Page 1

MART 2017, CEMÂZİE'L-AHİR 1438 • YIL 5 • SAYI 52 FİYATI 7,5 TL• dergi.nebevihayatyayinlari.com

Müjdelenen Şam • Mahmut Varhan

İslâm'ın İnsanlığa Sunduğu Kıymetli Miras: Vakıflar ve Hükümleri • M. Sadık Türkmen

Ömrünü Allah Yoluna Vakfetmek • Hakan Sarıküçük

Sadaka-i Câriye • Ebubekir Eren


Editör H

amd, gökleri ve yeri ayakta tutan ve içinde bulunanları insanın emrine veren Allah’adır. Salat ve selam ise beşeriyetin kaybolan akidesini ve değerlerini buldurmak için gelmiş Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve ashabına olsun inşallah. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir gece gökyüzüne baktı ve ashabına yönelip şöyle buyurdu: “Yıldızlar, gökyüzünün emniyetidir. Onlar kaybolunca semaya vaad olunan şey başına gelecektir. Ben de ashabımın emniyetiyim. Ben de gidince vaad olunan ashabımın başına gelecektir. Ashabım da ümmetimin emniyetidir. Onlar da gidince vaad olunan ümmetimin başına gelecektir. (Müslim) Yıldızlar var oldukça kıyamet kopmadığı gibi Rasûlullah vefat edene kadar da ashabın arasında fitne, ihtilaf olmayıp irtidat gerçekleşmeyecekti. Sahabeler vefat edene kadar da ümmet bidatlardan, hurafelerden, hukuksuzluktan, düşmanların korkutmalarından emniyette olacaktı. Rasulullah ve ashabı yeryüzünü terk edene dek dünyaya “Asrı Saadet” kavramını soktular. Yaptıkları mücadele, ortaya koydukları eserler, sergile-

YIL: 5 Sayı: 52 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

dikleri fedakârlıklar ile insanlığın vedarı iftarı oldular. Kendilerinden sonra gelecek olanlara da yürümeleri gereken şerefli bir yol bıraktılar. İnsanlık ve eşyanın yararına bir şey koyma adına İslam Ümmeti kadar titiz hareket eden hiçbir ümmet gelip geçmemiştir. Hem hayatlarını hem de varlıklarını vakfederek önemli bir miras bırakmışlardır. Nebevi Hayat Dergisi olarak Mart sayımızda İslam Hukuku’nda Vakıf Sistemi ile ilgili malumatları topladık ve istifadenize sunduk. Hayatlarını ve servetlerini Allah rızası için beşeriyyete hizmete vakfeden ehlimizin hizmetlerinden bahsetmeye çalıştık. Rabbim istifade etmeyi nasib etsin. Nebevi Hayat Dergisi olarak, bedensel özürlerine ve yaşına rağmen tağutları rahatsız eden ve korkak it sürüleri tarafından ölüme mahkum edilen ve neticesinde Rahmana şehadet gibi şerefli bir ölümle yolculuğa çıkan Şeyh Ömer Abdurrahman’a Rabbimizden rahmet diliyor ve geriye bıraktığı saliha eşi ve çocuklarına Allah’tan sabır niyaz ediyoruz.

Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Abone Şartları 2017 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Mart 2017 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir.Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.


İçindekiler

Müjdelenen Şam Mahmut Varhan

04

Ömrünü Allah Yoluna Vakfetmek Hakan Sarıküçük

İslâm'ın İnsanlığa Sunduğu Kıymetli Miras: Vakıflar ve Hükümleri M. Sadık Türkmen

Nebevi Aile İslâm'da Çocukları Cezalandırma ve Dövme Halime Yılmaz Davet ve Cihad Önderleri Asrının Allâmesi: Ebu’l Ferec Abdurrahmân İbnü’l Cevzî (rahimehullah) (1117-1200) Cihan Malay

İslâm Coğrafyası Ömer Muhtar’ın Beldesi: Libya Metin Eken

Sadaka-i Câriye Ebubekir Eren

21

Kısa Kısa Kısa Nedim Bal

24

Verdiğin Senindir! Zafer Mert

32

12

17

37

Haber Analiz “Medya Gücü”mü, “Gücün Medyası”mı? Emrah Seven

55

44

Serbest Köşe İlimden Esârete, Esâretten Şehadete Uzanan Ömür: Şeyh Ömer Abdurrahman Cihan Malay

57

52

Serbest Köşe Günümüz Müslümanlarına Cennetle Müjdelenen Adamdan Nasihat Ümit Şit

62


| Kapak Dosya

| Mahmut Varhan

Müjdelenen ŞAM

MART 2017

Şam bölgesi kuzeyde Toros Dağları, güneyde Sina Çölü, batıda Akdeniz sahilleri ve doğuda Arabistan Çölü ile çevrili olam mıntıkadır. Fırat Nehri’nden el-Ariş’e, Tay’ Dağı’ndan Akdeniz’e kadar olan bölgenin bütünüdür.

4

Ş

am diyarını mübarek kılan, mukaddes Şam topraklarına ve ehline kefil olan, Şam topraklarını mü’minlerin sığınağı ve özellikle ahir zamandaki savaşlarda karargâhı kılan Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. Mekke’i Mükerreme’de Allah’ın dinine davet etmeye başlayan, Medine’i Münevvere’de cihad bayrağını yükselten, hayatının sonunda Tebük Seferi’ne çıkarak Arap Yarımadası’ndan sonra Şam bölgesine yönelen ve bu dünyadan refik’i a’la’ya irtihal edeceği esnada Usame ordusunu Şam sınırlarına göndererek âdeta Şam’ı fethetmeyi ümmetine


hedef gösteren Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e salât ve selam olsun. Peygamber Efendimiz’in göstermiş olduğu bu hedefe bütün güçleriyle yönelen ve Bilâdu’ş-Şam’ı fethederek İslam memleketine dönüştüren ashab’ı kiram’dan Allahu Teâlâ razı olsun. İmdi; biz bu makalemizde Şam hakkında vârid olan müjdeleri ele almaya çalışacağız. Umulur ki sıkıntıların zirveye çıktığı Şam bölgesi hakkında mü’min gönüllere bir teselli ve mübarek Şam topraklarını bu büyük musibetlerden kurtarmak için mü’min yüreklere bir teşvik olur.

Şam Diyarının Sınırları Neresidir? Şam bölgesi kuzeyde Toros Dağları, güneyde Sina Çölü, batıda Akdeniz sahilleri ve doğuda Arabistan Çölü ile çevrili olan mıntıkadır. Fırat Nehri’nden el-Ariş’e, Tay’ Dağı’ndan Akdeniz’e kadar olan bölgenin bütünüdür. Günümüz itibariyle Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Türkiye’nin bir bölümünü içine almaktadır. En önemli şehirleri; kalbi mesabesindeki Kudüs, Şam, Haleb, Hama, Humus, Antakya, Trablus ve diğer Akdeniz sahili boyunca uzanan pek çok şehirlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de Şam

Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de Şam-ı Şerif’i mübarek kıldığını, maddi ve manevi bereketlere mazhar ettiğini haber vermiştir. Bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) geceleyin, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi çok iyi işiten, çok iyi görendir." (İsrâ; 1) Allah Azze ve Celle, Firavun ve ordularına karşı mustaz’af olan İsrailoğullarına yardım ettiğini ve onları Şam diyarına varis kıldığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Güçsüz bırakılan o kavmi de, bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına (Şam diyarına) mirasçı kıldık. Böylece sabretmelerinden dolayı, Rabbinin İsrailoğullarına olan pek güzel sözü tamamlanmış oldu. Firavun ve kavminin yapmış oldukları ve yükselttikleri şeyleri yıkıp harap ettik.” (A’raf; 137) İmanları ve sabretmeleri sebebiyle İsrailoğullarına lütfedilen bu mübarek toprakları fethetmeleri için, peygamberleri Hz. Musa aleyhisselam onlara şöyle emretmişti: “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes yere girin. Gerisin geriye dönmeyin, yoksa hüsrana uğrayanlara dönüşürsünüz.” (Mâide; 21) Yine Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim aleyhisselam’ı ve ona iman edenleri Babil ülkesinden kurtararak mübarek Şam diyarına yerleştirdiğini şöyle beyan etmektedir: “Biz: 'Ey ateş! İbrahim’e karşı soğuk ve selamet ol' dedik. Onlar İbrahim’e bir tuzak kurmak istediler. Fakat Biz kendilerini en büyük hüsrana uğrayanlar kıldık. Biz, İbnrahim’i ve Lût’u kurtarıp âlemlere mübarek kıldığımız yere (Şam'a) ulaştırdık." (Enbiyâ; 69-71) Başka bir ayet’i kerimede Allah Azze ve Celle, Süleyman aleyhisselam’ın hükümdarlığının merkezi olan Şam diyarının mübarek oluşunu şöyle tescil etmektedir: “Süleyman’a

5

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Varlıklar arasından bazılarını diğerlerine üstün kılmak Allah Azze ve Celle’nin sünnetlerinden biridir. Bundan dolayı Peygamberleri diğer insanlara, Peygamber Efendimiz’i diğer peygamberlere, Kur’an-ı Kerim’i diğer mukaddes kitaplara, Mekke’i Mükerreme, Medine’i Münevvere ve Şam-ı Şerif’i de diğer beldelere üstün kılmıştır. Mekke’i Mükerreme’de Mescid-i Haram’ın, Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi’nin ve Şam-ı Şerif’te Mescid-i Aksa’nın bulunması bu üstünlüğün birer nişanesidir. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’i Seniyye’de en fazla bu üç mübarek belde övgüye mazhar olmuşlardır. Nitekim Allah Azze ve Celle bu tafdil kanununu şu şekile beyan buyurmaktadır: “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı

yoktur. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Kasas; 68)


da kuvvetli esen rüzgârı lütfettik. Onun emriyle rüzgâr, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.” (Enbiyâ; 81) Bu ayet’i kerimelerde açıkça görüldüğü gibi Şam diyarı mübarek kılınmış ve mukaddes olduğu belirtilmiştir. Mübarek oluşu, geçim kaynaklarının bolluğu ve maddi bereketlerin çokluğuyla meydana geldiği gibi; manevi bereketlerin bolluğu ve nübüvvet mirasına sahip olmasıyla da gerçekleşmiştir. Mukaddes olması ise, şirk, küfür ve zulümden temizlenmiş olması anlamındadır. Geçici olarak küfür ve şirk bu mübârek topraklarda hâkim olsa da bu mukaddes diyarlarda asıl olan imandır. Mânevi ve maddi pek çok bereketlere mazhar olmuş bu toprakların imanlı ve sabır ehli mü’minlere bahşedilmiş ilâhi bir vakıf olduğu yukarıdaki âyet’i kerimelerden sarahaten anlaşılmaktadır.

Nübüvvet Kervanı ve Şam Diyarı Şam'ın mânevi bereketlerinin kaynağı, peygamberlerin çoğunun bu mukaddes diyarlarda gönderilmiş olmaları ve insanlık âlemini aydınlatan ilâhi mesajların çoğunun bu bereketli iklimde nazil olmuş olmasıdır.

MART 2017

Babil halkına peygamber olarak gönderilen Hz. İbrâhim, kavminin iman etmemesi, küfürde diretmeleri ve sonunda kendisini ateşe atmaları neticesinde tevhid akidesine davet etmek için merkez edineceği bir yer aramaya başlar. “Muhakkak ki ben, Rabb’ime hicret ediyorum. Şüphe yok ki O, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Ankebût; 26) diyerek kendisine iman eden Lût ile birlikte hicret yoluna çıkmış ve Allah'ın emri ve inayetiyle Şam diyarının kalbi olan Filistin'e yerleşmiştir. Büyük oğlu Hz. İsmâil'i dünyanın kalbi mesabesinde olan Mekke-i mükerreme'ye yerleştirmesine ve arada bir o mübârek beldeyi ziyaret etmesine rağmen kendisi Şam’da ikamet etti. Böylece Şam diyarı tevhid davetinin merkezi haline geldi.

6

Hz. İbrahim’den sonra oğlu Hz. İshak ve onun da oğlu Hz. Yakûb uzun bir süre Şam’da kalarak tevhid dinini iyice yerleştirdiler. Allah Azze ve Celle’nin bir hikmeti gereği Hz. Yûsuf’un Mısır’a götürülmesi ve Mısır’da kendisine büyük ilâhî lütuflarda bulunularak Allah’ın peygamberi olması neticesinde Hz. Yakûb ve zürriyeti de Mısır’a taşındılar. Böylece bir zamanlar Hz. İbrahim’in uğramış olduğu Mısır toplumunu ve Hz. Hacer’in halkını tevhid dinine davet etme vazifesini icra ettiler. İsrailoğulları Mısır'da beş yüz sene gibi uzun bir süre kaldılar. Bu müddet içerisinde Mısır toplumuyla karışmış ve birçok noktada fesada bulaşmışlardı. Allah Azze ve Celle hem Firavun hanedanını tevhid dinine davet etmek ve hem de İsrailoğullarını Mısır’dan kurtarıp asıl yurtları olan mukaddes topraklara götürmek üzere Hz. Mûsâ aleyhisselam’ı peygamber olarak gönderdi. O da uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra mü’min İsrailoğullarını, Firavun ve hanedanının zulmünden kurtarmayı başardı. Allah’ın inayetiyle Firavun, Hâman ve orduları Kızıldeniz’de boğularak; Hz. Mûsâ ve ona tâbi olan mü’minler Kızıldeniz’i selametle geçip mukaddes Şam topraklarına girdiler. Kırk senelik Tih Çölü’nden sonra Şam topraklarında bulunan zorba Amelikalılara karşı mübarek cihad hareketi başlamış ve fütûhatın daha başında Hz. Mûsâ vefat etmiştir. Ondan sonra Allah’ın peygamberi Yûşâ b. Nûn aleyhisselam cihad bayrağını devralmış ve Şam diyarının fethini tamamlamıştır. Bu şekilde Hz. İbrahim’in Şam diyarında başlatmış olduğu tevhid akidesi kemâle ulaşmış ve bu mukaddes topraklarda Allah’ın şeriatının hâkim olduğu İslam devleti kurulmuştur. Hz. İbrahim’in soyundan gelen peygamberlerin çoğu Şam diyarında gönderilmiştir. Bunların arasında insanlık tarihi boyunca hiç kimseye nasip olmayan kudretli ve büyük bir hükümranlık sahibi olan Hz. Dâvûd ve Süleyman peygamberler olduğu gibi; hikmet, zühd ve Allah’a adanmışlıklarıyla zirveye çıkmış Hz. İsa, Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya peygamberler de bulunmaktadır. Bütün


bu ve benzeri peygamberler tevhid dininin davetçileri ve İslam ümmetinin rehberleridirler. Dolayısıyla bu peygamberlerin davet ve devletlerinin merkezi olan Şam diyarı, İslam ümmetinin vâkıf arazisidir. Ona gayesinin dışında sahip olmak isteyenlere Allah, melekler ve bütün lanet edenler lanet etsinler! Hz. İbrahim’in büyük oğlu Hz. İsmail ise, Arabistan Yarımadası’nı davetine merkez kılmış ve babası ile birlikte inşâ ettiği Ka’be’i Muazzama’nın gölgesinde insanları tevhid dinine da-

Şam'ın mânevi bereketlerinin kaynağı, peygamberlerin çoğunun bu mukaddes diyarlarda gönderilmiş olmaları ve insanlık âlemini aydınlatan ilâhi mesajların çoğunun bu bereketli iklimde nazil olmuş olmasıdır.

vet etmiştir. Onun soyundan gelen Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem İbrahimî millete tâbi olarak Arabistan’da tevhid dinine davet etmeye başlamış ve yirmi üç sene zarfında bütün Arabistan’ı şirkten ve putlardan temizlemiştir. Daha Mekke’de iken İsrâ olayı gerçekleşmiş ve Peygamber Efendimiz Şam diyarının

Sünnet’i Seniyye’de Vârid Olan Şam’ın Faziletleri Şam-ı Şerif'in faziletleri hakkında pek çok hadis vârid olmuştur. Bunlardan sahih ve hasen

merkezi olan Kudüs’e götürülmüştür. Orada

hadisler olduğu gibi zayıf hadisler ve hatta bir-

bulunan ve namazda kendisine yöneldiği kıb-

çok uyduruk rivayetler de bulunmaktadır. Biz,

lesi olan Mescidü’l-Aksa’da bütün peygamber-

Allah’ın izniyle sahih ve hasen hadisleri seçe-

lere imamlık etmiş ve onların hepsine mirasçı

rek Şam-ı Şerif'in faziletlerini arzetmeye çalışa-

kılınmıştır. Medine’i Münevvere’de cihad bay-

cağız.

rağını açtıktan kısa bir süre sonra üç bin kişilik

1- Şam-ı Şerif, Peygamber sallallâhu aley-

ordusunu Şam sınırlarında olan Mûte’ye, Bi-

hi ve sellem'in duasına mazhar olmuştur.

zans Devleti ile savaşmak üzere göndermiştir.

Abdullah ibni Ömer radıyallâhu anhuma dedi

Birkaç sene sonra bizzat kendisi otuz bin kişilik

ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Al-

ordusunun başında Tebûk Seferi’ne çıkmış ve

lah’ım, bizim için Şam’ımızı mübarek eyle! Al-

Şam’da hâkim olan Bizans Devleti’nin karşısına

lah’ım, bizim için Yemen’imizi mübarek eyle!”

tevhid bayrağını dikmiştir. Vefatından birkaç

buyurdu. Orada bulunan bazıları: “Necid’imi-

gün önce genç Usame’nin komutasında kırk bin kişilik bir ordu hazırlamış ve Bizans’a karşı Şam sınırına göndermek üzere emre âmade kılmıştır. Böylece kendisinden sonra Müslümanların ilk hedefinin mukaddes ve mübarek Şam topraklarını fethetmek olduğunu göstermiştir.

ze de...” dediler. Peygamber Efendimiz tekrar: “Allah’ım, bizim için Şam’ımızı mübarek eyle! Allah’ım, bizim için Yemen’imizi mübarek eyle!” buyurdu. Onlar yine: “Necid’imize de...” deyince; Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Orada (Necid tarafında) zelzeleler (manevi sarsıntılar) ve fitneler vardır. Şeytanın boynu-

Ashabı da onun bu emrine uyarak birkaç sene

zu oradan çıkacaktır.”

içerisinde bütün Şam beldelerini fethederek İs-

Efendimiz’in önce Şam sonra da Yemen için

lam’ın ebedî mülkü haline getirmişlerdir.

dua etmesi, Şam-ı Şerif’in Yemen’den de üstün

(1)

Burada Peygamber CEMÂZİE'L-AHİR 1438

7


olduğunu göstermektedir. Medine-i Münevvere’de bulunanlara göre Irak tarafına düşen Necid mıntıkası için dua etmekten kaçınması ise, Irak bölgesinin sürekli fitnelere, şerlere ve karışıklıklara gebe olmasından dolayıdır. Tarihi süreç de bu olguyu tasdik etmiştir.

MART 2017

2- Şam-ı Şerif, nübüvvetin nûru, ilim ve hikmetiyle aydınlanmıştır. İrbâd b. Sâriye radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Muhakkak ki ben, daha Âdem aleyhisselâm çamur hâlinde iken Allah Azze ve Celle’nin katında peygamberlerin sonuncusuydum. Bu işin (peygamberliğimin) başlangıcını size haber vereyim: Babam İbrahim’in duâsı(yım), İsâ'nın benim geleceğimi müjdelemesi ve annemin gördüğü rüyâdır..." Diğer bir rivayette şu ziyade/ek bulunmaktadır: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in annesi onu doğuracağı zaman öyle bir nûr gördü ki, bu nurdan dolayı Şam’ın sarayları aydınlandı.” (2) İbni Receb el-Hanbeli şöyle demektedir: “Peygamber Efendimiz’in nûru, daha doğumu esnasında Şam’ın üzerine doğmuş ve saraylarını aydınlatmıştır. Bu da Peygamber Efendimiz’in nûrunun Şam’a girmesinin başlangıcı oldu. Daha sonra onun dininin ve Kitab’ının nûru Şam’a girip, Şam onunla aydınlandı ve içinde bulunan şirk ve ma’siyetlerden temizlendi. Bununla Şam’ın mukaddesliği ve mübarekliği kemâle erdi.” (3) Nitekim Ebû Derdâ radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ben uyumakta olduğum bir sırada gördüm ki, Kitab’ın aslı başımın altından alınıp götürüldü. Zannettim ki, bir daha dönmemek üzere götürüldü. Bundan dolayı arkasından dikkatlice bakıp gördüm ki, Şam tarafına götürüldü. Şunu biliniz ki, fitnelerin gerçekleşmesi zamanında iman Şam'dadır.” (4) Bu hadis’i şerifin ifade ettiği husus şudur: İslam'ın mülk ve iktidarı Şam'da muhkem olacaktır. Diğer bölgelerde fitneler vâki olup insanlar Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaştıklarında Şam ehli Kur’an ve Sünnet’e tutunacak, iman ve İslam’ın

8

gereği üzere hareket edecek, istikamet üzerinde bulunacak, bid’atlerden ve İslam’a aykırı görüşlerden en uzak olanlar olacaklardır. Şam ehlinin bu faziletine İslam tarihi şahittir. Günümüzde de civardaki bütün memleketler laiklik ve demokrasi gibi küfür sistemleriyle musibetzede iken, Şam ehli öldürülmeleri pahasına da olsa ilâhi şeriattan başka bir şeye razı olmamaktadırlar. 3- Rahmân’ın melekleri kanatlarını Şam’ın üzerine germişlerdir. Zeyd b. Sabit radıyallâhu anhu dedi ki: “Bizler bir gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında Kur’an’ı deri parçalarına yazarken, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Şam’a müjdeler olsun!” buyurdu. Ben: “Bunun sebebi nedir ya Rasûlallah?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Zira melekler kanatlarını Şam’ın üzerine germişlerdir.” (5) Bu hadis’i şerif, Şam-ı Şerif’in melekler tarafından muhafaza edildiğini ve Allah’ın rahmetine mazhar olduğunu ifade etmektedir. 4- Allah Azze ve Celle Şam ahalisine vekil olup, hayırlı kullarını oraya toplayacak ve orada tutacaktır. Abdullah b. Havale radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Nihayette iş şuna varacak ki, sizler bir araya toplanmış birkaç ordu olacaksınız: Bir ordu Şam’da, bir ordu Yemen’de ve bir ordu da Irak’ta olacaktır.” Dedim ki: “Ya Rasûlallah! Eğer o zamana yetişecek olursam, bu orduların hangisinde bulunmam gerektiğini bana tavsiye et.” Şöyle buyurdu: “Şam’da olmaya çalış. Zira Şam, arzı içerisinde Allah’ın seçmiş olduğu bir yer olup, oraya seçkin kullarını seçip toplayacaktır. Şayet bunu yapmayacak olursanız, o zaman Yemen'inizde kalın ve kuyularınızın suyundan için. Şüphe yok ki Allah Azze ve Celle benim için Şam’a ve ahalisine vekil olmuştur.” (6) Şam ehli için fazilet olarak Allah'ın onlara vekil olması yeterlidir. Ebû İdris el-Havlanî bu hadisi aktardığı zaman şöyle derdi: “Allah’ın kefil olduğu kimselerin zayi olmaları mümkün değildir.”


5- Her tarafta fitneler yayıldığı zaman, Şam bu fitnelerden korunacak ve fitne dönemlerinde Müslümanların sığınağı olacaktır. Zaide ibni Havale radıyallâhu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: “Ey İbni Havale! Yeryüzünün her tarafında galeyana gelen tosun boynuzları gibi (sert ve şiddetli) bir fitne olduğunda sen ne yaparsın/ halin nasıl olur?!” Dedim ki: “Ne yapmalıyımya Rasûlallah?” Şöyle buyurdu: “Şam’da bulunmaya bak.” (7) Fitnelerin yayılacağı zamanda imanın Şam’da olacağına dair Ebu’d-Derdâ’nın hadisi daha önce geçmişti.

7- Allah’ın yardımına mazhar olan “Tâife-i Mansûra”nın en büyük merkezlerinden biri de Şam olacaktır. Âlimlerden, âriflerden, âbidlerden, zâhidlerden emr’i bi’l-ma’rûf ve nehyi ani’l-münker görevini icra edenlerden ve mücahidlerden müteşekkil olan bu mübarek tâife devamlı bir şekilde Şam’da bulunacak ve istikamet ehli olan bu topluluğun çoğunluğu Şam’dan çıkacaktır. Umeyr b. Hâni’nin, Muaviye radıyallâhu anhu’dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Benim ümmetimden bir topluluk Allah’ın emrini/ dinini ayakta tutmaya devam edecek, onları yalnız bırakanlar ve onlara karşı çıkanların onlara bir zararı olmayacaktır. Allah’ın emri gelinceye kadar onlar bu hal üzere devam edeceklerdir.” Umeyr’in aktardığına göre Malik b. Yehâmir şöyle demiştir: “Muaz radıyallâhu anhu dedi ki: “Onlar Şam’da olacaklardır.” (11) Seleme b. Nüfeyl el-Kindi radıyallâhu anhu dedi ki: “Ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında oturmuşken bir adam geldi ve şöyle dedi: “Ya Rasûlallah! İnsanlar atları değersiz görüp salıverdiler, silahlarını bıraktılar ve: “Artık cihad yoktur, savaş ağırlıklarını bıraktı (bitti)” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yüzü ile (ona) dönerek şöyle buyurdu: “Yalan söylediler. Daha yeni, asıl şimdi savaş başladı. Benim ümmetimden bir topluluk hak üzere savaşmaya devam edeceklerdir. Allah Teâlâ onlar için bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve onların rızıklarını bu kavimlerden sağlayacaktır. Kıyamet kopuncaya ve Allah’ın vaadi gelinceye dek bu durum böyle devam edecektir. Kıyamet gününe kadar hayır atların perçemine

9

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

6- Ahir zamanda yeryüzünde bulunanların en hayırlıları Şam’a yerleşecek ve Şam’daki hayır, diğer Müslüman ülkelerdeki hayırdan daha fazla olacaktır. Abdullah b. Amr radıyallâhu anhuma dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini işittim: “İleride bir hicret olacak ve ardından bir hicret daha olacaktır. (O zamanda) yeryüzü halkının en hayırlıları, İbrahim’in hicret yurduna (Şam’a) yerleşen ve oradan ayrılmayanlar olacaktır. Yeryüzü şerli ahalisini sürecek, toprakları onları barındırmayacak ve Rahmân’ın nefsi onlardan tiksinecektir. Ateş onları maymun ve domuzlarla birlikte haşredecektir.” (8) İmam Ahmed'in bir rivayetinde şöyle geçmektedir: "(O zamanda hayırlı) insanlar İbrahim’in hicret yurduna (Şam'a) çekilip sığınacaklardır." (9) Bu hadis’i şerif göstermektedir ki, hayır ehli olan insanlar sürekli olarak Şam’da bulunacak ve özellikle ahir zamanda orada toplanacaklardır. Diğer insanların çoğunluğunun Deccal ve taraftarlarına boyun eğdiği ve küfrün bayrağı altında savaştıkları bir dönemde Şam ehli hayır ve istikamet üzerinde bulunacak ve İslam bayrağı altında Allah yolunda cihad edeceklerdir. Bu da açıkça ifade etmektedir ki Şam ehlindeki fesad, her zaman diğer bölgelerde bulunan insanlardaki fesaddan daha az olacaktır. Nitekim Muaviye b. Kurra radıyallâhu anhu’nun rivayet etmiş olduğu hadis’i şerifte Peygamber Efendimiz sal-

lallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Şayet Şam ehli bozulacak olursa, artık sizde bir hayır kalmamış demektir. Benim ümmetimden bir grup kıyamet kopuncaya kadar Allah’ın yardımına mazhar olarak galip gelecek ve kendilerini yalnız bırakanların onlara hiçbir zararı olmayacaktır.” (10)


(cihad etmeye) bağlı olacaktır... Ve mü’minlerin yurtlarının merkezi Şam olacaktır.” (12)

İnsanlık tarihi boyunca en büyük savaşlar ahir zamanda meydana gelecektir. İmanla küfrün arasında nihâi bir savaş yapılacak ve bu savaşların başlangıcında çok büyük sıkıntılar ve zorluklarla karşılaşan mü'minler nihayette kâfirleri mağlup edeceklerdir. Bu savaşların başlangıcını Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bizlere şöyle haber vermektedir: “Sizler Rumlarla güvenli bir sulh yapacaksınız. Sizler ve onlar, onların haricindeki bir düşmanla savaşacaksınız. Bu savaşta selamette kalıp ganimetler alacaksınız. Sonra sizler tepelikleri bulunan bir ovada konaklayacaksınız (karargâh kuracaksınız). Bu esnada Rumlardan bir adam kalkarak haçı kaldıracak ve şöyle diyecektir: “Dikkat edin! Haç galip geldi.” Bunun üzerine Müslümanlardan bir adam kalkarak onu öldürecektir. İşte bu esnada Rumlar yaptıkları anlaşmayı bozacak ve savaşlar başlayacaktır. Rumlar sizinle savaşmak üzere toplanacaklar ve her bir bayrağı altında on bin kişinin bulunduğu seksen bayrakla size geleceklerdir.” (13) İmam Buhari'nin rivayet ettiği hadiste ise şöyle geçmektedir: “Sonra sizlerle Hristiyanlar arasında bir barış olacaktır. Ardından Hristiyanlar barışı bozacaklar ve her bir bayrağı altında on iki bin neferin bulunduğu seksen bayrak altında size geleceklerdir.” (14)

Onların karşısına şehirden (Haleb’ten) o gün yeryüzü halkının en iyilerinden bir ordu çıkacaktır. Ordular karşı karşıya gelince Rumlar: “Bizimle bizden esir alınanların (Müslüman olanların) arasını serbest bırakın, onlarla savaşalım” diyeceklerdir. Müslümanlar da: “Hayır! Vallâhi sizinle din kardeşlerimizin arasını serbest bırakmaz, sizi onlarla başbaşa bırakmayız” cevabını vereceklerdir. Müteâkiben onlarla savaşacaklardır. Müslümanların üçte biri (savaşmayıp) hezimete uğrayacaktır. Allah bunların tevbesini ebediyyen kabul etmeyecektir. Onların üçte biri ise öldürülecektir. Bunlar Allah katında şehitlerin en üstünleri olacaklardır. Üçte biri de (Hristiyanlara karşı) muzaffer olup fetih kazanacak ve onlar asla fitneye düşmeyeceklerdir. İşte bunlar İstanbul’u da fethedeceklerdir. (İstanbul’u fetheden) bu gaziler kılıçlarını zeytin ağaçlarına asmış, ganimetleri taksim ederlerken, aniden şeytan onların içinde şöyle bağıracaktır: “Gerçekten Mesih Deccal, arkanızda ailelerinizle baş başa kaldı.” Onlar da hemen çıkacaklar, fakat bunun asılsız bir haber olduğunu göreceklerdir. Ancak onlar Şam’a geldiklerinde Deccal çıkmış olacaktır. Bu defa onlar savaşmak için hazırlık yaparken ve birlikleri düzenlerken namaz için kamet getirilecek ve Meryem oğlu İsa inerek onlara imam olacaktır. Allah’ın düşmanı Deccal, İsa’yı gördüğü zaman tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacaktır. Eğer İsa onu bırakmış olsa o eriyerek tamamen kendiliğinden helak olacaktır. Fakat Allah onu, İsa’nın eliyle öldürecek ve kanını onun mızrağında onlara gösterecektir.” (15)

Bu kalabalık ordularla İslam âlemine saldıran Hristiyanlar Şam’da durdurulacak ve mağlup edileceklerdir. Savaşın bundan sonraki seyrini ve her tarafı işgal eden bu Hristiyanların en feci bir şekilde nasıl mağlup edileceklerini şu hadis’i şerif bize müjdelemektedir: Ebû Hureyre radıyallâhu anhu diyor ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Rumlar (Avrupalılar) Amik Ovası’na yahut Mercidâbık’a karargâh kurmadıkça kıyamet kopmayacaktır.

Ahir zamanda gerçekleşecek bu melhame’i kübrâda Şam’ın merkezi konumunu ve büyük rolünü şu hadis’i şerif daha açık bir şekilde ifade etmektedir: Ebû Derdâ radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Melhame (büyük savaş) gününde Müslümanların karargâhı, Şam şehirlerinin en hayırlılarından olan ve kendisine Dımeşk denilen şehrin kenarındaki Ğûta’da olacaktır.” (16) Allah’ın izniyle Şam diyarında

MART 2017

Ahir Zamandaki Büyük Savaşlarda Mü’minlerin Merkezi Şam Olacaktır

10


bulunan Müslümanlar bu tarihi vazifelerini bihakkın yerine getirmiş ve getireceklerdir. Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra İslam ümmetinin başına gelen en büyük felaket olan Haçlıların, Moğol ve Tatarların saldırıları ve tahripleri Şam’da durdurulmuştu. Hıttin’de Haçlıları hezimete uğratan ve İslam âleminden söküp atan Selahaddin gibi yiğitler Şam’ı merkez edinmişlerdi. Aynı şekilde Moğol ordularını ilk kez Şam’ın sınırları içerisinde bulunan Ayn Calut mevkinde hezimete uğratan Kutz gibi yiğitler vazifelerini hakkıyla yapmışlardı. Allah’tan umudumuz odur ki, bir öncekinden daha karanlık ve daha şiddetli olan Siyonist-Haçlı ittifakına ve İslam âlemine olan saldırılarına karşı Şam diyarındaki Müslümanlar aynı şekilde vazifelerini yerine getirir ve bütün müttefik düşmanları hezimete uğratırlar.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem ile başlayan İslam daveti, Şam’da Hz. İsa aleyhisselam ile zirveye çıkacaktır. Çünkü bu ümmet yağmur gibi olup, başı da sonu da hayırlıdır.

------------------------

1. Buhari: 1037; Tirmizi: 3962 2. İmam Ahmed, Müsned: 17150, 17151 (4/127). Sahih li ğayrihi bir hadistir. 3. İbni Receb el-Hanbeli, Resâil: 2/168 4. İmam Ahmed, Müsned: 21733 (5/199). Sahih bir hadistir 5. Tirmizi: 3953. Sahih bir hadistir. 6. Ebû Dâvûd: 2483; İmam Ahmed, Müsned: 4/110. Sahih bir hadistir. 7. İmam Ahmed, Müsned: 20354 (5/33). Sahih bir hadistir. 8. Ebû Dâvûd: 2482; İmam Ahmed, Müsned: 2/198. Hadisin isnadı zayıf olmakla beraber, şahitlerinden dolayı Hasen bir hadistir. 9. İmam Ahmed, Müsned: 2/199 10. Tirmizi: 2191; İmam Ahmed, Müsned: 2/436. Sahih bir hadistir. 11. Buhari: 7460; Müslim: 1037 12. Nesâi: 3563; İmam Ahmed, Müsned: 16516. Sahih bir hadistir. 13. Ebû Dâvûd: 4292; İmam Ahmed, Müsned: 16826; İbni Mâce: 4089. Sahih bir hadistir. Zû Mihmer radıyallâhu anhu’dan... 14. Buhari: 3176. Avf b. Malik radıyallâhu anhu’dan... 15. Müslim, Fiten: 34 (2897) 16. Ebû Dâvûd: 4298. Sahih bir hadistir.

11

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Ahir zamandaki savaşlarda Hz. Mehdi’nin merkezi Şam olacaktır. Deccal’i öldürecek olan Hz. İsa Dımeşk şehrinin doğusunda Beyaz Minare’nin yanına inecektir. Şam diyarının kasabalarından biri olan Lüdd kapısında Deccal'i öldürecektir. Böylece efendileriyle birlikte Yahudi kavmi de öldürücü bir darbe alacak ve Müslümanlarla yapılan büyük bir savaşta kesin bir şekilde hezimete uğrayacaklardır. Bütün dünyadan toplanıp Müslümanların en kutsal yerlerini işgal etmek için göç ederek gelen Yahudiler en feci bir şekilde katledilecekler ve zulüm üzere tesis ettikleri işgal devletleri yıkılıp gidecektir. Daha sonra karşı konulamaz derecede kalabalık olan Ye’cüc ve Me’cüc ortaya çıkacak ve Hz. İsa ile birlikte Müslümanlar Şam sınırları içinde bulunan Tûr-i Sîna’ya sığınarak onlardan korunacaklardır. Sıkıntı ve zorluklarla geçen bir dönemden sonra Allah’a dua edecekler ve Allah Azze ve Celle, Ye’cüc ve Me’cüc’ü de helak edecektir. İşte bundan sonra yeryüzünde sadece İslam kalacak ve bütün bir yeryüzü bereketlerle dolacaktır. Böylece Mekke’i Mükerreme’de

İnsanlık tarihi boyunca en büyük savaşlar ahir zamanda meydana gelecektir. İmanla küfrün arasında nihâi bir savaş yapılacak ve bu savaşların başlangıcında çok büyük sıkıntılar ve zorluklarla karşılaşan mü›minler nihayette kâfirleri mağlup edeceklerdir.


| Kapak Dosya

| Hakan Sarıküçük

ÖMRÜNÜ ALLAH YOLUNA VAKFETMEK

MART 2017

H

12

amd, “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.” (1) ayeti kerimesiyle müminlerin kulluk bilinciyle hayatlarını Rabblerinin rızasına uygun geçirmeleri gerektiğini bildiren Allah’a

mak suretiyle Allah’ın rızasına giden yolun me-

Salat ve selâm, “Kim Allah yolunda bir tel saç ağartsa kıyamet günü o saç onun için nur olur” (2) buyuran ve ömrünü Allah yolunda vakfetmiş olan yüce önderimiz, rehberimiz ve efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e

yoldur. Aynı zamanda bu yol kalplerinde nifak

Hem bu dünyada, hem de ahirette Rabbimizin lütuf ve nimetleri, kendini bu uğurda vakfeden mümin ve müminatın üzerine olsun.

lışmaktır. Hayatı anlamlı kılan ve imtihanın

Yüce Rabbimiz “Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi.” (3) buyur-

sıdır. Kulluğun bilincine varıp Allah’ın dinine

şakkatli olacağını ve bu yolda yürümenin kolay olmadığını haber vermektedir. Bu ancak ihlas ve samimiyetle hayatlarını bu yolda feda etmekten kaçınmayan kimselerin tabi olacakları ulvi bir bulunanların sakınıp kaçındıkları bir yoldur. İnsan hayatını, değerli ve bereketli kılan en önemli husus Allah yolunda hizmet etmektir. Kendini Allah’ın dinine adayıp bu uğurda çagayesine ulaşmasına sebep olan en önemli etken; yaşamın da ölümün de Allah için olmahizmet eden neferlerden biri olabilmektir. Bu kervandaki yerini alıp menziline ulaşanların arasında olabilmektir.


Müslüman; dünyaya gelişin asıl sebebi olan “imtihan şuuru”yla hareket eden ve imtihanı başarıyla verebilmek için olanca gayretini gösteren, bu uğurda azimle, fedakârlıkla hareket eden kişidir. Her fırsattan faydalanmasını bilip bunu ecre ve mükâfata çevirmesini bilen akıllı kişidir. En güzel hayat, Allah’a adanan hayattır. Allah’ın rızası doğrultusunda yaşanmış olan hayatı, emanet edene en güzel şekilde geri iade etmektir. İnsanı diri kılacak ve ölümsüzlük şerefine ulaştıracak olan ancak bu uğurda canını ve malını Allah’a feda edenlerin yapabilecekleri bir davranıştır. Peygamberlerin hayatları da böyledir. Onların yaşamlarında her türlü fedakârlık ve adanmışlık örneklerini görebilmemiz mümkündür. Ömürlerini davetle, tebliğle ve ıslah uğrunda geçirmiş bu peygamberler dün olduğu gibi bugün de bizlerin yollarını aydınlatmakta ve bu kutlu yolda bizlere ışık tutmaktadır. Allah’ın rızasını gözeterek, sevabını umarak yapılan her iş insan için bir zevktir. Bu maksatla yapılan amellerin tamamı ibadet hükmündedir. “Deki: Benim namazım, her türlü ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (4)

İnsan hayatını, değerli ve bereketli kılan en önemli husus Allah yolunda hizmet etmektir. Kendini Allah’ın dinine adayıp bu uğurda çalışmaktır. Hayatı anlamlı kılan ve imtihanın gayesine ulaşmasına sebep olan en önemli etken; yaşamın da ölümün de Allah için olmasıdır. Kulluğun bilincine varıp Allah’ın dinine hizmet eden neferlerden biri olabilmektir. Bu kervandaki yerini alıp menziline ulaşanların arasında olabilmektir.

Allah yolunda hareket etmek hayata bereket

Allah yolunda samimi olarak sarf edilen gayretlerin, çabaların, emek ve servetlerin boşa gitmesi asla söz konusu değildir.

kazandırır. Allah rızası göz önünde tutularak

Yüce Rabbimiz bunu bizlere şöyle beyan etmektedir. “Onlar Allah yolunda ne zaman bir susuzluk, yorgunluk ve açlığa maruz kalsalar, kâfirleri öfkelendirecek biçimde bir yere ayak bassalar veya düşmana karşı bir başarı elde etseler, bunların her biri onlar için iyi birer amel olarak yazılır. Allah iyilerin emeğini asla boşa çıkarmaz. Yine onlar küçük olsun büyük olsun hayır yolunda bir harcama yaptıklarında, bir yol katettiklerinde bu -Allah tarafından onlara yapmış olduklarından daha güzeliyle karşılık olmak üzeremuhakkak onların lehine yazılır. (5)

lecektir. Bu yolda sarfedilecek her türlü emek

yapılacak olan ibadet ve taatlerin neticesi, hem bu dünyada hem de âhirette inşallah elde edimübarek olup sahibi için ecir vesilesidir. Kendilerini Allah yoluna adayanların mükâfatlarına dair pek çok âyet ve hadis vardır. “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (6) “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile ta olduklarının en güzeli ile veririz.” (7)

13

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmak-


sanlar için önemlidir. Hayatı, gerçek anlamda değerli ve bereketli kılmak insanın en önemli görevidir. Aksi takdirde dünyaya gelmenin bir anlamı kalmaz. En kârlı yatırım ise güzel insan yetiştirmeye yönelik yatırımdır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuşlardır: “Kimin ayağı Allah yolunda tozlanırsa, onu yakmak cehenneme haramdır.” (8) “Allah yolunda uykusuz kalan göze ateş haram kılınmıştır.” (9) Mümin kul, Allah’ın rızasına giden yolun meşakkatli bir yol olduğunu ve bu yolun Peygamber ve beraberindekilerin dahi “Allah’ın yardımı ne zaman dedikleri” (10) gibi çetin ve çileli bir yol olduğunu, sabır ve sebat gerektirdiğini bilir. Ve başına gelen her bir şeyin Allah’ın kaderi gereği bir imtihan olduğunu ve neticesinin de mutlaka hayırla ve zaferle gerçekleşeceğini idrak eder. Musibetler zahiren çok büyük olsa da ve bu dünyada netice elde edilemese de Ahirette ecri ve mükâfatı inşallah çok fazla olacaktır. Mümin, Allah’ın kaderine teslim olup O’na tevekkül eden ve dini uğruna her türlü fedakârlığı göze alabilen kişidir. “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (11)

MART 2017

İnsanın değeri, yaptığı işlerle artar. Hiç bir işe yaramayan, üstelik çevresine kötülük saçan insanlar hayvanlardan bile aşağı olur. Zira hayvanların bile insanlar için sayılmayacak kadar çok faydaları vardır. Etleri, sütleri, derileri, tüy ve yünleri, yavruları ve hatta gübreleri bile in-

14

İyi insan olmak için mutlaka iyilik yapmak gerekirse de, kötülükten uzak durmak da dolaylı olarak iyilik sayılır. Allah’ın dinine hizmet etme noktasında geri kalanların en azından kendi şerlerinden insanları korumaları ve onlara zarar vermemeleri gerekir. Dünyamızı cennete veya cehenneme çevirmek bizim elimizdedir. Eğer Allah’ın dinine hizmeti esas gaye edinirsek dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebiliriz. Gençliğimizi Allah’a ibadet içerisinde geçirebilirsek ve bu kısacık dünya hayatındaki zamanımızı bu uğurda harcar isek inşallah hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Rabbimizin gölgesinde gölgelenebiliriz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe kıyamet gününde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz. 1- Ömrünü nerede tükettiğinden 2- Gençliğini nerede harcadığından 3- İlmiyle ne amel ettiğinden 4- Malını nerede kazanıp nereye harcadığından. 5- Bedenini nerede yıprattığından.” (12) Dolayısıyla insanın vakfedeceği en önemli değerleri bu hadiste bizlere bildirilmiştir. Bunlar; gençliği, ömrü, ilmi, malı ve bedeni Allah’a vakfetmektir. Allah’ı tanıdığı andan itibaren hayatın geri kalan kısmını Allah’ın dinine adamak, gençliğin her türlü imkânını bu uğurda sarfetmek, ilim öğrenip bu ilimle insanlara faydalı olmak, malı helal yollarla kazanıp Allah’ın razı olacağı yerlere harcamak ve bedenini batıldan koparıp hakka adamak Müslümanların yolu olmalıdır.


Zamanımızda kendini Allah’ın dinine adayanlar ne kadar da azdır! İşte bu sebeple önemli olan diğer bir mesele ise zamanımızı Allah’a vakfedebilmektir. Bir Müslümanın haftada birkaç saatlik sohbetlerle yetinmesi veya haftanın belirli günlerini bu uğurda feda etmesi yeterli gelmeyecektir. Bilakis ömrün tamamının bu yolda harcanması gerekir. Müslüman, ömrünü Allah’ın dininin hâkim olması için vakfetmelidir. İslam’ın yeryüzüne tekrar hâkim olmasının biricik yolu, bu yüce gaye uğruna yapılacak fedakârlıktan geçer. Yüce Rabbimiz: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe asla eremezsiniz.”

(13)

buyurmaktadır. Yani mü-

min kul en çok neyi seviyorsa bu uğurda harcamalı ve Allah yolunda vakfetmelidir. Ancak bu şekilde bu ayet-i kerimenin hükmü gerçekleşebilir. Bunun en güzel yolu, işe en çok sevdiklerimizden başlamaktır. Hz. Ömer radıyallahu anh gibi en çok sevdiği cariyesini vakfedebilmek, Hz. Talha radıyallahu anh gibi “Beyruha” adındaki değerli bahçesini vakfedebilmektir. Hz. Suheyb radıyallahu anh gibi dinini güzelce yaşayabilmek için hicret etmek üzere yola çıktı-

İyi insan olmak için mutlaka iyilik yapmak gerekirse de, kötülükten uzak durmak da dolaylı olarak iyilik sayılır. Allah’ın dinine hizmet etme noktasında geri kalanların en azından kendi şerlerinden insanları korumaları ve onlara zarar vermemeleri gerekir. Dünyamızı cennete veya cehenneme çevirmek bizim elimizdedir. Eğer Allah’ın dinine hizmeti esas gaye edinirsek dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebiliriz. Gençliğimizi Allah’a ibadet içerisinde geçirebilirsek ve bu kısacık dünya hayatındaki zamanımızı bu uğurda harcar isek inşallah hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Rabbimizin gölgesinde gölgelenebiliriz.

ğında karşısına çıkanlara “malımın tamamını size versem de siz de beni bıraksanız” diyebilmektir. İmrân’ın karısı (Hanne) gibi şöyle diyebilmektir: “Rabbim! Karnımdakini azatlı kazanabilmek için canını feda edebilmektir.

kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla

Allah’ın dininin yeryüzünün her tarafına hâ-

Dün-

kim olabilmesi için ailesinden, çoluk çocu-

yalık menfaatler uğruna yetiştirip ayırdığımız

ğundan, memleketinden ayrılıp hiç bilmediği

gibi Allah’ın davasına da evlatlarımızdan bir

ve hiç gitmediği yerlere İslam’ı ulaştırmanın

kısmını adayabilmek ve Meryem ve Abdul-

gayretini verenlerin yaptığını yapabilmektir.

lah’larımızı Allah’a vakfedebilmektir. Hz. İbra-

Tüm insanların özgürlüğü uğruna kendi öz-

him aleyhisselâm gibi Allah’ın dini adına oğlu

gürlüğünden vazgeçenler gibi olabilmektir.

İsmail’i kurban verebilmektir. Enes b. Nadr

Bu yüce gaye uğruna hapislere, sürgünlere ve

işiten ve (niyetimi) bilen sensin.”

radıyallahu anh

(14)

gibi en karlı ticaret olan cenneti

vahşice ölümlere tebessümle bakabilmektir.

15

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı


“Allah yolunda en önemli amel az da olsa devamlı olan ameldir”

buyuruyor Peygamber

efendimiz. Bunları unutuyor ve bu sebeple de

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.”

ihmalkâr davranıyoruz. Sahabe nesli bu yüce

(Tevbe: 111)

plan ve programlı bir şekilde geçirip Allah’ın

mertebeleri bu anlayışla elde etmişlerdi. Ne iş yaparsak yapalım, "Biri Rasûlullah için, diğeri de benim için" diyebilmeliyiz. Hayatımızı dinine az da olsa daima faydalı olabilmeliyiz. Yaptığımızı az görüp karamsarlığa düşmemeli, feda edip verdiklerimizi çok görüp kibirlenmemeliyiz. Mütevazı bir şekilde kulluk

Hz. Ulbe radıyallahu anh’in gibi ırzımızı Allah’a

şuuruyla hareket etmeli ve Rabbimizin huzu-

vakfederek müslümanlara hakkımızı helal

runa huzurlu bir kalp ile çıkanlardan olabil-

edebilmektir.

mek için dua ve niyaz etmeliyiz.

“Allah’ım, cihadı emrettin, bizi ona teşvik et-

Rabbimiz bizi Hz. Ömer radıyallahu anh gibi

tin. Ama cihad malumdur ki binek, azık ve masraf gerektirir. Ama ne bende ne de Rasûlünde beni savaşa hazırlayacak imkân yoktur. Ya Rabbi, sen şahid ol ki bugüne kadar hangi

“vakkaf” lardan eylesin. Ayetlerine hürmet edip okunduğunda hemen ona itaat edenlerden kılsın. Kendisini ve tüm değer verdiklerini

Müslümanın zulmüne maruz kalmışsam mal,

Allah’a vakfedebilmeyi bizlere kolaylaştırsın.

can ve namus bakımından hangi Müslümanda

Hayatını mahvedenlerden değil vakfedenler-

hakkım varsa hepsini senin yolunda sadaka

den eylesin.

olarak vakfediyorum. Haklarımı kendilerine helal ettim. Senin yolunda şerefimden geçtim

Selam ve dua ile.

Allah’ım…” diyebilmektir. Mescidin kuruluşunda herkes bir taş taşırken

------------------------

kendisi iki taş taşıyan Hz. Ammar b. Yasir radıyallahu anh

gibi diyebilmektir. Rasûlullah sallal-

lahu aleyhi ve sellem

onun zorlandığını görüp de

şöyle demişti: “Ya Ammar, bu ne hal?” O da şöyle cevap vermişti: “Ya Rasûlallah! Biri kendim, diğeri de senin için” İşte Ammar radıyallahu anh’ın bu sözleri bizler

MART 2017

için de emsal olmalıdır.

16

1. Bakara, 156. 2. Tirmizi, Hadis no: 1635. 3. Tevbe, 42. 4. Enâm, 162. 5. Tevbe, 120-121 6. Tevbe, 111. 7. Nahl, 97. 8. Nesai, Cihad, 9. 9. Nesai, Cihad, 10. 10. Bakara, 214. 11. Tevbe, 51. 12. Tirmizi 2416. 13. Al-i İmran, 92. 14. Al-i İmran, 35.


| Kapak Dosya

M. Sadık Türkmen |

İSLÂM'IN İNSANLIĞA SUNDUĞU KIYMETLİ MİRAS:

VAKIFLAR VE HÜKÜMLERİ H

amd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a onun

ailesine ve ashabına olsun. Kelime manası olarak hapsetmek, alıkoymak, durdurmak anlamlarını içeren vakıf terim olarak; bir malın aslının menfaat yolunda ebediyen tahsis edilmesi şeklinde tarif edilir. Daya-

Medine-i Münevvere’de İslam devleti kurulup fetihler başlayınca sahabeler en değerli mallarını Allah yolunda vakfetmeye başladılar. Onların gayesi Kur’an ayetleriyle ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisleriyle teşvik edilen, ahirette kendilerine fayda verecek salih amelleri önceden yapma konusunda güzel bir

vakfın hükmü müstehabtır.

gayret sarf etmekti.

17

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

nak olarak pek çok hadisi şerife istinat eden


mamı tavsiye edersin?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Dilersen aslını vakfedip sadaka olarak verebilirsin.”

Vakıf sözlü bir tasarruf olup vakfeden kişinin bunu beyan etmesiyle meydana gelir. Bu durumda vakfedilen maldan elde edilen menfaatten istifade edilse de edilmese de vakıf geçerlidir. Bu konuda ittifak vardır.

Abdullah bin Ömer r.anhuma diyor ki: Hz. Ömer radıyallahu anh onu aslının satılmaması, miras bırakılmaması ve hibe edilmemesi şartıyla sadaka olarak verdi. Hz. Ömer radıyallahu anh onu fakirlere, yakın akrabalara, köle azadına, Allah yolunda cihada, yolda kalmışa, misafire harcanması için sadaka verdi. Onun bakımını üstlenenin o araziden örfe uygun olarak yemesinin veya ondan bir arkadaşına ikram etmesinin bir günahı yoktur. Ancak o araziyi kendi mülküne geçirmemesi gerekir. (Müslim, 1255) Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh’den riva-

Kur-an’ı Kerim her ne kadar “vakfedin” diye bir emir buyurmamışsa da iyilik ve takvada yardımlaşma ile alakalı ayeti kerimelerin çokluğu; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vakfın temellerini atan mübarek sözleri; insanlar içinde sürekli hayır işlerinde yardımlaşma halinde olan fertlerin varlığı ve yapılan hayırlara ihtiyaç duyan insanların çokluğu vakıf ve benzeri kurumları elzem kılmıştır.

MART 2017

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilen hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

18

yet edilen hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Hz. Ömer’i radıyallahu anh zekât mallarını toplaması için memur ettiği, onunda Halid bin Velid radıyallahu anh'den zekât alamadığını Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyet ettiği; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer radıyallahu anh'e: Halit’e gelince o, zırhlarını ve silahlarını Allah yolunda vakfetti dediği belirtilmiştir. (Buhari, 1468; Müslim, 983)

Vakfın Hükümleri: Vakıf sözlü bir tasarruf olup vakfeden kişinin

İnsan öldüğü zaman şu üç şey hariç ameli kesilir; bunlar sürekli olan sadaka (sadaka-ı cariye), kendisinden istifade edilen ilim ve kendisine dua eden salih evlat. (Müslim, 1255)

bunu beyan etmesiyle meydana gelir. Bu du-

Abdullah bin Ömer radıyallahu anhuma şöyle diyor: Hz. Ömer radıyallahu anh Hayber’de bir araziye sahip oldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek o araziyi nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda tavsiyelerini almak amacıyla “Ya Rasûlallah! Ben Hayber’de daha önce hiç sahip olmadığım kadar güzel bir araziye sahip oldum. Bu arazi hususunda ne yap-

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre vakfın

rumda vakfedilen maldan elde edilen menfaatten istifade edilse de edilmese de vakıf geçerlidir. Bu konuda ittifak vardır.

rükünleri dörttür. Bunlar: Siğa (vakfedilirken kullanılan söz, örneğin ‘vakfettim’ demek), vakfeden, vakfedilen şey ve mevkufun aleyh(Malın hangi menfaat sahalarına tahsis edildiği). Hanefiler siğayı sadece rükün olarak görür ve diğer üç maddeyi rüknü tamamlayan etkenler olarak değerlendirir.


Vakfeden Kişide Aranan Şartlar

hammed’e göre vakfedilen mal bağlayıcı olup

1- Vakfeden kişinin sadaka vermeye ehil olması gerekir. Bundan maksat dinen mükellef,

hür,

ikrah

altında

olmadan

hür

irade ile yapması ve iflas veya idrak noksanlığı gibi sebeplerden dolayı üzerinde ticaret tasarrufunda bir engel olmamasıdır. Ölümcül bir hastalığa yakalanan hastanın ya-

vakfedene geri dönmez, miras kalmaz, hibe edilmez. Bu görüş sahipleri Hz. Ömer (r.h)’ın yukarıda rivayet edilen hadisi şerifini delil olarak kabul ederler. Ebu Hanife ise vakıf malının vakfedene dönmesini mekruh olmasıyla beraber geçerli olduğunu söylemiştir. Ona göre vakfın geçerli olması iki şarttan birine bağlı-

pacağı vakıf vasiyet olarak değerlendirilir. Ve-

dır; Hâkimin verilen şeyin vakıf malı olduğuna

fatından sonra mirasın üçte biri vakfa ayrılır.

hükmetmesi veya vasiyet kabilinden değerlen-

Ancak bu hastanın borcu mirasını kapsayacak

dirilmesi.

kadar çok ise vakıf geçerli olmaz.

Bir kişi malını vakfettiği zaman geri alma şar-

İslam devletinde yaşayan zimmilerin yapa-

tıyla kayıtlarsa Şafii ve Hanbelilere göre vakıf

cakları vakıf vakfedilen mal gerekli şartları

geçersiz olduğu gibi şartta batıldır. Hanefiler-

barındırması kaydıyla geçerli olur. Mürtedin

den Ebu Yusuf belirli bir zaman muhayyerlik

vakfının Hanefilere göre geçerli olabilmesi için

şartıyla örneğin “üç gün içinde vakfettiğim

İslam’a dönmesi şarttır. Mürtet kadın öldü-

şeyden geri dönebilirim” gibi bir şart ile kayıt-

rülmeyeceği için onun vakfını sahih görürler.

larsa hem vakıf hem de şart geçerlidir demiş-

Şafiler ve Hanbelilerden bazı âlimler mürtedin

tir. İmam Muhammed ise böyle bir vakıf malı

vakfını geçersiz saymışlardır.

vakfedenin mülkiyetinden çıkmadığı için vakıf

2- Vakfedenin vakfedilen mala sahip olması gerekir. Kişi kendisine ait olmayan malı vakfedemez.

Vakfedilen Mal İle İlgili Bazı Hükümler:

batıldır görüşüne gitmiştir. Malikiler ise vakfın sahih şartın geçersiz olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Vakfedilen malın kullanılması mubah olan bir mal olması konusunda İslam hukukçuları it-

Vakfedilen şeyin hukuken bağlayıcılığı konu-

tifak etmişlerdir. Malikiler dışında kalan mez-

sunda ihtilaf vardır. Şafi, Maliki ve Hanbeli

heplere göre vakfedilen malın elle tutulur, gözle

mezhepleri, Hanefilerden Ebu Yusuf ve Mu-

görülür(ayn) olması şarttır. Çünkü vakıfta esas

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

19


kilerde mezhep içinde ihtilaf olmakla beraber hisseli malın vakfının caiz olduğu görüşüne gidilmiştir. Ancak taksimi mümkün olmayan

İmam Şafii: “Bildiğim kadarıyla cahiliye ehli mal vakfetmemiştir. Bunu ilk olarak Müslümanlar başlattı. Bunda vakfın dini bir yönü olduğuna işaret vardır” buyurmuştur.

mallarda vakfetmek için ortağın rızasına ihtiyaç duyulma şartı vardır. Hanefilerde ise taksimi mümkün olmayan hamam ve benzeri mallarda vâkıf yapılacağında ittifak vardır. Ancak Hanefiler mescit ve kabristanı bundan istisna etmişlerdir. Çünkü vakfedene ortak olanlar kendi hisselerinde farklı tasarrufta bulunmak isteyebilir ve mescit veyahut kabristanları vakfa uygun olmayan amaçlar çerçevesinde kullanabilirler. Taksimi mümkün olan malı Ebu Yusuf caiz görmüştür. Çünkü taksim edilmiş

olan vakfedilen malın ebediliğidir. Vakfedilen malın menkul veya gayrimenkul olması konu-

İmam Muhammed ise taksim edilmeye uygun

sunda Hanefi mezhebinde ihtilaf vardır. Onlar

malın elde edilmedikçe vakfedilmesini caiz

ilk dönem kaynaklarında malın gayrimenkul

görmemiştir.

olmasını şart koşmuşlarsa da ihtiyaçlar veya zaruretleri göz önüne alan son dönem âlimleri

Vakıf bir hayır kurumu olduğu için gelirlerinde

menkul mallarında vakfedilebileceğini belirt-

hayır yollarında harcanmasına özellikle dikkat

mişlerdir. Malikiler ise buna ilave olarak elle

edilmesi gerekir. Vakıf idarecileri vakfiyede ko-

tutulur, gözle görülür olmayan menfaatlerinde

nulan şartlara riayet etmeli ve vakıf malında

vakfedilebileceğini söylemişlerdir. Örneğin bir

gerekli tadilat ve onarımları yapmalıdır. Hü-

kişi bir ev kiralasa ve “bundan kira müddetince

kümlerinden bir kısmını özetle sunduğumuz

fakirler istifade etsin diye vakfediyorum’’ derse

vakıf mevzusu İslam’ın insanlığa bir hediye-

bu caizdir. Çünkü Malikiler vakıf malının ebediliğini şart koşmazlar.

ehli mal vakfetmemiştir. Bunu ilk olarak Müslümanlar başlattı. Bunda vakfın dini bir yönü

da kalan üç mezhep cevaz verirken bu konuda

olduğuna işaret vardır” buyurmuştur.

laflara dönüşmüştür. Son dönem Hanefi âlim-

Özellikle Hristiyanların Müslümanlardan işgal

leri İmam Züfer’e dayanarak bu konuda cevaz

ettikleri yerlerde vakıf kurumlarını hedef al-

vermişlerdir. Çünkü İmam Züfer nakit paranın

maları ve vakıfların Müslümanları geri bırak-

vakfedilmesine cevaz vermiştir.

tığını söylemeleri belirli bir gaye sebebiyledir.

Şafii ve Hanbeliler hisseli mallarında tıpkı ifraz

MART 2017

sidir. İmam Şafii: “Bildiğim kadarıyla cahiliye

Nakit paranın vakfı konusunda Hanefiler dışınnas olmadığı için Hanefiler arasında uzun ihti-

20

ortak malın elde edilmesi kesindir.

Onlar bunu söylerken Müslümanlar arasında

edilip taksim edilmiş mallar gibi vakfedileceği

yardımlaşma duygusunu öldürmek, İslam di-

görüşündedirler. Onlar taksim edilmiş malda

ninin şiarlarını yok etmek ve vakıf mallarına

nasıl vakıf geçerli ise hisseli olan mallarında

el koymayı hedeflemiştir. Tarihi vakıalar bunu

aynı özellikte olduğunu söylemişlerdir. Mali-

doğrulamaktadır.


| Kapak Dosya

Ebubekir Eren |

Sadaka-i Câriye İ

zzet ve yüceliğin tek sahibi, şeref ve Kibriya’da ortağı olmayan, övgüye, hamda ve yüceltilmeye layık olan, izzetin, arşın rabbi olan Allah’a hamd olsun. Peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed’e, onun değerli, hayırlı ve takva sahibi ashabına, hüküm alanında kıyamet gününe kadar onun şeriatını uygulayacak olanlara sayıp dökülemeyecek kadar çok salat ve selam ederim. Dünya hayatı imtihan diyarıdır. Yüce Allah hangi birimizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı var etti. Elimizde bulunan mallar, evlatlar tamamen Allah Teâlâ’ya aittir. Kıyamet gününde Allah Teâlâ kullarını huzurunda topladığında biriktirdiğimiz bu malları hangi yollar ile elde ettiğimizi ve nerelere harcadığımızı bize muhakkak ki soracaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisi şerifinde buyur ki:

Ölüyü; Ehli, malı, (Salih) ameli takip eder. Ehli

“Kişi öldüğünde kendisiyle beraber olacağı hayır ve hasenatları; öğrenip ve öğrettiği, yaydığı ilim, ardında bıraktığı Salih evlat, miras olarak bıraktığı Mushaf ( Kur’an), Allah yolunda bina ettiği ev, hayır için açtığı nehir kanalı, hayatta iken sıhhatinde vermiş olduğu sadaka, bunların hepsi kişi öldükten sonra kendisiyle beraber olacağı Salih amellerindendir.” (2) Sadakayı cariye, insan öldükten sonra Salih amel olacak türden olan şeyleri insanların, canlıların istifadesine sunduğu, insanlar ve canlılar faydalandıkça sahibine sevap kazandıracak şekilde geride bıraktıklarıdır. Hadisi şerifte yer alan ameller sadaka cariye türünden olacak amellerdendir. Ancak sadaka cariye bunlarla sınırlı olmayıp bunlar dışında nice sadaka cariye olacak ameller mevcuttur. Sadaka cariye türünden olabilecek amellerin bir kısmını kısaca şöyle izah edebiliriz:

21

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

“Kişi öldüğünde kendisini üç şey takip eder. Bunlardan iki tanesi geri döner, bir tanesi de beraberinde kalır.

ve malı geri döner, Salih ameli ise beraberinde kalır.“ (1) Rasûlullah bu hadisi şerifiyle mümin kişiyi ölümünden sonra kendisine fayda sağlayacak ameli Salih işlemeye teşvik etmiştir. Başka bir hadisi şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:


1) Faydalı ilim: Birçok İslam âlimleri hayatlarını İslam’a hizmet etmeye adayarak kıymetli vakitlerini ilim tahsiline ayırmışlardır. Örnek olarak İmamı Şafii yetim olarak büyür. Daha küçük yaşta iken annesi İmamı Şafi’ye şöyle der: “Yavrucuğum sen Allah için ilim tahsil edeceksin umulur ki Allah senin vesilenle bu ümmeti bir araya getirir” der. Daha sonra İmam Şafii küçük yaşta ilim tahsiline başlar ve birçok zorlukları aşarak İslam ümmetine kıyamete kadar fayda sağlayacak er-Risale, el-Umm ve daha birçok kıymetli eserleri bırakır. Ahmed bin Hanbel der ki: “Her namaz kıldığımda namazın ardından İmam Şafii için dua ederim.” İmam Nevevi ömrünü İslam’a adayanlardandır. Şöyle ki: İmam Nevevi, İslam’a birçok seçkin âlim ve Şafii fıkhına dair ve daha birçok sayamayacağımız muazzam eserleri sadaka-i cariye olarak İslam ümmetine miras bıraktı. İmam Nevevi der ki: “Yıllardır yatakta yattığımı hatırlamam. Ancak kitaplarımın arasında uyuya kalırım.”

ulaşır. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah azze ve celle Salih kulun derecesini cennette yükseltir. Salih kul der ki ya Rabbi benim derecem nasıl böyle yükseldi. Allah azze ve celle der ki: ‘Evladının senin için istiğfarda bulunma sebebiyledir.’” (3) İmam Münavi der ki: Hadisi şeriften anlaşılan, insanın anne ve babası için istiğfar dilemesi onların günahlarının bağışlanmasına sebep olup onların derecesini yükselteceğini, tıpkı anne, babaları hayatta iken kendileri için istiğfar diledikleri gibi... (4)

3) Meyve veren bir ağacı dikmek Enes bin radıyallahu anhu rivayet ettiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Müslümanın dikmiş olduğu bir ağaç veya ekmiş olduğu ekinden kuş, insan veya herhangi bir hayvan yedikçe ekmiş olduğu kişi için sadaka olur.” (5)

İmam Nevevi der ki: Hadisi şeriften, ağaç ve

İmam Alusi gecelerini değerlendirerek 30 ciltten oluşan Ruhu’l Meani adlı tefsirini yazdı ve kıyamete kadar Müslümanlara fayda sağlayacak sadakayı cariye olarak bıraktı.

4) Güzel öğüt ve hikmet ile Allah’a davet etmek

2) Salih evlat yetiştirmek

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasû-

Salih evladın anne-babası için yapacağı duanın ve onlar için istiğfarda bulunma ecri onlara

ekin ekmenin fazileti anlaşılmaktadır.

lullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Her kim hidayete çağırırsa onun için hidayete tabi olan kimsenin alacağı ecrin aynısı vardır. Onların ecirlerinden hiçbir şey eksilmez”… (6) Musab bin Umeyr’i Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye davetçi olarak gönderdiğinde Musab radıyallahu anh, bu insanları hikmetle İslam’a çağırır ve birçok kimsenin hidayetine vesile olur. Davetçinin misali meyve veren ağaca benzer ki, insanlar ona taş attıkça o meyvesini insanlara

MART 2017

verir.

22


5) Su kuyusu açmak Bunun en güzel örneğini Hz. Osman’dan öğrenelim: Hz. Osman’ın diğer meziyeti, cömertliği idi. O, eli açık bir zât idi. Öyle ki, devrinde ondan daha cömert biri yoktu. Bu özelliklerinden dolayı o, dünyada iken cennetle müjdelenmiş sahâbîlerden biri oldu. Hz. Osman, Medîne’ye hicret ettikten sonra Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanların hizmetine sundu. Hicretten sonra, Müslümanlar suyu içilebilecek Rûme kuyusundan para ile su satın alıyorlardı. Medîne’de hurma bahçelerini sulayacak kuyu suyu çok, suyu tatlı ve içilebilecek olan kuyu azdı. Suyu tatlı olan kuyulardan biri de Rûme kuyusuydu. Akîk vâdisinde bulunan bu  kuyu bir yahûdiye âitti. Yahûdi, bu kuyunun suyunu satar, kimseye parasız bir yudum su içirmezdi. Hz. Peygamber efendimiz, bu durumu görünce şöyle  buyurdu: “Rûme kuyusunu kim satın alır ve Müslümanlara bağışlarsa, Cennet’te ona aynısı vardır.” Hz. Peygamber efendimizin bu sözünden sonra Hz. Osman yahûdiye gidip kuyuyu kendisine satmasını istedi. Yahûdi, tamamını satmaya yanaşmadı. Hz. Osman, on iki bin dirhem verip kuyunun yarısını aldı. Artık kuyuyu bir gün Hz. Osman, bir gün de yahûdi işletiyordu. Hz. Osman, kendi sırasında suyu parasız verince; yahûdi, kendi üzerinde kalan yarım hisseyi de satmak mecbûriyetinde kaldı. Hz. Osman da bu hisseye sekiz bin dirhem verdi ve kuyuyu tamamen almış oldu. Hz. Peygamber, kuyunun tamamının Hz. Osman tarafından alındığını ve Müslümanlara bağışlandığını duyunca şöyle buyurdu: “Allah’ım! Osman’ı Cennet’e koy!” (7)

Davetçinin misali meyve veren ağaca benzer ki, insanlar ona taş attıkça o meyvesini insanlara verir.

tutacak şekilde Allah yolunda tasadduk eden cömert muttaki kimselere ne mutlu. Ebedi saadeti kazandıracak asıl karlı alışveriş budur. Yüce rabbimizden niyaz ederiz ki bizleri de kıyamete kadar hayır hasenat defterini, sadakayı cariyelerle açık tutan kullarından eyler. Âmin vesselam.

------------------------

1. Buhari; 6514 2. İbni Mace; 242 3. İbni Mace, Hadis hasendir. 3660. 4. et-Teysir bi şerhi camîî sagir-c1-s-285. 5. Buhari; 2320, Müslim; 1553 6. Müslim; 2674 7. İbn Sa'd, Tabakât, I, 506.

Ne mutlu o kimselere ki, çocuklarını İslam fıtratı üzere yetiştirir, Allah yolunda birer âlim, davetçi, mücahit olarak Allah yoluna bahşederler.

23

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Mallarını, ölümlerinden sonra hayır hasenat defterlerini kıyamete kadar kapatmayıp açık


| Olaylar ve Yorumlar

| Nedim Bal

KISA KISA KISA Fetö; Buzdağının Görünen Kısmı 40 yıllık Gülen yapılanması aslında kökü derinlerde olan buzdağının bugün görünen kısmıdır. Haçlı ruhunu hiçbir zaman kaybetmeyen Batı dünyasının özellikle de İngilizlerin Osmanlı Devleti içine sızarak devlet içinde devlet yani paralel devlet oluşturma çabalarının 250 yıllık bir geçmişi var. Öyle ki bu yapılanma gün gelmiş vezirleri (bakanları) değiştirmiş, gün gelmiş halifeyi görevden azledip yerine V.Murat gibi mason bir padişahı geçirmiştir. Zaman ve isimler değişse de Haçlıların İslam dünyası üzerindeki plan ve hedefleri hiçbir zaman değişmedi. Bugün Yahudiler ve Hristiyan emperyalist devletler tarafından FETÖ, PKK, IŞİD nasıl kulla-

MART 2017

nılıyorsa, dün de Jön Türkler, Derviş Vahdet’i

24

Hareketi, Kürdistan Teali Cemiyeti ve benzerleri kullanılıyordu. Değişen sadece zaman ve isimler. Batı’nın bir şekilde kendi hedefleri doğrultusunda kullandıkları bu tür örgütlerin tabanında her ne kadar kendi davasına gönülden inanmış samimi insanlar olsada üst tabakanın ihanet ve akılsızlıkları “Batı tarafından kullanılma” gerçeğini değiştirmiyor. Şayet bir hareket; dünya küfrünün ekmeğine yağ sürüyor, Müslümanların aleyhine davranışlar sergiliyor ve ümmetin kanını kendilerine helal görüyorsa o hareket bilinçli ya da bilinçsiz ‘kullanılıyordur.’ Bu tür hareketler asla İslam’a ve Müslümanlara fayda veremez. Asla İslam’ı ve Müslümanları temsil edemez. Hiçbir isim ve hiçbir hareket sorgulanamaz değildir. Hiçbir isim ve hiçbir hareket İslami nasların üzerinde değildir. Hiçbir ismin ve hiçbir


hareketin her dediği veya yaptığı ‘mutlak doğrudur’ denemez. Müslümanların mutlak sevgi ve itaati; isimlere ve hareketlere değil, hakka ve hakikatedir. Özellikle Müslüman gençlerin bu konulara hamasetle değil, Nebevi hikmetle yaklaşması gerekir.

At İzi, İt İzine Karışmak Üzere Bilindiği üzere 15 Temmuz’da ABD, Avrupa, İsrail, Fetö işbirliği ile gerçekleştirilen başarısız darbe girişiminden sonra hükümet, devlet mekanizmasını korumak kaygısıyla olağanüstü hal kararı çıkarttı. Bu kararın en büyük nedeni; Fetö ile hızlı ve etkin bir şekilde mücadele etmekti. Kendi mantığı içerisinde gayet anlaşılabilir olan bu kararla birlikte o günlerde dile getirilen birtakım endişelerin bugün yer yer haklılığı ortaya çıkmaya başladı. Neydi bu endişeler?

Gülencilerin Müthiş Takiyyeciliği 40 yıldır; yargı, askeriye, emniyet ve bürokrasi içine sızmış kripto Gülenci’ler, bu temizlik operasyonlarını amacından saptırma, sulandırma ve uzun vadede kamuoyunu kendi lehlerine çevirme çabaları içine girebilirler. Bu şu anlama geliyor; hala yargı, askeriye ve emniyetteki kripto Gülenciler, Fetöcüleri ayıklamak bahanesiyle; Fetö’cü olmayan mütedeyyin, milliyetçi, liberal veya sol görüşlü insanlar üzerine bir takım şaibeler atarak görevden uzaklaştırılmaları yada tutuklanmalarını sağlayacak girişimlerde bulunabilirler. Böylece bir taşla iki kuş vuracaklar! Birinci kuş; Fetö ile ciddi şekilde mücadele edildiği algısı oluşturarak, süreç içerisinde bu işin yavaş yavaş soğumasını sağlamak. İkinci kuş ise; Fetöcü diye aslında Fetöcü olmayanların tutuklanması veya görevden alınFetö’cülerin yerleştirilmesini sağlamak.

Pusuda Bekleyen Ulusalcı/Solcu Kemalistler Kemalist rejim kurulduğu günden beri, egemen güç olmanın verdiği zorbalıkla ülkemizin tüm imkânlarını kendi lehlerine kullanan, çalan, çırpan, zorla el koyarak sömüren ve kene gibi şişen ucube bir zümre var bu ülkede. Adına beyaz Türklerde denilebilir. Bu kesim, belli tarihlere kadar ülkenin yargısında, eğitim kurumlarında, askeriyesinde, bürokrasisinde, siyasetinde tek belirleyici güç ve otorite idi. Otorite olmanın kendilerine verdiği şımarıklıkla; zaman içerisinde sadece kendini beğenen, kibirli, millete üstten bakan ve kendi dünya görüşlerini/ ideolojilerini kabul etmeyen herkesi, aşağılamaktan, hakaret etmekten, zulmetmekten zevk olan hormonlu bir kesim oluştu. Kendilerine Atatürkçü, solcu, ulusalcı, aydın, liberal, çağdaş diyen bu kesimin en büyük özelliği; bu milletin İslam inancına, değerlerine, kültürüne, yaşam tarzına nefretle ve tiksinti ile bakmalarıdır. Mesela bu kendilerine Atatürkçü, çağdaş, modern diyen beyaz Türklerden bir tanesinin şu ifadeleri ne demek istediğimizi anlatmaya yeter; “Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu

25

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

ması neticesinde boşalan yerlere yine Kripto

Son günlerde Fetö zanlısı(!) diye tutuklanan veya görevden uzaklaştırılan insanların inançlarına, savundukları dünya görüşlerine bakıldığında maalesef bu hususta ciddi yanlışlıklar yapıldığı ortaya çıkıyor. Fetö mensubu kişilerin bu tür soruşturmaları manipüle etmesinin tek bir sebebi olabilir… O da; toplumun farklı inanç ve görüş sahiplerini de bu davanın mağdurları arasına sokup Fetö ile mücadelede geniş halk desteğini azaltarak karşı bir tepki oluşturmak.


Allah’ım sen içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri helak etme! İşte, onlarca yıldır egemen güç olmanın verdiği imkân ve zorbalıkla; emniyet, askeriye, bürokrasi, yargı, eğitim ve diğer kurumların içinde kadrolaşmış ulusalcı/solcu Kemalist kesimin; 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek muhafazakâr, dindar ve milliyetçi kesimleri Fetö’cü şüphesiyle töhmet altında bırakarak saf dışı etme ve boşalan yerlere tekrar geçme çabaları da gözden kaçmamaktadır.

manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kı?ını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!” (Mine Kırıkkanat/ Radikal gazetesi, 27.07.2005) Yani hanım efendiye(!) göre hafta sonu piknik yapan halk; balık sevseydi, pişirmeyi bilseydi, yanına da rakı içseydi o zaman Atatürkçü, çağdaş, modern olacaklardı(!) Ha bu arada ablamızın tıp uzmanlığı da böylece ortaya çıktı(!) Ablamıza göre; ‘kalın ve kısa bacaklı, uzun kollu ve kıl yumağı erkekler balık yiyerek bu sorunlarından kurtulabilirlermiş…

MART 2017

Şu fanatik, iflah olmaz aydın, çağdaş, Kemalist beyaz Türklerin düştüğü çukur duruma bakın! Güler misiniz ağlar mısınız? İslam’a, Müslümanlara, halkın yaşam tarzına ve kendilerinden olmayan herkese duydukları nefret ve küçümseme onları nasıl da böyle şizofreni sözler söylemeye itiyor.

26

15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra -istisnalar hariç- televizyon ekranlarına çıkan tüm ulusalcı/solcu Atatürkçü kesimlerin lafı eveleyip geveletip getirdikleri son nokta; “BU DARBE; DİNCİ BİR DARBEDİR(!)” “ÜLKE NE ÇEKTİYSE DİNCİLERDEN ÇEKTİ” zırvalarıdır. Bu yalan ve tahrifat dolu söylemler bizleri şaşırttı mı? Tabi ki hayır… Buldukları her fırsatta İslam’a ve Müslümanlara hakaret etmeyi, tehdit etmeyi, aşağılamayı maharet zanneden bu put sevici köhne zihniyet mensupları sadece içindekileri kusmuştur o kadar! Fakat bu kesimin sinsi ve hain planları Müslümanlar açısından tehdit olma varlığını sürdürmektedir. Ülkeyi yöneten iktidarın sorunlu vekilleri, FETÖ olayında olduğu gibi gaflet içinde uyumaması, uyanık kalması hatta nöbet halinde olması gerekmektedir. Zira bu husustaki gaflet; Ak partinin kendi eliyle Müslümanların başına daha büyük sıkıntılar açması olur ki; bu Ak partinin kendi varlık iddiasını tamamen yok etmesi anlamına gelir. Ne Allah’a hesap verebilirler ne de bu Müslüman milletin yüzüne bir daha bakabilirler. Şu anda maalesef iki endişeyi de haklı çıkaracak tutuklama ve görevlerden uzaklaştırmalara şahit olmaktayız. Şüphesiz bu hususta vebalin büyük kısmı ülkenin başında bulunan mevcut hükümete fatura edilecektir ve ediliyor da.


Fötö’cü Diye Mağdur Edilen Müslümanlar

gözaltına alınıyor. Soruşturma, soruşturma,

Olağanüstü hal uygulamasının hemen akabinde Fetö’ye yönelik operasyonlara hız verildi. Fakat bu yapıya mensup insanların tespit edilmesi aşamasında biraz önce bahsettiğimiz endişeleri haklı çıkaracak gözaltılar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar oldu. Öyle ki Fetöcü diye ihbar edilen bir kimse apar topar derdest ediliyor, iki üç ay sonra hakkında ihbar yapılan kişilerin Fetö ile uzaktan yakından alakası olmadığı anlaşılıyor. Tabii bu arada gözaltına alınan insanların ve ailelerinin uğradığı psikolojik travma ve işkence işin cabası.

soruşturma…

Bir insanı gözaltına alma veya tutuklama sebebi sadece ihbar olmamalı. Hakkında sadece ihbar veya şüphe olan insanları iki üç ay hapsetmek ne adaletle ne de vicdanla açıklanabilir. Şuan ihbar veya şüphe ile mahkemeye sevk edilip üç, dört aydır duruşma gününü bekleyen yüzlerce mağdur insan oluştu.

maksatlı bir şekilde mi yapılıyor?

Mesela bunlardan bir tanesi var ki trajikomik bir olay. Bir öğretim görevlisi hakkında Fetöcü diye ihbar yapılıyor. Malum kişi apar topar

ahını çıkar aheste aheste’ sözü; öncelikle mil-

Netice; meğerse ihbarı yapan kişi; aynı üniversite’de daha önce rektörlük yarışında mağlup olan öğretim görevlisi. Güler misin ağlar mısın? Daha trajikomik olanı ise; Gülen hareketini 20 yıldır eleştiren, hatta bu hususta Ak parti yetkililerini onlarca kez uyaran camialara mensup bazı kişilerin Fetöcü suçlamasıyla gözaltına alınması durumu. Bu durum biraz önce saydığımız sebeplerden dolayı akla şu soruyu getiriyor; ‘bu ihbar ve yönlendirmeler bilinçli ve

Her ne kadar yapılan operasyonların çapına bakıldığında bu mağduriyetler sayısal olarak az gözükse de, bu hususta yetkililerin ve özellikle milletten maaş alan vekillerin son derece uyanık olması gerekiyor. Çünkü ‘alma mazlumun

ediyor.

27

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

letin vekilliğini yaptığını iddia edenleri tehdit


Bir insanı gözaltına alma veya tutuklama sebebi sadece ihbar olmamalı. Hakkında sadece ihbar veya şüphe olan insanları iki üç ay hapsetmek ne adaletle ne de vicdanla açıklanabilir. Şuan ihbar veya şüphe ile mahkemeye sevk edilip üç, dört aydır duruşma gününü bekleyen yüzlerce mağdur insan oluştu.

Fakat bu süreç içinde görüyoruz ki; vekiller dahi Fetöcülükle suçlanabiliriz korkusuyla çok iyi bildikleri, tanıdıkları insanların haklarını dahi savunamıyor. Sormazlar mı adama; o halde siz kimin ve neyin vekillerisiniz? Şayet meseleye; aynı görüşten olup olmama,

Bu ve benzeri şirazesinden çıkmış eski usul operasyon yöntemleri iddia edildiği gibi ülkeye huzur, barış, adalet getirmiyor. Tam tersine mazlum, mağdur ve öfkeli bir kitlenin doğmasına sebep oluyor. Müslüman camialara ve kişilere yönelik bu tür yanlış ve maksatlı uygulamalar; emperyalist batının, onun Truva atı Fetö ’nün, Işid ve benzeri örgütlerin ekmeğine yağ sürüyor.

ne konuşulabilir ki?

Işid’ci Diye Mağdur Edilen Müslümanlar

Işid Mağduru Muhacirler

Ülkemizde ‘her sakallıyı dedesi zanneden’

Yaşadıkları ülkelerin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan milyonlarca insan var. Reina saldırısını gerçekleştiren kişinin Özbek asıllı bir yabancı olması başta Özbek Muhacirler olmak üzere bu ülkede yaşayan tüm mazlum muhacirleri tedirgin etti.

züyle bakılıyorsa zaten söylenecek hiçbir söz kalmamış demektir. Tuz’un bile koktuğu yerde

malum bir zümre var. Bunlar sakallı, cübbeli, sarıklı, takkeli, çarşaflı, peçeli gördükleri an; kırmızı görmüş boğalar gibi kudurmaya, tepinmeye başlıyorlar. Hemen akabinde yakıştırmalar başlıyor; Humeynici, Kaddafi’ci, Vahhabi, Nurcu, Selefici, Süleymancı, Takunyacı, Işidci, şucu, bucu… Hangi akla hizmet ettiği malum Reina saldırısı sonrasında Işid örgütüne yönelik yurt genelin-

MART 2017

Işid ile fikren ve amelen uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan bazı dernek, medya kuruluşları ve kişilere yönelik gece baskınları, gözaltı ve tutuklamalar ciddi anlamda rahatsızlık oluşturuyor. Adresi, işi gücü, ne yaptığı, nereye gittiği belli olan Müslümanların evlerine makinalı tüfeklerle gece baskınları yapmak, namaz kılınan evlerde ayakkabılarla saatlerce dolaşmak, mahrem odalara girmek, tüm mahallenin gözü önünde derdest edilmek bir Müslümana yapılabilecek en büyük hakaret ve zulümdür.

Dolayısıyla biraz araştırmayla kimin ne olduğu kolayca anlaşılabilecek kişi ve kurumlara yönelik onur kırıcı operasyonlar; akıllara emniyet birimleri içerisinde hala Fetö ve benzeri yapıların tesirinin devam ettiği fikrini getiriyor.

teşkilattan olup olmama, oy verip vermeme gö-

28

de yapılan operasyonlar sıklaştırıldı. ‘Her gördüğü sakallıya dede diyenler gibi’ galiba şimdi de devletin resmi birimleri her uzun sakallı genci veya her peçeli hanımı Işid’ci zannetmeye başladı.

Özellikle Özbek aileler başta olmak üzere, Uygur ve Kafkasyalı ailelere yönelik baskılar, Işid bahanesiyle gözaltına almalar, sınır dışı etme gibi girişimler bu ülkeyi yönetenlerin söylem-


lerine hiçte yakışmıyor. Oysa Özbek, Uygur ve Kafkas ailelerin birçoğu -vefa borcu olarak15 Temmuz darbe gecesi sokaklara dökülenler arasındaydı. Kâfir, zalim, kalleş Rusya ve Çin’in, Çeçenistan’ın Rus kuklası ve münafık lideri Kadirov’un, İslam düşmanlığı tescillenmiş Kerimov ve halefinin yönettiği Özbekistan’ın; Türkiye’ye sığınan tüm muhacirleri “Işid’ci diyerek” kendilerine iade edilmelerini talep etmeleri tam bir kurnazlıktır. Bu mazlum muhacirlerin aileleriyle beraber geldikleri ülkelere iade edilmesi demek; işkence, tecavüz ve idam demektir. Bu mazlum muhacirlerin iade edilmesi onların başlarına gelecek zulme ortak olmaktır. Böyle bir tavır iktidarın kendi söylemleriyle çelişmesidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2012 yılında AK Parti milletvekilleri ve kurucular kurulu üyeleri genişletilmiş grup toplantısında Başbakan sıfatıyla şu konuşmayı yapmıştı: “1945 yılında 145 Azeri aydın Stalin zulmünden kaçıyor ve Türkiye’ye sığınıyor. Azeriler öz gardaşlarının yurduna gelip öz gardaşlarıyla kucaklaşıyor. Stalin bu mültecileri geri istiyor. CHP hükümeti, sınır karakoluna telgraf çekiyor ve bu Azeriler‘in iade edilmesi emrini veriyor. Sınır karakolu komutanı gözlerine inanamıyor. Azeriler, Türk askerlerinin ayaklarına kapanıyor. ‘Ne olur bizi siz öldürün ama onlara teslim etmeyin’ diyor. Azeriler’ i teslim ediyorlar. Sınırda, Türk askerlerinin gözü önünde Azeriler’i (makinalı tüfeklerle) infaz ediyorlar. Komutanın da olaydan sonra intihar ettiği söyleniyor. İşte CHP kendi kardeşine bile sırtını dönen, ölüme terk eden bir partidir. Bugün CHP Azerbaycan’a göğsünü gere gere gidemez.”

ze sığınan mazlum muhacir kardeşlerimizi İslam ve Müslüman düşmanı bu ülkelere geri göndermek, 1945 yılında CHP’nin yaptığı zulmün aynısı olmayacak mıdır’? Gerçekten Allah’tan korkan, Allah’ın huzurunda hesap vereceğine inanan yöneticiler böyle bir şey yapabilirler mi? Açık ve net olarak şunu ifade etmek isteriz ki; ‘bu mazlum Müslümanların teslim edilmesi halinde başlarına gelecek işkence, tecavüz ve katliamların baş sorumluları bu kararlara imza atan ve sesini çıkarmayan tüm yetkililerdir.’ Şu da çok iyi bilinmelidir ki; bu zulme ses çıkarmayan ve dolayısıyla böyle bir zulme ortak olan yöneticilerin; bu dünyada da ahirette de Allah, iki yakasını bir araya getirmez. Çünkü mazlumun duası zalimin nefesini keser. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyuruyor: “Ey Muaz! Mazlumun bedduasını almaktan sakın. Çünkü mazlumun bedduası ile Allah arasında perde yoktur” (Buhari – Müslim)

29

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Evet, konuşma kelimesi kelimesine tam da bu. Şimdi Allah için ve mazlum muhacirlerin hakkı için şu soruyu sormak zorundayız; ‘ülkemi-

Bu mazlum muhacirlerin aileleriyle beraber geldikleri ülkelere iade edilmesi demek; işkence, tecavüz ve idam demektir. Bu mazlum muhacirlerin iade edilmesi onların başlarına gelecek zulme ortak olmaktır. Böyle bir tavır iktidarın kendi söylemleriyle çelişmesidir.


Yabancı muhacirlere yönelik son zamanlarda artan baskı, tutuklama ve yurt dışı edilme girişimleri hususunda yetkilileri daha dikkatli olmaya, başka ülkelerin dolmuşuna gelmemeye, mazlum ahı almamaya davet ediyoruz. Mazlum muhacirlere karşı bırakın Ensar olmayı, NECAŞİ dahi olunamayacaksa ‘büyük Türkiye’ ‘Ümmetin umudu’ ‘Mazlumların sığınağı’ cümleleri, içi boş sloganlar olmaktan öteye gidebilir mi? Bizim İslami camianın yazar, çizer takımı ne ile meşgul? Niye bu hususlarda sesleri çıkmaz? Niye bu konuları gündem yaparak hükümeti yaptığı yanlışlıklar hususunda düzeltme görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar?

Bizim İslami camianın yazar, çizer takımı ne ile meşgul? Niye bu hususlarda sesleri çıkmaz? Niye bu konuları gündem yaparak hükümeti yaptığı yanlışlıklar hususunda düzeltme görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar? Bu yazar, çizer takımına göre; susmak, hataları görmezden gelmek dostluk mudur? Terazinin bir kefesinde İman, diğer kefesinde ulaşılan imkânlar(!) olunca; artık o kahrolası ‘imkânlar’ mı tercih olunur oldu?

Bu yazar, çizer takımına göre; susmak, hataları görmezden gelmek dostluk mudur? Terazinin bir kefesinde İman, diğer kefesinde ulaşılan imkânlar(!) olunca; artık o kahrolası ‘imkânlar’ mı tercih olunur oldu? Sizler üstad Abdurrahim Karakoç’un; Alnımız ak, yüzümüz ak, İslam olan olmaz korkak, Batıla batıl, Hakka Hak, Diyeceğiz suç olsa da” mısraları ile büyümediniz mi? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu ikazını hiç işitmediniz mi?: “Din kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygam-

Yine cumhurbaşkanı her defasında “kaderin üstünde bir kader var. Bilinsin ki bu ülke

MART 2017

mazlumların duası ile ayakta kalıyor” de-

30

berimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. (Buhârî, Tirmizî) Dostluk; deve kuşu gibi başını kuma gömmek

miyor mu? O halde bu duaları bedduaya çe-

değildir. Dostluk acıda olsa gerçekleri söyle-

virmek ahmaklık olmaz mı?

mektir.


İftira Ve Tahrifat Günahları Cübbesinin Boyunu Aşmış Bir Zat

Aişe radiyallahu anha rivayet ediyor: “Biz Rasû-

Allah’a, peygamberine ve Müslümanlara attığı

ramlıyken kervanlar bizim yanımızdan geçerdi.

iftiralar, cübbesinin boyunu çoktan aşan ve ifti-

Kervan bizim hizamıza geldiğinde cilbabımızı

ra günahına gırtlağına kadar gömülen, tahrifat-

yüzümüze sarkıtır, yanımızdan geçtiklerinde yü-

çı malum şahıs geçenlerde yine ortalığı karıştı-

zümüzü açardık” (Ebu Davud, İbn Mace)

racak seviyesiz bir konuşmaya imza attı.

lullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber ih-

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu-

İslami tesettürle ilgili saçmalıklarını ve Müs-

yurdu: “İhramlı olan kadın peçe takmasın ve el-

lümanlara yönelik iftiralarını burada tekrar et-

diven giymesin” (Buhari)

meye lüzum görmeden sadece cevaben diyelim ki; sakalı şerif’in uzun bırakılması da, saçların belli bir ölçüde uzatılması da Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem efendimizin sünnetlerindendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyurdu: “Bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın. Mecusilere muhalefet edin” (Müslim) “Berâ Radiyallahu anh anlatıyor; “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kadar güzel kimse görmedim. Kırmızı hırkasını giymiş, saçları omuzlarına yaklaşmıştı.” (İbn-i Mâce/ Neseî ) “(Ebû Talib’in kızı) Ümmü Hâni şöyle rivayet etti: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Mekke’ye dört gadiresi (örgüsü) olduğu halde girdi.” (İbn-i Mâce / Tirmizî ) “Ebû Katâde (Radiyallahu anh) anlatıyor: “ Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Benim omuzlarıma kadar dökülen (gür) saçlarım var, tarayıp tanzim edeyim mi? Allah Rasûlü; ‘Evet, Ona ikramda bulun’ dedi. Ravi der ki: “Ebû Katâde ‘Evet ona ikramda bulun’ sözü sebebiyle günde iki sefer saçlarını yağlardı.” (Nesai; zinet) İkinci olarak; müslüman hanımların peçe yapması da tesettür emri geldikten sonra başta Hz. Aişe radiyallahu anha annemiz olmak üzere bir çok sahabe hanımlarının yaptığı ve Rasûde mutlu olduğu bir tesettür şeklidir.

yan yani Hac veya Umre haricinde, bazı hanımların normal hayatlarında peçe takmış olduğu ve ellerini de eldivenle örtmüş olduğu gerçeğidir. İslam akidesi üzerinde yaptığı tahrifat ile Müslümanlar aleyhine yaptığı iftira günahlarının toplamı Cübbesinin boyunu çoktan geçmiş olan bu seviyesiz şahsın dediği gibi Müslüman hanımların peçe yapması; ne Işid’ci olduklarının ne de şucu, bucu olduklarının alâmetidir. Olsa olsa takva ehli Hz. Aişe annemizin, Hz. Fatıma annemizin, Hz. Sevde annemizin, Hz. Esma annemizin, Hz. Safiye annemizin, Hz. Zehra annemizin ve sahabe hanımlarının yoluna uymaktır. Bilmem ne(!) korkusuyla, Müslüman gençlerin uzun sakal ve saçlarına veya İslami tesettüre şucu, bucu kıyafeti diyecek kadar alçalarak iftira atmak ancak Allah’ın dinini tahrif ederek değiştirme cesaretini(!) kendinde bulan ve giydiği cübbeden, taktığı sarıktan utanmayanlara yakışır. Herkes kendi şanına yakışanı yapar, yapıyor da. Bid’at ehlinin şerrinden Allah’a sığınırız. Selam ve dua ile Allah’a emanet olunuz. Es Selamu Aleykum.

31

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

lullah sallallahu aleyhi vessellem efendimizin

Bu hadisten de anlaşıldığı üzere, ihramlı olma-


| Kur'an'ın Gölgesinde

| Zafer Mert

VERDİĞİN SENİNDİR! ‫الل‬ ‫" َمث َُل ا ّلَذٖي َن يُ ْن ِف ُقو َن اَ ْم َوالَ ُه ْم فٖى َس‬ ِ ّٰ ‫بٖيل‬ ِ ‫َك َمث َِل َح َّب ٍة اَ ْن َب َت ْت َس ْب َع َس َنا ِب َل فٖى ُك ِّل ُس ْن ُبلَ ٍة‬ ‫اس ٌع‬ ُ ّٰ ‫الل يُ َضا ِع ُف لِ َم ْن يَ َشا ُء َو‬ ُ ّٰ ‫ِمائَ ُة َح َّب ٍة َو‬ ِ ‫الل َو‬ " ‫َعلٖي ٌم‬

“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.”

MART 2017

(Bakara, 261)

32

İ

slâm tarihinin en büyük hizmet kurumlarından birisi Vakıf’tır. Genel bir ifadeyle insanın sahip olduğu bir mülkü, üzerinde hiçbir tasarruf hakkı kalmamak üzere, süresiz olarak hayırlı bir işe tahsis etmesi anlamına gelen vakıf, Müslümanların Dünya ve âhiret için en büyük yatırımlarından birisidir. Müslümanlar vakıf sayesinde hem dünyadaki işlerini rahat bir şekilde yerine getirme imkânına kavuşur hem de ahirette arkası kesilmeyen bir hayır kapısını açmış olurlar. Yardımlaşma dini olan İslâm, vakfı teşvik etmekle beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılamayı, insaniyete hizmeti ve toplumun refahını amaçlamıştır. İslâm’ın yeryüzüne yayılmaya başladığı günden beri dünyanın birçok tarafında zaman zaman yapılagelen vakıflar göz önüne getirile-


cek olursa, bu vakıfların insaniyete ne büyük bir hizmet verdiği ve Müslümanların ne kadar hayırsever olduğu açığa çıkar. Dünyada hiçbir milletin tarihinde, Müslümanların gösterdikleri bu yüksek insanlık eserinin bir benzerine tesadüf edilemez. Müslümanlar, yapmış oldukları bütün bu vakıflar ve hayırlı müesseseler ile sırf Allah Teâlâ’nın rızasını hedeflemişler ve insanların ihtiyaçlarını gidermeyi de kutsal bir vazife bilmişlerdir. Kazan kazan diye ifade edebileceğimiz vakıf hizmetlerinin faydasını saymakla bitirmek mümkün değildir. Medreselerden hastanelere, câmilerden kervansaraylara hatta hayvan bakımına tahsis edilen vakıflara kadar envai çeşit vakıflar bulunmaktadır ki bunların vesilesiyle birçok hizmetler yerine getirilmekte, ihtiyaçlar görülmektedir. İslam dinini vakıf medeniyeti haline getiren etken ise hiç şüphesiz hem Rabbimizin hem de Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Müslümanları hayra teşvik etmesi ve yönlendirmesidir. Her ne kadar vakıf kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmese de buna benzer eşanlamlı oldukları düşünülen “birr, iyilik, sadaka, ihsan ve hayır” gibi kelimeler dolaylı olarak vakıf manasını içermektedirler. Rabbimizin buyrukları bu manaları içermektedir: “Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz”. (1) “ Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (2) “İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın." (3)

“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış ve-

rişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.” (5) Vakıf sevabına ulaştıracak ameller yapmanın önemi hakkında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmaktadır: Ebu Hureyre’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsan ölünce kendisinden bütün amelleri kesilir. Ancak şu üç şeyde amel kesilmeyip devam eder: Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden sâlih evlat”.6 Bu hadisteki “sadaka-i cariye” cümlesi, akıcı ve devam edici sadaka

33

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

“Allah’a güzel bir borç vermek isteyen kimdir? Allah onu kat kat arttırır. Rızkı daraltan da, arttıran da O’dur. Dönüş O’nadır.” (4)

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (10) âyeti kerimesi de Müslümanları vakıf faaliyetlerine sevk eden en önemli etkenlerdendir. Bir Müslüman için bundan daha karlı bir ticaret mümkün değildir. Çünkü Allahu Teâlâ emaneten vermiş olduğu ve kulun zaten ebediyen elinde kalması mümkün olmayan bir malı yine kendisi satın alıyor ve karşılığında cennet nimetini ihsan ediyor. Öyleyse Müslümana düşen biraz feraset ve malı kendisine ihsan edenin yolunda kullanmasıdır.


Şuurlu ve bilinçli bir Müslüman için vakıf düşüncesini hayata geçirmek için çalışmamak bir yana, geç kalmak bile en büyük hatalardandır. Zira ömür çok kısa, son nefesimizi ne zaman vereceğimiz belli değil ama yapılması gereken işler çoktur. Şeytan, nefis ve aldatıcı dünya menfaatına kanmış insanların gevşekliği Müslümanları hayır işlerinden engellemektedir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder…” (13)

yolunda savaşan mücahitlere, esaretten kurtulmak isteyen kölelere, muhtaçlara, misafirlere, yolculara ve vakfedenin yakın akrabasına şartlı idi. Bununla beraber, vakfın idaresine tayin edilen kimsenin (mütevelli), vakfın aslına tecavüz etmeyerek yalnız gelirinden örfe göre yemesinde yahut dostuna yedirmesinde de günah yoktur. (7) Amr. b. Haris’den -ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kayınbiraderi, Cüveyriye binti Hans’in kardeşi idi- şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatı zamanında ne bir dirhem, ne bir dinar, ne bir köle (azad edilmemiş), ne de bir şey bıraktı. Yalnız beyaz dişi bir katırla harb silahını, bir de fakir yolculara vakfettiği Fedek ve Hayber’deki araziyi bıraktı”. (8) Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Sizden kim, bir yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın” buyurmuştur.” (9) Bu ve benzeri ayet ve hadisler, vakıf temelini oluşturan en kuvvetli amillerdendir.

manasınadır ki, bunun da en güzel örneği vakıftır. Âlim ve fakihlerimiz de böyle olduğuna hükmetmişlerdir. İbn-i Ömer radıyallahu anhu’den rivayet olunduğuna göre babası Hz. Ömer radıyallahu anhu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zaman-ı saadetinde semğ denilen öz malı bir hurmalığı vakfetmek isteyerek: “Ya Rasûlallah, ben, nazarımda en güzel ve kıymetli bir hurmalığa sahip bulunuyorum. Halis kazancım olan bu malımı vakfetmek istiyorum.” diye Resul-i Ekrem’den sormuş; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu hurmalığın aslını vakfet. Artık o, satılmaz, hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun mahsulü layık olanlara infak edilir, yedirilir.” buyurdu. Hz. Ömer de

MART 2017

bu malını o surette vakfetti. Bu sadakası, Allah

34

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (10) âyeti kerimesi de Müslümanları vakıf faaliyetlerine sevk eden en önemli etkenlerdendir. Bir Müslüman için bundan daha karlı bir ticaret mümkün değildir. Çünkü Allahu Teâlâ emaneten vermiş olduğu ve kulun zaten ebediyen elinde kalması mümkün olmayan bir malı yine kendisi satın alıyor ve karşılığında cennet nimetini ihsan ediyor. Öyleyse Müslümana düşen biraz feraset ve malı kendisine ihsan edenin yolunda kullanmasıdır. Allahu Teâlâ rahmetinin bir yansıması olarak, kullarını bu hususa şiddetle teşvik eder: “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de


(Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.” (11) Malın Allah yolunda kullanılmamasını ise Allahu Teâlâ bir vebal olarak zikretmektedir. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va’detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (12) Şuurlu ve bilinçli bir Müslüman için vakıf düşüncesini hayata geçirmek için çalışmamak bir yana, geç kalmak bile en büyük hatalardandır. Zira ömür çok kısa, son nefesimizi ne zaman vereceğimiz belli değil ama yapılması gereken işler çoktur. Şeytan, nefis ve aldatıcı dünya menfaatına kanmış insanların gevşekliği Müslümanları hayır işlerinden engellemektedir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder…” (13) Her Müslüman dünyalık hedeflerinin arasına Allah için inşa edilen bir vakıf, dernek, Kur’an kursu, mescit inşası vs. gibi bir sadaka-i cariyeyi koymalıdır. Hatta hedeflerinin başına koymalıdır. Çünkü bâki olacak olan Allah yolunda verdiklerimiz ve yaptıklarımızdır. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir ara: - “Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. Hz. Âişe: - “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını verdi.

- “(Desene) bir kürek kemiği hariç, hepsi duru-

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in nebevî sözünden de anlaşıldığı gibi bize kalan, verdiklerimizdir. Gerçek servetimiz ve malımız Allah yolunda harcayabildiklerimizdir. Tarihimiz bu şuurla dolu Müslümanlardan oluştuğu için İslam tarihi bir yönüyle de vakıflar tarihidir. Verdiğimizin bizim olabilmesi için iki hususa dikkat edilmesi gerekir. Birinci husus yardımı yapan kişiler yaptıkları yardımı minnet etmeden, başa kalkmadan yapmalıdırlar. Vakıf yardımları minnet etmeden yapılan yardımlar olmalıdır. Kur’an sadaka ve iyiliklerin “minnetsiz” bir usulle yapılmasını emreder. “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (15) Dikkat edilirse, iyiliklerin, “başa kakılarak” yapılması “Allah ve Ahirete inanmayan” bir kişinin fiili olarak geçer. İkinci husus ise vakıflar yardım yaparken kendilerini meşhur edecek, popüler yardım türlerini değil Allah rızası için ümmetin öncelikleri ve ihtiyaçlarına göre fonlarını ayarlamalıdır. Gaye vakfın veya derneğin tanıtımı değil ümmetin mağdur ve muhtaç bütün kesimlerine hizmet olmalıdır. Vakıf/dernek kurmak, vakıfta çalışmak kişi için çok büyük bir nimet olduğu gibi suiistimalde bulunmanın da çok büyük bir vebal olduğu unutulmamalıdır. Bir iş yerinde bile çalışırken hakkını vermeyen kimse nasıl ki kul hakkına girip hata ederse, Allah yolunda çalışan bir Müslüman veya vakıf/dernek görevlileri eğer görevlerini hakkıyla yapmazlarsa sevap bir

35

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Bunun üzerine Hz. Peygamber:

yor!” buyurdu. (14)


yana vebale girecekleri kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu görevlere talip olanların çok dikkatli

Her Müslüman dünyalık hedeflerinin arasına Allah için inşa edilen bir vakıf, dernek, Kur’an kursu, mescit inşası vs. gibi bir sadaka-i cariyeyi koymalıdır. Hatta hedeflerinin başına koymalıdır. Çünkü bâki olacak olan Allah yolunda verdiklerimiz ve yaptıklarımızdır. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir ara: - “Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu. Hz. Âişe: - “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: - “(Desene) bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” buyurdu. (14)

MART 2017

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in nebevi sözünden de anlaşıldığı gibi bize kalan, verdiklerimizdir. Gerçek servetimiz ve malımız Allah yolunda harcayabildiklerimizdir. Tarihimiz bu şuurla dolu Müslümanlardan oluştuğu için İslam tarihi bir yönüyle de vakıflar tarihidir.

36

olması, yerine getirememe endişeleri varsa en baştan üstlenmemeleri daha hayırlıdır. Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki vakıf/ dernek çalışanlarının verdiği aldığından çok olmalıdır. Çünkü herkes gibi burada görev yapanlarda da rızkını bu müesseselerden kazanmaktadır. Aldığı verdiğinden çok veya verdiği aldığından az ise sadece bir işçidir, hayır kapası kendisine açılmamıştır velev ki vakfın en önemli sorumlusu olsun. Ne mutlu o kimselere ki Allah’ın kendilerine verdiği her türlü nimetlerin şükrünü eda ile ihtiyaçtan fazlasını hayır yollarına sarf ederler. Kâmil odur ki, koya her yerde bir eser, Eseri olmayanın yerinde yeller eser. (16) Rabbim cümlemizi arkasında sadaka-i câriye olacak ilim talebeleri, sâlih evlatlar, vakıflar, dernekler, mescitler … bırakan sâlih kullarından eylesin. Bizi dinine hizmet ve muhabbetle şereflendirsin. Amellerimizi makbul, hatalarımızı mağfur eylesin.

-----------------------1. 22/Hac,77. 2. 3/Al-i İmran, 92. 3. 5/Mâide, 2. 4. 57/Hadid, 11. 5. 2/Bakara, 254. 6. Müslim, Vasiyye 14; Ebu Davud, Vesaya 14; Tirmizi, Ahkam 36; Nesai, Vesaya 8; Ahmed b. Hanbel, Il, 372. 7. Buhari, Hars 14, Vesaya 22. 8. Buhari, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Megazi 83; Nesai, İhbas 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 279. 9. Buharî, Zekât 10, 9, Menâkıb 25, Edeb 34, Rikâk 49, 51, Tevhîd 24, 36; Müslim, Zekât 66-67, (1016); Nesâî, 63, (5, 74-75). 10. 9/Tevbe, 111. 11. 57/Hadid, 7. 12. 57/Hadid, 10. 13. 2/Bakara, 268. 14. Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 35. 15. 2/Bakara, 264. 16. Hadimî.


| Nebevi Aile

| Nebevi Aile

Halime Yılmaz |

İSLÂM'DA ÇOCUKLARI CEZALANDIRMA VE DÖVME “Ceza pedagojik bir mecburiyettir.”

İ

slam'a göre çocuk eğitiminde ve terbiyesinde yumuşaklık, merhamet, adalet ve şefkat

Çocuk anne karnına düşer düşmez, anne baba-

gibi olumlu duyguları ön plana çıkararak ço-

anne babanın hayatının sonuna kadar devam

cuğa yaklaşmak esastır. İbni Ömer radıyalla-

edecektir. Kimi zaman onları büyütürken, kimi

hu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu

zaman onları kötülüklerden, yanlışlardan ko-

aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her ağacın

rumaya çalışırken, kimi zaman da onlara doğ-

bir meyvesi vardır. Kalbin meyvesi de çocuktur.

ruyu eğriyi öğretip İslam ile terbiye etmeye

Çocuğuna merhamet etmeyene Allah merhamet

çabalarken, kimi zaman da çevrenin bu konu-

etmez. Allah’a yemin ederim ki cennete ancak

daki hatalı tutumlarını tolere ederken ebeveyn

merhametli olanlar girer. Ashab: “Ya Rasûlal-

olarak muhtelif zorluk ve imtihanlardan ge-

lah! Hepimiz merhametliyiz.” deyince Rasû-

çiyoruz ve evlatlarımız hayatta olduğu sürece

lullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu-

böyle imtihanlardan geçmeye devam edeceğiz.

yurdu: “Sizden birinizin merhameti (sadece)

Çocuklarımız için verdiğimiz bu zorlu müca-

arkadaşına değil, aksine tüm insanlara merha-

delede bir sorun bitecek, diğeri başlayacak. Ni-

metli olmasıdır.” (Bezzar)

hayetinde büyütülüp terbiye edilmeye çalışılan

nın onunla imtihanı başlayacak ve bu durum

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

37


Nihayet o, günahsız ve hatasız olarak Allah’a kavuşur.” (Tirmizi, Zühd-57)

Çocuklarımızı güzel dinimiz İslam'ın güzel ahlakıyla süsleyip donatmak istiyorsak öncelikle onlar için iyi birer model ve yapmacıklıktan uzak bir örneklik sergilemeliyiz. Çünkü çocuklar tertemiz fıtratlarından olsa gerek, yapmacıklığı hemen sezer ve ondan etkilenmezler.

bir insandır; yetiştirilmesi insan kadar zor ve tüm emeklerine rağmen neticede hedefine ulaşıp ulaşmaman meçhul ve meşakkatli olmayan başka bir varlık değil... Dolayısıyla dünyanın en zor işi anne baba olmaktır, güzel birer anne baba olabilmek, ardında güzel izler bırakmak demektir. Ama bunun için öncelikle tüm zorlukları göze almak, bu konuda bilinçli olmak ve bu süreçte çekilen tüm sıkıntıların ebeveynlerin günahlarını dökmeye vesile olduğunu aklımızın bir köşesine kazımak gerekir ki; önümüzü görebilelim ve olanlara daha pozitif yaklaşıp herkesin-kendimiz de dahil- işini kolaylaştırabilelim. Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

MART 2017

“Mü’min erkek ve Mü’min kadının kendinde, çocuğunda ve malında bela ve musibet eksik olmaz.

38

Evvela çocuklara yaklaşımımızın önceliği daima olumlu ve destekleyici tutumlar olmalıdır. İslam’ın da tavsiye ve direktiflerinin bu yönde olduğunu belirtmek isterim. Aşağıdaki maddelerde kısaca bu tutumların bazılarından bahsettim: 1- Çocuklarımızı güzel dinimiz İslam'ın güzel ahlakıyla süsleyip donatmak istiyorsak öncelikle onlar için iyi birer model ve yapmacıklıktan uzak bir örneklik sergilemeliyiz. Çünkü çocuklar tertemiz fıtratlarından olsa gerek, yapmacıklığı hemen sezer ve ondan etkilenmezler. Ayrıca kuvvetli bir iman ve sağlam bir akideye sahip, güzel ahlaklı bir birey yetiştirmek için bilgi, çaba, istek vb. gereken tüm donanıma sahip olmalıyız. Tabi ki tüm bunlarla beraber çocuklarımızın her daim hayrına güzel temenni ve dualarda bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Ki belki de yavrumuzun hayat boyunca en büyük ihtiyaçlarından biri de budur. Üstelik bu çocuk eğitiminde Peygamberî bir metottur. Sabit radıyallahu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ensarı ziyaret ederdi. Onların çocuklarına selam verir, başlarını sıvazlar, onlara hayır ve bereket niyazında bulunurdu. 2- Çocuklar yapı itibarıyla neşe ve ferahı severler. Yetişkinleri hep güler yüzlü görmek isterler. Bu yüzden çocukları sevindirmek ve onlara güler yüz ile yaklaşmak onları derinden etkiler. Ayrıca bu, çocuğa psikolojik bir rahatlık ve canlılık sağladığı gibi, onu söyleneni kabul etmeye hazır hale getirir. (1) 3- Çocuklara yapılan ikram da onlar üzerinde büyük bir tesir bırakacaktır. Nitekim İbni Abbas radıyallahu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Çocuklara ikramda bulununuz, onları güzel terbiye ediniz.” (2) Dikkat ediniz! Hadis-i şerifte


önce ikram, sonra terbiye zikredilmiştir. Bu da ikramın çocuklar üzerindeki tesirini yeterince açıklar niteliktedir sanırım. 4- İslam çocuğa gereken değeri vermiş, onun yetiştirilmesini beşer olan hiç bir kişinin -hatta anne babanın bile- eline bırakmamış ve ona karşı olan her bir davranışına müdahale etmiştir. Öyle ki birçok anne babanın “çocuktur canım, ne anlar” deyip evlatlarını kandırdığı ve onlara verdiği sözleri önemsemez bir tavırla unuttuğu maalesef hepimizin şahit olduğu apaçık bir hakikattir. Buna mukabil Nebevi sünnet bu tür davranışları da hoş karşılamaz, zannedildiği gibi görmezden gelmez ve bir yetişkine yapılmış gibi kabul ve muamele eder. Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bir çocuğa ‘Buraya gel sana bir şey vereceğim’ der de sonra vermezse bir yalan (günahı) yazılır.” (3) 5- İslam çocuklara merhametli muamele etmeyi emretmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Hasan’ı öpünce Akra bin Habis “Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim.” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Merhamet edilmeyene merhamet edilmez.” buyurdu.

Çocuklar ihmal yüzünden edindikleri kötü huy ve alışkanlıkların yerini ıslah yoluyla, güzel ahlak ve iyi davranışlara bırakabilirler. Tarih boyunca tecrübeler bunu göstermiştir. Bundan dolayı anne babalar, küçük çocukların eğitimine önem vermeli, gerektiğinde cezalandırmalı, ilerde gençlik yıllarında doğacak telafisi güç olan zaaflara ve yaralara meydan vermemelidir. (6)

kıymetini bilir. Güzel ahlak, itaat ve bağlılığın kaçınılmaz olduğunu fark eder. (5) Ceza çok kapsamlı, çok çeşitli konuları akla getiren bir kavram olduğundan dolayı şu sorular

6- Çocuklarımıza iyilik ve itaat konusunda yardımcı olmalıyız. Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyuruyor: “İyilik yapması için çocuklarınıza yardım edin. Dileyen kimse (yardımcı olmak suretiyle) çocuğundan isyan duygusunu çıkarabilir. (4)

akla gelmektedir: “Çocuklara verilebilecek ce-

Bu saydıklarımız gerek fikri, gerekse psikolojik manada çocuk terbiyesinde nebevi eğitim yollarıdır. Söz konusu yolların fayda vermemesi durumunda bu demektir ki cezalandırmak suretiyle çocuğun düzeltilmeye ihtiyacı vardır. Böylece o işin şaka değil, ciddi olduğunu anlar ve cezanın acısını tadar. Buna bağlı olarak ta anne babanın gösterdiği merhamet ve şefkatin

eylem değil, pedagojik amaçlı bir harekettir.”

zanın amacı ve şekli nedir? Cezada dövmenin yeri var mıdır? Varsa dövmenin yaşı, ölçüsü ve aleti ne olmalıdır?” Şimdi bu soruların cevaplarını tek tek öğrenelim. “Ceza çocuktan intikam almaya yönelik bir

Çocuk yapı itibariyle yumuşak ve yönlendirmeye çok müsaittir. Ama verilmek istenen edep ve terbiyeyi hemen kabul eden çocuklar olduğu gibi, etmeyenler de vardır. Derslerini lanarak yapanlar da vardır.

39

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

içlerinden gelerek yapanlar olduğu gibi, azar-


Çocuklar ihmal yüzünden edindikleri kötü huy ve alışkanlıkların yerini ıslah yoluyla, güzel ahlak ve iyi davranışlara bırakabilirler. Tarih boyunca tecrübeler bunu göstermiştir. Bundan dolayı anne babalar, küçük çocukların eğitimine önem vermeli, gerektiğinde cezalandırmalı, ilerde gençlik yıllarında doğacak telafisi güç olan zaaflara ve yaralara meydan vermemelidir. (6)

Çocuklar ihmal yüzünden edindikleri kötü huy ve alışkanlıkların yerini ıslah yoluyla, güzel ahlak ve iyi davranışlara bırakabilirler. Tarih boyunca tecrübeler bunu göstermiştir. Bundan dolayı anne babalar, küçük çocukların eğitimine önem vermeli, gerektiğinde cezalandırmalı, ilerde gençlik yıllarında doğacak telafisi güç olan zaaflara ve yaralara meydan vermemelidir. (6)

Sakin, akıllı çocukların eğitimleri ne kadar kolaysa, aksi ve yaramaz olan çocukların eğitimi de bir o kadar zordur. Ama ne olursa olsun gelecekte: “Biz hata ettik. Ağaç, yaşken eğilirdi. Keşke ıslah imkânımızın olduğu zamanlarda vazifemizi hakkıyla yapsaydık” diyerek pişman olmamak için çocukları uslandırmak ve disipline etmek için psikolojilerine zarar vermeden korkutmalı ve yerine göre dövmelidir. Ama tabi İslam bunun için bazı şartlar getirmiştir. “Yerine göre cezalandırma, çocukların huy ve gidişatını düzeltmek için başvurulması gereken bir yöntemdir.” Çocuk hata yaptığında bakılmalıdır. Yaptığı hata bilgisizliğinden veya o konudaki pratiğinin az olmasından kaynaklanıyor ise o zaman çocuk cezalandırılmaz. Ancak çocuk yaptığının hata olduğunu biliyor ve daha önceden bu konuda yeterince uygulamada bulunduğu halde, inadından dolayı o hatayı yapıyor ve yanlışında ısrar ediyorsa o zaman sadece onu terbiye etmek amacıyla ceza devreye girmelidir. Kuşkusuz hatayı temelden kaldırmak eğitimde büyük bir başarı sayılır. Çocukta herhangi bir hatanın mahiyetini araştırdığımızda onun temelinde şu üç sebep vardır: a-) Düşünce planında görürüz. Çünkü çocuk o işte sağlam bir fikre sahip değildir. Bu yüzden yanılır. b-) Uygulama planında görürüz. Çünkü çocuk o işin acemisidir. Bundan dolayın yanlış yapar. c-) Çocuğun inatçı yapısıdır ve buna bağlı olarak da hata da ısrar eder. (7)

1- Çocuğun hatası düşünce planındaysa önce onu düzeltmek gerekir

MART 2017

Hatanın temelini tespit etmek onu ortadan kaldırmayı büyük oranda kolaylaştıracaktır. Düşünce planındaki hatalar düzeltirken peygambervari düşünüp, öylece hareket etmeliyiz. O sallallahu

40


aleyhi ve sellem bunu yaparken insan fıtratına hoş gelen çeşitli usuller tatbik eder, yumuşaklıkla muamele ederdi.

Peki, küçük çocukların inatla ve ısrarla yaptık-

Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayete göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Hasan sadaka hurmasından alıp ağzına atınca ona: “Det, det! Onu at, bizim sadaka yemediğimizi bilmiyor musun?” buyurdu. (8)

lerden mahrum etmek ikna edici olabilir. Ama

ları hatalardan vazgeçirmek için nasıl bir ceza uygulanabilir? Bu durumda çocukları bazı şeykısıtlayacağımız şeyler kesinlikle yemek ve içmek, eğitim gibi asli ve zorunlu ihtiyaçlardan olmamalıdır. Ne olursa olsun böyle bir şeye hakkımız yoktur. Mesela sevdiği bir oyuncağından veya arada bir alınan abur-cubur gibi

2- Çocuğun hatası uygulama planındaki eksikliğinden kaynaklanıyorsa ona pratikte göstererek yanlışını düzeltmeliyiz

şeylerden bir süre, hatasını anlayana kadar

Uygulama planında çocuğun daha önceden bilmediği bir iş yaparken hataya düşmesi gayet doğaldır. Yaptığı bu tür hatalardan dolayı hemen cezalandırılırsa, bu zulüm ve insafsızlık olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle durumlarda hemen o çocuğa o işin pratiğini anlatır, bizzat kendisi o işe koyulur ve çocuğa nasıl yapılacağını gösterirdi.

Çocuğu Cezalandırmada Tedricilik

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün koyun derisi yüzmekte olan bir çocuğa rastladı. Çocuk işi güzel yapamıyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Biraz kenara çekil de göstereyim.’ buyurdu. Sonra elini koltuk altına kadar görünmeyecek şekilde deri ile et arasına soktu. Sonra da gitti...” (9)

3- Çocuğun hatası eğer inadından kaynaklanıyorsa o zaman ceza devreye girer

alan diğer bazı yöntemler de vardır.

Yapılan tüm uyarılara rağmen düşünce ve uygulama planında çocuk, yanlışlarını düzeltmez ve bu hususta ısrar ederse artık uslanması için cezayı hak etmiş demektir. Cezalandırma sırayla şöyledir:

A) Çocuğun Sopayı Görmesi Ve Ondan Korkması Burada çocuğa sopa ile vurmak kastedilmemiştir. Sadece sopanın gösterilmesi söz konusudur. Bir çocuk, sadece sopayı görmekle hemen yaptığı yaramazlıktan vazgeçer. İbni Abbas radıyallahu anh’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sopayı aile fertlerinin göreceği yere asın. Çünkü böyle yapmak onlar için bir ıslah ve te’dip vasıtasıdır." (suç işlemekten caydırır.) (11)

B) Kulak Çekmek Bu, çocuğa uygulanacak olan ilk bedensel ceza aşamasıdır. Abdullah bin Büsr anlatıyor: “Anam bir salkım üzümle beni Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e göndermişti. Ben de onu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e götürmeden önce biraz yedim. Nihayet onu götürünce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kulağımı tuttu ve: “Ey hilekâr!” dedi. (12)

41

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Bilhassa küçük yaştaki çocukları döverek cezalandırmak doğru olmaz. Bu, bir fayda sağlamayacağı gibi çocuğu sindirmekten ve bize karşı bilenmesinden başka bir işe yaramaz. Üstelik küçük çocukların bedenleri narin ve çok hassas olduğundan dolayı vücutlarında kalıcı bir hasar bırakmaya sebep olabilir. Hiç bir anne baba böyle bir şeye razı olmaz. Öyleyse bundan uzak durmak gerekir. Ayrıca peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu buyruğu unutulmamalıdır: “Henüz tıfıl olan çocuklarınızı dövmeyin.” (10)

mahrum edebiliriz. Bunun dışında aşağıda yer


Dolayısıyla en büyük eğitimci Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kadar önemli olmayan diğer işlerde, ihmali yüzünden bir çocuğun dövülmesine asla izin vermeyeceği açıktır. 10 yaşından önce ise saydığımız ıslah yöntem-

İsmail bin Süddi diyor ki: Ahmed bin Hanbel'e namazdan dolayı çocuğun darp edileceği yaşı sordum. O: "On yaşına vardığı zaman" cevabını verdi ve devam etti: "Ama yetim çocuğa hafif vurulur."

leri (sopa gösterme ve kulak çekme) çocuk üzerinde büyük bir dikkat, yumuşaklık, sabır ve teenni ile tatbik edilmelidir. İsmail bin Süddi diyor ki: Ahmed bin Hanbel'e namazdan dolayı çocuğun darp edileceği yaşı sordum. O: «On yaşına vardığı zaman» cevabını verdi ve devam etti: «Ama yetim çocuğa hafif vurulur.» Bu yüzden anne babalar ve eğitimciler, çocuğun hareket ve davranışlarını tedavi ederken iyi düşünüp taşınmak durumundadırlar. Akli ve fiziki gelişim safhasında çocuğun çok dövül-

Darbetmenin (Vurmanın) Kuralları Sopanın gösterilmesi ve kulağın çekilmesi fayda vermez de çocuk inat ve aksiliğini sürdürecek olursa, artık üçüncü aşamada bir ıslah yöntemi olarak darp gündeme gelir. Ama darbın bir takım kuralları vardır. Anne babanın istediği şekilde çocuğunu dövme hakkı yoktur.

1-) Darp 10 Yaşından İtibaren Başlar Yani 10 yaşından küçük çocuklara vurulmaz. Ama on yaşından sonra itaatsizlik ve yanlışa devam eden çocuk, sadece ıslah etmek için darp kurallarına riayet edilerek dövülebilir. Bunun sınırını da İslam belirler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Yedi yaşında iken çocuklarınıza namaz kılmalarını emrediniz. On yaşında iken kılmadıkları takdirde onları dövün(yaptırım uygulayın).” (13)

MART 2017

Bu hadiste çocuğu dövmenin gerekçesi ilk hesaba çekileceği namazı ihmal etmesidir. Peygamberimiz on yaşından önce namaz kılmayan bir çocuğun darp edilmesine izin vermemektedir.

42

mesi, bazen bir organını sakat edebilir, bazen de fikri ve ruhi bir takım anormalliklere sebep olabilir. Bu noktada şunu söylemek mümkündür; Islah ve te’dip için çocuk dövmek, yemeğe atılan tuza benzer. Nasıl ki ölçülü atılan tuz, yemeğin tadını değiştiriyor ve ona lezzet veriyorsa, çocuğu faydalı olacak şekilde biraz dövmek de eğitimde istenen bir husustur. Çünkü dövmek, intikam almaya yönelik bir eylem değil, pedagojik amaçlı bir harekettir. (14) On yaşında namaz için dövmenin emredildiği hadis göstermektedir ki; dövme işinde sükûnetin, iyice düşünmenin ve bunu mümkün olduğunca azaltmanın gereğini ortaya koymaktadır.

2-) Vurmanın Azami Sayısı Ondur Şartlar ne olursa olsun, eğitim amaçlı dövmede vurmanın sayısı onu geçemez. Çünkü Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(Nasslarla belirlenmiş) had cezaları hariç ondan fazla sopa vurulmaz.” (15)


Kullanılan sopanın nitelikleri: İslam hukukçularından Şemsuddin el-İlbani, çocukların cezalandırılmasında kullanılacak sopanın nitelikleri konusunda şöyle der: Ceza için kullanılacak değnekte şu özellikler olmalıdır:

El-Kabısi gibi eğitimciler özellikle çocuk hata

- Orta büyüklükte olmalıdır.

halinde istiğfar edilmeli ve tekrar aynı duruma

- Ne çok yaş, ne de çok kuru olmalıdır. - Vurma aleti için muayyen bir tür yoktur. Kamçı, değnek, pabuç veya bükülüp sertleştirilen bir bez parçası olabilir.

yapınca ‘hayvan, eşek’ gibi sözler söylemeden, ölçülü bir şekilde serzenişte bulunmakla yetinmeyi ve öfkeden uzaklaşmayı tavsiye etmektedir. Çocuğa kızarken çirkin sözler söylenmesi düşmekten uzak durulmalıdır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem öfkeliyken hâkimin karar vermesini yasaklamıştır.

4) “Allah” Diyen Çocuğa Vurulmaz

Vurma usulü: Vurma işinin orta şiddette; ne ağır ne de hafif olması gerekir. Fakihler, dövme şeklinin şiddetli olmaması gerektiği konusunda hem fikirdirler. El-İlbani çocuğu döverken dikkat edilmesi gereken hususları şöyle sıralar:

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’dan rivaye-

- Tek bir noktaya vurulmamalı, tüm bedene dağıtılmalıdır.

Çocuk Allah dediği halde dövmeye devam et-

- İki vuruş arasında, öncekinin acısı hafifleyecek kadar bir zaman olmalıdır. - Fazla acısın diye tam bir kuvvetle vurmak için kol alabildiğince kaldırılmamalıdır. Bu ölçüler, uygulanan dayak cezasının verimini artırmak ve eğitim kalitesini yükseltmek suretiyle çocuğun her bakımdan zirveye ulaşabilmesi için ortaya konmuştur. Vurma yeri: Vücudun belli bir yerine vurulmaması, tüm bedene dağıtılması gerekir. Yüz, mahrem yerler ve Hanefilere göre baş bundan istisna edilmiştir. Bu uzuvlara vurulması yasaktır. Çocuğun başına ve yüzüne vurmaktan kaçınılmalıdır. Bazen bu beyni tahrip edebilir, bazen de gözü çıkarabilir veya çirkin bir iz bırakabilir. Bundan sakınmak gerekir. Ayaklara veya ellere vurmak en isabetli yoldur.

3) Öfke Anında Çocuğa Vurulmaz

şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz hizmetçisini dövdüğü zaman o, Allah’ı anarsa derhal vurmayı bıraksın.” (16) mek bir zulüm sayılır. Çocuk bazen bu durumu kullanabilir ve aynı suçu tekrar işleyebilir. Bu noktada yapılacak şey Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine teslim olmaktır. Çünkü bu her şeyden daha mühimdir. (17)

-----------------------1. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları 2. İbni Mace, Edeb 3. Ahmed b. Hanbel, 2/452 4. Taberani 5. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları 6. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları 7. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları 8. Buhari ve Müslim 9. Ebu Davud, Taharet 10. Deylemi 11. Taberani 12. Nevevi, Ezkar 13. Ebu Davud 14. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları 15. Buhari 16. Tirmizi 17. Peygamber’in Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Muhammed Nur Suveyd, Uysal Yayınları

43

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Öfkenin alameti çirkin sözler söylemek ve çocuğu kötü bir şekilde nitelemektir. İnsan öfkelenince ne dediğini ve ne yaptığını bilmez.

te göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem


| Davet ve Cihad Önderleri

| Cihan Malay

Asrının Allâmesi: Ebu’l Ferec Abdurrahmân

İbnü’l Cevzî (rahimehullah) (1117-1200)

“Ben kitap okumaya doymam. Görmediğim bir kitap elime geçince bir hazine bulmuş gibi olurum. Yirmi bin kitap okudum desem okuduğum daha çoktur. Hala okuyorum. Şu kitaplarda, kitap okumayanların bilemeyeceği neler öğrendim.”

Doğumu Ebu’l Ferec künyeli tefsir, hadis ve tarih âlimi Abdurrahmân İbnü’l Cevzî rahimehullah, büyük dedesi Câfer el-Cevzî’ye ait “el-Cevzî” lakabından dolayı İbnü’l Cevzî diye meşhur oldu. Cevze, Basra’nın bir mahallesi ya da Dicle kenarında bulunan bir yerin adıdır. İbnü’l-Cevzi’nin dedesi, söz konusu yerde ikamet ettiği

MART 2017

İslam tarihçileri soyunun Hz. Ebubekir’e radiyallahu anh dayandığını söyler.

için ona el-Cevzî denilmiştir.

İlmi Şahsiyeti

İbnü’l Cevzî’nin doğum tarihi ihtilaflıdır. 1114

İbnü’l Cevzî, beş yaşına gelince halası tarafından Ebü'l-Fadl bin Nâsır Mescidi›ne götü-

diyenler olduğu gibi 1116, 1117 diyenlerde

44

vardır. Kendisi bir yazısında şöyle demiştir: “Doğum tarihimi araştırmadım. Ancak, babam 1120 (h.514) senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu sözlerinden onun 1117 yılında doğduğu söylenmiştir.


rülmüş ve küçük yaşta Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemiştir. Kendisi o günlerini şöyle anlatır: “Hocam Nâsır, beni küçüklüğümde birçok âlime götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hallerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın her birinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksen yediydi.” Bu günlerinden diğer bir sahnesini Türkçe’ye çevrilen “Hatırlı Satırlar” adıyla kazandırılan “Saydu’l Hatır” eserinde şöyle anlatır: “Küçüklüğümde yanıma bir parça kuru ekmek alır, hadis öğrenmek için yola çıkardım. İş Nehri kenarına gelince oturur, bir lokma ekmek yiyebilmek için üzerinde su içmek mecburiyetinde kalırdım. Bütün istek ve emelim, ilim tahsilime engel olabilecek herhangi bir engelin hayatıma hâkim olmaması ve bundan daha lezzetli ve zevk verici bir şeyin bana tesir etmemesiydi.” Âlimlerden farklı dallarda ilimler okuyan İbnü’l Cevzî, daha sonra öğrendiklerini insanlara aktarmak için çeşitli medreselerde dersler vermeye başladı. Bir günde farklı ilimlerden on dört ders verdiği olur ve medresede ders verdiği zamanlarda ilminin büyüklüğü ve anlatımdaki etkileyiciliğinden insanlar medresenin kapısında birikirdi. Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin vaaz meclisinde en az on beş bin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu.” İbni Neccâr, İbnü’l Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır.”

en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla vaaz dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbnü’l Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için bana şu şiiri söyledi: “Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan, Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin, Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın, Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?” İbnü’l Cevzî, yaşadığı dönemde çeşitli sapık fırkaların fikirlerine karşı da mücadele etmiş, eserleri ve vaazlar yoluyla da toplumu bu hususlarda bilinçlendirmeyi hiç bir zaman ihmal etmemiştir. Özellikle de dönemin nübüvveti inkâr eden tâifelerine karşı sünneti savunmasından dolayı kendisine “Hâfızü’l-Irâk ve nâsırü’s-sünne” denilmiştir. Oğlu Yusuf’a söylediği şu sözleri de onun sünnete olan bağlılığını ortaya koyan duruma bir örnektir:

45

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Onun vaazlarındaki etkileyiciliği Hâfız İbnü’d-Debîsi, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde şöyle anlatır: “Vaazlarında ince ibâreler, yüksek işaretler, derin manalar vardı. Söz söyleme bakımından, o zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili

“Küçüklüğümde yanıma bir parça kuru ekmek alır, hadis öğrenmek için yola çıkardım. İş Nehri kenarına gelince oturur, bir lokma ekmek yiyebilmek için üzerinde su içmek mecburiyetinde kalırdım. Bütün istek ve emelim, ilim tahsilime engel olabilecek herhangi bir engelin hayatıma hâkim olmaması ve bundan daha lezzetli ve zevk verici bir şeyin bana tesir etmemesiydi.”


sıkça yer vermiş, bunları düzeltmenin çarelerine de değinmiştir. Manevi hastalıkların tedavisinde izlenilmesi gereken yol hakkında şöyle

Onun daha öğrenciyken yirmi binden fazla kitap incelediği ve daha önce görmediği bir kitabı bulunca, sanki bir define bulmuşçasına sevindiği söylenmiştir.

demiştir: “Dünyadan uzak olduğunu göster-

İlimlerdeki çeşitliliği ile yazdıkları arasında bir oranlama yapıldığında günde 4 forma, bir senede elli veya altmış cilt kitap yazmıştır. Ona “asrının allâmesi” denilmesi de ilimlerdeki üstünlüğünü ifade eden bir sözdür.

ve güzel kokular sürünürdü.” Burada her şey

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemi, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, iki bin cilt kitap yazdım. Elimde yüz bin kişi tövbe etti. Yirmi binden fazla Yahudi ve Hıristiyan elimde Müslüman oldu.”

saklamadığını bildirmiştir.

mek için eski bir elbise ile dolaşan, saçını ve sakalını düzeltmeyen bir takım insanlar var. Hâlbuki böyle yapmak Hz. Peygamber ve ashabının yolu değildir. O sallallahu aleyhi vesellem, aynaya bakarak saçını güzelce tarar, yağlar de olduğu gibi bu hususta izlenilmesi gereken metodun nebevî metod olması gerektiğini söylemiştir. Böyle yanlış davranışlarda bulunmanın en temel sebebinin ilimden uzaklaşmaktan kaynaklandığını, İslam’ın bu hususlarda belirlediği metodun dünyadaki haram şeylerden sakınmak olduğunu ve kesinlikle helalleri ya-

O, yedi günde bir Kur’ân’ı hatmederdi. Eserlerinin bir kısmı da zaten Kur’ân ilimleri üzerine olmuştur. O, vaaz kürsüsünde Kur’ân’ı baştan sona kadar tefsir eden ilk âlim, müfessirdir. Ona göre Kur’an hakkında bilinmesi gereken şey, onun benzerini yapmaktan insanları âciz bırakan Allah kelâmı, Hz. Peygamber’in mucizesi ve insanları hidayete sevkeden bir kitap olduğudur. Zamanı değerlendirme hususunda örnek bir

“Ey oğlum Yusuf! Tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona

çıkmazdı.

net-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan,

Onun daha öğrenciyken yirmi binden fazla

ona da selâm gönder. Zirâ Ehl-i Sünnet ve’l

kitap incelediği ve daha önce görmediği bir

Cemaat’ten az kimse kaldı. İnsanın saadeti, bir

kitabı bulunca, sanki bir define bulmuşçasına

ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına

sevindiği söylenmiştir.

bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

MART 2017

vaaz vermek hâriç zorunlu olmadıkça evinden

selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sün-

bağlıdır. Eyyub es-Sahtiyâni: “Ehl-i sünnetten

46

hayat sürdüren İbnü’l Cevzî, cuma namazı ile

İlimlerdeki çeşitliliği ile yazdıkları arasında bir oranlama yapıldığında günde 4 forma

, bir

(1)

senede elli veya altmış cilt kitap yazmıştır. Ona

Toplumda bulunan manevi hastalıklar ve ah-

“asrının allâmesi” denilmesi de ilimlerdeki üs-

lâki bozulmalara da eserlerinde ve vaazlarında

tünlüğünü ifade eden bir sözdür.


Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemi, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, iki bin cilt kitap yazdım. Elimde yüz bin kişi tövbe etti. Yirmi binden fazla Yahudi ve Hıristiyan elimde Müslüman oldu.”

Onun yazmaya olan düşkünlüğünü kendisi şöyle ifade eder: “Bazı şeyleri incelerken aklına düşünceler gelir, sonra onlara sırt çevirirsin yok olup, unutulup giderler. Akla gelenlerin unutulmaması için kaydedilmesi gerekiyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İlmi yazıyla kayıt altına alınız.” (2) Kaç kez aklıma bir şey gelmişken onu kaydetmediğim için kaybolup gitmiş ve ben de ona üzülmüşümdür. Ben bu kitabı (Hatırlı Satırlar), aklıma gelen düşünceleri avlayıp kayda geçirmek için yazdım…” (3)

Talebeleri Onun en meşhur talebelerinden biri İmam Suyûti’dir. İmam Suyûti (rahimehullah), eserlerinde hocasından çokça alıntıda bulunmuştur.

Hapis Hayatı İslam uğruna gayretleri bulunan ve bu gayreti ile diğer insanları etkileyen kimselerden birileri mutlaka tarih boyunca rahatsız duymuştur. İşte o da rahatsız duyan bir kimsenin iftirasına maruz kalmıştır ve yaşı sekseni geçtiği halde 1194’te (h.590) Vâsıt’a sürgün edilerek beş yıl süreyle oradaki bir evde tek başına ikamete mecbur tutuldu, bazı kitapları da yakıldı. Bu arada ona hiç bir yardımcıda verilmeyerek bütün ihtiyaçlarını kendisi görmesi durumunda bırakıldı. O da ilerleyen yaşına rağmen çamaşırlarını yıkar, yemeğini kendi yapar ve suyunu kuyudan kendi çekerdi. İlim sahibi ve davetçi kimsenin gittiği yeri aydınlattığı gibi o da burayı medreseye çevirerek beş yıl boyunca dışarıdan gelen insanlara ilim öğretmiş, vaaz ve nasihatlerde bulunmuştur. İbnü’l Cevzî’nin oğlu Yusuf, babası hapisteyken büyüdü ve o da babası gibi iyi bir hatip oldu.

47

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Diğer önemli bir talebesi de tefsir âlimlerimizden İmam Kurtûbi’dir. O da eserlerinde hocasından istifade de bulunmuştur. Onun diğer bir büyük âlim talebesi de müfessirlerimizden Alûsi’dir.

İbnü’l Cevzî’nin rivayetleri ve olaylarla şahıs biyografilerini birleştiren metodu ve bu metodla yazdığı el- Muntazam fi’t-Târih eseri, kendisinden sonra gelen bir çok İslam tarihçisine örnek bir metod oluşturmuştur. Başta torunu Sıbt İbnü’l Cevzî olmak üzere İbnü’s Sâi, İmam Zehebi, Yâfîi, İbni Kesir ve İbnü’l İmâd rahimehumullah gibi tarihçiler tarafından bu metod kullanılmıştır.


Vaazlarının etkileyiciliğini dönemin Abbâsi yöneticisi Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste vaaz vermesini, oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz tarafından hapsettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, isteğinizi yerine getiririm” diye haber gönderdi. Bunun üzerine annesi, dönemin devlet başkanı oğlundan, İbnü’l Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. Oğlu da İbnü’l Cevzî’yi hapisten çıkarttı. İbnü’l Cevzî hapisten kurtulunca Bağdat’a döndü. Bağdat halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladı.

ilimle meşgul olan İbnü’l Cevzî, ömrünü ilim

Takvası ve Zühdü

di. Bu vaazdan sonra beş gün hasta yattı. Cuma

Helal olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemeyen İbnü’l Cevzî, bu âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi. Şu hadis onun düsturu olmuştu: “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (4)

örnek bir hayat sürdürmüş ve kendisinden geriye büyük bir ilmi miras bırakmıştır. Ölmeden kısa bir süre önce hala öğrenmeye doymadığını dile getirmiştir. Onun eserlerinin sayısının 340’tan fazla olduğu söylenmiştir. Bunlardan bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. İbnü’l Cevzî, 1200 (h.597) senesi Ramazan ayının yedisinde cumartesi günü, son vaazını vergecesi akşam ile yatsı arasında 83 yaşlarında evinde vefat etti. Vefat esnasında bile Rasûlullah’a sallallahu aleyhi vesellem olan sevgisini gösteren bir âlimdi. Bunu şu olayı göstermektedir: “Yaşarken Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şeriflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan talaş

Yâ Rabbi! Senin için dökülen gözyaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Oğlu

Vefâtı Ekonomik olarak zengin denilebilecek bir duruma sahip olmasına rağmen maldan ziyâde

MART 2017

Zamanı değerlendirmede diğer âlimlerimiz gibi

Bir münâcâtında şöyle der: “Yâ İlâhi! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Rasûlü’nün hadislerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehennem’e atma! Cehennem ehli de dünya da biliyordu ki ben senin dinini muhafaza etmeye çalıştım.

İbn Kesir rahimehullah da bu hususu izah ederken şunları söyler: “İbnü’l Cevzî, şüpheli hiç bir şey yemezdi. Evinden sadece tahsil etmek ve cuma namazını kılmak için çıkardı. Çocukluğunda bile çocuklarla oynadığı pek nâdir olurdu. Bütün gününü kendini yetiştirmek ve ilimde ilerlemek için harcardı.” (5)

48

yoluna adamıştır.

parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasiyet etti. Kendisinden sonra İbnü’l Cevzî’in vasiyeti yerine getirildi ve kalemleri açarken çıkan talaş parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi bir miktar da arttı. Sabahleyin, bütün Bağdat halkı evin önüne Kâsım namazını kıldırdı. Ahmed bin Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara gömüldü. İbnü’l Cevzî vefat etmeden önce kabrine şu anlamdaki beyitlerin yazılmasını vasiyet etmiş ve bu vasiyeti yerine getirilerek mezar taşına şöyle yazılmıştır: “Ey günahı çok olana karşı affı bol olan Allah’ım, Günahkâr, işlediği suçlardan bağışlanmak için sana geldi. Ben bir misafirim, misafire ancak ikram yaraşır.”


Oğluna Vasiyeti İbnü’l Cevzî, Leftetü’l-Kibed İla Nasîhati’l-Veled isimli eserinde oğluna şöyle nasihatlerde bulunmuştur: “Ey yavrum! Vaktini koru ve içinde bulunduğun ânı ganimet bil. Senden giden zamanın ne ile gittiğine bir bakıver! Rabiatü’l-Adeviyye gecenin tamamını ihya eder, sabaha karşı biraz uyuklardı. Daha sonra korku ile kalkar ve kendi kendine “hadi kalk, mezarda uyku uzunca zaten” derdi. Ey yavrum! Sana lazım olan şeylerin ilki, itikadını delilleriyle bilmendir. Daha sonra kendisiyle amellerini doğru bir şekilde yerine getirebileceğin kadar fıkıh öğrenmelisin. Çünkü fıkıh ilimlerin aslıdır. Daha sonra Kur’an’ı ezberlemen (hafızlık), tefsiriyle meşgul olman, Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi vesellem hadisleri, O’nun siyeri ve sîretiyle, ayrıca ashabının ve daha sonraki ulemânın siyerleriyle ilgilenmen gerekmektedir. Bunlarla beraber Kur’an dilini iyi anlayabileceğin kadar nahiv ve lügat öğrenmelisin. Ey yavrum! Kanaat sahibi ol ki izzetli olasın. Kendini, dünyayı talep etmekten ve dünyalık talep edenlerin zilletinden koru. Ey yavrum! İlim ve amel iki ayrılmaz parçadır. Seni ilimsiz amel ile meşgul olmandan sakındırıyorum. Çünkü ilimsiz amel eden birçok kimse saptı. Nefsini her bakış, her adım ve her kelimeden dolayı sorguya çek. Çünkü sen bunlardan hesap vermekle mesulsün. Ey yavrum! Allah’tan kork, O sana gereken şeyleri öğretecektir. Allah’ın koyduğu sınırlara dikkat et. Çünkü kim (başkasının hakkına) riâyet ederse, (haklarına) riâyet olunur. Kim ihmal ederse, terk olunur.

Ey yavrum! Sana gelen hayır ancak Allah’a itaatin ile, senden kaçan hayır ise ancak senin ma’siyetin sebebiyledir. Ey yavrum! Her hak sahibine hakkını ver. Eşinin, çocuğunun ve akrabalarının senin üzerinde hakları var, onların haklarını ver. Kendinde gaflet bulursan kabri hatırla ve ölümün yakın olduğunu bil. İşlerinde tedbirli ol ve infak ederken saçıp savurma ki; insanlara muhtaç duruma düşmeyesin. Ayrıca malı korumak da dinin emrettiği şeylerden olup varislerini zengin olarak bırakman, onları insanlara muhtaç durumda bırakmandan daha hayırlıdır. Ey yavrum! İş, en nihâyetinde sana bağlı. İyi çalış ve benim senin hakkındaki zannımı boşa çıkarma. Rabbimden senin için ilim ve amelde muvaffak olmanı diliyor ve seni Allah’a emanet ediyorum. Güç ve kuvvet ancak yüce ve azim olan Allah’a aittir.” (6)

Vaazlarından Seçmeler I. “Ey sonundan gafil kişi! Ey kusurlarıyla ayakta duran kişi! Baksana gayret sahipleri seni geçtiler. Sen ise gaflet denizine dalmış gitmişsin. Rabbin kapısında pişmanlık duyanın duruşuyla dur. Sonra zilletle başını önüne eğ. Şöyle de: “Ben zalimim. Seherlerde şöyle haykıranım: “Günahkârım. Rahmet diliyorum.” Haydi, bir türlü kendileri gibi olamadığın şu

49

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Ey yavrum! Allah’ın bana nimet olarak verdiği şeylerin benim çalışmamla değil, ancak Latîf olan Allah’ın tedbiriyle olduğunu bil.

Ey yavrum! Sana gelen hayır ancak Allah’a itaatin ile, senden kaçan hayır ise ancak senin ma’siyetin sebebiyledir.


Ey yavrum! İlim ve amel iki ayrılmaz parçadır. Seni ilimsiz amel ile meşgul olmandan sakındırıyorum. Çünkü ilimsiz amel eden birçok kimse saptı. Nefsini her bakış, her adım ve her kelimeden dolayı sorguya çek. Çünkü sen bunlardan hesap vermekle mesulsün.

olduğunu bildin, hem de sakınmadın. Cezanın büyüklüğünü bildin de unutur göründün. Yakında her şey seni terk edecek. Bugün elinden kayıp gidecek. Dünün gittiği gibi. Yakın artık konuşan dilin duracak sessizliğe bürüneceksin. Güneşin ve ayın rengini ve ışığını görmez olacaksın. Bahçeler sararacak bostan kuruyacak. IV. Beyaz saçların seni uyarmadı mı? Ey sonsuz arzuların mahkûmu! Beyaz saçlarında mı seni uyarmadı. Baksana ölüm şimşek gibi geliyor. Sen kendini sağlıkta hissediyorsun. Sen ise hakikatte hastasın. Hem de ağır hastasın. Ve sen hastalığının bile farkında değilsin.  V. Ey uykusu ağır adam! Ey uyanıklığı yavaş adam… Ey anlayışı kıt adam! Ezanlar seni hiç mi uyandırmadı. Yoksa biz; dil bilmeyen, kulağı sağırlara mı bağırdık. Heva ve hevesin gözü şaşıdır bilmiyor musun? 

iyi insana benzemeye çalış. Pişman olan bir günahkârın sel gibi akıttığı gözyaşlarını azgın rüzgârlara sal. Gece yarıları pişman olarak kalk. Kapıya dur. Tövbe et. Şu gitmiş ömrü düşün. Heva ve hevesini bir kenara it artık. Âhireti arzu ediyorsan, dünyayı boşa. Ey bütün bir gece uyuyan! Baksana dostlar gittiler. Kavmin hepsi kalktı uzak diyarlara gitti. Sen hâlâ ölüm uykusundan uyanamadın.” II. Ey Âdemoğlu! Senin kalbin zayıf bir kalptir. Bakışların hakikati görmede ne kadar da zayıftır. Baksana gözün her yere bakıyor. Dilin sürekli günah işlemektedir. Vücudun dünyayı kazanayım diye ne kadar da yoruldu. Nice kahredici bakış var ki onunla ayaklar sürçüverdi. III. Ey ölüyü mezara, kalbini eve gömen adam! Ey eliyle ölüyü mezara gömerken, kalbini evinde unutan adam… Günahtan günaha sıçrıyorsun. Mezardan yine günahlara dönüyorsun.  Sen değil misin günahlara devam eden! Sen değil misin hata ve isyana devam eden! Açık gü-

MART 2017

nah işledin de hiç utanmadın. Hem günahın kir

50

VI. Ey ihtiyarlayıp tövbe etmeyen adam! Keşke bilseydim yaşlılıktan sonra neyi bekliyorsun. Gençken utandıran günahlar, yaşlılıkta ne kadar da çok çirkindir. Yaşlılık çökmüşken insan ayıplarından vazgeçmiyorsa, bir daha iflah olmaz artık. VII. Ey falanca adam! Dünya geride kaldı. Ahiret önünde. Arkadan geçeni istemen hezimettir. Sen önden geleni iste. Baksana ölüm tufanı geldi. Haydi, takva gemisine bin. Hz. Nuh’un oğlu gibi arzu dağına sığınma. Tufan seni alır ve boğar. Yazık sana! Uyan. Ömrünün kalanını ganimet bil. Daha ne kadar şaşkın yaşayacaksın.

Eserleri İlmi yönden çeşitliliği ile ön plana çıkan âlimlerimizden olan İbnü’l Cevzî, farklı farklı alanlarda eserler vermiştir. Onlardan şöyle sıralayabiliriz: Türkçe’ye Tercüme Edilenler: Kur’an-ı Kerim Tefsiri Zadü’l Mesir Fi İlmi’t Tefsir - 6 Cilt (Kahraman Yayınları)


Sıfatü’s-Safve - Rasûlullah (sav), Aşere-i Mübeşşere Hayatları ve Faziletleri (Kahraman Yayınları) Şeytan›ın Hileleri (Polen Yayınları) Veliler Serdarı Hasan Basri (Erkam Yayınları) Sahabenin Dilinden Hz. Peygamberin Hayatı (Serhat Yayınları) Ahmak ve Dalgınlar (Şule Yayınları) Kadınlar Kitabı –Ahkâmu’n-Nisâ (Şule Yayınları) Ahmak ve Dalgınlar Kitabı (Şule Yayınları) Hatırlı Satırlar (Tahlil Yayınları) Minhacü’l-Kasıdin ve Müfidü’s-Sadıkin -2 Cilt (Tahlil Yayınları) Cennetin Davetlileri (Türk Edebiyatı Vakfı) Hadiste Nesh (Esra Yayınları)

çuklu Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu, 19-

Diğer Bazı Kitapları: Teysîrü’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Fünûnü’l-Efnân fî Uyûni Ulûmi’l-Kur’ân, Muhtasaru Kitâbi’l-Mak’ad ve’l-mukim, El-Mugnî, Zâdü’l-mesîr fî ilmi’t-tefsir, Minhâcü Ehl-i İsâbe, Minhâcü’l-Vüsûl ilâ İlmi’l-Usûl, Nüzhetü’l-Uyûn, Ahkâmü’n-nisâ, Zemmu’l-hevâ, El-Vefâ, Menâkıbü ‘Ömer b. el-Hattâb, Sîretü ve Menâkıbü ‘Ömer b. ‘Abdilazîz, Menâkıbü’l İmâm Ahmed b. Hanbel, el-Muntazam, el-Mevdûât.

21 Ekim 2011 Konya.

Yararlanılan Kaynaklar İbnü’l-Cevzî’nin Tefsîru Lüğati’l-Kur’ân’ın Tahkki ve Tahlili, Ahmet Gökhan Öztürk, Yüksek Lisans Tezi, Bursa 2013. TDV İbnü’l-Cevzî maddesi, Yusuf Şevki Yavuz - Casim Avcı, , c.20, s.543-551.

İbnü›l-Cevzi›nin Zadü›l-Mesir Adlı Tefsirinde Nüzul Sebepleri, Öznur Hocaoğlu, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2011. İbnu›l-Cevzi ve Ahkamu›n-Nisa, Nedim Urhan, Doktora Tezi, İstanbul 1989.

------------------------

1. Forma: Bir matbaacılık terimidir. Günümüzde bir forma 16 sayfaya eşittir. 2. el-İlel, 421; Takyidu’l-İlm, 92; İbni Ebi Hayseme, el-İIm, 144. 3. Hatırlı Satırlar – Ebu’l Ferec İbnü’l Cevzî, Tahlil

İslam Âlimleri Ansiklopedisi, İbnü’l Cevzi maddesi, c.6, s.180.

Yayınları, s.22

İbnü’l-Cevzî’nin Tarih Metodolojisi Örneği, Doç. Dr. Mehmet Salih ARI, Uluslararası Sel-

6. http://www.dunyabizim.com/alinti/22192/kanaat-sa-

4. Buhâri, Buyu’ 7 5. İbn Kesir, el-Bidaye ve›n-Nihaye, XIII, 290.

51

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

hibi-ol-ki-izzetli-olasin (özetlenmiştir).


| İslâm Coğrafyası

| Metin Eken

Ömer Muhtar’ın Beldesi: Libya

MART 2017

Libya halkının yüzde doksan yedisi Müslüman ve Maliki mezhebine mensuptur. Resmi dil Arapça olup etnik dillerden Berberice ve İtalyan sömürgeciliği sebebiyle İtalyanca da yaygın olarak kullanılmaktadır. En önemli şehirleri Trablus, Bingazi, Tobruk, Mistura ve Sirte’dir. Ülkenin en önemli yer altı kaynağı ise petroldür.

52

K

uzey Afrika’nın batısında yer alan ve “Mağrib” olarak bilinen bölgede yer alan Cezayir, Tunus ve Fas’ın ardından “geniş mağrip” olarak adlandırabileceğimiz bölgenin önemli ülkelerinden biri olan Libya’ya konuk olacağız. İsmi anıldığında destansı bir mücadele ve şanlı bir direniş sembolü olan Ömer Muhtar’ın akıllara geldiği bir Müslüman beldesi Libya. Mustafa Akkad tarafından çekilen ve Anthony Quinn’in başrolünü oynadığı “Çöl Aslanı” filmiyle zihnimize kazınan, İtalyan sömürgeciliğine karşı sarsılmaz bir direnişin önderi Ömer Muhtar’ın beldesi. Batılı İtalyan kuvvetlerin gelişmiş silahlarına karşı izzet, vakar ve ihlâsın galebe çaldığı bu topraklar günümüzde istikrarsızlık ve iç karışıklıklarla gündeme gelmekte. Ülkeyi 42 yıl


boyunca yöneten ve Arap Baharı olarak adlandırılan süreçle birlikte iktidarı noktalanan Kaddafi ise Libya’nın yakın tarihindeki en önemli figürler arasında. Şimdi gelin bu Müslüman beldesine biraz daha yakından bakalım.

Ülkenin Coğrafi ve Demografik Özellikleri Akdeniz kıyısında yer alan bir kuzey Afrika ülkesi olarak Libya, girişte de bahsedildiği üzere geniş mağrip olarak da ifade edilebilecek bir bölgede yer alır. Doğusunda Mısır, batısında Tunus ve Cezayir, güneyinde Çad ve Nijer, güneydoğusunda ise Sudan ile komşudur. Ülkenin büyük bir kısmı çöllerle kaplı olduğundan Libya halkının neredeyse yüzde doksanı kıyı bölgelerde yaşar. Ülkemizde “Fizan’a sürülmek” deyiminde kullanılan ‘Fizan’ Libya’da çöllerle kaplı olan bir bölgenin tam da ortasında yer alan küçük bir vahanın ismidir. Ve bölge Osmanlı devleti döneminde sürgün mekânı olarak kullanılmıştır. Özellikle Sultan Abdülhamit döneminde aleyhte faaliyette bulunan pek çok kişinin Fizan’a sürüldüğü bilinir. Libya halkının yüzde doksan yedisi Müslüman ve Maliki mezhebine mensuptur. Resmi dil Arapça olup etnik dillerden Berberice ve İtalyan sömürgeciliği sebebiyle İtalyanca da yaygın olarak kullanılmaktadır. En önemli şehirleri Trablus, Bingazi, Tobruk, Mistura ve Sirte’dir. Ülkenin en önemli yer altı kaynağı ise petroldür.

Libya Tarihine Kısa Bir Bakış ve Libya’da Müslümanlar

Bazı küçük emirlikler dışında 20. yüzyıla kadar Libya topraklarında özel bir devlet kurulmamıştır. Bunun sebebi ise, bu toprakların genelinin çöl olması ve nüfus yoğunluğunun oldukça az olmasıdır. Bununla birlikte Libya topraklarının Hz. Osman (r.a.) döneminde İslam topraklarına katıldığı bilinmektedir. 800 yılına kadar hilafete bağlı kalan Libya’nın Trablusgarb bölgesine bu tarihten sonra Aglebiler hâkim olmuş, doğudaki Bingazi bölgesi de hilafete bağlı Mısır eyaletinin hâkimiyetinde kalmıştır. Sonraki dönemlerde Trablusgarb bölgesine Fatımiler, Ziriler, Murabıtlar, Muvahhidler ve Hafsiler hâkim olmuştur. 16. Yüzyılın başında Bingazi bölgesi Osmanlı hâkimiyetine geçmiş, Trablus bölgesi de Osmanlı paşası Turgut Reis tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı devletinde ayrı bir eyalet olan Libya 1911 yılında ise, sömürgeci İtalyanların işgali ile karşı karşıya kalmıştır. (2) İşgalin hemen ardından, ülke Müslümanları İtalyan sömürgeciliğine karşı ciddi bir mücadeleye girişmiş, özellikle Senüsi hareketi etrafında örgütlenen geniş halk kitleleri daha en başından sömürgeye ve sömürgeciliğe karşı durmuştur. Libya halkının İtalyanlarla mücadelesinde en müstesna isim hiç şüphesiz Ömer Muhtar’dır. Ömer Muhtar İtalyanların ülkeyi işgali sürecinde bilfiil mücadele içerisinde olmuş, 1923 yılından bir Senüsi liderinin İtalyanlarla anlaşmasının hemen ardından ülkede direniş sancağını ele almıştır. Beraberindeki mücahidlerle birlikte yıllarca, modern ordu ve silahlara sahip olan

53

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Libya adı İslâmi kaynaklarda kullanılan bir isim değildir. İlk defa Yunanlılar tarafından bölge için kullanılan adlardan biri olmakla beraber, bölge esas itibariyle “Trablus” veya “Trablus ve Bengâzî” isimleriyle anılmıştır. Libya adının, bölgenin ilk yerleşimcilerinden Berberî Levâte kabilesinin adının değiştirilmesiyle meydana geldiği tahmin edilmektedir. Libya’nın ilk yerli ahâlisi olan Lîbîler hakkında yeterli bilgi bulunmamakla beraber, bunların Berberî Levâte kabilesinin

ataları olduğu ileri sürülmektedir. (1)


Libya halkının İtalyanlarla mücadelesinde en müstesna isim hiç şüphesiz Ömer Muhtar’dır. Ömer Muhtar İtalyanların ülkeyi işgali sürecinde bilfiil mücadele içerisinde olmuş, 1923 yılından bir Senüsi liderinin İtalyanlarla anlaşmasının hemen ardından ülkede direniş sancağını ele almıştır. Beraberindeki mücahidlerle birlikte yıllarca, modern ordu ve silahlara sahip olan İtalyan kuvvetlerine karşı destansı bir direniş sergileyen Ömer Muhtar, türlü entrikalara rağmen Müslüman topraklarını savunmaktan bir an geri durmamış, lakin esaret Ömer Muhtar’a da uğramıştır.

İtalyan kuvvetlerine karşı destansı bir direniş sergileyen Ömer Muhtar, türlü entrikalara rağmen Müslüman topraklarını savunmaktan bir an geri durmamış, lakin esaret Ömer Muhtar’a da uğramıştır. İtalyan hâkim 1931 yılında esir düşen Ömer Muhtar’a kendi hakkında verilen idam kararını açıkladığında, Ömer Muhtar’ın tüm mücadelesini özetleyen aşağıdaki ifadeleri onun İslam davasına bağlılığını gözler önüne seren ibret vesikaları olarak tarihe kazınmıştır.

MART 2017

“Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur… İnna lillah ve inna ileyhi raciun.” Bu ifadelerin hemen ardından 15 Eylül 1931’de idam edilerek şehit edilen Ömer Muhtar sadece

54

Libya direnişinin değil, dünya çapında kendisinden sonraki tüm direniş hareketlerinin sembol ismi olmuştur. Ömer Muhtar’ın şehadetinin hemen ardından II. Dünya Savaşı’nda Afrika’daki çatışmaların büyük kısmı Libya topraklarında cereyan etmiştir. 1943’te İtalyan-Alman kuvvetleri tamamen yenilip Libya’dan çıkınca İtalyan göçmenleri de kaçmış, barış antlaşmaları imzalanıncaya kadar Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan Fransız askerî idaresine bırakılmıştır. Bu günkün Libya topraklarının yer aldığı bağımsız Libya ise 1951’de kurulmuştur. (3) 1969 yılına gelindiğinde ise genç bir Albay olan Muamer Kaddafi bir darbe ile ülke yönetimini ele geçirmiş, bu tarihten itibaren Kaddafi, ülkesini Mao’nun “Kırmızı kitab”ından ilhamla “Yeşil Kitap” adını verdiği yayınlarda somutlaşan bir İslam Sosyalizmi! denemesiyle yönetmeye başlamıştır. Kaddafi’nin uzun süren iktidarı, 2011 yılında Arap Baharı olarak adlandırılan hareketlerin sonucunda ülkede istikrarın kaybolduğunu öne süren Fransız, İngiliz ve Amerikan askeri operasyonu ile son bulmuştur. Kaddafi sonrasında ülke eskisine oranla daha istikrarsız bir hale, batılı devletlerin vesayet savaşlarının önemli üslerinden biri haline getirilmiştir. Libya’da halkın iç savaş ve istikrarsızlığa mahkûm edilmesi, bir an olsun Müslümanların başını kaldırıp nefes almasına müsaade etmeyecek politikaların uygulanması ve dökülen binlerce şehit kanı; Libya’nın hikâyesinin günümüzün diğer Müslüman beldelerinin hikâyesiyle ne kadar da benzerlik taşıdığını ortaya koyuyor.

-----------------------Dipnotlar ve Kaynakça 1. Doç. Dr. Nurettin Ceviz, Libya Tarihine Kısa Bir Bakış, Ortadoğu Analiz Dergisi, Mart 2011, Cilt 3, sayı 27. S.81. 2. Ekrem Yolcu, Libya, http://www.enfal.de/libya.htm. 3. Orhan Koloğlu, Libya, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2003, cilt 27, s.179-184.


| Haber Analiz

Emrah Seven |

“Medya Gücü”mü, “Gücün Medyası”mı?

Medyanın gücü yoktur. Gücün medyası vardır. İsmet Özel

K

üreselleşen dünya ile birlikte medyanın gücünü ve etkisini her geçen gün daha iyi görüyoruz. Gerçekten medyanın gücü mü var? Yoksa medya ile kurulmuş sistemin arkasında başka bir güç mü var? Her ne kadar okullarda öğretilen derslerde, gazete manşetlerinde, siyasilerin dillerinde medyanın etkisinden bahsedilsede böyle bir gücün dünya siyasetine egemen olanlar tarafından yönetildiğini bilmemiz gerekir.

araçlarının toplamını oluşturan tek bir terim olarak ortaya çıkan “medya“, bu kitle iletişim araçları vasıtasıyla bireylere sunulan hizmeti ifade etmektedir. (1)

Medya dediğimiz olgu şöyle tanımlanır: Günümüzde televizyon, radyo, gazete, internet ve dergi gibi sayılabilecek pek çok kitle iletişim

Medya – Güç ilişkisi batılı devletlerde de aynı şekilde işleniyor. Hatta batıyı taklit eden toplumlar batılı devletlerde her şeyin güllük gülistanlık

55

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Dünya siyasetini, ekonomisini, askeri gücünü, diplomasisini, uluslararası ilişkilerini yönetenler elbette ki medyaya hâkim güç olmaktan vazgeçmeyeceklerdir.

Bu tanımdan yola çıkarak medyayı güçlülerin yönettiğini çıkarabiliriz. Türkiye’de kitle iletişim araçlarının sahiplerine baktığımızda Türkiye’nin önemli iş adamlarını görürüz. Bu iş adamları kendi hayat görüşlerine, siyasi çıkarlarına, iktidar ile olan ilişkilerine ve ya diğer devletlerle olan ilişkilerine ters düşen bir haberi hemen kaldırmakta, kendilerine muhalif insanları ekranlara çıkarmaktan kaçınmaktadır. Kendi çıkarları doğrultusunda kitleleri yönlendirmektedir.


bir şekilde olduğunu zanneder. Fakat gerçekte batı, insani özelliklerini kaybetmiştir. Tamamıyla maddeci bir çizgide toplumları yönetmektedir. Bu yönlendirmeyi yaparken medyayı da aracı olarak kullanmaktan çekinmemektedir. Batı, medya gücü ile maddi olarak gelişmekte olan veya gelişmemiş toplumlarda fuhuş, zina, hırsızlık, yolsuzluk gibi ahlaksız şeyleri yaymaktan çekinmemektedir. Fakat söz konusu kendisi olduğunda medya gücü ile sansür uygulamaktadır.

Pizza Gate Skandalı 1995 senesinde Belçika’nın bir kasabasında kaybolan kız çocuklarıyla ilgili olarak başlayan olaylar zincirinde Amerika’nın önemli sermaye sahiplerinin adı geçiyor. Pizza Gate skandalındaki söz konusu iddialar çocuk pornosunun da ötesinde akıl almaz ahlaksızlıkları içeriyor.

Dünya siyasetini, ekonomisini, askeri gücünü, diplomasisini, uluslararası ilişkilerini yönetenler elbette ki medyaya hâkim güç olmaktan vazgeçmeyeceklerdir.

lüler sapkın partiler verirken yüksek meblağlar ödeyip bu terimlerle pizzacıdan mail ile sipariş veriyor ve bu çocuklar adrese teslim ediliyor. (2) Sonuç olarak medyanın arkasındaki güçler medyayı istedikleri gibi yönlendirmekteler. Sermaye – iktidar ilişkisi dünya siyasetine egemen durumda

Çocuklara Tecavüz Ve İşkence Olay ortaya çıkıp, dillendirilmeye başladıktan sonra ortaya atılan iddialara da başka boyutlar eklenmeye başlanmış. Sadece pedofili değil, bu çocuklara işkence ettikten sonra zorla tecavüz gibi olaylar olduğu da konuşuluyor. Hatta bu mevki sahibi kişilerin bu çocuklara işkence ve tecavüz edilirken izlemekten zevk aldıkları iddialar arasında.

Pizza Gate Nedir Ve Neden Böyle Deniliyor?

MART 2017

Söz konusu skandala “Pizza Gate” adının verilmesinin sebebi ise iğrenç skandalı organize eden kişinin meşhur bir pizzacı olması. Ünlülerin tüm yazışmalarda da pizza kodları kullanılmış. İddiaya göre peynir=kız çocuğu, makarna=oğlan çocuğu anlamına geliyor. Ün-

56

bundan dolayı toplumları ahlaki çöküntüye sebebiyet vermek ve onları yozlaştırmak için tüm güçlerini kullanmaktalar. Müslümanlar olarak bizim Hucurat suresi 6.ayetini kendimize rehber edinirsek bu gücü bertaraf ederiz. “Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu ‘etraflıca araştırın’. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.”

------------------------

1. http://www.mailce.com/medya-nedir.html 2. http://www.aksam.com.tr/dunya/pizza-gate-skandali-nedir-soros-ve-clintonli-tecavuz-soku/haber-567684


| Serbest Köşe

Cihan Malay |

İLİMDEN ESÂRETE, ESÂRETTEN ŞEHÂDETE UZANAN ÖMÜR:

ŞEYH ÖMER

ABDURRAHMAN (1938-2017)

“Davette sloganım şuydu; insan işinde ciddi olur ve elinden geleni yaparsa Allah onu kesin başarıya ulaştırır.”

Ö

mer Abdurrahman, 3 Mayıs 1938 yılında Mısır’ın Dekahliye vilâyetinin el-Menzi-

le merkezine bağlı el-Cemâliyye’de dünyaya geldi.

Kur’an’ı hıfzettim. Daha sonra Dimyat’ta dini bir enstitüye girdim. Burada dört yıl okudum, böylece Ezher’in ilkokul diplomasını aldım. Dayım, Kur’an’ı ezberlememde üzerimden ay-

Ömer Abdurrahman kendi yetişmesini şöyle

rılmayan bir göz gibiydi. Zira zamanının ço-

anlatır:

ğunu bana ayırıyordu. Her sabah erkenden

“Fakir bir anne-babadan doğdum. Konuşmaya başlayıp aklım erdiğinde bana; “Sen daha on aylıkken gözlerini kaybettin” dediler. Küçüklüğümde dayım elimden tutar, beni mescide götürür, bana Kur’an öğretirdi. Beş yaşıma geldiğimde beni, görmeyenlere mahsus medreselerden biri olan “Nur Körler Medresesine” kaydettirdiler. Burada görme-

el-Birke küçük gölünün yakınında bulunan bir mescide, daha sabah namazı olmadan gidiyor, okulda hocanın yarın bize anlatacağı dersleri beraber çalışıyorduk. Dimyat’ta bilinen şiddetli soğuk ve yağmura rağmen bir gün sonraki dersleri öğrenmek için mescide gitmeye, el örgüsü hasır üzerinde oturup okumaya adeta can atarcasına yarış ederdik. Daha sonra el-Munsura’daki, el-Ezher Medre-

tiyorlardı. Bu, Tanta’da bir medreseydi. Orada

sesi’ne girdim. Bu medrese henüz yeni açılmış-

ilk bakım, koruma ve eğitimimi gördüm. Sonra

tı, herkes okulun yeni açılmasından dolayı bü-

kendi beldeme gidip orada on bir yaşındayken

yük bir sevinç içerisindeydi. Bu okulun tam üç

57

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

yenlere “Briel” metoduyla okuma yazma öğre-


yüz öğrencisi vardı. Burada beş yıl okuduktan sonra 1960 yılında Ezher Lisesi diplomasını almaya hak kazandım. Ezher Lisesi yılları, din ve lügat (dil ve edebiyat) bilimlerinin temelinin disiplinli bir şekilde öğretildiği bir merhale olarak bilinirdi. Derslerimize çok iyi çalışırdık. Çoğu zaman biz hocanın yerine kalkar dersi anlatır ve yorumlardık. Hatta Ezher’de okutulan kitapların dışında kitaplar da okuduğumuzdan, hocaları zaman zaman zor durumda bırakan sorular sorardık. Buradan sonra Ezher Üniversitesi Usûlu’d-Din1 Fakültesi’ne girdim. Orada da beş yıl öğrenim gördükten sonra 1965 yılında mezun oldum. Bu fakültede öğrenim dört yıl idi. Eğer o yıl üniversite şurası başkanı (rektör) Ezher’in eğitim yönünden geliştirilip yeni derslerin okutulması için fakülteyi bir yıl daha uzatmasaydı bir yılımız daha böylece kaybolup gitmeyecekti. Fakülteden üstün bir not derecesi ile mezun oldum. Buna rağmen fakülteye öğretim görevlisi olarak atanmadım. O yıl fakülte asistan ihtiyacı olduğunu ilan etmediğinden Vakıflar Bakanlığı bünyesinde el-Feyyûm vilâyetinin bir köyüne imam olarak tayinim çıktı. Tayin olduğum köy yirmi bin nüfusa sahipti. Bunun üçte birini Nasrâniler (Hıristiyanlar) oluşturmaktaydı. Bu köy zeytin ve limon ziraatı ile şöhret bulmuş, ahâlisinin ahlâkı panayır insanlarının ahlâkı gibiydi. Erkekleri de talak üzere yemin etmekle meşhurdu. Bu konuda bütün gayretimle durumun ıslahına çalıştım. Özellikle görevimi çok seviyordum. Bu görev “İmâmu’l Mescid (mescid imamı)” unvanıyla anlam kazanıyordu. Bir de ne göreyim, hiç bir zaman doğru dürüst dolmayan saflar dolup taşmakta, küçük-büyük, genç-ihtiyar, kadın-erkek mescide akın etmekteydi.

MART 2017

Davette sloganım şuydu; insan işinde ciddi olur ve elinden geleni yaparsa Allah onu kesin başarıya ulaştırır. Bir kaç kişiden başka kimsenin gelmediği sabah namazında saflar bir biri ardına çoğaldı.

58

Mezuniyetimden iki yıl sonra üç profesörün imtihan edeceği bir tez hazırladım. Master tezimin konusu “Haram Aylar” idi. Böylece Ağustos 1967 yılında master diplomasına hak kazandım. O yıl vilayetin merkezinde vaaz ve irşad göreviyle görevlendirildim. Yeni görevim gezici vâizlik idi. Mescidden mescide dolaşıp vaaz ediyordum. 1968 yılında fakülteye asistan olarak atandım. Bununla beraber el-Feyyum’da camilerde hutbelerime devam ediyor, bu hutbelerimde devletin çeşitli tutarsızlıklarına işaret ediyordum. Derken Mısır istihbarat teşkilatı hemen hemen her hutbemden sonra beni çağırarak ifademi almaya başladı. Bunlar Abdünnâsır zamanında yapılıyordu. Hutbelerimde Firavun’dan söz ettiğim zaman, hükümet görevlileri bununla Abdünnâsır’ı kastettiğimi sanıyorlardı. Abdünnâsır yönetimine karşı eleştirilerim gün geçtikçe arttı. Tenkitlerim arttıkça polise çağırılmam da o derece sıklaştı. Nihayet 1969’un sonunda Ezher’e çağırıldım. Üniversite genel sekreteri ile görüştüğümde; geçici olarak -maaşım devam etmek kaydıyla- açığa alındığım haberini verdi. Sonra bir veya iki yıl boyunca yarı maaşla devam eder, ondan sonra ya görevinize iade edilirsiniz veya görevinizden uzaklaştırılırsınız. Böylece askerlerin cephesindeki cezâi uygulamanın sivillerin cephesine geçtiğini anlamaya başladım. O gün maaşım sabit bir şekilde 23 Mısır cüneyhi idi. Aldığım ise bunun yarısı 11.5 cüneyhti. Bunun beş cüneyhini kiraya veriyordum. Diğer yarısı da bana ve 6 cüneyh 50 kuruşla geçimini sağlamaya çalışan anneme kalıyordu. 1969 yılının sonunda açığa alınmamın kaldırıldığını fakat asistanlıktan üniversite idaresine, görev açıklığı getirilmeden tayin edildim. Buna rağmen ben Feyyum’un köylerinde gezici vâiz olarak konuşmalarıma devam ettim. Kimi zaman bunu açıktan, kimi zaman da gizli yapıyordum.


Derken 13 Ekim 1969 günü tutuklandım. Abdünnâsır da aynı yılın Eylül ayında ölmüştü. Öldüğünde minberden mü’minlere namazının câiz olmayacağını haykırdım ve halkı onun namazını kılmaktan men ettim. Hemen ardından kaledeki hapishaneye atıldım. Burada sekiz ay yattım, bu sürenin çoğunu 24 No’lu koğuşta geçirdim. Burası benim çok hoşuma gidiyordu, beni başka koğuşlara götürdüklerinde hep oraya dönmek istiyordum. 10 Haziran 1971’de Enver Sedat’ın emri üzerine kale hapishanesinden tahliye oldum. Ardından üç aylığına Feyyum Lisesi’ne görevli gittim. Sonra benden Minye Lisesi’ne gitmem istendi. Doktorayı alayım diye bu isteklerini iki ay savuşturdum. Minye’ye tayinim bana eziyet etmek içindi. Onlar benim Feyyum’da istikrar içinde olduğumu biliyorlardı. Onun için huzurumu kaçırıp bana huzursuzluk vermek istiyorlardı. Tabi istemeyerek de olsa Minye’ye gittik. Gittik ama giderken de hep mesken, yeme içme ve gidip gelme korkusu ile iç içe gittim. Fakat bütün korkularım boşuna imiş. Minye’de bana kardeş olacak en hayırlı insanlarla karşılaştım. Gittiğim Minye Lisesi, istihbaratla bana zarar verecek her konuda yardımlaşıyordu. Amaçları bana zorluk çıkarmak ve sıkıntı vermekti. Ders programları hazırlandığında, haftanın her günü beni meşgul edecek dersler verilmişti. Lise Müdürü kimseyle görüşmememi ve kimsenin de benimle görüşmemesini söylüyor ve beni tehdit ediyordu. Gittikçe boğazımdaki idam ipini daraltıyorlar, hareketlerimi kısıtlıyorlardı. Bu arada gizlice perşembe ve cuma akşamları Feyyum’a gidiyor, doktoramın geri kalan kısmının basılmasıyla ilgileniyordum. Konunun adı “Tevbe Süresi’nde Kur’an’ın Düşmanlarına Tavrı” idi.

Aynı yılın Eylül ayında tutuklanmam emri çıktı. Bahane de “korunma” altına alınmamızmış. Yakalanmamak için kaçtım. Fakat bizi, sonunda Ekim ayında yakaladılar. 1981 yılında Enver Sedat’ın öldürülmesinden sorumlu örgüt emiri olarak Askeri Devlet Güvenlik Mahkemeleri önüne çıkarıldım. Her iki davada da suçsuz olduğum hükmüne varıldı. Allah’a hamdu senalar olsun, 2 Eylül 1984 yılında hapishaneden tahliye oldum.” Şeyh Ömer Abdurrahman bu yıldan sonra 1990 yılına kadar Fayyum şehrinde zorunlu ikâmete tâbi tutuldu. 1990 yılında Suudi Arabistan’a gitmek üzere Mısır’dan ayrıldı. Fakat bu ülkenin kendisini kabul etmemesi üzerine Sudan’a, ardından da turist vizesiyle ABD’ye geçti.

ABD’de Zindana Atılması Ve Amerika Özgürlüğü(!) Şeyh Ömer Abdurrahman, ABD’ye gider. 1993 yılında ABD’de bulunduğu zaman 5 turist merkezine yapılan saldırıdan sorumlu tutuldu ve tutuklanarak cezaevine konuldu. 1995’de müebbet hapis cezası verilen Ömer Abdurrahman, vefat edene kadar tam 25 yıl boyunca tek kişilik hücrede tutuldu ve kendisiyle ile görüşülmesine izin dahi verilmedi. Hatta avukatı Ellen

59

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Doktora tezinin imtihanı yapıldı, istihbarat birimleri her zaman yaptıkları gibi bu sefer imtihana müdahale edemediler. Ertesi gün Şeyh Ömer Abdurrahman’ın Usulu’d-Din Fakülte-

si’nden yüksek şeref payesiyle doktorasını aldığı gazetelerde çıkınca herkesi bir şaşkınlıktır aldı gitti. İstihbarat da, halk da bunun nasıl olduğunu anlayamadılar. Bundan dolayı istihbarat üniversiteye asistan olarak tayinime engel oldu. Üniversite Kurulu benim haberim olmadan duruma itiraz eder. Hâlbuki ben idarenin reisini tanımadığım gibi o da beni tanımıyordu. Bu yasak 1973 yılı yazına kadar devam etti. Göreve iade edildiğim 1973-1977 yılları arasında fakültede derslere aralıksız devam ettim. Sonra Suudi Arabistan Riyad Üniversitesi’nde Külliyetü’l Benat’a (Kızlar Fakültesi’ne) davet edildim. Orada 1980 yılına kadar kaldım. Fakat ilâhi kader o yıl beni Mısır’a çekmeseydi bu süre 1981 de dolacaktı.


Stewart, ona yardım ettiği ve mesajlarını ailesi, öğrencilerine ulaştırdığı gerekçesiyle tutuklanarak 10 yıl hapse mahkum edildi.

Benim gecesiyle gündüzüyle konuşabilecek kim-

Batılılar kendilerini diğer ülkelere karşı övdüğü zaman hep özgürlük(!) kavramını kullanırlar ve kendileri her zaman diğer ülkelerden daha özgürlükçü(!) olmakla övünürler. Ancak hem geçmiş hem de yaşadığımız şu çağ, onların bu hususta ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermektedir. Onların ikiyüzlülüğünün bir şahidi de Şeyh Ömer Abdurrahman’dır.

kın Müslüman olmasını, Arapça konuşabileceğim

Gözleri görmeyen, ağır şeker hastası ve yaşı ilerlemesine rağmen ona hapishanede yapılanları kendisinin dışarıdaki insanlara aktardığı şu mektubu okuduğunuzda buna açık bir şekilde tekrar şahit olacaksınız.

Bu Ne Yalnızlık, Bu Ne Zulüm? “Şüphesiz ki, İslam garip olarak başladı ve bir gün yine garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!” (Tirmizi, İman 13) Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, sâlât ve selam peygamberlerin önderi, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in üzerine olsun. Onun ailesine, ashabına ve hesap gününe kadar ona güzelce tabi olanlara sâlât ve selam olsun.

MART 2017

Ben Ekim 1995’de yakalandığımdan beri Cuma duaları yapma iznine dahi sahip değilim ve hatta cemaat içinde hiç dua etmedim. Hapishanede onların muamelelerinde ön yargı ve ayrımcılık var. Diğer mahkûmlardan birisi gardiyanları çağırdığı zaman, onlar cevap vermek için acele ederler. Ben saatlerce benim hücre kapıma vurmayı sürdürürüm fakat hiç kimse benim ihtiyaçlarıma cevap vermez. Ben aylardır, saçlarımı ve tırnaklarımı kesmeye gitmiyorum. Benim şartlarımda birisi (Şeyh kördür, şeker hastalığı çekmektedir ve aynı zamanda yaşı da ilerlemiştir) hiç kimse eşyalarını düzenlemek için yardım etmeksizin hücre hapsine çarptırılmıştır.

60

sem yok. Hücrem herkese kapatıldığından beri diğerleriyle sosyalleşmeme izin vermiyorlar, bırakimseyle(bile konuşmama izin vermiyorlar)… Ben gece ve gündüz bu şekilde duruyorum. Bu ne yalnızlık, bu ne zulüm? Bu onların çokça övündüğü ve yayın akışlarını ve haber mecmuâlarını doldurdukları insan hakları mıdır, bize işkence yaparak, bu şekilde bizi susturmak veya sesimizi kesmek? Siz hiç soyarak aramalarını veya hayâ bölgelerini teşhir etmelerini veya tüm iç ve dış elbiselerini doğduğumuz gün ki gibi soymalarını duydunuz mu? Vallahi, bu her zaman beni ziyarete gelen bir arkadaş veya aile bireylerimi aklıma getirir (Amerika’da hiçbir akrabam olmamasına rağmen, bütün Müslümanlar benim ailemdir.) Her ziyaret, benim iki kez soyunmam gerektiğini ifade eder. Onlar, tüm elbiselerimi çıkarmam için bana emrederler ve ben bunun son olmasını dilerim. Onun yerine, “Kıvırıcı” lakaplı şef hapishane bekçisi, “Gün” lakaplı başka biriyle ve diğer gardiyanlarla gelir, bana uyluklarımı açmam ve onu ileriye kıvırmam için emreder. Ve sonra hayvanlar gibi –ben bunu söylemekten gerçekten çok utanıyor ve sıkılıyorum, ancak ben onu üzerimdeki baskıları azaltmak ve Müslüman ümmetine dininin gerektirdiği vazife ve sorumlulukları hatırlatmak için anlatacağım onlar çok yakından, etrafımdakiler beni izler ve bana gülerken benim edep yerlerimi arar. Bekçi grupları etrafımda yarışır… En uzun zaman harcayan ve denetleyen kişi, en iyi işi yapmış sayılır. Onlar bu şekilde beni küçük düşürür ve alçaltırlar. Çünkü ben bir Müslümanım ve onların yaptıkları şeyler Allah tarafından açıkça yasaklanmıştır. Onlar neden bunu yapmalıydılar? Çünkü onlar avını buldular ve hedeflerini  başardılar. Onlar benim edep yerimde ne arıyorlar?


Benim hapishane hücresinden ziyaretçilerime

Tarih 18 Şubat 2017’yi gösterdiğinde yine bir

verdiğim veya ziyaretçilerimin bana verdiği si-

yiğit ilim adamı daha yapılan işkencelere daya-

lahları mı, patlayıcıları mı veya ilaçları mı? On-

namayarak 79 yaşında ruhunu Rabbine teslim

lar her ziyaretçi geldiğinde bunu bana iki kere

etti. Şehit Ömer Abdurrahman…

yaparlar ve bu yüzden ben utancımdan ve utanmaktan eririm ve bana bunu yapmalarındansa

İslam düşmanları her zaman bu yöntemle İs-

dünyanın açılmasını ve beni yutmasını dilerim.

lam’a ve Müslümanlara karşı zafer kazanacağı-

Bu dinlerini ve izzetlerini koruyan bu kişileri

nı ummaktadır. Ancak tarihin gerçekleri onları

memnun eder mi?

hiç bir zaman haklı çıkarmadı, çıkarmayacak

Ey mertlik ve kardeşliğin insanları! Feda ve saygınlığın insanları! Ey Allah’ın adamları! Derin uykunuzdan uyanın!

da. Allah azze ve celle hiç bir zaman İslam ümmetini hakkı savunan kimselerden mahrum bırakmadı.

Yankılanan seslerinizle dirilin! Yola çıkın, Ey Al-

Ömer Abdurrahman bizlere şu sözün hakkını

lah’ın adamları ve sesinize her yerde duyulması

vererek dünya hayatına gözlerini yumdu:

için izin verin! Ve tüm gücünüzle ve sesinizle korkusuzca seslenin! Dirilin Ey Allah’ın adamları ve tek vücut olarak hakkı ispat edip, tağutu reddedin! Ateş size dokunmayacak diye, size saldıranlara

“Acziyet, yetenek ve nimetlerin kaybolması değildir. Asıl acziyet, yüce değerler uğruna çalışma azmini kaybetmektir.”

teslim olmayın! Hapishaneler âlimler ve suçluların uyuması içindir? Ölüm, ümmetimi kuşattı. “Allahu Ekber” deyin ve yaşamak için ölümü anlatın! Rüzgârların üzerine yuvalarını inşa eden ulusu kim uyandıracak? Onlar uyuşturuldu ve komplolara hiçbir tepki göstermez oldular. Eğer onların âlimleri hücrelere doldurulursa, onlar koyun gibi

------------------------1. Usulu’d-Din: İtikadi meselelerle ilgilenen ilim. 2. https://muslumanesirlereozgurluk.wordpress. com/2011/09/07/esir-seyh-omer-abdurrahmandan-islam-ummetine-mektup/

olup kaybederler. Allah’tan korkan cesaretli adamlar yok mudur? Tağutları yıkacak ve onları alçaltacak kuvvetli kelimeler yok mudur? Bir olup dirilin! Gelirinizin kaybolacağından korkmayın!” (2)

Vefatı Mısır merkezli Cemaat-i İslâmi hareketinin kurucularından ve manevi liderlerinden olan Ömer Abdurrahman, vefatından önceki Çarşamba günü ABD yönetiminin kullandığı radyo cihazının yanı sıra ilaçlarına el koyulduğundan ne bildirmiştir.

61

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

sağlık durumunun daha da kötüleştiğini ailesi-


MART 2017

| Serbest Köşe

| Ümit Şit

62


E

nes b. Malik der ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında otururken bir ara bize "Şimdi karşınıza cennet ahalisinden bir adam çıkıp gelecektir." buyurdu. Ardından Ensar’dan bir adam çıkageldi. Yeni abdest aldığı için sakallarından su damlıyordu ve ayakkabılarını da sol koluna asmıştı. İkinci gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında otururken aynı şeyi söyledi. Ardından aynı adam çıka geldi ve hali dünkü haline benziyordu. Üçüncü gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aynı sözü söyledi. Yine adam çıkageldi ve hali önceki günlerde ki haline benziyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalkıp oradan ayrılınca, Abdullah b. Amr b. el-As radıyallahu anh söz konusu o adamın peşine gitti ve ona “Babamla kavga ettim ve evine üç gün boyunca girmeyeceğime dair yemin ettim. Yeminimin yerine gelmesi için bu süre zarfında eğer izin verirsen yanında kalmak istiyorum” dedi.

Ey insan, dün bir tohum iken, bugün fidan oldun. O gün fidan iken; eğildin, büküldün, kimi zaman istikametini şaşırdın. Yeri geldi Rabbini unutup dünyaya ve meşgalelerine dalarken, yeri geldi cuma namazlarını kaçırmadın. Bir zaman günahlara müptela olurken, başka bir zaman Ramazan orucunu kaçırmadın. Bir gün oldu annene babana öfff! hitabından fazlasını yüzlerine haykırırken, gün oldu bayramlarda ellerine sarıldın. Dün arkadaşını arkasından çekiştirirken, gün oldu alnından öptün. İşte sen böyle çelişkiler yumağı içerisinde bocalarken, fazlasıyla hak etmene rağmen Rabbin sana azap etmedi. Üstüne sana hidayet verdi de sen iman ehlinden, davet ehlinden, ilim ehlinden biri oldun. Günahkâr bir fidan, meyve veren bir iman ağacına dönüştü. Şimdi her secdede, her rükûda canını daha önce almadığı için Allah’a buğulu gözlerle hamd ediyorsun. Artık dünyaya İslam penceresinden bakıyor, İslam’ın şekillendirdiği bir beyinle tefekkürde bulunuyorsun. Sonra yanında bulunan sevap heybesine baktın içi boştu. Daha sonra günah heybesine baktın içinin dolu olduğunu görünce bedenini alevler sardı. Sonra, sevap heybesinin altı delik olmadığı, günah heybesinin de altının cılız bir iple kapatıldığını görünce yılmadın! Karamsarlık bulutunu dağıtarak umut dolu güneşli günlere doğru yürümeye karar verdin. Her sevabı kaçırmama ve her günahı sildirme adına seferber oldun. En küçük bir hayrı seni cennete taşıyan bir amel kabul ettin. En küçük bir günahı ise cehenneme götüren bir şer olarak

63

CEMÂZİE'L-AHİR 1438

Adam da “Olur” karşılığı verdi. Abdullah sonrasını bize şöyle anlattı: “Adamın yanında üç gece boyunca kaldım ancak gece ibadetine kalktığını hiç görmedim. Sadece uyurken bir ara kendine gelip uyandığı zaman sabah namazına kadar yatağında Allah’ı zikredip tekbirler getirirdi. Sabah namazı vakti de abdestini güzelce alıp namaza çıkardı. Fakat bu süre zarfında hayırdan başka bir şey konuştuğunu da hiç duymadım. Üç gün geçtikten sonra ben onun amellerini pek basit ve değersiz görmeye başlamıştım. Ona ‘Ey Allah’ın kulu! Aslında babamla aramda herhangi bir kavga veya bir ayrılma yoktu. Ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem üç defa bize: ‘Şimdi karşınıza cennet ahalisinden bir adam çıkıp gelecektir’ buyurdu. Ve üçünde de sen çıktın, ben de yanında durup Allah Rasûlü’nün buyurduğu gibi seni cennetlik kılan amelin ne olduğunu öğrenmek ve amel etmek istedim ancak öyle kayda değer büyük bir amelinin olduğunu da göremedim.

Allah Rasûlü’nün buyurduğu gibi seni cennetlik yapan nedir?’ Dediğimde: “Benim amelim gördüğünden başka bir şey değil, ancak içimde Müslümanlardan hiç kimseye karşı bir art niyetim yok. Allah’ın birine verdiği bir hayır içinde kimseye bir hasedim olmadı” karşılığını verdi. Ben de ‘İşte seni cennet ahalisinden biri kılan ve bizimde güç yetiremediğimiz budur’” dedim. (Ahmed b. Hanbel)


MART 2017

gördün. Her gününün sonunu bugün Allah için ne yaptın tabelasına bakarak değil, bugün Allah için ne yaptım sorusunun cevabını bulma adına verdiğin mücadelelerle geçirdin. Sen azmettin, yoruldun, bir adım attın Allaha doğru. Rabbin sana misliyle geldi. Sana tahmin bile edemeyeceğin kapılar açtı ve tahmin bile edemeyeceğin Salih kullarla tanıştırdı. Sen tek başına bir ümmet iken İbrahim aleyhisselam misali, şimdi asrısaadet içinde Müslümanlarla beraber gibiydin. Her çalışmada yer almak için çabaladın durdun. Ta ki, Müslümanların hatalarıyla, kusurlarıyla, eksiklikleriyle yüzleşene dek… Oysa geçmiş yıllarda yaptığın onca hatalara, devirdiğin onca kayalara, batırdığın onca gemilere rağmen içinde bulunduğun topluluktaki Müslümanlardan bir anda Musab bin Umeyrler, Sad b. Muazlar, Abdullah ibni Mesudlar olmalarını bekliyordun. Oysa onlarda senin çıktığın yoldan çıkarak buraya gelmişlerdi ama sen bunu hatırlamadın. Bu eksikliklerle nasıl yol alınabilir, nasıl mesafeler kat edilerek cennette bir köşk sahibi olunabilir endişesi ile düşündün. Her söylediğini şıp! diye anlayacak ve uygulayacak bilgisayar endeksli bir Müslüman topluluk düşlüyordun. Çünkü daha yolun başındaydın ve bu heyecanının bir çıkışı olduğu gibi inişe geçeceğini bilmiyordun. Zamanla Müslümanların ‘insanoğlu’ olduklarına kanaat getireceğin günler gelecekti elbet ama bugün sırf Allah için yaptığın çalışmalarda Müslümanların nefisleri ile alakalı sorunları görmek zor geliyordu. Kaldırılamaz bir kaya parçası olarak görüyordun. “Şu kardeş bunu nasıl yapar”, “şu işi bu bacı nasıl yapar” gibi cümleler zihnini tırmalıyordu. Aslında şu gerçeği unutmuştun, sahabe zamanında da nefsi durumlar söz konusu olmuş, ince hatalar yaşanmış ama nebevi öğreti ile pratik bir şekilde çözülmüş ve hatada ısrar edilmemişti. Oysa sahabeyi örnek alırken, hatalarıyla beraber insanlar arasında en hayırlı insanlar olduklarını aklımızdan çıkarmamak örnek almanın en doğrusudur. Sen asrısaadette olmadığını ve verimli Müslüman

64

topraklarının nasıl bir inkılapla çorak arazilere dönüştürüldüğünü ve bu arazide yetişen insan filizlerinin hep yarım hep eksik olacağını unutmaman gerektiğini anlamak için belli zaman aralıklarıyla sabır hapını alman ve düşünce şurubunu içmen en doğru karar olacaktır. Ey Müslüman kardeşim, bu sabır ilacı ve düşünce şurubu sende hüsnü zan etkisi yapacaktır. Zamanla kalbin temizlenecek ve kardeşlerine karşı kin yerine muhabbet, hased yerine imrenme ortaya çıkacaktır. Unutma ki ne bulunduğun topluluğun başındaki konumun ne de sana verilen görev ve sorumluluklar, kardeşini küçük görmen için bir gerekçedir. Bilakis vereceğin imtihanın zorluğunu ve sorumluluğunun derecesini gösterir. Unutma ki kardeşinin başarısı senin için bir sorun değil, senin başarının ta kendisidir. Çünkü sen ve kardeşin bir binanın iki tuğlasından ibaretsiniz. Gün gelecek kendinde bulunduğuna övündüğün özellikleri Allah elinden alacak. Gün gelecek liderliğinin rütbeleri düşecek. Gün gelecek güçlü kalemin kırılacak. Gün gelecek eşsiz hitabın, ağzının mühürlenmesiyle son bulacak. Gün gelecek yüksek bellekli hafızan çökecek. Kabına sığmaz şimşek misali hareketliliğin, bulutların dağılmasıyla sabitlenecek. İşte sen ve kardeşin Yüce Rabbinizin huzurunda eşit bir şekilde duracaksınız. İşte o zaman kimin kalbi imanın gölgesinde Müslüman kardeşine sevgi ile doluysa o kazanacak. İşte o zaman kimin kalbinde art niyet ve hased yoksa o gülümseyecek. Tıpkı o gülümseyecek olan, cennetle müjdelenen o adam gibidir. "Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman etmiş olanlara karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.' " (Haşr, 10)


Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O sabredenler, kendilerine bir bela geldiği zaman: “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz” derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” Bakara, 2/156-157. Sevgili eşim! Sen vaazlarında, hutbelerinde, derslerinde ve konferanslarında nice defalar bize İbn Teymiyye’nin şu sözünü hatırlatıyordun: “Düşmanlarım bana ne yapabilirler ki? Benim cennetim ve bahçem göğsümdedir. Nereye gidersem o da benimle birliktedir. Eğer beni zindana koyarlarsa, zindanım bana halvet yeri olur… Beni öldürürlerse, öldürülmem şehadet olur… Beni sürgün ederlerse, sürgünüm seyahat olur…” Sevgili eşim! Sana Şehid Seyyid Kutub’un –Allah kendisine rahmet etsin- şu güzel sözünü hatırlatmak isterim: “Sözlerimiz, hareketsiz ve cansız birer ceset gibidirler. Eğer onların uğruna ölürsek, işte o zaman dipdiri ayağa kalkar ve canlılar arasında yaşarlar.” Sevgili eşim! Allah sana yeter, O daima seninle olsun… Bizim de O’ndan başka kimsemiz yok. O’ndan başka güç ve kuvvet sahibi kimse de yok… Son olarak; sana veda etmiyorum, görüşmek üzere diyorum… Vefakar eşin.. Şeyh Ömer Abdurrahman’ın Eşinden Şeyh’e gönderilen mektuptan.

Nebevi Hayat Dergisi 52. sayı (2017)  

Vakfet, Yaşat, Yaşa

Nebevi Hayat Dergisi 52. sayı (2017)  

Vakfet, Yaşat, Yaşa

Advertisement