Issuu on Google+

ULUBAT’TA AĞLARI KADINLAR ÇEKİYOR (sandal, gölyazılı kadınların olmazsa olmazı) - SAYFA 6

Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı

Gazete Kampus

Erciyes Üniversitesi Süleyman Çetinsaya İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi

MART 2011

Yıl 5

PORTRE - SAYFA 10

Sayı 47

SPOR - SAYFA 11

Modern bir semazen:

ENGELLERİ KAR GÖZLÜKLERİYLE EŞİTLENDİ

YAMAN DEDE

Kayseri Görme Engelliler İlköğretim Okulu öğrencileri kar gözlükleriyle Goalball oynarken, çevrelerinde olup bitenlere karşı da duyarlılık kazanıyor.

Dyamandi Keçeoğlu, Rum Ortodoks Mektebi’nde Mevlana’yı tanıyınca Müslüman olur. Yıllarca Mesnevi dersleri alan Dyamandi, Mevlana’nın aşkını kuşanınca, Yaman Dede oldu.

Çıkrıkçıoğlu Özel Günü ustaları bir araya getirdi Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Sitesi’nde yapılan çalıştaya; Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, hayırsever iş adamı Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç, Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Mustafa Alan, öğretim üyeleri ve öğrencilerin yanı sıra birçok davetli katıldı. Çalıştayın açılış konuşmasını Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Nafiz Kahraman yaptı. Prof. Dr. Kahraman konuşmasında: “Üniver-

sitemiz Rektörlüğü, hayırseverlerle üniversitemiz arasındaki bağların koparılmaması ve onlara olan minnettarlığımızı gösterebilmemiz için hayırseverler adına günler düzenlemektedir. Biz de bu bağlamda, Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü etkinliklerinin ilkini geçen yıl düzenlemiştik. El sanatları ve grafik tasarım programlarının öğretim elemanları ve öğrencilerinin düzenlemiş olduğu sergiyle kutlamıştık. Bu seneki kutlama programımızın temasını kaybolmaya yüz tutan mesleklerin konu

edinildiği “Kayseri’de Geleneksel El Zanaatlarını Yaşatan Ustalarımız Çalıştayı” oluşturdu. Çalıştayın düzenlenmesinde verdiği her türlü destekten ötürü başta Rektörümüz Fahrettin Keleştemur ve özellikle verdiği fikirlerle el zanaatlarına gösterdiği önem sebebiyle, eşi Fazilet Keleştemur hanımefendiye, çalıştayın oluşturulmasında emek sarf eden Öğr. Gör. Zahide Şahin olmak üzere tüm öğretim görevlisi ve personelimize teşekkür ediyorum.” dedi. Haberi 3’te

Başarımızı Kayseri’de de kutladık 22. Genç İletişimciler Yarışması’nda fakültemizin gösterdiği üstün başarı, İstanbul’daki ödül töreninin ardından, 29 Aralık’ta Kayseri’de de coşkulu bir törenle kutlandı.

22. Genç İletişimciler Yarışması’nda fakültemiz aldığı 18 ödülle, İstanbul’daki ödül töreninde tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Yarışma tarihinin rekorunu kıran fakültemiz, bu başarısını Kayseri’de de coşkulu bir organizasyonla kutladı. Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Konferans Salonu’nda 29 Aralık’ta yapılan kutlama törenine Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, Erciyes Üniversi-

ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ’NÜ KUTLADIK

2

İletişim Fakültesi ve Gazeteciler Cemiyeti’nce ortaklaşa hazırlanan “Kayseri Basınından Portreler” isimli kitap Çalışan Gazeteciler Günü hediyesi olarak yerel basın çalışanlarına dağıtıldı.

tesi Rektörü Prof.Dr. Fahrettin Keleştemur, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya, Doğan Haber Ajansı Bölge Müdürü Oktay Ensari, fakültemizi yaptıran hayırsever işadamı Süleyman Çetinsaya, öğretim üyeleri ve öğrenciler katıldı. Törende konuşma yapan İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır şunları söyledi: “Bu gurur tablosuyla ilgili fazla bir şey konuşmaya gerek yok, ama ba-

AİLE EĞİTİM SEMİNERLERİ BAŞLADI

4

İlki düzenlenen Aile Eğitim Seminerleri “Bütün Yönleriyle İnsan Nedir” konulu seminerle başladı. Etkinlikte insan vücudunun işleyişi ve yaradılış gerçeği masaya yatırıldı.

şarı bir yolculuktur. Biz iletişim fakültesi olarak bu yola başladığımızda bir üçüncülük ödülü almıştık. Şimdiyse; yedi birincilik, dört ikincilik, yedi üçüncülük ödülü alıp, toplam on sekiz ödülle Türkiye birincisi ve yarışma tarihinin rekortmeni olduk. Bu başarıda Sayın Rektörümüzün ve Sayın Süleyman Çetinsaya’nın büyük katkıları oldu. Neticede başarı tek başına elde edilmiyor. Tabi ki bu başarının mimarı, öğrencilerimizdir.” dedi. Haberi 3’te

BOŞANAN ÇİFTLER VE ARAFTAKİ ÇOCUKLAR

9

Son yıllarda hızla artan boşanmalar neticesinde, dağılan ailelerin ortasında kalan çocukların karşılaştığı sorunlar, sağlıksız bir neslin yetişmesine neden oluyor.

KIRGIZ YAZAR CENGİZ AYTMATOV ANILDI

2008’de aramızdan ayrılan Çağdaş Kırgız Edebiyatı’nın usta kalemi Cengiz Aytmatov, Sabancı Kültür Sitesi’nde 15 Şubat’ta yapılan etkinlikte, Kırgız geleneklerine göre anıldı. Anma törenine Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım ve öğrenciler katıldı. İstiklal Marşı ve Kırgız Milli Marşı’nın okunması ile başlayan törende, Cengiz Aytmatov’un hayatının anlatıldığı sinevizyon gösterildi. Etkinlikte konuşan Keleştemur, Cengiz Aytmatov’un edebi ve entelektüel kişiliğinin bir dünya mirası olduğunu söyledi. Haberi 2’de

FOTOĞRAF: TEVFİK IŞIK

Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu tarafından “Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü” ve “Kayseri’de Geleneksel El Sanatlarımızı Yaşatan Ustalar” konulu çalıştay düzenlendi.

YAŞLI BEDENLERLE KAYBOLAN BİR GELENEK “DAK “ Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanının bedenini süsleyen Dak, bazı dini ve batıl inanışlar neticesinde vücudun çeşitli yerlerine işlenen dövmelere yörede verilen isim. Dak, yüzyıllardır bölgede varlığını sürdüren, kendi kültürünü ve alt yapısını oluşturan yöresel değerlerden biri. Dak, bedene uyumlu bir karışım maddesinin ömür boyu çıkmayacak biçimde derinin alt yüzeyine desenler halinde nakşedilmesi ile belli anlamlar kazanarak, sözsüz bir iletişim dili de oluşturmuş. Değişen koşullar ve anlayış biçimi zamanla Dak üzerinde de etkili olmaktan geri kalmamış. Haberi 12’de

SOYADINIZ TANITMIYORSA LAKABINIZA BAŞVURUN Birçok ilimizde olduğu gibi Kayseri’de de insanlar, soyadlarından öte, lakaplarıyla tanınıyor ve öyle anılıyor. Kuşaktan kuşağa geçen lakaplar, ailelerle özdeşleşip, onlarla birlikte yaşıyor. Soyadı Kanunu öncesinde kullanılmaya başlanan lakaplar, soyadlarının kişileri tanımlamadığı yerde devreye girerek, kişilerin hangi aileye mensup olduğunu belirlemedeki vazgeçilmezliğini günümüzde de koruyor. Mezar taşlarına dahi yazılan lakaplar, ebediyete intikal etmiş olanları bile tanımlayacak kadar geniş bir kullanımın ürünü. Haberi 7’de


KAMPUS

ÜNİVERSİTEDEN

2

MART 2011

Kırgız yazar Cengiz Aytmatov ERÜ’de anıldı Erciyes Üniversitesi Uluslararası Ofis /Yabancı Öğrenciler Bürosu Türk Cumhuriyeti ve Akraba Topluluklar Kulübü tarafından “Cengiz Aytmatov ‘u Anma Günü” programı düzenlendi. HABER&FOTOĞRAF: BİLGE YILMAZ-ELİF KÜTÜKOĞLU

Sabancı Kültür Sitesi’nde 15 Şubat’ta yapılan etkinliğe Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım ve öğrenciler katıldı. İstiklal Marşı ve Kırgız Milli Marşı ile başlanan törene Cengiz Aytmatov’un hayatının anlatıldığı sinevizyonla devam edildi. Sinevizyonun ardından Prof. Dr. Keleştemur konuşma yaptı. Cengiz Aytmatov’un edebi ve entelektüel kişiliğinin bir dünya mirası olduğunu söyleyen Keleştemur, onun mirasına sahip çıkılmasının önemine değindi. Türkiye’de Aytmatov’un fikirlerinin ve eserlerinin ilgi ile takip edildiğini vurgulayan Keleştemur, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığını elde etmesiyle birbirimizi tanır olduk. Üniversite eğitimimiz sırasında bu tanışıklığı özlemle bekledik. Bu kavuşma bir mutluluktur. Cengiz Aytmatov herkesin tanıdığı, sevdiği bir yazardır. Elli yıla yakındır onun eserleri ile birlikteyiz. Hem Kırgızistan’da hem de ülkemizde daha nice Aytmatovların yetişmesini temenni ediyorum. Bu birlik ve beraberlik uzun süre devam etsin istiyorum.” dedi. Rektör Keleştemur’un ardından kürsüye gelen Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım, Aytmatov’un doğduğu Talas’la Kayseri’nin ilçesi Talas’ın kardeş olduklarını belirtti. Bu açıdan Kayseri’ye gelen Kırgız öğrencilerin zorluk çekmediğini vurgulayan Yıldırım, Kırgızistan’dan üniversitemizde eğitim gören öğrencilere her türlü kolaylığın sağlanmaya çalışıldığını da belirtti. Takdim edilen plaketlerin ardından, Kırgızistan’ın geleneksel şarkılarının sunumuna yer verildi. Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülnara Jorobekova’nın piyano dinletisi ve Kırgız öğrencilerin

Türkmenistanlı öğrencimize hüzünlü veda HABER&FOTOĞRAF:İBRAHİM ARSLAN-HAMZA AKTAŞ

hazırlamış olduğu halk oyunlarıyla program sona erdi.

Cengiz Aytmatov kimdir? 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan’daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan’ının seçkin bir devlet adamıydı. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva tiyatro aktrisiydi. Adı, Cengiz Han’dan esinlenerek konulmuştur. Gençliği sıkıntılar içinde geçen Aytmatov, yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem içinde II. Dünya Savaşı’nın zorlukları ile mücadele etmek zorunda kaldı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü savaşın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu. On dört yaşında Şeker Köyü’nde, köy Sovyeti kolhozu sekreterliğine getirildi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı. Köyünden, Kazakistan’a

giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu’nda okudu. Daha sonra Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e giderek, Frunze Tarım Enstitüsü’nde öğrenim gördü. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne geçti. Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Cemile adlı eseri ile ünü kavuşan Aytmatov, 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne üye kabul edildi. 1963’te Lenin Ödülü’nü aldı. Yapıtları onlarca dile çevrildi. 1990-2008 yılları arasında çeşitli yerlerde Rusya’yı Büyükelçi olarak temsil etti. Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Tataristan’da, 16 Mayıs 2008’de rahatsızlanarak böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya’ya getirildi. Almanya’nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord’da tedavi gören Cengiz Aytmatov, 10 Haziran 2008 tarihinde aramızdan ayrıldı. Aytmatov’un bazı eserleri: Zorlu Geçit, Yüz yüze, Cemile, İlk Öğretmenim, Dağlar ve Steplerden Masallar, Elveda Gülsarı, Beyaz Gemi, Selvi Boylum Al Yazmalım, Fuji Yama, Gün Olur Asra Bedel, Dişi kurdun Rüyaları, Toprak Ana, Cengiz Han’a Küsen Bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma, Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı.

Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutladık

Üniversitemizin, Türkan Tuncer Hasçalık Turizim İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu 2. sınıf öğrencisi Gaygsyz Çaryyew (19) geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Çaryyew için okulunda tören düzenlendi. Ölümünden yaklaşık on gün önce beyin kanaması geçiren Türkmenistanlı öğrenci, tedavi gördüğü Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşama veda etti. Çaryyew için 11 Ocak 2011 Salı günü veda töreni düzenlendi. Türkan Tuncer Hasçalık Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Kon-

Kazakistan Büyükelçisi ERÜ’de HABER&FOTOĞRAF:HİLAL SÖNMEZ- ÖZGE YILDIZ

Kazakistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Canseyit Tüymebayev, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur’u makamında ziyaret etti. Kazakistan ile Türkiye arasındaki eğitim işbirliğine değinen Tüymebayev: “Sağolsun Türkiye pek çok öğrencimizi kabul etti, 730 civarı öğrencimiz burada eğitim görmekte” dedi. Erciyes Üniversitesi’nin dünya sıralamasında 800, orijinal bilgi üretmede ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden sonra Türkiye birincisi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Keleştemur: “Araştırma merkezleri kuruyoruz. Bu araştırma merkezlerinden

HABER&FOTOĞRAF: İBRAHİM ARSLAN

Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Kayseri Gazeteciler Cemiyeti’nin 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle birlikte düzenlediği etkinlik, günün anlam ve önemini taçlandırdı. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen Halı Saha Futbol Turnuvası’nda İletişim Fakültesi ve Kayseri Gazeteciler Cemiyeti karşılaştı. Turnuva Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur’un topa vuruşuyla başladı. Mücadelenin ilk yarısı Gazeteciler Cemiyeti’nin üstünlüğü ile geçerken, ikinci yarıda İletişim Fakültesi’nin attığı iki gol beraberliği getirdi. Dostluk havası içerisinde geçen mücadele 2-2’lik beraberlikle sona erdi. Karşılaşmanın ardından

her iki takım kupalarını alarak hatıra fotoğrafı çektirdi. Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, İletişim Fakültesi Dekanı Prof Dr. Hamza Çakır, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya ve yerel basının çalışanları etkinliğe dahil olan isimler arasındaydı. Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya ve Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır gazetecilerin anlamlı gününü kutladı. Fakülte ve cemiyet ilişkilerinin Kayseri’de en güzel seviyede olduğunu dile getiren İletişim Fakültesi Dekanı Hamza Çakır: “Biz öğrencilerimize işin teorik kısmını öğretirken, siz işin pratiğini öğretiyorsunuz. Cemiyet ve fakülte etle tırnak gibidir. İletişim Fakültesi olarak cemiyet-

ferans Salonunda düzenlenen törene Vali Yardımcısı Erdoğan Aygenç, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Türkmenistan Ankara Büyükelçiliği İkinci Katibi Şadurdı Meredov, Türkan Tuncer Hasçalık Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Kurtuluş Karamustafa, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Çaryyew’in cenazesi, konferans salonunun önünde kılınan cenaze namazının ardından gözyaşları arasında uçakla İstanbul’a oradan da Türkmenistan’a gönderildi, Lebap iline bağlı Halaç ilçesinde toprağa verilecek.

beklentimiz, Türk Cumhuriyetlerinden sadece öğrencilerin değil bilim insanlarının da gelmesini sağlayarak, ortak çalışmalar üretmektir.” dedi. Kazak öğrencilerin sorunlarını dinlemek üzere Tüymebayev ve Keleştemur öğrencilerle buluştu. Hocalarının ve arkadaşlarının ilgisinden ve yardımseverliklerinden memnun olduklarını ifade eden öğrenciler, ulaşımla ilgili sorunlar yaşadıklarını belirterek bu sorunun çözümünü istediler. Kazak öğrencilerden biri, Tüymebayev’e, diğer ülkelerden gelen arkadaşlarının kendi milli kıyafet ve enstrümanları olduğunu söyleyerek, Kazakistan’a ait milli kıyafet ve enstrüman istediğini belirtti.

le her zaman iyi ilişkiler içinde olduk. Zaten olması gereken de budur. Bu yıl cemiyetle ortak gerçekleştirdiğimiz basın için önemli bir kaynak olacağını düşündüğüm, Çarşamba Söyleşilerini bir kitap haline dönüştürdük” dedi. İletişim Fakültesi ve Gazeteciler Cemiyeti tarafından ortaklaşa hazırlanan Kayseri Basınından Portreler isimli kitap yerel basın çalışanlarına dağıtıldı. SAYFA TASARIM: MUSTAFA DEMİRCİOĞLU


MART 2011

ÜNİVERSİTEDEN

KAMPUS

3

22. Genç İletişimciler Yarışması’nda elde ettiğimiz başarıyı Kayseri’de de kutladık Aydın Doğan Vakfı’nın düzenlemiş olduğu 22. Genç İletişimciler Yarışması’nda fakültemizin gösterdiği üstün başarı, İstanbul’daki ödül töreninin ardından, Kayseri’de 29 Aralık’ta Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Konferans Salonu’nda düzenlenen coşkulu bir törenle kutlandı. tık. Şimdi ise; yedi birincilik, dört ikincilik, yedi üçüncülük ödülü alıp toplam on sekiz ödülle Türkiye birincisi olduk. Bu başarıda sayın rektörümüzün ve sayın Süleyman Çetinsaya’nın büyük katkıları oldu. Başarı tek başına elde edilmiyor. Tabi ki bu başarının mimarı öğrencilerimiz.”dedi. Daha sonra söz alan Doğan Haber Ajansı Bölge Müdürü Oktay Ensari, İstanbul’da ki ödül törenine gönderme yaparak şunları söyledi: “Bugün hepimiz için mutlu bir gün. Biz bu başarıyı İstanbul’da kutlamıştık. Öğrencileri tekrar tebrik ediyorum.”

HABER: BİLGE YILMAZ, ELİF KÜTÜKOĞLU FOTOĞRAF: İBRAHİM ARSLAN

Bu yıl 22.’si düzenlenen Aydın Doğan Vakfı Genç İletişimciler Yarışması’nda fakültemiz aldığı 18 sekiz ödülle İstanbul’daki ödül töreninde tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Yarışma tarihinin rekorunu kıran fakültemiz bu başarısını Kayseri’de de coşkulu bir or-

ganizasyonla kutladı. Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Konferans Salonu’nda 29 Aralık günü yapılan kutlama törenine Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya, Doğan Haber Ajansı Bölge Müdürü Oktay Ensari, fakültemizi yaptıran hayırsever işa-

damı Süleyman Çetinsaya, öğretim üyeleri ve öğrenciler katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından öğrencilerin başarılarının gösterildiği sinevizyon gösterimi yapıldı. Gösterimin ardından İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır konuşmasını yapmak için kürsüye çıktı. Çakır: “Bu gurur tablosuyla ilgili fazla bir şey konuşmaya gerek yok ama, başarı bir yolculuktur. Biz iletişim fakültesi olarak bu yola başladığımızda bir üçüncülük ödülü almış-

“Ben bir şey yaptım diyemiyorum” Oktay Ensari’den sonra Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya konuşma yaptı. Altınkaya: “İstanbul’dan bakıldığı zaman Kayseri taşra olarak görülüyor ama; Kayseri her alanda taşra olmaktan çıktı ve birçok şehre örnek hale geldi. Bu fakülte henüz on yılını doldurmadı. Ancak, basın için ciddi olan bu organizasyonda iki yıldır adından bahsettiriyor. Hem hayırsever işadamımızın, dekanımızın hem de cemiyetimizin destekleri oldukça öğrencilerin başarılarının devamı gelecektir.” dedi. Cemiyet başkanı yaptığı konuşmadan sonra Prof. Dr. Çakır’a şilt takdim etti. Fakültemize değerli katkıları olan Kayserili hayırsever işadamı Süleyman Çetinsaya: “Başarılı öğrencileri yürekten kutluyorum. Bu başarı sizin başarınız. Bizim yaptığımız şey katkıda bulunmak. Onun için ben bir şey yaptım diyemiyorum. Buradaki bütün projelerin hazırlanması sizin başarınızdır ve gurur verici bir başarıdır. Kayseri taşra gibi görülüyor ama, böyle şehircilik hiçbir yerde yok. Öğrencilerin hepsine başarılar diliyorum. Siz üretin, biz her zaman yanınızdayız.” diyerek fakültemize ve öğrencilere olan desteğini bir kez daya yinelemiş oldu. Yapılan konuşmaların ardından törene katılan konuklara Prof. Dr. Çakır tarafından plaket takdimi yapıldı. Fakültemizi, ‘Mada’ kısa filmiyle ulusal ve uluslararası arenada ve yarışmalarda temsil eden ve birçok ödül alan Musa Ak’a Süleyman Çetinsaya tarafından dizüstü bilgisayar hediye edildi. 22. Genç İletişimciler Yarışması’nda dereceye girip ödül alan öğrencilere ve fakülte birim sorumlularına, Erciyes Üniversitesi Rektörlüğü, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı ve Süleyman Çetinsaya tarafından hazırlanmış hediyeler verildi. 23. Genç İletişimciler Yarışması’nda daha üstün başarılarla tekrar bir araya gelmek üzere alınan sözün ardından, törenin daima hatırlanması için toplu fotoğraf çekimi yapıldı. Kutlama ödül töreninin ardında verilen kokteyle son buldu.

Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü ustaları bir araya getirdi Erciyes Üniversitesi Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu tarafından “Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü” ve “Kayseri’de Geleneksel El Sanatlarımızı Yaşatan Ustalar” konulu çalıştay düzenlendi. HABER & FOTOĞRAF: İBRAHİM ARSLAN

Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Sitesi’nde yapılan çalıştaya; Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, hayırsever Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç, Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Mustafa Alan, öğretim üyeleri ve öğrencilerin yanı sıra birçok davetli katıldı. Çalıştayın açılış konuşmasını Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Nafiz Kahraman yaptı. Prof. Dr. Kahraman Konuşmasında: “Üniversitemiz Rektörlüğü hayırseverlerle üniversitemiz arasındaki bağların koparılmaması ve onlara olan minnettarlığımızın ve şükranlarımızın bir nişanesi olması amacıyla hayırseverler adına günler düzenlemektedir. Bizde bu bağlamda Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü etkinliklerinin ilkini geçen yıl düzenlemiştik. El sanatları ve grafik tasarım programlarının öğretim elemanları ve öğrencilerinin düzenlemiş olduğu sergiyle kutlamıştık. Bu yıl ise kutlama programımızın temasını kaybolmaya yüz tutan mesleklerin konu edinildiği “Kayseri’de Geleneksel El Zanaatlarını Yaşatan Ustalarımız Çalıştayı” oluşturdu. Çalıştayın düzenlenmesinde verdiği her türlü destekten ötürü başta Rektörümüz Fahrettin Keleştemur ve özellikle verdiği fikirlerle el zanaatlarına verdiği önem sebebiyle Fazilet Keleştemur hanımefendiye, çalıştayın oluşturulmasında emek sarf eden başta Öğr. Gör. Zahide Şahin olmak üzere tüm öğretim görevlisi ve personelimize teşekkür ediyorum.” dedi.

Değerlerimize sahip çıkmak zorundayız Mustafa Çıkrıkçıoğlı Meslek Yüksekokul’u Müdürü Prof. Dr. Nafiz Kahraman’ın ardından Kürsüye gelen Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur Kayseri yörelerini ve milli kültürünü tanıttı, kaybolmaya yüz tutan meslekler ve son temsilcilerinden bahsetti. Keleştemur konuşmasına şöyle devam etti; “Bu yıl ikincisi düzenlenen Mustafa Çıkrıkçıoğlu Özel Günü’nün ana konusu kaybolmaya yüz tutan geleneksel zanaatlarımızın değerlendirilmesi, gün ışığına çıkarılması ve bunların gelecek nesillere aksettirilmesidir. Bu son derece önemli bir konudur. Biz Türk milleti olarak ne yazıktır ki son iki yüzyıldır bir kimlik sorunu ile karşı karşıyayız. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da bu kimlik meselesini halledebilmiş değiliz. Sırt çevirerek, onları reddederek modern bir toplum haline gelmemiz mümkün değildir. Eğer günümüzdeki modern toplumlara, özelliklede batının teknolojik olarak ileri düzeye ulaşmış toplumlarına bakarsanız bunların hemen hemen hepsi geleneksel değerler üzerine modernizmi inşa etmiş toplumlardır. Biz üniversiteler olarak, geleneksel değerlerimize sahip çıkmak zorundayız. Bu nedenle geleneksel değerlerimizi ön plana çıkararak biraz sonra gezeceğimiz serginin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” dedi. “Hayır yapmak insanlığa duyulan borçtur.” Rektör Keleştemur’un ardından hayırsever iş adamı Mustafa

Çıkrıkçıoğlu konuşmasında hayır yapmanın insanlığa karşı duyulması gereken bir borç olduğunu, hayır yapmaya vesile olanların en az hayır yapanlar kadar değerli olduğuna inandığını belirtti. Çıkrıkçıoğlu hayır müesseselerinin çalışmasına en büyük teşviki idarecilerden gördüklerini söyleyerek, böyle bir çalışmanın düzenlenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Program Develi Kaftan defilesinin ardından Rektör Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur’un Hayırsever Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Yüksekokul Müdürü Prof. Dr. Nafiz Kahraman, Öğr. Gör. Zahide Şahin’e teşekkür plaketi vermesiyle son buldu.

Kayseri Yöresine ait el sanatlarının ustaları Erciyes’te. Erciyes Üniversitesi Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu tarafından Kayseri yöresine ait geleneksel el sanatları ustaları ve eserleri düzenlenen sergide bir araya geldi. Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Sitesi Fuaye Salonu’nda düzenlenen sergiyi Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, hayırsever iş adamı Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç’ın yanı sıra birçok

davetli ziyaret etti. Sergide Kayseri yöresine ait günümüzde yok olmaya yüz tutmuş el sanatlarının ustaları ve onların eserleri bir araya getirildi. Sergiye semer ustaları, halı ustaları, ip eğiren köylü kadınlar, taş ve ahşap ustaları ile bir çok mesleği icra eden ustalar eserleri ile katıldı. Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Nafiz Kahraman daha önceleri bu tarz sergilerin belirli gün ve haftalarda yüksekokul bünyesinde ziyarete açıldığını daha sonraları bu sergilerin özellikle el sanatları sergilerinin iki yıldır Mustafa Çıkrıkçıoğlu günüyle beraber ziyarete açılmaya başladığını söyledi. Prof. Dr. Nafiz Kahraman konuşmasına şu şekilde devam etti; “Bu gün kaybolmaya yüz tutan el sanatlarının önemine dikkat çekmek ve orta yaş altındakilerin çoğunun görmediği el sanatlarını tanıtmak amacıyla “Kayseri’de geleneksel el sanatlarını yaşatan ustalarımız” çalıştayını başlattık. Birçok ilçeden beklide son ustalarımızı davet ettik. Bu sergi sayesinde geçmişimizi geleceğe taşıyan sanat eserlerimizi gün ışığına çıkardık ve kayıt altına alınmasını sağlayacağız.” Kahraman, amaçlarının bundan sonraki yıllarda bu tarz etkinlikleri geleneksel hale getirmek ve böylelikle kültür bağlarımızı, sanat eserlerimizi geleceğe aktarmak olduğunu ifade etti. Sergi 2 gün süreyle misafirlerin ziyaretine açık kaldı. SAYFA TASARIM: SERVET TURSUN


KAMPUS

ÜNİVERSİTEDEN

4

MART 2011

ERÜ-TOKİ yolu açılışı yapıldı “Ahlakın Gelişimi ve Nörobiyolojisi” konulu panel HABER: MERYEM AKKURT FOTOĞRAF: HAMZA AKTAŞ

HABER: İBRAHİM ARSLAN FOTOĞRAF: HAMZA AKTAŞ

Erciyes Üniversitesi kampüs alanına Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan TOKİ Nizamiye kapısının açılış töreni yapıldı. Açılış törenine Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, Melikgazi Belediye Başkanı Memduh Büyükkılıç, Talas Belediye Başkanı Rifat Yıldırım, ERÜ Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, rektör yardımcıları ve öğretim üyeleri katıldı. Törenin açılış konuşmasını Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur yaptı.

Konuşmasında emeği geçen herkese teşekkürlerini sunan Keleştemur, üniversiteyi araştırma üniversitesine dönüştüreceklerini belirterek, "Erciyes Üniversite’sinin temel fonksiyonu olan eğitim üniversitesinden araştırma üniversitesine dönüştürmeye çalışıyoruz. Bu konuda da oldukça mesafe aldık. Bu durumda elimizdeki parayı çok iyi kullanmak zorundayız. İleriye dönük vizyonumuz ve tasarımız olduğu için paramızı, merkezlerin kurulması, malzemelerin yapımı ve buradaki elemanların yetiştirilmesine harcıyoruz" dedi. Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki konuşmasında yaptıkları çalışmaların detaylarını anlatarak bir müjde verdi. Erciyes

Üniversite’si ve Talas’a raylı sistem ihalesini bahar ayında yapacakları haberini veren Özhaseki, "Bu bahar aylarında Erciyes Üniversitesi ve Talas’a uzanacak raylı sisteminin ihalesine giriyoruz. Müteahhit firmadan isteklerimiz olacak. Bir yıl içerisinde Erciyes Üniversitesi Sivas caddesi bağlantısını bitirmelerini talep ederek, iki sene sonunda inşaatın tamamının bitirilmesini isteyeceğiz. Bir an önce öğrencilerimize yeni ulaşım olanağı sunmak istiyoruz." diye konuştu. Konuşmaların ardından Rektör Prof. Dr. Keleştemur, katkılarından dolayı Özhaseki’ye plaket takdim etti. Plaket sunumunun ardından, yapılan yeni yolun açılışı yapıldı.

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde “Ahlakın Gelişimi ve Nörobiyolojisi” konulu panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ertuğrul Esel, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Didem Behice Öztop ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Saffet Gönül katıldı. Panelin açılış

Eyüp Ataş’ın kişisel sergisi açıldı Eyüp Ataş’ın ilk kişisel sergisi Erciyes Üniverstesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü tarafından Zafer Bayburtoğlu Sergi Salonu’nda sanatseverlerle buluştu.

ERÜ’de Aile Eğitim Seminerleri başladı Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik merkezi tarafından düzenlenen ‘Bütün Yönleriyle İnsan Nedir?’ seminerine Op. Dr. Kemal Tekden konuşmacı olarak katıldı. HABER&FOTOĞRAF: MİNE ÇALIK

Aile Eğitimi Seminerleri’nin ilki olan ‘Bütün Yönleriyle İnsan Nedir?’ konulu seminere konuşmacı olarak katılan Tekden Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Op. Dr. Kemal Tekden, insanı maddi manevi yönleriyle tanımlamayarak sözlerine başladı. İnsanın vücudundaki işleyişe ve yaradılışındaki mucizelere değinerek konuşmasını sürdüren Kemal Tekden, "Adeta bir fabrikayı andıran insan vücudu bir makine değil, ve sesli çalışmıyor. İnsanda bir çift hücreden trilyonlarca hücre oluşuyor. İnsan vücudundaki hücre tamamlanması 80 yıl gibi gözüküyor, ancak insanın 9 ayda bu hücreleri tamamlanıyor ve hayattaki en büyük mucize gerçekleşiyor" ifadelerini kullandı.

Neden değişmiyoruz? İnsan vücudunun oluşumunun animasyon-

larla anlatıldığı seminerin devamında Tekden, "Bir insanın bir yılda bedeninin % 98'i yenileniyor. Peki neden değişmiyoruz? Hücre genlerinde hiçbir değişiklik olmuyor. Akciğeri, beyni oluşturan genler aynı, ama nasıl oluyor da o organlar oluşuyor bu anlaşılamıyor." diyerek insan vücudundaki çözülemeyen sırlara değindi.

HABER&FOTOĞRAF: MERYEM AKKURT

Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümü mezunu Eyüp Ataş lisans öğrenimi boyunca yaptığı resimleri mezun olduğu fakültede sergiledi. Oluşturduğu 13 yağlı boya tabloda Çerkez kültürüne dair öğelere yer verdiğini söyleyen genç ressam Ataş, resimlerinde gelenekselciliği elden bırakmadığını belirtti. Sergiye katılan Erciyes Üniver-

Ruh bedeni komuta ediyor İnsan beyninin varlığındaki önemine dikkat çeken Kemal Tekden konuşmasında son olarak şunları söyledi: "Beyin vücudun kumanda merkezidir. Beyni de komuta eden de ruhtur. İnsandaki bir diğer mucizede zekadır. Akıl insanı kötüye götürmez ama zeka götürür. Örneğin, Hitler bir dahi olabilir ama insanlığı kötüye götürmüştür. İnsan sürekli bir değişim arzusundadır. İşte bu yüzden yaşadığı dünyayı cehennemede çevirebilir cennetede."

Osmanlı Liberal Düşüncesi

Divan Edebiyatı ve Türk-İslam Medeniyeti

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İzzet Bayraktar Konferans Salonu’nda 16 Şubat Çarşamba günü “Osmanlı Liberal Düşüncesi” konulu konferans gerçekleştirildi. HABER: BURAK SOMUNCU

HABER&FOTOĞRAF: İBRAHİM ARSLAN

Erciyes Üniversitesi Kültür Sanat Komisyonu ve İktisadi İdari Bilimler Fakültesi işbirliğiyle “Divan Edebiyatı’nın Türk-İslam Medeniyetindeki Yeri” konulu konferans düzenlendi. Konferansa Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur’un yanı sıra birçok öğretim üyesi ve öğrenci katıldı. Konferansın açılış konuşmasını İkisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ekrem Erdem yaptı. Prof. Dr. Erdem; “ Bir milletin

medeniyet algısını oluşturan en önemli unsurlarının başında edebiyat gelir. Çünkü, milletin duygu ve düşüncelerini kelimelerinden başlayıp bilgi düşünce ve dağarcığındaki her şeyi yazılı veya sözlü olarak yalnızca o milletin edebiyatı ile anlayabiliriz. Günümüzde bir zamanlar dönemine damgasını vurmuş olan edebiyatımızı bu gün lisede bir veya iki dönem nostalji olsun diye okutuyoruz ve sonunda unutuyoruz maalesef. Bu gün bazı hocalarımız divan edebiyatımızı bize yazdıkları eserlerle sevdirmeye çalışıyorlar ve bunu başarıyorlar.” dedi . Prof. Dr. Erdem’in ardından Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Atabey Kılıç, Divan Edebiyatı’nın isminin nereden geldiğini açıklayarak başladı. İlk büyük eserlerin Anadolu dışında verildiğini belirten Kılıç, Divan Edebiyatı’nı değerlendirirken başta Çağatay sahası olmak üzere birçok devletin de tahlil edilmesi gerektiğini vurguladı. İlk İslami eserlerin doğu kaynaklı olduğunu belirten Kılıç, bu eserlerde yazarların hayata dair unsurları kullandıklarının altını çizdi.

Son olarak bu yazarların hayatın dışında olmakla suçlanmasının nedenini halkın yazarları tanımamasına bağlayan Kılıç, bu noktada kendilerine çok büyük iş düştüğünü belirtti. Konferans sorucevap şeklinde sona erdi.

konuşmasını Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Didem Behice Öztop yaptı. Öztop konuşmasında ‘Çocukta Ahlakın Gelişimi’ hakkında bilgi verdi. Çocuklarda ahlakın gelişimini geliştirme; ceza ve gözleme dayalı yöntemle sağlandığını belirten Öztop 7-14 yaş arası çocukların davranış tutumlarından bahsetti. Öztop’un sunumundan sonra kürsüye gelen Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ertuğrul Esel nörobiyolojik oluşum hakkında bilgi verdi. Ahlakın tamamen insan kültürünün ürünü olduğuna, günümüzde mantığın ve duygunun önem kazandığına işaret etti.

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ev sahipliğini yaptığı konferansa konuşmacı olarak; İİBF Siyasal ve Sosyal Bilimler ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Alkan katıldı. Osmanlı liberal düşüncesi hakkında bilgi veren Alkan, konuşmasının başında Türkiye’de sıkça karşılaşılan siyasal düşüncenin izlerini takip etmedeki yetersizliklere değindi. 1980’lerden sonra liberalizm kelimesinin günlük hayatımızda sıkça kullanıldığını belirten Alkan, bu düşüncenin Osmanlı’ya nasıl girdiğini, bizim aydınlarımızın bu düşünceyi ilk başlarda nasıl algıladığını, nasıl yorumladığını değerlendirip geçmişteki Osmanlı aydınlarının liberalizm anlayışıyla günümüzdeki liberalizm anlayışının bir biriyle paralellik gösterdiği konulara dikkat çekti. Liberalizm ve bugün ki kavramları çok daha farklı değerlendirmemiz için bunların kökenlerine inip bakmamız gerektiğini belirten Alkan, ağırlıklı olarak Osmanlı aydınlarında liberal düşüncenin toplum ve demokrasi algısı üzerinde durarak, Osmanlı liberalizmindeki iki önemli akımı o dönemlerde çıkan yayınlar, dergiler üzerinden örnekler vererek anlattı.

sitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Ataş’ın çalışmalarını takdir ettiğini, gelecekte adından söz ettirecek bir ressam olacağına inandığını söyledi. Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Vekili Doç. Dr. Nurdan Karasu Gökçe ise Ataş’ın kendi kültürünü eserlerinde kullanmasını çok samimi bulduğunu ifade etti. Bir hafta süren “Düş İçinde Yaşam, Yaşam İçinde Düş” isimli sergiye sanatseverleri ilgisi yoğun oldu.

Gazete Kampus İletişim Fakültesi Adına İmtiyaz Sahibi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır Genel Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Hakan Aydın Yayın Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Murat Soydan İdari Koordinatör Yrd.Doç.Dr.Ali Korkmaz Yazı İşleri Müdürü Öğr. Gör. Deniz Elif Yavalar Editör Selami Öksüz Editör Yardımcısı Sercan Topçular Özge Yıldız Görsel Yönetmen Öğr. Gör. Mustafa Bostancı Haber Merkezi Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı Adres Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Talas / Kayseri Telefon 0352 4375261 Faks 0352 4375261 Gazetemizin baskı giderlerini karşılayan hayırsever iş adamı Süleyman Çetinsaya’ya teşekkür ederiz. SAYFA TASARIM: ASLI YILMAZ


ÜNİVERSİTEDEN

MART 2011

Mehmet Öztaşkın anıldı

Hayırsever işadamları Yılmaz Öztaşkın ve merhum Mehmet Öztaşkın adına gerçekleştirilen anma etkinliği, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Baş Hekimlik toplantı salonunda gerçekleştirildi. HABER&FOTOĞRAF: ERMAN BALAK

şöyle devam etti: “Tüm hayırsever işadamları ile birlikte, başta Öztaşkın ailesine, üniversitemize verdiği desteklerden dolayı çok teşekkür ediyorum. Bu destekler üniversitemiz için çok önemli. Bu yıldan sonra ortak belirleyeceğimiz bir gün, üniversitemizde ‘Öztaşkın Ailesi Günü’ olarak kutlanacaktır.” dedi.

Anma etkinliğine Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Öztaşkın ailesi ve çok sayıda davetli katıldı. Etkinliğe hayırsever işadamı Yılmaz Öztaşkın tarafından üniversitemize kazandırılan Yılmaz ve Mehmet Öztaşkın Kalp Hastanesi’nin tanıtıldığı kısa film gösterimi ile başlandı. Etkinlik kapsamında konuşma yapan Erciyes Üniversitesi Hastaneleri Başhekimi Prof. Dr. Kudret Doğru, düzenlenen anma etkinliğine ev sahipliği yapmaktan ekip olarak mutluluk duyduklarını söyledi. Kudret Doğru,

ayrıca 1999’da hizmete açılan, Yılmaz ve Mehmet Öztaşkın Kalp Hastanesi’nde yılda yaklaşık 25 bin hastanın muayene edildiğini kaydetti. Üniversitemiz Rektörü Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, Erciyes Üniversite’si bünyesindeki fakülte ve yüksekokulların yüzde doksanın hayırsever iş adamları tarafından yaptırıldığına dikkat çekti. Önümüzdeki yıllarda hayırseverlerin de destekleriyle bir Nano Teknoloji Laboratuarı ve Fen Bilimleri Araştırma Merkezi kurulacağının da müjdesini verdi. Keleştemur konuşmasına

Üniversitemiz eski Rektörlerinden Prof. Dr. Zeki Yılmaz, etkinlik kapsamında konuşma yaptı. Yılmaz ve Mehmet Öztaşkın Kalp Hastanesi’nin yapılış sürecinden bahsederek anı tazeleyen eski Rektör Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti: “Öncelikle rahmetli Mehmet Öztaşkın’ı saygı ve rahmetle anıyorum. Erciyes Üniversitesi’nin bu günlere gelmesinde hayırsever iş adamlarının büyük katkıları vardır. Bu yüzden bizimde onlara ödememiz gereken bir vefa borcumuz vardır. Rektörümüze üniversitemizde emeği geçen herkesi yılda bir kez de olsa konuk etme geleneği başlattığı için çok teşekkür ediyorum.” dedi. Öztaşkın ailesi adına konuşma yapan hayırsever işadamı Yılmaz Öztaşkın, Mehmet Öztaşkın adına böyle bir etkinlik düzenlenmesinden mutluluk duyduğunu ifade etti. Öztaşkın: “Bizim ticaret yapıp para kazanmaya başladığımız dönemde Kayseri’nin eğitim düzeyi çok düşüktü. Haliyle sağlık hizmetleri de çok yetersizdi. Bizimde para kazanan iş adamları olarak bu şehre hizmet etmemiz gerekiyordu. Yılmaz ve Mehmet Öztaşkın kalp hastanesi ve diğer yatırımlar bu anlayışın ürünüdür. Bütün bu hizmetlerin karşılığını hatırlanarak alıyoruz. Bu yüzden buradaki herkese çok teşekkür ediyorum.” dedi. Etkinlik Yılmaz ve Mehmet Öztaşkın Kalp Hastanesi’nde yapılan kısa bir geziyle son buldu.

Prof. Dr. Berker, Erciyes Üniversitesi’nde Erciyes Üniversitesi’ne üçüncü ziyaretini gerçekleştiren TÜBA Üyesi Prof. Dr. Nihat Berker İletişim Fakültesinin Uygulama Birimlerini ziyaret etti. HABER&FOTOĞRAF: MAŞALLAH ÇAYIR

Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat Berker Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü Başkanlığı tarafından Erciyes Üniversitesi’ne davet edildi. Prof. Dr. Nihat Berker “Tersine Üçlü Kritiklik, Apoloniyüs Laleleri ve Evrenselliğin Kuvvetle Bozulması: Donmuş Düzensizliğin Düzenlenmeye Zengin Katkıları” konulu konferansla öğrencilerle bir araya geldi. Nihat Berker konferans öncesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hamza Çakır eşliğinde fakültenin Uygulama Birimlerini gezdi. Kampus TV’nin yenilenmiş olan stüdyosunu beğendiğini söyleyen Berker, öğrencilere yeni uygulama alanlarında başarılar diledi. Ardından “Türkiye’de Bilimin Düzeyi ve Yeni Araştırmalar” adlı canlı yayın söyleşisinde şunları dile getirdi; “Türkiye’de canlı ve daha dinamik bir gençlik oluşturmak, daha kaliteli bir eğitim sunabilmenin tek yöntemi araştırma konularının

artırılmasıdır. Bilimsellik düzeyini artırmak, yeni uygulama alanlarının çoğaltılmasıyla gerçekleşebilir. Özellikle Anadolu üniversiteleri bu alanda önemli mesafeler kat etmiş durumdadır. Başarılı öğrencileri ödüllendirme, onların buluşlarını, yeniliklerini başka yerlerde anlatmak başarılarını ödüllendirmek anlamına gelir.” İletişim Fakültesi’nden sonra Fen-Edebiyat Fakültesi dekanlık konferans salonunda, fizik bölümü öğrencileriyle buluştu. Berker, kendi buluşlarını ve ders verdiği yüksek lisans öğrencilerinin fizik alanındaki yeni buluşlarını anlattı. Katılımcılar için bir ders havasından gecen konferansta, değişen fizik kuralları slâyt şeklinde gösterildi. İlginin yoğun olduğu konferans, Berker’in Erciyes Üniversitesi öğrencilerinin yeni buluşlarıyla fizik bilimini zenginleştirmesi temennisi ile son buldu.

Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri Konuşuldu Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nin düzenlediği “Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri “ konulu konferansa Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Abdurrahim Ali Ural katıldı. Ural, edebiyatı seven herkesin muhakkak bir seviyeye kadar edebiyatla ilgilenebileceğine dikkat çekti HABER: HİLAL DOGRUEL FOTOĞRAF: İBRAHİM ARSLAN

İlahiyat Fakültesi İzzet Bayraktar Konferans Salonu’nda düzenlenen, Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri” konulu konferansı, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof Dr. Mehmet Zeki Duman’ın yanı sıra birçok akademisyen ve öğrenci takip etti. Konferansa konuşmacı olarak Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Abdurrahim Ali Ural katıldı. Edebiyatın günümüzde birçok kişi tarafından sanal alemde takip edilebilecek bir olgu olarak görülmesine dikkat çeken, bunun aksine edebiyat sanal alem gibi görünse de, o aslında hayatın içinden beslenen, gücünü yaşamdan alan bir uğraş alanı olduğunu söyledi. Ural edebiyatla gerçeklerin daha iyi an-

laşabileceğini, yaşanan toplumsal ve psikolojik olayların edebiyat ile insanlara daha iyi ve etkili bir şekilde aktarılabileceğine inandığını belirtti. Ural, “Bir tabloda ressam neyi çerçevelediyse bir hikâye, romanda da yazar onu çerçevelendirir ve çerçevelenen gerçek bir sanat eseriyse bizi titretir, heyecanlandırır, derinden sarsar. Kısacası bizi etki alanına alır” sözleriyle gerçek sanat eserinin nerelere dayanması gerektiğini ve yöntemini de çizmiş oldu. Birbirinden çarpıcı şiir örneklerine de yer veren Ural dünden bugüne şiirin evrensel gelişiminden bahsederek ‘’Edebiyat, hayatın tamamına yönelik bir etkinliktir. Edebiyatı seven, biraz ilgi duyan her birey hangi seviyede olursa olsun edebiyatla ilgilenebilir’’ dedi.

KAMPUS

5

“Türk Müziğinin Sosyal ve Kültürel Tarihi”

Erciyes Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi ve Kültür Sanat Komisyonu işbirliğiyle “Türk Müziğinin Sosyal ve Kültürel Tarihi” konulu konferans, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi konferans salonunda düzenlendi. HABER&FOTOĞRAF: MERYEM AKKURT

“Türk Müziğinin Sosyal ve Kültürel Tarihi” konulu konferans, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ekrem Erdem’in konuşması ile başladı. Erdem konuşmasında, müziğin Türk kültürünün ayrılmaz parçalarından biri olduğuna değindi. Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü öğrencileri davetlilere mini bir konser verdi. Konferansa uzman konuşmacı olarak Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Koray Değirmenci katıldı. Avrupalı’nın, Türk Müziği araştırmalarında 18. yy’da doğuyu teşhis ederek, kendini tanımladığından bahseden Değirmenci, Avrupalı gözlemcilerin raporlarına dikkat çekti. Değirmenci, 1780 yılında Jean Benjamin de Laborde’nin raporunda yer alan Türk Musikisi hakkında yazdığı şu notu paylaştı: “Bu musiki bizim musikimizin ifade edemeyeceği şeylerin ifade edilmesini sağlar ve duygusal olarak büyük bir etki uyandırır.” Konferansta bilinen Türk Musikisi’nin Osmanlı Musikisi olduğunu belirten Değirmenci, Osmanlı’nın 18. yy’dan sonraki müzikal geçmişine de değindi. Osmanlı Musikisi’nin melez bir kültür olduğunu, kendine has formlardan oluştuğunu, halkla iç içe olduğunu belirten Değirmenci, Avrupalı araştırmacıların Osmanlı Musikisi’ni bir yüksek kültür olarak tanımladıklarını, hâlbuki bunun tam tersi bir durum söz konusu olduğunu belirtti. Değirmenci: “Osmanlı müziği ne Anadolu halk müziğine ne de alt kültür müziklerine karşı duyarsız değildir. Osmanlı musikisi halkla iç içedir.” dedi. Bunları kanıtlarcasına 18.yy’dan bazı fotoğraflar

da gösteren Değirmenci, fotoğraflarla beraber Osmanlı musikisinin hem çok uluslu bir yapıya sahip olduğunu, hem de 18.yy’da ney’in, tambur’un Osmanlı musikisinin temel sazlarından olduğunu belirtti. Değirmenci, “Bilinenin aksine ud Osmanlı musikisinin temel sazlarından olmamıştır. Osmanlı musikisinin temel sazı tamburdur. Ayrıca tambur Osmanlı musikisinin dünyaya verdiği en güzel hediyedir.” dedi. 19. yy’da batılılaşmanın ilk başladığı alanın, musiki olduğunu ifade eden Değirmenci,Osmanlı musikisinde batılılaşmanın ilk belirtileri olarak şunları örnek verdi: “1797 yılında III. Selim zamanında Topkapı Sarayı’nda bir İtalyan Operası sahnelenmesi, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve bu örgütün parçası olan Mehteran takımının da kaldırılmasıyla Musika-i Humayun kurulmuş ve bu bandonun başına Donizetti Paşa (Guiseppe Donizetti) getirilmiştir. Donizetti Paşayla beraber Osmanlı müzik kültürüne, Avrupa müzik kültürü daha çok girmeye başlamıştır.” Değirmenci, 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren çok sesli bestelerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasını, batılılaştıkça halk sazlarının yerini piyanoların almasıyla ilişkilendirerek “II. Abdulhamit’in, Ziya Gökalp’in ve Atatürk’ün Türk musikisiyle ilgili verdikleri görüşler birbirlerine çok yakındır. Dede Efendi gibi insanlar, klasik müzikle gelenekselciliği birleştirdikler. Osmanlı musikisinin günümüz koşullarında canlandırılması gerektiğini düşünüyorum” dedi.

“Total Sınırlılık ve Quasi-Cauchy Dizileri” HABER : MERYEM AKKURT

Erciyes Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde düzenlenen “Total Sınırlılık ve Quasi-Cauchy Dizileri” konulu konferansa Maltepe Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Çakallı katıldı. Erciyes Üniversitesi öğretim

üyelerinin ve öğrencilerinin de yoğun olarak katıldığı konferansta konuşmasına ‘Quasi-Cauchy Dizisi’nin ne olduğunu anlatarak başlayan Çakallı, sınırlı küme ile total sınırlı küme arasındaki farklardan bahsederek, reel durumlarda sınırlı kümeler hakkında bilgi verdi.

SAYFA TASARIM: SERVET TURSUN


HABER

KAMPUS 6

MART 2011

Ulubat Gölü’nde ağları kadınlar çekiyor Sisli suların ortasından yemyeşil bir yarımadaya çıkıyor yollar. Sıcacık, güler yüzlü insanlar karşılıyor bu küçük balıkçı köyünde ziyaretçileri. Gölün puslu sularına bakarken, kıyıya yaklaşan kayıklar takılıyor gözümüze. Kayıkların içinde, her erkeğin yanında birer de kadın balıkçı beliriyor. Hemen yanlarına sokulup, kadın balıkçıların hikâyesine ortak oluyoruz. HABER&FOTOĞRAF: ESRA ÖZDİLİM

çıkarmaya çalışıyorlar fakat artık evlerini geçindirmeye yetecek kadar para kazanamıyorlar bu işten. Emeklerinin karşılığını alamıyorlar yeterince. Yıllarca eşiyle beraber balıkçılık yapmış olan Sabriye Yılmaz, “Kaç yıl balıkçılık yaptık bu gölde. Artık ne eskisi gibi balık çıkıyor ne de tuttuğumuz balık değerinde satılıyor. Buradan kazandığımızla geçinemez olduk. En sonunda Bursa’ya taşınıp başka işler yapmaya başladık. Kadınlar, kızlar fabrikalarda çalışmaya başladı. Balıkçılıkla geçinenlerin sayısı çok azaldı.” diyor. Tüm zorluklarına karşın misinalara dolanmanın zevkini de hiçbir şey ile kıyaslamıyorlar.

Bursa şehir merkezine yaklaşık 40 km uzaklıkta yer alan, kendi yağıyla kavrulan şirin bir balıkçı köyü Gölyazı’ya vardığımda sanki Ulubat Gölü’nün puslu havası, berrak ve sakin suyu meydanı kaplamış gibiydi. Sandallarını kenara çeken balıkçılar kendilerini dinlenceye çekmiş, Ağlayan Çınarın altında oturmuş çay içiyorlardı. Göl yazılıların balıkçılıktan başka geçim kaynakları yok denecek kadar az. Bağ bahçe işiyle uğraşanların da sayısı oldukça az. İnsanlar tuttukları balığın çok ucuza gittiğinden yakınsalar da bu işi yapmaya devam ediyorlar. Erkekler av için göle açılacakları zaman, tayfa olarak yanlarına eşlerini, kız kardeşini, kızını ya da gelinini alıyor. Balıkçılık erkeklere mahsus bir iş, ama Gölyazılı kadınlar da erkekler kadar denizci ve balıkçı. Erinmeden çıkıyorlar ava, belli ki erkekler kadar onlar da benimsemişler balıkçılığı. Az rastlanan bir durum olsa da Gölyazı’da balıkçılık artık kadınların da mesleği olmuş.

Amaç ev ekonomisi Gölyazılılar’ın yaşam biçimleri mesleklerine göre şekillenmiş. Burada yaşayan her iki aileden birinin muhakkak sandalı var. İnsanlar evlerinin önünde arabalarını park edecekleri alana sandallarını koymuşlar. Hayatlarının ayrılmaz parçası, olmazsa olmazı sandal, ağ ve misina. Balıkçılık mesleğinin cinsiyet ayrımı olmaksızın yapılmasını geçim derdine bağlıyorlar. Çünkü, kadınların göle açılmasının asıl sebebi, eşlerinin kazancının başka bir ortağa bölünmemesiymiş. Kadınlar, eşleri balığa çıktığında kazanılacak paranın ailede kalması için başlamışlar balıkçılığa. Hem de hiçbir zorlama olmadan. Kimi küçük yaşta babasıyla kimi de evlendikten sonra eşiyle başlamış bu işe. Kadınlar hem ev işlerini idare ediyor, hem de göle açıldıklarında vira bismillah deyip ağları göle salıyorlar. Motoru çalıştırıyor, kürekleri çekiyor, ağlardan balık topluyor, ağları tamir ediyorlar.

“Kayığın arka tarafında erkek gibiyiz” Gölyazılı kız çocukları, oyuncak bebeklerle oynayarak kurmuyorlar hayallerini. Onlar küçük, ama maharetli elleriyle ağları tamir ederken, Ulubat Gölü’nün mavi sularında izliyor düşlerini. Büyümüş kabul edilmenin, işe yaradığını hissetmenin yolu gölden geçiyor. Kızlar ilkokulu bitirdiği gibi çalışmaya başlar, eve destek olurlarmış. Bu doğrultuda en çok tercih edilen meslek tabii ki balıkçılık olmuş. Çeyizlerinden önce geliyor ağ örme işi. Çünkü, onların içine işlemiş bir göl sevdası var. Gölyazılı kızlardan biri olan 12 yaşındaki Fevziye Evin, babasıyla birlikte kayığa binip, denizkızı değil ama bir göl kızı oluyor balıkların ardında. Yorulduğunda kayığın arkasında bir şekerleme yaparak güç topluyor. “O yıllarda balıkçılık, işten ziyade bir hayal gibiydi benim için. Çevremden onu gördüm, ben de yapmak istedim. Babam isteğimi kırmadı, balığa çıkarken beni de yanına almaya başladı. O gün bu gündür balıkla uğraşıyorum. Onun için göl benim hayatımdır.” şeklinde ifade ediyor gölkızı Fevziye hayatını. İşin ilginç yanı, küçük kız Fevziye gibi birçok balıkçı kadın da yüzme bilmiyormuş. Şimdiye kadar sandalları devrilsede kurtaranları olmuş ve zarar görmemişler. “Kadın olduğumuza bakmayın, kayığın arka tarafında erkek gibiyiz” diyor Gölyazılı kadınlar. Cesaret ve hırs Gölyazılı kadınlara gerçekten çok yakışıyor. Dik başları, duruşlarıyla gücün sembolü olmuşlar adeta. “Oğlumu gölde büyüttüm” Gölyazı’nın kadınları için çocuk büyütmek diğer kadınlara göre oldukça zor. Daha bebeklikten itibaren onlarla beraber girişiyorlar hayat mücadelesine. Eş, dost hepsi ya balıkta ya da başka işlerde oluyor. Durum böyle olunca başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar. İş başa düşünce de ilginç çözümler üretiliyor. 30 yıldır balıkçılık yapan Hanife Liman, yaşadığı zorlukları anlatırken gözleri uzaklara dalıyor. Arada bir tebessüm ediyor yorgun yüzüyle. Geçimini balıkçılıktan karşıladığı için çocuklarıyla yeterince ilgilenemediğini, bunun için vakit

Eskişehir’deki Ahu Mahmut Dede Türbesi’ni diğer türbelerden farklı kılan, 58 yıldır Hafize Gülperser’in hayatını burada sürdürmesi. Hafize Gülperser, Mevlevi müritlerinden Hacı Fazıl’a gelin olunca başlar yaşamaya Ahu Mahmut Dede’nin türbesinde. Türbeli evinde 58 yıldır normal bir evde yaşarmışçasına devam eder hayatına.

bulamadığını söylüyor. Erken saatte çocukların ihtiyaçlarını karşılayıp, rüzgâr çıkmadan da balığa gitmesi gerekiyor. “Sabah namazında uyanır, sabah ekmeğini yapar öyle açılırız göle. Rüzgâr olmaz o saatte. Eğer ağlar önceden atılmışsa onları toplarız, atılmamışsa ağ atar bekleriz. İşimiz bittikten sonra kıyıya döner mezata başlarız. Tabii dönmemiz öğleni buluyor ve çocukları bırakacak yer bulamıyoruz. Oğlumu gölde büyüttüm ben. Kızım biraz büyümeye başladığı zaman yeni doğan bebeğimi ona bırakmaya başladım. Baktım olmuyor, iyice sardım sarmaladım yanıma almaya başladım bebeğimi. Sütünü güneşte ısıttım onun.”diyor Balıkçı Hanife. Sustuğu anda öyle bir bakış oturuyor ki gözlerine, tüm fedakârlıklarını helal ediyor adeta. Çocuklarını zor şartlarda sağlıklı büyütebildiği için şükrediyor gözleriyle.

Mezat bereket kokuyor Bin bir zahmetle tuttukları balıkların satışını mezat usulüyle yapıyorlar. Balıkçıların kıyıya yaklaşmasıyla öğlen saatlerinde köy meydanında mezat başlıyor ve hareketlilik zamanı geliyor. Erkeklerle birlikte kadınlar da geçimlerini temin edecek balıkları satmak için canla başla uğraşıyorlar. Mahsulün bereketi, mezat yerindeki heyecanı arttırıyor. Gölün etrafındaki fabrikalar atıklarını suya bırakmaya başladığından beri gölün kendi balığının nesli tükenmiş. Farklı tatlı su balıklarının göle atılıp yetişmesiyle yapıyorlar işlerini. Haliyle bu durum, balığın değerini düşürüyor. Eşi de kendi gibi balıkçılık yapan Mehmet Yılmaz, zararlı atıkların göldeki balık nüfusuna, dolayısıyla da onların kazancını bayağı düşürdüğünü ifade ederek sözlerine şöyle devam ediyor: “Biz bu gölün asıl balığını yakalayıp satmakla meşhurduk aslında. Fabrikalar yüzünden o balıkların nesli tükenince, her gölde bulunabilen balıklara kaldık. Eskiye oranla kazancımız çok düştü. Şimdiki balıklar bol Allaha şükür ama değeri düşük.” Balıkçılığa babadan dededen miras gibi bakıyor Gölyazılılar. Ekmeklerini gölden

Dayanışma dernekle pekişiyor Gölyazı’nın çalışkan hanımları balıktan geldikten sonra da boş durmuyorlar. Bir kısmı ev işlerini düzene koyduktan sonra oturuyor gözleme sofrasının başına. Biri hamuru açıyor, biri içini koyuyor, bir diğeri pişiriyor. Bu imece ortamında kadınlar bir araya toplanmış ve kadın dayanışma derneği kurmuşlar. Derneğin Başkan Yardımcısı Perihan Hanım, faaliyetlerini şöyle anlatıyor: “Buradaki kadınlar kendi aralarındaki dayanışma hususunda oldukça hassas. Balıktan sonra meydanda gözleme açılıyor, lokma dökülüyor. Ayrıca reçel, tarhana gibi ev ürünleri çıkarıp satılıyor ve bunlardan kazanılan para, derneğin kasasında toplanıyor. Kimin nişanı, düğünü varsa ya da sadece paraya ihtiyacı olduysa yardımcı oluyoruz. Köy içinde dayanışma artıyor, huzur ortamı devamlılığı-

nı sürdürüyor bu vesileyle.” Akşam kızıllığıyla Gölyazı’dan ayrılırken, el sallıyor arkamızdan hayat müşterekliğinin vücut bulduğu Gölyazılı balıkçı kadınlar.

Türbeli evin gelini: Hafize Gülperser HABER&FOTOĞRAF: MİNE ÇALIK

yaşamlarını sürdürür. Zamanla bu türbe bir eve dönüşür. Hayatını türbe evde yaşayarak sürdüren Hacı Fazıl’ın oğlu Ali Rıza Gülperser evlenme çağına gelir ve görücü usulü ile Hafize Gülperser’le evlendirilir.

Mevlevi Tarikatı’nın müritlerinden Hacı Fazıl, 1800’lü yıllarda tarikatın şeyhleri tarafından Eskişehir’e gönderilir. Eskişehir’e geldiğinde ona, Kurşunlu Külliyesi’nin üst tarafındaki Ahu Mahmut Dede Türbesi gösterilir ve bundan sonra türbeden sorumlu olduğu söylenir. Bunun üzerine Hacı Fazıl yeni görev yerinde yaşamaya başlar. Ancak; kalacak yeri olmadığı için Hacı Fazıl, türbenin yanına barınmak için bir oda inşa eder. Hacı Fazıl ve ailesi bu türbede

Türbede geçen 58 yıl Hafize Gülperser, gelin geldiği Gülperser ailesinin evinde bir yatır olduğunu bilmeden evlenir eşi Ali Rıza Bey ile. Gelin geldiği gün de türbeli eve götürülmez Gülperser; “18 yaşındaydım evlendiğimde. Zaten görücü usulüyle evlendik eşimle, yoktu bizim zamanımızda severek evlenmek, babalarımız uygun görmüştü biz de tamam demiştik. Evleneceğim zaman da söylememişlerdi bana evde türbe olduğunu, söyleselerdi bir şey değişir miydi diye soruyorum bazen kendime, değişmezdi sanırım. Evlendiğim gün de buraya gelin olarak indirilmedim. Karşıdaki eve gelin girmiştim. Daha sonra burada yaşamaya başladım. İlk zamanlar biraz tedirgin olmuştum, ama zamanla alıştım.” diyerek 58 yıldır türbeli evde yaşadığını ifade ediyor. Hafize nine, türbeli evde yaşamaktan korkmadığını, hatta burada yaşamanın kendini, manevi açıdan da güvende hissettirdiğini belirtiyor. “Neredeyse bütün hayatım burada geçti, evet insanlar ilk gördüklerinde çok şaşırıyorlar;

‘Teyze korkmuyor musun hiç?’ diyorlar, bende; ‘Temiz tuttuktan ve saygıda bir kusur etmedikten sonra neden korkayım.’ diyorum. Hayretleri birkaç kat daha artıyor. Doğrusu bende bu kadar şaşırmalarına şaşırıyorum, çünkü devir öyle bir devir oldu ki artık insanlar yatırlardan, ölülerden değil dirilerden korkmalılar.” diyor.

Türbeli oda hem mutfak hem de oturma odası Hafize Gülperser’in evi 2 odalı. Odanın birinde Ahu Mahmut Dede’nin naaşı bulunuyor. Bu durum Hafize ninenin türbeli odayı da kullanmasını zorunlu kılıyor. Türbeli oda içindeki buzdolabı, fırın ve terek ile mutfağı; gardırobu, duvar halıları ve süsleriyle de bir oturma odasını andırıyor. Türbe’yi düzenlerken ziyaretçileri de unutmayan ve odanın bir kısmını da misafirlerin oturmaları için sandalyelerle döşeyen Hafize nine; “76 yaşındayım. Kaç yıldır buradayım artık bir düzen oturttum kendimce. Görüyorsunuz ev çok dar, biz de türbenin yan taraflarını da kullanım alanı olarak düzenlemek zorunda kaldık. Neticede aile olarak yaşadık burada şimdi ben yalnız kaldım ama…” diyerek iç geçiriyor eski günleri hatırlayarak. SAYFA TASARIM: ŞEFİK KENAR


HABER

MART 2011

KAMPUS

7

Soyadınız

tanıtmıyorsa lakabınıza

başvurun

Birçok ilimizde olduğu gibi Kayseri’de de insanlar, soyisimlerinden öte lakaplarıyla tanınıyor ve öyle anılıyor. Kuşaktan kuşağa geçen lakaplar, ailelerle özdeşleşip, onlarla birlikte yaşıyor. Soyadı Kanunu öncesinde kullanılmaya başlanan lakaplar, soyadlarının kişileri tanımlamadığı yerde devreye girerek, kişilerin hangi aileye mensup olduğunu belirlemedeki vazgeçilmezliğini günümüzde de koruyor. Mezar taşlarına dahi yazılan lakaplar, ebediyete intikal etmiş olanları bile tanımlayacak kadar geniş bir kullanımın ürünü. HABER&FOTOĞRAF: ELİF KÜTÜKOĞLU

Kayseri, pek çok kültüre ev sahipliği yapan Anadolu şehirlerinden biri. Uzun yıllar sonucunda toplumu tanımlayan yemek kültürü, giyim-kuşam, eğlence, düğün, gelenek ve görenekler kültürün birbirine bağlı halkalarını oluşturmuştur. Bu zenginliğine katkısı olan halkalardan biri de ilçelerde ve kent merkezinde kullanılan lakaplar. Kayseri’nin hemen hemen her ilçesinde ve yerli halkında soyisim yerine geçer lakaplar. Bu özelliğin öneminin yanında, o lakapların nereden geldiği ve nasıl kullanılmaya başlandığı da önemli aslında. Soyadı Kanunu öncesinde, aynı isimli insanları karıştırmamak için kullanılmaya başlanan lakaplar, aileleri tanımlamanın dışında, o ailelerin lakaplandırılmasında öne çıkan bazı özellikleri dolayısıyla farklı bir değer de taşımaktadır.

Lakaplar halk kültürünün bir yansıması Kayseri merkezi ve ilçelerinde kullanılan lakaplarla ilgili araştırmalar yapan yazar Tevfik Eraslan, “İlk bakışta lakaplar, soyadların işlevini üstlenmiş gibi görünse de ortaya çıkmalarının asıl sebebi sadece bu değil. Aynı isimli kişileri birbirinden ayırma amacından daha öte bir boyut sergiler lakaplar. Bir adı olan insana ikinci bir isim takma dürtüsünün altında çok sayıda neden yatmaktadır. İnsanlar, yaratılışları gereği çevrelerinde gördükleri her şeye bir isim verme alışkanlığına sahiptir. Özellikle dar çevrelerde, insanların birbirleriyle iç içe, sıkı ilişkiler kurdukları yerlerde bu alışkanlık daha yoğun şekilde gösterir kendini. Lakaplar, çeşitli şekilde sınıflandırılıyor. Kişinin bedenindeki kusurlar, yaptığı işler, farklı davranışları, doğduğu yerin adı ve ailelerin küçük çocuklara verdikleri sıfatlar bu sınıflandırmalardan bazıları. Lakapların sadece kırsal kesimlerde olduğunu düşünmek de yanlıştır. Ayrıca lakaplar, kişi hakkındaki bilginin unutulmaması için yapılan sık tekrarlardan oluşur. Davranışları toplum tarafından sevilmeyen bireylere kendine çeki-düzen vermesi için olumsuz lakaplar takılırdı. Halka ait her şeyde olduğu gibi lakaplar da halk kültürünü ve kültürel değişmeleri yansıtma gücüne sahiptir. Benzetme yoluyla lakap takılırken halk, bildiği, tanıdığı ve kullandığı objelerin ismini seçer. Çünkü; sözlü kültürlerde insan etkinliğinden kopuk bilgiler ve veriler pek yer almaz. İşte bu seçim yardımıyla halk kültürünün unsurları konusunda fikirler yürütülebilir. Örneğin, yüzyıl öncesinin kültürel ortamında “astronot” lakabıyla karşılaşılabilinir miydi?” diyor. Bir diğer araştırmacı Halit Erkiletlioğlu, lakapların Soyadı Kanunu çıkmadan önce aynı isimli insanları birbirinden ayırmak için kullanıldığını ifade ederek konuşmasını şu şekilde sürdürüyor: “ İnsanların fotoğrafları da olmayınca bu durumun

mecburiyeti arttı tabii. İki tane Ahmet varsa bunları birbirinden ayırmak gerekliydi. Bu da lakaplar sayesinde oldu. Lakaplar aynı zamanda insanların mertebesini de belirtir. Ahmetlerden birine Ağa Ahmet deniyorsa, diğerine Topal Ahmet denirdi.”

Yaşanan bazı olaylardan doğan lakaplar Halkın yaşadığı olaylar, başından geçen talihsiz kazalar, kişinin fiziksel özellikleri, yaptığı meslek ya da askeri rütbesi bir ailenin alacağı lakapta etkili olan unsurlardan bazıları. Pınarbaşı ilçesi sakinlerinden Hamza Atay da evinin ilginç özelliğinden dolayı lakap alanlardan. Atay; “Köyün en yüksekte olan yeri benim evim. Köyün hiçbir yerinde çekmeyen telefon sadece benim evimin etrafında veya içinde çekiyor. Evimden uzaklaştıklarında insanlar ne uzakta olan yakınlarıyla konuşabiliyorlar ne de başkalarıyla iletişim kurabiliyorlar. Evimin bu özelliğini bilen hemşerilerim de bana “Şebeke” lakabını taktılar. Şimdi böyle anılıyorum.” diyor. İlçe halkından Mustafa Yılmaz, böcekler alemine olan saygısından dolayı lakaplandırılmış. Evine giren, bahçesinde bulduğu böcekleri öldürmediğini belirten Yılmaz, “Hamam böceği, yılan, kertenkele, arı, uğur böceği gibi hayvanları evime alıp, beslemeye başladım. Bu ilginç özelliğim Kayseri şivesinin de etkisiyle “Böcükçü Mustafa” lakabıyla hatırlanmama neden oldu” şeklinde özetliyor hikayesini. Vücut özelliklerine göre lakaplandırılan Ahmet Atay da Pınarbaşılı. Atay, yürüdüğünde kafası sağ tarafa doğru yatık duruyor ve onun bu istemsiz vücut yapısı “Boynu Eğri Ahmet” lakabını getiriyor ona. Yahyalı ilçesi halkından olan Mehmet Topal ise gençliğinde Almanya’ya çalışmaya gidiyor, ülkesine döndüğünde de oradan bir çizme getiriyor. Bahçeye, bağa veya tarlaya giderken ayakları çamur olmasın diye çizmesini giyiyor. Yahyalı halkı ilk defa çizmeyi onun ayağında görüyor ve Topal’ın lakabı “Çizmeli” kalıyor. Halen, Mehmet denilince kimse tanımıyor onu. Ancak, “Çizmeli Mehmet” dendiğinde herkes tarafından biliniyor. Esrarengiz hikayeler ilçelerde saklı Duyanlara tebessüm ettiren ya da ilginç gelen lakaplara İncesu ilçesinde de rastlanır. Esrarengiz olaylar yaşayıp, halk tarafından lakaplandırılan bir başka isim Hava ve Bekir Boyacı çifti. Hava Boyacı lakaplandırılmalarının hikayesini şöyle anlatıyor; “İncesu çarşısına yakın, merkezde bir yerde oturuyorduk. Evimizin içinde herhangi mezar ya da türbe gibi somut bir şey yoktu; ama Hacı Bekir Dede denen önemli bir zatın hayali evimizde görünürdü bazı zamanlar. Kendi ilçemizden, çevre köy-

lerden ya da farklı ilçelerden evimizin bu özelliğini duyanlar, hasta çocuklarını, işsiz eşlerini, evde kalmış kızlarını ya da çocuğu olmayan yakınlarını getirirlerdi. Perşembe akşamı bize gelirler, burada yatarlardı. Evimizde kalan insanların bazısı rüyasında Hacı Bekir Dede’yi gördüğünü söylerdi. Gelirken çeşitli erzaklar, yemekler, hediyeler getirirlerdi. Hatta evin önünde kurban keserlerdi. Evimizin bu özelliğinden dolayı bize “Ocakevi” dendi. Zamanla dilimizde aşındı ve “Ocaevi” olarak kaldı. Lakabımız da bu oldu.” Hava Boyacı’nın yaşadıklarına tanık olan 78 yaşındaki Emine Deveci komşusunu onaylarak; “Hava ve Bekir Boyacı’nın evi zamanla yıprandı ve yıkıldı. Ev yıkılınca Hacı Bekir Dede diye bildiğimiz önemli zat, bazı kimselerin ve ev halkının rüyasına girdi. Anlattıklarına göre “Evimi yıktınız. Yerimde rahat değilim, evimi yerine tekrar dikin.” diyordu. Zamanın belediye başkanına bahsettiler bu durumu. Başkan da evin eski yerine hemen küçük bir kulübe yaptırdı. Orayı da zabıta kontrol noktası olarak kullanmaya başladılar. Şimdi görevli gençler bekliyor orayı. Orada uyuduklarında Hacı Bekir Dede’yi rüyasında gördüğünü söyleyen görevliler bile var.” diyor.

Komik ve mizahi olaylar da esin kaynağı İncesu ilçesinde ilginç lakap sahiplerinden bir diğeri ise; Ahmet Yallıca. Yallıca, askerlik yapacağı yerin Niğde ili olduğunu öğrenmiş ve birliğine teslim olma zamanı geldiğinde de arkadaşlarıyla birlikte yürüyerek yola çıkmış. Niğde yakınlarında Araplı yokuşu denen bir yerde nüfus cüzdanını unuttuğunu farketmiş Yallıca ve yürüyerek İncesu’ya geri dönüp, nüfus cüzdanını almış. Daha sonra da arkadaşları Niğde’ye varmadan onlara yetişmiş. Yallıca’nın şaşırtan hızı ve atikliği sonucunda lakabı “Tintin Ahmet” olur. Süleyman Karabel ise; müstakil bir evde oturur ve bahçesinde meyve-sebze yetiştirir. Nereden geldiğini bilemediği bir sıpa bahçesine girer. Bahçedeki çoğu mahsulü talan eder. Karabel binbir emekle yetiştirdiği bahçesini talan edilmiş olarak görünce çok sinirlenerek sıpayı dere kenarından aşağı atar. Karabel’in lakabı bu olay sonrasında “Sıpacının Sülüman” olarak yerleşir halk diline. 65 yaşındaki Elife Işık, kişilerin sahip oldukları ilginç özelliklerin lakaplara yansıdığını belirterek dedesinin nasıl lakablandırıldığını şöyle dile getiriyor;

“Benim dedem hocaymış zamanında. Öyle hocaymış ki yere serilen koyun postunu dua ederek hareket ettirirmiş. Onun bu bilgeliğini duyan hastalar, dedemin kapısını beklerlermiş, iyi olalım diye. Herkes tarafından bilinen bu özelliğinden dolayı “Deli İmam” demişler dedeme. Şimdi bizim aile bu lakapla anılır. Bir diğer İncesu sakini Mehmet Sarı, “Bizim ilçemizde ve Kayseri’nin diğer ilçelerinde kullanılan lakaplar bizim bir parçamızı oluşturuyor aslında. İnsanların başından geçen olaylar, sadece anı olarak kalmıyor. Yıllar geçse bile hatırlanacak, kişinin isminden sonra gelecek lakap olarak kullanılıyor. Gülüyoruz bazen lakaplara ya da esrarengiz ve ilginç buluyoruz. Ama; başımızdan geçen olaylar ilgiye değer olmasaydı lakaplarımız da bu kadar hatırda kalmazdı.” diyerek Kayseri kültüründe lakapların önemini belirtiyor. Sobacı Hacı Ömer, Çapkınoğlu Ali, Ahi Osman, Enfiyeci İbrahim, Hoşafçı Hasan Ağa ve Tahsildar Bekir, kuşaktan kuşağa devam ettirilecek lakapların bazıları. Bu kültür zamanla yok olsa da kullanılan lakaplar ve hikayeleri kuşaklar sonrasında tebessümle anılacak.

Fatma Şıldır

SAYFA TASARIM: ASLI YILMAZ - MUSTAFA DEMİRCİOĞLU


KAMPUS

HABER

8

MART 2011

HABER&FOTOĞRAF: BURAK EKİCİ

de n

yi öğrenme hızları ve doğru kullanmada kat etikleri yol ve hassasiyetleri şaşırtıcı nitelikte. Ahmet; “Biz Türklerden zor olanın güzel olduğunu öğrendik, onun için çalıştık didindik, buraya geldiğimiz için de hiç pişman değiliz. Hatta Türkçe konuştuğumuz için çok mutluyuz’’ diyerek ifade ediyor kendini. Okulun misyonu da, Ahmet’in yukarıda söylediklerini destekleyip pekiştirmeye yönelik. Okulun en başlıca sorunlarında biri, belirli bir yönetmeliğinin olmaması. Çünkü bu okul Türkiye’de tek ve öğretmenler kendi planlarını kendileri

nc i lerle k

n gö

l l i m ı l k r a F

r e l t e

e öğr

Türkçeyi ve Türkleri çok seviyorlar Kenya’dan gelen İsmail, Türk insanının, özellikle de Kayseri halkının samimiyetine çok güveniyor. “Türkiye bize kucak açtı.” diyor. Türk insanını ağabeyleri, ablaları, hatta anne babaları yerine koymuşlar. Öğretmenlerinin her isteklerini yerine getirdiklerini dile getiren öğrenciler, bu yüzden Türkiye’ye alışmakta zorluk çekmediklerini ifade ediyorlar. Gerçekten de konuşmalarındaki sıcaklık ve samimiyet, atılan adımların olumlu sonuçlarını gözler önüne sermek için yeterli oluyor. Sanki yıllardır buradalar, onlarla konuşurken bazen Türkçeyi sizden daha iyi konuştuklarını sezebilirsiniz. İsmail bunları söylerken yüzündeki o küçük gülümseme hiç kaybolmuyor. En büyük zaafımız konusunda da bizi uyarıyor. Türkleri tekrar tekrar çok sevdiğini ifade eden İsmail, Türklerin sigara içmelerine anlam veremiyor. Yolda gördüğü sigara içenlerden hazzetmediğini söylüyor.

Sohbetimiz, Afganistanlı Ahmet’le devam ediyor. Ahmet de Türkiye sevdalısı, bizden, içimizden biri olmuş artık. Ahmet: “ Türkiye misafirperverliğini bütün dünyaya ispatlamış kardeş bir ülke. En önemlisi burada ırkçılık diye bir şey yok.” Türkmenistan, Afganistan gibi köken itibari ile bağlarımızın yakınlığı ve kültürel benzerliklerimiz dolayısı ile yakın coğrafyadan gelen öğrencilerin Türkiye’ye daha iyi adapte olduğunu söyleyebiliriz. Buralardan gelen öğrenciler Türkiye’yi ikinci vatanları olarak görüyorlar. Açıkçası Türkçe-

lan

Amacımız geleceğe yön vermek Germirli lisesi gerek eğitim donanımı olsun, gerekte bu eğitimi profesyonel yöntemlerle uygulama noktasında olsun, gerçekten öğrencilerini hayata en iyi şekilde hazırlıyor. Öğrenciler de okullarının bu imkanlarını sonuna kadar kullanabilmek adına azimle çalışıyorlar. Farklı kültürlerin çatıştığı şu dünyada, kültürlerin farklılığından doğan zenginlikle ortak fikir ve projelerin üretilmesi okulun vizyonu açıkça ortaya koyuyor. Okul müdürü ve Başöğretmen Dr. Hayrettin Şahin, eğitimde kalitenin olmazsa olmazları olduğunu söylüyor. Farklı milletlerden gelen öğrencileri Türk kültürü, gelenek ve görenekleriyle donatmanın, aynı havayı teneffüs etmenin, üzüntüleri sevinçleri beraber paylaşmanın bir gönül birliği oluşturmanın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını da ifade ediyor. Şahin: “Siyahıyla, beyazıyla; Asyalısı, Afrikalısı, Avrupalısıyla bizim olan, bizden olan bu gençlerin gelecekte ailelerine, ülkelerine hizmet ederek bizimle aralarında barış ve kardeşlik köprüsü kuracaklarına, dostça bir dünyanın oluşmasına katkıda bulunacaklarına inanıyorum.” diyor. Öğrenciler 45 farklı milletten olunca, ortak paydayı bulmak ve sağlıklı bir iletişim kurabilmek zor oluyor elbette. Okulun Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Mehmet Aydoğdu bu okuldan mezun olduğunu ve öğretmen olmak için bu okulu tercih ettiğini dile getirirken, proje hakkında bilgisi olmasına rağmen zorluk çektiğini ifade ediyor. Öğrencilerle ilk tanışmalarında zorlanan öğretmenler, zamanla sevgi ve samimiyet içerisinde anlaşabilecekleri ortak noktalar bulup, öğrencilerle kaynaşabilmişler. Tabi bunu sağlayabilmek için, okulu evleri bilip, tüm zamanlarını orada geçirmeleri gerekmiş. Türkçe öğretmeni Cavit Işık; “Sınıfımda Pakistan, Kongo, Endonezya, Sırbistan ve Nijerya gibi farklı ülkelerden öğrenciler var. İşimin ne kadar zor olduğunu biliyorum, fakat öğrencilerle yaptığım kısa sohbetler esnasında, onların yarım yamalak bir Türkçe ile okudukları şarkılarla, şiirlerle bütün yorgunluğumu bir kenara atıyorum. Yaptığın işin meyvesini almak kadar güzel bir şey yok. Haftada 25 saat değil, 100 saat bile olsa bu derse girmekten gocunmam.”diyor.

hazırlamak zorunda. Bu öğrencilerin mimarı öğretmenlerimiz, büyük fedakârlıklarla sürdürüyorlar bu ödevi. Yemek yerken öğrencilerle beraber sıraya giriyor, teneffüs saatlerinde öğretmenler odasında dinlenip bir sıcak çay içmektense bahçede öğrencilerle vakit geçiriyorlar. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Mehmet Aydoğdu; “Onlar artık bizim hayatımız oldu, bu öğrenciler bizim dinlencemiz.” diyor. Sınıflarda bulunduğumuz sırada ilginç espriler yapılıyor. Bu espriler Türkçe olunca bizim içinde anlamı artıyor tabi. Lavan adlı öğrencinin okuduğu “Ben öğretmen olmak istiyorum” şiiri göz doldururken, Barış Manço’nun “Gülpembe” adlı şarkısını farklı dillerden öğrencilerin Türkçe olarak söylemesi de gerçekten ilginç geliyor. Bu konuyu edebiyat öğretmeni Cavit Işık; “Biz sevgi dilini, Türkçeyi kullanıyoruz.” diyerek açıklıyor. Anlaşılıyor ki buradaki insanların sevgi dili olmuş güzel Türkçemiz. Okulu gezdiğimiz sırada gözümüze çok ilginç bir fotoğraf ilişiyor. Siyahla beyazın buluşması ancak bu kadar sıra dışı olabilir. Kar ile ilk defa tanışan siyahi gençler, şaşkınlıklarını gizleyemezken, eğlenmekten de geri durmamışlar. Yaptıkları kardan adamın yanında poz verirken biz hep birlikte Türkiye’yiz diyorlar.

Mustafa Germirli İmam Hatip Lisesi 45 ülkeden ve ayrı milletlerden olan 500 öğrencisiyle dünyayı tek çatı altında toplayan ilk ve tek okul. Dostluk ve kardeşlik köprüsünün harcı, Türkçe ile Türkiye’nin orta yerinde karılıyor. Burada yetişen öğrenciler ile dünyanın her yerine uzanacak olan bir gönül köprüsü inşa edilmeye çalışılıyor.

uru

Mustafa Germirli Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin Kayseri’de ki diğer liseler arasında ayrı bir yeri var. Germirli İmamhatip Lisesi 2005 yılından beri Diyanet vakfı ve M.E.B. işbirliğiyle Kayseri’nin Kocasinan ilçesinde 45 milletten, 550 öğrenciye eğitim-öğretim hizmeti veriyor. Germirli İmam Hatip Lisesi’ni benzerlerinden farklı kılan; bu okulda 45 farklı milletten ve kültürden öğrencinin bulunması. Bu yönüyle Germirli Lisesi Türkiye’nin ilk ve tek yabancı lisesi konumunda. Okul öğrencilerinin göstermiş olduğu başarılar da lisenin adını duyuran etmenler arasında. Mini dünya kupası düzenlenmiş, Tübitak’a projeler gönderilmiş, okul bu projelerle birçok ödül de almış.

ül

Okul sosyal etkinliklere ve ödüllere doymuyor Mustafa Germirli Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim öğretim yuvası olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir sosyal etkinlik yuvası. Germir Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Ali Rıza Özderici İmam Hatip Lisesi’nin ortaklaşa hazırlamış oldukları Kutlu Doğum gecesi büyük ilgi çekmiş. Okul içinde mini dünya kupası düzenlenmiş. Finale kalan Kosova ve Gana’nın şampiyonluk yarışının sonucuysa şimdilik merak konusu. Ayrıca okulun Türk dili ve edebiyatı öğretmeni Cavit Işık koordinesinde başlatılan ve devamının da geleceğine inanılan şiir dinletileri büyük bir ilgi ile takip ediliyor. Mesleki Tanıtım Kulübü’nün düzenlediği çeşitli yarışmalarda da öğrenciler üstün başarılar elde etmişler. Afganistanlı Abdulhay Hazretkul, hafızlık yarışmasında 2007 ‘de Türkiye 3.’sü, 2008 yılındaysa Türkiye 2.’si olmuş. Mesleki tanıtım öğretmeni Ramazan Bayhan; dünyayı aydınlatacak gençlerin bu okulda yetiştirildiğini söyleyerek, okulun Türkiye için önemini bir kez daha hatırlatıyor. Azerbaycanlı Ruhin Şabanov, başarılı bir sporcu. Boks müsabakalarında ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de başarıdan başarıya koşuyor. 2008’de Samsun’daki özel turnuvada finale kadar yükselen Şabanov ,finalde Muhammed Aydın ile yaptığı maçta şampiyonluğu göğüslemiş. Türk Milli Takımı’na çağrılan Şabanov, Nevşehir’deki Gençler Dünya Şampiyonası hazırlık kampına katılıp, bütün rakiplerini devirmeyi başarmış. Maalesef Türk vatandaşı olamadığı için Dünya Şampiyonası’na katılamamış. Şu anda tek hedefi Türk vatandaşı olarak şampiyonaya katılıp, ay yıldızlı bayrağını göndere çektirmek. Okulun Toplam Kalite Yönetimi ekibi yoğun bir çalışma neticesinde “Yerel Spor Dallarının Tanıtımı” adlı projede Türkiye 1.’si olmuş. Öğrencilere Türkiye’yi daha yakından tanıtabilmek adına yurdun çeşitli yerlerine geziler düzenleniyor. Doğu Karadeniz’e düzenlenen gezide Rize’nin temiz havası çocukları çok etkilemiş. Bunun dışında Kapadokya gezisinde öğrenciler elleri kolları sıvayıp çömlek yapımına el atmışlar. Mesleki ders öğretmeni Şuayib Yazıcı’nın gezi notlarında bir detay dikkatimizi çekiyor. Doğu Karedeniz gezisinde Bosnalı bir öğrenci; “Hocam ülkemiz hep böyle manzaralarla doludur, bu tür manzaralar pek dikkatimizi çekmiyor, bize tarihi anlatan yerleri gösterin, biz Türkiye’nin tarihi ve kültürel değerlerini daha çok merak ediyoruz. Bizleri böyle yerlere götürün, oraları daha çok görmek isteriz” demiş. Bu öğrenciler tarihimizi ve kültürümüzü belki bizden daha çok merak ediyorlar. Tarihimize bu kadar duyarlı, kültürümüze bu denli meraklı öğrencilerin bulunması, ülkemizin atacağı büyük adımların habercisidir hiç şüphesiz.

köp rüsü

SAYFA TASARIM: BURAK SOMUNCU


HABER

MART 2011

KAMPUS

9

ARAFTAKİ ÇOCUKLAR E V BOŞANAN AİLELER

HABER&FOTOĞRAF: DEMET YALÇIN

Hızla artan boşanmalar neticesinde, dağılan ailelerin ortasında kalan çocuklar karşılaştığı sorunlarla baş edemez konumda kalıyor. Dolayısıyla boşanan çiftler sağlıksız bir neslin yetişmesine zemin hazırlamış oluyorlar. Devlet Planlama Örgütü’nün araştırmasına göre, son üç yılda artan boşanmalar, beş yıllık periyoda bin 976 çiftin ayrılması olarak yansıdı. Ayrılık ve yıkımlar arasında kendine ait olmayan hayatı yaşayan çocuklar, yenilerek kabulleniyor acısını.

Cangül Karataş

Cumali Yıldız Evlilik, insan hayatının en güzel olgularından biridir. Mutlu bir birlikteliğe imza atan insanlar, arzu ettikleri aile kavramının etrafında birleşirler. Şarkılar ve danslar eşliğinde eş dost herkes sevince ortak olur, fakat mutlu başlayan bu birlikteliklerin bir kısmı mutsuz bir şekilde sonlanıyor maalesef. Çiftler çeşitli nedenlerle beraberliklerini bitirme kararı alarak, boşanıyorlar. Devlet Planlama Örgütü’nün hazırlamış olduğu yıllık rapora göre, son beş yılda Türkiye’de bin 976 çift boşandı. Son üç yılda, boşanma oranının, geçmişe nispeten daha fazla olduğu gözlemlenmiş. Bu sorun gün geçtikçe toplumun bütünlüğüne ve sağlıklı gelişimine zarar veriyor. Dağılan ailelerin yıkımları içinde kalan çocuklar, birçok sorunla karşılaşıyor. Bu durum, aynı zamanda çocukların kişiliklerinde derin izler bırakabiliyor. Küçük yaşta savunmasız yüreklere verilen acıların büyüklüğü, hayatı onların gözünde bayağı ve adaletsiz gösteriyor. Özgüveni gelişmemiş, amacı ve beklentisi olmayan insanlar topluluğunu oluşturuyor. Arada kalan çocuklar anne ya da babalarının farklı insanlarla yaptığı ikinci evliliklerde ise çoğu kez dışlanıyor ya da şiddete maruz kalıyorlar. Biz de bu durumda olan insanların yaşam hikâyelerini dinleyip acılarına ortak olmak için onlarla görüştük.

“Psikolojik olarak sorunlar yaşıyorum” Aileler arasında yaşanan anlaşmazlıklar, birçok çocuğun gelecekte psikolojik sorunlar yaşamasına neden oluyor. Üstelik bu anlaşmazlıkların yanında bir

de şiddetle karşı karşıya kalan çocukların, topluma ve kuracakları yeni aileye uyumu zorlaşıyor. Ailesinin ayrılmasıyla şiddete maruz kalanlardan biri Filiz Albayrak. Anne ve babası ayrıldığında Filiz beş yaşındaymış. Babası, annesinin üzerine ikinci bir eş getirince Filiz’in annesi dayanamamış bu duruma, çocuklarını bırakarak baba evine dönmüş. Filiz ağabeyi Cumali’den sürekli annesini istemiş. “Ağabey annemi istiyorum, beni anneme götür.” dese de duyuramamış sesini. Filiz Albayrak, o günleri şöyle anlatıyor; “Ağabeyim Cumali ile birlikte üvey annemiz tarafından dört yıl şiddet gördük. Aç kaldık ve kötü şartlarda yaşamaya zorlandık. O günden bana kalansa, nefes darlığı ve psikolojik sorunlar. Unutmak istiyorum, ama sağlığım günden güne kötüleştikçe unutmak imkansızlaşıyor. Evliyim bir oğlum, bir kızım var. Onlara yeterince annelik yapamıyorum. Yaşadığım psikolojik sorunlar ister istemez aileme yansıyor. Neyse ki eşim geçmişimi biliyor ve beni anlıyor. Bir ailede meydana gelen yıkım gelecekte kurulacak birçok aileyi etkiliyor. Allah kimsenin yuvasını dağıtmasın, çok zor.” Mahkemede bazen tek celsede biten evlilikler, Filiz gibi çocuklarda bir ömür varlığını hissettiriyor. Affetmemiş babasını Filiz. “Yaşarken öldü benim için.” derken kararlılığı ses tonundan hissediliyor.

“Biz küçükken büyüdük” Boşanıp bir daha evlenen çiftlerde önceki evlilikten olan çocuklar, genellikle yeni aile içinde de dışlanıyor. İkinci evlilikten olan çocuklar öne çıkarılarak ilk eşten olan çocuklar genelde geri plana itiliyor. Filiz’in ağabeyisi Cumali Yıldız, aile içinde dışlandıklarını söylüyor. “Çocuktuk ve yaşadıklarımız kolay şeyler değildi. Üvey annemiz Ümüş Hanım, bizi dışlayarak kendi çocuklarını öne çıkardı. Yani, şiddetin yanı sıra bir de bizi dışladılar. Biz, artık o aileden değildik ve gün geçtikçe bu durum daha net bir şekilde görülmeye başladı. Dört senede biz çocukluğumuzu bilmeden büyüdük. Dört yılın sonunda evden ayrıldık, zor şartlarda çalıştık ve bu günlere geldik. Unutulmuyor. Şu an evliyim, ama ailemde bile bu yaşadıklarım hissediliyor. Sinirlerim alt üst oldu, ufakcık şeylere sinirleniyorum. İki çocuğum var, ama onları nasıl seveceğimi bile bilmiyorum, çünkü ben görmedim ki sevgi. İnsan görmeyince yadırgıyor. Yine de Allah’ıma şükür, ailem yanımda ve çocuklarım bizimle büyüyor.” İki kardeş acılarının ortaklığıyla destek almışlar birbirlerinden. Yıkımın ortasında cılızlaşsa da bedenleri, pes etmemişler, inatla sarılmışlar hayata. Kimsesizlik bükse de boyunlarını, onları ayrılıkların içinde birliktelikleri bütünleştirmiş. “Annem ve babam ayrılmasaydı böyle olmazdı” Her yıl hızla artan boşanmalar ve daha sonra yapılan evliliklerde oluşan sağlıksız bir aile düzeni, dışlanan çocukları, dönüşü olmaz kararlar almaya itiyor. Genç kızlar taciz ediliyor ve tecavüze uğruyor. Böylesi durumlara maruz kalan kızlar, düşünmeden aldıkları kararlar nedeniyle bir anlamda hayatlarını da karartıyorlar. Kimi intihar ederek kimi de kaçarak içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalışıyor. Bu genç kızlardan biri de Cangül Karataş (21). Annesinin ikinci evliliğinden sonra üvey babasının tacizleriyle karşı karşıya kalmış Cangül. Henüz 12 yaşında olan Cangül, sesini duyura-

mamış annesine. Onun sesine kulak verildiğindeyse her şey için çok geç kalınmıştı. Cangül’ün öz babası, üvey babası hapse atıldığında onu yanına alarak babalık görevlerini yerine getirmeye çalışır. Cangül, daha baba evine gitmeden yaşadıkları insanların arasında konuşulmaya başlanmış. Cangül 15 yaşına geldiğinde halasının ve toplumun babasına yaptığı baskıyla halasının oğluyla evlendirilir. Daha çocuk yaşta olan Cangül o günleri şöyle anlatıyor; “Daha çocuktum ve hiçbir şey bilmiyordum. Ev işi yapmak, yemek pişirmek, temizlik ve daha bir sürü bilmediğim iş. Kömürcülükle uğraşırdı halamlar. Küçük yaşta bu ağır işte beni de çalıştırdılar. Halam bana etmediğini bırakmadı. Daha sonrada evliliğimi bitirmek için elinden geleni yaptı ve başardı.” Sonuçta Cangül, annesinin evine dönmüş bıkkın bir psikolojiyle. Geçmişinden aldığı derslerle kararlı bir ifadeyle hayat hikayesini anlatmaya devam eden Cangül “Bıkmıştım artık hayattan. Denize düşen yılana sarılır misali, sarıldım birilerine. Sonra yaşamak bile zor gelmeye başladı. Annem ve babam ayrılmasaydı böyle olmazdı. İkisi de kendi bencillikleri yüzünden benim hayatımı mahvettiler. Ayrılırken bana sormadılar ve sonuçta olan bana oldu. Evliyim, şimdi bir kızım bir de oğlum var. Onlar için yaşıyorum sadece. Kabullendim yaşadıklarımı artık. Geçmişim yüzünden insanlar bana farklı gözle bakıyor. Bazen eşim bile suçluyor beni, ama kızım var benim gibi olmasına izin vermem. Başkalarına bırakmam kızımı.”diyor. Cangül bir zamanların gonca gülü, solmuş şimdi, koparılmış yaprakları. Can suyunu vermemişler, susuz bırakmışlar bereketli topraklarda kalbini. O da yenilmiş hayatın getirdiklerine. Sonra iki damla yağmur düşmüş avuçlarına. Yaşam suyu bilmiş ve sarılmış çocuklarına.

“Hayatta amacım yok” Olumsuz şartlar altında büyüyen çocuklar, geleceğe umutla bakmaktan vazgeçerek, hayatlarını yok ediyorlar. Ailenin olumsuz yaklaşımı, çocukların kendilerini toplumdan soyutlamasına neden oluyor. Yaşadıklarını genelleştiren çocuklar, bir amaca tutunmadan devam ediyorlar hayatlarına ve birçok zararlı alışkanlığa yönelebiliyorlar. Salih M. de yaşadıklarından dolayı anlamsızlaştırdığı hayatı başıboş bir şekilde yaşıyor. Salih’in babası boşanmış ve yeniden evlenmiş. Üvey annesi ve öz babası onu yok saymış. Henüz yirmi sekiz yaşında olan Salih de artık yok sayıyor onları. Küçük yaşta sigaraya başlamış, bir işe girmiş, kazancının çoğunuda kumarda kaybetmiş. Salih bir başına kaldığı hayat mücadelesinde yaşadıklarını umursamaz bir duruşla şöyle anlatıyor: “Ben boşverdim hayata. Çalışıyorum çalıştığımı yiyorum. Olmazsa hırsızlık yapıyorum. Kimse beni umursamıyor ben de kimseyi umursamıyorum. Zamanında çok ağladım. Şimdiden sonra ölmüşüm kalmışım umurumda değil. Hayatta hiçbir amacım yok.” Salih bütün hayallerini, umutlarını, geleceğini yok saymış. Kendince bir yaşam seçmiş, kimine göre yanlış kimine göre doğru. Ona göre yanlış veya doğru umurunda değil, o sadece gününü yaşıyor, geleceğe dair ya da geçmişine dair düşündüğü hiçbir şey yok.

Salih M.

mesi gerektiğini ifade eden Özer, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor; “Boşanan eşlerde iki taraf da ilk eşe karşı olan kinini, nefretini çocuklarına yansıtabiliyor. Belki de ikinci eşlerin, çocuklarına yanlış yaklaştığını fark ediyorlardır, ancak bu düşünceden dolayı koruyucu olamıyorlardır. Boşanma olgusunda en büyük zararı çocuklar yaşar. Çocuklar anne ve balarının yanında olmasını ister, çünkü onları ayrı düşünmez. Anne ve babadaki bu çatışma çocuklarda deprem etkisi yapar. Kendilerini kaygan zeminde hisseder ve ayaklarını sağlam bir zemin üzerine basamazlar. Gelecekte özgüveni olmayan, topluma kapalı bireyler olabilme olasılıkları çok yüksektir. Aile toplumun temelidir ve aile ne kadar sağlam olursa toplumda o derece sağlıklıdır. Aile topluma birey üretir ve sağlıklı aileden sağlıklı bireyler yetişir.” İnsanların bir an önce bilinçlendirilmesinin altını çizen Fazilet Özer, alınacak önlemleri ve yapılması gerekenleri de şöyle ifade ediyor; “Devletin aileyi koruyucu önlemleri alması gerekiyor. Bu tür sorunları olan insanların yardım alacağı kurumlar oluşturulmalı ve sorunlu ailelere ücretsiz yardım edilmeli. Sağlık ocaklarında psiko-sosyal ruh sağlığını destekleyici birimler kurulmalıdır. Ayrıca psikolog ve sosyologlar halka açılmalı. Halk sosyolog ve psikologları tanımalı ve onlara güvenmeli.” Onlar farklı hayatlarda benzer acıları yaşadılar. Bıraktılar bazen nefes arasında yaşama sevincini. Zamanın akışını izlediler, acılar üst üste gelince. Anlamsızlaştı, değersizleşti dünya çoğunun gözünde. Onlar büyük bir yıkımın altında kalan insanlardan sadece birkaçı. Türkiye’de aileler arasında meydana gelen bu çözülme birçok toplumsal sorunun temelini oluşturuyor. Bugünün çocukları geleceğin anneleri ve babaları. Salgın hastalık gibi yayılan boşanma ve beraberinde yaşanan olumsuzluklar toplumu çürütmekte.

Fazilet Özer

“Sağlıklı aileden sağlıklı bireyler yetişir” Psikolog Fazilet Özer, anne ve babaların çocuklara göstermiş olduğu olumsuz davranışların, çocuklarda kişilik bozukluğuna dönüştüğünü söylüyor. Boşanmalarda en çok çocukların düşünülSAYFA TASARIM: ENDER YAZICI


PORTRE

KAMPUS 10

MART 2011

Mevlana’yı rehber edinmiş modern bir semazen:

Yaman Dede

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Rasulallah Nasıl bilmem bu nirâna dayandım yâ Rasulallah Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Rasulallah Cemâlinle ferahnâk et ki, yandım yâ Rasulallah

Yanan kalbe devasın Sen, bulunmaz bir şifâsın Sen Bulunmaz bir sehâsın Sen, dilersen rûnümâsın Sen Habib-i Kibriyâsın Sen, Muhammed Mustafa’sın Sen, Cemâlinle ferahnâk et ki, yandım yâ Rasulallah...

HABER: MAŞALLAH ÇAYIR

Bu dörtlükler ne bir tekke ne de bir divan şairine ait. Okunduğunda Osmanlı döneminde yaşamış mutasavvıf bir şaire ait olduğu düşünülen bu mısraların sahibi, Rum bir semazen; Dyamandi Keçeoğlu. Ömrünü Allah, Peygamber ve Mevlana sevgisine adayan bir insan. O, hayat hikâyesiyle de ezber bozmuş biri. Kayseri Rumlarından iplik tüccarı Yuvan oğlu Afurani’den doğma Dyamandi, Kayseri’nin Talas ilçesinde 1887 yılında dünyaya geldi. Daha on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç etti. İlk tahsilini buradaki Rum Ortodoks Mektebi’nde yapan Dyamandi, Mevlana ismiyle de burada tanıştı. Farsça hocasının Mesnevi’nin ilk iki mısrasını kara tahtaya yazıp, altına Mevlana diye not düşmesiyle o, artık eski Dyamandi değildi. Dyamandi o anı şöyle anlatır: “Tahtaya yazılan Mevlana ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit sinemi hakikaten şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başladım. Şiddetle yakan, fakat anne busesi kadar tatlı gelen alevler, iç alemimi kaplamıştı.” Bu dakikadan sonra artık ömrünün son nefesine kadar ilahi aşkla yanmaya devam edecektir. Hukuk tahsili için İstanbul’a gittiği dönemlerde, İstanbul’un manevi havası, tanıştığı muhterem şahsiyetler onun gönlündeki Muhammedî ateşin daha da artmasına vesile olur. Mevlevi Galata hanesindeki dönemin ünlü şahsiyetlerinden Mesnevi dersi almaya devam eder. İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, uzun süre avukatlık yapan Dyamandi, I931’de Edebiyat ve Farsça öğretmenliği yapmaya başlar. Anadolu’nun çeşitli illerinde Mevlana ve Mesnevî konulu konferanslar vermeye devam eden Dyamandi’nin gönlü çoktan Müslüman olmuştur; fakat âlem bilmemekte, en yakınlarına bile inancını söyleyememekte, sırrını açıklayamamaktadır. Dyamandi yaşadığı o dönemi şöyle betimler: ‘’Namazımı en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılardım. Tam kırk yıl, bazen sahursuz bazen iftarsız gizli gizli oruçlar tuttum, eşim dahi bu durumundan haberdar değildi.” İçindeki iman çağlayanlarını daha fazla saklayamayıp 1942’de Müslüman olduğunu açıklar. Dyamandi’nin Müslümanlığı, ciddi sıkıntılar yaşamasına, zaman zaman aile içinde huzursuzluklar çıkmasına sebep olur. Fakat onun derinden duyduğu, ruhunu eriten Allah sevgisi, bütün sıkıntıları ve kederleri unutturur. Durumunu eşine ve kızına açıkladığı bir gece dilinden dökülenler şunlardır: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ızdırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok, bu ev ve içindekiler size kalsın, elveda!” diyerek ailesini terk etmiştir. Kendi toplumuyla ve ailesiyle çeşitli sıkıntılar yaşaması, din değiştirmesini ve bunu 45 yaşına kadar gizlemesi, onu daha içe kapanık bir hale getirir. Mevlana aşkıyla yanıp tutuşması, bu uğurda yıllarca sessiz kalmasına neden olur. Artık zor da olsa hayallerine kavuşmuştur ve dinini özgürce yaşayabiliyordu. Mehmet Kadir Keçeoğlu olarak adını değiştiren

Dyamandi, Yaman Dede adını Dyamendi isminden çevrilerek Kayserili bir din âlimi olan Ahmet Remzi Dede’den alır. Müslümanlığı “Bütün kâinatı kuşatan bir aşk” olarak gören bu ince insan; Yaman Dede oluşunu şöyle anlatır: “Hidâyet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, şahlar güzelinin (Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü bir hızla birbirini takip etti. Merhum ve mağfur Ahmet Remzi Dede’den Mesnevi okudum. Ufkum son derece genişledi. İmanım da o nispette kuvvetlendi. Koca Mevlana’nın büyüklüğü karşısında ürpermeye başladım. Koca Sultan, Mesnevi’de mikrobu ve serumu haber veriyor; hayata gözlerini kapayacağı yılı da bildiriyordu. Mesnevi’nin görebildiğim derinlikleri karşısında gözüm kararıyor, korkuya benzer hisler bütün benliğimi kaplıyordu. Bütün derinliğini görmemin imkânı yoktu. Mesnevi’yi bitirdim, daha doğrusu Mesnevi beni bitirdi. Her zerremde aşkın alevleri çıkmaya başlamıştı. Hidayete doğru deyişim şunun için pek yerindedir. Hidayetin dereceleri vardır. Kelime-i Şehadet’in gönülden söylenmesiyle iman ve İslâm tahakkuk eder. Fakat bununla hidayetin son mertebesine, iman kuvvetinin pek yüksek derecelerine erişmiş olur muyuz? Elbette olamayız. Bunun içindir ki, nasıl Müslüman oldum? Sorusunu şöylece tamamlamak lazım: Nasıl Müslüman oldum ve olmaktayım? ” Yakın dostu şair Yahya Kemal Beyatlı, onu şu mısralar ile tanımlar: Yüz sürdü gerçi payine çok Müslüman Dede Molla’yı Rum görmedi bundan Yaman Dede

Düşünceleri kardeşlik üzerineydi ve kardeşliği öğretti Yaman Dedenin ders verdiği her talebesi, ona gönülden bağlanmıştı. Bu isimlerden biri olan Doç. Dr. Emin Işık, Yaman Dede’nin ismi telaffuz edildiğinde gözleri dolarak hocasını şu şekilde anlatıyor: “Bugün her biri kendi branşında otorite olan Avrupa Uluslararası İslam Üniversite’sinde öğretim üyesi Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Yazar Osman Nuri Topbaş gibi pek çok kişi öğrencilik yıllarında Farsçayı Yaman Dede’den öğrendi. Bize sadece dersleriyle değil, kişiliğiyle de insanların kardeş olduğunu öğretti. Kimilerine göre Yaman Dede, kimilerine göre Yanar Dede kimilerine göre de Yanan Dede, yazdığı bütün şiirlerde isimlerine yakışır şekilde hep yanma temasını kullandı. Merhum tam bir Konya aşığıydı ve her fırsatta bunu dile getirirdi. Mevleviler arasında Konya; Âşıklar Kâbe’sidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda fırsat buldukça Konya’ya seyahat eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlisi olarak katılırdı. Konya ve Mevlana onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıydı. Yazdığı şiirler, yazılar ve yaptığı dini müzikler hep bu iki temada işlerdi.” Yaman Dede’nin farklı ırklara, dinlere mensup olan insanların nasıl bir arada

yaşayabileceğini yaşamıyla ortaya koyduğunu söyleyen Işık, “Kendisi uzun yıllar resmiyette gayrimüslim olduğu bilinerek Yüksek İslam Enstitüsü ve İmam Hatiplerde ders veriyor. Bu durum medeniyetlerin nasıl bir arada mutlu ve birlikte yaşayabildiğini anlatıyor. Tüm dünyada medeniyetler çatışması konuşulurken ve savaş sebeplerinin etnik yapı, dinsel ve kültürel farklılık olduğu söylenirken Yaman Dede’nin şahsında ve yaşadığı hayat da bunun tamamen yanlış olduğunu ortaya çıkardı. İnsanlar huzur ve mutlulukla medeniyetlerini ve dinlerini yaşamalı. Medeniyetler birbirleriyle çatıştırılmaktansa, her düşünce ve farklılık bulunan toplum içinde hazmedilmeli fakat yok etmemelidir.” diyor.

“Yaman Dede bu topraklarda yaşayan insanların gurur kaynağıdır” Yaman Dede ismini çok sonraları keşfeden biri olan yazar Muhsin İlyas Subaşı, Yaman Dede hakkında iki kitap yayınladı. Bunlardan ilki “İki Mevlevi” isminde Kayserili iki Mevlana aşığını tanıtırken, ikici kitabı tamamen Yaman Dede’ye atfedilmiş ve “Yaman Dede” ismiyle yayınlanmıştır. Mevlana dostuna dost olmuş biri İlyas Subaşı. Yaman Dede’nin gereği kadar hatırlanmamasından şikayet eden Subaşı kitaplarının yazılış amacının biraz da bu nedenle olduğunu vurgulayarak, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “İstikbal göklerde aranırken göklerimizden ayrılmamalıyız. Kayserinin manevi mimarlarından olan Yaman Dede, daha fazla itibarı hak ediyor. Bizlere bu konuda yüklenmiş ağır bir yük var. Ben kitaplarımı yazmaya bu istek ve arzuyla başladım. Yaman Dede’yi Kayseri’ye ülkeye hatta daha da ilerisine, dünyaya tanıtmalıyız. Yaman Dede bu topraklarda yaşayan insanların gurur kaynağıdır. Bu Mevlana dostunun, dinini seçerken uğradığı baskıyı, çektiği sıkıntıyı başkalarının yaşamaması için herkese hatırlatmalıyız. Ben, biz geride kalanların sorumluluğunun bu olduğunu düşünüyorum. Kendisini bir kalıba sokmakta Yaman Dede’ye yapılacak bir diğer büyük bir haksızlıktır. Onu yalnızca tasavvufi veya şair kimliğiyle tanıtmakta yetmez. O, aynı zamanda bir bestekâr, düşünür ve fikir adamıdır. Saygısıyla her kesimden itibar gören ve mütevaziliğiyle kendisini bu dönemlere taşıyan bir insan, sadece hakkıyla anılmaya layıktır.” Sevgisi içinde ateş olan Yaman Dede, bu ateşle geçirdi ömrünü. Yaşadığı gibi terk etti bu dünyayı 3 Mayıs 1962’de.

SAYFA TASARIM: KENAN ŞİLEN


SPOR

MART 2011

KAMPUS 11

HABER : ÖZGE YILDIZ FOTOĞRAF : SELAMİ ÖKSÜZ

Engelleri kar gözlükleriyle esitlendi . Ülkemizde on beş görme engelliler ilköğretim okulu mevcut. Ankara, İstanbul, Gaziantep, Erzurum gibi şehirlerde bulunan okulların biri de Kayseri’de. Elli iki öğrencisi ile bölgede, okul olarak eğitim-öğretim veren Kayseri Görme Engelliler İlköğretim Okulu, çevre il ve ilçelerden gelen öğrencilere de yatılı hizmet sunmakta. Öğrencilerin yüzde 90’ının görme artığı var, yani öğrenciler kısmen görme yeteneğine sahip. Diğer okullardan ve öğrencilerden farkları yok, onlar da tüm özel günlerde kutlamalar yapıp, şiirler, şarkılar söyleyip, yarışmalar düzenlemekteler. Onları farklı kılan; görme engelli olmayan öğrencilerin görerek yaptıklarını, görmeden duyarak ve hissederek yapmaya çalışmaları. Futsal ve goalball bunlardan birkaçı. Bu tür çalışmalarla çocukların, sosyal hayata daha iyi adapte olmaları amaçlanıyor. Günlük yaşamlarını kolaylaştırmayı ve başkalarına en az ihtiyaç duyacakları şekilde belli duyularını da geliştirmeyi hedefleyen bu faaliyetler, görme engelli öğrencilerin kendilerine olan güvenlerini de pekiştiriyor.

“Onlara bir birey gibi davranalım” Ana okul çağından itibaren öğrenci almaya başlayan Görme Engelliler İlköğretim Okulu’nda eğitim, ilköğretim 8. sınıfa kadar sürdürülebiliyor. Sonrasında, öğrenciler normal liselerde eğitimlerine devam ediyorlar, çünkü ülkemizde henüz onlar için özel bir lise ve üniversite yok. Bu okulların müfredatının diğer okullardan çok farklı olduğu söylenemez. Onlar da Türkçe, matematik gibi dersler görmekteler. Bunların yanı sıra toplum içinde daha rahat hareket edebilmeleri adına bedenlerini, bastonlarını nasıl kullanmaları gerektiğine dair özel eğitimler almaktalar. Görme Engelliler İlköğretim Okulu müdür yardımcısı Tekin Başol; “Özel bir durum onlarınki, ancak görememeleri acınacak durumda oldukları anlamına gelmez. Mümkün olduğu kadar yardımcı olmalıyız elbette, fakat rencide etmeden. Toplumda bir işe yarar olmanın hissi onlar için oldukça önemli. Mücadele ederek yapabilecekleri şeylerin önüne geçip onları tembelliğe alıştırmamalıyız. Koruyucu aile modeli, anne ve baba o kadar hassas ki; neredeyse çocuklarını yürütmeyecekler. Göreve başladığım ilk yıllarda koşmayı bilmeyen, yürümeye korkan öğrenciler gördüm, aileler biraz rahat bıraksalar çocuklarını her şey çok daha başka olabilir. Okulda, annesi ve babası da görme engelli olan öğrenciler var. Ümit Selçuk onlardan biri, babası da okulda görevli. ” diyor. Tekin Başol aslında bu örnekle çok önemli bir noktaya dikkat çekerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Görme engelli bir anne baba, çocuğunun ihtiyaçlarını görmeden nasıl gideriyor, nasıl büyütüyor onu ve böyle bir hayata nasıl uyum sağlayabiliyor çocuklar? Hiç görmeyen bir çocuğun normal bir topla futbol oynadığına şahit oldum. Tüm uyarılarımıza, korkularımıza rağmen o, aldırış etmeden heyecanla koşturuyordu. Kendine olan güveni, ailesinin desteği ve yetiştirilme tarzı bunda etkiliydi elbette. Koruma içgüdüsüyle, pamuk ipliklere sarıp sarmalanmamıştı, dolayısıyla korkmadan koşabiliyordu. Sürekli korumaya çalışarak onları başkalarına bağımlı hale getirmekten başka bir şey yapmıyoruz aslında. Bırakalım düşe kalka keşfetsinler dünyayı.” ‘Hedefim tam 12’ Aldıkları eğitim, yaptıkları sportif faaliyetler onların hayata daha da sıkı sarılmasını sağlıyor. Kendilerine olan güvenleri ve derslerindeki başarıları artıyor, düzenlenen etkinlikler çerçevesinde başka şehirlere gidiyorlar, yeni arkadaşlar ediniyorlar. Geçen yıl yaklaşık üç ay süren, ‘Hedefim Tam 12’ projesi, bu gelişmelere imkân tanıyan faaliyetlerden biri. Avrupa Birliği Devlet Planlama Teşkilatı Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı kapsamında, İl Gençlik Müdürlüğü ile koordineli düzenlenen, öğrencilerin çoğunluğunun katıldığı bir etkinlikti, ‘Hedefim Tam 12.’ Ellerinde yay ve oklar, karşılarında hedef tahtaları, her okla hedefte vurdukları yere göre puan alan öğrencilerin amacı, hedefi tam 12’den vurmaktı. Onlar için özel olarak hazırlanan aparatlar ve kabartmalı hedefler sayesinde öğrenciler oku, hangi numaradan vurduklarını da öğrendiler. Görme Engelliler İlköğretim Okulu müdür yardımcısı Tekin Başol; “Yadırgayacağınız bir şey bu, görme engelli biri nasıl ok atabilir, hedefi nasıl tutturabilir diye düşünürsünüz haklı olarak, alışkın olmadığımız hatta hiç aklımıza gelmeyen bir durum. Onlar için de farklı ve oldukça heyecanlı bir deneyimdi. Belli mesafelerden, talimatlarla yönlendirdiğimiz öğrencilerimiz, ellerinde oklarla tam olarak göremedikleri yerleri hedef al-

Engelli vatandaşlarımızın sayısını ve durumunu belirlemek üzere 2002’de ilk defa yapılan araştırma sonuçları bilinmesi gereken bazı çarpıcı gerçekleri sundu bize. Bugün itibari ile ülkemizde yaşayan 1,5 milyonu aşkın görme engelli vatandaşımız var. Ancak; görememek onların bedensel güçlerini kullanmalarına mani değil. Bunun da en güzel örneği hayata dört elle sarılmaları neticesinde gerçekleştirdikleri sosyal faaliyetler ve bu alanda elde ettikleri başarılar olsa gerek. Bu durum da aktör Jacques Brel’in “Yetenek diye bir şey yoktur, hayat isteklerden oluşur” sözünü haklı çıkarıyor. TEKİN BAŞOL

koşullarda, sadece işitme ve dokunma duyularını kullanarak oynarlar. Oyun 9m-18m ölçülerinde, karşılıklı iki kalenin bulunduğu, savunma, oyun ve tarafsız olmak üzere üç ayrı bölgeden oluşan kabartma işaretleri olan sahada oynanır. Böylelikle oyuncu dokunarak yerini ve yüzünü döndüğü yeri belirler. Goalball, 1.250 gram ağırlığındaki zilli bir topla oynanır. Topun yüzeyinde zil sesinin dışa yayılmasını sağlayan sekiz delik bulunur. Topun içindeki ziller, oyuncuların yönlendirilmesini ve verilen paslara anında tepki verebilmelerini sağlamak içindir.”

“Oyunda sesleri takip ederek gol atmaya çalışıyoruz. Sizlerden ya da diğerlerinden daha fazla duyuyor değiliz, ancak görememek diğer duyularımızı daha fazla kullanmamızı dolayısıyla o duyularımızın güçlenmesini, daha hassas olmasını sağladı. Görme eksikliğimizi diğer duyularımızla tamamladık yani. Bu oyun, seslere olan duyarlılığımızı artırdı. Günlük hayatımızı kolaylaştırdı. Uzaktan gelen sesleri ayırt etmemizi ve ona göre davranmamızı sağladı.”

dılar, nitekim başarılı da oldular.” Bu tarz etkinliklerde amaç, öğrencilerin biraz daha sosyalleşmesini sağlamak, kapalı bir mekânda zaman onlar için daha da zor geçer, görememek hapsolmak, diğer insanlardan ayrılmak değil elbette, bunun farkında olan idareciler de ellerinden geldiğince düzenlenen faaliyetlere katılmakta. Goalball ve futsal da yapılan diğer aktivitelerden.

Futbol, onlar için Futsal Görme engelliler için futsal, 25m-15m ölçülerinde dikdörtgen şeklinde bir sahada, 400 gram ağırlığında içinde zil bulunan bir topla, biri kaleci beş as ve yedi yedek oyuncu ile oynanan bir oyun. Oyuncuların hepsi görme keskinliği, ışık algısı olmayan B1 düzeyinde olmalı. Sporcuları yönlendiren zilli topla oynanan oyun aslında, bildiğimiz futbol gibi bir nevi, serbest vuruşlar, taç atışları, penaltı, sarı ya da kırmızı ceza kartı gerektiren hareketlerden oluşuyor. Farklı olan kurallardan birkaçına baktığımızda, başlama vuruşunu yapan oyuncu, top başka bir oyuncuya değmeden ikinci kez topa dokunamıyor; oyuncu topu eliyle kontrol ettikten sonra dört saniye içinde topu oyuna bırakmalı ya da kendi alanında topu kontrolünde dört saniyeden fazla bulundurmamalı olarak sıralayabiliriz. Antrenör Ahmet Pakırcı da sabırla öğrencilere oyunu ve kurallarını

öğrettiğini, fakat işinin zor olmadığını söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Öğrenciler alanında uzman öğretmenler tarafından zaten eğitiliyor, biz sadece oyunu ve kuralları anlatıyoruz, onlar da istekle çalışıyorlar. Tüm etkinliklerimizde olduğu gibi bunda da amaç öğrencilerimizin sosyalleşmesine yardımcı olmak. Futsal sayesinde gelişme gösteren yetenekleri, Brezilya Futbolu'ndan çıkan Pele, Zico, Bebeto gibi yıldızları şimdilerde açıkça görebiliyoruz, bizimde yetiştirdiğimiz, milli takıma gönderdiğimiz öğrencilerimiz var, hal böyleyken onlar için bir şeyler yapmak, ancak keyif verir bizlere.”

Goalball ile duyarak atılan goller Goalball ise 1946’da Avusturyalı Hanz Lorenzen ve Alman Sett Renidle tarafından, savaşta görme yetilerini kaybeden gazilerin rehabilitasyonuna yardımcı olmak amacıyla geliştirilmiş bir oyun. Goalball, bugün tüm IBSA (Uluslararası Görme Engelliler Spor Federasyonu) üye ülkelerinde oynanmaktadır. Oyunu bize Görme Engelliler İlköğretim Okulu goalball takımından Ümit Selçuk şöyle anlatıyor; “Goalball, üç as üç yedek toplam altı görme engelli bayan ve erkek oyuncu tarafından oynanan bir oyundur. Oyuncuların görememe dereceleri farklı olduğu için eşitlik sağlamak amacıyla siyah kar gözlükleri veya göz bandı kullanılır. Böylece oyuncular oyunu eşit

“Sizlerden daha çok duyuyor değiliz” Görme Engelliler İlköğretim Okulu Goalball takımı; Ahmet Pakırcı antrenörlüğünde, kaptan Oğuz Koyuncu ve Emre Selçuk, Ümit Selçuk, Görkem Yarıçam, Mertcan Karacan, Enes Korkmaz’dan oluşuyor. Goalball’ün görme engelli öğrencilere sağladığı birçok yarar var. Ümit Selçuk; “Oyunda sesleri takip ederek gol atmaya çalışıyoruz. Sizlerden ya da diğerlerinden daha fazla duyuyor değiliz, ancak görememek diğer duyularımızı biraz daha fazla kullanmamızı ve onların daha hassas olmasını sağladı. Görme eksikliğimizi diğer duyularımızla tamamladık yani. Bu oyun, seslere olan duyarlılığımızı artırdı. Günlük hayatımızı kolaylaştırdı. Uzaktan gelen sesleri ayırt etmemizi ve ona göre davranmamızı sağladı.” diyor. Görmeden aslında ne kadar büyük bir şey başardıklarının ve bu oyunla neler kazandıklarının farkındalar. Enes Korkmaz da aynı düşüncede; “Ben oyunda ve takımda yeniyim, ama çok çalışıyoruz. Görme eksikliğimizi, oyunun bize sağladığı sesleri duymadaki hassasiyetimizle gideriyoruz. Görmeden sesleri ayırt edebiliyorum ve ona göre hareket ediyorum.” Düzenlenen müsabakaların ve oynanan oyunların öğrencilere bir kazanım olarak döndüğünü ifade eden müdür yardımcısı Başol; “Başlangıçta alt tarafı bir oyun diye düşündük, ancak bunun onlar için ne kadar önemli olduğunu, kazanmak, bir oyunla var olmak için ne kadar çok çalıştıkların gördük. Heyecanla ve zevkle izledik onları, gol anındaki sessizliğimizi maç sonunda bozduk, beraberce sevindik. Devam eden süreçte oyunun onların gelişimindeki etkilerini gözlemledik ve elimizden geldiğince de destek olduk” şeklinde konuşmasını noktalıyor. Onlar görmeden, duyarak var olmaya çalışıyor. Bu bağlamda, çok azımızın bildiği yeni gelişmeler bunlar. Belki de yakın gelecekte daha iyi tesislerde oynanabilecek bu oyunlar, oyunların eğitici yönlerinin yanında kamuoyuna anlatılması ve toplumun bilinçlendirilmesi anlamında da önemli gelişmelere vesile olabilir. SAYFA TASARIM: KENAN ŞİLEN


YAŞAM

KAMPUS 12

Geçmişte güzelliğin, soyluluğun ve gücün sembolü olan Dak, yeni nesil tarafından cehaletin ve gericiliğin bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Bunun neticesi olarak Dak yaptıranlar ve yapanlar, bir kültürün yok oluşunu izliyorlar. Vücudun çeşitli yerlerine işlenen Dak’ın taşıdığı çeşitli anlamlarla beraber bir iletişim dili de yok oluyor.

MART 2011

yaşlı bedenlerle kaybolan bir gelenek

“ Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanının bedenini süsleyen Dak, bazı dini ve batıl inanışlar neticesinde vücudun çeşitli yerlerine işlenen dövmelere yörede verilen isim. Dak, yüzyıllardır bölgede varlığı görülen, kendi kültürünü ve alt yapısını oluşturan yöresel değerlerden biri. Dak, bedene uyumlu bir karışım maddesinin ömür boyu çıkmayacak biçimde derinin alt yüzeyine desenler halinde nakşedilmesi ile belli anlamlar kazanarak sözsüz bir iletişim dili de oluşturmuştur. Değişen koşullar ve anlayış biçimi zamanla Dak üzerinde de etkili olmaktan geri kalmamış. Günümüzde daha çok Arap, Kürt, Yezidi ve Süryani ailelerinin 60 yaş ve üzerindeki üyelerinde sıkça görülen bu gelenek, şimdilerde yok olmayla karşı karşıya. Bir zamanların güzellik, soyluluk ve güç sembolü olan Dak, değişen koşullar sonucu yeni nesil tarafından geriliğin ve cehaletin göstergesi olarak kabul görüyor. Yok olmaya yüz tutmuş Dak kültünün izlerini Şanlıurfa’da sürdük.

“Güzelliğin ve soyluluğun simgesi” Tarihi serüveni çok eskilere dayanan bu geleneğin yok oluşunu, Şanlıurfa’da hala bedenlerinde bu kültürün izlerini taşıyan insanlar üzerinde gözlemleme şansını elde ettik. Kimisi bizi yakın bir ilgi ile karşılarken kimisi de objektifimize poz, sorularımıza cevap vermekten kaçındı. Zeliha Gülek (65), bedenine nakşedilen ve Dak olarak adlandırılan dövme zanaatının izlerini taşıyan son nesillerden. Dak yaptırmalarının nedenini şöyle açıklıyor Zeliha Gülek; “Biz bu geleneği atalarımızdan öğrendik, büyüklerimiz bizleri kötülükten, nazardan, hastalıktan korusun diye bu dövmeyi bedenlerimize işlediler. Dövme, kadınlarımız için güzelliğin, zarifliğin ve soyluluğun, erkeklerimiz içinse gücün sembolüdür. Bizim zamanımızda bu gelenek çok yaygındı. Gençlerimiz artık Dak yaptırmıyorlar. Gün geçtikçe artık taze dövmeli kızları ve erkekleri göremez olduk.” Yok olma yolunda hızlıca yol kat etmeye başlayan bu kültürün bir başka elçisi ise Fatma Şıldır (90), gençliğinde vücudunun çeşitli yerlerine yaptırmış olduğu dövmenin izleri belirginliğini biraz yitirmiş olsa da dile kolay, 70 yıldır gururla taşıyor vücudunun çeşitli yerlerine yaptırdığı Dakları. Dekkah ve Dekkaklar artık yok Fatma Şıldır da Dak’ın kendi gençliklerinde

olduğu gibi bugün gençlerin rüyalarını süslemediğini belirtiyor. Dak yaptıran olmayınca elbette bu zanaatın emekçileri de yok oluyor yavaş yavaş. Erkek Dak işleyicilerine Dekkah, kadın işleyicilereyse Dekkak adı veriliyor. Şıldır; “Gençliğimde Dekkahlara yumurta, arpa, buğday karşılığında dövme yaptırılırdı. Şimdilerde ne Dekkah var ne de dövme yaptıran. Kadınlarımız önceleri göbeklerine dövme yaptırırlardı. Böylece doğurganlıklarının artığına inanırlardı. Artık o inanışta bitti.” diyor.Bölgede karşılaştığımız genç kızların hiçbirinde Dak göremiyoruz. Görüştüğümüz genç kızların ortak cevabı Dak taşımaktan hoşlanmıyor olmaları. Yöre gençliğinde Dak ile ilgili genel kanı, cehaletin, gericiliğin bir simgesi olduğu yönünde. Bu inanış Dak yaptırmama sebeplerini de fazlasıyla ortaya koyuyor. Dak üzerine çalışmaları olan Mehmet Sait Tunç ile de görüşme fırsatımız oluyor. Tunç, özellikle Suriye sınırına yakın yerleşim yerlerinde Arap, Kürt, Yezidi ve Süryani ailelerinin 60 yaş üzerindeki kadın ve erkeklerde sıkça görülen Dak’ın, kişinin toplumdaki yerini belirlediğini ve dövmenin, insanları kötülük, hastalık ve nazardan koruduğuna inandıklarına dikkat çekiyor.

Dak ile bir iletişim dili de yok oluyor 500 yıllık dövme geleneğinin, Suriye sınırındaki yerleşim birimlerinin dışında, etkisini son yıllarda kaybetmeye başladığını anlatan Tunç; “Bu geleneğin yerine özellikle genç kızlar, kozmetik ürünlerden yararlanarak özel günlerde ellerine, çenelerine, dudaklarına ve yanaklarına geçici dövmeler yaptırıyor. Bekâr erkeklerse burun, çene ve elmacık kemikleri üzerine birer nokta şeklinde dövme yaparak çevresindekilere evlenme çağında olduğunu gösteriyor. Yapımı çok zor olan dövme, deri tarafından tümüyle yok edilemeyen bir boya maddesinin belirli bir teknikle sac islerinden ve anne sütüyle karıştırılması suretiyle altderi yüzeyine kadar işlenmesiyle yapılıyor. Sivri uçlu bir araçla yarıklar veya delikler açılıyor. Açılan bu yarıklara kibrit, iğne veya diken gibi bir araç yardımıyla gerekli boya maddesi konuluyor. Böylece Dak dediğimiz şekiller, motifler vücutta kendine yer buluyor.” diyor. Bedenlere işlenen Daklar ile kimileri bereket ve bolluğa kavuşacağına, kimileri de hastalıklara ve nazara karşı korunacağına inanıyor. Onun için Dak yaptırmanın tehlikeli ve acılarla dolu yapım aşaması, inançların gölgesinde silikleşip gidiyor. Dak belli anlamlarla yüklü olduğu için, vücudunda Dak taşıyanlar arasında da bir iletişim dili oluşturmuş. Dak yaptıranlar azaldığı için bu iletişim dili de yavaş yavaş yok oluyor. Şimdilerde 60 yaş ve üzerindeki bedenlerle ölümsüzleşen Dak kültürü, onlardan sonra yok olacağa benziyor.

Farklı karışımlardan oluşan boya maddesinin alt deri yüzeyine kadar kalıcı şekilde işlenmesi tekniğiyle oluşan dövme, bedenin çeşitli yerlerinde vuku bulan desen ve imgelerle kendisini ölümsüzleştiriyor. Ancak uygulandığı alana verdiği acı hissiyatı ile beraber kan kaybına bağlı bazı rahatsızlıklara ve enfeksiyon sonucu zehirlenmelere yol açabiliyor. Güneydoğu Anadolu’da yaygın olarak uygulanan Dak’ı, Müslüman Araplar, Kürtler ve Türklerin yanı sıra Yezidiler, Ermeniler ve Süryanilerde de görmek mümkün.

FOTOĞRAFLAR: iBRAHİM ŞİMŞEK

HABER: BURAK SOMUNCU & KENAN ŞİLEN

Zeliha Gülek

Fatma Şıldır

SAYFA TASARIM: BURAK SOMUNCU


Gazete Kampus 47