Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Aralık 2013 1435

Yıl: 1 Sayı: 13 - Fiyatı: 5 TL

KUR’AN’IN GÖLGESİNDE Hasan Karakaya facebook.com/nebevihayatdergisi twitter.com/nebevihayat

İHTİLÂFIN KISIMLARI VE ÂDABI Mahmut Varhan ŞEYH ŞAMİL Hüseyin Kalender

www.nebevihayatyayinlari.com

İHTİLAFA DEĞİL TEFRİKAYA HAYIR Nedim Bal MEDYATİK KUŞATMA VE MÜSLÜMANLAR - 3 TÜKETİM TOPLUMU Metin Eken

Safer

ŞAPKA İNKILÂBI ve TOPLUMSAL ÇÖZÜLME Rıdvan Badur ABDULMECİD ZİNDANİ İLE RÖPORTAJ


E Y İ ED

H

YENİ ABONE KAMPANYASI ABONELİK

BEDELİ/ 1YIL

70.

00 TL

İrtibat 0534 403 64 25 0212 550 63 77 Hediye kitap bilgileri 888 Sayfa Sıvama Kapak Şamua Kağıt 16.5 x 23.5 cm Ebat

Yeni yayın dönemimizde,

abone olan herkese

İBNU'L MÜBÂREK EL-MEVSİLİ'nin hazırladığı, "8 Hadis İmamının Kitabından Rivayet Edilen EMİR ve YASAK HADİSLERİ"

Hediye Ediyoruz

dergi.nebevihayatyayinlari.com


Ahkam Hadisler (Buluğu’l-Meram)

TEVBE SURESİ TEFSİRİ Şehid Abdullah Azzam;

İbn Hacer el-Askalanî

İHVAN-I MÜSLİMİN ZİNDAN HATIRALARI; MUHAMMED SERVİ

25.00 TL

43.00 TL

indirimli 10.00 TL

12.00 TL

indirimli 19.00 TL

indirimli 6.00 TL

HANIMLAR ÖZEL KAMPANYA • ERKEĞİN EŞİNE SEVGİSİNİ ARTIRAN 57 İLKE • HANIM SAHABİLER • HİÇBİR KADIN ONLAR GİBİ OLMADI • HZ. PEYGAMBER'DEN HANIMLARA 50 NASİHAT • PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARA TAVSİYELERİ 45.00 TL indirimli 15.00 TL

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli / İstanbul

Tel-Faks: (0212)

515 65 72 GSM: (0543) 654 46 63

www.nebevihayatyayinlari.com - siparis@nebevihayatyayinlari.com


• Tefsir Dersleri •

TEFSİRE GİRİŞ

KUR'AN'IN GÖLGESİNDE Hasan Karakaya

5

İHTİLÂFIN KISIMLARI VE ÂDABI

KAPAK GÜNDEM Mahmut Varhan

9

İHTİLAFA DEĞİL TEFRİKAYA HAYIR

KAPAK GÜNDEM Nedim Bal

15

CAHİLLERİN İHTİLAFI YÂ DÂ

RAHMETİN ZAHMETE DÖNÜŞMESİ

Muhammed Ali Mücahit

20

Sahibi

Grafik-Tasarım Necip Taha Kıdeyş

Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük

Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63

İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Adına

Abone ve Dağıtım Sorumlusu Yusuf Çelebi (0534 403 64 25) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz

twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2014 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 70 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe)


{

İHTİLAF DEĞİL İTTİFAK ZAMANI Hakan Sarıküçük

ŞAPKA İNKILÂBI ve TOPLUMSAL ÇÖZÜLME Rıdvan Badur

24 28 İhtilaf ve Tefrikalar Karşısında İslami Tavır

Şeyh ŞAMİL

31

Hüseyin Kalender

MEDYATİK KUŞATMA VE MÜSLÜMANLAR -3 TÜKETİM TOPLUMU Metin EKEN

KİM BİR KAVME BENZERSE NLARDANDIR Ebubekir Eren

َ‫يَٓا َا ّيُهَا ال َّنب ّ ُِي قُ ْل ِلَ ْزوَاجِ َك َوبَنَات َِك َونِ َسٓاءِ ا ْل ُم ْؤ ِمن۪ينَ يُ ْدن۪ين‬

‫الل‬ ُ ّٰ ‫َعلَ ْي ِه َّن مِنْ ج ََلب۪ي ِب ِه َّ ۜن ٰذل َِك َا ْد ٰنٓى َا ْن ي ُ ْع َر ْفنَ َف َل يُ ْؤ َذيْنَ ۜ َو َكا َن‬ ً‫َغ ُفوراً رَح۪ يما‬

KADINLARIN Hafife Aldığı Günahlar Muhammed Emin

LEYLEKLER NEDEN ‘ V ‘ ŞEKLİNDE UÇARLAR?

39 42 45

Mustafa Tatlı

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir. Baskı Cilt: Marki Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Aralık 2013

M. Tarık Sarıküçük

48

54

ABDULMECİD ZİNDANİ İLE RÖPORTAJ

56

DÜNYADAN HABERLER

60

SİZDEN GELENLER

ÜMMET TUTKUNU BİR ŞAİR:

MEHMED AKİF ERSOY ( 1873-1936)

52

35

EN HAYIRLI DİNAR Yusuf Yılmaz

S. Ramazan Aycil

64

Yazı kuralları • • • •

Yazılar e-posta ile bilgi@nebevihayatyayinlari.com adresine gönderilmelidir. Yazarın, e-posta ile beraber telefon (varsa faks) numaraları verilmelidir. Yazılar en fazla 3 sayfa -12 punto, Times New Roman ve 1.5 satır aralıklı- olmalıdır. Varsa yazı ile birlikte resimler yazı ile birlikte gönderilmelidir. Yoksa yazıda kullanılabilecek resimler hakkında bilgi verilmelidir.

• •

Yazı içinde kullanılan kaynaklar standart ölçülere uygun olarak sonda dipnot veya kaynakça olarak verilmelidir. Yayın kurulu, dergiye gelen yazılar üzerinde gerekli gördüğü takdirde değişiklik yapabilir. Dergimizde yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Gönderilen yazılar iade edilmez.


EDİTÖR Allah’ın adıyla Hamd, “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın” buyuran Yüce Rabbimize, salât ve selam “…Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz, ona yalan söylemez ve onu küçük düşürmez. Takva -üç defa göğsünü işaret ederek- şuradadır. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.” buyuran efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine, sahabilerine ve bu nurlu yolun hizmetkârlarına olsun. Değerli Dostlar, Asrımızda Müslümanların manevi hastalıkları öylesine çoğalmış ve yaygın bir hale gelmiştir ki uhrevi ve dünyevi bütün işlerinde bu hastalıkların etkisini görmek mümkündür. Allah’a hamdu senalar olsun ki hastalıkların dozajı her ne olursa olsun, Allahu Teala dinini, kitabını muhafaza altına almıştır ki; İslam ümmeti bu zayıflığına ve mübtela olduğu manevi hastalıklara rağmen ayakta ve mücadele etmektedir. Ümmetimize son zamanlarda bulaşan en tehlikeli hastalık ise ihtilafların son derece yaygınlaşmış olması ve bu sebeple tefrikaların ümmet arasına girmiş olmasıdır. Günümüzde ihtilaflarımızın çoğunun arkasında, kendi görüşümüzü beğenmek, kibir, hayranlık içinde kişiler etrafında dönüp durma, yeterli bilgiye sahip olmama, parçacı yaklaşımlar, dar görüşler oluşturmaktadır. Bununla beraber küfrün de müslümanların arasına tefrika sokmak için yapmış olduğu çalışmalar da unutulmamalıdır. Allah razı olsun selef-i salihin de ihtilaf etmişti. Ancak farklı görüşleri ayrılmalarına bir neden teşkil etmiyordu. Onlar tartıştılar ancak parçalanmadılar. Çünkü kalplerin birliği, ona zarar verecek her şeyden daha önemliydi. Müslümanlar nerede ne zaman ittifakı gerçekleştirmişlerse Allah’ın rahmeti onlarla beraber olmuş, nerede ne zaman ihtilaf etmişler, ayrılmışlar perişan olmuşlardır. Bu sünnetullahdır. İlmîlikten uzak her ihtilaf, nefsîdir, cehlîdir ve fitneye sebeptir. İlmîlikten uzak ihtilaflar, nefislerin karıştığı, ins ve cin şeytanlarının, vesvese verdiği, hırs ve kıskançlıkların, galebe çaldığı, anlaşmazlıklardır. Bu ihtilaflar rahmetleri musibetlere çevirir. Nitekim rahmet olan mezhebi ihtilaflar, cahil müntesipleri tarafından mezhep kavgaları ile musibete çevrilmiştir. Allah ve Rasulüne itaatte samimi olanlar birbiriyle didişmezler, birbirine katlanırlar, sabır ve sebat ederler. İhtilafçı fitneciler hem didişir, ihtilaf ederler, hem peygamberlerini hem de ulema ve ümerayı, kendileri ile didişmekle itham ederler. Çağın modası olan ihtilaflara düşüp, paramparça olmak mü’minlerin vasfı değildir. Mü’minlerin vasfı, birlik beraberlik içinde, ihlas ve samimiyet içinde Allah Teala’nın dinine hizmet etmektir. İhtilafları azaltmak, ümmetin birliğini sağlamak amacıyla ilmi araştırmaları çoğaltmak, ilim ahlakıyla donanmış bir eğitim sistemi geliştirmek, birleştirici noktaları ön plana çıkarmak gerekir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kapsamı içerisinde olan ihtilaflı konularda bizim tercih ettiğimiz görüşe uymasa dahi karşımızdaki görüşü hoşgörü ile karşılamak şiarlarımızdan olmalıdır. Değerli Dostlar, Mısır’da yapılan darbenin ardından hunharca işlenen katliamlara her gün bir yenisi daha eklenmektedir. En ufak bir olayda ayağa kalkan batı dünyası, iki yüzlülüğünü teyit edercesine derin bir sessizliğe bürünmesi anlaşılabilir de, ümmetin suskunluğu ne ile izah edilebilir!!! Oluk oluk müslüman kanı akıtılırken neyin hesabı yapılabilir ki? Mısır’da umduğuna nail olamayan Firavun’un torunları necis ellerini bacılarımıza da uzattılar. Ezher üniversitesinde okuyan hanım talebelere mahkemede ceza

NEBEVÎ HAYAT

yağdı. Rabbimizden niyazımız kardeşlerimizin üzerine sabır yağdırması, mahkeme-i kübra’da hakkımızı alması,

4

dünyada ve ahirette bu zalimleri kahru perişan eylemesidir. Değerli Kardeşler, son olarak Allahu Teala’ya şanına ve azametine yakışır bir şekilde hamd olsun ki bir yılımızı bu sayımızla tamamlamış bulunmaktayız. Önümüzdeki yıl için sizlere daha dolu ve istifade edebileceğiniz bir dergi hazırlamak için çalışmalarımızı yürütüyoruz. Siz değerli kardeşlerimizden istirhamımız dergimizin yeni yıl aboneliklerinizi yenilemeniz ve her birimizin en azından bir abone daha bulmasıdır. Rabbim cümlemizi hayra hizmet etmeye muvaffak kılsın. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duasıyla… ARALIK’13


KUR'AN'IN GÖLGESİNDE

Hasan Karakaya

{

• Tefsir Dersleri •

TEFSİRE GİRİŞ lığı ile Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e Arap diliyle indirilen; Mushaflarda yazılı olarak tevatür yoluyla bizlere ulaşan; Ancak kendisinin okunması ile namaz sahih olan; Sadece okunması dahi ibadet kabul edilen; Bir bölümünü bile inkâr eden kâfir sayılan; Ve İslâm şeriatının temel kaynağı olan ilahi ve kutsal bir kitaptır. Kur’an’a Ait Bir Kısım Özellikler: Aşağıda sayılacak özellikleri taşımayan herhangi bir metne Kur’an adı verilemez.

1. Kur’an-ı Kerim’in Hem Lafzı, Hem Manası Allahu Teâlâ Katındandır: Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ise, sadece O’nu Allahu Teâlâ’dan geldiği gibi, aynen tebliğ etmiştir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim lafızları değiştirilerek mealen rivayet edilemez. Mesela, Kuran-ı Kerim’deki “zalimane” manasına gelen “dîza” kelimesinin yerine aynı anlamdaki “caire” kelimesi kullanılamaz. Yine Kur’an-ı Kerim’in herhangi bir tefsirine Kur’an-ı Kerim denilemez. 2. Kur’an-ı Kerim Peygamber Efendimize Arapça Lafızla ve Arap Üslubu ile İnmiştir: Allahu Teâlâ; “...Biz onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik”(1) buyuruyor. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim’in başka SAFER 1435

O’nun İzinde...

Kur’an, Allahu Teâlâ tarafından Cebrail aracı-

5


dillerdeki tercümesine Kur’an-ı Kerim denilemez.

bozulur. O takdirde Kur’an, tam Kur’an sayılmaz,

Bu tercümelerin okunmasıyla namaz caiz olmaz.

o bir tefsir olur. Tefsirler Kur’an-ı Kerim sayıl-

Ebu Hanife’nin dışındaki bütün âlimler; Kur’an-ı

saydı; Araplar O’nun bir sûresinin benzerini getir-

Kerim’i okumaktan aciz olan kişinin, onu öğren-

mekten aciz kalmazlardı ve Kur’an-ı Kerim onlara

mesine kadar namazı hiçbir şey okumadan kıla-

bu hususta meydan okumazdı.

cağını söylemişlerdir. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle (2)

buyurmuştur: “Ey Muhammed! Uyarıcılardan olasın diye bu Kur’an’ı açık bir Arapça lisanı ile senin kalbine Ruh’ul Emin olan Cebrail indirmiştir.”(3) “Allah’tan korksunlar diye Biz onlara eğri tarafı ve eksiği bulunmayan Arapça bir Kur’an indirdik. “(4) “Biz muhakkak bu kitabı, okuyup anlamanız için Arapça bir Kur’an olarak indirdik.(5) “Şüphesiz Biz, onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. “(6) Diyebiliriz ki; Şimdiye kadar bütün müslümanlar namazın iç ve dışında Kur’an-ı Kerim’in Arapça okunması hususunda fiili bir icmâ yapmışlardır. Ne var ki günümüzde bazı kötü niyetli insanlar Kur’an-ı Kerim’in tercüme edilip tercümesiyle ibadet edilmesini istemektedirler. Onların asıl maksatları; Kur’ândan ilham almak değil, müslümanları kolayca dinden çıkarmak ve Allah katından gelen Kur’an-ı Kerim’i böylece rafa kaldırtmaktır. Zira niyetleri halisane olsa, Kur’an meallerini okuyarak ondan nasiplerini pekâlâ alabilirler. Şunu unutmamak gerekir ki; a. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mektuplarında Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmemiş, tercüme edilebileceğine dair bir beyanda da bulunmamıştır. Mesela: Peygamber Efendimiz Rum Kayseri’ne, Acem Kisrası’na ve Kıptilerin lideri Mukavkıs’a gönder-

NEBEVÎ HAYAT

diği mektupları Arapça göndermiş ve “Kur’an

6

tercüme edilerek tercümesiyle ibadet edilebilir” iddiasında bulunanlara açık kapı bırakmamıştır.

Ancak Kur’an’ı tefsir şeklinde tercüme etmek mümkündür. 3. Kur’an-ı Kerim Bizlere Tevatür Yoluyla Gelmiştir. Ona hiçbir şey sokuşturulamamıştır. “Şüphesiz O, aziz bir kitaptır. O’na batıl ne önünden ne de arkasından sokulabilir...”(7) Kur’an insanların zihinlerinde, mushafların içinde muhafaza edilmiş ve bütün İslâm topraklarındaki müslümanlara ihtilafsız bir şekilde ulaştırılmıştır. “Kur’an’ı Biz indirdik, Biz. O’nun koruyucusu da şüphesiz ki Biz’iz.”(8) İşte bu nedenledir ki mütevatir olmayan kıraatler, Kur’an sayılmamıştır.(9) Kur’an-ı Kerim’in Delil Oluşu: Kur’an-ı Kerim, Allah’ın kelamı olması dolayısıyla İslâm dininin birinci kaynağıdır. Bunda kimsenin şek ve şüphesi yoktur. Kur’an-ı Kerim’in tesbiti kesindir, kıyamete kadar hiçbir tahrife uğramadan kalacaktır. Ancak âyet-i celilelerin çoğunun taşımış oldukları manaları açık seçik olduğu için, bunların manalarına delaletleri kat’idir. “Hanımlarınızın çocuğu olmadığı takdirde onların bıraktıkları mirasın yarısı sizindir.”(10) âyeti bu kabildendir. Bazı âyet-i celilelerin ise, çeşitli sebeblerden dolayı, taşımış oldukları manalara delaletleri kat’i olmayıp zannidir. “Boşanan hanımlar üç “kuru’u” boyunca iddet beklerler”(11) âyetinde zikredilen “kuru’u” kelimesi Arap dilinde hem adet görme, hem de adetten temizlenme manasında kullanıldığı için, âyet-i celile’de bunlardan hangisinin

b. Kur’an-ı Kerim’i tam fesahat ve belağa-

kasdedildiği kesin anlaşılmamakta ve bunlardan

tıyla başka bir dile olduğu gibi aktarmak imkan-

birisine delalet ettiği de tahmin edilmektedir. İşte

sızdır. Çünkü Kur’an’ın hem lafzı hem de manası

bu son türden olan âyetleri anlamak için belli yol-

mucizedir. Değiştirildiği takdirde nazm-ı celili

ları takip etmek gerekmektedir.

ARALIK’13


1. Manası açık olmayan âyetleri anlamak için, manası açık seçik âyetlere başvurulur. Çünkü Kur’an’ı en iyi açıklayan bizzat Kur’an’ın kendisidir. 2. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine başvurulur. Zira Kur’an’ı ilk alan ve onu insanlara açıklamakla vazifelendirilen Rasulullah’tır. 3. Âyetlerin inmelerine sebeb olan hadiselere (esbab-ı nüzule) başvurulur. “Kur’an’ın tercümanı” diye adlandırılan Abdullah bin Abbas radıyallahu anh bu yola başvuruyordu. Mesela; “O yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla da övünmek isteyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Onlar için can yakıcı bir azap vardır”(12) âyet-i celilesini anlayamayan Mervan, Abdullah bin Abbas radıyallahu anh’dan şunları sormuştur: "Her yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övünmek isteyen azap göreceğine göre; bizim hepimiz azap göreceğiz demektir.” Abdullah bin Abbas radıyallahu anh şu cevabı vermiştir: “Siz bu âyeti niçin böyle anlıyorsunuz? Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yahudilerden bir şey sordu. Yahudiler onun cevabını saklayıp başka bir şeyle cevap verdiler ve bu haberden dolayı övülmelerini arzuladılar, gerçek cevabı saklamalarından da sevindiler. Bunun üzerine bu âyet-i celile ve bundan önceki şu âyet nazil olmuştu: “Bir zaman Allah kendilerine kitap verilenlerden O’nu insanlara açıklayacaklarına, O’nda olanları gizlemeyeceklerine dair ahid almıştı. Onlar ise bunu arkalarına atarak az bir değere değiştirdiler. Bu alışverişleri ne kötüdür. “(13) 4. Kur’anın indiği zamandaki Arapların örf, adet ve üsluplarına başvurulur. Mesela; Necm Sûresi 49. âyette “O Şi›ra›nın Rabbidir” buyuruluyor. Burada “Şi›ra"nın ne demek olduğunu anlamak için Arapların cahiliye dönemlerinde bu yıldıza taptıklarını bilmek gerekir.

Kur’an En Büyük Mucizedir: Kur’an’ın mucize olduğu şüphesiz bir gerçektir. Şöyle ki; 1- Kur’an’ın belagati ve fesahati zirvededir, 2- Getirdiği hükümler, tam bir uyum içindedir. Çeşitli meseleleri tanzim etmesine rağmen en küçük bir çelişkiye rastlanmaz. “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kur’an Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, onda birbirine zıt birçok şey bulurlardı. “(14) 3- Kur’an geçmişi az ve öz olarak doğru bir şekilde aktarır. “Ey Muhammed! Sana vahyettiğimiz bu hadise gayb haberlerindendir. Bundan önce sen de kavmin de bunu bilmiyordunuz...”(15) “Ey Muhammed! Bu kıssa gaybın haberlerindendir. Biz onu sana vahyediyoruz. Yusuf un kardeşlerinin tuzak kurmak için, ittifak ettiklerinde sen onların yanında değildin.”(16) 4- Kur’an-ı Kerim, geleceğe dair malumatlar vermiştir ve bunlar aynen gerçekleşmiştir. Mesela; Allahu Teâlâ müminlere Mekke’nin fethini şu âyetle bildirmiş ve daha sonra aynen vuku bulmuştur: “... Ey müminler elbetteki sizler, Allah dilerse güven içinde, saçlarınızı traş etmiş veya kısaltmış olarak korkmadan mescid-i harama gireceksiniz...”(17) Diğer bir âyette; “Rumlar, size en yakın bir yerde mağlup oldular. Onlar bu mağlubiyetten sonra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah’ındır...”(18) buyurulmuştur ve aynen gerçekleşmiştir. 5- Kur’an, misal olarak bazı ilmi gerçekleri zikretmektedir. Daha sonraları gelişen ilimler bu hakikatleri gözler önüne sermiştir. Mesela; Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kâfirler, gökler ve yer birbirine bitişikken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı bilmezler mi? Hâlâ iman etmiyorlar mı?”(19) Bu âyette gökle yerin evvelce bir olduğu, sonradan Allah›ın onları ayırdığı ve her canlının sudan yaratılmış olduğu anlatılmaktadır. “İnsanoğlu kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi zannediyor? Hayır, Biz onun parmak uçlarını bile yeniden yaratmaya kaSAFER 1435

O’nun İzinde...

Kur’an-ı Kerim’i Anlamak İçin Takip Edilecek Yol

7


diriz.“(20) Bu âyette parmak izlerinin her kişide farklı olduğuna işaret edilmektedir. Onun için parmak uçlarının aynen yaratılacağı zikrediliyor. “Yemin olsun ki, Biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yarattık, sonra onu nutfe halinde müstahkem bir karargâh olan rahme yerleştirdik, sonra nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik, kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, bir çiğnem eti kemiklere dönüştürdük, kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bambaşka bir varlık yaptık...”(21)Bu âyette de insanın aslının topraktan geldiği ve ana rahmindeki embriyolojik gelişimi anlatılmaktadır. “Allah birbiriyle karşılaşan iki denizi salıverdi. Aralarında engel olduğu için birbirlerine karışmazlar."(22) Âyette suların birbirinden farklılığına dikkat çekilmektedir. “Güneş de kendi mihverinde dönüp dolaşmaktadır...”(23) Âyette güneşin kendi etrafında döndüğü, bu özelliği ile diğer gezegenlerden farklılığı belirtilmekte; “...dağlardan da, beyaz, kırmızı, simsiyah ve türlü renklerde tabakalar yaratmışızdır.”(24) Âyet çeşitli maddelere işaret etmektedir.

NEBEVÎ HAYAT

“Allah, binmeniz ve süs hayvanları edinmeniz için atları, katırları ve merkepleri yarattı. Henüz bilmediğiniz daha nicelerini yaratacaktır.”(25) Burada da çeşitli taşıtlara işaret buyurulmaktadır.

8

“Gürültü ile koşanlara, ateş çıkaranlara, sabahleyin saldırıp tozu dumana katarak düşmanın içine dalanlara yemin olsun ki, şüphesiz insan, Rabbinin nimetlerine karşı pek nankördür.”(26) Bu âyet-i celile de çeşitli harb aletlerine işaret etmektedir. Aslında Kur’an-ı Kerim, tecrübe ile elde edilebilecek ilimlere sadece misal olarak işaret eder. Çünkü insanlar akıllarını çalıştırdıkları takdirde, bunları bilebilir ve fani dünyada bunlardan menfaatlenebilirler. Dolayısıyla Kur’an’ın bunları uzunca açıklaması beklenilemez. Aksi takdirde bir fizik ve kimya kitabı derecesine düşmüş olur ki, hâşâ Kur’an bundan münezzehtir. Buna mukabil, insan aklının aciz kaldığı şu meselelere detaylı olarak cevap verir: ARALIK’13

Nereden geldik? Neyiz? Nasıl olmalıyız? Nereye gidiyoruz? Gittiğimiz yerde ne olacağız? 6. Kur’an, bütün insanî münasebetleri en güzel ve en sağlam bir şekilde tanzim eden İslâm şeriatının ana kaynağıdır. Günümüze kadar geliştirmek maksadıyla durmadan değiştirilmelerine rağmen, bütün beşeri sistemler, insanların problemlerini çözmede aciz kalmışlardır. Buna mukabil 1400 küsur sene önce, maddeten çok geri kalmış bir çölün içinde yaşayan ve okuryazarlığı olmayan bir zata indirilen Kur’an’ın, kişi ve toplumların bütün davranış ve münasebetlerini, en güzel ve en adaletli bir şekilde - bütün yer ve zamanlarda - tanzim etmesi, Kur’an’ın en büyük mucize olduğunu gösterir.

---------------------------1. Zuhruf, 3. 2. Bkz. İbn Kudame, Muğni c. I, sh. 526. 3. Şuara, 193-195. 4. Zümer, 28. 5. Yusuf, 2. 6. Zuhruf, 3. 7. Fussilet, 41-42. 8. Hicr, 9. 9. Mütevatir olmayan kıraatlere Kur’an denilemez. Bunlar okunarak kılınan namaz caiz olmaz ve bu kıraatleri inkâr edenlere kâfir denilemez. Meselâ: “Verecek bir şey bulamayan kimse için de kefaret, üç gün oruç tutmaktır" (Maide, 89) âyet-i celilesine Abdullah b. Mes’ud “peş peşe” kelimesini ilave ederek şöyle okumuştur: “Verecek bir şey bulamayan kimse için de keffaret (peş peşe) üç gün oruç tutmaktır”. Bu ilave edilen kelimeye Kuı’an-ı Kerim denmez. Mütevatir olmayan kıraatlerin hükmü, âlimler tarafından ihtilaflıdır. a. Hanefiler, mütevatir olmayan kıraatleri sünnet derecesinde sayarak delil kabul etmişlerdir. b. Fıkıh âlimlerinin çoğunluğu ise, müievatir olmayan kıraatlerin, Kuran sayılmadığı gibi hadis de sayılmayacağını beyan ederek bu gibi metinlerin delil olamayacağı kanaatindedirler. 10. Nisa, 12. 11. Bakara, 228. 12. Ali İmran, 188. 13. Ali İmran, 187. 14. Nisa, 82. 15. Hud, 49. 16. Yusuf, 102. 17. Fetih, 27. 18. Rum, 2-4. 19. Enbiya, 30. 20. Kıyamet, 3-4. 21. Müminun, 14. 22. Rahman, 19-20. 23. Yasin, 38. 24. Fatır, 27. 25. Nahl, 8. 26. Adiyat, 1-6.


Mahmut Varhan

KAPAK GÜNDEM

İHTİLÂFIN KISIMLARI VE ÂDABI Samed olan Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd

ve senâlar olsun. Peygamberlerin seyyidi ve muvahhidlerin rehberi olan Peygamber’i Zişan efendimize, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onun yoluna tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun. Allah Azze ve Celle: “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın” (Âl-i İmrân: 103) buyurarak biz müslümanlara Allah’ın şeriatı etrafında tek bir halka oluşturmamızı, birlik ve beraberlik içerisinde bulunmamızı emretmiş; parçalanıp ayrılmayı, bid’at ve hurafelere saplanarak bölünmeyi bizlere kesin bir şekilde yasaklamıştır. Bizler de bu makalemizde hangi ihtilaf türle-

İhtilâfın Kısımları ve Her Bir Kısmının Hükmü Biz genel olarak insanlar arasında meydana gelen ihtilafları dört kısma ayıracağız: 1- Dinlerde meydana gelen ihtilaf. İslam’ın dışında kalan bütün dinlerin küfür ve bâtıl olduğunu beyan etmeye hacet duymuyoruz. Bu konuda Allah Teâlâ’nın: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, ahirette zarara uğrayanlardan olur” (Âl-i İmrân: 85) ayet’i kerimesi ile Allah Azze ve Celle’nin: “Eğer Allah dileseydi, onlardan (peygamberlerden) sonra gelenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler de kimi iman etti, kimi de kâfir oldu” (Bakara: 253) ayet’i kerimesinin meâlini kaydetmekle yetiniyoruz.

rinin yasaklanan ihtilaf olduğunu, hangi ihtilaf

Bu konuda ihtilafa düşerek iman dairesinin

türünün de bu yasağa dahil olmayıp meşrû oldu-

dışında kalanlar yahudi ve hıristiyanlar; mecusi ve

ğunu beyan etmeye çalışacağız. Sonra da meşrû

budistler; kapitalizm, sosyalizm, laiklik, demok-

olan ihtilafın usûl ve âdabını beyan edeceğiz.

rasi ve ırkçılık gibi beşeri dinlere tâbi olan müşrik-

Tevfik’i ilâhinin bizlere karin olmasını niyaz

lerdir. Zâhiren müslüman sayılan münafıklar da

ederiz.

hakikatte bu kâfirler güruhuna dahildirler. SAFER 1435

O’nun İzinde...

B

izleri tevhid ehlinden kılan, Ehad ve

9


Eğer ihtilaf müslümanların çekişmelerine sebep olur, kalplerinin birbirinden soğumasına ve aralarının açılmasına yol açacaksa, ne tür ihtilaf olursa olsun mezmûm ve haram olur. Çünkü müslümanların cemaatlerini bölecek, onların güçlerini zayıflatacak ve neticede onları darmadağınık hâle getirecek olan ihtilâf, mutlak manada zarardır. Bu zararın meydana gelmemesi için her türlü önlem alınmış ve Kur'an-ı Kerim ile sünnet'i seniyyede mükemmel bir kardeşlik hukuku tesis edilmiş ve bu kardeşlik hukukunu ihlal edecek olan her türlü davranış yasaklanmıştır. Allah Teâlâ bizleri uyararak şöyle buyurmaktadır: "Allah'a ve Rasul'üne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da zaafa düşerseniz ve rüzgarınız(gücünüz) gider. Sabredin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfâl: 46) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: "Birbirinize hased etmeyiniz. Alışverişi kızıştırmayınız. Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Biriniz başka birinin yaptığı alışveriş üzerine alışveriş yapmasın. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz, ona yalan söylemez ve onu küçük düşürmez. Takva -üç defa göğsünü işaret ederek- şuradadır. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır."

Yine İslam ümmetinin içinden çıkarak

leri dışında onları bunun için yarattı. Böylece

“dinin zarûriyatı” dediğimiz apaçık beyyine

Rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiştir:

ve kesin delillerle sabit olan, İslam dininden

“Andolsun, cehennemi cinlerden ve insan-

olduğu herkes tarafından bizzarure bilinecek

lardan, onların tümünden dolduracağım.” (Hûd:

kadar açık olan dinin temel hakikatlerini inkâr

118-119)

ederek küfre sapan sapkın fırkalar da bu küfür milletine dahildir. Örneğin Rafizi şiâ fırkasının aşırılarından olan nusayri ve ismâiliye fırkaları, son asırlarda Hindistan'dan ortaya çıkarak bütün dünyaya yayılan bahailik ve kadiyanilik fırkaları ve benzeri daha pek çok yıkıcı fırkalar... lerini ve ifsad komitelerini şu ayet’i kerimeler kapsamaktadır: “Kendilerine apaçık deliller geldikten parçalanıp

ihtilafa

düşenler

gibi

olmayın. İşte onlara büyük bir azab vardır.” (Âl-i İmrân: 105) “Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip

NEBEVÎ HAYAT

kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde

10

etmektedir ki, rahmet ehli olan mü’minler bu konuda ihtilaftan ve anlaşmazlığa düşenlerden istisnâ edilmişlerdir. Bu rahmet ehlinin dışında kalan ve insanlık âleminin çoğunluğunu teşkil eden müşrik ve kâfirler ise ihtilâf ve anlaşmazlığa

İşte bütün bu ve benzeri küfür ve şirk tâife-

sonra,

Bu son ayet’i kerime açık bir şekilde ifade

onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

düşmüş ve bundan dolayı da cehennemi dolduracakları açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu konuda, zikretmeye ihtiyaç hissetmediğimiz pek çok ayet’i kerime ve hadis’i şerif bulunmaktadır. 2- İslam dairesinin içinde kabul edilen fırkaların, "dinin usûlü” dediğimiz bir takım itikadi konulardaki ihtilafları... Bu konuda hakkı temsil eden ehli sünnet ve’l-cemaat dışında kalanlara genel olarak “ehlü’l-ehvâi ve’l-bid’a” (hevâ ve heveslerine tâbi olan bid’at ve dalâlet ehli) diyoruz. Haricilerin, Mu’tezile’nin, Şia mezhebinin bazı fırkalarının ve diğer bazı grupların temsil ettiği bu bid’at ve dalâlet ehlinin bir takım

“Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette

görüşleri şirk ve küfür unsurlarını taşısa da kıble

tek bir ümmet kılardı. Oysa onlar, anlaşmaz-

ehli olduklarından dolayı ve tekfir edilmeleri için

lığı sürdürmektedirler. Rabbinin rahmet ettik-

gerekli şartlar tahakkuk etmediği ve tekfirlerine

ARALIK’13


bazı mâniler bulunduğu için tercihe şâyan olan

Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılır-

görüşe göre tekfir edilmezler. Ancak bu fırkaların

sınız da zaafa düşerseniz ve rüzgarınız (gücünüz)

savundukları bid’at, dalâlet ve hurafeler; büyük

gider. Sabredin, muhakkak ki Allah, sabreden-

günahlardan daha büyük ve daha tehlikelidir. Bu

lerle beraberdir.” (Enfâl: 46) Rasûlullah sallallahu

fırkaların tarih boyunca İslam ümmetine verdik-

aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Birbiri-

leri zarar, yer yer kâfirlerin verdikleri zarardan

nize hased etmeyiniz. Alışverişi kızıştırmayınız. Birbi-

daha büyük ve tehlikeli olmuştur. Şunu da

rinize buğz etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz.

belirtmek gerekir ki, bu tür bid’at ve dalâlet fırka-

Biriniz başka birinin yaptığı alışveriş üzerine alış-

ları içinde pek çok münafık ve zındıklar barınmaktadırlar.

veriş yapmasın. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez,

Bu fırkalarla ilgili olarak vârid olan hadis’i

onu yüzüstü bırakmaz, ona yalan söylemez ve onu

şerifi kaydetmekle yetinelim: Avf b. Malik radı-

küçük düşürmez. Takva -üç defa göğsünü işaret ederek-

yallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi

şuradadır. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini

ve sellem şöyle buyurdu: “Yahudiler yetmiş bir

hakir görmesi yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı

fırkaya bölündüler. Bunlardan bir tanesi cennete,

diğer müslümana haramdır.”(2)

tiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan yetmiş bir fırkası ateşte, yalnız bir fırkası cennette olacaktır. Muhammed’in nefsi elinde olan Zat’a yemin olsun ki, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlardan bir fırkası cennette, yetmiş iki fırkası ise ateştedir.” Denildi ki: “Ya Rasûlallah! Bunlar kimlerdir?” Şöyle buyurdu: “Cemâat ehli olanlardır.” Tirmizi’nin rivayetinde bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yol üzere bulunanlardır.”(1) Bu ifade, bir önceki hadiste geçen “cemâat” mefhumunu da açıklamaktadır. 3- Eğer ihtilaf müslümanların çekişmelerine sebep olur, kalplerinin birbirinden soğumasına ve aralarının açılmasına yol açacaksa, ne tür ihtilaf olursa olsun mezmûm ve haram olur. Çünkü müslümanların cemaatlerini bölecek, onların güçlerini zayıflatacak ve neticede onları

Bu kardeşlik ve kalplerin birbirine ısındırılıp telif edilmesi, İslam cemaati için o kadar hayati bir meseledir ki, Allah Azze ve Celle bu konuyu özellikle belirterek şöyle buyurmaktadır: “Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi. Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl: 62-63) İşte Allah'ın dinine yardım etmek hususunda bu kadar önemli olan uhuvvet, muhabbet, merhamet ve hürmet bağlarını zayıflatacak, gevşetecek ve yok edecek olan her türlü ihtilaf ve tefrika da yasaklanmıştır. Velev ki bu ihtilaf, fıkhi ve ictihadi bir mevzuda olsun. Böyle bir konuda

darmadağınık hâle getirecek olan ihtilâf, mutlak

bile taassubkârane davranarak farklı görüş-

manada zarardır. Bu zararın meydana gelmemesi

lere sahip olanları insafsızca eleştirmek, eleştiri

için her türlü önlem alınmış ve Kur’an-ı Kerim

âdabına riâyet etmeden ve hakkaniyet duygusu

ile sünnet’i seniyyede mükemmel bir kardeşlik

ile hareket etmeden ölçüsüzce ilim erbâbını tenkit

hukuku tesis edilmiş ve bu kardeşlik hukukunu

etmek İslam ahlâkı ile asla bağdaşan bir durum

ihlal edecek olan her türlü davranış yasaklan-

değildir. Böyle bir taassubun kaynağı olsa olsa

mıştır. Allah Teâlâ bizleri uyararak şöyle buyur-

cehalet ve başkalarını küçümsemekle tatmin

maktadır:

edilen kibirlenmek duygusudur.

“Allah’a ve Rasul’üne itaat edin.

SAFER 1435

O’nun İzinde...

yetmiş fırkası ise cehenneme gireceklerdir. Hıris-

11


Son olarak şunu da ifade edelim ki, ümmetimizin başına gelen en tehlikeli felaketlerden biri olarak nitelenen bu kalplerin ihtilafı ve neticesinde meydana gelen tefrikanın muhakkak olacağı da -sakınmamız için- bizlere haber verilmiştir. Nitekim Cabir b. Abdullah radıyallahu anh’ın hadisinde vârid olduğu üzere Allah Taassuba

Teâlâ’nın: “De ki: “O, size üstünüzden bir azap

kapılmaksızın, kalplerin birbirinden

göndermeye kâdirdir” ayeti nazil olunca; Rasû-

soğuyup buğz ve nefret tohumlarının kalplere

lullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Senin vechine

ekilmesine ve araya hased ve çekişmenin girmesine fırsat vermeksizin fıkhi ve ictihadi konularda yapılan ihtilaflar... Böyle bir ihtilafın vâki olması durumunda farklı görüşlere sahip olan âlimlerden her birinin diğerlerinin görüşlerini olumlu bir şekilde karşılaması ve onların görüşlerinin de doğru olabileceği ihtimalini gözönünde bulundurarak onlara ihtiramda bulunması gerekir. Diğerlerinin görüşlerini insaf ölçüleri içerisinde değerlendirerek, kendi görüşünün de hatalı olabileceğini düşünmeli ve hasedin kaynağı olan taassubtan kaçınmalıdır.

sığınırım (ya Rab)" buyurdu. “Yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye kâdirdir” bölümünü okuyunca, yine: “Senin vechine sığınırım (ya Rab)" diyerek niyazda bulundu; “Ya da sizi birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kâdir olandır” (En’am: 65) bölümünü okuyunca da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu daha hafiftir” veya: “Bu daha kolaydır.”(3) 4- Taassuba kapılmaksızın, kalplerin birbirinden soğuyup buğz ve nefret tohumlarının kalplere ekilmesine ve araya hased ve çekişmenin girmesine fırsat vermeksizin fıkhi ve ictihadi

Bu şekildeki bir ihtilaf ve farklı görüşlere sahip

konularda yapılan ihtilaflar... Böyle bir ihtilafın vâki

olmak caiz hatta övülen bir durumdur. Hakkında

olması durumunda farklı görüşlere sahip olan âlim-

kesin, açık ve muarızı bulunmayan bir nassın

lerden her birinin diğerlerinin görüşlerini olumlu bir

olmadığı konularda ihtilafın vuku bulabileceği hem

şekilde karşılaması ve onların görüşlerinin de doğru

Kur'an-ı Kerim, hem sünnet'i seniyye ve hem de icma'ı ümmet ile sabittir. Ezcümle Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Dâvûd ve Süleyman'ı da (an). Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz, onların hükümlerine tanık idik. Biz onu (o hükmü) hemen Süleyman'a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik." (Enbiyâ: 78-79) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ sadece Süleyman aleyhisselam'a konuyu kavrattığını ifade ettikten sonra ikisine de ilim ve hikmet verdiğini belirtmektedir.

onlara ihtiramda bulunması gerekir. Diğerlerinin görüşlerini insaf ölçüleri içerisinde değerlendirerek, kendi görüşünün de hatalı olabileceğini düşünmeli ve hasedin kaynağı olan taassubtan kaçınmalıdır. Bu şekildeki bir ihtilaf ve farklı görüşlere sahip olmak caiz hatta övülen bir durumdur. Hakkında kesin, açık ve muarızı bulunmayan bir nassın olmadığı konularda ihtilafın vuku bulabileceği hem Kur’an-ı Kerim, hem sünnet’i seniyye ve hem de icma’ı ümmet ile sabittir. Ezcümle Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dâvûd ve Süleyman’ı da (an). Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm

NEBEVÎ HAYAT

12

olabileceği ihtimalini gözönünde bulundurarak

veriyorlardı. Biz, onların hükümlerine tanık idik. Biz onu (o hükmü) hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik.” (Enbiyâ: 78-79) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ sadece Süleyman aleyhisselam’a konuyu kavrattığını ifade ettikten sonra ikisine de ilim ve hikmet verdiğini belirtmektedir. ARALIK’13


Amr b. Âs radıyallahu anh’ın rivayet ettiği

b) İhtilafı muteber kabul edilen ehli ilmin,

hadis’i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve

hem ilmi müktesebat yönünden ve hem de salah

sellem şöyle buyurmuştur: “Hâkim ictihadda

ve diyanet yönünden ehil olmaları gerekir.

bulunup isabetli hüküm verdiği zaman iki ecir alır;

Şüphesiz ki bu meşrû ihtilafın pek çok

hâkim ictihadda bulunup hüküm vermede hata yaptığı

hikmetleri bulunmaktadır. Burada bu hikmetleri

zaman da bir ecir alır.”

Yine Peygamber’i zişan

tafsil etmek yerine âlimler arasında darb’ı mesel

efendimizin, hakkında Allah Teâlâ’nın bir şey

hükmünü alan şu vecizeyi aktarmakla yetinelim:

indirmediği pek çok konuda ictihad ettiği ve

“Sahabenin (ve müctehidlerin) icma etmeleri kesin

bunların bir kısmında Allah Teâlâ tarafından

bir hüccet, ihtilaf etmeleri ise geniş bir rahmettir.”

ictihadının yanlış bulunup tashih edildiği bilinen bir gerçektir. Yine sahabe’i kiramdan bazılarının,

Bu veciz sözün altındaki derin anlamı kavramayı ehli basiretin fehimlerine havale ediyoruz.

henüz asr’ı saadette fetva vermelerine izin veril-

Şimdi de bu konuyla ilgili olarak bu işin ehli

diği de herkesce malumdur. Efendimiz sallal-

olan âlimlerden birkaç alıntı yapıp konumuzu

lahu aleyhi ve sellem’in, Muaz b.Cebel’i Yemen’e

bağlamaya çalışalım:

gönderirken hakkında Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i

İmam Şafii rahimehullah haram kılınan

seniyyede hüküm bulunmayan konularda icti-

ve câiz görülen ihtilafı şöyle beyan etmektedir:

hadıyla hüküm vermesine izin verdiği hadisi de

"Allah Teâlâ'nın kitabında veya Peygamberinin

ümmet’i Muhammed tarafından kabule şâyan

diliyle hakkında hüccetini kesin ve açık bir şekilde

görülmüştür.(5)

ikame ettiği herhangi bir konuda, bunu bilen

Hakkında kesin nass bulunmayan konularda ictihadın ve dolayısıyla ihtilafın caiz olduğunun en önemli ve kuvvetli bir delili de sadr’ı evvel dediğimiz ve müslümanların en faziletlileri kabul ettiğimiz sahabe’i kiram ve onların izini takip eden selef’i salihin arasında vâki olmasıdır. İhtilafın, icma’ı ümmet ile meşrû olan ictihaddan

kimselerin ihtilaf etmesi helal değildir. Te’vile ihtimali olan ve kıyas ile algılanması mümkün olan hususlarda ise, eğer te’vil eden veya kıyas yapan kimse haberin ihtimal ettiği ya da kıyasın kabul görülebileceği bir görüşü kabul ederse -bu konuda başkası ona muhalefet etse bile-, ben onun hakkında kesin nass bulunan konularda ihtilaf etmesinin sakıncalı görüldüğü gibi burada

kaynaklanması da farklı görüşlere sahip olmanın

da sakıncalı olduğu görüşünde değilim. Zira

şer'an memduh olduğunu göstermektedir. Zira

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine

ictihad ve görüşün olduğu yerde, muhakkak

apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ihti-

ihtilaf ve farklı görüşler olacaktır. Çünkü ictihad

lafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük

eden âlimlerin ilmi, akli, fıtri, kültürel ve sosyal

bir azab vardır.” (Âl-i İmrân: 105) Görüldüğü gibi

kabiliyetleri farklılık arzetmektedir.

Allah Teâlâ, kendilerine apaçık delillerin geldiği

Burada çok önemli olan bir nokta da şudur ki, ihtilafın meşrû olabilmesi için şu iki şartı hâiz olması gerekir: a) Hakkında ihtilaf edilen konunun, kat’i ve sarih bir delil ile hükme bağlanmış olmaması

hususlarda ihtilaf etmelerinden dolayı onları zemmetmiştir. İctihad etmekle mükellef tutuldukları konularda ise durum böyle değildir.”(6) İmam İbni Teymiye rahimehullah “Mecmûu’lFetâvâ”sında şöyle demektedir: "Sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen âlimler bir hususta ihtilaf

gerekir. Zira “mevrid’i nassta ictihada mesağ

edip çekiştikleri zaman; Allah Teâlâ'nın şu emrine

yoktur.” Yani nassın vârid olduğu hususta icti-

tâbi olurlardı: “...Eğer bir şeyde anlaşmazlığa

hada yer yoktur.

düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûl’üne SAFER 1435

O’nun İzinde...

(4)

13


döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman

Onların durumu, şu ayet’i kerimede belirtildiği

ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından

şekildedir: “Ancak, Kitap verilenler, kendile-

daha güzeldir." (Nisâ: 59) Onlar bir mesele

rine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras

hakkında birbirleriyle danışmak ve nasihatleşmek

ve kıskançlık yüzünden ihtilafa düştüler.” (Âl-i

üzere münazara yaparlardı. Bazen ilmi/itikadi ve ameli/fıkhi bir meselede görüşleri farklı olurdu da yine aralarındaki ülfet, bağlılık ve din kardeşliği

İmrân: 19)(7) İbni Receb el-Hanbeli de şöyle demektedir:

devam ederdi. Evet, hükmü apaçık olan kitaba,

“Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da

meşhur ve yayılmış bulunan sünnete ve ümmetin

şudur ki, din imamlarından birçokları bazen

selefinin üzerinde icma ettikleri hususlara mazur

ictihad ederek zayıf bir görüşü savunur ve ictiha-

görülemeyecek bir tarzda muhalefet eden kimse-

dından dolayı mükâfatlarını alarak, bu konudaki

lere; bid’at ehline nasıl muamele ediliyorsa öylece

hataları bağışlanmış olur. Ancak onun bu görü-

muamele edilmelidir.”

şünü savunan biri, bu hususta onun konumunda

İbni Ebi’l-İzz el-Hanefi şöyle demektedir:

olmaz. Çünkü onun bu görüşü savunması, sadece

“Usûl ve füru’ konularında ümmetin hakkında

onun imamı bu görüşü benimsediğinden dola-

ihtilafa düştüğü mes’elelerde -eğer Allah’a ve

yıdır. Öyle ki eğer bu görüşü din imamlarından

onun Rasûl’üne götürülmeyecek olursa- hakkın

başka birisi benimsemiş olsaydı, o bu görüşü kabul

ne olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaz. Hatta

etmeyecek, onu savunmayacak, ona muvafakat

bu konularda çekişenler, durum ve görüşleri hususunda tam bir beyyine ve delil üzerinde hareket edemezler. Şayet Allah rahmetiyle onlara muamele ederse, onlardan bir kısmı diğerlerini ikrar eder ve birbirlerine karşı haddi tecavüz etmez ve birbirlerine zulmetmezler. Nitekim Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın hilafetleri döneminde sahabeler, bir takım ictihadi mes’eleler hususunda

edenlere yakınlık gösterip muhalefet edenlere düşmanlık etmeyecekti. Bununla beraber o, ancak hakkı savunduğunu ve bu konuda imamının konumunda olduğunu zanneder. Hâlbuki durum böyle değildir. Çünkü onun imamının maksadı, ictihadında yanılsa bile sadece hakka taraftar olup onu savunmaktı. Ona tâbi olan bu kişinin ise, hak

ihtilaf etmiş olmalarına rağmen birbirlerini ikrar

zannettiği şeyi savunmasına imamının yüceliğinin

ediyor ve hiçbiri diğerine karşı haddi aşıp zulmet-

ortaya çıkması, sözünün geçerli olup yayılması ve

miyordu. Eğer rahmete mazhar olmazlarsa, arala-

hatanın imamına nisbet edilmemesi iradesi karış-

rında zemmedilmiş olan ihtilaf meydana gelir.

mıştır. Bu ise hakkı savunma ve hakka taraftarlık

Böylece birbirlerine karşı haddi tecavüz ederler.

maksadını zedeleyen bir desisedir. Bunu iyice

Ya sözlü olarak birbirlerini küfür ve fasıklıkla

anlamalısın. Çünkü bu gerçekten büyük bir anla-

itham eder, ya da hapsetme, dövme ve öldürmek gibi fiili tecavüzde bulunurlar.

yıştır. Allah Teâlâ dilediği kimseyi dosdoğru yola hidayet eder.”(8)

Allah’ın Rasûl’ü ile gönderdiği ilmin bir

NEBEVÎ HAYAT

kısmının kendilerine kapalı kaldığı insanlar ya

14

âdil olurlar veya zalim... Onlardan âdil olanlar, Peygamberin söz ve fiillerinden kendilerine ulaşanla amel eden ve başkalarına zulmetmeyenlerdir. Zalim olanlar ise, başkalarına karşı haddi tecavüz edip zulmedenlerdir. Bunların çoğu da zalim olduklarını bildikleri halde zulmederler. ARALIK’13

---------------------------------------1. bkz: Ebû Dâvûd: 4596 - 4597; Tirmizi: 2832; İbni Mâce: 3992; İmam Ahmed, Müsned: 16937. Sahih bir hadistir. 2. Müslim, Birr: 32 (2564) 3. Buhari: 4628; Tirmizi: 3065; Müsned: 3/309 4. Buhari: 7352; Müslim: 4462 5. İmam Ahmed, Müsned: 22007; Ebû Dâvûd: 3592; Tirmizi: 1327 6. İmam Şafii, er-Risale: 560 7. Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviye: 2/779-780 8. Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 2/267-268


KAPAK GÜNDEM

Nedim Bal

ِ ّٰ ‫ِبسْ ِم‬ ‫يم‬ ِ ‫الل ال َّرحْمٰ ِن ال َّر ۪ح‬ ٓ َ ‫َولَ ْو‬ َ ‫شا َء َربّ ُ َك لَ َجع ََل ال َّن‬ ِ ‫اس ا ُ َّم ًة و‬ ۙ َ‫َاح َد ًة و ََل يَ َزالُو َن ُم ْختَ ِل ۪فين‬ “Rabbim dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı.

Fakat onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler” (Hud, 118)

Bu durum, ömürleri boyunca ittifaklara değil, ihtilafların sonucunda tefrikalara (ayrışmalara) şahit olan ihlaslı kardeşlerimizin davet hususunda çalışma aşk ve azimlerini kırmaktadır. Farklı camaatlere ve mezheplere mensup olan ihlaslı kardeşlerimiz, “İslami eğitim” programlarına “ihtilaf ve ihtilaf ahlakı” gibi konuları almadıkları, bu meselelerdeki İslami söylem, tavır ve ahlakın nasıl olması gerektiğini bilmedikleri için

hem kendilerini, hem içinde bulundukları taplulukları hemde ümmeti gereksiz yere yormakta, kişiler ve cemaatler arasına husumet, dargınlık ve kin girmektedir. İslami hareketlere mensup olan davetçi kardeşlerimiz, zihinlerinde bu meseleyi çözmek ve bir ihtilaf ahlakı prensibiyle hareket etmek zorundadırlar. Tevhid ehli müslümanların birbirlerinden ayrışmayı gerektirecek ihtilaflar ile birbirlerinden ayrışmayı gerektirmeyecek ihtilafları öğrenmesi ve bu farkları iyice kavraması gerekmektedir. Çünkü ihtilaf ahlakı öğrenilmediği ve gereğince amel edilmediği müddetçe cemaatler arası SAFER 1435

O’nun İzinde...

İhtilaf ve tefrika; Allah’a iman ederek tağutları reddeden ve yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılma uğruna ömürlerini bu yola adayan muvahhid davetçi kardeşlerimizin akıl ve yüreklerini en çok zorlayan, onları üzen ve hatta karamsarlığa sevk eden ciddi bir meseledir.

15


İhtilaf ahlakı öğrenilmediği ve gereğince amel edilmediği müddetçe cemaatler arası ayrışmaların ve cemaat içi ayrılıkların asla sonu gelmeyecektir. Bu durum, İslami cemaatlerin olduğu yerde devamlı saymasına, küfür ve şirk sistemlerinin ise devamına sebeb olacaktır.

ayrışmaların ve cemaat içi ayrılıkların asla sonu gelmeyecektir. Bu durum ise, İslami cemaatlerin olduğu yerde devamlı saymasına, küfür ve şirk sistemlerinin ise devamına sebeb olacaktır. Tevhit ehli müslüman kardeşlerimiz ihtilaflar hususunda şu ince çizgilere çok dikkat etmek zorundadırlar.

1- İHTİLAFIN HARAM OLDUĞU MESELELER. İhtilafın haram olduğu meseleler; dinin temel esasları yani sabiteleriyle ilgili alanlardır. Dinin temel esaslarında ihtilaf etmek (tefrika) kesin bir haramdır. Daha da açacak olursak; Kur’an-ı Kerim veya mütevatir sünnetle, hükmü açık, net ve sabit olan hususlar, dinin temel esasları yani sabiteleridir. Eskilerin deyimiyle Zaruret’i diniyye (dinin asılları)dır.

NEBEVÎ HAYAT

Bu sebeble, Kur’an-ı Kerim veya mütevatir sünnetle hükmü kesin olan bir şeyi inkar etmek yada tüm sahabilerin kesin ve mütevatir icması ile sabit olan dini bir hükmü inkar etmek küfürdür.

16

Bu gibi delillerle sabit olan hükümlerin inkarı ile, bunlarla alay etmek, küçümsemek, veyahut zıddı ile bunlardan farklı şeylere inanmak aynı şekilde küfürdür.Dinin temel esaslarında ihtilaf etmek,farklı görüşler ortaya koymak kesin bir haramdır. Bunun adı din de tefrikadır.

a- İnançla ilgili dinin temel esasları Allah’ın varlığına ve birliğine, Rasulullahın peygamberliğine, Kur’an-ı Kerim’in yüce Allah tarafından gönderildiğine, kaza ve kadere, ahiret gününe, meleklerin ve cinlerin varlığına inanmak, Cennet ve Cehemmin hak olduğuna, hesabın hak olduğuna, kıyametin hak olduğuna ve buna benzer; Kur’an-ı Kerim ve mütevatir sünnetin inanç konularıyla ilgili kesin, açık ve net şekilde ortaya koyduğu tüm hususlar dinin asıl/temel esaslarındandır. Bu esaslara iman zarurettir. b- İbadet (Emirler)lerle ilgili dinin temel esasları/sabiteleri Akıl ve buluğ çağına ulaşmış olanlar için namaz, Ramazan ayına ulaşanlar için Oruç, nisap miktari zenginliğe ulaşanlar için Zekat, yol ve imkan bulanlar için hacc ibadetlerinin farz olduğuna inanmakta dinin temel esaslarındandır. Çünkü bu ibadetler, hem Kur'an-ı Kerim hem mütevatir sünnet hemde ashabın tümünün icmasıyla sabit olmuş ibadetlerdir. Bu ibadetlerin dinin kesin bir emri olduğunu inkar etmek küfürdür. Çünkü bu durum; hem Allah’ı hem Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i

hemde ashabın tümünü yalan-

lamaktır. c- Haramlarla ilgili dinin temel esasları/sabiteleri İçki içmek, kumar oynamak, haksız yere adam öldürmek, zina etmek, faiz alıp vermek, hırsızlık, yetim malı yemek, namuslu kadınlara iftira atmak ve buna benzer Kur’an-ı Kerim veya müte-

Zarureti diniyye (dinin temel esasları/sabit-

vatir sünnetle haramlık hükmü açık, net ve kesin

leri) diye de bilinen bu hususları üç ana gruba

olan hususlara iman etmekte dinin temel esasları/

ayırmak mümkündür.

sabitleri arasındadır.

ARALIK’13


Bunların inkarı küfürdür. Farklı islami cemaatlere mensup olan davetçi kardeşlerimiz ; “Zaruret-i Diniyye” (dinin temel esasları/sabiteleri) üzerinde ihtilaf etmenin, hoşgörülü davranmanın asla caiz olmadığını ve bunun sonunun Allah’ın azabına giden bir tefrika olduğunu bilmeleri gerekir. “Kendilerine apaçık bilgiler (deliller) geldikten sonra parçalanıp ayrılığa (tefrikaya) düşenler gibi olmayın. işte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Ali imran:105)

Kur’an-ı Kerim'de ve Rasülüllah’ın sünnetinde hükmü kesin ve açık bir şekilde ortaya çıkmamış fer’i konularda; içtihat, tevil, kıyas yoluyla farklı görüşlerin ortaya çıkması gayet doğal, meşru ve caiz olan ihtilaflardır. Örneğin; teşrik tekbirlerinin sayısı ve zamanı, bayram tekbirleri, teşehhüdde oturuş şekli, teşehhüdde işaret parmağının nasıl ve ne kadar kaldırılacağı, ihramlı iken nikah olur mu olmaz mı meselesi, kurban kesmek vacip veya sünnet midir?, “Besmele ve amin” kelimelerinin namazda açıktan okunup okunmama meselesi, kamet’i tekli veya çiftli

İslamın yoluna ömrünü adayan ihlaslı kar-

okumak, kan akınca abdestin bozulup bozulma-

deşlerimiz şu duruş ve inancı kendilerine ilke

ması, velinin izni olmadan bekar kızın evlenip ev-

edinmeleri gerekir: “Bizler dinin temel esaslarını/

lenemeyeceği, haccın farz vacip ve sünnetleri gibi

sabitelerini tartışma konusu dahi yapmayız. Bu

daha birçok mesele....

hususlardaki ihtilafları tefrika görürüz. Tevatür yollarla bize gelen kat’i bilgilere iman etmeyi müslümanlığımızın ön şartı kabul ederiz. Dinin temel esaslarında/sabitlerinde ihtilaf eden (tefrikacılık yapan), bu esasları kabul etmeyen veya basite alanlarla asla bir araya gelemez ve kader birliği yapamayız.

Alimler arasında bu meselelerin Herbiri tartışılmıştır. İhtilaf edilen şey; O meselenin ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağı ile ilgilidir. Dinin temel esasları dışında kalan fer’i meselelerdeki caiz ve doğal olan ihtilaflar, ilim ehlinin yani ilme dayanan ihtilaflardır. Şayet bir meselede varılan hüküm; “şeriatın hüküm çıkarma usullerine” uy-

Dinin temel esaslarında ihtilafın adı artık ihtilaf değil, dinde tefrikadır. Kimi yüzlerin aydınlanacağı kimi yüzlerinde kararacağı O günün dehşetinden Allah’a sığınır ve dinde tefrikayı reddederiz. işte bizim itikadımız, inancımız ve yolumuz budur.

muyorsa o ihtilaf dahi değildir. O hüküm batıl ve geçersizdir. Bu ve benzer meselelerin, mükellefler üzerindeki hükmü ve O meselenin şekli ile ilgili ihtilafların pek çok sebebi vardır. Bu sebeblerin üzerinde genişce durmak meseleyi fazlaca uzatacağından dolayı sadece bazı başlıkları vermekle yetineceğiz.

2- İHTİLAFIN CAİZ OLDUĞU MESELELER. Kur’an-ı Kerim ve Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem’ın sünnetinde hükmü, açık net ve kesin bir şekilde açıklanmamış konulara fer’i (tali) meseleler denir.

a) Akılların (anlayışların) farklılığı. b) İlmi seviyelerin farklılığı. c) Yaşanılan toplumun farklılığı. d) Delillerin takdirindeki farklılıklar.

İslamın yoluna ömrünü adayan ihlaslı kardeşlerimiz şu duruş ve inancı kendilerine ilke edinmeleri gerekir: “Bizler Tevatür yollarla bize gelen kat’i bilgilere iman etmeyi müslümanlığımızın ön şartı kabul ederiz. Dinin temel esaslarında/sabitlerinde ihtilaf eden (tefrikacılık yapan), bu esasları kabul etmeyen veya basite alanlarla asla bir araya gelemez ve kader birliği yapamayız.

SAFER 1435

O’nun İzinde...

dinin temel esaslarını/sabitelerini tartışma konusu dahi yapmayız. Bu hususlardaki ihtilafları tefrika görürüz.

17


İbadet, muamelât ve benzeri konularda insanları tek bir görüş üzere toplamak isteyenler olmayacak bir şeyi istiyorlar. Onların bu alandaki mevcut ihtilafları kaldırmaya yönelik tüm girişimleri, ihtilaf çemberini daha da genişletmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Yürekleri islam sevdasıyla çarpan kardeşlerimiz şunu bilmeliler ki, dinin temel esaslarından/ sabitelerinden olmayan meselelerde ihtilaf kaçınılmaz bir zarurettir. Bunun hiç olmamasını beklemek ve bu umutla yaşamak, “tavuğun altında öküz yumurtasının bulunması” umuduyla yaşamak gibidir. Dinen ve fıtraten ihtilaf kaçınılmazdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; “Müctehit ictihadında isabet ederse iki sevap, yanılırsa bir sevap alır.” (Buhari, İ'tisam) Sevgili peygamberimiz bu sözüyle; fetva veren müçtehidinde yanılabileceği, bütün ilmi gücünü ve çabasını kullandıktan sonra şayet verdiği fetvada yanılsa dahi ayıplanmaması ve kınanmaması gerektiğini bizlere öğretmekte dahası O’nun için bir sevap olduğunu müjdelemektedir. Hal böyle iken, yanılması durumunda dahi bir sevap alan müçtehidlerin O fetvasına uyan insanları nasıl batılda olmakla suçlayabiliriz ki? Bu insaf ve akılla bağdaşır mı? İslam tarihi fer’i konulardaki ihtilaflarla doludur. Bu islam alemi için bir kolaylık ve rahmettir. İhtilaf ahlakının nasıl olması gerektiği hususunda bazı İslam önderleri ve alimlerinin sözleri şöyledir: Ömer b. Abdulaziz şöyle der: “Eğer Hz. peygamberin ashabı ihtilaf etmemiş olsaydı çok üzülecektim. Çünkü onlar ihtilaf etmeselerdi ruhsat olmazdı.” Tabiin döneminin fakihlerinden Kasım b. Muhammed’e “Namazda açıktan (sesli) Kur’an

okumayan imamın arkasında olan kimsenin Kur’an okuyup okumamasının hükmü nedir?” diye soruldu. O şöyle cevap verdi: “imamla beraber sende okursan Allah’ın Rasulünün ashabından kendine senin gibi okuyan örnekler bulursun. Yok eğer imamın arkasında sessiz bekler ve okumazsan yine kendine Allah Rasülünün ashabından senin gibi okumayan örnekler bulursun.” Büyük alim Mer’a el- Hanbeli şöyle der: “Bu dinde görülen mezhep ihtilafları büyük bir rahmet ve fazilettir. Bu ihtilaflarda, alimlerin anlayabileceği cahillerin ise kapalı ve kör kaldığı ince bir hikmet vardır. Ümmetin ihtilafı bu ümmet için ayırıcı bir özellik olup, kolaylığı ilke edinmiş bu din içinde bir genişliktir.” İmam Şafi derki: “Görüşüm, yanlış olma ihtimali olan bir doğrudur. Başkasının görüşü ise doğru olma ihtimali olan bir yanlıştır.” Hanifi alimlerinden İbni Abidin şöyle der: “Bize mezhebimiz ve muhalifimizin mezhebi sorulursa vucuben deriz ki, bizim mezhebimiz doğrudur. Ama hatalı olma ihtimali vardır. Aynı şekilde muhalif bir mezhebin fetvaları hakkında da deriz ki, hatalıdır. Fakat iyi bilinmelidir ki, bu fetvaların doğru olma ihtimalide vardır. Bizim görüşlerimizin aksine görüş beyan edenlerin görüşleri kesin olarak hatalıdır asla diyemeyiz.” İmam Malik ve Said b. Müseyyeb; vücuttan kan çıkınca abdestin bozulmayacağı görüşündeydiler. İmam Ahmed b. Hanbel ise; burun kanaması ve kan aldırma abdesti bozar görüşündeydi. Ona kendisinden kan çıkmasına rağmen abdest almayan imamın arkasında namaz kılar mısın? diye sorulduğunda o şu cevabı verdi: “Ben, imam Malik ve imam Said b. Museyyebin arkasında nasıl namaz kılmam?”

İbadet, muamelât ve benzeri konularda insanları tek bir görüş üzere toplamak isteyenler olmayacak bir şeyi isti-

NEBEVÎ HAYAT

yorlar. Onların bu alandaki mevcut ihtilafları kaldırmaya

18

yönelik tüm girişimleri, ihtilaf çemberini daha da genişletmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.

ARALIK’13


Yüce Allah “İnsanları Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” derken; insanları demokrasiye, kominizme, faşizme, laikliğe, kemalizme ve bu inançlara uygun amellerde bulunmaya çağırmak, bu isimlerle isimlenmeye özen göstermek dinde tefrikadır.

Yaratan Allah’ın; yüce, adil ve temiz şeriatı/ kanunları yerine yaratılan insanların boş, çürük ve tutarsız kanunlarıyla yönetilmeyi istemek ve tercih etmek dinde tefrikadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini kabul etmemek, O’nun sözünün üzerine söz söylemek dinde tefrikadır. Müşrikleri, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmek dinde tefrikadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetinden sonra gelen Yahudi ve Hristiyanların da cennete gireceğini söylemek dinde tefrikadır. Şanı yüce, ilmi ezeli ve ebedi olan Allah’ın; gaybi bilemeyeceğini veya kullarının yapacağı işlerden haberdar olmadığını söylemek dinde tefrikadır. Allahu Teala, yarattığı kullarına şah damarından daha yakınken ve dua edenin duasına ânında icâbet ederken, Allah ile kul arasına aracı koymak ve aracılar olması gerektiğini iddia etmek dinde tefrikadır.

Yüce Allah “İnsanları Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” derken; insanları demokrasiye, kominizme, faşizme, laikliğe, kemalizme ve bu inançlara uygun amellerde bulunmaya çağırmak, bu isimlerle isimlenmeye özen göstermek dinde tefrikadır. İzzeti, şerefi ve üstünlüğü Allah’ın, peygamberinin ve müminlerin yanında değil de emperyalist ve siyonistlerin yanında aramak dinde tefrikadır. Yüce Allah’ın Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, İslam dinini davet ve tebliğinde takip etmesi gereken yolu adım adım göstermiş ve emretmişken bu nebevi hareket yöntemini terk edip, insanların belirlediği ve müsade ettiği yöntemlerle başarı ve zaferi aramak dinde tefrikadır. Sonuç olarak; dinin temel esaslarında/sabitelerinde yapılan tartışma ve ortaya çıkan farklı görüşler dinde tefrikadır. Dinde tefrika ise; haram ve sonu çetin bir azaptır. “Kendilerine apaçık bilgiler (deliller) geldikten sonra parçalanıp ayrılığa (tefrikaya) düşenler gibi olmayın. işte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Ali imran:105) Dinin fer’i meselelerinde yapılan tartışma ve ortaya çıkan farklı görüşler ise ihtilaftır. Taassup ve bağnazlık olmadığı, kişiler ve cemiyetler birbirini tahkir edip batıl görmedikleri müddetçe ihtilaflar; bu ümmet için bir genişlik, ruhsat ve rahmettir. Yüce islam nizamının yeryüzüne hakim olması arzusu ile çalışan ve gelmesi kesin olan o günün hayaliyle yaşayan şuurlu davetçi kardeşlerimize sesleniyoruz: İHTİLAFA DEĞİL TEFRİKAYA HAYIR... Selam ve dua ile. SAFER 1435

O’nun İzinde...

Ey ihlaslı kardeşlerimiz! İşte bu sana önder olan ehli sünnet alimlerinin ihtilaf ahlakı. Sen onların birbirini kırdığını, tahkir ettiğini, batıl ehli diye nitelendirdiğini göremezsin.

19


BİR HADİS BİR YORUM

Ali Yücel

َ ‫َق‬ ِ ‫ال رَسُ و ُل ا‬ ‫هلل َعلَ ْي ِه و ََسلَّ ٌم‬ ُ ‫صلَى ا‬ َ ‫هلل‬ ‫ص ِحي ٌح‬ ً ‫ض َّل َق ْومٌ بَ ْع َد ه‬ َ ‫ُدى َكان ُوا َعلَ ْي ِه ِإالَّ أُوت ُوا ا ْل َج َد َل ه ٰذا ح َِديثٌ َح َس ٌن‬ َ ‫مَا‬

CAHİLLERİN İHTİLAFI YÂ DÂ

RAHMETİN ZAHMETE DÖNÜŞMESİ

NEBEVÎ HAYAT

A

20

llah (azze ve celle) kendisine kulluk yapsınlar diye yaratmış olduğu insanların içerisinden hakiki manada iman edenleri kardeş ilan etmiş, aralarında şefkatli ve merhametli davranmaları gerektiğini sahabelerin şahsında müslümanlara emretmiş ve öğretmiştir. “Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler...”(1) Müslümanların bu birlik ve beraberliğini pekiştirecek yumuşak huyluluk, affedicilik, öfkeyi yutma gibi erdemlere salih kullarını irşad etmiştir. “O takva sahipleri ki ...öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.”(2) Kardeşliklerine halel getirecek, aralarına ayrılık ve ihtilaf sokacak, birbirlerine küstürüp nefret ettirecek davranışları da yasaklamıştır. Gıybetin, iftiranın, yalanın, lakap takmanın, alay etmenin vb. fiillerin yasaklanmasının en önemli sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Allah (celle celâluh), kendisine kul olmaya çalışan Müslümanların bir olmasını; namazı, haccı, cihadı ve başka bir çok İslam müessesesini hep birlikte ayakta tutmalarını istemiştir. Kendi habl-i metinine, sapasağlam kulpuna fert olarak değil topluca sarılmak gerektiğini beyan etmiş, ayrılığı yasaklayıp nehyetmiştir. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın.”(3) “Allah ve Rasulüne ARALIK’13

itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.”(4)

Allah’ın Rasulü, peygamberlik silsilesinin hâtemi, alemlere rahmet Hz. Muhammed’in (aleyhisselam) dilinde İslam’ın zirvesi olan cihad ameli gerçekleştirilirken safların sık ve kenetlenmiş olması ilâhi muhabbeti celbetmektedir. “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”(5) Bu ruhtan yoksun olmanın ceremesinin ne olduğunu, İslam aleminin bu günkü vakıasına göz gezdiren herkes rahat bir şekilde anlayabilir. İmkan ve güç elde ettiğinde ilk etapta füru’ sayılabilecek konularda ihtilaf ettiği kimselere haddini bildirme çabasındaki zihniyetin, asıl düşmanı görmeyip kendisine yapay düşmanlar üretmesi ve eforunu bu doğrultuda harcaması bir çeşit israftır ve haramdır da. Bu sebeple vahdet farz olurken düşmanlığa, kin ve nefrete sevk eden ihtilaf haram olmaktadır. Bu gün bizler Müslümanlar olarak adeta bir cazibe merkezi gibi rifkatinden ve şefkatinden insanların etrafında toplandığı bir peygamberin ümmeti olarak aynı ülfet, sevgi, şefkat ve merhameti birbirimizle olan muamelelerimizde ihya etmeli, yeniden hayata geçirmeliyiz. Şayet kaba ve katı kalpli olursak etrafımızdan kardeşlerimizi


Bu gün bizler Müslümanlar olarak adeta bir cazibe merkezi gibi rifkatinden ve şefkatinden insanların etrafında toplandığı bir peygamberin ümmeti olarak aynı ülfet, sevgi, şefkat ve merhameti birbirimizle olan muamelelerimizde ihya etmeli, yeniden hayata geçirmeliyiz. Şayet kaba ve katı kalpli olursak etrafımızdan kardeşlerimizi uzaklaştıracağımız, dün olduğu gibi bu gün de câri olan bir olgudur. "Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi" Bu söylenilenlerden her hangi bir Müslüman yanlış yaptığında yanlışına müdahale etmeme manası çıkarılmamalıdır. Müslüman'ın hatasına tavır alıp düzeltmeye çalışırken şahsına karşı kin ve nefret duygusuna kapılmamak gerektiğidir asıl vurgulanmak istenen. Kendisine öğüt için gelen sahabisine "öfkelenme" diye emreden, onun bu yanlışına dikkat çeken Rasulullah, sahabisinin şahsına karşı ise herhangi bir menfi tavırda bulunmamaktadır. Bizler de aynı şekilde ihtilaf ve tefrikaya mahal bırakmadan yapılan hatadan hoşnutsuzluğumuzu hissettirmeli ve ıslah etmeye gayret etmeliyiz, şahısların düzeltilebilir hatalarından dolayı kendilerine tavır almamalıyız. Gücün ve otoritenin gitmesini tefrika ve ayrılığa bağlayan Rabbimiz, kesin emir ile bizi bundan nehyetmektedir. "Allah ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider."

İhtilafın hiç olmayacağı yada olmaması görüşü, pratik hayatta gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durum gibi gözükmektedir. Bizzat Rasulullah’ın zamanında, onun bulunduğu ortamda hatta huzurunda ihtilaf edildiği olmuştur. İhtilaf olgusu her daim varolmuştur ve varola-

caktır. Bizzat dinin yapısı, dilin yapısı, insanın yapısı ve hayatın doğası bu olguyu besleyen en temel faktörlerdir. Kelâmullah’da muhkem ve müteşâbih ayetlerin olması,(8) indiği dil olan Arapçanın yapısının buna imkân vermesi,(9) insanların farklı karakterde olmaları, İmam Şafii örneğinde olduğu gibi zamansal ve mekansal hususlar ihtilafın her daim mümkün olduğuna, olabileceğine işaret etmektedir. Önemli olan hangi hususlarda ihtilaf edilebileceği veya edilemeyeceği, ihtilaf edildiğinde çözüme ulaşırken ve nihayetinde nasıl bir yöntem ve metot takip edileceğidir. Bir takım meseleler vardır ki bu meselelerde ihtilafa ve tartışmaya mahal yoktur. Vahdaniyet, Allah’ın ezeli ve ebedi oluşu meseleleri gibi. Bunlar dışında daha başka meseleler de vardır ki, bu meselelerde sahabe döneminde dahi ihtilaf cereyan etmiştir ve ede gelmektedir. Herhangi bir ilmi meseleyi tartışan kimsenin, samimiyetini ortaya koyma konusunda şu hususları göz ardı etmemesi gerekir. Evvelâ bütün ameller de olduğu gibi ihlaslı olmak, hevadan uzak durmak; şahıs, mezheb ve cemaat taassubuna kapılmamak; muhataba karşı hüsn-ü zan beslemek; başkalarını ayıplayıp karalamaktan vazgeçmek; tartışma ve husumette aşırı gitmemek ve en güzel şekilde müzakere yoluna gitmek. (10) İhlas ve samimiyet hissinin, hak ortaya çıksın arzusunun, kardeşe karşı takınılacak edeb olguSAFER 1435

O’nun İzinde...

uzaklaştıracağımız, dün olduğu gibi bu gün de câri olan bir olgudur. “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi”(6) Bu söylenilenlerden her hangi bir Müslüman yanlış yaptığında yanlışına müdahale etmeme manası çıkarılmamalıdır. Müslüman’ın hatasına tavır alıp düzeltmeye çalışırken şahsına karşı kin ve nefret duygusuna kapılmamak gerektiğidir asıl vurgulanmak istenen. Kendisine öğüt için gelen sahabisine "öfkelenme" diye emreden, onun bu yanlışına dikkat çeken Rasulullah, sahabisinin şahsına karşı ise herhangi bir menfi tavırda bulunmamaktadır. Bizler de aynı şekilde ihtilaf ve tefrikaya mahal bırakmadan yapılan hatadan hoşnutsuzluğumuzu hissettirmeli ve ıslah etmeye gayret etmeliyiz, şahısların düzeltilebilir hatalarından dolayı kendilerine tavır almamalıyız. Gücün ve otoritenin gitmesini tefrika ve ayrılığa bağlayan Rabbimiz, kesin emir ile bizi bundan nehyetmektedir. “Allah ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.”(7)

21


NEBEVÎ HAYAT

sunun ortadan kalkması ise pusuda bekleyen İblis’in ekmeğine yağ sürecek ve küçük bir habbe kocaman bir kubbeye dönüşebilecektir. Çeşitli ihtirasların da beslemesiyle kardeşlik iyice zedelenecek ve yerini husumete, tartışmaya ve konusuna göre tekfire kadar bile götürebilecektir, hatta bu ihtilaflardan dolayı savaşların olduğuna şahit olunacaktır.

22

Sahabelerin ve daha sonra gelen alimlerin, Ebu Hanife ve Ebu Yusufların, Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhaveyhlerin ve daha başka nice ilim adamlarının ihtilafları rahmet olurken, birbirleri arasındaki muhabbete halel getirmezken ilim ve edeb konusunda kemale ermemiş kimselerin ihtilafı, İslam ümmetine gerçek bir zahmet ve külfet olmuştur. Bunun da sıkıntılarını özellikle yaşadığımız şu zamanda daha da belirgin bir şekilde görüyoruz. Bu iki ihtilaf çeşidinin temelinde kanaatimizce iki temel esas rol oynamaktadır. Birincisi, yapılan bu ihtilaf ve tartışmada gözetilen maksat ve hedefin ne olduğu; ikincisi, ihtilaf esnasında riayet edilmesi gereken edebin ne olduğudur. Sahabeler ve onlardan sonra gelen insaf ile bezenmiş rabbani âlimler ihtilaflarında hakikatin ortaya çıkmasını temel hedef edinmişlerken daha sonraları tartışma ve cedel için ihtilaf edenler türemiş ve bu kimseler yanlış da olsa sahip olduğu fikri hasmına empoze etme ve kabul ettirme çabasında olmuşlardır. Karşı tarafın da haklı olabileceği ihtimalini hiç göz önüne almadan tamamen egosunu ve bencilliğini tatmin için tartışan bir zihniyetin ihtilaf esnasında nasıl bir edeb ve tavır takınacağı da malum olsa gerek. Bu konuda ortaya çıkan sıkıntıların temelinde de cehalet en etkin rolü oynamaktadır. İslam ümmetine mâlolmuş birçok ilim adamı haşyet duygusundan, Allah korkusundan kendisine sorulan sorulara cevap vermede çekinir, endişe eder ve kaçınırken bu gün ilmin kapısından girmemiş cesur cahillerin erbabı olmadıkları derin ummanlarda yüzmeye çalışmaları, malumat sahibi olmadıkları konularda tartışmaya girerek çözüm bulmaya çalışmaları gerçekten esefle karşılanacak bir husustur. Rasul-ü Zi-Şan efendimizin ilmin kaldırılıp cahillerin önder edinileceğini haber verdiği hadis-i şerifler de bu duruma ibretamiz bir şekilde işaret etmektedir. Abdullah b. Amr b. ARALIK’13

As’dan (radıyallahu anhümâ) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Allah ilmi insanların kafalarından söküp çıkaracak kaldıracak değildir. Fakat ilmi, ilim adamlarını ortadan kaldırmak suretiyle kaldıracaktır. Sonunda hiç âlim kalmayacak ve insanlar cahil bilgisiz kimseleri kendilerine önder lider ve kurtarıcı seçecekler ve onlara dini ve ilmi meseleler soracaklar onlar da cahilce fetva vererek hem kendileri sapıtmış hem de başkalarını saptırmış olacaklardır.”(11) Hz. Hüseyin’in kanına girmiş Kufeli’nin pirenin kanının namazın sıhhatine engel olmasını sorması gibi asıl meselesinden uzaklaşmış sözde ilim adamlarının tarihin derinliklerinden kazıyarak buldukları ihtilafları gündem etmeleri ve nev-zuhur yorumlarla akılları bulandırıp ihtilafı derinleştirmeleri, ümmetin kanı hunharca dökülürken sessiz kalıp belki fındık kabuğunu doldurmayacak meselelerde güç harcamaları, fetva sorulduklarında da ilimden yoksun ilim kisveli fetva vermeleri müşahede edilen bir durum olmuşsa sadıku’l-masduk olan Peygamber’in sözünün yere düşmediğinin bir delilidir. İmam Evzâi şöyle der: "Allah (celle celâluh), bir toplumu (yaptıklarından dolayı) cezalandırmak istediğinde onlara cedelin/ihtilafın, lüzumsuz tartışmanın yolunu açar ve onları amelden geri bırakır.” Ümmet bu gün cedel ve münazara içersindedir ve her ihtilaf konusu yeni bir fırkanın, cemaatin ön sancısı halini almaktadır. Bizden önceki ehl-i kitabın yolunu bu konuda da izler olmuşuz ve fırka fırka, parça parça olmuşuz. Onlarca kez 73 fırkaya bölünmüşken en küçük parça birimine de bölünmek için uğraşlar olduğunu sezinlememiz ne kadar da hazin. “Yahudiler yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrıl(mışlar)dı. Hıristiyanlar da yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.”(12) haberinin vakıada müşahede edilmesi bu konuda en sağlam ve doğru yolun hangisi olduğu sorusunu akla getirmekte ve bahsedilen gruplardan hangisinin hakkı temsil ettiği düşüncesi zihinleri meşgul etmektedir. Bu konuda da şöyle buyuruyor Rasul-ü Zi-Şan efendimiz: “Benden sonra sizden kim yaşarsa o, pek çok (dini) ihtilaflara


Herhangi bir ilmi meseleyi tartışan kimsenin, samimiyetini ortaya koyma konusunda şu hususları göz ardı etmemesi gerekir. Evvelâ bütün ameller de olduğu gibi ihlaslı olmak, hevadan uzak durmak; şahıs, mezheb ve cemaat taassubuna kapılmamak; muhataba karşı hüsn-ü zan beslemek; başkalarını ayıplayıp karalamaktan vazgeçmek; tartışma ve husumette aşırı gitmemek ve en güzel şekilde müzakere yoluna gitmek. İhlas ve samimiyet hissinin, hak ortaya çıksın arzusunun, kardeşe karşı takınılacak edeb olgusunun ortadan kalkması ise pusuda bekleyen İblis'in ekmeğine yağ sürecek ve küçük bir habbe kocaman bir kubbeye dönüşebilecektir. Çeşitli ihtirasların da beslemesiyle kardeşlik iyice zedelenecek ve yerini husumete, tartışmaya ve konusuna göre tekfire kadar bile götürebilecektir, hatta bu ihtilaflardan dolayı savaşların olduğuna şahit olunacaktır.

Efendiler efendisi, Rasul-ü Ekrem, Ebu Ümâme’den (radıyallahu anhu) rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: ”Üzerinde bulundukları hidayetten sonra doğru yoldan sapan her bir kavim, muhakkak cedel ile müptela olmuşlardır.” Sonra Rasulullah (aleyhisselam), şu ayet-i kerimeyi okudu: “Bizim ilahlarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.” (Zuhruf Suresi 58)(14) En kasvetli ve koyu karanlıklarda bile mutlaka bir ışık huzmesi vardır. Maharet, fecrin ve doğacak güneşin muştusu olan bu huzmeleri görebilmektir. İslam ümmetinin bu kadar dağılmışlık ve parçalanmışlık hissi içersinde Kudüs’ünü ve Aksa’sını kurtaracak Selahaddinlere olan ihtiyacı suya ve ekmeğe olan ihtiyacından az değildir. Selahaddin de gül bahçesinde yetişmemiştir. Hikmetinden sual olunmayan Rabbimiz zulmün en kasvetli dönemlerinde Selahaddin’i bu ümmete bağışlamıştır. Bu gün de dünün aynısıdır ve Allah, gizli kalmış bir hayrın neşrini murad ettiğinde hasetkârlar bile bu hayrın yayılması için hizmet edecek ve bu işe revan olacaklardır. Modern haçlı saldırılarıyla bir avuç müslümanı da sindirme çabasındaki

büyük şeytan ve kuklalarının bu saldırıları Selahaddinlerin doğumunu hızlandırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır hikmet sahibi el-Hakîm olan Allah’ın izniyle. 20 yıl boyunca Türkiye’de dahil bir çok ülkede CIA’nın bürolarında çalışmış ve şeflik yapmış olan Graham E. Fuller, İslamsız Dünya isimli kitabında şöyle diyor: “Aslında pek çok bakımdan “Müslüman dünyası” diye bir şey yoktur; aksine, çok sayıda müslüman dünyası, sayısız müslüman ülkesi ve farklı Müslümanlıklar vardır. Yine de şunu unutmamak gerekir ki son bir kaç on yıllık dönemde batı dünyasının hem gerçek hem de olası saldırı ve kuşatması altında Müslüman dünyası eşi görülmemiş ölçüde bir araya gelmiştir. Doğrusu Amerika’nın bu zaman dilimindeki politikaları uluslararası bir ortak müslüman toplumu oluşmasında Muhammed Peygamber’in zamanından bu yana hiç bir etkenin olamadığı kadar etkili olmuştur.”(15) -------------------------------------1. Fetih Suresi 29. 2. Âl-i İmrân Suresi 134. 3. Âl-i İmrân Suresi 103. 4. Enfal Suresi 46. 5. Saff Suresi 4. 6. Âl-i İmrân Suresi 159. 7. Enfal Suresi 46. 8. Bkz. Âl-i İmrân Suresi 7. 9. Bkz. Mâide Suresi 6. 10. Konunun ayrıntısı için bkz. Yusuf el-Kardavî, İhtilaf ve Tefrikalar Karşısında İslami Tavır 169. sayfa ve sonrası. 11. Tirmizi, İlim 5 (Hadis no: 2652) 12. Ebu Davud, Sünne 1 (Hadis no: 4596) Tirmizi, İman 18. İbn Mâce, Fiten 17. 13. Ebu Davud, Sünne 5 (Hadis no: 4607) Tirmizi, İlim 16. İbn Mâce, Mukaddime 16. 14. Tirmizi, Tefsir 45. İbn Mâce, Mukaddime 27. 15. a.g.e. 14. (Çeviri: Hasan Kaya) SAFER 1435

O’nun İzinde...

şahid olacaktır. Binaenaleyh size gereken, sünnetime ve doğru yolum üzerinde bulunan halifelerimin sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere (adeta) dişlerinizi (bir daha çıkmamak üzere iyice) batırınız. Sizi (din adına) sonradan ortaya atılan işlerden sakındırırım. Çünkü sonradan ortaya atılan her iş bidattir ve her bidat sapıklıktır.”(13)

23


Hakan Sarıküçük

BİR KONU BİR AYET

{ َّ ‫الل َم َع‬ َ‫الصابِ ِرين‬ َ ّ ‫ح ُك ْم وَاصْ ِب ُرو ْا ِإ َّن‬ ُ ‫َب ِري‬ َ ّ ‫وَأ َ ِطيعُو ْا‬ َ ‫شلُو ْا َوتَ ْذه‬ َ ‫الل َورَسُ ولَهُ َوالَ تَنَا َزعُو ْا َفتَ ْف‬ Enfal:46

َ َ‫الل َعلَيـْ ُك ْم ِإ ْذ ُك ْنت ُ ْم أ َ ْع َداء َفأَ ّل‬ ِّ ‫ت‬ ِ ّ ‫وَا ْعت َِصمُو ْا ِب َحب ِْل‬ ‫ف‬ َ َ‫الل ج َِميعاً َوالَ تَ َف َّرقُو ْا وَا ْذ ُك ُرو ْا نِعْم‬ ‫ح ْف َر ٍة ِّمنَ ال َّنا ِر َفأَ ْن َق َذ ُكم ِّم ْنهَا‬ ُ ‫بَيْنَ قُلُوبِ ُك ْم َفأَصْ َب ْحت ُم بِ ِنعْمَ ِت ِه ِإ ْخوَاناً َو ُك ْنت ُ ْم َعلَ َى َش َفا‬ ‫الل لَ ُك ْم آيَاتِ ِه لَ َعلَّ ُك ْم ت َ ْهتَ ُدو َن‬ ُ ّ ‫َك َذلِ َك ي ُ َب ِّي ُن‬ Ali İmran:103

İhtilaf Değil İttifak Zamanı

— “Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Birbiri-

edilen sahabeler üzerinde ortaya koyduğu etkidir

nizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da

ki, bu günün dava erlerinin kendisinden uzak ol-

zaafa düşersiniz ve rüzgârınız gider. Sabredin,

duğu en önemli değerlerdendir. Yüce Allah müs-

muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46)

lümanlara düşmanla savaş sırasında sebatı, onların vuruşmalarına (hücumlarına) sabrı, kaçmamalarını, geri dönmemelerini, korkak olmamala-

— “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a)

rını, bu halde Allah’ı zikretmelerini, O’nu unut-

sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size

mayıp bilakis O’ndan yardım dileyip O’na gü-

olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun

NEBEVÎ HAYAT

tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.

24

İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Ali İmran, 103)

venmelerini, düşmanlarına karşı O’ndan yardım istemelerini, bu hallerinde Allah ve Rasulüne itaat etmelerini emretmiştir. Tabi ki bu emirlere tam bir teslimiyet gösteren samimi müminler Allah’ın kendilerine emrettiklerine uymuş, yasakladıklarından geri durmuş, bozgun ve rüsvâylıklarına sebep olacak ihtilâftan kaçınmak üzere araların-

Bu ayetlerin muhatabı olan Müslümanların

daki hususlarda çekişmemişlerdir. Bunun tabii

durumu öncelikle iki kısımda ele alınması ge-

bir sonucu olarak da Allah’ın sabredenlere vermiş

reken meselelerdendir.

olduğu eksiksiz ve hesapsız ecre nail olmuşlardır.

Birinci olarak bu ayetin ilk vahiy erleri kabul ARALIK’13

Yiğitlik ve cesarette, Allah’ın emrine uyma


“Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da za’fa düşersiniz ve rüzgârınız (gücünüz, devletiniz) gider.” İnsanlar birden fazla komuta ve direktife uymak durumuyla karşı karşıya kaldıklarında ve bir de görüş ve düşünceleri yönlendirici olarak insan arzusuna itaat ettiklerinde, çekişmeye düşerler. İnsanlar Allah'a ve Peygamberine teslim oldukları zaman -karşılaşılan soruna ilişkin olarak birbirinden farklı bakış açılarına sahip olsalar bilearalarındaki çekişmenin en başta gelen sebebi ortadan kalkmış olur. Çünkü çekişmeye neden olan insanların farklı görüşlere sahip olmaları değildir. Gerçek ortaya çıktığı halde insanı, görüşünde ısrara sürükleyen ihtirastır, arzudur. Bu da, insanın kendi "şahsını" terazinin bir kefesine, "gerçeği" de bir kefesine koyması ve daha baştan "şahsını" tercih etmesidir. Bu günün Beşeri sistemlerine dikkat edilecek olunursa muhalefetin olması insanların tek bir fikir etrafında velev ki doğru dahi olsa bir araya gelmelerinin önüne geçmektedir. Maalesef Kur’an-ı Kerimin bu emri, Müslü-

manlar tarafından çok ciddiyetle ehemmiyet arz etmezken Gayri Müslim’ler bu hakikatin farkına varmışlar. İslam’a ve Müslümanlara karşı bir meselede derhal birlik olabilmişlerdir. Geçmişte ki Haçlı seferlerindeki birliktelikleri ve günümüzde de “Avrupa Birliği” şeklindeki örgütlenmeleri bunun en gerçek örneklerindendir. İhtilafın kişi ve toplumları zaafiyete düşürmesi, gücünün ve kuvvetinin zayıflamasına sebebiyet vermesinin en büyük sebeplerinden olan husus dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır. Bu gerçeği efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şu hadisleri ile bizlere bildirmiştir. Sevban radıyallahu anh rivayet ediyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizin üzerinize milletler (müslüman olmayanlar) adeta bir yiyeceğe üşüşür (vahşi hayvanlar) gibi üşüşecekler.” Orada bulunanlardan birisi şöyle dedi: - Bu durum bizim azlığımızdan mı olacak? Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem; - “Hayır! Bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çer çöp gibi olacaktır. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu sökecek de sizin kalbinize vehn bırakacak.” Orada bulunanlardan birisi: - Vehn nedir ey Allah Rasulü? Dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: - “Vehn dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır." buyurdu.(Ebû Dâvûd, Sünen, Melâhim,) Aynı hadis Ahmed b. Hanbelin rivayetinde ise şöyle geçmektedir: “…Siz çok olacaksınız, fakat sizin kalbinize vehn bırakılacak.” Vehn nedir ya Rasulallah? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve savaşmaktan (cihaddan) hoşlanmamaktır.” Yukarıdaki hadiste geçtiği üzere Ashaptan biri soruyor: “Ey Allah’ın Rasûlü! O gün (sayıca) az mı olacağız?” Görüldüğü gibi sahâbî, çeşitli milletlerin, Müslümanlara karşı birleşmelerinin, onları bölmek, parçalamak, güçsüz düşürmek ve ulusal servetlerine el koymak için işbirliğine gitmelerinin sebebini, ilk planda kemmiyetle (sayı bakımından) irtibatlandırmıştır. Onun bu soruSAFER 1435

O’nun İzinde...

da, Allah’ın kendilerini ulaştırdıklarına (onlara gösterdiği yola) imtisal hususlarında sahabe ne kendilerinden önceki ümmet ve nesillere ve ne de kendilerinden sonrakilerden hiç kimseye nâsib olmayacak bir meziyyete sahiptiler. Onlar, bereketi, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’ in onlara emrettiklerinde bulmuşlar, ona itâatları ile kısa bir sürede Rûm, İran, Türk, Slav, Berber ordularına nisbetle sayılarının çok az olmasına rağmen dünyanın doğusunda ve batısında bulunan birçok beldeyi fethetmişler, herkese galip gelmişler ve neticede Allah’ın kelimesi en yüce olmuş, Allah’ın dini diğer bütün dinlere hâkim olmuş, İslâm ülkeleri otuz seneden daha kısa bir sürede dünyanın doğusuna ve batısına uzanmıştır. Bunun en büyük sebebi ise onların Allah’a ve Rasulüne olan mutlak itaatleridir. Sorgusuz, sualsiz verilen emirlere “Allah ve Rasulü en iyisini bilir” diyerek itaat etmeleri onları bu dereceye ulaştırmış, adları bindörtyüz küsür sene sonra olsa dahi anılmış, Kur’an daki övgüye mazhar olmuş ve bundan sonra da Kıyamete kadar bu övgüye nail olmaya devam edeceklerdir.

25


Günümüz müslamanlarının da çoğunluğu, dünyayı çokça sevmekte; hevaları, şer’î hükümlere bağlı kalmaktan onları engellemektedir. Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer batıl ideoloji sahipleri ise Müslümanlar üzerinde hâkimiyet kurarak onlara zilletin ve aşağılanmanın en acısını tattırmaktadırlar. Tek dertleri müslümanları bu kâfirlerin tasallutundan kurtarmak olan ihlaslı müslümanlarla savaşarak, onların geleceklerine hükmetmek istemektedirler. Bu nedenledir ki farenin, aslan karşısındaki gücünden daha fazla bir gücü olmayan gayri müslimlerin, bizlere karşı yiğitlik taslamaları, mukaddesatımıza karşı dil uzatmaları garip değildir. Çünkü biz, dünyayı sevdik, dünyayı ahiretimize tercih ettik. Bu nedenle de Allah kalplerimize “vehn” bıraktı ve kâfir düşmanlarımız karşısında bizi, zayıf hale getirdi.

sunu cevaplandırmak ve şüphesini izale etmek için sevgili Peygamberimiz “Hayır, o gün (sayıca) çok olacaksınız. Fakat selin üzerindeki köpük ve çerçöp gibi olacaksınız” buyurmuştur. Günümüz müslamanlarının da çoğunluğu, dünyayı çokça sevmekte; hevaları, şer’î hükümlere bağlı kalmaktan onları engellemektedir. Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer batıl ideoloji sahipleri ise Müslümanlar üzerinde hâkimiyet kurarak onlara zilletin ve aşağılanmanın en acısını tattırmaktadırlar. Tek dertleri müslümanları bu kâfirlerin tasallutundan kurtarmak olan ihlaslı müslümanlarla savaşarak, onların geleceklerine hükmetmek istemektedirler. Bu nedenledir ki farenin, aslan karşısındaki gücünden daha fazla bir gücü olmayan gayri müslimlerin, bizlere karşı yiğitlik taslamaları, mukaddesatımıza karşı dil uzatmaları garip değildir. Çünkü biz, dünyayı sevdik, dünyayı ahiretimize tercih ettik. Bu nedenle de Allah kalplerimize “vehn” bıraktı ve kâfir düşmanlarımız karşısında bizi, zayıf hale getirdi.

NEBEVÎ HAYAT

Dünya sevgisi, fert fert ve topluluklar halinde müslümanları, dinlerinin hükümlerine bağlanmaktan engelleyen, saptırıcı zalimlerin yoluna, bugün yaşadığımız gibi helake sürükleyen, yüzlerine inen şiddetli bir şamardır.

26

Müslüman; Daveti taşıyan; söz, fiil ve ahlâk olarak kendinde İslâm’ı temsil eden, şer’î hükümlere eksiksiz bir şekilde bağlanan kimsedir. Daveti taşımayı terk eden kimse, çok büyük bir günah kazanacağı gibi, sürekli namaz kılan ve oruç tutan bir abid olsa bile belki de cahiliye ölümü ARALIK’13

ile ölecektir. Müslüman, kâmil bir şekilde şer’î hükme bağlanmak ve her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Rabbi’nin rızasına kavuşmak istiyorsa; Namaz, oruç, hac, zekât, zikir gibi ibadetleri yerine getirmenin, günahlardan ve münkerlerden sakınmasının yanısıra, daveti taşıması ve çalışmasını İslâm’la canlandırması gerekir. Aksi halde görevini eksik yaptığından dolayı günahkâr olur. “Sabredin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” Artık Ey Müslümanlar! Birlikte harekette bulununuz ve sabrediniz. Düşmanlar ile mücadele hususunda ve diğer bir kısım hayatî sıkıntılar hususunda sabırlı olunuz düşmandan korkup dağılmayınız, birbirinizle mücadelede, münakaşada bulunup durmayınız. Şüphe yok ki Allahu Teâlâ zafer ve başarı vermek hususunda sabredenlerle beraberdir. Yani hak yolunda sabır ve sebat edenler, nifak ve ayrılıktan kaçınanlar ilâhî zafere, maddî ve manevî muvaffakiyetlere nail olacaklardır. Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bir millet, zafere, başarı ve kurtuluşa ermesi için dindar olmalıdır. Allah Teâlâ’nın ve Rasulünün emirlerine, hükümlerine riayet etmelidir. Cenab’ı Hak’kı zikrederek uyanık bir ruha mâlik bulunmalıdır. Ve din düşmanlarıyla karşılaşacağı zaman da Allah Teâlâ’dan yardım dileyerek sabır ve sebattan ayrılmamalıdır. Ve kendi aralarında bir takım dünyevî gayelerden, şahsî menfaatlerden dolayı ayrılıklar, ihtilaflar yüz göstermemelidir. Arala-


Müteaddid hadîslerde de geçtiği gibi, mü’minlere ittifak etmeleri halinde hatadan korunmuş olacakları garanti edilmiş, parçalanıp çatışmadan da sakındırılmıştır. Müslümanların Allahın rızasını kazanabilmelerinin en önemli şartlarından bir tanesi de birlik olmalarıdır. Nitekim Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Allah üç şeyden dolayı sizden razı olur, üç şeyden dolayı da size kızar: Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan, topluca Allah’ın ipine sarılıp parçalanmamanızdan, Allah’ın sizin başınıza geçirdiği kimseye nasihatte bulunmanızdan hoşnut olur. Dedikodu yapmanıza, çok soru sormanıza ve malınızı boşa harcamanıza da kızar.” (Müslim) Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr ve başkaları anlatırlar: Yahudilerden birisi, Evs ve Hazrec’den bir grubun yanından geçerken aralarındaki birlik ve sevgiyi görünce çok bozuldu ve yanında bulunan bir adamı onların yanına gönderdi. Bu adam yanlarında oturarak Buâs günündeki harplerini onlara anlatacaktı. Adam söyleneni yaptı ve toplulukta bulunanların gönülleri kabardı, bir kısmı diğerlerine kızmaya başladı, intikam duyguları kabardı, eski şiarlarını yükselterek silahlarını getirmeye kalktılar, karşılaşmak üzere anlaştılar. Bu hâdise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatılınca yanlarına gitti, onları teskin etmeye başladı ve şöyle buyurdu: “Ben aranızda olduğum halde câhiliye dâvası mı güdüyorsunuz?” Sonra şu âyet-i kerîme’yi okudu. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın:

Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız..” (Al'i İmran, 103) Bunu üzerine Evs ve Hazrec kabileleri pişman olup anlaştılar, kucaklaştılar ve silahlarını attılar.

Kur’ân’ın, “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...”(Ali İmran:103 )“Allah’a ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.” (Enfal, 46) mesajının etrafında birleşemeyen Müslümanlar, ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi tefrika, dağınıklık, korku, endişe ve tereddüt içerisine düşeceklerdir. Çeşitli ekonomik, siyasi ve sosyal korkunun yanında, idareyi ellerinde bulunduranların makam ve saltanatlarını yitirme endişesinin de ortaya koyduğu psikolojik tedirginlik, İslam dünyasında derin zaaflar oluşturacaktır. Müslüman’ın, inancından, ahlakından ve kültüründen neşet eden bir heybeti, bir duruşu, azameti, şecaati, vakarı ve İbrahimî bir duruşu vardır. Müslümanlar, Allah’a samimiyetle iman ve bağlılık, bir de bunların insana kazandırdığı şahsiyetli, dirayetli, cesaretli, gözü pek, başı dik ve alnı açık duruşu kaybederlerse içlerine vehn düşecektir. Şunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir ki bizler bu emirlere imtisal etmedikçe asla kişisel gayretlerimizle bir başarı elde edemeyiz. Ancak Allah’ın lütfu ve keremiyle vahdeti sağlamak ve ihtilaftan kurtulmak mümkün olabilir. Tabi ki bu da ancak Allah’a ve Rasulüne itaat ile elde edilebilecek bir husustur. “Seni ve müminleri yardımıyla desteklemiş olan O’dur. Ve onların kalplerini birleştirmiştir. Eğer yeryüzünde bulunan her şeyi sarf etsen yine de onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını birleştirdi.” (Enfâl, 62-63) Selam ve dua ile. SAFER 1435

O’nun İzinde...

rındaki vahdeti, din kardeşliğini, müşterek menfaatleri unutmamalıdır. Aksi surette hareket edildiği ve bir takım ihtiraslar yüzünden ihtilâflara düşüldüğü takdirde ise, milletin bütün umumi hayatı, yardımdan mahrum, âciz ve meskenete düşmüş, başka milletlerin tahakkümü altında perişan olarak mahvolup gitmek olacaktır. Nitekim dünya tarihi, buna dair pek çok fecî misaller kaydetmiş bulunmaktadır. Artık bunlardan ibret alınmalıdır.

27


YAKIN TARİH

Rıdvan Badur

ŞAPKA İNKILÂBI ve TOPLUMSAL ÇÖZÜLME NEBEVÎ HAYAT

1

28

920 ve sonrası, Türkiye Müslümanları

ayrışmaların meydana geldiğini rahatlıkla müşa-

için büyük sabır gerektiren hadiselerle

hede edebiliyoruz. Nitekim 1924 Türkiyesi’nde

doludur. Nitekim ülkede Cumhuriyet’in ilanından

iç politikada bir kaos ortamından söz edilebilir.

sonra ciddi yenilikler yapılmaya başlandı. Halkın

Çünkü Milli mücadelede oluşan beraberlik yavaş

konuştuğu dil değiştirildi. Önemsediği ve benim-

yavaş dağılıyordu. Mustafa Kemal ile çalışan

sediği pek çok şey ortadan kaldırıldı. Bunlar

birçok askerî kişilik, Kemalist yeniliklerle beraber

“devrim” adına yapıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin

yolların da ayrıldığını hissediyorlardı. Böylece

kalkınması, ilerlemesi için bunların yapılmasının

birlik safından muhalefet safına geçiyorlardı.(2)

gerekli olduğu söylendi.(1)

Yapılan yenilik hareketleri, elçiler aracılı-

1924 yılı ve sonrası Türkiye’nin iç politikasına

ğıyla dış basında da yankı bulmuştu. Örneğin;

baktığımız zaman devlet erkânı arasında da ciddi

Amerikan gazetelerinden biri olan ve Boston’da

ARALIK’13


Şapka kanunu aleyhine birçok isyan girişimi vuku bulmuştur. Kanuna aleyhtar olduğu gerekçesiyle yargılanan en meşhur isim İskilipli Âtıf Hoca’dır. Esasına bakılacak olursa Âtıf Hoca’nın yargılanmasının sebebi yazmış olduğu bir risaledir. Tuhaftır ki Âtıf Hoca bu risaleyi kanundan evvel yazmıştır. Ancak kanundan evvel yazmış olduğu bir risale sebebiyle idamına karar verilecektir. Âtıf Hoca, “Frenk Mukallidliği ve Şapka” adlı bu risalesinde genel hatlarıyla batı taklitçiliğine karşı çıkmıştır. “Hâlık’a ma’siyyet olacak işte mahlûkâta itaat olunmaz.” sözüyle de bunu açıkça ortaya koymuştur. Devamında ise görüşlerini “Bir kavme benzemeye çalışanlar, o kavimdendir.” mealindeki Ayet ve Hadis-i Şerîflerle desteklemiştir. Netice itibariyle bu görüşleri onun sonunu getirmeye yeter görülerek idamına karar verilecektir. Bir sorgu sırasında Âtıf hoca ile sorguç arasında şöyle bir konuşma cereyan etmiştir: "Ne olur yani şu başındaki sarığı çıkarıp şapkayı taksan? Nasıl olsa o da bir bez parçası bu da…" "O arkanızda duran nedir?" "Türk bayrağı." "O halde onu çıkarıp bir İngiliz bayrağı asalım. Ne de olsa ikisi de bez parçası değil mi? "?!.^"

çıkan bir gazete, “Türkiye kültür savaşı veriyor”

düşünememekteyiz. Ancak ilerlemek, kafaya bir

başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Şunları yazıyordu:

“şapka” takmak kadar kolay değildir! Bu tartış-

“Türk toplumu çetin bir kültür bunalımı geçirmek-

malar, toplumu ileriye götürmek bir yana, büyük

tedir. Türkler Ortaçağ İslam uygarlığını bırakıp

felaketlerin habercisi durumundaydı.

önderleri, yeni Türk toplumunu ulusal kültür, ulusal ülkü temellerine oturtmak istediler…”(3) Batılı devletlerin Türkiye ve yapılan devrimleri destekler mahiyette tepkiler vermeleri bile başlı başına akıllarda soru işareti bırakmaya kâfidir.

Batı toplumunu temsil eden kıyafet, yine Batı’nın temsil ettiği fen, teknoloji ve bilimsel anlayışın sembolü olarak görülüyordu. Bu değişim süreci, esasında Osmanlı’da başlamıştı. Hatta II. Mahmud, Batı tarzı çok fazla yeniliğe imza attığı

Bu noktada şu Ayet-i Kerimeyi sizlerle paylaşmak

için “gavur padişah” şeklinde anılmaya başla-

istiyorum: “Sen onların dinine uymadıkça (tabi

mıştı. Osmanlı’da başlayan bu süreç, Yeni Türk

olmadıkça) Yahudiler ve Hıristiyanlar senden

devletine kadar süregelmiştir. Mustafa Kemal ise

asla razı olmazlar.”(4)

ilim, fen, teknoloji bir kenara, Batı medeniyetinin

Rejimin, birçok muhalif grubun peyda olmasına sebebiyet veren devrimlerinden birisi de

bir bütün olarak alınmasından yana(5) bir tavır sergiliyordu. Bu fikrini hayata geçirmek için de

Şapka İnkılâbı ve devamında kılık-kıyafet deği-

çeşitli çalışmalar yürütmekteydi. Bununla birlikte

şikliğine dair çıkardığı kanundur.

tepkilerin azalmasını sağlamak için doktorların

Kılık-kıyafetin gelişmeye engel bir yönünün olduğunu, değil

kabul

etmek,

düşünmeye

yeltenmek bile bizi yüzyıllar öncesine geriletecek yeter bir düşüncedir. Bu sebeple böyle bir yeni-

“siper-i şems” adını verdikleri bu şapkanın sağlığa faydalı olduğunu söylemeleri de kamuoyunu sakinleştirmeye çalışıldığının bir göstergesidir. Yine Mustafa Kemal, yapacağı inkılâba

liğin tek amacının “fen ve teknolojide ilerlemek”

zemin hazırlamak için bölge bölge gezerek şapka

değil, Mustafa Kemal ve destekçilerinin batı

reklamı yapmıştır. Örneğin; 24 Ağustos 1925

âlemine “Bakın, artık biz de sizin gibiyiz!” demek

günü Kastamonu’ya hareket eden Mustafa Kemal,

istedikleri olduğunu söylemekten başka bir şey

Kastamonu girişinde halkı elindeki panama SAFER 1435

O’nun İzinde...

çağdaş uygarlığı benimsediler. Yeni Türkiye’nin

29


Kılık-kıyafetin gelişmeye engel bir yönünün olduğunu, değil kabul etmek, düşünmeye yeltenmek bile bizi yüzyıllar öncesine geriletecek yeter bir düşüncedir. Bu sebeple böyle bir yeniliğin tek amacının “fen ve teknolojide ilerlemek” değil, Mustafa Kemal ve destekçilerinin batı âlemine “Bakın, artık biz de sizin gibiyiz!” demek istedikleri olduğunu söylemekten başka bir şey düşünememekteyiz. Ancak ilerlemek, kafaya bir “şapka” takmak kadar kolay değildir! Bu tartışmalar, toplumu ileriye götürmek bir yana, büyük felaketlerin habercisi durumundaydı.

sonunu getirmeye yeter görülerek idamına karar verilecektir. Bir sorgu sırasında Âtıf hoca ile sorguç arasında şöyle bir konuşma cereyan etmiştir: "Ne olur yani şu başındaki sarığı çıkarıp şapkayı taksan? Nasıl olsa o da bir bez parçası bu da…" "O arkanızda duran nedir?" "Türk bayrağı." "O halde onu çıkarıp bir İngiliz bayrağı asalım. Ne de olsa ikisi de bez parçası değil mi? "?!.^" şapkasıyla selamlamıştır. Bu hareket, onun yapacağı inkılâbın bir merhalesiydi. Mustafa Kemal’in nutukları basın vasıtasıyla

Şapka inkılâbının ardından sıra kılık-kıyafet düzenlemesine gelmişti. Bu düzenleme de 3 Aralık 1934’te çıkarılan “Bazı Kisvelerin Giyile-

her bölgeye ulaştırılıyordu. Bu hareketler neti-

meyeceğine Dair Kanun” adlı bir kanunla niha-

cesinde 25 Aralık 1925’te bir kanun çıkarılarak

yete erdirilmiş oldu.

şapka resmî başlık olarak kabul edilmiştir.(6)

Rejimin bekası için şapka giymenin zorunlu

Şapka kanunu aleyhine birçok isyan girişimi

olduğuna inanlar, halkı buna ikna edemeyince

vuku bulmuştur. Kanuna aleyhtar olduğu gerek-

en kolay ve acımasız yolu seçtiler; baskı ve şiddet

çesiyle yargılanan en meşhur isim İskilipli Âtıf

uyguladılar.

Hoca’dır. Esasına bakılacak olursa Âtıf Hoca’nın yargılanmasının sebebi yazmış olduğu bir risaledir. Tuhaftır ki Âtıf Hoca bu risaleyi kanundan evvel yazmıştır. Ancak kanundan evvel yazmış

İstiklâl Mahkemeleri’ni çalıştırdılar… Hak ve hukuk tanımadılar… Şapka giymeyenleri astılar…(7)

olduğu bir risale sebebiyle idamına karar verilecektir. Âtıf Hoca, “Frenk Mukallidliği ve Şapka”

NEBEVÎ HAYAT

adlı bu risalesinde genel hatlarıyla batı taklitçi-

30

liğine karşı çıkmıştır. “Hâlık’a ma’siyyet olacak işte mahlûkâta itaat olunmaz.” sözüyle de bunu açıkça ortaya koymuştur. Devamında ise görüşlerini “Bir kavme benzemeye çalışanlar, o kavimdendir.” mealindeki Ayet ve Hadis-i Şerîflerle desteklemiştir. Netice itibariyle bu görüşleri onun ARALIK’13

---------------------------------------------1. Sümer Kılıç, İstiklâl Mahkemeleri Adil miydi? İzmir Suikastı: İddianame ve Kazım Karabekir'in Savunması, Emre Yayınları, İstanbul 1994, s.7. 2. İlhami Aras, Adım Şeyh Said, İlke Yayınları, İstanbul 1994, s.16. 3. Bilal N. Şimşir, Türk Harf Devrimi Üzerine İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2006, s.7. 4. Kur’ân: 2/120 (Bakara Suresi 120. Ayet-i Kerime). 5. Durmuş Yalçın, Yaşar Akbıyık, vd., Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2010, s.250. 6. Yalçın, Akbıyık, vd., A.g.e., s.255. 7. Kılıç, A.g.e., s. 8.


Hüseyin Kalender

Dünyalık menfaat elde etmek için, sevgi gösterisinde bulunan insanlar kadar alçağı yoktur.

ÖNDERLERİMİZ ONLAR ÖNCÜLER

,,

,,


KAFKASYA KAHRAMINI ŞEYH ŞAMİL Hamd; gökte burçlar yaratan ve oraya ışık kaynağı bir güneş ve aydınlatıcı bir ay koyan, düşünüp ibret almak veya şükretmek isteyenler için, geceyle gündüzü birbiri ardınca getiren yüceler yücesi Allah’a mahsustur. Düşünüp ibret olarak Allah’a şükredenlerin efendisi ve piri olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e dava arkadaşlarına ve kıyamete kadar Allah’ı tanıyıp da hakiki manada ona kul olmaya çalışanların üzerine olsun. Hayatını okuyacağımız bu örnek ve önder insan; Şehy Şamil’de hayatın gerçek manasını idrak edip, Allah’a kul olma yolunda gücünün yettiği kadarıyla mücadele edenlerden birisidir. Kişinin idrak etmesi gereken en mühim ve önemli meselelerden biri de; bu dünyaya Allah’a kulluk yapması için gönderildiğinin farkına varmasıdır. Bunun farkına vardığı zaman dünyanın, eşyanın ve insanların kulu olmaktan kurtularak sadece Allah’a kul olur. Allah azze ve celleden niyazımız; bizi “kulluk” şuuruna eriştirmesidir. DOĞUMU, YETİŞMESİ VE EĞİTİMİ Şeyh Şamil; Dağıstanın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası Avarlar’dan Muhammed, Annesi avar beylerinden Pir Budak'ın kızı Bahu Mesedu’dur. Doğduğunda kendisine dedesi Ali’nin adı verildi. Ancak sürekli hasta olduğundan ad değiştirmenin iyi geleceğine dair geleneksel inancın etkisiyle annesi adını “Şamil” olarak değiştirir. Kısa bir süre sonra sağlığına kavuşan Şamil ilk eğitimini dayısından aldı. Ardından arkadaşı molla Muhammed ile birlikte Marakini’li Said ve ileride kayın pederi olacak olan Nakşibendi ekolunun lideri olan Cemaleddin Gazi- kumuki’den dini ilimleri tahsil etti ve yirmi yaşlarında ileri bir seviyeye ulaştı.

NEBEVÎ HAYAT

ŞEYH ŞAMİL'İN İMAMLIĞA GETİRİLMESİ.

32

1832 yılında şehit düşen Gazi Muhammed'in yerine Hamzat Bey imamlığa seçildi. Üç sene kadar faliyet gösteren Hamzat Bey, 1835 yılında Hunzah Camiin’de bir cuma günü şehit edildi. onun şehadetinden sonra imamlık, yani liderlik vazifesi Şeyh Şamil'e teklif edildi. İri yapılı, sınırsız cesareti ile bilgisi, şevk, idare ve silah kullanmaARALIK’13

sındaki maharetiyle şöhreti vatan sınırlarını aşan Şamil ise tevazu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. Gohlok Kasabası'nda toplanan alimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye haiz olarak, Şeyh Şamil'e imamlığı kabul ettirdiler. Şeyh Şamil bir lider olarak seçildikten sonra güçlü hitabeti, kararlı tutumu, askeri ve siyasi dehası ile Dağıstan’da ve bütün Kafkasya'da temayüz etmiştir. Hem idari hem dinî otoriteydi. Bundan dolayı yazışmalarında imam ve emirü’l Mü’minin unvanlarını kullanmış, hükmü altındaki bölgelerde idari sistem yeniden düzenlemiştir. Siyasi, idari, dini ve adli görevlerde kendisine yardımcı olan bir divan oluşturmuştur. Ülkeyi naibliklere ve vilayetlere ayırarak başlarına idari ve askeri yetkililere sahip naibler tayin etmiştir. Her naibin bir müftüsü vardı. Üç dört naibliği bir vilayet oluşturduğu bu yapıda vilayetlerin başında yüksek rütbeli naibler bulunuyordu. Ahverdil Muhammed, Kibid Muhammed, Şuayb molla, Hacı Taşo, Danyol Sultan ve Hacı Murat ile Gazi Muhammed bunların arasında sayılabilir. Bunun yanında naiblerin faaliyetlerini kontrol etmek için mûhtesip adı verilen görevliler vardı. Şeyh Şamil'in oluşturduğu idari ve askeri yapı, Ruslara karşı Dağıstan ve Kafkasya'da yirmi beş yıl boyunca büyük bir direniş göstermiştir. Rus imparatorluğunun güçlü orduları karşısında unutulmaz destansı bir mücadele veren Şeyh Şamil adı Rus işgaline karşı direnen Kafkas kavimlerinin hafızasına nakşedilmiştir. ŞEYH ŞAMİLİN MÜSLÜMANLARIN VAHDETİ İÇİN MÜCADELESİ Otuz dokuz yaşındaki şeyh Şamil, bu büyük


Dağları, yaylaları ve baş döndürücü uçurumları bir hamlede aşarak hedefine ulaşıyor, kabileleri bir araya toplayarak, onlara düşman esaretinin kötülüğünü Rus çizmesi ve dipçikleri altında bulunmanın felaketini; İslamiyeti ortadan kaldırmayı, müslümanların namusumu kirletmeyi, hasta, yaşlı, kadın, çocuk demeden kılıçtan geçirmeyi kendilerine şeref

liderlik yetkisine dayanarak meşhur iki silahına sarıldı. Bunlar hitabet kudreti ve sol eliyle kullandığı kılıcıydı. Kafkasya'da ayrı ayrı hanlıklar halinde olan müslümanları bir bayrak altında toplamak, hatta Rusların esaretini kabul eden müslümanların kendi saflarına katılması için, köy köy, kasaba kasaba dolaşmaya başladı. Dağları, yaylaları ve baş döndürücü uçurumları bir hamlede aşarak hedefine ulaşıyor, kabileleri bir araya toplayarak, onlara düşman esaretinin kötülüğünü Rus çizmesi ve dipçikleri altında bulunmanın felaketini; İslamiyeti ortadan kaldırmayı, müslümanların namusumu kirletmeyi, hasta, yaşlı, kadın, çocuk demeden kılıçtan geçirmeyi kendilerine şeref sayan bu hainlerin alçaklığını anlatıyordu. Ayrıca onları dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını, teşkilatlanılırsa Çar orduları ile baş edebilecek durumda olduklarını, dışarıdan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeble iş başa düştüğünü her gittiği yerde izah ediyordu. Te’sirli hitabetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalplerine birer kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehit olmanın mükafatının cennet olduğunu bildiriyor, dinin emirlerine uymanın, yasaklardan kaçınmanın ancak hürriyyetle mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu. Şeyh Şamil bu şekilde gecelerini gündüzlerine katıp istirahatını terkederek çalıştı. Kısa zamanda kısmende olsa nizamlı bir ordu ve mülki teşkilatı tesise muvaffak oldu. DÜNYEVİ MENFAATLER KARŞISINDA SARSILMAYAN İMANI Çar birinci Nikola, yıllardır Kafkasya’da yapılan savaşlarda başarılı olamadığını ve Şeyh Şamil’in düzenli ordu kurarak hucumlarını sık-

laşıtırdığını görünce, bu memleketi birde sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi, şayet şeyh Şamil’i elde edebilirse, bu işin burda bitebileceğine kesin olarak inanıyordu. Kafkasyadaki müslümanları bir bayrak altında toplama sevdasından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerini verebileceğini, başına krallık tacı giydirilebileceğini, Çarlık hazinelerinin ayakları altına serilebileceğini bildiren göz kamaştırıcı şeytani bir teklif hazırlayıp, en güvendiği generallerinden Viyana’lı KlukVan Klugenav’a verdi ve Şamil'i sarayına davet etti. General şeyh Şamil’in huzuruna çıkmak için aracılar koydu. General güçlükle şeyh Şamille görüşme fırsatını buldu. 1253 (m.1837) senesinde Çar’ın gönderdiği elçiyi yanındakilerle beraber Sulak Nehri civarında kabul etti. İmam, genarale yere serdiği kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şehy Şamil’i büyük bir saygıyla selamladı ve istmeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’ın sonsuz va’d ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan general susar suzmaz, İmam hızla ayağa kalkalarak; namazım geçiyor diye süratli bir şekilde namazını eda etmeye gitti. Namazını kıldıktan sonra gelen Şehy Şamil, sapsarı kesilen Genarele kesin cevabını şöyle bildirdi: “Ey General! O Nikola'ya git ve deki: Senin yerinde şu anda kendisi olsa ve bu alçakca teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı şu kırbacım verirdi.” İyice hiddetlenip öfkelenen Şeyh Şamil şöyle devam etti: “Ona söyle! Kahraman milletimin kalplerinde kök salan bu eşsiz zafer inancını kökünden kazımadıkça, bu mübarek vatan topraklarını en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dinin ve vatanım uğrunda bütün çocuklarımı ve SAFER 1435

O’nun İzinde...

sayan bu hainlerin alçaklığını anlatıyordu.

33


ŞEHY ŞAMİL’İN ESARETİ VE VEFATI 1859 yılına girerken Şeyh Şamil savunma posizyonundaydı. Yevdokimov 21 Şubat 1859’da yeni Dariye’yi kuşattı. Yevdokimov ve Wrangel eş zamanlı olarak 26 Temmuz’da büyük bir saldırı başlattılar. Şamil ailesi ve 400 askeriyle Gunib’e çekildi. Ruslar 21 Ağustos ta 700.000 kişilik bir orduyla Gunib’e ulaştılar. Prens Baryatinsky Şamil ile görüşmek istediyse de red cevabını aldı. Şeyh Şamil önce vuruşarak ölmeyi düşündüysede bazı nedenlerden dolayı oğulları Gazi Muhammed ve Muhammed Şafi ile birlikte teslim olmak zorunda kaldı. Prens Baryatinsky’nin karargahına götürülen Şeyh Şamil, saygıyla karşılandı. Ruslar uzun zamandan beri direnişini kırmaya çalıştık-

NEBEVÎ HAYAT

ları Şamil’e iyi davrandılar. Şeyh Şamil ertesi gün

34

ailemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi kurutsanız ve en son neferimi dahi öldürseniz tek başıma son nefesi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola’yı tanımıyorum. Son cevabım budur.” Daha sonra ayağa kalktı. Hiçbir şey söylemeye cesaret edemeyen general, huzurundan ayrılıp, Çar’ına durumu bildirdi. Çar, hazır bir yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olmak üzere Kafkas orduları baş kumandanı General Faze’yi İmam Şamil’e tekrar gönderdi. Onun da aldığı tarihi cevap şu şekildedir: “Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silaha sarılan gazilerin en zayıfı olan Şamil! Allah Teala’nın himayesini Çar’ın efendiliğine feda etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım.” Daha önce Çar 1. Nikolayı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu general Klugenav’a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim. Bu sözleri sanki taşa söylemişim gibi, Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis’e davet ediyor. Bu davete icabet etmeyeceğimi bu mektubumla son defa size bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağını bilsem dahi bu kesin kararımı hiçbir zaman değiştirmeyeceğim. Nikola’ya ve onun satılmış kölelerine cevabım bundan ibarettir.” ARALIK’13

Temirhonsura’ya oradan Saint Petensburg’a ardındanda Koluga’ya götürüldü. Çar Aleksandr onunla burada görüştü. 1869’da Kendi isteğiyle Kier’e gönderilen Şeyh Şamil, Ruslar’ın izin vermesi üzerine hacca gitmek amacıyla 31 Mayıs 1869’da İstanbul’a gitti. Aynı gün Sadrazam’la görüştü, daha sonra Şeyhul’İslamı ve Dahiliye nazırını ziyaret etti. 15 Ağustos 1869’da Sultan Abdulaziz tarafından Dolmabahçe sarayında kabul edildi. 7 ay Koska’da kendisine ayrılan Köşkte oturdu. Sultan Abdulaziz, Şeyh Şamil'e ve aile fertlerine maaş bağlattı. Hac farizasını yerine getirdikten sonra İstanbul’a dönmesi beklendiği için Zarif Paşa konağı kendisine tahsis edildi. 15 Ocak 1870’de Sultan Abdulazize bir veda ziyaretinde bulunup 25 Ocak’ta İstanbuldan ayrılan Şeyh Şamil hac görevini ifa etmesinin ardından 1871 yılında Medine’de cihad ve mücadeleyle geçen ömrünün ardından Ruhunu Rahmana teslim edip, Cennetul Baki mezarlığına defnedildi. Rahman olan Allah; bizlere fani olan şu dünya hayatının, herbir saniyesini bâki olan cennet hayatı için harcamayı nasip etsin. Sevdiği ve razı olduğu işlerde bizleri ve bütün müslümanları muvaffak eylesin. Allahümme Âmin. Kaynak: (Ehli Sünnet alimleri, İslam Ansiklopedisi)


T

E K Ü

M İ T

TO

U L P

U M

Metin EKEN

Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları bu ikisi arası dengeli bir harcamadır. (Furkan Suresi 67. Ayet)

Ö

nceki iki yazımızda, medyanın küresel ölçekte bir kontrol ve denetim mekanizması olarak ne şekilde kurgulandığı ve işlev gördüğü üzerine mülahazalarda bulunmuş, tarihin hiçbir döneminde rastlamadığımız görsel kuşatmanın hâkim bir görsel kültürün yayılmasına zemin hazırladığını ve böylelikle toplumların değer, inanç ve erdemden uzak bir gösteri/ş toplumuna dönüşebildiğini ifade etmiştik. Bu yazımızda ise, artık bir ihtiyacın karşılanmasından çok daha farklı anlamlar ihtiva eden tüketim olgusuna ve küreselleşme süreçleriyle önüne çıkan, sınırları aşarak pervasızca yaygınlaşan tüketim endüstrisine ilişkin genel bir çerçeve çizmeye çalışacağız. Bu bağlamda, tüketim endüstrisinin şekillendirdiği bu kültürel yapıyı tüketim kültürü olarak adlandırırken, bu kültürün derinlemesine nüfuz ettiği ve dönüştürdüğü toplumsal yapıyı da tüketim toplumu olarak adlandıracağız. Tüketimin Modern Tarihi Üzerine Aslı itibariyle değerlendirildiğinde tüketim, geleneksel anlamda ihtiyaçların giderilmesi

amacıyla gerçekleştirilen bir edim olarak görülebilir; ancak, “tüketim” kelimesinin “kültür” kelimesiyle bir araya gelerek kullanımı hiç şüphesiz modern zamanlara özgü bir yaklaşımı imler. Yani tüketimin, bir ihtiyaç olmaktan çıkartılarak, suni ihtiyaçların oluşturulması ve bu ihtiyaçların hızlı bir biçimde doyurularak yeniden aktif hale gelmesi üzerine kurulu sembolik bir endüstri şeklinde kurgulanması, modernleşme olgusunun temel dinamikleriyle sıkı sıkıya bir ilişki içerisindedir. Tüketim kültürünün başlangıcının nereye götürüleceği ve tarihsel süreçte geçirdiği aşamalara dair çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bununla birlikte, özellikle kapitalizmin gelişmeye başladığı ve çalışmanın bir ödev haline getirilerek kapitalizm için yeterli üretkenliğin sağlandığı dönem önemli bir eşik olarak görülebilir. Devam eden yıllarda ise, özellikle ihtiyaçları kat be kat aşan kitlesel üretim ve bu üretimin sebep olduğu birikme, ürünlerin bir şekilde pazarlanması ihtiyacını gündeme getirmiştir. Böylelikle, ihtiyaçların çok üzerinde gerçekleşen üretimin kitlelerce ne şekilde tüketilmesi gerektiğine dair düşünceler özellikle reklam ve pazarlama endüstrilerinin SAFER 1435

O’nun İzinde...

Giriş

35


İlginç Bir Anektod: Alışveriş merkezlerine dikkatler bakıldığında görünür hiçbir yerde saat olmadığını fark edersiniz. Bunun en önemli sebebi ise, bireylerin zamanın nasıl da akıp geçtiğinin farkında dahi olmadan çılgınca alışveriş yapmasını sağlamaktır. Aynı şekilde, alışveriş merkezlerinin içerisi yoğun ışık demetleriyle sürekli aydınlatılmakta ve havanın kararıp kararmadığı fark dahi edilememektedir. Alışveriş merkezleri içerisindeki renkler ve müzikler de bireyleri özellikle tüketime yönlendirecek şekilde kurgulanmakta ve bireylerin hipnotize olmuşçasına tüketmesine zemin hazırlamaktadır. Burada hatırlatılması gereken husus ise tüm bunların rastlantısal olmadığı ve ince bir kurguya dayandığıdır.

doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda, özellikle, 20.yüzyılın başlarında geliştirilen üretim ve yönetim süreçleri1 ile yapısal ve kurumsal ilişkilerini sistematize eden kapitalizmin; modernleşme politikası gibi ideolojik türevleriyle de dünya genelinde etkinliğini artırdığı ve bireyin yaşamını anlamlandırmasında, anlamlandırdıklarını meşrulaştırmasında ve meşrulaştırdıklarına değerler yüklemesinde üretimin etkisini artırdığı ifade edilebilir.2 İlerleyen yıllar ise, tüketimin mikro ölçekte her bir bireye göre kurgulandığı ve onlara yeni bir kimlik ve aidiyet vaat ettiği imajlar dünyasına kapı aralamıştır. Artık tüketim bir ‘yaşam tarzı’, ‘varlık sebebi’ haline gelmiştir.

NEBEVÎ HAYAT

Medya Endüstrisi ve Tüketim Kültürü

36

Tüketim kültürünün odak noktasındaki tartışmalardan birçoğu tüketimin medya endüstrileri ile girmiş olduğu etkileşim çerçevesinde gelişmektedir. Pek çok düşünür medyayı, küresel anlamda yaygınlığı, iktidar ve sermaye sahipleri tarafından etkin ve amaca yönelik kullanımı (karı maksimize etmek, endoktrinasyon, manipülasyon vs.) ve etki gücü sebebiyle ‘kültür endüstrileri’3 olarak tanımlamıştır. Teknolojik gelişmelere paralel bir biçimde yeni boyutlar kazanan ve gelişen medya, tüketim kültürünün küreselleşmesine zemin hazırlamış, yerelliklerin gücünü azaltarak aynılaşmaya sebebiyet vermiştir. Böylelikle bazen bir film, bazen bir reklam, bazen de televizyon programlarıyla görüntüler ve öyküler biçiminde kurgulanan tüketim kültürüne ait öğeler hayatın kaçınılmaz unsurları haline gelmiştir. Çağdaş Tüketimin Sembolleri; Alışveriş Merkezleri ARALIK’13

Hiç şüphesiz ki, tüketim kültürü ve bu kültürün oluşturduğu yeni tüketim toplumunun bireyleri, kaçınılmaz bir tüketim kaosunun içine çekilmiştir. Baumann’ın4 ifadesiyle, Tüketme kapasitelerini artırmak için, tüketicilere hiçbir zaman soluklanma fırsatı tanınmamalıdır. Onların dur durak bilmeksizin uyanık ve teyakkuz halinde tutulmaları, daima yeni ayartmalara maruz bırakılmaları ve böylelikle asla yatışmayan bir heyecanlılık halinde ve de, aslında, sürekli bir kuşku ve memnuniyetsizlik halinde kalmaları gerekir. Alışveriş merkezleri de öyle düzenlenmiştir ki; İnsanlar sürekli etrafa bakarak, gözlerini sonsuz sayıda cazip maldan ayırmadan, ama hiçbirinin başında da fazla dikilmeden bir oraya bir buraya gidip gelirler; durup birbirleriyle iki çift laf etmelerine, birbirlerinin yüzüne bakmalarına, tezgâhta sergilenen nesneler dışında bir şey düşünmelerine, ölçüp biçmelerine ve tartışmalarına imkân yoktur. Çünkü Tüketici toplumu kültürü öğrenmeyle değil ekseriyetle unutma ile ilgilidir. Tatmin vaadi ve umudu, tatmin edileceği vaat edilen ihtiyaçtan önce gelir ve her zaman mevcut ihtiyaçtan daha yoğun ve çekici olacaktır. İlginç Bir Anektod: Alışveriş merkezlerine dikkatler bakıldığında görünür hiçbir yerde saat olmadığını fark edersiniz. Bunun en önemli sebebi ise, bireylerin zamanın nasıl da akıp geçtiğinin farkında dahi olmadan çılgınca alışveriş yapmasını sağlamaktır. Aynı şekilde, alışveriş merkezlerinin içerisi yoğun ışık demetleriyle sürekli aydınlatılmakta ve havanın kararıp kararmadığı fark dahi edilememektedir. Alışveriş merkezleri içerisindeki renkler5 ve müzikler de bireyleri özellikle


Tüketim Kültürünün Girift ve Çelişkili Doğası Postmodern dönemler olarak adlandırılan günümüzde tüketimin anlamına sosyolojik bir perspektifle yaklaşan Özbolat6 Tüketim kültürünün ne derece derin çelişkiler ihtiva ettiğini özlü bir biçimde izah etmiştir. Bu açıklamalardan hareketle tüketim kültürünün girift ve çelişkili doğası üzerine birtakım mülahazalarda bulunulabilir. Tüketim kültürünün en önemli çelişkilerinden bir tanesi bireyden tüketim sürecinde hem aktif hem de pasif olmasını istemesidir. Tüketici aktif olmalıdır çünkü durmaksızın üretilen ve çeşitli duygularla bağlantılandırılarak servis edilen ürünlerin bir an önce tüketilmesi, tüketimin hemen ardından yeni hazların oluşması istenir. Birey son modayı takip etmeli, elindekilerden sıkılmalı ve soluklanmaksızın yeni tüketim nesnelerine doğru yelken açmalıdır. Tüketici pasif olmalıdır. Çünkü önüne sunulan her şeyi elde etmesi için kendisine yapılan telkinleri sorgulamaksızın, tereddütsüzce kabul etmeli ve yönlendirilmeye açık olmalıdır. İtiraz etmemeli soru dahi sormamalıdır. Yeniliklere! ve özgürlüklere! açık olmalıdır. Tüketim kültürüne dair bir diğer önemli problem, karşısına çıkan birçok toplumsal olguyu reddetmeden izafileştirmesidir. Tüketim kültürü, içinde yaşanan yerel kültürü, toplumun ahlaki yapısını, geleneğini, dini değerlerini birer tüketim nesnesine dönüştürerek yeniden üretir. Bu durum, inanç ve değerlerin içinin boşaltılarak anlamsızlaştırılmasına sebebiyet vermekte ve muhtevadan arındırılmış bir din algısını pekiştirmektedir. Tüketim kültürünün bir diğer önemli çelişkisi de, insanları sürekli tüketmeye sevkederken bir türlü kendilerini iyi hissedememelerini sağlamasıdır. Örneğin, bir bireyin aylarca çalışıp almak için uğraştığı son model cep telefonu çok kısa bir süre içerisinde yeni çıkan bir diğer ürüne göre

eskimiş olarak kabul edilir. Bu durum bireyleri hem ellerinde olanla mutlu olamama durumuna getirirken hem de diğer ürünlere duyulan arzu ve iştiyaki sürekli canlı tutmaktadır. Böylece, kendisini hiçbir zaman iyi hissedemeyen her zaman bir güvensizlik ve eksiklik duygusuyla yaşayan bireyler meydana gelmektedir. Bireyler, daha fazla tüketmek için adım adım tükendiğinin farkında dahi değildir artık. Postmodern tüketim anlayışın bir diğer çelişkisi, tüketim sürecinin geçicilik üzerine kurulmasıdır. Tüketim sürecinden alınan haz, bedeni önceler. Postmodern dönemde bedensel arzuların tatmini ile hazzın ömrü anlıktır, haz geçicidir, zaten bu dönemde hazzın uzun ömürlü olması da istenmez. Tüketim toplumunun genel karakteristiği ile doyum arasındaki ortak nokta, hiçbir zaman sürekliliğe yer olmaması, anlık ve geçici olmasıdır. Aslında doyum yerine “doyumsuzluk” daha doğru ifade olabilir. Anlık doyum, anı yaşama ve yeni haz alanları bulmak için çabalar bitip tükenmez biçimde sürüp gider.7 Sonuç Günümüzde, sadece mal ve hizmetlerin değil, ilişki (evlilik, arkadaşlık, dostluk, kardeşlik), fikir, inanç ve değerlerinde tüketilmesi davranışlarda öylesine merkezi bir rol işgal etmekte ki modern zamanlarda yeni bir tüketim ahlakından (hatta bir tüketim dininden) bahsetmek mümkündür.8 Eğlence ve hizmetler endüstrisinin sarmaladığı serbest zamanlarda birey bir oyun konsolundan yönlendiriliyormuşçasına yeni hazların tatmini için çabalamakta ve bir simülasyon evreninde yok oluşa doğru sürüklenmektedir. Bundan böyle, iş yaşamında sabahtan akşama kadar tüketim çarklarına hizmet etmesi istenen bireyin boş zamanları da mutlak kontrol altına alınmalıdır. Hayatın her alanı tanzim edilmeli, medyalar aracılığıyla verilen direktifler şaşmaksızın yerine SAFER 1435

O’nun İzinde...

tüketime yönlendirecek şekilde kurgulanmakta ve bireylerin hipnotize olmuşçasına tüketmesine zemin hazırlamaktadır. Burada hatırlatılması gereken husus ise tüm bunların rastlantısal olmadığı ve ince bir kurguya dayandığıdır.

37


getirilmelidir. Yaratılışın hakikati unutulmalı, tüm sorumluluklar bir kenara bırakılmalıdır. Bu noktada tüketim artık bir ekonomik faaliyet olmaktan çıkmış ve hayatın her alanı için

bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, biz bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” (Bakara, 286)

kurallar vaz eden bir yaşam tarzı haline dönüşmüştür. Bu durumun en önemli sebebi ise, tüketimin yaşamı sürdürmek için bir ‘araç’ değil, ‘yaşamın amacı’ olarak algılanır hale gelmesidir. O halde tüketim, anlık doyumlara ulaşabilmek adına maddeyi (ve kendini) heba etmek değil, yaratılış amacına uygun bir hayatın devamı için maddeden yardım almak olmalıdır.9 Bu bağlamda, yüce Allah’ın "Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları bu ikisi arası dengeli bir harcamadır." (Furkan, 67) ayeti kerimesinde buyurduğu denge unsuru, yaşamımızın her anı için bir nizam sunmakla birlikte harcamalarımız için de mükemmel bir ölçü olarak karşımızda durmaktadır. Bu gün, içerisinde Müslüman bireylerin de bulunduğu toplumların en büyük problemlerinden bir tanesi de maalesef bu dengenin kaybedilmesidir. Ne acı ki, günümüz Müslümanları için "Yiyin için ve fakat israf etmeyin." (Araf, 31) gibi ayeti kerimeler nostaljik birer öğe olarak rafa kaldırılırken bizzat dini emirlerin kendisi dahi tüketim nesneleri haline getirilmiştir. Müslüman kadınların kimliği olan tesettür dahi modanın esiri olmuş ve artık Müslüman kadın için kamusal alanda var olmanın simgesi haline gelmiştir. ‘Anı yaşa’ sloganlarının ayyuka çıktığı, ölümün unutulup hafızalardan silindiği, değer ve inançların izafileştiği, yüreklerin ve beyinlerin iğdiş edildiği tüketim çağının Müslüman bireyleri olarak tüketimin küresel ayartısına esir olmadan,

NEBEVÎ HAYAT

tükenmeden var olabilmenin ve tüketmekten

38

------------------------------------------------------------1. Bu dönemde üretim özellikle Marksist teoride ‘Fordist Üretim’, yönetim ise ‘Taylorist Yönetim’ şeklinde adlandırılmıştır. Bu bağlamda Fordist yönetim; geçen yüzyıl boyunca en baskın olarak kullanılan üretim yöntemidir. 1920’li yılların başında uygulamaya konan yöntem, vasıfsız işçilerin bir üretim bandı oluşturduğu, kitle üretimi ve kitle tüketimi üzerine kurulu bir sistemdir. Her bir işçi üretim bandında çok küçük ve vasıfsız bir işle görevlendirilmiş olup, bütünün (yani üretilen ürünün) ne olduğu konusunda bilgisizdirler. Taylorist Yönetim ise; 1800’lerin sonunda, ABD’de, FrederiWinslow Taylor tarafından geliştirilmiş bir yönetim yaklaşımıdır. Taylor’a gore, işçi doğuştan günahkar ve aptaldı, içgüdüleri gereği işten kaytarma eğilimindeydi. Bu da ana hedef olan verimliliği ve karı olumsuz etkilemekteydi. O halde üretim sürecinde, işçinin tamamen pasifize edilmesi ve makinanın basit bir uzantısı haline indirgenmesi gerekiyordu. Tüm zihinsel faaliyet işçilerden koparılıp, yöneticilerde toplanmalıydı. Böylece hem vasıflı işçiye gerek kalmayacak hem de yönetim, emek süreci üzerinde tam kontrole sahip olacaktı. 2. Derya Tellan, Tüketim Kavramını Anlamlandırmak; Tarihi ve Sosyolojisi, Medya, Tüketim Kültürü ve Yaşam Tarzları adlı kitabın içerisinde, Yazarlar; Banu Dağtaş-Erdal Dağtaş, Ütopya Yayınları, Ankara, 2009 3. Detaylı bilgi için bkz.:Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi, Kültür Yönetimi, İletişim Yayınlarıi İstanbul, 2012 4. ZygmuntBaumann, Küreselleşme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010 5. Renklerin insan psikolojisi üzerinde bir takım etkilere sahip olduğu yapılan çeşitli araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu bağlamda, Örneğin: Kırmızı renk, hırs, ihtiras, elde etme vb. gibi duyguları harekete geçirme özelliğine sahiptir ve kan basıncının artmasına sebep olur. Birçok global yiyecek markasının (cocacola, mc donalds vs.) bu renklere sahip olması bu anlamda bir rastlantı değildir. Sarı renk dikkatleri üzerine toplar ve çabuk fark edilir. Taksilerin sarı renkte olmasının sebebi budur. Yeşil renk dinlendirici ve huzur vericidir. Doğanın da rengi olması sebebiyle etkileyicidir.

her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız

6. Detaylı bilgi için bkz. Dr. Abdullah Özbolat, Postmodern Perspektifte Tüketimin Toplumsal Anlamına Sosyolojik Bir Yaklaşım, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 17/1, 2012

olduğu kesin.

7. Özbolat, s. 126

ziyade inşa edebilmenin gayreti içerisinde olmaya

“Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz ARALIK’13

8. Hans Van Der Loo-Willem Van Reijen, Modernleşmenin Paradoksları, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, s. 153 9. Yrd. Doç. Dr. Huriye Martı, Tüketim, Eritmek İçin Değil Üretmek İçin, Diyanet Dergisi, Sayı 247


Ebubekir Eren

KİM BİR KAVME BENZERSE ONLARDANDIR “Mağlupların galipleri taklit etme psikojisi, onların yaşadıklarını anlatır.” Kendi öz, manevi değerlerini yitirerek başkalarını taklit etmek ve şahsiyetsizlik, fertler ve toplumlar için en büyük manevi sefalet ve alçalıştır. Manevi sefalete mahkûm olmuş milletleri bu bataklığın çukurundan çıkarmaya imkân yoktur. Bir Müslüman hiçbir zaman kendi dininden başka bir dinin âyinini taklit edemez. (İbn-Haldun)

kendi varlığını muhafaza etmesini emredip, taklitçilikle aşağılık mertebesine düşmelerini menet-

Ebû Saîd (Allah ondan razı olsun) rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

miştir. Fakat bütün bunlara rağmen bu hastalık

“Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna

yüz göstermiştir. Zaten Peygamber (sallallahu

karışı karışına, arşını arşınına tıpa tıp muhakkak

aleyhi ve sellem) kendi ümmetinin şirkten, kâfir-

uyacaksınız. Onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara

likten başka, eski ümmetleri örf-adet, fitne-fesat ve isyan gibi bütün kötü yollarda takip edeceklerini bir mucize olarak haber vermiştir.

tabi olacaksınız.” Ebû Saîd diyor ki: SAFER 1435

O’nun İzinde...

B

u açık hakikatten dolayı Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetinin

39


“Ey imân edenler! Yahudileri de Hıristiyanları da veliler edinmeyin. Onların bir kısmı bir kısmının velileridir. Sizden her kim onları veli edinirse muhakkak o da onlardandır. Muhakkak ki Allah zalim bir toplumu hidâyete erdirmez.” (Maide, 51)

Ya Rasûlullah! Bu ümmetler Yahudilerle Hıristiyanlar mı?” diye sorduk. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Onlardan başka kim olacak!” buyurdu..(1) İsterseniz o kâfirlerin, Hıristiyanların batıl bir yolda olduklarını Allahu Teâlâ’nın pak âyetleriyle açıklayalım. Daha sonra onlara benzemenin, onlar gibi yaşamanın ne derece tehlikeli bir yol olduğunu izah edelim inşallah. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor ;

‫ْت أ َ ْهوَاءهُم بَ ْع َد‬ ُ ‫َو َك َذلِ َك أَن َز ْلنَا ُه‬ َ ‫ح ْكماً َع َربِيّاً َولَ ِئ ِن اتَّ َبع‬ َ ‫مَا ج‬ ِ ّ َ‫َاءك ِمنَ ا ْل ِع ْل ِم مَا لَ َك ِمن‬ ‫الل ِمن َولِ ٍّي َوالَ وَاق‬ “Böylece biz onu (Kur’ân’ı) Arapça bir

meyin, katılmayın bunu onaylamayın.” Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

‫صارَى أ َ ْولِيَاء‬ َ ‫يَا أ َ ّيُهَا ا ّلَ ِذينَ آ َمنُو ْا الَ تَتَّ ِخ ُذو ْا ا ْل َيهُو َد وَال َّن‬ ‫الل‬ َ ّ ‫ْض َومَن يَتَ َو ّلَهُم ِّمنـ ُك ْم َف ِإ ّنَهُ ِم ْن ُه ْم ِإ َّن‬ ٍ ‫بَعْضُ ُه ْم أ َ ْولِيَاء بَع‬ َ‫الَ يَه ِْدي ا ْل َق ْو َم ال ّظَالِ ِمين‬ “Ey imân edenler! Yahudileri de Hıristiyanları da veliler edinmeyin. Onların bir kısmı bir kısmının velileridir. Sizden her kim onları veli edinirse muhakkak o da onlardandır. Muhakkak ki Allah zalim bir toplumu hidâyete erdirmez.” (Maide, 51) İbn Ebi Hatim şu olayı rivâyet etti: “Ömer, Ebû Musa el-Eş’ari’ye başında bulun-

sonra eğer onların heva ve heveslerine uyarsan,

duğu vilâyetin gelir giderini bir deri üzerine

Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne

yazarak göndermesini emretmişti. Ebû Musa

İbn Teymiyye Allah ondan razı olsun şöyle der: “Bu âyet onlara topyekûn muhalefetin meşruluğuna delalet eder."(2) Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

‫َوالَ تَ ْر َكنُو ْا ِإلَى ا ّلَ ِذينَ َظلَمُو ْا َفتَمَ َّس ُك ُم ال َّنا ُر َومَا لَ ُكم ِّمن‬ ِ ّ ‫ُون‬ ‫ُنص ُرو َن‬ َ ‫الل مِنْ أ َ ْولِيَاء ث ُ َّم الَ ت‬ ِ ‫د‬ NEBEVÎ HAYAT

sakındırmaktadır. Onların zulümlerine meylet-

hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden

de bir koruyucu.” (Rad, 37)

40

“Bu âyet bütün zalimlere meyletmekten

“Bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hud, 113)

el-Eş’ari’nin de Hıristiyan bir kâtibi vardı. Ebû Musa hemen halifenin istediğini yerine getirdi ve bilançoyu halifeye sundu. Ömer bilançoyu görünce hayret ederek: “Bu kâtip ne kadar da dikkatli! Sen Şam’dan gelen nameyi mescitte okur musun?” deyince, Ebû Musa el-Eş’ari:

“Mescitte okuyamaz,

dedi. Ömer: “Cünüp mü yoksa? diye sorunca, Ebû Musa: Hayır, fakat o Hristiyandır, dedi. Ömer valisinden aldığı bu cevap üzerine onu azarladı. Bacaklarına vurdu, sonra çıkarın şunu dedi. Sonra şu âyeti kerimeyi okudu: “Ey imân edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” İbn Ebi Hatim daha sonra Abdullah b. Utbe’nin şu sözünü rivâyet etti: “Sizden biriniz fark etmek-

Büyük âlim Abdurrahman es-Sadi şöyle der: ARALIK’13

sizin Yahudi ve Hıristiyan olmaktan sakınsın.”


Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

ً‫وَا ّلَ ِذينَ َل يَشْ َه ُدو َن ال ّ ُزو َر َو ِإ َذا َم ّ ُروا بِاللَّ ْغ ِو َم ّ ُروا ِك َراما‬ “Onlar yalan yere şahitlikte yapmazlar. Boş sözlerle karşılaştıkları zaman ağır başlılıkla orayı terk ederler.” (Furkan, 72) Müfessirlerin birçoğu ve selef âlimleri “zur”dan maksadın müşriklerin bayramları olduğunu belirtmişler. Bu konuda Nebî’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) söylemiş olduğu hadisler ise şunlardır: Peygamber Efendimiz (sallalahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudilere de Hıristiyanlara da benzemeyin.”(3) Büyük âlim Muhammed b. Abdurrauf el-Münavi bu hadisin şerhinde şöyle der: “Yani dış görünüşte, onlar gibi giyinmesi, onlar gibi davranması, onların ahlâkıyla ahlâklanması, onların yolundan gitmesi, giyim kuşamında ve bazı fiillerinde onların yolunu tutmasıdır.”(4) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Kim bizden başkasının sünnetiyle amel ederse bizden değildir.”(5) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Müslümanın iki bayramı vardır. Bunlar Kurban bayramı ve Ramazan bayramıdır.(6)

Son olarak bu önemli konuyu bitirmeden önce öneminden dolayı şunu da ifade edelim. Maalesef herkesin yaşamış olduğu ortamda, halk arasında, yılbaşı günlerini tebrik etme alışkanlığının yaygınlaştığına şahit olduğu bir gerçek. Kendini İslâm davasına adayan gençlerin bu önemli mevzuda, bu önemli meseleyi bilmesi gerekir. Acaba insanlar bu günleri tebrik edebilirler mi? Şüphesiz ki bu geceleri kutlamak caiz değildir. İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) şöyle diyor:

“Kâfirleri onların kendi sembolleri münasebetiyle tebrik etmek ittifakla haramdır.(8) Gün Allah’ın dinine dönme, dini yaşama günüdür. Senin bir Müslüman olduğunu unutmama günüdür. Gün onların dinlerine ait olan şeyleri terk etmen gerektiğini bilme günüdür. Gelinde şu ibretlik olaydan kendimize dersler çıkarmaya çalışalım. İnsanın rabbini unutması ne kadar da kötü!

َ ُ َ ‫يَا أ َ ّيُهَا ْال ِ ْنـ‬ ْ َ ‫يم ا ّلَـ ِـذي َخلَ َق َك‬ ِ ‫ـســان مَا َغ ـ َّرك ِب َر ِبّك ال َك ِر‬ َ ‫َف َس َّو‬ ‫اك َف َع َدلَ َك ِفي أ َ ِّي صُ و َر ٍة َّما َشاء َر َّكب ََك‬ “Ey insan! İhsanı bol rabbine karşı seni aldatan nedir? O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, ölçülü bir biçim verdi. Seni istediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.” (İnfitar, 6-8)

İmam Zehebi (rahimehullah); “Bu hadis her milletin kendisine ait bir bayramı olduğunu ifade eder.” demiştir.

“Şüphesiz ki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı ve şöyle derdi: “Bunlar müşriklerin bayramlarıdır. Ben onlara muhalefet etmek istiyorum.”(7)

O’nun İzinde...

Ümmü Seleme (Allah ondan razı olsun) şöyle dediği rivâyet edildi: ------------------------------------------(1) Buhârî, Enbiya, 48, İtisam, 14; Müslim, İlim, 6. (2) İbn Teymiyye, Sırat-ı Müstakim. (3) Tirmizî. (4) Feydu’l-Kadir Şerhu Camiu’s-Sağir. (5);Camiu’s-Sağir. (6) Ebû Dâvûd. (7) Ahmed bin Hanbel. (8) Ahkam’u Ehli’z-Zimme SAFER 1435

41


Muhammed Emin

KADINLARIN Hafife Aldığı Günahlar

ٓ َ ِ‫َاج َك َوبَنَاتِ َك َون‬ ِ‫ساء‬ ِ ‫يَٓا َا ّيُهَا ال َّن ِب ّ ُي قُ ْل ِلَ ْزو‬

‫ا ْل ُم ْؤ ِم ۪نينَ ي ُ ْد ۪نينَ َعلَ ْي ِه َّن ِمنْ ج ََل ۪بي ِب ِه َّ ۜن ٰذلِ َك َا ْد ٰنٓى َا ْن‬ ً‫الل َغ ُفوراً ر َ۪حيما‬ ُ ّٰ ‫يُ ْع َر ْفنَ َف َل يُ ْؤ َذيْنَ ۜ َو َكا َن‬

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınıp ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab, 59) Çağdaşlığın Avrupalılaşmanın sözde mede-

ve Allah’ın rahmet nazarıyla kendisine bakma-

nileşmenin ve modanın çılgınca baş gösterdiği,

ması anlamına gelen lanet, çok ağır ve korkunç

güzel bir numuneymiş gibi gösterildiği ve refe-

bir tehdittir.

rans alındığı asrımızda, toplumumuzun yaşam anlayışı alt üst olmuştur. Hayatımızın bütün alanını etkisi altına alan bu uğursuz anlayış/ manevi zelzele maalesef kadının giyim ve kuşa-

Genelde Müslümanların özelde ise Müslüman kadınların hassasiyet göstermesi ve dikkat etmesi gereken bazı mahzurlu ve haram hasletler vardır:

• Kaş aldırma

mından tutunda nasıl süsleneceğine kadar hayatın

• Koku sürünüp dışarı çıkma

her alanında hissedilir hale gelmiştir. Allah’a ve

• Saçı hörgüç (topuz) yapma

ahiret gününe iman eden Müslümanların Allah’ın

• Dar ve ince giyinme

NEBEVÎ HAYAT

ve O’nun Rasulünün emir ve yasaklarına uyma-

42

• Saçı siyaha boyama

ları giyim-kuşam ve diğer işlerinde de Allah ve Peygamberinin memnun kalacağı şekilde düzenlemeleri gerekmektedir. Bir kısım günahlar vardır

1- Allah’ın ve Rasulünün lanetine uğramak

ki kişi onları yaptığında Allah ve Rasulünün

istemeyen Müslüman kadınlar kendilerine fetva

lanetine ve gazabına uğraması kaçınılmaz olur.

bularak kaşlarını almamaları ya da inceltmeme-

Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden kovulma

leri:

ARALIK’13


İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den nakledildiğine göre kendisi, “Dövme yapan, yaptıran, yüzünün

tüylerini yolan (kaşlarını aldıran), güzel görünsün diye dişlerini seyrekleştiren, Allah’ın yarattığını bozan kadınlara Allah lânet etsin” demişti. Bir kadının İbni Mes’ûd’u aşırı gitmekle suçlaması üzerine

— Güzel koku süründün değil mi? diye sordu. Kadın: — Evet, diye cevap verdi. Ebu Hureyre: — Geri dön ve yıkan. Çünkü ben, Resul-i Ekrem’den

şöyle

buyurduğunu

duydum:

bu defa; “Peygamberin lânet ettiği kimseye niçin

“Süründüğü koku etrafa yayılırken mescide

lânet etmeyecek mişim? Peygamberi izlemek

namaz kılmak için giden kadının namazı,

Allah’ın kitabında emredilmiştir. Allah Teâlâ;

tekrar evine dönüp yıkanmadıkça kabul olmaz”

“Peygamber size ne verirse onu alın, sizi nehyet-

dedi(3) (Konu ile ilgili âlimler şöyle demiştir:

tiğinden de uzak durun!” (Haşr: 59/7) buyurdu,

Hadiste geçtiği üzere kadının gusletmesi gerek-

demiştir.

mese de üzerindeki kokuyu gidermesi gerekmek-

(1)

tedir.) 2- Allah’a ve Rasulüne iman eden müslüman kadınların şiddetle sakınması gereken

3- Allah’a ve ahiret gününe iman eden

hususlardan biriside çeşit çeşit kokular sürerek

mü’min kadınların güzel görünmek gayesiyle

dışarı çıkmaları ve çarşı-pazarlarda dolaşmala-

ya da farklılaşmak amacıyla saçları deve hör-

rıdır:

gücü gibi (topuz) yapmamaları ve yine insanları

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur-

tahrik edercesine dar, sıkma ve incecik elbiseler giymemeleri imanlarının işaretidir:

muştur: “Bir kadın koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet

duyurmak için bir topluluğun yanından geçerse, ona

edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve

bakana da, kendisine de zina günahı [göz zinası] yüklenir.(2) “Kadının biri Ebu Hüreyre’nin yanından geçerken, (süründüğü) güzel kokusu etrafa yayıldı. Ebu Hüreyre kadına: — Ey Cebbar’ın cariyesi nereye gidiyorsun? diye sordu. Kadın:

“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne (topuz yapma) benzeyen kadınlardır. İşte

— Camiye gidiyorum, diye cevap verince, Ebu Hureyre:

sellem şöyle buyurdu:

bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.”(4)

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: sanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne (topuz yapma) benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar."

SAFER 1435

O’nun İzinde...

"Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla in-

43


"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınıp ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." Burada yüce mevla mü'min kadınların dış örtülerini üzerine almalarını ve tanınmamaları için bu şeklin daha uygun olduğunu söylüyor. Müslüman kadınların hicab, çarşaf, tesettürleri ne kadar sade, geniş ve gösterişten uzak olursa o kadar iyi ve fitneden o kadar emin olurlar. Örtü, çarşaf, tesettür gibi sade ve gösterişten uzak olması gereken giysilerin her ay veya her yıl modasının çıkması ve Müslüman kadınlarında bu modanın peşinden delice koşmaları musibet, çöküntü ve tahribat olarak yeterlidir.

4- Kendisine her türlü nimeti bahşeden onu en güzel biçimde yaratan Allah’a teslimiyetin gereği olarak müslüman kadın saçını siyah renge boyamaması gerekir. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi: Mekke’nin fethedildiği gün Ebû Bekir es–Sıddîk’in babası Ebû Kuhâfe’yi, saçı sakalı

olursa o kadar iyi ve fitneden de bir o kadar emin olurlar. Örtü, çarşaf, tesettür gibi sade ve gösterişten uzak olması gereken giysilerin her ay veya her yıl modasının çıkması ve Müslüman kadınlarında bu modanın peşinden delice koşmaları musibet, çöküntü ve tahribat olarak yeterlidir.

bembeyaz olmuş bir halde Hz. Peygamber’in

Ey İlahi! Bozulan şu düzende ayakta kalmak

huzuruna getirdiler. Bunun üzerine Resûlullah

için iman nasip eyle! Dünya’nın süslerine, zevkle-

sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

rine karşı bizlere sabır ihsan eyle! Bozulan toplu-

– “Bunları boyamak suretiyle değiştirin fakat siyaha boyamayın!”(5) Allah celle celeluhu Ahzab 59. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve

mumuzun mihenk taşı olan Müslüman kadınları sen doğru yola eriştir ya Rabbi! “Duamızın sonu âlemlerin Rabbine hamd olsun” diyen cennet ehlinden kıl bizleri! Allahumme Amin

müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınıp ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır,

NEBEVÎ HAYAT

esirgeyendir.”

44

Burada yüce mevla mü’min kadınların dış örtülerini üzerine almalarını ve tanınmamaları için bu şeklin daha uygun olduğunu söylüyor. Müslüman kadınların hicab, çarşaf, tesettürleri ne kadar sade, geniş ve gösterişten uzak ARALIK’13

------------------------------------------------------------------1. Buhârî, Tefsîru sûre (59), 4; Libâs 82, 84, 85, 87; Müslim, Libâs 120. 2. Nesai 3. İbn Huzeyme. 4. Müslim, Cennet 52 5. Müslim, Libâs 79. Ebû Dâvûd, Tereccül 18; Nesâî, Zînet 15; İbni Mâce, Libâs 33.


Yusuf Yılmaz

NEBEVİ AİLE

EN HAYIRLI DİNAR Sevban radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; “En faziletli dinar, kişinin ailesi için infak ettiği, sonra kişinin atını cihad için hazırlaması uğruna harcadığı, sonra kişinin Allah yolunda dostları için sarfettiği dinardır.”

S

ahabeler her fırsatta Rasulullah sallallahu

olan mümin, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden

aleyhi ve sellem’e soru sorarlardı. Ya

uzak durur kabilince hem kendisi hem de kıya-

Rasulallah! “En faziletli amel hangisidir; Allah en

mete kadar gelecek İslam evlatları için en mühim

çok kimleri sever; Allah nelerden hoşlanmaz…”

meseleleri sormuşlar.

gibi sorularına Hidayet kandilinden cevaplar

Evet, hadis en hayırlı sadakanın adresini

almak isterlerdi. Bu hadiste de sanki biri Allah

bize sunmaktadır. İnfak yapmayı sadece evinin

Rasulüne en faziletli dinarı sormuşta Sevgili

dışında olacağını zannedenlerin aksine, en başa

Peygamberimiz bu üç yere işaret etmiş. Sahabe

evinin içindekileri koymuştur Allah Rasulü.

sorar… Kendisini Allah’a yaklaştıracak her

Anne-babası, eşi ve çocukları adına yaptığı her

hususu öğrenmek için sorar. Yapmayacağı değil;

bir harcamayı cihad gibi İslam’ın zirvesi olan bir

yapacağı işleri sorar. Hele ki Allah ile yakin

amele yapılan harcamayla beraber zikretmiş.

kurmuş, Allah’ın nelerden hoşlanıp nelere buğz

Allah, hanımlarımızın ve çocuklarımızın

ettiğini en iyi bilen Zât yanlarında olunca, senin

bakımını boyunlarımıza bir sorumluluk olarak

adına da benim adıma da sormuş sahabe. Hayırlı

asmıştır. Onların yiyecek ve içecekleri, barınma SAFER 1435

O’nun İzinde...

(Müslim; Kitabu’z Zekat)

45


Sahabe sorar… Kendisini Allah’a yaklaştıracak her hususu öğrenmek için sorar. Yapmayacağı değil; yapacağı işleri sorar. Hele ki Allah ile yakin kurmuş, Allah’ın nelerden hoşlanıp nelere buğz ettiğini en iyi bilen Zât yanlarında olunca, senin adına da benim adıma da sormuş sahabe. Hayırlı olan mümin, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden uzak durur kabilince hem kendisi hem de kıyamete kadar gelecek İslam evlatları için en mühim meseleleri sormuşlar.

ve sağlık ihtiyaçları… Bu saydıklarım, istisnalar

500 tl. sadaka yapmış gibi yazılmaktadır. Hem de

hariç, ev reislerine her zaman ağır gelmiş sorum-

en hayırlı olanından.

luluklardır. Evli olanların bekâr olanlara, “Bekâr kalmak en iyisi; ev geçindirme diye bir derdin yok; nerde sabah orda akşam; yok çocuk bezi yok çocuk maması yok Pazar-market alışverişi…”; “işte efendim sen bundan dolayı evlenme” gibi serzenişleriyle aklı sıra öğüt vermekteler karşılarındakine. Gelin böyle diyenler için hadisimiz eksenli şöyle bir misallendirmeye gidelim ve onların gönüllerine su serpelim;

ranın derdinde. Bunun yanına elektrik ve su faturasını koyduğumuzda yük biraz daha artıyor. Fatura giderlerine de ayda 300 tl. ödeme yaptığında bu da amel defterine 300 tl. sadaka ecri olarak geçiyor. Hem de en hayırlı olanından. İşte kardeşim, sana her ay ödemesi ızdırap gibi gelen her bir harcama, aslında ahiretine

luğuyla evinize girmeden mahalle marketinden

yaptığın bir yatırımdır. Unutma ki senin harcama

alış-veriş yapıyorsunuz. O gün için sizin canınız

yaptığın her bir aile bireyinin rızkını Allah senin

ne çekiyorsa o sebzeleri ve meyveleri alıyorsunuz.

üzerinden göndermektedir.

yapmasını istiyorsunuz. Masaya konan içeceğe varıncaya kadar herşey, sizin nefsinizi hoş edecek şeylerle donatılmış. Siz, size özel bu menüyü afiyetle yerken hanımınız ve çocuklarınızda bundan istifade ediyor ve onların boğazından

NEBEVÎ HAYAT

düşerken kimi de doğalgaza gelecek olan fatu-

İşten çıktınız. Maaşınızı almanızın mutlu-

Hanımınızdan da en çok sevdiğiniz yemeği

46

Kış bastırıyor kimi odun ve kömür derdine

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır.” (Hucurat; 6)

geçen her bir lokmaya her bir yuduma Rahman

“Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşı-

olan Allah bir sadaka ecri yazıyor. Hem de en

mıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O,

hayırlı olanından. (Subhanallah)

her şeyi işitir ve bilir.” (Ankebut; 60)

Ay sonu geldi ve kira sizin için yaptığınız en

Bunun yanında bir sadaka yolunu daha öğre-

lüzumsuz harcama olarak gözüküyor. Halbuki

tiyor Allah Rasulü. Hem de hiçbir maddi harcama

hem aile fertlerinin hem de sizin namuslarınız

yapmadan, üzerine ağır bir yük koymadan. Dinle-

orada saklanmaktadır. Kışın soğundan, yazın

yelim;

kavurucu sıcağından, sokakta kalmanın vereceği korku ve endişeden yine bu çatı korumaktadır. Bu evin içinde dinlenip bu evin içinde sevdiklerini misafir edersin. İşte ailenin ve senin barınman için bu eve ödediğin 500 tl. kira parası, amel defterine ARALIK’13

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Güzel söz sadakadır.” (Buhârî, Edeb 34)


Câbir b. Abdullah radıyallahu anh’den rivâyet

görüp helal yoldan rızkımızı temin için çalışmaya

edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve

bir ibadet şevkiyle devam ederken şu ayetleri de

sellem şöyle buyurdu:

gönlümüze nakşedip hayatımıza klavuz edine-

“Her yapılan iyilik sadaka sevâbı kazandırır. Kardeşini güler yüzle karşılamak bir iyilik olduğu gibi

ceğiz; “(Bu

kandil)

birtakım

evlerdedir

ki,

kendi kabından ihtiyacı olan bir şeyi kardeşinin kabına

Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde

boşaltmakta bir iyilik olup sadaka sevâbı kazandırır.”

isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah

Gün içinde o kadar çok insana tebessüm edip tatlı sözler söyleriz ki maalesef evimize bu sadakayı taşıyamayız. Kapıyı açan eşimize candan bir selam vermek, güzel söz söyleyip onure etmek, evin neşe kaynakları olan çocuklarımıza tebessüm yüklü bir yüzü yansıtmak o kadar ağır gelir ki

akşam O’nu (öyle kimseler) tesbih eder ki; Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur; 36-37)

bize…Halbuki tatlı söz ve güler yüz gösterilerek

Ayette ifade edilen bahtiyarlar, geçim derdini

üzerlerinden sadaka ecri kazanılmayı en fazla

bahane edip Allah yolunda davet çalışması yapıp

hak edenler yine aile bireylerimizdir. Peki sadece erkeğin eşine veya çocuklarına güzel bir söz ve tatlı bir tebessüm etmesi mi?… Tabi ki hayır. Evin hanımının kocasına tebessüm ederek kapıyı açması, kocası kapıdan girene kadar hanımının onu kapıda beklemesi, eşinin selamına içinden gelerek karşılık vermesi ve en güzel sözlerle eşini taltif etmesi, gün içinde yoğun bir enerji harcayan kocaya ilaç etkisi gösterecektir. İşte yapılması son derece kolay olan böyle bir amel aynı zamanda ev içindeki birlik ve beraberliği de pekiştirecektir. Şimdi sen ve ben, bize Allah’ın bir emaneti olarak verilen ailemize, israfa kaçmamak şartıyla yaptığımız harcamaları en hayırlı harcama olarak

cihad etmekten vazgeçmedikleri gibi bu yolda yapılacak her harcamanın en hayırlı dinarlar arasında yer aldığını bilirler. Yine onlar en faydalı zamanlarını bu dinin yücelmesi için sarfederlerken, ellerine geçen maddiyatından da en fazlasını bu uğurda harcarlar. Onlar Allah’ın vadettiği firdevs cennetlerine öyle programlanmışlar ki her türlü rahatı ve konforu oraya yatırım yaparak ertelemektedirler. “Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (Nur; 38) Selam ve dua ile.

Gün içinde o kadar çok insana tebessüm edip tatlı sözler söyleriz ki maalesef evimize bu sadakayı taşıyamayız. Kapıyı açan eşimize candan bir selam vermek, güzel söz söyleyip onure etmek, evin neşe kaynakları olan çocuklarımıza tebessüm yüklü bir yüzü yansıtmak o kadar ağır gelir ki bize…Halbuki tatlı söz ve güler yüz gösterilerek üzerlerinden sadaka ecri kazanılmayı en fazla hak edenler yine aile bireylerimizdir. Peki sadece erkeğin eşine veya çocuklarına güzel casının kapıdan girene kadar hanımının onu kapıda beklemesi, eşinin selamına içinden gelerek karşılık vermesi ve en güzel sözlerle eşini taltif etmesi, gün içinde yoğun bir enerji harcayan kocaya ilaç etkisi gösterecektir. İşte yapılması son derece kolay olan böyle bir amel aynı zamanda ev içindeki birlik ve beraberliği de pekiştirecektir.

SAFER 1435

O’nun İzinde...

bir söz ve tatlı bir tebessüm etmesi mi?… Tabi ki hayır. Evin hanımının kocasına tebessüm ederek kapıyı açması, ko-

47


Mustafa Tatlı

ÜMMET TUTKUNU BİR ŞAİR:

MEHMED AKİF ERSOY ( 1873-1936)

“İmandır O cevher ki ilâhi ne büyüktür... İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!” “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” “İnmemiştir hele Kur’an, bunu layıkıyla bilin Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için” “Nedense, vahdet-i İslamı tarumar edeli, Büyük tanındı, mukaddes bilindi zulmün eli!” “Gökten inmez bir de hiçbir şey... Bütün yerden taşar; Kendi ahlakıyla bir millet ölür yahut yaşar:’ “Beyinler ürperir, ya Rab, ne korkunç inkılâp olmuş: Ne din kalmış, ne iman, din harap iman türap olmuş!” “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol... Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. “Bela mı kaldı ki dünya evinde görmediğim? Bırak şu yaşları, hiç yoksa görmeden gideyim!”

Ş

NEBEVÎ HAYAT

evvval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te doğdu. Babası küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’tan İstanbul’a gelmiş Fatih medresesi müderrislerinden Tahir Efendi, annesi aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşen bir aileden Emine Şerife Hanım’dır. İlköğrenimi “hem hocam hem babamdır, ne biliyorsam ondan öğrendim” diyerek tanıttığı babasından öğrenmiştir. Akif eğitimde sırasıyla; mahalle mektebi, ibtidai mektebi, Fatih Rüşdiyesini tamamlamıştır. Daha sonra Mülkiye Mektebine yazılan Akif’in babasının vefat etmesiyle daha kısa yoldan meslek sahibi olarak hayata atılmak için o sırada yeni açılmış Mülkiye Baytar Mektebine geçti. Birçok zorluğa rağmen okulunu birincilikle bitirdi. Mektep yıllarında sporla, bilhassa güreşle meşgul

48

ARALIK’13


Mehmed Akif bu tarihten sonra milli kurtuluş hareketine fiilen katılıyordu. Zaten gönlü Anadolu'da idi ve İstanbul'da kaldıkça, yalnız yazmakla bu işin halledileceğine inanmıyordu. Ekim 1920'de Üsküdar - Alemdağı yoluyla Karadeniz kıyısına ulaştı. Oradan İnebolu'ya vardı. 19 Ekim'de Kastamonu'da Nasrullah Camii kürsüsünden meşhur vaazını verdi. Bu vaazda Devlet-i Aliyye'nin son düştüğü durum izah ediliyor, Sevr'i kabul etmenin devleti sona erdirmek demek olduğu, tek çarenin medeniyet maskesiyle gelen batı sömürgeciliğinin karşısına imanla, silahla dikilmek olduğu hissi, mantıki ve heyecanlı bir üslupla, yer yer şiirlerle anlatılıyordu. Bu konuşma, o sırada Ankara'da basılmakta olan Sebilurreşad dergisinde çıkıyor, memleketin her tarafına süratle yayılıyor, ordu kumandanlarınca ayrı risale olarak bastırılıp askere ve halka dağıtılıyor, minberlerde ve kürsülerde tekrar tekrar okunuyordu. İstiklal mücadelelerinde halkın ve askerin büyük bir şevkle bir birlik ruhu teşkil etmesinde, Mehmed Akif'in gerek bu önemli vaazının gerekse bundan sonraki vaazlarının ve yazılarının önemli rolü vardır.

Mehmed Akif, Balkan savaşları sırasında halkı uyandırmak ve aydınlatmak için bazı cemiyetlerde faaliyetlerde bulundu. Savaşın sonunda memleketin içine düştüğü vahim durum karşısında umutsuzluğa düşmemek ve birlikten ayrılmamak gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebilurreşad olarak değişen dergisinde vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri’ndeki şiirleri yazmıştır. Haksızlıklara tahammül edemeyen şair, müdürünün haksız yere vazifesinden alınması üzerine memuriyetten istifa etti(1913). İttihat ve Terakki üyesi olan Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü kavmiyetçi düşüncelere ve aynı topluluğa üye olan yazar ve aydınların din karşıtı yayınlarına karşı çıkmasının hükümet tarafından tasvip edilmediğinin bildirilmesi üzerine Darulfünun’daki görevinden de ayrılmak zorunda kalmıştır. Çıkarmakta olduğu Sebilurreşad da aynı sebeplerden birkaç kere kapatılmıştır.

1914-1918 yılları arasında farklı sebeplerden birçok ülkeyi ziyaret etmiştir. Bu ülkelerin başında gelen Medine’ye iki aylık bir seyahate çıkmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın verdiği görevle Berlin’e gitmiştir. Aynı teşkilatın verdiği görevle Riyad’da faaliyetlerde bulunmuştur. Daha sonra bu süre içerisinde Lübnan’da bulunmuştur. Bu seyahatler esnasında şiire olan ilgisi devam etmiş ve çeşitli eserler kaleme almıştır. Dönüşünde Şeyhulislamlığa bağlı dini-akademik bir kuruluş olan Daru’l-Hikmeti’l-İslamiyye’nin başkâtipliğini yapmıştır.(1) Bu görevleri 16 Mayıs 1920’ye kadar devam etti. Bu tarihte Balıkesir’e gidişi, milli kurtuluş hareketlerini yapanlarla teması ve Zaganos Paşa Camii’nde verdiği vaazlardan kuşku duyan Meşihat Dairesi’nin, Akif’i bu sebeplerden azlettiği söylenir. Mehmed Akif bu tarihten sonra milli kurtuluş hareketine fiilen katılıyordu. Zaten gönlü Anadolu’da idi ve İstanbul’da kaldıkça, yalnız yazmakla bu işin halledileceğine inanmıyordu. Ekim 1920’de Üsküdar - Alemdağı yoluyla Karadeniz kıyısına ulaştı. Oradan İnebolu'ya vardı. 19 Ekim'de Kastamonu'da Nasrullah Camii kürsüsünden meşhur vaazını verdi. Bu vaazda Devlet-i Aliyye’nin son düştüğü durum izah ediliyor, Sevr’i kabul etmenin devleti sona erdirmek demek olduğu, tek çarenin medeniyet maskesiyle gelen batı sömürgeciliğinin karşısına imanla, silahla dikilmek olduğu hissi, mantıki ve heyecanlı bir üslupla, yer yer şiirlerle anlatılıyordu. Bu konuşma, o sırada Ankara’da basılmakta olan Sebilurreşad dergisinde çıkıyor, SAFER 1435

O’nun İzinde...

oldu ve son iki senede şiire olan ilgisini arttırdı. Mezun olduktan sonra Ziraati Nezareti Umur-i Bayteriyye müfettiş yardımcılığıyla memuriyet hayatına başladı. Görevi ve halkın dertleriyle ilgilenme isteğinden dolayı Anadolu’nun birçok şehrini ve Şam diyarını dolaştı. İstanbul’da bulunduğu yıllarda çeşitli mekteplerde hocalık yaptı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra devrin ilim ve fikir hayatında önemli bir yeri olan, hemen hemen tüm şiir ve yazıların çıkacağı Sırat-ı Müstakim dergisini başyazarlık yaparak yayınlamaya başladı(1908).

49


NEBEVÎ HAYAT

50

memleketin her tarafına süratle yayılıyor, ordu kumandanlarınca ayrı risale olarak bastırılıp askere ve halka dağıtılıyor, minberlerde ve kürsülerde tekrar tekrar okunuyordu. İstiklal mücadelelerinde halkın ve askerin büyük bir şevkle bir birlik ruhu teşkil etmesinde, Mehmed Akif’in gerek bu önemli vaazının gerekse bundan sonraki vaazlarının ve yazılarının önemli rolü vardır. Ankara’ya geldiğinde Konya isyanı patlak vermişti, isyanın bastırılması için giden askeri birliklerle beraber Konya’ya varan Meclis heyeti içinde Mehmed Akif de vardı. Orada da, halkın sükûneti teminde ve isyancılara katılmamasında ARALIK’13

olumlu çalışmalarda bulundu. 25 Aralık 1920’de Ankara’ya dönüp, Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi çalışmalarına katıldı. Bu arada zaman zaman yine Kastamonu'nun kazalarına gidiyor ve vaazlar veriyordu. Bu yılın sonunda Maarif Vekâleti’nin açtığı milli marş metninin yazılması müsabakasında istenildiği gibi bir şiir bulamayınca, müsabaka suresi uzatıldı ve Maarif Vekili Hamdullah Subhi, özel bir yazı ile Akif’in katılması ricasında bulundu. Mehmed Akif’in İstiklal Marşı, bütün katılanlar arasında oybirliği ile birinci seçildi ve 12 Mart 1921’de Büyük Millet Meclisi’ne milli marş metni olarak kabul edildi. Mehmed Akif, Birinci Büyük Millet Meclisi’nde muhalefet grubu içinde yer almıştı. Bu yüzden İstiklal Savaşı’nın sona ermesinden sonra yeniden kurulan ikinci meclise katılmadı. Esasen yeni hükümet, onun ideal edindiği İslam birliği fikrinde olmadığı gibi, laik devlet prensipleriyle hareket etmek düşüncesinde idi. Akif, bu yeis ve bedbinlikle (kötümserlikle), 1923 yılında Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti. Kışı orada geçirdi, birkaç sene yazları İstanbul’da, kışları Mısır’da kaldıktan sonra 1926 kışından itibaren sürekli Mısır’a yerleşti. Kahire Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersleri veriyor ve şehrin uzak bir banliyö köyü olan Hilvan’da kalıyordu. Bir taraftan da Diyanet İşleri Riyaseti tarafından kendisine verilmiş olan Kur’an-ı Kerim’in meali üzerinde uğraşıyordu. Ancak ezanın kanun zoruyla okutulduğu o yıllarda namazlarında devlet zoruyla Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle kıldırılacağı endişesini taşıdığından yaptığı anlaşmayı feshedip avans olarak aldığı bir miktar parayı geri verdi ve çalışmasını teslim etmedi. Akif’in Mısır’dan Türkiye’ye geldiği sırada geri dönmediği takdirde yakılmasını vasiyet ettiği ve yıllar sonra (1961) vasiyetin Kahire’de yerine getirildiği anlaşılmaktadır. 1935 yılında gittiği Lübnan’da sıtmaya yakalandı. O yılın sonuna doğru hastalığı ağırlaştı. Vatan topraklarından uzakta ölmek korkusuyla İstanbul’a geldiği zaman bir kemik külçesi halinde idi. Siroz teşhisi konmuştu. Alemdağı’nda Prens Halim Bey’in çiftliğinde ve Nişantaşı


Mehmed Akif’in en verimli şiir ve yayım faaliyetinin görüldüğü 1908-1922 yılları arası Osmanlı Devleti’nin en buhranlı, siyasi istikrarsızlığın ve savaşların en yoğun olduğu bir dönemdir. Aydınların bu buhranı aşmak için gösterdikleri gayretlerin ürünü olan ve II. Meşrutiyet’in ardından gelişme alanı bulunan siyasi ve ideolojik akımlar arasında Akif, adına sonraları İslamcılık denilen cereyanın içinde yer almıştır. Çocukluğundan beri aile muhitinde, mekteplerde, arkadaş çevresinde tam bir İslam kültürüyle beslenmiş, inancı, ahlakı ve yaşayışıyla İslam’dan taviz vermemiş olan Mehmed Akif, İslam’ın ruhuna ayıkırı olmamak şartıyla diğer fikir sahipleriyle iş birliği yapabilecek bir karakter göstermiştir. Safahat’ta “kavmiyet” ve “milliyet” kavramlarını birbirinden ayırmış, bunlardan “ırkçılık” manasını verdiği ilkine İslam’a aykırı olduğu ve devletin parçalanmasına sebebiyet vereceği için karşı çıkmıştır.

Mehmed Akif’in en verimli şiir ve yayım faaliyetinin görüldüğü 1908-1922 yılları arası Osmanlı Devleti’nin en buhranlı, siyasi istikrarsızlığın ve savaşların en yoğun olduğu bir dönemdir. Aydınların bu buhranı aşmak için gösterdikleri gayretlerin ürünü olan ve II. Meşrutiyet’in ardından gelişme alanı bulunan siyasi ve ideolojik akımlar arasında Akif, adına sonraları İslamcılık denilen cereyanın içinde yer almıştır. Çocukluğundan beri aile muhitinde, mekteplerde, arkadaş çevresinde tam bir İslam kültürüyle beslenmiş, inancı, ahlakı ve yaşayışıyla İslam’dan taviz vermemiş olan Mehmed Akif, İslam’ın ruhuna aykırı olmamak şartıyla diğer fikir sahipleriyle iş birliği yapabilecek bir karakter göstermiştir. Safahat’ta “kavmiyet” ve “milliyet” kavramlarını birbirinden ayırmış, bunlardan “ırkçılık” manasını verdiği ilkine İslam’a aykırı olduğu ve devletin parçalanmasına sebebiyet vereceği için karşı çıkmıştır. Mehmet Akif’in itikad dışında bir dünya nizamı olarak ele aldığı İslam’ı daima çağındaki meselelere en isabetli çözümler üretecek şekilde takdim etmesi dikkat çekmektedir. Dinin cevhe-

rinde olan ebedilik dünün, bugünün olduğu kadar yarının insanına da hitap etmeyi gerektirir. “Böyle gördük dedemizden” demenin manası yoktur. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraları bu konudaki kanaatlerini ifade eden bir formüldür. Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında fikirle-

rini sistemleştiren Akif, daha sonra bu sistemin yaşama tarzı, ahlak, insanın kendi çevresiyle ve başka insanlarla olan ilişkileri, ilim ve teknik karşısındaki tavrı gibi teferruata inen meselelere çeşitli vesilelerle çözüm getirmeye çalışır. Bazen doğrudan doğruya Kuran ve Hadis gibi dinin temel kaynaklarından hareket ederek bazen de yine bu temellere dayanıp daha çok kendi döneminin problemleriyle iç içe bir ifade tekniği kullanmıştır. Akif’in İslamcılığının esasını inançta, emir ve nehiylerde kaynağını İslam’dan alan bir hayat tarzı ile çağdaş medeniyetin İslam’a aykırı olmayan güzelliklerinin telifi teşkil eder.(3)

------------------------------------

1. DİA, Mehmed Akif Ersoy Maddesi, M. Ertuğrul Düzdağ, M. Orhan Okay, c. 28, s. 432-434. 2. Mehmed Akif Ersoy’un Hayatı, Âdem Çalışkan, Din Öğretimi dergisi, 1993, s. 79. 3. DİA, Mehmed Akif Ersoy Maddesi, M. Ertuğrul Düzdağ, M. Orhan Okay, c. 28, s.436. SAFER 1435

O’nun İzinde...

Sıhhat Yurdu’nda bir müddet kaldı. Fakat iyileşemiyordu. 27 Aralık 1936’da, ikamet ettiği Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanında vefat etti. Şairinin cenazesine kimse ilgi göstermedi. Neredeyse birkaç vefalı dostunun himmetiyle defnedilecekti. Beyazıt’tan kalkan cenazesine üniversite öğrencileri büyük ilgi gösterdi. Edirnekapı’ya kadar omuzlarda taşındı ve oraya defnedildi.(2)

51


KİTAPLIK

‫قلخ ىذلا كبر مساب أرقإ‬ Yaratan Rabbinin adıyla oku!

S. Ramazan Aycil

İhtilaf ve Tefrikalar Karşısında İslami Tavır Boyut : 135-210 Sayfa Sayısı : 232 Çeviren : Ersan Urcan Kapak Türü : Karton Kağıt Türü : 2. Hamur Dili : Türkçe

İ

slam dünyasının en saygın âlimlerinden biri kabul edilen mısırlı alim Prof.Dr Yusuf el-Karadavi tarafından telif edilen İHTİLAFLAR

KARŞISINDA İSLAMİ TAVIR adlı eser nida yayınları tarafından tercüme edilerek Türkiyeli Müslümanların istifadesine sunulmuştur. Bu eserinde Karadavi, ümmetin kendi arasındaki ihtilaflara nasıl yaklaşmaları, ihtilaflı konuları nasıl çözmeleri gerektiğini anlatıyor. Yazar, ümmetin temel konularda olmadığı sürece tali konulardaki ihtilaflarının ümmet için rahmet olacağını düşünmektedir. Temel konulardaki ihtilafların ise ümmeti ayrıştırarak parçalayabileceğine dikkat çekmiştir. Ayrıca Müslümanların içinde bulunduğu en büyük problemimizi ve sorunlarımızı şöyle ifade etmiştir : Müslümanların sorunu, besmeleyi namazda sesli veya gizli okuyan veya okumayanlar, ellerini göbeğe bağlayan ya da bağlamayanlar, rükûdan sonra ellerini göğüslerine kadar kaldıran ya da kaldırmayanlarla değildir. Müslümanların asıl problemi alnı secdeye değmeyen, rükûa varmayan, camiye gitmeyen insanlarladır. Bugünkü devasa sorunlarımız, akidenin zayıflığı, şeriatın saf dışı bırakılmak istenmesi, namazın terk edilmesi ve ahlâkî çöküntü, zekâtın engellenmesi, şehvete tâbi olunması, rüşvet ve fuhşun yayılması, kötü yönetimler, farzların terk edilip haramların işlenmesi ve Müslümanlara düşmanlık gösteren kişilerle dost olunmasıdır. Müslümanların kendi içinde farklı gruplar oluşturmalarını, farklı cemaatler çıkarmalarını, temel konularda bir ayrışma sağlamadığı sürece faydalı olacağını şu cümlelerle ifade etmektedir ; İslâmın zaferi için farklı gruplara ayrılmamızda bir beis yoktur. Zira, bu gruplar çeşitlilik ve renkliliktir; ancak bu gruplar zıtlaşma ve çatışma oluşturmamalıdır. Bu gruplar ve çoğalmalar, toplum arasında koordinasyon ve yardımlaşmayla birlikte

NEBEVÎ HAYAT

bütünleşmeyi sağlamalıdırlar. Böylece bazı gruplar bazılarını tamamlayıp destek-

52

lerler ve bir binanın tuğlaları gibi dayanışma içerisinde olurlar. Çoğalma, mevcut bütün gruplar ve cemaatler arasında birbirlerini tamamlayan, birbirlerine güç ve kuvvet kazandıran bir yardımlaşmanın, “nihai meseleler, ortak dert ve problemler karşısında tek saf halinde durmanın” gereği olmalı. Bugünkü sorunumuz, Kur’ân’ın ilahi kaynaklı olduARALIK’13


Yusuf el Karadavi (9 Eylül 1926), Mısırlı din bilgini ve Dünya Müslüman Alimler Birliği başkanı. Mısır'ın El-Garbiyye ilindeki Siff Turab şehrinde doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Kur'an'ı ezberledi ve El-Ezher'in lise kısmını ikincilikle bitirdi. Daha sonra El-Ezher Üniversitesi Usul-u Din Fakültesine giren Karadavi, bölümünü birincilikle bitirmiştir. 1958 yılında Yüksek Arap Dili Araştırmaları Enstitüsü'nden dil ve edebiyat konusunda lisans almıştır. Usul-u Din Fakültesi, Kuran ve ğuna iman etmekle beraber, bir hayat biçimi ve metodu, bir devlet ve toplum yasası olarak kabul etmeyenlerledir.” İslam fıkhını beş ayrı kategoride değerlendiren Karadavi, bu kategorilerden birinin de ihtilaf (anlaşmazlık) fıkhı olduğunu söylüyor. İhtilaf fıkhının ilk dönem Müslümanlar tarafından yakînen bilindiğini, bu sebeple ihtilafların onlarda ciddi problemlere yol açmadığını, günümüz

Sünnet İlimleri bölümünde master yapan Karadavi, doktorasını da 1973 yılında aynı fakültede tamamlamıştır. Karadavi’nin doktora konusu 'Zekât ve zekâtın toplumsal sorunların çözümündeki yeri' başlıklı tezidir. Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya-

Müslümanlarının ise bu fıkıhla neredeyse hiçbir

nın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yı-

tanışıklıklarının olmadığını, bu sebeple ihtilafların

lında 56., 2008 yılında 3. sırada yer almıştır.

giderilemediği için de bunun faturasını ümmetin çok ağır biçimde ödediğini söylüyor. Karadavi, kitabında anlaşmazlık fıkhını üç bölümde ele almıştır. ‘İhtilaf fıkhını’ derinlemesine ve ayrıntılı bir şekilde beyan etmiş, konunun ilmi dayanaklarını ve âlimlerin yaklaşımlarını özetlemiştir. Çözüm yollarını göstermeye çalışmış, pratik öneriler sunmuştur. Kitabında son olarak anlattıklarının pratik bir örneği olarak Hasan el Benna’nın hayatından örnekler vererek kitabını tamamlamıştır. Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki, tanıtımını yaptığımız bu kitap, hassas bir konuyu incelemektedir. Müslümanların kendi aralarındaki uhuvvet ve birlik duygularına katacağı değeri göz önünde bulundurduğumuzdan, müslüman-

O’nun İzinde...

ların kitapta anlatılanlardan faydalanacaklarını düşünüyoruz Rabbim bu kitabın yazılmasında basılmasında ve tanıtılmasında emeği geçen bütün kardeşlerimizden razı olsun ve gereği gibi istifade etmemizi bize nasip eylesin. Amin SAFER 1435

53


LEYLEKLER NEDEN ‘ V ‘ ŞEKLİNDE UÇARLAR? Göç eden leyleklerin havada süzülürken “V” şeklinde bir formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür. Bilim adamları leyleklerin neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar ve şu sonuca ulaşmışlardır:

“V” şeklinde uçulduğunda, uçan her kuş kanat çırptığında, arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımı oluşturmaktadır. Böylece “V” şeklinde uçan bir leylek grubu, birbirlerinin kanat çırpışlar sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini% 70 oranında uzatabiliyorlar. Diğer bir deyişle, tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlar. Kıssadan Hisse: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, hedeflerine topluluk ve cemaat olma haliyle daha kolay ve çabuk erişirler.

Bir leylek, “V” grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekmektedir. Çünkü diğer kuşların yarattığı hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna grupla devam ediyor.

“V” grubunun başında giden leylek hiç bir hava akımından yararlanamamaktadır. Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yorulmaktadır. Bu yüzden lider leylek belirli bir zaman sonra, en arkaya geçmekte ve bu defa hemen arkasındaki leylek lider konumuna geçiyor. Bu değişim sürekli yapılıyor; böylece her leylek grubun her noktasında yer almış oluyor. Kıssadan Hisse: Her iş, yeri ve zamanı geldiğinde başkasına bırakılmayı gerektirir.


Hazırlayan:

M. Tarık Sarıküçük

Uçuş hızı yavaşladığında geride bulunan kuşlar, daha hızlı gitmek üzere öndekileri bağırarak uyarırlar. Kıssadan Hisse: İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız. Tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız. Gruptaki bir kuş hastalanırsa ya da bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardım etmek üzere gruptan iki leylek ayrılır ve korumak üzere hasta/yaralı leyleğin yanına gider. Tekrar uçabilene (ya da ölümüne kadar) onunla beraber yaralı leyleği asla terk etmezler. Daha sonra kendilerine başka bir leylek grubu bulurlar. Hiçbir leylek grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen leylekleri reddetmez. Kıssadan Hisse: Bu kazların yaşam şeklinden alınacak çok şey var insanlar için. “İnsan” olmak sadece, insanlara özgü değil! Kişilere de “kaz kafalı” demeden önce biraz düşünmemiz gerektiğini, “kaz kafalı” tabirinin kötü manada kullanılmasının bu hayvanlara yapılacak en büyük haksızlık olduğunu da unutmamamız gerekir…


RÖPORTAJ

ABDULMECİD ZİNDANİ İLE RÖPORTAJ Batılıların Demokrasisine İhtiyacımız Yok!.. Y

emen’de devrim süreci başladıktan kısa bir süre sonra siz de devrimcilerin saflarına katıldınız. Devrime destek vermenizin temel sebebi neydi? Ali Abdullah Salih anayasa da benim, kanun da benim anlayışına sahip bir yöneticiydi. Ülkeyi Yemenlilerin çıkarlarına göre değil; yabancıların çıkarlarına göre yönetiyordu. Müslüman bir yöneticinin yerine getirmesi gereken sorumlulukları hiçbir şekilde yerine getirmiyordu. Ali Abdullah Salih’le çok görüştük ve ona yaptığı yanlışları terk etmesi için tavsiyelerde bulunduk.

NEBEVÎ HAYAT

-Ali Abdullah Salih tavsiyelerinize nasıl karşılık verdi?

56

Sözde tavsiyelerimize dikkat edeceğini söylüyordu. Fakat iş uygulamaya gelince yine aynı hataları tekrarlıyordu. Tunus ve Mısır’da ayaklanmalar başlayınca Yemenli ulemalar olarak bu ayaklanmaların Yemen’e de sıçrayacağını tahmin ettik. Çünkü bu ülkelerde yaşanan sıkıntıların bir çoğu Yemen’de de yaşanıyordu. Ali Abdullah Salih’e çıkıp aynı olayların Yemen’de de tekrarlanacağını, gençlerin isyan edeceklerini, kan ARALIK’13

dökmeden yönetimi bırakmasını söyledik. Fakat Ali Abdullah Salih Yemenli âlimlerin bu tavsiyesini dinlemedi. Hatta devlet televizyonunda beni kendisini destekliyormuşum gibi göstermeye çalıştı. Ben de bunun üzerine her şeyi göze alarak devrimci gençlerin toplandıkları meydana gidip devrimi desteklediğimi, devrimcilerin yanında olduğumu ilan ettim.

-Sizce Yemen devrimi başarılı oldu mu? Hedeflerine ulaşabildi mi? Yemen devriminin en önemli hedeflerinden biri bütün sistemi elinde tutan Ali Abdullah Salih’in devrilmesiydi. Ali Abdullah Salih devrildi ve yerine yeni bir devlet başkanı geldi. Bu yönden bakılınca devrim başarılı oldu. İlk merhalesini başarılı bir şekilde geçen Yemen devrimi bugün de devam ediyor. Fakat Ali Abdullah Salih’in devrilmesi devrimin bittiği anlamına gelmiyor. İnşallah devrim diğer merhaleleri de atlatıp zamanla bütün hedeflerini gerçekleştirecek. -İslam dünyası sizce nereye gidiyor? Başta Ortadoğu olmak üzere İslam dünyasında son yıllarda meydana gelen gelişmeler göz önünde


İslam dünyasındaki demokrasi tartışmalarını hangi çerçevede değerlendirmeliyiz? Örneğin size göre demokrasi İslam’la uyuşan bir sistem midir? Bizi yaratan Allah kitabında yeryüzünü hangi değerlere göre yöneteceğimizi de bildirmiştir. Müslümanların Batılıların demokrasisine ihtiyacı yok. Müslümanların asıl ihtiyaç duydukları şey Kuran ve Sünnet’e dönmektir. İslam’ın kendi sistemi, kendi yönetim şekli var. İnsanlar gerçek hürriyeti, onurlu yaşamı, fikir özgürlüğünü ancak İslam’ın sisteminde bulabilirler. Ahlaksızlığın her türlüsüne destek veren, İslam ülkelerinin işgalini onaylayan Batılı demokratik sistemlerde değil… Biz demokrasinin İslam’la uyuşmadığını düşünüyoruz. Çünkü demokraside merci kaynağı insan, İslam’daki merci kaynağı ise insanı yaratan Allah’tır. İnsanlığa gerçek hak,  hukuk ve özgürlüğü verecek olan da Allah’ın şeriatıdır. Allah Kuran’da hüküm verici olanın ancak kendisi olduğunu ve insanların kendisi dışında hiçbir şeye tapmamalarını söylüyor. Her Müslüman İslam hukukunu, nizamını istemeli; ülkesinin İslam şeriatı ile yönetilmesi için çalışmalıdır.  

İslam dünyasının çöküşü Hilafet’in yıkılmasıyla başlamıştır. Hilafet Türkiye’de kaldırıldı ve İslam ülkeleri tek tek sömürgeci Batılı devletler tarafından işgal edildi. Türklerin ve Arapların içinden bazı kimseler de Hilafet’i yıkmak için Batılı devletlere destek oldular, onlarla işbirliği yaptılar. Müslümanlar başsız, halifesiz kalınca büyük bir felaketle karşılaştılar. Sömürgeci güçler İslam dünyasını birbirinden ayırdı. Bir ve bütün olan İslam topraklarında küçücük, yeni devletler kuruldu. Bu devletlerin başına da bizimle aynı isimleri taşıyan, aynı dili konuşan; fakat Batılıların maslahatları için uğraşan yöneticiler getirildi. Bu yöneticiler Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yıllarca uğraştılar. İslam dünyasının 70-80 senesi bunlarla uğraşmakla geçti. Müslümanlar çok acılar çektiler, zulümler gördüler. Fakat sonunda İslami uyanış ve başkaldırı başladı. -Arap devrimlerini, Ortadoğu’da yaşanan halk intifadasını bu çerçevede değerlendirebilir miyiz? Tabi ki… Arap devrimleri İslam dünyasındaki büyük bir uyanışın başlangıcıdır. İslam halkları artık uyandılar. Biz bu uyanışın her geçen gün daha da arttığını görüyoruz. Şu an Mısır’da, Tunus’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de hatta Türkiye’de büyük bir mücadele yaşanıyor. Batılı

devletler Müslümanların uyanışını engellemek, bu gelen dalgayı kırmak istiyorlar. Fakat Allah’ın izniyle İslam halkları ve yöneticileri buna izin vermeyecekler. İslam dünyası bugün Peygamberimizin de müjdelediği yeniden birlik olma, Hilafet’i yeniden kurma yolunda ilerliyor. Bu ilerleyişin sonu inşallah hayırla sonuçlanacak. Biz Arap Baharı ile birlikte başlayan sürecin İslam halklarına büyük zaferler, faydalar getireceğini düşünüyoruz. İslam dünyasının geleceği ile ilgili de son derece umutluyuz. -Türkiye’nin son yıllarda Arap dünyasına daha fazla yönelmesi hakkında neler söyleyeceksiniz? Türkiye’nin İslam dünyasına yönelmesi aslında uzun zaman önce olması gereken bir yönelişti. Fakat Türkiye’nin İslam dünyasına yönelmesi ülkenizin Batı dostu yöneticileri tarafından yıllarca engellendi. Türkiye özgürlüğüne kavuşmaya başlayınca İslam dünyasına yöneliş de başladı. Size şunu açıkça söylemek istiyorum: Türkiye eğer Avrupalılarla birlikte olursa onlara tabi olmak zorunda kalır. Fakat Türkiye Araplarla, Müslümanlarla birlikte olursa onların lideri, yöneticisi olur. Türkiye buna göre seçimini yapmalı… -İslam dünyasında yaşanan siyasi gelişmeler karşısında âlimlerin tavırlarını genel olarak nasıl görüyorsunuz? SAFER 1435

O’nun İzinde...

bulundurulduğunda ne tür sonuçlar çıkarılabilir?

57


İslam dünyasında âlimler ikiye ayrılıyor. Birinci kısımdakiler saray âlimleri… Bunlar kendi menfaatlerini korumak için her ne olursa olsun zalim yöneticilerin yanında duruyorlar. Allah’tan korktuklarından daha çok yöneticilerden korkuyorlar. Yöneticiler de bu âlimleri kendi maslahatları için kullanıyorlar. Fakat diğer kısımda olan muttaki âlimlerimiz ise her ne olursa olsun hakkın yanında duruyorlar. Hakkı duyurmak için de her türlü zorluğa katlanıyorlar. Bu âlimlerimiz İslam halklarının çığlıklarını duyuyorlar ve yöneticilerin karşısında Müslümanların sözcüsü olabilmek için çabalıyorlar. Allah onlardan razı olsun… -İslam dünyasındaki demokrasi tartışmalarını hangi çerçevede değerlendirmeliyiz? Örneğin size göre demokrasi İslam’la uyuşan bir sistem midir? Bizi yaratan Allah kitabında yeryüzünü hangi değerlere göre yöneteceğimizi de bildirmiştir. Müslümanların Batılıların demokrasisine ihti-

yacı yok. Müslümanların asıl ihtiyaç duydukları şey Kuran ve Sünnet’e dönmektir. İslam’ın kendi sistemi, kendi yönetim şekli var. İnsanlar gerçek hürriyeti, onurlu yaşamı, fikir özgürlüğünü ancak İslam’ın sisteminde bulabilirler. Ahlaksızlığın her türlüsüne destek veren, İslam ülkelerinin işgalini onaylayan Batılı demokratik sistemler değil… Biz demokrasinin İslam’la uyuşmadığını düşünüyoruz. Çünkü demokraside merci kaynağı insan, İslam’daki merci kaynağı ise insanı yaratan Allah’tır. İnsanlığa gerçek hak,  hukuk ve özgürlüğü verecek olan da Allah’ın şeriatıdır. Allah Kuran’da hüküm verici olanın ancak kendisi olduğunu ve insanların kendisi dışında hiçbir şeye tapmamalarını söylüyor. Her Müslüman İslam hukukunu, nizamını istemeli; ülkesinin İslam şeriatı ile yönetilmesi için çalışmalıdır.   -Suriye’de Esed yönetimine karşı süren ayaklanmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Suriye devleti mezhepçi, kavmiyetçi, laik ve Müslümanlara düşman bir devlettir. Beşar Esed de tıpkı babası gibi katil ve tağuttur. Baas yönetimi Müslümanlara zulümde ABD ve İsrail’i de geçti. Baas yönetiminin işlediği katliamlar bize tarihte Firavun’un, Nemrut’un, Hitlerin işlediği katliamları hatırlatıyor. Esed de zulümde bunların yolunu takip ediyor, Müslümanları çoluk çocuk demeden katlediyor. Allahu Teaala Kuran’da “mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar için niçin müca-

Bazı çevreler Suriye’de silahla mücadele etmenin yanlış olduğunu, halkın rejime olan muhalefetini gösteriler vasıtasıyla sürdürmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu son derece yanlış bir düşünce. Bu düşünceyi savunan büyük bir yanlışı savunuyor. Suriye halkı bugün Esed tağutuna karşı silah kullanma hakkına sahiptir. Çünkü insanın kendini, namusunu, evini, çoluk çocuğunu savunması üzerine vaciptir. Bir Müslüman böyle bir günde silah kullanmayacak da ne zaman kullanacak? Allah Müslümanlara bu tür durumlarda cihadı farz kılıyor. Kuran Müslümanları evlerini, camilerini yıkanlara, ırzlarına göz dikenlere karşı cihad etmeye teşvik ediyor. Suriye’deki cihad da işte böyle bir cihaddır. Biz Müslümanlar

NEBEVÎ HAYAT

olarak, ümmet olarak bu mübarek cihadı desteklemek zorundayız. Allah Suriye’deki mücahid

58

kardeşlerimizi korusun. Onlar hayırlı bir cihaddalar ve Allah’ın cihad edenlere vaad ettiği zafer mutlaka gelecektir.

ARALIK’13


dele etmiyorsunuz?” diye soruyor. İşte o mazlum erkekler, kadın ve çocuklar bugün Suriye’deki kardeşlerimizdir. Suriye’deki mazlum insanların yardımına koşmak gücü yeten, elinde imkân olan her Müslüman’ın üzerine vaciptir. Suriye’deki Müslümanlar sadece bir tağuta başkaldırdıkları için katlediliyor, zulümden geçiriliyorlar. Bu savaş İslam’a, hepimize karşı açılmış bir savaştır. Biz Yemenli ulemalar olarak dünyadaki bütün Müslümanları Suriye halkına, özellikle de Suriye’deki mücahidlere yardım etmeye, onların üzerine şeri bir görevdir. Bugün Suriye’deki Baas yönetimini yıkmak, Suriyeli Müslümanları Esed’in zulmünden kurtarmak İslam dünyasının en önemli sorumluluklarından biridir. Suriye’de yaşananlar eğer bir Batı ülkesinde yaşansaydı bugün bütün dünya ayağa kalkmıştı. Fakat söz konusu olanlar Müslümanlar olunca kimsenin sesi çıkmıyor. Çünkü bizim çocuklarımızın, kadınlarımızın, yaşlılarımızın ölümlerinin Batı için hiçbir önemi, değeri yok… -Bazı çevreler Suriye’de silahla mücadele etmenin yanlış olduğunu, halkın rejime olan muhalefetini gösteriler vasıtasıyla sürdürmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu son derece yanlış bir düşünce. Bu düşünceyi savunan büyük bir yanlışı savunuyor. Suriye halkı bugün Esed tağutuna karşı silah kullanma hakkına sahiptir. Çünkü insanın kendini, namu-

sunu, evini, çoluk çocuğunu savunması üzerine vaciptir. Bir Müslüman böyle bir günde silah kullanmayacak da ne zaman kullanacak? Allah Müslümanlara bu tür durumlarda cihadı farz kılıyor. Kuran Müslümanları evlerini, camilerini yıkanlara, ırzlarına göz dikenlere karşı cihad etmeye teşvik ediyor. Suriye’deki cihad da işte böyle bir cihaddır. Biz Müslümanlar olarak, ümmet olarak bu mübarek cihadı desteklemek zorundayız. Allah Suriye’deki mücahid kardeşlerimizi korusun. Onlar hayırlı bir cihaddalar ve Allah’ın cihad edenlere vaad ettiği zafer mutlaka gelecektir. -Son olarak, İran’ın Suriye’de yaşananlar karşısındaki tutumu hakkında neler söyleyeceksiniz?   İran İslami duygularla değil; mezhebi duygularla hareket ediyor ve Müslümanları katleden Esed’e destek veriyor. İran çok büyük bir imtihanın içine girdi ve bu imtihanı kaybetti. Baas yönetimi bugün Siyonistlerden çok daha fazla Müslümanlara zulmediyor. Allah için size soruyorum, Baascı askerlerin Müslümanlara yaptıkları zulümlerle Yahudi askerlerin yaptıkları arasında herhangi bir fark var mı? Hatta Baas’ın yaptıkları Yahudi askerlerin Müslümanlara yaptıkları zulmü bile geçti. Biz aptal mıyız,  İran’ın Müslümanlara nasıl ihanet ettiğini, zalimleri nasıl desteklediğini görmüyor muyuz? Allah İran’ın yöneticilerine hikmet versin, onları ıslah etsin..

Kaynak: Pınar Yayınları / Ümmet Coğrafyası / Adem Özköse SAFER 1435

O’nun İzinde...

yanında olmaya çağırıyoruz. Bu, Müslümanların

59


DÜNYADAN HABERLER

Dünya Müslüman Alimler Birliği, Müslümanları, zor hayat şartları altında yaşayan ve kıtlıkla yüz yüze gelmiş Suriye halkının kurtarılması için harekete geçmeye çağırdı.

D

ÜNYA MÜSLÜMAN ALİMLER BİRLİĞİ, Müslümanları, Arapları ve tüm vicdan sahiplerini, zor hayat şartları altında yaşayan ve kıtlıkla yüz yüze gelmiş Suriye halkının kurtarılması için harekete geçmeye çağırdı. Birlikten yapılan yazılı açıklamada, Suriye yönetiminin, başta Şam banliyölerinden Doğu Guta olmak üzere, şehir ve kırsal kesimlerde, onbinlerce kadın, çocuk, yaşlı ve hastayı kuşatma altında tuttuğu, BM'den yapılan çağrıların da dikkate alınmadığı vurgulandı.

İslam aleminin, bayram münasebetiyle sevinirken, Suriyerlilerin açlık ve hastalıklarla yüz yüze kaldığı belirtilen açıklamada, bazı Suriyelilerin içinde bulunduğu zor şartlardan ötürü çöplerden atık toplamaya başladığı, kedi ve köpek eti yeme aşamasına gelindiği ifade edildi. Suriyelilerin yanında olduğunu belirten Müslüman Alimler Birliği, Müslümanları, Arapları ve tüm vicdan sahiplerini, muhasara altındaki Suriyeli sivillerin hayatlarını kurtarmak için ellerinden geleni yapmaya çağırdı.

Suriye’de savaşan İran askerlerinin ve Hizbullah militanlarının sayısı 50 bini aştı

NEBEVÎ HAYAT

S

60

Suriye’de savaşan İran askeri ve Hizbullah militanlarının sayısı 50 bini aştı. Suriye’de farklı cephelerde savaşa dair gözlemlerini paylaşan Yılmaz BİLGEN, İran askerlerinin ve Hizbullah militanlarının Esed’in asker sayısına yaklaştığını bildiriyor.... ARALIK’13

uriye’de savaşan İran askeri ve Hizbullah militanlarının sayısı 50 bini aştı. Suriye’de farklı cephelerde savaşa dair gözlemlerini paylaşan Yılmaz BİLGEN, İran askerlerinin ve Hizbullah militanlarının Esed’in asker sayısına yaklaştığını bildiriyor. 185.180 km² Suriye topraklarında, 80 bin askerle muhaliflere karşı savunma yapamayan Beşar Esed rejimine İran’ın desteği giderek her geçen gün artıyor. 20 milyonu aşkın Sünni topluluğun yaşadığı Suriye’de, her köşede açılan cephelere asker sevk etmekte zorlanan Esed rejiminin imdadına, İran askerleri ve Hizbullah militanları koşuyor. 30 bine yakın Hizbullah militanına destek olarak 25 bin İranlı (Iraklı Şii’lerinde dahil olduğu) askerler, Suriye cephesinde aktif gücü olarak savaşmakta.


DÜNYADAN HABERLER

Hizbullah: "Kalmamızı gerektiren sebepler var

olduğu sürece, Suriye'den ayrılmayacağız" dedi.

İ

S

Suriye Genel Devrim Konseyi, "Suriye Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı, Lazkiye kırsalındaki Cebel-i Türkmen Hastanesini bombaladı, olayda ölen ve yaralananlar var" açıklaması yaptı

uriye ordusuna ait bir uçağın, Lazkiye kırsalında bir hastaneyi bombaladığı, olayda ölen ve yaralananların olduğu bildirildi. Suriye Genel Devrim Konseyi (SRGC) tarafından yapılan açıklamada, Suriye Hava Kuvvetlerine

ait bir savaş uçağının Lazkiye kırsalındaki Cebel-i Türkmen Hastanesi'ni bombaladığı, olayda ölen ve yaralananların olduğu ve hastane binasında da büyük hasarın meydana geldiği ifade edildi. SAFER 1435

O’nun İzinde...

srail tarafından suikaste kurban gitmekten korktuğu için halk arasına çok fazla çıkmayan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Beyrut'ta on binlerce kişiye seslendi. Aşure Günü sebebiyle konuşma yapan Nasrallah 'Kalmamızı gerektiren sebepler var olduğu sürece, Suriye'den ayrılmayacağız' dedi. ABD ve Batılı ülkeleri de tehdit eden Hizbullah lideri, İran'ın sürmekte olan nükleer görüşmeleri hakkında da görüş belirtti. 'Eğer bir anlaşma sağlanamazsa yolun sonu savaştır ve eğer bir savaş çıkarsa hepiniz korkmalısınız. İran Batı ile anlaşırsa hem bölgede hem de dünya çapında çok daha güçlü olacağız' sözleriyle tehditler savurdu.

61


DÜNYADAN HABERLER

Mısır'da Gözaltına Alınanların Sayısı 15 bini Geçti

Mısır'daki Darbeyi Ret ve Meşruiyete Destek için Ulusal İttifak Hareketi, ülkede ordunun yönetime el koymasının ardından 15 binden fazla kişinin gözaltına alındığını bildirdi.

Y

argı kurumlarının meşruiyeti yok etmek için çifte standart uyguladığı iddia edilen açıklamada, şunlar kaydedildi: "4 ay içinde sorunlu yargının kararları gereği 'keyfi gözaltılar' çerçevesinde arasında kadın ve çocukların da olduğu 15 bin kişi gözatına alındı. Güvenlik güçleri tarafından emniyet şube müdürlüklerinde ve yasa dışı gözaltı merkezlerinde, gözaltına alınanlara işkence yapılıyor. Polis, güvenliği sağlayıp, adaleti yerine getireceğine, vatandaşları öldürmek veya tutuklamak için 'baltacıları' kullanan sistematik bir birime dönüştü."

Ezherli Kız Öğrencilere 11 Yıl Hapis Mısır'da darbe karşıtı gösteriler devam ediyor. Ezher Üniversitesinde kız öğrenciler düzenledikleri gösteriler sonrasında gözaltına alındı.

31

Ekim'de gösterilere katıldıkları gerekçesi ile gözaltına alınan 21 öğrencinin İskenderiye'de ikinci mahkemesi yapıldı. 14 Ezher öğrencisi genç kıza "yasa dışı örgüte üye olmak, yol kesmek, şiddete başvurmak, toplum düzenini bozmak, broşür dağıtmak ve mitinglere katılmak" suçlamasıyla 11 yıl hapis cezası verilirken, 8 genç kız serbest bırakıldı. Tutuklananlar arasında Mısır'da darbe karşıtı gösterilerde keskin nişancılar tarafından şehid edilen Esma Biltaci'nin amcasının kızı Mina Mahir Biltaci de bulunuyor.

Mahkeme salonuna getirilen genç kızların morallerinin iyi olduğu ve Rabia işareti yaptıkları görüldü. Genç kızların anneleri ise kızlarına Kur'an-ı Kerim okuyarak destek verdi.

MISIR'IN TÜM KENTLERİNDE GÖSTERİLER VAR

Kahire, İskenderiye, Feyyum, Bahira, Asyot, Dumyat, Suveyş ve Menunifiye başta olmak üzere bütün şehirlerde "Halk Cumhurbaşkanına sahip çıkıyor" gösterileri var

B

NEBEVÎ HAYAT

ugün Mısır'ın farklı şehirlerinde binlerce kişi sokaklara çıktı. Mursi'nin tek kişilik hücreye alınması ve eşinin ziyaret etmesinin yasaklanması üzerine harekete geçen kitleler "halk cumhurbaşkanını savunuyor" gösterileri çerçevesinde yürüyüş ve gösteriler yapıyor.

62

ARALIK’13

Kahire, İskenderiye, Feyyum, Bahira, Asyot, Dumyat, Suveyş ve Menunifiye başta olmak üzere bütün şehirlerde gösteriler var. Özellikle de tüp gaz sıkıntısının yaşandığı bölgelerde bazı göstericiler boş tüpleri omuzlarına alarak yürüdü. Bazı bölgelerde ise motosikletlerle gösteriler düzenleniyor.


DÜNYADAN HABERLER

El Ezher’de öğrenci katliamı, onlarca ölü var

El Ezher’de öğrenci katliamı, onlarca ölü var Günün ilk saatlerinde, darbe karşıtı olan ElEzher Üniversite Öğrencileri Kahirede Yürüyüşe geçti. Yoğun katılımla yapılan yürüyüşler gecenin geç saatlerine kadar sürüyor.

M

ısır’dan gelen haberlere göre, polis, El-Ezher Üniversitesi kampüsüne gelerek öğrencilerin kaldığı yurtlara baskın düzenliyor, yapılan baskına karşı seslerini yükselten öğrencilere polis oldukça sert bir şekilde şiddet kullanıyor. Mısır’da şu an ordu ve polis yeni bir katliam daha yapıyor. El Ezher Üniversitesi öğrencileri, polis ve askerler tarafından hunharca katlediyor, ilk belirlemelere göre, onlarca kişi öldürüldü ve çok sayıda yaralı var. Elezher Üniversitesi öğrencilerinden tıp öğrencisi adı Ahmed Goda

Uygur'daki müslümanların sessiz direnişi

Uygurlar, başörtüsü ve sakal yasağına rağmen kimliklerini muhafaza etmeye çalışıyor

Doğu Türkistan`da Uygurların yaşadığı bölgeyi yakından gözlemleme imkanı bulan Fransız fotoğrafçı Eric Lafforgue, İslami kıyafetler giymeleri yasaklanan Uygur kadınlarını, sakallarıyla devlet kurumlarına girmeleri hatta çalışma hayatına katılmaları yasaklanan Türk erkeklerini görüntüledi. 2008 Ramazan ayında resmi görevliler için sakal yasağı getirilen özerk bölgede ayrımcılığın gölgesinde bir hayat süren halkı fotoğraflayan Lafforgue, Uygurların geleneksel kıyafetler içinde gösterdiği mücadeleyi de aktarmış oldu.

A

lman U-17 milli takımında ünlü yıldızlarla 2003 yılında top koşturan Türk kökenli futbolcu Burak Karan, Esad’a karşı muhaliflerin safında savaşmak için Suriye’ye gitti. Alman Bild gazetesi, 26 yaşındaki Karan’ın, Esad güçlerinin bombalı saldırısında şehid olduğunu yazdı. Evli, 2 çocuk sahibi Burak Karan; Leverkusen, Hertha Berlin, Hamburg ve Hannover genç takımlarında oynadıktan sonra Alemannia Aachen’e transfer olmuş ve 1 Temmuz 2008 yılında daha 20 yaşındayken futbolu bırakmıştı.

Eski Alman Rapçi Deso Dogg Suriye'de direnişçilerin safında yaşamını yitirdi

D

ünyanın ünlü Rap sanatçılarından Alman asıllı Deso Dogg (Denis Mamadou Gerhard Cuspert) yaşamını yitirdi. Alman asılı Deso geçtiğimiz aylarda cihad amacıyla Suriye'ye geçmiş ve çatışmalara katılmıştı.

SAFER 1435

O’nun İzinde...

Türk asıllı Alman milli futbolcu Esad’a karşı savaşırken şehid oldu

63


SİZDEN GELENLER

bilgi@nebevihayatyayinlari.com

İlim içinse gurbet, bakma dönüp geriye Islansın terlerinle ilim kitapları önünde Yeter bana ilim için uykusuz geceler Değersiz şu dünya yanında ne kadar eder Ben cimriyim dostum! Dünyaya değil, nefsime Haramlar çoğalmış ardından yürüyen bir gölge Sırlarım saklı işte şurada kalbimde Verseler dünyayı değiştirmem ilme Neden deme dostum, ebedi cennet var önünde Engelleri bırakıp yeni bir sayfa aç kendine... Yakup AKPINAR / Bursa

NEBEVÎ HAYAT

"Başım gövdemden, etim tırnağımdan Kalbim bedenimden ayrılana dek... Alamazlar imanımı, perçinlemiş yaradan Sevdam böyle bomboş değil ki, Baş koymuşum baştan başa..."

64

Bu neşidlerle büyümüş, çocukluğumuzu bunlarla geçirmiştik, hani belki farkında bile değildik ne söylediğimizin, dilimizde dolaşan bu nağmeler ne demek bilmiyorduk ama deli gibi haykırıyorduk dünya’ya.. "Başım gövdemden, etim tırnağımdan, kalbim bedenimden ayrılana dek..." Küçüktük imanımız ve coşkumuz vardı bir de bitmek bilmeyen heyecanımız... Büyüdük ve öğrendik gerçeği, gerçeğin ta kendisini hayatı yaşamaya başladık sonra, ama sanki bir şeyler değişiyordu eskisi gibi değildi her şey... İnsanlar, söylemler, anlayışlar değişiyordu düşünceler mesele, eğilip bükülür olmuştu hadsizlerin elinde, insanlar heyecanını coşkularını yitirmişti mesela büyükler inancını kaybetmişti yarınlara dair... Oysa biz çocukken her şey daha farklıydı... İnsanlar daha cesurdu ve dinleri uğruna yapamayacakları hiçbir fedakârlık yoktu. Canı, malı, evlatları Rabbi için çıktığı bu yolda hazırdı her fedakarlığa… Ailelerimiz, mesela bize dünyamızı kurtarmak yerine Rabbimizi razı etmeyi ve ahiretimiz için çalışmayı öğütler bize bu yolda, her türlü imkanı sağlamak için ellerinden geleni yaptılar... Büyüyünce olacağımız şeylerin başında dinini bilen ve öğreten kimseler olmak vardı, küçüktük ama bizim lugatımızda şehitlik diye bir sevdamız vardı. İşte bunlardan sonra geliyordu dünyalıklarımız... Mesela babam sabah namazına kaldırırdı bizleri ailece kalkar ve kılardık, sonra herkes yataklarına çekilirdi sadece babam kalırdı sabahın ağaran yüzüne tebessüm edip sessizce Kur'an okurdu, bizde onun fısıltıları eşliğinde uykunun sıcak kollarına bırakırdık kendimizi... İşte bizim için en büyük huzur buydu, ve sözler verirdik kendi kendimize, büyüyünce tıpkı babam gibi olacağım diye… Sonra babam anlatırdı bize, biz daha yokuz tabi 70’ler, 80’ler belki 90’lar malum o dönemler her yönden sıkıntılar had safhada, bizimde o dönemlerde darul-erkamlarımız vardı kızım derdi. O zamanlar ders yapmak, müminlerce bir araya gelmek, iman istiyordu, her varoluş ve iddia ispat istiyordu ama bizler yılmadan yıkılmadan her türlü zorluğa göğüs gererek Rabbimzin emirlerini yerine getiriyor ve üzerimize düşeni yapıyorduk, Biz müminler hayırda yarışıyorduk... Oysa şimdi insanları televizyonlarının başlarından kaldırıp Allah kelamını zor anlatıyoruz! Düşünüyorum da, ne değişmişti babamın neslinden bu zamana, ya da benim çocukluğumdan? Bu çok büyük bir yozlaşma, nasıl bu hala gelmiştik, özümüzü nasıl kaybetmiştik? Nasıl Rabbi için herşeyini vermeye hazır bu insanları modern köleler haline getirmişlerdi? Peki ya gençler, ahireti için dünyasını satmaya hazır yürekleri kimler bu kadar dünyaya bağlamıştı? Rabbinden yüz çeviren bu gençler kimin eseri? Peki ya siz hiç mi değişmediniz? Nasıl bu hale geldik? Kim yakıştırıyor izzet ve şerefin sahibi müminlere bu zilleti? Hep dedim, diyorum ve diyeceğim bizlerin zihinlerde gerçekleşecek bir devrime ihtiyacımız var!!!

Rumeysa ESER /İSTANBUL ARALIK’13


K

M

N-I KER A ’ İ UR

M

AL

A SI

ME Bİ

L G İSİ Y A R I Ş

İRTİBAT 0533 167 19 92 0212 550 63 77

SON

BAŞVURU TARİHİ 29 Ocak 2014

ÖDÜLLER 1. Tam Altın 2. Yarım Altın 3. Çeyrek Altın

A’RAF SURESİ

14-19 YAŞ ARASI

TEST USULÜ

AYRICA İlk 20’ye girenlere değişik kitap setleri hediye edilecektir

16 ŞUBAT 2014 SAAT: 10:00 Kayıt formlarını İmam Buhari İlmi Araştırmalar ve Hizmet Vakfı’ndan alabilirsiniz. Kayıt formu doldurmayan adaylar sınava alınmayacaktır.

Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Güneşli İstanbul www.imambuharivakfi.org


“… Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…” (Yusuf, 33)

Darbecilerin tekliflerine boyun eğmeyen, Ezher Üniversitesi’nin

Zeynep Gazali’lerine Selamlar Olsun Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü: Göz yılar önce, fakat, sonra kanıksar ölümü. Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle, Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele!. Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak: Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak! Hangi ma'sûmun olur hûnu bu dünyâda heder? Yoksa kânûn-i İlâhîyi de yırtar mı beşer? Mehmed Akif Ersoy

Nebevi Hayat Dergisi 13. sayı (2013)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement