…)

tan sonra akıtılacak iki damla gözyaşın ve bir avuç duanda mı yoktu?” diyorum. (5) Selam ve dua ile…

Annem, gece biz uyurken yanımıza gelir; seccadesini yere serer ve saatlerce dua ederdi.

-------------------------

NİSAN 2017

Şu duası hiç aklımdan çıkmıyor:

62

“Ya Rabbi! Ben garip bir insanım, oku-

1. Çocuk Eğitimi - Muhammed Ali Süveyd

mam-yazmam bile yok. Ama sana yürekten

2. A.g.e

inanıyorum. Sen, sana inananları zorda bırak-

3. A.g.e

mazsın, görüyorsun halimi… Eğer sen bana

4. İslam’da çocuk eğitimi- Abdurrahim Şe’ravi

yardım etmezsen ben, evlatlarımı nasıl yetiş-

5. Sobe - Abdulaziz Yılmaz


| Kapak Dosya

İbrahim Adak |

İslam’ın MERT Yiğitleri Zafere,

ZAFER ise Şehadete Ulaşır Şehadet Sana Yakıştı Hocam! Beklediğin ve özlediğin şehadete sonunda kavuştun hocam. Şehadet haberine değil ama şehadetine etken olan olaya üzülüyoruz. Sana değil ama sana yapılan hainliğe, sıkılan kahpe kurşuna üzülüyoruz.

yürüyüşün var ya işte onu özlüyoruz. Hata yaptığımızda gözlerini kısıp gönüllere sirayet eden bakışını özlüyoruz hocam. Dertli olduğun günlerde gönlünden dudaklarına ulaşan ‘’Ya Selam’’ dediğini hatırlıyor ve özlüyoruz seni.

Seviyoruz Seni Hocam! Özlüyoruz Hocam!

63

RECEB 1438

Özlüyoruz seni. Hem de hiç olmadığı kadar bu sefer. Alışamadık bir türlü gidişene. Bir yerlere koşuşturmanı özlüyoruz, elindeki dosyaları bir yerlerden bir yerlere götürürken şimdi göremiyor ve özlüyoruz hocam. Yürüyüşünü özlüyoruz yerleri titretircesine izzetli

Günler geçti ama sevgimizden bir şey eksilmedi hocam. Hastane önündeki bekleyiş sürerken şehadet haberine sevinen Müslümanları görmeliydin. Dünya tüm genişliğine rağmen dar gelmiş ve senin haberinin tesiri üzerlerimize düşmüştü. Cenaze namazına katılan Müslümanları görmeli ve insanların


hayatına bıraktığın izlerin birer şerit gibi zihinlerinden geçtiğine şahit olurdun. Kabre konuluşunu görmeliydin hocam. Gözlerden yanaklara süzülen yaşlara ve sevdiklerinin üzerine toprak atmasına şahit olurdun.

Sadaka-i

Şehadetin bizleri yetim ve öksüz bıraktı. Sevinelim mi hüzünlenelim mi bir türlü anlayamadık. Sen meyvesi bol, gölgesi geniş olan bir ağaç gibiydin. Değerin sen vefat ettikten sonra anlaşıldı hocam.

çeşit

Kaybettik Hocam! Müslümanlar kendilerinden bir parçayı kaybetti. Kimi hocasını, kimi öğrencisini, kimi abisini, kimi dostunu, kimi dava arkadaşını, kimi eşini, kimi babasını, kimi oğlunu kaybetti. Çok etkiledin ve alışamadık hocam.

Bekliyoruz Hocam!

cariye

olarak

bıraktıklarını

sürdüreceğiz hocam. Sürdürmekle kalmayıp ilerleteceğiz. Ne dersin hocam kıyamette arkanda hiç ummadığın amelleri görmek hoşuna gitmez mi? Hiç beklemediğin çeşit ve

amellerle

derecenin

peygamberlerle,

arttırılmasını

sıddıklarla,

şehitlerle,

salihlerle birlikte olmayı istemez misin?

Güven Verirdin Hocam Başımıza bir sıkıntı geldiğinde nasıl olsa hoca var deyip sırtımızı sağlam bir ağaca dayıyor gibi hissediyorduk şimdi ise... Hemen hemen bütün Müslümanlara güven verirdin. Ümmetçi bakış açınla kalpleri fetheder, ferasetinle

yol

güzergâhımızı

belirlerdin.

İstişarelerde varlığını belli eder, her daim güven tazelerdin. Şimdi ise hangi liman tehlikelidir

Üzerimizdeki sis perdesinin aralanıp güzel günlere kanat çırpmayı bekliyoruz. Bıraktığın hatıraların bizlere azim vermesini bekliyoruz. Allah’ın senin kanın ile mescitlerimizi, kardeşlerimizi ve davetimizi bereketlendirmesini bekliyoruz. Kabrinin cennet bahçelerinden bir bahçe olmasını temenni ediyor, salih amellerinin sana yoldaş olmasını bekliyoruz. Sadaka-i cariyelerinin kesilmemesini Allah’tan niyaz ediyor ve daha da arttırılmasını bekliyoruz

diye kendimiz tecrübe edeceğiz hocam.

Sürdüreceğiz Hocam!

öncü olduğun, bir annenin oğlunu koruyup

Önder ve Öncüydün Hocam Başlattığın ve tabi olduğun hemen hemen her işin önünde veya yanlarında seni görmek mümkündü hocam. Olaylar karşısındaki dirayetin mutlu ve mesut ederdi bizleri. Hele bir sabah gideceğimiz koşuyu hatırlıyor musun hocam! Hakikaten o günleri hatırlar, karşılıklı gülüşürdük. Ve son olarak değerli abim. Kurulmasına kolladığı gibi koruyup kolladığın mescide yeri geldiğinde alın terin düştü, yeri geldiğinde gözyaşların düştü, yeri geldiğinde üstündeki toz-toprak düştü ve son olarak kanın düştü. Rabbim seni katına şehit olarak alsın ve seni razı olacağın bir şekilde rızıklandırsın. Rabbim bizlere de bu davayı en ücra köşelere, en sıkıntılı evlere, en derdest insanlara yaymamızı

NİSAN 2017

nasip etsin ki gözün arkada kalmasın. SENİ SEVİYOR VE ÖZLÜYORUZ ABİCİM.

64


12 Mart 2017 “Dünyada yorulur, kabirde uyur, cennette istirahat ederiz.” (Şehit İnşaallah Zafer Mert Hoca)

Nebevi Hayat Dergisi 53 sayı (2017)  
Advertisement