Page 1


Nağme..

Sayfa 1

EDİTÖRDEN Selam değerli Nağme dergisi "Okur-Yazar-Çizer"leri Yaz- kış demeden sizlerle buluşmaya can atıyor ve hiç ara vermeden dergimizi sizlere ulaştırmayı bir görev farz ediyoruz. Bu sıcak yaz günlerinde gezmeyi tozmayı, yüzmeyi koşmayı… Futbol, basketbol, voleybol demeden bütün sporların hakkından gelen, bu güzel ülkemizde ne kadar gezilecek görülecek eğlenilecek özellikle 'yüzülecek' yer varsa altını üstüne getiren kıymetli yazarlarımız ve de siz değerli okurlarımız. Okul hayatının en güzel anlarından biri olan bu yaz tatilinde Nağme Dergisini unutmayıp yoğun çaba harcayarak tatiline bir süre ara veren, zaman ayıran "takip eden etmeyen, twitter im olsa valla takip edeceğim abi diyen ama açmaya üşenen, olup da takip listesine bakmayı unutan", YGS çalışmaktan yorulup bir şeyler yazıyım okuyayım diyen tüm arkadaşlarımıza, ağabeylerimize ablalarımıza teyzelerimize amcalarımıza gönülden teşekkürlerrr…. Taraftarlar özellikle de fanatikler iyi bilir bu besteyi, hani hep söylenir ya; "Okul hayatım bitti defteri çöpe attım mahalleye uğradıımm…" neyse fazla kaptırmayalım böyle devam eder işte söylemek istediğim yaza girdik okulu bitirdik 3 ay ense muhabbetinin aslında sadece geyik olduğu. Arkadaş 3 ay eline kalem almıyor sonra harfleri tersten yazıyo falan… Ama Nağme dergisi okuyucuları böyle komik durumlara düşmüyor tabii, öyle değil mi? İçinde bulunduğumuz Mübarek Ramazan ayını da göz önüne alarak Dergimizin ana başlıklarını belirledik. Ramazan ve Oruç başlıklarına yer ayırmayı ihmal etmedik yani. Yazarlarımızdan Hakan Küçükkaramutlu bize Ramazan Sevgidir diyor ve Mustafa Cebeci, Bunları Biliyor Musunuz? Diyerek Orucun insana maddi manevi katkısı ve yararlarının saymakla bitmediğinden bahsediyor bizlere. Ee doğal olarak yaz tatilinde gezilecek görülecek keşfedilecek güzide yerlerden bizlere Emre Çelik 15 numaralı formasıyla Burdur bir cennettir diyor. Ve dergimiz için bir klasik haline gelen her sayı yeni hikayelerle fedakar Öğretmenlerimizi anlatan Adammış Gönüller serisi Burakhan Şahin'den geliyor. Tecrübeli yazarımız Hamdi karacuha bir süreliğine ilahi aşka dem vuruyor ve Bir Garip Derviş'i anlatıyor Şeyma Yılmaz da bizlere katılıyor komşuluk değerlerimizi yeniden hatırlamamız gerektiğini anlatıyor. Ve de Bosna… "Acınız acımızdır unutmadık Bosna" Cevdet Bulduk sizler için kaleme alıyor. İşte Nağme… Sanal alemde ama en önemlisi sizlerle….

YIL: 1 SAYI: 4

YAZ2013

İMTİYAZ SAHİBİ: Fatih GÜVEN EDİTÖR: Ahmet Said ALGÜL YAYIN KOORDİNATÖRÜ: Cevdet BULDUK YAYIN DANIŞMANLARI: Mehmet Etka ÖNCÜOL Ömer Halil ÜNAL DAĞITIM: Mustafa AĞIROL

İLETİŞİM: nagmedergi@gmail.com

Para buldukça yayımlanır @Nagme_Dergisi

NAĞME'yi internetten de takip edebilmeniz için: nagmedergisi.wordpress.com


Sayfa 2

Her An Farklı Bir Nefes

KAYBOLAN DEĞER: KOMŞULUK Şeyma YILMAZ Eskiden yan yana evlerimiz vardı. Bu mimari anlayış sayesinde manevi yakınlık artıyor, komşuluk gittikçe gelişiyordu. Karşıki evden diğer eve çamaşır ipleri düğümlenir, sabun kokulu çamaşırlar gelişigüzel de olsa asılırdı. Bir gün kararlaştırılır halılar yıkanır, mis gibi koku mahallenin taşlarına sinerdi. Domates veya biberler koca koca leğenlerde yıkandıktan sonra salça yapılır, evlerin damına konulur, güneşte pişirilmeye bırakılırdı. Sonuç olarak mahallenin hanımları işlerini beraber yapmaktan büyük bir zevk duyarlardı. Yeri gelir kimisi kocasından kimisi çocuğundan dert yanardı. Adeta birbirlerinin dertdaşı, sırdaşı olmuşlardı. İşte böyle güzel komşuluklar geçmişte kaldı. Hala bu geleneği yaşatmaya çalışanlar

mutlaka vardır ama genel olarak 'komşuluk' kavramı günden güne önemini yitiriyor. Şimdi nereye baksak çok katlı apartmanlar dikilmiş. Sanki bu evler yapıldıkça komşuluk da çekip

Aç kurt bile

gitmiş. Komşularımızdan haberimiz yok. Aç mı bir

komşusunu dalamaz

sorunu var mı bilmiyoruz. Ancak evinin önünde bir kalabalık varsa merak ediyoruz. Zaten ya düğün ya

sözünü söyleyen bir

da cenaze kalabalığıdır, ayıp olmasın diye bir

medeniyet...

uğrayıp geliyoruz o kadar. Komşuluğun dar planda anlam kazanıp

daima genişleyen bir kavram olduğunu unuttuk galiba! “Aç kurt bile komşusunu dalamaz” sözünü söyleyen bir medeniyet komşusunu ne yaptı acaba? Hiç düşündük mü komşularımız nerede, ne yapıyorlar diye? Bugünkü manzaraya baktığımızda diyebiliriz ki komşunun başarısını kıskandık. Balkonlarda güle oynaya mangal keyfi yaptık, ama düşünmedik bile acaba komşunun canı çekmiş midir acaba göz hakkı olmuş mudur diye? Evet komşularımız varken daha mutluyduk. Pişen aşımızdan bir lokma da komşumuza götürmeyi görev bilmiştik. Ölümlerinde birlikte yas tuttuğumuz, yeri geldi mi kahve içerek hoş sohbetlere daldığımız hakiki komşularımız vardı… Komşularımızla kurduğumuz yakınlığı yeniden inşa etmeliyiz. O zaman daha bereketli sofralarımız daha içten gülüşlerimiz olacaktır.


Nağme..

Sayfa 3

ORUÇ

Mustafa Yavuz CEBECİ

Oruç, bir mucizedir hem de muhteşem bir mucize. Orucun insana maddî manevî katkısı ve yararları saymakla bitmez sevgili okurlar. Bu güzelliğin faydalarından sizlere de biraz bahsedelim istedik. meselâ; Oruç tutan bünyenin, âdeta bakıma girdiğini, iç organları saran yağların eridiğini, vücudun zindeliğinin arttığını, direnme gücü kazanıp, mide, böbrek, şeker, kalp ve karaciğer hastalıklarına karşı dirençli bir hale geldiğini… Biliyor musunuz? Oruç tesirini kanserli hücreler üzerinde de göstermekte böylece bu hormonlar kansere karşı bir çeşit kalkan rolünü oynuyor. Yani kanser hücrelerinin çoğalmasını önlüyor..

Oruç tutarken enzim sistemleri âdeta antrenman yapıyor, faydalı enzimler uyarılıyor. Böylece vücudumuz daha hızlı yağ yakımı yapabilecek hale geliyor.

Oruç esnasında karbonhidrat kısıtlamaları oluyor. Bu kısıtlamalarla vücuttaki fazla tuzun atılması sağlanıyor.

Oruç esnasında karbonhidrat kısıtlamaları oluyor. Bu kısıtlamalarla vücuttaki fazla tuzun atılması sağlanıyor. Çoğumuzun oruç tutarken başı ağrıdığı olmuştur ama aslında bu,orucun vücuda sağladığı faydanın bir belirtisidir. Başımızın ağrıma nedeni, normal zamanda beynimiz sadece glikoz kullanırken, oruç dönemlerin de yağların yakılması ve bunun sonucun da oluşan keton cisimlerin yeniden kullanılmasıdır. Bu adaptasyon evresinde zararlı maddelerden vücudumuz kurtulmakta, kendini yenilemektedir. Kişi oruçlu iken karaciğer 3-5 saat istirahat ediyor, gıda depolama işine bir müddet ara vermiş oluyor. Bu arada, korunma sistemini güçleniyor. Midedeki kaslar ve salgı yapan hücreler de oruç müddetince birkaç saat dinleniyor. Kan hacmi de azaldığı için tansiyonu düşürerek kalbi rahatlatıyor. Yüce Allah ne güzel bir nimet vermiş aslında bizlere değil mi? Ne büyük bir nimet Oruç… Bunun yanında orucun bizlere manevî katkıları da olmakta, sizlere şöyle anlatayım sevgili okur; Dağılan, paramparça olan ve böylece düşman bir dünya karşısında perişan olan kalplerimizi, Allah, oruç mucizesiyle birleştiriyor. Evet, nefis ve şeytanın etkisinden kurtulmak istiyorsak, başka çare yok. Çaremiz aşikâr: Kuran, namaz ve oruç. Tabi Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Orucun, sabır, şükür, nefis terbiyesi gibi diğer ibadetlerle de irtibatı vardır. Az yiyenin vücudu sıhhatli olur. İnsanı, günahlardan arındırma, açlığın ve açların halinin ne demek olduğunu hissettirme, kâinatın kendisine boyun eğdiği Zat'a boyun eğme, söz dinleme, içtimaî dayanışmayı temin etme ve dengeli bir ruh yapısı kazandırma gibi bir çok faydaları da beraberinde getirir Yani bu mübarek ramazan ayında Oruç ile nefsimizi dizginlersek emin olun çok karlı bir iş yapacağız.


Sayfa 4

RAMAZAN SEVGİDİR Hakan KÜÇÜKKARAMUKLU

İnsanları birbirine bağlayan ortak değerlerdir. Toplu yaşama mecburiyetinde olan insanların mahalle, köy, kasaba, millet ve bloklar şeklinde yerleşim alanları oluşturdukları bilinmektedir. Bu insanların birbirleriyle dayanışma, sevgi ve kardeşlik duygularına ihtiyacı vardır. Bu duyguların en fazla açığa çıktığı, geliştiği günler hiç şüphesiz Ramazan günleridir. Ramazan ayında halkımızın büyük çoğunluğu oruç tutmaktadır. Oruçla insanımız açlığı, susuzluğu vb. gem vurmayı ö ğ r e n m e k t e d i r . To k a c ı n h a l i n d e n anlamakta; zengin fakiri daha fazla kollayıp gözetir duruma gelmektedir. Bu sebeple oruç tutan insanlar birbirleriyle ilişkilerini geliştirmekteler; iftar sofralarında buluşmaktadırlar. Fakiriyle, zenginiyle, yaşlısıyla, genciyle, uzak yakın hısım akraba bir araya gelmekte bir şenlik, bir güzellik yapılmaktadır. Böylece ekmeğini paylaşmanın çorbayı beraber içmenin birbirine hal hatır sormanın mutluluğu yaşanmaktadır. İnsanların modern dünyada yalnız kaldığı eşinin dostunun olmadığı, asrımız gittikçe yalnızlaşan insanın karamsarlığına sevgi tohumları dökülerek kendine öz güveninin geliştiğini görmekteyiz. Hele hele iftar öncesi önünde her türlü yemek ve içecek varken ezanın okunmasını beklemek, saate bakın bakalım, top atıldı mı diye sormak insanın iradesini perçinleyen sabretmeyi öğreten güzel bir ortam değil midir? Bugün insanımızın modern teknolojiye ihtiyacı olduğu kadar böyle bir sevgiye, barışa, kardeşliğe daha fazla ihtiyacı vardır. İşte bunun da en güzel örneği Ramazan'da sergilenmektedir. Akşam olunca minarelerin arasındaki mahyalarda“ Oruç tutun sıhhat bulun“, “Hoş geldin ey şehri rahmet“, “Elveda ey şehri Ramazan“ gibi elektrik lambalarıyla yanan sözler insan ruhuna ayrı bir güzellik, gönlüne ayrı bir ferahlık vermektedir. O anda okunan müezzinin seslendirdiği “Allahu Ekber Allahu Ekber“ sesleri insanları ayrı dünyalara, öteler ötesiyle bağlantı kurmaya, perde arkası gerçeklerle yüzleşmeye yol açmaktadır. Böylece kendi kültür değerlerimizle tanışmanın, manevî hayatımızın renkleriyle kucaklaşmanın hazzını yaşamaktayız. Birde Ramazan'da sahurdaki ramazan davulcusunun evimizin dibine gelerek bizi uyandırmasındaki anlatamayacağımız duygular Ramazan'ın üzerimizdeki etkileridir. Anadolu kadınının yaptığı saç böreğinden bir miktarını yufkasına saralayıpta elimize verip “Oğlum! Akşam namazına camiye git topun atılışını yakından izle“ demesi bizimde çocukluğumuza cami duvarının iç kısmına saklanıp dışarıda patlayacak olan topun yanışı ve gümlemesini seyretmek hafızamıza işlemiş çok kıymetli anılardır. İnsan böylece yaşanan hayatın gerçekleriyle yüzleşip yüzlerde oluşun tatlı tebessümlerinin gönüllerde meydana getirdiği ferahlığı sadece RAMAZAN' da yaşamaktadır. O bakımdan Ramazan inancın, kültürümüzün bizi biz yapan değerlerin bileşkesidir. Ramazanların coşkusunu yaşayabilen inançlı ve milletin değerleriyle barışık gençlerimizi tebrik ediyor, nice ramazan aylarına sağlıkla ulaşmalarını Allah'tan niyaz ediyorum. Bizim bu sevinçlerimizi kültür panayırımıza sadece uzaktan bakmakla yetinenlere insanımızı ve değerlerini sevmelerini başka vadilerde dolaşmak yerine kendi kültürümüzle yüzleşmelerini temenni ediyorum. SAYGILARIMLA …


Nağme..

HURMA

“ Hüzne kapılma, Rabb'in senin altında bir su arkı kılmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun.

” (Meryem 23-26)

Sayfa 5

Nedim HAZAR

“İçinde hurma olmayan evin halkı açtır.” diye buyuruyor Fahr-i Kainat (sas). Hurma sadece sıradan bir besin kaynağı değil. İnsana en yakın olan bir ağacın meyvesi. Bu yakınlık inancımızdan dolayı hissettiğimiz bölgesel ya da coğrafi bir hısımlık değil, hurma ağacı insan ile pek çok ortak özelliğe sahip. Bir kere kalbi var hurma ağaçlarının. Ve bazen kırılıyor, bazen küsüyor. Şiddetli baskıya maruz kalırsa duruyor ve ölüyor. Hurma ağaçları da insanlar gibi bir erkek ve dişiden oluşuyor. Erkeğin poleni olmadan dişi hurma vermiyor. En enteresanı ise doğumu. Dişi hurma ağacı erkeğin polenini aldıktan bir yıl sonra doğuruyor. Bildiğimiz doğum gibi. Şayet bebek ağacı, annesinin yakınında, yani görebileceği bir yerden daha uzağa ekerseniz, hem bebek, hem anne daha fazla hayatta kalmıyor ve ölüyor. Kökeni çok eskilere dayanıyor. Bilinen ilk paralarda hurma meyvesinin resmedildiğini aktarıyor uzmanlar. Ve kutsal metinlerde de elbet.

Kur'an-ı Kerim'de de Hz. Meryem'e doğum öncesinde hurma yemesi tavsiye edildiği anlatılıyor: “Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: 'Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim.' Altından (bir ses) ona seslendi: 'Hüzne kapılma, Rabb'in senin altında bir su arkı kılmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun.'” Peygamber Efendimiz (sas) de loğusalık döneminde hurma yemenin öneminden bahsediyor: “Kadınlarınıza loğusa döneminde hurma yediriniz. Kim loğusalığında hurma yerse onun çocuğu akıllı ve ağırbaşlı olur. Çünkü hurma, Hz. Meryem'in loğusalığındaki yiyeceği idi. (Hz. Meryem validemize Allah (cc) kuru bir hurma ağacından onu vermişti). Şayet (loğusa için) hurmadan daha iyi bir yiyecek olsa idi Allah (cc) onu Meryem'e ikram ederdi.” Ömrü de insanın ömrüne çok benziyor hurma ağaçlarının. Uzunlukları aşağı yukarı aynı ve verimli yaşları da öyle. Bebeklik süresi de. Bir kadının doğurabileceği kadar doğum yapıyor dişi hurma ağaçları. Sıkı durun; tıpkı insan gibi, eğer kafasını keserseniz ölüyor hurma ağaçları. Efendiler Efendisi (sas) bir hadis-i şerifte, “Halanız olan hurma ağacına saygı gösteriniz! Çünkü, ilk hurma ağacı, Âdem aleyhisselâmın çamuru artıklarından yaratıldı.” buyuruyor.


Sayfa 6

Her An Farklı Bir Nefes

İnsandaki kıllara çok benzer liflere sahip hurma ağaçları ve dişisindeki lif dağılımı, dişi insandaki kıl dağılımına çok benzer. İnsan da susuz yaşayamıyor, hurma da. Suya en fazla ihtiyacı olan ağaçtır hurma. Bu ağaçların kendi kendini tedavi etmek gibi bir özellikleri olduğu gibi, müthiş bir diğerkâmlık boyutları da var. Bir hurma bahçesine salgın hastalık bulaştığı zaman, ölen ilk hurma ağacı yakılıyor ve yakılan ağacın külleri, bahçedeki diğer ağaçlara ulaşıp, onları tedavi ederek kurtarıyor! Ve özel bir hurma: Acve… Bir müşrik, elindeki yanmış hurma dalını Efendimiz'e gösterip: “Bu yanıp, kurumuş dalı toprağa ek, şayet hurma yetişirse, senin peygamber olduğunu tasdik ederiz.” der. Kainatın Efendisi (sas) mübarek tükürüğüyle dalı ıslatır ve diker. İşte o daldan yetişen hurmanın adıdır Acve. Bu nedenle yanık bir rengi vardır. Keza Efendimiz (sas) bu hurmayı anlatırken şöyle buyuruyor: “Kim sabah aç karnına yedi tane acve hurması yerse o gün ona ne sihir ne de zehir tesir eder.” İbni Ömer (ra) anlatıyor: “Efendimiz'in yanında otururken hurma ağacının özü, içi (cummar) getirildi. Efendimiz şöyle bir soru sordu: 'Ağaçlardan bir ağaç aynen Müslüman adama benzer yaprağı düşmez. Söyler misiniz bana hangi ağaçtır o?' Orada bulunanlar çöl ağaçlarına daldılar, benim aklıma hurma olduğu geldi. Söylemeye niyetlendim ama baktım ki ben orada olanların en küçüğüyüm sustum. Efendimiz buyurdular ki: 'O ağaç hurmadır'” Ramazan ayı aynı zamanda hurma ayı. Rabb'im, kıymetini ve hikmetini idrak nasip etsin.

*11.07.2013 tarihli Zaman Gazetesi yayımından alınmıştır.

11.07.2013 tarihli Zaman Gazetesi'nden alınmıştır.


Nağme..

Sayfa 7

HEM BU DÜNYA HEM DE AHİRET İÇİN ÇALIŞ İsmail Kağan KILINÇ Üç aylık uzun bir tatili yarıladık. Kimimiz özlemle beklediği memleketlerine geri döndü kimimiz ailesini de alıp bir yazlığa yerleşti. En iyi şekilde tatili geçirmek için daha tatil başlamadan bütün planlar yapılmıştı. Zaten bunu hak etmiyor muyduk? Dokuz aydır okulda sınavlar, dersler, denemeler falan filan… Tamam, bu tatili hak ettik ama tatil ne manaya geliyor? Boş boş oturmak mı?. Bence bu manaya gelmemeli bizler için. Yapılacak çok şey var gerçekten. Ama tatilimizin sonuna geldiğimiz zaman arkamıza baktığımızda yüzümüzde görülmeye değer bir tebessüm belirmesi ve iyi ki yapmışım diyeceğimiz işlerle dolu olması için kendimize biraz çeki düzen vermemiz gerekir bence… Yani bu üç aylık koca tatili uyumakla

geçirmektense kendimizi geliştirmemiz gerekir. Kitap okuyup bilgi sahibi olabilir bunun yanında hobilerimiz üzerine çalışabiliriz. Hiçbir şey yapmasak Peygamber

Efendimiz(s.a.s) her şeyi özetliyor bizler için. Hem Müslüman çalışkan olmalıdır. Tembellik bir Müslüman'a yakışmaz.

bile çevremizde olanlara duyarsız kalmamalı gündemi takip etmeliyiz. Dünyada, Türkiye'de, yaşadığımız şehirde neler oluyor bunları bilmeliyiz. Sonuçta bu dünyada diğer insanlarla beraber yaşıyoruz. Size anlatmak istediğim şey vaktimizi boşa harcamayalım. Ne de olsa koskoca üç ay tatil deyip vaktimizi heba etmeyelim. Bu dünyada geri dönüşü olmayan şeylerden bir tanesi de zamandır. Ne zaman vademiz dolacak ve bu dünyadan ayrılacağız orasını Allah bilir ama bize düşen şey, bir Hadis-i Şerifte de diyor ya “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışın.”diye işte Peygamber Efendimiz(s.a.s) her şeyi özetliyor bizler için. Hem Müslüman çalışkan olmalıdır. Tembellik bir Müslüman'a yakışmaz. Bu yüzden zamanımızı en iyi şekilde değerlendirelim. Bizim için en değerli kitabı Kuran-ı Kerimi okuyalım. Hele bir de şu mübarek Ramazan ayında okuyalım ki sevabımızı arttıralım ve taçlandıralım. Orucumuzu uykuyla tutup en değerli vakitlerimizi boşa

harcamayalım. Oruçluyken yaptığımız her hayırlı iş sevap hükmünde olduğunu unutmayalım. Size bunları söylerken bilgisayar ile uğraşamayın, uyumayın ya da eğlenmeyin demiyorum. Vaktinizi sadece bunlarla ayırmayın diyorum. İsteklerinizi de göz önüne alın ama tatildeyiz diye de her şeyi bırakmayın. Biraz eğlenin biraz çalışın, hayatta önemli olan bu dengeyi sağlayabilmektir. Eğlenceyi de çalışmayı da dengeleyin. Tembel değil çalışkan bir insan olmak,daima üretip boş durmamak…. Örneklerimiz çok fazla, atalarımıza bakmamız doğru olur diye düşünüyorum. Hemen hemen her Osmanlı padişahı bir işle meşguldü olmuş. Mesela Fatih Sultan Mehmet mühendis, Yavuz Sultan Selim kuyumcu, 2. Abdülhamit marangozdur. Onlar hem koca bir padişah olmuşlar hem de boş vakitleri için uğraşlar bulmuşlardır. İşte atalarımız öyle insanlardır ki bir an bile vakti boş geçirmekten sakınmış daima bir Müslüman insanın olması gerektiği gibi davranmışlardır. Dünya malı gelip geçicidir. Ne zaman senin olup olmadığını nerden bileceksin ki. Ebedi olan ahiret için de çalışmalıyız. Hani bir laf vardır ya cennetlik misin bu rahatlık ne? Peygamber Efendimizin bile Allah'tan mağfiret dilemiş gecesini gündüzünü ibadetle, tebliğ ve irşad ile geçirmiştir. Peki günahı mı vardı? Bu kadar çaba nedendi? Çünkü O(s.a.s) bizlere örnekti. Son nefese kadar hiçbir kulun akıbetinin garanti olamadığını bizlere bildirdi ve şükretmeyi öğretti. Bu yüzdendir ki çalışmak boynumuzun borcudur. Zaten bu dünya ahiret sınavı için geldik. Bu sınavı başarılı geçebilmek için çalışmalıyız. Ahiret sınavı için namaz kılmalı, oruç tutmalı, zekât vermeli, dua etmeliyiz. İnsan olduğumuz için de bu dünya hayatı için de çalışmalı çaba göstermeliyiz. Bu vatan için çalışmalıyız. Bizimde içinde bulunduğumuz bu genç neslin çalışkan bir nesil olması gerekir. İleride tekrardan dünyaya atalarımız gibi söz geçirebilmek için çalışmalıyız. İşte atalarımız nasıl üç kıtaya egemen olduysa, Peygamberimiz(s.a.s) nasıl gönüllere taht kurduysa biz de onlar gibi olmalıyız. Osmanlı ne kadar güçlü bir devlet olsa da biz daha iyisini yapmak için uğraşmalıyız. Peygamber efendimiz gibi olamasak da O'na yakışır bir ümmet olmak için çalışmalıyız. Bizlerin hayatının ve varlığının yegane amacı da bu değil mi zaten?


Sayfa 8

Her An Farklı Bir Nefes

BOSNA'DA SEVGİ TOHUMLARI Artık dönüş vakti gelmişti. Sekiz yılını verdiği bu okuldan ayrılması gerekiyordu. Yavaş yavaş Türkiye sınırlarına yaklaşırken Bosna'yı daha şimdiden özlemişti. Bu duygu yoğunluğu sırasında yaşadıklarını hatırlamaya başlamış, ta ilk günden bu güne kadar yaşadıkları gözünün önünden geçiyordu. Sanki hepsini tekrar yaşıyor gibi hissetti… Lise yıllarında, yakın aile dostlarının sahip oldukları tek çocuklarını yurtdışındaki eğitim kurumlarına öğretmen olarak göndermeleri ve buna da hicret denmesi, onda büyük bir merak uyandırmıştı. Zamanla, oralara giden insanları görünce, hicret merakı arttı. Giden insanların mutluluğu, ilgisini daha da arttırıyor o da bu mutluluğa ortak olmak istiyordu. Zaman su misali akmıştı, liseyi bitirmiş, üniversite için Adana'da Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmıştı. Ailesinden ilk ayrılışıydı. Bu ayrılış onun hayalindeki hicretin provasıydı. Adana'da da zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı.Üniversite hayatı sona eripte arkadaşlarından ayrılık vakti gelince baya bir zorlanmıştı. Çünkü birbirlerine kardeş misali bağlanmışlardı. Bu ayrılığın Mine'deki tek tesellisi öğretmen olması ve artık hicreti için önünde bir engel kalmamasıydı. Memleketi Mersin'e döndüğünde yakın arkadaşlarını davet etmişti. Davet sırasında bir arkadaşı Mine'ye yurtdışındaki Türk Okullarında görev yapan fedakar öğretmenlerden bahsetti. Bu onun için bir fırsattı. Fakat bunu ailesine nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Babasının kendisine olan bağlılığı onu düşündürüyordu. Ertesi akşam ailesiyle konuşmaya karar verdi. Ailesine durumu anlattı. Bu vazifenin ne kadar önemli olduğundan bahsetti. Babası derin derin boşluğa bakıyor hiçbir şey söylemiyordu. Ortam bir süre sessiz kaldı, sonunda babası: ”Kızım bu düşüncen beni ve eminim anneni çok mutlu etti. Biz seni çok seviyoruz. Senden bir an dahi ayrı kalmak istemeyiz ama bu yolda senin daima arkandayız. Allah yâr ve yardımcın olsun ve niyetini ihlâslı kılsın. Çok hayırlı bir işe gönül verip gidiyorsun sonucu mutlaka güzel olacaktır.” dedi. Babasının böyle demesiyle birlikte ailesinin de desteğini almış ve içinde tarifsiz bir mutluluk belirmişti. Hemen o gece arkadaşına görev yapmak istediğini ve kendisine ilgili yerlere başvurması için yardımcı olmasını istedi. Başvurunun ardından birkaç hafta sonra görev yerinin Bosna-Hersek olduğunu öğrendi. Artık memleketten ayrılıp gurbet ellere gidiş vakti gelmişti. Hazırlıklarını tamamladı ve yolculuk vakti geldi çattı. Uçak ile ilk önce İstanbul'a oradan da Bosna'ya hareket edecekti. Uçağa binerken ardına baktığında gülen yüzleri görünce ne kadar doğru bir karar verdiğini bir kez daha anladı ve huzur içinde ayrılıyordu. Uçak ilk olarak İstanbul'a oradan bir saatlik yolculuğun ardından Bosna'ya vardı. Okulun öğretmenlerinden Hasan Bey ve eşi Hatice Hanım karşılamışlardı onu. Kendisine ev tutma fikri söylenince bunu reddetmiş ve okulda kalmak istediğini söylemişti. Aradan günler geçmiş ve heyecanla beklediği okulun ilk günü gelivermişti çabucak. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Hem ilk öğretmenliğe başlamanın mutluğunu hem de beklentisiz fedakarlığın yani hicretin verdiği mutluluğu bir arada yaşıyordu. Aradan bir yıl geçmiş ve öğrencileri onun arkadaşları olmuştu. Ancak ne yazık ki ilk yılında unutamayacağı kötü bir olay yaşamıştı. Vanessa adında bir öğrencisi trafik kazasında vefat etmişti ve bu olay onu derinden yaralamıştı. Öğrencisinin ailesiyle elinden geldiğince ilgilenmeye çalıştı ve yardımcı oldu. Artık Bosna onun evi olmuştu ve acılar acısı mutluluklar mutluluğu oluyordu. Ve tabi ki Boşnakların onlara karşı gösterdiği ilgi ve misafirperverlik onu ve diğer öğretmenleri kendi vatanlarındaymış gibi hissettiriyordu gurbette. Arkadaşları vasıtasıyla kendi gibi öğretmen olan Erol Bey ile tanıştı. Çok iyi bir insan olduğunu kıssa sürede anlamıştı ve ona karşı güzel düşünceler beliriyordu Mine'de. Kısa bir süre içerinde evlendiler. Bu evliliğin meyvesi olan Merve doğdu. Küçük Merve babası ve annesinin görev yaptığı okuldaki öğrencilerin kardeşi olmuştu sanki kimi zamanda öğrencilerin oyun arkadaşı oluveriyordu şirinliği sayesinde. Aylar ayları, yıllar yılları kovalıyordu. Buradan bir gün ayrılacaklarını hiç düşünmemişlerdi. Fakat yaz dönemine girilirken ayrılığın haberi gelmişti. Buradaki görevleri sona ermişti ve yeni görev yerleri olan Senegal'deki okula gideceklerdi. Evet ayrılık her zaman ki gibi zor ve bir o kadar da hüzünlü olacaktı.Öğrencilerin hepsi ağlıyor, onlar diğer öğretmenlerle ve görevlilerle vedalaşırken hiç kimse gözyaşlarını tutamıyordu. Teker teker helalleştiler ve onları uğurlamaya öğrencilerin velileri de gelmişti. Onlar da bu fedakâr insanları çok seviyorlardı. Mine Hanım'ın kızı Merve de bu abi ve ablalarından ayrılırken çok hüzünlüydü. Gözler yaşlı, kalplerde ayrılığın hüznüyle son bir kez daha baktılar arkalarına… Tek amaç vardı ortada bütün dünyaya barış, sevgi ve kardeşlik tohumlarını ekebilmek ve filizlenmesini sağlamaktı. Kalplerindeki Allah rızasını elde etme istediği ile hareket etmişlerdi her zaman. Gurbete gelip burada görev yapmaktan pişman olmadıklarını bir kez daha anlamışlardı. Ektikleri sevgi tohumları bir gün filizlenecekti. Bu duyguyla ayrıldılar Bosna'dan… Mine Hanım eşinin ona seslenmesiyle irkildi. Geçmişten bu güne kadar yaşadıklarını düşününce dolan gözlerinden yavaşça akan damları sildi ve yeni ufuklara gitmenin sevinciyle eşine gülümsedi.


Nağme..

Sayfa 9

BİR GARİP DERVİŞ Hamdi KARAÇUHA

Aşk dediğin ya Allah'tan gelmeli. Ya Allah için olmalı. Ya da Allah'a ulaştırmalı; yoksa yerle bir olmalı. Hz. Mevlana

Değerli Nağme dostları, dar bir dairede baskı usulüyle yayın yapan Nağme Dergisi, yaz döneminde de istifadenize sunulmak için internet ortamında yayın yapma kararı aldığı, Haziran sayısında duyurulmuştu. Hal böyle olunca, Nağme Dergisi'nin baskısı eline ulaşabilen değerli Nağme dostlarının, yaz döneminde devam edecek olan çalışmalarda 'Yıllar Sonra Gelen Vuslat' hikâyesini takip edememe durumları göz önünde bulundurularak, 'Yıllar Sonra Gelen Vuslat'ın Eylül ayından itibaren devam etmesi uygun görüldü. Birkaç senedir tevafuk ettiği üzere Ramazan ayı bu yıl da yaz mevsimine yani bir diğer tabirle tatil dönemine denk geldi. Bu sıcak Ramazan günlerinde ve kıymetli tatil diliminde siz değerli dostları fazla sıkmadan, bir iftarlık yahut teravih sonrası sahura kadar ki bir atıştırmalık mahiyetinde, küçük lakin manası derin bir hikâyeyi beğeninize sunuyoruz. Ramazanınızı ve şimdiden Kadir Gecenizi, Bayramınızı kutluyorum. Dualarınızda bize de yer verirseniz, memnun oluruz. “Zamanın birinde okuma, yazma bilmeyen kabiliyeti de koyun gütmeye ancak yeten bir garip çoban varmış. Devrin padişahının kızına tabiri yerindeyse abayı yakmış. Dilinde 'Leyla, Leyla' lafzı dönerken, avare misali bir oraya bir buraya salınıp geziyormuş. Bu durumu çok geçmeden, onun gibi çoban olan dostu fark etmiş. -N'oldu sana ey garip gardaşım, söylesene? -Öyle bir güzeli vuruldum ki ey dost, o beni böyle bir derde koydu. Lakin bu derdin ne yazık ki dermanı yoktur. -Hele sen bir gel, Allah Dostu'nun yanına gidelim, o bir çaresini bulur elbet. Oturdukları posttan bir hışımla kalkıp, bölgenin en meşhur âlimi, padişahında övgülerini alan Allah Dostu'nun yanına gitmişler. Garip çoban halini arz ettikten sonra Allah Dostu durumun pek vahim olmadığını, dediklerini yaptığı takdirde isteğinin olacağını söylemiş. -Şimdi falanca yerdeki falanca mağaraya gidip kırk gün boyunca eline tespihini alıp, dilden ve gönülden 'Allah' diyeceksin. Kırk günün sonunda Allah'ın izniyle padişahın kızına kavuşursun. Garip çoban Allah Dostu'nun elini ölüp, çoban dostuyla vedalaştıktan sonra Allah Dostu'nun huzurundan alelacele çıkmış, doğruca falanca mağaraya gidip, elinde tespit, gözlerinde Leyla'nın ay yüzü, başlamış 'Allah' demeye. Bir hafta geçmeden, mağaranın bulunduğu köy bereketlenmeye başlamış. Tarladaki mahsul birken, on olmuş. Haliyle köylüler bu durumu bizim garip çobana atfetmişler. Köyde herkesinde dilinde bu garip çoban, 'derviş' diye dolanıp durmaya başlamış. Çoban durumundan habersiz, gül yüzlü yârini düşünüp 'Allah' demeye devam ediyormuş bu arada. Çok geçmeden bu derviş ve dervişin sebep olduğu zannedilen bereket, padişahın kulağına da gitmiş.


Sayfa 10

Her An Farklı Bir Nefes

Padişah hemen meşveret meclisini toplayıp, dervişe yapılacak izzet ve ikramları vüzera takımıyla görüşmeye başlamış. İlk önce, dervişe sarayın yanında, büyük bir konağın yapılmasını teklif etme kararı alınmış. Ancak meşveret meclisinde bulunan Allah Dostu, dervişin dünya malına tamah etmeyeceğini söyleyerek, bu fikirden padişahı vazgeçirmiş. Sonra padişah, dervişe vezirlik teklif etmeye niyetlenmiş. Allah Dostu buna da itiraz edip, padişahı yine ikna etmiş. Padişah, ne ikramda bulunacağını Allah Dostu'ndan sual edince, Allah Dostu 'Efendim, bu dervişin dünya malında yahut makamında gözü yoktur. Elinde bir tespih, omzunda yamalı bir hırkası

“ Padişah bu durumdan gayet memnun bir

olan garip bir derviştir. Siz en iyisi kızınızı dervişe nikâh edin. Hem böylelikle akraba olursunuz hem de dervişin âli

şekilde, dervişi ziyaret

duaları hep üzerinizde olur.” demiş. Padişah bu durumdan gayet memnun bir şekilde, dervişi ziyaret etmek

etmek istedikleri

istedikleri bildiren bir name yazdırıp, dervişin dostu olan çoban ile dervişe göndermiş. Ertesi gün, yani kırkıncı gün,

bildiren bir name

padişah devlet erkânıyla birlikte dervişin mağarasına gitmişler. Padişah dervişe değerli hediyeler ve övgüler

yazdırıp, dervişin dostu

takdim ettikten sonra, asıl izzet ve ikramlarını dillendirmeye başlamış. -Efendim, beldemize teşrif buyurduğunuz günden beri, bolluk ve bereket yaşamaktayız. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Kabul buyurursanız size bir teklifimizi olacak? -Estağfurullah devletlûm, esas, yüce Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Buyurunuz bu kulunuz sizi

olan çoban ile dervişe göndermiş. Ertesi gün...

dinler? -Efendim, sarayımın yanında size büyükçe bir köşk yaptıralım. Her daim yanınızda bulunup, sizi memnun etmek isteriz. -Sağ olun hünkârım. Ancak ben garip bir dervişim, dünya malını istemem. -Sizi baş vezirim yapayım. Devlet işlerinde bize yol gösteriniz. -Sağ olun hünkârım. Ancak ben garip bir dervişim, dünya makamını istemem. Padişah bu durumdan ziyadesiyle memnun olmuş aslında. 'Dervişin dünya malına yeltenmemesi, kerametinin bir göstergesi.' diye düşünmüş padişah. Son olarak dervişin kabul edeceğini umduğu teklifini yapmış. -Peki efendim, size kızımı versem? Hem böylelikle akraba oluruz, hem de âli dualarınız her zaman üzerimizde olur. -Sağ olun hünkârım. Ancak ben garip bir dervişim, dünya namına bir şey istemem. Dervişin dostu çoban, Allah Dostu ve padişah dahil orada bulunan herkes aldıkları cevap karşısında şaşkına dönmüşler. Dervişin dostu çoban, neden böyle davrandığını öğrenmek için dervişin yanına sokulmuş. -Ne yaptın sen gardaşım? Leyla'ya kavuşmak için kırk gündür bu mağarada zikir çekmez misin? -Evet, öyledir dostum kırk gündür Leyla için zikir çekerim. Ve yüce Allah, niyetim Leyla olmasına rağmen, sırf onun adını zikrettiğim için Leyla'nın babası olan padişahı, kızını vermesi için, ayağıma getirdi. Ya Allah'ı, Allah için ansaydım neler olurdu ey dost? Bundan gayrı, Allah'tan başkasını istemem. Anlayacağınız, bizim garip çoban Leyla için çıktığı dervişlik yolunda, Leyla'yı da, ona duyduğu derin muhabbeti ve aşkı da yaratan Rabb'e ulaşmıştı.”


Nağme..

Sayfa 11

BOSNA Cevdet BULDUK Bosna… İsmi duyulunca katledilen yüz binlerce kişinin acısı hissedilir kalplerde. Çok değil daha yirmi sene evvel. Acılar hala taze. Gözyaşları henüz kurumamış. Kimi sıkılan kurşunla, kimi yıkılan cami enkazı altında, kimi kundaktaki uykusunda… Bu ölen insanların tek suçu Boşnak ve Müslüman olmasıydı. Onların bu katliamlara maruz kalmasını dünya görmezden gelmişti. Bosna'dan yükselen feryatlara kulaklarını tıkamıştı tüm insanlık. Yapılan tüm zulüm, işkence ve katliamlara müdahale edilmemişti. Afganistan, Filistin, Suriye, Irak, Çeçenistan ve Doğu Türkistan'da olduğu gibi gene mazlum olan Müslüman halktı. 1992-1995 yılları arasında yapılan savaşta(!) Sırplar Boşnak Müslümanları katletmişlerdi. Burada olanları BM gibi uluslar arası kuruluşlar ya iç savaş ya da savaş diyor. Fakat burada tek taraflı bir uygulama vardı. Karşı koyamayan, silahsız masum olan sivillere tüm güçleriyle saldırı yapılmış ve kadın, çocuk, yaşlı, genç ayırt etmeden katliama maruz bırakılmıştır. Tarihsel sürece bakılacak olursak bu topraklarda I. Dünya Savaşı'nın bitimiyle Josip Tito'nun kurduğu Yugoslavya Devleti

Ortodoks, Katolik ve İslam gibi dini grupları bir arada bulunduruyordu. Etnik olarak Hırvat, Boşnak, Arnavut, Sırp, Sloven ve

Afganistan, Filistin, Makedonlar bir arada yaşıyorlardı. II. Dünya Savaşı'nda Sovyet Bloğu'nda yer alsa da

Suriye, Irak,

zamanla bağımsız hale geldi. 1980'de

Çeçenistan ve Doğu Türkistan'da olduğu gibi gene mazlum olan Müslüman halktı. 1992-1995

Tito'nun ölümü 1990'da ise Sovyet Bloğu'nun dağılmaya başlamasıyla Yugoslavya'da farklı dinden ve etnik gruptan insanları bir arada tutmak imkânsız hale geldi. 1991'de Hırvatistan bağımsızlığını ilan ederken yine aynı yılda Almanya ve İtalya'nın desteği ile Slovenya da bağımsızlığını ilan etmişti. Bu ülkelerin ardından Makedonya

yılları arasında

'da bağımsızlığını ilan etmişti.

yapılan savaşta(!)

1992 yılında Bosna-Hersek Devleti'nin bağımsızlığını ilan etmesi için referandum yapılmış, Bosnalı Sırpların boykot ettiği bu referandumdan bağımsızlık kararı çıkmıştı. 5 Nisan 1992'de Bosna-Hersek Hükümeti bağımsızlığını ilan ederken, 6

Sırplar Boşnak

Nisan günü ABD ve Avrupa ülkeleri bu yeni ülkeyi tanımışlardı. Kendilerinin anayurtları olan Sırbistan'dan koparılacağını düşünen ve Büyük Sırbistan hayali taşıyan Bosnalı Sırplar,

Müslümanları

Sırbistan'ın askeri yardımı ile Bosna'da bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan edip, buralarda yaşayan Müslüman Boşnaklardan katletmişlerdi.

ve Katolik Hırvatlardan bu bölgeyi terk etmelerini istediler. Bunu hızlandırmak ve halkın direncini kırmak için ise dehşet verici

işkenceler uygulamaya başladılar. Takvimler 1992 yılının nisan ayını gösterirken Sırp milisler Srebrenitca'ya çok yakın Bratunac Köyü'nde 350 Bosnalı Müslümanı, özel polis güçlerinin de desteğiyle şehit ettiler. Sırpların yaptığı bu vahşetin duyulması Bosnalıları umutlandırdı. BM ve NATO Sırpları hedef alarak bir ambargo başlattı. Uygulanan bu ambargo Sırpları müttefiki Rusların desteği ve coğrafi olarak daha daha avantajlı olmasıyla nedeniyle etkilemedi. Mühimmat ve lojistik açıdan daha zayıf olan Bosnalı Müslümanlar bu ambargodan zararlı çıktı. O zamanlar Dünya'nın en güçlü 6. ordusuna sahip olan Yugoslav Ordusunun gücünü Sırplar neredeyse son haddine kadar kullanıyorlardı. Dünya'da tepkilerin artmaya başlaması ile Bosnalı Müslümanlar için yardım kampanyaları düzenlenmeye başlandı. Dünya'nın pek çok ülkesinde yardım kampanyaları düzenlenmiş bir çok ünlü isim de bu kampanyalara destek vermişti. Örnek verecek olursak ülkemizde düzenlenen yardım kampanyalarından biri de “Bosna'ya Yardım Maçı” idi. Bu maçta efsane futbolcu Diego Armando Maradona da destek verenler arasındaydı. Pek çok ülkede yardım kampanyaları başarılı olmuş fakat bazı ülkelerde yardımları bırakın ulaştırmayı farklı politik amaçlarda kullanılmış ve yerine ulaşamamıştı. Bosna'daki katliamların arasındaki en acılı olanıdır Srebrenitca. Sırpların ne kadar acımasız ve kan emici olduklarını göstergesidir Srebrenitca. Masum sivilleri kurşuna dizilerek, çeşitli işkenceler yaparak öldüren Sırp Milisler, 1995 yılının yazının başında şehre girişlerinde ”Türklerden intikam alma” açıklamasını yapıyorlardı.


Sayfa 12

Her An Farklı Bir Nefes

Sırpların Srebbrenitca'ya girme sebepleri Nasır Oriç liderliğindeki Müslüman direniş örgütünün Sırplara karşı başarı kazanması ile birlikte bu duruma artık son vermek isteyen BM, Dayton Görüşmeleri'ni başlattı. Bu görüşmelerde avantaj elde

etmek için Grajde ve

Srebrenitca gibi iki stratejik şehre Radko Mladiç komutasında var güçleriyle saldırmaya başladılar. BM tarafından güvenli bölge ilan edilen Srebrenitca'da halk toplu soykırıma maruz kaldı. Sırplar topladıkları Müslüman Boşnakları sistematik işkencelerden geçirdikten sonra aile fertlerinin gözleri önünde öldürüp gene onlara gömdürüyorlardı. Sırp milisler bununla da yetinmeyip şerefsizce genç kız ve kadınlara tecavüz ediyorlardı. Tüm iğrençlik ve şerefsizliklerini 29 günlük kundaktaki bebeğe kurşun sıkmaları gösteriyordu. Tüm bunlar olurken dünya bu yapılanlara sessiz kalıyor hiçbir müdahale olmuyordu. Batılı devletler bu olanları sadece kınamakla yetiniyordu. Avrupa ve Dünya'nın göbeğinde katliam olurken kimse ses çıkarmıyordu. Srebrenitca'daki katliamlarda ne kadar insanın öldüğü halen belli değil. BM eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi savcısı, 7-8 bin kişinin öldüğünü belirtirken, Bosna Sırp Hükümeti'nin raporunda 7.779 kişi, Boşnak

“ Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin ilk

Hükümeti'nin raporunda ise 8.374 kişiden fazla olarak göstermektedir. Bugüne kadar Srebrenitca'da 42 toplu mezar bulunurken, 22 bölgede toplu mezar olduğu tahmin ediliyor.

Birçok cesedin parçalanması kimlik tespitini de

güçleştiriyor. Ayrıca Sırplar katliamı gizlemek için ilk gömdükleri toplu mezarlardan bazı cesetleri çıkarıp başka yerlere

Cumhurbaşkanı Merhum Aliya

gömmesiyle katliamlar ilgili deliller bozulmuş ya da yok oluş oluyor. Srebrenitca'da katliama göz yumanlardan birisi ise BM'nin 400 kişilik Hollandalı askeri birliği. Sırplar şehre

İzzetbegoviç'in

girerken ellerindeki 30 kadar Hollandalı esirleri öne sürerek o silahlı birliği saf dışı bırakmıştır. 30 Hollandalı asker için, ifadesiyle “Adil olmasa birlik şehri Sırplara teslim etmiştir. Bu durum katliama nasıl seyirci kalındığını gösteriyor. da olabileceğinin en Uluslar arası Kızılhaç Örgütü 1992-1995 yılları arasında yayınladığı verilere göre Bosna'da 200.000 Boşnak hayatını kaybetmiştir. Yine Boşnak verilerine göre 200.000 kişi esir edilirken bunların 30.000'i hala kayıptır. Bu iyisi” olan bu antlaşma kayıpların ölümleri ya da yaşamları hakkında bir bilgi yoktur. Bu esirler 652 esir kampında tutulmuş ve daha evvel görülmemiş 80 işkence çeşidine maruz kalmıştır. Bir can yakan veri ise savaş sırasında yaklaşık 25.000 kadına şerefsizce türünün tek örneğidir. tecavüz edilmesidir. Savaşın en küçük şehidi ise, daha evvel de söylediğimiz gibi 29 günlük bir bebek olduğu belirlenmiştir. Bosna'daki savaşı sona erdiren Doyton Antlaşması 14 Aralık 1995 yılında Paris'te imzalanmıştır. Yüz binlerce kişinin ölümüne ya da yurtlarından göç etmesine neden olan bu dört yıllık savaş böylece sona erdi. Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı Merhum Aliya İzzetbegoviç'in ifadesiyle “Adil olmasa da olabileceğinin en iyisi” olan bu antlaşma türünün tek örneğidir. Eski Yugoslavya'da işlenen suçlar için Boşnaklar ilk kez BM en yüksek mahkemesi sayılan Lahey Adalet Divanı'na Srebrenitca'dan çok önce 1993'de başvurdular. Mahkemenin tek tavrı ise soykırımı önlemek için taraflara yapılan çağrı olmuştur. Boşnaklar ikinci başvurusunu ise 2003 yılında yaptı. Başvuruyu değerlendiren Lahey Yargıçları 26 Şubat 2007'de beklenen kararı açıkladı. 7 maddelik kararda Sırbistan'ın soykırım konusunda bir yükümlülüğü bulunmadığına karar verilmiş ve beklenen tazminat için açılan yol kapatılmıştır. Sırbistan'ın suçlu bulunmamasına rağmen, katliamın tanınması bu kararın ne kadar adil(!) ve gerçekçi(!) olduğunu gözler önüne sermektedir. Bugün bu katliamın acısı hala yüreklerde taze. Esir kamplarında kaybolan ve toplu mezarlara gömülen fakat yerleri bilinmeyenlerin aileleri hala beklemede. Her geçen gün bir toplu mezar daha bulunuyor ve kimlik tespitleri zor da olsa yapılıyor. Parçalanan cesetlerin varlığı nedeniyle kimlik tespit çalışmaları çok yavaş ilerliyor. Bunlar bir yana dağılan veya yok olan aileler hala yas ve hüznü yaşanıyor. Bütün Boşnakların tek arzusu var; suçluların hak ettikleri cezayı alması fakat maalesef ki öyle tarafsız ve onların suçunu kabul ederek karar verecek bir mahkeme yok…


Nağme..

Sayfa 13

BURADA DUR, ÇÜNKÜ BURASI BURDUR Emre ÇELİK Burdur, gözlerde küçük gönüllerde büyük bu memleket... Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde bulunan bir ilidir. Plaka kodu 15 olan bu şehir 6.887 km2’lik yüz ölçümü ve 78.400 nüfusuyla insanlarda küçük izleniminini uyandırıyor haliyle. Fakat Burdur insanı gönül zenginliğiyle kanının sıcaklığıyla o boşluğu doldurmaya yetip de artıyor bile. Klasik Grek Çağın'da Psidya olarak isimlendirilen bu bölgeye Türklerin gelişi 1071 Malazgirt Muharebesi'ne dayanır. Bugünkü Burdur toprakları Anadolu Selçuklu Devleti idaresinden sonra [Hamitoğul Beyliği] eline geçmiş. 1391 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1852’de yapılan yöresel idare reformu ile Burdur Sancağı olmuş ve Cumhuriyetle birlikte 11 merkezi olmuştur. Burdur ismi merak edilmiştir genelde hep. Burdur şehrini kuran Türkmen boylarından Kınalı Oymağı mensupları, konaklama yeri ararken, burayı buluyorlar ve bölgenin güzelliği karşısında “Cennet Buradadır” demişler ve “Burada Dur” sözü zamanla hece düşmesine uğramış ve Burdur’a dönüşmüştür. Demiştim ya, Burdur insanı çok sıcaktır. İnsanların birbirine sıcak olmasının sebeplerinden biri de şehrin küçük ve buna bağlı olarak evlerin birbirine yakın olmasıyla ilişkilendirilebilir. Burdur kültürüne ve tarihine de önem veren bir memlekettir. Köylerinde ve ilçelerinde eski gelenekler halen devam etmektedir. Özellikle düğünlerinde eski geleneklerini örflerini devam ettirmek Burdur halkı için büyük bir zevktir. Burdur’da eski kültür yoğun şekilde yaşanıyor desek yanlış olmaz. Bir şehri önemli yapan bazı unsurlar vardır. Burdur Gölü Burdur için de bu niteliktedir. Fakat günümüzde bu göl büyük ölçüde kuruma tehlikesi yaşamaktadır. Gölün suyu sodalı olması sebebiyle gölde balık türü yok denecek kadar azdır. Gölü besleyen akarsu kenarlarında sadece Burdur Gölü’nde yetiştiği için Aphanius Burduricus ismini alan balık türleri yaşamaktadır. Burdur, denize herhangi bir kıyısı olmadığı için turizm bakımından gelişmiş bir şehir değildir. Fakat turizm yok demek de büyük yanlış olur. Burdur a 10km yakınlıkta olan İnsuyu Mağarası yerli ve yabancı turistler için çok güzide bir mağaradır. Karstik özellikleri yönünden ve mağaranın bulunma hikâyesinden dolayı mağara dikkatleri üzerine çekmektedir. Burdur’a 33 km uzaklıkta olan Sagalassos Antik Kenti de turistler açısından gezilebilecek yerlerden biridir. Kent, Burdur’un Ağlasun İlçesinde bulunmaktadır. Gelelim meşhur Salda Gölü’ne. Burdur’un Yeşilova ilçesinde bulunan bu göl 184 metreye varan derinliğiyle Türkiye’nin 2. derin gölüdür. Gölün suyunun çok berrak ve temiz olması sebebiyle göle girilebilmektedir. Hatta Türkiye’nin en berrak en temiz gölü de diyebiliriz. Göl suyunun terkibinde magnezyum, soda ve kil bulunması bazı cilt hastalıklarının tedavisinde yararlı sonuçlara sebep oluyor. Uzmanların yaptığı araştırmalara göre göl suyu sivilcelere iyi geliyor. Bu yüzden göle yoğun turist kafileleri gelmektedir. Turizmin az da olsa var olduğu bu güzide şehirde daha çok hayvancılık ve tarım yapılmaktadır. Senede bir düzenlenen Karamanlı’daki Ceviz, Yayla ve Mermer Şenlikleri, Hasanpaşa Kasabası’nda düzenlenen Koyun Yünümü Şenlikleri gibi yöresel eğlenceleri de bulunmaktadır. Burdur gıda sektöründe genelde kendi mallarını kullanmaktadır. Burdur’a gelirseniz Bur-Süt ayranının yoğurdunun ya da Burdur Şişi’nin tadına bakmadan gitmenizi istemem. Hele yediklerinizin üzerine şehrin bir diğer simgesi haline gelen ceviz ezmesini yemeden giderseniz çok pişman olacağınızın garantisini verebilirim. Bu gibi lezzetleri başka yerde de bulamayacağınıza eminin. Burdur eğitim ve öğretim açısından başarılı bir şehir olduğunu her geçen yıl kanıtlamaktadır. Şehirde potansiyelin olması bakanların dikkatini çekmiş ve Burdur’da eğitim kurumları artmıştır. 2007 de OKS birinciliği, 2012 YGS birinciliği gibi sayamadığım birçok başarıya imza atan Burdur da eğitim ve öğretim kalitesi giderek gelişmektedir.


Sayfa 14

Her An Farklı Bir Nefes

Burdur ili Göller Yöresinde bulunması sebebiyle halkı genelde Avşar Yörüklerinden oluşmaktadır. Köylerinde oba, yaylak ve kışlak gelenekleri devam etmektedir. Yazın hayvanlarını yaylalara çıkarırlar ve birkaç ay burada yaşarlar. Yaylaların çok verimli ve her kaynağın ellerinde bulunması Yörüklere büyük avantaj sağlamaktadır. Yayla yaşamında genellikle koyun ve keçi yetiştirilmektedir. Bizim Burdur’da yoğurt yiyeceksen koyundan, süt içeceksen inekten, kaymak yiyeceksen camızdan, peynir yiyeceksen de keçiden. İyi bilir bizim Yörükler ağzının tadını, gerçekten de öyledir ama. Doğal yaşam sürdükleri için ve sağlıklı beslendikleri için genelde uzun yaşamaktadırlar. Her yönüyle zengin olan Burdur sanat ve sanatçılarıyla da sesini duyurmuş bir şehirdir. Yöreye özgü müzik aletleri de vardır. Örneğin Burdur yöresine has olan Sipsi Sesi çok beğenilmektedir. Ama benim size tavsiyem Sipsiyi yayla gibi doğal bir ortamda, sesi dağlarda yankılana yankılana dinleyin. O sesin doğayla uyumunu sizin de anlayacağınıza eminim. Bu yörenin suyunu içen ekmeğini yiyip sanatçı olan Sümer Ezgü Burdur Halkı’nın gurur kaynağıdır. Buna benzer birçok sanatçı yetişmiştir bu topraklarda. Burdur düğünlerinde genelde mahalli sanatçılar çalmaktadır ve Burdur’un mahalli sanatçıları çevre illerden yoğun talepler almaktadır. Örneğin Antalya’ya gitmişseniz düğünlerde genelde Burdurlu çalgıcılar yer almaktadır. Halk sanata ve sanatçıya çok önem vermektedir. Teke yöresinde bulunması sebebiyle “Teke Zortlatması” adında halk oyunları da vardır. Burdurlular oynamayı seven insanlardır, düğünlerinin tadı bir başkadır her zaman. Hemen hemen düğünde halkı güldüren bazı skeçler de oynanır. Anlatıla anlatıla bitmez Burdur. Belki diyeceksiniz fazla övmüşsün Burdur’u diye. Atatürk bir sözünde “Memleket milliyetçisi olmayan vatanının milliyetçisi olamaz” demiş. Biz hem memleket hem vatan milliyetçisiyiz. Bakmayın Burdur’u övdüğüme, ülkenin her toprağı bizim, eminin her yörenin de ayrı bir tadı var. Yolunuz düşerse Göller Yöresi’ne Burdur’a uğrayın muhakkak. Boşuna dememişlerdir “Burada dur” diye. Bir Burdurlu olarak yazımı kafiyeli sözlerle bitirmek istiyorum:

Salda Gölü-Burdur

Fotoğraf: Can KAPLAN

Burdur erkeği gerekirse aç gezer ama şık gezer . Uyanıktır askerde en arazi işleri kapar. Köprü başında berduş, İstasyon Caddesi’nde can kuştur. İstanbul’a gitti mi, Ankaralılar gibi yerleşmez. Bir an önce dönmek ister. Zarif adamdır sakız çiğnemez. Sinemaya tek gitmez. Gitse de tek çıkmaz. Benjamin Button gibidir yaşlandıkça gençleşir. Yediği balıktan, tuttuğu takımdan, sevdiği kadından vazgeçmez. Geliyorum dedi mi gelir... Gidiyorum dedi mi gider… Nereye giderse gitsin BURDUR’u över ve elbet bir gün yine BURDUR’ a döner.


Nağme..

Sayfa 15

-Nur'aVe acıyan kum tanelerinin mâsumluğu kadar Suskundu Toprak. . Bağrına gözyaşlarını kazıyan çocuğa Dokunurdu korkarak. . Bir avuç su kadar temizdi hayalinden sızan Akardı savrularak. . Ve düğüm düğüm bir his, serin sularda kavrulan Kopardı kıvrılarak. .

Emre. .

KISSACA: Vaktiyle bir müminle bir putperest beraberce balık avına çıkarlar. Deniz kenarında avlanmaya dalarak akşama kadar olta sallarlar. Putperest, oltasını denize her saldığında tapındığı putun adını anar. Mümin ise her olta atışında Allah'ın adını dilinden düşürmez. Fakat akşama kadar süren avcılık sonunda putperest torbasını balıkla doldurmasına karşılık mümin hiçbir şey tutamaz. Güneş battığı sıralarda bir balık tuttu ise de onu da neşe içinde elinden kaçırıverir. Günün sonunda putperest eli dolu, mümin ise eli boş olarak üzüntü içinde evlerine dönerler. Bunun üzerine koruyucu melek, mümin hesabına üzüntüye düşer. Göğe çıktığında Allah (cc) kendisine müminin cennetteki yerini putperestin ise cehennemdeki yerini gösterir. Bu durumu gören melek şöyle der: “Allah'a and olsun ki, cenneti kazandıktan sonra müminin dünyada uğradığı zararların hiçbir değeri yok. Cehennemlik olan kâfirin de dünyada eriştiği zenginliklerin bir değeri yok. O yüzden müminin dünyada çektiği çile ve sıkıntılar hiç kalır. Buna karşılık kâfirin de bu dünyada eriştiği nimet ve zenginlikler öbür dünyada uğrayacağı çetin azabı bir nebzecik olsun hafifletmez.” *Yeni Bahar Dergisi’nden Alıntılanmıştır.


Sayfa 16

Her An Farklı Bir Nefes

SABAHIN OLMADIĞI ŞEHİR Muhammed TUVER

(Acem gülü'ne) kentim! beni neden yalnız bıraktın bir kölenin ağlamalarıyla ihbar ediyorum kendimi ben yalınım sen yanıldın

İzmaritimin cebiyle tanışma vaktimin geldiğini hasanağalara şairi gömdüğüm gün anladım senden uzak gönüllere ırak benden ırak ol benden ırak sensiz kaldığım günlere kucak kucak dolusu aşk bıraktım bıraktığım her nefes dumanını göğsüme vurur sensiz hayallerim ne boş ey şehir ve sensizlik ne hoş yardıma gelecek bir azrailim bile yok yok olmuş sevincime sevdalarımı bıraktım kör olmak kuyuda hissettirmez mi de yusuf olmak isteyen yakuptur züleyha yanındayken yusufun muradına erememiş Mısır karşımda durur Kahrımı çeken güzelliklere senden öte bir yara bıraktım Yılgınlığım senden ey şehir Yoruldum senden ey şehir Yanıldım senden ey şehir Özlüyorum seni ey şehir kanattığın yaralarımda ötenaziler filizlenir yıkadığın baharlardaki uçuklar yüzümde durur Gün geçmez sana duyduğu heyecan ölür ramazan sabahlarında sana susamış bir toprak bıraktım


Yaz'13  

Her An Farklı Bir Nefes

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you