Page 1

SULTANI HAKİKAT

"Kendini bilmek"; her devirde, her kültürde ve her inançta bir hayat felsefesidir. Yaşamanın amacıdır. Bu iki basit kelimenin derinliklerinde yel aldıkça, bunun sonunun gelmeyeceği, giderek berraklaşan bir bilinçle anlaşılmakladır. Sultanî -Hakikat yolcusu, aşkla ve azimle yel alırken; her diken batışında şükür gözyaşları dökerek büyüttüğü güllerin sevgisini ve kokusunu, kendisinin ya da her şeyin tüm zerrelerine sindirir. Tüm evrende aşkın soluğu eser...

İlhami Adil AYTAÇ


BAŞLARKEN..

Sultanî Hakikat, tasavvufun derinliklerinde, hareket enerjisini ilâhî aşktan; aydınlığını ilâhî nurdan alan ve âlemleri kuşatıp aşan bir seyr harekâtıdır. Bu çok yüksek hâl aslında, dilin imkânları dâhilinde kalınmak zorunluluğu içerisinde vücut bulmuş bu eserde anlatılmış olanın pek çok fevkindedir, Bu hâli (hâlleri) yaşamak ta, anlatmak ta hâl ehlinin işidir. Bir velî, bir üstâd işidir. Sultanî Hakîkat bilgilerinin şahidi ve aktarıcısı, Üstâd Muzaffer Kınalı'dır. Üstâd, burada yaşanmış olan hâllerin ve bu hâllerden yansıyan bilgilerin beşerî bir şahsiyete maledilemiyeceğini, hakîkat ve hâl bilgisinin sahibinin Sultan'ın bizzat kendisi olduğunu söylemektedir. Kişi ise bundan tekâmülü kadar, nasîbi kadar alacaktır. Ona bu yolda bir sınır, bir son da yoktur. Âlemle ve herşeyle birleştiği, bütünleştiği ve vahdet-i kusûd hâline eriştiğinde ise artık tüm varlığına ilâhi irade hakim olmuştur. Şahsî fikir ve şahsî irade ile birlikte, ikilik te ortadan kalkmıştır. Bu hâl içinde yaşadıkları, gördükleri ve bildikleri artık ona değil, mutlak varlığa aittir. Bu durumun, kitabımızın niçin bir yazara, bir beşerî şahsiyete mal edilmemiş olduğunu açıkladığı kanısındayız. Bununla birlikte, eser hakkında bir Ölçüde de olsa açıklayıcı bilgi almak amacıyla Üstad Muzaffer Kınalı ile kısa bir söyleşi yaptık. Okurlarımıza sunuyoruz.

Soru: 'Sultanî Hakîkat' kitabımızda tasavvufun boyutlarını ve hâllerini görüyoruz. Vahdetel vücut kavramına, hâline ise oldukça sıcak ve canlı bir yaklaşım var. Sizden, 'tasavvuf ve 'hâl ehli' olmak kavramları hakkında genel bir değerlendirme rica ediyoruz. Üstad Muzaffer KINALI: Tasavvuf, kapsamı sonsuza doğru açılan bir kavramdır. Onun için tasavvufu birçok plânda ele almak gerekir. İslâm tasavvufu ilk plânda, İslâm öğretisiyle, İslâm âdabı ve yaşama biçimiyle ve nihayet İslâm tefekkürünün derinlikleriyle ilgili bir kavramdır. Bunun ötesinde tasavvuf; sâlik'in seyr-u sülûk'u demektir. Tasavvuf kal ilmini yâni beş duyuya bağlı zihinsel düşünceyi ve zahirî bilgileri aşıp, hâl ilmine yâni bâtını mânâ bilgilerine ulaşması ve bunları bizzat yaşamasıdır. En nihayet tasavvuf varlığın mü-kevvenâtı (mevcut olan herşeyi) doldurup, kuşattıktan sonra Hakk'a ulaşarak onda yok olması (fenâfillâh) ve Hakk'ta var olması (bekâbillâh) hâllerinde olmak demektir. Tasavvuftan bahsedebilmek, onu anlayabilmek için öncelikle bu iklimleri ve kademeleri kendi içinde değerlendirmek, idrakına varmak ve yaşamak gereklidir. Esasen tasavvufu tüm boyutlarıyla söze döküp anlatmak mümkün değildir. Eğer konuşmadaki sözcüklerin; yazıdaki kelimelerin ardındaki kalbî sezgiyi, mânâya götüren ilhamı yakalayamazsak, tasavvuf bilincimiz 'kâl ile sınırlı kalmaya mahkûm olur. Çünkü tasavvufun özü 'hâl'dir. Hâlde ise konuşma yoktur. Tasavvufu yaşamak, anlatmanın bittiği yerde başlar.

Hâl ehli olmak kavramı ise yine kısmen anlatılabilir. Örneğin hiç bal yememiş bir


insana balı anlatmaya çalışabilirsin. Fakat balı yemiş olan bir insandaki doygun bir bilirlik halini sağlayamazsın. Nasıl anlatacaksın? Örneğin diyeceksin ki, pekmez gibi tatlıdır ama pekmez değildir: özü çiçekten alınır ama çiçek değildir gibi... Hâl ehli olmak, bir pişme sürecini ve izlenecek çetin bir yolun yolcusu olmayı gerektirir. (Sâlik) Tasavvuf üzre olan birçok tarikat, yüzyıllardır sâliklerine nefs mertebelerini ve bunları tezkiye (temizleme, tasfiye) yöntemlerini öğretme ve uygulatma çabası içindedirler. Mürşid ehil ve kâmil bir zat olur. sâlik de imanlı, kararlı olup takva ve teslimiyette samimî ve kusursuz olursa, yol yürünür ve hedefe ulaşılır. Sâlikin hedefi, Kâmil İnsan olmaktır.

Nefs mertebeleri geçildikçe, sâlik kendisini ve eşyayı aşar. O zaman içindeki 'ben'e, içindeki Sultan'a ulaşır. İçindeki Sultan'la bir olup özdeşleştiği zaman ise, o insan tüm mevcudiyeti doldurur. Baktığı her şeyde ve zerrede kendisini görür, her yerde kendisini bulur. Bu iş kademe kademe oluşur. Önce çevresini ve dünyayı kuşatır, sonra da alabildiğine genişler. Bu genişleme içine giren tüm alanı ve eşyayı doldurur. Bunun nasıl olduğunu, nasıl yaptığını da bilemez. Hani Yûnus'un Ol bir ile bir olan Cümle âleme dolan Öyle Sultan’lık bulan Kulluk kılası değil dediği gibi bir hâlde bulur kendini. Bakar ki herkes kendisi, her şey kendisi.. Ama nasıl olur? Bunu anlamak, anlatmak çok zor. Hem evveli, hem âhiri yani zamanı ve mekânı aşarak hem geçmişi hem de geleceği görür. Hem dünyayı bir kum tanesi gibi görür; ama gerekirse kendisini onun içinde görür. Gerekirse de kendisini atomun içinde görür. Yâni nasıl düşünüyorsa, nasıl murad ediyorsa kendisini âlemde o şekilde görür. Kendisini Sultan'la bir görür. Sultan'la bir olur. Âlemi kuşattıktan sonra Seyr-u Sülûk'a devam eder. Her bir âlemi izlemeye başlar. Gittiği âlemleri de doldurduğu, kuşattığı zaman sonsuzluğa doğru yönelir. İşte o zaman, içindeki Sultan ile bütünleşen sâlik, bu neden ve yolla, sonsuzluğu kuşatmış olan Allah-ü Azimüşşan'a kavuşur. Onunla birleşir bir olur. Kendine ait görünür, bilinir bir varlık ortada kalmaz. Allah'ın Zatında fena bulur, yok otur. Fenâfillâh budur. Seyr-u sülük, sâlik için bir eğitim süreci olduğu kadar bir yükselme ve bir tekâmül sürecidir. Bu süreç, aşamalı olarak nefs kademelerini topyekun olarak tezkiye (temizleme-tasfiye) uygulamalarını ve astral seyahat gibi çalışmaları da içerir.

Bu yolda tüm kademeleri lâyıkıyla geçerek vahdete ulaşan, Hakk'ına kavuşan; Allah'ın Zatında ve sıfatlarında yok olan (fena-fıllâh) ve Allah'ın Zatında ve sıfatlarında var olan (bekâbillâh) sâlik, velilik mertebesine erişir. Bu noktadan sonrasına da bir sınır konamaz. Allah'ın Zatının sonsuzluğunda yol almanın bir sonu bulunmaz. Bu husus, tekâmülün sonsuzluğu anlamına gelir. Velilik mertebesinde ifadesini bulan alâmetler ise. sonsuz sevgi, sonsuz hoşgörü ve sonsuz sabırdır. Velî zatın aklı da tekâmül ederek, cüzî akıldan külli akıla varmıştır. Aklı, üç boyutun neden-sonuç iliş-kilerinden yükselerek, ilâhî kanunları ve onların âlemlerdeki tezahürlerini kavrayan külli akla terfi etmiştir. Bu hâl ruhun, ilâhî cezbeye kapılarak tekâmülde yükselirken, dünyevî aklı bırakarak


ruhî akla ulaşabilmesi ile mümkün olmak¬tadır. Bu hâle erişen veli zat yüksek boyutlardaki âlemleri ve bunların varlıklarının bilinçlerini, kanunlarını ve hayatlarım kav¬rayabilir fakat, 3. boyut dünyasına bunları anlatamaz. Çünkü bunlar, dünyanın fizik boyutunun deyimleriyle anlaşılamazlar. Ancak hâl ehli,! kendi aralarında sükût-u muhabbet dediğimiz sessiz bir rabıta ile gönülden gönüle anlatırlar, aktarırlar, muhabbet ederler. Bu tarz iletişimde aradaki fizik mesafenin bir hükmü yoktur.

1. BÖLÜM

Bir gün, bir de baktım ki, bir acayip mekândayım. Ne yer var, ne de gök! Sanki bir kubbedeyim. Karşımda bir taht ve tahtta bir Sultan. Sultanın tâbâsı, göz dahi kırpmadan Sultan'a bakıyor. Baktım ki beni kimse görmüyor, varlığımdan kimsenin haberi yok; ben de Sultan'ın yanına tahta varıp oturdum. Bilmiyorum kaç gün, kaç ay, kaç yıl öylece durdum. Ne bir hareket, ne de bir ses vardı. Sultan nihayet tabasından iki kişi çağırdı. Birinin adı Mikâil, diğerinin İsrafil. Onlar huzura geldiğinde, Sultan "kün" diye bir nida etti. Bu kelime ne idi? Bunu kimse bilmiyordu. Mikâil'den toprak, İsrafil'den de su getirmesini istedi. Gelen iki anâsırı birbiriyle hallettiler. Sanki, sakız gibi bir mahlül meydana geldi. Ona bir şekil verdiler. Sultan tahtından kalkıp, ellerini balçığa daldırıp; Kendi kendine konuşarak, "Bakalım eski ustalık duruyor mu?" deyip, küçük bir parçayı yuvarlak hale getirdi. En mahir usta edası ile ona şekil verip, ortada duran cismin ucuna yerleştirdi. Birkaç yerinden delikler yaptı. Karşısına geçip eserini belki günlerce, belki yıllarca seyr-i temâşâ eyledi. "Halâ eski hünerimiz duruyor" dedi. Sultanın tâbâsı da onu seyrediyordu. Sultan'a sadık en yakın görevli, tabanın akıl hocası, Melek-i Taus da bu muhteşem, eşi ve emsali olmayan eseri seyrediyordu, içini merak edip, içine girdi çıktı. Baktı ki bomboş bir nesne, kenara çekildi durdu. Sultan, aynı cisimden bir tane daha öncekinin yanına eş yaptı. Yalnız bu cisimde birkaç değişiklik vardı. Sultan, ikinci yaptığı kalıba, ilk deneye kıyasla daha fazla özen gösterip, daha lâtif bir eser meydana getirdi. Sultan buyurdu ki; "Secde ediniz!". Melek-i Taus hariç bütün tâbâ itaat edip secde etti. Sultan, ona da uymasını söyledi. O itaat etmedi. Halbuki Sultan'ın o an gerçekleşecek gizli sırrını kimsenin görmemesi gerekiyordu. Sultan celallenip gazaba geldi. Melek-i Taus'u huzurundan ebedi olarak kovdu, uzaklaştırdı. O an Melek-i Taus dedi ki, "Ey alemlerin sahibi ve gerçek Sultanı.. Ben seni bilir, yalnız sana biat eder, sana secde ederim. İki anâsırdan meydana getirdiğin çamura, ad verip Adem dediğin cansız nesneye ben nasıl biat edip, secde ederim? Sana and olsun ki senden başkasına secde etmem" dedi.

O yüce Sultan, Sahib-ül âlem; Melek-i Taus'u huzurdan uzaklaştırdı. O an baktım ki; Bütün tâbâ yerlere kapanmış, secde halinde.. Sultan yavaş ve sessizce ayağa kalktı. Adem'in yanına gitmeye başladı. Ben de onu takip ettim. Adem'in içine girdik. İçerisi biraz serindi. Sultan, herhal biraz üşütmüş olacak ki; hafifçe hapşırdı. Secde halinde olan bütün tâbâ, hep bir ağızdan; "Rabbimiz, sana hamd-ü senâ'lar olsun." dediler. Ve


o balçık çamurundan olan kalıp (beden), hareket edip oturdu. Tâbâ o an baktı ki; Sultan ortada yok, sır olmuş. O andan sonra da elinde asası, başında Sultan'lık tacı; Hükm-ü cihan, Malik-ül mülk'ü kimse aşikâr ve zahiren görmedi. Nasıl sır olduğunu kimse bilmedi. Bu gizli, esrarlı işlerden yalnız benim haberim vardı. Bir zaman Sultan benle, ben Sultan'la bir arada kaldık. Sultan da beni görmüyor sanırdım. Meğer onun her şeyden haberi varmış. Oradan ayrılmak istedim, ama ne mümkün. Sultan, sırrımı açar diye beni salmadı. "Sen bundan sonra benden ayrılamazsın. Artık bende Mihmân-ı daim'sin" dedi. Her ne kadar bu sırrı açmam diye yalvardım ise de beni dinlemedi bile. O, her zaman itaat edilmeye alıştığından, yalvarıp yakarmalarımı tınmadı bile... O an anladım ki ben bundan sonra mahkûm-u mukaddes olmuştum. Sultan, zülfünden bir tel koparıp taa.. içerlerden bir yerden zülfünün teliyle sıkıca bir bağ attı. Keşke atmaz olaydı... Ondan sonra içimde bir sevda belâsı tezahür etti. Daha sonra da, haydi artık serbestsin dedi. Lâkin gidemedim. Bu sevda belâsı beni bir acayip hale soktu. İt gibi Sultan'ın ayaklarına kapanıp yalamaya başladım.

Üstelik ben böyle yaptıkça, sevdam daha da fazlalaştı. Ağlamaya başladım. Göz yaşlarım âlem'e taştı. Bilmiyorum bu kaç bin yıl devam etti. Meğer maksadı, "kün" dediğinde kurup halkettiği âlemi derya haline getirmekmiş. Gözyaşlarımdan âlem suya gark oldu. Herhal istediği tam oldu ki, bana bakıp hafifçe tebessüm etti. Aman Allah! O ne güzellik, o ne rahmet, o ne merhamet.. Hepsi de bu tebessümün içinde idi. Ne oldu ise o an oldu. Bir de baktım ki bizim yanımızda Havva canlanıp, vücut buldu. Çevresine bakındı, Adem'i gördü ama tanımadı, kim olduğunu bilemedi. Baktı ki, Adem de kendisine benzer şekle sahip bir varlık. Kimsin, nesin diye sordu. Adem'in içinden bir ses, "Ben Adem'im sen Havva'sın. Ben sana, sen bana eşsin" buyurdu. Bir zaman burada kalıp eğlendik ve bir gün Sultan bulunduğumuz makamdan yâni; Mekân-ı Âlî'den ayrılacağız dedi. Havva'yı da yanımıza alıp, Mekân-ı Firdevs'e gittik. Öyle bir mekân ki, burada akla gelen-gelmeyen her şey vardı. İhtiyaç duyulan herşey, anında tecellî ediyordu. Burada sefadan, güzellikten başka birşey yoktu. Çeşitli ırmaklar, kimisinden sular, kimisinden ballar, kimisinden sütler akıyordu. Tam oniki kapısı vardı. Bunların bazılarından hem girilip, hem çıkılıyordu. Bazısından girilip çıkılmıyor; bazısından da çıkılıp girilmiyordu. Bir kapısı vardı ki nedense kapatılmış; bir diğeri aşıklara men edilmiş. İşte burası bir acayip mekândı. Önünde kökü yukarda, dalları aşağıda bir ağaç vardı. Tuğba denilen bu ağacın gölgesi, Mekân-ı Firdevs'in üzerine düşüyordu. Biz de onun gölgesinde yatıp, günü gün ediyorduk. Adem, Havva'ya Tuğba ağacının meyvasını men etmişti. îşte yasak olan şeylere ilgi o zaman başladı. Havva da o meyvadan yemek istedi. Birgün fırsat bulup, yasak meyvadan yedi. Ne olduysa, o zaman oldu. Havva meyvayı yerken, o an bir de baktım ki; Tuğba ağacı sallanıyor, sanki bütün âlemde yer yerinden oynuyor. Şimşekler çakıp, fırtınalar esiyor. Aynı anda, Adem'in bedeninden ılık bir su gibi akıp, Havva'ya geçtik. Bir de baktım ki Adem karşımda, Sultan'la ben Havva'dayız. Adem Havva'ya bakıp, "Niçin yasak meyvayı yedin? Koskoca âlem sana dar mı geldi?" diye habire azarlıyordu. Ama Havva oralı bile değildi. Yediği meyva o kadar lez¬zetli, o kadar güzel, o kadar hoştu ki; bu lezzetten yoksun kalmaya akıl sır erdiremiyordu. Azarlanmak umurunda bile değil; o meyveden ilelebet yese, doyulacak gibi değil! Yedikçe yemek istiyordu. Bu hâl ile Sultan'la, Havva'nın bedeninde bir süre kaldık. Bir süre sonra sıkıl¬maya başladık. Yerimiz dar gelmeye başladı. Havva'ya bir takım hâller oluyor, karnı şişiyor,


hırçınlıklar yapıyordu. Birgün gezerken gizli bir geçit gördük. Merak bu ya... Haydi merdivenlerden inip bakalım dedik. Adem önde Havva arkada, inmeye başladık. İnmez olaydık. Ayağımızın altındaki basamaklar dönerli imiş, bir düşüş ki ne düşüş... .Kendimizi başka bir mekânda hem de Gâlle kuyusunda bulduk. Ama Adem yoktu. Acaba o kuyunun hangi köşesine fırlayıp gitmişti. Bu mekânda gündüz ve gece vardı. Ortalık ağarıp çevreye bakınca; ağaçlar, ırmaklar... Acayip bir ortamdayız. Adem'i aramaya başladık. Adem de bizi... Meğer her birimiz çok uzak yerlere; birimiz Hind iline, birimiz ıssız çöllere düşmüş. Feryadımız, gözyaşımız kavuşuncaya kadar sürdü gitti. Adem, Havva'yı ararken yorgun düştü. Dikili bir taşa sırtını verip, bir müddet dinlendi ve oradan çevresini seyrediyordu. Bulunduğu yerin neresi olduğunu anlayamadı. Sıra sıra birçok taş dikilmişti. Bunların mezar taşı olduğunu nice yıllar sonra öğrendi. Mezar taşına yaslanıp dinlenirken, Havva'nın sesini duydu. Ona doğru koştu ve birbirlerine sarılıp, hayli zaman öylece kaldılar. Onların aşk feryadının sesinden, acı inlemelerinden âlem de bir hoş oldu. Ürkerek uçuşan kuşlar da dallara kondu. Bülbül denen serçegil kuşun hoş âvâzı da o zaman başladı. Bülbül'ün çıkardığı âvâz, Adem'le Havva'nın birbirlerini ararken çıkardıkları feryattı. Bülbül, nağmeleri ondan öğrendi. Bu seda yeryüzünde sürdü gitti. Nihayet o ayrılık çilesi de bitti, birbirimize kavuştuk.

Sultan'la birlikte Havva'nın içinde kalma süremiz yetti. Ve Havva'yı terk ettik. Havva bize "yavrum" dedi. Adem bize baktı, biz Adem'e; anladık ki bizi tanımadı. Ne çabuk unuttu. Daha dün onda değil miydik. Bakıp bakıp bir de "oğlum" demesin mi? O'na, babası olduğumuzu söyleyemedik. Zaten söylenmezdi. Bu sır idi. Sulltan'la böyle kavl-i karar edip and içmiştik. Bir zaman bu hâl ile eğlendik kaldık. Meğer Havva, o yasak meyvanın çiçeğinden dalıyla koparıp saçına takmış.. Onu bu âleme diktiler. Tuğba ağacı bu âlemde de yetişip büyüdü. Meyva vermeye başladı. Bu meyvaya; Ammâre adını koydular. Havva bu meyvadan yedikçe çoğalmaya başladık. Artık bu âlemde bize babalık taslayan Adem de bu meyvaya alıştı. Yedikçe yediler... Fakat her nedense, Havva'nın mizacında hırçınlık vardı. Adem'e itaat etmez olup, O'na isyanda bulunmaya başladı. Bizim babalık ta her ne kadar sabretti ise de; bir gün sabrı taştı. Kendisini meydana getirenden bir eş istedi. Ün etti. Ve bir gün gaipten Naciye isminde güzeller güzeli bir eş geldi. Gelmez olaydı. Bunu gören Havva küplere bindi. Feryad, figân... işte hasetlik, kıskançlık o an başladı. O an peydan oldu. Adem baktı ki, olası değil ve Naciye'yi geri gönderme imkânı da yok; kardeşimiz Şit'i ona eş yaptı. Bir zaman Naciye'nin bedeninde Mihmân olduk. Naciye'nin özelliği, balçıktan olmayışı idi. Mülk sahibi Sultan'ın hizmet tâbâsı idi. İşte, nesiller böyle türedi. Nesillerin türeyişinin, kardeşlerin kardeşlerle ilişkisinden olduğunu zannedenler yanılırlar! Şit'den gelme nesillerle, Havva'dan gelenlerin birleşmesiyle türemeye başladı. Ama zamanla nesillerde, bir kaygısızlık, bir sorumsuzluk, bir başıbozukluk görülmeye başlandı. Adem bazı kurallar koydu, yasalar icad etti. Bu yasalara uyanlara; itaat edip inananlar dendi. İnançla birlikte din kavramı ortaya çıktı. Kim bu yasalara uymazsa onlardan değildi. Adem'in yasası buydu. İtaat ve inkâr da o zaman başladı. Ve anladılar ki, herşey iki yönlüydü. Güzelliğin karşısında çirkinlik; iyiliğin karşısında kötülük; varlığın karşısında yokluk; maddenin karşısında manâ vardı. Akla gelen herşey çift yönlüydü. O zaman, değişken kavramlar ve değer yargılan başladı. 2. BÖLÜM


Herkesin değer yargıları değişikti. Herkes değer verdiği yönde inanıp diğerini inkâr ediyordu. Bu niye böyle oluyordu? Halbuki, bizim geldiğimiz yerde böyle şeyler yoktu. Ayrıca herbirinin de meseleyi kavrayış ve değerlendirmesi yanlıştı. Kurallara uymayanlara İnkarcı ve âsî dendi. Ama herşey oluşum ve gelişim içindeydi. Alemdeki bu hareket, birbirini inkârdan meydana gelmişti. İnkâr, bir şeyin yokluğu değil, değişime uğramasıdır. Âlemlerin Sultanı kendisini dönüştürmeseydi, Adem'in içinde sır olmazdık. Adem'i inkâr etmesek Havva'ya; içinde bulunduğumuz hâli ve mekânı inkâr etmesek, Mekân-ı Firdevs'e gelmezdik. Firdevs'in inkârı da; Dünya denilen mekâna inişimiz oldu. Ama bizim kardeşlerimiz, yani parçalarımız bunları böyle değerlendirmiyordu. Nedenini Sultan'a sordum. Buyurdu ki, "Var olan her eşyada mevcut değil miyiz? Her eşya kendi başına bir âlemdir. Her varlıkta kendi irademizden bir zerre bıraktık. Onlar buna cüzî irade dediler. Cüzî irade onların yalnız mantık ve isteklerini uyandırır. Herşeyi kendilerinin düşünüp yaptığını sanırlar. Aslında onların yaptıkları ve yapacakları; düşündükleri ve düşünecekleri, bizim irade ve isteğimiz dışında değildir. Onlar bizim yeryüzündeki zerrelerimiz ve Halîfelerimizdir. Onlar, cüzî iradeleri ve sınırlı bilinçleri ile birçok yanlışlar da yaparlar. Onlar birbirlerini yargılarlar. Böylece daha büyük hataya düşerler. Aslında bilmezler ki yargı ve hüküm bize mahsustur. Bütün âlem, var olan herşey bizim vücudumuzdur. Ama görüyorsun ki, şimdi biz de bu âlem içindeyiz. Yâni biz, bizim içimizdeyiz.. Bir şeyin bulunduğu hâl ve makamın inkârı, gelişim ve oluşum içindir. Terk ettiği yer, vardığı yer için bedeldir. Bedelsiz hiçbir şey halketmedik. Ey benim esirî bedenim, sevdiğim... Benim sırrımı bilip, paylaşan... Benimle düşünüp, benimle gören.. Her ameli benimle işleyen, habîbim... Görünen her zerre, âhirinde bulunduğu yeri idrak edecektir. Her eşya, bizden gayrı olmadığına şahadet edecektir" dedi. O zaman anladım ki, Adem'den gelen nesilde Sultan'ın bıraktığı cüzî irade onların başına çok iş açacaktı. Nitekim öyle de oldu. Hepsi birbirinden ayrıldı. Farklı gruplar ortaya çıkmaya başladı. Her grup kendi liderini seçti. Zamanla inanç ortaklığına dayalı örgütler ortaya çıkmaya başladı. Bunların yayılıp güçlenmesiyle de dinler oluştu ve sayıları çoğalmaya başladı. Zaman zaman birbirlerine kin güdüp; düşman oldular. Kimi zaman birbirlerini sevdiler. Türlü türlü hâl işlediler. Bazen birbirlerini katledip kan akıttılar, bazen barış içinde yaşadılar. Kendi düşünce ve menfaatlerini koruyup, muhafaza etmek için; Adem'in koyduğu kuralları uygulamaya çalıştılar. Kurallara uymamak, fırkaları oluşturdu. Her fırkanın bilginleri, menfaat ve düzeni sağlamak için yeni fikirler üretti. Bu fikirlere mezhep dediler. Bir de karşı tarafın düşmanlığını kazanmamak için "Bütün mezhepler haktır" yâni doğrudur dediler. Doğru birdir, birkaç değil..! Madem ki doğru idi, biri yeterdi. Birkaçına ne gerek vardı? Demek ki bunda bir iş vardı. Ama aklı güdükler ya bunu anlamıyorlar, ya da işlerine öyle geliyordu. Bu olup bitenleri Sultan'la seyrediyorduk. Bu fırkaların herbiri kendisinin doğru, kendisinin âdil olduğunu savunuyordu. Onların bu halleri hırs ve tamahı doğurdu. Herşeye sahip olma tutkuları başladı. İşte o zaman esas belâya düştüler. Nefislerinin düşük istekleri büyüdükçe büyüdü. Herbirinde anlamsız bir telâş ve uğraşılar başladı. Bunları seyredip, hayrette kalıyorduk. Halbuki biz, geldiğimiz yerden böyle şeyler getirmedik. Bizim geldiğimiz yerde din yoktu. Mezhep ve ayrılık yoktu.


Niçin bu insanlar üzerlerine vazife olmayan şeylerle uğraşıp, kendi kendilerine din, mezhep ve inanç kalıpları yaratıyordu. Bunu Sultan da, ben de anlayamadık. Bu âlemde tezahür eden olumsuz şeyler, Havva'nın yediği meyvanın özünde vardı herhalde... Demek ki bu hengâmeler o ya¬sak meyvenin başaltından çıkıyordu. Nice bin yıllar bunları seyredip, durduk. Onlarla birlikte kimi güldük, kimi ağladık; kimi öldük dirildik; kimi öldürüp dirilttik. Alemdeki her mekâna yüzbinlerce kez geldik gittik. Kimi onlara tâbâ olduk itaat ettik; kimi Sultan olduk, onlar itaat etti. İşte o zaman Adem nesline bazı sırlar beyan ettik. İşledikleri amellerin yanlış olduğunu, bunlar yüzünden âzap içinde olacaklarını beyan ettik. Kimi dinledi, kimisi 'olumsuz inkâr' eyledi. İnanmayan âzap çukurunda inledi. İnanan, hak yolunda yürüdü sefa buldu..

Peki bu iş böylece bitti mi? Yook ne gezer, bu defa inanmayanlar inananlara hücum etti, saldırdı. Kimisini kuyuya attılar, kimisini ateşe; birisini kestiler, diğerini astılar; gün oldu derisini yüzdüler, gün oldu ayaklar altında ezdiler. Bunlar olurken biz de onların içinde idik. Bunları hep gördük, yaşadık. Başımıza gelmedik kalmadı. Hattâ bir gün Sultan'la ikimizi çarmıha gerip, ağaç çivileriyle mıhladılar. O an bulunduğumuz fizik bedenden ayrılmamız gerekti. Ellerinde bizim ka¬nımızla bizi seyrederlerken Sultan'la oradan sır olup ayrıldık. Ama bu âlemde bir beden, bir kalıp elzemdi. Bir başka bedene girdik. Sultan'la İkimiz kendi bedenimiz olan âlem içinde kul görünüp, serseri dolaşmaya başladık... Birgün bir mekâna ulaştık. Bir de ne görelim. Herkesin ayrı bir tapındığı putu yâni sahte ilâhı ve tapınacağı binası var. Aralarında dolaşıp durduk. Hal ve hareketleri garibimize gitti. Bunların hepsi, boş ve gereksiz şeyler yapıyordu. Bunların doğru olmadığını söyleyelim dedik, vay vay... Sen misin söyleyen! Bizi taşa tuttular, yapmadıkları eza-cefa kalmadı, üstümüze hayvan bağırsakları, pislikleri attılar. Sabredip, yine onların taptıklarından onlara fayda olmayacağını söyledik. Bize inanıp itaat edenler oldu. inananlara ihtiyaç olanı vermeli idik. Onlara daha güzel bir inanç ve daha yetkin bir din sunduk. Bunları kalbinde duyan sevindi. Duymayan ve inkâr eden ise, ebedî olarak mahrum kaldı. O zamanın sahte ilâhlarını yok ettik. Sultan beni her işinde kul¬lanmaya başladı. Her hizmetini ben görüyordum. Söylemek istediğini ben söylüyordum. Görmek istediğini ben görüyordum. Velhasıl bütün azası bendim. Sultan'ın sözlerini kutsal bilip, sözle veya yazıyla insanlara aktardım. Aslında ne gören, ne bilen, ne de söyleyen bendim. Ben O'nda; O bende, Vahdet-i Vücûd'tuk.

3. BÖLÜM

Her güruhta, fikir ve görüş ayrılıkları olmuştur. Bunlar, yeni dinin mensupları içinde de başladı. Onlara beyan ettiğimiz dinî öğretiyi yanlış yorumlamaya başladılar. Kutsal sözlerimizin anlamını, kendi mantıklarına ve çaplarına göre algıladılar ve yansıttılar. Kur'an-ı Azimüşşân'ı kaynak gösterip toplumsal düzenler ve bunların yasalarını icat ettiler. Bunlara dayanarak insanları ve toplumları esarete mahkûm ettiler. Zulmettiler. Hiç şüphe yok ki, ellerindeki kitap ilâhî bir hidayet kaynağıydı. Ama bunu hayata


uygularken bilerek ve bilmeyerek saptılar. Biz o sözleri onların anladığı anlamda söylemedik. Ama onlar yorumlar yaptılar. Zanlarda bulundular. Baktık ki, bunlara doğru söz, temiz kâlb ve temiz amel uyarılarımız kâr etmiyor; rahmet ve merhamet elimizi onlardan çektik... Bizi gönülden, gerçek sevgi ve aşk'la seven ile bir olduk. Onları Defter-i Rahman'a yazdık. Diğerlerini de seyre başladık. Bizim kutsal sözlerimizden, kendilerine göre emirler ve kurallar icat ettiler. Akıllarınca bunlar, Şeriat yasaları'ydı. Güya kim buna uymazsa; dinden, imandan, mezhepten ayrı kabul edilip, inanmayanlardan sayılacak. Hâlbuki, bunları onlara vallahi biz söylemedik. Onlar, kendi mantık ve yorumları ile bu türden yanlışlara yöneldiler. Sevenleri, inananları birbirinden ayırıp, ayrılanların arasını daha da açıp fesat ve kin tohumları saçtılar. Bulundukları makam ve mevkîyi, Sultan'ın makamı diye beyan ettiler. Bilmeyen inananlar ve hatta yanlışı farkedenler üzerin¬de, 'şeriat' yasalarını zorla uygulamaya geçtiler. İddiaları o kadar abesti ki... Buna Sultanda ben de üzüldük. Sözde, "Bu kurallara uymayanlar, âhirinde Sultan'a kavuşamaz; onlar, sefahat alemi Fîrdevs'e gidemez ve ebedî âzap ve ateşler içinde yanacaklardır" dediler. Dini, kendi çıkarlarını korumak, bulundukları mevki ve makamda kalabilmek için korkutma ve baskı aracı olarak kullandılar. Biz onlara bu Dini, baskı ile getirmedik. Baskı ve korkutmayla bir araya toplamadık. Aslında ebedî âzap ve ateşler içinde kalacak olanlar, bu yanlışı yapanlardır. Biz onlara Mâlik-ül mülk'üz dedik. Ama, mülke onlar sahip olmak istediler. Güya din ve imanın sahibi onlardı. Aslında nefislerinin şaşılığıyla kendi kendilerini putlaştırdılar. İman ediyoruz derken, inkâr ettiler. İbadet yapıyoruz derken, küfre düştüler. Herbiri, "Dinin esası bizdedir, bizimle tamdır" diyerek, makam ve mevkî kaygılarıyla kavgaya tutuşup, cenge girip birbirlerini boğazladılar. Farkında veya değil, zamanla îmanlarını yitirdiler ve Hakk yolunun yolculuğundan düştüler. İçlerinden bazıları, din diye verileni inkâr etti, doğruyu buldu. Çünkü gördükleri, kendi tekâmül ve idrak kapasitelerinin çok gerisinde idi. Onlar her çağda ısrarla bulundukları hakîkatin içinde kaldılar. Her daim bizim sevgimize ve bizle yakınlığa mazhar oldular. Onlara manâ âleminin kapılarını açtık, gözleri gördü.. Onlara Safa âlemimizden güzel kokular gönderdik. Velhasıl, onlar bizim bazı sırlarımıza giriftar oldular. Onları ilimle ve gerçek bilgilerle donattık. Cihan içinde tellâl oldular. Bu ilim ve bilgileri alanların bir çoğu nefs-i emmâre esiri olup, benliğe düştüler. İlim keşfettiklerini, icatlar yapıp meslek sahibi olduklarını söylediler. Bu da, onlar için olumsuz inkârdı. Bilmediler ki, tüm ilim ve meslekler bizden zuhur etmiştir. Onlara zahiren biz bildirdik. Bunlar içinde menfaatlerine uygun olana "hayır"; olmayana "şer" dediler. İbadethane yapıp oralarda tapındılar. Başlangıçta ne güzel birlik oldular. Ama oraya da hile soktular. Allah'ın evi dediler. Onların içlerine cüz olarak girdiğimiz oldu. Ama küllî olarak oralara hiç girmedik. Çünkü bizim ne taptığımız vardır, ne de tapınağımız. Zât'ın kendisi, kendine tapınmaz! Velhasıl, bunlar bizim beyanlarımızın her zaman aksini yaptılar. Onlara, 'haram' ve 'helâl' kavramlarını öğrettik. Haram, maddî olarak insan bedenine; mânâ olarak ta ruha zarar veren, onları acıya ve gazaba uğratan hâl, hareket ve amellerdi. Helâl'den kastımız ise, bedene ve ruha yararlı olan, sağlıklı bir tekâmül sürecine katkısı bulunan şeylerin düşünülüp yapılmasından ibaretti. Ama onlar, günâh ve sevap listeleri icat ettiler. Bu kuralların dışına çıkanları "günahkâr" ilan etmeye kalkıştılar. Hükmün ve yargının bize mahsus olduğunu akıllarına bile getirmediler. Sevap diye işlediklerini de, Firdevs Makamında sefa sürmenin bir karşılığı olarak


anlayıp, öyle de anlattılar.

Onlar Huzur-u Firdevs'i yanlış anladılar. Onlara göre; kendilerine orada hizmet için 70 Huri, 60 Gılman verilecekmiş. Sözde onlara göre Huriler bakire kız; Gılmanlar ise genç oğlanlar. Oraya girenler, Huri kızları sıraya dizip, 70'inin de bekaretini bir gecede bozacak; tekrar sıra birinciye geldiğinde bakacaklar ki; yine bakire olmuş. Habire yeni baştan zevke devam (!) Bir de bizi üzen iddia; sözde bu iktidar gücünü onlara biz verecekmişiz. Onlar bizim tertemiz mekânımızı kerhane mi sanıyorlar? Yetmiş Huri kızını hâlledip bir de altmış oğlan çocuğuna mı göz diktiler? Vallahi onlar gulanparadır, sapıktır. Onların sözleri, hayvanî nefislerinin beyanıdır. And olsun ki, bizim cennetimiz bir seks mekânı değildir. Onların nefislerinin istekleri budur. Bunları ademler yâni er olanlar istiyor. Peki, onların nefisleri bunları ister de, hatunların nefisleri istemez mi? Gılmanların da, bu mantıkla bakıldığında onların annelerini, eşlerini, kızlarını, kız kardeşlerini tatmin etmekle görevli varlıklar olabileceğini düşünüp te niçin kabul etmezler? Olmayan onurlarına mı dokunuyor? Onlar iktidar macunu yiyecek de; hatunlar kudret macununu yiyemeyecek mi? Bir kadın sabaha kadar altmış Gılmanla zevk bulamayacak mı? And olsun ki, bunların hepsi sapık yanılgılardır. Onlara âzap ve gazabımız şiddetli olacaktır. Firdevs makamında cinsel ihtiyaç olmayacaktır. Orada böyle şey olup barınabilseydi; Adem'le Havva orada ebedî kalırlardı. Onlar, bulundukları toplum içinde nefislerine gem vurup, çevrelerindeki iffet bozulmasın diye meslek olarak görev yapan kerhaneleri hoş görmeyip, gösteriş ve riya ile inkâr edip, horladılar. Kendilerinden başka dürüst, ameli temiz yoktu sanki... Ne yaptığının sırrını bilmeyen o masum kadınlar olmasa idi; bulundukları kudurmuş toplumdan, sahip oldukları iffeti nasıl koruyacaklardı? And olsun ki, o kadınlar indimizde Cennette sapıklık düşü¬nenlerden daha muteberdirler. Onlar, hiç pislik bırakmayan Cennet ırmaklarımızda yıkanıp tertemiz olacaklardır. Mekânlarında oturan iffetli kadınlar onlar için her an dua ve niyazda bulunsunlar. Onları hor ve hakir görenler, aynı amele müstehak olurlar! İşte bunlar, daima sapık düşündüler. Bir an olsun bazı şeyleri tefekkür edip, hayrı düşünmekten korktular. Günah işleyip âzap görürüz, cehennemde ateşlerde yanarız korkusu ile kendi dar dünyaları olan kalıplardan dışarı çıkmadılar. Kendi kendilerine tapınıp, durdular. Oruç tutup aç kaldılar. Ama bunlar nafile, boş şeyler. Çünkü onlar, bunu bizim gazabımızdan korktukları için yaptılar. Bu da bizim için muteber değildir. Biz isterdik ki, yerlerde ve göklerde her şey sevgi ve aşk olsun. İşlenen her amel aşkla yapılsın. Ancak emmârî aşk ile değil, hakîki aşk ile... İşte o zaman onlar madde ve manâda âzap bilmezlerdi. Yine de, gazabımız ne kadar çok olursa olsun, rahmetimiz gazabımızdan üstündür. Öyle olmasaydı, Cehennemden kurtuluşun anahtar simgesi olan 19 rakamını, Cehennemin kubbesine yazmazdık. Onlar bizi ne kadar inkâr edip âsî olsalar da, en nihâyetinde rahmetimize ulaşacaklardır. Çünkü onlar bizim birer parçamızdır, zerrelerimizdir. Ey... "Din sahibiyim, iman bendedir" diyenler; soruldu mu "Herşey Rabbin" diyorsun da, niçin 'malım, mülküm' deyip geriniyor¬sun? Her mesleği yaratanın da O olduğunu kabul ediyorsun. O halde niçin kârhaneyi (ticarethane) kabul edip, demhaneyi ve kerhaneyi inkâr ediyorsun?


4. BÖLÜM

Sizin ruhlarınızı bu aleme göndermekteki maksadımız, Zahirdeki ve bâtındaki her ameli işleyip, görmeniz içindir. Cüzî iradenizi, yalnız bizi idrak etmeniz ve anlamanız için size verdik. Kul olarak kimsenin kimseyi yargılama, cezalandırma ve mükafatlandırma hakkı ve yetkisi yoktur. İrade ve tasarruf bizim elimizdedir. Bunu böyle bilmeyen, her daim delâlet içinde kalmaya mahkûm zavallı bir gafildir. Ey... severek halkettiklerimiz; hata yapmaktan korkmayın. Biz rahman ve rahimiz, ancak aynı hatayı yenilemeyin. Çünkü ikinci bir af yoktur, ikinci hatada, başladığın yerden sınava devam edersin. Yaptığınız hata size doğruyu buldurursa, kurtuluşa erersiniz. Yoksa bu Çark-ı felek dolabına ilk bindiğin noktaya dönersin. Her ne amel işlerseniz; sevgi ve aşkla işleyin. Sevgi ve aşktan daha yüce, daha kutsal bir şey halketmedik. Adem ile Havva'nın vücut bulması, bizdeki aşkın tezahürüdür. Biz bile baştan sona aşkız. Onun için, bizi şekil ve sıfatlarda zahiren görmek çok zordur. Kesret alemindeki hareket, aşkımızın şevkidir. Tefekkür, takva ve hakikat ehli, bizi Şekil, Sıfat ve Zat olarak üç halde görürler. Bizi, size gönderdiğimiz ilimlerde bulup görürsünüz. Size beş ayrı ilim verdik. 1. İlm-i zahir, 2. İlm-i bâtın, 3. İlm-i ledun, 4. İlm-i men aref, 5. İlm-i câvidân'dır.

1. Gözle görülüp, elle işlenen bütün ilimler İlm-i zâhir'in tecellisidir. Bu âlemde tecelli etmeniz bile, İlm-i zahir'dendir. Sanatlar, meslekler, yapılıp gözle görülen herşey bundandır. İlm-i zahir, bu âlemde bir tutku ve telaştır. Yalnız, varolmanız için elzemdir. Diğer ilimlere ulaşmak için ilk kapıdır. Her kim ruhunda yücelik ve aşama istiyorsa, bulunduğu hâli inkâr ederek İlm-i Bâtın'a ulaşabilir. 2. İlm-i Bâtın, her eşyanın gizli yönünü görüp bilmektir. Bu ilimle tam olan kişi, bir önceki hâlin, bulunduğu andaki hâline bir perde, bir engel olduğunu keşfeder. O zaman içinde ilâhî bir ateşin yandığını, bu ateşin her yanı aydınlattığını görür. Bu âlemde olan herşeyin, Rabbi tarafından yapıldığını, ayan beyan görmüş olur. Maddenin özündeki ruh cevherini farkeder. O zaman bu âlemdeki kendi yerini görüp, ne kadar aciz ve biçare olduğunu anlar. Ve küçülür, küçülür... Onun bu küçülmesi, acizliğini anlaması, manâda yücelip cüzî iradesini Küllî iradeye ram etmesini sağlar. Her sırrı görüp bilmesi, o kişiyi îlm-i ledun ile doldurur. Bizim muradımız ve düşüncelerimiz; onun gönlüne doğuş olarak düşer. O kişi, bizim dilimizle konuşmaya başlar. Başlar da ne olur? Her şekil ve sıfattan seslenen bizi dinlemeyip; itaattan inkâra düşen toplum onu mu dinler? Bizim beyanımız olan o sözleri, nefs'i emmarelerine hoş gelmeyen inkarcıların tepkisini alır. Ona saldırı ve baskı başlar. Hattâ işi katletmeye kadar götürürler. 3. İlm-i ledun, İlm-i bâtın'dan sonra gelen bir aşamadır. Bu ilim yeryüzünde seçtiğimiz, halîfemiz olarak görevlendirdiğimiz seçkinlere gönüller dolusu lütfumuzdur. îlm-i ledun, aşk ateşinin sıcaklığıdır. Hatta zaman zaman yakıcılığıdır. İlm-i ledun bir sırrın


hacmi, tasavvur ve ölçüsüdür. Bu ölçü ancak bizce malûmdur. Tabamız İse bunları kendi hacimlerine göre alıp, iştahına göre hazmederler. Halîfelerimiz olan seçkinlere çeşitli isimler koydular. Onlara Nebî dediler, Aşık dediler, Velî dediler. Bazısına da deli dediler. Hâlbuki, onların bizdeki isimleri Habîb'dir. Bu ilime vâkıf olan her kim sadakat gösterirse; kendisine Men-aref sırrının kapısı açılır. 4. Men aref sırrı, kişinin nefsini fethetmesidir. Bu ilme vakıf olan kişi, nefsini ıslâh etmiş olur. Onu bu zamana kadar kullanıp, başını her tür belâya ve âzâba sokan nefsi, islâh olup iman etmiş olur. Nefisle arasındaki düşmanlık, dostluğa dönüşür. Kendisiyle savaştığı, akla gelmeyen yüzbinlerce gizli, aşikâr silahlarını kişiye teslim edip, ona itaat edeceğine and içip, iman eder. O kişi de, nefsini azatlı köle kabul edip, ona karşı ilelebet ahdinde sadık kalır. Onu sever, onun tarafından sevilir. Yaptığı her hizmet için, sahibi tarafından ödüllendirilir. Nefsine hakim olan, onu ıslâh edebilen seçkinler için; eşya, ihtiyaç olmaktan çıkar. Artık onun için o eşya bir araç olur. Artık onda ebediyen hayvanî istek ve amel bulunmaz. Her amel ve isteği Rahmanî'dir. Kişi olumlu yönde bunları da inkâra giderse, İlm-i câvidân'a ulaşır. 5. İlm-i câvidân, ilimlerin sonudur. Ama düşüncenin sonu değildir. Düşünce ve tefekkür sonsuzdur, 'ilim sonsuzdur' denmesinin sebebi de budur. İlm-i câvidân ise, ilimlerin en yücesidir. Çünkü, câvidân, kişinin kendisini ve kendisinin içindekini farkedip, bilmesidir. Kişi bilir ki; Kendisi, yani ben dediği ben yoktur. O, kendisi değildir. Zahirî bedeni, içindeki cevhere bir araçtır. İşlediği her işi yapan kendi değildir; Göz diye tabir ettiğimiz bir et parçasının ardından gören de kendi değildir. Öz cevheri, Rabbin kendisidir. Bir denizaltı gemisinden periskopla yukarıyı seyreder gibi; Sultan, içerideki taht'ında oturuyor ama her an dışarıdaki olup bitenden haberi var. Radar sistemleri ile duyuyor; göz denilen araçla çevresini görüyor. Konuşuyor, dinliyor, kokluyor. Lezzetleri ayırdediyor. Bir denizaltı gemisini andıran fiziki bedenin amiri, komutanı, tahtındaki Sultan'dır. Bu gemi akla gelen her türlü teçhizatla donatılmıştır. Güçlü motorları, kazan tertibatı, ısı boruları, anbarı, kileri, kaptan köşkü, neler neler... Akla gelen her ihtiyaç vardır. Bu sırra vakıf olmak; varlıktan yokluğa erişmektir. Çünkü, kişi kendisinde, zahiri 'ben' yerine, gerçek 'ben' olan Sultan'ı görür, bilir. Ve böylece, gerçek varlığı zannettiği tüm zahirî ve nefsanî 'ben'leri yok olur. Velhasıl İlm-i câvidân, varlığın yokluğa dönüştüğü noktanın merkezidir". Hâl böyle olup, Sultan'la bunları beyan edip işledik. Bunları keşfeden seçkin kişiler bulundukları toplum içinde yaşarlarken, şeriat adına, sapmış insan düşüncesinin ve elinin eseri olan bu yasalara uymadılar. Onlara abes ve saçma geldi. Düşünmeden ve sorgulamadan şartlanmayı kabul etmediler. Nafile olduğunu bildikleri için, zora koşulmuş bu türden bir şeriatın kalıplarına sığamadılar. Bu kalıplar, aynen arının bal peteğini andırıyordu. Her bireyin bir kalıbı ve gözeneği vardı. Kimsenin bunun içinden çıkmasına izin verilmiyordu. Kurdukları bu düzenin işçileri, hazır yiyicileri, gözcüleri, bekçileri, yargıçları ve yöneticileri vardı. Kim başını hafif o kalıptan çıkarırsa hemen cezalandırılıyordu. Bekçi ve yargıçları adaleti değil, gazabı uyguluyordu. Buradan kurtulmak her babayiğidin harcı değildi. Kurtulmak için tüm ilimleri bilmesi, tüm savaş hilelerine vakıf olması gerekiyordu. Kudret ve iktidar sahibi olması gerekiyordu. Mekânsız varlık olmazdı. Velhasıl buradan kurtulacak olanın bir mekân kuracak, bir âlem yaratacak gücü ve hüneri olması gerekiyordu. Sultan'la bir zaman bunları seyrettik. Bir de baktık ki, bu petekteki gözeneklerin renkleri var. Hiçbir renk birbirine benzemiyor. Niye böyle olduğunu Sultan'a sordum.


Bana dedi ki, "Bu renkler düşüncenin yansımasıdır. Hiçbir düşünce birbirine benzemez. Görüyorsun ki bazı renkler birbirine uyum sağlar, ama bazıları hiçbir şekilde uyum sağlamaz. Bunların bazıları negatif, bazıları pozitiftir. Biz herşeyi iki uçlu halketmedik mi? Bir de bakıyoruz arasıra bazı gözeneklerden sıçramalar oluyor. Bulunduğu mekân olan kalıp ve kovanı terk edip hürriyetlerine kavu¬şuyor. Kovanı terk edenler, kendilerine anında bir mekân, bir âlem oluşturuyor. Bazıları başaramayıp yok oluyor. Var olanlar da kurdukları bu âlemde kendi mantık ve görüşüne göre yasalar, kurallar koyuyor.

Kendi kendine apayrı bir atmosfer oluşturuyor. Bu atmosferde herkesin hayat bulup yaşaması mümkün değil. Bir sonraki sıçramalar gördük. Bazıları mekân ve âlem oluşturdu; bazıları oluşturma gücü olmayınca, bir önceki âleme katılmak istedi. Renk olarak uyum sağlayanlar birleşti. Sonra gelen öncekine biat etti. Renk olarak uyum sağlamayanlar birleşmedi. Aralarında mücadele ve savaşlar oldu. Kimisi savaşı kazandı, kimisi kaybedip esir düştü. Oradaki Sultan'a köle oldu. Bazıları kaçıp, istila edecek bir başka hazır kurulmuş mekân aradılar. Mücadele ve didişme oralarda da sürüp gitti. Gözlediğimiz kadarı ile siyah renkler genellikle diğer renklere uyum sağlayamıyorlar, birleşmek istedikleri renklerin rengini bozuyordu. Onun için diğer renkler bu tonları istemiyordu. Birkaçı hariç. Onlar da isteksiz uyum sağlıyordu. Hele beyaz olanlar, diğerleriyle hiç birleşemiyordu. Yalnız bazılarıyla birleşmese de, uyum içinde bir arada durabiliyordu. Mesela yeşil, mavi, kırmızı, san ve bunlara benzer birçoğuyla... Ben Sultan'ın yanına ulaşmadan, oniki renk var sanırdım. Bir de baktım ki, tam yetmişbin renk varmış. Sadece seyretmesi bile büyük bir haz.. Her biri hareket halinde bir renk cümbüşü. Sultan'a bu işin sırrını sordum. Sultan buyurdu ki; "Onların bazıları bizi bilen, gören, bizimle olanlardır. Bazıları inkâr ve isyan edip, bizim sevgi ve lütfumuzdan uzak olanlardır. Onlar da bizdedir, lâkin yararsız ve gereksiz zerreleri-mizdir. Biz onları zaman zaman keser, kendi bedenimizden atarız. Onlar o makamda ebedî kalacaklardır. Onları kesip atmazsak, bizim bedenimizde maraz olurlar. Bizi rahatsız ederler." "Sultan'ım, ya ben sizin vücudunuzda hangi makamdayım" diye sordum. Bana bakıp gülümsedi. "Seni sevme lütfumuz senin nerede olduğunu anlamaya yetmedi mi? Sen Bendeki bensin, Bendeki cansın, Bendeki soluk, Bendeki havasın. Sen Benim her sırrımı bilen, görensin. Sen görmedin mi,

Adem'i iki anâ sırdan yarattık? Su ve toprak. Fakat âlemde dört anâ sır söylenir. Bunun diğer ikisi nedir? Hiç düşünüp, teffekkür ettin mi? Orada, ateş ile temsil olunan ruh Bendim. Dördüncü anâsır-hava ise sendin. Sen ve Ben birleşmese idik, Adem hayat bulur mu sanıyordun? 18 bin âlem halk ettik. Bunların varlık ve bekası, ikimizin birlik ve vahdetindendir. Bu alemler ne sensiz, ne de bensiz olurlar. Ancak ikimizin birlik ve vahdeti âlemlere hayat ve soluk verir. Hayat ve varoluş ancak böyle idame eder. Bu sırlar ifşa edilmesin diye ben seni salmadım. Adem'in yaradılışında ben seni bıraksaydım; Adem soluk alıp hayat bulamazdı. Adem'in ve bu âlemlerin var oluşuna sebep sensin. Sen olmasaydın, ben de Adem'de olmazdım. Senin Benle, Be¬nim senle olmamız mukaddes bir tecellîdir. Bu sırları ifşa etme! Adem nesli yani, kutsal yaratık insan denen varlık, böyle bir sırrı kaldırıp, kabullenecek güce sahip değildir. Bu yüce sırrı işitmemesi için kafalarının içine berzah çektik. Onların işitmelerine engel koyduk. Bu yüce sırrı, ancak bizi taşıyabilecek güce sahip olana izhâr ettik. Bu sırrı, bulundukları dar kalıplan parçalayıp, kendi kendilerine bir âlem kuranların gönüllerine


fısıldadık. Bu âlemlerde kimisine Rehberlik, kimisine Mürşidlik, kimisine Pirlik payeleri verdik. En gizliyi ve doğruyu onlar bilir. Bizi görüp bilmek ve bizimle olmak isteyenler, onların kapılarından geçip, türlü sınavlar verirler. Bize ulaşmak için; 4 ilim hâli gerekir. 1) İlm'el yakîn, 2) Ayn'el yakîn, 3) Hakk'el yakîn, 4) Sırr-ı Kuddûs. Bu ilimlerin beyanı ise; İlm-el yakîn (Sırr-ül kelâm) bizi ilim olarak bilir, ilmen vakıf olur, kelâm sahibidir. Ayn'el yakîn (Sırr-ı ayn) bizi görüş olarak idrak eder, görüş sahibidir. Hakke'l yakîn (Sırr-ı ahvâl) bizimle hemhal olur. Hâl sahibidir. Sırr-ı Kuddûs, buna Dahle'l yakîn'de derler, sırra sahip olur. Bunları; bilme, görme, olma ve sır kapıları diye özetleyebiliriz. Arif onu anlar. Bunun üzerinde sözde ilim sahibi aklı kısalar çok tartıştılar. Biribirlerini inkâr etmişken, bizi de inkâra düştüler. Onlar delâlet içindedirler. Halbuki bilmezler ki, birlik bilinci 4 aşamalı bir hâldir. 1) Vahdet-i biat. Birliği kabullenmektir. Bunu her insan bilerek veya bilmeyerek yapar. 2) Vahdet-i şuhûd. Birliği görmektir. Her cisimde, şekil ve sıfatta BİR'i görüp, şehadet etmektir. 3) Vahdet-i mâlik'tir. Yâni her an bizim yanımızda, bizimle birlikte olmasıdır. 4) Vahdet-i vücût'tur. Bizi zat olarak görüp, vücût olarak ta bizimle bir olması halidir. Bu hâle ermesi, cümle yaradılmışı kendi vücûdunda müşahadesidir. Bu madde âleminde bu hâle ancak bir avuç insan ulaştı. Bu sırrı bulundukları toplum içinde ifşa ettiler. Bedelini de işkence, acı ve fizik bedenlerini terk etmekle ödediler. Onlar için bu bedel biraz ağır oldu. Beşeriyetin aydınlığı için kurban olmakta tereddüt etmediler. Onları azaba sokan inkarcılara bu sırları duyurmayacak olan da biziz. Eğer herkes bu sırlara vâkıf olsa idi, bu vücutta denge bozulurdu. Her uzuv kendi makamını terk edip, yükseğe çıkmak isterdi. Ya Habîbim, ayaklar ve ellerin yer değiştirmesini düşünebiliyor musun? O zaman bizim halimiz ne kadar müşkül olurdu. Sen onları bırak, herşey yerli yerindedir. Sen sadece seyret. Onların içinden kimisi "Ben Tanrıyım" dedi. Yıllarca saltanat ve hüküm sürdü. Tekrar başa dönüp, kimisi maden âlemine, kimisi bitki âlemine, kimisi de hayvan âlemine döndü. Tanrı olmadıklarını o zaman anladılar. Kimisi de "Tanrı bendedir" dedi. Aslında doğru olan da o idi. Biz onda değil miydik? Ama ona ne yaptılar, derisini yüzmediler mi? Kimisini asmadılar mı? Bazısı da, kendilerini ilim ve irfanla irşad ettikleri kimseler tarafından katledildiler. Bu olanlar yaşanırken, kimisi bize küfretti. "Adaletli Sultan sevdiğini böyle belaya iter mi? Onun adaletinden şüphe ederiz" dedi. Onlar, hayatı bilmedikleri gibi, ölümü ve şehitlik makamını da bilmezler. Ağızlarından cehalet dökülür. Ölüm olayı, bağrında büyük hayırlar taşıyan bir ilâhî yasadır. Varlıkların değişim ve tekâmül süreçleri için bir dönüm noktası, bir sıçrama tahtasıdır. Bazısı için ise düşüncesi bile hoş değildir. Ölümden korkarlar.. Çünkü onlar nefis tutsağı olarak hoş amel işlemediler. Onlar bizim tebliğlerimize inkâr ve isyanda bulundular. Onların ruhları fizik bedeni terk ettiğinde hayvanlar âlemine geçecekler. Orada göremediklerini görüp, tekâmül eksiklerini gidereceklerdir. Elbette bulundukları makam ve hâlde âzap


göreceklerdir. Aslında onların korktuğu, "Nâr-ı cehennem" dedikleri mekân orasıdır. Orada, bulundukları hâl ve amel durumuna göre kalacak, acı çekeceklerdir. Zamanları dolunca tekrar insan suretine bürüneceklerdir. Kimisi bitkisel âleme geçecek, belki ateşlerde yanacak ama ne olursa olsun sonunda bize ulaşacaklardır. Ölüm denen olayın sırrına vakıf olanlar için bu hâl böyle değildir. Onlar nefislerini ıslâh etmenin, hoş amellerde bulunmanın lütfü olarak, tekrar adem sıfatına bürünüp, daha bilinçli, daha olgun ve tecrübe sahibi; ilim ve güzelliklerle donatılmış olarak tekrar madde alemine geleceklerdir. Onlar önceki deney ve tecrübeleri ile bilmeyenlere bildirip, ilim ve bilgilerini onlarla paylaşacaklardır. Hoşgörü ve iyi niyet sahibi olacaklar; sevecekler ve sevileceklerdir. Biz de onları mükâfatlandırıp, bilgilerine bilgi, ilimlerine ilim, güzel ahlâklarına güzellikler katacağız. Bu hâller ile fizik bedenlerini her değiştirişte bize daha çok yakınlaşacaklar ki, en sonunda kavuşsunlar. Bizde yokolsunlar. Bizle ebedî varolsunlar. Bu devir ve dönüşler Çark-ı Felek'tir. 5. BÖLÜM

Bu çarkın dolaplar,, gözenekleri vardır. Bunların her gözünde, ayrı ayrı hâl, ayrı görgü vardır. Bütün varlıklar sırası ile bunların her birini teker teker görmek zorundadır. Bunların birini bile atlamak mümkün değildir. Bazı kullarımızı herhangi bir şekilde kayırsak, bizim her zerrede tecelli eden İlâhî adaletimize gölge düşer. Onların herbirindeki terakki ve tekamül noksan kalmış olur. Bizim noksan olan hiçbir şeyimiz yoktur. Herşey tamdır, yerli yerindedir. Herşeyin gerçek ve doğrusunu biz biliriz" buyurdu. Sultan'a dedim ki, Ey aşk pervanelerinin ışığı; Buyurduğun cehennem azabından o seviyelere düşmeden kurtuluş imkânımız yok mudur? Buyurdu ki, "Olmaz olur mu? Biz onlara ilimler sunmadık mı? Onlara, yer yüzünde ne var ki beyan edilmedi? Hangi sır var ki açıklanmadı? Ama onlar görmek istediklerini gördüler. Almak istediklerini aldılar. Onlar hoş görmeyi öğrenemediler. Sevmeyi bilmediler. Onlara sevgiden bahsettik ama onlar, eşyayı madde yapısıyla sevme anladılar. Onlara adaleti ve yargıyı bildirdik; adaleti, kendi menfaatlerini koruma anladılar. Bizim yargıdan kastımız; kendi kendini yargılamak, hatayı tekrar etmemek ve her daim nefs terbiyesi içinde olmaları idi. Ama onlar, karşılarındakini yargıladı. Birbirlerinde güzellik değil, noksanlık ve hata aradılar. Birbirlerine çirkin sözlerle hitap edip, aşağıladılar. Bilmediler ki, esas noksanlık kendilerindedir. Noksan gören daima noksanlaşır. Kötü gören kötüleşir. Yargılayan, yargılanır. Eza eden eza görür. Kendi kendilerini yargılamayı anlayabilseydiler, nefs-i emmarelerini ıslâh edip, ruhlarını yüceltirlerdi. Karşılarında daima güzellik ararlardı. Noksanı tamdan sayar, örter açmazdı. Karşısındakini kutsal gördükçe, kendisi de manevî yüceliğe erişirdi. İşte o zaman, onların âzap mekânı cehennem dedikleri yer onlar için cefa değil sefa makamı olurdu. Velhasıl, Ya Habîbim... Cefa makamından kurtuluşun tek sırrı sevmektir. Sevgi, maddenin cevherini idrak edip anlamaktır, maddenin zahir yapısından haz duymak değil. Ey sevdiğim, görüyorsun ki bir çoğu, adem sıfatında bu âleme gelmeyi yeterli buluyor. Fakat hatalarım anlayacaklar. Bu, onlar için zamana bağlıdır. Zuhur eden her varlık bir önceki geldiği yerden ziyadesiyle katılım ve kayıt getirir. Bit¬kilere bak! Onlarda madenî yapı ziyadedir. Bitkiden hayvana geçişte seyret! Bitki ziyadedir.


Hayvanattan insana geçişte, hayvanat ziyadedir. Dikkatli bak, görürsün. Onların hal ve hareketleri hayvana benzer. Onlar mantıklarıyla değil, içgüdüleriyle hareket ederler. Velhasıl su¬rette yani görünüşte insan; ama sirette yani ruhiyatta hayvandırlar. Yaratılanlar içinde bu aşamada bulunanlar; en tehlikeli, en acımasız, en zararlı ve merhametsiz olanlardır. Onların hayvanı yönleri daha ziyade olduğu için, taşıdıkları insan bedenine uyum sağlama zorluğu çekerler. Onların hırçınlık ve asiliklerinin nedeni, ruhsal iç savaşlarıdır. İşte âlem içinde yaşayanların büyük çoğunluğu, kendilerinin ve karşısındakilerin haleti ruhiyesini bilmediklerinden, birbirlerine yaklaşma sebepleri ne olursa olsun, birbirlerine her zaman acı ve hüsran verirler. Birbirlerini incitirler. Ondan sonra da birbirlerini yargılamaya başlarlar. Hiç bir ferdin adem sıfatı taşıması yeterli değildir. İnsan, âlemde tekâmül edecek ve âlemi tekâmül ettirecektir, eğer bilirse..."

Dedim ki, Ey Sahib-ül âlem, erdemli kişi nasıl bilinir? Onu hangi nişanından tanıyalım? Buyurdu ki, "Ey gönlümün aynası! Erdemliliğe ermiş kişiyi, güzel ahlâk ve itaatinden tanırsın. Onların en yükseği, kâmil insan'dır. Onlar danesiz değirmen döndürmez. Yâni boş ve fazla konuşmazlar. Kimseyi incitmez, her olur olmazdan incinmezler. Emirlerimize şeksiz, şüphesiz, riyasız itaat ederler. Mutîdirler, onların sevgi ve dostluğunu kazanmak, hazinelere sahip olmaktan daha değerlidir. Onların himaye ve sohbetlerine girenler hâl ve cezbe sahibi olurlar. Himayesini kendine benzetir. Onların sevgisi hoş, gazapları da müthiş olur. Onların sevgi ve muhabbetlerine sığının, ama gazapların¬dan da sakının. Avcı gibi avını vurup, yaralamazlar. Yok ederler. Biz onlara karışmayız. Onları iradelerinde serbest kıldık. Çünkü, onların her alış-verişi, amelleri ve vicdanları gönülleriyle birdir. Gönül ise hüküm ve fermandan muaftır". Sultan'dan bunları duyup seyredince, hayretten hayrete girdim. Kendi kendime dedim ki, "Acaba biz sağırlar ve körler ülkesinde miyiz..? Niye bunları duyup görmüyorlar?" O anda Sultan hemen yüzüme baktı! Gönülden geçenleri Sultan'ın duyduğunu, her an, her yerde ve her şeyden haberdar olduğunu unutmuştum. Buyurdu ki, "Ey sevdiğim, Beden-i vâris'im; onların görünümü fizikîdir. Fizik bedende keramet aranmaz. Hatırlamıyor musun, ilk anda Adem'de öyle idi. Bizim ruhumuzla hayat bulup tam oldu. İnsanlarda bizim cüz'ümüz vardır. Onun için, organları onlara itaat etmezler. Eğer bizim için gönüllerinde bir mekân kursaydılar, biz onlarda da tam olurduk. Onlar da noksansız görüp bilirlerdi. Onlar için cüzî iradelerini kullanmaları yeterlidir. Ama insanların çoğunluğu onu farkedip ona sarılmazlar. Kendi gerçeklerinin o olduğunu bilmezler. Kendilerine dahi sözleri geçmez. O nedenle zavallı ve acz içindedirler. Halbuki onlar bize yönünü dönse, biz de döneriz. Onlar bize bir adım atsalar, biz onlara on adım atarız. Bize koşsalar, biz onlara uçarız. Onlar bize uçarak gelse, biz anda onlarda mevcut oluruz". Saddakna dedim. Gerçekten durum ve halleri hiç te iç açıcı değildi. Onlara üzüldük. Gözleri birîbirine bakıyor, açık ama niye biribirlerine çarpıyorlar anlayamadım. Herbiri seslenip konuşuyor, ama kimse kimseyi duy¬muyor. Bazısı da birbirlerinin boynuna ip bağlamış, çekip duruyor. Bazısının ayakları bağlı sürünüyor; bazısı da birilerinin yakasından tutmuş, habire asılıyor.. Bir kısmı biribirini tokatlayıp duruyor; diğerleri biribirinin yüzünü okşuyor. Velhasıl bir acayip haldeler. Onlara bakıp, yaptıklarına bir anlam vermek mümkün değil. Vallahi şaştım kaldım! Sultan'a, Efendim himmetin olursa, şu babayiğidin elinden şu yaşlı ihtiyarı kurtaralım


bari dedim. "Buyur irade senin" dedi. Koşarak onların yanına ulaştım, ulaşmaz olaydım. Bir de ne göreyim! Binlerce domuzun pisliğini binlerce yıl bekletsen, bu kadar pis koku olmaz. Daha ilk nefesimde burnumda bir acı hissettim. Sanki âlem başıma göçtü. Meğer bu koku onların nefeslerinden geliyormuş. Yanlarına yaklaşmak ne mümkün. Beni bir öğürme tuttu. Öğürürken ne göreyim! Bütün iç organlarım ağzımdan çıktı. Elimle tutup hemen koşar adım oradan uzaklaştım. Hem kaçıyor, hemde organlarımı ağzımdan içeri itmeye çalışıyordum. O an gök gürlemeye başladı. Rahmet yağacak diye gökyüzüne baktım. Bir şey yoktu. Bir an Sultan'a baktım meğer benim halime kahkaha ile gülüyor... Dedim ki, ben ecel terleri döküyorum, Sen bana gülüyorsun..! Bana dedi ki, "Gel gel, dinle. Âlemlerde hiç kimse yoktur ki, malını sevmesin. Hiçbir usta yoktur ki; emek verdiği ürettiği eşyanın gözünde kıymeti olmasın. İşte gördüklerin de bizim eserimiz. Ey sevdiğim, bizim adımıza yanmayan ocaktan kara duman çıkar. Onlar bizim Adımızı anmış olsalardı, nefeslerinden öyle pis koku gelmezdi. Onlardaki pis koku, onların içindeki nefs atının dışkısıdır. Domuz dışkısından daha fena kokar. Ama onlar, onunla haşır neşir olduklarından farkında değiller. Onlara hoş geliyor. Sen yalnız bunları mı görüyorsun! Gel bak, bunlardan da kötüsü var". Ben sordum, o nedir? Buyurdu ki, "Yaptığı iyiliği anan, yedirdiği lokmayı başa kakan namerdin aşı ve suyu'dur. Bak da gör !" Aman Allah ne göreyim! Gördüğüm şeye bakmaya göz tahammül etmedi. Anlatmak istedim, dil ile ifade mümkün değil. Demek ki, "münkir" dedikleri bu imiş! İnsanlar eğer bunu bilselerdi, gece gündüz Rabb'lerine; "Ya Rabb, bizi münkir sıfatına sokmaktansa, Lütf’u kerem kıl ki domuz olalım" diye her an dua ve niyazda bulunurlardı. Şu kadarını diyeyim ki, münkirin 40 kişi sağında, 40 kişi solun¬da gidiyordu. Ne yaptıklarına baktım, ne göreyim? Ayak yerinde tırnaklı hayvan ayağı. Elleri bir acayip kırkparmaklı, parmak yerinde mengeneler var. Kırk arşın uzunlukta ve dışarıda çatal bir dil. Yanında duranlar dili taşıyor. Taşıyıcıların alnının ortasında boynuz var. Bunları ne ben söyliyeyim, ne de siz duyun! Bu ne haldir Sultan'ım? Buna nasıl dayanılır? dedim. Buyurdu ki, "Baksana halinden şikâyet edip, aman dileyen var mı? O gördüğün 'mahsûl-ü amel'dir. Herkes alış-verişinden memnun. Ortada bir haksızlık ve bir şikâyet olsa idi; Adaletimiz tecellî ederdi". Saddakna dedim. O zaman aklıma bir şey daha geldi, gözüme çarptı. Âlemde herkes bir amel, bir iş ile uğraşıp duruyor. Alıyor, satıyor, ticaret yapıyorum diyor. Satana bakıyorum, kazancından hoşnut değil. Alana bakıyorum, aldığından hoşnut değil. Ticarette, alış-verişte; alanın da satanın da memnun, kazançlı olması gerekir. Pekiyi, bu hal nedir? Satan maliyetini belirtip yeminler ediyor. Alan desen verdiği bedele bakıp kan ağlıyor. Dedim ki, Sultanım; bu ne haldir? Buyurdu ki, "Biz doğruyu da yanlışı da bir arada gösterdik. Biz onlara kanaati sunarken, hırsı da gösterdik. Kimisi kanaati aldı, kimi¬si hırsı aldı. Hırsı alanlar riyakâr oldular. Onlar iyi yönlerini gösterip, kötü yanlarıyla saldırdı. Onlar avım ancak böyle yakalarlar. Onların herbiri Dünyanın tümüne sahip olsalar, hırsları yine tatmin olmaz; Ay'a, Güneş'e ve yıldızlara sahip olmak için el atarlardı. Bir yerde bir şeyin birikmesi, diğer yandan bir şeyin eksilmesi ile mümkündür. Onlar başkalarının hukukunu gasbettiklerini bilselerdi, ıslâh olurlardı". Pekiyi Sultanım, hakkı gasp edilen, hakkını ahirette alacak diyorlar. Bu nasıl olacak dedim. "O, yorum! Şaşı ve ukalâ bilginlerin yorumudur. And olsun ki ahiret, onların


anladığı gibi değildir. Bu konu çok hassastır. Sana her tecellînin sırrını açmıştık. Ruhların bu âleme gelişlerinin oluşum sürecini bildirmiştik. Bulunduğu halde varlıklı olan, diğer gelişte yoksulluğu da tadacak. Yoksul gelen, varlığı da görecek. Hayatı boyunca ağlayanlar, diğer gelişinde gülecek. Yâni ruhların görmediği bir hâl kalmayacak. Öyle olmasa idi, hesap gününde onları sorumlu kıldığımız cüzî iradelerinden dolayı nasıl yargılardık? O zaman bu durum, halk ve beyan ettiğimiz hakkaniyet yasasına uyar mıydı? Onlar bilsinler ki, he¬sap günü müşküle düşecek olan Rabb'leri değildir. Pişman olacaklar, nefs'in aklına uyanlardır. Onları, din ve iman sahibi oldukları hakkındaki zanları da kurtarmayacaktır. Din ehli sayılmak yetmez. Din, sadece kurallarına uyulmak suretiyle onları Rabb'lerine götürmez. Kişiyi vuslata erdiren iman, aşk ve teslimiyettir. Güvenmek, sımsıkı ve kopmamacasına sarılmaktır. Bütün varlığı ile sahip çıkmaktır. Geçmişte ve anda, aslında din mefhumundan haberi olmayan aklı kısalar; insanları bölüp, mezhepler kurdular. Onları fırkalara ayırıp, kendilerine taraftar yaptılar. Bunlara karşı çıkanları; "Aman Din elden gidiyor, yetişin" velvelesiyle linç edip, yok etmeğe gittiler. Esas gerçeklere ulaşanlar, inzivaya çekilmiştir. Halâ da inzivadadırlar. Onlar, Vahdet-i Vücût sırrına erip, Ene'l Hakk diyebilmişlerdir. Kendi koydukları yasaları din kabul eden ehl'i yobaz bunu nereden bilecek. Onlar bilerek veya bilmeyerek; doğruyu-yanlış, yanlışı-doğru; güzeli-çirkin, çirkini-güzel; varlığı-yokluk, yokluğu-varlık olarak gösterdiler. Onlar şu anda azaptadır. Böyle yapacak olanları da azap bekliyor. Hesap görülecektir" buyurdu. Saddakna dedim. Ve onları düşündükçe üzüldüm. Sultan'a dedim ki, Ey Adl-i Mutlak Efendim, kişi âzap gördükten sonra, sınavlarında başarılı olup tekrar âzap görmemesi için ne yapmalıdır? Buyurdu ki, "Ey Sevdiğim, onlara bunları Kelâm ilmiyle açıkça bildirdik. Onlar bulundukları yerde, bir hat ortasında nokta gibidir. Her hattın negatif ve pozitif yönü vardır. Yâni bir tarafı artı, bir tarafı eksidir. Amel ve istekleri negatife meyil verirse, onların seviyeleri daima düşer, artmaz. Pozitife meyil veriyorsa daima yükselir, eksilmez. Biz onlara artıyı ve eksiyi beyan ettik, ama onlar mıknatıslı demirin artı eksisiyle uğraştılar. Hat olarak beyan ettiğimiz düz çizgiye de; aklı kısa, can gözü âmâ ulemalar, "sırat köprüsü" dediler. Öyle yorumladılar. Sözde üzerinden geçemiyenler âzap çukuruna düşüp, orada yanacaklar. Kendi düşünceleri ile kaynayan kazanlar, yanan ocakları tahayyül edip, kurdukları hayâl mekânını öcü gibi anlattılar. And olsun ki, böyle bir mekân inşâ etmedik. Onların bildiklerini sandıkları sırat köprüsü, işte beyanımız olan bu hattır. Esas sırat kişinin kendisindedir. O da kendi suretidir. Sureti terk etmeyen, yâni geçmeyen, siretteki zat'a ulaşamaz, işte onlar, yaptıkları yanlışlarla, çizdiğimiz hattın ortasındaki noktadan eksi yöne gidenlerdir. Yoksa artı yöne gidenler böyle hatalara düşmezler. Onlar havâi şeylerle uğraşmazlar. İşte, ilâhî kelâmda beyan edilen, "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" deyimi budur. Onların düşünceleri her an bizimledir. Onlar bizi düşünüp bizi konuşur, bizi tefekkür ederler. Bizim bilgi ve ilim hazinelerimizin anahtarlarından onlara birer tane verdik. Onlar hazinelerimize teklifsiz girip çıkarlar. Ey sevdiğim, böyle kişiler hep vardı. Daima da var olacaktır. Ama sırlarımızı açmakta zamansız ve aşırı olurlarsa, korkarım ki çevrelerinden âzap göreceklerdir. Ölmeleri onlar için kurtuluş olacaktır. Ama bütün âlemdeki varlıklar bilsin ki, onlar bizim yeryüzündeki halifelerimizdir. Bu âleme gönderdik. Her zaman göndereceğiz. Ta...ki hattan artı yönde gidilsin"... O an kendi kendime bakıp dedim ki, "Gö¬nül, bir an olsun uyuma! Her an uyanık olmalısın. Uyanıksan görürsün. Uyuyanın içtiği su bulanıktır"


diye kendi kendimi uyardım. Aniden içimde bir ses işittim: -Amadeyim Efendim! Baktım ki ben uyusam da her an uyanık, itaatkâr ve iman elbiseleri ile bezenmiş azatlı kölem, nefs imiş dile gelen. Sırtını sıvazlayıp, hizmetinden hoşnut ve razıyız; dilerim ki, Sultan da senden razı olsun dedim. "Rahmet Ya-Rabb" diye secdeye vardı. Öylece kala kaldı. O an tefekküre daldım. Herşey ne kadar ayân-beyân. Sultan, "hattın tam ortasında nokta vardır" diyor. İnsan suretinde bir hat O'nun da ortasında nokta var. Yani göbek var. Ama kendimizdeki noktayı göremeyiz. Gereğinde, tarif için veya bir denge halini anlatabilmek için, “tam ortası, göbeği” deriz. Göbekten aşağı yol alırsak, hatalara noksanlıklara gitmiş oluruz. Ama göbekten yukarı yol alırsak; bütünlüğe, güzelliğe ve hakikate gitmiş oluruz. Demek ki mantıklı düşünceye o zaman varılıyor. Şimdiye kadar ben bunları, nasıl oldu da tefekkür edememiştim. Halbuki Sultan'la birlikte Adem'in içine girdi¬ğimizde, bunların cümlesini orada görmüştüm. Bu makamları, birer birer Sultan'la gezmiştik. Hatta bu makamlarda, Sultan'ın dört büyük ve sadık hizmetkârlarını bile görmüştüm. Bunlar: Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâîl idiler. Sultan, onlara bu isimlerle hitap ediyordu. Ben bunları teker teker görüp müşahade etmiş olduğum halde anlayamazken, başkalarının sadece tebliğ yoluyla anlayıp idrak etmesi o kadar kolay olmasa gerek..!

Velhasıl insandaki bu noktayı iyi anlamak gerekiyormuş. Cenin, ana rahminde bu noktadan hayat bulup tezahür etmiyor mu? Bunlar bu kadar ayan beyan İken bunları nasıl görüp, anlamıyoruz diye düşünürken, hemen Sultan'ın sözünü hatırladım. "Biz onlara bizi bulacak kadar akıl-fikir ve zekâ vermedik" buyurmuştu. Demek ki gerçeklere ve Sultan'a ulaşmak; akıl, fikir ve zekâ işi değildi. O'nu bunlarla aramak, kalburla su taşımaktı! Çünkü bu üç şey, akıl-fikir ve zekâ; kalıplara ve kayıtlara bağlıdır. Bunların hacmi bellidir. Güçlerinden fazla yükü taşıyamazlar. Bunları tefekkür edip anlayınca, hayretler içinde kaldım. Sultan'ım, ya bize ulaşanlar! Nasıl, hangi yol ve hâl ile geliyor¬lar dedim. Sultan buyurdu ki; "Ey habîbim, sen önce seyrettiğin peteklerin sırrını çözmedin mi? Herşeyin aşaması, bulunduğu halin inkârıdır. Aklı, fikir ve zekâyı inkâr edende ne kalır?" "Hiç" dedim. "İşte bize, hiç olursa ulaşır" dedi. Saddakna dedim. Ama bütün düşüncelerim allak -bullak oldu. Demek ki birer kelime olan inkâr ve hiç olma kavramları, âlemlere sığmayacak bir sır imiş... Herşeyde gelişmek için, olumlu düşünce ve emeller ile inkâr, inkâr ve inkâr gerekiyormuş. Ondan sonra da, hiçlik ve yokluk. Bulunduğu varlığı atamayan, inkâr etmeyen, hiçliğe; hiçlikten sonra da sonsuz varlığa yâni, kesretten Vahdet'e geçemez imiş. İşte gerçek varlığı, varlığın Küllünü Vahdet'te bulduğu zaman da Vuslat-ı Yâr olur imiş.

6. BÖLÜM

Gözümün önünden film şeridi gibi bazı olaylar gelip geçti. Bu âlem içinde Rabbin sevdiklerinden, Nebilerden birinin başından geçen Mirâc olayı gözümün önüne gelip seyrettim ve aklın ne olduğunu tefekkür etmeye başladım. O Resul, Asumanın katlarına ulaştı. Her kat ve makamda çeşitli zuhuratlar gördü. Asumanın yedi kat olduğu söyleniyordu. Resul ile Rabbi arasındaki vasıta haberci; görevli Cebrail idi. Altıncı kata


kadar Rabbin Resulüne rehberlik etti ve orada dedi ki: "Ya Resûlallah, bana icazet buraya kadardır. Ben buradan ileriye gidemem. Bu mekândan bir adım dahi atmış olsam yanarım. Buradan ileri, sen yalnız gideceksin". Resul, bunlardan bir şey anlamadı ama itaat edip, buradan ilerisine yalnız devam etti. Yedinci katta Makam'a ulaştığında, yeşil bir kubbe gördü ve içeriden bir nida işitti: "Dur Ya Muhammed, Rabbin ibadet halindedir!" Burada tefekkür edecek çok şeyler vardı. Birincisi, Cebrail kimdir ve nedir? Niçin altıncı katta kalıp, yedinciye geçemedi? Bunları tefekkür edip, gizli sırlara ulaşmak istedim. Ama ne mümkün içinden çıkmak, çözemedim. Bir çok yorumlar yaptım. Lâkin, bu yorumlarda gerçek payı ne kadardır, bilemezdim. İşin doğrusunu öğrenmek için Sultan'a sordum. Buyurdu ki, "Ey Sebebi Tecellim; Bunlar kelâm ve harf ilmiyle çok önce tebliğ edildi. Bizim verdiğimiz karar ve hüküm bozulmaz. Defterimiz Defter-i Rahman'dır. Defter-i Bakkal değil ki, yazıp yazıp silinsin. Biz Adem'i halk ettiğimizde nesi vardı ki, değeri olsun. Ancak sen onda tecelli ettikten sonra biz onu süsleyip, altı cepli bir elbise giydirdik. Her cebindeki eşyanın ayrı bir güzelliği, ayrı bir özelliği vardı. Bunları biliyorlar. Bunlar da altı duyu dedikleri hallerdir. Onların gördükleri ve görecekleri bu altı hâl ile sınırlı ve bunlara bağlıdır. Kullar, ayrı ayrı bu duyular üzerinde tefekküre varmadılar. Bu duyular beştir dediler. Onlar, Adem'in elbisesinde beş cep buldular. Bunda bir zorluk yoktu. Beşi de dışarıdan görünüyordu. Ama altıncı cep elbisenin içinde idi. Ondan herkesin haberi olmadı. İç cepte bulunan kıymetli cevher, 'duyular dışı idrak' idi. Onlar yorumlarına ve kavrayışlarına göre, sadık hizmetkârımız Cebrail'i, kanatlı kuş yaptılar. And olsun ki, O'nun kanatlan yoktur. O, hayvanî yaratık değildir. İlim sahipleri, Cebrail'in insandaki kısmının, bu altı duyudan biri olduğunu, ne anladılar, ne de öğrenebildiler. Düşün ki, onlar henüz kendilerini bile öğrenip keşfedemediler. Nasıl kendinden dıştakini anlayıp bilecekler? Şu gerçektir ki; Kendini bilmeyen, âlemi bilemez. Âlemi bilmeyen, bizi bilemez. Cebrail'in kuşa benzetilmesinde, az da olsa gerçek payı vardır. Ama kanadı yoktur. O, her yere anda gider, gelir, O'nun için müşkül değildir. O isterse, anda kainatımızı yüzbin kere devir eder. Çünkü O, Adem'deki mantık ve düşüncedir. Onun için Cebrail altıncı katta kaldı. Altıncı duyunun dışına çıkmayan, Mirâc etmiş olmaz".. "Pes vallahi Sultan'ım, senin ne çok oyunun var" dedim. Tebessüm edip, "Bizim hazzımız da bu!" buyurdu. Pekiyi, Resûl'ün senin yanma vardığında, yani katında, senin yanmda nida eden kimdi? dedim. Buyurdu ki: "Ey sevdiğim... O, sen idin. Lâkin senden benliğini kaldırdığımız için; bunu bilip, 'ben' diye birşeye sahip çıkmazsın". Bir de Sultan'ım, oradaki nida, "Rabbin ibadet halindedir" diyordu. Kullar senin için ibadet ederler, Sen kimin için ibadet ediyorsun dedim. Dedim amma, dediğime de pişman oldum! Her mekân, her görüntü anda değişti. Sultan'ı ilk defa böyle görüyordum. Meğer bu, Rabbin Celâl sıfatı imiş. Islanmış it gibi büzülüp, korkudan titreyip kaldım. Rabb buyurdu ki, "Onlar zanlarına göre Rabblerine Rabb yaratıyor. Onlar bizim için secde yapa yapa alınlarını nasır bağlasa, o nasır bizim indimizde sivri boynuz olacaktır. Biz kendimiz için secde yapacak ne mekân; ne de sebep halkettik! Bizim o anki tabir edilen durumumuz; onların anladığı hareketli ibadet değil; Âlemi seyir, temaşa ve tefekkürümüz idi. Onlar bunu bile kendilerinin istediği şekle sokuyor. Onlara iki ibadet


şekli beyan ettik. Salli ve salât. Salli, hareketli yapılan ibadet şeklidir. Çok değişik şekillerde, vücuda zarar vermeden yapılır. Fizik bedenlerine pek çok faydaları vardır. Riayet edenler faydasını görecektir. Salât ise hareketsiz yapılan ibadet şeklidir. Bu da çeşitlidir. İkinci olan bizce daha muteberdir. Çünkü riya ve gösterişten, şekilcilikten uzaktır. Ama mesuliyetinden habersiz olup, o toplumda doyurucu sıfat ve makamı ele geçiren, boşu boşuna ve haksız yere işgal eden sorumsuzlar; kendi bildikleri namaz şeklinden gayrisini şiddetle men edip, kabul etmezler. Ey sevdiğim, onlar yarasa kuşlarına benzerler. Onların gözleri yoktur. İlel-ebed elleriyle değil, ayaklan ile tutunup; o saplandıkları, kendilerini kaybettikleri karanlık delhizlerde asılı kalacaklardır. Vay onların haline! Gerçekten ilim ve irfan sahibiyseler, rumuzlu bir beyanla verdiğimiz ibadet şeklini bulsunlar. Bulsunlar da gaza¬bımızdan kurtulsunlar". "Sultanım o ibadet şekli nicedir?" dedim. Buyurdu ki; "İbadet halinde iken bizden gayrı olanı anıp, aklına getirmemesidir. Onlar ibadet halinde iken; dilleri bizim tebliğlerimizi söyler, düşünceleri âlemi gezer, bir yandan da rükû mu yapacak, secde mi yapacak onu düşünür. Vallahi hiçbiri o anlarda bizi düşünmedi. Düşünmezler de... Onlar, Rabb'lerine gönül kapısından bağlanmayı bilmezler. Dillerinden ve içlerinden şeklen söyledikleri, tekrarladıkları bizim tebliğlerimiz kesintiye uğrasa, zihinleri dağılsa; ibadetimiz bozuldu, baştan başlıyalım derler. Habire yatıp kalkarlar. And olsun ki onlar nafile işlerle uğraşıyorlar. Onların yaptığı edepsizliği, bize Melek-i Taus bile yapmadı. Öyle iken biz onu huzurumuzdan ebedî uzaklaştırdık! Ey sevdiğim, biliyor musun? Bu âleme birçok elçi gönderdik. Bunların bazısıyla kelâm olarak konuştuk, bazısıyla vahiy yoluyla konuştuk. Bazen yazı ile tebliğ ettik. Ama onlar, bunların bazılarını ne dinlediler, ne de anladılar. Rabb her şeye kadirdir derler, birçok şeyi de inkâr ederler. Tur-i Sina'da Musa'ya dikenli kara çalıdan seslenen biz değil miydik? Oradan konuşan Rabb'leri karataştan konuşmaz mı? Kendisine yakın olan sevdiği kulun içine girip ondan seslenemez mi? Birisi tuhaf hallere girince, 'bunun içine şeytan girmiş' derler. Şeytanın girebildiği yere bizim girebilecek güç ve kudretimiz yok mudur? Böyle düşünenler, and olsun ki yanlış içindedirler. Şüphesiz, Zatımızı aşikâr göremezler. Çünkü buna göz dayanmaz. Onlara uyku halinde iken görünüp, tebliğlerde de bulunuruz. Biz herşeye muktediriz. Bir zaman, bu Nebî sonuncudur, bundan sonra Tanrı elçisi gelmeyecek dediler. Öyle değil! Alemde varolan her insan yeryüzünde hem halîfemiz, hem de elçimizdir. Bu hep böyle idi, böyle de olacaktır. Yalnız şu var ki; her toplumun içinde seviye farkları vardır. Hiçbir beşer, bir diğerine eşdeğer değildir. Bilinen Nebiler, bulundukları toplum içerisinde; seviyeleri en yüksek olanlar, bize en yakın olanlardı. Herşey tekâmül ve terakki içindedir. Ruh ta öyledir. Her gelen yeni nesil, daha olgun ve mütekâmil olarak gelme gayreti içinde olacaktır. Onun için insanlar geçmiş nesillere bakıp ibret alsınlar. Onlarla iftihar edip, bununla yetinme gafletine düşmesinler. Mezar taşları ile öğünmesinler. Her evlat, babasından ileri olmak gayretindedir. Tabii ki bu durum, o ruhun dünyaya geliş maksadına ve tekâmül durumuna göre değişir. Onun için bizim, yeryüzünde her zaman elçilerimiz olacaktır. Son yoktur. Elçilerimizin kendi zamanlarında olan beyanlarında bir noksanlık yoktu. Önceki kelâmımız gereği gibi kavranamadı ve zamanla tahrif ettiler. Onları geçersiz kıldık. Yenisini verdik, zamanla onu da tahrif ettiler. Onu da geçersiz kıldık. Sonra yine yenisini gönderdik. Bir kez daha tahrif ettiler. Onlara gazabımızı saldık, yine de uslanıp, ıslâh olmadılar.


Bunlardan sonra, beşeriyet âlemine inmiş en yüksek kelâmımızı onlara nasib kıldık. Görüyorsun onun da anlamını kendi menfaatlerine göre yorumlayıp, tahrif ettiler. Kendi aralarında yarattıkları ve adına 'politika' dedikleri yedi başlı canavara alet ettiler. Bunu yaparken de 'toplumsal menfaatler', 'Millî mesele' ve 'din elden gidiyor' türünden bahaneler öne sürdüler. Nefsaniyet esiri olduklarından, akılları da kıttır. İlâhî kanunları ve ruhî gerçeği kavrayamazlar. Ey sevdiğim, inanç ve iman gör ki kimlerin elinde temsil ediliyor! Ne halde olduklarını anlamak istiyorsan, onların tellerine bas. Sesleri ne kadar nahoş ve karışık! Çünkü onların akordu tamamen bozuk. Hal böyle iken, onların azgınlıklarını seyir mi edelim? Yok... Hayır. Onlara ıslâh olmaları için fırsat vereceğiz. Onlara bir değil, binlerce tebliğci göndereceğiz. Onlara gerek harf ilmiyle, gerek kelâm ilmiyle değişik şekil ve sıfatlara sahip vasıtalarla, vesilelerle sesleneceğiz. Islâh olmazlarsa bir çok kavim gibi onları da âzap ve acılar bekliyor. Şunu iyi bilsinler ki; Bizim indimizde, inançları ne olursa olsun, bize gönül yolu ile ulaşan muteberdir. Bizim katımızda ayırım yoktur. Gönlünü samimiyet ve şükürle doldurup, bizim rızamızı dünyadan üstün tutarak bize yönelen her inançtan insan bize ulaşacaktır. İşine geldiği gibi beğenen ve yargılayan riyakâr değil!" 7. BÖLÜM

Gözümün önünden binlerce yıl geldi geçti. Herşey ayan beyan ortada. Dinî ve ilâhî kelâmı tebliğden sorumlu ve yetkili olan vazife sahipleri, hep samimiyet ve doğruluk üzerinde kalmışlar. Ab-ı hayat kaynakta değil, arklardan akarken dışarıdan çamur ve pislik atılarak bulandırılmış. Araya, cahillikten ve nefsaniyetten Ötürü ayrılık ve düşmanlık girmiş. Ondan sonra da bunu temizlemeğe gidecekleri yerde, birbirlerini aşağılayıcı hareket ve sözlerde bulunmuşlar ve buna devam etmekteler. Bu ne büyük bir gaflet! Bu ne büyük bir hata! Madem ki böyle bir gaflete düşeceksin; o sorumluluğu, yetki ve vebal makamını niçin işgal ettin? Kendini olayların akıntısına ve etkisine bırakan masumların vebalini sorumsuzca nasıl yüklendin? Sen o makam ve mevkîde bulunmanın bedelini de aldın, alıyorsun. Kendini yargılamak hiç aklına gelmedi mi? Sefahat ve gafletin; seni kan emici vampir sıfatına soktuğunu hiç mi görmedin? Bir gün ilâhî adaletin seni yargılayacağını hiç mi aklına getirmi yorsun. Ey zavallı, sen Rabbini âmâ mı sandın? Sen Rabbinîn her an her yerde, her zerreden tecelli edip seni yargılayacağını, cezalandıracağını bilmiyor musun? Ama nafile... Senin Akl-ı Maâd'm buna yetmez. Nasıl olsa bir gün göreceksin! Rahmet ve merhamet kapılan kapanınca nasıl olur bilir misin? Besmele çekip yediğin nimet, bir gün sana maraz olur. Sen kendini ateşe verirsin. Cesetlerini yakan kavimleri kınarken, aynı şeyi sen canlı iken yaparsın. Hem de kendi kendine...! Böylelerinin ahirleri gözümün önünden bir bir geçti. Ruh bedeni terk ediyor, habire muallâkta sallanıp duruyor. Hiç bir yere gitmiyor. Bu hâlin anlamım çözemedim, işin aslını Sultan'a sordum: "Ey göklerde ve yerlerde var olan herşeyin nabzı! Bu ne hâldir?" dedim. Buyurdu ki, "Ey benim sırr-ı esasım. İnsandaki ruh, bizim öz cevherimizden bir zerredir. Ruhu bu gözle göremezler. Küllünü tahayyül edemeyen, onu cüz olarak görmeye hiç uğraşmasın. Ruh onların bildiği, idrak ettiği gibi değildir. Ruh hayatla bağlantılıdır, ama ömür değildir. Kişide ömür yoktur. Sayılı nefes, soluk yâni sen varsın. Sen kişinin bir yerinde değil, her zerresinde varsın. Ama onlar bunu bilmez. İnsan


hayatı boyunca doğa ile, ondaki tüm varlıklar ile sevgi ve enerji alış-verişinde bulunur. Bunların hepsinin kaynağı ise, bizim sınırsız rahmetimizdir. İnsan eğer kaynağını temsil edecek ve gerçekten halîfemiz olacaksa; canı gönülden vermeyi ve aldığından fazlasını vermeyi bilsin. Bilsin ki, alacağı artsın ve kabı genişlesin. Kendilerince, kimi yüz yıl yaşadık der, kimisi bir gün. Bunda ilâhî adalet aramasınlar. İlahî adaletimiz, onların gidip, tekrar gelmeleriyle tecelli eder. Fizik bedeni terk eden ruhsal cevher, atmosfer dışına, yâni Dünya gezegeninin belirli katlarından dışarı çıkamaz. Çıkamaz, çünkü onun yapısı buna müsait değildir. Ruhsal cevher ne çok sıcakta, ne de çok soğukta duramaz. Mekân değiştirir. Küllî (evrensel) ruh ise katiyyen yok olmaz, ebedî ve sonsuzdur. Görünen ve bilinen kâinat yok olsa da, ruh yine var olacaktır. Çünkü biz ezelî ve ebedîyiz. Kişinin yaşamı boyunca işlediği her amel ve düşüncesi onun her zerresine ve hafıza kaydına geçer, onun genleri onu kayıt edip, zapta geçirir. Fizik bedenleri terk eden ruhsal cevherler, Dünyanın atmosferi içinde kalırlar. Atmosferde, soğuk gaz katlarına varmadan orada kalırlar. Yağmur yağışlarıyla, yağmurdan önce toprağa girerler. Isı değişikliği ile bitkilere geçerler. Bitkilerden bazısı hayvanlara bazısı doğrudan insana geçer. Nebattan ve hayvandan insana geçmeyen ruhsal cevherler âzap görürler. Nebatlardan bazısı, Cennet Taamıdır dedik. İşte onlar âzap görmeyenlerdir. Onların çoğu ateş görmez, yanma acısını bilmezler. Hayvana geçen bazı ruhların ise azapları uzun olduğu için, bazı hayvanları insanlara haram kıldık. Maksat, o ruhun âzâbını tamamlamasıdır. Bazısı o makamda ebedî kalacaktır. Onların hesabını da biz biliriz". Saddakna dedim. Yalnız birşey vardı ona akıl erdiremedim. "Pekiyi ya Sultanım, ruh fizik bedeni terk ettikten sonra ortada şahit ve kanıt kalmayınca; benim kötü amelim olmadı derse (gerçi genlerinde kayıtlı ama tek şahitle yargı olmaz), ikinci şahidi nereden halk edeceksin?" dedim. "İkinci şahidim sensin. Sen onların her birini biliyorsun" buyurdu. "Nasıl olur, sayıları rakam tutmayan, hesabı yalnız sence bilinen bu kadar çok ruhun her birinden nasıl haberim olur?" dedim. Güldü ve buyurdu ki, "insanın içine aldığı her nefes sensin, yani havasın. O kişinin aldığı her nefes; o an ne amel edip düşünüyorsa, O renge boyanıp, dışarıya Öyle o renk ile çıkıp, onlarla atmosferdeki belirli katmanlarda sıraya dizilir. Her düşüncenin rengi ayrıdır. Kişinin amelim inkâr etmesi onun için kurtuluş değildir". Pekiyi Sultanım, yeryüzünde yaşayan bu kadar insan var. Her birinin soluğunu nasıl ayıracaksın, bu nasıl bilinir dedim. Buyurdu ki, "Ey sevdiğim, onların avuçlarındaki işaretler ve parmaklarındaki iz, nasıl ki birbirine uymuyor ve onların mührü hükmüne kabul görüyorsa; her nefeslerinde de imzaları vardır. Onların yalnız nefesleri değil, beyinlerinden çıkan düşünce dalgaları bile imzalı olarak atmosferde kayda geçer. İstendiğinde oradan anında alınır". O an, Allah-ü Ekber diye bir nara çıkarmışım, yer yerinden oynadı. Dedim ki, Sultanım bu ne ince hesap, bu ne ince gizli sır. Bu nasıl hile, bu nasıl oyundur. Senin ipinde hiç canbaz oynamayacak mı? dedim. Hafifçe gülüp, göz kırparak; Sen varsın ya... dedi. Dedi ama zaten o an ben de yoktum ki! Ey inanan veya inanmayan insanlar! Eksi yöne gidip, olumsuz soluk almayın. Hesap ve azaptan aklanmak için gönül kapısını aralayın... Öbür türlü, vallahi bir iğne deliği bile yok ki bir yere gidesin. Bunları düşünürken; Kendilerine "reenkarnasyoncu" (yeniden doğuşu savunanlar)


denilen kişiler aklıma geldi. Bunun aslını Sultan'a sordum. Buyurdu ki; "Ey sevdiğim, her uğraş tarafımızdan beyan edilmiş ilimdir. Onların uğraşıları gibi, daha nice ilim keşfedilmeyi bekliyor. Onlar bir amel ile uğraşırken, bununla bile bir şey daha keşfettiklerini görürler. İşte onlar bilsinler ki; bu âlemde hiçbirşey birbirinden ayrı değildir. Ellerine aldıkları en küçük zerrede bu âlem mevcuttur. Ama bir çoğu bunu bilmez. Onların eşyayla ilgisi, ihtiyaçlarına ve zanlarına göredir. Eşyanın esasını arayan da azdır, bulan da... İlim sahiplerinin ve ilim öğrenenlerin ruhu araştırmaları abes değildir. Eğer uğraşlarında muvaffak olmak istiyorlarsa, en ufak şeyi dahi gözden kaçırmamaları gerekir. Şunu beyan edip onlara bildirelim ki; fizik bedeni terk edip, yeni bir bedene gireceği zaman aradaki boşluğu yanlış yorumlayıp ruhlara "bedensiz varlıklar" denilmesin. Mükevvenât içinde hiçbirşey yoktur ki madde olmasın veya madde ile hemhal olmasın, iştigâl etmesin. Herkes bir arayış ve keşf içinde olmalıdır. Keşfedilen her sır bize yakınlaşmaktır. Onların olumlu uğraşlarından haz duyarız. Onların güzel amel ve uğraşlarında, onlara bilmedikleri yardımcılar göndeririz. Taa..ki; bizimle olsunlar. Onlara şunu da beyan edelim. Bazı ruhlar, beden bulmakta güçlük çekerler. Onlara her bedenin kapısı açılmaz. Yaşadıkları âlemde bulundukları süre içinde olumlu düşünüp, olumlu işler yapmadılar. Onlar habire kendilerine kalıp arayışı içindedirler. Bunlara, geri seviyeli varlık dediler. Onlarla irtibat kuranlar, onlardan fayda değil zarar görürler. Bedensiz olmaları onlar için azaptır. Bazı Arifler bunları keşfettiler. Cinsel birleşmeye dahi adımızla başladılar ki maksatları, seviyesi düşük bu bedensiz ruhların ana rahmine ulaşmasını önlemekti.. Bize gönülden iman eden, rahmetimize ulaşır. Bu seviyesi düşük ruhların o durumda olmaları, onların uzun süre bedensiz kalacakları anlamında değildir. Herşey iç içedir, kat kattır. Her var olanın hacmi vardır. Varlığın hacminin bittiği yerde, onun kalıbı ve bedeni başlar. Kalıpsız ve bedensiz mekân yoktur. Yalnız, bunları idrak ederken, başka âlemleri de olumsuz inkâr etmesinler. Bizim zaman içinde zaman, an içinde an, mekân içinde mekânımız vardır. Bunlara, boyut da derler. Onların bazıları buna birkaç boyut dediler. Birkaç değil, binlerce boyutumuz vardır. Alemlerde, yâni cümle kâinatta; halk edilen her sır, kullar ile aramızda perdedir. Yâni yüzümüzün nikâbıdır. Bunların her birinin keşfedilip kaldırılması neticesinde, onlar Cemalimizi görme lütfuna erecektir. Onlar, bidayetinden bizi sevdikleri için tarafımızdan da sevilip, lütfü keremimize mazhar olurlar. Ve onlar üzerinde, daim kerem sahibi olacağız. Hidâyet ve lütfumuz onların üzerinde, kır çiçeklerinin üzerine düşen çiğ taneleri gibi daim yağacak, onları daha da güzelleştirecektir. Onların irtibat kurdukları yüksek seviyeli ruhlar bedensiz değildir. O ruhlar yüce makamlarımızda görevlidirler. Tekrar bedenlenecek olan ruhların kalıp ve seyrini hazırlamakla meşguldürler. Bazıları da o makamda geçici misafirdirler. O ruhlarla irtibat kurmak o kadar kolay değildir. Bir çok kişi kendi kendini yorup, kandırmaktadır. Hatalarını anlayacaklardır. Onlarla irtibat kurabilmek için; kişinin muhakkak aynı ruh seviyesinde olması gerekir. Çünkü insanların herbiri, belirli bir frekansta yayın yapan alıcı-verici gibidir. Güç sınırı ötesinden ne algılar, ne de yayın yapabilir. Ama kendi sının içinde bir çok yayını hem alır, hem verir. Seviyesi yüksek ruhlarla irtibat ancak o şekilde olur. Onlardan bilmediklerini öğrenip, tebliğler alabilirler. Çünkü o makamda görevli olan ruhlar bizim her türlü ilmimize matufturlar. Onlar, burada Bilgi Kitabının aslını okurlar. Bize yakın olan bilgelere gönderilen bütün tebliğler; indimizde birkaç satırdan fazla değildir. Esas Bilgi Kitabının kapsamı ve boyutları, insan tahayyülünün dışındadır. Çünkü,


sonsuz bilginin ve en derin sırların da ötesinin esası, Zatımızdadır. Ey sevdiğim, bizim onlara emrimiz "Oku!" olmadı mı? Onlar okuyup, ilme sahip çıksınlar. Çıksınlar ki o zaman herbirinin keşfi açılsın". Saddakna dedim ve tefekküre daldım. Âlemlerin Rabbi bu dünya âlemine birçok elçileri vasıtasıyla harf ilmini bildirip, kitaplar meydana getirdi. Sultan, bunların tahrif edilip yanlış yorumlanmasına içerledi, üzüldü. Bunların içinden yine doğrular çıkarılabilirdi, gerçekler bulunurdu. Bunları niye yapmıyorlardı? Bilmem ki... Herhalde insanlar bu âleme geliş nedenini bilmiyordu. Bunlar kendilerini doğup, öleceğiz ve herşey bitecek sanıyordu. Akıl işi değildi. Bunu Sultan'a sordum buyurdu ki; "Ey sevdiğim, Aşk'ı Şulem. Bunların herbiri beyan edildi ama onlar yanlışlara saptılar. Onlar, ölümden sonra ruhların hesap gününe kadar atıl bekleyeceğini sandılar. Hâlbuki ruh, kâinatın her boyutunda, her zerresinde atan nabzımız, soluyan nefesimizdir. Nerede bulunursa bulunsun ruh, her an bir oluşta ve bir iştedir. Bizden ayrı değildir. Onlardan kimileri ölülerini yıkarlar temizlensin diye. Kimisi elbiseler giydirir huzura temiz, derli toplu varsın diye. Bazıları da mevtalarını yakar, günahlardan arınsın diye". "O halde Sultanım bu işin aslı nedir?" Buyurdu ki, "Ey sevdiğim, ruhun bedeni terk ediş tarzı, kişinin tekâmül seviyesine göredir. Yaşadığı süre içinde ameli ne ise, can alıcı Azrail ona o sıfatta görünür. Kişinin ruh seviyesi yüksek ise, ruhu bedenini belinden yukarıda bir yerden terk eder. Eğer ruh seviyesi düşük ise ruhu belden aşağı bir yerden çıkar. Bir çoğunda çıkarken, çıktığı yerde işaret de bırakır. Kiminden meni olarak akar, kiminden necaset yâni dışkı çıkarır. Onları ölünce değil yıkamak, kemikleri etten ayrılana dek kazanda kaynatsan temizlenmezler. Çünkü pisliğe batan beden değil ruhtur. Ruhu belden yukarı çıkan için korku yoktur. Onları yıkamaya da gerek yoktur. Bu hal cesetlerini yakanlar veya güzel, temiz elbiselerle süsleyenler için de böyledir. Biz onlara ruhlarını da, bedenlerini de yaşarken temiz tutmalarını söyledik. Şunu bilsinler ki ruhlar, dört anâsırla yıkanıp temizlenecek yani onların deyimi ile abdest alacaklardır. Yaşarken su ile, ölünce toprakla... Ahiret âlemlerine İntikâl eden yüksek seviyeli ruhlar hava ile; seviyesi düşük ruhlar da ateş ile yıkanıp temizlenecektir. Bu, bizim adaletimizin tecellisidir. Onun için Ölülerin yıkanması, yakılması veya güzel elbiselerle donatılması onları kurtarmayacaktır. Kişinin ameli ne ise; akıbeti ve sermayesi de odur. Görülecek hesap bu hesaptır. Hesap günü mizan vardır. Ama bunlar onda mevcuttur. Mizan da kendileridir. Amel ve sermayeleri ne yüklü ise, onu kendileri o kısma koydular. Dengeyi, onların kendi sermaye ve amelleri belirler. Hayır ameli hayırla; şer ameli şerle karşılaşır. Bu husus, ilâhî kanunlar gereğidir. Şüphesiz ki biz; her anda, her zerrede, her nefeste ve her işte; aşk üzerinde, rahmet üzerinde ve hayır üzerindeyizdir. 8. BÖLÜM

Biz insanlara harf ilmi ile dört risale bildirdik. Bunlar: Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-ı Kerim olarak bilindiler. Bunların hiçbiri birbirinden farklı değildi. Son gönderdiğimiz de öncekilerde mevcuttur. Kur'an da, Şan da bizim ismi sıfatlarımızdır. Azim-üş şân, bizim her an yücelen şanımızı bildiren vasıfları beyanımızdır. Onlarsa zaman içinde değiştirip ona Kur'an yani Allah dediler. Böylece bazıları onu taptıkları put yaptılar. Onun adı Kur’an-ı Kerim değil, Kur’an-ı Azimüşşân'dır. Bütün kainatta var olan her şey bunda harf ile mevcuttur. îlmi Zahir ile uğraşıp amel eden herkes istediğini bunda


bulmuş olur. Onun için cümlesi bir kitaptır. Esas bundan başka 3 kitap daha vardır". Sultan'ım, bunlar hangileridir? dedim Buyurdu ki, "Ey Sevdiğim, bunlardan başka bir kitap vardır ki; 'Kitab-u Adem'dir. Cümle kainatta bir nesne, bir zerre yoktur ki, Adem'de mevcut olmasın. Ama onlar bunu bilemediler. Adem'e bakıp onu bir et-kemik yığını olarak gördüler. Keşfedemediler. Keşfi için uğraşmadılar bile. İlim sahipleri, kendi içlerine girip, kendilerini keşfedecekleri yerde; Ay'a, yıldızlara el attılar. Şüphesiz, onlara da gidilecektir. Ama, kendini bilmeyen İçin o yollar, çok uzun ve yorucudur. Adem, başlı başına, okumakla bitmeyecek bir kitaptır. Alimlerin aradığı uzay ve uzaydaki mekânlar, yıldızlar, kara delikler, ak delikler ve daha bilmediklerinin cümlesi Adem'de mevcuttur. Muhakkak ki bir gün bunları da okuyacaklar, gerçeklere ereceklerdir. Bunların cümle sır anahtarı Adem'in avucunun içine kazınmıştır. Bunları çözeceklerdir. Ama zaman vardır. Herhangi bir şeyin meydana gelmesi için; zaman, zemin ve imkân üçlüsünün bir araya gelmesi gereklidir. Kitab-u Adem okunup rumuzu çözüldüğü zaman, İnsanoğlu bir devreyi tamamlamış olacak. İşte o zaman, yüzbinlerce yıldır biriktirmiş olduğu yanlış düşünceleri ve hayatları ile bunların yol açtığı tahribatı tamire uğraşacak, yıktıklarını daha güzel bir şekilde inşâ edecektir. Bir de, birbirlerini boğazlama sürecini tamamlayıp, kapatacaklardır. Kendilerine zarar veren şeyleri icad etmeyip, savaş gereçlerini toprağa gömüp, birbirlerinin yakasından tutmak için uzattıkları tırnaklarını keseceklerdir. Ey habîbim bunlar ancak Kitab-u Adem'in okunup, rumuzun çözülmesi ile olacaktır. Çünkü Biz ilk Adem'i yarattığımızda, 18 bin âlemin cümlesini cüz olarak onda mevcut kıldık. Henüz bu kitabın sayfasını açmadılar. Yavaş yavaş bu kitaba uzaktan bakmaya başladılar". Saddakna dedim. Ve buyurdu ki, "Üçüncü kitap, Kitab-u Cihan'dır. Ey sevdiğim, şu cihana bakıp hiç nazar kılmadın mı? Var olan herşey üzerine elif harfini kazımadık mı? Cihanda hangi nesne vardır ki birbirinden ayrıdır? Cihan bir bütündür. Her zerre, bu kitabın bir sahifesidir. Bu sırra erip bu kitabı okumak, ancak İlm-i Cavidan sırrına mazhar olmakla mümkündür. Bu sırra mazhar olmayana bu kitabın bir harfi bile nasip olmaz. Bu kitabı okuyacak kişi; kanatsız bir kuş olup kitabın içinden çıkıp yükselecek ki, her harfi kuş bakışı seyredip kuş dili ile okusun, söylesin... Kanadı olursa yine okuyamaz. Çünkü, kanatlarının gölgesi kitabın üzerine düşer, harfleri göremez. Velhasıl sevdiğim, bu kitap hakkında daha fazla söz gerekmez. 'Kitab-u Cihan'ı okuma ve sırrını çözme zevkini kanatsız kuşlara bırakalım. Onlar bu zevk deminden içip, serhoş olsun. Serhoş olsun ki, bu sırrı bilmeyene anlatacak ayıklığa ermiş olsun". O an tefekküre daldım. Serhoş olmak, kendinden geçmek ne idi? Benim bildiğim serhoşluk, vücuda alkol denilen nesnenin verilmesi idi. Bunları düşünürken, Sultan hemen bana bakıp buyurdu ki; "Sen de fikir fukaralarının yorum çukuruna düşme. Serhoşluk; kafanın, düşüncenin hoş ve güzel olma halidir. Alkol tesiri ile olan hal değil. Onların yorumladığı haram-helâl meselesi değil. însan vücuduna zararlı olan herşeyi haram kıldık. Yararlı olanı da helâl. Helâl olan şeylerin ziyadesi de vücuda zararlı olup, haram hale gelir. Onlar; bir şey haramsa azı da haramdır çoğu da derler. Vücuda elzem olan birçok gıda maddesinde; onların tabiri ile "haram", yani alkol vardır. Ama onu hesaba katmazlar. Besin olarak en güzel gıda olan bal bile ziyade yenmesi neticesinde, ruhun bedeni terk etmesine vesile olur. Yani öldürür. Ama onlar buna haram demezler. Akıllarının eriştiği mesafe o kadar kısadır. Onlar kendi kendilerini şekil, kalıp ve kutulara kilitleyip hapsederler.


Onların bir kısmı kendilerini; fikir sapığı yobaz, dermansız hastalar haline getirmişlerdir. İnsanoğlunun onlarla uğraş¬ması beyhudedir. Onların hesabı bizdedir. Velhasıl sevdiğim, Kitab-u Cihan böyledir. Hikmeti esrardır". Ve dedi ki, "Ancak Kitab-u Cihan'ı okuyan, hatmedip bitiren, dördüncü kitabı yani Kitab-u Kur'anı okuyabilir. Kitab-u Kur'an bizim zatımızdır, Kur'an biziz". Kitab-u Kur'an'ı, yâni Sultan'nın Zatını okumak, Onu görüp, Onunla olmak mı? Birden Allahü Ekber diye bir nida koyuverdim. O an O bende-ben Onda olduğum halde, Onu idrak etmenin aczinde olduğum halde; birer birer aradaki yetmişbin perdeyi yâni Rabbin yüzündeki nikapları kaldırıp, Onun huzuruna gelenleri, Ona vuslat edip, Ona erenleri seyrettim. Öyle bir haz, öyle bir vecd hali ki, anlatmak mümkün değil. O an Rabb kulağıma eğilip, "İşte bu âlemi temaşamızdan biz her an böyleyiz" buyurdu. Bana tebessüm edip, elinden bir kadeh sundu. Onun elinden bir dikişte nûş oldum. Ne olduysa o an oldu. Cik, cik diye bir ses işittim. Bir de ne göreyim? Benim zavallı akıl kuşum kanatlan sökülmüş, bütün tüyleri yolunmuş, kuşluktan çıkmış bir halde çırpınıp dururken, pat diye Sultan'ın kucağına düşüverdi. Sultan eline alıp evirdi çevirdi, ona bakıp okşadı; "Vah zavallı bu hale mi gelecektin bari üşüme" deyip, koynuna soktu. O gündür, bu gündür onu bir daha görmedim. Yalnız arasıra "cik cik" sesini duydum. Bu halleri ve Sultan'ın huzuruna arasıra gelenleri seyrederken; Kitab-u Kur'an'ın kolayca okunabilecek bir kitap olmadığını anladım. Çünkü, cümle kitapta vallahi bir tek harf bile yoktu. Bırak harfi bir çizik, bir nokta bile yoktu. Onun birçok kitabında elif harfini görmüştüm. Ama bunda o da yoktu. Bunun neresi okunacaktı, nesi bilinecekti anlayamadım. Anlayan bilen varsa beyan etsin görelim! Şu kadarı ayan beyan açık: Kişinin bir şeyi bildiğini sanıp onu inkâr etmeyip onunla yetinmesi ne büyük bir hata, ne büyük bir bilgi körlüğü... Kişinin bildiğini yeterli bulması; o bilgiye hakimiyetinden değil, ona teslimiyetindendir. Eksiklik ve hatalar burada başlıyor. Anladım ki fertler, kendilerini tekâmüle ve bilgiye adasalar; birbirleriyle uğraşıp, birbirlerinin eksiklerini arayacakları zamanlan hiç olmazdı. İşte o zaman; kendi küçük dünyaları olan uğraşılarının dışındaki gerçek dünyayı fark ederler, onun keşfine uğraşırlar ve her biri, kendilerini tutsak ettikleri şartları ve zincirleri koparıp kalıplarını parçalar; bir ışık huzmesi gibi yeni dünyalar kurmak üzere akıp giderlerdi. Bu güç kendisinde vardır. Bütün mesele o güce hakim olup hükmedebilmesidir. Yani cüzî iradesini kullanıp, habire içinde beslediği nefs atma binsin ve düşmeyip onu istediği yöne sürebilecek süvari olsun. Hâl böyle olup yıllarca bunları tefekkür edip durdum. Bu âleme Sultan ile binlerce kez gelip gittim. Neler gördük, neler olduk neler... Gördüklerini anlat deseler, şu kadarını söyleyebilirim. Görünen âlem bir pazar yeri. Öyle kalabalık ki, sanki mahşer diye tabir ettikleri yere benziyor. Kimisi tellâl olmuş, bağırıyor. Onu dinleyen de var, dinlemeyen de. Kimisi vesveseye düşmüş. Kendi kendine konuşup, kafasının içinden çıkamadığı hesaplar yapıyor. Kimisinin dükkânı var. Kimisinin önünde tezgâh, kimisinin boynunda askılı tabla. Kiminin omuzunda heybesi, kiminin sırtında kemer. Kimisi alıyor, kimisi satıyor. Bazısı malına alıcı bulamazken, bazısının başında alıcı kavgası var. Birisi kumaş satar, birisi saman. Öteki bakır, beriki altın. Kimi zarar edip ağlar, kimi kâr edip güler. Biri sadaka dağıtır, diğeri dilenir. Bazısı büyüklenir caka satar, bazısı acizlenip büzülür. Eşya vardır bedeli yüksek; eşya vardır bedeli yok ama alan olmaz! Kimi avucuna çakıltaşı alıp kimse görmesin diye sıkıca yummuş; soranlara incidir, elmastır diyor. Gerçek inci ve elmasla değişelim diyenden, kandırılırım korkusu ile habire kalabalığı yarıp kaçmağa çalışıyor. Kimisi has cevheri hayrat-ı sebil etmiş, dönüp bakan yok.


Velhasıl, kimsenin ne yaptığından haberi yok. Herkes kendi mantık ve yargısı ile değer verdiği meta peşinde habire oraya buraya koşuşturup, pür telâş içinde. Hepsinin elinde bir boya kutusu, önüne geleni kendi sevdiği renge boyamağa çalışıyor. Herbirinin kolu havada, habire fırça sallıyor. Kiminin rengi kendi rengini tutmuş. Kiminin tutmamış, ala-bele olmuş. Kiminin başında külah, diğerinde sarık. Biri köse, öbüründe sakal. Kiminin koltuğunda kitap, kiminin elinde haç. Bir yerde ezan okunur, bir yerde çan çalar. Fakat herbiri yukarıya bakar. Sanırsınız ki; gözleri tepelerinde. Meğer ki, kubbelerindeki gurur aynasına bakarlar! Herkes kendini diğerinden daha büyük, daha azâmetli görür. Birden bire aklıma ham sofuların uydurduğu, mahşer yerinde herkesin gözünün tepesinde olup, birbirlerinin ayıbını göremeyeceği yorumu ve hikâyesi geldi. İşte burası da kimsenin kimseye aldırmadığı öyle bir yer. Kimisi yürümek için yardıma muhtaç, diğeri taht-ı revanla geziyor. Birinin eli boynunda bağlı, diğerinin eli de başkasının cebinde. Nice binlerce yıl bunları seyredip durdum. Ne yaptıklarına, ne de alıp sattıklarına akıl erdirebildim. Hiç bir anlam veremedim. Anlayana aşkolsun derim. Benim gördüğüm bu kadar. Sultan'a dedim ki; Ey Âlemlerin Ebedî Işığı, Batmayan Güneşi! Bu pazar yerine düşmemenin imkânı yok mu? Senin başka pazarın da vardır, dedim. Sultan buyurdu ki, "Ey benim gören gözüm, işiten kulağım. Elbette vardır. Bak! Burası da bir pazar. Hem de gönül pazarıdır". Seyre başladım. Aman ne göreyim, Burada herkes bir âlem. Hepsi bir renk elbise giymiş bembeyaz. Ben bunları görünce ruhlar alemi sandım ama değilmiş. Beyaz elbiseleri kefen sandım. Çünkü hiçbir yerinde cep yoktu. Yeni, yakası yoktu. Herkesin eli bağrında, birbirinin önünde rükû edercesine eğilip tevazu gösteriyor. İçlerinde sabî çocuklar bile var. Yaşlı, sakalı beline inmiş Piraniler bile küçüklerin önünde eğilip tevazu gösteriyor. Herkes birbirine sarılıp kucaklaşıp koklaşıyor. Ve 'misk'i amber' demiyor, 'Rabbi reyda' diyor. İhtiyaç halinde kimse elini kendi ağızına götürmüyor. Karşısındakinin ağızına rica ile lokma veriyor. Herkes birbirine hizmet edebilme yarışında. Herbirinin nefesi güller kokusu saçıyor. Kimse bağırıp çağırmıyor. Bir ayak sesi bile yok! Sanki yere basmıyorlar. Orada bir kapı gördüm. Önünde herkes eğilmiş, sanki içeri girecek veya çıkacak birini bekliyorlar. Bir anlam veremedim Sultan'a sordum, Sultan'ım bu ne haldir? Bunlar niye eğilmiş; bir eli bağrında, bir eliyle buyur eder şekilde duruyorlar? Sultan buyurdu ki, "Ey sevdiğim, onlar nice yıllardır o haldedirler. O kapının ardında bir hükmedici vardır. O kapıdan ilk girenin başına mürüvvet tacı geçirecek. Bunu onlar da biliyor. Onların her biri diğerine, "önce sen buyur" dediği için, o kapıdan henüz kimse girmedi. Vaziyete bakılırsa giren de olmayacak". Pekiyi onlar hep orada öyle mi kalacak diye sordum. Sultan, "Yoo... Elbette kalmayacaklar. Onların karar ve dirayetleri ölçülüyor. Tamama ererse, hepsine birden birer mürüvvet tacı giydirilecektir. Sonra da, onların herbiri bir şehre Sultan Vekili olacaktır". -Saddakna dedim. O, sözüne devam etti, "Bir önceki pazar yerinden kurtulmak için, kişinin önce varılacak yolu bilen bir rehber bulması gerekir. Din ve mezhep adına ortaya çıkmış olan kayıt ve kurallardan kurtulup rehbere elini uzatmalıdır. Kişinin din veya mezhebi olmaması, bunlara tam bir uyum göstermemesi noksanlık değildir. Tarîki, yâni yolu olmaması noksanlıktır. Din ve mezhep, idrak ve uygulama yanlışları yüzünden genel olarak kişiyi belirli kalıp ve kurallar arasında sıkıştırıp ezer ama tarîk yani yol, menziline ulaştırır. Menzile ulaşmak, ancak teslimiyetle mümkündür. Teslimiyet, kişiyi hakimiyete


götürürse teslimiyettir. Diğer türlü, körü körüne hizmet ve kölelik olur. O da kişiyi ezip, yok eder. Onun İçin teslimiyeti iyi anlamak gerekir. Şu veya bu tarîk diye bir kavram yoktur. Tarîk ayağın bastığı yerdir, yoldur. Yollan ayrı görmek yanılgının en büyüğüdür. Yeter ki kişi yolcu olsun. Yol gösterecek birçok sözde rehber ve mürşid yollarını kaybetmişlerdir. Yolcuyu da kendine benzetip, yolları çıkmaza ve yokuşa sürmüşlerdir. Kafalarını sanki örümcek sarmış. Tefekkürden tamamen kopmuşlardır. Sanki hidayet ve mürüvvet kapılarının anahtarını beline bağlamış; her nasılsa, bizim haberimiz yokken Kutb-u Cihan oluvermişlerdir. Biri diğerine hakaret edip "sizin yolunuz yol değildir, siz sapıksınız" der. Bir başkası öbürünü hor görüp onun noksanını söyler. Bunu böyle görüp böyle söyleyenden ne yol olur, ne de yolcu! Onlar, yola gitmek isteyen yolcuya engeldir. Onlar, Hakk yolunda yalın ayak gidene yolda sivri-keskin taşlardır. Dikenli ot ve çalıdırlar. Onlar tebliğ edip bildirdiğimiz, kulla aramızdaki yetmişbin perdedirler, engeldirler. Her biri bir tuzaktır. Onlar ebedî azap içinde olacaklardır. ISefs esaretten yüzünden; eşyanın verdiği hazza, makamlarına ve ezberlerine düşkündürler. Seçen ve bu hale düşen kendileridir. Perdelerin de, engellerin de bir görevi vardır. O nedenle siz, onlara birşey anlatamazsınız, ıslâh edemezsiniz. Tarîk çoktur. Her basılan yer tarîktir. Lâkin, bunların cümlesinin birleştiği yer, Tarîkül Cem'dir. Orası bizim makamımızdır. Bütün yollar bu noktada birleşir. Ey bizi sevip bize ulaşmak isteyen yolcu; yolu sürüp gidecek-sen, yolda gaflete düşme! Sermayen cüzî iradendir. Sen bizdesin, biz de sende. Lâkin cüz olarak küll'üne vuslat için; bir an dahi uyuma. Nefsinle yani eksi isteklerle her an savaş halinde yol alamayacaksan, kenara çekil gidene engel olma! Yol senin değil, gidenindir. Nefsinle olan savaşta mağlup olursan kulla aramızdaki perdelere eklenirsin. Diken olur, taş olursun. Yolsuz ile yoldaş olursan, kendine engeli kendin koyarsın. Bu yolcular içinde büyük-küçük olmaz. Zengin-fakir olmaz. Kadın-erkek aranmaz. Bu yolda madde olmaz ki, fizik olsun. Tarîk içinde maddeyi inkâr budur. Yoksa, varlığı İnkâr değildir. Her kim maddeyi aşıp yükselemiyorsa; takıldığı yerde ona engeller, tuzaklar, ona sınavlar vardır. Arif isen bunu anlayabiliyorsan, bu tuzakları boz dağıt. Ne sana, ne de diğer yolculara zarar vermesin. Bu yolda yolcu için hatır yoktur. Ana, evlât yoktur. Onlar sadece zahir âlemde vasıtadır. Ey sevdiğim! Bize ulaşan yolda varlık yoktur. Yolu sürmenin amacı birşey olmak değil, aslın-aslına vuslatıyla yok olmaktır. Benliği ortadan kaldırmaktır. Yolsuz, yolculuğa her an engeldir. Engelleri atlayıp geçmekte maharetli olsunlar. Ey sevdiğim! Yolda yolcu için dört merhale vardır. 1. Yolu bilip, yolda görevli rehbere kavuşmak. Rehberine güvenip eline sıkıca yapışıp, ona emanet olmak. Ondan sevgi ve aşk kapılarının anahtarını alsın ki o mürşid, yolcuyu ilâhî teslimiyete taşısın. 2. Mürşidini hak bilip, imanına zerrece toz düşürmesin ki, Ölmeden önce ölmeyi öğrensin. Mürşidi ona ente muti sırrını beyan etsin. İtaatkâr ve kanaatkar olsun. O'na râm olsun ki, o teslimiyet, kendisini hâkimiyete ulaştırsın. Eğer o kişinin içinde zerrece şüphe, riya ve zan kaldı ise, hidâyete ermesi mümkün değildir. Mürşidin huzuruna gelene kadar yolda gördükleri hayal olur, düş olur. O yolcuya yol orada biter. O kişi orada, diğer gelenlere engel olma görevi almış olur ve orada daim kalmış olur. Tabii bir ayağı da dışarıda, karanlıkta basılı kalır. Mürşid'ini hak bilip sadık kalanlar; hakiki aşk elbisesi giyip, gerçek Hakk Aşığı olurlar.


Bu halleri ile yokluk meydanına adım atma hakkına da sahip olurlar. Mürşid, onları Pîr huzuruna getirip teslim eder. 3. Pîr, yolun sahibi, Sultanıdır. Orası yokluk makamıdır. O makamda isimler yoktur. Şekil olarak rehbere ulaşan, sıfat olarak mürşide gelir. Pîr huzuruna varıldığında sıfat da biter. Orada Zat vardır. O makamda Amentü'nün sırrı ayan olur. İlim orada biter. Kelâm biter. Din yiter, Kur'an-ı Azîmüşşân'daki harfler birer birer yok olur. Ta ki, bir tek elif harfi kalır. O da zikredilmez, seyredilir. O Makam, Seyr-i Fillah'tır. Orada benliği alırlar. Sen-ben olmaz. Cümle azası pir olur. Onun gözü ile görüp, Onun diliyle konuşur. Sultan-ı Alem olup, İdrak-ı Hakk mertebesine erişir. Tasarruf ve hükmü elinde tutup, Rahman ve Rahim ummanlarıyla hemhal olup erir. Yeri gelir âzâd eder, yeri gelir gazap! Orada bu âleme gelip gideni yazmaktan, yeller gibi tozmaktan, yapıp yapıp bozmaktan, can alıp can vermekten, bir gözle ağlarken diğeriyle gülmekten el-aman edip; Pîr'in himmet ve keremi ile üçüncü merhaledeki zamanını doldurur, dördüncü merhaleye izin ister. Sonra da, dördüncü merhaleye, yani bize ulaşır" buyurdu. Allahüekber diye avaz ettim. Sultan devam etti. "Biliyorum rehberlerin, mürşidlerin, pirlerin hallerini öğrenmek istiyorsun. Bu görevliler onlara teslim olan yolcuların içini dışını temizleyip, türlü güzelliklerle süslerler. Taa ki, bize ulaşsınlar. O görevliler onlara köprü görevi yapmış olurlar. Köprüyü geçen vuslata erer". Pekiyi Sultan'ım, Onlar o makamda ebedî midirler? diye sordum. Buyurdu ki, "Onların çoğu bu görevin zevki ile gönül serhoşudurlar. Yolcuyu menzile erdirip, kendileri orada kalırlar. Bu halleri de, onların hatalarıdır. Evet, onların çoğu haz ve sefahate kendilerini teslim edip, manevî zevkin tutsağı oldular". Onların oradan kurtulma imkânı yok mudur? dedim. Hafifçe tebessüm edip, "Olmaz olur mu! Uyanmaları kâfi. Onlara gelen her yolcu belirli bir seviyeye yâni o makama lâyık, o makamı temsil edecek duruma gelince; kendi görevlerini yeni gelenlere teslim edip, kendi menzillerine doğru yürüyüşe devam etmelidirler. İster rehber olsun, ister mürşid, ister Pîr olsun. Böyle olmadıkça, onların Vuslata ermeleri mümkün değildir. And olsun ki, o hazzın serhoşluğuna kapılıp da bulundukları makamda takılıp kalanlar, bize ulaşamazlar. Onlar peynir tulumlarına benzer. İçindeki yağlı güzel peynir sofraya gelir. Tulum boşalınca çöplüğe atılır". Bir an, binlerce yılın tarik görevlileri; gözümün önüne geldi. Biz bunların cümlesini Sultan İle seyretmiştik. Ama ben Sultan'la kalalı beri hafızam kayıt etmediğinden, bunları hatırlayamadım. Ama şimdi hepsi göz önünde idi. Kulların Rabbe vuslat için sürdüğü yolda, sayısı belirsiz görevli vardı. Bunların kaçı bu sırra vakıf ofup dördüncü merhaleye, yani ilâhî huzura ulaşmıştı? Hatta bunların bazıları kullar tarafından o kadar yüceltilmişti ki; neredeyse putlaşmışlardı. Aslında bu yüceltmeler, karşılığına sahip olmayan rehber ve mürşidlere manevî prangalar olmaktan öteye geçmemiştir. Bu vazifeliler çoktan, o zamanın fizik bedenlerini terk edip, başka bedenlere hüründüler. Ama bir çok kimse onların kabirlerine gidip şefaat ve himmet dilenip, başuçlarına mumlar yakıp, kabir taşlarına yüzler sürüp secdeye kapanıyor. 9. BÖLÜM


Bunları bir zaman kendi kendime tefekkür edip, düşündüm. Baktım ki beşeriyetin mantık yapısının ve ince hesaplarının içinden çıkmak mümkün değil, bırakıverdim. Ve Sultan'a, ondan yana gelenler için dördüncü merhaleyi sordum. Bana eliyle hafifçe sus diye işaret etti. Ve bir perde açtı ama o tarafa bakmak ne mümkün! Öyle bir ışık ki; kuşatamayacağı, eritemeyeceği hiç bir şey yok.. Gözlerim görmeden yavaş yavaş ilerledim. Bilmiyorum ne kadar öylece kalakaldım. Yavaş yavaş gözlerimi alıştıra alıştıra açmaya başladım. Birden ayan oldu ki, burası Hakka'l yakîn makamı imiş. Burada Hakk ile Hakk olmak varmış. Burası anlatılacak bir mekân değil. Burası mekân mı? Onu da bilmiyorum. Kendimi bir ışık topunun merkezinde buldum. Birde baktım ki, 18 bin âlem bir vücut. Alemde olan herşey benim vücudumda, lyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik, varlık-yokluk, açlık-tokluk... Ağlayan benim, gülen ben. Doğuran benim, doğan ben. Ölen benim, öldüren ben. Bir zerre yok ki benden ayrı olsun. Konuşan benim, dinleyen ben... Baktık ki, ne halkedilen, ne de halkeden var. Bir sonsuzluk ki... Ne sonsuzluk... Bir sessizlik ki... Ne sessizlik, yalnız ben varım. Ben ol âlemdim, ol âlem bendeydi. O an, Sultan'ı gördüm. Sonsuz vecd halinde, sonsuz bir muhabbetle bana bakıp, tebessüm ediyor... Gözlerimdeki soruya karşılık, "Kendimi seyrediyorum" dedi. O an ışığın öbür yanına kaymağa başladım. Ayaklarım bir zemine basmıyordu. Ama gidiyordum. Hem de kayarak, sanki uçuyordum. Çevrem pırıl pırıldı. Ben de parlıyordum. Çevremdeki parıltılar, kar taneciklerini andırıyordu. Ama parlaktı. Sanki bunlar madde değildi. Ağırlıkları yoktu. Çünkü ben de öyle idim. Sultan bana bakıp, gitme diyordu. Ama ben halâ kayıyordum, uçuyor muydum bilmiyorum. Ama Sultan'ın sesini duyuyordum. Halâ ardımdan bana,"Gel... Gitme... Gitmee... Gel de, bir Adem daha yaratma diyordu. Ben ise muallâkta uçarken, benim gibi uçuşan bir başka zerreye çarptım. Bu çarpma ile ikimiz birleştik. Herhalde bu çarpmanın şiddeti ile olacak ki, debelendim uyandım. Meğer gördüklerim rüya imiş. Lâkin gördüklerim ne idi? Hayâl neydi, gerçek neydi? Yoksa bunlar, aynı şeyin iki adı mıydı?.. Hayretler içindeyim.. Sanki vücudumda halâ o gördüğüm ışık var! Ben, işin içinden çıkamıyorum. Ey Arifler, eey Alimler, Ulemâlar eey..! Bütün ilimlerin ehil zatları ve yorumcuları. Sizler her şeye yorumlar yaptınız. Gâhi doğru, gâhi yanlış yaptınız. Benim bu düşümün de yorumunu yapınız. Yalnız dikkatli olun. Düşümde gördüm; her yorumun, her yargının bir karşılığı var unutmayın. Ben bu düşü gördükten sonra, akıl bana hizmet etmez oldu. Ben neyim? Ben kimim? İnanın adım bile yok! Gelin, cümle âlem birleşin. Benim derdime derman olun. Sizlere fazla gelen akıldan bana biraz akıl verin. Çok değil! Kendimi bulacak kadar. Sizin halinize gülecek kadar SON SÖZ

Kadir Mevlâm açtım senin sırrını Kusur mudur, kabahat mı, suç mudur Halkederken gördüm küllü varını Ehven midir, kolay mıdır, güç müdür.


Oturduğum yerden âlemler gezdim İyisin kötüsün elekten süzdüm Sende gördüğümü noksansız yazdım Hayal midir, gerçek midir, düş müdür. Senin vücudundur şu küllü cihan Gözle görünensin apaçık beyan Tahtını kurduğun o gizli mekân Varlık mıdır, yokluk mudur, hiç midir. SÖZLÜK • Akl-ı maad: Ölüm sonrası ebedî hayatı düşünen akıl. • Amel: İş, çalışma, kâr. • Anâsır: Unsur, unsurlar. Bir şeyi meydana getiren temel esaslar, elementler. Anâsır-ı çehârgâne: Dört unsur. Madde aleminin temel unsurları: Ateş, hava, su, toprak (Tas). Süfîler nefsin dört mertebesini dört unsura benzetirler. Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i mutmainne toprağa benzetilir. Bunlardan herbiri İçin on özellik tespit edilir ve kırk sayısına ulaşılır. Tasavvuf ehlinin yaptıkları birçok izahlar ve yorumlar, dört unsur nazariyesine dayanır. {Ferheng.} • Aşikâr: Apaçık, çok belli, kesin. • Biat etmek: Bağlılığını ve güvenini bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını göstermek. Oy vermek. Bidayet: Başlangıç. • Cezbe: Celbetme, çekme. Allah'a koşmak. (Tas.) İlahî inayetin gereği olarak Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan herşeyi kuluna bahşedip, çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine çekmesi ve yaklaştırması. Cezbu'l-ervah (Kâşânî): Allah'ın, Velîlerin ruhlarını kendisine çekerek, onlara zikir ve vuslatın hazzını tattırması. Aşın cezbeye tutulan insanlar "meczup" diye adlandırılırlar. Cezbe geçici olduğu gibi sürekli de olabilir. Aşırı cezbe halinde¬ki sâlik (meczup), sorumlu ve yükümlü sayılmaz (Bk. Behlûl, buhlûl, meczup). Cezbe-i kayyumiyet-i zâtiye, kelime-i tevhid zikri İle elde edilir. Cezbe-i maîyet-i zâtiye, ism-i celâl zikri ile elde edilir. (Risale-i bahâiye, 26). Cezbe Tarîki: Nakşibendi Şeyhleri, bazı sâlikleri icmâlen cezbe ile terbiye edip Hakk'a vâsıl kıldıkları için bu yola bu ad verilmiştir. (Risâle-i bahaîye, 16). • Cüzi irâde (İrâde-i cüz'iyye): Allah'ın, insanın tercihine bıraktığı irade. Bu aynı zamanda, İlâhî iradenin insandaki tezahürü ve ona düşen pay anlamındadır. Cüzi irâde; özgürlüğü, sorumluluğu ve yükümlülüğü birlikte taşır. Kişi, kendi hayatının ve kudretinin sınırlan İçinde düşünme, seçme ve uygulama hürriyetine sahiptir. Bunların her türlüsünün sonuçlan ile karşılaşma keyfiyeti ise mutlaktır. İlâhî kanunların bir gereğidir. • Ente Muti Sırrı: Ölmeden önce ölmeyi öğrenmek. Hayrât-ı sebil etmek: Hayır için bağışlamak. Bedelsiz olarak dağıtmak


üzere bir ortama yığmak. Hemhal olmak: Yakın ilişkide bulunmak. İçli-dışlı olmak. Bir varlığın sırrına erişip onunla bütünleşmek. • Hükm-i cihan: Cihanın, âlemin hükümdarı. İnsan-ı kâmil (1) : Yetkin insan, kâmil insan, eren. (Tas.) a) Allah'ın zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisine tecel¬lî ettiği insan. b) Âlemin var oluşunun ve varlığını sürdürmesinin sebebi. Varlığı meydana getiren ve onu muhafaza eden ilke. c) Hz. Muhammed'in nuru, hakîkat-ı Muhammedi'ye (bk. Ta'rifât). d) Gavs, kutup, hakîki mürşid. e) Âdem-i mânâ (insanlık iradesi.) İnsan-ı kâmilin akl-ı evvel, akl-ı kül, kelime-i camîa, nokta-i kül, nokta-i vahdet, ilk ilke, sırr-ı ilâhî gibi birçok İsimleri vardır. Bu isimler onun çeşitli özelliklerini belirtir. İnsan-ı kâmil Allah'ın sureti, Allah'da onun ruhu gibidir. Diğer taraftan insan-ı kâmil âlemin ruhu, âlem de onun suretidir. Onun için âleme "insan-ı kübrâ" denilmiştir. (Cilî, el-İnsanu'l kâmil, İstanbul 1300, l-ll. İbn. Arabî, Fusûs u'l-Hikem, Kahire 1946, S. 35.) İnsan-ı Kâmil (2) : Allah'ın yeryüzündeki halîfesi olması itibariyle onun bütün isim ve sıfatlarına mazhar olan beş hazreti, yani varlığın esas mertebeleri¬ni tümüyle kendisinde toplayan insan. Kâmil insan göz bebeğine benzer, herşeyi görür ama kendisini görmez. Kâmil insan Allah'ın zât, sıfat ve isimlerinin aynasıdır. Kâmil insanın sözü, işi, huyu ve bilgisi iyidir. İnsan-ı kâmilin; simurg, bahr-i muhit, bulut, güneş gibi birçok isimleri vardır. (Abdulkerim elCîlî, el İnsanu'l-kâmil, İstanbul 1300, l-ll.) İnsan-ı kâmil Allah'ın gözü (Aynullah)dır. (Kâşânî.) Âlemin nurudur. . İsrafil: Dört büyük melekten biri. Kıyamet günü "Sûr"u üfürmeye vazife¬lidir. İştigâl etmek: Uğraşmak, meşgul olmak. İtaat: Emre uymak. Boyun eğmek. Söz dinlemek. Kavl-i karar: Karara varmak, anlaşmak. • Kesret-Vahdet. Çokluk-birlik (Tas). Bir olan Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla tecellî edip çokluk halinde görünmesi kesret, bu çokluğun hakîkî bir varlığı olmadığını kavrayıp var olarak sadece Hakk'ı görmeye vahdet denir. Vahdette kesret: Cem makamı, "Herşey ona döner" mertebesi. Kesrette vahdet: Tefrika. Mahlûl: Çözülmüş, erimiş, eritilmiş. Macunumsu veya balçığımsı madde. • Mahsûl-ü Amel: Amellerin ürünü. Düşünce, davranış ve fiillerin sebep olduğu sonuçlar. Malik-el Mülk: Mülkün sahibi. Âlemin (alemlerin) yaratıcısı ve sahibi. Matuf: Eğilmiş, bir tarafa doğru çevrilmiş. İsnad edilen. • Mekân-ı Firdevs: Cennette yüksek bir katman, ulvî bir bölüm. Men etmek: Yasaklamak, önlemek. Merhale: Aşama. Menzil, iki konak arası mesafe. Kademe. Mihman: Misafir, konuk • Mihman-ı Daim: Sürekli konuk. (Mec.) Ebedî sevgili.


Mikâil: Dört büyük melekten birisi. Muteber: İtibarlı, hatırı sayılır, saygın. Yürürlükte olan, geçerli, güvenilir. Mutî: Tevekkül sahibi, olgun, uslu. • Mükevvenât: Yaratılmış tüm varlıklar ve mahlûkat. Mürüvvet: İnsaniyet, mertlik, yiğitlik. Cömertlik, İyilikseverlik. Ana, baba saadeti. Müstehak: Haketmiş, hak kazanmış. Lâyık. Nûş etmek: İçmek. Haz almak, sefa sürmek. Nefs-i Emmare: (Tas.) Kulun kötü huylan ve çirkin vasıfları. Kötü duygu¬ların ve huyların mahali olan lâtife. Nefsin bu seviyesi, kişinin en büyük düşmanı olduğundan onu tanımak, çözmek ve amansız bir süreçte ıslâh etmek gerekir. Nefs-i emmare'yi tezkiye (temizlemek) etmek İçin riyazet yöntemlerine başvuru¬lur ve çile çıkarılır. Nikab: Perde, örtü, peçe. (Tas.) Sevgilinin kendi iradesiyle, aşıkı ile arasına koyduğu engel. Pirani: Çok yaşlı nur yüzlü ihtiyar. Râmetmek: İtaati sağlamak, boyun eğdirmek. Rükû: Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale koyma duruşu. • Sabî: a) Memeden kesilmemiş çocuk, bebek, b) Buluğ çağına gelmemiş çocuk. Saddakna: ''Bu sözler hiç şüphesiz Rabbin kelâmıdır ve mutlak olarak doğrudur" anlamında kullanılan bir deyimdir. Secde etmek: Namazda alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan hareket. Namazın bir rüknü. • Seyr-i temâşâ: Dolaşarak izlemek. Seyir halinde müşahade. Metinde, Sultanın tüm âlemleri ve cümle mahlukatı anda müşahadesi. Tâbâ: Tabî olanlar, ram olanlar. Metinde, sadık kullar. Taht-ı revan: İnsan kol gücüyle, insan taşımak için kullanılan basit araç. • Tecellî: Aşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhur etmek. (Tas.) Gaybten gelen ve kalbde zahir olan nurlar. (İbn Arabî, Kâşânî, Ta'rifât.) Görünmeyenin (guyûb) kalblerde görünür hâle gelmesi. Her ilâhî İsmin, tecellî ettiği yere ve yöne göre türlü türlü şekilleri vardır. İçinden, tecellîlerin zahir olduğu gayblar yedidir: 1. Gaybu'l-hak, 2. Gaybu'l-hafâ, 3. Gaybu's-sır, 4. Gaybu'r-rûh, 5. Gaybu'l-kalb, 6. Gaybu'n-nefs, 7. Gaybu'l-letâifil-bedeniye. Tecellî kavramında daima bir gaybtan şuhûda, karanlıktan aydınlığa, bilin¬mezlikten bilinirliğe, belirsizlikten belirliliğe geçiş vardır, (bk: Setr, perde, hicap.) Tecellî sâlike cezbe, bazan sükûn verir. İlk tecellî. Zâti tecellî: Hakk'ın Hakk için, İlâhî zâtın yine kendisi için tecellî etmesi. Bu ahadiyet mertebesidir. Burada sadece zât ve onun birliği (vahdeti) söz konusudur. Zâttaki bu vahdet ahadiyetin ve vâhidiyetin kaynağıdır. İkinci tecellî, İlk taayyün: Mümkün varlıklara ait aynler bu tecellî ile zahir olur. Buna ilk


taayyün (belirti) de denir. Bu tecellî ile hak, isimlerdeki nisbetler İle ahadiyet mertebesinden vâhidiyet mertebesine iner. (Kâşânî) (bk. Taayyun). Üçüncü Tecellî. Şuhûdî tecellî: Nûr ismini alan varlığın zahir olması, bu da Hakk'ın isimlerinin sûretleriyle ekvânda (kâinatta, âlemde) zahir olmasıdır ki esasen bunlar, isimlerin suretleridir. Bu zahir olma hâli bir medettir. Bu da, herşeyin varlığının esası olan rahmanî nefesten ibarettir (Kâşânî). Zatî tecellî: İlahî zâtın, zâtı için tecellî etmesi. Sıfat tecellîsi: Allah'ın sıfatlarından birinin kulunun kalbinde zahir olması. İsim tecellîsi: Allah'ın İsimlerinden birinin kulunun kalbinde zahir olması. Fiil tecellîsi: Allah'ın fitlerinden bir fiilin kulun kalbinde zahir olması. Allah'ın fiil tecellisine mazhar olan, âlemdeki bütün fiilleri Hak'tan bilir, "La Fâile illal¬lah" der. Bu tecellîlere sıra ile sıfatta mevsûf, isimde müsemmâ, fiilde fail mülâ¬haza ve müşahede edilir. Hakk her an her yerde ve herşeyde çeşitli mertebelerde tecellî etmekte, yani kendini göstermektedir. Ama bunu her göz göremez. Cihan-ârâ cihan içredir arayı bilmezler Şu mâhîler ki derya içredir, deryayı bilmezler. (Bahri Dede) Tecellî Ashabı: Vahdet-i vücûd ehline göre iki türlü tecellî var: Genel ve Rahmanî tecellî. Bu tecelliden herkes ve herşey tam olarak nasîbini alır ve bununla kendi tabîî kemâlini bulur. Özel tecelli Rahîmî tecellî. Bu tecellî ile mü'minler, sıddîklar ve arifler tevhîd, marifet ve rızâ gibi nimetlere ererler. Bunda İnsanlar farklı mertebede bulunurlar. Hallâk-ı cihan âleme ettikte tecellî Her âdemi bir hâl ile kılmış müteselli. *** Tecellîden nasîb erdi kimine Kiminin maksûdu bundan içeru. (Yûnus) ©Ün etmek-Ünlemek: Yakarış, çağırış. Metinde, Âdem'in Rabbine yalvarışı. • Vecd-mevâcid: Bulma, varolma, hasıl olma, buluş. (Tas.) a) Extase; Kulun herhangi kasdı ve çabası olmadan, onun kalbine tasadüf eden şey (İlham, his, feyz, vârid) dır. b) Vecd bir müsâdefe (karşılaşma, yüzyüze gelme, buluşma) dır. Kalbin karşılaştığı hüzün ve neş'e gibi şeylerin hepsi birer vecd'tir. c) Vecd: Hakk'tan gelen mükâşefeler/tecellîlerdir. Vecd iki türlüdür: Vecd-i mülk, vecd-i lika: Sâliki bulan ve ona hâkim olan her vecd mülk vecdi, sâlîkin bulduğu vecd ise lika (karşılaşma) vecdidir. (Serrâc, 375. İbn Arabî, Irakî.) Vecd-fakd: Vecd buluş, fakd kaybediştir. Nuri der ki: "Rabbımı bulunca kalbimi (kendimi), kalbimi bulunca Rabbımı kaybediyorum". Vecd ile fakd yer değiştiren iki ruh hâlidir. Biri gelince öbürü gider. Onun için fakdı olmayanın vecdi olmaz. Vecd-ilim: Birbirinin zıddıdır. Tevhidin ilmi (şuur halindeki tevhid), tevhidin vücûdundan (vecd halindeki tevhidden) bambaşkadır. Zira vecd halinde ilim ve şuur olmaz. İlim ve şuur olunca da vecd olmaz. (Kuşeyrî, 34. Gazalî, İhya, II 266) Vecdin çoğulu mevâciddir. Vecde gelene de vâcid denir. Vecdin basit şekli tevâcüd, en mükemmel şekli ise vücuddur. (bk. Vücûd.) Vecd, daha çok kendin¬den geçme ve istiğrak


mânâsında kullanılmaktadır. Bu anlamdaki vecd bir sır olup, ta'rîfi mümkün değildir. Ancak yaşamakla Öğrenilir. Hz. Mevlânâ aşk ve vecdden soran birine: "Benim gibi olunca bilirsin" demişti. (Çû be-men şevi bidânî.) Ehl-i vecd: Vecde gelen, vecd yolu ile Hakk'a eren. Safvu'l-vecd: Saf ve hâlis vecd. (Serrâc, 417.) Aşk u şevk ehli vecd-i hâl ister Ne kemâl ister u ne mal ister. (Ahî) Vuslat: Vusul, ulaşmak, erişmek, ermek. (Tas.) Hakk'a ermek, kemâle ermek, olgunlaşmak, seyr ve sülûku tamamlamak. Vâsilûn, ehl-i vuslat: Erenler, ermişler, (bk. Hicran, Vasi.) Zahire: Hububat (buğdaygiller) gıdalarına verilen ad. Zülüf-Zülf: Saç. (Tas.) Hiç kimsenin ulaşamadığı gaybî hüviyet, Hakk'ın zâtı ve künhü. (Irakî.) Karanlık {siyah saç) nasıl meçhul ise Hakk'ın zâtı da öylece meçhuldür. Küfr-i zülf: Siyah saç. Küfr-i zülfünden beni meneylemek lâyık mıdır Sûfî İnsaf eyle imanın gerekmez mi sana (Fuzûlî) Piç-i zülf: Kıvrım kıvrım saç (Tas.) İlâhî müşkil. (Irakî.) b) İmkân mertebesi. c) Uzun saç. Sınırsız varlıklar, çokluk ve taayyunlar. Saç sevgilinin yüzünü örttüğü gibi bunlar da gerçek Bir'in yüzünü (zâtını) örter. d) Celâlî tecellîler.

Yararlanılan Kaynak : Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ

SULTANI HAKİKAT - ÜSTAD MUZAFFER KINALI  
Advertisement