Page 1


AYLIK SEMİNERLER

İslâm Dünyası Üzerindeki

OYUNLARI Nedim BAL Araştırmacı - Yazar

Yer: İmam Buhari Vakfı

*Bayanlara yer ayrılmıştır

02 Kasım 2016 Çarşamba

20.30

“Amel, sözün efendisidir.” Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Bağcılar/İstanbul 0212 550 6377 | bilgi@imambuharivakfi.org | www.imambuharivakfi.org


Editör

YIL: 4 Sayı: 47 Fiyatı: 7,5 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert

İnsanları farklı mizaçlarda yaratan ve bütün insanla-

Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük

için seçmiş olduğu yolu kolaylaştıran Allah Azze ve

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Mürsel Gölbaşı (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72)

ra hidayet yolunu beyan buyurduktan sonra herkes Celle'ye hamdederiz. İfrat ve tefritten uzak olan sırat'ı müstakimde bizlere en güzel örnek olan Hz. Muhammed Mustafa'ya, onun dosdoğru yol üzerinde sebat

Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük

eden âline, ashabına ve kıyamete kadar bu vasat yolda

Kuvveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Mürsel Gölbaşı Hesap No: 6847147 IBAN: TR13 0020 5000 0068 4714 7000 01 (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

İslam'ı ve Müslümanları yok etmek, tarih sahnesin-

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz

dır ki; toplumları ve devletleri yıkan asıl güç dışarıda

Grafik, Tasarım Yakup Hazman

kendi içimizden neş'et etmiş unsurlardır. İçteki za-

Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. Ayçin Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0543) 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2016 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa İstanbul, Eylül 2016 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun.

den tamamen silmek için yapılan planlar, kurulan hile ve desiseler her gün katlanarak devam etmektedir. Ancak, hayatın bize öğrettiği acı bir gerçek vartebeyyün etmiş düşman değil içeride mevzilenmiş, fiyet dışarıda düşmana karşı gösterilen zafiyetten her zaman için çok daha tehlikelidir. Unutmayalım ki; kartalı vuran ok kendi tüyünden yapılırmış. Maalesef, günümüzde İslam dünyasını zora sokan, elini kolunu bağlayan birçok durumun müsebbibi yine Müslümanların kendileridir. Müslümanların -tabiri caizse- kendi ayaklarına sıktıkları, bindikleri dalı kestikleri birçok husus vardır. Ancak biz bu yazımızda bunlardan sadece Tekfircilik Hastalığına değinecek ve Müslümanları bu belaya duçar eden sebepler üzerinde duracağız. Nebevi Hayat Dergisinin 25 Aralık Pazar günü düzenleyeceği Umre Ödüllü yarışmasına tüm okurlarımızı davet ederiz. Selam ve dua ile…


İçindekiler 04

Başyazı Tarihi Bir Vâkıa Olarak Haricilik / Mahmut Varhan

10

Kapak Dosya Tekfirin Şartları ve Önündeki Engeller / Hakan Sarıküçük

19

Kapak Dosya Selefi Salihinin Tekfirde İhtiyadı / Ebubekir Eren

21

Kapak Dosya Ümmetin Bağrındaki Hançer Tekfir ve Sebepleri / Ahmed İnal

25

Kapak Dosya Ayarlanmış Saatli Bir Bomba; Tekfircilik ve Tedavisi / Said Özdemir

29

Olaylar ve Yorumlar Emperyalizim ve Siyonizmin Yakaladığı Damar; Tekfircilik / Nedim Bal

36

Kur'ân'ın Gölgesinde Tekfir Zihniyetinin Atası Haricilerin Özellikleri / Zafer Mert

40

Nebevi Nasihatler İlimsiz Kâdılık Yapma Çabalarının Nihâi Noktası: Çömez Haricilik / M. Sabri Yücel

43

Nebevi Aile Çocuk Oynayarak Öğrenir ve Oyun, Çocuğun Gerçeğidir / Halime Yılmaz

48

İslam Coğrafyaları Katledilen Âlimlerin Ülkesi: Çad / Metin Eken

51

Davet ve Cihad Önderleri İstanbul’un Fatihi: Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) / Cihan Malay

59

Haber Analiz Aylan Bebek ile Ümran Bebek Arasında Sıkış(tırıl)an Ümmet / İbrahim Adak

61

Serbest Köşe Sosyal Medyada Adab-ı Muaşeret / Derya Fıçıcı

04

10

29

43

61


KAPAK DOSYA

Mahmut Varhan

TARİHİ BİR VÂKIA OLARAK

İnsanları farklı mizaçlarda yaratan ve bütün insanlara hidayet yolunu beyan buyurduktan sonra herkes için seçmiş olduğu yolu kolaylaştıran Allah Azze ve Celle'ye hamdederiz. İfrat ve tefritten uzak olan sırat'ı müstakimde bizlere en güzel örnek olan Hz. Muhammed Mustafa'ya, onun dosdoğru yol üzerinde sebat eden âline, ashabına ve kıyamete kadar bu vasat yolda onlara tâbi olanlara salât ve selam olsun. İmdi; insanlık tarihi dinde aşırıya kaçan ifrat ehli ve dini yaşamakta kusurlu davranan tefrit ehli olan gruplarla doludur. Bu gruplardan biri de İslam tarihinde “Hariciler” olarak isimlendirilen taifedir. Biz de bu makalemizde bu taifenin tarihi köklerini ve tarihi süreç içerisinde geçirdiği merhaleleri incelemeye çalışacağız.

1- Özel Bir İnsan Tipi Olarak Hariciler İlk önce bir insan tipi olarak Harici karakterini inceleyelim: Genel olarak Hariciler, sert bir tabiata sahip yarı bedevi insanlardır. Sert ve katı mizaçları, dini yaşayışlarına olumsuz bir şekilde yansımış; bazı konularda aşırı derecede dindar görünmelerine rağmen diğer birtakım hususlarda dinin gereklerini aynı sertlik ve ka-

4

EKİM 2016

tılıkla çiğnemekte bir beis görmezler. Hadis-i Şeriflerde belirtildiği üzere nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak, Kur’an tilavet etmek, Allah’ı zikretmek ve benzeri konularda aşırı derecede gayretli olmalarına rağmen; haksız yere Müslümanları tekfir etmek, onların mallarını kendileri için helal kabul etmek ve müşrikleri bırakıp daha çok Müslümanların kanlarına girmek gibi konularda ise gayet rahat ve futursuzca hareket etmektedirler. Nitekim Nehravan’da Haricileri ikna etmek için onların yanına giden Abdullah bin Abbas’ın ifadesiyle “secde izi alınlarında belirmiş ve uzun secdelerden dolayı alınları ve dizleri nasırlaşmış, insanların en zahidleri” olan Hariciler; hiç tereddüt etmeden büyük sahabe Habbab bin Erett’in oğlu Abdullah’ı koyun boğazlar gibi boğazlamış ve hamile olan hanımını öldürerek karnını deşmişlerdir. Yine insanlar arasında en fazla zikredenlerden biri olan Abdurrahman bin Mülcem, gözünü kırpmadan Peygamber Efendimiz’in damadı, Hasan ve Hüseyin’in babası dördüncü raşid halife Hazreti Ali radıyallahu anhuyu şehid etmiştir. Haricilerin bir taraftan aşırı derecede dindar, diğer taraftan dinsiz gibi davrandıklarına dair pek çok örnekler vardır.


Hariciler aşırı derecede özgüven sahibi kimseler olup, kendi görüşlerinin mutlak hak olduğuna inanır ve muhaliflerinin batıl içerisinde bulunduklarına tereddütsüz kanaat ederler. Muhaliflerini eleştirmek ve onları itham etmek hususunda çok keskin ve serttirler. En cüz’i bir meseleden dolayı bile onları tekfir ederek dinden aforoz edebilirler. Uzun süre beraber hareket ettikleri arkadaşlarını bile çok basit ihtilaflardan dolayı dinden çıkmakla suçlayabilirler. Bütün bunların altında yatan asıl neden, kendi

Hariciler, sert bir tabiata sahip yarı bedevi insanlardır. Sert ve katı mizaçları, dini yaşayışlarına olumsuz bir şekilde yansımış; bazı konularda aşırı derecede dindar görünmelerine rağmen diğer birtakım hususlarda dinin gereklerini aynı sertlik ve katılıkla çiğnemekte bir beis görmezler.

görüşlerine aşırı derecede taassub göstermeleri ve görüşlerini bağnaz bir şekilde beğenerek ucub hastalığına yakalanmış olmalarıdır. Bunun neticesinde insanları basite alarak onları küçümser ve onlara karşı kibirlenerek haksızca saldırılarda bulunurlar. İşte helak olmalarının sebebi olan hastalıklar; ucub ve kibir... Hülasa olarak Hariciler sert ve katı mizaçlı; görüşlerinde tutucu, bağnaz ve mutaasıb; muhaliflerini eleştirmek ve itham etmekte insafsız, cüretkâr ve ölçüsüz; dinin tek temsilcisi olarak kendilerini gören ve bütün muhaliflerini dinden çıkmış kâfirler olarak telakki eden; kendilerini beğenerek muhaliflerini küçümseyen ve dışlayan kimselerdir.

2- Hazreti Peygamber Döneminde Haricilik Var Mıydı? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde “Hariciler” diye bir grup veya “Haricilik” terimi yoktu. Fakat bu mizaca sahip bazı kimseler az da olsa bulunmaktaydı. Bu kimseler kendi bakış açılarını ve görüşlerini o kadar kutsuyorlardı ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i bile insafsızca ve zalimce eleştirebiliyorlardı. Kendi görüşlerini, Hazreti Peygamber’in tasarruf ve emrine dahi önceliyorlardı. İşte bu mizaca sahip kimseler, Haricilik akımının ilk tohumlarını oluşturmaktaydılar.

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anhu dedi ki: Ali radıyallahu anhu (Yemen’den) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bir külçe altın gönderdi. O da bu altını şu dört kişi arasında taksim etti: Akra bin Habis el-Hanzali, Uyeyne bin Bedir el-Fezari, Zeydu’l-Hayl et-Tai ve Alkame bin Ulasa el-Amiri...Bunun üzerine Kureyş ve Ensar’(dan olan Müslümanlar) içerlenerek şöyle dediler: “Necid halkının büyüklerine veriyor, bizi ise mahrum bırakıyor!” Peygamber Efendimiz de onlara: “Ben böyle davranarak sadece onların gönüllerini kazanmaya çalışıyorum” buyurdu. Bu sırada gözleri çukurlaşmış, elmacık kemikleri ve alnı çıkıntılı, sakalları sık ve saçları tıraş edilmiş bir kişi çıkageldi ve gelir gelmez: “Allah’tan kork ey Muhammed!” diyerek çıkıştı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Şayet ben Allah’a asi olmuşsam, şu halde ona kim itaat edecek! Bütün yeryüzü halkı için Allah azze ve celle bana güvendiği halde, sizler mi bana güvenmiyorsunuz!?” buyurdu. Bir kişi -zannederim Halid bin Velid- onu öldürmek için izin istediyse de ona izin vermedi. Adam arkasını dönüp gidince şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu kişinin soyundan -ya da onun tabilerinden- öyle bir topluluk ortaya çıkacak ki, Kur’an okuyacaklar; ancak onların hançerele-

MUHARREM 1438

5


Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde "Hariciler" diye bir grup veya "Haricilik" terimi yoktu. Fakat bu mizaca sahip bazı kimseler az da olsa bulunmaktaydı. Bu kimseler kendi bakış açılarını ve görüşlerini o kadar kutsuyorlardı ki, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi bile insafsızca ve zalimce eleştirebiliyorlardı. Kendi görüşlerini, Hazreti Peygamber'in tasarruf ve emrine dahi önceliyorlardı. İşte bu mizaç ve bu mizaca sahip kimseler, Haricilik akımının ilk tohumlarını oluşturmaktaydılar.

rini geçmeyecektir. Okun hedefini delip geçtiği

si daha sonra İslam’a girmiş cahil kimselerden

gibi, bunlar da İslam’dan çıkarlar. Putperestle-

oluşmaktaydı. Bunlar, bazı sahabilerin yönetim

re dokunmayıp Müslümanları öldürürler. Şa-

tarzına yönelttikleri haklı birtakım eleştirileri

yet ben onların çıktığı zamana ulaşacak olur-

de suistimal ederek insafsızca ve zalimce İslami

sam, onları Ad Kavminin helak edilmesi gibi

yönetimi eleştirmeye ve karalamaya başladılar.

yok ederdim.”

Artık adil yönetime karşı çıkan bir Harici vakıa

1

3- Hulefa-i Raşidin Döneminde Haricilik Raşid Halifelerden Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer radıyallahu anhuma dönemlerinde ciddi bir Haricilik tezahürü olmamıştır. Nadir de olsa fitneci bazı fertler bulunmakla birlikte, bir grup olarak «Haricilik» yoktur. Hz. Osman radıyallahu anhu’nun hilafeti döneminde halifenin yönetim tarzına yapılan eleştiriler olmasına rağmen ilk altı yıl sakin geçti. Toplumun huzurunu bozucu herhangi bir hareketlenme görülmemektedir. Yönetim tarzına yapılan bu eleştiriler ikinci altı yıl içinde daha da artarak her tarafa yayıldı ve artık halifeye ve yönetim tarzına karşı çıkan, halifenin bazı tasarruf ve kararlarını eleştiren bir topluluk oluşmaya ve muhalif bir cephe oluşturmaya başlamıştı. Müslümanlar karşısında mağlup olan Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerden İslam’a girmiş gibi davranarak İslam toplumunu bozmaya çalışan Abdullah b. Sebe gibi bir-

6

oluşmuştu. Ancak bu fitnecileri bir arada tutan bir liderleri ve etrafında halkalanıp savundukları farklı bir düşünceleri yoktu. Onları bir araya getiren tek şey, halifenin bazı tasarruflarını eleştirmek, özellikle halifenin atamış olduğu Ümeyyeoğullarından bazı valilerin birtakım haksızlıklarına itiraz etmekti. Bu fitnenin sonucunda halife Hz. Osman radıyallahu anhu bu hainlerin eliyle hunharca ve haksız yere öldürülerek şehid edildi. Yine bu muhalif cephenin baskısıyla Hz. Ali radıyallahu anhu halife olarak seçildi. Bu muhalif kanadın bazı unsurları daha sonra Hz. Ali radıyallahu anhu’nun ordusunun içerisine dâhil oldular. Artık itiraz eden, eleştiren, karşı çıkan, isyan eden, haklı haksız sivri tenkit oklarını sert bir şekilde yönetime yönelten bir grup oluşmuştu. Bundan dolayı Hz. Ali radıyallahu anhu’nun hilafet dönemi sürekli iç çalkantılarla ve devamlı olarak peşpeşe ortaya çıkan ictimai huzursuzluk ve sıkıntılarla geçecekti.

takım münafık ve zındıkların tesiri ve yönlen-

Hz. Ali radıyallahu anhu, Hz. Osman’ın katle-

dirmesiyle de bu muhalifler kendi aralarında

dilmesini ve kısasının alınmasını bahane ede-

teşkilatlanmaya başladılar. Bunların hemen hep-

rek itaat etmeyen ve halifenin itaat çağrılarına

EKİM 2016


sürekli ipe un sererek savsaklama ve erteleme siyasetiyle karşılık veren Şam valisi Muaviye’yi itaat altına almaya karar verir ve ordusuyla Irak’tan yola çıkarak Şam’a doğru harekete geçer. Muaviye de İslam halifesine itaat edeceğine ona karşı kılıcını çekerek isyan ve bağilik bayrağını açar. Şamlılar da ona itaat edince iki taraf arasında Sıffin mevkiinde savaş başlar. Muaviye’nin tarafı tam yenilmek üzereyken, Arapların zeki dahilerinden birisi olan Amr b. As’ın hilesi ile halife Hz. Ali taraftarlarını Kur’an-ı Kerim’i tahkim (hakem kabul) etmeye davet ederler. Bu hilenin farkında olan halife onların teklifini kabul etmek istemez ve savaşı kesin bir zaferle sonuçlandırmak ister. Ancak ordusunda bulunan münekkid ruhlu kimseler bu teklifi kabul etmeye onu zorlarlar ve o da istemeyerek de olsa bunu kabul eder. Daha sonra meşhur Tahkim Olayı meydana gelir. Bunun akabinde dün halifeyi tahkimi kabul etmeye zorlayan insanlar, bu defa “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek tahkim olayını reddederler. Bunu kabul eden herkesi ve özellikle de halife Hz. Ali’yi tekfir ederler. Halife Hz. Ali radıyllahu anhu ordusuyla Şam üzerine sefere çıkmaya hazırlandığı bir esnada bu zihniyeti taşıyan Hariciler ayrılarak Nehravan’da Harura denilen yerde toplanırlar. Pek çok defa sözlü tahriklerine, fikri saldırılarına ve halife ile ona tabi olan Müslümanları tekfir etmelerine rağmen Hz. Ali onlara karşı harekete geçmez ve onları ikna etmek ve bu saplantıdan kurtarmak için birçok teşebbüste bulunur. Fakat onlar, Müslümanların kanlarını dökerek mallarına el koymaya başlayınca halife, Şam seferi için hazırladığı ordusuyla onların üzerine gider ve Nehrevan’da onların hepsini yok eder. Askeri ve siyasi açıdan öldürücü bir darbe alan Harici hareketi, güç sahibi bir grup olarak dağıtılsa da ruh hali, fikir yapısı ve kindar duygusallığıyla İslam toplumunun içindeki varlığını devam ettirir. Zira Kufe ve Basralı birçok ailenin evlatları halifenin ordusu tarafından Harura mevkisinde öldürülmüşlerdir. Bu ailelerin birçoğunda yas tutulmakta ve halifeye karşı kindar duygular

Haricilik belirli bir zamanda ya da muayyen bir kavmin içinde meydana çıkıp, sonra tarihe karışmış bir hareket değildir. Haricilik, hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere muayyen birtakım özelliklere sahip olan insanlardan oluşan bir bid'at fırkasıdır. Dolayısıyla bu özelliklere sahip olan insanlar nerede ve ne zaman bulunurlarsa, orada Haricilik var demektir.

alevlenmektedir. Bu huzursuz ortamın neticesinde Harici üç kafadar bir araya gelerek kendi kıt anlayışlarına göre İslam toplumundaki bu tefrika ve huzursuzluğu sonlandırmak için bir karar alırlar. Bu meşhur karara göre halife Hz. Ali, Muaviye ve Amr b. As’a suikast yapılacaktır. Bu üç kişinin en bedbahtı olan Abdurrahman b. Mülcem, halife Hz. Ali radıyalalhu anhu’yu öldürerek şehid etmeyi başarır ve böylece İslam toplumunun içinde derin bir ayrılık ve tefrika sebebi olan siyasi bir cinayet işleyerek tarihe en şaki kişi olarak kaydedilir.

4- Emeviler ve Abbasiler Döneminde Haricilik Hz. Ali radıyallahu anhu’nun şehid edilmesinden sonra Müslümanlar, Hz. Hasan’a biat ederek onu halife olarak seçerler. Kısa bir süre halifelik makamında kalan Hz. Hasan, İslam toplumunda meydana gelen bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak amacıyla bu hakkından ferağat ederek Muaviye ile anlaşır. Hilafetin Muaviye’ye geçmesiyle birlikte bütün İslam aleminde bir birlik ve bütünlük meydana gelir. Ancak zamanla Emevi yönetiminin sertliği ve valilerin zalimane tasarrufları tekrar Harici hareket-

MUHARREM 1438

7


8

lerin canlanmasına sebep olur. En büyük ve en

Abbasiler dönemi Hariciler açısından pek hare-

geniş alanlarda tesiri bulunan Harici hareket-

ketli olmamıştır. Bazı Harici hareketler birtakım

ler, Emeviler döneminde meydana çıkmışlar-

isyan olaylarına girişmek istemişlerse de bu dev-

dır. Emevilerin zalimce davranış ve tutumları

let tarafından hemen bastırılmıştır.

Harici davetin hızla yayılmasına zemin teşkil

Tarihi süreç içerisinde pek çok Harici hareket

ediyor ve çeşitli yerlerde isyan çıkartmalarını

ortaya çıkmıştır. Abdullah b. Vehb er-Rasibi li-

kolaylaştırıyordu. Emevi ordularıyla bir çok

derliğindeki ilk Hariciler (Haruriyye fırkası),

defa karşılaşan Hariciler, pek çok savaşta Eme-

Nafi b. Ezrak’a nisbet edilen Ezarika fırkası,

vi ordularını yenmeyi başarmış ve geniş alan-

Necde b. Amir el-Hanefi liderliğindeki Nece-

larda hâkimiyet kurmaya muvaffak olmuşlarsa

dat hareketi, Abdullah b. İbaz’a nisbet edilen

da bu kısa sürmüş ve Emevilerin kurnaz siya-

İbaziyye fırkası ve daha pek çok Harici fırka-

setleri karşısında sürekli kaybetmişlerdir. Dev-

ları ortaya çıkmışlardır. Bunların arasından

let müesseselerinin iyice oturması neticesinde

tarihi bir fırka olarak günümüze kadar ulaşan

Haricilerin hareket alanları daralmış ve zaman

tek kol, Haricilerin en ılımlıları olan İbaziyye

içerisinde tamamen güçlerini yitirmişlerdir

koludur. Bunlar da artık Haricilik vasıflarını

EKİM 2016


kaybetmişlerdir. Bu söylediğimiz husus, tarih-

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma dedi ki:

ten kalma Hariciler için geçerlidir. Yoksa ger-

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle

çek harici ruh, değişik şekillerde her zaman

buyurduğunu işittim: “Ümmetimin içinden

var olmuş ve varlığını farklı isimler altında sürdürmüştür. Şimdi de bu husus üzerinde biraz duralım.

kötü ameller (işler) yapan bir topluluk çıkacaktır. Onlar Kur’an okuyacaklar fakat onların hançerelerini geçmeyecektir. Sizden biri, on-

5- Haricilik Tarihte Kalmış Bir Olgu Mudur?

ların amellerinin yanında kendi amelini hakir

Haricilik belirli bir zamanda ya da muayyen

ceklerdir. Bundan dolayı, çıktıkları zaman on-

bir kavmin içinde meydana çıkıp, sonra tarihe

ları öldürün. Sonra tekrar çıktıklarında onları

karışmış bir hareket değildir. Haricilik, hadis-i

öldürün. Sonra yine çıktıklarında onları öldü-

şeriflerde belirtildiği üzere muayyen birtakım

rün. Hem onları öldürenlere ve hem de onlar

özelliklere sahip olan insanlardan oluşan bir bid’at fırkasıdır. Dolayısıyla bu özelliklere sahip olan insanlar nerede ve ne zaman bulunurlarsa, orada Haricilik var demektir. Tarih

ve az görecektir. Onlar Müslümanları öldüre-

tarafından öldürülenlere müjdeler olsun! Onlardan bir topluluk her çıktığında, Allah azze ve celle onları yok edecektir.” Bu son cümleyi

de şahiddir ki Hariciler farklı toplumlarda,

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yirmi

farklı zamanlarda sürekli ortaya çıkmışlardır.

defa veya daha fazla -ben işittiğim halde- tek-

Özellikle de İslami yönetimlerin zayıfladığı

rar edip durdu.”

ve Müslümanlar arasında ihtilaf ve tefrikanın baş gösterdiği zamanlar, Hariciler ve benzeri

İbni Mace bu hadisi şu lafızla rivayet etmek-

bid’at fırkalarının zirve yapacağı zamanlardır.

tedir: “Yaşları genç bir topluluk ortaya çıka-

İşte İslami yönetim tarzının hemen hemen hiç

cak, Kur’an okuyacaklar fakat onların boğaz-

bulunmadığı bizim zamanımızda, bir taraftan

larından geçmeyecektir. Onlardan çıkan her

Hariciler diğer taraftan Rafıziler için tam bir

bir topluluk, yok olacaktır.” İbn Ömer dedi

fırsat doğmuştur ve her tarafa yayılma imkânı

ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in:

bulmuşlardır. Bu iki bid’at fırkası, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’e mensub olan Müslümanlara zulmetmek, onları öldürmek, mallarını ve ırzlarını kendilerine helal görmek hususunda birbirleri ile adeta yarışmaktadırlar. Uluslara-

“Onlardan çıkan her bir topluluk yok olacaktır” cümlesini yirmi defadan fazla söylediğini işittim. “En sonunda onların bulunduğu tarafta Deccal çıkacaktır.”2

rası güçlerle ittifak halinde olan Rafıziler, ifsad konusunda Haricileri fersah fersah geçmiş ve İslam âlemine saplanan küfür mızrağının

---------------------------------

ucu rolünü ifa etmektedirler. Son olarak konuyla ilgili bir hadis-i şerif kaydederek makalemizi bitirelim:

1 Buhari, 4351; Müslim, 1064; Ebu Davud, 4764. 2İmam Ahmed, Müsned: 5562 (2/84) , İbni Mace: 174 Sahih bir hadistir.

MUHARREM 1438

9


KAPAK DOSYA

Hakan Sarıküçük

TEKFİRİN ŞARTLARI VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER Hamd, bizleri vasat bir ümmet kılıp aşırılıklardan sakındıran Allah’a; Salât ve selâm ise müslümanlara tekfir hususunda önemli nasihatlerde bulunup onları ikaz eden ve dikkatli davranmaya teşvik eden efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allahu Teâlâ’nın affı ve mağfireti ise buyruklarına ve Rasûlünün sünnetine uyan ve tekfir hususunda naslara göre hareket eden müslümanların üzerine olsun. Yüce Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’inde “Müminler ancak kardeştirler”1 şeklinde buyurarak müminler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Kişinin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek manada imana eremeyeceğini bildiren peygamber efendimiz Medine-i Münevvere’ye yerleştiği andan itibaren ilk iş olarak Ensar ve Muhacir arasındaki kardeşlik müessesesini tesis etmiş ve bunu müminlerin kalplerine yerleştirmek için büyük bir gayret göstermiştir.

10

EKİM 2016

Kardeşlik ilişkilerine dikkat etmemek, çekememezlik, kin, buğz, hased, zamanla kişileri birbirlerine yabancı hale getirir ve iki tarafı da birbiri hakkında ileri geri konuşmaya sevk eder. Bu muamelenin devam etmesi zamanla düşmanlığa ve iki tarafında birbirlerinin kanlarını helal görmelerine sebebiyet verir. Müminler birbirleriyle kardeşlik müessesesini tesis edemediklerinde her biri başka yerlerde kendilerine kardeşler ve sırdaşlar ararlar. Tabi ki kardeşini müminlerden seçmeyenler, zamanla kâfirlerle, münafıklarla ve müşriklerle yakınlaşarak onlara tabi olurlar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği üzere sevdiği kavimle dünyadaki birlikteliği ahirette de kendisini onlarla birlikte kılar. Böyleleri için dünyadaki bu yakınlaşmanın kötü neticesi maalesef ahirette de kötü bir şekilde karşılarına çıkar. Çünkü Müminlere gösterilmesi gereken sevgi ve tahammül başkalarına gösterildiğinde bu kişilerin ahlâkları, konuşmaları, oturup kalkmaları, tüm alışkanlıkları ve ne-


ticede akıbetleri de aynı olacaktır. Bu sebeple kardeşini yakından tanımayıp ondan kopmak maalesef zamanla tehlikeli hastalıklardan biri olan tekfir hastalığına sebep olur. Müslümanlar gereken tebliğ ve irşad vazifesini terk edip toplumlarından uzaklaştıklarında artık iki farklı gruba dönüşürler. Aralarındaki tüm bağlar kopar, geçmişleri ve gelecekleri tamamıyla birbirinden uzaklaşır. Peygamberi metod gereğince tüm topluma tebliğ vazifesini ihmal etmenin belki de en acı durumlarından biri de toplumu ehli kitaptan bile daha aşağılık bir mertebede görerek onları tekfir etme durumuna gelmektir. Tekfir birbirine buğz eden kalplerden sadır olur. Kalpten sadır olan bu durumun düzelmesi sevgi ve kardeşlik bağlarını yeniden tesis etmedikçe de mümkün olmaz. Dünyanın günümüzdeki haline bakıldığında kendilerine müslüman diyen şahısların bir yahudiye veya hristiyana bile reva görmeyeceği türlü işkence ve uygulamaları müslüman kardeşlerine reva görmesi, bırakın onlara bir tebessüm göstermek bir an dahi birlikte olmaya hazmedememeleri, kâfirlerin planları neticesinde fitneye düşüp birbirlerine zarar vermeleri, tarih sahnelerinde her zaman karşı karşıya kalınan bir durum olmuştur. Tarihimiz bu ibret sahneleriyle dolu olmasına rağmen müslümanlar devamlı bu hataya düşmüş, hâlâ da ısrarla bu çirkin oyunların bir figüranı olmaya devam etmektedirler. Müslümanlar artık kâfirlerle olan birlikteliklerini ve onlara olan özentilerini bir an önce sonlandırmalı ve kardeşlerine yönelmelidirler. Çünkü ilahi kelam uyarınca bizler onları ne kadar çok seversek sevelim, onlar bizi hiçbir zaman sevmezler, bize olan öfke ve kinlerinden dolayı parmaklarını ısırıp bize hiçbir hayrın isabet etmesini istemezler. Kalplerinde gizledikleri ise bütün bunlardan daha da büyüktür. Müslümanlarda ne zaman bir şahlanış görseler hemen oracıkta onu bitirmeye çalışırlar. Günümüzde insanların kâfir olduklarını ortaya koyan açık bir küfür olmadığı müddetçe, onları

Dünyanın günümüzdeki haline bakıldığında kendilerine müslüman diyen şahısların bir yahudiye veya hristiyana bile reva görmeyeceği türlü işkence ve uygulamaları müslüman kardeşlerine reva görmesi, bırakın onlara bir tebessüm göstermek bir an dahi birlikte olmaya hazmedememeleri, kâfirlerin planları neticesinde fitneye düşüp birbirlerine zarar vermeleri, tarih sahnelerinde her zaman karşı karşıya kalınan bir durum olmuştur.

tekfir etmede oldukça ihtiyatlı ve temkinli davranmak gerekir. Çünkü tekfir edilen kişi kâfir değilse tekfir eden kâfir olur. Bu nedenle konu hakkında şu meselelere dikkat etmek gerekir: Bugün insanlar inançlarında kararlı değillerdir. Günümüz insanlarından bir kısmı, değil ki yılda veya ayda yahut haftada inançlarını değiştirsinler, bir günde birkaç defa inançlarını değiştirdikleri görülmektedir. Bu nedenle haklarında hangi hallerine göre hüküm verileceği kesin olarak bilinememekte, bu itibarla konunun erbabını şaşırtmakta ve tereddüde düşürmektedirler. Diğer yandan bu gibi insanların çoğu, bizim gibi namaz kılıyor, bizim kıblemize yöneliyor, hayvanları bizim gibi kesiyorlar. İslam’dan bahsedilirken de mangalda kül bırakmıyorlar. Böylece hakla batılı birbirine karıştırıyorlar. Bir yönleriyle inançsız insanlar görünümünü arz ederken, diğer yönleriyle Müslüman olduklarını gösteriyorlar. Bu iki halleri göz önünde bulundurulduğunda, kendilerine küfür ve İslam damgalarından herhangi birini vurmak oldukça zor ve risklidir. Küfür yönlerine bakıl-

MUHARREM 1438

11


dığında bunlara nasıl Müslüman denilecektir? Müslüman yönleri göz önünde bulundurulursa bunlara rahatlıkla nasıl kâfir denilecektir? Evet, bunlar hakkında nasıl bir hüküm verileceğinde hayrete düşülüyor, akıllar duruyor. Çünkü bu gibi insanlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de buyurduğu gibi “sabahleyin kâfir, akşama Müslüman veya sabahleyin Müslüman, akşamleyin kâfir” oluyorlar. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Karanlık gecenin parçalarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan önce, amel etmeye koşun. Bu fitneler ortaya çıkınca, kişi mü’min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacaktır. Yahut mü’min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabahlayacaktır. Dinini geçici bir dünya malı karşılığında satacaktır.”2 İmam Ahmed’in Müsnedi’nde hadisin devamı şöyledir: “…O gün dinine sımsıkı bağlı olan, eliyle közü tutmuş gibi veya dikeni tutmuş gibi olacaktır.”3 Hasan Basrî’nin bu hadisin izahında “Kişi sabahleyin kardeşinin kanını, ırzını ve malını haram görür, akşam olunca da onu helal görür.” dediği rivayet edilmiştir.4 Ebû Umâme el-Bâhilî, Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. “Yakında fitneler zuhur edecektir. Kişi o fitneler zamanında sabaha mü’min çıkacak, akşama kâfir olacaktır. Ancak Allah’ın ilimle diri kılacağı bundan müstesnadır.”5 Evet, hadislerin beyan ettiği günde iki kere inancını değiştiren, adeta bukalemun gibi renkten renge giren, bu tür insanları günümüzde her zaman ve zeminde görmek mümkündür. Rasûlullah’ın ümmetini korkuttuğu bu fitnelerse, oldukça çeşitli ve pek çoktur. Şimdi bu gibi insanlar hakkında nasıl bir hüküm verilecektir? İslâmî yönleri ağır bastırılıp Müslüman olduklarına mı hüküm verilecek?

12

EKİM 2016

Yoksa kâfir oldukları yönleri tercih edilip bunlara kâfir mi denilecektir? Veya küfür ile İslâm arasında gidip geldiklerinden, biz bunlara ne kesin kâfir ne de kesin Müslüman diyemiyoruz, haklarında hüküm vermekten geri duruyoruz mu, denilecektir? Kanaatimizce saflar netleşip durumları tam ortaya çıkıncaya kadar bunlar hakkında kesin hüküm vermektense, gerçek hallerini her şeyi bilen Allah’a bırakmak, imanımızın muhafaza edilmesi yönünden daha evla ve daha ihtiyatlıdır. Zira bizler bunların gerçek durumuna ulaşmaktan aciziz. Çünkü dış görünüşleri tamamen birbirine zıt bir tavır sergilemektedirler. Burada, haklarında kesin hüküm vermede acele edilmemesi ve ihtiyatlı davranılması gerekenler, her gün bir renge girenler, her an bir şekle bürünenlerdir. Buna karşılık her münasebette açıkça küfrünü kusanların kâfir oldukları muhakkaktır. Artık bunlar için de “biz kesin hüküm veremeyiz” demenin bir anlamı yoktur. Allah, bizleri bu gibilerin şerrinden korusun. Âmin.

Küfür hükmü vermek ağır sorumluluk gerektirir Günümüzde dış görünüşüyle Müslüman görünen birinin kâfir olduğuna hüküm vermek oldukça zor ve risklidir. Çünkü öyle biri kâfir değilse, verilen hüküm söyleyene döner o kâfir olur. Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şu hadisler rivayet edilmiştir: Abdullah b. Ömer radıyallahu anh Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Herhangi bir kimse kardeşine: Ey kâfir! derse, ikisinden biri mutlaka küfre düşmüş olur.”6 Sabit b. Dahhâk radıyallahu anh Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “… Kim de bir mü’mini kâfirlikle itham ederse bu, onu öldürmek gibidir.”7


Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Karanlık gecenin parçalarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan önce, amel etmeye koşun. Bu fitneler ortaya çıkınca, kişi mü’min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacaktır. Yahut mü’min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabahlayacaktır. Dinini geçici bir dünya malı karşılığında satacaktır.”

Görüldüğü gibi yukarıda geçen hadis-i şerifler korkudan dolayı dahi Müslüman olduğunu ifade edenin kanının korunmuş olacağını, küfrüne dair açık ve kesin bir delil olmadıkça tekfir edilemeyeceğini beyan etmektedir. Bu nedenle imkân oldukça ve naslar müsaade ettikçe Müslüman görünümlü insanları tekfir etmekten uzak durulması gerekmektedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Enes b. Malik’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Her kim bizim kıldığımız namazı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse, işte bu kişi Allah ve Peygamber’inin himayesini hak eden bir Müslümandır. Ona verdiği emanda Allah’a ihanet etmeyin.”8 Diğer bir rivayette Enes radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “İnsanlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar, onlarla savaşmak bana emredildi. Onlar bunu söyledikleri, namazımızı kıldıkları, kıblemize yöneldikleri ve kestikleri hayvanları bizim kestiğimiz hayvanlar gibi kestikleri zaman, artık onların kanları ve malları bize haram olmuştur, ancak Lâ ilâhe illallah’ın bir hakkı olma durumu müstesnadır. Onların hesapları Allah’a aittir.”9

Küfre düşmeyi önleyen mazeretler Zorlama, te’vil etme ve cehalet, kişinin küfre düşmesine engel olabilir. Öyle ki kişinin, küfrü söylerken veya işlerken te’vil etmesi veya bun-

ları zorlama sebebi ile yapması yahut bunların küfür olduğunu bilmeyerek işlemesi, kendisini mazur kılıp küfrüne engel olabilir. Bu nedenle bu mazeretleri teker teker incelemek gerekmektedir.

Birinci Mazeret: İkrah (zorlama) Eğer bir kişi dinini değiştirmeye zorlanır da o da inancını kalbinden değiştirecek olursa kâfir olur. “Mecbur olup Hristiyanlığa girdim veya Yahudî oldum yahut putperest oldum” demesi onun için mazeret değildir. Cebir biter bitmez Müslüman olduğunu ilan etmesi gerekir. Aksi takdirde kâfir olur. Nitekim bir dönem Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vahiy kâtipliğini yapan Abdullah b. Sad b. Ebî Sarh’ın durumu böyledir. Zorlama esnasında kişinin kalbi imanla mutmain olursa imanı gitmez. Buna mukabil, kalben de kâfirliği kabul ederse dinden çıkar. Bütün âlimlerin ittifakı ile eğer kişi küfre bulaşmasını mubah kılacak bir zorlamaya maruz kalır da küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa, kâfir olmaz ve mazur sayılır. Bunun delili şu naslardır: “Kim iman ettikten sonra, Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa, Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap da vardır. Ancak kalbi imanla mutmain olduğu halde inkâra zorlanan hariç.” “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Al-

MUHARREM 1438

13


lah’tan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak kâfirlerden çekinmeniz müstesnadır…”11 “…Abdullah b. Abbas radıyallahu anh’da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şüphesiz ki Allah; ümmetimin hatasının, unutmasının ve ona zorla yaptırılanın sorumluluğunu kaldırmıştır.”12 Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ve ondan sonraki Sahâbe-i Kiram döneminde, işkence gören sahabiler ve onlardan sonra gelen Müslümanlar, kendilerine zorla teklif edilenleri kabul etme mecburiyetinde kalmışlardır. Evet, bu zorlamalara misal olarak şu hadiseleri zikretmek mümkündür.

Müseylimetü’l-Kezzab hadisesi Şöyle ki Müseylimetü’l-Kezzab Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Sahâbelerinden birini kâfir olmaya zorlamış, o da korkusundan kâfir olduğunu söylemiştir. Bu kişi Rasûlullah’a dönünce durumunu ona arz etmiş, Rasûlullah da kâfir olmadığını beyan etmiştir.

Ammar b. Yasir hadisesi Ebû Ubeyde b. Muhammed b. Ammar şunu rivayet etmiştir. Müşrikler Ammar’ı yakaladılar. Onu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmeden ve putlarını hayırla anmadan bırakmadılar. Ammar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona: ‘Arkanda ne bıraktın’ diye sordu. Ammar: ‘Ey Allah’ın Rasûlu, şer.’ diye cevap verdi. ‘Sana dil uzatmadan ve putlarını hayırla anmadan beni bırakmadılar.’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Sen kalbini nasıl hissediyorsun’ buyurdu. Ammar: “Ben kalbimi imanla mutmain hissediyorum” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de: “Eğer tekrar buna dönerlerse, sen de bu haline dön” buyurdu.”13 Yani sana işkence ederlerse, sen de kalbin

14

EKİM 2016

imanla mutmain olma haline devam et, demektir. Bunun manası “tekrar sana işkence ederlerse, sen de bana hakaret et ve putlarını hayırla an” demek değildir. Zira peygamberin böyle bir şeyi telkin etmesi imkânsızdır.

Abdullah b. Huzâfe’nin Roma İmparatoru’nun isteğini kabul etmesi Ömer b. Hattab radıyallahu anh Roma İmparatorluğu ile savaşmak üzere asker gönderdi. Ordunun içinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Sahâbelerinden olan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi de bulunuyordu. Rumlar bunları esir ettiler. Tağut kral, Abdullah’a: “Benim başımı öp, seni serbest bırakayım” dedi. Abdullah “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?” diye sorunca kral: “Bütün Müslüman esirleri de serbest bırakacağım” cevabını verdi. Abdullah diyor ki: “Bu cevaptan sonra kendi kendime şöyle dedim: “Bu bir Allah düşmanı. Benim için o kadar önemli değil. Öpeyim başını da beni ve bütün Müslüman esirleri serbest bıraksın.” Abdullah krala yaklaşıp başını öptü. Kral bütün esirleri Abdullah’a teslim etti. Abdullah esirlerle Hz. Ömer’e geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer: ‘Abdullah b. Huzafe’nin başını her Müslüman öpmelidir. İlk ben öpüyorum’ dedi ve kalkıp Abdullah’ın başını öptü.”14 Görüldüğü gibi, ayet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve Sahâbîlerin yaşadıkları hadiseler zorlama karşısında küfür sözünü söylemenin veya küfrü icap eden bir ameli yapmanın kişiyi dinden çıkarmadığını göstermektedirler.

İkinci Mazeret: Te’vil etmek Kişinin küfre düşmesine mâni olacak mazeretlerden biri de te’vil etmesidir. Şöyle ki eğer bir kişi, söyleyeceği küfür sözünü veya yapacağı küfür işini yasaklayan nas hakkında, kendi-


sinde bir şüphe meydana gelir, bu şüphe ile bu nassı te’vil eder de küfür sözünü söyler veya amelini yaparsa tercih edilen görüşe göre kâfir olmaz. Bunun delili aşağıda zikredilen hadiselerdir.

Kudâme b. Mazun’un İçki İçmeyi Te’vili: Kudâme b. Mazun içkiyi haram kılan ayeti, ondan sonra gelen ayete dayanarak te’vil edip içkiyi mubah görmüş, akabinde içkiyi içmiştir. Hz. Ömer onu tekfir etmeyip sadece kendisine içki içme cezası uygulamıştır

Ebû Cendel ve Arkadaşlarının İçki İçmeyi Te’vil Etmeleri: Şam’da oturan bir kısım Müslümanlar aynı Kudâme gibi te’vil ederek içkinin helal olduğunu zannedip içmişlerdir. Bunlar tekfir edilmemiş, sadece kendilerine içki içme cezası uygulanmıştır.

Hatıb b. Ebî Beltea İle Hz. Ömer Olayı Şöyle ki Hatıb b. Ebî Beltea, Mekke’li müşriklere mektup gönderip Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’yi fethetme hazırlığında olduğunu bildirmeye giriştiğinde, mektup yakalanmış Hatıb b. Ebî Beltea Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından sorguya çekilmiştir. O esnada Hz. Ömer, Hatıb için “Bu münafıktır” demiştir. Yani onu küfürle itham etmiştir. Çünkü olayın vahametine bakarak böyle bir işi yapanın kâfir olacağı te’viline dayanmıştır. Buna mukabil Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ömer’in te’vil etmesini mazeret görmüş ona kâfir oldun dememiştir.15

aleyhi ve sellem, Muaz’ı tekfir etmemiş sadece sert bir şekilde uyarmıştır. Hâricîlerin Te’vil Ederek Müslümanların Mallarını ve Canlarını Helal Görmeleri: Hâricîye Fırkası, te’viller yaparak Sahâbîlerden birçoğunu tekfir etmişler, bunların kanlarını, mallarını helal görmüşlerdir. Öyle ki, Hulefa-i Raşidîn’in dördüncüsü olan Hz. Ali’yi öldürmüşlerdir. Buna rağmen âlimler Hâricîleri tekfir etmemiştir. Şîîler’in Fanatiklerinin, Sahâbîlerden Bir Kısmını Te’ville Tekfir Etmeleri: Bid’at ehlinden bir kısım insanlar Sahâbîleri tekfir etmişlerdir. Buna rağmen diğer Müslümanlar bunları tekfir etmemiştir. Çünkü onlar, fasit de olsa birtakım te’villere dayanmışlardır. Mutezile Fırkası’nın Nasları Te’vil Ederek Kulun Kendi Amelini Yarattığını Söylemesi: Mutezile Fırkası, kulları kendi iradeleri ile yaptıkları amellerin yaratıcısı olarak kabul etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir. Çünkü bunlar, bir kısım ayetleri te’vil ederek bu sapıklığa düşmüşlerdir. Allahu Teâlâ’nın yaratmanın yalnız kendisine ait olduğunu vurgulamasına rağmen, Mutezile Fırkası yanlış te’villerinde ısrar etmiş, buna rağmen tekfir edilmemişlerdir.

Üçüncü Mazeret: Cehalet Cehaletin mazeret olduğunun delilleri Cehaletin genel olarak mazeret olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayet zikredilmiş, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den de pek çok hadis-i şerifler varid olmuştur.

Cemaatten Ayrılıp Tek Başına Namaz Kılan Sahâbînin Hadisesi:

“Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”16

Muaz b. Cebel radıyallahu anh namazda kendisine uyanın, namazın uzadığını görünce, ona tahammül edemeyip namazdan çıkmasını münafıklık olarak te’vil etmiş ve ona münafık demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu

“Eğer Biz, onları Muhammed’den önce bir azapla helak etseydik, muhakkak: ‘Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rüsvay olmadan önce, ayetlerine uysaydık ya’ derlerdi.”17

MUHARREM 1438

15


“Allah … müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdi ki, peygamberler geldikten sonra, insanların Allah’a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın…”18 “İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin. Bu Kur’an’ı indirdik ki: ‘Kitap, bizden önceki Yahudî ve Hristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik.’ Veya: ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz…”19 Görüldüğü gibi bu ayet-i kerîmeler kendilerine peygamber gönderilenlerin ve aleyhlerine delil olacak şeyleri öğrenmiş olanların ahirette hesaba çekilip ceza göreceklerini ifade etmektedir. Bundan da kendilerine din ulaşmayanların böyle olmayacakları anlaşılmaktadır. Bu itibarla cehaletleri kendileri için mazeret sayılmıştır.

2. Hadisler: Cehaletin mazeret olacağına dair Rasûlullâh’tan şu ve benzeri hadisler rivayet edilmiştir: Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş insanlar içinde yahut sizden evvelki milletler içinde bir adamı zikretti de bir kelime söyledi. Yani “Allah o adama mal ve evlat verdi” dedi. Nihayet ona vefat zamanı yaklaştığında, oğullarına hitaben: Ben size nasıl bir baba oldum, diye sordu. Oğulları: Sen bize hayırlı bir baba oldun, dediler. Adam: Şu muhakkak ki, bu baba Allah yanına önden bir hayır göndermedi yahut bir hayır biriktirmedi. Şüphesiz Allah bu babayı ele geçirdiğinde, ona azap edecektir. Şimdi bakınız! Ben öldüğüm zaman sizler beni kömür oluncaya kadar yakınız. Sonra beni ezip öğütünüz -yahut beni toz yapınız- Sonra rüzgârı şiddetli esen bir gün olunca, benim tozlarımı bu şiddetli rüzgârın içinde uçurup dağıtınız, dedi. Devamla Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “O adam, Rabbime yemin ol-

16

EKİM 2016

sun ki, bu dediklerimi muhakkak yapacaksınız diye, oğullarından misaklarını, yani taahhütlerini aldı. Onlar da babaları öldükten sonra onun vasiyet ettiği işleri yaptılar. Sonra onun tozlarını rüzgârı şiddetli esen bir günde uçurup dağıttılar. Aziz ve Celil olan Allah, o tozlara ‘Ol!’ emrini verdi. Derhal o tozlar ayakta dikilen bir adam oluverdi. Allah: Ey kulum! Senin bu yaptığın işleri yapmana seni sevk eden nedir, diye sordu. O zat: Senin korkun yahut Senden korkmaktır, dedi. Rasûlullah buyurdu ki: “Adamın ağzından bu sözler çıkar çıkmaz Allah ona merhamet etti ve affeyledi.”20 Görüldüğü gibi bu hadiste zikredilen zat, Allahu Teâlâ’nın öldükten sonra ölüleri diriltmeye ve çürümüş kemiklere tekrar hayat vermeye dair kudretini inkâr etmiş, kendisinin öldükten sonra yakılması halinde Allah’ın kendisini diriltemeyeceğine inanmış, bununla birlikte Allahu Teâlâ, kulunun cehaletinden dolayı onu mazur görmüş ve affetmiştir. Hadis-i şerif altı Sahâbîden sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir. Mütevatirin en alt sayısının beş olacağı görüşüne göre hadis mütevatirdir. Muaz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) secde etti. Rasûlullah ona: “Bu ne Ya Muaz?” buyurdu. Muaz: “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi her hangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…”21 Hz. Aişe radıyallahu anh şunları anlatmıştır: “Bir gece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona hissettirmeden yataktan ayrılıp Bakiu’l-Garkat isimli Medine’deki kabristana


Hülasa her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddi manevi cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz. Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslam’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı hem de hikmetli olandır.

gitmiş, Hz. Aişe de gizlice Rasûlullah’ı arkadan takip etmiştir. Ancak Hz. Aişe nefes nefese kaldığından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gelince “Ey Aişe ne var.” diye sormuş. Hz. Aişe “bir şey yok” diye cevap vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona, “ya sen bana haber verirsin veya her şeyin detayını bilen ve haberdar olan bana haber verir.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Aişe durumu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmış Rasûlullah da ona “Allah’ın ve Rasûlü’nun sana haksızlık edeceğini mi zannettin” buyurmuştur. Hz. Aişe: “İnsanlar neyi gizlerse Allah onu bilir mi ki?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Evet” diye cevap vermiştir.22

ları gibi bir ilah yap…”23 sözüne benzedi. Ben canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki: Sizler kendinizden önceki Yahudî ve Hristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.”24 Hülasa her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddi manevi cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz. Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslam’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm

Rasûlullah bu soruyu soran Hz. Aişe’ye “Allah’ın insanların kalbindeki her şeyi bilip bilmeyeceğinde şüphe ettin, bu itibarla dinden çıktın, tekrar dine dön” diye bir şey söylememiştir. Onun cehaletini mazeret kabul edip giderecek cevabı vermiştir. Bu da cehaletin mazeret olduğunu göstermektedir.

verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber’e çıktığında yolda müşriklerin kutsayıp, silahlarını astıkları bir ağaca rastladı. İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlu! Onların askılı ağacı olduğu gibi bize bir askılı ağaç tayin et” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem taaccub ederek şöyle buyurdu: “Fe Subhanallah” Bu söz Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği: “… Ey Musa bize o insanların ilah-

de yaşayan ve kendilerine dinden hiçbir şey

hem de hikmetli olandır.

Cehalet kimler için mazerettir? Birinci Kısım: Fetret ehli olan insanlar Bunlar, iki peygamberin arasındaki bir dönemulaşmayan insanlardır. Bunlarda asıl olan, ahirette dinin genelinden sorumlu olmamalarıdır. Zira Allahu Teâlâ bir insanı ancak gücünün yettiği şeylerden sorumlu tutar. Bunlara semavî vahiy ulaşmadığından din hakkında bilgileri yoktur. Sırf beşerî akılları ile dini bilmeleri imkânsızdır.

MUHARREM 1438

17


İkinci Kısım: Müslümanlardan uzakta yaşayanlar Cehaleti mazeret sayılacak ikinci kısım insanlarsa, Müslümanlar topluluğundan uzaklarda yaşayan ve kendilerine dinin bir kısmı ulaşıp diğer kısmı ulaşmayan insanlardır. Müslümanlarla ilişkisi kopuk olan Daru’l-Harp’te yaşayan insanlar, ulaşım araçlarının gitmediği çöllerde veya dağ başlarında yaşayan insanlar bu türe örnek gösterilmiştir. Sahih olan görüşe göre, bunlar dinin yalnız kendilerine tebliğ edilen bölümünden sorumludurlar. Ulaşmayan bölümünden sorumlu değildirler. Zira İslamî topluluklardan uzakta yaşayan insanların, cehaletle küfür sözlerini söyledikleri veya küfre götürecek amelleri işledikleri çokça görülmüş, buna rağmen bu insanlar tekfir edilmeyip, sadece dünyevî cezalara çarptırılmışlardır. Özetle söylersek bu gibi insanların cahillikleri kendileri için bir mazerettir. Eğer bunlardan biri bilmeyerek bir küfür işi işlerse veya sözünü söylerse, hak kendisine ulaştırılıp tebliğ edilinceye kadar bu mazur görülür. Kişi sıhhatli bir şekilde tebliğ edildikten sonra da inat eder ve küfründe devam ederse, artık kendisi için mazeretin kalmadığı muhakkaktır, seçtiği şıkta kalacaktır.25 Selâm ve Dua ile

----------------------------------1 Hucurat, 10. 2 Müslim, İmân, bab: 186, hn. 118; Tirmizî, Fiten, bab. 30, hn. 2195 (Tirmizî bu hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemiştir.) Müsned, İmam Ahmed II, 304, 390. 3 Müsned, İmam Ahmed, II, 390. 4 Tirmizî, Fiten, bab. 33, hn. 2197. 5 İbni Mâce, Fiten, bab. 9, hn. 3954; Dârimî, Mukaddime, bab. 32, hn. 345. 6 Buhârî, Edeb, bab: 73; Tirmizî, İmân, bab: 16, hn. 2637; Müslim, İmân, bab: 111, hn. 60; Muvatta, İmam Malik, Kelam, bab: 1; Müsned, İmam Ahmed, II, 18, 44, 47, 60, 112, 142. (Bu hadis Ebu Dâvûd’un Sünen’inde Abdullah b. Ömer’den şu ifâdelerle rivayet edilmiştir.

18

EKİM 2016

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Herhangi bir Müslüman kişi başka bir Müslüman kişiye kâfir derse eğer o kimse kâfir ise mesele yoktur. Eğer böyle değilse o kâfir olur.”) (Ebu Dâvûd, Sünnet, bab: 15, hn. 4687.) 7 Buhârî, Edeb, bab: 73, Eyman, bab: 7; Tirmizî, İmân, bab: 16, hn. 2636 (Tirmizî hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemiştir.) Müsned, İmam Ahmed, IV, 33-34. 8 Buhârî, Salât, bab. 28. 9 Buhârî, Salât, bab. 28; Ebu Dâvûd, Cihad, bab. 95, hn. 2641; Tirmizî, İmân, bab. 2, hn. 2608 (Tirmizî hadisin Hasen ve Sahih olduğunu söylemiştir ve bu konuda Muaz’dan ve Ebu Hureyre’den de hadis rivayet edildiğini beyan etmiştir.) Müsned, İmam Ahmed, III, 225. 10 Nahl, 106. 11 Ali İmran, 28. 12 İbni Mâce, Talâk, bab. 16, hn. 2045. Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, VII, 584, hn. 15094; Hâkim, Müstedrek, II, 198 (Hâkim bu hadisin Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu fakat onların bu hadisi zikretmediğini söylemiş Zehebi de Hâkim’e katılmıştır.) Darekutni, IV, 170-171 (Nüzur, hn. 33) İbni Hıbban, IX, 174, hn. 7175; Taberani, Mucemu’l-Kebir, XI, 133-134. (Hamdi Abdulmecid es-Selifi bu hadisin Sahih olduğunu söylemiştir. Bkz. Telhisu’l-Habir, I, 281, el-Bedru’l-Munir, III, 83; Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem, 325); (Heysemî diyor ki: Bu hadisi Taberani Mucemu’l-Evsat’ta zikretmiştir. Hadisin senedinde Muhammed bin el-Musaffa bulunmaktadır. Ebu Hatim ve diğerleri bunun güvenilir biri olduğunu söylemişlerdir. Bunun hakkında konuşulmuştur ama buna zarar vermez) 13 Kurtubi Tefsîri, X, 180, Kahire, Daru’l-Kutup baskısı, 1967; Serahsi’nin Mebsut’u, XXIV, 43, Kahire, Saadet Matbaası baskısı; Ebu Nuaym’ın Hilye’si, I, 40; İbni Sad, III, 187; Hayatu’s-Sahâbe, I, 287. 14 Kenzu’l-Ummal, VII, 62; el-İsabe, II, 297; Hayatu’s-Sahâbî, I, 299-300. Bu hadiseyi Hâkim de Müstedrek adlı kitabında özetle zikretmiştir. Bkz. III, 630-631 Ayrıca bu hadiseyi Beyhaki ve İbn Asakir de nakletmişlerdir. 15 Konuyla ilgili olarak bkz. Buhârî, Megazi, bab. 9; Tefsîr, Suretu’l-Mumtehine, bab. 1, İstitabetu’l-Murteddin, bab. 9, Cihat, bab. 141; Müslim, Fedailu’s-Sahâbî, bab. 161, hn. 2494; Ebu Dâvûd, Cihad, bab. 98, hn. 2650; Tirmizî, Tefsîr, Suretu’l-Mümtehine, bab. 1, hn. 3305; Müsned, İmam Ahmed, I, 80, 105. 16 İsrâ’, 15. 17 Taha, 134. 18 Nisâ, 164-165. 19 En’am, 155-157. 20 Buhârî, Tevhîd, bab. 35, Rikak, bab. 25; Müslim, Tevbe, bab. 27, hn. 2757; Müsned, İmam Ahmed, III, 13, 17, 69, 77, 78. 21 İbni Mâce, Nikah, bab. 4, hn. 1853; (Heysemî bu hadisi İbni Hibban’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindi’de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnatinın sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.) 22 Bkz. Müslim, Cenaiz, bab. 103, hn. 974; Neseî, Cenaiz, bab. 103, hn. 3973; Müsned, İmam Ahmed, VI, 221. 23 A`râf, 138. 24 Tirmizî, Fiten, bab. 18, hn. 2180. (Tirmizî: “Bu hadis hasen sahihtir. Ebû Vakîd Leysî’nin ismi Harîs b. Avf’tır. Bu konuda Ebû Saîd’den ve Ebû Hüreyre’den de hadis rivayet edilmiştir” demiştir.) Müsned, İmam Ahmed, V, 218. 25 Detaylı bilgi için bkz. İslam Akaidi, Hasan Karakaya, Beka yay.


KAPAK DOSYA

Ebubekir Eren

Selefi Salihinin TEKFİRDE İHTİYATI Hamd bizleri ahseni takvim (en güzel biçimde) yaratan ve bizlere hidayet kaynağı olarak Kur’an’ı ve Rasûllerin sonuncusu Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i gönderen Allah’a hamd olsun. Salat ve selam efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun pak ailesine ve kıyamete kadar kendisine tabii olan bahtiyar mü’minlerin üzerine olsun.

Tekfirde ihtiyatlı olmak Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu; “Her kim itaati bırakıp İslam cemaatinden ayrılırsa ve bu hal üzere ölürse cahiliye üzere ölmüştür. Her kim körü körüne açılmış bayrak altında asabiyet duygusuyla kızar, kavmiyetçiliğe çağırır ve bunun için savaşır müdafaa ederde bu hal üzere öldürülürse cahiliyye ölümü üzere öldürülmüş olur. Her kim ümmetime karşı çıkarsa, iyi ve kötüyü, mü ‘mini ve ahitli kimseyi ahdine vefa göstermeksizin boynunu vuracak olursa, o benden değildir, ben ondan değilim.1 Haricilerin ortaya çıkmasıyla ve onların yolunun takip edilmesiyle, tekfir hastalığı İslam âlemine yayılmaya başladı. Bu kimselerin yapmış oldukları tekfir eylemi, İslam’ın sakındırdığı, haram kıldığı ve asla kabul etmediği bir husustur. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu; “Kim bir kişiye ey kâfir veya Allah’ın düşmanı diyerek çağırsa ve seslenilen kişi dediği gibi değilse söylemi olduğu sözleri kendisine döner.”2

Başka bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Kişi kardeşini ey kâfir diyerek çağırdığı vakit onu öldürmek gibidir. Mümine lanet okumak onu öldürmek gibidir.”3 İmam Şevkani tekfirin tehlikesinden sakındırarak derki: “Elimizde güneş gibi açık bir kanıtımız olmadıkça Müslüman bir kişi hakkında İslam dairesinden çıkıp küfre girdiği hükmünü verme cüretinde bulunmak Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseye yaraşmaz.” İmam Tahavi bu konuda derki: “Kıble ehlinden olan hiç kimseyi, işlemiş olduğu günahı helal saymadıkça tekfir edemeyiz.” Seleften bazı âlimler şunu belirtmişler: “Allah ve Rasûlünün tekfir ettikleri dışında hiç kimseyi biz tekfir edemeyiz. Müslümanlar hakkında diline hâkim olmaksızın amansızca herkese küfür damgasını vuran bir kimseyi gördüğünüzde onun ensesine bu kişi iflah olmaz şeklinde yazın.” Açık ve kesin deliller gösteriyor ki Müslümanı tekfir etmede cüretkâr olmamak gerekir. Çünkü Müslüman kardeşini tekfir eden kişi iki büyük suç işlemiş olur. Birincisi kardeşinin kanını, malını ve ırzını helal saymış olur. Oysaki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ”Her Müslümanın diğer Müslümana canı, malı ve ırzı haramdır”4 şeklinde belirtmiştir. İkincisi; Müslüman kardeşini tekfir eden kişi, Allah adına kardeşi hakkında peşinen şu hükmü vermiş

MUHARREM 1438

19


olur: “Allah bu kimseyi asla bağışlamayacak ve ona merhamet etmeyecek ve onu cennete koymayacak. Onu cehenneme atacak ve ebediyen orada bırakacaktır.” Allah adına böyle peşinen hüküm vermek, Allah’a karşı yapılacak en büyük taşkınlıktır. Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: ”İsrail oğullarından birbirine zıt iki kişi vardı. Bunlardan biri günah işlerdi, diğeri ibadete yönelmişti. Abid kişi günah işleyeni her gördüğünde günahtan vazgeçmesi için onu uyarırdı. Günün birinde bu kişiyi tekrar aynı hal üzere bulunca aynı şekilde onu yaptığından sakındırdı. Bunun üzerine günah işleyen kişi: ‘Beni rabbimle baş başa bırak, sen üzerime gözetici olarak mı gönderildin dedi?’ Abid kişi Allah’a yemin olsun ki Allah sana mağfiret etmez ya da seni cennete koymaz dedi. Derken ikisinin ruhu kabzedildi âlemlerin Rabi Allah’ın huzuruna götürüldüler. Âlemlerin Rabbi Allah, abid kişiye, ‘Sen, Benim hakkımda bir bilgiye sahip miydin ve Benim hükmüme kadir miydin dedi?’ Günahkâr kimseye ‘Rahmetimle cennete gir’dedi. Diğerine (abide) ise ‘Onu götürün, cehenneme atın’ denildi.” (hadisi rivayet eden) Ebu Hureyre dedi ki: Nefsim elinde bulunana yemin olsun ki bu kişi bir kelime söyleyerek dünyasını ve ahiretini helak etti.5

Mutlak tekfir ile muayyen tekfir arasında ki fark Mutlak tekfir, belli bir şahsı belirtmeksizin genel bir sıfat, fiil veya bir fırkanın geneli için küfür hükmünü vermektir. Örnek olarak, kuran mahlûktur sözünü söylemek küfürdür. Aynı şekilde hadisi şerifte olduğu gibi “Müslümana sövmek fasıklık, Müslüman ile savaşmak küfürdür.” Burada küfür hükmü şahıslara değil; söze ve fiile bağlanmıştır. Cehmiyye ve Kaderiye itikadına sahip fırkalar ehlisünnet ve-l cemaat tarafından tekfir edilmesi bu manadadır yoksa her ferdi tekfir etmemişler.

20

EKİM 2016

Muayyen tekfir ise, küfre götüren bir işi yapan yahut bir sözü söyleyen hakkında hüküm vermektir. Mutlak tekfirde olduğu gibi burada da gerekli düzeyde araştırma yapmak ve kesin delile dayanmak gerekir. Bu nedenle failin işlediği veya söylediği söz yahut sözün kişi hakkında sabit olmasına ve tekfirin engellerinin bulunup bulunmadığına bakmak gerekir. İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Söylenen söz, mutlak olarak sahibinin tekfir edildiği türden olabilir ve genelde bunu ifade etmek için, “Kim şöyle derse kâfir olur” ifadesi kullanılır. Ancak bu sözü söyleyen kişi, gerekli olan hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmez. Allah-u Teâlâ’nın “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir” 6 ayetinde olduğu gibi va’id ile ilgili olan nassların durumu bu şekildedir. Bu ve buna benzer nasslar hak olan va’idi bildirir. Ancak gerekli olan şartların oluşmaması ve engellerin de kalkmaması sebebi ile mutlak olan bu va’id muayyen bir şahsa indirgenemez. Çünkü işlediğinin haram olduğu kendisine açıklanmamış veya bu yaptığından tevbe etmiş veya işlediği bu haramın affedilmesine sebep olacak derecede iyilikleri fazla olmuş ya da kendisine şefaat edilmiş olabilir. 7 Görüldüğü gibi nassları gereği gibi incelediğimizde tekfirde oldukça ihtiyatlı olmamız gerektiği anlaşılmaktadır. Tekfir illetinden kurtulmanın tek yolu nassları selefi salihin alimlerinin anlayıp yorumladıkları gibi anlamakla mümkündür. Rabbimiz bizlere böyle bir anlayış lütfetsin. Âmin. Vessselam

---------------------------------1. Müslim 1848, 4786. 2. Müslim, 61. 3. Teber ani, Mu'cemu-l kebir, 193. 4. Müslim, 2564. 5. Ebu davud 1901.Hayatu –suada, 133 6. 4 Nisa/10. 7. Mecmuu-l feteva.


KAPAK DOSYA

Ahmet İnal

ÜMMETİN BAĞRINDAKİ

TEKFİR VE SEBEPLERİ 20 ve 21. yy, İslam dünyasının tarih içinde geçirdiği en buhranlı devirlerdir desek mübalağa etmiş sayılmayız. Zira İslam tarihinin en karanlık dönemi olarak zikredilen Moğol İstilaları ve Haçlı Seferlerinin Müslümanlara verdiği zarar bile günümüzdeki nispete ulaşmamıştır. Rasûlullah’ın haber verdiği gibi; bugün insanlar aç kurtların yemek çanağına saldırdıkları gibi İslam’a saldırmaktalar. İslam’ı ve Müslümanları yok etmek, tarih sahnesinden tamamen silmek için yapılan planlar, kurulan hile ve desiseler her gün katlanarak devam etmektedir. Ancak, hayatın bize öğrettiği acı bir gerçek vardır ki; toplumları ve devletleri yıkan asıl güç dışarıda tebeyyün etmiş düşman değil içeride mevzilenmiş, kendi içimizden neş’et etmiş unsurlardır. İçteki zafiyet dışarıda düşmana karşı gösterilen zafiyetten her zaman için çok daha tehlikelidir. Unutmayalım ki; kartalı vuran ok kendi tüyünden yapılırmış. Maalesef, günümüzde İslam dünyasını zora sokan, elini kolunu bağlayan birçok durumun müsebbibi yine Müslümanların kendileridir. Müslümanların -tabiri caizse- kendi ayaklarına sıktıkları, bindikleri dalı kestikleri birçok husus

vardır. Ancak biz bu yazımızda bunlardan sadece Tekfircilik Hastalığına değinecek ve Müslümanları bu belaya duçar eden sebepler üzerinde duracağız. Allah(cc) Beyyine suresinde “Beyyine” den bahsederken kitap ehlinin ve müşriklerin durumlarını ortaya koymaktadır. Surede, tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olan “Beyyine” gelinceye kadar ehli kitap ve müşriklerin bulundukları halden vazgeçmeyecekleri belirtilir. Ehli kitabın beyyine gelmezden önceki halleri ise Kur’an’ı Kerim'in ve rivayetlerin aktardıklarıyla sabittir. “Yahudiler ve Hıristiyanlar «Biz Allah'›ın oğulları ve sevgilileriyiz» diyorlardı.”1 Son peygamber gelecek ve Araplara karşı Yahudilere büyük bir zafer kazandıracaktı. Ama o peygamber geldiğinde her şey beklenenin tersine dönüverdi ve herkesin rengi, kalitesi ortaya çıkıverdi. Oysa Beyyine’den önce herkes en doğru yolda olduğunu iddia ediyor ve kendileri dışındakilerin yanlış olduğunda ısrar ediyordu. Biraz dikkatlice düşünüldüğünde aslında günümüzde de

MUHARREM 1438

21


Arapça asıllı olan 'Tekfir'; bir Müslüman’ı veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek manasına gelmektedir. Bir kimseyi İslam dairesi dışına çıkarmak demek olan Tekfir çok hassas bir konudur. Çünkü bir kimsenin tekfir edilmesi sadece fikri boyutu olan bir durum değil pratik sahada yaptırımları ağır olan bir vakıadır. Tekfir edilen kimse mürted/ dinden dönen olarak kabul edildiği taktirde bunun cezası ölümdür.

durumun çok farklı olmadığı, dillendirilmese de herkesin kendisini ve hizbini en doğru kabul edip diğerlerini batıl olarak gördüğü vakidir. Bu yönüyle günümüz İslam dünyasının hayatına “Beyyine”nin tam olarak indiği, hâkim olduğu söylenemez. İşte bu nokta, Tekfircilik hastalığının neden çıktığı ve etkisini nasıl devam ettirdiği hususunda bize yardımcı olmaktadır. Arapça asıllı olan ‘Tekfir’; bir Müslüman’ı veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek manasına gelmektedir. Bir kimseyi İslam dairesi dışına çıkarmak demek olan Tekfir çok hassas bir konudur. Çünkü bir kimsenin tekfir edilmesi sadece fikri boyutu olan bir durum değil pratik sahada yaptırımları ağır olan bir vakıadır. Tekfir edilen kimse mürted/ dinden dönen olarak kabul edildiği taktirde bunun cezası ölümdür. Hâkim/kadı tarafından bu bağlamda hükmedilmeyip yaşamasına imkân tanınmış olsa da sosyal hayatta bu kimseye selam verilmez, selamı alınmaz, Müslümanlarla

22

EKİM 2016

evlenmesine izin verilmez, evli bulunduğu eşi Müslümansa boşanmalarına hükmedilir, öldüğü zaman cenazesi yıkanmaz, namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına defnedilmez ve kendisine varis olunamaz. Peygamber(sav) meselenin kırılganlığı ve ağırlığından dolayı Müslümanları bu hususta uyarmış ve İslam dairesinin asgari sınırını çizerek tekfir hastalığına karşı bazı önlemler almıştır. ---”İnsanlar Lâ ilahe İllallah deyinceye kadar, onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bunu söyledikleri, namazımızı kıldıkları, kıblemize yöneldikleri ve kestikleri hayvanları bizim kestiğimiz hayvanlar gibi kestikleri zaman, artık onların kanları ve malları bize haram olmuştur, ancak Lâ ilahe İllallah’ın bir hakkı olma durumu müstesnadır. Onların (bâtınlarından dolayı olan) hesapları Allah’a aittir”.2 ---“Bir kimsenin mescide alakasını görürseniz, onun mümin olduğuna şehadet edin. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman edenler imar eder.”3 ---Kim Müslüman kardeşine “kâfir!” derse, muhakkak ki o kelime, ikisinden birine döner. Kendisine kâfir denilen adam, gerçekten kâfir ise, söz onadır. Eğer kâfir değilse, küfür söyleyenin üzerine döner.4 ---”Mümine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mümini küfürle itham eden onu öldürmüş sayılır.”5 Hal böyleyken “Tekfircilik” hastalığının mümin bünyelere sirayet etmesi gerçekten hayret vericidir. Nasıl bir cesarettir kalbini yarmadığı bir kimsenin küfrüne hükmetmek, nasıl bir cehalettir künhüne vakıf olmadığı meselelerde öldürücü fetvalar vermek, nasıl bir ideolojidir kendinden başka herkesi ötelemek?... Bu hadisleri okuyan bir kimse nasıl olur da iki tarafı keskin olan bu bıçağı korkmadan ve kendisini katletme pahasına eline alır. Her şeyden önce kendi maslahatını düşünmek ve onu riske atacak tüm durumlardan kaçınmak insanın tabiatındaki en bariz vasıflar


arasındayken bu fikriyata meyledenleri, onu bir ideoloji, menhec ve hayat tarzı haline getirenleri ancak “akıl tutulmasına uğramış hastalıklı hücreler” olarak tarif edebiliriz. Zira hastalık bedenlere sirayet ettiği gibi fikirlere de sirayet etmektedir. Zihinlere bulaşan hastalıklar ise bedene bulaşanlardan çok daha zor tasfiye edilmektedir. Tekfirin hastalık boyutuna ulaşmasının en önde gelen sebeplerinden birisi “Cehalet”tir. Tekfiri adet edinmiş birçok kimseye bakıldığında İslami İlimler noktasında çok da yetkin olmadıkları, fikirlerini destekleyecek bir kaç ayet ve hadisin dışında başka bir dayanaklarının olmadığı ve onları da tam olarak kavrayamadıkları görülür. Âlimlerin hayatlarını incelediğimizde mücadelelerinin en zor anlarında bile bu tehlikeli silahı kullanmaktan son derece imtina ettiklerini, sadece küfrü açık ve şüphe barındırmayan kimseler hakkında ilme dayanarak ve Müslümanların maslahatlarını gözeterek bu hükme ulaştıklarını görürüz. Günümüzde bu işi meslek edinmiş kimselerin büyük çoğunluğu ise Tekfirin fıkhından ve tehlikelerinden bihaberdir. İnsanların bu bataklığa saplanmalarına sebep olan bir diğer amil ise “taassup”tur. Esasında taassup da cehaletin bir sonucudur. Asıl ilim sahibi ilmi arttıkça acziyet ve cehaletinin farkındalık seviyesi de artan kişidir. Çünkü ilim yoluna çıkan kimse onun uçsuz bucaksız bir derya olduğunu bilir ve kendi güç ve imkânının onu kuşatmaktan aciz kaldığını fark eder. Bu ise o kimsede tevazu, vakar ve diğer görüş sahiplerine karşı daha müsamahakâr davranmayı da beraberinde getirir. Fikrinde mutaassıp kimse ise cehaletinden dolayı kendinden gayet emin ve diğer görüşlere karşı bir o kadar da serttir. İslam tarihinde ekoller ve mezhepler arasında yaşanan bazı tatsız olaylara bakıldığında söz konusu problemin üst tabakadan daha ziyade taassup ehli avam tabakası tarafından alevlendirildiği bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Te k fir’in İslam dünyasına verdiği ilk şümullü zarar Hariciler eli ile meydana gelmiştir. Hakem olayı ile Hz. Ali’yi ve Hz. Muaviye’yi tekfir ederek topluluktan ayrılan Hariciler Müslümanların başına bela olmaya başlamışlar ve bu süreç Hz. Ali’nin Hariciler tarafından şehit edilişi ile zirveye tırmanmıştır. Hariciler, Hz. Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkarlar. Hz. Ali ve Hz. Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Hz. Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takarlar, “aramızda Kuran hakem olsun” derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar. İşte bu “hakem olayından” sonra bir kısım insanlar “sen insanları hakem olarak kabul ettin. Hâlbuki hüküm ancak Allah’ındır” diyerek Hz. Ali’nin saflarından ayrılırlar. Haricilerin doğuşuna zemin teşkil eden bu olay onların zihin dünyalarının ne kadar dar olduğunu, nasları tamamen zahiri bir şekilde değerlendirip doğru sözler vasıtasıyla nasıl yanlış hükümler çıkardıklarının en bariz örneklerindendir. Dolayısıyla, naslara karşı takındıkları bu düz, yavan mantıktan arındırılmadıkları sürece bu insanların ümmete verdikleri zarar her daim devam edecektir. İnsanları tekfire sevk eden amiller sadece cehalet, taassup ve sığ düşünce yapısından ibaret değildir. Tarihi süreç içinde insanların hased ve kinlerine maruz kalarak İslam dairesi dışına çıkarılmak istenen nice kimseler olmuştur.

MUHARREM 1438

23


Her şeyden önce kendi maslahatını düşünmek ve onu riske atacak tüm durumlardan kaçınmak insanın tabiatındaki en bariz vasıflar arasındayken bu fikriyata meyledenleri, onu bir ideoloji, menhec ve hayat tarzı haline getirenleri ancak "akıl tutulmasına uğramış hastalıklı hücreler" olarak tarif edebiliriz.

Bunlardan birisi de İmam Gazzali'dir. İnsanların tekfire kadar varan eleştirilerine maruz kalan Gazzali, bir dostuna yazdığı mektubunda şöyle demektedir: “Vefakâr kardeşim! Bu gibilerle mücadele etmekten sakınmalı, bunları susturmaya ümit bağlamamalısın. Aksi takdirde boş bir hevese kapılmış, işittiremeyecek yerde seslenmiş olursun. Duymadın mı: Her düşmanlığın barışa dönüşmesi mümkün, Kıskançlıktan doğan düşmanlığa çare bulunmaz denildiğini...”6 Bu zihniyete sahip insanlarla mücadele etmek gerçekten zordur. Bu insanlara yaptıklarının yanlış olduğu anlatılırken takınılan ısrarcı tavır çoğu zaman onların fikirlerinin daha da perçinlenmesine sebebiyet vermektedir. Bu açıdan bu insanlarla tartışmaya girmekten kaçınılmalı, zararlarından emin olunduğu sürece merhamet kanatları indirilerek hatalarını fark etmeleri sabırla beklenmelidir. Ayrıca toplumda selamı yaygınlaştırmakta tekfir hastalığına karşı alınacak güzel tedbirlerden birisidir. Allah(cc) buyurur ki;

24

EKİM 2016

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 7 Bundan şunu da anlayabiliriz; tekfirin önüne geçmek için herkes herkese selam vermelidir. Ona selam verirken sen onu mümin kabul etmiş olursun, o da selamını alırken seni mümin kabul etmiş olur. Böylece kardeş olursunuz. Selamın Müslümanlar arasında ne mühim bir parola olduğu da anlaşılıyor.8 Netice olarak diyebiliriz ki; Tekfir ilk dönemlerde de günümüzde de İslam dünyasının bağrına saplanmış zehirli bir hançerdir. Ümmet olarak vahdete en çok ihtiyacımızın olduğu şu günlerde önceliğimiz insanların kalplerindeki küfrü aramak değil paslanmış imanları yeniden canlandırmaktır. Selahaddin Eyyübi’nin söylediği gibi “Dostlarıyla uğraşanlar düşmanlarıyla savaşamazlar.” Yazımızı Allah’ın(cc) şu ayeti ve İmam Gazzali’nin şu sözünün mümin kalplerde yankılanan gür bir sada olması temennisiyle tamamlıyoruz: “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur” 9 “1000 kâfiri hayatta bırakmak suretiyle işlenen hata, hacamat şişesiyle bir Müslüman’ın kanını akıtarak işlenen hatadan daha ehvendir.10

-----------------------------1 bkz. Maide Suresi 18. Ayet 2 Buhari, Salat, 28; Ebu Davud, Cihad, 95, no: 2641 3 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105 4 Buhârî, Edeb: 73: Müslim, İmân: 212, Muvattâ, Kelâm: 1 5 Buhari, Eyman, 7; Tirmizi, İman, 16 6 “Faysalü’t-Tefrika Beyne’l-İslam Ve’z-Zendeka” isimli eserinin mukaddimesinde 7 Nisa Suresi, 94. Ayet 8 Faruk Beşer, Tekfir Acizlere ve Hatalılara Bulaşır, Yeni Şafak, 28 Eylül 2014 9 En’âm Suresi, 159. Ayet 10 İmam Gazali, Tehafut, s. 307-313


KAPAK DOSYA

Said Özdemir

Ayarlanmış Saatli bir Bomba;

Tekfircilik ve Tedavisi İsminle Allâh’ım… İslâm ümmeti geldiğimiz son noktada kendi içinde fikri kargaşaların, kavram karmaşasının, ilim, bilim ve ahlâki eksiliğin içinde yaşamaktadır. Büyük ailemiz olan İslâm ümmetinin her

ması, pervarsızca gündem etmesi hiç yakışık değildir. Hele ki bu konular geçmiş de İslâm âlimlerini en çok meşgul eden ve üzerinde en çok durulan, İhtilâfların ve fırkalaşmanın temel zeminini oluşturan bir alan ise.

bir ferdi çocuklar gibi sağa sola dağılmış, çeşit-

Bizim burada karşı geldiğimiz konu tekfirin

li fikir ve hiziblere bölünmüşlerdir. Ak ile ka-

temel mantalitesini kavramadan, kurallarını,

ra’nın, doğru ile yanlışın ayırt edilemediği bu

usûlünü, şartlarını, engellerini bilmeden şer’i

vahim çağda en vahim olan da İslâm’ın temel

ilimleri tam bir şekilde tahsil edip tecrübe etme-

doktrini olan ve başlı başına ehil insanların el-

den iman ve küfür konularına giren kişilerdir.

lerinde şekil bulacak olan temel akaid konu-

Daveti, davetçi de bulunması gereken vasıfları,

larının avam halkın eline düşmüş olmasıdır.

davet metodunu, muhataba davranış biçimini

Avam halk elbette dini yaşama, gerektiğinde

tam bir şekilde öğrenmeden, bir eğitim geçir-

savunma anlamında güzel örnek olabilir lâkin

meden, en önemlisi de hikmeti kavrayamadan

iman ve küfür gibi kişinin dünyasını ve ahire-

iman ve küfür konularına giren kişilerdir. Bu

tini ilgilendiren esas konularda rahat konuş-

tarz oluşum, kişi ve kuruluşlar toplumun için-

MUHARREM 1438

25


Bir müslümanı haksız, delilsiz, ilimsiz ve mesnetsiz tekfir etmeye cür’et edecek en önemli etken kişinin genç olması dolayısıyla da ateşli olmasıdır. Gelişen olaylara ve kişilere karşı mâverâi/ötelerden bakmak yerine fikren ve zihnen diş bileyen, görüntüye aldanan, daima sertlikten yana olan bir gençlik tutumu sizi alıp en uç nokta olan tekfircilik furyasının içine bırakır. Bu gençlik duygusu zamanla toplum içinde farkındalığa yani yaptığı her işte, ibadette, giyim kuşamda farklı olmaya götürür.

de ayarlanmış saatli bir bomba kadar tehlikeli, bedene yerleşen bir ur kadar da ölümcül bir hastalıktır. Bu tür hastalıklara ve hastaya yaklaşım tarzımız ortada yatmakta olan kanserli, ölümcül bir hastaya davranışımız gibi olmalıdır. Bu açıdan ‘hedef belirlenmediği sürece adım atılamaz’ sözü gereğince tekfire götüren sebep, bunun tedâvisi, önü alınamadığı zaman tekfirin ne gibi sonuçlar doğuracağından bahsetmek sanırım yerinde olacaktır. Müslümanlar arasında çıkan ilk ve en şerli bidat, ilk tekfir fitnesi ve ilk sapma hâricilik zihniyetidir. Hz. Ali radiyAllâhu anh’ın kanını dökmeye kadar varacak neticeleri ardından getiren bu zihniyet hali hazırda İslâm ülkelerinde yerini almış, şer’i ilimden yoksun, nasları kendi heva ve heveslerine göre yorumlayan, en ihtilâflı meselelerde bile cesaretle en uç görüşleri alan ve bunu topluma hadsiz ve hesapsızca uygulayan bir zihniyettir.

26

EKİM 2016

Bir insan nasıl tekfir fitnesine alet olur diye içinizden çoğu defa geçirmişsinizdir. Esasen hepsinin üzerinde ayrı ayrı durulması gereken sebepleri fazla detaya girmeden şu şekilde sıralamamız Allâhu a’lem yerinde olur: Gençlik Ateşi Farkındalık-Farklı görünme Şer’i ilimlerde zayıflık Nefis muhâsebesi yapmama Durağanlık, görüşlere kapalı olma Muhâlefet et! Tanınırsın düstûru Bir müslümanı haksız, delilsiz, ilimsiz ve mesnetsiz tekfir etmeye cür’et edecek en önemli etken kişinin genç olması dolayısıyla da ateşli olmasıdır. Gelişen olaylara ve kişilere karşı mâverâi/ötelerden bakmak yerine fikren ve zihnen diş bileyen, görüntüye aldanan, daima sertlikten yana olan bir gençlik tutumu sizi alıp en uç nokta olan tekfircilik furyasının içine bırakır. Bu gençlik duygusu zamanla toplum içinde farkındalığa yani yaptığı her işte, ibadette, giyim kuşamda farklı olmaya götürür. Bir açıdan kişiyi riyâ’nın içinde hikmet arar hale getirir. Şer’i/makâsıd ilimlerinde kişinin zayıf olması da tekfirciliğin bir başka sebebidir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunduğunda basirette elden gider ve bir yere toslamadan duramayan freni patlamış araç gibi olur insan. Kur’an, hadis, fıkıh, usûl ve vâkıa ilimlerinde yeteri kadar bilgisi olmayan ve bilgisini taklid üzere kuran kişiler habbeyi kubbe yapmakta, iki kitap okumakla fetva verip her şeyin hallolunacağını zannetmekte ve güçlerini yanlış yere kanalize etmektedirler. Bu bazen o kadar ileri gider ki ‘hilal meselesi gibi fıkıh konularını akaid konuları gibi algılamaya başlarlar.’ Sonra eleştiri oklarını çekerler. Şer’i ve edebi ilimlerde zayıflıkta insanı topluma karşı psikanaliz/nefis muhâsebesi yapmaktan, kendini sorgulamak-


tan alıkoyar bir hale getirir. Bir yandan bid’atlarla, haramlarla, mücadele ederken elinden sigarasını düşürmez bir pozisyona büründürür insanı. Fikirlerde durağanlık da hakeza insanı tekfir düşüncesine itebilir. Gelişen olayları takip edememek, sürekli okuyarak kendini yenilememek, kendi inandığı görüşün hak olduğuna başkasının (delille) inandığı görüşün batıl olduğuna inanmak, ihtilâflı konularda geniş ve hoşgörülü olamamak da fikirlerde durağanlığın göstergesidir. Tüm bu zikredilen hususlar toplumda yaygın bir hastalığın oluşum aşamasıdır yani bir tespittir. Kendi nefislerimizin ve nesillerimizin böyle bir hâle bürünmemeleri için ilk eğitim, ilk tedavi metodumuz şu şekilde olmalıdır: Aile içi eğitim Medrese/eğitim kurumları Mescid Tekfir hastalığının önüne geçebilmenin en temel noktaları aileden geçmektedir. Aile bizim son kalemizdir. O kale de konuşulan, yapılan her şeye, yedirilen lokmaların helal olmasına, verilen eğitimlere dikkat edilmelidir. Anne ve baba çocuklarının karınlarını doyurmakla sorumlu oldukları gibi onların beyinlerini ve ruhlarını doyurmakla da mükelleftirler. Çocuklarına daha küçük yaşlar da Allâh’ın çizmiş olduğu sınırlardan bahsetmeli, onları kendi hallerine terk etmeden helal ve haram kurallarını belirtmeli ve çocuklarına hakkın belirttiği yolu çizmelidirler. Yol üzerinde var olan tehlike ve sapkın fikirlerden örnekler vermeli ve geleceğe dair onların beyinlerinde levhâlar oluşturmalıdırlar. Bunun yanı sıra anne ve babanın yaşları kaç olursa olsun aile içinde huzurlu olmaları, aile içi problemleri çocuklara yansıtmamaları gerektiğini de bilmek gerekir. Huzursuz bir aile de yetişen gençler soluğu huzur buldukları farklı yerlerde bulurlar. Bu gerek kötü arkadaş, gerek sapkın fikirlerde

Tekfir hastalığının önüne geçebilmenin en temel noktaları aileden geçmektedir. Aile bizim son kalemizdir. O kale de konuşulan, yapılan her şeye, yedirilen lokmaların helal olmasına, verilen eğitimlere dikkat edilmelidir. Anne ve baba çocuklarının karınlarını doyurmakla sorumlu oldukları gibi onların beyinlerini ve ruhlarını doyurmakla da mükelleftirler. Çocuklarına daha küçük yaşlar da Allâh’ın çizmiş olduğu sınırlardan bahsetmeli, onları kendi hallerine terk etmeden helal ve haram kurallarını belirtmeli ve çocuklarına hakkın belirttiği yolu çizmelidirler. Yol üzerinde var olan tehlike ve sapkın fikirlerden örnekler vermeli ve geleceğe dair onların beyinlerinde levhâlar oluşturmalıdırlar.

olan arkadaşlar olsun fark etmez. Bu hastalığı önlemenin ikinci yapısı ise Müslümanlara şer’i ilimleri aşılayan medrese ve eğitim kurumlarıdır. Ebeveynler İslâmi eğitim vermede sıkıntı ve sorun yaşadıklarında buna güçleri yetmediğinde çocuklarını ehlisünnet itikadını yaşayan, şaz görüşlerden arınmış, geçmiş İslâm medeniyetine muhâlif olmayan medreselere veya eğitim kurumlarına göndermelidirler. Bunun yanı sıra medrese ve eğitim kurumlarında görev alan eğitmenlerin

MUHARREM 1438

27


28

aşırı tekfir fikrinden tamamıyla uzak durmaları bunları daha yeni yeni İslâmi ilimlere adım atan gençlerin yanlarında konuşmamaları kendi fikirlerini ilerde fitne unsuru olacak tarzda gündem etmemeleri gerekmektedir. Onlara ilimden, bilgiden daha önce ‘hikmeti ve basireti’ öğretmeleri gerekir. Sonuçta eğitmen/ hoca gençlerin önünde her alanda örnek alınması gereken bir kişidir. İmâm Şâtibi rahimehullah’ın da dediği gibi: ‘Hoca ile öğrenci arasında bir ünsiyet vardır. Talebe hocasından ne görürse onu alır.’ Tüm bunlara ilaveten hayatlarının baharında, yolun en başında İslâmi ilimlere adım atmış gençlere geçmiş dönemler de vukû bulan ve İslâm ümmetinin başına bela olan sapık fırkaların (Hariciyye, Mu’tezile, Mürcie, Şia vb) fikir ve zihniyetlerini teşkil eden dersler ve ‘mezhepler tarihi’ dersi yapılmalıdır. Bu alanı hiçbir zaman öğrencinin kendi okumasına ve kendi insiyatifine bırakmadan üzerinde durulmalı sahih İslâm anlayışının ne olduğu gençlere belirtilmelidir.

İslâm alâmetleri vb konuların periyodik olarak

Tekfir hastalığını önlemenin üçüncü yapısı Allâh’ın evi mescidlerdir. İlim ehli kişiler medrese, mescid ve eğitim kurumlarında gerek açık gerek kapalı oturumlar düzenleyerek toplumda yaygın olan sapkın düşüncelerden ve fitnelerden delillerle bahsetmeli, halkı özellikle gençleri bu tehlikelere karşı sakındırmalıdır. Şu da unutulmamalıdır ki, sahiplenmediğimiz bir şey bizim değildir. Bizler eğer iman ve küfür konularını gündem etmekten imtina ettiğimiz ve bunu insanlara anlatmadığımız zaman mevcut fertler bunları başkalarından öğreneceklerdir. Bu da tekfir hastalığının virüs gibi yayılmasına yol açan bir nedenler arasındadır. Özellikle oturumlar da: İmanın aslında olan şeyler, imanı bozan haller, tekfirin şartları, engelleri, sebepleri, tekfir etme yetkisinin kimde olacağı, davetin önemi, mutlak küfür ile muayyen tekfirin arasında ayırım, delaleti kesin olmayan (ihtilâflı ya da şaz) delillerle tekfir etmek, hakiki iman ile hükmi iman arasında ayırım yapmak,

onunla asla bağlarınızı koparmayın. En sıkıntılı

EKİM 2016

işlenmesi bilinçlenmeye yönelik adımlardır. Çevrenizde yaşları ilerlemiş arkadaşlarınız, kardeşleriniz, akrabalarınız ya da kendi evlatlarınız varsa bunlara karşı da davranmanız gerek üslûp daima şefkatle olmalıdır. Onlarla yemeye, içmeye hatta gezmeye devam edin. Her daim yanında olduğunuzu bilincine kaydettirin. Eğer dinlemeye müsait ise hikmetle basiretle, nezih ve yumuşak bir üslupla hatalarını beyan edin. Eğer aksi bir durumsa onunla hiç tartışmaya girmemeli, yanlış yolda olduğunu ispat etmemeliyiz. Siz ona bir şeyi ikna etmeye çalıştıkça onu fark etmeden iyice derinleştirirsiniz. Bu açıdan susmayı, sessiz kalmayı ve duâ etmeyi sürdürün. Üzerine gidilip de baskı yapıldığında bağnazca gittiği yolun doğru olduğunu varsayar, hakkın sesini kısıyorlar (!) diyerek veryansın eder ve asla size teslim olmaz. İlmine, hikmetine itimat ettiğiniz kişilerle onu karşılaştırın, konuşturun ve en önemlisi de anlarda sizi her daim arkasında görsün. Bazen ilim, konuşma, ikna etme yeterli gelmediği vakit ona olan sevginiz ve korumaya çalıştığınız akrabalığınız onu kendi yolundan çevirebilir. Ve’l-hâsıl, İslâm ümmetinin kimlik sorunu yaşadığı bir dönem de Müslümanlar kendi öz kimliklerine dönmeliler, zilletin içinden çıkış yolları şu ortamda dini yaşamak, davet ve tebliğden geçer. Dinin dışına kişileri çıkarmaktan ziyade, dinin içine kişileri katma mesuliyetimiz vardır. Bunun aksi durum ise Müslümanların tefrikasından, ayrışmasından ve toplum içinde tehdit olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Rabbim dilini, zihnini ve kalbini kötü düşüncelerden yıkayan ve arındıran kullarından eylesin bizleri. Müslümanların bedenlerine zarar vermekten daha büyük zarar ve manevi bir yıkım olan tekfir hastalığından bizleri korusun.


OLAYLAR VE YORUMLAR

Nedim Bal

EMPERYALİZM VE SİYONİZMİN YAKALADIĞI DAMAR;

Bismillahirrahmanirrahim “Eğer Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri haddi aşarak diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldırana karşı savaşın. Eğer dönerlerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adil davranın.” (Hucurat, 9) Ebu Said El-Hudri radıyallahu anh şöyle dedi: “Ali radıyallahu anh Yemen’deyken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e henüz toprağından tasfiye edilmemiş altun cevheri göndermişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu altun cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı; Akra’ubnu Habis el-Hanzali, Uyeynet’ubnu Bedr el-Fezali, Alkamet’ubnu Ulase, sonraki ya Kilab oğullarından biri olan Zeydu’l-Hayl et-Tai, yahutta Nebhan oğullarından biri.

Daha sonra gür sakallı, yanağının iki elmacığı çıkık, gözleri içine gömülü, alnı yüksek, başı tıraşlı bir kimse geldi ve: −Ey Muhammed! Allah’tan kork, dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem cevaben: −‘Eğer ben Allah’a isyan edersem, artık kim O’na itaat eder ki? Sizler beni emin kılmazken O beni yer halkı üzerine emin kılmıyor mu?’dedi. Sonra o kimse arkasına dönüp gitti. Halid bin Velid radıyallahu anh onu öldürmek için Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den izin istedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona izin vermedi ve şöyle dedi:

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

−‘Bu kimsenin soyundan öyle bir kavim türeyecek ki, onlar Kur’an’ı okuyacaklar fakat Kur’an’ın tatlılığı onların gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlar İslam ahalisini öldürürler fakat putların sahiplerini bırakırlar. Onlar İslam’dan, okun yaydan çıkması gibi çıkarlar. Eğer ben onların zamanına yetişmiş olsaydım Ad kavminin öldürülüşü gibi bunları öldürürdüm’ buyurdu.”1

−‘Ben bunu ancak onları İslam’a alıştırmak için yaptım’ dedi.

Ebu Said radıyallahu anh şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den işittim: −‘Bu üm-

Kureyş’ten bazıları bundan öfkelendi ve: −Bizleri bırakıp Necd’in büyüklerine mi veriyor? dediler.

MUHARREM 1438

29


met içinde öyle bir kavim çıkacak ki siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı küçük göreceksiniz. Onlar; Kur’an’da okuyacaklar, fakat Kur’an onların boğazlarını geçmeyecek. Onlar okun avdan çıktığı gibi dinden çıkacaklar…’ buyurdu.”2 Ali bin Ebi Talib radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Zamanın sonunda yaşları küçük, akılları zayıf bir kavim meydana çıkacaktır. Onlar mahlûkatın hayırlısı olan Nebinin sözünü söyleyecekler. Fakat bunların imanları boğazlarından öteye geçmeyecektir. Onlar okun avdan çıkışı gibi dinden çıkacaklar. Siz onlara nerede rastgelirseniz, onları öldürünüz”buyurdu.3 Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bildirdiği ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in de Allah’ın izniyle haber verdiği bu durum bize gösteriyor ki Müslümanların içinden; Allah’ı inkâr etmeyen, Rasûlullah’ı hafife almayan, dinin hükümlerini reddetmeyen tam aksine hakiki iman ehlinin kendileri olduğunu söyleyen, Allah’a, Rasûlüne ve dinin hükümlerine sıkı sıkıya bağlı olduğu görülen bir topluluk ortaya çıkacak. Bu topluluk kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi inanmayan diğer Müslümanlara karşı haddi aşacaklar, zulmedecekler, kan dökecekler ve can alacaklar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vasıflarını uzun uzun zikrettiği bu haddi aşan ve zulmeden topluluk daha Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken ortaya çıkmış ve Allah’ın biricik Rasûlü’nün adil davranmadığı iftirasında bulunarak hadlerini aşmış ve ona zulmetmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali döneminde etkin olarak ortaya çıkmışlardır. Bu olayın

30

EKİM 2016

tarihi arka planı uzun ve malum olduğundan dolayı oraya girmek istemiyoruz. Kısaca Hz. Ali’nin razı olmadığı malum “hakem” olayına razı olması için ona baskı yaparak kabul ettirenler daha sonra Hz. Ali’yi hakem olayını kabul ettiği için tekfir ederek kâfir olduğuna hükmedip onunla ve onunla beraber olan tüm Müslümanlarla savaşmışlardır. Peki, kimleri tekfir ettiler ve kimlerle savaştılar? – Hz. Ali radıyallahu anh ile ve Rasûlullah’ın en güzide ashabıyla... Ensarla, muhacirle ve salih mü’minlerle... Peki, Hz. Ali kimdir? Daha 10 yaşında bir çocukken Allah’ın davasına inanan, tevhide iman edip şirki reddeden, Allah’ın Rasûlü Medine’ye hicret edeceği gece onun yatağına yatarak canını ortaya koyan, Hz. Peygamber’in sevgili kızının kocası, Rasûlullah’ın damadı, Hz. Hasan ve Hüseyin’in babası, Hayber’in Fatihi, Rasûlullah’ın sancaktarı, vahiy kâtibi; ilmin, faziletin ve takvanın kapısı... Şu hâdise bile haddi aşan ve zulmeden bu tekfirci zihniyetin düşünce ve amel dünyasını daha iyi anlayabilmek için yeterlidir: Hariciler/Tekfirciler, Sahabeden Abdullah bin Habbab bin Eret ve hanımıyla karşılaştılar. Ona “Hz. Ali, Hz. Osman ve “hakem olayı” hakkında ne diyorsun?” diye sordular. Abdullah bin Habbab bin Eret şöyle dedi: “Hz. Ali’nin Allah’ın kitabını sizden daha iyi bildiğini ve Allah’ın dinini sizden daha iyi koruduğunu ve görüşünün sizden daha basiretli olduğunu söylerim.” Bunun üzerine Hariciler/Tekfirciler; “Sen hidayete tabi olmuyor, isimlerine bakarak in-


sanlara tabi oluyorsun” dediler ve Abdullah’ı ve hamile karısını orada öldürdüler. Daha sonra bir Hristiyan’dan hurma ağacı istediler. Hristiyan; “Alın sizin olsun” dedi. Onlar ise; “Vallahi bunu parasız almayız.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hristiyan olan kişi “Şu yaptığınız ne garip şey? Abdullah bin Habbab gibi bir adamı hiç acımadan öldürüyorsunuz fakat bizim hurma ağacımızı para vermeden almak istemiyorsunuz” dedi.(Taberi Tarihi C5 Sh 81) Ne kadar tuhaf öyle değil mi? Kul hakkını düşünüp hurma ağacının parasını ödeyecek kadar takvalı(!) fakat masum bir Müslümanı ve eşini öldürecek kadar zalim! Müslümanlara karşı son derece gaddar, zalim ve despot olan kendi düşüncelerine uymadıkları için Müslümanları, eşlerini hatta çocuklarını dahi göz kırpmadan öldüren bu inanç sahiplerinin yaşam tarzlarını İbn-i Abd’i Rabbih, şöyle tarif ediyor:

Netice olarak tekfir inancı ve akımı özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin yada Siyonizm’in doğurduğu veya ürettiği yada sebep olduğu bir vakıa değildir. Bugünkü tekfircilik inancı ve zihniyeti; kökü ta Rasûlullah (s.a.v)’in dönemine kadar dayanan Hz. Ali döneminde zirve yapan ve ümmete kan kusturan katı bir damarın devamıdır.

bin kişi.” dedi, “Kızgın kumlarda secde edip Allah’a yakardıkları için ellerinin ayası devenin dizi gibi katmanlaşıp sertleşmiş… Eskimiş elbiseler giyiyorlar, kararlı ve azimli görünüyorlar.” Hariciler İslam’ın dış görünüşüne çok önem verir, şeriat kurallarının zahirine uymaya

Hariciler kavgacı ve fedakâr bir yapıya sahipti, inançları uğruna kolayca ölüme koşabilen insanlardı. Haricilerin geçmişine bakıldığında, başka topluluklarda örneğine pek nadir rastlanan bir fedakârlık ve serdengeçtiliğe sahip bulundukları görülür; bu da onlara cesur ve savaşçı bir yapı kazandırmıştı. Haricilerden daha inançlı ve çalışkan bir fırka yoktu, her an ölüme hazırdılar. Savaş sırasında bir Hariciye mızrak saplanmıştı, yarası çok ağırdı, ama o kendisini vuran adama doğru yürüyerek “Allah’ım,” diyordu, “Senin rızanı kazanmak için sana gelmekteyim.

pek özen gösterirlerdi. Günah olduğuna inan-

Hariciler ziyadesiyle ibadet eder, sünnetlerle nafileleri kaçırmamaya çalışırlardı. Geceleri bile ibadetle geçerdi. Dünya ve maddiyata düşkün değillerdi. Hz. Ali radıyallahu anh Haricilere öğütte bulunması için İbn-i Abbas’ı göndermişti. İbn-i Abbas döndüğünde “Fazlaca ibadet ettiklerinden dolayı alınları nasırlaşmış on iki

4- Putperestlere, Hristiyanlara, Yahudilere do-

dıkları şeylerden ciddiyetle sakınmaya çalışır, günah işleyenlerden uzak durmaya özen gösterirlerdi. Hem Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hem de İslam kaynaklarının bize aktardığı bilgiler ışığında söyleyecek olursak Harici/Tekfircilerin öne çıkan özellikleri şunlardır; 1-Çokça Kur’an okurlar, 2-Çokça namaz kılarlar, 3-Secdeleri çok uzundur, kunmayıp İslam milletini öldürürler, 5- Cahil ve sefih kimselerdir, 6- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in konuştuğu gibi konuşurlar; yani; İslam’dan, imandan, teslimiyetten, cennetten, cehennemden, bahsederler.

MUHARREM 1438

31


Başta İngiliz istihbaratı olmak üzere Amerika ve İsrail istihbaratı son 20 yıldır kendilerine karşı ciddi tehditler oluşturan, işgal edilmiş, sömürülmüş, zulme uğramış Müslüman toplumlarda taban ve itibar bulan İslami hareketlerin gücünü kırmak ve onları pasifize etmek için yoğun bir çaba ve araştırma içindedirler.

Sevgili dostlar! Bu konuya girmemizin sebebi; İslam tarihindeki üzücü olayları tekrar gündeme getirip moralleri bozmak değildir elbette. Haricileri/Tekfircileri ve onların zihniyetini, anlatmamızın sebebi; bugün İslam coğrafyasında yaşanan olayların gerçek yüzünü daha iyi anlayabilmek içindir. Gelmek istediğimiz nokta şurasıdır: Bizler istesek de istemesek de, doğru görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de İslam ümmetinin içinde sayıları az da olsa böyle bir zihniyet, böyle bir gerçeklik, böyle bir damar var. Bu damar; ta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in döneminde ilk belirtilerini ortaya koymuş, Hz. Ali döneminde zirve yapmış ve İslam tarihi boyunca yer yer cılız da olsa kendini göstermiştir. Hepimizin bu gerçeği görmesi ve yaşanan bir vakıa olarak kabul etmesi gerekir. Bu zihniyet, bu mizaç, bu damar; Amerika’nın İngiltere’nin, İsrail’in laboratuvarda ürettiği ve sebep olduğu yapay bir olay değildir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem döneminde ya da Hz. Ali döneminde ve yahut sonraki dönemlerde ne Amerika, ne İngiltere, ne de İsra-

32

EKİM 2016

il vardı. Fakat bu sapık düşünceye ve zalimce davranışlara sahip olan; çokça Kur’an okuyan, çokça namaz kılan, çokça oruç tutan, gözü kara, vicdanı kara, imanı kara, ahmaklar vardı. Ve kıyamete kadar da var olacaktır. Dolayısıyla tekfir zihniyetine mensup olanların hepsinin Amerikan, İngiliz ya da İsrail ajanı birer casus olduklarını söylemek, bu grupları küfrün taşeron şirketi gibi lanse etmek son derece sığ ve basiretsiz bir görüştür. Meselenin tarihi geçmişini bilmemek ve tehlikeyi kavrayamamaktır. Bu grupların içinde elbette ajanlar, provokatörler, casuslar, hainler, satılmışlar, münafıklar vardır. Bugün hangi İslami cemaatin, hangi sol örgütün, hangi partinin, hangi kurum ve kuruluşların içinde gerek yerli gerekse yabancı istihbarat ajanları, casuslar, satılmışlar, münafıklar yok ki? Fakat bunların cemaatlere, örgütlere, partilere, kurumlara sızmış olmaları, içlerinde barınmaları, O cemaatleri, O partileri, O kurumları, özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin ve Siyonizm’in uşağı ya da taşeronu yapmayacağı hakikati adil ve vicdanlı olan herkesçe malumdur. Netice olarak tekfir inancı ve akımı özü ve tabanı itibariyle emperyalizmin yada Siyonizm’in doğurduğu veya ürettiği yada sebep olduğu bir vakıa değildir. Bugünkü tekfircilik inancı ve zihniyeti; kökü ta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dönemine kadar dayanan Hz. Ali döneminde zirve yapan ve ümmete kan kusturan katı bir damarın devamıdır. Bu saptamaları yaptıktan sonra başka bir meseleye geçelim. Başta İngiliz istihbaratı olmak üzere Amerika ve İsrail istihbaratı son 20 yıldır kendilerine karşı ciddi tehditler oluşturan, işgal edilmiş, sömürülmüş, zulme uğramış Müslüman toplumlarda taban ve itibar bulan İslami hareketlerin gücünü kırmak ve onları pasifize etmek için yoğun bir çaba ve araştırma içindedirler.


Emperyalist ve Siyonist gizli servislerinin ve onlara bağlı olan düşünce kuruluşlarının ortaklaşa yürüttükleri bu çalışmaların sonucunda şu kararlar alınmıştır; 1. İslam coğrafyalarında hiç bitmeyen bir istikrarsızlığın (kargaşanın) oluşturulması gerekir. 2. Savaşın Müslümanlar arasında yayılması gerekir. 3. İsrail’in güvenliği garanti altına alındıktan sonra İran ile kısmi yakınlaşmanın oluşturulması ve Şii hareketlerin desteklenip güçlendirilmesi gerekir. Bu alınan kararlar çok önemlidir. Bölgedeki istikrarsızlık, kargaşa, çaresizlik hali Batı'yı ve

Zulme, sömürüye, işgale karşı olan, ümmetçi bir anlayışa sahip, Müslümanlara karşı mütevazı ve merhametli, kâfirlere karşı ise sert, gayesi Allah rızası, rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi Rasûlullah, yolu davet ve cihad, arzusu şehadet olan tüm İslami hareketler; Hristiyan ve Yahudi dünyası için en büyük tehlike ve tehdidi oluşturmaktadırlar.

İsrail’i her zaman güçlü ve hâkim kılacaktır. Ayrıca Batılıların ve Yahudilerin İslam coğrafyalarını işgal edip orada kalmaları hem ekonomik hem de sosyal açıdan doğru değildir. Çün-

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara kar-

kü bu durum büyük maddi kaynak ve insan

şı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların

kayıplarını gerektirmektedir. Leş olan cesetleri

varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varılacak

tabutlar içinde ülkelerine götürüldüğünde iç

yerdir orası!” (Tahrim, 9)

kamuoyunda artan protesto ve hoşnutsuzluk baskıları ile karşı karşıya kalacaklardır. Bu durum ekonomik krizde olan batı ülkelerinin sorunlarını daha da arttıracaktır. Bu fiili işgallerin sosyolojik açıdan yanlış olmasının sebebi ise; İSLAM İNANCIDIR. Çün-

“O halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 194)

kü bu emperyalist ve Siyonist kefereler Müs-

“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş!

lümanların topraklarına girdiğinde hiçbir şey

Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minle-

yapmasalar dahi; İslam dini, kâfirleri dost

ri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr

edinmemeyi, işgalci kâfirlere karşı birleşmeyi,

edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha

onlarla topyekûn savaşmayı ve küfrün önder-

üstündür, cezası daha şiddetlidir.” (Nisa, 84)

lerini öldürmeyi emretmektedir.

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve

“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda sa-

ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve

vaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarıl-

Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan

manız için destek verenleri dost edinmekten

ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimseler-

men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar

le, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle

zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 9)

cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29)

MUHARREM 1438

33


Dolayısıyla Hristiyan ve Yahudi askerlerin İs-

geçen gün daha da artan, ehlisünnetin temel

lam topraklarında hiçbir şey yapmadan yontul-

kaynaklarına bağlı, küresel Cihadi hareketle-

mamış kalas gibi durmaları halinde bile Müslü-

ri parçalamanın, onları birbirine düşürmenin,

manların inanç ve duygu dünyasında varlıkları

halkın gözünde itibarsızlaştırmanın tek yolu

bir nefrete dönüşecek ve bu nefretin sonunda

ise; bu Cihadi hareketlerden daha sert, daha sı-

cihad/savaş kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden

cak olan ve temas ettiği her şeyi yakan ATEŞ’in

Emperyalist devletlerin ve Siyonistlerin ön

yani tekfir inancının yayılması ve Cihad böl-

planda gözükmemesi ve savaşın Müslümanla-

gelerine nüfuz etmelerini sağlamaktı. Çünkü

rın arasında yaygınlaştırılması gerekmektedir.

tekfir inancının temel sonucu; Hristiyan, Ya-

Bunu gerçekleştirmenin yolu da eşyadaki “zıt-

hudi ve putperestlere fitne çıkarmadıkları(!)

lıklar kuralını” kullanmaktır. Sıcak olan su,

müddetçe dokunmamak fakat öte yandan ken-

soğuk su ile ılık hale getirilir. Böylece artık o

di düşünce ve inançlarına katılmayan, kendi-

sıcak su sizin canınızı yakmaz. Şayet siz o canı-

lerine biat etmeyen tüm Müslümanların tekfir

nızı yakan sıcak suyu tamamen yok etmek is-

edilerek veya baği görülerek öldürülmesidir.

terseniz ondan daha sıcak olan ATEŞİ kullanır ve suyu buharlaştırarak yok edersiniz.

tekfir inancı Emperyalist Batılılar ve lanetlen-

Zulme, sömürüye, işgale karşı olan, ümmetçi

miş Siyonistler için bulunmaz bir fırsat, bu-

bir anlayışa sahip, Müslümanlara karşı müteva-

lunmaz bir imkân, bulunmaz bir damardı.

zı ve merhametli, kâfirlere karşı ise sert, gayesi Allah rızası, rehberi Kur’an-ı Kerim, önderi Rasûlullah, yolu davet ve cihad, arzusu şehadet olan tüm İslami hareketler; Hristiyan ve Yahudi dünyası için en büyük tehlike ve tehdidi oluşturmaktadırlar.

Burada iki önemli soru sormak istiyoruz; Birincisi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den günümüze kadar yani 1435 yıldır hangi Şii devlet ya da hangi tekfirci hareket Hristiyanlarla ya da Yahudilerle savaşmış ve onların topraklarında fetihler yaparak İslam’ın sanca-

Bu yüzden onlar için gayet sıcak olan ve dün-

ğını dalgalandırmıştır.? ” Maalesef Şii ve tekfir

ya küfrünün canını acıtan İslami hareketlerin

fırkalarının Hristiyanlarla, Yahudilerle veya

içine önce soğuk su (ılımlı İslam projesi) dö-

putperestlerle savaşarak aldıkları ve üzerine

küldü. Ilımlı İslam yani; Hristiyanları ve Yahudileri kardeş gören, onların zulüm, işgal ve sömürülerine karşı çıkmayan, onların velayetini (hâkimiyetlerini) kabul eden, cihadın sadece

İslam’ın şerefli sancağını diktikleri bir karış toprak parçası bile yoktur. İkinci sorumuz; “1435 yıldır var olan Şii dev-

nefis ile olan mücadele olduğunu, savaşın ise

letler veya tekfirci hareketler devamlı bir şe-

artık peygamber döneminde kaldığını iddia

kilde kimlerle uğraşmış ve savaşmışlardır.?”

eden, dinler arası diyaloğa inananların sapık

Maalesef ehlisünnet olan Müslümanlarla uğ-

düşünce ve anlayışları… Kısaca ifsat hareket-

raşmış ve onlarla savaşmışlardır...

leri... İslami hareketler içerisinde bu görüşle-

Hz. Ali (r.a)’ı şehit ettikten sonra şükür secde-

rin çokça konuşulması ve tartışılması O büyük hareketleri kendi içinde önce fikri ayrılıklara sonra da fiili ayrılıklara sürüklemiştir.

34

Müslüman ümmetin içinden çıkan bu sapkın

sine varan o günkü tekfirci zihniyet ile küresel Cihadın önemli komutanlarını ve ailelerini öldürmek için “Allah-u ekber” diyerek öne

Müslüman halkların gönlünde, zihninde ve

atılan bu günkü çağdaş tekfirci zihniyet ara-

hayatlarında gittikçe yer bulan ve itibarları her

sında bir fark var mı sizce?

EKİM 2016


Bugün Suriye’de halen zalim Esed’in, onun

ların ailelerine yapılan saldırılar, zulümler ve

arkasındaki Hizbullat’ın ve hepsinin gerisin-

suikastlar emperyalist ve siyonist güçlerin ne

deki İran’ın ayakta kalmasının ve halen Müs-

kadar doğru ne kadar kuvvetli bir damar (tek-

lümanlara zulmün devam etmesinin en büyük

fircilik damarı) yakaladığının ispatıdır.

sebeplerinden biri de IŞİD’in Suriye’deki Cihada ektiği fitne tohumlarıdır. IŞİD tarafından kendilerine biat etmediklerinden dolayı dövü-

İşte şuan Suriye ve Irak'taki IŞİD meselesini anlamaya çalışırken tüm bu tarihi arka planı

len, hapsedilen ve öldürülen masum Müslü-

ve küfrün planlarını göz ardı etmemek gere-

manlardan sonra bu zalimce tavırları gören

kir. Bugün için kâfirler; çok kuvvetli, çok güç-

binlerce kişi “BİZ, Allah-u ekber diyen insan-

lü bir damar yakalamıştır ve şuan için buldu-

larla savaşmak için buralara gelmedik” diye-

ğu bu damarı vakti gelinceye kadar besleyecek

rek mübarek Şam Cihadını terk edip evlerine

ve elinden asla çıkartmayacaktır.

dönmek zorunda kaldılar. Amerika’nın, Avrupa’nın ve Türkiye’nin de terör listesinde bulunan fakat daha ilk günden

Allah’ emanet olunuz. Selam ve Duayla

itibaren zalim Esed’e karşı Suriye cihadının öncü gruplarından olan diğer grupların örgütlenmesinde ve eğitiminde önemli katkıları bulunan ve Suriye halkı tarafından sevilen, sayılan ‘El Nusra Cephesi’nin’ ve diğer İslami Cephelerin askerlerine, komutanlarına ve on-

---------------------------------1 Müslim 1064/143, Buhari 6123, 6124, Ebu Davud 4764 2 Müslim 147, Buhari 6796, 6797 3 Buhari 6795, 6796, Ebu Davud 4765, 4767

MUHARREM 1438

35


KUR’ÂN’IN GÖLGESİNDE

Zafer Mert

TEKFİR ZİHNİYETİNİN ATASI

HARİCİLERİN ÖZELLİKLERİ

Hâricî, “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek”

(krş. en-Nisâ 4/100), “kâfirlerle her türlü bağı

anlamındaki hurûc kökünden “ayrılan, isyan

koparanlar” anlamında kullanırlar. Hâricîler’in

eden” mânasında bir sıfat olan hâric kelimesi-

beğendikleri ve kendilerini ifade için kullan-

ne nisbet ekinin ilâve edilmesiyle meydana gel-

dıkları başka bir isim de “Allah yolunda savaşıp

miş bir terim olup topluluk ismi için hâriciyye

O’nun rızâsı için canlarını ve mallarını satan ve

ve havâric kullanılır. Fırkanın adı konusunda

Allah’ın da bunları cennete karşılık satın aldı-

çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kendilerine

ğı kimseler” anlamındaki (krş. et-Tevbe 9/111)

karşı isyan ettikleri yöneticilerle fırkanın mu-

şurâttır. Hâricîler’e, aralarında bazı gruplara

halifleri Havâric ismini “insanlardan, dinden,

ayrılmadan önceki dönemde, Sıffîn olayının

haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yöneti-

ardından taraflarca benimsenen hakemlere rızâ

me karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” an-

göstermeyi reddetmelerinden dolayı muhak-

lamında kullanmışlardır. Meselâ Şehristânî’ye

kime, Hz. Ali’den ayrıldıktan sonra ilk toplan-

göre hâricî, ümmetin ittifak ettiği meşrû bir halifeye başkaldıran herhangi bir kimsedir

36

dıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle Harûriyye ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er-Râsibî’ye

(el-Milel, I, 114). Bu baş kaldırı Hulefâ-yi Râ-

izâfeten Vehbiyye adları da verilmiştir.

şidîn’e veya daha sonraki devlet başkanlarına

Hâricîler’in doğuşu, hemen hemen bütün ta-

karşı olabilir. Yine muhalifleri tarafından Hâ-

rihçiler tarafından Sıffîn Savaşı’nda hakem

ricîler hakkında kullanılmış diğer bir isim de

meselesinin ortaya çıkışına bağlanmıştır. Buna

“dinden çıkmış” anlamında mârikadır. Kendi-

göre Havâric, hakem tayinini (tahkîm) kabul

leri ise Havâric ismini, “kâfirlerin arasından çı-

etmesinden dolayı Ali b. Ebû Tâlib’den ayrılan-

karak Allah’a ve peygamberine hicret edenler”

ların meydana getirdiği bir fırkadır.1

EKİM 2016


Hâricîler’in Görüşleri Dinde Aşırıya Kaçmak Muhakkak ki, Hâricîler itaat ve ibadet ehlidir. Nitekim onlar dine tutunmaya, dinin hükümlerini tatbik etmeye ve İslam’ın bütün yasaklarından uzaklaşmaya son derece düşkün idiler. Ayrıca İslam’la çelişen herhangi bir günah veya suça düşmekten son derece sakınırlar idi. Hatta bu düşkünlük ve sakınma bu taifede bulunan; hiç kimsenin bu konuda kendilerine yetişemediği açık bir tipik özellik idi. Onların bu özelliğini, Rasulullah (s.a.v)’in şu sözünden daha iyi

İbn Ömer’den Harûriyye tâifesi sorulduğunda şöyle derdi: “Onlar Müslümanları tekfir ederler, kanlarını ve mallarını helal görürler, kadınları iddet dönemlerindeyken kendilerine nikâhlarlardı. Esir aldıkları kadının kocası varken onlardan biri kendine nikâhlardı. Onlardan daha fazla öldürmeye layık kimseyi bilmiyorum.

hiç bir şey ifade edemez: “Onlar Kur’an okurlar, sizin Kur’an okumanız onların Kur’an okumalarına göre bir şey değildir, sizin oruçlarınız onların oruçlarına göre bir şey değildir.”2 İbn Abbâs radıyallahu anhu onlarla münazara-

görüp onlar hakkında şöyle dedi: “Onlar kâfir-

ya gittiğinde onlarda gördüğü bazı nitelikleri

ler hakkında inen bir kısım ayetleri; müminler

şöyle açıklıyor: “Daha önce kendilerinden daha

hakkında inmiş sayarak o şekilde yorumladı-

şiddetli ibadete gayret göstereni görmediğim

lar.” İbn Ömer’den Harûriyye tâifesi soruldu-

bir topluluğun yanına gittim, alınları çok sec-

ğunda şöyle derdi: “Onlar Müslümanları tekfir

de yaptıklarından yaralıydı, elleri deve dizi gibi

ederler, kanlarını ve mallarını helal görürler,

(nasırlı) idi (çok ibadetten iz yapmıştı), üzerle-

kadınları iddet dönemlerindeyken kendileri-

rinde yıkanmış (temiz) elbiseler vardı, yüzleri

ne nikâhlarlardı. Esir aldıkları kadının kocası

uykusuzluktan solmuştu.”

varken onlardan biri kendine nikâhlardı. On-

3

Hâricîler oruç tutar, namaz kılar ve Kur’an okurlardı. Ancak onlar itidal sınırını aşıp aşırı-

lardan daha fazla öldürmeye layık kimseyi bilmiyorum.”4

lık ve katılık derecesine geçmişlerdi. Bu katılık

Hâricîlerin; arabulucuk yapmak üzere hakem

da onları; akıllarının kendilerine dikta ettik-

kabul etmeyi küfrü gerektiren bir günah olarak

leriyle İslam’ın kurallarına muhalefet etmeye

görmeleri de cehaletlerinin bir yansımasıdır.

sevk etti.

Hâricilerin İmamet Hakkındaki Görüşleri Dini Bilmemek

Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in hilâfetlerinin tama-

Şüphesiz ki, Hâricîler Kur’an ve Sünneti bilme-

mını, Osman’ın ilk altı yılını ve Ali’nin tahkîme

meleri, yanlış anlamaları, düşünme ve kavra-

kadarki halifeliğini meşrû sayıp Hz. Osman’ın

yışlarının az oluşu ve delilleri (âyet ve hadisle-

ikinci altı yıllık halifelik döneminden itibaren

ri) doğru konumlarına konumlandırmamaları,

vuku bulan olayları, siyasî ve idarî karışıklık-

onların en büyük bazı ziyanlarından bir kaçıdır.

ları ve Osman’ın bu dönemdeki icraatını ada-

İbn Ömer onları yaratıkların en kötüsü olarak

letsizlik şeklinde değerlendirmeleri hemen

MUHARREM 1438

37


bundan dolayı gayri meşrû ilân edip ona karşı çıkmak gerekir. Bu esasa dayalı olarak Allah’a itaat eden ve kendisi de itaata lâyık olan ilim ve zühd sahibi her mümin, siyahî bir köle de olsa cemaatin seçimi ve bunun vazgeçilmez şartı olan biatla imam olabilir.5

Büyük Günah İşleyenleri Tekfir Etmeleri Akîde ve amelden oluşan dinin emirlerini yerine getirmeyen ve yasaklarından kaçınmayan kimseler Hâricîler’e göre kâfir kabul edilir. Öyle anlaşılıyor ki Hâricîler, kabile zihniyetinin tesiriyle İslâm’ın getirdiği ferdî sorumluluğu anlayamamış ve günahla küfür arasındaki farkı tesbit edememiştir. Hâricîler’ce imanla İslâm ayrılmaz bir bütün olarak eş anlamda kullanılmış, Ehl-i sünnet’in aksine amellerin ihmal edilmesinden dolayı imandan çıkılacağı görüşü benimsenmiştir. Aslında Hâricîler, büyük günah işleyenin imandan çıkması ve İslâm topluluğunun dışına atılması konusunu doğrudan doğruya “lâ hükme illâ lillâh” ilkesine bağlamaktadırlar. Çünkü onlara göre büyük günah işleyen kişi, bu tutumuyla Allah’ın yasak kıldığı şeyi helâl saydığından mümin değildir bütün Hâricîler’in ittifak ettiği hususlardır. Bu anlamda Hâricîler devlet adamlarının yetkilerini, hüküm verme salâhiyetlerini reddederek devlet kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir. Bir başka deyişle Hâricî-

38

ve cehennemde ebedî kalacaktır. Hatta bu anlayışı daha da ileri götürerek Hâricî olmayan herkesi düşman ve kâfir kabul etmişler, buna bağlı olarak kendilerinin dışındaki Müslümanların kadınlarını ve çocuklarını da esir almış veya öldürmüşlerdir. “İsti‘râz” adı verilen bu öldürme zihniyeti, muhtelif Hâricî kolları tarafından sonraki devirlerde oldukça yumuşatılmıştır.6

Müslümanlara Karşı Kaba ve Şiddetli Davranmaları

ler fiilî hayatta insanları ve toplulukları, şeria-

Haricilerin özelliklerinden biri de haşin, kaba

tı bilen ve uygulayan ile şeriatı bilmeyen veya

ve sert karakterli olmalarıdır. Habbab b. Eret’in

uygulamayanlar şeklinde ikiye ayırmışlardır.

oğlu Abdullah b. Habbab’ı katleden harici zih-

Dolayısıyla onlara göre doğru yoldan sapan

niyet tarih boyunca da Müslümanlara karşı

ve Allah’ın hükmünü uygulamayan imamı sırf

kaba ve sert tavır takınmıştır. Her zaman Müs-

EKİM 2016


lümanlara karşı aşırı derecede acımasız ve kaba

ve taraftarları kastedilmiştir. Hâricîler’in aşırı

olmuşlardır. Günümüzde Suriye’de hortlayan

(gālî) grupları ise bu hükmün dışında müta-

hâricî zihniyetin Müslümanlara yapmış oldukları da bu şiddet ve kabalığın en son örneklerinden birisidir.

Bazı Sahabilere Dil Uzatmaları Hâricîler ilk iki halifeye karşı olan bu inancında doğru ve isabetli bir karara vardılar. Onlar

laa edilmiş ve her aşırı fırka iddiasına göre değerlendirilmiştir. Meselâ Yûsuf sûresini bir aşk hikâyesi olduğu gerekçesiyle Kur’ân-ı Kerîm’den saymayan Acâride’nin bir grubu, Allah’ın Acemler’den Hz. Muhammed’in şeriatını iptal edecek bir nebî göndereceğini iddia eden

bu hususta başarılı oldular fakat onlardan son-

Yezîdiyye, kız torunlarla erkek ve kız kardeşle-

raki halifeler hakkındaki inançlarında helak

rin torunlarının haramlığının Kur’an’da yer al-

oldular. Zira şeytan onlara rehberlik yaptı, Hz.

madığını ileri sürerek bunlarla evlenmeyi helâl

Osman radıyallahu anhu hakkındaki inançları

sayan Meymûniyye gibi fırkalar gāliyyeden

konusunda onları haktan ve doğrudan uzaklaştırdı. Şüphesiz şeytan onları düşmanlarının kendisine karşı kin güttüğü bir zamanda Hz. Osman’ın hilafetini inkar etmeye sevk etti. Ayrıca tahkim olayından sonra Hz. Ali radıyallahu anhu’nun hilafetini de inkar ettiler. Bunların ötesinde onların kötü inançları, onları Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Amr

olmaları sebebiyle (DİA, XIII, 336) İslâm dışı fırkalar olarak kabul edilmiştir.8 Allahu Teâlâ ümmeti haricilik fitnesinden ve onun uzantıları olan tekfir guruplarının şerrinden muhafaza eylesin. Bizleri itidal üzere yaşayan ve ölen mümin kullarından eylesin.

b. As, Ebu Musa el-Eşari, Abdullah b. Abbas, Cemel ve Sıffın’e katılanları (Yüce Allah hepsinden razı olsun) kafir olmakla suçladırlar.

--------------------------------

Hâricîler bu bahtiyar sahabelere hepsini kapsayacak şekilde genel bir karalama yönelttiler. Ayrıca bazı belli sahabelere özel olacak şekilde bir karalama yönelttiler.7

1 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C: 16, s. 169. 2 Müslim, Kitabu’z-Zekât, Şerhu’n-Nevevî, 7/171.

Hâricilerin Hükmü Başlangıçtan beri düşüncelerini tarafsız şekil-

3 SALLÂBİ Ali Muhammed, Doğuşundan Günümüze Hâricîler, Ravza Yayınları, İstanbul, 2015, s. 77-78.

de ortaya koyan âlimlere göre aşırı grupları

4 Age, s. 80.

bir yana Hâricîler dalâlette kalmış, fakat küf-

5 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklo-

re girmemiş bir topluluktur. Nitekim Hz. Ali,

pedisi, C: 16, s. 169.

mensuplarına kendisinden sonra Hâricîler’le

6 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklo-

savaşmamalarını, zira hakkı arayıp bulmak isterken ona ulaşamayanların bâtılı arayıp buna

pedisi, C: 16, s. 169.

ulaşanlar gibi olmadığını söylemiştir (Ahmed

7 Ali Muhammed Sallabi, age, s. 113.

Emîn, s. 263). Bu ifadenin ilk kısmında Hâ-

8 FIĞLALI Ethem Nuri, Hâriciler, T.D.V. İslam Ansiklo-

ricîler, ikincisinde ise Muâviye b. Ebû Süfyân

pedisi, C: 16, s. 169.

MUHARREM 1438

39


NEBEVÎ NASİHATLER

M. Sabri Yücel

İLİMSİZ KÂDILIK YAPMA ÇABALARININ NİHÂİ NOKTASI:

ÇÖMEZ HARİCİLİK ‫وسلَّم « إِذا َقا َل ال َّر ُجـ ُل لأ َ ِخي ِه‬ َ ‫ َقا َل َر ُسو ُل اللَّه َصلّى الل ُه َع َل ْي ِه‬: ‫َع ْن ابنِ ُع َم َر َر ِض َي اللَّه َع ْن ُه َما َقا َل‬ ‫ َف ِإ ْن كَان َك َما َقا َل َوإِلا َّ َر َج َع ْت َع َل ْي ِه » متف ٌق عليه‬، ‫ َف َق ْد َب َاء بِ َها أَ َح ُد ُهما‬، ‫ َيا ك َِافر‬: ، ‫من َد َعا َر ُجلا ً بالْ ُك ْف ِر‬ ْ » ‫وسلَّم َيقُو ُل‬ َ ‫َع ْن أَبي َذ ٍّر َر ِضي اللَّه ع ْن ُه أَنَّ ُه س ِم َع َر ُسو َل اللَّ ِه َصلّى الل ُه َع َل ْي ِه‬ ‫ ولَ ْيس كَذلكَ إِلا َّ َحا َر ع َل ْي ِه « متف ٌق عليه‬، ‫ َع ُد َّو اللَّ ِه‬: ‫أَ ْو َقا َل‬ Bütün düşünce sistemleri, inançlar, ülkeler, grup adı verilebilecek irili ufaklı tüm yapılar, dışarıdan yapılan saldırı ve taarruzlara karşı birlik olmaya, beraber hareket etmeye çalışır ve gayret gösterirler. Zira müdahalenin dışarıdan olduğu bilinince her fert durması gereken konumu bilir ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışır. Bahse mevzu olan müdahale içten ve sinsice yahut bilinçsizce yapıldığında ise bir kargaşa ve anlaşmazlık söz konusu olur ve bünye içersinde sarsıntılar, çalkalanmalar meydana gelir. Zira renk siyah veya beyaz değil gri gibi durmaktadır. İç çekişmeler dünya tarihi boyunca hangi sistem ve düşünce yapısında tezahür etmişse az yâda çok güç kaybına veya tamamen yok olmaya sebebiyet vermiştir. Yeri ve zamanı değilken yapılan efor harcamaları, güce ihtiyaç duyulduğunda zafiyet olarak karşılaşılabilecek en doğal haldir. Tarih boyunca çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya

40

EKİM 2016

kalmış olan İslam ümmetinin yakasını bırakmayan problemlerinden bir tanesi de; kendi bünyesinde iç çekişme ve çatışma çıkarmak isteyen, dini kendi tekelinde bir olguymuş gibi değerlendirerek kendi dışındakileri itham eden kişiler ve grupların varlığı olmuştur. İnsanoğlunun yapısında var olan dürtülerden kaynaklanan kendini haklı görme, muhatabı eleştirme ve itham etme hissi, cehaletin zifiri karanlığıyla birleştiğinde kimi zaman havsalaların almadığı söylem ve eylemlere götürebilmektedir. Yeryüzüne adaleti tesis için gönderilen Resul-ü Zi-Şan Efendimizin karşısında “adaletli davranmadın ey Muhammed!” diyebilecek kadar seviyeyi düşüren bir zihniyetin müptela olduğu hastalığın başka da bir izahı yok gibi gözükmektedir. Ümmet, varlığına yönelen bütün dış hamlelere tereddütsüz karşılık verebilmiş ve dini hedef alan saldırıları boşa çıkarabilmiştir. Zira bertaraf edilmesi gereken düşmanın rengi belli olduğu


gibi kimliği de Müslümanlarda şüphe uyandırmamıştır. Ancak müdahale ve saldırılar içten geldiğinde yıpranmalar daha fazla olmuş, hedef hususunda en azından tereddütler meydana gelmiştir. Ağacı dışarıdan çürütmeye çalışan kurtlar ağaca zarar veremezken ağacın içinden türeyen kurtlar ağacı verimsiz ve işlevsiz hale getirebilmişlerdir. Ümmet bünyesinde değerlendirilen bidat fırkaları, bu minvalde düşünebiliriz. İslam’ın prensiplerine tezat teşkil eden bidatlerinin yoğunluğuna göre zararları olmuştur her bidat fırkanın. İslam ümmetinin samimi müntesiplerini en çok yıpratan ve ümmet denilen bünyeye en fazla zarar veren oluşum ve gruplar arasında değerlendirilen “tekfircilik” akımının izlerini İslam’ın ilk dönemlerinde görüyor olmamız, Resulullah Efendimizin bu konuda uyarılarda bulunması, mevzu bahis olan hastalığın her devirde ümmet içersinde zuhur edebileceğine işaret etmektedir. Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Haricilik akımının ne gibi sorunlar ortaya çıkardığına tarih sayfaları şahittir. Masum müslümanların kanına girerek ölçüsüzlüklerini taçlandırmaları, bugün de aynı zihniyetin taraftarlarınca zulümlerinin iftihar vesilesi olarak kabul edilmektedir. Allah’ın dini için her türlü fedakârlığı göstermiş yiğitleri, Kur’an-ı Kerim okuyarak katledebilecek potansiyele sahip bir anlayışın, dinin hükümlerini yanlış maksatları için malzeme yapmaları çok da zor olmasa gerek… Birçok etkenin bir araya gelerek oluşturduğu bu hastalığın en bariz vasfı, cehaletin dipsiz karanlıklarında yüzeysel bilgiyi ilim telakki ettirmesidir. Doğru sözleri yanlış maksatlar için kullanmak ise bilgisizliğinden habersiz kimseler için her devrin en masum limanı olagelmiştir. Hz. Ali ile birlikte hareket ederken namaz esnasında onun canına kastedecek kadar pervasızlaşanların sığındığı limanda bu değil miydi zaten? Hz. Peygamber, günah işlemiş bir Müslümana had cezası uygulanırken seviye gözetmeden eleştiren kimselere “kardeşinize karşı şeytana

Tarih boyunca çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalmış olan İslam ümmetinin yakasını bırakmayan problemlerinden bir tanesi de; kendi bünyesinde iç çekişme ve çatışma çıkarmak isteyen, dini kendi tekelinde bir olguymuş gibi değerlendirerek kendi dışındakileri itham eden kişiler ve grupların varlığı olmuştur.

arka çıkmayın/ona karşı şeytana yardımcı olmayın” diye uyarıda bulunmuştur. Huzurunda cereyan eden ve “münafık”, “fasık” gibi yargılama ifade eden ithamlara fırsat vermemiştir. Neticesinde hiçbir fayda mülahaza edilmeyen her türlü söylemden ve yargı ifadesinden sakındırmıştır. Ayrıca Resulullah aleyhisselam’ın “ey münafık”, “ey fasık”, “ey kâfir” diyerek şahıslara hitap edip etmediği araştırılarak yargılayıcı ifadeleri mi öne çıkardığı yoksa muhatabı kâfir bile olsa onu dine kazandırmak için mi çabaladığı ortaya konulabilir. Âlimlere saygısı kalmamış, ilmi sadece kitaplardan okuduğu yüzeysel bilgiler zanneden, dinin icmali ve tafsili delillerine vakıf olmayan, müslümanlara karşı dillerini kamçı gibi kullanan, gündemlerini kendi isyanlarından çok başkalarının isyanları ile şekillendiren tiplerin olur olmaz şekilde kendilerinin dışındakileri kafir kabul etmeleri ne gibi bir dini vazifedir ve sahiplerine neler kazandırmaktadır?! Hz. Peygamber Efendimizi bile bir şekilde –adaletsizlikle- itham edebilecek tiplere şahit olan İslam tarihinin, hilafet müessesesinin en hakiki temsilcilerinden olan Hz. Ali’yi “küfür” ile niteleyen nasipsizlere tanıklık eden son dinin müntesiplerinin, günümüzün birçok etkeninin

MUHARREM 1438

41


Tekfirin tarihi, gerekçeleri, engelleri, fıkhî ahkâmı ve tekfir ehlinin genel nitelikleri ile ilgili söy-

Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Haricilik akımının ne gibi sorunlar ortaya çıkardığına tarih sayfaları şahittir. Masum müslümanların kanına girerek ölçüsüzlüklerini taçlandırmaları, bugün de aynı zihniyetin taraftarlarınca zulümlerinin iftihar vesilesi olarak kabul edilmektedir. Allah’ın dini için her türlü fedakârlığı göstermiş yiğitleri, Kur’an-ı Kerim okuyarak katledebilecek potansiyele sahip bir anlayışın, dinin hükümlerini yanlış maksatları için malzeme yapmaları çok da zor olmasa gerek…

lenebilecek şeyleri bir makalede, kitap veya dergide anlatabilmek hakikatten uzak aşırı iyimser bir iddiadır kanaatimizce. Ama şunu net olarak ifade edebiliriz ki, kahvehane köşelerinde hiçbir etkisi olmadan sadece sözleriyle kendi çaplarında kâh hükümet kurup kâh yıkan kimseler gibi mesaisini kişileri İslam’a dâhil edip İslam’dan çıkarmaya harcayanlar, adaleti tesis ile muvazzaf bir peygamberi adaletsizlikle itham eden tip misali kimi zaman müslümanları da küfürle itham edebileceklerdir. Zira her türlü ölçüsüzlüğün kapısı, had bilmezlikle açılabilecektir. Tekfirin şer’i bir hüküm olduğunu bilmeden, dinin naslarına tam manasıyla vakıf olmadan sathi bilgi ile şer’i kadılık vazifesine soyunanların yargılamasından çıkacak hüküm “gözüne kestirdiğini kâfir ilan etmek” olacaktır. Delilsiz bir şekilde müslümanları tekfir etmeme konusunda birçok Nebevi buyruk bulunmakla birlikte en kısa ve

bir araya gelerek türettiği modern tekfircilere şahitlik etmesi çok da garip karşılanacak bir durum olmasa gerek. Bir tür kanser gibi yerleştiği düşünceyi öldürmeden bırakmayan bu hastalığın kanaatimce en öncelikli sebeplerinden bir tanesi “kişilerin gözlerindeki merteği görmemeleri” ve meşguliyetlerini sarf edecek meselelerin önceliklerine dikkat etmemeleridir. Âlimlerin dizi dibinde ders görmeden sadece kitaplardan işine gelen yerleri okuyarak şeyhu’l-İslam havasına bürünmek, nakilden önce akli önermelerle hareket etmek bu yanlış düşünceyi besleyen unsurlar arasındadır. Bazen cehalet bu tipleri o kadar bürümüştür ki, İbn Hacer’in ifadesi ile “müslümanım diyen muhaliflerinin küfrüne

öz iki tanesi şu şekildedir: İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.”2 Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir adamı ey kâfir diye çağırır veya ona ey Allah’ın düşmanı derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner.”3

hükmedip kanlarını mubah görürken, zimmîler söz konusu olduğunda “onlara verdiğimiz sözü

----------------------------------

yerine getiririz”1 diyecek kadar pervasızlaşabilmişlerdir. Dün olduğu gibi bugün de varlıkları en çok müslümanlara zarar teşkil eden yapıların varlığı söz konusu olabilecektir.

42

EKİM 2016

1 İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 12/301. 2 Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 16. 3 Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îmân 112.


NEBEVÎ AİLE

Halime Yılmaz

ÇOCUK OYNAYARAK ÖĞRENİR VE OYUN, ÇOCUĞUN GERÇEĞİDİR Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Oyun Nedir?

Salât ve selâm sevgili Peygamberimiz (sas)’e ol-

Belli bir amaca yönelik olan veya olmayan, ku-

sun. Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi ve inayeti tüm Müslümanların üzerine olsun.

rallı ya da kuralsız gerçekleştirilen; fakat her durumda çocuğun isteyerek ve hoşlanarak yer

Bu yazımızda çocuk için oyunun önemi, üze-

aldığı fiziksel, bilişsel, dilsel, duygusal ve sos-

rindeki etkileri, faydaları ve gelişimine katkıla-

yal gelişiminin temeli olan, gerçek hayatın bir

rı üzerinde duracağız. Oyunun çocuk için sadece bir eğlence aracı olmadığını, onun için en büyük ve ciddi gerçeklik olup öğrenmenin kalıcı aracı olduğunu biliyor muydunuz? Çocuğun maruz kaldığı baskılardan kurtulmak için oyuna başvurduğundan ve ailesinden gördüklerini, oyunlarına yansıttığından haberiniz var mıydı?

parçası ve çocuk için en etkin öğrenme sürecidir. 1 Oyun, çocukta doğuştan gelen bir tabiat ve Allah’ın onda yarattığı bir içgüdüdür. 2 Oyun, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminde çok önemli bir role sahiptir. Çocuk için oyundan daha zevkli ve etkili bir öğrenme aracı yoktur. Oyun, çocuğun kas ve sinir sistemini geliştirirken aynı zamanda biriken enerjisini de boşaltarak onu rahatlatır. Koşmasına, zıplama-

Şu ana kadar oyunla ilgili bildiğiniz ve bilmedi-

sına, tırmanmasına, tekme ve takla atmasına

ğiniz şeyleri aklımızın bir köşesinde tutalım ve

izin verilmeyen dört duvar arasına sıkışmış bir

söze başlayalım.

apartman çocuğu, birikmiş enerjisini boşalta-

MUHARREM 1438

43


Oyun, çocuğun en ciddi işidir. O, sadece eğlenmek için oynamaz, gücünü ve yeteneğini dener, içinde yaşadığı çevreyi ve eşyayı keşfeder, kendisini başkalarından ayıran özelliklerin farkına varır, duygularını açığa vurur, kendisini tanımayı öğrenir.

madığı için sinirli ve saldırgan, idare edilmesi zor bir yapıya sahip olacaktır. Oyun, çocuğun en ciddi işidir. O, sadece eğlenmek için oynamaz, gücünü ve yeteneğini dener, içinde yaşadığı çevreyi ve eşyayı keşfeder, kendisini başkalarından ayıran özelliklerin farkına varır, duygularını açığa vurur, kendisini tanımayı öğrenir. 3 İnsan yavrusu, canlılar arasında en uzun süre içinde gelişimini tamamlayan varlıktır. Kasların ve tüm bedenin gelişimini tamamlayan varlıktır. Kasların ve tüm bedenin gelişimi çocukluk döneminde gerçekleşir. Bu dönemden sonra kas, kemik, göğüs, ciğer ve diğer uzuvların daha sağlam gelişmesi zorlaşır. Bu yüzden

Oyunu sadece çocuğun eğlencesi olarak algılarsak büyük bir yanılgıya düşeriz. Çocuğun ekmeğe ve suya ihtiyaç duyduğu kadar oyuna da ihtiyacı vardır. Çocuklar fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimini en iyi, oyun içindeki aktivitelerden öğrenir. Çocuk demek; oyun demektir. 7

Oyuna İlişkin Bazı Özellikler → Oyun; çocuk için büyüklerdeki ‘iş’in karşı-

küçüklüğünde çocuğun bedensel yapısının

lığıdır.

hakkını vermek gerekir. 4

→ Oyun; çocuk üzerinde olumlu etkisi bırakır.

İlk dönem âlimleri, çocuğun oyun oynaması-

→ Oyun; deney ve araştırma içerir.

nın önemine dikkat çekmişlerdir. İmam Gazalî İhya’sında diyor ki; “Kur’an mektebinden

→ Oyun; zihni ve bedeni çalıştırır.

gelen çocuğun yorulmayacak şekilde güzelce

→ Oyun; diğer çocuklarla sosyal kaynaşmayı

oyun oynamasına ve okulun yorgunluğunu

sağlar.

üzerinden atmasına izin verilmelidir. Çünkü

→ Oyun; çocuğun ilgisini çeken ve beyni uya-

çocuğun oyun oynamasını engellemek ve onu sürekli öğretimle meşgul etmek kalbini öldürür ve zekâsını işlemez hale getirir. Onun için

44

Çocuğun oyun ve sporla meşgul olmasını engellemek bazen tehlike sinyalleri de verir. Çok geçmeden o gelişir, büyür ve nihayet, eninde sonunda bedensel veya ruhsal bir hastalık olarak ortaya çıkar. 6

ran bir araçtır.

→ Oyun; mutluluk ve heyecan verir.

hayat çekilmez bir hale gelir ve nihayet dersten

→ Oyun; üretim, özgüven ve empati duygusu-

kurtulmak için kaçacak bir yol arar.”

nu geliştirir.

EKİM 2016

5


→ Oyunda çocuk; kurallara uymayı, paylaş-

Oyunun Çocuğun Gelişimine Etkileri

mayı, hoşgörüyü, problemlere çözüm getirme-

→ Çeşitli biçim, boyut, renk ve maddeden

yi, toplumsal rolleri, araştırmayı, uzlaşmayı, sorumluluk almayı, kendini, kendini ifade etmeyi, karar vermeyi ve sonuçlarına katlanmayı öğrenir. 8

oluşan oyun malzemesiyle oynayan çocuk, bir eşyayı, diğerinden ayıran özellikleri (ağır/hafif, uzun/kısa vb.) kıyaslama yoluyla görerek öğrenir. 12

→ Çocuk, oyun yoluyla yaşadığı toplumun ah-

Çocuk ve Oyun

lâk ve görgü kurallarını öğrenir. 13

Oyun, çocuğu tanımada en önemli yollardan biridir. Çünkü çocuk oyun içerisinde özgürdür, her türlü yapmacıklıktan uzaktır, içindeki duygu ve düşüncelerini rahatça oyuna yansıtır. Bu yüzden çocuğun nasıl bir ruhsal durumda bulunduğunu, olaylara ne tür tepkiler verdiği, oyun içerisindeki davranışları dikkatli bir şekilde gözlemlenerek ortaya çıkarılabilir. 9 Çocuk, oyuncaklarıyla olduğu gibi, oyunlarıyla da ayrılmaz bir bütünlük içindedir. Çocuk oyunda çok ciddidir. Çünkü çocukta oyun ve gerçek yaşam arasındaki çizgi henüz çizilmemiştir. Oyun ve gerçek yaşam arasındaki çizgi henüz çizilmemiştir. Oyun ve gerçek, çocuk için birbirine ters düşen şeyler değildir. Bu demektir ki oyun, çocuğun gerçeğidir ve bizim

→ Kişiliğin vazgeçilmez özelliği olan bağımsızlığı oyundan daha iyi kazandıran bir araç yoktur. 14

→ Grup oyunlarında çocukları izlerken her çocuğun davranış biçiminden ailesi hakkında bilgi edinmek mümkündür. Aşırı hoşgörü ve serbestlik içinde yetişen, her istediği yerine getirilen bir çocuk oyunun kurallarına uymakta zorlanır. Aşırı otoriter aileden gelen, dayak ve baskı ile eğitilen bir çocuk oyunda ya saldırgan davranışlar gösterir, ya da silik ve pasif kalır. 15

→ Çocuk, oyunla kazandığı olumlu davranışları pekiştirip olumsuz davranışları değiştirme olanağı bulmaktadır. 16

gerçeklerimiz, çocuğun görüşüyle gerçeklik

→ Oyun oynayan çocuk, yeteneklerini keşfe-

oranı düşük birer oyundur.

der, kendine güveni gelişir, başkalarının haklarına saygılı olma duygusu gelişir. 17

10

Oyun çocuk için boşa yitirilen bir zaman değildir. Hangi türden olursa olsun, her oyunun

→ Oyun, pasif çocuğu aktifleştirip cesaretlen-

çocuğa kazandırdığı bir şey vardır. Bazı oyun-

dirir. 18

lar çocukları, ileride atılacakları yaşamda ala-

→ Oyun oynayan çocuğun, işbirliği yapma ye-

cakları role, görevlerine hazırlar. Bebeklerine

teneği oluşur. 19

annelik yapan, ona ninni söyleyen bir kız çocuğu; yarınki işinin hazırlığı içinde değil midir? Okul öncesi çağında, oğlan çocuklarının kızlara oranla daha yoğun bir yapım etkinliği içinde bulundukları ve kendi kendilerine bir şeyler

→ Oyun, çocuğun dünyayı keşfetmesine, bilgiler edinip merak duygusunu tatmin etmesine olanak sağlar. 20

→ Oyun anında çocuk; düşünme, algılama,

tıkları saptanmıştır. Bunlar; yarınki mimarlar,

kavrama, mukayese etme, akıl yürütme gibi sürekli bir zihinsel faaliyet içerisindedir. 21

mühendisler, ustabaşılar, işçiler, çiftçiler, tüm

→ Çocuk; mutluluk, dostluk, korku, acı, acı-

üreticilerdir.

ma, kaygı, düşmanlık, sevme, güven duyma,

üretmeye, malzemelere biçim vermeye uğraş-

11

MUHARREM 1438

45


siklerle girme durumunda kalacaktır. 26

İmam Gazalî İhya’sında diyor ki; “Kur’an mektebinden gelen çocuğun yorulmayacak şekilde güzelce oyun oynamasına ve okulun yorgunluğunu üzerinden atmasına izin verilmelidir. Çünkü çocuğun oyun oynamasını engellemek ve onu sürekli öğretimle meşgul etmek kalbini öldürür ve zekâsını işlemez hale getirir. Onun için hayat çekilmez bir hale gelir ve nihayet dersten kurtulmak için kaçacak bir yol arar.”

bağımlılık, bağımsızlık, ayrılık, ölüm gibi pek çok duygusal tepkiyi oyun yoluyla öğrenir. Ve birikmiş enerjisini boşaltır. 22

→ Çocuğun, oyunda konuşma becerisi artar. Yeni bilgiler edinmeyi, bilgilerini aktarmayı alışkanlık edinir. 23

→ Çocukların; yürüme, koşma, atlama, tırmanma, kayma, inme, fırlatma, yakalama gibi sürekli hareket halinde olmaları, onların büyük kas gelişimini desteklemektedir. 24

→ Çocukların el ve parmak kaslarının gelişimi olan küçük kasların gelişimi ise tutma, koparma, kesme, bağlama, çözme, düğümleme, yoğurma, boyama gibi etkinliklerin oranında artmaktadır. 25

→ Oyunun her türlü yararı bir yana bırakılsa bile ortada bir kenara itilemeyecek bir şey vardır. Çocuğun oynarken yaşadığı sevinç… Bu sebeple çocuğun oyunu engellenmemeli, okul öncesinde oynamaya itilmelidir. Oyundan yoksun kalan çocuk, yetişkinliğe bazı ek-

46

EKİM 2016

Rasûlullah (sas)’in Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin başta olmak üzere çocuklarla çeşitli oyunlar oynadığı görülmektedir. Hatta daha istekli oynamaları için çocukları övdüğü, takdir ve tebrik ettiği de görülmektedir. Cabir (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas)’in yanına girmiştim. Hasan ile Hüseyin sırtına binmiş, elleri ve dizleri üzerinde yürüyor ve ‘Ne güzel devedir sizin deveniz. Ne güzel yüklersiniz siz.’ diyordu.” 27-28 Elbette çocuklarla, onların seviyesine inerek oynamalıyız. Onlara zaman ayırmalıyız. Çoğu anne-baba bu sebeple çocuklarıyla arkadaş olmaya çalışırlar ve onun arkadaş ihtiyacını karşılayacağını sanırlar. Çocukla ancak yaşıtı arkadaş olabilir. Çocuğa nasıl oynayacağını göstermede yardımcı olabilirsiniz, bir süre birlikte oynayabilirsiniz. Ancak benmerkezcilikten kurtulup sosyalleşmesi için arkadaşa ve onunla oynamaya ihtiyacı vardır. Özellikle grup oyunlarında, arkadaşlarını eve çağırmasına, gitmesine veya uygun ortamlarda sokağa çıkmasına, arkadaşlarıyla aldığı oyuncakla oynamasına izin vermelisiniz. Okul öncesi dönemde oyun ve arkadaş ihtiyacı karşılanmayan çocuklar okula uyum sağlamakta zorlanırlar. 29

Oyuncak Seçimi Oyun ve oyuncak seçilirken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çocuğun oyunda aktif olması, oyunu izleyen değil oynayan olması gerekir. Bilgisayarda veya kumanda ile oynanan oyunda çocuk aktif katılımcı değildir; çoğunlukla izleyici konumundadır, oyunu oyuncaklar oynamaktadır. Ayrıca bilgisayar vb. oyunlar sosyalleşmeyi sağlayamaz. Bunların yerine çocuğunuzun üretken ve aktif olabileceği oyuncaklar tercih ediniz. Yapboz ve lego gibi oyuncaklar faydalı olacaktır. Ayrıca çocuğunuza her istediği oyuncağı almayınız. Bazen, bazı şeylere sahip olmayı hayal etmesine fırsat verin. O oyuncak hayalinde


kalsın. Her şeye sahip olan çocuğun hayattan zevk alma oranı düşmektedir. Ayrıca sürekli yeni oyuncaklar almaktansa, oyuncaklardan bir kısmını belli aralıklarla değiştirerek çocuğunuzun oyuncaklardan yeniden heyecan duymasını sağlayabilirsiniz. 30 Çocuğun oyunu konusunda dikkat edilmesi gereken iki noktayla yazımızı sonlandıralım:

1) Bir canlıyı hedef edinerek oyun oynamasını yasaklamalıyız. Rasûlullah (sas) içinde can olan bir şeyi hedef edinen kimseye lanet etmiştir. 31

2) Akşamdan önce çocuklar oyunu bitirerek eve girmelidir. Cabir (ra)’den rivayete göre Rasûlullah (sas): “Gecenin ilk saatleri geçinceye kadar çocuklarınızı dışarı çıkmaktan men edin. Çünkü o vakitte şeytanlar dağılır.” buyurmuştur.32-33

Oyun, çocuğu tanımada en önemli yollardan biridir. Çünkü çocuk oyun içerisinde özgürdür, her türlü yapmacıklıktan uzaktır, içindeki duygu ve düşüncelerini rahatça oyuna yansıtır. Bu yüzden çocuğun nasıl bir ruhsal durumda bulunduğunu, olaylara ne tür tepkiler verdiği, oyun içerisindeki davranışları dikkatli bir şekilde gözlemlenerek ortaya çıkarılabilir.

-----------------------------------

Kaynakça

16) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 17) A.g.e. 18) A.g.e.

1) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 2) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 3) Ali Çankırılı, Oynuyorum / Öğreniyorum, Zafer Yayınları 4) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 5) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 6) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 7) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 8) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 9) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 10) Psikolog Tuncer Altınköprü, Çocuk Psikolojisi, Hayat Yayınları 11) Psikolog Tuncer Altınköprü, Çocuk Psikolojisi, Hayat Yayınları 12) Ali Çankırılı, Oynuyorum / Öğreniyorum, Zafer Yayınları 13) A.g.e. 14) A.g.e. 15) A.g.e.

19) A.g.e. 20) A.g.e. 21) A.g.e. 22) A.g.e. 23) A.g.e. 24) A.g.e. 25) A.g.e. 26) Psikolog Tuncer Altınköprü, Çocuk Psikolojisi, Hayat Yayınları 27) Taberanî 28) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları 29) Ali Çankırılı, Oynuyorum / Öğreniyorum, Zafer Yayınları 30) Abdulaziz Yılmaz, Sobe, Mgv Yayınları 31) Buharî, Müslim 32) Ahmed b. Hanbel, Hakîm 33) Muhammed Nur Süveyd, Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınları

MUHARREM 1438

47


İSLAM COĞRAFYALARI

Metin Eken

Katledilen

Âlimlerin Ülkesi:

ÇAD İslam Coğrafyaları yazı dizimizin bu bölümünde mustazaf bir orta Afrika ülkesi olan (bu günkü adıyla) Çad Cumhuriyeti’ne uzanacağız. Aşağıda yer alan haritada da görüle-

Çad Cumhuriyeti, Orta Afrika olarak anılan bölgede yer alan, kuzeyinde Libya, batısında Nijer, Nijerya ve Kamerun, güneyinde Orta Af-

ceği üzere sınırları cetvellerle çizilmiş izlenimi

rika Cumhuriyeti, doğusunda ise Sudan’ın yer

veren Afrika ülkelerinden biri Çad Cumhuri-

aldığı bir Sahra ülkesidir. 1.284.000 kilometre

yeti. Diğer Orta Afrika ülkeleri gibi Çad Cum-

karelik geniş bir alana yayılan ülkenin büyük

huriyeti de şanlı bir İslami geçmişin ardından

bir bölümü Sahra Çölü ile kaplıdır. Bu sebeple

Afrika’nın ufuklarını karanlık bulutlar gibi kaplayan sömürgeci batılı güçlerin vahşet senaryolarının aymazca gerçekleştirildiği bir

ülkenin yüz ölçümüne göre küçük sayılabilecek 13 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Nüfusun yaklaşık %80’ini Müslüman halk teşkil eder. Geri kalan kısımda ise Hristiyanlar ve Animist-

İslam coğrafyası. Kan, gözyaşı ve çetin imti-

ler1 yer alır. Ülkenin başkenti N’Djamena’dır.

hanların, akıl almaz katliamların yaşandığı

Ülke ismini Nijerya sınırı yakınlarındaki Çad

mazlum bir coğrafya. Her fırsatta özgürlükle-

gölünden alır. Bir zamanlar Afrika’nın en bü-

rin, hak ve hürriyetlerin yegâne savunucusu

yük göllerinden biri iken günümüzde önemli

olarak gösterilen batının karanlık yüzünü gözler önüne seren bir Müslüman beldesi. Akif’in “Medeniyet denilen maskara mahlûku görün!

48

Ülkenin Genel Özellikleri

ölçüde küçülen göl, ülkenin “Afrika’nın ölü kalbi” olarak anılmasının dayanağı olur. Ülkede Arapça ve Fransızca resmi dil olarak kabul edilmiştir. Ancak Arapça hem eğitim dili olarak

Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”

hem de yerli dilleri dahi etkileyen bir halk dili

dizelerini haklı çıkaran garip Coğrafya.

olarak önemli ölçüde yaygınlık göstermekte-

EKİM 2016


dir. Fransızca ise, sömürge kalıntısı olarak bölgeye sonradan girmiş ve resmi dil olarak kabul edilmiştir. Eski bir Fransız sömürgesi olan ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazanmıştır.

Çad Cumhuriyeti’nde İslam ve Müslümanlar

Çad Cumhuriyeti, Orta Afrika olarak anılan bölgede yer alan, kuzeyinde Libya, batısında Nijer,

Çad’a İslâmiyet XI. yüzyılın başlarında girmiştir. Çad gölü ve çevresine hâkim olan Hume veya Umme Hilmi (ö. 1097) ile oğlu Dûne-

Nijerya ve Kamerun, güneyinde Orta Afrika Cumhuriyeti,

me’nin Müslümanlığı kabul etmesi, İslâm di-

doğusunda ise Sudan’ın yer aldığı

ninin bölgeye yerleşmesinde etkili olmuştur.

bir Sahra ülkesidir.

Bu bölgenin Kahire ve Trablusgarp’tan Batı Afrika’ya uzanan ticaret yollarının üzerinde bulunması, Müslüman tüccarlar yoluyla İslâmiyet’in ülkeye girmesini ve özellikle kervan yolları kenarında bulunan yerleşim merkezlerinin Müslümanlaşmasını sağlamıştır. Bugün Çad sınırları dâhilinde kalan Bagirmi, Veday,

1960 yılına gelindiğinde ise ülke bağımsızlığını

Kânim, Bornu ve Fitri gibi bölgelerde geçmişte

ilan etmiştir. Ancak bu bağımsızlık sömürge-

çeşitli Müslüman sultanlıklar kurulmuş, ülke-

cilikten kurtuluş anlamına gelmemektedir. De-

deki pek çok şehrin kurulmasında da Müslü-

ğişen sömürgecilik mantığı gereği Fransızlar

man Araplar önemli rol oynamışlardır.2 Erken

Çad topraklarını fiili olarak terk etse de kendi

dönemlerden itibaren İslam’ın kökleştiği bir

güdümlerindeki yöneticiler eliyle yeni bir sö-

bölge olan Çad Cumhuriyeti 19. Yüzyıla gelin-

mürgecilik mantığını devreye sokmuştur. Bu

diğinde ise, batı sömürgeciliğinin zulmüne dü-

dönem ülke Müslümanlarının yeni zorluklarla

çar olmuştur. Ve bu dönemden itibaren diğer

karşılaştığı bir dönem olmuş, bu duruma tepki

Afrika ülkelerinde de görüldüğü üzere ülke bir

gösteren Müslüman önderler de adeta bir kıyı-

kaos ortamına sürüklenmiştir.

ma kurban gitmiştir. Bu duruma tepki göster-

Fransız araştırmacılar Çad’ın tarihini Fran-

mek için sokaklara çıkan Müslümanlar ise ade-

sa’nın burayı işgal ettiği yıldan başlatırlar ve

ta katledilmiştir. Diğer İslam coğrafyalarında

öncesini bir vahşet olarak nitelerler. Oysa

olduğu gibi iç savaşın eşiğine sürüklenen ülke

işin gerçeğinde Fransızların Çad’ı işgalleriyle

siyasi ve toplumsal istikrarsızlığa mahkûm

birlikte bu ülkede bir kara dönem, bir vahşet

edilmiştir. Ancak Müslümanlar gerek sömürge

dönemi başlamıştır. İşgalci Fransızlar Çad’da

döneminin çetin imtihanları, gerek sömürge

çok sayıda camiyi ve medreseyi yıkmış, İslami

sonrası kukla yöneticiler ve gerekse de misyo-

eğitimi tamamen yasaklayarak Müslümanla-

nerler eliyle gerçekleştirilen katliam, zulüm ve

rın dinlerini öğrenmelerine engel olmuşlardır.

kandırma politikalarına rağmen kimliklerine

Bütün dini cemiyetler Fransız işgali sırasında

sıkı sıkıya sarılmış, her ne kadar yara alsalar da

kapatılmış, çok sayıda ilim adamını zindanlara

bu çetin imtihan sürecinde ayakta kalabilme-

atarak işkenceyle öldürülmüştür.

nin imkânlarına sarılmışlardır.

3

MUHARREM 1438

49


takip etmiş, ülke genelinde medreseler, okullar, kütüphaneler ve camiler yok edilmiş, öğ-

Fransız araştırmacılar Çad'ın tarihini Fransa'nın burayı

renciler, imamlar ve Müslüman halk zulüm ve katliama maruz bırakılmıştır.

işgal ettiği yıldan başlatırlar ve öncesini bir vahşet olarak nitelerler. Oysa işin gerçeğinde

-----------------

Fransızların Çad'ı işgalleriyle birlikte bu ülkede bir kara dönem,

1. Animizm, Yunanca anemosm sözcüğün-

bir vahşet dönemi başlamıştır.

den türemiş olup ruhun, hem iç yaşayışın ve

İşgalci Fransızlar Çad’da çok

nemde biyolojik hayatın ana İlkesi olduğunu

sayıda camiyi ve medreseyi

kabul eden görüştür. Buna göre ruh, bedenin

yıkmış, İslami eğitimi tamamen

serpilip gelişmesinde her şeye can veren bir

yasaklayarak Müslümanların

hayat ilkesidir. Animizm görüşünde doğanın

dinlerini öğrenmelerine engel

ve doğa güçlerinin birer ruha sahip olduğuna

olmuşlardır. Bütün dini cemiyetler

inanılır. Bu ruh, hareket ettiren ve yaşatan bir

Fransız işgali sırasında kapatılmış,

güç olarak, insan ve hayvanların olduğu ka-

çok sayıda ilim adamını zindanlara

dar, evrendeki tüm nesnelerin de davranış ve

atarak işkenceyle öldürülmüştür.

hareketlerini belirler. Düşüncenin ve biyolojik hayatın ilkesinin bir ve aynı ruhtan geldiğini savunan teoriye de animizim adı verilir. Tabiattaki her şeyin insanınkine benzer ruhlara

1917 Çad Katliamı: 400 Âlimin Katledil-

50

sahip olduğuna ve onların insan iradesine ben-

diği Zulüm Yılı

zer ruhlar tarafından yönetildiğine inanan İlkel

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere Çad’ın Sömürgecilik tarihi katliamların tarihidir. Ancak bu katliamların belki de en sinsi biçimde planlananı, 1917 yılında dini hayatın düzenlenmesi için yeni bir program hazırlanacağı vaadiyle “Abeşe” şehrinde bir toplantıya davet edilen 400 âlimin vahşice katledildiği “Abeşe” katliamıdır. Halkın yolunu aydınlatan, İslami değerleri ayakta tutan dava eri âlimlerin Fransız zalimler tarafından katledilmesi İnsanlık tarihinin en aşağılık ve en kirli uygulamalarından bir olarak tarihe geçmiştir. Bu katliamı ise İslami tüm müesseselere yönelik saldırılar

Sosyolojide animizm, Tabiatçılık (naturism)

EKİM 2016

toplulukların inancı için de bu terim kullanılır. ve Totemcilik (totemism) gibi, dinlerin kök ve başlangıçları konusunda ortaya atılan bir teoridir (Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/41-42). 2. Davut Dursun, “Çad” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013. 3. Çad, http://www.vahdet.info.tr/isdunya/dosya4/1064.html.


DAVET VE CİHAD ÖNDERLERİ

Cihan Malay

İstanbul’un Fatihi: FATİH SULTAN MEHMET (1432-1481)

Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” MUHARREM 1438

51


Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned IV/335; Buhâri, Tarihu’l-Kebir, I/81; Tarihu’s-Sağîr I/306; Bezzâr, Müsned, c. II, s. 308; Taberâni, Mu’cemu’l-Kebir II/38; Hakim, Müstedrek, IV/422; Heysemİ, Mecmeu’z-Zevâid, VI/219) “Ey Konstantiniye! Ya sen beni alırsın ya ben seni alırım!”

Doğumu Osmanlı Sultanı II. Murad’ın ve Hümâ Hatun’un oğlu olan ve Osmanlı sultanları arasında II. Mehmet olarak anılan Fatih Sultan Mehmet, 1432 yılının 29 Mart’ı 30 Mart’a bağlayan gece Edirne’de doğdu. Her Osmanlı şehzadesinde olduğu gibi Mehmet de çocukluğunun bir müddetini anne-babasının yanında geçirdikten sonra hem askeri hem de eğitimsel olarak kendini yetiştirmesi için Bursa’ya gönderilir. Burada 10 yaşına kadar kalan Mehmet, daha sonra devlet yönetimini öğrenmesi ve deneyim kazanması için Manisa sancakbeyliğine atanmasıyla Manisa’ya gider. Eğitimi için ise daha sonra Osmanlı şeyhülislamı olacak Molla Gürâni1 görevlendirilir. Onun Molla Gürâni’ye öğrenci oluşu ile ilgili şöyle bir olay aktarılır: “Fatih çocukluğunda oldukça hareketli ve ele avuca sığmayan bir kişiliğe sahip idi. Önceleri okumak ve öğrenmekten çok, harp sanatına ilgi duymuş ve hocalarının öğrenme konusundaki sözlerini dinlememiştir. Bunun üzerine II. Murat, Fatih’in hocalığına biraz daha sert yapılı olan Molla Gürâni’yi atamıştır. Daha ilk karşılaşmada Molla Gürani ile dalga geçmeye çalışan genç şehzadeye Gürâni değneğini göstererek “İşte bu itaat etmen için, haydi şimdi çalışmaya” der. Her Osmanlı padişahı bu dönemde bir meslek ile meşgul olmuş, Şehzade Mehmet de top dö-

52

EKİM 2016

küm işiyle meşgul olmuştur. Hocaları arasında yer alan Akşemseddin2 de Fatih’in ilmi gelişiminde çok büyük rol üstlenmiştir. Hatta İstanbul’un Fethi’nin en sıkıntılı anlarında duası ve teşvikleri ile fethin kazanılmasına büyük katkısı olmuştur. Fatih, ziyadesiyle onu sevip hürmet göstermiştir. Hocasına hürmeti gözden kaçmayan Fatih’e bunun sebebini soran Mahmut Paşa’ya, Fatih; “Benim bu zata hürmetim sonsuzdur. Diğer ilim erbabı benim yanıma geldiklerinde elleri titrer, benim de Akşemseddin’i görünce ellerim titriyor” diye cevap vermiştir.

13 Yaşında Osmanlı Tahtına Geçişi 13 yaşında babası Sultan II. Murad tahtı bırakır ve oğlu Şehzade Mehmet’i tahta geçirir. Bundan dolayı tarihçiler, Fatih için babası ölmeden tahta çıkan ilk ve tek Osmanlı Sultanı olarak bahsetmiştir. Genç yaştaki bir padişahın Osmanlı tahtına geçmesini fırsat gören Macarlardan oluşan Haçlı Birliği, Osmanlı topraklarına girerek Varna’ya saldırıya geçer. Bu durum karşısında genç padişah, iki yıl kaldığı tahttan vezirlerin de iknâsıyla tahtı tekrar babası II. Murad’a bırakır ve Manisa’ya şehzade olarak geri döner. Bu taht değişikliği hakkında baba ile oğul arasında şöyle bir diyalog geçtiği rivayet edilir: “Yeni padişahın genç ve tecrübesiz oluşu, Hıristiyan dünyasının Haçlı Seferi hazırlıklarını hızlandırır ve Hıristiyanlar Varna’ya doğru harekete geçerler. Geçtikleri yerlerde şehirleri, kasabaları, köyleri yakarak büyük zulümler yaparlar. Bunun üzerine Osmanlı vezirleri bir araya gelip, ordunun başında tecrübesi olan padişah II. Murad’ın bulunmasını, tekrar tahta oturması gerektiğini ısrarla belirttiler. Sultan II. Mehmet’e söylenen bu fikir kabul görülür ve Mehmet babasına şöyle bir mektup yazar: “Baba! Ya sen Padişahsın ya ben! Sen


padişahsan şu tehlikeli anda milletin seni ordunun başına çağırıyor gel. Ben padişah isem sana emrediyorum; saltanat kendisine ait ise düşmanı karşılamak farzdır; yok eğer bize ait ise emrimize itaat şarttır.” Sultan Murad, bu ferman karşısında hemen Edirne’ye hareket ederek tahta geçer. Yüz binden fazla askerin başına geçti ve 9 Kasım 1444’te Varna meydan savaşını kazandı.

Tekrar Tahta Geçişi Şehzade Mehmet, babası II. Murad›ın vefatından sonra 19 yaşında tahta tekrar çıkar. Tahta çıktığı dönemde Karamanoğlu İbrahim Bey, Venediklilerle anlaşarak isyan ederek daha önce yıkılan Karamanoğulları Beyliği›ni tekrar kurmayı hedeflemiştir. II. Mehmet, Karaman topraklarına girerek bu isyanı bastırmıştır ve bu ümidini boşa çıkarmıştır.(1444)

İstanbul'un Fethi(29 Mayıs 1453) İstanbul, Emeviler döneminden başlamak üzere fethedilmek için Müslümanlar tarafından birçok kez kuşatılmış ancak bir türlü fethedilmemiştir. Rasûlullah(sallallahu aleyhi vesellem)’in; “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned IV/335; Buhâri, Tarihu’l-Kebir, I/81; Tarihu’s-Sağîr I/306; Bezzâr, Müsned, c. II, s. 308; Taberâni, Mu’cemu’l-Kebir II/38; Hakim, Müstedrek, IV/422; Heysemİ, Mecmeu’z-Zevâid, VI/219) müjdesine nâil olmak için tarih boyunca İstanbul kuşatılmış ancak fetholunamamıştır. Sahabeden Ebu Eyyüb el-Ensâri adıyla meşhur Halid bin Zeyd(radıyallahu anh) de Emeviler döneminde 90 küsur yaşında İstanbul’un fethi için çıkan orduya katılmış ancak surlara yakın bir yerde şehit düşmüştür. İstanbul, surlarının sağlamlılığıyla ön plana çıkmıştır. Sultan Mehmet, bu durumunun

13 yaşında babası Sultan II. Murad tahtı bırakır ve oğlu Şehzade Mehmet’i tahta geçirir. Bundan dolayı tarihçiler, Fatih için babası ölmeden tahta çıkan ilk ve tek Osmanlı Sultanı olarak bahsetmiştir.

bilincinde olduğundan hemen hazırlıklara başladı. Surlarda gedik açılması ve ordunun surlardan içeri girebilmesi için devasa toplar hazırlandı. Bu toplar tarihte ilk defa yapıldığından dünya silah sanayinde yerini alacaktı. Bir taraftan da gemiler Haliç’ten içeriye girecekti. Bizans, Haliç’ten gelecek gemileri önlemek için Haliç üzerine zincirler gerdi. Bir yandan da diğer Haçlı birliklerden yardım istedi. Gelecek yardımların engellenmesi için de Fatih, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt zamanında yapılan Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli(Boğazkesen) Hisarı’nı yaptırdı.

Gemilerin Karadan Yürütülmesi İstanbul’un Fethi için gerekli hazırlıklar yapılmasına rağmen Bizans’ın surlarının güçlü olması ve gemilerle Haliç’teki zincirlerden geçilememesi, II. Mehmet’i yeni çareler bulmaya sevk etti. İşte bu esnada tarihte ilk defa olacak bir olay gerçekleşecekti. Gemileri karadan yürütmek... 22 Nisan 1453 sabahı Bizans, Haliç’teki gemileri görünce şaşkınlık yaşar. Aynı zamanda askerlerin karşı tarafa geçmelerini sağlamak için Ve-

MUHARREM 1438

53


zir Zağnos Paşa da 1000’i aşkın fıçıyı bir araya

Yine 1453 İstanbul Fethi ile Anadolu ve Bal-

getirerek köprü kurulma işlerini başlatır.

kanlar arasındaki Osmanlı için geçişlerde bir

Doğu Roma(Bizans) İmparatoru, Sultan II. Mehmed’e kuşatmanın kaldırılması halinde padişahın belirleyeceği miktarda vergi vereceğini ve surlara kadar tüm toprakların Osmanlı’ya ge-

ret yollarının Osmanlı’ların eline geçmesi Avrupalıları yeni ticaret yolları bulmaya iterek coğrafi keşifleri hızlandırmıştır.

çeceğini bildirir. Ancak cevap kesindir: “Efendi-

21 yaşında bu fethe mazhar olan II. Mehmed,

nize söyleyin, direnmeyi bırakıp şehri teslim etsin.

bundan sonra “Fatih” unvanını da alarak Fa-

Bunu yaparsa Mora’nın hâkimiyetini kendisine ih-

tih Sultan Mehmet olarak anılır.

san edeceğiz. Razı olmazsa şehre zorla gireceğiz! Biz Sultan Murad Han oğlu Mehmed Han olarak peygamber müjdesi peşindeyiz.”3 Kuşatma tahmin edilenden uzun sürer ve Osmanlı askerleri de yorulur. Bunun üzerine II. Mehmed, 29 Mayıs’ta büyük taarruz için emir verir ve taarruzla Ulubatlı Hasan’ın Bizans surlarına çıkarak Osmanlı sancağını dikmesi, Osmanlı ordusuna moral olarak kazandırır. İstanbul(Constantinepolis), 29 Mayıs 1453 Salı günü II. Mehmed›in önderliğindeki Osmanlı birliklerine teslim olur. Bu fetihle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu sona ermiş ve Osmanlı artık imparatorluk olmuştur. İstanbul›un fethi ile Doğu Roma İmparatorluğu›nun sona ermesi, Orta Çağ›ın bitişi Yeni Çağ›n başlangıcı olarak kabul edilir.

54

engel teşkil eden Bizans yıkılmış, artık tica-

EKİM 2016

Dönemin kaynakları, kuşatmaya katılan Osmanlı kuvvetlerinin görülmemiş derecede kalabalık olduğunu yazarlar. Bu gibi ifadeler, Osmanlı kaynaklarının bazılarında da yer alır. Rakamlar 100.000 ile 300.000 arasında değişmektedir. Bununla beraber en iyimser tahminler kuşatmaya katılan asker sayısının 100.000 dolayında olduğu veya bunu biraz geçtiği şeklindedir.

Fetihlere Devam... İstanbul’un fethinin ardından İslam’ı dünyanın her yerine yaymak üzere fetihlere devam eden eski Sultan II. Mehmet yeni Fatih Sultan Mehmet, Trabzon (Pontus) Rum İmparatorluğu’na son vererek onu tarihin sayfalarına gömmüştür. Ardından Batı topraklarına açılan Fatih; Sırbistan, Eflak, Boğdan, Mora, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve bazı yerleri İslam topraklarına dâhil etmiştir.


Fatih Sultan Mehmetin Kılıcı ve Üzerindeki Yazı Fatih Sultan Mehmet Han’ın savaşlarda kullanmış olduğu kılıç; çelik, som, demir ve altından yapılmış olup uzunluğu 125 santimetredir. Üzerinde ise şöyle yazılıdır; “Bismillahirrahmanirrahim. Hak dinin bağlarını parıltılı ve açık harfli ayetlerle ve keskin ve parlak kılıçlarla güçlendiren yüce Allah’a hamd olsun. Salat ve selam, en güzel fasih sözlerle vasfedilen Hazret-i Muhammed ve ehli beytine olsun. Allah’ım! Dinin erkânlarını yüceltmek için mücadele eden gazi ve mücahitlerin sultanı, cihat için çekilen keskin kılıç olan Sultan Murad Han’ın oğlu Mehmed Han’a güç kuvvet ver ve kılıcının kınını şeriat düşmanlarının boynunda, kaleminin mürekkebini de âlemlerin rabbinin inayetinde eyle. Amin ya rabbelalemin.”

Fatih Sultan Mehmetin Osmanlı Eğitimine Armağanı: Sanh-ı Semân Medreseleri Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethine müteakip birçok devlet kurumunda yenilikler yaparak kurulan imparatorluğu çağının gerektirdiği şekilde kanalize etmek için faaliyetlere başladı. Fatih Kanunnâmeleri adıyla bildiğimiz kanunnâmeleri yayınlayarak bir dizi önlemler aldı. Bununla beraber eğitime ve bilime verdiği önemin de etkisiyle bu alanda da birtakım yeniliklere imza attı. Fatih Sultan Mehmet, medreseler yaptırmaya karar verdikten sonra bu görevin yerine getirilmesi için Veziriazam Mahmud Paşa’ya sorumluluk yükledi. Fatih’te yapımına 1463 yılında başlanan ve 1470 yılında tamamlanan ‘’Sahn-ı Seman’’ medreselerin yapıldı. Bunun yanında Sahn-ı Semân Medreselerine talebe yetiştirmek için bu medreselerin arkasında Tetimme adı verilen sekiz medrese daha yapılmıştır. Bu medreseler Sahn-ı Semân medreselerinde okuyacak talebeyi hazırlamak amacıy- la kurulan bir idadi gibiydi. Bununla da kalınmayıp bir imaret, aşhane, Darüşşifa

MUHARREM 1438

55


ye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek (temel müesseselerden birinden taviz vermek) ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse veya şer’i şerife aykırı olarak vakıfta tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeriata ve vakfiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi yahut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey talep ederse, kısaca denen bir hastane, muallimhane, kütüphane, Dâru’t ta’lim ve iki hamam yapılmıştı.

batıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür ta-

Fatih Sultan Mehmed sadece Sahn-ı Semân Medreselerini kurmakla kalmayıp yanında farklı seviyelerde okullar açmakla Fatih Külliyesi’ni sıbyan mektebinden en üst düzey medreseye kadar önemli bir ilim merkezi ve adeta insan yetiştirmek için gerekli her şeyi içinde barındıran akademik bir yapılanma hüviyetine kavuşturdu.4

ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemleri-

Ayasofya Bedduası5 “Allah’ın yarattıklarından Allah’a ve O’nun rüyetine iman eden, ahirete ve onun heybetine inanan hiçbir kimse için, sultan olsun melik olsun, vezir olsun bey olsun, şevket ve kudret sahibi biri olsun hâkim veya mütegallib (zâlim ve diktatör) olsun, özellikle zâlim ve diktatör idareciler tarafından tayin olunan, fâsit bir tahakküm ve bâtıl bir nezâret ile vakıflara nâzır ve mütevelli olanlar olsun ve kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, bozmak, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vakfı ihmal edip kendi haline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak asla helal değildir! Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen bâtıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse; vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir gaye-

56

EKİM 2016

sarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ni yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haramı işlemiş olur, günahı gerektiren bir fiili irtikâb eylemiş olur. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların la’neti üzerlerine olsun. Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebeddiyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nefis kilise Ayasofya, kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bunu Allah’a, ahirete, O’nun heybetine inanan hiçbir mahluk, sultan olsun, hakim olsun, bir mütegallibe olsun, değiştiremez. Vakıf şarlarını kim değiştirirse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerine olsun. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın.”

Vakıf Hassasiyeti “Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed bizatihi alınterimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l-hudud olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.


Şöyle ki: Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul›un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim... Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul'a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığnı soralar; var ise şifası şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze'ye kaldıralar, orada salah bulduralar. ... Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın kavimleri ve medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle...”

Vefatı Fatih Sultan Mehmet, 1464 yılından beri yakalanmış olduğu nikris (halk arasında gut veya damla, tıp dilinde ise podagra) hastalığından muzdaripti. 03 Mayıs 1481 yılına gelindiğinde de yeni bir sefer için yola çıktığı sırada Üsküdar ile Gebze arasında Hünkârçayırı (Maltepe) civarında vefat eder ve naaşı İstanbul'da bulunan Fatih Camii avlusundaki türbede gömülür.

Doğu Roma(Bizans) İmparatoru, Sultan II. Mehmed'e kuşatmanın kaldırılması halinde padişahın belirleyeceği miktarda vergi vereceğini ve surlara kadar tüm toprakların Osmanlı'ya geçeceğini bildirir. Ancak cevap kesindir: "Efendinize söyleyin, direnmeyi bırakıp şehri teslim etsin. Bunu yaparsa Mora'nın hâkimiyetini kendisine ihsan edeceğiz. Razı olmazsa şehre zorla gireceğiz! Biz Sultan Murad Han oğlu Mehmed Han olarak peygamber müjdesi peşindeyiz."

900 bin km. olan Osmanlı topraklarını, 2 milyon 214 bin km.’ye çıkardı

Baba Sultan II. Murattan Oğluna Nasihatler

Bilirsin ki meyve, olgunlaştığı zaman güzeldir.

Sultan II. Murat, oğlu Fatih’e nasihatlerinden oluşan “Nasihatü Sultan Murad”6 adlı eserde şu nasihatlerde bulunur:

müş insanları tercih etmelisin.

“Oğlum! Seyrek de olsa, bir insan başkası tarafından aldatılır. Aldatılan kimse eninde sonunda düştüğü durumu anlar ve içine düştüğü durumdan kurtulmak için çareler arar. Ancak insan kendini aldattığı zaman bunu gidermeyi beceremediği gibi bir çareye de başvurmaz.

zevk ve sefayı, uyuz hastalığına yakalanmaya

Sen de işlerinde tecrübeli, olgunlaşmış, güngör-

Gençlik çağında ortaya çıkan duygularından kesinlikle uzak durmalısın. Ben bu çağda duyulan benzetirim. Uyuz hastalığına yakalananlar ancak kaşındıkları zaman rahatlarlar. Böyle bir kaşınmanın sonunda da daha kötü bir duruma düşerler. Çünkü tırnaklarıyla kaşıdıkları yerlerin derisi yırtılır, kanlar akar. Buna ancak çeşitli

MUHARREM 1438

57


merhemler sürülerek çare bulunur. Bu hastalığın merhemi, İslam eczahânesinde satılır.

sonucunda meydana gelmesinde büyük farklılık-

Oğlum! Şunu iyice bilmelisin: Herhangi bir şeyin devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve baskı sayesinde elde edilmesiyle; akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve uzun tecrübeler sonucunda meydana gelmesinde büyük farklılıklar vardır. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi zararları da çoktur.

gibi zararları da çoktur.

Ben sana kılıcın nerede kullanılacağını, aklın nerede işe yarayacağını, savaşta ve ülke yönetiminde hangisinin yararlı olduğunu öğretmiştim. Kılıç kullanarak, onun yardımıyla ülkeler fethetmek için akla danışmak gerekir. Bu şekilde yaparsan yapılan işlerini sağlama bağlamış olursun. Kılıç kuvveti akıl, mantık ve sevgiyle birleşmezse bir işe yaramaz. İskender’in kırk bin kişilik orduyla, İran Şahı’nın yüz bin kişilik ordusunu bozguna uğrattığını bilirsin. Eğer İskender, aklını kullanmamış olsaydı bu sonuca ulaşabilir miydi? Bütün bunlar gösteriyor ki, aklın gücü daima kılıçtan üstündür. Bu, bütünüyle her şeye karşı böyledir. Ben nice kahramanların akıllarını kullanmadan, sadece kılıçlarına güvendikleri için yok olduklarını gördüm. Meselâ; dedem Sultan Yıldırım Bayezid, sadece kılıcına güvenmeyip, tedbirini de onunla beraber almış olsaydı, Timurlenk olayı meydana gelir miydi? Bu olayın sonucu, bizim için daha iyi olamaz mıydı?

Oğlum! Bir an bile olsa adaleti elinden bırakma. Çünkü Allah âdildir. Bir bakıma sen, O’nun yeryüzündeki bir temsilcisisin. O, sana kendi isteğiyle birtakım üstünlükler vermiş ve kullarının yönetiminin başına geçirmiştir. Eğer bütün öğütlerimi tutarsan, bu dünyadan ayrıldığın zaman şüphesiz cennete lâyık bir insan olursun... Oğlum! Padişahlar, elinde terazi tutan bir kimseye benzerler. Sen, padişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman, Yüce Allah da senin iyiliğini ister. Her şey, Allah’ın bilgisi dahlindedir. Her şey ancak onun tarafından bilinebilir.”

---------------------------------1 Molla Gürâni: (d.1410 (Gürân veya Hiler, Diyarbakır), v.1488, İstanbul). Osmanlı müftüsü ve dördüncü şeyhülislamı. Molla Yegân adlı meşhur bir zat, hac dönüşünde uğradığı Mısır’da tanıştığı büyük âlim Molla Gürâni’yi Osmanlı ülkesine davet edip beraberinde Edirne’ye getirir. Padişah’ın kendisine, “bana hediye olarak ne getirdin” demesi

Kuvvetli olmak elbette iyidir fakat kuvvet Hakk’ın ve aklın emrine verilmelidir.

üzerine O, Molla Gürâni’yi Padişah’a takdim ederek;

Her zaman Allah’a sığın ve onun vaadlerinden emin ol. Meselâ; hayırlı bir evlât, şefkatli bir babadan verilmesi kolay bir şey istese baba çocuğunun isteğini kırmayacak, onu mutlu ettiği için büyük bir sevinç duyacaktır. Oğlum! Allah, kullarına böyle bir babadan daha mı az şefkatlidir?

eden II. Murat, küçük oğlu Fatih’i onun terbiyesine verir.

Oğlum! Şunu iyice bilmelisin: Herhangi bir şeyin devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve baskı sayesinde elde edilmesiyle; akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve uzun tecrübeler

58

lar vardır. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı

EKİM 2016

“Sana ilim ve irfan abidesi olan bu zâtı getirdim” diye cevap vermiştir. Molla Gürâni’yi çok beğenen ve takdir 2 Akşemseddin: (d. 1389, Şam - ö. 16 Şubat 1459, Göynük) asıl adı ile Mehmet Şemseddin’tir. 3 Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Halil İnalcık 4 Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı Eğitim Sistemine Armağanı: Sahn-ı Semân Medreseleri, Enes Şanal(makale). 5 “İstanbul’un Fethi’nin Kazandırdıkları ve Manevi Fethe Hazırlık”, Ahmet Akgündüz; Zaman Gazetesi, 29-30 Mayıs 1993. 6 Sultan Murat Han, Fatih Sultan Mehmed’e Nasihatler, Tercüman Gazetesi, s.10-33


HABER ANALİZ

İbrahim ADAK

Aylan Bebek İle Ümran Bebek

ARASINA SIKIŞ(TIRIL)AN ÜMMET Bu ümmet nice badireleri atlatarak, nice zor-

için uğraşırken şimdi ise hayallerini çalanlarla

luklara göğüs gererek kâh düşerek kâh şahla-

uğraşırken kendini bulmuştur. Bunca olaydan

narak bugünlere kadar gelmiştir. Bu ümmet,

sonra ise Suriye’de, Filistin’de, Afganistan’da

zindanların susturamadığı âlimlere şahit oldu-

çocuk olmak Paris’te, New York’da, Roma’da

ğu gibi yine bu ümmet kıyıya vuran Aylan be-

çocuk olmaya benzemez, benzeyemez. Daha

bek ve ambulansın içindeki Ümran bebeğe de

anasının karnındayken babasını ve abilerini hiç

şahit olmuştur. Bu ümmet yıllarca izzeti ve şe-

göremeyecek olan bir çocuktan bahsediyoruz.

refi gördüğü gibi yine bu ümmet maalesef zil-

Yapılan onca zulmü içinde biriktiren ve dışa

leti ve aşağılanmışlığı da görmüştür. Bu ümmet

vurmak için bekleyen çocuktan bahsediyorum.

suskunların, miskinlerin, acizlerin, muhtaç-

Evet, Suriye’de çocuk olmak deyince aklınıza

ların anavatanı iken yine bu ümmet zulmün,

hemen oyun parklarıyla çevrilmiş mekânlar,

istikrarsızlığın, savaşın ve enkazın anavatanı

çay bahçeleri, yeşillik alanlarda piknik yapan-

haline dönüştürülmüştür. Bu ümmet yeryüzü-

lar, koşuşturanlar gelmesin. Suriye’de çocuk ol-

nün doğusuna-batısına-kuzeyine ve güneyine

mak deyince aklınıza ya savaş ya işkence ya da

gözünü dikmişken şuan Aylan bebek ile Üm-

evlerinden sürülenler gelsin. Suriye’de çocuk

ran bebek arasında sıkış(tırıl)an bir ümmet ol-

olmak deyince aklınıza, beşiğini bombaların

muştur. Bu ümmet hayallerini gerçekleştirmek

salladığı-büyüttüğü bebekler gelsin. Sabahları

MUHARREM 1438

59


sabah ezanının sesini bastıran bombalar gelsin. Annesinin; ‘’Yavrum kalk, kahvaltı hazır’’ cümlesinin yerine F-16’ların uyandırdığı çocuklar gelsin aklınıza. Suriye’de çocuk olmak farklıdır elbette. Batı

Ey Değerli Dost! Bu senede ailecek tatil yapamadık, bir deniz yüzü dahi göremedik diye için içini yerken aklına belki de kumsal yüzü görmemiş sahile vuran Aylan bebek gelsin.

bilmez nasıl olduğunu çünkü tutturmuştur bir slogan ; ‘’Çocuk Hakları, Çocuk Hakları ‘’ diye.

Ey Değerli Dost!

Her şey insan için diyen vahşi kapitalist önce

Bunca yıldır kirada oturuyoruz artık bizimde

insanı sömürdü sonra çocukları öldürdü. Oysa kocaman kavramlarla savunduğunuz değerler küçücük bedenlerde kayboldular. Bazı geceler vardır sen çayını demlemiş evinin camından dışarıdaki manzarayı seyretmeye dalmışsındır ya işte Suriye’deki evlerin manzarası ise dışarıdaki molozlar ve mezarlıktır... Daha çocukken

ev sahibi olmamız gerekir diye düşünürken, TV’de gördüğün kredi reklamları nefsini okşarken aklına füzeyle bombalanan ve evsiz kalan Ümran bebek gelsin.

Ey Değerli Dost!

ölmeyi gözleriyle görmüştür onlar. Elbette bir

Sıcak yaz günlerinde suyu hunharca kullanıp

değildir iki farklı coğrafyada yetişen iki çocu-

israf etmeden önce aklına bir yudum suya dahi

ğun yaşadıkları. Nereden bilsin ki New Yorklu

ihtiyacı olan Afrikalı çocuklar gelsin...

bir çocuk Suriye’deki 3 yaşındaki çocuğun bir asker tarafından öldürülmeden önce söyledi-

Ve Ey Değerli Dost!

ği son sözün ‘’... Seni Allah’a söyleyeceğim...’’

Soğuk kış günlerinde çocuğun üşümüş müdür

demesini. Nereden bilsin ki Londra’daki bir çocuk annen nerede diye sorulunca cennette diyen çocukları. Nereden bilsin ki Paris’teki bir çocuk oyun parkında oynarken, F-16’ların bombaladıktan sonra geride bıraktığı molozlar arasında oyun oynayan çocukları. Yetişkin bir insanın dayanamayacağı açlık düzeyine dayan-

rine bir battaniye örtmeden önce üzerlerine bombaların yağdığı, F-16’ların geçişlerinden dolayı uykuları bölünenler gelsin.

Son olarak;

maya mahkûm bırakılan masum çocuklar var

Her şeyden kötüsü, artık bu tür olayları ka-

Suriye’de. Kuru ekmeği zenginlik sayan Ha-

nıksanmaya başladık. Alışmıştık oysaki Afrika

lepli çocuklar var orada. Düşlerinde lezzetli

kıtasında susuzluktan ve açlıktan ölen çocuk-

yiyecekler yerine kaybettiği ailelerini görenler

lara. Hep ölen çocukları uzaklarda aradık ta ki

var orada. Her şeyin bitmesini isteyen ve huzur

yanı başımızda olana dek. Alışmıştık oysaki bir

isteyen çocuklar varken orada...

çocuğun boğulduktan sonra kıyıya vurmasına,

Ey Değerli Dost! Kimi zaman çocuğunun tabağında koca koca artıkları! Bıraktığını görür de bir şey yapmazsın ya işte o an aklına Suriye’de köpek etini

60

diye sıcacık yatağından kalkıp evladının üze-

bombalandıktan sonra ambulansta oturmasına ve vurulduktan sonra kanlar içinde yatmasına. Her şeyden önemlisi bir masum çocuğun ölmesine alışmıştık değil mi?

yemek için fetva isteyenler, açlıktan ağlayan

SEN DEĞİL SENİ UNUTAN ÜMMET UTAN-

çocuklar gelsin.

SIN ÇOÇUK...

EKİM 2016


SERBEST KÖŞE

Derya Fıçıcı

SOSYAL MEDYADA

ADAB-I MUAŞERET Hanım ve erkek kardeşlerim! Eşlerinize karşı olan muhabbet ve duygularınızı herkesin göreceği ortamlarda değil, özelinizde paylaşın. Bazı hanım kardeşlerimiz, eşlerinin kendilerine aldığı özel çiçek, ziynet gibi hediyelerin fotoğraflarını paylaşıyor. Bu hediye sizi mutlu etmiş olabilir. En azından en yakınınızla paylaşın. Herkesin görebileceği ortamlarda paylaşmayın. Bu sizi kibre sürükleyebilir ya da başka bir kardeşimizin evinde huzursuzluğa dahi sebebiyet verebilir.

Kıymetli Müslüman kardeşlerim! Bizler, yaşantımızı Allah (celle celaluhu)’nin emir ve yasaklarına göre, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünneti seniyelerine göre düzenleyerek her hal ve hareketimizde İslam’ı temsil ederek iman ettiğimiz yüce dine aykırı bir davranış sergilemekten uzak durarak, her türlü ahlak ve kültürünü İslam’dan alarak dünya ve ahirette O’nunla şereflenmek istiyoruz. Bütün mücadelemizi, yaşama gayemiz olan İslam davası ve Rahman’ın rızasını kazanmak oluşturuyor. Bu mücadeleyi veren ve bu mübarek davanın içerisinde yer alan, İslam’la şereflenmiş bütün kardeşlerimi Allah’ın selamı ile selamlıyorum.

MUHARREM 1438

61


tiğinin ve sağlıklı yolda kendini kontrol altına almaktan aciz kaldığının delilidir. Alimlerden biri, eşyaya karşı edebin nasıl olması gerektiğinin örneğini veriyor: “Eşyayı iyi kullanırsak hizmet etmeye devam eder. Kötü kullanırsak hizmet etmeyecektir. Abdest ibriğini alıp koyar-

Öz çekim yaparken özümüzü ihmal ettik. Artık kendimizle o kadar ilgileniyoruz ki başkalarını fark edecek vaktimiz dahi olmuyor. Maalesef bunları yazarken cahiliye toplumundan bahsetmiyorum. Biz müslümanların zaafları haline gelmiş sağlıksız davranışlarımızdan söz ediyorum.

ken onu güzellikle kullanırsak bize uzun süre hizmet edecektir. Cansız eşyaya böyle davranılması gerektiğine göre ya canlılara karşı görevimiz? Her şeye karşı muamelemizde Allah (celle celaluhu)’nun şeriatının ışığı altında doğru bir usül ile davranmamız gerekmektedir.” Bu incelik ancak İslam’la şuurlanmış bir kalp ve bedende yer alır. Davranışların sıhhati, iç aleminde sıhhatli olduğunu gösterir. Ve kişinin görüneni (zahiri) edep ve ahlakıdır. Kardeşler, hayatımıza sonradan giren sosyal iletişim araç ve gereçlerini de aynı incelikle kullanmalı, aynı incelikle faydalanmalıyız. Üzülerek ve endişelenerek dile getiriyorum ki, sosyal medya, İslami edep ve ahlakımızı

Kardeşler, değişen dünya her geçen gün bizlere yeni imkanlar sunuyor. İnsanlığın kullandığı araç ve gereçler her geçen gün yenilenip çeşit-

medyada İslami bir kimlikle, İslami bir ahlakla bulunmuyoruz.

lilik kazanıyor. Dolayısı ile bizler bu hızlı deği-

İki türlü soru geliyor aklıma:

şime, İslami şuur ve bilincimizle yaklaşıp ayak

Sosyal medya (TV, internet, facebook, twitter,

uydurmaya çalışıyoruz. Ayak uydurmaktan

whatsapp…) mı ahlakımızı bozuyor?

kastımız, İslam ahlakına, İslam edebine uygun bir şekilde yaklaşmaktır. Müslüman, Allah (celle celaluhu)’nun kendisine bahşettiği her türlü nimete, canlı cansız her türlü eşya ve varlığa bu edep ve ahlak ile yaklaşır.

62

farkında olmadan zedeliyor. Ya da biz sosyal

Yoksa biz sosyal medyayı kullanmayı mı bilmiyoruz? Örneğin, müslümanın yeme- içme adabına bakıyoruz. Yemekten çokça bahsetmek nefsin ona bağlılığının, iştiyakının delilidir. Yani birinin çokça yemekten bahsetmesi edep ve ahlak-

Alimler: “Hak ve halka karşı edeb olmadan Al-

tan değildir. Normal yaşantımızda buna dikkat

lah’a seyr olmaz. Bunun için kurtulan ancak

ederken, sosyal medyada yediğimiz içtiğimiz

güzel edeple, kaybeden de ancak kötü edep se-

şeylerin fotoğraflarını paylaşırken bundan ra-

bebiyle keybetmiştir.” demişlerdir.

hatsız olmuyoruz.

Güzel edep, hayrın bir alametidir. Kötü edep ise,

İslami ahlaka göre kişi, evinde pişirdiği yeme-

nefsin saçmalıklarla kirlenmiş halinin devam et-

ği, kokusunun ulaştığı her komşusuna ikram

EKİM 2016


eder. Ya facebookta fotoğrafını paylaşıp kendi-

nüyorum. Öz çekim yaparken özümüzü ihmal

sini paylaşamadığımız sofralarla kardeşlerimi-

ettik. Artık kendimizle o kadar ilgileniyoruz ki

zin nefsini kabartmışsak... Evde pişirdiğimiz

başkalarını fark edecek vaktimiz dahi olmuyor.

bir yemeği, sokak sokak gezerek insanlara gös-

Maalesef bunları yazarken cahiliye toplumun-

terdiğimizi düşünsenize... Ne kadar basit bir

dan bahsetmiyorum. Biz müslümanların zaaf-

davranış. Özellikle hanım kardeşlerimizin yap-

ları haline gelmiş sağlıksız davranışlarımızdan

tıkları türlü türlü yemek ve pastaların fotoğraf-

söz ediyorum.

larını çekip profillerine koymaları, ‘bak güzel olmuş mu?’ dercesine arkadaşlarına gönderme-

Yolda yürürken, metroda, tramvayda telefonu-

leri ne kadar uygun bir davranış?

na bakmaktan, insanlara selam vermeyi, tebliğ

Ayrıca fotoğraf çekmek konusunda o kadar aşırıya gittik ki nerede ise her anımızın fotoğrafını

ve davet yapmayı, hayır söylemeyi ihmal eden biz müslümanlardan söz ediyorum.

çeker olduk. Burada fotağraf çektirmenin hük-

Birbirimizin halini whatsapp durumuna göre

münden bahsetmeyeceğim. Daha çok, fotoğraf

tahmin eden, oradan takip eden bizlerden bah-

çekerken ne kadar zaman harcadığımızı düşü-

sediyorum.

MUHARREM 1438

63


deşimizin evinde huzursuzluğa dahi sebebiyet verebilir. Bu ve buna benzer davranışlar, benim tesettürüne bürünmüş bacıma, İslam davasını sırtlan-

Alimlerden biri, eşyaya karşı edebin nasıl olması gerektiğinin örneğini veriyor: “Eşyayı iyi kullanırsak hizmet etmeye devam eder. Kötü kullanırsak hizmet etmeyecektir. Abdest ibriğini alıp koyarken onu güzellikle kullanırsak bize uzun süre hizmet edecektir. Cansız eşyaya böyle davranılması gerektiğine göre ya canlılara karşı görevimiz? Her şeye karşı muamelemizde Allah (celle celaluhu)’nun şeriatının ışığı altında doğru bir usül ile davranmamız gerekmektedir.”

mış, toplumda örneklik teşkil eden ağabey ve kardeşlerime yakışmıyor. Ve yine hanım kardeşim, tesettürünle dahi olsa profiline fotoğrafını koyma. Sadece ellerinin fotoğrafını da çekip koyma. Sen benim hayalı, nefsini yenip takva elbisesi giymiş bacımsın. Şeytan seni böyle küçük şeylerle aldatıp, haya ve takvandan eksiltmesin. Aynı haya ve takva, ağabeylerimiz ve kardeşlerimiz için de geçerlidir. Paylaştığımız fotoğraf bir başkasının haya ve edebine zarar verecek şekilde olmamalıdır. Bir başka sıkıntımız da, toplu ortamlarda hatta ilim meclislerinde dahi telefonlarımızı ellerimizden bırakmayıp sürekli onunla meşgul olmamız, ilim toplantılarında sesini kısma nezaketini dahi göstermiyor olmamızdır. Telefonla birbirimizi aramalarımızda ısrarla telefonu çaldırmak, konuşacağımız meselenin bir acelesi, ehemmiyeti olmamasına rağmen karşımızdaki kişiyi peşpeşe ısrarla arayarak

Her türlü duygusunu, öfkesini, hüznünü, sevincini mesaj yoluyla paylaşıp, kardeşlerinin bazen yanlış anlamasına, bazen kırılmasına, bazen ihmaline sebep olan bizlerden söz edi-

lardan biridir. Ve bütün bunları tek tek sıraladığımızda, adab-ı muaşeret derslerimize, ‘müslümanın sosyal

yorum.

medyayı kullanma adabı’ diye yeni bir başlık

Hanım ve erkek kardeşlerim! Eşlerinize karşı

ve ahlak çerçevesinde yetiştirmeliyiz.

olan muhabbet ve duygularınızı herkesin göreceği ortamlarda değil, özelinizde paylaşın. Bazı hanım kardeşlerimiz, eşlerinin kendilerine aldığı özel çiçek, ziynet gibi hediyelerin fotoğraflarını paylaşıyor. Bu hediye sizi mutlu etmiş olabilir. En azından en yakınınızla paylaşın. Herkesin görebileceği ortamlarda paylaşmayın. Bu sizi kibre sürükleyebilir ya da başka bir kar-

64

rahatsız etmemiz de yakışık olmayan davranış-

EKİM 2016

eklemeliyiz. Yeni yetişen neslimizi de bu edep

Rabbim attığımız her adımı İslam şuuruyla atmayı, her türlü davranışımızı, ahlakımızı İslam’dan almayı ve müslüman kimliğimize yakışır şekilde yaşayıp, bulunduğumuz toplumlara hayırda ve güzelde örneklik etmeyi nasib etsin... Allahumme Amin... Selam ve dua ile...


Nebevi Hayat Dergisi 47. sayı (2016)  

Ümmetin Bağrındaki Hançer; Tekfirciler