Issuu on Google+

derkenar

aylýk edebiyat ve kültür dergisi Sayý: 12

Kasým 2005

Geri sayým Hüseyin Akın Kozmetik Furkan Çalışkan Kardeþlerinden ayrý Aynur Kulak Kýrýk bir bayram hikâyesi Çiğdem Can Cemal Süreya’nýn gözünden Ýkinci Yeni Atanur Memiş Ah Muhsin Ünlü ile söyleþi

‘Okur’dan söz etmek mümkün mü? Þeref Bilsel, Hüseyin Akýn, Alper Gencer, Ömer Aksay

4 YTL

12

Hasan Ali Toptaþ: Okuru yok saymak, okurun yararýnadýr.

Saçmadan baþkaldýrýya Albert Camus

Ýsmet Özel’in Demangeaison þiiri


.


derkenar

derkenar Aylýk edebiyat ve kültür dergisi ISSN 1304-6667 Yýl:2

Sayý:12

Kasým 2005

Ýmtiyaz Sahibi Ýbrahim Özbay

Genel Yayýn Yönetmeni Seyfullah Aslan

Editörler Hüseyin Akýn Kâmil Yeþil

Koordinatör Furkan Çalýþkan

Tashih Osman Toprak

Basýn ve Halkla Ýliþkiler Aynur Kulak

Sorumlu Yazý Ýþleri Müdürü

Mer ha ba, ‘Okur’dan söz etmek mümkün mü? ‘Okur’un tüketiciye dönüþtürüldüðü süreçte edebiyatýmýz önemli aktörlerinden birini kaybetmektedir. Ancak bu noktada “Okurun varlýðýný yok saymak, okurun yararýna olan tek þeydir.” diyen Hasan Ali Toptaþ’ý da dikkate almak gerekir. Dosyamýz bu sayýmýzda yayýnladýklarýmýzla sýnýrlý kalmayacak. ‘Okur’un üzerine gitmeye devam edeceðiz. Bu sayýmýzda yine iyi þiirlere ve hikâyelere yer veriyoruz. Hüseyin Akýn uzun zamandan sonra þiiriyle dergimizde. Ayrýca, Nurettin Durman, Adem Turan, Mustafa Uçurum ve genç þairimiz Ömer Bahri Gördebak bu sayýnýn yeni imzalarý. Þair Þeref Bilsel de dosyaya yazdýðý bir yazýsýyla aramýzda. Atanur Memiþ’in dizi yazýsý; Furkan Çalýþkan ve Ömer Yalçýnova’nýn yazýlarý dergiye güç katan diðer çalýþmalar. Kâmil Yeþil, Çiðdem Can, Aynur Kulak ve yeni imza Kerem Iþýk bu sayýmýzýn hikâyecileri. Özür: Ömer Aksay’ýn 10. ve 11. sayýlarýmýzda yayýnladýðýmýz þiirinin baþlýðý “üstüme alýndýðým” olmasý gerekirdi. Þairden ve okurlarýmýzdan özür diliyoruz.

Yeniden buluşmak umuduyla...

Seyfullah Aslan

Adres Osmanlý Sk. Alara Han No:27 D:9 Taksim - Ýstanbul

Ýnternet www.derkenar.gen.tr derkenardergi@yahoo.com

Telefon / Faks (0212) 243 61 99 / 243 62 36

Abonelik Koþullarý Yýllýk: 48 YTL / 6 Aylýk: 24 YTL Kurumlara: 110 YTL Öz bay Ya yýn cý lýk - Ýb ra him Öz bay adý na Ya pý Kre di Ban ka sý Taksim Þubesi: 1105003 Pos ta Çe ki He sap Nu ma ra sý: 5002965

Genel Daðýtým Merkez Daðýtým

Baský - Cilt Kilim Matbaacýlýk (0212) 612 95 59 Litros Yolu Fatih San. Sit. No:12/204 Topkapý/ÝSTANBUL Baský Tarihi: Kasým 2005 Yayýn Türü: Yaygýn süreli

Der ke nar der gi si, La mu re Ya yý ne vi’nin bir kül tür ya yý ný dýr. Gelen yazýlar yayýnlansa da yayýnlanmasa da geri verilmez. Yazýlarýn sorumluluðu yazarýna aittir. Kaynak gösterilmeden alýntý yapýlamaz. Yazarlara telif ücreti ödenmez. Reklamlarýn sorumluluðu reklam verene aittir. Ýlan pazarlýða tâbidir. Yayýn politikasýna uymayan ilanlar alýnmaz.

Ýçin de ki ler

Alper Gencer, Günah sevgilim.....................................2 Hüseyin Akýn, Geri sayým...........................................3 Mustafa Akar, sen hiçbir þey istemedin........................4 Furkan Çalýþkan, Kozmetik.......................................5 Kâmil Yeþil, Pastoral senfoni.......................................6 F. Zehra Kalkan, Günce.............................................10 Hasan Ali Toptaþ ile söyleþi......................................12 Ömer Aksay, Bilâl Cerîr’in nüfûs sûreti.......................16 Nurettin Durman, Kýsa yol için uzun þiir.....................17 Adem Turan, Taþýnma meselesi................................18 Þeref Bilsel, Okur mu?..............................................20 Alper Gencer, Bakalým þair ne demiþ?.......................22 Ömer Aksay, Hangi okur, nerede okur?.......................24 Hüseyin Akýn, Gidecek yeri olmayan adam: okuyucu...26 Osman Toprak, Macera deðil, mecra.........................27 Esra Elönü, Ýyi durum yazýlarý.....................................29 Çiðdem Can, Kýrýk bir bayram hikâyesi.......................30 Mustafa Uçurum, Rüzgârla gelen..............................34 Said Yavuz, Ruhkýran...............................................35 Atanur Memiþ, Cemal Süreya’nýn gözünden Ýkinci Yeni..36 Atakan Özen, Kurulu saatler....................................44 Ünsal Ünlü, Yüzünde saklý köpük...............................45 Aynur Kulak, Kardeþlerinden ayrý.................................46 Furkan Çalýþkan, Saçmadan baþkaldýrýya Albert Camus..52 Mehmet Þah Erincik, Akçaburgazlý yekta ve gülbeyaz....57 Ah Muhsin Ünlü ile söyleþi......................................58 Ömer Bahri Gördebak, Ölüm çayý............................63 Ömer Yalçýnova, Ýsmet Özel ve Demangeasion.............64 Kerem Iþýk, Uðultu......................................................68 Kapak Karikatürü: Naci Barýþan

1


derkenar

Al per Gen cer Günah sevgilim aþkýma bir çaþýt sýzmýþ, hislerim tutmuyor dünyalarýn elinden gözlerimi rüzgara karþý kýþkýr tan bir öfkenin adamý olmuþum bir den küllerini üstüme savur muþlar eski sevgililerimin ölümün çelmesini yemiþ nefesim, yarýn ölebilecek miyim? her akþam bir kur t indiriyorum ayrýlýk daðlarýndan her gece bir mektup geliyor bana, mühürlüler, açamam! ipte kalmýþ bir jonglör kadar yalnýzým tutunurken düþmemelere ah bilseniz, þiir nasýl karanlýk bir gece olabiliyor bazen g/usül bilmek gerekir tek böbrekle tutunmak için Rabbe sanrýlarla þekletmek güzeldir bulutlarý peyderpey her gece bir yýldýz kayýyor odama, kýrýp pencerelerimi göðü þiirle karar tmak için defaten aðlamak mý gerekli? týr naðýndan baþlayýp saçlarýnýn uçlarýna kadar sevmek niyetindeyim seni tanrýlarla þekletmek güzeldir çünkü bütün zifirileri! aþkýma bir çaþýt sýzmýþ; mundar bir öfke! kim ne derse desin, yaramý aþtan sayan birisiyim lezzetle kurulmuþ hazzýn cinai hevesiyle doldum aman sana uzanan körpeliðimi hiç katletmeyeyim! titriyorum, ya bu cennetmekandan uzak konursa baþým öfkemin sözümü kesmesi ümidindeyim! adýný anmaktan geri koyarsa beni içime sýzdýrýlmýþ bu çaþýt san ki omuzlarý gövdesinden fücceten koparýlmýþ daðýndan ayrý düþen, üþüyen bir kum tanesi gibiyim cellat! nefsimin içindeki rabbi bana teslim et! çünkü ben günahý sever gibi seviyorum rabbimi bazen günahý bir kuluçka saydýðým oluyor sonraki sevaplar için sanki köreltiyor beni düþtüðüm tuzaklar dan sakýnmak onca nifakla elinde tuttuðun baltaya raðmen durup kavuþturaným olarak sevmek geliyor seni içimden zemin olmaya can atar gibisin gayretli adýmlarýma kaslarýnýn kýzdýr dýðý bir yumruðun var, sakýn dur ma! caným senden geçecekse, rabbim beni af fet ben yaramý aþtan sayan birisiyim, cellat, devam et!

2


derkenar

Hü se yin Akýn Geri sayým -‘Þiirdýþý'nda ne var ne yok diyeneÝþte ben geldim, ner den bilebilir dim sizin de olacaðýnýzý bir mýsra daha düþmek gerekmiþ meðer ölüme yakýn takip çok yer gezdim, yine de hayat acýlar dan sýzýyor muþ, öðrendim örs ve çekiç, çavdar ve yulaf, çok konuþtum, zehirlendim almadý üstüne kimse benim güzelliðimi, bunu or dan getir dim az sarar mýþ bir yüzüm var ve ayýp diye bir þey, günlük gazeteler den bulmacalara çýktým saðdan sola iki har fli, iþte adým, bunu or dan getir dim parkta soðumuþ kadýnlar yalan yanlýþ gülümseyen, bunu or dan getir dim… uzakta sevdiðim var dý bilmediðim her üç dilden, yol yakýnken dönemedim yasak bahçeler de piþmanlýk vakti siz yoktunuz, ben or daydým susmak için uzun boylu her geçenden dil dilendim ben ki sebepsiz savaþtým, on kar deþin onuncusu, ey eriþkin bahtiyarlýk, el vereyim dokun bana düþsün sýr týmdaki çuha terk-i dünya terkisinde sahipsiz bir baða düþtüm içimde yarým þiirler bahanem ol kayýr beni

3


derkenar

Mus ta fa Akar Sen hiçbir þey istemedin, ben illa ki aþk þiiri yazýcam dedim; oysa por takal aðaçlarýndan da bahsedebilir dim Ben gelince sen de gelir misin üzgün sarý kazaklarýnla akþamlarýmýz da gelir mi Ama sen gelmezsin kapýlar kapalýdýr sana imgeler hep bir tuzak gelemezsin Küçük esmer yüzün de gelmez sorarsýn sonra erkeðim ner de kaldýn gelmedin Sen or da hýnzýr kal derim ben asýlmýþ bir adamýn yüzüne ne deriz ne deriz Gelmezsin baþ aðrýlarýn haftalýk þuruplarýn da gelmez acelem var dersin Ve incesin ipince süsenler olmalý bu inceliðinle derim ben de Beyazýna bir karalýk bulaþmalý benim esmerliðimden Oysa hiç olmadý gidiþler de geliþler de sýðýnýlacak kucak kadar bir yer Bütün borçlarýný ödemiþ çok edip bir kiþilik olarak Tuhaf bir akþamdý oralar da korktum biraz Binler ce sincap katladým uzaklarý ölçmek için gizlice Hangi akþamdý þimdi unuttum kapýlara pencerelere kaldým Birkaç bin gece uzunluðunda acýmasýz özlemler edindim kendime Yoksulluðun çarþambasýnda yürek yürek deðil de Yürek sanki güne bakan çiçeðiydi gökmavisi dör tgende Bir kunduz kýyýlarý iterek aþaðý yukarý bir deniz çýkar ttý Sabahtý sümbüller açmýþtý pul puldu caddeler sokaklar Boyum yaðmur dan da uzundu anlaþýlan Þuramda dar sokaklar, iðri büðrü kaldýrýmlar, uzaklýklar Yýllar içindeyim sanki sabahlar içinde dopdolu geyiklerle ben Gelmezsin boþ odalar gibi gibiysem anýmsa suçu yok Þu dilsiz þu küçük serüvenin þu soyu tükenmiþ akþamýn Ara sýra da olsa söylüyorum þaþýr týcý olmak için deðil hiç deðil Ve aþklar bile eskir eylemsizlikten Duy beni kocaman duy beni þimdi bize kim gülümseyecek

4


derkenar

Fur kan Ça lýþ kan Kozmetik Güver cin ve anne ayný grileþmiþ mendilden geliyorsa dedim bu iyi bir þey Kocaman poliklinikler olur bunlarýn daha küçükleri de olur anne ve sonra beyaz Berberlere bekarlara bakirelere söylenir hýzar dan bir þey istenmez siz ey Halim hatýrým sorulduðunda söyleyecektim ama iþte rehine psikolojisi ve ýlýman iklim Damarý bulamayan hemþire ne kadar güzel bir þeydir kavuniçi alný ne ayaz Yosun yeþildir yapýþýr denir bence sadece bir kýz ismidir, halim hatýrým soruldu söyledim

Sen gülersen ekstraya girer dör t mevsim bir bahçede polaroid bir fotosun sadece Dünyaya çarpmadan geçen kuyruklu yýldýz ne kadar þanslý Repliklerim var dý benim daha baþka þeylerim de var dý sanýrým ben de þanslýyým kendimce Bu dünyada rezer vasyonum var bu dünyada kaydýraklar var ekþiler var baðcýklar var Bulutlarýný temizlemiþsin bilmiþtim eldivenlerimde senin ellerinin þekli var (þimdi gidelim daha sonra yine geliriz fanatik güller getiririz)

5


derkenar

Pastoral sen foni Kâmil Yeþil Andre, akþam karanlýðýnda bir kartal pençesini andýran kayalarýn, sabahleyin beyazlara bürünmüþ olarak kendisini karþýlayacaðýný düþünür, uyanýr uyanmaz daha aynada yüzüne bakmadan kayalara dikerdi gözünü. O kýsa akþam gezmelerinden aklýnda sadece kurbaða sesleri kalmýþtý. Kýþ yaðmurunun hendek çukurlarýnda oluþturduðu gölcüklerde yaþayan kurbaðalar, gece karanlýðýnda çýkardýklarý vak vak sesleriyle korkuyu daðýtýr, akraba ziyaretinden evine dönerken karanlýðýn bilinmezi içinde dost ve destek olurdu kendisine. Eldeki fenerin ýþýðýndan yararlanmak istiyormuþ gibi yoluna çýkan, sýçraya sýçraya giden birkaç kurbaðayý gördüklerinde ise anasýnýn "Üzerine basma sakýn!" uyarýlarýyla karþýlaþýr, sanki kendisi doðurmuþ gibi kurbaðalarý korumaya çalýþmasýný bir türlü anlayamazdý. Anasýnýn aðzý yolda mýrýl mýrýldý Andre'nin. Hissettirmemeye çalýþsa da bir þeylerden korktuðu belli idi. Dua okuyor olmalýydý. Anlaþýlan kendisine güvenerek çýksa da yola, çok az kalmýþsa da eve varmaya, karanlýðýn ürküntüsünü üzerinden atamýyordu anasý. Sabah sabah nerden hatýrlamýþtý þimdi bunlarý. Gözlerini ovuþturdu. "Rüyadan" dedi; evet rüyada görmüþ olmalýyým. Tabiatýn adaletinden þüphe etmesin insanlar diye her tarafa eþit yaðan ve kendine benzeten kar iþte kayalar gülümseyerek kendisine bakýyordu uzaktan. Andre, denizin kenarýna ev yapmayý kim akýl ettiyse; ona olan minnettarlýðýný geçirdi içinden. Denizin kýyýsýnda ev, evin içinde kendisi olaraktan çýplaklýðýný üstüne aldýðý yosunlarla, yosunlarýn bitirdiði fýþkýnlarla örten bir çýnar gibi onurlu idi.

6

Deniz... Her þeyi içine alarak salamur hâle getirmek isteyen açýk kuyu gibi göründü gözüne. Acaba çocukluðunu da atsaydý denizin içine korur muydu bozulmaktan? Çýkardýðý hýþýrtý ile durduðu yeri ne çok ürpertiyordu þu deniz. Her þey kendisine doðru idi ve akýyordu. Ýçine aldýklarýný deðil kendisini mekân tutanlarý koruyor deniz diye düþündü sonra. Ama her nedense topraðý kokutuyordu iþte. Oysa toprak öyle miydi? Suyu gün geliyor üstüne çekiyor, baþýnýn üstünde taþýyor, günü geliyor içine çekip altýna alýyor, onu koruyordu. Ýçmeye yaramayan þu su gibi geldi çocukluðunu hatýrlamak. Gâh buhar olup yukarý çýkan; gâh bulut olup semanýn katmanlarýndan yüz bulamadýðý için orada mekân tutmadan inen þu deniz suyu gibi. Kalksam ve rüzgâr gibi hareket etsem çocukluðuma ve anama, diye rüyasýna daldýðýndan beri gözü ve kulaðý rüzgârda idi Andre'nin. Bunu sanki duymuþ ve fýrsat bilmiþ gibi sabah rüzgârý selâmýný koku olarak sessizce uzatýnca burnuna, hemen balkona çýktý. Baðrýný açtý, burnunu hazýrladý. Nedir bu hâlin der gibi baktý güneþ ona gülerek. 'Sen, dedi güneþe Andre; uykudan gözlerini mahmûr olarak açmaya çalýþýrken uzaktan bir dost geldi bana.' Evet, o bir misafirperverdi. Ve rüzgârý karþýlamak için çýkmýþtý balkona. Biraz sonra ona hoþgeldine gidecek ve gezdiði gördüðü yerlerden haberler soracaktý. Rüzgâr erkenden sokaða çýkmýþ, önüne birkaç kâðýt parçasý, poþet ve çöp katmýþ, onlarýn peþinde koþturup durmuþtu. Dalgalandýracak saç, kaldýracak etek bulamamýþ olarak üzgün ve delirmiþ bir þekilde dolaþmýþ ve iþte halsiz düþmüþtü. Sadece meltem olup çiçek çiçek dolaþarak topladýðý kokularý yaymýyor, saçlarý dalgalandýrmýyordu rüzgâr. Sýcaktan bunalaný serinletmenin yanýnda; tozu topraðý kaldýrarak fýrtýna da


derkenar

oluyor; suyu metrelerce kaldýrýp hortum olarak da gösteriyordu kendini. Sokakta kimseyi göremeyince iþte o da sýðýnacak bir kuytu aramýþ ve gelip Andre'nin evinin çatýsýna tünemiþti. Güneþle arasýna bir engel girmesin ve gerçek gölgelenmesin diye saçlarýný döken þu kel aðaç, bir kasketle olsun gölgeye sýðýnmamýþ tepeden týrnaða soyunmuþtu. Küçük saçsýz baþýyla orada, denizin kýyýsýnda gülüyor, geçirdiðim her tecrübe baþýmdan bir tele maloldu diye bakýnýyordu. Göz zevkini bozan þu kavak. Ona diðer bazý aðaçlar gibi aptal mý yoksa özverili mi demeli karar veremedi Andre. Ama þimdiden yazýn baþýna güneþ geçmesin diye kalýn yeþil giysilerini üstüne almýþtý. Kýþýn dökecek ve çýrýlçýplak protestoya katýlacaktý o da. Kavaðýn bazý yapraklarý sararýr sararmaz hemen iniveriyordu yeryüzüne secdeye. Bazýlarý aðaçlarýn dalýnda, yerinde yuvasýnda önce sararýyor sonra kýzarýyor gene de uzun zaman býrakmýyordu dalýný. Uzaktan bir kanarya sürüsü gibi görünüyordu bu yapraklar Andre'ye. Sýmsýký tutunmuþlardý hayatýn o son damlasýna. Kendisi de öyle deðil miydi? Anasý geçmiþti, anýsý anasýnýn yanýnda olan biri olarak iþte kendisi gibi ni-

ce arkadaþ vardý hayat aðacýnda. Bitkisel hayatlarýndan memnundu yapraklar. Onlarýn bu hâllerini gören dallar, rüzgârda silkelenmemeye gayret ediyor; iyi bir ev sahibi olduklarýný göstermek istiyorlardý. Þu komþu kýz þimdi onun dalý mýydý? Gövdem olmasýný tercih ederim, diye düþündü. Sefalet zamanýmda mesut anlarý hatýrlamakla daha büyük bir acý çekeceðime; þu yapraklar gibi zamana tutunurum daha iyi. Kar yaðmýþtý geceye ve geceden karanlýðý yýkamak, sýyýrýp atmak istiyordu. Yüzü karalara bulanmýþ bu gecenin yüzünü nasýl temizlediðini hiç kimse göremedi kendisi gibi. Herkes onu sadece þýp þýp akarken görmüþtü. Sadece gökten dereleri doldurmak için aktýðýný sandýðý suyun; yýkanmýþ, pýrýl pýrýl bir sabah hediye etmek istediðinin farkýna varmadý hiç kimse. Ama gene kararacaktý o beyaz hümayun. Akþama kadar fýrçalarla boyanacak ve kararacaktý dünya ve dünyasý gene. Bu kez temizleyici rüzgâr tekrar bir yaðmur müjdeleyecekti. Ama bundan emin deðildi. Ve bu korku veriyordu Andre'ye. Gündüzü de kararmýþ bir dünyada kalakalacaktý. Dalgalardan dayak yeme cezasý almýþ sahil,

7


derkenar

her geçen gün yediði tokatýn altýnda ezilmesine raðmen o bundan þikâyetçi deðildi. Sahil, bir mazoþist gibi iþkence edilmekten zevk alýyor, yaratýklarýn en yumuþaðýndan hayatýnýn en sert dayaðýný yiyordu. Onun gözyaþýný gören, feryadýný duyan bir belâya uðradýðýný sanýr, ona acýrdý. Oysa o baðýrýp çaðýrmasýna gözyaþlarýný eþ kýlmazsa yaþayamazdý. Balkona çýktýðýnda kendini yeni bir dünyada buldu Andre. Evinden belki de yedi, sekiz metre uzaða dikilmiþ çam aðacý, bir dalýný ona doðru uzatmýþ, kokusuyla, rengiyle, ince iðne yapraklarý ve dallarýnda sakladýðý kuþlarla evine el uzatmýþtý. Merhabaladý o da dallarý elleriyle. Uzaktan ellerini sürdü, yapraklarýný sevdi. Dallardaki kuþ konuklara gülümseyerek baktý. Biraz sonra çayýnýn kokusunu çekecekti ciðerlerine. Sohbetine olmasa da mýrýldandýðý þarkýsýna kulak misafiri olacaktý bu küçük, cývýl cývýl konuklar. Kim bilir belki de rüzgârýn esmesini bekliyorlardý dinlediklerini baþka diyarlara göndermek için. Sonra uçma hassasýný kaybetmesin diye evin içinde dolaþmasýna izin verdiði kanaryasýna döndü bakýþlarý. Kanatlarýný iki pýt pýt etmekle kuþluðunu, dalda cýgýl cýgýl deyiþini hatýrlýyorsa da uçma zevki alamýyordu kanarya bu iþten. Sarý rengin üstüne kýrmýzýyý uydurmak için uðraþan þu aðaçlar, yeþilin kanýna girdiklerinden; o giysilerinden de olacaklardý yakýnda. Kýsasa kýsas. Tozun topraðýn içinde kalacaklardý. Acaba o zaman dallarýný zümrüt yatak eylediði þu serçeler ne yapacaktý? Hepsini alabilir miydi kanaryanýn yanýna? Ýþte bir meyve aðacý, çamýn yanýnda gururla bekliyordu. Bazý dallar, daha doðrusu dallarýnýn uçlarý çok kýymetli idi. En güzel, iri ve olgun meyveler orada idi çünkü. Aðaç, kimse oraya uzanamasýn diye kaçýrdýðý dalýnda inadýna dolgun meyvesinin en iyisini orada bitiriyordu. Meyvelerin, gözlerine öyle bir sokuluþu vardý ki onlarý almak için deðil dalý, bütün aðacý feda etmeye hazýrdý Andre. Aðaç ise dalýný ondan kaçýrdýkça tehlikeye daha da yaklaþma paradoksunu görmüyor gibiydi. 8

Herkes gibi Andre'nin da gözü yukarýda, dallarýn yeþilindeydi. Gözlerini çevirmesi yetmiyormuþ gibi baþýný da çevirmiþti. Yeþile gösterdiði bu ilgi ve deðeri, kurudan öylesine esirgiyordu ki Andre; çiðneyip geçmesi bir yana, öfkesine hakim olamayýp yaktýðý anlar bile oluyordu kuruyu. Kurunun umrunda deðildi; bir zamanlar kendisine göz, bakýþ çevirtenlerin üstüne basmasý. Çünkü eski vataný aðaçlarýn, bazen rüzgârý çaðýrdýðý, silkelendiði ve üstünden kuru arkadaþlarýný atmakta acele ettiðini görmüþtü. Meyveli aðacýn ise: "Eteðimden uzanan; yere bakan dallarým sizindir" demesi yetmiyordu. Uzak, eriþilmez olanlar elini, gözünü de çaðýrýyordu Andre'nin midesini ve iþtahýný da. Sabretmesini bilse aþaðýdan yukarýya doðru þekillenen hiyerarþiye baksa, nasýl olsa sýra onlara da geleceðini anlayacaktý. Belki alamayacak, eliyle koparma zevkine varamayacaktý; ama o meyveler de yerinde kalamayacaktý. Ýster onun gibi uzanamadýðýndan olsun ister uzanmayý külfet sayýp tembelliðine yenildiðinden; meyveler mutlaka inecekti önüne, gökten inen mâide gibi. Ama Andre'de bir sabýrsýzlýk damarý vardý ki küp küp atýyordu. Gökten inen sararmýþ, tatlýlaþmýþ tek baþýna bir sofra oluþturmuþ bu meyve, ihtimal ki onu yerinden edecekti. Helva (tatlý) yemekten, býldýrcýn eti çiðnemekten býktýk; -bu arada gözü çamýn dalýnda cikcikleyen serçelere takýldý- soðan sarmýsak, mercimek ve bakla istiyoruz diyen Sina ahalisine dönecekti. Demek ki bu tutku halleri baþlangýçta zevk verirken, acýyla yer deðiþtiriyor, ýstýrap vermeye baþlýyordu. Acaba ýstýrabýn da bir tadý mý vardý? - .............. Yok muydu? Mazoþist deðil miydi kendine iþkence edip ondan zevk alan? Galiba o sapýtacaktý bu gidiþle. Bir meyve babayý cennetten ettiði gibi, taaa beþ milyar yýl sonra oðlunu da yerinden, canýndan edecekti. Saatine baktý, vaktin tazeliðini anladý. Hele bir bahar gelsin, giysi deðil saat bile taþýmayacaðým yanýmda, diye mýrýldandý. Çünkü bahar geldi mi hayat saate uymaktan vazgeçiyor; doðaya uyuyordu burada. Bir zaman sonra da hayatýn


derkenar

kendisi olup çýkýyordu bahar. Gece ýþýl ýþýl sabaha kadar... Hürül hürül rüzgâr. Üstüne bir atlet alsa yetiyordu. Ýnsanlarýn, (daha çok kendisinin) eriþemeyeceði bir imkâný, bir makamý iþaret ediyordu aðaç. Her dâim ayakta, kýyamda idi çünkü. Bir yönü ile dünyaya; diðer yönü ile ötelere aitlikten bahsediyordu duruþuyla. Gölgesi, meyvesi, yapraðý, çiçeði ile deðil sadece; kökü yerde, dallarý yücelerde olmak açýsýndan da böyle idi bu. Kökü ile arza, dallarý ile semaya yöneliþ... Ne büyük bir baðlanýþtý bu! Oysa insanlar yere doðru çekildiðinde ölmüþtürler artýk; belki de yukarýdan býrakýlmýþlar ve düþ(ürül)müþlerdir. Göðe doðru aðmak ise sadece rüyada mümkündü ve o da herkese ait deðildi. Andre burada tekrar bir rüya görüp görmediğini düşündü. Rüyanın ayrıntılarını hatırlamaya çalıştı. Sadece anasını ve yağmurlu geceyi hatırlar gibi oldu. Güneþ bu arada birkaç mýzrak boyu yükselmiþ, dünyayý altýna almýþ, sýktýkça hatta sýkmaya ne hacet, yüzünü gösterdikçe kayalarýn suyunu çýkarmaya bu da yetmezmiþ gibi þaka mý ciddi mi olduðu bilinmez bir üslûpla 'Islanmýþ gömleklerinizi çýkarýn da kurutayým' diye haber göndermeye baþlamýþtý. Etrafta ne kadar insan varsa, sanki ateþe attýklarýnda dumaný çýkmasýn diye önce derilerini sonra da kemiklerini kurutmak istiyordu. Andre, terlemekten korkuyordu bu yüzden. Çünkü terinden baþka suyu yoktu. Bundan dolayý alaca bir gölgelikte gezinmek isterdi hep. Güneþin vurduðu esnada yüzü aydýnlanacaðýný, gölgeye girdiði anlarda ise korunun bir parçasý olup aðaca dönüþeceðini düþünürdü o zaman. Andre tekrar denize baktý. Deniz, köpüklerini dalgalara bindirmiþ ileri sürmüþtü. Bir zaman sonra köpüðünü çekecek, kendini gösterecekti. Güneþ þeytanýn boynuzlarýnýn üstüne çoktan taç olmuþtu. Baþýna geçirdiði demir halka, halkanýn üzerine oturan güneþle ateþ halkasý haline

geldiðinden olacak, herkese öfke, kýzgýnlýk ve bunun sonucunda düþmanlýk yayýlýyor gibi oluyordu. Güneþin kendi beynini akýtmaktan nasýl koruduðunu ise anlayamadý Andre. Bir kuþ aðaçtan indi. Susadýðý anlaþýlýyordu kuþun. Denizin kýyýsýnda bir ayak izine birikmiþ sudan birkaç damla içti, kuyruðunu salladý ve öttü. Sonra bir köpek gördü Andre. Köpek bulduðu bir kemik parçasýný önce birkaç kez kokladý, sonra aðzýna aldý, yuvasýna gitti. Deniz toprakta ödünç durduðunu, cesedinin bir ara mekân olduðunu biliyordu. Bu yüzden olsa gerek, Andre'nin baþýna düþse de yaralamýyordu. Ama üstüne gece kondu yaptýðý toprak kendisine karýþýrsa o zaman baþka. O zaman suç onda deðildi; halitada idi. Yoksa su gene su olarak inse Andre'nin anasýnýn baþýna, ona niye bir zarar versindi. O görünmez el; kendisine deðil de kendisiyle yaratýklarý arasýna perde olarak girmeye kalkan herkesin gölgesini çekiverdiði için topraktan anasýný da gölgesini sýyýrýp almýþtý. Anasý, gölgesinin denizin kenarýna gömülmesi için vasiyet etmiþti Andre'ye. Aþaðýdan topraðýnýn emdiði tuzlu su; yukarýdan yaðan yaðmurun tatlý suyu ile birleþecek ve böylece cesedini devamlý yýka(t)mýþ olacaktý. Rüzgâr da etrafý kolaçan edecek, topladýðý aðaçlarýn sararmýþ yapraklarýný mezarýn üstüne yýðacaktý. Güneþ de bu arada kendine doðup, kendisi için batmýþ olacaktý. Andre, mezara baktý. Topraktan aldýðýný geri verdi anam, diye düþündü; zaten borcuna çok sadýk biri idi o. Ben bunda bir sadakat görmüyorum diye sürdürdü düþüncesini sonra. Cimri toprak, alacaðýný istemiþ olmalý. Yoksa bu kadar erken ödemeye kalkmazdý anam borcunu. Andre'nin bir alacaðý vardý dünyadan. Gide gide o da yabana gitti.

9


derkenar

F. Zeh ra Kal kan Günce dün gitmediler daðlara çýkýp öksürüyorum çiçeklere doðru / kabus deðil bir dakikalýk ölüm duruþuna dikilmek için seviyorum kalabalýklarý gitmediler, oysa giderlerken arkasýndan seðir tecek býrakýp annesinin elini koþan bir çocuk olacak bir defter yapraðýnda ve denize benzeyecek kim bilir giyinecek sýr týna yuvasýzlýðýný ve onlar bunu da unutacaklar günün bir kenarýna asýlýp ciltler dolusu üzülmüþtü yüzünü hayýr çarþýsýnda býrakýp karanlýk, saçlarýna deðmiþti / ninnisini kaybetmek istemiþti bir baþýna savaþmak rüyalarýyla þimdi bir sýrýtýmlýk mesafe var aramýzda çiziyorum resimlerini, sonra yýr týyorum uçlarýndan belki giderler ve ben belki uyanýrým seslerine þövalye gibi dikilirim sallanýr bakýþlarým ve getirebilirim gerisini / nefesim yeterse bugün (sabah olunca mütemadiyen belir ginleþtiriyor gülüþünü bir kalemle / ve dualar savuruyor boþluða boþluða karýþýp gidiyor iþine ve eve dönüyor elinde çelimsizliði bebeklerin göz yaþlarý seviniyor uzaklar dan bakýnca) bense -ayný sabah olsa gerek saraydan kaçanlarýn hýçkýrýklarýný biriktir miþtim bahçenin duvarýnda o zamanlar bozuktu gözlerim: yere eðip korkumu güncemi aramýþtým kelimesizliðimle söndür meden yukarý mahallenin yangýnýný uyumuþlar dý iþte. çalakalem toplamýþtýk geçmiþ zaman sýrlarýný meseledir çünkü uzanmak yanýna nazenin hayallerin yazmak meseledir huzur dan gayrý ne varsa ve ne varsa bugüne deðin (bugüne deðin ne varsa atlýyor du oysa eski bir suya)

10


derkenar

yarın pandora sabýrsýzlýðýnda geziniyor yine uykularým er telenmiþ bir fotoðraf sarkýyor pencereden ve hiç kýpýr týsý yok acýnýn yarýn, en rüzgarlý havada þekilsiz kahkahalar savrulacaklar / günbatýmýna çýkacaðým, sokaða nerede gittiysen orada bir yýkýmlýk gölgesinde bedenimin kekeme aðlayýþlar sabahlayacak yarýn -varsa eðer- usturuplu bir yalan söyleyeceðim

11


derkenar

Hasan Ali Toptaþ: Oku ru yok say mak, oku run ya ra rý na olan tek þey dir. Söyleþi: Mesut Varlýk Hasan Ali Toptaþ'ýn dili ve anlatým tarzý, mümkün olan en serbest, en geniþ alana sahip edebiyat türüne ihtiyaç duyan bir yapýya sahip, diye düþünüyorum. Bu yapý hangi kanallardan ve kimlerden besleniyor? Kýsa ve basit bir yanýtý var bu sorunun: Hasan Ali Toptaþ'ýn dili ve anlatým tarzý her þeyden besleniyor. Ne var ki, aldýðý þeylerin ne kadarýný kabullenip ne kadarýný reddediyor bilemiyorum. Bunu hangi ölçütlere göre yapýyor, onu da bilemiyorum. Galiba, bir yazarýn diliyle ruhu arasýnda, diliyle çocukluðu, diliyle kalp atýþlarý arasýnda sýký bir bað var. Sonuçta, harf dediðimiz iþaretlerin her biri bir sesi ifade ediyor. Bu seslerin düzenleniþ þekli ne kadar bilinçli yapýlýrsa yapýlsýn, biraz da az önce saydýðým þeylere baðlý. Kim bilir, belki de çocukluðumuzda bazý sesler gövdemizin bir köþesinde birikiyor ve biz çýkaracaðýmýz sesleri daha sonra o seslerin titreþimlerine paralel olarak çýkarýyoruz. Tam olarak bilemiyorum açýkçasý. Þu kadarýný söyleyebilirim: Oldukça yavaþ yazýyorum ve seslere karþý hastalýk derecesine varan bir hassasiyetim var.

miyor elbette bu söylediklerim. Ne var ki, ben bir zaman fukarasýyým, romana ancak zaman bulabiliyorum. Bin Hüzünlü Haz öncesi romanlarýnýzda (Gölgesizler, Sonsuzluğa Nokta, Kayıp Hayaller Kitabı… ki onlar asla birer "köy romaný" deðiller, fakat) bir "taþra" ile karþý karþýyayýzdýr. Sizin özyaþamöykünüzle de baðlantýlý olmasýnýn dýþýnda nedenleri var mý bu durumun? Köy romaný, kent romaný, gençlik romaný gibi tanýmlar bana hep anlamsýz gelmiþtir. Roman romandýr. Bu nedenle, yazarken, romandaki mekânýn köy mü, kasaba mý, kent mi olacaðýný düþünmüyorum. Bunlarýn, herhangi bir romana deðer katacaðýný, ya da onun deðerinden bir þey eksilteceðini de düþünmüyorum. Gene de, belirttiðiniz gibi, romanlarýmdaki mekânlar köyden ve kasabadan kente doðru bir çizgi izliyor. Çünkü benim hayatým da öyle.

Romanlarýnýzdaki "metropol hayatý" diye ifade edilen dünya, bana kalýrsa "büyülü" yapýsýnýn içinde son derece gerçek bir dünya. Hasan Ali Toptaþ modern dünya ile ne tür bir iliþki içinde; Ýlk ürünlerinizi öykü alanýnda verdiniz; son nasýl bir iliþki kuruyor? yýllarda handiyse sadece roman yazýyorsunuz. Modern dünya ile pek iliþkim olduðu söyleneÖykü ve roman arasýnda sizin için nasýl bir fark mez. Asgari bir iliþki içindeyim. Eski bir adamým var ki artýk öykü yerine roman yazmayý tercih ben; eski Yeþilçam filmlerini izediyorsunuz? ler ken aðlayan, geniþ zamanlarý Aslýnda, daha ortaokul öðrenHâlâ bir taþradan söz ve derin gölgeleri özleyen, hayacisiyken benim yazmaya hevesedebilir miyiz bilemiyotýný duvarlarýn arasýnda geçiren, lendiðim, hatta bu hevesle yazmaya çalýþtýðým ilk edebi tür ro- rum. Taþra ruhunu yitirdi evden çýktýðýnda geriye her debana göre. Deðilse bile, fasýnda yara bere içinde dönen mandýr. Daha sonra, hikâye yazbir adam. Modern dünyayý þaþma ya baþ la dým. Bir Gü lü şün yitirmek üzere. Kimliği, Yoklar Fısıltısı ve Ölü kýnlýktan açýlmýþ kocaman gözlerle izliyorum sadece. Hýzýn gerisinde olduðum Zaman Gezginleri adlý üç kitaptan sonra hikâyekesin. den romana neden ve nasýl geçtiðimi bilmiyorum. Bir gün, kendimi roman yazarken buldum Tanýl Bora'nýn Taşraya Bakmak adlý kitabýnve bu türü çok sevdim. On beþ yýldan beri romadaki yazýnýzda "taþra"'nýn giderek ruhunu kaybetna çalýþýyorum, bu süre içerisinde sadece bir himesi ve/ya kaybettirilmesi üzerinde duruyorsukâye yazdým. Hikâyeyi sevmiyorum anlamýna gel12


derkenar

nuz. Size göre taþranýn metropolden üstünlüðü ya da fark(lar)ý nedir? Hâlâ bir taþradan söz edebilir miyiz bilemiyorum. Taþra ruhunu yitirdi bana göre. Deðilse bile, yitirmek üzere. Taşraya Bakmak'ta yer alan yazýmda da dediðim gibi, kasabalardaki sinema salonlarýnýn yerinde yeller esiyor þimdi. Benim kasabamda, diyelim, bir düðün kültürü vardý. Çalgýcý gruplarý vardý her biri birbirinden ünlü. Soylarý tükendi bu çalgýcýlarýn; artýk ýþýl ýþýl parlayan trompetini Kayıp Hayaller Kitabı'ndaki gibi göðe dikerek inanýlmaz ezgiler yaratan trompetçiler, gümbürtüsü karnýmýzýn içinde yankýlanan davullar, nazlý nazlý kývranan klarnetler, trampetler yok. Onlarýn yerine, düðün sahibi orta yere bir müzik seti koyup CD'yi takýyor, sesi koca koca hoparlörlere veriyor ve düðününü böyle yapýyor. Bu çok kuru bir þey. Çalgýcýlar acýkýrlardý çünkü, yorulurlardý, nazlanýrlardý, mola verdiklerinde ilginç hikâyeler anlatýrlardý. Kýsacasý, bir insan sýcaklýðý sinerdi her yere. Aðýrlama telaþý, uðurlama adabý, karþýlama neþesi saçýlýrdý ortalýða… Þimdi bunlarýn hiçbiri kalmadý. Arsýz bir hýz geldi, kasabalarýn, köylerin kalbine kadar girdi. Birçok deðeri sildi süpürdü. Taþranýn enerjisini emdi. Bin Hüzünlü Haz'da roman geleneðinin romanýný yazýyorsunuz. Bu gelenek içinde Cervantes ve Binbir Gece Masallarý yan yana duruyor. Gelenek, sizin için ne ifade ediyor? Yeni eskinin içinden doðar diye düþündüm her zaman. Yeni, eskiden hareketle yaratýlýr diye düþündüm. Elbette, roman yazýyorsam, roman sanatýnýn biriktirdiði bütün deneyimi ve bilgiyi almak ve onlardan hareket etmek zorundayým. Bu açýdan bakýldýðýnda, Bin Hüzünlü Haz biraz da benim romandan ne anladýðýmýn romaný. Kendini ancak anlatý sanatýnýn içinden geçerek var edebiliyor. Cervantes'ten Kafka'ya, Þehrazat'a, sözlü kültürün derinliklerinde kalan Doðu ve Batý masallarýna kadar uzanýyor bu yüzden; onlarýn arasýndan süzülüyor ve böylece var olabiliyor. Zaten farkýnda olmasak bile, yeninin içinde eski her zaman vardýr. Kavramlarla aram pek hoþ olmadýðý için gelenekten ne anladýðýmý bir resimle anlatmak isterim burada. Þöyle bir resim: Ben roman yazarken, benden önce yazanlarýn, zamanýn derinliklerinden bana doðru baktýklarýný düþünü-

rüm. Dedem Korkut bakar sözgelimi; Cervantes, Kafka, Calvino, Ahmet Hamdi Tanpýnar, Yusuf Atýlgan ve daha birçok kiþi bakar. Baþýný çevirip Ýstanbul'dan Yaþar Kemal de bakar. Bu duyguyla yazarým yazarken. Üzerinde en az konuþulan (hatta hiç sözü geçmeyen de diyebiliriz) bir kitabýnýz var: Ben Bir Gürgen Dalıyım. Öncelikle, sizi bir çocuk kitabý yazmaya iten ne oldu? Ben Bir Gürgen Dalıyım, neredeyse 25 yýl önce Sivas'ta çýkan “Ýmece” dergisinde yer aldý. Sanýyorum üç dört sayfalýk bir öyküydü. Çocuk kitaplarý yayýmlamayý düþünen bir dostun ýsrarýyla o öyküyü çocuklar için yeniden yazdým. Sonuçta, Ben Bir Gürgen Dalıyım þimdiki þeklini aldý. Ben Bir Gürgen Dalıyım için, Hasan Ali Toptaþ'ýn dilini, kurgusunu en açýk þekilde kullanarak mesajýný dile getirdiði kitabý olduðunu söyleyebilir miyiz? Her kitabýnda olduðu gibi, insanýn iç dünyasý ve elleriyle kurduðu bu yaþadýðýmýz dýþ dünyaya dair eleþtirilerinizi açýk þekilde dile getiriyorsunuz. Peki ama neden bir çocuk kitabýnda? Çocuklara yönelik bir anlatý olduðu için ister istemez çeþitli mesajlarý da barýndýrýyor, haklýsý13


derkenar

nýz. Farklý bir anlayýþla yazýldý elbette. Romanlarýmda böyle bir þeyi yapamam. Yapmam daha doðrusu. Yaþatýlýp yaþatýlmadýðýndan emin olmadýðým bir Doðu geleneði aklýma geliyor burada. Bu geleneðe göre, ev sahibi konuklarýna bir þey anlatýrken, anlattýðý þeylerin arasýna açýklama katmazmýþ. Katarsa, bu konuklarýn zekasýný küçük görmek anlamýna gelirmiþ ve ayýp sayýlýrmýþ. Bu anlayýþ, Batý'da W. Benjamin'in aðzýnda yankýlanýr. Benjamin der ki; "Açýklama katmadan anlatmak, anlatý sanatýnýn yarýsý eder." Okur, romancýnýn konuklarýdýr bir anlamda. Ben bu anlayýþla yazýyorum. Tek þiir kitabýnýzýn adý: Yalnızlıklar. Þiir, öykü ve romanlarýnýzda yalnýzlýk genele hakim olan imgelerin belki de baþýnda geliyor. Yalnýzlýðýn, Hasan Ali Toptaþ ve yazar olmak arasýnda nasýl bir yeri var? Önce, bir düzeltme yapmama izin verin; Yalnızlıklar bir þiir kitabý deðil. 2003'te basýlýrken, kitabýn hiçbir yerinde "þiir" ibaresi bulunmasýn diye yayýnevinden özellikle rica ettim. Dolayýsýyla, kitapta böyle bir ifade yer almýyor. Yalnýzlýða gelince; her insan bir yalnýzlýktýr zaten. Ben de kendimi yalnýzlýklar içinde hisseden biriyim. Bu yalnýzlýklarýmdan bazýlarýnýn asla giderilemeyeceðini de biliyorum. Belki bu yüzden, daha da yalnýz, yapayalnýzým.

Hasan Ali Toptaþ’ýn son romaný: Uykularýn Doðusu

lerinizde. Bu nasýl bir hâldir? Ýkisi de parçalý bir bütündür elbette. Bana her zaman, bir insan sadece bir insan deðilmiþ gibi gelir. Belki de her insan bir insan küme'sidir. Bu kümenin içinden birini yaþýyor, diðerleriyle de sürekli cebelleþip duruyor olabiliriz.

Türk ve Dünya Edebiyatý'ndan bir metni okuNe vakit insandan bahsetseniz, bir yandan mak taki ölçütleriniz nelerdir? ölüm yankýlanýyor. Iskaladýðýmýz bir þeyler mi Her hangi bir ölçütüm yok. Elimden gelse, büvar? tün metinleri okumak isterim. Ne var ki, insan Canlý olduðumuz için, ýskaladýðýmýz bir þeyler öm rü bu iþ için çok kýsa. Türkçe metinlerle çok her zaman için var. Canlý olmak yanýlmaktýr çünzor iliþki kurabiliyorum. Bir çeviriyi okurken, inkü. Doðayý ýskalýyoruz sözgelimi; böcekleri, kelesan bir fire payý koyuyor ve bazý rahatsýz edici bekleri, otlarý, yapraklarý, yapraklar arasýndaki sesleri çevirinin azizliði olarak boþluklarý. Kim bilir, ben ýska...Bu geleneðe göre, ev kabul ediyor. Görmezden geleladýðým için belki de bana öyle geliyor. Ölüm konusunda, Kasahibi konuklarýna bir þey biliyor. Ama, Türkçe yazýlmýþ racaoðlan'ýn bir dizesi var ki, anlatýrken, anlattýðý þeyle- bir metinde, benim açýmdan böyle bir þey söz konusu deðil. söy le ye cek le ri min hep si ni rin arasýna açýklama kat- Ses sezgisinden, dil sevgisinözetliyor: "Korkum ayrýlýktan mazmýþ. Katarsa, bu koden ya da cümle bilgisinden fikrim ölümden" yoksun bir metni okumaya katnuklarýn zekasýný küçük la namýyorum. Belki sonuna kaÝnsan ve hayat, hep bir pargörmek anlamýna gelirmiþ dar okuyorum bu tür metinleri. çalý varolma ve parçalanma hâli ve ayýp sayýlýrmýþ. Ama, artýk keyifle deðil, bir göolarak karþýmýza çýkýyor metin14


derkenar

rev duygusuyla okuyorum. En azýndan, kötü sesli bir metnin nasýl yazýlabildiðini anlamak açýsýndan okuyorum açýkçasý. Kimi zaman da, bana müzik dinliyormuþum duygusu veren eski metinlere dönüyorum.

gibi, ben de yazacaðým romanýn öncekilerden birkaç adým ileride olmasýný istiyorum elbette, bunun için çaba sarf ediyorum. Kendimi tekrar etmemeye çalýþýyorum.

Yazarlýðý bir meslek olarak görmüyorsunuz. Romanlarýnýz bugüne kadar bildiðimiz edebiBir kelime olarak ve bir yaþama biçimi olarak yayat akýmlarýnýn hiçbirine dahil edilemiyor. Büyüzarlýk sizin için ne(ler) ifade ediyor? lü gerçekçiliðe yakýnlýðýna vurgu yapýlýrken moYazarlýðý bir meslek olarak görmüyorum. Yazdernist, postmodernist, romantik akýmlarla da mak benim gözümde tepeden týrnaða kiþiliði ilgiiliþkili, baðlantýlý olduklarýna deðinilmeden edilendiren, çok özel bir uðraþ çünkü. Sonuçta kitap lemiyor. Bu nasýl bir yazmaktýr? halinde yayýmlanýyor, dolaþýma giriyor ve baþkalaYazarken insan bunlarý hiç düþünmüyor. Yani, rýyla paylaþýlýyor ama bunlar yapýt bittikten sonra þu anlayýþa göre yazayým düþüncesiyle yola çýkmýolan þeyler. yor. Daha doðrusu, benim çalýþma tarzým böyle. Ben bildiðim þeyleri de unutarak yazýyorum. BöyOkurlarýnýzýn "uçsuz bucaksız bir azınlık" olle olmasý gerektiðini düþünüyorum. Edebiyat söz duðunu söylüyorsunuz. Bu "azýnlýk" sizin için ne konusuysa, bilgi tehlikeli bir þeydir çünkü. Bilgiifade ediyor? Yazar ve okur(u) arasýnda sizce naden sadece baþlangýçtaki haresýl bir iliþki vardýr ya da böyle Yazarlýðý bir meslek ola- bir iliþki var mýdýr? Size göre ke tin ener ji si ni ala bi lir si niz, daha sonraki yolculuk sezgiyle rak görmüyorum. Yazmak okur, yazarýn ne yanýna düþer? O sözü söylerken, okurum olur. Roman yazmak, bu açýdan benim gözümde tepeden az ama bunlar nitelikli okur bakýldýðýnda benim için, Cotýrnaða kiþiliði ilgilendiren, demek istedim sadece. Okurla lomb'un yol cu lu ðu na ben zer. çok özel bir uðraþ çünkü. yazar arasýndaki en saðlýklý iliþÖteki anlamlandýrmalar, kategorize etmeler, þu akýma uyuki bana göre, yapýtla okur arayor, bu anlayýþa denk düþüyor demeler roman bitsýndaki iliþkidir. Yazar yazdýklarýnýn içindedir tikten sonra baþkalarýnca yapýlan þeylerdir. çünkü. Onu baþka yerde aramak, ya da baþka yerden yola çýkarak tanýmak okuru çoðu kez hayal Cinsellik ve kadýnlar, romanlarýnýzda giderek kýrýklýðýna uðratýr. Okur yazarýn ne yanýna düþer, daha az yer kaplar hale geldi. Son olarak Uykulasorusuna gelince; bence okur yazarýn hiçbir yanýrın Doğusu'nda ise handiyse hiç. Bu bilinçli bir na düþmemeli. Yazarken benim için okur diye biseçim midir; yoksa öyle mi geldiler? ri yoktur. Bu söz ilk bakýþta þaþýrtýcý geliyor kimiBilinçli bir seçim deðil, öyle, kendiliðinden lerine. Ama ben doðrusunun bu olduðuna inanýyorum. Okuru düþünerek yazmaya baþladýðýnýz geldi. anda, okura yaranmak için onun zayýf noktalarýný Uykuların Doğusu'nun önceki romanlarýnýza da kollamaya baþlarsýnýz. Açýkçasý, o neleri beðegöre farklý bir yapýsý var. Roman formuna sýðdýrnecekse onlarý yazmaya baþlarsýnýz. Bu bir çeþit makta zorluk çekiyorum. Öyle ki, Uykuların Dosömürü, bir çeþit dalkavukluk gibi gelmiþtir bana ğusu ile romanýn en azýndan bir adým ötesine geher zaman. Bu yüzden okuru yok saymak, okurun çildiðini ya da bu geçiþin eþiðinde durduðumuzu yararýna olan tek þeydir bana göre. hissediyorum. Her romanýnýzda roman sanatýna katkýda bulunmayý hedeflerken onu aþmýþ olabilir misiniz? Bu sözler benim için çok önemli. Roman sanatýna katkýda bulunmayý hedeflerken onu aþmýþ olmayý çok isterim doðrusu. Gene de, böyle bir þeyi gerçekleþtirdiðimi söyleyemem. Her yazar 15


derkenar

Ömer Ak say Üs tü me alýn dý ðým bi ri ne ait kim lik le -IV-

Bilâl Cerîr’in nü fûs sûreti kendine iliþkin, kimliðine iliþkin hiçbir sýfat taþýmadýðýný söyledi nüfûs memuru tamamen sûreti zayolmuþ dedi, zahiri yansýtýyorum olduðu gibi benim zahirle olan iliþkim duygusuz bir alýþveriþ sadece ben belki de bir hiçim sadece altýyüzelliyediye tâbi iç yüzüm kapalý sert kabuklarla bir ar dýç gibi juniperus drupacea gibi.

ben bilâl cerîr- tamamen yitik sûretimle suskun görünsem de içedönük bilge bir yaþamýn izini sürüyorum uykuda dýþ yüzüm, hayata dair derin uykuda bir juniperus drupacea içimde sade bir paradoks saklý daha çok baðlaç daha çok kanýya ihtiyaç var.

belirsiz kimliðimle baðýl bir avcýyým sana, hiçbir silah sunmadým, amaçsýzca kendimi inkar ettim þirk koþtum bedenimi sana kendime ve kendimi zayettim sadece nietzsche'nin sözünü bile bile etmediði çünkü tanýmadýðý bir olan rabbi inkar etmemek için ve ona þirk koþmamak için içimde varolmayaný inkar ettim dýþýmdan sorumlu tutuldukça dýþýma karþý kayýtsýzým.

cilt no yir mi- sýra no bir diaspora te ce- pogrom islâm.

16


derkenar

Nu ret tin Dur man Kýsa yol için uzun þi ir iþte böyledir dünya gelir geçer insan aðaçtaki yaprak gibi sallanýr durur zaman. yýllar sonra elbet yarýný yanýna aldýn mý demek de var hesapta buraya yolu düþmüþ geçerken bir Allahýn kulu Çamlýca caddesinden hatýrlar mý acaba beni orada oturur du bakýn þu çýnarýn altýnda nurettin dur man gülleri sever di akþam sefalarý yetiþtirir di duvarýn dibinde zakkumlar kýr mýzý ve beyaz yaþlanmýþ bir gül aðacý iþte böyledir dünya kim öle kim kala hey gidi nurettin dur man deðil mi ama!..

17


derkenar

Adem Tu ran Taþýnma me selesi Hüseyin düþünür, ben taþýnýrým Bir aðacýn gövdesinden Geçer gibi taþýnýrým dünyaya; Geçerek buzlu odalar dan, taraçalar dan Azgýn sular dan, yalçýn kayalar dan Bütün yüklerimle ve kederlerimle Kedilerimle ve kitaplarýmla Taþýnýrým elest bezminden Dünya bahçesine. Bu bir oyun deðil, taþýnýrým ben Sýr týmda binler ce taþ, sahiden taþýnýrým! Rüzgar eser, yaðmurlar yaðar, taþýnýrým Þükürler olsun, tam þuramda harlý bir ateþ Gibi tepeden týr naða Hayatla ölüm arasýnda Savrulurum ben. Siz bilmezsiniz, bazen de içime doðru taþýnýrým ben Kýrkbeþ yýlýn yor gunluðuyla; þükürler olsun! Derler ki beni görenler: bu adam hangi yolun yolcusu? Derler ki beni görenler: bu adam! Derler ki: gözlerinde Yalnýzlýðýn uðultusu...

18


d

‘Okur’dan söz etmek mümkün mü?

o

s

y

a

derkenar

19


derkenar

Okur mu? Þeref Bilsel “Ýnsan bir baþkasýndan kendini okur.”

Öncelikle, kendini oluþturan okurun olup olmadýðýndan söz açmak gerekir. Türkiye'de yazar/þairle okur arasýnda, gönderenle alýcýyý tanýnmaz hâle sokan yýðýnla ayna var. Bugün kitaplarý 300-500 bin satan yazarlarýmýz okurunu oluþturdu mu? Bence birkaç gerçekçi okur edinme þanslarýný da ortadan kaldýrdýlar. Tuhaf bir iþleyiþin içindeyiz: üreten (þair/yazar) ürettiði þeyin içerisine talep edeni de katýyor. Kitabýnýza verdiðiniz ismin içerisine biraz sevda, biraz yalnýzlýk ama ille de "gitmek" fiili yerleþtirdiðiniz zaman, yapý(n)tý tecime elveriþli hâle getirmeniz iþten bile deðil…Ne yazarsanýz yazýn, gerilim yaratmak için "gitmek" fiiline yaslanmak zorundasýnýz! Buyrun: "Yalnýzlýk Gittiðin Yoldan Gelir" ya da " Git Kendini Çok sevdirmeden", "Sen Git Aþk Bana Kalsýn"… Neyin aþký? Þevket Rado, Melih Cevdet'in "Barem Kanunu" adlý bir roman yazdýðýný iþitince, bu roman, bu isimle piyasaya çýkarsa ilk müþterilerinin hukukçular olacaðýný söyler. Melih Cevdet ise: "Zaten benim de bütün ümidim onlarda" diye cevap verir… Þevket Rado'nun bir baþka anýsýný kendisinden dinleyelim: Bir gün, gazetede, "O beyaz bir kuþtur. Her yerde arayýnýz" diye bir ilan gördüðüm zaman eþi az bulunur kýymetli bir kuþun kafesten kaçýp gitmiþ olduðu zahabýna kapýlmýþ ve yazýnýn altýndaki rakamdan bu kuþu bulana 50 kuruþ mükâfat veriliyor sanmýþtým. Oysa ki bu da tanýnmýþ þair Orhan Seyfi'nin son eseri imiþ." Özellikle nesir alanýnda eser verenler kitaplara verdikleri isimlerle eþi az bulunur kýymetli bir kuþu kafesinden kaçýrmak için elinden geleni yapýyor. Okur beklemesin, beklediklerinin yanýna gitsin. Kesikbaþ hikâyeleri dinlesin; Neden Anadolu'da Yunus'un on küsür mezarý olduðunu merak etsin. Okur sözcüklerin ayaðýdýr, sözcüklerin canlý olduðunu unutmasýn. Zihnimizdeki okurla birlikte yazýyoruz, önce bahsettiðimiz bu okurun anlamasý lazým. Þairin, bir yazar bir de okur olarak iki cephesi var…Bütün bunlardan sýzýp gelen metinler dýþarýdaki okurun katýlýmýyla gündelik dil

20

içerisinde bir muhatap bulur. Proust'un "Hayal gücümün kendini ben olmayanýn baðrýna gömülmüþ hissederek coþtuðu bir odada ancak yaþýyor ve düþünüyor hissederim" ifadesinin içerisinde ben hem þair/yazarý hem de okuru ayný dairede görüyorum… Ýnsan yazarken (yazma süreci içerisinde) bir baþkasý(yla) olmayý dener; yazdýktan sona benzerlerini aramaz, aramamalý… Bugünün þiiri arkasýnda duran nice isimden kimlerin kitaplarý yýlda bin adetten fazla satýyor: Turgut Uyar'ýn mý? Ergin Günçe'nin mi? Ece Ayhan'ýn mý?... Bu isimlere bile þiir ithaf edilmiyor bugün… Kimlere þiir ithaf edildiðine bakýn; az çok kendi okurunu oluþturmuþ þairlere, seçici kurulda bulunanlara… Bu durum okura ulaþmanýn maliyetini düþürüyor zannediyorlar… Þiir okurlarý þairlerden oluþuyor; ama ben bu ülkede nitelikli okurun þiire "þair olarak" bulaþmamýþ insanlardan oluþtuðuna inanýyorum: Malatya'da Iþýl Çýrak, Kütahya'da Allaattin Çam; Rize'de Cemâl Melemþe, Kuþadasý'nda Faruk Aksoy ve diðerleri Ayþen Ýþsever, Sýtký Çoban… Bunlarýn bazýlarýnýn binlerce ciltlik kitaplarý, Servet-i Fünûn'dan günümüze yüzlerce dergi koleksiyonlarý var… Türkiye'de böyle okurlar var: kendi köþesinden edebiyatla sahici iliþkisini koruyan nitelikli okurlar. Maalesef þiir ortamýnda þairlik imgesinin gölgesinde öyleleri var ki kendi þiirinin yayýmlandýðý dergiyi satýn almak dýþýnda hiçbir matbu faaliyetleri yok… Bu ülkede bazý edebiyat dergilerinin satýþýnýn sadece 40-50 (kýrk-elli) aralýðýnda dolaþtýðýný biliyor muydunuz? O zaman hangi okur? diye sormak da gerekiyor sanýrým. Þairin fiziki portresinden uzak kalanlar -çoðunlukla Anadolu'daþiiri ve þairi az da olsa adam yerine koyuyor… Ýstanbul'da durum farklý; okurla ayný mekâný paylaþan, onunla iç içe olan þair, gündelik hayata dair yapýp ettikleriyle her geçen gün irtifa kaybediyor; bu þairlerin önemli bir bölümü okunmaktan çok "dokunulmak" peþinde! Okur -sanki- gör(e)mediði þairleri yazýnýn içinden görebilmek için kitaplarýna daha fazla ilgi gösteriyor. Düzyazýda durum


derkenar

anlattýklarýmýn tersine iþliyor: ne kadar çok görünürseniz o derece ilgi görüyor yapýtlarýnýz. Ben inanýyorum ki, yazýlan romanlarýn bir kýsmý gazete ve dergilerde tefrika edilmiþ olsaydý -televizyon dizilerinin akýþýna, geliþimine ve nihayetinde finaline müdahale eden izleyiciler gibiokur popüler romanlarýn finalleri üzerinde söz hakkýna sahip olacaktý. Charles Dickens, romanlarýný aylýk bölümler halinde tefrika ederken okurundan romanýn devamý için eleþtiriler alýr. "Büyük Umutlar"da okur baskýsýna dayanamadýðý için romanýný daha mutlu bir sonla bitirir. Kitabýnýz basýlacaksa -gençken tanýnmýþ bir þair/yazarsanýz- editörünüz sizi özgür býrakmaz. Size bir reçete sunar, kitap isminden, bölümlere kadar. Bugün kitap tanýtýmý için -hayatýnda bir mektup yazmamýþ insanlarýn inisiyatifinde- özel ajanslar var: istediðiniz yazý ve söyleþi üzerinden anlaþýp ücretinizi ödüyorsunuz ve eve yakýn bir büfenin önünde sýcak dergi ve gazetenizi beklemeye koyuluyorsunuz. Ayný gün dört beþ gazetede söyleþilerini gördüðünüz yazarlarla tesadüfen mi karþýlaþtýðýnýzý düþünüyorsunuz yoksa?… Þimdi bütün bu gariplikler içerisinden bakýnca bir okurunuz olup olmadýðýný ve eðer varsa yaþayýp yaþamadýðýný nasýl anlayacaksýnýz? Kötü metinlerin iyi metinleri kovduðu bir dünyada kötü okurlar da doðal olarak nitelikli okurlarý kovuyor. Üç beþ yýldýr þiirin içinde olanlarýn önemli bir kýsmý beþ yýl önce Hasan Ali Toptaþ'ýn bir kitabýný okumuþ olsaydý öyle zannediyorum ki þiire bulaþmazdý… Toptaþ'la bitirelim: "Anladým ki, insan bir baþkasýndaki kendini okur; ve okunanlar yalnýzlýktýr."

Son düzlük

Ben þiir yazmýyorum, dünyayý bir kenara yazýyorum, diyen þair Ýbrahim Tenekeci Birun Yayýnlarý'ndan çýkan yeni kitabý ‘Son Düzlük'te denemelerini bir araya getiriyor. Tenekeci'nin düz yazýlarýnda, günlük hayattan popüler kültüre, þehirden doðaya “beþeri olan her þey ile ilgilenen” yani “dünyayý bir kenara yazan” bir tavýr hakim. Tenekeci, ev kurarcasýna cümle kuruyor. Ev kurmak; bize, kültürümüze dair bir þey inþa etmek anlamýna geliyor. Tenekeci, cümlelerini bir ev kurma titizliðinde yan yana getirerek mahallemize benzer yazýlarla karþýmýza çýkýyor. Ancak bundan ‘Son Düzlük'ün mahalli metinler topluluðu olduðu anlamý çýkmasýn. Tenekecinin kaleminin yerliliði, ayaðý yere basan ciddiyeti ve çaðýmýzda az rastlanýr bir vefa duygusuna sahip olmasý onun inþa ettiði mahallin ana vasýflarýndan sadece birkaçý. Edebiyatý bir meslek deðil bir mesele olarak gören Ýbrahim Tenekeci'nin meseleleri ‘Son Düzlük'te kývrak bir üslup ve esprili bir dil ile hayat buluyor. Okuduðu kitaplarý, gezip gördüðü yerleri anlatýyor Ýbrahim Tenekeci. Ancak or taya bir kitap tanýtma yazýsý, bir seyahatname çýkmýyor. Çünkü Tenekeci, gezip gördüðü yerleri, okuduðu satýrlarý meselelerini daha da açmak, daha da derinleþtirmek için birer araç olarak kullanýyor. Son Düzlük, Ýbrahim Tenekeci, Birun Yayýnlarý, Deneme

21


derkenar

Bakalým þair ne demiþ? Alper Gencer "Yargý gücü, hoþlanma veya hoþlanmama duygusuna yasa koyar. Hoþlanma veya hoþlanmama duygusu da yargý gücüne yasa koyar." E. Kant

Þiir; üzerine durmaksýzýn yasalar konan ve okuyucusunun yargýsýndan kurtulup "hissi" olana yetiþememiþ bir us karanlýðýnda hapistir. Onun hakkýndaki kýyl ü kaal, modernizmin tüm vahþiliðiyle karþýsýna aldýðý her þeyi tanýmlama hastalýðýndan ibarettir. Uslarýna haddinden fazla riayet edenlerin yönettiði dipsiz bir çukurda; hissiyatýn, soðuk tutulmakla dünyevi baþarýlara gark edildiði "akýllý" bir çaðda yaþýyoruz. Olaylar karþýsýndaki heyecanýmýz kontrol altýnda olduðu müddetçe, sözümona yükseliyoruz! Ýþte þiir de; okuyucusu tarafýndan bu heyecansýzlýk ve yargý isteminin, þiirin bizdeki hakiki karþýlýðýnýn önüne geçmesiyle kendine yer edinebilmektedir artýk. Eleþtirel yargýnýn gücü, þiirden edinebileceðimiz "hissi" öznelerin gölgesinde gün be gün erimektedir. Hal böyle iken þiir okumak; okuyucu adýna iþe ussal yargýnýn da dahil olduðu külfetli bir eylem, þair adýna ise eleþtirel yargýnýn korkusuyla titreyen bir kalemin ortaya koyduðu bir yabancýlaþma tesiridir. Þiiri karþýsýna aldýðý ilk andan itibaren okuyucunun genellikle þunu sual ettiðini düþünürüm hep: "Bakalým þair ne demiþ?" Halbuki sanat eseri sanatçýnýn elinden çýkar çýkmaz, sanatçýnýn gözünde de, kimin yaptýðýný "ikinci planda" önemseyeceðimiz "kimsesiz" bir zuhur olmalýdýr. Öncelikle "þiirin bize ne söylediði" merak edilmelidir. "Þairin bize ne söylediðini", hermenitik olarak onun bina ettiði kimlikle bütünleþtirmemiz sonraki iþtir. Kaldý ki, bu baðýntýyý kurmak zorunluluðumuz da yoktur. Zira sanat tarihi, yaþamýyla eserleri arasýnda bir dolu çeliþkiler barýndýran sanatçýlardan geçilmez. Kant þöyle diyor: "Doða nasýl sanat görünümünde güzelse, sanat da doða gibi göründüðünde güzeldir. Yani sanat, bir amaçla baðýntý

22

içinde gerçekleþtirilen bir insan iþlevi olmakla birlikte; bu iþlevin ürünü, o ancak týpký doða güzelliðinde olduðu gibi tasarlanmamýþ, ilgiden muaf ve kavramdan baðýmsýz olarak ortaya çýktýðýnda güzel izlenimini uyandýrýr." Burada güzellikle kast edilen, yerinde bir çirkinliði de içine alan bir güzelliktir. Kant'ýn doða ile sanat arasýnda kurduðu bu iliþki, okuyucuyu sanat eserine karþý önyargýsýz býraktýðý ölçüde önemlidir. Þiiri kimin yazdýðý hususu elbette atlanmamalýdýr. Fakat bunu "sonradan" bilme imkanýmýz olsaydý eðer, þaire dair edindiðimiz "ön kimlik adýmlarýmýzla" þiire ilerlemezdik. Bu da þiiri öncesinden ayrý koyan özde bir hissiyatýn tecellisi olurdu. Hem bu sayede þiir aracýlýðýyla kendimizi biraz daha bilmek þansýna eriþirdik. Voltaire'in þöyle bir sözü vardýr: "Ben önyargýyý; kiþinin baþkalarý hakkýndaki bilgisizliðine deðil, kendi hakkýndaki bilgisizliðine yoruyorum!" Sanat eseri karþýsýnda duruþumuz, asla bir özne karþýsýnda durduðumuz gibi olmamalýdýr. Sanatçý, sanat eserini oluþturan parçalardan sadece bir tanesidir. Sanat eserinin içindeki sanatçý payesini yüceltmek nispi bir eylemdir. Yani, sanat izleyicisinin sanatçýya göre kendini konumlandýrdýðý yerdir! Ortaya çýkan eser, çoðu zaman insani bir aidiyetsizliðin temsilidir. Sanattan insani bir çýkarsama umsaydýk, onu zaten meydana getirmezdik. Sanata çoðu kere kendimizle ilgi bir haber almak için dikkat kesiliriz! Bu halde, kendimizle ilgili bir haberi veren kiþinin öznelliði, bizim tasavvur ettiðimiz ölçüde yer edinir. Sanat izleyicisinin sanatçý tahayyülü; kimi zaman gerçek olandan alabildiðine uzaktýr. Bu göstergelere bakarak, öznenin açýk edilmeyecek bir yerde, okuyucunun giz sandýðýnda saklý tutulduðundan söz edebiliriz. Ama eleþtirel yargýnýn gücü, çoðu zaman bu durumu "kiþisel" kýlýp, giz sandýðýndan kirli çamaþýrlar çýkararak kendini göstermektedir. Duygusal bir toplumda yaþadýðýmýz hasebiyle þunu ifade etmek isterim; biz bu moderni ancak


derkenar

þiddetle algýlayabiliriz. Çünkü akli olandan yana tercihimiz çoðu zaman hissi olana rücu etmektedir. Ve bu iki kutup arasý gerilime baðlý bir þiddet vaki olur. Hissi olanda -maalesef- tarafsýzlýk bozulur. Çünkü o akli olanda olduðu gibi çizgiler ve sýnýrlar içre bir neden-sonuç iliþkisinin sonucu deðildir. Edebiyat dergilerinde birbirini yeren ve öven þairlerin korkarým ki ayný taraflýlýkla hareket ettiðini düþünmekteyim. Birbirini öven yazarlar; yaptýklarý bu jestlerle aslýnda övdükleri kiþilerin kendilerini eleþtirme hakkýný ellerinden alýrlar. Bu bir yandan iyi. Ama þiiri hakkýnda saðlam ve samimi bir eleþtiriden de muaf kýlabilir þairi. Birbirini yeren þairler ise, edebiyat düsturunun dýþýnda kalmýþlardýr kanýmca. Zira sanat eseri hakkýnda eleþtiri söze konu olan ve gayet normal bir durum iken; sanatçýyý açýktan eleþtirmek "edep" dýþýdýr, edebiyat içre yer bulmamalýdýr kendine. Eser; bütün incelikleriyle, sanatçýnýn ismini sadece eseri "iþaret etmek" amaçlý kullanarak, eleþtiriye konu olur. Sanatçý; hermenitik ile, gerçekleþtirdiði eserin yalnýzca bir parçasý kalarak, eleþtiriye konu olamaz. Sanatçýnýn gerçekliði sanat eserine sokuþturulduðu an, sanat eseri yön deðiþtirir ve hatta kimi zaman irtifa kaybeder. Son kez "Kant Estetiði" diyecek olursak: "Sanat güzelliði karþýsýnda duruþumuz, onda, bildiðimiz gerçeklikle ilgili neyin temsil edildiðine iliþkin bir amaca uygunluk arayýþýný içermez. Sanata, onun neye benzediðini görmek için bakmayýz. Tersine, ona týpký doða gibi, salt deðerlendirilmesinde hoþa giden bir þeymiþ gibi bakarýz."

Sonuç olarak; yargý gücünü, hissel yönelimin önüne koyduðumuz her durum öznel bir yaklaþýmýn sonucudur. Yargýsal reflekslerimizi bir düzene koyamýyorsak eðer, akýlý akýlla yenecek çareler/dayatmalar üretmeliyiz. Þöyle ki; öncelik belirlemek, bu açýdan iþimize yarayabilecek bir eylemdir. Þair deðil þiire önce bakmak, yapýya deðil içeriðe dikkat kesilmek, harici deðil da hi li gö zetmek, baþ ka sý ný deðil kendimizi bilmek þimdi bu ra da sa yý la bile cek çeþit li öncelikler olabilir. Bir de üstat Cahit Koytak'ýn, huþ aðacý hakkýnda bilgi toplarken önümüze serdiði güzel mýsralara kulak kabarttýk mý tamamdýr: " (…) Þimdi aðacýn altýna mý gitmeli Gemicinin teknesini mi delmeli Þimdi Al-i Ýmran mý okunmalý Yoksa Martin Heidegger mi? Þimdi dünyamýzý soðutan feylesoflar Pantolon askýlarýný sýyýrdý Yumuþak terliklerini çýkardýlar Sarý entariler giyinip Kirli takkeler mübarek baþlarýna Uzandýlar huysuz karýlarýnýn yaný baþlarýna Pirinç karyolalar Akýllý baþlý adamlar Ve sessiz sinema çaðýnýn Þiþman madonnalarý Þimdi gidip mezar kazýcýlarýný mý uyandýrmalý Aðýzlarýnda purolarý fütursuz sigaralarý Küfrederken bile hikmetli dokunaklý (…) " (Cahit Koytak, Huþ Aðacý Hakkýnda Bilgi Topluyorum / III. Bölüm)

23


derkenar

Hangi okur, nerede okur? Ömer Aksay Yazarý ilgilendiren okurun okur olarak kimliði deðil, kimi kastettiði, kime hitap ettiðidir. Her yazar okurunu kendi yazar öznelliði içinde kendince seçme hürriyetine sahiptir. Bir ölçüde söylenebilir ki okuru belirleyen ona yazdýðýný sunan yazardýr. Okur, yazarýný belirleme yetkisine sahip bir konumda deðildir bence. Günümüzün/çaðýmýzýn koþullarýnda okurun varlýðý, yazarýn varlýðýna göre öncelik taþýmakta, giderek yazarý belirleyen, niteleyen bir yüklemle kendini göstermektedir. Tüketici okur kitlesi denilen bir yýðýn için ve/veya hedef kitle için tasarlanmýþ metinleri yazan yazar sadece maddi iliþkiyi saðlamaktan baþka bir amaç taþýmaz. Burada Enis Batur'un þu cümleleri sözünü ettiðim olguyla büyük ölçüde örtüþüyor: "Siz bir de günümüz 'okur'unu düþünün, çoðu safkan 'tüketici'ye dönüþmüþ halde, aldýklarýnýn ne kadarýný okuyorlar acaba?" (Yazboz, s:206) "Hýzlý ve büyük bir deðiþimden geçiyor okuryazar iliþkisi, artýk yazar kadar okur da görünüyor. Dolayýsýyla anatomiye yatýrýlacak tek gövde artýk yazarýnki olmayacak, okur da gözleneceðini, gözlendiðini bilecek bundan böyle." (Yazboz, s:208) Belli bir çevreye, bir cemaate, bir arkadaþa, bir hükümdara, dostlara sunulan, onlar için yazýlan kitaplarýn hâlâ yazýldýðýný biliyorum. Bu okurlar ihtiyaç duyduklarý için bu kitaplarý okuyacak sonra da yazarýna iltifatta, ikramda bulunacaklardýr. Bunlar tüketici okur deðildir. Mümkün olan okurdan söz edilebilir mi? Okurdan söz etmek mümkün mü? Hangi okurdan? Tek ve gerçek okurdan mý, yoksa mümkün okurdan mý? Ýbn Arabî þöyle diyor: "Mümkünün vataný, önce yokluktur. Yokluk onun gerçek vatanýdýr. Varlýkla nitelendiðinde ise, vatanýndan ayrýlmýþtýr." (el-Fütûhatü'l-Mekkiyye, c.II, s: 529, Suad el-

24

Hakîm'den çeviren Dr. Ekrem Demirli) Mümkün olan okurdan söz edemeyiz, o yoktur. Yazarýn var olduðunu sandýðý okursa onun vehminde canlandýrdýðý okurdur, o da yoktur. Yokluða iliþkin bir okur kitlesine hitap eden birçok yazar -gerçekte- yokluðun çaðý olan içinde bulunduðumuz çaða iliþkin bir þeyler söylüyor. Ýsmet Özel bu yazarlarýn en önemlilerinden biri bence. "Tahrir Vazifeleri" yokluðun içindeki okurla kendisi arasýnda bir tanýmlamayla baþlar. 'Sen ve Ben' adýný taþýyan bu ilk bölümde "Ben ne için yazýyorsam sen de onun için okuyorsun. Ýþte tam bu noktada bir yanlýþ anlamaya engel olmak gerek. Sen ve ben birbirimize muhtaç deðiliz. Bizler yalnýzca muhtaç yaratýklarýz o kadar. Bu yüzden aramýzdaki ortak bað yani ihtiyaç içindeki yaratýklar olma baðý birbirimizi hesaba katmamýzý gerektiriyor. Yine bu yüzden yazma ve okuma etkinliðine giriþmekle yazar ve okur konumlarýmýzýn kolayca birinin diðeri yerine geçmesini saðlayacak bir yolu açmýþ oluyoruz. Çünkü eðer ben senin senliðini gözeterek yazýyorsam, sen de benim benliðimi gözeterek okuyorsun. Giderek sen bendeki seni yazdýðýn kadar ben sendeki beni okuyorum." (Tahrir Vazifeleri, c.I, s:7-8) Ýsmet Özel'den yaptýðým bu uzun alýntý, okurla yazarýn karþýlýklý olarak durduklarý yeri göstermesi bakýmýndan oldukça anlamlý. Hem de usta bir yazarýn okura bakýþýný dile getirmekte. Ýsmet Özel'de kendini ifade eden (kendini bulan) bir okur ve/veya kendini Ýsmet Özel'le özdeþ kýlan bir okur var mýdýr; böylesi yetkin bir okurdan söz edebilir miyiz? Kim bilir, belki de! Yine Enis Batur'a dönersek, yazarýn kendi kendisiyle yaptýðý söyleþiden meçhul okura iliþkin birtakým ipuçlarý edinmemiz mümkün olacak: "Okur be nim ve li ni me tim de ðil dir" de di ði ni zi,… unut ma dým: Ne den si zin ta rif et ti ði niz kim li ði be nim se sin okur, en iyi ta ný mý il le de siz mi bi li yor su nuz? … Hayýr, en iyi okur tanýmýnýn tekelini elinde


derkenar

tutan biri saymýyorum kendimi; ama, yazarýn okurunu seçme deðilse bile yeðleme hakký olduðuna inanýyorum. … Benim, sizin yazdýklarýmý okumanýzý engelleyecek gücüm yok elbette; yapacaðýnýz yorumlara da karýþmam -ne ki, bu düzayak talebimi hiçe sayamazsýnýz: Sizin gibiler için yazmýyorum ben." Alýntýladýðým söyleþide Enis Batur kendi kendine soracaktýr bir okur olarak, "Ta ný þý yor mu yuz? Ta ný yor mu su nuz be ni…?" Sorunun cevabý þudur: "Siz beni nasýl 'yazar halim'le tanýyorsanýz, ben de sizi 'okur haliniz'le tanýyorum." (Yazboz, s:208209) Meçhul bir okurun suretini teþhis etmek istiyor günümüz yazarý. Bilinmezliðe attýðý her adým, her mektup kendinde bir merak uyandýrmakta. Okur yazarýn bir noktada kendi kendine kurduðu bir kurmaca, bir düþ, bir sanrý, bir kâbus. Bu kâbusu en fazla irdeleyen yazar olarak görünür Enis Batur: "Siz okuyorsunuz bu kitabý. Kimsiniz peki siz? Kibar ikinci tekil þahýs, ikinci tekil þahýslardan biri misiniz, yansýz ikinci çoðul þahýs mý?" "Önce ben yazarým kitabý. Sonra her okurla yeniden yazýlýr o. … Onlarý bir yok sayarým yazarken, çünkü kendim için kendime yazarým; bir varsayarým: saklanýr, pusuya yatar, avcý kesilirim; açýða çýkar, çýkarýr, av olurum." (Gönderen: Enis Batur, s: 226) Bu metaforlar yazarla meçhul okurun yüzleþmesini, kendinde kendi nefsini görmesini saðlar; artýk aynaya bakan yazar orada kendi sûretini deðil okurun sûretini gördüðünü varsayar. Nurullah Ataç "Okuruma Mektuplar" adlý kitabýnda "Okurum, ey benim benzerim" diye baþlar bir mektubuna. Bir baþka mektubunda ise "Kimsiniz? adýnýz nedir? Genç misiniz, yaþlý mýsýnýz? Bir bayan mýsýnýz, bay mýsýnýz? Bilmem orasýný, ama tanýyorum sizi, siz de benim gibi insanlar arasýnda bir insansýnýz, birbirimizi tanýmak için bu kadarýný bilmek yetmez mi?" diye soracaktýr. Hep ayný yere çýkýyoruz; her yazar kendini bulduðu/bildiði ölçüde okurunu bulmakta/bilmektedir. Dolayýsýyla okur denilen her kimse, acaba yazarýn

nefsi midir? Kendindeki bir ikilem midir yazar için okur? Bakmak istenmeyen bir aynada görmek istenmeyen bir yüz. Çetrefil bir durum. Kur'an ve diðer ilâhî hitaplar (kitaplar) hangi okura sesleniyor acaba? Bu ilâhî hitaba muhatap olan okur, ilâhî mesajý alan yaratýlmýþ insan, düþünen "kul"dur. Okur ve kul! Müthiþ bir diyalektik. Her insan bu ilâhî mesajýn okurudur. Yaratan rabbinin adýyla oku! Ýnsaný yaratan ve insana "oku" emrini veren Rabb, onu kendine muhatap olarak, okur olarak seçmiþtir. Nefsinde yazýlanlarý, ufuklarda yazýlanlarý, gökte ve yerde yazýlanlarý, açýk ve gizli okuyandýr insan. Bilinen, tanýnan bir okurdan söz edilmektedir. Yazar yok, sadece Allah vardýr!

25


derkenar

Gidecek ye ri ol mayan adam: oku yucu Hüseyin Akýn Okuyucu sayýsýnda henüz belirgin bir artma olmasa da yeni yeni kitaplar çýkmaya devam ediyor. Bir kitabýn çýkma süreci o kadar hýzlý cereyan ediyor ki yetiþene aþk olsun. Rafla göz arasý mý desek acaba?... Yeni bilgilerin hafýzamýzdaki eski bilgileri unutturmasý gibi her yeni çýkan kitap daha sýcaklýðýný yitirmemiþ bir önceki kitabý gündemden düþürmeye yetiyor. Yazar ne yazarsa yazsýn okuyucu bildiðini okur gerçeði hükmünü koruyor. Eskiden kitabýn belli mekânlarý vardý ve kitapçýlarla ayaküstü de olsa konuþma imkâný olurdu. Þimdilerde her köþe baþýnda adýna kitabevi demenin kitaba deðil eve haksýzlýk olabilecek türden maðazalar, “book shoplar” türedi. Buralardaki duvara yaslý, tavana týrmanan kitap daðlarýný görüp alacaðým þeyi unuttuðum çok olmuþtur. Bu kitap fazlalýðýný belki birileri entelektüel dünyamýzýn zenginliðine hamledebilir, ama bence bu durum kitabýn metalaþmasý ve nesneleþmesinden baþka bir þey deðildir. Eðer esaslý bir köþe sahibi iseniz, uðradýðýnýz yayýnevleri bir çanta dolusu kitabý hemen elinize tutuþturuverir. Kitap takip iþini böylelikle bedavaya getirmiþ olursunuz. Yayýncý yaþ tahtaya ayak basmaz, kitabý elinize tutuþtururken gözlerinizin içine atmýþ olduðu bakýþla söyleyeceðini sessizce söyler. Bu sessiz sipariþ neticesi amaç hasýl olmuþ ve tüketicinin iþtihasý ajite edilmiþtir. Bu tarz iletiþimlere kapalý birisi olarak sessiz sedasýz çýkan kitaplara karþý bir zaafým olduðunu söyleyebilirim. Yazar dediðin biraz da yazdýðýna benzemeli deðil mi? Kitap gibi içine kapalý olmalý. Satýþa gelmemeli ve satýþla ilgilenmemeli. Kendi yazdýklarýnýn en sahih ve sahici okuyucusu kendisi olmalý. Peþine düþüp gözlerini ayýramayacaðý kiþi bellidir: ken-

26

disine en çok benzeyen yorumcuyu (okuyucuyu) bulmak. Çantasý sipariþ kitaplarýn aðýrlýðýyla dolu olanlardan deðilim. Kitap tanýtýmýnýn da masum bir þey olmadýðýný biliyorum. Alhusser: "masum okuma yoktur" derken neyi kastetmiþtir bilmiyorum, ama ben yine de ayný þeyleri düþündüðümüze yorarak, her okuyucunun aslýnda okuduðu kitabýn yazarýný kendi suçuna ortak etmek gibi bir niyetle yola çýktýðýný söyleyebilirim. "Bu kitabý tuttum" derken aslýnda söylemek istediðimiz kitabýn yazarýyla ayný izdüþüme parmak basmaktýr. Ne de olsa her okur kendini bir yazarýn dilinde ve metninde doðrulatmak ister."Beðenmedim" ve "sevmedim" dediðimiz kitaplar daha çok, istediðimiz þeyi yazara söyletemediðimiz cinsten kitaplardýr. Okuyucu dediðimiz kiþi biraz da ukalalýk hakkýný elinde bulunduran kiþidir. Sözünü sakýnmaz. Çünkü onun ukalalýk dýþýnda gideceði bir yer yoktur. Üstelik varacaðý son nokta, baþkasýnýn mahsulünü devþirmekten ibarettir. Öyleyse kýyasýya eleþtirmelidir yazarý, ta ki kendine benzetene kadar. Okuyucudur. O kýyýcý.


derkenar der kenar

Macera deðil, mecra Osman Toprak Dilimizin, dinimizin ve milletimizin çaðdaþlaþma yolunda geçirdiði tarihî süreç, bugünlerde yeni bir kulvara girdi. Batý'nýn hayali ile yýllardýr avunup duran ve Batý kapýlarýndan içeri davet edileceði günü sabýrsýzlýkla bekleyen milletimiz tam da emeðinin karþýlýðýný, çektiði çilenin mükâfatýný almak üzere. Tablonun böyle þekillenmesinde hizmeti geçenler göðüslerini gere gere çalýþmalarýnýn görülmesini bekliyor. Siyasal hadiselerin ve toplumsal geliþmelerin milletin, diline ve dinine olan etkisi seçilen kelimelerde ve kullanýlan ifadelerde kendini tebarüz ettiriyor. Millî varlýðýný ve geçmiþini iptal edip yeni bir kimlik sevdasýnda olanlar, kayýtsýz ve þartsýz kendilerine sunulan teklifi kabul edenler, hayatlarýndan mutlu ve geleceklerinden umutlu görünseler de yine de tam kesinleþmeyen Avrupa ile bütünleþme süreci akýllardaki soru iþaretlerini cümlelerin sonuna iliþtiriveriyor. Geçmiþ ve gelecek muhasebesi yapýp nerede durmasý gerektiðine dair kararýný kendisinin vermesi gerektiðini düþünenler, varlýklarýný ve geleceklerini nereye baðlamasý gerektiði konusunda, çok da dillendirmeseler de, bir fikre sahipler. Red edemeyeceðimiz bir mirasýmýz ve korumamýz gereken bir kültürümüz olduðu müddetçe, her zaman yeni bir sayfa açma imkânýmýz bulunuyor. Durulmuþ gibi gözükse de gizliden gizliye yürütülen dil tartýþmalarý bu süreçte kendine saðlam bir zemin bulabilir. Herkesin Türkçe'den yana olduðu fakat kimsenin üzerinde uzlaþamadýðý Türk dili, bugün gelinen noktada kendine bir sýçrama alaný bulabilir ve ezeli rakibi Ýngilizce karþýsýnda bir üstünlük elde edebilir. Aklý baþýnda her ve hür aydýnýn dillendirmekten asla çekinmedikleri okullardaki Ýngilizce iþgali, bir türlü nihayete ermiyor. Üstelik yine hür aydýnlarýn sýkça vurguladý gibi okullara Osmanlýca derslerinin konulmasý

ve milletin çocuklarýnýn atalarýnýn yazýsýný ve dilini öðrenmesi konusu ilgililerine niyeyse hiç de cazip gelmiyor. Ýþi gücü irtica ile mücadele olan hayatýný bu yolla kazanan aydýn grubu gerçek fikir babalarýnýn sözlerine bir nebze kulak verse, gerçekten aydýnlýðýn nerede olduðunu fark edecek. Attila Ýlhan'ýn her fýrsatta, 'Þu Çýlgýn Türkler' kitabýnýn yazarý Turgut Özakman'ýn tek fýrsatta ifade ettiði gibi, millete atalarýnýn dilini öðretmekten daha tabii bir hadise olamaz. Turgut Özakman açýkça þunu belirtiyor, kýrk yýlýmý verdiðim bu kitabý yazmak için eski yazý öðrendim. Özakman, öðrendiði ile nasýl bir bilinç ve baþarý kazandý ise onu yere göðe sýðdýramayanlar da biraz ibret alýp, bu dili ve yazýyý millete öðretmek için bir gayret içerisinde olabilirler. Türkiye'de, kurduðunuz bir cümle bile sizin nerede durmanýz gerektiðine, siyasi ve sosyal görüþünüze dair bir fikir verir ve artýk sarf edeceðiniz her cümle bu yörünge içerisinde algýlanýr. Parsellenmiþ fikir alanlarý ve geçerliliðini hiç yitirmeyen ideolojik kalýplar elinizi kolunuzu baðladýðý gibi, hareket alanýnýzý da daraltýr. Kýsýr ve sonuçsuz kavgalar ile milleti yýllardýr oyalayanlar, bunlarýn bitip ilim ve irfan okullarýnýn geliþmesine, dilin, dinin ve yazýnýn özgürleþmesine bir türlü tahammül edemiyor. Okul kelimesinin eski dilimizdeki karþýlýðý mektep'tir. Aslý Arapça'daki k-t-b kökünden gelen ve anlamý 'yazmak' olan bu kelime, bugün ruhunun gereðini yerine getiremiyor. Millete atalarýmýzýn yüzyýllardýr yazdýðý alfabeyi, dili öðretmek yerine; onu görmemesi için elimizden gelen her türlü özveriyi özenle yerine getiriyoruz. Mektep, yazýnýn öðrenildiði yerdir. Mektepten soðumuþ bir neslin kitaba dönmesi nasýl mümkün olur? Kültürümüzü ve tarihimizi öðrenmek konusunda geri duranlar, Avrupa'nýn kültürünü ve tarihini öðrenmeyi çaðdaþlýk ve modernlik biliyor.

27


derkenar der kenar

Kimlik yoksunu ve aidiyet kaçkýný yeni heveskârlarýn nasýl þekle bürüneceðini tarih yakýnda gösterecek.

kalkýþtýðýna göre daha çok emek vermeli, Türkiye'yi yüzyýllardýr sürüklendiði bu kimlik ve dil badiresinden kurtarmanýn bir çaresine bakmalýyýz.

Batý'dan geldikçe gelen ve çaresi bir türlü bulunamayan kelime ve kavramlara karþýlýk, hâlâ hýzýný ve gücünü hissettiren Öztürkçecilik cereyaný günlük dilimizde sýk sýk karþýmýza yeni sorunlar ile çýkýyor. Osmanlý coðrafyasýnýn birikimini çok seri bir biçimde tüketenler, dil çalýþmalarýný milletten intikam alma sevdasý ile yürütenler her ne kadar amacýna ulaþmýþ ve dilimizi tamamen arýndýrmýþ gibi gözükse de milletin þaþmaz saðduyusu hakikati er geç teslim edecek ve elinde ne kaldý ise onu layýkýyla dile getirecektir.

Arapça ve Farsça'yý dilimizden tasfiye edip yerine Öztürkçelerini koyanlar, Batý dillerine karþý bir önlem almamýþ, üstelik kültür ve medeniyet se vi ye si nin yük sek lik gös ter ge si ola rak Ba tý menþe'ili kelimeleri kullanmayý çaðdaþlýðýn ve sair fikirlerin olmazsa olmazý saymýþlardýr. Günümüz Türk dili bu yönüyle üç dilli bir sözlük hüviyetindedir. Sýrasý ile þu kelimeler, eskiyi, yeniyi ve Batý menþe'ilisini iþaret ediyor: me se le, so run, prob lem; mü rek kep, kar ma þýk, kompleks; kýs tas, öl çüt, kri ter; usûl, yön tem, me tod; teftiþ, de ne tim, kont rol; na za ri, ku ram sal, te o rik…

Millet olma þuurundan mahrum, akýmlarýn ve cereyanlarýn etkisinden kurtulamamýþ zümre, çaðdaþ dünyanýn aldatýcý söylemlerini dosdoðru bir felsefe ve þaþmaz bir hakikat olarak benimsese de, milletin derûnunda barýnan gerçek dil ve anlayýþ günden güne asýllýðýný, gerçekliðini ve geçerliliðini hissettirecektir. Dil, lisandýr ve lisan kelimesinin esas anlamý dilin konuþuluyor olmasýdýr. Osmanlýca bizim þu anda lisanýmýz deðildir ve olma ihtimali de yoktur; zira biz Osmanlý lisaný ile konuþmuyoruz. Dil tarihi kitaplarýnda da yer aldýðý gibi bizim dilimiz modern Türkçe'dir. Osmanlýca, atalarýmýzýn lisaný olduðu ve bizi bugünlere taþýdýðý için öðrenilmesi ve bilinmesi zaruridir. Günümüzde konuþulan Türkçe'den ilim camiasý bile memnun olmadýðýna, onun yerine Ýngilizce'yi ihdas etmeye

Kim olduðumuza dair net bir kararýmýz var ise bütün bunlarýn üstesinden gelebilir, hiçbir yabancýlýk çekmeden bunlarý kendimize ait bir zenginlik olarak deðerlendirebiliriz. Ancak birtakým söylemlerin buðulu dünyasýna kendimizi kaptýrdýðýmýzda ister istemez Osmanlýnýn devamý olanlara düþman, Batý'nýn ürünü olanlara dost kesiliriz. Dilin tarihî süreci ve tabii geliþimi onda arýza meydana getirmez. Dile aþýrý müdahale ve bu alanda dillendirilen tahripkâr yorumlar, suçlayýcý ve daraltýcý ifadeler insanýn ve dilin hevesini kýrar. Dilimiz, kendine yeni bir macera deðil, mecra arýyor ve bu yol, dilin kendi bünyesinden ve kültürel zemininden beslenerek açýlacaktýr.

DUYURU Deðerli okurlarýmýz, 17 - 27 Kasım tarihleri arasýnda düzenlenecek 6. Kitap Dünyası Fuarı’nda (Tophane) Lamure Yayýn Grubu standýnda olacaðýz. Tüm okurlarýmýzý bekliyoruz.

28


derkenar der kenar

Es ra Elö nü Ýyi durum yazýlarý “sefil oksijen” Havasýný alýp Havasýný attýðým ölüm.

Hep çarþýya gönderilen küfürler Çarþýdan dönen tilkilerin aðzýndaydý.. Ekmek ve kahve isteriz… Þunun þurasýnda garip bir tamlamaydý.. Edebiyat saçlarýný kazýtmýþ adamýn Sokaða çýkma süresini uzatmasý kadar Sýkýcýydý.. Adamýn kazýtýp da baktýðý kafasýnda.. Ekmek ve kahve isteriz… Üç arkadaþýz toplamýmýzdan çýkan Hiçbir iþ… Ekmek ve kahve isteriz.. Yolculuk esnasýnda pencere yamultan.. Þaþý hosteslere duyur dum sonra.. Ýkinci kez gör düklerinin ben olmadýðýný duyur dum sonra.. Sadece Ekmek ve kahve isteriz… Alçýdan yapýlan þiþkoluklarýn… Aptalca þikayetini yazan A4 maðarasý açýldý bizim mezarlýklarýn yanýna.. Bundan sonra hep, Ekmek ve kahve isteriz… Karþýdan bakýldýðýnda daðýnýk görünene Her kahvaltýda çatal fýrlattýðým zaman.. Hep ekmek ve kahve isteriz… Kahve, ciddi duran adamlarýn býyýklarýndaki yaðmur… Ekmek, midemden gelen seslerin üzerine basss gitar.. Ekmek ve kahve isteriz….

29


derkenar der kenar

Kýrýk bir bay ram hi kâyesi Çiðdem Can Henüz güneþi doðmamýþtý Ýstanbul'un. Ufuk daha günün doðum sancýsýný çekiyordu. Daha yakasýný, paçasýný toplayamamýþ mahmur gözlü adamlar iþlerine gitmeye çalýþýyorlardý. Yerler ýslaktý. Herkescikler uyurken gece usulca yaðmur yaðmýþtý. Hiç bitmeyeceðini sandýklarý, sonu belli olmayan hayat hikayelerine, uyku molasýndan önce býraktýklarý yerden aynen devam ediyordu insanlar. Hikayelerinin konusu, sürprizlerle dolu olmasýný umduklarý nakaratlardý. Evinden kan oturmuþ þiþ gözleriyle çýkan bir adam, sokaðýn bu günkü ilk tükürüðünü tazyikle yapýþtýrdý yere. Sonra yakalarýný yukarý kaldýrýp, ellerini ceplerine sokup omuzlarýný kýsarak ite kaka yürüdü gitti. Ýnce fakat sert bir rüzgar þöyle bir geçti etraftan. Bir kaç yaprakta rüzgarýn ellerinden tutup onunla beraber koþa koþa gittiler sokak boyunca. Güneþ önce her günkü Ýlahi intizamýyla, baþýný her günkü adresinden þöyle bir göstermiþ ve bütün ihtiþamýyla tamamen çýkýp gökyüzüne açmýþtý. Her þey aydýnlanmýþtý ve her þey tüm renklerin en açýk tonlarýna bürünmüþtü. Bir kadýn, elinde ilkokullu çocuðuyla evden çýktý. Kadýn evinin kapýsýný sanki "Ona göre haa!" der gibi bir ültimatomla etrafa bakýnarak çekip kilitledi. Sonra eþarbýnýn boðazýnýn altýndaki düðümünü þöyle bir sýkýp tekrar çocuðunun elini tuttu. Çocuðun yüzünde sýký sýký evhamlý bir þefkatle sarýlmýþ atkýsýndan ötürü bir gözü görünüyordu. Sokaðýn baþýndaki güneþe doðru yürüyüp kayboldular. Camýn önüne oturup pencerenin kenarýna yaslanmýþ, ellerini çenesine dayamýþ sokaktan gelen geçen insanlarý, kýsacasý Ýstanbul'un o güne mahsus manzarasýný seyrediyordu bir yaþlý adam. Yeni uyanmýþtý. Fakat hiç uyumamýþ gibi bakýyordu o eski gözleriyle. Arada bir sakalýný sývazlayýp, kýr saçlý kafasýný kaþýdý. Yavaþça ayaða kalkýp evinin küçük mutfaðýna geçti. Dar fakat düzenli mutfakta her þey karýsýnýn giderken býraktýðý gibiydi. Duvarda bir raf, tertemiz dantelli örtüler üzerin-

30

de pýrýl pýrýl tabaklar diziliydi. Ortada, üzerinde çiçekli bir basmadan örtüsü bulunan ahþap bir masa, köþede bir gaz ocaðý, hemen yanýnda telli bir dolap. Ýçinde bir þeyler vardý. Mutfaðýn güneþin doðuþuna bakan penceresi ayrý bir alemdi. Kim bilir kaç kez kimlerin ardýndan bakýlýp el sallanmýþ, kaç kez aralanýp "Komþuuu" diye seslenilmiþti. Bu mutfak fazlasýyla acýklýydý. Yaþlý adam, çoktan emekli olmuþ bakýr çaydanlýðýna su koyup ocaða oturttu. Sonra aðýr adýmlarla mutfaktan çýkýp salona taþýdýðý gardolabýna doðru yürüdü. Gardolap salonda olur muydu hiç? Olurdu. Karýsýnýn ölümünden beri müþterek odalarýna hiç girememiþti. Gardolabýn salonda olmasýnýn nedeni buydu. O kalbiyle yaþayan nadir insanlardandý. Yüreði el vermemiþti iþte. Yaþlý adam dolaptan koyu renkli evladiyelik takýmýný çýkartýp, binlerce kez yapýlan bir iþin sükunetiyle yavaþ yavaþ giydi. Kalýn yünlü paltosunu eline alýp tam sokak kapýsýna yönelmiþti ki bir an durup elindekini, tabii ki eski ayakkabýlýða iliþtirip tekrar mutfaða yöneldi. Bir maþrapa su alýp pencerenin kaþýndaki cam güzelini suladý. Hiç solmasýn diye dua bile ettiði bu çiçeðe çok baðlýydý. Kendinin ölmesinden çok, o çiçeðin solup kurumasýndan korkuyordu. Çiçeðin yapraklarýndan süzülen sularla birlikte yaþlý adamýn gözlerine de metanetle karýþýk tevekküllü bir hüzün doluverdi. Bu hüzün kimi zaman gözlere sýðmýyor, kimi zaman baþka bir vakte erteleniyordu. Yaþlý adam iþini özenle tamamladýktan sonra büyük bir sorumluluðu yerine getirmenin rahatlýðýyla tekrar kapýya yöneldi. Paltosunu eline alýp kapýyý açtý. Tam dýþarý adým atacaðý esnada telefon o malum sesiyle etraftan birilerini çaðýrdý. Adam "Bu gün çýkamýycaz galiba" diye mýrýldandý. Geri dönüp eski ve bir o kadar da emekli kara telefonunun ahizesini kaldýrdý. Gür bir sesle "Alooovv" dedi. Karþýsýndaki ses daha sakin ve mahcup bir tonla "Baba sen misin?" diye karþýlýk verdi. Yaþlý adam "Sen kimsin?" dedi sert sert. Telefonu


derkenar der kenar

çaldýran kiþi bir an duraksayýp "Baba benim. Tanýmadýn mý beni? Küçük oðlun Kemal." Yaþlý adam boðazýna dizilen bu sesi zar zor yutkunarak içine indirdi. Ahizeyi daha bir sýký kavradý. "Tamam tandým. Sen misin, hayrolsun?" dedi sitemkâr. "Bugün arife baba. Bizim oðlan evi karýþtýrken, senin bana ortaokula giderken aldýðýn kravatý bulmuþ, boynuna takmýþ. Onu görünce bir tuhaf oldum. Nasýlsýn iyi misin diye bir arayayým dedim." Yaþlý adam "Ýyi ki o kravatý almýþým, yoksa bir daha hiç görüþemeyecekmiþiz." Kemal "Baba yanlýþ anladýn, sen hep aklýmdasýn da iþte, hayat iþ güç ondan yani. Hatrýný sormak istedim." Yaþlý adam, babasýný hatýrlamak için kravata ihtiyaç duyan oðlunun sözünü kesip "Tamam evladým tamam. Baþka bir þey var mý?" Kemal "Bak baba lütfen, ben yalnýzca þey, yani hatrýný sormak istedim, iyi bayramlar dilemek istedim." Yaþlý adam resmi bir dille "Size de iyi bayramlar. ALLAH (c.c) çok bayramlar göstersin." dedi. Kemal "Kusura bakma belki yarýn gelemem. Gelen giden anlýyorsun diy mi?" dedi. Yaþlý adamýn üzüntüsünden alný sertleþerek "Anlýyorum oðlum anlýyorum. Hadi selametle" dedi ve telefonu kapattý. Aslýnda söylenecek o kadar çok þey vardý ama bu tür þeyleri defalarca yaþama-

sýna raðmen ilk kez silkelenmenin verdiði zehir acýsý bir mutsuzlukla boðazý düðümlenmiþti yine. Bir de ne kadar hayýrsýz olursa olsun evlattý iþte. Sesini duyunca gönlü erimiþ, þefkatinden paylayamamýþtý yine. Bir anda içi üþümüþtü. Derin bir iç çekerek telefonun yanýnda duran, karýsýnýn bir ters bir düz ördüðü atkýyý hasretle boynuna baðladý ve sonra tekrar kapýya yönelip, paltosunu eline alýp, aralýk kapýdan bakan kediyi pistleyerek dýþarý çýktý. Kapýyý kilitleyip anahtarýný paltosunun iç cebine evhamla yerleþtirdi. Dýþarý atmýþtý kendisini. Etraftaki telaþeye bakýp derin bir iç çekti. Buz gibi havayý yorgun ciðerlerine doldurdu. Temkinli temkinli bayýr aþaðý yürümeye baþladý. Üç aylýklarýný bu sefer mahsus arife günü verecekleri için emekli kuyruðuna gidiyordu. Etrafta insanlar koþturuyordu. Adam bir onlara bakýyor, bir kendine bakýyor ve kendi bayramlarýný düþünüyordu. Kýyas yapýnca üzülüyor, ama bunun herkes için kaçýnýlmaz olduðunu biliyor ve tevekkül ediyordu. Bayram kalabalýðýna girmek istemeyen çocuklu kadýnlar, adamlar çoktan sokaklara dökülmüþlerdi. Dükkanlara girip çýkýyorlardý. Bazýlarýnýn ise umurunda bile deðildi bayram. Elleri ceplerinde ve aðýzlarýnda yarým ýslak bir sigarayla yürüyüp geçiyorlardý yaþlý adamýn yanýndan. Köþe baþý dilencisinin iþi iþti bu gün. Þimdiden mendilini doldurmuþtu bile. Yaþlý adam tüm bu telaþeye bakýp, telaþsýz kalbinde inceden bir sevinç hissetti. Kalabalýðýn içinde yeni evli olduklarýný tahmin ettiði çiftler de vardý. Onlara bakýp özlemle gülümsedi. Mutlu olmuþtu. Bugünki ilk mutluluk siftahýný yapmýþtý. Þükretti. Her þeye raðmen arife günü bayram insanlarý arasýnda yerini almýþtý iþte. Bununla teselli buluyor ve tekrar tekrar þükrediyordu. O, eski zamanlarýn yenisi, bu zamanýn eskisiydi. Tüm bunlarý temaþa ederken ilerdeki uzun kuyruktan bankaya geldiðini anladý. Zamanýndan önce tekaüt verildiðini duyan emektar insancýklar rýzýk kuyruðuna dizilmiþlerdi bile. Yaþlý adam kuyruðun sonuna yaklaþýp durdu. Buruþuk boynundaki atkýsýný düzeltip ellerini cebine soktu, beklemeye baþladý. Önünde duran adam bir an tanýdýk geldi. Daha dikkatli bakýnca üç sene evvel mahallelerinden taþýnan Muharrem Beyin ta kendisi olduðunu anladý. Yaþlý adam bir anda gençleþ31


derkenar der kenar

miþti sanki. Radyosu frekansýný bulmuþ, hayatýnýn tüm paraziti bir anda kalkmýþtý. Gam tasa onun mekanýný bir anda terk etmiþti. O bildik kýdemli hüznü köþe bucak kaçýp gitmiþti. Muharrem Beyin baþýna doðru eðilip ensesine muzurca üfleyiverdi. Muharrem Bey aniden irkilip þaþkýnca ve yaþýndan beklenmedik bir hýzla arkasýna döndü. Halkalar içerisindeki gök mavisi gözleriyle yaþlý adama ürkek ürkek bakmaya baþladý. Beyninin tozlu koridorlarýnda gezindi bir süre. Bu yüzü aradý bucak bucak. Göz göze bakýþýyorlardý. Yaþlý adam, yüzünde sürpriz horoz þekerini bekleyen bir ifadeyle Muharrem Beyin gözlerindeki cevabý bekliyordu. Bir zaman sonra Muharrem Beyin puslu gözlerindeki ürkek bakýþ önce hatýrlamanýn verdiði rahatlýða, sonra hayrete, daha sonra da çýlgýn bir sevince dönüþtü. Sanki kilitlenmiþti. Ýnce dudaklarý titremeye baþladý ve bir bebeðin aðlamadan önceki hali gibi büküldü. Ýki eliyle yaþlý adamýn omuzlarýný býrakmamak istercesine sýktý. Gözlerine bulutlar toplaþtý ve ardýndan bir saðnak baþladý. Baþýný yaþlý adamýn omzuna yaslayýp var gücüyle aðladý, aðladý. Bir anda sarmaþ dolaþ oldular. Bir süre birbirlerinin gönüllerindeki boynu bükük gülleri suladýktan sonra ayrýldýlar. Muharrem Bey burnunu çekerek, gözündeki yaþlarý elinin tersiyle silerek "Yani Kazým Beyciðim nerden

32

çýktýnýz böyle? Ne kadar da özlemiþim sizi inan ki" dedi. Yaþlý adam "Ben de sizi çok özledim. Hatýrlarsanýz ne kadar da zor ayrýlmýþtýk. Bir daha da görüþemedik. Nasýlsýnýz, afiyettesiniz ÝnþaAllah?" Muharrem Bey "Hiç sormayýn. Gerçi oðlumun evi ama kendi küçük, gölgelikli evimin yalnýzlýðýna deðiþmem. Bir ara hasta oldum. Nüüzl indi sol yanýma. Sonra hamdolsun iyileþtim ama iþte elimde bir titreme kaldý böyle. Olsun buna da þükür." Yaþlý adam "Nereye gittiðinizi de bilmiyordum. Oðlunuz, karýnýz vefat ettikten sonra sizi apar topar aldý götürdü. Doðru düzgün vedalaþamadýk da. Her aylýk almaya geliþimde gözlerim hep sizi aradý inanýn.Tam ümidimi kestiðim bir anda buldum sizi." Muharrem Bey "Oðluma vekalet verdim. Aslýnda vermeyecektim. Neymiþ efendim kaybolurmuþum. Neymiþ efendim parayý çaldýrýrmýþým. Onlarýn derdi benim üç aylýðým Kazým Beyciðim. Sýðýntý gibiyim sýðýntý." Yaþlý adam "Bugün nasýl saldýlar sizi peki?" Muharrem Bey "Bayramda tatile gidecekler. Onun tantanasý var evde. Hazýrlýk yapýyorlar. 'Kenardan kenardan git gel. Aman parayý çarptýrma dikkatli ol baba' dedi." Yaþlý adam "Sizi götürmeyecekler mi?" Muharrem Bey "Nerdeee! valiz gibi beni mi taþýycaklar yanlarýnda. Ýki þap þup, bayramýn kutlu olsun baba, tamam. Baba yangýn çýkarýrsýn, hýrsýz girer, bir sürü sebep. Þimdi, þimdi ne oluyor? Onlarýn evinde yalnýz kalýnca bunlar olmuyor mu? Bunlarýn hepsi laf Kazým Beyciðim hepsi laf." Yaþlý adam "Üzüldüm bak þimdi. Hem de çok üzüldüm. Ben de, aferin bak babalarýna nasýl sahip çýktýlar helal olsun diyordum. Vah vah vah." Dertleþirken sýranýn onlara geldiðini anlayamamýþlardý bile. Samimi itiraflar evvel-Allah o uzun kuyruðu eritmiþti. Sýra onlara gelmiþti. Bankaya girip yorgun elleriyle, yorgun imzalarýný attýlar, paralarýný aldýlar. Tam o esnada oðlu bankaya girdi ve þefkatsiz gözlerle babasý gibi birini aradý. Muharrem Bey oðlunu görünce önce gayri ihtiyari sevindi. Sonra gerçeði hatýrlayýp kahrolmuþ bakýþlarla oðluna baktý. Oðlu da onu görmüþtü. Ama babasýnýn gözlerindeki sitemi göremedi. Yanýna yaklaþýp "Heh, aldýn mý parayý? Ýyi be, çabuk sýra gelmiþ" dedi pervasýzca ve babasýnýn elindeki parayý alýp, her zaman zil zurna aç cebine hýþýmla soktu. Muharrem Bey, elinden oyuncaðý alýnmýþ


derkenar derkenar

bir çocuk gibi üzgün ve süzgün bakakaldý. Oðlu "Hadi yürü gidelim" dedi. Muharrem Bey, hemen yanýnda duran Kazým Beyi göstererek "Bak oðlum eski mahalleden, hatýrladý mý Kazým Beyi?" diyecekti ki oðlu çoktan arkasýný dönmüþ, cebinden çýkardýðý paralarý iþtahla sayarak yürümeye baþlamýþtý bile. Yaþlý adam Muharrem Beyin kolunu kavrayýp kayýrýr bir sesle "Neden verdin paraný? Vermesene" dedi. Muharrem Bey, Kazým Beyin yüzüne yorgun yorgun bakýp "Beni üzen, kahreden beni deðil paramý sevmesi. Parayý kaptýrmanýn acýsý bu yýkkýnlýðýn yanýnda hiç kalýr. Para benim umurumda bile deðil. Þu duygusuzluðu görüyorsun iþte. Bi' de vermesem ne olur kim bilir. Bunlarý görmek istemiyorum. Ýnanýn kaldýracak gücüm yok. Kendimi kandýrmak daha kolay geliyor bana" dedi. O sýrada oðlu geri doðru bakýp altýn yumurtlayan tavuðuna seslendi "Hadi baba çabuk ol biraz, geç kalýcam." Muharrem Bey o gök mavisi gözlerini özlemle Kazým Beyin gözlerine dikti. Kapanýna dönme zamaný gelmiþti artýk. Yaþlý adama uzun þeyler söylemek istedi fakat sadece "Bayramýn mübarek olsun Kazým Bey" diyebildi. Ve arkasýný dönüp oðlunun paslý raylarýnda eski bir tren gibi akýp gitti. Yaþlý adam dona kalmýþtý. Adresini de öðrenememiþ hatta güle güle bile diyememiþti. Morali çok bozuldu. Yanýndan geçen bir kadýnýn omzuna çarpmasýyla kendine geldi. Gördüklerine inanamamanýn sýkýntýsýyla sýkýp buruþturduðu terli paralarý cebine soktu. Bankadan çýktý. Evine dönen yolun köþesindeki þekerciden hatýrlayanlara vermek için biraz þeker aldý. Evinin kapýsýna kadar eski dostunu düþündü. Altüst olmuþtu. Evhamla cebine koyduðu anahtarýyla kapýyý açtý. Açmasýyla burnuna keskin bir gaz kokusunun çarpmasý bile oldu. Önce korkudan panikleyerek etrafýna bakýndý. Sonra durumu anlayýp boynundaki atkýsýyla aðzýný burnunu kapatýp koþar adýmlarla mutfaða girdi. Sabah çýkarken ocakta unuttuðu çaydanlýk taþýp ocaðý söndürmüþtü. Hemen gazý kapattý. Pencerenin iki kanadýný birden açtý. Ýçerisi fena halde gaz kokuyordu. Yaþlý adam ellerini pencerenin kaþýna dayayýp baþýný dýþarý doðru uzattý. Derin derin nefes aldý. Biden sað elinin altýnda, pencerenin kaþýna sýkýþmýþ bir kaðýt parçasý fark etti. Þaþkýnlýk ve merakla kaðýdý acele acele yerinden

çýkardý. Bu kat kat katlanmýþ eski kaðýdý paha biçilmez bir eþya hassasiyetiyle, bir þey olmasýn diye itina ile açmaya baþladý. Bir yandan da bu kaðýdýn orda ne aradýðýný tahmin etmeye çalýþýyordu. Sonunda, karýsýnýn bozuk pencerenin bozuk kanadýný sýkýþtýrmak için oraya sokuþturduðunu hatýrladý. Kaðýdý açtý. Bu bir parça þeker kaðýdýydý. Yaldýzlarý yer yer kopuþmuþ bir parça þeker kaðýdý. yaþlý adamýn gözleri doldu. Çok uzaklara daldý. Kaðýdý eski haline getirip çok deðerli bir hazine gibi özenle gizli yerine yerleþtirdi. Pencereyi örttü, perdeyi çekti. Salona geçip sokak kapýsýný kapattý. Gaz tamamen çýkmýþtý. Paltosunu çýkartýp gardolaba astý. Ayakkabýlarýný çýkartýp cam kenarýndaki kadife örtülü tek kiþilik somyasýna uzattý. Duvarda asýlý duran dað ve geyik manzaralý halýsýna dalýp gitti. Yaþlý adam bayram namazýndan henüz dönmüþtü. Hava çok soðuktu. Elleri buz kesmiþti. Karýsýnýn ona önceki bayramlardan biri için ördüðü kazaðý giyip aynada kendine uzun uzun baktý. Sonra þekerliðe bayram þekerlerini doldurup çiçeðini suladý. Cam kenarýndaki somyasýna oturup, pencereye dayanýp dýþarýyý seyretmeye baþladý. Güneþ tamamen doðmak üzere, insanlar kaldýklarý yerden devam etmek üzereydiler. Bir kadýn kapýsýnýn önünü önce ýslatýp süpürdü. Daha sonra da süpürgesini, faraþýný, maþrapasýný alýp içeri girdi. Bir adam, kucaðýnda nerdeyse bir fýrýn ekmekle bayram namazýndan dönüyordu. Ýnce bir rüzgar mahalledeki aðaçlarýn saçlarýný tarýyordu. Ve bayram içine sinmiþ, camileriyle gökyüzüne uzanan bu þehr-i Ýstanbul'un bir yerlerinde akideli bayramlarýn yaþandýðýný ümit ediyordu yaþlý adam. Müstakil manzarasýný seyreyleyerek önce Ýstanbul'la sonra da cam kenarýndaki çiçeðiyle bayramlaþtý. Güneþ tamamen doðmuþtu artýk...

33


derkenar der kenar

Mus ta fa Uçu rum Rüzgârla gelen Bir aðacýn dibinden söküp aldým kendimi Bu kadar olur dedim bu kadar mýþ kýyamet Hangi devrim bitirir alýþkanlýklarýmý Hele þu yaðmurlar bir dinsin hele Bu kadar olur dedim bu kadar mýþ kýyamet Döndükçe yaklaþsýn güneþ üstüme Bir aþkýn sahrasýna dönüþsün yüzüm Kendimden öncesini silip atayým Rüzgârýmý içimde baþlatayým, ne olur Üstümde öyle dursun bu yaðmur dan giysiler Açýk býrakayým ar týk bütün pencereleri Kim demiþ vakit kýsa, bu yol bitmez gitmekle Ürkütülmüþ yerler de þehir doymaz geceye Köklerimi sürüyerek çýkýyorum meydana Kýyamet dediðimiz bir nefes gibi yakýn Yayla rüzgârlarýnýn deðmediði yerler de Baþýmdaki bu rüzgâr her halde çok eskiden Kýyamet dediðimiz bir kader gibi yakýn Her þeyin bir sesi var içimde yankýlanan Yalnýzlýðýn mesela bir rüzgâr gibi esen Dost düþman dinlemeden çarpýlýrken kapýlar Bir yangýn sesi gibi konuþuyor çocuklar Kýyýsýnda beklemek bir þehir eskisinin Azaltmýyor sesleri dün neyse bugün öyle Bize kalan kýyamet, belki de beklenen sûr Köklerimden ayrýldým, n'olur af buyur

34


derkenar der kenar

Said Ya vuz Ruhkýran Çekilsin kýlýçlar ve baþlasýn kavga bir kadýnýn ihtirasýna bir kadýnýn o sevgili o uzun sýr týna biraz uyku birkaç kavis býrakmak adýna çekilsin kýlýçlar ve kadýn her çarpma sesiyle domuran zalimliðine bir anlam daha katsýn Yavanlýðýn yankýsýna meraklý bir þair çýkmýþ Serkeþlikle kotardýðý dizelere nasýl da sýr naþýyor Bir aðýt koparýyor, kopar mak belliyor çünkü yaþamý ve þimdi o narin imgeye söyleniyor niçin þiirime konuk olmayý hiç olmaya eþ tuttun diye Bir dudaðý parçalamýþ oltasýný adam Kan tuttu diye tanrýya þikâyet içinde Sahi tanrý hiç geçmemiþ þiirinde Zulmün diline çevirerek kelimeyi Esaslý bir muhalif oluyor böylece Kötü isimler deðiþtiricisine Bir adamýn ahý üzerine söylenen aþk felluçe ahý üzerine söylenen devletle ayný hangi efsaneyi anlatacaklar oðullarýna hangi masalý mesela çanakkale, mesela mecnun ve mesela kan ve kemik üzerine bir devlet kur duk oðlum hýçkýrýkla uyanmalar üzerine bir aþk kur duk düþün yanýnýzdan kalkan adamý akþamda o sefil yetmenin yüzünü yüzünü / yani levh-i mahfuzunu gör dün mü yere ser diðin gazetede ödüllü bir katliam fotoðrafýnda orada yazgýsýný gör dün mü deklanþöre basan adamýn Özledim seni derken nasýl da rahat Serbest bir þiir eþliðinde Yeni bir fetva eþliðinde esrar çekimleri gibi Bir kulp bulmasý yediði her zeye sar hoþun Cennet ýr maklarýyla bir tutuyor köpek öldüreni Býçakladýðý sýr týn dur mak bilmeyen kanýný Bir aþk emaresi diye damlatýyor kadýnýn göðsüne Özledim seni diyor ve yaðmaladýðý topraðýn Yemiþ ver memesi bir doður ganlýk katýyor özlemesine Gazze'yi özlemesi gibi hahamýn Kerkük'ü bir kür dün özlemesi gibi

35


derkenar der kenar

Cemal Süreya’nýn gözünden “Ýkinci Yeni” Atanur Memiþ Þiir edebiyata karþýdýr Þiirin doðasýný þiire tek koþut sayan Cemal Süreya, Ýkinci Yeni'yi "þiire kendi baðýmsýzlýðýný getiren" bir çýkýþ noktasý olarak görür. Bu devinimi Orhan Veli kuþaðý þairlerinden hareketle biçimlendirme yoluna giderek, onlarýn tek yaptýðýnýn þiiri toplumda bir insan gibi yaþatmak olduðunu düþünür. Ayrýca, Garip þairleri, þiiri düz yazý metoduyla kurmuþlar; dilin imkanlarýný da olaylarý iþlemek, hikâye etmek yönünde kullanmýþlardýr. Bu da, þiirde -diðer edebiyat dallarýnda olduðu gibiaklý ön plana çýkarmýþtýr. Süreya, Garip þiirini, çýkýþ noktasý Batýlý olmasýna raðmen Türk kalabildiði için baþarýlý bulur. Hatta, daha sonra, 1966'da yazdýðý "Þiirimiz Üzerine Bir Ýki Söz"1 adlý yazýsýnda onlarýn þiirdeki yeniliklerini bir devrim olarak da niteleyecektir. Ancak salt þiir baðlamýnda, bunun sýnýrlý bir baþarý olduðunu düþünmektedir. Çünkü edebiyat ve þiir ayrýmýnda, Fransýz sürrealistleriyle birlikte þiirin edebiyata karþý olduðu tezini savunur. Diðer edebiyat dallarýna karþýn þiir, bünyesinde akýl dýþýlýðý ve bilinçaltý anlatýmlarýný da barýndýrabilmektedir. Süreya, Garip'in ardýndan, þiirdeki yeni çýkýþ noktasýný þiirin geliþmekte olan bu özelliðine dayandýrýr. Sonuçta, söz konusu çýkýþ noktasýnýn vardýðý yer, akla ve edebiyata karþý olan Ýkinci Yeni þiirinden baþkasý deðildir.2 Altýn baðlantý

Süreya, aklý göz ardý eden, bilinç altýný yansýtan bir þiirin baþarýlý olabilmesini; kelime yýðýnlarý ve yapmacýklýktan sýyrýlabilmesini ise þiirde kurulacak "altýn baðlantý'yla mümkün görür. Bu baðlantý, sadelikten ayrýlýnsa bile þiiri belli bir kývam ve doygunlukta kurmakla eþ anlamlýdýr.3 GÜL Gülün tam or tasýnda aðlýyorum Her akþam sokak or tasýnda öldükçe Önümü arkamý bilmiyorum Azaldýðýný duyup duyup karanlýkta Beni ayakta tutan gözlerinin

36

Ellerini alýyorum sabah kadar seviyorum Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz Ýstasyonda tiren oluyor biraz Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamým Gülü alýyorum yüzüme sürüyorum Her nasýlsa sokaða düþmüþ kolumu kanadýmý kýrýyorum Bir kan oluyor bir kýyamet bir çalgý Ve zurnanýn ucunda yepyeni bir çingene (Cemal Süreya, Üvercinka)

Þair, "Kapalý Kedi" adlý yazýsýnýn giriþinde, 'þiiri ileri götüren' þairlerden biri olarak gördüðü Ýlhan Berk'in sözlerini, yeni þiir davranýþýnýn en belirgin niteliði olarak gösterir: "....ben bundan böyle nesir olarak bir anlamý olan bir mýsram varsa onu atacaðým..." Süreya, bu sözleri, þiirin, diðer edebiyat dallarýndan farklý niteliklerini ön plana çýkaran bir anlayýþý yansýttýðý için önemser. Bu anlayýþ, ayný zamanda þiir için 'deformasyon'u da olumlamaktadýr. Deformasyon, en geniþ ifadesiyle dilbilgisinin bildik kurallarýnýn bozumu anlamýna gelmektedir. Bozum, sözcüklerle doðrudan anlam baðlantýsýnýn kurulmasýný güçleþtirirken; Süreya'nýn savunduðu þiir tarzý baðlamýnda, anlamý ve çaðrýþýmlarý olabildiðince geniþletmeye yarar. Öte yandan Süreya, þiirdeki bu yeni davranýþýn, Isidor Isou'nun ilkel letrizmiyle baðdaþlaþtýrýlmasýna ise karþýdýr. Yeni diye adlandýrdýðý kendi kuþaðý þairlerinin bu tür þiirleri geçtiðini savunur.4 Ortaya çýkan, çýkmakta olan yeni þiirin geleceði konusunda ise oldukça umutludur: "Hele bir ortalýk durulsun. 'Ýhtisas tezgâhlarý' iþlemeye baþlasýn. Kiþilikler iyiden iyiye belirsin. Kitaplar ortaya dökülsün. Bebek gibi þiirler çýkacak ortaya."5 Ýkinci Yeni'ye ve dolayýsýyla Süreya þiirine yapýlan baþlýca eleþtiriler, bu þiirin 'kapalý', anlaþýlmasý zor bir þiir olduðu yönündedir. Cemal Süreya, "Yeni Perspektifler"6 adlý yazýsýnda Hüseyin


derkenar derkenar

Cöntürk'ün bu anlamdaki görüþlerine yer vererek, bu eleþtirileri müzik-þiir iliþkisi bakýmýndan yanýtlar. Hüseyin Cöntürk, "Yeni Þiir ve Yeni Müzik"7 adlý söz konusu yazýsýnda 'atonal' müzik ile yeni þiir arasýndaki benzerlik üzerinde dururken, yeni þairlerin kapalýlýðýný da eleþtirir: "Yeni þairlerimizin önemli bir kýsmý anlamdan kaçýyor, yahut kolay anlaþýlýr olmayý saygýn tutmuyor. Anlaþýlan þiir derken, kabacasý, niteliðini pek kaybetmeden özü anlatýlabilir þiiri amaçlýyoruz. Anlaþýlmayan þiir bunun tersi…." Cöntürk'e göre, 'atonal' müzikte de bir alýþýlmama, anlaþýlmama söz konusudur. Diðer müzikler, bir þartlanma sonucu, ilk duyuluþundan sonuna kadar nasýl süreceðini belli eder. Çünkü alýþýlmýþ bir yapýya sahiptirler. Oysa, atonal müzikte beklenmedik deðiþmeler, sapmalar olabilir. Þartlanma dýþý geliþen bu deðiþmelerin, dinleyenlere 'anlamsýz' gelme olasýlýðý fazladýr. Yeni þiire verilen bu tür tepkiler gibi. Atonal müzik, her ne kadar bu tür izlenimlere yol açsa da; geliþigüzel bir sanat deðil, belli kurallarý ve özellikleri olan; sanat kaygýsý taþýyan bir türdür. Yeni þiirde, atonal müziðin tekniðini ve izlerini bulmak mümkündür. Sonuçta, her ikisi de çaðýn þartlarýný yansýtmaktadýr. Süreya, 'kelimeleri, alýþýlmýþ yerlerinden oynatarak onlara yeni perspektifler kazandýran ve anlamý raslansal bütünlerle kurma yoluna giden' Ece Ayhan þiiri için, Cöntürk'ün, 'þairsiz þiir' yakýþtýrmasýný doðru bulmaz. Þiir þairden daha öne çýksa da, sonuçta soyut þiir, þairin kiþiliðini de parlatan bir türdür. Süreya, bu tarz bir þiirin de atonal müzikle benzerlikleri bakýmýndan 'atonal þiir' olarak adlandýrýlmasýnýn daha doðru olacaðýný düþünür.8 Yeni þiir atonal müzik gibi kurulmaktadýr; ama bu iki sanatý icra edenlerin baþlangýçta ne yapacaklarý belli olmamakta, anlam sonradan ortaya çýkmaktadýr. Dolayýsýyla yeni þiirde anlam ya 'raslansal' olmakta ya da raslansallýða indirgenmektedir. Süreya, "Artýra Artýra Rimbaud"9 adlý yazýsýnda, Ýkinci Yeni þiirini kastederek, þairlerin hiç bu kadar þair olmadýðýný; þiirin ise hiç bu kadar þiir olarak düþünülmediðini müjdeler. Artýk, þiir anlamýnda 'devrim gününde' olduklarýný, tamamen þiirin kendisiyle uðraþtýklarýný haber verir. Bu anlamda, Batý þiiriyle ayný hareket ettiklerini, hatta Batý þiirinin de ötesine geçebileceklerini muþtu-

lar.

Tomris Uyar'ýn Turgut Uyar, Edip Cansever ve Cemal Süreya ile yaptýðý röportaj Ýkinci Yeni'nin bizzat içinde yer alan, sýkça anýlan þairlerince nasýl deðerlendirildiðinin çarpýcý bir göstergesidir. Bu söyleþide, Cemal Süreya, yazdýðý þiirlerle düþüncesi arasýnda meydana gelen mesafeye dikkat çeker. Bir çeliþki haline dönüþen bu mesafe, onu kendi deyiþiyle, düþüncesinden çok þiirini geliþtirmeye yöneltmiþtir. Bu, ayný zamanda onun kendi kuþaðý þairleri için de geçerli saydýðý bir durumdur: "Düþünün, çýkýþýmýzda bile hepimiz toplumcu þiiri, daha doðrusu toplumcu deðerleri seven, onlara baðlý kiþilerdik, ama önümüze konan þiir bizi doyurmadýðý için baþka kapýlar açmaya çalýþtýk."10 Süreya bu sözlerle, bir nevi, Ýkinci Yeni hakkýnda yapýlagelen 'kaçýþ þiiri' yönündeki eleþtirilere de cevap verir. Sonuçta Ýkinci Yeni þairleri, saf þiiri, toplumcu deðerlerin veya düþüncenin hakim olduðu þiir anlayýþýna tercih etmiþler; þiirin, salt þiir olmasýyla ilgilenmiþlerdir. Açmaya giriþtikleri bu kapýlar da, Ýkinci Yeni'ye sonradan ya da o günlerde yapýlan eleþtirilerdeki gibi kapalý ögelerden ibaret deðildir. Ona göre, savunduklarý anlayýþ, 'þiirin her þeyi söyleyebilmek, her þeyi açabilmek' sanatý olduðu yönündedir. Dolayýsýyla, bir anlamda, bu tür olumsuz eleþtiriler onlarý düþüncelerinden çok þiirlerini geliþtirme yoluna sevk etmiþ; daha doðrusu, düþünceye dayalý þiirden uzaklaþmalarýný saðlamýþtýr.

37


derkenar der kenar

Ayný röportajda, yeniliði kendileri için baskýn bir öge olarak betimleyen Süreya, yeni anlayýþýný, 'taze kalmak' ve 'yenilikçilik' kavramlarýyla bir tutar. Ýkinci Yeni'nin bu kuþak için isabetli bir isim olduðu, yeniliðe verdikleri önemi imleyen þu sözlerinden de rahatlýkla çýkarýlabilir: "Biz hepimiz, yeni kalmak istedik. Bizim için yenilik, öbür ögelerden baskýn bir öge oldu hep."11 Ýkinci Yeni bir "Akým" mý?

Süreya, diðer kuþaklardakinin aksine kendi kuþaklarýnda bir dayanýþma olmadýðýný; bir akým olarak görülmelerinin ise ortaya çýkan þiirlerin benzerliklerinden kaynaklandýðýný düþünür. Bu durumu, kendileri için hem 'þanssýzlýk' hem de ortaya çýkan þiirler ve bir egemenlik arayýþý içinde olmamalarý baðlamýnda bir 'güç ve temizlik' unsuru sayar. Ancak, Ýkinci Yeni'yi planlý, programlý bir akým olarak görmemektedir: "Bakýn, þu anda üçümüz yan yanayýz. Ne zamandýr görüþmüyoruz. Ýlk sýralarda da yine arada bir mektuplaþýrdýk, yani hiçbir zaman ortaya çýkýp þöyle yapalým, bir takým kuralým diye çabalamadýk. Takým kurulduysa, kendiliðinden oldu. Ortaya çýkan þiirlerle oldu."12 Süreya'ya göre, bu kuþaðýn þairlerinin bir zaman sonra tamamen ayrý hareket edip, kendi þiir serüvenlerine devam etmeleri de, aralarýnda bir kuþak birliði olmadýðýnýn kanýtýdýr. Söz konusu ayrýlýk ise, ortada görünmeyi sevmemelerinin, bu durumu bir politika olarak üstlenmemelerinin sonucudur. Þair, kendilerine giydirilmeye çalýþýlan 'Ýkinci Yeni' elbisesine kimi zaman tavýr almakta ve kuþkulu yaklaþmaktadýr: "Biz hepimiz 'baþka' bir þiir, o sýrada mevcut olan þiire göre birdenbire baþka bir þiir yaptýðýmýz için bir akým adý altýnda birleþtirildik. Kimdir bu Ýkinci Yeni, kaç kiþidir belli deðil. Hiç deðilse Garip dendiðinde üç kiþinin adý geçer, bellidir. Sartre'ýn bir sözü var, 'Ben varoluþçu deðildim, ama alnýma vurdular, vurdular vurdular, sonunda o yaftayý kabul ettim. Oysa neysem yine oyum', biz de öyle"13 Kendilerine akým kimliðinin sonradan ve baþkalarý tarafýndan yakýþtýrýldýðýný yineleyen Süreya, bu ismi almalarýnda, yazdýklarý þiirler dýþýnda, onlarýn bir birliktelikleri, bir dayanýþmalarý olmadýðýný vurgulama gereði duyar. Aslýnda, onlarýn bir arada kabul edilmesini saðlayan: genç olmalarý, birbirlerini etkilemeleri, 38

ama asýl 'baþka'lýklarýdýr. Turgut Uyar'a göre, Ýkinci Yeni, onlarý tek tek incelemeye cesaret edemeyenlerin, iþi toptan halletmek adýna verdikleri bir isimdir.14 Çünkü, bu zahmetsiz bir yoldur. Ýkinci Yeni diye anýlan þiirler de hep kötü örneklerden seçilmiþtir. Oysa bu akýmýn -ya da 'yönsemenin'- kendine özgü bir sesi ve özelliði vardýr ve zorlamalarla yazýlamaz. Uyar'ýn Ýkinci Yeni özelliðindeki örneklerin, Ýkinci Yeni'yi Perçemli Sokak kitabýyla kendisinin baþlattýðýný ileri süren- Oktay Rifat'tan önce de var olduðu yönündeki görüþüne Edip Cansever de katýlýr: “Ýkinci Yeni”liði kabul etmiyoruz hiçbirimiz, ama tutalým ki bir an kabul ettik, biz belli bir kuramdan yola çýkmýyoruz ki bu kurama uygun olaný daha önce Oktay Rifat bulmuþ olsun. Mantýða uymuyor."15 Süreya ise Oktay Rifat'ýn bu iddiasýný asýlsýz bulduðunu þu sözlerle anlatýr: "Bak. Oktay Rifat, 'Ýkinci Yeni'yi ben kurdum' diyor. Ýyi de.. bizim 1950'den sonra ortaya çýkmaya baþlýyor þiirlerimiz, ama kitap çýkaramýyoruz. Oktay Rifat, Perçemli Sokak'ý 1956'da çýkardý, kitaptaki þiirlerin hemen hiçbiri önceden yayýmlanmamýþtý. Ve bir önsözle akýmý üstlenmeye kalkýþtý."16 Ayrýca þair, Oktay Rifat'ýn Perçemli Sokak'taki bu tür þiirlerini mekanik ve oturmamýþ þiirler olarak deðerlendirirerek, kendi kuþaðý þiirlerinden ayrý tutar. Üç þairin de Oktay Rifat'a aldýklarý tavýr, her ne kadar Ýkinci Yeni'yi kabul etmeseler bile, kimi zaman onlarýn bir birliktelik halinde görünmelerinin örneklerinden biridir. Cemal Süreya, Akif Kurtuluþ'un sorularýný yanýtladýðý bir baþka röportajda, Ýkinci Yeni'nin her þeyi söyleme özlemini yansýttýðýndan bahseder. Bu yüzden de, bu yönleriyle Oktay Rifat, Sabahattin Kudret, Can Yücel gibi daha pek çok þairi de devinime ortak eder. 'Eskiden Ýkinci Yeni'ydik, þimdi deðiliz' diyenlere ise özellikle tepkili yaklaþýr.17 Süreya, baþka bir röportajda Ýkinci Yeni'nin bir akým olarak ortaya çýkmadýðý düþüncesini iyice belirginleþtirmektedir: "Ýkinci Yeni bir akým olarak doðmadý. Bir programý, ortak bir bildirisi olmadý. Þairlerin çoðu birbirini tanýmýyordu bile. Yazýþmýyorlardý da. Sözgelimi ben Edip Cansever'le 1956'da Turgut Uyar'la, çok daha sonra tanýþtým. Ýlhan Berk'le çok çok daha sonra. Sanýrým


derkenar derkenar

metinlerin tanýþmasý oldu."18 Ýkinci Yeni, ona göre, ortaya konan ürünlerin ortak özelliklerinden hareketle belirmiþtir. Daha çok kiþinin katýlýmýyla da 'þiirsel bir devinim' halini almýþtýr. Süreya, 1984 yýlýnda yapýlan bu röportajda, "Bugünden geriye alýrsak bir akým oluþmamýþ diyemeyiz."19 Sözleriyle, zamanýnda pek oralý olmasalar bile, bir akýmýn oluþmuþ olduðunu kabul eder. Bir nevi Ýkinci Yeni isminin iki isim babasý olarak gördüðü Muzaffer Erdost ve Asým Bezirci'ye hak verir.20 Yalnýz o da Turgut Uyar'ýn örneklerin seçimi konusundaki düþüncelerine katýlmaktadýr. Ona göre, kimi yazarlar, onlarý karalamak adýna Ýkinci Yeni adýna en kötü örnekleri ele almýþtýr. Bir yandan, kendilerine yapýlan eleþtirilere karþý verdikleri savunmalar, onlarý, bir akým olduklarýný reddettikleri halde kendilerini savunan bir grup haline getirmiþ; bir birliktelik içinde görünmelerini saðlamýþtýr. Bu da kimi zaman bir çeliþki gibi durmuþtur. Cemal Süreya, Ýkinci Yeni adý altýnda görülen þairlerin bir akým oluþturmaya yetecek ne gibi ortak özellikleri olduðuna dair bir soruya ise, bu devinim içindeki þairlerin 'duyarlýk, çalýþma yöntemi, vb.' açýlardan baþtan beri birbirlerinden ayrý olduklarý cevabýný verir. Yalnýz, 'ayný çaðda yaþayan benzer belirli hayat, siyasa, edebiyat, kültür koþullarýnda büyümüþ, üstelik þiirleri belirli bir þiirsel serüvende yan yana akmýþ, kimi zaman birbirine kavuþmuþ kiþilerin' aralarýnda benzerlik olmasýný da doðal karþýlar.21 Bu durumu bir kuþak sorunu olarak da gören þair, zaman zaman birbirlerinin þiirlerinden de etkilendiklerini, þiirlerinin birbirlerinin þiirleri içinde dolanmýþ olduðunu da söylemekten çekinmez. Bütün bunlarýn sonucunda, bu kuþaðýn þairlerinin kendi þiirlerini oluþturduklarýný, bu anlamda, hepsinin kendine özgü þiir serüvenlerini sürdürdüklerini düþünür: "Ama bugün bir Ece Ayhan þiiri, bir Turgut Uyar þiiri, bir Ýlhan Berk þiiri, bir Edip Cansever, bir Sezai Karakoç þiiri var. Hepsi ayrý þiir alanlarý."22 Cemal Süreya, Enver Ercan'ýn sorularýný yanýtladýðý bir baþka ropörtajda, Ýkinci Yeni'nin 'Demokrat Parti diktasýnýn baskýsýyla toplumdan kaçan, sinik bir þiir; yanlýþ tercüme hareketi; þiir geleneðimizde bir halka oluþturmayan ithal bir þiir…' olduðu yolundaki tespite, kendilerine yapýlan bu

tür eleþtirilerin tümünü de kastederek þu cevabý verir: "Soldan faþist diyenler (Bezirci), Saðdan ahlaksýz diyenler, komünist diyenler…Yeteneksiz diyenler (Ö. F. Toprak)… Ayný yörüngede olduklarý halde, belki de bilinçsizlikten, kargýþ düzenler… Lanetlenip durduk."23 Ona göre, Ýkinci Yeni'ye yönelik eleþtirilerde 'çok kötü ve donmuþ' bir Ýkinci Yeni maketi ortaya konulmaktadýr. Oysa kötü örneklerle ve zorlamayla oluþturulmaya çalýþýlan Ýkinci Yeni adýnda bir akým yoktur. Süreya, þairlerinin birbirlerini pek tanýmamalarý ve bir programa sahip olmamalarý dolayýsýyla, kendilerine bir akým kimliði verilemeyeceðini -birçok konuþmasýnda olduðu gibi- bu röportajda da özellikle dile getirir. Ýkinci Yeni'yi kendinden önceki kuþaðýn þairlerini de etkileyen bir bir 'devinim' olarak görür ve bu devinime Türk þiirinin ihtiyacý olduðunu düþünür: "Demek Türk þiirinin böyle bir devinime gereksinimi vardý. Yani Türkçe'nin içinden, derininden gelen iç-seslere."24 Süreya, ayný röportajýn devamýnda, Ýkinci Yeni konusundaki öncülüklerinin yadsýndýðýndan da yakýnýr. Ýkinci Yeni'yle iliþkisi hakkýndaki bir soru üzerine ise, ironik bir biçimde þu cevabý verir: "Ýkinci Yeni ben'im… Tabii, Ece'yi, Turgut'u, Sezai'yi, Edip'i, Can'ý, Tevfik'i, Özdemir'i, Nihat'ý, Gülten'i, Hilmi'yi, Ergin'i, Metin'i, Daðlarca'yý, Ahmet'i, Ahmed Arif'i, Arif Damar'ý, Oktay Rifat'ý, Melih Cevdet'i, Behçet Necatigil'i, Mehmed Kemal'i, Þeyh Galib'i, Nazým'ý saymazsak… Yýlmaz da var, Attilâ da, Ýsmet Özel de, Behramlar da. Berfe!."25 Bu isimler, ayný zamanda, Ýkinci Yeni hakkýnda yazýlan yazýlarda sýkça geçen isimlerle, Süreya'nýn üzerine düþündüðü, kimi zaman etkilendiði isimlerin bir kolajý niteliðindedir. Süreya Ýkinci Yeni'ye yapýlan en ilginç benzetmelerden birini þu sözlerle yapar: "Ýkinci Yeni bir güvercin curnatasýdýr. Ben en alçaktan uçuyorum. Avcýlardan deðil, arkadaþlarýmdan korktuðum için." Þairin, burada sitem ettiði Ýkinci Yeni'yi sahiplenme adýna, hem Ýkinci Yeni içinde hem de dýþýnda yaþanan çekiþmelerin neredeyse kendisine söz býrakmamasý; öncülüðünün yadsýnmasýdýr. Süreya, 1988 yýlýnda, Ahmet Oktay'ýn hazýrlayýp sunduðu "Okurken Yazarken" adlý TV programýnda, Ýkinci Yeni hakkýndaki görüþlerini daha derli toplu bir biçimde aktarmaktadýr. Onun 33

39


derkenar der kenar

yýl sonra Ýkinci Yeni'yi nasýl deðerlendirdiðini öðrendiðimiz bu konuþmasý, önceki diðer yorumlarýyla paralellik göstermektedir. Ona göre, Ýkinci Yeni, en yalýn haliyle, özellikle 1953-1957 yýllarý arasýnda, birtakým genç þairlerin, önce 'birbirlerinden baðýmsýz' sonra 'dergi sayfalarýnda karþýlýklý etkileþerek', 'baþka bir düzende' þiir söylemeleridir.26 Söz konusu genç þairlerin ortaya çýktýðý sýradaki þiir, akýl ögesi ön planda olan bir þiirken, Ýkinci Yeni þairleri 'irrasyonel' bir tarz geliþtirmiþ; hikayeyi dýþlamýþ ve soyutlamalara giderek Türk þiirinde bir 'iç ses' aramaya koyulmuþlardýr. Bu yeni þairler, bu tür uygulamalarla þiirin alanýný geniþletmeye çalýþmalarýna, þiiri 'her þeyi söyleyebilme sanatý' olarak nitelendirmelerine karþýn, kimi þair ve eleþtirmenlerin ortaya koyduðu 'donmuþ' bir Ýkinci Yeni portresiyle eleþtirilmiþlerdir. Bu deðerlendirmeler kaynaðýný baþlangýçtaki acemiliklerden ve bu acemeliklerin araþtýrýlýp ortaya konulmasýndan alýr. Süreya, bu bakýþ açýsýyla yapýlan deðerlendirmeler sonucu ortaya -kendilerini tatmin etmeyen, þiirde yaptýklarýný görmeyen- don40

muþ bir Ýkinci Yeni maketi koyulmasýna raðmen, bu maket üstünden yapýlan tartýþmalarýn bazý yararlý yanlarý olduðunu ise yadsýmaz. Yalnýz, devinime sonradan katýlan þairlerin bu makete göre þiir yazmaya baþlamalarýný da tam bir zarar olarak görür. Yararlý gördüðü etkiyi ve Ýkinci Yeni'nin bu anlamda içinden geçtiði süreci ise þöyle özetler: "Bugün artýk ustalarý dediðimiz beþ-on kiþi (Ýkinci Yeni içinde), kendilerinin özeleþtirilerini yaptýlar ve daha belirgin bir biçimde görünmeye baþladýlar. Bir kere devinime çok kiþi katýldý diyorum; 'devinim' diyorum, çünkü bir akým özellikleri yoktu. Yani ilk tartýþmalar daha çok yazarlarýn kendi aralarýndaki çekiþmelerden doðdu. Bunlar yazarlarýn kendi görüþleriydi aslýnda. Hepsinin kendi görüþleriydi, bütünü baðlamazdý. Ama burada öyle bir þey oldu ki, sanki bu da yeni gelen þiirin bir manifestosu gibi kabul edildi. Böyle bir karýþýklýk içinden geçti Ýkinci Yeni. Ama baþlangýçta da olsa, bu 'iç ses' arama var ya Türkçe'de, emek ki Türkçe'nin buna gereksinimi varmýþ ki; bu bir salgýn halinde yayýldý. Yani genç þairlerin çoðu Ýkinci Yeni'ye katýldý."27 Süreya, "Turgut Uyar'ýn Giriþimi" baþlýklý yazýsýnda da Ýkinci Yeni üzerine benzer görüþlerini sürdürmektedir. Bu yazýsýna göre, Orhan Veli þiiri týkanýnca oluþan, yeni bir þiirdir Ýkinci Yeni. Daha ilk günlerinden itibaren tanýmlanmaya baþlanmýþtýr. Bu erken ve yanlýþ tanýmlamalar da daha çok Ýkinci Yeni'nin ne olmadýðýyla ilgilenmektedir. Pek çok genç þair, söz konusu tanýmlardan ve öncülerin þiir tutumlarýndan etkilenerek þiirler yazmaya baþlamýþlar, Ýkinci Yeni üzerine yazan yazarlar da bu 'ikinci sýnýf þairler'den yola çýkarak kurallar belirlemeyi yeðlemiþlerdir. Bu da, Ýkinci Yeni'nin -olduðunun aksine- programlý, ortaklaþa bir þiir akýmý olarak görülmesini saðlamýþtýr.28 Cemal Süreya, 1983'teki bir söyleþide, þiirimizin, çok zengin bir dönem yaþamakta olduðunu söyler: "Kaç kuþak birden yazýyor, baksanýza: 1940 Kuþaðý, Garip Kuþaðý denilenler, Acýlý Kuþak, bizler, bizden sonra gelen 60 Kuþaðý (sonradan 70 Kuþaðý oldu), yeni çýkanlar…"29 Çoðunun yayýn organlarýnýn bile ayný olmasýnýn, þiirimize bir çeþitlilik getirdiðini belirtir. Süreya, kendilerinden önceki kuþaðý -1940 Kuþaðý'ný-, artýk '1940'larda yazanlar' olarak deðiþtirmek ister. Çünkü, þiirleri-


derkenar derkenar

nin önü týkanmýþ, geçmiþte kalmýþlardýr. Artýk yazdýklarýný çoðaltmak durumundadýrlar. Kendi kuþaklarýndan ise, þiir ekseninde 'edebi türler yönünden beðenisi en yüksek kuþak' olarak bahseder. Ona göre ilk kez bir 'edebiyat düþüncesi'ne kendi kuþaklarý ulaþmýþtýr. Önceki kuþaklarý etkileyebilmiþ tek kuþak olarak da görür kendi kuþaðýný. Süreya, bir baþka önemli nokta olarak da, hiçbir zaman kendilerinin yönetim ve etki kurumu olarak ortaya çýkmadýklarýný, 1940'larda yazanlar gibi edebiyatta bir baský gücü oluþturmadýklarýný belirtir. 'Baský gücü'nden kastettiði þey, bir kuþaðýn þairlerinin birlikte hareket etmesi, bir anlamda þiirlerini meþrulaþtýrmalarýdýr.30 Ýkinci Yeni etkisi

Cemal Süreya, "Önceki Kuþakta Ýkinci Yeni Etkisi" adlý yazýsýnda, Ýkinci Yeni'nin önceki kuþaklarý etkileyen bir devinim olduðu fikrini derinleþtirir. Ona göre, bir kuþaðýn kendinden sonrakileri etkilemesi doðalken, öncekileri de etkilemesi az rastlanýr bir durumdur. Türk edebiyat tarihinde bu tür bir etkiye sahip iki kuþaktan biri olarak görür Ýkinci Yeni'yi. Diðeri Servet-i Fünun'dur. Bu iki kuþaðýn, sonraki kuþaklara olduðu kadar, kendinden önceki kuþaða da yeni coþkular kazandýrdýðýný savunur.31 Önceki kuþaðýn þairleri arasýnda Ýkinci Yeni'den etkilenenlerin yanýnda etkilenmeyenlerin de olduðunu düþünen Süreya, söz konusu etkinin oluþumunu þöyle açýklar: "Ýkinci Yeni ortaya çýkýnca öteden beri yazmakta olan bazý sanatçýlar, kendi doðrultularýnda harekete geçtiler."32 Þair, Ýkinci Yeni'nin kendinden önceki kuþaða da bir ivme, bir hareket getirdiðini düþünse de, genelde þairlerin bu hareketten kendi þiir doðrultularýnda etkilendiðini belirtme gereði duyar. Süreya, kimi þairleri Ýkinci Yeni'den etkilenme açýsýndan incelediði yazýsýnda, Fazýl Hüsnü Daðlarca'yý hiçbir kuþaðýn ve akýmýn etkileyemediði bir þair olarak ayrý bir kefeye koyar. Oktay Rifat'ýn ise Ýkinci Yeni ile 'gerçek bir sorunsal'ý bulunduðunu belirtir. Oktay Rifat'ýn, þiirin 'halkýn derdine çareler arayan bir sanat dalý' olduðunu savunmasýyla, iki ay sonra yayýmladýðý Perçemli Sokak kitabýnýn önsözünde söylediklerinin bir çeliþki olduðunu saptar. Oktay Rifat bu önsözle toplumsal bir plandan soyut bir plana kaymýþtýr. Perçemli

Sokak çýkmadan önce de, çýktýðý sýralarda da kendi kuþaðýnýn þiirlerinin dergilerde yayýmlandýðýný söyleyen Süreya, Oktay Rifat'ýn daha sonra Ýkinci Yeni'nin kurucusu olduðunu iddia etmesine, bu açýdan da karþý çýkar. Ýkinci Yeni þiirleri olmasaydý, söz konusu kitabýn, ayný önsöz ve söyleme sahip olup olmayacaðý konusunda ise kuþkuludur. Süreya, Oktay Rifat konusundaki görüþlerini, Perçemli Sokak'ýn Ýkinci Yeni'yle hiçbir baðýnýn olmadýðý ama Ýkinci Yeni'nin Oktay Rifat'ta yaratýcý bir coþku uyandýrdýðý yönündeki saptamasýyla sonuca erdirir.33 Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday'ý Ýkinci Yeni açýsýndan deðerlendirirken, Kollarý Baðlý Odysseus'taki deðiþimi temel alýr. Anday'ýn kendi þiirini geliþtirirerek Ýkinci Yeni'yle buluþtuðunu dile getirir.34 Süreya, Necatigil'in genç þairleri takip eden yanýndan hareketle, onun da kendi þiiri doðrultusunda, yeni duygulanýmlara, yeni istiflere girmesini Ýkinci Yeni'nin bir etkisi olarak görür. Ona göre, Sabahattin Kudret Aksal'ýn ve Ceyhun Atýf Kansu'nun da Ýkinci Yeni'yle birlikte þiirlerine hareket gelmiþtir. Ýkinci Yeni ayný zamanda, kuþakdaþý olan Garip þiirinin 'altýn çocuklarý' diye anýlan þairlerini de etkilemiþ, kimilerini de, kendi deyiþiyle, soldurmuþtur. Metin Eloðlu, Ýlhan Demirarslan ve Nevzat Üstün bunlardan birkaçýdýr.35 Metin Eloðlu'nun Türkiye'nin Andresi kitabýndan sonra eski vurgusunu yitirerek, Ýkinci Yeni'nin görsel yanýný öne çýkaran bir Ýkinci Yeni þairi haline geldiðini ifade eden Süreya, Nevzat Üstün, Mustafa Þerif Onaran ve Hasan Þimþek'in ise etkilerini yitirdikleri görüþündedir. Yetenekli bulduðu Ýlhan Demirarslan'ýn ise Ýkinci Yeni'ye yaklaþmak istediðini ama kendi þiir doðrultusundan uzaklaþtýðý için ezildiðini belirtir. Can Yücel ise, Ýkinci Yeni'den olumsuz etkilenmemiþ, 'Salvador Dali'nin gerçeküstücülüðe dadanmasý örneði', Ýkinci Yeni'ye katýlmýþtýr. Cahit Külebi, Salâh Birsel ve Necati Cumalý'nýn da isimlerini Ýkinci Yeni'den etkilenmeyenler arasýnda sayar. Yalnýz, Garip'in en genç þairi olarak gördüðü Necati Cumalý'nýn "Türk Yenilik Þiiri" olarak adlandýrdýðý bu akýmý -Garip þiirini- sonuna dek götürdüðünün altýný çizer. Bu anlamda Cumalý, Ýkinci Yeni'den en etkilenmeyen þairdir. Süreya, Nahit Ulvi Akgün, Mehmet Kaplan, Ahmed Arif ve Attilâ Ýlhan'ý

41


derkenar der kenar

da Ýkinci Yeni'den etkilenmeyenler arasýna katar. Bunun yanýnda, Attilâ Ýlhan'ýn baþlangýçta Ýkinci Yeni'yi etkilemiþ olduðunun da altýný çizer.36 Özdemir Asaf'ýn da kendi ölçüleri içinde Ýkinci Yeni'yi, kaynaðýnda yakalamak istediðini, ama Ýkinci Yeni'de her an 'toplumsala dönüþebilen dipteki trajik öge'yi Ýlhan Demirarslan ve Metin Eloðlu gibi yakalayamadýðý için, bunu baþaramadýðýný öne sürer. Süreya'ya göre Ýkinci Yeni, Garip'in karþýsýnda yer alan 1940 Kuþaðý'ndan ise sadece Arif Damar'ý etkilemiþtir. Onu, Ýkinci Yeni etkisini en çok yaþamýþ toplumcu þair olarak niteler. 1989 yýlýnda yazdýðý bu yazýsýnda söz konusu kuþak ve akýmlarýn o günkü savunucularýný ise þöyle belirtir: "Bugün tek Garipçi Necati Cumalý. Tek Mavici Yýlmaz Gruda. Tek Ýkinci Yenici Ercüment Uçarý."37

Önü Kapalýçarþý Arkasý Mýsýrçarþýsý (Cemal Süreya, Uçurumda Açan)

DÝPNOTLAR 1

Cemal Süreya, "Þiirimiz Üzerine Bir Ýki Söz", Þapkam Dolu

Çiçekle, Ýstanbul: Yön Yayýncýlýk, 3.bs., Kasým 1991, s. 84. 2

Cemal Süreya, Hilmi Yavuz (röp.), "Cemal Süreya ile Konuþtum", Pazar Postasý, 20 Nisan 1958; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 12. 3

Süreya, s. 13

4

Cemal Süreya, "Kapalý Kedi", Pazar Postasý, 1 Eylül 1957;

Toplu Yazýlar I, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, 2000, s. 208.

Yazýya Cemal Süreya'nýn Orhan Veli kuþaðý þiirini deðerlendirmesiyle baþlamýþtýk. Ýkinci Yeni þiirine 'Kapalýçarþý' diyerek de son verelim. Süreya, Þubat 1988'de, ölümünden on bir ay önce kaleme aldýðý "Önceki Kuþakta Ýkinci Yeni Etkisi" adlý yazýsýnda Orhan Veli'nin artýk etkisini yitirmeye baþlamýþ þiirine raðmen, "Kapalýçarþý" adlý þiirinin bütün dünyayý; bu arada Garip'i, Ýkinci Yeni'yi ve 1940 Kuþaðý'ný da içine alacak kadar kucaklayýcý olduðunu söyleyecektir.38 KAPALIÇARÞI

Giyilmemiþ çamaþýrlar nasýl kokar bilirsin, Sandýk odalarýnda; Senin de dükkanýn öyle kokar iþte. Ablamý tanýmazsýn, Hür riyette gelin olacaktý, yaþasaydý; Bu teller onun telleri, Bu duvak onun duvaðý iþte. Ya bu camekandaki kadýnlar? Bu mavi mavi, Bu yeþil yeþil fistanlý... Geceleri de ayakta mý dururlar böyle? Ya bu pembezar gömlek? Onun da bir hikayesi yok mu? Kapalýçarþý deyip geçme; Kapalýçarþý, Kapalý kutu (Orhan Veli, Bütün Þiirleri)

42

5

Süreya, s. 209.

6

Cemal Süreya, "Yeni Perspektifler", Pazar Postasý, 12 Mayýs

1957; Toplu Yazýlar I, Ýstanbul:Yapý Kredi Yayýnlarý, 2000, s. 199. 7

Hüseyin Cöntürk, "Yeni Þiir ve Yeni Müzik", Pazar Postasý,

12 Mayýs 1957, s. 14. 8

Cemal Süreya, "Yeni Perspektifler", s. 202.

9

Cemal Süreya, "Artýra Artýra Rimbaud", Pazar Postasý, 27 Ekim 1957; Toplu Yazýlar I, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, 2000, s. 227. 10

Cemal Süreya, "Yaþ Ve þiir Üstüne Söyleþi", Varlýk, Mart 1983; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 47. 11

Süreya, s. 48.

12

Süreya, s. 51.

13

Süreya, s. 53.

14

Turgut Uyar, a.g.y., s. 53.

15

Edip Cansever, a.g.y., s. 59.

16

Cemal Süreya, a.g.y., s. 58.

17

Cemal Süreya, "Mavi Bir Þey Deðildir, Halkýn Dostlarý Bir Þeydir", Edebiyat Dostlarý Dergisi, Kasým 1987; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 110. 18

Cemal Süreya, "Þiir Labirentinde", Gösteri Dergisi, Temmuz 1984; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 74. 19 20

Süreya, s. 74.

Cemal Süreya, "Mavi Bir Þey Deðildir, Halkýn Dostlarý Bir Þeydir", Edebiyat Dostlarý Dergisi, Kasým 1987; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 110.


derkenar der kenar 21

Cemal Süreya, "Þiir Labirentinde", Gösteri Dergisi, Temmuz 1984; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 74. 22

Ah!

Süreya, s. 74.

23

Cemal Süreya, "Þair Bir Tavýrdýr ve Þiirinin de Üstünde Bir Yerdedir…", Düþün Dergisi, Ocak 1986; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 92. 24

Süreya, s. 92.

25

Süreya, s. 93.

26

Cemal Süreya, "Ýkinci Yeni", Okurken Yazarken Programý -TRT, TV-2, 15 Eylül 1988; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 174. 27

Süreya, s.175.

28

Cemal Süreya, "Turgut Uyar'ýn Giriþimi", Toplu Yazý-

lar I, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, 2000, s.147. 29

Cemal Süreya, "Yaþ Ve þiir Üstüne Söyleþi", Varlýk, Mart 1983; Nursel Duruel (haz.), Güvercin Curnatasý, Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, Haziran 1997, s. 50. 30

Süreya, s.51.

31

Cemal Süreya, "Önceki Kuþakta Ýkinci Yeni Etkisi", Argos, Þubat 1989; Toplu Yazýlar I, , Ýstanbul: Yapý Kredi Yayýnlarý, 2000, s.425. 32

Süreya, s.425.

33

Süreya, s. 426.

34

Süreya, s. 426.

35

Süreya, s. 427.

36

Süreya, s. 427.

37

Süreya, s. 428.

38

Süreya, s. 428.

Alper Gencer’in, 2005 Yaþar Nabi Nayýr Þiir Ödülüne deðer bulunan dosyasý Varlýk Yayýnlarý’ndan çýktý. Genç þairin þiirinde ilk göze çarpan unsur, kelimelerin seçiminden, oluþturduðu atmosfere kadar saðlam bir görüntünün oluþmasý. Bu þairin tecrübe sahibi olmasýný deðil ama, tecrübeden faydalanmasýný, kendisine pay çýkar tmasýný bildiðini gösteriyor. Þiir birikimine sahip olduðu görülen þairin felsefe, tarih, sinema, tasavvuf gibi disiplinleri de þiirinde iþleyecek kumaþa sahip olduðu dikkatlerden kaçmýyor. Dergimizde de þiirleri yayýnlanan genç þairin daha önce Varlýk, Yasakmeyve, Merdivenþiir, Dergâh ve Kýrklar’da þiirleri yayýnlanmýþ. Üç kýsa filmi de olan Alper Gencer’in yeni bir þairi müjdelediðini söylememiz çok geç bir tespit olur: Yeni bir þairle zaten karþý karþýyayýz. Ancak o, þiir çalýþtýðýný, þiire bir mesele olarak baktýðýný ama þairliðin baþka bir þey olduðunu söylüyor. Ah!, Alper Gencer, Varlýk Yayýnlarý, Þiir

43


derkenar der kenar

Ata kan Özen Kurulu saatler Yalnýzým. odalarýmýn taþýndýðý yollar bomboþ Duvarlarýna çarparak uzaklaþtýðým þehir yok Çepçevre göründüðüm eþyalar dan diþlediðim sessizlik Onca bakýþlarýn üzerime çevrildiði musalla taþýndan nasiplendiðim ölüm Geri getir medi üstesinden geldiðim ve yerine koyabildiðim ruhumu Dur madan bir aðýrlýðýn sancýnýn çekimine gir di bir yaným Üstüne çarpýlar atýlan evim yani öbür yaným Onca yýlýn üst üste konulup tabutlara çivilenmesini bekler di Biteceðini zanneder dim ama bitmezdi Usulca bir dal kýrýlýr dý gövdemden çocuk gülüþüne meleklerin En onulmaz yerinden sözün nasýl kýrýlýrsa kalem Ýþte öyle geçer di aðýr suskun duruþuyla geçer di Ey cüzâmlý dilini var gücüyle camlara dayayan insan soyu Bir benmiyim geçemeyen yüzümdeki kývrýmlar dan çukurlar dan Bir bakýp bir göründüðüm yolaðýzlarýndan balkonlar dan Yaþadýkça anlaþýlmayan büyük bir yanlýþlýk var bunda biliyorum Adýmlarýma sokuldukça-daha çok kanla Avucumda baþýmý kaldýr dýðým ilk uykumdan uçurumlar uzaklaþan gölgeler ve sesler gittikçe büyüyecek bunu da Yani ya ellerim varamazsa dokunduðu yere diye Hiç yaþamamýþ gibiyim kendimi buralar da Ama daha ben kendimi bilmezken Daha üstünden ip atlarken aynalarýn Bir baktýnýz: bu bakýþ sizi saðlam ve diri tutacak diyorum Üzerimden söküp attým mezar taþlarýný kandilleri ve muskalarý Onun için bir noktaya dikip gözlerimi yaþlý gözlerimi Bir bir söyledim söylemeye cesaret edemediðiniz þeyleri Mesela koþa koþa geldim huzurunuza þükür dedim buna da þükür Mesela elime aldým kendimi tamam dedim bu sefer tamam Ama neye benzettiysem sonunu getiremedim Sonunda içimde uzamýþ saçlarýna köþebaþlarýnýn kuytularýn doldu boþluklar Sonunda bilmediðim yerlerine gittim-geldim deliliðin Daha deli olmadým/daha bilmediðim yerleri var dý Tanrý'nýn

44


derkenar der kenar

Ün sal Ün lü Yüzünde saklý köpük Saçlarý taralý güneþle penceremde ikindi oklarý Karanlýk zaman üzere akþam kýzýllýðý, sonrasýnda Ay, gök ve ben biraz ötemde sonsuzda uzayan Gürleyen seslerle taþlaþýp, kararýr göðsümdeki Göðsüm, yaðmur da aklanmasý gerçek gerildikçe Gerçeðime var mak için izimi sür dükçe sür düm Benzerliðimle sokuldum insanlara ve insandým Ýnandým kalabalýklaþtýkça, hayrandým kendime Sandým; þehir de söyler nehir de, en ücra olaný Kendimi yokladým, kendimi aldým kendimden. Gör düm kendimi aynada, tutsaktým yar gýlara Yar gýlandým görürken düþlerimi ve saklandým Ýnsanlar, mabetlere sokulup ezdiler birbirini Bildik hikaye; Sezar'ýn hakký, kaldý hak olarak Bildim ben de, aldým hakkýmý yar gýlansam da. Aklýmý bir kere koymuþtum kalbimin yoluna Yolunda olan ne var dýysa çaðýrýyor du yoluna Yolum çok uzun benim, sana daha ne anlatayým Eskidi takvimler, biraz daha bayýndýr yer yüzü Köþe baþlarýnda buruþturuyor yüzünü ademoðlu Parlatýlmýþ külçeler, yüzünde sakladýðý köpükler Magma, sarsýntý, yalan kültü, azarlanan dünya Ýçinde ne bir kor, yanacak; ne aklýna mukayyet Aklýna misilleme yapacak gücü aradý kendinde; Ýki ademoðlundan biri kana buladý yer yüzünü.

45


derkenar der kenar

Kar deþlerinden ayrý Aynur Kulak Sepya’nýn anýsýna

Derin uykudaydý o iç sýzlatan inlemeyi duyduðunda. Ýnilti uzaklardan gelmiþti ansýzýn. Dýþardan. Uykuyla uyanýklýk arasý eþikte arkalýðý olmayan bir salýncakta sallanýyordu. Yukarý çýktýkça inilti kulaklarýna uðultulu bir basýnç yapýyor, salýncak aþaðý inerken aniden içi boþalýyor, iniltiden uzaklaþýyor, tam uyanacakken yükselip bir öncekinden daha iç sýzlatýcý, daha acýtýcý iniltiyi duymak zorunda kalýyor; þimdi uyanmam lazým, þimdi, diye düþünüyordu. Bir aþaðý bir yukarý hýzla sallanýrken eþiði bir türlü tutturamýyordu. Ýniltiye doðru yükseliyor, iniltiyi arkasýnda býrakýp alçalýyordu. Bir tutturabilse eþiði uyanacaktý. Birden bedeni ani bir düþüþe geçti. Nefesi yukarý doðru çekildi. Eþiði kaybetti. Düþüyordu. Ýnilti peþi sýra, omzuna dokunacak bir el gibi, gölge gibi, hayalet gibi…

baðlamýþ, önüne yemeðini, suyunu koymuþ, rahatça girip çýkabilmesi için büyük bir koliyi yan yatýrýp içine eski bir kilim parçasýný sermiþ, güvende olduðunu düþünüp, içi rahat bir vaziyette eve girmiþti. Hýzla üzerini giyindi. Aceleden çoraplarýný giymeyi unutmuþtu. Yavrucak aðlýyordu. Evet aðlýyordu. Bu ses yalnýzca bir inleme sesi deðildi, içini çekerek aðlýyordu hayvancaðýz. Tam merdivenlerden uçarcasýna inecekken yatak odasýnýn kapýsý açýldý. "Bütün gece aðladý hayvan. Ýpini çözeceðim. Gitsin kardeþlerinin yanýna" dedi babasý. "Hayýr!" dedi Nur. "Kesinlikle olmaz! Ben þimdi inip bakýyorum. Acýkmýþtýr" dedi merdivenleri ikiþer ikiþer inerken. Babasýnýn sesi geliyordu arkadan, "Bütün gece aðladý. Kardeþlerinden ayrý olduðu için aðladý." Nur soluðu yavru köpeðin yanýnda aldý.

Uyandýðýnda külçe gibi bir aðýrlýðýn altýndaymýþçasýna kýmýldayamadý. Bir müddet nefesini dinledi. Nefesi içeri doðru yükseliyor, dýþarý doðru alçalýyordu. Yanýndaki çekyatta ablasý uyuyordu. Duvardaki saate baktý. Saat sabahýn sekiziydi. Karþýsýndaki pencereden havanýn koyu gri, yaðmurlu olduðunu gördü. Aþýrý yorgun hissediyordu kendini. Halbuki dün akþam onda yatmýþ, bu saate kadar, tam on saat deliksiz uyumuþtu. Ama o ansýzýn çýkýp gelen kâbus da neydi öyle? Bu kâbusa sebep içtiði haplar mýydý acaba? Oysa aklýný, bedenini, ruhunu rahatlatmak içindi bu haplar O zaman neden…? Yavaþ, çok yavaþ düþünebiliyordu. Derin olan hiçbir þeyin içine girmesine izin vermiyordu içtiði haplar. Dýþarýdaki hava gri, yaðmurlu, soðuktu. Üstündeki pikeyi baþýna kadar çekip uyumak istiyordu yeniden. Bir on saat daha, yirmi saat, sonsuza dek.

Gece sadece yaðmur yaðmamýþ, hava sýcaklýðý düþmemiþti. Fýrtýna da çýkmýþtý. Büyük koli bahçe kapýsýnýn oraya kadar savrulmuþ, kolinin içindeki kilim dýþarý çýkmýþ, su dolu kap sürüklenmiþ, yavrucak iki basamaklý merdivenin köþesine büzülmüþtü. Rengi pastel sarý, gözleri ela renkli, yüzü yalnýzlýktan deðil ayrýlýktan dolayý hüzünlü yavrucak Nur'un sesini duyar duymaz inlemeyi kesti. Ýþte geldim, diyordu Nur. Yanýndayým. Korkma. Bütün bunlarýn sebebi þu fýrtýna, diyordu. Adam gibi bir yer deðil ki burasý. Dað baþý. Dað. Korkma. Tamam. Bunlarý söylerken yavrunun titreyen üþümüþ bedenini soðuk, ýslak mermerden kaldýrýp göðsüne bastýrdý. Nasýl böyle bir hata yapmýþtý? Eve getiriþinin ilk gecesinde üstelik, yavrucaðý nasýl öylece yapayalnýz býrakmýþtý? Bu dað baþýnda havanýn birkaç saat içinde böyle bir fýrtýnayla patlayabileceðini nasýl düþünememiþti? Üstelik istese de bir yere gidemeyeceðini, bahçenin kalýn duvarlarýný aþamayacaðýný, büyük demir kapýyý açamayacaðýný bilerek nasýl baðlamýþtý onu bu demir boruya? Ekim ayýna da girilmiþti. Sonbaharýn en sancýlý ayýydý ekim. Bu çaresiz yavrucaðýn aðlamasýnýn, inlemesinin, üþümesi-

Pikeyi baþýna çeker çekmez, ayný, biraz önce gördüðü kâbusta olduðu gibi iç sýzlatýcý, acý veren inilti sesini duydu. Uzaktan geliyordu inilti. Dýþardan. Eyvah! Nasýl da unutmuþtu! Ýnanamýyordu kendine. Dün akþam bahçedeki demir boruya

46


derkenar derkenar

nin, korkmasýnýn sebebi kendisiydi. Ölmek istiyordu. Fakat önce yavrucak için yiyecek bir þeyler hazýrlamalýydý. Nur, yavrucaðýn boðazýndaki ipi çözüp, balkonun pimapenle kapatýlmýþ bölümüne çýkardýðýnda yaðmur çiselemeye devam ediyordu. Ya annem görürse…? Görürse görsün! Görürse görsün...! Görürse görsün…! Nur yavrucaðý yere býrakýr býrakmaz yavrucak tekrar inlemeye baþladý. Nur'un kendisini orada býrakýp içeri gireceðini biliyordu sanki; Nur'un eli ayaðý birbirine dolanýyor, ne aradýðýný bilmez bir vaziyette, gürültüyle bütün mutfak dolaplarýný açýp kapýyor, sütün dolapta, ekmeklerin ekmekliðin içinde olduðunu düþünemiyordu. Ne kadar korktu kim bilir? Ne kadar aðladý, ne kadar inledi, boðazýndaki o ipten kurtulup nasýl…? Neden iple baðladým ki? Zaten gidemez. Yürüyemez bile! Bu dað baþýnda, bütün bir gece boyunca... Sinirden elleri titriyordu Nur'un. Sorularýn ardý arkasý kesilmiyordu. Aceleden sütün bir kýsmýný tezgâhýn üstüne döktü. Bayat ekmeði bir þeyleri paramparça edercesine bölerek plastik tabaðýn içine atýyordu. Annesi mutfaða

girdi. "Bütün gece aðladý" dedi. Nur cevap vermedi. Tabaðýn içine bakýp, "Bu kadar yeter. Hepsini yiyemez" dedi. Nur cevap vermedi. Sonunda, "Bugün götürüp aldýðýn yere býrak" dedi. Nur, "Fýrtýna çýkmasaydý böyle olmazdý. Korktu. Üþüdü." "Köpekler üþümez" dedi annesi ayazlý ses tonuyla, "Onca köpek var dýþarýda yaþayan. Birine de bir þey oluyor mu? Yaz kýþ yaþýyorlar sokakta. Üstelik bu köpek daha yavru. Ýki aylýk bile deðildir daha. Sen de görüyordun gelip geçerken, kardeþleriyle koyun koyuna yatýyordu. Þimdi bir baþýna kaldý. Korkar tabii. Ýnler böyle sabaha kadar." Nur cevap vermedi. Nur elinde hazýrladýðý sütlü ekmek kabýyla çýkýnca evden, yavrucak inlemeyi kesti. Kabý yere býraktý Nur. Hemen kabýn içindeki yemeðe giriþti yavrucak. Nur yavru köpeðin yemeðini yiyiþini seyredip onu severken çaprazdaki evin sahibi Sebahat Haným yanýnda Karabaþ'ýyla bahçenin demir kapýsýný aralayarak Nur'a; "Günaydýn evladým" dedi. "Günaydýn" Sebahat Haným yavru köpeðe bakýp, "Ah yav47


derkenar der kenar

rucuðum! Nasýl aðladý sabaha kadar! Nasýl inledi! Sonunda dayanamayýp Atilla Bey'e, kalk Atilla bir bakalým dýþarý, dedim. Belli mi olur belki de Karabaþ'dýr, dedim. Ahh hiç dayanamam ben! El fenerini aldýðým gibi çýktýk dýþarý. Sizin eve yaklaþtýkça arttý inleme sesi. Bir de baktýk ki bu yavrucak inliyor. Merdivenin köþesine büzüþmüþ, korkmuþ…" "Evet korkmuþ biraz ama þimdi iyi. Ýpi de çýkardým boynundan. Ýyi þimdi" dedi Nur. "Tamam evladým, þimdi iyi olabilir. Bu yavrucaðý kardeþlerinden, doðal ortamýndan ayýrmamak lazým." "Ama siz de Karabaþ'ý yavruyken almadýnýz mý?" diye soracak oldu Nur; "Bak evladým biz Karabaþ'ý daha iki günlükken getirdik eve. Bu yavru kadar büyük deðildi Karabaþ. Hem biz, kýþýn karlý günlerde bile Atilla Bey'le haftada iki gün yanýna uðrayýp yemeðini veririz, bakýmýný yaparýz, aþýlarýný ihmal etmeyiz, severiz. Kolay þeyler deðil bunlar. Ama siz bu aylarda bir gidiyorsunuz ilkbahara kadar bir daha gelmiyorsunuz. Bu yavrucaðý kýþlýk eve de götüremeyeceðinize göre. En iyisi kardeþlerinin yaný, doðal..." Sebahat Hanýmýn sözleri saðanak yaðmur gibi Nur'un üzerine yaðarken, Nur öylece, ince, solgun yüzü, iþtahsýzlýktan iyice zayýflamýþ bedeni Sebahat Hanýma dönük bir vaziyette duruyordu. Umutla bakmak isteyen, umutlanmak isteyen kara gözleri artýk iyice büyümüþ olan Karabaþ'a bakýyordu. Nur'u tanýyor muydu Sebahat Haným? Nur'un neler yapabileceðini, herhangi bir þeyi nasýl sevebileceðini, ona nasýl bakabileceðini…? Nasýl bir kýzdý, neyin nesiydi, kimdi bu Nur? Tanýyan var mý? Gören…? Ta baþtan beri biliyordu Nur böyle olacaðýný. Þu dünyada iyi baþlayýp kötü bitmeyen bir tek þey gösterilemeyeceðini bile bile, herkese raðmen, yavru köpeði boþ bir arsanýn yanýnda gördükten birkaç gün sonra alýp eve getirmiþti. Gerçi umut kýrýntýlarý vardý içinde. Yavrucaðýn halini görünce belki…? Nur'un hayalindeki bütün umut kýrýntýlarýnýn akýbetinde olduðu gibi umudun üzüntüye dönüþmesi fazla uzun sürmedi. Konuþmak istemiyordu Nur kimseyle. Özellikle de insanlarla. Çün48

kü görmeyen gözlere bir þeyler anlatmaya çalýþmak bataklýkta debelenmeye benzer. Çünkü bu yavru köpek sokakta doðmuþ, büyümüþ diðer yavru köpekler gibi deðil. Öndeki sað patisi boþ arsalarda gezen çeteleþmiþ büyük sokak köpeklerinin biri tarafýndan yenmiþ bir yavru köpek. Nur'a böyle söyledi yandaki komþular. Ýnanamadý Nur, inanýlýr gibi deðildi. Henüz tazeydi yara, açýktý. Patinin ýsýrýlýp koparýldýðý yerde kemiði de açýk eden, bir parça kýrmýzý et gözüküyordu. Yara, bu korkunç haliyle inanýlmaz olana uzak, inanýlýr olana yakýndý. Patisi ýsýrýlmadan az önce yavrucak, yaklaþan büyük sokak köpeðini görmemiþ, içine yeni düþtüðü kainatý seyre dalmýþtý muhtemelen. Dünya neresidir, büyük köpek nedir, yaralanmak nedir, kýrýlmak; acý çekmek nedir, acýya bulanmak; farklý olmak nedir, cinslerinden farklý, rengiyle, yüzüyle, bakýþlarýyla farklý; ayrýlmak nedir, ayrý düþmek, ayrý uyumak, ayrý uyanmak, ayrý yaþamak nedir, seyretmekle kainatý yaþamak arasýndaki fark nedir, bilmiyordu yavrucak. Farklý olan Nur'un içinde biriktirdiði onca yaraya raðmen ilk defa bu kadar taze, bu denli açýk bir yara görmesiydi. Görebilmesiydi artýk. Gizleyemeyeceði, tedavi de edemeyeceði yarayý bütün kainatla paylaþýyordu yavrucak. Farkýndaydý eksikliðin, yaranýn tazeliðinin, yüzündeki mahzunluðun, tedirginliðin, çaresiz titreyen bakýþlarýn, cinslerinden farklý olarak bir þeylerin eksikliðinin sonucu o ufacýk yavru yüzüne yerleþmesi tesadüf deðildi. Isýrýlýp koparýlan parça bir daha asla yerine dikilemeyecek, biliyor yavrucak. Yamasý olmaz yaralarýn, yavruyu gördüðü günden beri farkýnda Nur, anladý artýk. Nur o yaz doðru düzgün gitmemiþti yazlýk eve. Dýþý mavi boyalý, üç katlý, yoldan ve þehirleþmeye baþlayan her yerden uzak bir evdi yazlýk evleri. Annesi arsayý görür görmez buranýn geliþmemiþ, seneler boyunca da geliþmeyecek bir yer olduðunu söyleyerek arsanýn alýnýþýna itiraz etmiþ, babasý almýþ, kavga etmiþlerdi. Ev yapýlýrken, ev biterken, eve taþýnýrlarken, taþýnýp her þey yerleþtirildikten sonra da kavga etmeye devam etmiþlerdi. Nur için hiçbir þey ifade etmiyordu bu ev. Yola, denize, hayata uzak; boþ arsalara, huzursuzluða, kavgaya yakýndý. Bir ay önce kardeþi arabayý E5'de hýzla sürerken, bütün bir yaz boyunca birkaç kere


derkenar derkenar

gittiði yazlýk eve giderken Nur, omuzlarýnýn üzerindeki baþý demirden bir külçeydi. Aklýnda doðru düzgün bir soru cümlesi kuramýyordu. Cevabý da yoktu bu yüzden gördüklerinin, duyduklarýnýn, hissettiklerinin; yanlarýndan hýzla geçen arabalarýn, arkada kalan yollarýn, söylenenlerin, söylediklerinin. Yüzü ifadesiz, donuk gözleri kayýtsýzdý.Yalnýzca gündüzün bir vakti gelip içine çöreklenen sýkýntýnýn, anlam veremediði, çoðu belki de nedensiz kaygýlarýn anlamý vardý. Çünkü böyle anlarda aðlamaya baþlýyordu Nur. Sadece böyle anlarda aðlarken yaþadýðýný, çevresinde bir þeyler olup bittiðini, insanlarýn ona ulaþmaya çalýþtýklarýný fark edebiliyor, Nur da onlara ulaþmak için çabalýyordu. Debeleniyordu. Bazen o kadar çok çaba sarf etmeye uðraþýyordu ki düþünceleri, aklý, onu var eden bütün benliði etrafa minik ateþ kývýlcýmlarý sýçratýp dumanlar çýkararak patinaj çekiyordu. Ardýndan gelen tarifsiz bir yorgunluk, günlerce sürmesini istediði uyku, çoðu zaman hiç uyanmamak üzere uyumak. Nur'un yaklaþýk bir aydýr, yazlýk eve geldiðinden beri, yaptýðý tek þey uzun yürüyüþlere çýkmak, büyük boþ arsalarýn taþlý topraklý yan yollarýnda saatlerce yürümekti. Bir aydýr dünya ayný kenarýnda yürüdüðü bu arsalar gibi dümdüzdü, bomboþ. Yalnýzca taþlý, topraklý da olsa hâlâ gidilebilecek yollarýn varlýðýný duyumsamak rahatlatýyordu Nur'u. Sürekli uyuma isteðini sadece yürürken üzerinden atabiliyor, kanýna karýþan, aklýný esir alan, sinir uçlarýna çözülmez düðümler atan haplarla sadece yürürken savaþabiliyor, düþünebiliyordu. Nasýl bu noktaya gelmiþti? Hayat nasýl da dönüp dolaþýp en sevmediði yere düþürmüþtü Nur'u? Kaçarken kavgadan, gürültüden, yalnýzlýktan, tanýþtýðý insanlarýn yeni kurulan arkadaþlýklarýn girdabýna kapýlmýþtý. Bütün zamanýný onlarla geçiriyordu. Arkadaþlarýnýn her birine sýký sýký baðlanmýþ, adeta yapýþmýþtý. Ailesinin dýþýnda, dýþarýda onu arayýp hatýrýný soracak, onu özleyecek, onunla bir yerlere gitmek isteyecek arkadaþlarýnýn olmasýný istemiþti hep. Yanlarýndayken önemli biri olduðu, mutlu olduðu, daha önce þehrin hiç gitmediði semtlerine arkadaþlarýyla gitmek varken, bunca sene sonra onu seven arkadaþlarý dururken niye o dað baþýna gidip, denize uzak huzursuz yazlýk eve týkýlýp kalacaktý ki? Üstelik ilk

defa sarhoþ olmuþ, sarhoþken þarký söylemiþ, aþýk olmuþ, nihayet yaþamaya baþlamýþken. Nur yaþamaya dalmýþtý ve sevmiþti yaþamayý. Yasak elmayý ýsýrmýþtý farkýnda olmadan. Halbuki istediði sadece ailesinin dýþýnda da tutunabileceði bir hayat, bir tane de olsa bir arkadaþ; hep uzaktan seyretmek zorunda býrakýldýðý hayata yaklaþmak, yaþamak istemiþti Nur. Bir ömür odaya kapanýp kitap okumakla, yazmakla sayfalarca, eðer kitap okunmuyorsa, yazýlmýyorsa hiçbir þey camdan dýþarý bakmakla, televizyon seyretmekle, kýþlýkla yazlýk ev arasýnda mekik dokumakla geçer miydi? Düþünüyordu Nur. zaman öyle bir geçiyordu ki! Sonra eve dönüyordu her zamanki gibi. Dýþý mavi boyalý, üç katlý eve. O hiç kimseye aldýrmadan bütün azametiyle var olan hayat tarafýndan lütfedilip þöyle biraz yaklaþmasýna izin verilen ama iþte bir adým daha fazla atmak istediði zaman derhal ait olduðu uzaklara, yakýn yerlerin hep uzaðýna, en uzaðýna, kim bilir kaçýncý kez fýrlatýlýp atýlan Nur; fýrlatýlýp atýldýðý yerden, evin üst odasýnýn penceresinden yakýn yerlerde bir zamanlar dokunduðu, sohbet ettiði, evlerine gittiði insanlarýn özlemiyle savaþmaya çalýþarak evin uzaðýndaki yollara bakýyordu, uzaðýndaki denizlere. Hayatýn içinden kovulduðunu düþünüyordu Nur. Üstelik hayat Nur'un elinden öyle bir veya birkaç þeyi alarak deðil, hayatýn budalalar için istediði o kývama, o istediði/sevdiði pelte kývama, gelinceye kadar uðraþarak kovmuþtu. Pelteye dönmüþ ruhuyla afallamýþtý ilkin, ne olduðunu anlayamamýþtý Nur. Cýlýz hýçkýrýklarla, uyarmadýnýz beni, elmayý ýsýrmamam gerektiðini bile söylemediniz, diyebilmiþti. Yazamýyorum artýk diyebilmiþti doktora aðlamaktan konuþamaz bir halde, okuyamýyorum. Yaþamak uðruna vazgeçmenin, unutmanýn bedeli nedir, en küçük mutluluklarýn kefareti nedir, bilmiyordu henüz Nur. Hiçbir þeye aldýrmadan akýp giden hayat için tecrübenin ne kadar kýymetli olduðunu, tecrübelilerle beraber doludizgin yaþamak varken tecrübesiz budalalara takýlýp kendini yormadýðýný hayatýn, kimse için özel ders verecek zamanýn da olmadýðýný üstelik, söz konusu olan aþk olsa bile, saf olana en büyük bedeli ödetip geçip gittiðini arkasýna bakmadan, bilmiyordu Nur. Boþ arsalarýn yanýnda yürüyüþlere çýkýp düþünce denizlerine 49


derkenar der kenar

dalmadan önce daha birçok þeyi, koca hayat yanýnda bir yaþam nedir ki, istenilenin yalnýzca yaþamaktan ibaret olmasý neyi deðiþtirir ki, milyarlarca kalbi var zaten hayatýn, bir tanesi kýrýlsa ne olur ki gibi cevabý ta dünya kurulmadan önce verilmiþ hayat sorularýndan bile bi' haber idi. Uzun yürüyüþlerden birinde, yine boþ arsalarýn birinin yanýndan geçerken fark etmiþti yavru köpeði Nur. Yedi enik arasýnda yedisinin rengi simsiyah, yüzleri çirkinken, bu yavrucuk kadife gibi tüyleri sarý, oyuncak yavru bir köpekten farksýz, hüzünlü yüzü, ela gözleriyle bambaþkaydý. Kardeþleriyle birlikte uyuyordu yavrucak. Bir ay sonra yalnýzca bu güzeller güzeli yavruyu görmüþtü gözleri, bir aydýr dünyanýn çoðu karanlýktaydý. Hayat, durup yaslanmasý gerektiðini fýsýldýyordu kulaðýna. Öylece, kendi ruhunun önüne diz çökmüþ dua ederken Nur, durup seyretti yavruyu uzun süre. Uyandý kardeþleriyle beraber yavrucak. Topallayarak yürüyordu. Ýlk defa o zaman fark etti köpekçiðin öndeki sað patisinin olmadýðýný. Ertesi gün yanýnda süt ile ekmek de götürdü. Oradaydý. Güzeller güzeliydi. Yavruydu. Ekmekleri plastik kabýn içindeki süte bastýrýrken aðlamaya baþladý Nur. Bu sefer biliyordu neden aðladýðýný. Soru sorabilmiþti uzun süre sonra ilk defa. Neden bu kadar çirkin, siyah köpek yavrusu varken en güzel yavru böyle sakat? Neden O? Nasýl koparýlmýþ bu pati, bu ayak nasýl bu hale gelmiþ, kim yapmýþ bunu, kim; ne zaman kapanýr bu taze yara, bu açýk yaralarla nereye kadar gidilir? Hayat acýmasýzlýklar, acýlar, kâbuslar silsilesiydi. Uzun süre kaldý orada Nur. Karnýný doyurduktan sonra kucaðýna alýp sevdi güzeller güzeli yavruyu. Uzun süre sonra dokunduðu bir þeyin varlýðýný hissetti. Avuçlarýnýn içinde köpekçiðin kalbi atýyordu. Hissediyordu Nur. Var olduðunu, aylardan ekim olduðunu, havalarýn artýk serinlediðini, hafiften üþüdüðünü, rüzgâr estikçe vücudunun ürperdiðini, dualarýnýn birileri tarafýndan duyulduðunu. Yürüyüþlere çýkmasýnýn sebebi bu yavru köpek olmuþtu. Hayýr, kabullenmesi imkansýzlaþmýþtý artýk. Kovulmasýna, gördüðü kâbuslara, içtiði haplara raðmen hayat tecrübesi denen o meretin arkadaþlýk iliþkilerinin içine kadar girmiþ olmasýný yaþadýðý müddetçe kabullenmeyecekti. Sonra hep yanýnda olmasýný istedi yavrucaðýn, alýp eve getirdi 50

iþte, olacaklarý bile bile. Sabahtan beri gökyüzünü kaplayan yaðmur bulutlarý daðýldý, güneþ yüzünü gösterdi. Gün öðleye yaklaþtý. Güneþ'in sýcaklýðýný hissetti Nur. Sepya'yý yerden alýp göðsüne bastýrdý. Sepya'nýn kalbi avuçlarýnýn içinde atýyordu. Sürekli yaraya takýlýp kalýyordu Nur'un siyah gözleri. Açýkta olan yaraya. Görünür olan. Yavrucaðý býrakmak istemiyordu Nur. Bu yarayla, yapayalnýz, kara kýþý atlatýp, yaza çýkmasý imkansýzdý. Ýçinden Allah'ým ömrümün sonuna kadar benimle kalsýn diye dua ediyordu. Kalbindeki bütün sevgiye raðmen, yavrucaðý kucaklayýp hiç býrakmama isteðine raðmen, herkese, her þeye raðmen iliklerinden, sinirlerinden, kanýndan gelen bir ses onu aldýðý arsaya geri býrakmasý gerektiðini, kardeþlerinin arasýna götürmesi gerektiðini söylüyordu. Herkes böyle söylüyordu. Herkes. Ama yavrucak Nur olmadan yaþayamaz. Isýrýp koparmaktan baþka bir þey bilmeyen azgýn bir köpek diþlerini boðazýna geçirdiði gibi yavrucaðý fýrlatýp atar bomboþ arsalara, öylece býrakýr öleceðine aldýrmadan. Hayatýn zaten umurunda olmaz. Artýk en çok bu, hayatýn nasýl tavýr takýnacaðýný bilecek kadar tecrübeli olmak acý veriyor Nur'a. Nur'un haplarýný içme vakti geldi. Bahçe merdivenlerinden balkona çýktý Nur. Bir þeyler hazýrlamýþtý annesi. Ýþtahsýz bir halde birkaç lokma yiyip haplarýný içti. Ablasý "Biliyorum Nurcuk çok seviyorsun yavrucuðu ama…" Nur nefret ediyordu bundan. Biliyorum, farkýndayým, anlýyorum diye baþlayýp, ama, diye devam eden, sürüp giden cümlelerden. Kardeþleri de anlamazsa bir insaný, kardeþlerinden de ayrý düþerse bir insan nereye sýðar? Haplar tesirini göstermeye baþlamýþtý. Hayat oyun olmaktan çýkmýþtý uzun süredir. Bir yerlere sürükleniyor, haplardan nefret ediyordu Nur. Bu haplarýn aklýný kontrol altýna almasýndan, düþüncelerini, nefretini, sinirlerini, baðýrma isteðini, aðlamasýný bastýrmasýndan, bir pelteye dönüþmekten, yavaþça dönüþerek tanýnmaz hale gelmesinden aklýnýn… Ablasý hâlâ konuþuyordu. Artýk istese de anlatamaz ablasýna, kardeþine; aklýnýn, bedenin, ruhunun uyuþukluðuna yavrucak varken hiç aldýrmadýðýna, telefonun artýk hiç çalmadýðýna, aramayan arkadaþlara, sormayan akrabalara,


derkenar der kenar

tam da þu günlerde bu yavru köpek varken ama, daha katlanýlabilir bir yer olduðunu dünyanýn. Uyumamalý, direnmeli, minnacýk haplar yavruyla daha fazla zaman geçirmesine engel olmamalýydý. Ne olursa olsun ayakta, dolaþýyor, yemeðini yiyor, çiþini, kakasýný yapýyor, yaptýktan sonra da üzerini kapatmaya çalýþýyor, bir patisi olmamasýna raðmen çabalýyor, büyük demir kapýyý aþarak o geniþ arsaya, kardeþlerinin yanýna gitmeyi düþünüyordu belki de; yaraya raðmen yürüyordu iþte. Akþam ufuk çizgisinden koptu geldi. Poyraz da. Uyumayacak Nur. Yaralý yavru gibi direnecek. Tam bir gün önce, dün bu saatlerde, getirmiþti eve yavru köpeði. Nur'un hayatýndaki bütün güzel þeyler gibi bu da kýsa sürecekti, biliyordu. Nur'un hayatýyla ilgili kesin olarak bildiði tek gerçek, güzel olanýn kýsa sürdüðü gerçeðiydi. Tamamý bir gýdým eden tecrübeleri izin vermiyor uzun sürmesine. Bir gün sürdüðüne göre, en kýsasý bu olduðunu göre, en güzeli de bu yavru köpek. Nur yavruyu kardeþlerinin yanýna götürmeye karar vereli çok oldu. Duyunca kardeþi Nur'un yapacaklarýný, hava yine patladý Çabuk dön, dedi. Nur cevap vermedi. Umurunda deðil patlayacak hava, çýkacak fýrtýna, delirmiþ gibi yaðacak yaðmur; kardeþine düþündüklerinin hepsini söyleme niyetinde deðil Nur. Yavrucak kucaðýnda çoktan açtý bahçe kapýsýný, taþlý topraklý yola çýktý.

Duvarsýz odalar

“Yeteri kadar kalýn olmalýydý duvarlar ki yýkýlmasýn.” Kayýp resimlerin parçalarýný arýyor bu öyküler: kimi zaman bir çocuðun içli suskunluðu örüyor hayatýn duvarlarýný, kimi zaman içindeki coðrafyanýn gezegeni olmaya adanmýþ bir kadýn; hýzýna yenik düþtüðümüzü sandýðýmýz zamandan damýtýlmýþ kelimeler odalarýn, yollarýn, sokaklarýn, daðlarýn türküsünü saklýyor satýr aralarýna; tam da “akýp gidiyor iþte hayat” dediðimiz anlarda, gözden kaçmýþ ayrýntýlarla çýkýyor karþýmýza anlatýcý; belleðimizin yorgun duvarlarýna düþmüþ gölgelerin aslýna çaðýrýyor bilincimizi. Cihan Aktaþ, Duvarsýz Odalar’da psikolojik hikâyenin iyi örneklerini veriyor. Özellikle gençlerin, genç kýzlarýn iç dünyalarýný sarsýcý bir dille yansýtýyor. Diðer hikâye kitaplarýnýn izinden giden bu kitap, son zamanlarda yayýnlanmýþ en iyi hikâye kitabý olduðunu kýsa zamanda okuyucusuna belli edecektir.

Duvarsýz Odalar, Cihan Aktaþ, Kapý Yayýnlarý, Hikâye

51


derkenar der kenar

Saçmadan baþkaldýrýya Alber t Camus Furkan Çalýþkan Düþünsel uðraþýný iki safhada geliþtiren Camus'yü, "saçma kavramý ve intihar, dolayýsýyla ölüm üzerinden varlýðý açýklama" üzerinde durduðu birinci dönemi ve "baþkaldýrý, varlýðý anlamlandýrma" olgusunu iþlediði ikinci dönemi olarak inceleyeceðiz. Çocukluðu ve gençliði, Alcace'lý yoksul bir iþçi olan babasýnýn ölümü sonrasýnda oldukça zor þartlar altýnda geçmiþtir Camus'nün. Cezayir'in iþçi mahallelerinde büyüyen yazar, yapýtlarýnda ve geliþtirdiði düþünce sisteminde yetiþtiði ortamýn izlerini her zaman yansýtacaktýr. Ýlk kitabý "l'envers et lendroid" (1937, Tersi ve Yüzü) Cezayir'de yaþadýðý ilk gençlik yýllarýný anlatan denemelerden oluþur. Ýkinci deneme kitabý "Noces" (1938, Düğün Gecesi), bedevi yaþantýsýna lirik bir dil kullanarak edebi bir þekil verir. Bu ilk iki kitap henüz sistemli bir düþünce ortaya koymaktan uzak, salt edebi duyarlýlýða- sadece bundan sonrasý için ip ucu verecek þekilde, insani dayanýksýzlýk ve maddi dünya karþýtlýðýndan kaynaklanan ilk kýpýrdanýþ- hitap eden eserlerdir. Albert Camus, 20. yy düþünce ve edebiyat ortamýna titreme nöbetleri gibi anlýk deðil, bir dizi düþünsel sarsýntýyý aralýklar halinde býrakarak girmiþtir. Biz bu yazýda Camus'nün düþünce temellerine inme denemeleri yapacak ve felsefenin edebiyatla buluþma anlarýna yönelik ipuçlarý arayacaðýz. Biraz önce deðindiðimiz gibi 1937 ve 1938 yýlýnda yayýnladýðý deneme kitaplarýný ilerisi için bir referans kabul etmemize raðmen dönemsel incelememize bundan sonraki aþamalarý alacaðýz. Saçma ve ilk roman “Yabancý” Camus'nün ilk dönemi, "saçma ve intihar" kavramlarý üzerinde durduðu, kabaca II. Dünya savaþý öncesi ve sonrasýnda, 1947 yýlýna kadar olan süreçtir. Ýntihar, geniþ bir imge olarak varlýk sorununa zemin oluþturur. Oluþu anlam karmaþasýnda çýkarmak için karþýtlarýn gücünden yaralanmaya çalýþýr. Madem hayat anlamsýzdýr ve varlýk yanýlsamadan ibarettir o halde, hayatsal fonksi52

yonlar, þehvet, içgüdü vs.. yeterlidir. Anlamsýzlýðýnda yokluðun anlam kaygýsý da yoktur ve yaþamak varolma anlamýna gelmez. Bu durumda yaþamýna son veren birey aslýnda uðrunda yaþayabileceði bir anlamýn varlýðýný kanýtlar. Anlamsýzlýk eyleme set çeker ve intiharda bir eylem olduðu için anlamsýzlaþýr. Eðer birey intihar etti ise, anlamý kabul etmiþ olur. Camus ilk döneminde intihardan bir doðuþ yaratmaya çalýþýr. Yazýmýna savaþtan önce baþladýðý ve ancak 1942 yýlýnda tamamlanan ilk romaný "l'etranger" (Yabancı) bu düþüncesinin en önemli yapýtýdýr. Kötürüm ve zengin bir Arabý öldüren, Mersault karakterinin ruh fotoðrafýný çeken Camus, birazcýk puslu da olsa toplumsal yaþantýnýn doðmalarýný da eleþtirir. Camus, aslýnda savaþ meydaný olan ruhî hayatý sahnelerken yapýtýnda, sosyal yaþantýyý da iç dünyaya indirger. Cinayet, "Yabancı"da toplum normlarýna uygun olarak ele alýnmaz, o ne bir cezadýr, ne intikam ne de çýkar; (cinayetle birlikte çalýnan paralara raðmen), o anlamsýzlýðýn zehirli bir meyvesidir. Nihilist bir edilgenlik. Etken olan anlýk duyumsamalar. Mersault'un cinayeti, Raskolnikov'u ve tefeci kadýný hatýrlatýr. Lakin Raskolnikov'daki iman sancýsý, tanrýcýlýk oyunu Mersault'ta daha gevþek, daha duyumsaldýr. Romanýn aký cýlý ðý ný sað la yan un sur ise, son suz luk tur. Okyanus kadar, çöl kadar akýcý, sonsuz. "Yabancý"da; sonsuzluk, her türlü düþünce geniþlemesine müsait Cezayir'in mistik havasýnda hissedilir. Nihilizm deðerlendirilirken, biraz da karþý duruþ sergilenir. Bu noktada devreye "saçma" (absürd) kavramý girer. Aslýnda bu karþý duruþ "varoluþçu" felsefenin çýkýþ noktasýdýr. Akademik olarak felsefeci olmasa da, Nietzche nihilizminin anti tezi (varoluþçuluk reaksiyoner bir düþünce akýmýndan ibaret kalmamýþtýr. Özellikle Jean-Paul Sartre ile birlikte güçlenen eksiztanyelizm, Martin Heidegger, Karl Jaspers gibi önemli fikir adamlarýný içinde barýn dýr mýþ týr.) gibi gö zü ken an cak Nietzche ve Kiekegaard'ýn ayný zamanda temellerini attýklarý bir düþüncenin temsilcisi oldu Ca-


derkenar derkenar

mus. Zaten Nietzche ile ikinci döneminde kesiþtikleri noktalara "baþkaldýrý" bölümünde deðineceðiz. "Yabancý" nihilizm, egzistanyelizm, ve Camus'nün , doðruluk, adalet ve ýlýmlýlýk gibi öne çýkan deðerleri bakýmýnda kafa karýþýklýðýna yol açabilir. Çünkü "Yabancı" da belirsiz bir nicelik ahlaký ve nihilizme kapý aralama vardýr. Ancak, çaðdaþlarýnýn nihilizmini hoþgörüyle karþýlasa da Camus'nün bir nihilist olduðunu söyleyemeyiz. Edebi niteliklerin daha çok öne çýktýðý -belki de bilinçli bir þekilde bir kaos yaratmýþ olabileceðini düþünebiliriz- "Yabancı"da, bir çok düþünce sisteminin çýkýþý itibariyle de, yerleþik düzeni reddetme ve toplumun kalýplarýna karþý çýkmasý gibi edebi bir ön hazýrlýk olarak deðerlendirebiliriz. Özellikle Mersault'un cinayeti, ceza ve adalet kavramlarý bakýmýndan çok dikkate deðerdir. Cinayet, kendisini kötüye yönlendiren sözcük baðlarýndan uzakta ele alýnýr. Cinayetin tabi sonucu olan ölüm ise sanki bulaþýcý bir hastalýk gibi ve Mearsault'ta bu hastalýðý üzerine alan anlýk bir görüntü gibi sunulur. Kahraman kurbanýný öldürdükten sonra, o gün soðuk alýr ve bundan sonra nereye gitse kendisini izleyen (varlýðýnýn kanýtý, cinayetinin bedeli ve iyiliði) verem, hüküm verici yol haritasý olur onun için. Kurbanýndan ölüm bulaþýr. Nihai hedef olan huzur, anlamlandýrýlamayan hayatýn ancak saçma nitelenmesi içinde aranýr. Mesela "Yabancı"daki "güneþin karþýsýndaki ev" bölümü, bu saptamanýn güzel bir örneðidir. Þehirden uzakta bir evde yaþayan, bir grup kýz öðrenci ve aralarýna katýlan Mersault, sadece duyumsadýklarý bir hayatý, bilinçli bir kayýtsýzlýkla yaþýyorlar. Saçma, bir anlamlandýrma kaygýsý oluyor.

deðildir. Zaten intihar kavramý yaþamý anlamlandýrmak için ortaya attýðý bir yemdir. Önemli olan yazgýmýzý ele geçirmektir. Camus'nün peþinden koþtuðu budur. Yazgý. Bu noktada karþýmýza mitolojik bir kahramaný çýkarýr; Sisifos. Sisifos tanrýlarý aldatmýþ ve onlar tarafýndan bir kayayý daðýn tepesine çýkartmakla cezalandýrýlmýþtýr. Kaya daðýn tepesine geldiðinde tekrar aþaðý yuvarlanýr ve Sisifos onu tekrar tepeye çýkarýr. Bu olay sirkülasyon þeklinde sonsuza kadar sürecektir. Camus için Sisifos absürde bir kahramandýr. Onun durumunda metafizik bir mutluluk vardýr. Sisifos tanrýlara baþkaldýrmýþ ve cezalandýrýlmýþtýr, böylece yazgýsýný (kayayý) sahiplenmiþti. Yani yazgýsýný eline geçirmiþtir. Bu yüzden Camus mutlu bir Sisifos hayal etmemizi ister. Ýþte "saçma."

"Yabancı"dan sonra, "saçma" üzerine "le mythe de sisyphe" (Sisyphos Efsanesi) isimli uzun bir deneme yazdý Camus. Özellikle bu eserinde "intihar" olgusunun üzerine daha ciddi gider. Camus'ye göre "gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar." Burada intiharý saçmanýn karþýsýnda bir çözüm olup olamayacaðý arayýþýna girer. Yine de tüm anlamsýzlýðýna raðmen hayatýn yaþanmasýndan yanadýr Camus, intihar bir çözüm

"Sisyphos Efsanesi" den bahsettikten sonra "la peste" (Veba)'ye de deðinmemiz gerekir. Çünkü Camus fikrinde bir süreklilik yakalamýþ ve bunu eserine yansýtmýþtýr. Özellikle Sisifos ve Dr. Rieux karakterlerinin bilinçlenmiþ ceza, yazgý, evetlenmiþ kader gibi olgular çevresinde geliþen ortak yanlarý vardýr. Bile bile maðlubiyet. Kabul edilmiþ yenilgi. Bu bir bakýma yaþamýn iplerini elinde tutmaktýr. Yenilgiye raðmen çabalamak

53


derkenar der kenar

yaþama bir anlam katabilir. Yenilgiyi sahiplenmek kolay ve erdemlidir. Tekrar "Veba"ya dönelim. Bu kitap ayný zamanda geçiþ niteliði de taþýmaktadýr. Camus "saçma"dan "baþkaldýrýya" edebi bir geçiþ yapmýþtýr. "Baþkaldýran Ýnsan" bölümünde bu konuya deðineceðiz. Veba'da, Oran þehrinde baþlayan veba salgýnýna karþý verilen mücadele konu edinilir. Rahip Panelux vebayý günahlarýn kefareti olarak görür. Hak edilen bir ceza. Dr. Rieux ise salt kötülük olarak gördüðü vebaya karþý mücadele edilmesi gerektiðini savunur (doktor tanrýsýzdýr ve bu karakter üstünde Camus Tanrýnýn yerine koyacaðý kavramlarýn (anlamlarýn) karmaþasýný yaþar ve bu hiçbir eserinde çözülebilmiþ deðildir.) Doktor karþýmýza ahlakçý bir hümanist olarak çýkar. Vebaya karþý arkadaþlarýyla mücadele eder ve baþarýlý olur. Ancak biliyordur ki bu geçicidir ve o geri gelecektir. Doktor bu kötü kaderin bilinirliðine vurgundur ve aslýnda kaybedeceði için de mutludur. Baþkaldýran Ýnsan Veba ile birlikte Albert Camus, düþüncesinin temelini oluþturan saçma kavramýndan, ahlaki ve mistik "Baþkaldýrý" düþüncesine geçer. Bu dönemin en önemli yapýtý kuþkusuz ikinci uzun denemesi olan "l'homme revolte" (Başkaldıran İnsan)dýr. Bu eserle birlikte özellikle Marksist eleþtirmen ve kuramcýlarda sert tepkiler alýr, bilhassa da, isimleri hep birlikte anýlan Jean-Paul Sartre'dan. "Baþkaldýran Ýnsan" da Yabancý'da olduðu gibi cinayet olgusu üzerine fikir yürütmelerle baþlar. Kötülük ve iyilik kavramlarý yeniden sorgulanýr, ve sorgulama varmak istediði anlamlanma isteðine bir yol çizmek içindir. "Hiç bir şeye inanılmıyorsa, bir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere evet diyemiyorsak, her şeye olasılık vardır, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne hayır. Katil ne haklıdır, ne de haksız. Kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılabilecek ateşleri de tutuşturabilir insan. Kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici birer istektir."(1) görüldüðü gibi insan ruhunun kötülüðe ve iyiliðe ayný olasýlýk çevresinde yaklaþmasý, ancak ahlaki bir baþkaldýrýyla iyiliðe yönlendirilebilir. Hayýr ve Evet çok çekici gelir Camus'ya, nasýl bir sözleþme imzalamaktýr Evet, nasýl bir yazgýya

54

çevirir baþýný Hayýr. Ve önceliði Hayýra verir Camus "Baþkaldýran Ýnsan"da. Çünkü baþkaldýrý kölenin efendisine hayýr demesiyle baþlamýþtýr ve bunun tarihini ilk çaðlara kadar götürür. Adalet kavramý bu kitapla birlikte daha da belirginleþir. Camus'ye göre iki tür baþkaldýrý vardýr; tarihsel baþkaldýrý ve metafizik baþkaldýrý. Hemen hemen hiçbir eserinde atlamadýðý tanrýnýn yadsýmasý en belirgin halini metafizik baþkaldýrýda alýr. Sisifos'tan sonra Yunan mitinin bir baþka kahramaný Prometeus'u kullanýr. Prometeus Tanrý karþýsýnda insanýn düþtüðü durumu protesto eder. Ruhu köleleþtiren asýl unsuru aramak ve onunla savaþmak gerektiðini düþünür. Ve ilk bakýþta Nietzsche'de de olduðu gibi bu düþünsel çabayý tanrýsýzlýk olarak yorumlarsak ciddi bir yanlýþa düþeriz. Nitekim metafizik baþkaldýrýyý asýl olarak ortaçað Hýristiyanlýðý ile baþlatýr. Ve baþkaldýrýnýn muhatabý Tanrý, aslýnda kilise, dogmatizm, ve anlamsýzlýktýr. "Birey, yaratık olarak yaratıcıya karşıt olamaz. Tanrı gereklidir onun için, kuşku verici bir tür cilveleşmeyi sürdürür onunla."(2) Baþkaldýrý 18. yy'da Sade ile baþlar, Dostoyevski ve Nietzsche ile devam eder. Özellikle Sade'nin baþkaldýrýsý olumsuz baþkaldýrýdýr. Tanrý yoksayýlmasýyla "cinayet cumhuriyeti" oluþur. Baþkaldýrýyý olumlu yöne çeviren ilk Ývan olmuþtur. Dostoyevski'nin Ývan'ý Tanrýnýn yerine adaleti koymuþtur. Bu bakýmdan olumsuz baþkaldýrýyla ayný çýkýþ köklerine sahiptir. Tanrý her ikisinde de mücadele edilmesi gereken bir kavram olarak sunulur. Bu bakýmdan Camus ilgi çekici bir özellik kazanýr. Çünkü temel felsefesini oluþturan iyilik, doðruluk ve adalet kavramlarýný Tanrýsýz kullanýr. Fakat tanrý varlýðý inkar edilen deðil, varlýðý (tanrý kavramýnýn iþlevi tartýþmaya açýktýr) ile neredeyse insani iliþkiler kurulur Camus'da. "İvan, adaletsizlik ve ayrıcalığın yadsındığı gibi inancı iki yandan yadsımakla (cennet-cehennem) Tanrıyı haksız çıkarmasını sürdürecektir"(3) Camus hem Tanrýyý yadsýyor hem de varolduðunu bilerek, onu haksýz çýkarmaya, onu maðlup etmeye çalýþýr. Tarihsel baþkaldýrýya gelecek olursak, Camus metafizik baþkaldýrýyý eyleme dönüþtürür burada. Bu sefer de Tanrýnýn yerini tarih alýr. Tarih yaz-


derkenar derkenar

mak, yazgýyý elinde bulundurmak tadý verir ve insanoðlu geçmiþinde tanrýcýlýk oynar. Camus baþlangýç noktasý olarak, 1789 yani Fransýz ihtilalini alýr. Tarihsel baþkaldýrýnýn özünde insan öldürmek vardýr ve sonra Kral! Tabiki Fransýz Ýhtilali bunun için uygun bir baþlangýç noktasýdýr. Ýlahi makamý somutlamak için Camus kralý kullanýr. 16. Louis'in ihtilalciler tarafýndan idamýna kadarki süreçte bunu örnekler. "Yurttaşlık yeni tanrısallığa katılmanın tek yoludur. Bir Fransızın yanında bir kral nedir ki?"(4) Görüldüðü gibi Tanrýnýn yeryüzündeki temsilcisi kral, yerini birçok küçük tanrýya býrakýr. Günümüzde bile Kral atýk her sektörde vardýr (Pamuk kralý, otomotiv kralý…) Bu idam Hýristiyan dünyasýna bütün aðýrlýðýnca etkilemiþtir. Camus bu tarihi baþkaldýrýþ çevresinde amaç ve neticeyi belirlemek ister ve yine bir tarihi vakýada neticenin ya da neticesizliðin izlerini bulur. Spartaküs ayaklanmasýný deðerlendiren Camus, baþkaldýrýnýn iyi bir örneði olduðunu söyler. Eþit hak talebi ve ruhun kýskaçlarýndan bunalma Gladyatörleri ayaklanmaya itmiþtir. 70 kiþi ile baþlýyan ayaklanma 70.000 kiþilik yenilmez bir orduya dönüþür. Asýl enteresan olan ise bu yenilmez ayaklanmýþlar ordusu Roma önlerinden savaþmadan döner. Ýþte bu ruh hali metafizik baþkaldýrý ile tam olarak desteklenemediði için netice vermez. "Bu kent yıkılınca bu vahşi adalet isteğinden, şimdiye kadar bu mutsuzları ayakta tutmuş olan yaralı ve çılgın aşktan başka ne konulabilirdi yerine, ne olursa olsun savaşmadan geri döner ordu."(5) Tarihten yola çýkarak 20. yy ideolojileri ve kaynaklarýna doðru yola çýkar Camus. Asýl hedef komünizmdir. Faþizme de yer verir. Bu nun nede ni de Mus sol li ni ve Hitler'in, Nietzsche ve Hegel'e dayandýklarý görüþleridir. Camus'ye göre bu iki ideoloji de nihilist bir ahlak üzerine kurulduðu için evrensel deðildir. Marks tarihsel diyalektik görüþlerini Hegel'den almýþtýr. Hegelin köle-efendi toplumu, Marks'ta proleterya diktatörlüðüne dönüþür. Tarihin sonunda umut olarak ortaya çýkan komünizm, özgürlüðü yok ederek insanlarý kölelikte eþitliðe götürmüþtür. "Baþkaldýran Ýnsan"da Camus uzun bir süreci, kesintisiz kat eder.

Sartre’den Camus’nün ölümü üzerine Yazýmýn sonuna doðru, Camus'den bahsederken asla es geçemeyeceðimiz Sartre'nin, Camus'nün vakitsiz ölümü üzerine yazdýðý bir makale üzerine kýsa bir deðerlendirme yapmak istiyorum. Yazýnýn bir bölümünü alýyorum: Ýnsanlýk düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksýzdýr, geçicidir, ölünür orada, açlýktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuþtur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaþý yapýlmaktadýr. Bu düzende Camus'nün yaþamasý gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karþýlýðýný arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatýn ortasýnda yaþýyordu; sessizlikten çýkmasý, karar vermesi ve sonuca baðlamasý önemli idi. Yaþlanýp ölenler vardýr; hep ertelenmiþ olup, yaþantýlarýnýn anlamý, yaþantýnýn anlamý deðiþmeden ölebilecekler vardýr. Ama bizim gibi kararsýz, þaþkýn olanlar için, en iyilerimizin karanlýk geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapýtýn nitelikleri ve tarihsel bir anýn koþullarý, çok ender olarak, bir yazarýn yaþamasýný bu kadar açýkça gerektirmiþtir.(6) Evet 4 Ocak 1960 yýlýnda yayýncýsý ile birlikte bir trafik kazasýnda vefat etti Albert Camus. Nobel'i kazanmasýnýn üstünden henüz 3 yýl geçmiþti. Ve Sartre'nin dediði gibi bir çözüm, insancýl bir mutluluk araþtýrýcýsý idi. Kendisi de bir sorundu ve yaþamasý gerekti. "Baþkaldýran Ýnsan" tamam la na ma yan sis tem li bir düþün ce nin en önemli meyvesi idi, karar vermesi gerekti. Kim bilir belki de, Albert Camus çözümü uðruna hayatýný sarf ettiði felsefi sorunlara, bir yenisi olarak, kendini de ekleyerek bu dünyadan gitmiþtir. Ancak geriye ipin bir ucunu býraktý: Baþkaldýrýyorum öyleyse varým ve yalnýzým. NOT: 1, 2, 3, 4, 5 Baþkaldýran Ýnsan, Bilgi Yayýnlarý, Çeviri Yýldýrým Tuna.

55


derkenar der kenar

ilan sayfas覺

56


derkenar der kenar

Meh met Þah Erin cik Akçabur gazlý yek ta ve gül beyaz ve si nan hak kýnda ver diðim karar dýr: nedense akçabur gazlý yekta beyaz donlu gülbeyaz beni kýzdýrýr serin minderler de bakýþmalarý beni kýzdýrýr. karanlýk sular da ululuklarý ben akçabur gazlý yektaya hep kýzarým gülbeyaza kýzarým kýzdýkça þiir yazarým, durumlarýný alýr gözümün önüne getiririm þiir yazarým sinan'ý haklý bulurum ovalarýndaki yalnýzlýðýný, kovmadýðý her günahý ben sinan'ý haklý bulurum sinan insandýr içi kanar içi gülbayaz kanar içi yekta kanar içi mahkemeler de kanar ben sinan'ýn gözlerinde düþmüþ bir ay görürüm aþaðýlar da topraða bulanmýþ bir ay görürüm toz duman görürüm ben sinan'da sinmiþ limonlar görürüm soðanlar görürüm sokaktayken evden korkmalar görürüm doðrusu bu benim ahdimdir ben sinaný haklý bulurum yekta bir yer dendir biliyorum sinan bir yer den onlarý buluþturan zaman onlarýn or tasýnda alev var dýr ar týk soðuk ve serin þerbetler alevi söndür mez ben yektayý haklý bulurum ben gülbeyaza kýzarým doðrusu gülbeyaz büyük bir nimete doðru kýzmýþtýr ben gülbeyaza kýzarým sinan oradadýr ben gülbeyaza kýzarým, dilimin altýnda dolanýr doðrusu ben bunu pek hoþ bulurum.

57


derkenar der kenar

Ah Muhsin Ünlü: Þi ir de önem li olan þey, mu ha lif bir du ruþ sað la mak týr. Söyleþi: Furkan Çalýþkan Kitapta sizi tanýtan paragrafta, 22 Haziran 1993 günü akþamý, saat altýya çeyrek kala þiire baþladýðýnýz yazýyor. Þiire baþladýðýnýz zaman koþullar nelerdi; yeniden baþlamak için beklediðiniz koþullar neler? Ben öðrenciydim o zaman üniversitede. Meraklý da bir öðrenciydim. Yani çok okuyordum, düþünüyordum filan. Küçüklüðümden beri þiire karþý ekstra bir ilgim yoktu. Kitabýn baþýnda bir þiir var, uydurma kelimelerle yazýlmýþ. O þiir iþte o tarihte altýya çeyrek kala geldi olduðu gibi. Ben de onu yazdým. O zaman Þizofrengi diye bir dergi çýkýyordu Ýstanbul'da. Benim arkadaþlarým üzerinden baðlantým vardý dergiyle. Ben þiiri oraya gönderdim. Onlar bastýlar. Aha dedim. Sonra yeni þeyler yazmaya baþladým. Ondan sonra iþte o içimden çýkan þeyleri þiire doðru yönlendirdim. Þiir benim galiba tabiatýma, fýtratýma daha uygun bir þey. Daha az derli toplu, daha rahat diðer türlere göre. Gizli bir disiplin gerektirmekle birlikte þiirin yazýlma koþullarý, þiiri arama koþullarý çok fazla disiplinli olmayý gerektirmiyor. Ama yakaladýktan sonra üzerine gitmek, bir þiiri alýp yapmak, bitirmek ciddi bir disiplin ve çalýþma iþi hepimizin bildiði gibi… Ama þiiri ararkenki sürecin serseriliði bana daha uygun geldi herhalde. Bir þey dikkatimi çekti bu kitapta, iyi bir þair olmanýn yolu þiirinde kendi dilini yaratmaktan geçer. Siz bu kitapta onu yakalamýþsýnýz. Özel bir çaba mýydý, yoksa zaten böyle mi geldi? O biraz þanstý galiba. Belli bir þey yakaladým. Büyük bir farklýlýk olduðunu fark ettim ve onun üzerine gittim. Ben þiir yazdýðým süre boyunca, özellikle benim yaþýtým olan þairlerin þiirlerine baktým, onlarý çok okudum, çok aradým, çok çok dergi takip ettim. Çok deliklere girdim çýktým. Þöyle bir þey gördüm: ya onlar yanlýþ yapýyor ya ben yanlýþ yapýyorum. Benim yazdýðým þeyle onlarýn yazdýðý þey arasýnda fark var. Ama onlar çok kalabalýklar. Demek ki ben yanlýþ yapýyorum!... Sonunda yan58

lýþsa da yanlýþ deyip o farkýn üzerine gittim. Ve açýkçasý biraz da þanslýydým. Allah yardým etti herhalde o farklýlýðý bulmakta, onun üzerine gitmekte. Kendi dilimi bulmak konusunda çok fazla zorlanmadým. Fakat þöyle bir þey var: Bir þairin kendi dilini bulmasý, onu yapa yapa en sonunda oluþturduðu bir þey deðil, tersine baþlangýçtýr. Bir þair ancak kendi dilini kurduðu zaman þiirle ve þiir üzerinden bir mücadeleye giriþebilir. Bir þairin dilinin oluþmasý, onu büyük þairler sýnýfýna sokmaz; sýký bir çýrak yapar. Pekâlâ, þiiri neden pat diye býraktýnýz? Þiiri baþlatan þey-durum ortadan kalkmýþ mýydý? Pat diye býrakmadým. O bir süreçti. 93 yýlýydý. Baþladým. Türkler yuvarlak hesaplarý severler; beþ sene sonra bundan bir kitap olursa 98'de ben bunlarý kitap yapayým diye düþündüm. Sonra 98 geldi. Okulu bitirdim. Ýstanbul'a geldim. Televizyon iþlerine bulaþtým. Hem televizyon iþi hem reklam iþi yapýp hem de bir yandan þiir yazýlmasýna olanak yok. Reklam iþinden dolayý mý? Þiir yazýyorken belli meselelere belli bir mesafeden bakmak, bu mesafeyi korumak durumundasýn. Fakat reklam-tv iþine girdiðin zaman düþünme biçiminden, yemek yeme alýþkanlýklarýna kadar bütün yaþam tarzýn ya onlar gibi olacak ya da sen orada olmayacaksýn. TV medya camiasý genel olarak seni senden alýp baþka bir þekle dönüþtürüyor ve kullanýyor seni. O durumun, o çarkýn içindeyken þiir gibi daha dýþarýda duran, daha sivil duran bir þeyle, organik, doðal, saðlýklý bir baðlantýyý sürdürmen mümkün deðil. Yalan olur yani. Bundan dolayý o bir karar süreciydi benim için. Samimi bir karar… Bakýn þimdi; ne kendimi ne kimseyi kandýrmayayým. Þiirle uðraþan herkes için mi önemlidir


derkenar derkenar

Allah'ýn bizi mutlaka sevmesinden kaynaklanmasýyla beraber; her sýkýntý lütuf deðildir. Kimi sýkýn tý lar sý fý ra ulaþ ma mýz için var dýr. Yi ne Kur'an'ýn tabiriyle 'aþaðýlarýn aþaðýsýna' düþmüþsündür, tekrar sýfýra çýkmak için sýkýntý çekersin. Oysa çile, seni sýfýrdan yukarýya çýkarýr. Ýþte benim TV'yi bilinçli olarak seçmem güzel, nezih, ferah, þahane bir kaos ortamý saðlamadý bana. Saðlamaz da. Anlatabildim mi aradaki farký? Aptallýk bu yani. Biri aptallýk. Diðeri çile. Bir adam öldürürsün. Onun vicdan azabýný çekersin. O vicdan azabý çile deðildir. Dolayýsýyla þiir de çýkmadý zaten. Her sýkýntýdan þiir çýkmaz. Sýkýntýnýn saf, temiz, rahmanî olmasý lazým.

bilmiyorum ama benim için önemli olan þey, bir çeþit muhalif duruþ saðlamaktý. Ama TV iþin içine girdiði zaman o muhalefet duygusunu ve duruþunu ve her þeyini yitirirsin. Çünkü diyelim ki Aydýn Doðan'dan para alýyorsun. Aydýn Doðan sana maaþ ödüyor. Aydýn Doðan'ýn parasýný alýp muhalefet yapmak düþünülemez. Bu aptalca bir þey. Gerçek deðil, Yalan. Sahte. Ýmkansýz. Yaptýklarýný söyleyenler yalan söylüyorlar. Belli bir durum tutturmuþlar, onu sürdürmeye çalýþýyorlar. Orada bir yalan var. Ve ben bunun böyle olduðunu görüp baþtan bu baðlantýyý kestim. Hiç deðilse dedim, delikanlý bir þekilde son vereyim bu saçmalýða... Ama ortam koþullar oluþursa yeniden baþlarsýnýz. Ýnþallah! Oluþacak inþallah Þiir biraz da kaostan çýkmýyor mu? Hayýr. Bak. Çile diye bir þey var. Bir insan bir çile çeker. Allah ona bir çile verir. Bu çile onun kaotik bir durum içinde bulunmasýný gerektirebilir. Ama bir de ne diyor ayet; -mealin mealini söylüyorum- "Baþýnýza gelen kötü þeyler kendi ellerinizle yapýp ettiklerinizden baþkasý deðildir." diyor. Þimdi bu çile deðil, bu salaklýk. Daha önce yaptýðým hatalarýn ceremesini çekersin. Bu ikisi birbirinden farklý þeyler. Çektiðimiz her sýkýntý

Ýnsaný biraz da içe yönelten bir sýkýntý olmasý lazým. Tabii ki. Kitabýnýzýn sonunu Zarifoðlu'nun "ve bunlarý elbette çabucak geçelim sevgilim" dizesiyle bitiriyorsunuz. Zarifoðlu sizin þiirinizde nerede duruyor? Benim yazdýðým þiir Zarifoðlu þirinin yanýndan bile geçemez. Çünkü benim yazdýðým þiir zaman zaman fazla entelektüel. Fazla zihni yerleri var. Zarifoðlu bu entelektüaliteyi kendi içinde dönüþtürüp insanî bir þey çýkardý ortaya. Benim yaptýðým þey onun belki duygusunu çaðrýþtýran bir þey. Zarifoðlu'nun maketi diyelim benim yaptýðým þeye. Ama ne teknik olarak ne þiire yaklaþým olarak ne þiirden umulan þey olarak benim Zarifoðlu'yla bir baðlantým yok. O baþka bir adam. O baþka bir yerden bakýyor meseleye. Ama þöyle diyebiliriz: Zarifoðlu'ndaki samimiyetin, gerçeði kendinden çýkarma çabasýnýn, þiiri kendinden söküp alma gayretinin bir küçük modelinin benim yazdýðým þiirde olduðu var sayýlabilir. Bunu Zarifoðlu'nu kutsamak için de söylemiyorum: O Zarifoðlu. Yöntem farkýmýz var. Þiirinizin arkasýndaki insan kim? Dindar, haþarý, mistik taraflarý olan, muzip, dalgacý? Þiiri býrakma isteklerimden biri de o. Ben o zaman ne idiysem yazdýðým þiir de oydu. Ben þimdi o deðilim. Ben o olmadýðým için artýk þiir 59


derkenar der kenar

olarak þiire sýzdý.Trenin kendisiyle çok fazla bire bir münasebetim oldu benim.

yazmýyorum. Þimdi benim yazdýðým þiirden çýkacak þey kim bilir ne pespaye þey olurdu. Zaten bunu söylemek zorunda da deðilsiniz. Siz yazmýþ, koymuþsunuz. Allah ile irtibatýný mümkün olduðu kadar ve her þeye raðmen sürdürme derdinde olan bir adam diyelim, þiirimin arkasýndaki adama... Þimdi, yanlýþ anladýðýmýz þeyler var. Allah ile bir Müslüman'ýn kurmasý gereken iliþki efendi köle iliþkisi deðildir. Allah ile kurulan iliþki dostluk iliþkisidir. Ayetlerde kerelerce geçer. "Allah'tan iyi dost mu bulacaksýnýz" diye. Allah'tan iyi dost mu bulacaksýnýz! Benim bu ayeti anlamam yýllar sürdü. Nasýl yani, nasýl, nasýl? Allah ile kurulan iliþkinin bir dostluk iliþkisi olduðunu kavrama noktasýnda hayata bakýþýn deðiþiyor zaten. Yani þöyle deðil; Allah orada karþýda, ben buradayým. Ben meseleye böyle bakmýyorum. Ben buradayým, Allah da burada, biz çizginin ayný tarafýndayýz. Þiirlerinizin irtibat noktasý içinden sürekli tren geçiyor. Tren nasýl gidip gelir sizin için? Ben Eskiþehir'de okudum. Hayatýmýn altý senesi trenlerde geçti. Ve trenler zaman içinde farklý anlamlara gelmeye baþladýlar; bu da doðal

60

Bundan þu çýkýyor. Bu þiirler hayatla beraber, kopuk deðil. Son dönem Türk þiirinin zaten en büyük sorunu aslýnda bu; hayattan kopukluk. Sizin þiirlerinizde öyle bir þey yok. Ýzmitlisiniz Eski þe hir'de oku muþ su nuz. Tre nin ha ya tý nýz da önemli bir yer tutacaðý muhakkak. Bütün çocukluðum boyunca hep yakýnýmdan geçti tren yolu. Biz trenin önünden en son kaçmaca oynardýk. Mesela sekiz on çocuk dizilirsin, tren karþýdan gelir, en cesuru en az metre kala kenara çekilir. Trenleri taþlarsýn, top atarsýn. Trenlerin elektrik kablolarý vardýr ya… Ona taþ deðdiði zaman "ciuuv" diye bir ses çýkar. Bir kývýlcým çakar. Bütün gece onun için uðraþýrsýn, karanlýk olduðu için göremezsin de telleri. Aþaðý yukarý hesap edip taþý sallarsýn. Taþ tellere deðdikçe kývýlcýmla beraber çýkan sese "heyy" diye sevinirsin falan. Böyle tren üzerinden oynanan bir sürü oyun var. Tren durur bazen makiniste rica edersin, Sapanca'ya götürür seni, makinistle beraber gidersin. Çok dýþýmda olan bir þey deðil. Sadece imge olarak alýp kullandýðým bir þey deðil. Bu bir gösterge. Evet zaten o þiirde de gözükür. O hemen fýrtlar. Eðer bir þeyin kendisiyle gereði kadar saðlam iliþkiye girmediysen o þeyi þiirde kullanamazsýn hemen sýrýtýr, baðýrýr mahvolursun, rezil eder seni. Bir þeyi sadece imge olarak alýp þiire devþiremezsin... O sentetik durur. Evet aynen. Kopar, ittirir, baðýrýr. Mesela "hadi iç de çay koyayým" diye bir dizem var benim. Çok günlük bir kullanýmdýr ama doðru yerde olduðu zaman þiirin içinde, þiire ait, þiirsel bir güç kazanýr. Bunun, üzerinde yürünmeye deðer bir yol olduðunu düþünüyorum; günlük yaþamsal durumlarý, þiirin içinde kullanmak ve ironik bir þekilde basit þeyleri önemli þeylermiþ gibi göstermek. Günlük yaþamsal þeyleri görkemli hale getirmek. Bunun sebeple ilgisi var. Þimdi sebep mutasavvýflarýn kullandýðý bir terimdir daha çok. Ýyi-kötü, güzel-çirkin, doðru-yanlýþ bunlar perdedir. Bu perdeden kurtulduðun zaman, Allah'ýn


derkenar derkenar

bir þeyi yaratmadaki sebebini kavradýðýn zaman, o þey üzerinde artýk doðru-yanlýþ, güzel-çirkin diye bir tasarrufun olmaz. Doðrudan Allah'ýn rahmetinin kendisini görürsün. Bu yakalanýp da, ama yine de, çok günlük yaþamsal þekilde þiire taþýnabilirse buradan büyük, kuvvetli, saðlam bir þey çýkabilir diye düþünüyorum. Mesela þu dizede de var "ayakkabýlarýný kapýmýn önünde görmek istiyorum." Þiirin dýþýnda dikkati bile çekmez. Ama þiirin içinde çok vurucu. Mesela bu dizeyi birkaç kiþiye okuduðumda dikkatlerini çeken dizelerden biri bu oldu. Bir de þöyle bir dize var: "Ertan, alsana þu tüfeði duvardan benim ellerim ýslak" Dediðiniz þey sanýrým bu herhalde? Ama þimdi þöyle bir þey var. Ben þiiri yazarken bunu çok bilinçli bir þekilde yapacak kadar teknik biçimde üzerinde düþünmekten özellikle kaçýndým. Çünkü þiire dair yeterince bilgim yoktu. Hem kendi yazdýðým þiirle ilgili hem de genel anlamda þiir bilgisi. Yeterince bilgim olmadýðý için bazý þeyleri fazla teknikleþtirerek üzerine gidersem kývýramayacaðýmý düþündüm. Onun için çok fazla zorlamadým. Bilhassa, özellikle üstüne gitmedim. Ben þiiri yazarken þiiri küt diye býçakla kesilmiþ gibi býrakacaðýmý düþünmüyordum. Þunu hissediyorsun; þiirin yavaþ yavaþ bir yere gidiyor, bir yere gelecek. Diyelim ki, onu bir kitap olarak ya da dosya olarak baðlayacaksýn ve belli ki daha sonra baþka bir yere doðru gideceksin. Daha sonra gideceðim yeri önden kestirdiðim için þimdinin tadýný çýkarýp þiirin geliþeceði zamanki þeyleri o tarafa doðru býraktým bilinçli olarak. Fakat bunlarý kullanmaya fýrsat olamadan þiirle münasebetim kesildi. Bu þiir bir yere gelmiþti ve bir yere gidecekti. Bir gün oluþacak büyük bir þiirin haber vericisi olduðunu söyleyebiliriz bunlarýn ama bunlarýn kendisinin büyük þiir olduðunu söylemek yakýþýk kalmaz. Bir sürü adama haksýzlýk edebiliriz. Ekþi Sözlük’te "Ah Muhsin Ünlü þiir yazsýn kampanyasý" düzenlenmiþ. Bu konuda ne düþünüyorsunuz? Gördüm onu. Kendimden geçirmedi beni... Pekâlâ tekrar þiire yönlendirmekle ilgili bir

itici bir güç olmadý mý? Okurdan böyle bir þey var. Sadece onunla olmasý mümkün deðil En azýndan bir fikir olarak tekrar baþlasam… Þimdi biz Türkiye'de, buna kendimi de dahil edeyim, üç yüz beþ yüz kiþiyiz. Þiiri bu kadar ciddiye alýp üstüne düþen, çalýþan, yazan, çizen, bozan beþ yüz kiþi… Bin kiþi yoktur mesela. O anlamda da beþ yüz kiþinin gazýna gelip iþ yapýlmaz. Biraz daha kitlevi bir hareket olmasý lazým. Stadlarda insanlar otuz bin kiþi birden "Ah Muhsin ünlü þiir yazsýn, þiir yazsýn" diye baðýrýrlarsa belki düþünülebilir. Reel deðil. Gerçek deðil. Aslýnda gerçek deðil. O bizi kandýrabilir. Eyvallah sizin bu þiirle ilgilenmeniz, bu þiiri sevmeniz elbette ki hoþuma gidiyor. Herkesin de hoþuna gidebilir ama sadece bu hoþnutluk üzerine çok hayati, günlük yaþantýyý çok fazla baðlayacak bir heyecana kapýlmak fazla romantik olabilir. Çünkü þiirin maliyeti zannedildiðinden çok daha aðýrdýr. Türk þiirini belli bir noktadan alýp belli bir noktaya getirmiþtir dediðiniz isimler var mý? Þiiri birileri bir yerlere getirmiþti. Þimdi adlarýný anabileceðimiz bir sürü þairin bu duruma bir sürü katkýsý oldu. Bence özellikle hiçbir isim kendi baþýna tamamen devrimci bir þeyler yapmadý. Birileri bir þey yaptý ona bir katký geldi, ona bir katký geldi, geldi.. Bu bir yerde durdu. Bir þeyi havaya attýðýn zaman hýzý en yukarýda sýfýra ulaþýr. Biz þiire baþladýðýmýz zaman sýfýra ulaþýlmýþtý herhalde ve ondan sonra böyle bir daðýlýndý. Çuval doldu doldu, patladý. Ve iþte biz de oralardan sebeplendik. Demin de söylediðim gibi þiir yazmayý sürdürseydim -yedi sene oldu þiiri býrakalý, o yedi senede de bir þeyler yazsaydýmþimdi daha teknik þeyler anlatýyor olurdum size... Daha çok düþünseydim, çalýþsaydým. Ama þu anda bilmiyorum ve size soruyorum þiir ne durumda diye?. Ben bu kitabýn tekrar basýlmasý gündeme gelince bir iki ay dergileri topladým. Dergiler içinden þiirlere baktým. Sanki biraz sürati artmýþ gibi geldi bana benim býraktýðým zamana göre ama bir kuruluk var. Katýr kutur sanki. Gürül gürül deðil... Süratten kastýnýz ne? 61


derkenar der kenar

Süratten kastým aslýnda tam olarak þu: Söylemek istediði þeyi biraz daha serbest, bilinçli bir kontrolsüzlük içinde söylemek. Þiirin hýzý bununla ilgili. Þiiri çok kasmaya gelmiyor, çok serbest de býrakamýyorsun. Þiir yazarken öyle bir an geliyor ki, o an þiirle ilgili uðraþtýðýn problemi, dünyada senden baþka hiç kimse çözemez. Sadece sen biliyorsun çözümü. Ýþte o þey, bir anda bir saniyede gelir gider. Onu yakalayýp üzerine gitmek lazým. Biraz cüretli olmak lazým. Cüretkâr olmak önemli, sizin þiiriniz çok cüretkâr, insanlar ne diyecek diye düþünmüyorsunuz? Bir kere bile þiir yazarken insanlar ne düþünecek diye düþünmedim. Bir kere bile düþünmedim. Çok net. Hiç. O benim meselem, bunu çözmem lazým. Ondan sonra insanlar ne düþünürlerse düþünsünler, bilemem onu. Mümkün olduðu kadar yüksek, kaliteli, kuvvetli bir þey yapmaya çalýþtým. Çünkü ben þundan eminim: Eðer þiir iyi olursa insanlar bunu seveceklerdir, zaten de seviyorlar. Doðal sonuçtur. Hiç düþünmedim, hiçbir he sa ba gir me dim. Özel lik le bun dan kaç tým. Özellikle insanlarla görüþmekten de kaçtým þiir üzerinden. Cüretkâr olmak lazým. Kitabýn ismi, kapaktaki resim… Bu çok güzel bir resim. Çok trajik. Peygamberleri öldürülmüþ havariler. Peygamberleri tahtada duruyor. Bunlar da üzülüyorlar. Olabilecek en aðýr durum, peygamberlerini çakmýþlar adamlarýn. Periþanlar. Bu resim 1800 küsürlerde yapýlmýþ. 1800'lerin sonlarý. Hayal kýrýklýðýna uðrayanlar bunlar. Þiirin çok lirik, çok dramatik taraflarý; yani çok can sýkýcý. Þiirde ehlileþtirilmemiþ bir zekanýn çok önemli olduðunu düþünüyorum. Þiir naif bir þey deðildir. Çok sert bir þeydir, ben öyle algýlýyorum. Naif olan þiire gelmiyor. Naif olan þiiri sevmiyoruz zaten. Bitiyor. Dokunmak istemiyoruz. Ýçimizi buruyor. Bizim þiir okuyucusunu önemsememiz ve þiir okuyucusuna yardýmcý olmamýz lazým. Okur, þiiri okurken hem kolay okumalý, hem çarpýlmalý, hem de þiiri kazýyabilince altýndan yeni þeyler çýkmalý ama mutlaka okurken eðlenmeli. Eðlenmek... Özellikle bu kelimeyi kullanýyorum. Ýçi kýpýrdamalý, bir sonrasýný okumak istemeli, þaþýrmalý. Ben þair olarak kendi 62

nefsimin bir takým zarýltý zurultularýný dayayamam okura. Onlar beni ilgilendirir, beni baðlar. Ben ancak onu çözdükten sonra þiir yazarým. Þiiri kendi nefsimle ilgili problemlerimi çözmek aracý olarak kullanamam. Ayýp bu. Ben sorunlarýmý, sýkýntýlarýmý hesaplaþma mesaplaþma… Git sorunlarýnla hesaplaþ ondan sonra gel. Okur senin hesaplaþmalarýnla uðraþmak zorunda deðil. Bu yazdýklarým benim çözebildiklerim. Çözemediklerim gibi durabilir ama çözebildiklerim. Buz daðýnýn altý gibi, çözüm süreci ve çözemeden kalan kýsmý var. Ben bunlarý okurun önüne çýkarmýyorum, o benim mahremim. O okuru ilgilendirmez, o ayýp bir þey. Þiiri neden býraktýðýnýzý çok iyi anladým. Þiir üzerine yazý yazýyor musunuz? Hayýr. Oraya girmedim hiç. Birincisi, yeterlilik hissetmedim. Ýkincisi, gerekli görmedim. O sýrada görmedim. O sýrada daha þiirle iþim bitmemiþti. O sýrada derdim, yazdýðým þiirin kendisiydi. Þiirlerinizin baþlýklarý, kitabýn ismi.. Biraz da bunlardýr þiirin reklamý, deðil mi? Okuru tahrik etmen lazým. Çünkü çok fazla þiir var. Herkes þiir üzerine konuþuyor. Ýlhan Berk'in çok güzel bir lafý var; "Bu ülkede herkes þiir yazýyor. Þiir yazmak su içmek kadar doðal bulunuyor, tam bir ilkellik" diyor. Çok doðru. Þiirini ayýrabilmen gerekli bir yerlerinden. 'Bak burada ciddi bir þey var' diyorsun, buraya bak. Bu terim belki doðru deðil ama þiirini satýyorsun, alýcýlar var. Þiir yazýp da yayýnlamamak ay rý ca ap tal lýk. Emi nim bu nu ya pan lar þi ir le ri kötü olduðu için ya yýn la mý yor lar dýr. Böyle insanlar kaldýysa…


derkenar der kenar

Ömer Bah ri Gör de bak Ölümle çay Eli kulaðýnda, yaðacak. Ýçimde dünyayla oturuyorum. Elimde bir bar dak çay, karþýmda ölüm. Eli kulaðýnda, yaðacak. Gözyaþlarýmý loþ bir odaya sakladým, Garsona gülümsüyorum. "Bir parça daha alabilir miyim her þeyden?" Her þey, Neden? Eli kulaðýnda, yaðacak. Ölümle çay içiyorum. Ben çayý, ölüm beni…

63


derkenar der kenar

O’na teslim olmak büyüklüktür Ömer Yalçýnova Demangeaison

Hayatsýz kalmýþtým. Bir den Dürin Chopin'in yedi numaralý valsiyle balkonda belir di cildi çürüyen Ýstanbul'un üstünden korkulu göz sonbahar üssüne çöktü. Süsünden öldü þehir hüznünden oldu. Bir de o gün Þevki bey biraz çekil kar deþim demesin mi Chopin'e ravii meçhul ama inanmak serbest ben kimseye yetim olduðumu söylemedim üstelik vesayet altýnda falan deðilim. Sadece hayatsýz kalmýþtým. Büyüyünce geçti.

Demangeaison, ilk defa Dergâh dergisinde yayýmlandý. Daha sonra Çatlıycak Kadar Aşkî'1de. Ýlk yayýmlandýðýnda ilgiyle okundu, sevildi. Usta bir þairin kaleminden çýkmýþ olmasý, tabii, þiir üzerine dikkat toplayýcý bir etkendir; ama bir þiirin þiir olmasý, okunmasý ve sevilmesi için, bu etken, tek baþýna yeterli olmaz. Þiir, þairinin ismini uzun süreliðine kullanmadan, gölgesine sýðýnmadan, bir nevi ondan baðýmsýz kalarak da kendini okutabilmeli, nefes alýp verebilmelidir. Demangeaison, bu özelliklere haiz. Ýsmet Özel'in deðil de, baþka birinin, mesela çok kötü þiirler yayýmlamakla ünlenmiþ bir þairin imzasýyla yayýmlanmýþ olsaydý, bu þiir, yine kendini okutmayý, sevdirmeyi baþarýrdý diye düþünüyorum. Bunu, kendi þairinin daha önceki þiirleriyle sýký bir bað kurduðu ve onlardan kendine has özelliklerle ayrýldýðý için iç rahatlýðý içinde söyleyebiliyoruz. Erbain'le beyni çalkalanmış2, Ýsmet Özel þiirini tanýmýþ, þiir beðenisi deðiþmiþ olan biri için, Demangeaison’la karþýlaþmak, ilk etapta pek bir þey ifade etmeyebilir. Hatta Ýsmet Özel imzasýný fark etmeden bu þiiri okumuþ olsaydýk, o zaman þiirin hangi þaire ait olduðunu, ilk okumalarda hemen fark edemeyebilirdik; çünkü Ýsmet Özel

64

kalemiyle mükemmelliðine kavuþan o tok ve gür ses, çarpýcý imgelem, atýlganlýk, yerinde duramazlýk, isyan, sorgulayýþ, meydan okuma, çýplaklýk, korku kendini bu þiirde hemen göstermiyor. Sadece Özel okuyucularý için deðil, genel manada þiir okuyucularýnýn bütünü için de, Türk þiirinde alýþýk olunmadýk bir ses, duraðanlýk, uçarý bir obje, farklýlýk, ironi ve sadelik hâkim bu þiirin atmosferine. Daha sonra da, dikkat çekici ve þiirde baþat bir özelik olarak görülen, þiiri derleyip toparlayan, bilge, bilge olduðu kadar da acýnýn üstesinden gelebilmiþ bir üst bakýþtan, soðukkanlýlýktan bahsedebiliriz. Þiirde konuþan özne, manevî ve maddî fýrtýnalardan geçtiðini ve durulduðunu hissettiriyor okuyucusuna. Buna mukabil, 'iþte bu, budur', 'Bu Böyledir3' tarzý bir direniþ, ayakta dik duruþ, alttan alta ve sarsýntýlarýyla "Ben buradayým." diyor. Þiirin bu özelliði, Erbain'deki þiirlerle kurulmuþ sýký baða tekabül ettiði gibi, bence bu baðýn eklem yerlerini de oluþturmuþtur. Demangeaison, bir anda yazýlmýþ þiir izlenimi uyandýrýyor. Basit bir þiir gibi. Üzerinde yeterince çalýþýlmamýþ sanki. Þair, bir þeyler karalamýþ, bu karalamalarý, bize, þiir diye yutturmuþ4 gibi. Ama öyle deðil! Öyle olmadýðýný, sýradan bir þiir okuyucusu bile, þiiri hakkýný vererek okuduðu zaman, kolayca anlar. Sade þiirler, iyi okuyucuyla kötü okuyucuyu birbirinden bu hisle (mýsdakla) ayýrt eder çünkü. Sadelik, sathilikle karýþtýrýlmamalý. Ýkisi de birbirinden mahiyet itibariyle çok ayrý ve fakat þekil itibariyle birbirine çok benzer olan özelliklerdir. Demangeaison’un belkemiðini oluþturan mýsra, Hayatsýz kalmýþtým mýsraýdýr. Þiir, bu mýsra ile baþlýyor ve bitiyor. Bu mýsradan yola çýktýðýmýz zaman, þiirde, üç safhanýn varlýðý dikkatimizi çeker. 1. Hayatsýz kalmak; 2. Hayat; 3. Tekrar hayatsýz kalmak. Ýlk 'hayatsýz kalýþýn' sebebini, þiirin ilk dokuz mýsraýndan çýkaramýyoruz. Çýkarmamýza lüzum yok. Çünkü bu 'hayatsýz kalýþ', bir þeyin baþlangý-


derkenar derkenar

cý olarak düþünülebilir. Ýnsanýn doðmasý gibi. Doðum, sonuçta hayata bir baþlangýçtýr. Bir miladý temsil eder. Bir çentik. Ne olacaksa, bu baþlangýçtan sonra olur. Kimi insanlar için baþlangýç, iyidir. Þanslý deriz bu tip insanlara. Sen hayata þanslý baþlamýþsýn. Ama kimi insanlar için de iyi deðildir.5 Daha doðrusu iyi deðilmiþ gibi görünür. Keza 'hayatsýz kalýnarak' baþlanýlmýþtýr ama yine de baþlanýlmýþtýr. Yaþanacaklar için, belki de hayatlý olabilmek için. Elde muhakkak bir hayat olmalý ki, sonradan hayatsýz kaldým denebilsin. Böyle bir þart mevcut. Þiiri düþünürken de bu þartý, daima göz önünde bulundurmalýyýz. Birici safhada belirsiz, ikinci ve üçüncü safhalarda belirginleþecek olan 'hayat ve o hayatýn elden gidiþi' çünkü bu þartla çözülecek. Hayatsýz kalan özne için, Birden Dürin/ Chopin'in yedi numaralı valsiyle/ balkonda belirdi. Uyarýcý bir olaydýr bu. Dürin, bir kere kadýn oluþuyla uyarýcýdýr. Sonra Chopin müziði, sonra da Dürin'in bu müzikle vals yapmasý ve son olarak da Dürin'in balkonda belirmesi. Özne Dürin'i tarif etmeye baþlýyor: cildi çürüyen İstanbul'un üstünden korkulu göz. Bu þiirde okuyucuyu uðraþtýracak tek mýsra budur. Uðraþtýracak olmasý dahi, baþlý baþýna bize bir þey anlatýyor. Mýsraý kelime kelime çözemesek de, bütün olarak ne anlattýðýný kavrayamasak da, bu çözümsüzlük ve kavranamazlýk, bize, objenin Dürin'e aþýk olduðunu ve aþýðýn maþuku tarifte ne kadar dilsizleþtiðini, dili ve anlamý umursamaz olduðunu anlatmasýyla þiirin kalbini iþaret eder. Peltekleþen, anlaþýlmazlýða biraz daha yaklaþan dil, muhatabýna, sahibinin aþkýný anlatýr, daha doðrusu aþkýnýn varlýðýný açýða vurur. Yine de biz, mýsraý anlamaya çalýþalým. Cildi kelimesinden sonra virgül koyacak olursak, Dürin'in cildinin korkulu göz olduðunu anlarýz. Bu göz, çürüyen İstanbul'un üstünden daha korkulu. Üstünden'in önüne virgül koyacak olursak, Dürin, cildi çürüyen İstanbul'un ardýnda korkulu bir göz olur. Þair, iki anlamý da þiirin dolayýmýna sokmak için özellikle bu mýsrada virgül kullanmamýþ olmalý. Çaðrýþýma açýk bu þiirde, belki de imgeleþen, imge taþýyan tek mýsra budur. Bu yüzden mýsra üzerine yapýlacak yorumlarýn sayýsý artabilir. Biz, cildi çürük bir Ýstanbul arkasýndan bakan Dürin'i, þiirin bütünlüðü ve oku-

yucusu açýsýndan daha anlaþýlýr bulduk. Buraya bir çentik atalým: Dürin, korkuyor. Bu korku öyle bir korku ki, sonbahar üssüne çöktü. Dürin, korkulu bir gözle ve Chopin müziði eþliðinde vals yapýyor. Gözünüzde canlandýrýn bu sahneyi. Dürin, vals yaptýðýna göre mutlu olmalý deðil mi, neden korkuyor? Chopin müziði, Dürin ismine yabancý bir müzik; bu yüzden olabilir mi? Neden olmasýn? Süsünden öldü şehir/ hüznünden oldu mýsralarý baþka bir sahneyi karþýmýza çýkarýyor, modern þehri yani. Modern þehir, gerçekten de, aþýrý derecede süslüdür. O kadar süslenmiþ, boyanmýþ, cilalanmýþ ki, bu, onun ölümüne, yani yozlaþmasýna, ruhunun kaybýna, çið kalmasýna sebep olmuþtur.6 Süse, önem ve deðer vermek, ruhun ihmal ediliþine yol açar. Ýhmal edilen her þey gibi ruh da, bunun sonucunda yozlaþýr; kendinden habersiz, aslýndan keza varoluþ nedeninden uzak, öldürücü bir hüzünle, Ýstanbul'a korkulu gözle bakar. Þehir, insanýný; insan da, þehrini doðurur. Cildi çürüyen Ýstanbul, korkulu bir göz olan, Chopin müziðiyle vals yapan, hem de bu valsý balkonda 65


derkenar der kenar

yapan Dürin'in ta kendisidir, hasebidir, nedenidir. Bu söylediðimizin tersi de doðrudur. Ýsmet Özel'in þiiriyle, yazýlarýyla modernizmi ve bilhassa modern þehri, nasýl topa tuttuðu, her Ýsmet Özel okuyucusunun malumudur. Demangeaison, tema açýsýndan, bu yönüyle, þairinin kimliðini açýða vuruyor, teyit ediyor. Þair, bir tespitte bulunmuþtur: Süsünden öldü þehir. Bu tespit, kendi durduðu yeri göstermekle kalmýyor, çaðýmýz insanýnýn durduðu yeri gösterip, çaðýn hal tespitini yapýyor.7 Bir de o gün şevki bey/ biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin'e. Bu, Þevki beyin bestelerini dinlemiþ biri için gülünç bir durum. Gülünç olduðu kadar da, acýklý. Þevki bey, niçin Chopin'e, biraz çekil kardeþim, deme durumunda kalsýn? Chopin karþýtlýðý için Þevki bey mi dinlemek gerekiyor? Þevki beyin bestelerini dinlemek, Chopin karþýtlýðýna mý tekabül eder? Þevki beyin, Þark'ý; Chopin'in, Garp'ý temsil ettiðini söyleyebiliriz. Ýsmet Özel, bu mýsralarýnda, Türk insanýnýn düþtüðü acýklý ve komik durumu; batýlaþmayý, kendi aslýna zýt bir hayatý benimsemeyi, reddi mirasý ironiyi ustalýkla kullanarak okuyucusunun önüne koyuyor. ravi meçhul/ ama inanmak serbest. Bu þiirde Þevki Bey'in Chopen'e biraz çekil kardeşim demesi, bu tablo, Ýsmet Özel þiirini ve fikriyatýný anlamamýz babýndan mühim bir ipucu taþýr. Ýpucu; onun bütünüyle ne Þark'a ne de Garp'a onay vermediðidir. Türkiye'nin özgün, tarihi konumu var mý? Türkiye bir vatan mýdýr? Vatansa, bunu neye borçlu… gibi sorular, baþlý baþýna, vatanlaþtýrýlmýþ bir Türkiye'yi imler. Türkiye der sadece o. Þark veya Garp demez. Çünkü en baþta böyle bir ayrýmý, konumlandýr(ýl)mayý kabul etmez. "Günümüz insanlarý arasýnda raðbet bulan Alt-Üst, Kuzey-Güney, Doðu-Batý ayýrýmlarý sapla samanýn birbirine karýþtýrýlmasýna ve haksýz kazançlarýn hoþgörüyle karþýlanmasýna sebep oluyor. (…) biz bir ayýrým yaparken sadece hak edilmiþ kazanca kazanç adýný verebileceðimiz bir durumu kolluyoruz. Bu tutum dolayýsýyla benim benimsediðim ayýrým dayanaðýný içinde hem politik, hem sosyal ve hem de ekonomik konumlara yer veren bir ahlakî ayýrýmda bulmaktadýr."8

66

Evet, hayatsýz kalýþýn sebebine geliyoruz: ben kimseye yetim olduğumu/ söylemedim üstelik. Hayata, hayatsýz kalarak baþlamak, yetim olarak doðmak demektir. Ebeveynler, bebeði dünyaya getirmekte vesile olan insanlar deðildir sadece; bebeðe, hayatý öðretecek, hayatý öðrenmeyi öðretecek ilk hoca, ilk yoldaþ, ilk yandaþ, ilk candaþ ve arkadaþtýrlar. Onlarsýz hayata baþlamak, hayata karþý savunmasýz, yalnýz, korunaksýz, ezik baþlamaktýr. Adeta kimsenin olmadýðý bir adaya çýrçýplak düþmektir. Çünkü ebeveynler, atalarý tarafýndan kendilerine emanet býrakýlmýþ mirasý çocuklarýna, çocuklarýný dünyaya getirmekte birer vesile olarak aktarýrlar. Aktarýlan bu mirasýn mahiyetini, kullanýlýþýný, deðerini ve nasýl muhafaza edileceðini, bebeði hayatsýz býrakmayarak, yani baðýrlarýna basarak öðretirler. Onlarsýz kalmanýn, tek yorumu ve sonucu: Hayatsýz kalmaktýr. Yazýda, buraya kadar, þiirin ikinci safhasýnda neler söylendiðini, yaþandýðýný, açýmlamaya çalýþtým. Þimdi, üçüncü safhaya geçebiliriz. Üçüncü safhada, tekrar bir hayatsýz kalýþla karþýlaþýyoruz: vesayet altında falan değilim. Sadece/ hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti. Bu hayatsýz kalýþýn nedeni, Dürin'dir, Türk insanýnýn düþ tü ðü acýk lý ve ko mik du rum dur, kor ku lu göz'dür, cildi çürüyen İstanbul'dur. Bunlarýn üstüne, þair, en baþtaki hayatsýz kalýþý da ekliyor. Belki bu hayatsýzlýk, hayatsýzlýk olmaktan çýkarýlabilirdi. Dürin, objeye, hayat verebilirdi. Ama olmadý. Dürin, hayat verici deðil çünkü beþerdir, bir; iki, o da hayatsýz kalmýþtýr; Chopin'in müziðiyle vals yaparak, atasýz olduðunu göstermiþtir. Demek ki olmayacakmýþ, olmamasý gerekiyormuþ. O zaman bu kadar vuku bulan olayýn sebebi ne? Ýþte sebep: hayatsız kalmıþtım. Büyüyünce geçti. Yani, teslimiyet: Tövbe. Doðmak, yaþamak, ölmek. Hayata bu þekilde, bu haliyle bakmak delirtebilir insaný. Nihilist olmamak elde deðil. Delirmemek, nihilizm bataklýðýna düþmemek için tek çýkar yol, teslimiyet: Tövbe. Büyüyünce geçti mýsraý, yaþ ilerleyince, yaþanan bütün acý olaylar unutuldu ya da onlarýn üstümdeki tesiri azaldý manasýna da gelir. Bu manayý yadsýmýyoruz. Mýsralarýn ilk akla getirdiði, düþündürdüðü manalardan baþka, yani þiirde saklanmýþ, ima yoluyla anlatýlmaya çalýþýlan manala-


derkenar der kenar

rý da yakalamak bizim gayemiz. Buna göre, büyümek; razý olmaktýr, kendinden, milletinden, hayattan ve bunlarý Halk edenden, sadece O'na teslim olmaktýr. "Bizi Yaratan yanlýþ bir çaðda veya yanlýþ bir yerde yaratmýþ olamaz. Öyleyse kendimizde nizam verici bir güç vehmetmemiz için hiçbir mazerete sahip deðiliz. Ýçinde bulunduðumuz þartlarda doðru olaný tefrik etme imkânýndan mahrum olamayýz. Mahrum olsaydýk mükellefiyetlerimiz olmazdý. Tövbe ettiysek görüþümüzün nasýl berraklaþtýðýný da fark etmiþ olmalýyýz. Bütün görüþ bulanýklýðý piþman olmaktan, nedamet getirmekten doðuyor. Daha iyi bir oyun sergileme peþinde olanlarýn hüsrana uðrayacaklarý bir düzenekle karþý karþýyayýz. Oyuna dahil olduðumuz için tövbekâr olacaksak, tam sýrasý…"9 DÝPNOTLAR 1Çatlýycak

Kadar Aþkî, (s.25), Ekim 2003. Özel þiirine tutkun olup, baþka bir þairin þiirden tat almayan çok sayýda okuyucu var. Onlar, þiir okuyucusu vasfýna sahip deðiller bence. Onlar, sadece Ýsmet Özel okuyucularýdýr. 3Bu Böyledir, Mustafa Kutlu, Dergâh Yayýnlarý, Kasým 1999. 4Türk Þiirinde bir Garip þiiri adlý yutturmaca yok mudur? "Bu þiirdir" dedi ve buna herkesi ikna etmeyi baþardý, Garip þairleri. Cahit Sýtký Tarancý'yý bile ikna edebildiklerine göre, bugün, Garip þiirinden deðil, Garip akýmýndan bahsedebiliyoruz. 5"Tevarüs edilmemiþ asillik…" Waldo Sen Neden Burada Değilsin. 6Ruh kavurucusu'na bu yüzden ihtiyaç duyulur. Çünkü çiğ ruh bulantı sebebi sevdalarda/ Çiğ ruh bakteri dolar alaşıma katılmaz/ Öpüşürken siğildir elinle sev dalar da, (Otoyoldaki Kavþakta Kavrulmuþ Ruh Satýcýsý). 7Ayrýntýlar için Erbain, Üç Mesele, Zor Zamanda Konuşmak ve Bir Yusuf Masalı'na bakýlabilir. 8Cuma Mektuplarý- 8, s. 143, Ekim 2002. 9Cuma Mektuplarý-8, Ekim 2002 2Ýsmet

67


derkenar der kenar

Uðultu Kerem Iþýk Gündüz geceye fýsýldarken tiz bir uðultu yankýlanmaya baþladý kulaklarýnda. Sýradan kulaklardý onunkiler. Ýlk bakýþta gereðinden fazla uzun bir boynu ve iri bir kafasý vardý. Sonradan eklenmiþ gibi duran bu iri kafanýn her iki yanýndan ayný anda intihara yeltenecekmiþçesine balkondan sarkan ikiz kardeþler gibi sarkýyordu kulaklarý. Çirkindiler. Alýmsýzdýlar. Salt duymaya yarayan bir çift makine olarak onlarla gurur duyuyordu aslýnda. Çoðu kez, dinlemekten hiç sýkýlmadýðý senfonilerin arasýna sýkýþtýrýlmýþ küçük detaylarý yakalardý onlar sayesinde. Orkestranýn nöbet geçiren bir deli misali çaldýðý o büyülü anlarda duyduðu bir výzýltý, ya da hafif bir inleme ona senfoninin bütününden daha çok haz verirdi. Bestecinin yalnýzca o duyabilsin diye bu tür yersiz sesler serpiþtirdiðini düþündüðü anlarda salondaki herkesten daha bilgili ve üstün görürdü kendini. Binayý terk ederken kulak misafiri olduðu eleþtiri ve yorumlara kýs kýs güler, insanlarýn sanattan ne kadar uzak olduklarýný düþünüp iç geçirirdi. Þimdi duyduðu bu uðultuda daha önce duyduklarýndan farklý sayýlmazdý. Olaðan dýþý bir duyma yetisine sahip olaðan kulaklarýnýn çok uzaklardaki sesleri harmanlayýp ona ulaþtýrmasýnda garipsenecek bir þey yoktu. Her gün bu saatlerde yorgun þehir onunla konuþur, dertleþirdi. Ah bir de birkaç dakika içinde kör bir týpayla kapatýlan paslý borulardan akan sular misali kesilivermeden uðultunun neler anlatmaya çalýþtýðýný çözebilseydi… Uðultu beyninde bir o yana bir bu yana sürüklenirken etrafý seyrediyordu özenle pencere kenarýna yerleþtirdiði yeþil kadife koltuðundan. Þehri gri bir manto gibi saran bulut kümesi aðýr aðýr býrakýyordu gözyaþý kývamýndaki damlalarý çamurlu sokaklara. Kolunu yasladýðý pervaza pencere aralýðýndan sýzan esinti ürpermesine neden oldu. "Böyle bir havada dýþarýda olmadýðým için çok þanslýyým" diye düþündü hemen evinin önünden

68

kývrýla kývrýla geçen dar sokaðýn karþýsýnda yaðmurun dinmesini ahþap balkon saçaklarýnýn altýnda bekleyen insanlara bakarak. Bayýr aþaðý akan çamurlu suya kapýlmýþ beyaz bir mendile takýldý gözleri, ve hiç itiraz etmeden önüne çýkan ilk mazgala kendini býrakana kadar da izlemeye devam etti onu. Þehri saran griliðin içerisinde uçarmýþ gibi görünen duman rengi bir kedi rýzký sandýðý beyaz mendili yakalamak için hamle yapmýþ ama yetiþememiþti. Bir anda ýslanan hayvan gerisin geri kaçarken kirli tüylerini sudan arýndýrmak için sýrtý kaþýnan bir kolsuz gibi titreyip duruyordu. Ne olduðu belirsiz mallarý ýslanmasýn diye morg grisi bir muþambayla örttüðü ahþap arabasýný çekerek yokuþtan çýkan bir satýcý geçiyordu aðýr aðýr Arnavut kaldýrýmlý dar sokaktan. Kapalý penceresinin arkasýnda oturmasýna raðmen tüm bu olan biteni gördüðü kadar duyuyordu da. Saçak altýndakilerin cýlýz sesleri kedinin titreyen postunu çýkardýðý tok sese karýþýyor, iri yaðmur tanelerinin kalýn muþambaya düþünce çýkarttýðý patýrtýyla birleþip arka planda hâlâ var olan uðultuyla yankýlanýyordu, giderek aðýrlaþan kafasýnýn içinde. Bir süre daha umarsýzca dýþarýyý seyrettikten sonra azalacaðý yerde yavaþ yavaþ artan uðultunun nereden geldiðini bulmak için doðruldu oturduðu yerden. Sinsi bir gerilla gibi dolduruvermiþti þehre çöken balgamsý karanlýk evinin küçük odalarýný. Elinde ancak önünü görmesini saðlayacak kadar bir aydýnlýk veren paslý gaz lambasý, evin içinde yürümeye baþladý yavaþça. Her akþam duyduðu uðultunun neden bu kez bitmek bilmediðine anlam veremiyordu. Koltuklarýn altýna, portmantonun çekmecelerine, mutfak dolaplarýna, duvar diplerine, halý altlarýna, her yere bir bir bakarak devam etti arayýþýna. Mutfak tavanýnýn köþesinde cýlýz bir hýþýrtýyla aðýný ören örümcekten þüphelendi önce. Ama neden uðuldasýndý ki usta bir terzi edasýyla çalýþan küçücük böcek? Birbirleriyle konuþamadýklarý için uðuldayarak anlaþmaya çalýþtýklarýný düþün-


derkenar derkenar

dü daha sonra tencerelerinin. Uðultuyu bile bir anlýðýna da olsa bastýran bir gürültüyle tek tek çýkarýp ayný dolaba özenle yerleþtirdi bakýr tencerelerini. Kesilme þöyle dursun, daha bile artmýþtý sanki o lanet ses. Pervazda esip duran rüzgârdan þüphelenip eski gazetelerle sarýp sarmaladý güzelce evin tüm pencerelerini. Ama nafileydi tüm çabalarý. Boþtaki sol eliyle bastýrdý sol kulaðýna tüm gücüyle. Uðultunun azaldýðýný hissedince gaz lambasýný yataðýn yanýndaki etajere býrakýp her iki kulaðýna da bastýrdý ellerini sýkýca. Bayaðý azaldý uðultu ilk baþta. Hýrýltýlý soluk alýp veriþini duyuyordu sadece. Fakat çok geçmeden paslý raylarda ilerleyen bir trenin sesi gibi gitgide yükselerek yeniden bastýrdý uðultu. Yýllardýr esaret çeken eski kýyafetleri olmalýydý bu uðultunun kaynaðý. Nasýl da düþünememiþti bunu daha önce? "Seni de karanlýk, küf kokan bir sandýða kapatsalar, bir süre sonra sen de baþlarsýn söylenmeye" diye düþünüyordu kýyafetlerini tek tek çýkarýp salonun ortasýna dizerken. Sonuncu gömleði de özenle katlayýp kumaþ yýðýnýnýn üzerine koyduktan sonra dikkat kesildi. Uðultudan eser kalmamýþtý. "Ah zavallýlar" diye iç geçirdi kýyafetlere bakarak, "çok havasýzmýþ o eski sandýk" Tam pencerenin kenarýndaki yerine dönecekken birden bastýran uðultu tüm neþesini kaçýrýverdi. Elbette… Elbette bu uðultunun kaynaðý tahtakurularý olmalýydý. Apar topar bulduðu alet çantasýndan keseri çýkarýp parçalamaya baþladý parkeleri. "Çok mantýklý!" diye söyleniyordu bir yandan. Yerinden söktüðü her parke rahatlamasýný ve uðultunun bir nebze de olsa azalmasýný saðlýyordu. Hýzlýca çalýþýp bir an önce bitirmeliydi iþini. Bir yandan oluk oluk akan terini silerken bir yandan da keseri sallýyordu uyuþuk parkelere. Bir saat geçmeden hepsini ters yüz etmiþti bile. Kesilmiþ olan uðultunun yeniden baþlamasýna imkan yoktu artýk. Yerdeki parkelerin üzerinden atlayarak mutfaða ulaþtý. Karnýný doyurmayý çoktan hak etmiþti. Eline bulaþmýþ kurbanýnýn kanýný temizlemeye çalýþan soðukkanlý bir katil gibi dakikalarca elini yýkadý önce soðuk suyun altýnda. Sararmaya yüz

tutmuþ mutfak havlusuna ellerini kuruladýktan sonra lavabonun altýndaki dolaptan birkaç patates ve soðan çýkardý. En keskin býçaðýný alýp soymaya baþladý patatesleri. Gece, özlediði sessizliðe kavuþmuþtu sonunda. Sessizliði bozan tek þey keskin býçaðýn tahtaya vurdukça çýkarttýðý tok sesti. "Lanet olasý tahtakurularý" diye söyleniyordu bir yandan. Nasýl olup da evini Ýçten içe kemirip onun da ruh saðlýðýyla oynama cesaretini gösterebilirlerdi? Gölgeler bir karanlýða kavuþup bir aydýnlýkla kucaklaþýrken derinden gelen boðuk bir ses bir anda durduruverdi onu. Býçak elinde dikkat kesildi. Havayý koklayan bir leopar misali dinliyordu gecenin sessizliðini. Her þey o kadar sessizdi ki eriyen mumu bile duyabilirdi neredeyse. Yeniden soymaya koyuldu iri patatesleri aðýr aðýr. Ve yeniden çýkageldi o ses. Uzaklardan gelen bir gramofon muydu yoksa? Hayýr, hayýr, ýslak sokaklarda kayýp düþtükten sonra yardým isteyen yaþlý bir adamýn çýðlýklarý olmalýydý. Ýki blok ötedeki diþçi gecenin bu saatinde de çalýþýyor mu acaba diye düþündü daha sonra. Ancak birer birer çekilen diþler böylesine kemiksi, olaðan dýþý bir … … bir … … uðultu … Uðultu yükseliyordu. Býçaðý kavrayan eline damlayan teri, sýkýlmaktan iyice ortaya çýkmýþ damarlarýný takip ederek yarý soyulmuþ patateslere karýþýyordu. Uðultu mu ona geliyordu, yoksa o mu leþe üþüþen akbabalar misali yöneliyordu uðultuya? Býçaðý tutan eli yükseldi aðýr aðýr. Uðultu mu gerçekti, yoksa o mu? Kýpkýrmýzý kesilmiþti yuvarlak yüzü. Uðultu dýþarýda mýydý, yoksa içinde mi? Bunu anlayabilirdi. Evet, bunu anlamanýn yolu vardý. Hýzlý bir darbeyle kestiði sað kulaðý aðýr aðýr yere düþerken bayýlmamak için kendini tutmasý gerektiðini yineliyordu. Sol kulaðýndaydý sýra. Uðultu… Gözleri kapandý yavaþça. Sýcak kan omzuna, koluna oradan da bacaklarýna akýyordu oluk oluk. Uðultu onunlaydý…

69


derkenar der kenar

KÜTÜPHANE Haz: Ýbrahim Tenekeci SEÇÝLMÝÞ ÞÝÝRLER ANTOLOJÝSÝ Lamure - Antoloji

Þair Ýbrahin Tenekeci hem þiir yazýyor hem de þiir okuyucusuna farklý bir antolojiyle süpriz yapýyor. Çaðdaþ Türk Edebiyatý Seçilmiþ Þiirler Antolojisi adýyla yayýnlanan antolojinin birçok ‘ilk’e imza attýðýný söylemek gerekiyor. Öncelikle ilk defa antolojiyi hazýrlayanýn þiiri antolojide yok; yani Ýbrahim Tenekeci kendi þiirini antolojiye almamýþ. Tenekeci antolojiyi hazýrlama nedenini önsözde þöyle açýklýyor: “Her yýl, birden fazla þiir antolojisi çýkýyor. Amacým, bu antolojilerin yanýna bir yenisini eklemek deðil. Zaten, bu kitap, bir antoloji kimliði taþýmamaktadýr. Öyle olsaydý þairlerin sayýsýný yüzlerle ifade etmemiz gerekirdi.” Çarpýcý ve genç þiirlerin yer aldýðý bu antolojiyi, her þiir okurunun edinmesi gerekir. Ýskender'den Aslan Yürekli Richard'a, Haçlý ordularýndan Thorvald Steen Napolean'a, Hitler'e ve modern zamanlarda ABD'ye varýnTOZKOPARAN caya dek defalarca topyekün saldýrýlara ve istilalara maruz Ýthaki - Roman kalmýþ, direnen ve baðýþlayan Doðunun ya da Selahaddin Eyyubi'nin destaný... Ünlü Norveçli yazar Thorvald Steen, Tozkoparan'da, hem kendi yazgýsýný hem de yaþadýðý iklimlerin yazgýsýný reddeden, barýþçý ve baðýþlayýcý Selahaddin Eyyubi'nin destansý yaþamýný, oryantalist kliþelere saplanmadan, tüm gerçekliðiyle ve ustalýkla betimlemektedir. ABD'nin Irak iþgalinin ertesinde yolu Þam'a düþen Norveçli bir yazarýn öyküsüyle baþlayan ve tarihin derinliklerine uzanan Tozkoparan, gerilim ve karþýtlýklarý ustaca kullanarak Norveçli yazarýn öyküsüyle Müslüman kumandanýn yaþamýný iç içe geçirmekte, geçmiþin bugüne gemen olduðu tarihsel bir kesiti modern bir öyküyle harmanlamaktadýr. Ýsmail Güzelsoy SÝNCAP Everest - Roman

Sincap, Ýsmail Güzelsoy'un Banknot Üçlemesi'nin ilk kitabý. Yazar bu kitabýný "kara coþku'" olarak tanýmlýyor. Sincap'ta öncelikle bir kaçýþ öyküsü okuyacaksýnýz. Esas kahraman Ýskender Sof, ülkesini, dostlarýný býrakýp kaçmak zorunda býrakýlan, ihanetle sýnanmýþ, bir þair. Birlikte yolculuk ettiði kalpazan ve peþlerindeki gizli polis, her biri kendi yöntemi ve anlayýþý doðrultusunda devlet kavramýyla hesaplaþýyor. Elinizde bir macera romaný tutuyorsunuz ama vatan sevgisi, ihanet, cinayet gibi kavramlarý da yeniden sorgulayan bir metinle karþý karþýyasýnýz. "Vatana ihanet, insanlara ihanettir. Dostlarýna ihanet edenlerin vatan sevgisinden söz etmeye haklarý olmamalý. Yýllarca vatan için kurþun atmamý beklediler, biraz da baþka deðerler için yapayým bu iþi bari.." “Yeter be!” diyerek olabildiðince yükseltti Tuncay Ocaklý Baran sesini. “Bu ne korku? Elin Hollandalýsý SESSÝZ ÇIÐLIK PKK’lýlarý eðitecek, Avrupalýsý besleyecek, Ötüken - Roman benim devletim ses çýkarmayacak, ben bunlarý öðrendim diye suçlu olacaðým öyle mi? Amerika güvenliðini bahanesiyle kýtalar aþýp bir ülkeyi iþgal edecek kimsenin sesi çýkmayacak, ben ayný þeyi yapýnca suçlu olacaðým öyle mi? Kimse kusura bakmasýn, yok öyle yaðma! Benim devletim bu kadar aciz olamaz. Bu kadar korkamaz Avrupa’dan. Gerekli cevabý vermesini bilir. Eðer gerçekten bu kadar acizse çekim gidelim buradan. Sen, ben, diðerleri, neden uðraþýyoruz ki?” Kitabýn arka kapaðýnda yazan, oraya da romanýn içinden alýnan bu bölüm, hem kitabý özetliyor hem de birçok insanýn duygularýný ortaya koyuyor.

70


derkenar derkenar Ýngiliz romancý George Orwell, Hayvan Çiftliði adlý George Orwell siyasal masalýnda, zorbalýða dönüþen Stalin yönetimiASPIDISTRA ni yerden yere vurmuþ; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Can - Roman adlý ünlü yapýtýnda da insanlýðý belleksiz ve muhalefetsiz bir totaliter toplum tehlikesine karþý uyarmýþtý. Ama bu iki büyük yapýtýndan önce, 1930’lar Ýngiltere’sinde ‘sýnýf atlama özlemi’ni benzersiz bir kara mizahla eleþtirdiði Aspidistra romanýný kaleme almýþtý. Aspidistra, sýnýf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklâm ajansýnda metin yazarlýðý yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacasý olarak gördüðü reklâmcýlýktan nefret eder, orta sýnýfýn boðucu yaþamýndan kaçarak þairliðe soyunur. Bu uðurda sevgilisinden ayrýlmayý bile göze alýr; ama romanýn sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktýr. Yaman Koray BÜYÜK ORFOZ Akis - Roman

"Topaz Jewellery Center evrenin en büyük kuyumHakan Günday cusudur. Temeli Kapalýçarþý'da, çatýsý MALAFA Antalya'dadýr. Çatýnýn altýnda dört kat yatar. Her biri Doðan Kitap - Roman yedi yüz metrekaredir. Topaz'ýn penceresi yoktur. Havalandýrma sistemi eþsizdir. Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliðine benzer, içine adým atýldýðýnda Türkiye'den çýkýlýr. Dýþarýdan Kabe'ye, içeriden ana rahmine benzer. Topaz, üç delikli bir kasadýr. Her deliðin þifresi farklýdýr. Birinci delik ana giriþtir. Ön cephenin balina grisi rengindeki duvarý, hayat geçirmez camdan üretilmiþ kapýlar taþýr. Girerken yüksek, çýkarken alçak görünmesinler diye doðu cephesinde ikizleri vardýr. Topaz'ýn ikinci deliði doðu cephesindeki siyah camdan kapýlardýr. Binanýn baðýrsaðýna denk düþen arka cephedeyse duvarla ayný renkte tokmak taþýyan balina grisi demir bir kapý vardýr. Topaz'a giren birinci deliði, çýkan ikincisini kullanýr." Ýsmail Çolak

Modern Zamanlarda OSMANLIYI ARAMAK

Lamure - Ýnceleme-Araþtýrma

Kýyýda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir Ýhsan Oktay Anar kalyon, o karanlýkta usturmaçalarýný puta edip AMAT iskeleye palamar vermiþti. Yelkenlerin sarýlý olduðu Ýletiþim - Roman serenler hisa edilmiþ ve tez zamanda yola çýkacaðýný ilân için mizana direðine mavi bayrak çekilmiþti. Esrarengiz adam, kalabalýðý yarýp elinden tuttuðu Ýsrafil'le iskeleden gemiye doðru yürümeye baþladý. Kalyonun dikmesinin palangalarýna asýlan ve týraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laþka! Laþka!? diye feryat ediyor ve hurçlarýn, sandýklarýn ve fýçýlarýn ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneþin doðmasýna 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çýkmak istedi. Fakat eline ne kadar asýlýrsa asýlsýn Eþek Ýsrâfil yerinden bir türlü kýmýldamýyordu.

71


ilan sayfas覺


.



Derkenar 12