Issuu on Google+


Nağme..

Sayfa 2

EDİTÖRDEN Merhaba sevgili Nağme okurları, Nağme’nin 3.sayısında da büyük bir coşku ve heyecanla sizlerle birlikteyiz. Yine arkadaşlarımızın büyük katkılarıyla dopdolu bir Nağme sunuyoruz sizlere. Binnur VURAL’dan hayati bir yazı “Zaman Tanzimi”; kıymetini bilmediğimiz en değerli nimeti hatırlatıyor bizlere. Hacı Ata’nın ardından bu sayıda da “Önden Giden Atlı, Adem Tatlı” ağabeyimizin fedakarlıklarla dolu hayatını Harun TOKAK Bey’in şahane anlatımıyla sizlerle. Anıl CEYLAN, “Kardeşlik” yazısı ile bu sayımızın ruhundan esintiler sunmaya devam ediyor.

“HER AN FARKLI BİR NEFES”

Tabi birbirinden güzel yazıların yanında sürpriz yazı ve kişilerle sizlerin karşısına çıkmak bizi daha da mutlu ediyor. Geçen sayımızda Tarihçi-Yazar Sayın Okay TİRYAKİOĞLU’nun dergimiz Nağme adına özel kaleme aldığı yazısını sizlere sunmuştuk. Bize değer verip bizleri sevindiren Sayın Okay TİRYAKİOĞLU’na destansı yazısından dolayı teşekkür ediyoruz. Bu sayımızda ise dergimize apayrı bir zenginlik katacak Somalili kardeşimizle, yazarlarımız İbrahim Eryılmaz ve Bilal Durmuş mükemmel bir söyleşi gerçekleştirdi.Abdülkafi kardeşimizin sımsıcak samimiyetini hissedeceğinizden eminiz. Renkler farklı farklı olsa da kalplerin dili tek, öyle değil mi? Kalplerin dili tek ve konuştukları aynı lisan, doğrudur. Ancak konuşulan ortak bir lisan daha var. Evet, sevgili okur, evrensel doğrulara bir doğru daha ekleniyor. Bütün dünya bu doğruyu‘Türkçe’ haykırıyor, “Evrensel Barışa Doğru” nidalarıyla barışa ve kardeşliğe kanat çırpıyor. 140 ülkeden dili, rengi, coğrafyaları farklı, 2 bin öğrenci 1-16 Haziran arasında yapılacak olan 11. Türkçe Olimpiyatları için ülkemize geldiler. Dillerinde barış nağmeleriyle, “Barış için bir olduk dünyayı bekliyoruz” çağrısıyla bütün dünyayı ‘Türkçe’ye davet ediyor.

YIL: 1 SAYI: 3

HAZİRAN2013

İMTİYAZ SAHİBİ: Fatih GÜVEN

Eşi benzeri görülmemiş bir gönüllüler hareketi bu. Bizim kültürümüzü, değerlerimizi anlatan bize bizden haber veren, bize bizi anlatan yüzlerce etkinlik yapılacak. Sevgili okur, bize bizden haber veren bu büyük, sıradışı dil ve kültür festivalinin büyük kahramanlarına sayısız şükranlarımızı sunuyoruz. ‘Türkçe Mücahitleri’nin tek tek ellerinden öpüyor, dilimizi, kültürümüzü, bizi, bütün dünyaya anlatan, bu sevgi tomurcuklarını dünyanın her bir yerine saçıp, şimdi de meyvelerini toplamamıza imkân sağlayan adanmış gönüllere, gönül erlerine bütün Türkiye minnettardır. Ve bizler de onları kutluyor daha nice güzel işlerin Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleşeceğini biliyor, sabırla bekliyoruz. Bir yandan da ‘EVRENSEL BARIŞ’ adına bir olduk, kardeşlik için mücadele veriyoruz.Tabi ki her yıl dil ve kültür yağmurlarının ardından rengârenk bir gökkuşağının altında doyumsuz bir seyre dalmaktan kendimizi alamıyoruz.

EDİTÖR: Ahmet Said ALGÜL YAYIN KOORDİNATÖRÜ: Cevdet BULDUK YAYIN DANIŞMANLARI: Mehmet Etka ÖNCÜOL Ömer Halil ÜNAL

YAZA GİRERKEN Dergimizin üçüncü sayısını sizinle paylaşırken yaşadığımız mutluluğun yanında bir üzüntüyü de taşıyoruz yüreğimizde. Yaza yani tatile giriyoruz. Hayata dokunan ‘Nağme’lerden uzak kalmamak ve de siz değerli okurlarımızla aramızı soğutmamak için

nagmedergisi.wordpress.com adresinden yayınımızı sürdürme kararını aldık. Aylık olarak Nağme’leri sitemize eklemeye devam edeceğiz. Eski yazarlarımızı, yenilerini ve daha fazlasını takip edebilirsiniz. Eylül ayıyla birlikte yeniden basıma dönmek arzusunu içimizde taşıyoruz. Umarım Hak Teâla, o günlere hayırlısıyla bizleri ulaştırır.

DAĞITIM: Mustafa AĞIROL

İLETİŞİM: nagmedergi@gmail.com

Para buldukça yayımlanır.

NAĞME’yi internetten de takip edebilmeniz için: nagmedergisi.wordpress.com


Her An Farklı Bir Nefes

Sayfa 3

ZAMAN TANZİMİ Binnur VURAL

Zaman kadar kıymetli bir şey, bir kol saatinin çok basit olan işleyişine emanet edilemez.

Kâinatın merkezinde insan vardır, çekirdeğinde insan vardır, gayesinde de insan vardır. Çünkü insan kâinatın meyvesi ve bir numunesi niteliğindedir. Yani kâinatı değiştirmek isteyen münevver şahsın öncelikle numuneyi ele alması ve ona nizam vermesi gerekmektedir. Peki, bu münevver şahıs ve yahut şahsiyetler neler yapmalılar, nerden başlamalılar; evvela düzen ve intizamına ehemmiyet verilmesi gereken mevzu ne olmalıdır. Cevap açık: gidip de gelmeyecek olandan başlamalıdır ki heba oluşun ardından veryansın edilmesin.“Ol mahilerki derya içredirler deryayı bilmezler.”diye bir mısra vardır. Yani balığın hayat kaynağı olan suyun kıymetini sudan çıkınca anladığı gibi insan da nimetlerin imkânların kadrini onları kaybedince anlar. İşte zaman da böyle bir şeydir. Kendisine Habibim denilenin de söylediği gibi; İki şey vardır, insanların çoğu onun değerini bilmezler: sıhhat ve zaman. Başlıktan da anlaşıldığı üzre mevzu zaman tanzimi. Öncelikle zaman izafi bir kavramdır, kimine göre kısa, kimine göre uzundur. Bu değişken durumun temel nedeni zannımca insanın hemhal olduğu meşgaleden aldığı haz ile doğru orantılıdır. Zamanın izafi bir kavram olmasının yanında belki de insan hayatında olmaması gereken bir kavram vardır ki oda “boş zaman”dır. Boş zaman kavramı diye bir şey olmamalıdır çünkü zaman boş bir kavram değildir, ama ileride içi boşaltılan kavramlar fihristine eklenirse onu ben bilemem.

Kimi insanlar vardır sürekli şekva halindedirler ama farkında değillerdir ki asıl derdi olan, sıkıntısı olan derdinin olup olmadığını düşünecek kadar heba edilecek zamanı olandır. Hem zaten sürekli icraat halinde olması gereken insan nasıl olur da yaşantısındaki anları boş zaman diye adlandırabilir ki. “Gaye-i hayali olmayanın ezhanı enesi olur” demiş büyükler. Nedir insanın gaye-i hayali ya da ne olmalıdır. Akla ilk gelen manası ile amaç düşlemektir. Hayali büyük olanın hedefi de büyük olur, büyük insanın gaye-i hayal doğrultusunda icraatlar ve başarılar da büyük olur. Ama kimse -eğer birilerinin omuzlarına çıkmadı ise- başarı merdivenlerini elleri cebinde çıkamaz. Buyüzdendir ki büyük hedefler yolunda büyük başarılar elde edebilmek isteniyorsa zamanı harcamak değil zamanı tanzim etmek gerekiyor. İşe öncelikleri sıralamakla başlanabilir. Bu öncelik sıralamasında sadece menfi nicelikler yer almamalıdır. Netice de insan sadece almak için değil asıl yapması gerekeni yapmak için, bir başka deyişle vermek için, fayda sağlamak için, anlamak ve anlatmak için, yaşamak ve yaşatmak için vücuda büründürülmüştür. Ne demiş Ziya Paşa: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde Büyük düşünmüş büyük söylemiş büyükler, üstadlar. Büyüklüklerinin gereğini yerine getirmişler. O hal ile özlü söz vasfına sahip olmuş sözleri. (uzatmış olabilirim). Bize de büyüklerin büyük sözünü yorumlamak ve kulağa küpe edip, yürüdüğümüz yolda kendimize düstur edinmek ve hemşahsi hayatımıza hem de toplumsal hayata, kim tarafından inşa edildiği henüz saptanamayan, asıl olmayan suni sisteme nizam vermek düşer. Sistemden kasıt asıl olmayan yani ezelde kurulmuş hakiki sisteme tezat oluşturacak şekilde dizayn edilmiş suni sistemdir. Hele ki ömrün baharı olan gençlikte –gençlik sadece yaş itibariyle düşünülmemelidir, niceleri 18’indedir 80 hissederler niceleri vardır 80’indedir 18 hissederler- evvelden atılmış temelin üzerine sağlam taşlarla binalar inşa edilmelidir ki insan vücuda büründürülüşünün gayesine ulaşsın. Hoyratlığa, zaman kayıplarına, ihmallere, kırık dökük kalplere yer olmamalı hayatımızda. Belki de bu sonbahar yaşanılan SON bahar olabilir.


Nağme..

Sayfa 4

ADEM TATLI

*

Boğaza nazır pencereden guruba bakıyorum. Güneş battı batıyor. Ufukta kızıllık gittikçe koyulaşıyor. Biraz sonra İstanbul semalarında "Sadây-ı Muhammedi" yankılanacak Herkes sürurla oruçlarını açacak. Bense gurubun, bütün insanların ruhunda burkuntu hasıl ettiği şu dakikalarda Adem öğretmeni düşünüyorum. Biz birazdan oruçlunun birinci neşvesini tadacağız Adem öğretmen ise, ikinci, kalıcı ve ebedi neşvesini tattı. O, Rabbine kavuştu, Ebetler yurduna hakiki hicret diyarına göçtü. O bu sene Ramazana değil, Rahmana kavuştu. Hayatta olsaydı yine bir gurbet Ramazanı yaşayacaktı. Ezan duymadan, ışıl ışıl mahyaları görmeden, arkadaşları ile teravih kılacaktı. Hanımı ile sahura kalkacak, yine mahallenin tek ışığı onların mütevazı evin penceresinden yayılacaktı şehrin o sakin sokağına. O ilklerden, önden giden atlılardandı. Bütün bir Asya'nın uçsuz bucaksız çöllerini geçti. Karlı dağlarını aştı, mavi göklerin ülkesine, Orhun abidelerine ulaştı. Çin seddine yaklaştı. O günlerde Türk varlığı adına hiç bir şeye rastlamak mümkün değildi oralarda. Büyükelçiliğimiz bile çok sonraları açılmıştı. Pek çok emsali namsız nişansız, yiğitler gibi gittikleri ülkelerde ilk ve tektiler. Her biri atlarını farklı ülkelere sürmüş, gittikleri ülkenin ümit kandilleri olmuşlardı. Kimilerini ünlü gezgin fotoğraf sanatçısı Arif Aşcı tarihi ipek yolu üstünde, Tanrı dağlarının eteklerinde Türk varlığı adına tek ışık olarak Narinde görüyordu. Kimilerini değerli dostum Şerif Ali Tekalan beyle Hazarın doğusunda Türkmen diyarında, öğrencilerine köyümün yağmurlarını söyletirken. Kimilerini de Göktürklerin Uygurların bir dönem at koşturdukları Orhun Abidelerinin civarında görüyorduk. Adem Tatlı onlardan, o yiğitlerden birisiydi. Hepsi üç beş arkadaştılar. Çok heyecanlıydılar. Önce bir okulla işe başlayacaklardı. Fakat bir türlü mana veremedikleri anlamsız engeller yollarını kesiyordu. Necaşi'nin ülkesine gidenleri rahat bırakmadıkları gibi onları da rahat bırakmadılar. Ama sonunda başardılar. İzin çıktığı gün sevinçten uçacak gibiydiler. Harç kardılar, tuğla ördüler, badana yaptılar. Boğaziçi, Hacettepe mezunu öğretmenler bir işci, bir ırgat gibi çalıştılar. Prof. Dr. Mehmet Sağlam hoca bir Moğolistan ziyaretinde öğrencilerinin başında bulur onları. Yaklaşır usulca birisinin yanına ve sorar. - Kaç yıl oldu buraya geleli? - 11 yıl Hayli zaman oldu diye geçirdi içinden, sordu: - Ne zaman döneceksin Türkiye'ye? Cevap kanını dondurdu Hoca'nın - Hocam biz dönmeye değil ölmeye geldik. Bittiğim andı, tüylerim diken diken oldu, utandım. Baktım hoca ağlıyordu. Ve Adem öğretmen dönmedi dönemedi Adanmış ruhlar asırlar önce bir dünya imparatorluğu kuran Cengiz Han'ın memleketinde bu defa sevgiden bir imparatorluk kurdular. Atalarımızın uçsuz bucaksız bozkırlarında barınamadığı için küçük Asya'ya doğru göç etmek zorunda kaldıkları Büyük Asya topraklarına geriye döndüler. Çünkü oralar, onlar gibiler için bir hayal ülke bir ütopya ve bir idealdi. Ergenekon destanın yazıldığı o topraklarda şimdilerde yeni bir destan yazılıyordu. Ergenekon, yuvadan çıkışın, ayrılığın, hasretin destanıydı. Adem öğretmenler ise yuvaya dönüşün vuslatın, kavuşmanın destandır.


Her An Farklı Bir Nefes

Sayfa 5

İstiklal marşımızın okunduğu, bayrağımızın dalgalandığı okulun açıldığı ilk gün. Gül yüzünde güller açtı. Ve Adem öğretmen dönmüyordu dönemiyordu. -Bindikleri araba önce savruluyor toparlanamıyor ve devriliyor. Nefes almakta zorlanıyor "çok acım var" diyebiliyor o tatlı insan ambulans acı sirenler çalsa da nafile doktor çare değil artık tatlı insana. Derken dudaklar kıpırdıyor. - Beni buralara bu toraklara gömünüz. Belli ki o hep öğrencilerinin sesini duymak, kardelenleriyle birlikte olmak istiyordu. Sonra yavaş yavaş güzel gözleri kapanıyor. Annesi babası kardeşleri Türkiye'ye getirmek için ısrar ediyorlar. Onu köyünün topraklarında sanki kendi kucaklarında gibi hissedeceklerdi. Mezarının otlarını saçlarını okşar gibi seveceklerdi, ama olmadı köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadı Hanımı, çok sevdiği eşinin son vasiyetini bağrına taş basarak yerine getirmekte ısrar etti. O "beni Moğolistan topraklarına gömün" dedi. Kaç defa hanımına “Ben senden memnunum bunu orada O'nun huzurunda da söyleyeceğim” dedi. Hanımı da belli ki onu çok seviyordu taş bastı kendi bağrına ve vasiyetini yerine getirip bıraktı onu Moğolistan topraklarına. Fakat onun da son bir arzusu vardı. Gül yüzüne, gülen yüzüne son defa bakmak istiyordu. Usulca açtılar yüzünü "Bu gülüyor bu yaşıyor uyandırın bunu" dedi inledi yalvardı ama kimseyi inandıramadı. Kardelenler açmayacak, buzlar erimeyecek diye kim bilir kaç gece ağlamış, kaç gece uykusuz kalmıştı. Hele o ilk günler eline kuru bir ekmek parçası alıp, onu nerede bulabileceğini anlatmak için ne kadar uğraşmıştı önüne ilk gelen insana. Aylar geçiyor Türkiye'den bir şey gelmiyordu. 18 aydır maaş alamamıştı. İmkanlar olsa göndermezler mi diye düşündü. Hanımına “Sen elişi bir şeyler yap, satalım ben de taksi şoförlüğü yapayım" demiş, aylarca geçimini öyle sağlamıştı. Bir başka zaman büyük bir sıkıntıyı sessizce halletmişti. Kimse akıl sır erdirememişti. Sonradan anlaşıldı ki memleketindeki evini satmıştı. Kaç defa koyunlarla ve keçilerle aynı uçaklarda yolculuk yaptı, kaç defa Moğolistan'ın uçsuz bucaksız steplerinde uçarken üzerine devrilen eşyaların altında kaldı. Kaç defa binmeye yürek isteyen eski model uçaklarla toprak pistlere iniş yaptı. Kaç defa toprak pistten. Arkada toz duman bırakarak havalandı gökyüzüne.. Son Türkiye ye gelişinde bütün akrabalarını dolaşmış ve helalleşmişti. Kardelen çiçekleri de yanındaydı. Türkçe olimpiyatlarına katılacaklardı. Yarışmalarda büyük başarı elde etmişler finale kadar gelmişlerdi. Final gecesinde bir kardelen Nurullah Genç'in “YAĞMUR” şiirini enfes yorumlayınca Moğolistan gecenin gündemine oturuverdi. Meclis Başkanımız, içlerinde Adem öğretmenin de bulunduğu 5000 kişilik salonda eğitim gönüllülerinin fedakarlıklarından söz etti. "Bir büyükelçimiz tayin bekliyordu, benden de iyi bir yer olması konusunda yardım istiyordu. Bir haber var mı kabilinden bana uğradı. Ben de şaka olsun diye bir Moğolistan lafı dolaşıyor seninle ilgili deyince elindeki çay bardağı düştü. Benzi sapsarı kesildi. "Ben ne yaparım orada nasıl yaşarım, orası büyük mahrumiyet yeri" dedi. Bu kardeşlerimiz hiç çekinmeden büyük bir şevkle oralara gittiler. Bu bir destandır, bu bir fedakarlıktır." Bu gül yüzlü yiğitler sevdadan atlarına binip gittiler ve dönmediler. Şimdi Altay dağlarından kopan hoyrat rüzgarlar kabrinin başında hüzünlü türküler söylüyor. Artık toprak pistten kalkan uçaklar, ördüğün tuğla duvarlar, badana yaptığın, günler, ağladığın geceler hepsi geride kaldı. Aylarca yanmayan elektrikler, akmayan sular, steplerin soğuğunda sınıflarda palto içinde titreye titreye ders verdiğin günler, koyunlarla ve keçilerle aynı kabinde yaptığın yolculuklar ve bize yadigar bıraktığın gül yüzlü çocuklar hepsi hepsi geride kaldı. Bir de Moğolistan Cumhurbaşkanı'nın senin için hazırladığı şeref madalyası o da oğluna teslim edildi. Abideleri, yazıtları, dikili taşları ile bizlerden izler taşıyan o topraklarda görkemli bir iz de sen bıraktın. Şimdi bir abide gibi duruyorsun asude bir tepenin yamacında. Tatlı tatlı esen meltemler okşuyor kabrinin üstündeki otları bir de boynu bükük kardelenlerin. Sen, mavi gökler ülkesinin koyu lacivert gecelerinde bir çoban yıldızı gibi kutlu yolcuların umut fenerisin. Sen hayallerdesin, gönüllerdesin. Bilmiyorum sen nesin yoksa sen mahcup ve mütebessim bir melek misin? Hâlâ atlar uçsuz bucaksız steplerde dört nala koşuyor ama hiçbiri önden giden atlılara asla yetişemiyor. Önden giden atlılar hep önde koşuyorlar. *Harun TOKAK’ın “Bir önden giden atlı; Adem Tatlı”adlı yazısından alıntılanmıştır.


Nağme..

Sayfa 6

TÜRKÇE OLİMPİYATLARI MİLLETE AİTTİR! Muhterem Fethullah GÜLEN Hocaefendi’nin, dünü, bugünü, yarını ve gayeleri açısından Türkçe Olimpiyatları hakkındaki düşünceleri; -Bugün Türkçe Olimpiyatları adı altında yapılan faaliyetler, işin yörüngesinde dil bayrağı bulunduğundan dolayı lisan eğitimi üzerinden değerlendirilse de aslında dil öğretimi ile beraber kendi kültürümüz ve öz değerlerimiz de bütün dünyaya tanıtılmaktadır. -Türkçe öğretimi ve dil olimpiyatları sayesinde dünyanın doğusundan batısına kadar hemen her yerde ülkemizin tanıtımı yapılıyor. -Kadirşinas insanlar takdir edip alkışlasalar da Türkçe Olimpiyatları’nın meçhul kahramanları olan o fedakâr öğretmenler kat’iyen alkış beklentisinde değillerdir. Zaten beklentiye bağlanmış gayret ve faaliyetler devam vaad etmez. -Olimpiyatlar için ülkemize gelen öğrencilerin ayrılış tablolarını görünce gözyaşlarımı tutamadım. Her biri dünyanın bir ucundan gelmişler, tanışmışlar; on beş günlük beraberlik içinde birbirlerine çok ısınmışlar, kardeş olmuşlar, kültür birliği yörüngesinde bir araya gelmişler; ayrılırken bir hasret tablosu var ortada, herkes ağlıyor. Çok rikkatime dokundu. -Mesele lisan adı altında sunulsa da, o öğretmenler gittikleri yerlere sevgi götürüyorlar; herkesi kucaklıyor ve derbeder olmuş insanların ellerinden tutup onların bellerini doğrultmalarına vesile oluyorlar. Kaçan talebenin arkasından bile koşuyor, bir kere daha, bir kere daha deniyor ve onu insanlığa kazandırmak için çırpınıyorlar. -Ayrıca fedakâr ruhlar ile gittikleri yerlerdeki insanlar arasında bir değerler teâtisi (alış verişi) gerçekleşiyor. Herkes birbirinin faziletlerinden ve birikimlerinden istifade ediyor; birbirinin ufkunun genişlemesine katkı sağlıyor ve hep beraber el ele kemâle yürüyorlar. -Bazı kimseler, öncesi ve sonrasıyla olimpiyatları falana filana, ezcümle Fakir’e bağlıyorlar. Belki bu mevzuda benim tavsiyelerim olmuştur; “gidin” demişimdir; kime nereye “gidin” dedim onu da unuttum. Fakat, o marifet değil. Esas marifet; mücerred bir söz karşısında tereddüt etmeden çantasını eline alıp gidenlerin yaptığıdır. Ben o arkadaşların hepsinin alnından öperim. O marifeti, meçhul bir dünyaya giden, nereye gittiğini, nasıl geçineceğini bilmeyen, gittikten sonra altı ay, bir sene maaş alamadan orada hizmet eden o arkadaşlar ortaya koydular. Onların arkasında da tarih boyunca civanmertliğiyle serfirâz olan mübarek milletimiz vardı. Bu açıdan, mesele tamamen millete aittir; onu sadece bir camiaya, bir cemaate mal etmek doğru değildir. -Bir defineyi taşıma mevzuunda ne kadar çok el yardıma koşarsa memnun olmak gerekir. Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin ismi şerifi etrafında kümelenmiş ve bir vakıf kurmuş arkadaşların meşkûr hizmetlerini görmezlikten gelmek körlük olur. Senelerden, belki bir asra yakın zamandan beri Süleyman Efendi hazretlerinin talebeleri Kur’an kurslarıyla bir ülkeyi baştanbaşa Kur’an’la ihya ettikleri gibi dünyanın değişik yerlerinde de müesseseler açıyorlar. Mahmud Efendi’yi seven insanlar değişik yerlerde müesseseler açıyorlar. Diyanet son zamanlarda ciddi bir gayret içinde, onlar da bir yönüyle o örfaneye iştirak ediyorlar. Hulusi Efendi’nin cemaati de öyle. Yalnız değilsiniz bu mevzuda; adeta bir seferberlik söz konusu. Hatta bir yerde bu ip kopsa, sizin yaptığınız şeyler durakalsa -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu akımlar o kervanı devam ettireceklerdir. -Her camia, cemaat, hareket, meslek ve meşrep Hakk’a hizmetin farklı bir versiyonunu temsil ediyor. Allah’a giden yollar mahlukâtın solukları sayısıncadır; hepsi O’na yürüyor. “Kadd-i yâre kimisi ar'ar dedi kimi elif / Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.” (Muhibbî) Bu zaviyeden, farklılıkları nazar-ı itibara almamak ve problem yapmamak lazımdır. Onun için kimse yanlış anlamasın; herkesin yaptığı hizmeti takdirle yâd ediyoruz, gelecek nesiller de onları takdirle yâd edecektir. -Âidiyet mülahazası ferdî enaniyeti takviye eden ziftten bir kanaldır. Ferdî enaniyetler, zift kaynağı olan o âidiyet mülahazasıyla da beslenirse, etrafa zift düşünceler püskürtürler. Öyleyse, kat’iyen falancı, filancı dememelidir. Herkes bu milletten, bu ümmetten değil mi? Herkes aynı hizmeti yapıyor değil mi? Birisi Kâdirî, birisi Nakşî, birisi Rifâi, birisi Uşşakî, birisi Şazelî, birisi Rabbânî, birisi Hâlidî… olur; fakat, hepsi Cenâb-ı Hakk’a ulaşma istikametinde bir yolda yürür.

*(herkul.org adresinden derlenmiştir.)


Sayfa 7

Her An Farklı Bir Nefes

HOŞGELDİN TÜRKÇE OLİMPİYATLARI Bilal DURMUŞ Gittiler, sırtlarına yüklenen derdin büyüklüğü nispetince iki büklüm tevazuyla koştular. Yol gitmekten başka bir şey bilmeyen ve asla geri dönmeyi düşünmeyen ayaklarla gittiler. Gözyaşlarını su, sıla özlemini heybelerine azık yapıp koştular, hiç alınmaz, hiç gocunmaz ve gönül koymayan bir edeple. Gittiler “Sövene dilsiz, dövene elsiz” olup “Çıktık dikenli yollara dönmemeye karar verdik” deyip gittiler. Tüm dünyalarını bir bavula sığdırıp; anadan, babadan, bacıdan, yardan geçip ‘Sinenin ilhamını ölü dünyanın üzerine boşaltmak için’ gittiler. Önden giden atlı misali bütün dünyaya yepyeni barış ve hoşgörü tohumları saçmak için, “Yeni bir dünya” için, kısrak gibi çatlarcasına koşup, ufuk çizgisine ulaştılar. 20 yıl önce bir hizmet türküsü yükseldi Anadolu’dan. Kubbede hoş bir seda bırakmak gayesinde olan hamiyetperver Anadolu insanın gayretleriyle. Kelimeleri sadece şeklen değil derin manalarını gönüllere nakşeden bir Hizmet Türküsü. Bu toprağın sesi olan “Adanmış Ruhlar” uğradıkları herkese gönül dili ve hâl şivesi ile birşeyler fısıldadılar. O adanmışlardır ki kimi doğusundandır memleketin kimi batısından, kimini kuzey rüzgârları büyütmüştür kimini güney rüzgârları ısıtmıştır. Kim mi bu adanmış ruhlar? Yabancı değilsiniz onlara, sizin çocuğunuzdur, bizim evladımız. Hepimizin sessiz kahramanları, ışık süvarileridir onlar. Binbir zorluklarla açtılar, ülkemizin medar-ı iftiharı Türk Okullarını oralarda. Kimi sıva yaptı, kimi boya. Kimi tuğla taşıdı, kimi kaya. Bazen aç kaldılar, bazen susuz. Ceplerinde para olmazdı, sırtlarında aba. Bazen Sibirya’nın soğuğunda üşüdüler ya da Afrika’nın sıcağında yandılar. Heyhat ne yanacaktı onlar yanmışlardı bir kere “İ’la-yıKelimetullah ve Cihad” arzusuyla, Peygamber sevgisiyle ve Allah aşkıyla. Kim durabilirdi önlerinde, boşalttılar sinelerindeki ilhamı ölü dünyanın üzerine. Gittikleri yerlerde saçtılar sevgi, barış ve kardeşlik tohumlarını. Oluşturdular sulh adacıklarını, kutuplaşmış dünya düzeninde. Eskiden serhat boylarında at kişnemeleri ve kılıç şakırtıları duyulurdu. Şimdilerde okulların çalan zilleri ve öğrencilerinin cıvıltıları duyuluyor. Eskiden Galiçya’dan, Sarıkamış’tan, Yemen’den yanık türküler gelirdi. Şimdilerde, ışık süvarilerinin sevgi dolu sesleri geliyor. Sevginin gür ormanlarından üfür üfür tatlı meltemler esiyor. Moğolistan’dan, Sibirya’dan, bütün bir Asya'dan… Eskiden "Beni leb-i deryaya gömün. Ben leventlerimin sesini ve denizin hırçın dalgalarını duymak istiyorum" diyen Barbaros'lar vardı. Şimdilerde, "Beni okulumun bahçesine gömün!" diyen Barbaros'ların gökçek yüzlü torunları var. Mevla milletimize bu günleri vegüzellikleri gösterdi ya galiba “Bayram bu bayram ola.” O zaman saçılan tohumlar ağaç oldu şimdi meyve veriyor. Saçılan bu sevgi tohumlarıyla büyüyen Türkçe Olimpiyatları 11. Yılına hazırlanıyor. 10. Türkçe Olimpiyatları’nda “İnsanlık el ele, Bayram o bayram ola” dedik. Geldiler, şiir olup, kalplerimizin kilidini çözdüler. Geldiler, şarkı olup, kulaklarımızın pasını sildiler. Geldiler, naat olup, gözyaşlarımızı akıttılar. Geldiler, halk oyunlarıyla, Türkiye’yi bize resmettiler. Geldiler, tanış oldular. Geldiler, el ele verip, bize bayramı yaşattılar. Geldiler, türküleriyle bizi bize hatırlattılar. İşte yine geliyorlar sadalarıyla gönüllerimize inşirah salmak; vefanın, azmin, fedakârlığın ve adanmışlığın meyvelerini tattırmaya geliyorlar. Gözlerinde barışın, hoşgörünün parıltısı, yüreklerinde sevda çarpıntısı. Kelebeklerin ışığa uçması gibi uçarlar her sene Anadolu’ya. Pervane olurlar sevginin diline, dilin sevgisine. Ve bir muştuları vardır zamanın ve mekânın ötesinde. Karamsar ruhlar dünya karanlığa gidiyor dedikçe onlar ‘Yeni bir dünya’ diyorlar. ”Evrensel barışa doğru” yelken açıyorlar.


Nağme..

Sayfa 10

FARKLI PENCERELER T.C Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL: Bu organizasyona emeği geçen herkese gönülden tebrik ediyorum. Yurt dışı ziyaretlerim sırasında, bazılarınızın okullarına uğrama fırsatı buluyorum ve orada büyük bir fedakârlıkla yapılan çalışmaları gördüğüm gibi, oradaki çocukların güzel bir biçimde eğitildiğini görüyorum ve orada güzel bir biçimde Türkçe öğretildiğini görüyorum. Türkçeye en büyük hizmeti yapıyorsunuz. Yazar Elif ŞAFAK: Türkçe olimpiyatları'na 5 kıtadan ve türkçe olimpiyatları'na 5 kıtadan ve 150 ye yakın ülkeden katılımcı geliyor dünyanın hemen her köşesinde binlerce genç var ki bugün türkçe rüya görmekte aşık olduklarında sevdalarını türkçe ifade ediyorlar.

CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU: Türkçe Olimpiyatları, Türkçeye büyük katkı sunuyor. Dünyanın pek çok yerinden çocuklar Türkiye’ye geldiler, Türkçe şarkılar söylediler, şiirler okudular. Güzel biretkinlik. Bu organizasyon, Türkçenin evrensel bir dil olması yönünde büyük katkı tabi.

İslam Hukuku Profesörü Prof.Dr.Hayrettin KARAMAN Biz dilini bilmediğiz ümmet bahçeleriyle göz temasları ve mimiklerle iletişim kuruyorduk. Ama bu gece aynı dil ile temas kurdular. Küçük ölçekli bir ümmet tecelli etti. BBP Merhum Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU: Bu organizasyonu gerçekleştirenlere ayrıca Türkçenin dünya dili haline gelmesine vesile olan bütün öğretmenlerimize ve onlara bu cesareti heyecanı veren manevi büyüğümüze teşekkür ediyorum. Gazeteci - Yazar Merhum Mehmet Ali BİRAND: Şimdiye kadar olimpiyatlara biraz yan gözle bakıyorduk. Bir zamanlar bu okulları kapatmaya çalışıyorduk. Demek ki çok büyük hataymış. Bu okullar gittikçe yeşeriyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?

Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet DAVUDOĞLU: Bu hareket Türk milletinin tarihteki üçüncü büyük yürüyüşüdür.

Reklamcı Ali TARAN: Ben olimpiyatlara yarışma gözüyle bakamıyorum. Dolayısıyla kendimi de jüri üyesi olarak göremiyorum. Olsa olsa bu Türkçe bir dünyanın gövde gösterisi diye görüyorum. Bütün bu hayalin bir parçası olan kişilere zaten gönlümden tam puan vermişim. Gerisi teferruat diye düşünüyorum.


Her An Farklı Bir Nefes

Sayfa 11

KARDEŞLİK Anıl CEYLAN Kardeşlik, ne güzel bir duygu. İnsanın içinden, yüreğinden hissederek yaşadığı kocaman bir duygu. Kardeş olmak, beraber olmak, birlikte olmak... Kardeşlik o kadar güzel bir his ki Peygamber Efendimiz “Beni görmedikleri halde; Bana inanan kardeşlerimi ben de görmeyi çok isterdim” diye buyuruyor. Görmediği insanlara “kardeşlerim” diye sesleniyor. O bizi görmediği halde bize kardeşlerim derken biz yanı başımızdaki ile kardeşçe, dostça yaşayabiliyor muyuz? Ya da beraber bir şeyler yapmak için ne kadar çaba gösteriyoruz? O (s.a.v) 14 asır sonrasına “kardeşim” diye hitap ederken biz neden yanımızdaki insanla kardeşçe yaşama konusunda aciz kalıyoruz? “Her insanın bir kardeşi olmalı hayatta, bir sırdaşı, bir can yoldaşı, aynıcan, aynıkan… Bir tek gerçek dünyada seni anlayan ve gerçek bir koruma gayesiyle seni tutan, sana tutunan… En çetin kavgalarda bile, uzun süre küs kalmayı başaramadığımız, bir damla gözyaşı için dünyaları bile hiçe sayabildiğimiz, tuhaf bir bağ işte bu kardeşlik. İşte bu yüzden her insanın bir kardeşi olmalı.”Bu kardeşlik, birliktelik duygusu insanları birbirine o kadar derinden bağlıyor ki, eskiden düşman olduğumuz, yıllarca kanlı savaşlar verdiğimiz insanlarla bizi bir araya getiriyor. Onlarla beraber olmamızı ve birlikte aynı amaç doğrultusunda ilerlememizi sağlıyor. Bu konuya ilişkin yapılan paneller, konferanslar, etkinlikler kardeşlik bağlarını güçlendiriyor ve insanlara bu hissin aktarılmasına katkı sağlıyor. Mesela buna Türkçe Olimpiyatları’nı örnek verebiliriz. Bu olimpiyat sayesinde onlarca ülkeden binlerce insan bir araya geliyor. Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya’dan ve daha birçok yerden… Geldiklerinde Türk halkının misafirperverliğiyle karşılaşıyorlar. Bu sayede Olimpiyat’a katılan yabancı dostlarımızla aramızdaki iletişim, etkileşim artıyor. Peki, bu olimpiyat neden yapılıyor? Yüzyıllardır birbirleriyle kanlı savaşlar veren devletleri kardeşlik duygusu içinde bir araya getirmek, onların aralarındaki buz dağlarını eritmek, insanlara geçmişte yaşanmış kötü anılar üzerine perde çekmeyi öğretip hep beraber kardeşçe yaşamayı aşılamak için yapılıyor. Aslında biraz biraz işe yaramış gibi de gözüküyor. 140 ülkeden katılan çocukların “Türkçe” dostluk mesajları vermeleri, bizim dilimizde bir şeyler için çaba göstermeleri, dilimizi, bizi, Türk milletini yerlere göklere sığdıramamaları, izlerken beni çok gururlandırdı. Bizi bu derece iyi tanıyor olmaları, dilimizi konuşmak için büyük çaba göstermeleri yapılan bu olimpiyatın kardeşlik bağlarını güçlendirdiğinin en büyük kanıtıdır. Olimpiyatları izlemeye gittiğinizde iyi derecede Türkçe konuşan insanlar görürsünüz. Ben geçtiğimiz hafta sonu İzmir’deki Türkçe Olimpiyatları Şenlikleri’ne gittim. Orada Polonya standına gittim. Gittiğimde dilimizi pekiyi bilmiyordur, İngilizce konuşuruz diye düşünüyordum. Bana karşılık olarak Türkçe cevap verince başta şaşırdım ama sonra Türkçe muhabbet etmeye başladık. Konuşmanın ardından bu durum benim aklıma takıldı ve düşünmeye başladım. Biz vakti zamanında bu insanlarla kanlı mücadeleler verirken nasıl oldu da şimdi beraberce Türkçe olarak muhabbet ediyoruz. Yapılan bu olimpiyat sayesinde kardeşçe vakit geçiriyoruz. Bu olimpiyatın o kadar çok faydası oldu ki bize ve tüm dünyaya tek tek yazmaya başlarsam ardı arkası kesilmeyecek biliyorum. bu yapılanlarla birlikte tüm dünya yavaş yavaş kardeşliğe doğru yürütülmeye çalışılıyor. KARDEŞLİK, düşmesin diye tutmak KARDEŞLİK, bırakmayacağını bilerek dayanmak…


Nağme..

Sayfa 12

YILLAR SONRA GELEN VUSLAT-3 Hamdi KARAÇUHA Beyninden vurulmuştu adeta. Yıllardır hayalinden bile kaçtığı, onun için düşüncülerinden, vatanından, canından vazgeçtiği kadınla yirmi senenin ardından karşılamıştı. Şaşkındı. ‘Ne yapmalıydı?’ Uzandığı kanepeden bir anda kalkıp doğruca kapıya koştu. Yirmi yıl beklemişti. Bir ömür beklemenin sözünü de vermişti aslında. Ancak, şimdi yirmi saniyeye bile tahammülü yoktu. Aniden kapının önünde durdu. Birtakım sorular aklını kıvılcım misali tutuştururken, yıllar öncesine gitti. “Limonla şekil verdiği saçlarını, aynanın karşısında son kere düzeltirken, kalbi, kafesinin içinde taklalar atıyordu. Dili, damağ�� kurumuştu. Yutkunamıyordu. Nefes almak onun için bir zulümdü. Bu heyecanın tarifi yapılamazdı. İki katlı evinden yavaş adımlarla ayrıldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü adeta. Gönlü gitmek için can atarken, ayakları gönlünün fermanını dinlemiyordu. Komşu evlerin bahçe duvarlarına tutuna tutuna, ne zaman çaresiz olsa, huzur bulduğu, sırtını dayadığı ulu çınar ağacına vardı. Rabbi’ne nefsinin kurbanı olmadan, sevdiğine kavuşması için yalvardı. Kendi kurtuluşunu onda, onun kurtuluşunu kendinde görüyordu. Etrafındakiderin sessizliğe, hareketsizliğe son defa bakarak çınarın gölgesinden kalktı. Bu zamana kadar, söyleyemediklerini söyleyip, beynini kemiren bu bilinmezliği sona erdirecekti. Elinde bir demet papatya, daha on yedi yaşında, sevdiğinin karşısındaydı. Uzun uzun gözlerinin içine baktı. Söylemeyi planladığı onca şey, boğazında tıkanmış, gırtlağında öteye geçemiyordu. Titremeye başladı. Kalbi duracaktı sanki. Ama söylemesi gerekiyordu bir şeyler. Bir daha konuşma fırsatı vermeyecekti belki de. Derin bir nefes alarak, usul usul konuşmaya başladı. -Bana bakmadan, soru sormadan lütfen dinle. Seni… Gözleri bir ret. Aynı zamanda bir umut, bir davet. Söyleyememişti O’nu sevdiğini. Utancından kıpkırmızı kesilmişti. Devam edecek gücü ne yazık ki kendinde bulamadı. Sözü sevdiği devraldı. O başladı konuşmaya. Uzun uzun anlattı sevmediğini, sevemediğini. Farklıydı ona göre. Hem de çok farklı. Hayata tutunduğu dalı kırılmıştı. Oysa ki ne hayallerle, ne umutlarla gelmişti sevdiğine. Onu, ömrünün sonuna kadar seveceğinin sözünü vererek, kalbi kırık, gönlü mahzun halde geri dönüyordu. Bir daha karşısına çıkmayacak, sevdasını kalbine gömüp gidecekti buralardan. O’ndan, sevdiklerinden, dostlarından ve en önemlisi kendinden kaçacaktı.” Yıllar öncesi aklından film şeridi misali geçerken bazı endişeleri de vardı. Her şeyi kısa bir süre de düşündü ve kararını verdi. Gidip yıllar önce verdiği sözü tuttuğunu söyleyecekti. Umutla yaşamıştı bunca yıl. Hâlâ bir umudu vardı, reddedilmiş olmasına rağmen. Kapı açık olduğu halde, yüreğindeki yangından dolayı dışarıdaki soğuğu hissetmiyordu bile. On yedi yaşındaki o heyecanı yine bütün vücudunu sarmıştı. Yan eve doğru yöneldi. Dizlerinin bağı çözülmüş, lojman bahçesinin duvarlarına tutunarak yürüyordu. Derken arada sadece bir kapılık mesafe kaldı. Elini titreye titreye uzattı zile. Artık beklemenin biteceğine, yıllardır hayalini kurduğu vuslatın gerçekleşeceğine inanıyordu. Kapının arkasından yıllardır hasret olduğu sesi, bu sefer farkında olarak duydu. -Kimsiniz? -Ben ….. Kapı açıldı. Göz göze gelmişlerdi. Sanki yirmi yıl hiç yaşanmamıştı. Elinde papatya ile karşısında durduğu gibi devam ediyordu her şey. Söyleyecek onca şeyi varken susuyordu yine. Gözleri anlatıyordu her şeyi aslında. -Ben, az önce tanıdım seni aslında. Daha fazla konuşamadım, utandım senden. Yirmi yıl geçti aradan. Bugün garın yanında gördüm seni. Hatırlayamadım ilk başta. Hafızamı zorladım. Daha sonra lojmanın bahçesinde görünce bazı parçalar oturdu ama emin olamadım yine. Saçların kırlaşmış, alnın kırışmış. Çok değişmişsin. Seni o tok sesinden ve keskin bakışlarından tanıdım. Eve dönüp, yorganın altına girdim. Bir daha görmeyeceğimi zannediyordum seni. Ama karşıma çıktın yine, hem de yirmi yıl sonra. O yüzden korktum. Hem de çok korktum. -Korkulacak bir şey yok. Yine bir gurbet ilindeyim işte. Oradan oraya, sürüp durdular beni öğretmenlik hayatım boyunca. Burası da bir sürgün yeri benim için. Her yere seni bulmak umuduyla gittim ancak ilk defa buraya gelirken yoktun aklımda. Umudum bitmiş değildi ama ne bileyim bazı şeyleri kabullenmek zorunda olduğumu hissediyordum artık. Her namazımdan sonra, her oruç açışımda, her anımda seni istedim Rabbim’den. Şükürler olsun, buldum seni sonunda.


Her An Farklı Bir Nefes

Sayfa 13

Yıllar sonra yapılan bu ilk konuşma devam ederken içeriden küçük çocuğun ağlaması duyuldu. Paytak adımlarla annesini arıyordu. Bir yandan da ‘Anne’ diye bağırıyordu. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Rengi attı, kalbi duracak gibi oldu. Korktuğu başına gelmişti. Ayağı kaydı ve sendeledi. Evlenmişti demek ki. Kocası da muhtemelen kapının arkasındaydı hemen. Bunu fark eden genç kadın, hemen koluna girdi. Bahçedeki sedire usulce oturttu. Mutfağa gidip bir bardak su getirdi. Ardından kızını sakinleştirip, tekrar yatağına yatırdı. Bahçeye geri döndüğünde gözlerine içine çaresiz gözlerle bakıyordu bu kırkındaki adam. Daha fazla dayanamadı ve sordu. -Kızın mı? -Evet. -Eşin nerede? -Evli değilim. Şaşırmıştı böyle bir cevap alınca. Ne demek oluyordu bu. -Nasıl yani? -Zeynep Asya, benim öz kızım değil. Bugün, seni garda görmeden evvel tanıştık kızımla. Yanımdaki ilk gecesi. -Bu zamana kadar demek evlenmedin. Neden? -Aslında evlendim. Çok sevmiştim. Seni beni sevdiğin kadar sevmiştim hem de. Ama sevdiğim sevmemiş beni, seni sevemediğim gibi. İlk zamanlarda mutluyduk. Ya da ben öyle zannediyordum. Benim gibi biriydi. Mutlu oluruz diye düşünmüştüm. Ama olmadı, sürmedi. -Ne diyeceğimi bilemiyorum. Senin mutsuzluğun, beni de mutsuz eder. Çok üzüldüm. Keşke böyle olmasaydı. -Keşke... Sende yalnızsın galiba? Verdiğin sözü mü tuttun? Biliyordum zaten böyle bir şey yapacağını. Bu yirmi yıl bazı şeyleri fark etmemi sağladı. Zamanı geri almak gibi şansım olsa… -Üniversiteye Saraybosna’ya gittim, biliyorsun. Oradaki Hizmet’lerde koşturmak, Allah rızası için bir şeyler yapmak zorunda hissettim kendimi. Yaklaşık altı yıl orada kaldım. Oturduğum evin sahibi aynı zamanda orada okuduğum üniversitenin mütevelli heyeti başkanın hasta bir kızı vardı. Kanserdi. Beni görmüş, sevdalanmış. Niyetini söyledi bana. Kesin bir dille reddettim. Ancak daha da hastalanmış. Ailesi ve Hizmet’teki kardeşler evlenmemi istediler. Gaye yaşatmak için yaşamak olduğundan kabul ettim. Evlendik. Ama gönlümde başka birinin olduğunu biliyordu. İki yıl geçti. Sonra ansızın vefat etti. Onun acısı da yüreğimin bir köşesinde. Daha fazla dayanamadım oraya da. Döndüm geri. Burada öğretmenliğe başladım. Hiçbir yerde dikiş tutturamadık. Son durağımızda burası. Burada da hayatımın amacıyla karşılaşmak beni ayrıca mutlu etti. Seni bir daha görememek çıldırtıyordu beni. Şükürler olsun, yıllar sonra olsa da vuslatımız gerçekleşti. Genç kadın ‘vuslat’tan pek rahatsız olmuşa benziyordu. İçeriden yine küçük kızın sesi duyuldu. Müsaade isteyerek, bu geceyi burada noktalamak istedi. Koşar adımlarla içeri girdi. Yalnız adam yine yalnız kalmıştı. Boynunu bükerek evine doğru yol alırken, Rabbi’ne O’nun kalbini yumuşatması için dua ediyordu. (…)


Nağme..

Sayfa 14

SOMALİ’DEN ESEN DOSTLUK RÜZGARI Bilal DURMUŞ - İbrahim ERYILMAZ Somali’den ülkemize gelen Abdülkafi kardeşimizle Türk Okulları ve Türkiye üzerine konuştuk. Sorularımıza büyük bir samimiyetle cevap veren Somalili kardeşimiz, 17 yaşında ve Aydın Yesevi Koleji’nde eğitimine devam ediyor. Somali’de tüccar bir babanın 10 çocuğundan biri olan Abdülkafi’yle yaptığımız bu hoş mülakatı sizlerle paylaşıyoruz. Eğitim gönüllüleri ile nasıl tanıştınız? Babam sayesinde oldu. Televizyonda çıkan Türk okulları reklamını görmüş ve beğenmiş. Beni oraya kaydettirdi, böyle tanıştım. Türkçeyi öğrenmek zor muydu, ne kadar zamanda öğrendin? Okulumuza öğretmenlerimiz bize Türkçe öğretiyordu, ben 6 ayda çok az Türkçe öğrenebildim. Türk okullarını açan eğitim gönülleri, başka neler yapıyor? Oraya eşleriyle gelmişler, yeni hayat kurmuşlar kendilerine; evler var, okullar var, yurtlar var, bizde oralarda, haftada bir sohbet ediyorduk. Somali'deki Türk okulunda Türkçe Olimpiyatlarına nasıl hazırlanıyorlar ? Türkçe laboratuvarımız vardı. Orada şarkılar söylüyorlar, şiirler okuyorlardı ama benim Türkçem iyi değildi, ben katılamadım.(Gülüşmeler) Türkiye'de eğitim fikri nasıl ortaya çıktı? Gazetede reklamlar vardı, Türkiye'de eğitim için sınav yapılacak diye ben de sınava girdim. Bizi, Somalili öğretmenler sınav yaptı çünkü sınava girenler Türkçe bilmiyordu. Kaç kişi girdi bu sınava? Yaklaşık 18 bin öğrenci girdi ama 10 kişi kazandı. Ben de kazananlardan biriyim. Sınavı kazandın ve Türkiye'ye geleceksin . Farklı bir ülke, farklı bir kültür; ailen veya sen bir tereddüt yaşamadınız mı? Türkiye müslüman bir ülke olduğu için gönderdiler. Annem ilk başta istemedi benim gitmemi ama babam ikna etmeyi başardı. Farklı bir ülkeye ve farklı bir kültüre geldin, zorluklar çektin mi? Çok zorluk yaşadım. İlk olarak, Uşak Üftade Koleji’nde başladım. Uşak'a kar yağıyordu, çok soğuktu hava, çok üşüdük. İlk defa orada kar gördüm. Nasıl? Türk yemekleri lezzetli mi ? Türk yemekleri çok lezzetli ama biz yurtta kalıyoruz burada çıkanlar çok iyi değil tabi.(Gülüşmeler) Türkiye eğitim gören Somalili öğrenciler, sadece Aydın’da mı okuyor? Hayır Antalya'da, Uşak'da, Afyon'da, İstanbul'da, Manisa'da okuyan Somalli öğrencilerin olduğunu biliyorum.

“Türkiye’yi İkinci Vatanım Olarak Görüyorum” Türkçe olimpiyatları hakkında ne düşünüyorsun ? Vallahi ben katılmayı düşünmüyorum çünkü burada çok zor sınavlar var. Sınavları düşünüyorum ben. (Gülüşmeler) Bu şakaydı tabi Türkçe Olimpiyatları tüm dünya için önemli bir etkinlik. Son olarak ülkenizde vali ya da bir yönetici olursan Türkiye ve Türk okullarına bakış açınız ne olur ? Türkiye'de okuduk ya ikinci vatanım olarak görüyorum Türkiye’yi. Somali ile Türkiye'yi kardeş ülke olarak görüyorum yani. Türkiye ile ilişkilerimizi had safhada tutardım.

“Eğitim Hizmetlerine Destek Olacağım İnşallah” Peki ne olmak istiyorsun? Türkiye'de mi okuyacaksın üniversiteyi? İnşallah Türkiye'de okuyacağım ama üniversite seçmedim daha ama tıp okuyup doktor olmak istiyorum. Çünkü bizim ülkenin bizlere çok ihtiyacı var. Anladığım kadarıyla meslek sahibi olunca ülkene dönmek istiyorsun, neler yapacaksın ülkende ? Ülkeme döndüğümde eğitim hizmetlerine destek olacam iyi insanların yetişmesi için.


BİZ MUHABBET FEDAİLERİYİZ, HUSÛMETE VAKTİMİZ YOK Mazinin derinliklerinde ekilen tohumlar şimdi neşr-ü neva buldu. Bunca zahmetin, bunca çilenin ve bunca ızdırapla örülü bir hayat serencamının ürünüdür, bugün sergilenenler. Kim bilir yılların esaretine, zincirleri kırmakçasına haykırışıdır bu. Belki de asıl olan budur. Öyle ya, yıllarca bütün bir cihana adalet ve sevgi aşılayan, haksızın yanında olan , zalime sesini yükselten bir necip milletin özünü yansıtmasıdır bu. Evet ancak olsa olsa budur. Şimdi bu aziz milletin fedakar ruhlarını, bir tahta kulübede dantelasını ördüğü buhareket, çizgisini heceleyerek sevginin, barışın ve hoşgörünün nasıl olması gerektiğini tüm insanlığa haykırıyor. Bu bir proje değildir, bir organizasyon hiç değildir. Bu bir gönüllüler hareketidir ve her şey hasbî bir niyet üzere örülüdür. Şimdi zamanın altın iklimini yaşıyoruz. Yeşeren ümitlerle ekilen tohumların meyvesini tadıyoruz, kokluyoruz.

Kalp ibrelerelerimizin hep bu yörüngede olması dileği ile… Bu işin tohumu atan, tahta kulübede dantelasını ören ve hasbîlikleri ile bize bu dünyada Cennet’i tattıran tüm fedakar gariplere, ışık süvarilerine ve en başta son süvariye selam olsun. Helal olsun… Fatih GÜVEN


Nağme- Haziran '13