Page 1

1


Acılar içindeki insanlığa selam olsun. İnsan biraz da kendi emeğidir. Hollanda’ya kızıp portakal sıkanlar ile birilerine kızıp tenhada onun topuklarına sıkanlar aynı fabrikadan çıkan benzer ürünler gibi... Neyse, zaten ben bu aralar sek ayran içiyorum. Holştayn ineği ayranı hem de... Ama geçen gün, Hollanda’ya ekonomik yaptırım olarak 40 adet holştayn ineğini sınır dışı etmişiz. Bakın buna üzüldüm. Ne güzel ayranımı içiyordum. Abi bu ineklerden ne istediniz? İnek yerine ak koyunları gönderseydik ya. Benim de bir Hollanda yapasım vardı bu aralar... Hem Amsterdam şimdi cıvıl cıvıldır. Batı’yı çok kıskanıyorum.

Bizim büyük çaresizliğimiz; kesinlikle Ortadoğulu olmamızdır. Bu coğrafyada -peygamberler dönemleri de dahil- tarih boyunca bir gram huzur ve barış olmamıştır. Dünyanın geri kalanında buna benzer başka bir yer var mıdır, bilemiyorum. İbn-i Haldun, coğrafya kaderdir, demiş ve bizim kaderimiz ne yazık ki bu topraklar... Bu toprakları sevmesine seviyoruz ama barış ve huzur istiyoruz. Şimdiye kadar bu şartlar sağlanamadı. Gelecekte güneşli günler görür müyüz, bilmem. Yaşamımız sonra ermeden Nazım’ın haklı olduğunu görürüz umarım. Motorları maviliklere süreriz...

Hangi topraklara aitsin onu da bilemedim Hayatımın genel gidişatı üstteki ya, neyse. Senin kafa kağıdın eski ama paragrafta geçtiği gibidir neredeyse. kafan yeni kalmak için direniyor gibi. Bizim büyük çaresizliğimiz; Çaresizlik ve aptalca durumlar silsikesinlikle Ortadoğulu olmamız- Her konuda olduğu gibi yaşlanmaya lesi. Evet, bir çaresizlik var sürekli da muhalifsin belli ki. Yaşlanma dır. Bu coğrafyada peygamberler ve bunu çok iyi bir şekilde içselleşkarşıtı krem gibisin be abi! Ama dönemleri de dahil, tarih boyunca sen de haklısın. Bu fizikle, bu sesle tirmişim. İsyan ya da üzüntü yok. bir gram huzur ve barış olmamış- başka bir meslek tutamazdın. EkTepkisizim. Kendimi evrime bıraktır. Bu toprakları sevmesine sevi- meğinin peşindesin abi... mışım. Ohhh evril güzelim gününü yoruz ama artık barış ve huzur gün et! Ama çaresizim ve aslında çok yoruldum. Hatta Sıla’dan bile daha Amerika’da Teksas Temsilistiyoruz. çok yoruldum. Sıla’da iyi omuz var ama. ciler Meclisi üyesi milletvekili Jessica Benim omuzlarımdan geniş ama benim Farrar ilginç bir kanun teklifi vermiş. Bu dudaklarım onunkilerden daha seksi. kanun teklifine göre ‘doğmamış çocukları korumak adına’ mastürbasyon yapan erkeklerin Hayattan bir beklentim olmasa iyiydi. Bir yebelirli bir miktar para cezası ile cezalandırılması hedefleğenim olsaydı feysbuk kapak fotoğrafıma onun tatlış bir niyormuş. Tabi ki, bu tasarının yasalaşması pek mümkün resmini koysaydım. Altına da “kimin yiyeni” diye yorum görünmüyor. Asıl amaç, kadınların hamilelik ve kürtaj yapardım, mutlu olurdum. Ama olmuyor işte. Yeğen de gibi konularda aldığı kararlara yasalar tarafından yapılan yok, başka mutluluk verecek şeyler de... müdahalelere dikkat çekmek... Sörvayvır izlerken yan tarafımda sinekler çiftleşti. Çiftleşme bitince üstteki sinek koluma kondu ve kanımdan bir fırt çekti. Bir nevi orgazm sigarası gibi bir durum yaşandı. Orgazm kanı... Gideyim de ünlülerin makyajlı ve makyajsız fotoğraflarına bakayım, biraz şaşırayım sonra şaşırmamla birlikte “Nasıl değişmişler lan, ehe mehe…” deyip mutlu falan olayım. Porselen makyajla ilgili araştırmalar yapayım. Belki biraz komik video... Ha bu arada tam olarak emin olamasam da makyaj yapmak Allah’a şirk koşmak olabilir. Bu konuda biraz kafa yormam lazım. Kesin kararımı yakında açıklarım.

Nejat Yavaşoğulları’nın ses tonuna sahip olsaydım ben de mecbur rakçı olurdum. Zaten adamı o sesle başka bir sektörde istihdam etmezler, yani barındırmazlar. Çok dayak yersin, önünü alamazsın. Nejat’ın gelip “Abi Bugünlerde gittiği mekanda check-in yapabilçayları tazeleyim mi?” diye sorduğunu düşünsenize. Tam mek için oranın wireless şifresine muhtaç olan bir liseli ağzının üstüne vurmak istersin, ama yaşına hürmeten öğrenci çaresizliği içindeyim. Ulan check-in yapacağım belki kendini zor da olsa tutarsın. Tipinden, sesinden yapmasına da mobil veri alışverişi yapamıyorum.. rahatsız olur; “Hee dayı hee çay getir, oralet getir, ne Yan masadaki kızlara hissettirmeden acaba getirirsen getir de git başımdan!” demek istersigarsondan şifreyi isteyebilir miyim? Ya niz. Harbiden de, Nejat abi senin yaşıtların duyarlarsa? Dur istemeden zekamı torun torba sahibi adamlar oldu. Sen hala çalıştırıp kendim bulmaya çalışayım. elinde gitarla toplumsal mesajlı şarkılar İzmir’de olduğum için şifre kısmına kasmak için uğraşıyorsun. Zırtlan gibi mekanın adını yazıp sonuna 35 ekoradan oraya zıplıyorsun. Abi boşver Sonra ararım diye rafa lesem şifreyi bal gibi bulmuş olubu işleri ya! Sigortanı yatır, emekli kaldırdığım az samimi rum. Cafe mi yazsam yoksa kafe falan ol. Şimdi belediye otobüsünde arkadaşlarım toplanıp ülke mi acaba? Mekanın adı neydi lan? sen ayakta kalsan ben sana yer falan kurmuşlar. Sonra bir ara En iyisi bir açık çay söyleyeyim vermem yani kusura bakma. Sizin kendime. Çay edebiyatı sayesinde grupta KORG çalan tonton bir dede vize çıkartıp giderim. prim yaparım. Ben çayı açık içerim var. Ona yer verebilirim. En azından yaşının adamı gibi bir tipi var ve sempaazizim; bardağın bu tarafından da sevdiğimi görebilmek için... O değil de tik. Sen soğuksun, sopa gibi bir adamsın. tuvalet alafranga mı acaba? Sana ısınmak çok zor. Sanatçılığına eyvallah bir şey diyemem ama fizyolojik özelliklerin bu topraklara ait değil.

2

Köylüyüm ama şehirde yaşıyorum. Bildiğiniz ara formum. Köyde şehirlilik, şehirde ise köylülük özellikleri gösteriyorum. Bu yüzden, her iki tarafta da toplum beni kabul etmiyor. Kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. En iyisi Almanya’ya yerleşeyim de, yırtık blucin ile sırtı ejderha desenli gömlek giyerek sokaklarda dolaşayım. İyisi mi, gidip kendime 5 kiloluk jöle alayım. Favorilerimi de kılıç gibi incelttim mi benden iyisi olmaz. Herkes yazın gelmesini istiyor. Tikican kızlarımız sosyal medyada her paylaşımın altına “Yaz gelsin artık yha…” yazıyorlar. Diyorum ki; birgün bu kızlardan birinin kapısı çalsa, kapıyı açsa ve yaz karşısına çıksa ve ona dese ki: “Geldim ulan! Ne çağırıp duruyorsun? Hadi ne söyleyeceksen söyle.” dese. Kızın oracıkta nutku tutulsa ve iki kelime edemese... Bunun üzerine yaz “Beni bunun için mi çağırıp durdun lan?!” deyip ağzından yakıcı güneş ateşi fırlatsa ve kızı kömüre çevirse... Kendi kendine bağıra çağıra bir daha dönmemek üzere çekip gitse... Ne güzel olurdu be... Hangi hayvansınız testi: Geçen ay Ot Dergi’de Quentin Tarantino, Lama Dergi’de ise Mehmet Akkoyunlu vardı. Bu bilgileri göz önüne alarak geçen ay hangi dergiyi satın aldınız? a) Türkiye’nin en sevilen dergisi; Ot b) Türkiye’nin en sövülen dergisi; Lama c) Hiçbiri Sonra ararım diye rafa kaldırdığım az samimi arkadaşlarım toplanıp ülke kurmuşlar. Sonra bir ara vize çıkartıp giderim.

17 Nisan sabahı güneş yine doğudan doğacak...


3


Merhaba Dostlar, Bu sayı ile umarım son olmayacak olan, Türkiye’nin en kötüsü veya en iyisi olma iddiasında bulunmayan, bunları yapanların olduğunu bildiğinden hiç bulaşmaya bile yeltenmeyen, vasat bir köşe ile karşınızdayım. Lakin bu kadar berbat şeylerden bahsederken şunu belirtmek isterim: Çok Heyecanlıyım. Büyük bir heyecan ve mutluluk içinde bir şeyler kaleme almaya başladık. Cem ile uzun zamandır görüşelim, görüşelim dememize rağmen birkaç kez sokak ortasında karşılaşmalarımız sayılmaz ise bu konuda istikrarlı bir biçimde beceriksiziz. Ki sanırım bu olaydan sıkılan ve yeter artık diyen Cem, “Uyannnnnn Ekin sabah oldu.” mesajları, artık yaz ulan demenin nazik haliydi. Cem’den azarı yiyince beni aldı bir telaş, ulan nasıl yapmalı ne etmeli vesaire dedim. Dur lan yazan arkadaş vardır ya da edebiyatçılar, onlara sorayım. Onlar bilir. Sorduklarımdan gelen cevaplara göre hikaye şekillenmeye başladı. Biri dedi işte sansasyonel olaylar hakkında yaz, ötekisi günlük hayattan gir işte, başkası işte muhalif olsun görsünler duruşumuzu, bir diğeri aman okumazlar ya boşver dedi. İşte halet-i ruhiyemiz böyle iken geçtik kalemle defter başına.

4

Günlük hayattan, bu da geldi başımıza tadında yazılar... Efendim öncelikle köşemize isim babalığı yapan Dışarıya Bakanımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz. Avrupa’ya girmenin bin bir yolunu deneyen bakanlar bizim bakanlarımız. İşte tam da bu günlerde çıkıp söylediği “Sen ne lalesisin bilmiyorum ama...” sözü içimde uyuyan hücreleri uyandırmış bir bahar havası getirmişti. Bu mutluluğum beni başka alemlere sevk ediyor, bir Avrupa Fatihi edasına büründürüyordu. Yalnız aklımı kurcalayan tek soru şu idi, tercüman bu sözü nasıl çevirmişti? Sen bir lalesin ve ben senin ne lalesi olduğunu bilmiyorum gibi bir şey miydi acaba, yoksa daha absürt bir cümle mi? Sonuçta g.t diyecek hali yoktu ya. Sonrasında ise gündem daha karmaşık bir hal almaya başladı benim için. Holstein ineği için “Güzel süt veriyordu ama artık kime verirse versin istemem.” diyen belediye meclis üyesi arkadaş beni gözyaşlarına boğdu. İşte dedim vatanseverlik budur. Tam bu olayı hazmetmeye çalışırken ineği kesme kararını söylediğinde ben kendimi yerlere atıyorum, dayanamıyorum ama görmelisiniz aman tanrım bu ne büyük bir kişilik. Dur diyorum ne olur dur, dayanamam. Durur mu bu kez et balık kurumu Holstein inekleri geri gönderme kararı almış işte o an dayanamayıp bayılmışım. Arkadaşlar ertesi gün anlattılar, Cebimize Bakan demiş “Ya aslında ekonomik yaptırım olmasın iki ülkede yara alır.” Bunu duyunca dedim o kadar büyütülecek mesele değil. Konya kadar büyüklüğü olan ve Türkiye’de 22 milyor doları olan bir ülke. Nedir yani iki portakal sıkarız Hollanda neyin ne olduğunu anlar. Doğrudan kıskançlıklarını belirten portakallar memleketlerine döner dönmez 3. havaalanı hakkında atıp tutmaya yani kıskanmaya başlamışlar. Yok neymiş Rotterdam daha güzel, bizim redlight districtsimiz var, yok ya bak sen laleye. Lakin aklımı kurcalayan bir sorun vardı, ya Sayın BinBakanımız ve oğlunun Hollanda şirketlerinde 30 adet gemisi varmış ve Petrol Ofisi

Hollandalılara satılmış. Düşünceler, düşünceler aklımda tilkiler dolanıyor. Bu gavurlar gene bir işlerin peşinde. Tam bunları düşünürken televizyona gözüm kaydı bir de ne göreyim evlendirme programlarının bir numaralı sunucusu önümüzdeki sezon olmayacağını bu evlendirme programlarından kendilerinin de çok sıkıldığını söylüyor, Sayın RTÜK’ün bir an önce el atmasını istiyormuş. Aman tanrım, aman tanrım o nasıl bir feryat bizim evde. Herkes kendini duvarlara vuruyor, ebem dizlerini dövüyor. Bir an ağlamam durmuştu ki bütün mahallenin ağladığını duymamla yine göz pınarlarım sel oldu aktı. Ertesi gün kahvede bu olayın şoku henüz atlatılamamışken 70 yaşındaki Akif amca “Öldürecem kendimi.” diye bağırmaya başladı, aman amca dur biz de acılıyız. “Yok öldürecem kendimi.” Bir baktım biz derdimizi unutmuş Akif amcaya derman olmaya çalışıyoruz. Gerçi Akif amcayı biz sana eş buluruz sözü ikna etmeye yetti. Aradan geçen bir hafta sonra Akif amcayı televizyonda gördük, altyazıda şu yazıyordu “Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü-Programı yayından kaldırılan henüz evlenememişzedeler” dedim işte bravo bir de demokrasi yok derler. İşte efendim ilk yazımız burada sonlanırken durup birkaç densiz abi HAYIRlı olsun falan der, aman diyeyim durduk yere beni terörist yapmayın, herkes kendi terörlüğünü yapsın. Öyle bir hal aldı ki bu terörlük anlatamam yani, ele ayağa düştü. Eskiden böyle miydi ya? Bir H(ayı suratı)R demen yeterli oluyor son süreçte. Devletimiz herkesin terörist olmasını oldukça kolaylaştırdı. Mesela biz günlerce sıra beklerdik terörist olabilmek için, bu bürokrasi belimizi bükmüştü. Gerçi olayın bir de diğer yüzü var, son günlerde millet de meraklı olmuş terörist olmaya. Neyse efendim bildiğiniz mevzular bunlar.


5


the geyik Neşeyle girdi eve sabahın köründe. Patır kütür döküldü üzerindekileri. Mutfağa girip çay koydu, kahvaltılıklar hazırladı. Baktı ev çok sessiz, kendi sesini de oldu olası beğenmez, bir de müzik açtı bir yerlerden. Perdeleri çekti, müziğe mırıldanarak eşlik ederken kahvaltılıkları masaya taşıdı. Yavaşça doğrulup gözlerimi ovaladım. Güneş gözüme girdi direkt. Sövdüm. Beynimde filler sevişiyordu, öyle bir zonklamak. Sövdüm. Saat henüz sabahın sekiz buçuğuydu. Sövdüm. Salonda ortalık yıkılıyordu resmen. Sövdüm. GÜNAAAAYDIIIIIIAAAAĞĞĞNNN !!!!!!!1!!!1!1bir. Sesi duymamla yüzüme bir bardak suyu yemem bir oldu. Hayatınızdaki istisnai insanlara gösterdiğiniz sabır ile onları öldürmek istemeniz arasında saç telinden daha ince bir çizgi vardır. İşte yatak odamın kapısında tam olarak bunu düşünüyordum. Eğer şu an sağa dönersem tereyağı bıçağıyla kadına şiddet moduna girebilir yahut sola dönüp yüzümü insan gibi yıkarsam sakinleşebilirdim. Sükûnetimi koruyarak yavaşça sola döndüm. Sövdüm. “Yavrum bu neyin gücü, neyin enerjisi sabah sabah?” dedim salona girerken ve her medeni insan gibi gülümsemeye çalışarak. “Erkek arkadaşımla tanışacaksın bugün ve unutacağını bildiğim için erken damladım hihihi” Hihi nedir? Erken damlamak nedir? Ulan daha sabah namazını kılan cemaat dağılmadı camiden, biz bu çocukla buluşmak için neden karga henüz kahvaltılık birşeyler atıştırıp yediklerini sindirim aşamasına getirmeden önce uyanıyoruz laaaağğğnnnn!! DİYEMEDİM. “Hahaha hay Allah iyiliğini versin, tamamen çıkmış aklımdan.” şeklinde sempatik bir ifade ile karşılık verdim. En nihayetinde tek dişi de kalmış olsa medeniyet dediğin bunu gerektirirdi. Kahvaltı boyunca tanışacağım genci en, boy, kilo, saç tipi, deri tipi ve daha nice sayısal ve görsel özellik olarak 1238. kez dinlerken çayımın da son yudumlarına yaklaşıyordum. Bir ara kalkıp bana kıyafet kombini yapmak için içeri gidip çeşitli ütüsüz gömlek ve tişörtlere isyan ettikten sonra uygun kombinasyonu elde etmenin haklı gururuyla içeri geri dönüp beni koşturarak odaya uğurladı. Sallana sallana üzerimi giyindim. Saçlarımı düzelttim, beğenmeyip başka şekle soktu. Siyah ayakkabılarımı giydim. İsyan edip kahverengileri giydirdi. Parfüm sıkmayı unutmuştum, üzerime boca etti. Benim anladığım, bu çocuk bugün ya bu kızı alacaktı ya da beni. Çünkü bildiğin gelin gibi olmuştum. Tabii ki sövdüm. Çok sallandığım için evden beni tekmeleyerek çıkartıp, merdivenlerden yuvarlayarak indirdi. Arabaya bindiğimizde saat 10’a geliyordu. Emekli amcaların, teyzelerin bile sokağa yeni düştüğü şu saatlerde biz tek kişilik düğün konBakışlarımdan durumu voyu gibi amansız bir acele ve anlamış olacak ki minik sualler telaş içerisindeydik. bombardımanına başladı. Tam yirmi Yaktığım sigarayı üstümüz dakika boyunca mülakatta ter döktüm. kokmasın diye daha ilk fırtta alıp camdan Saç renginden boyuna, burcundan yükaşağı attı. Sövdüm. selenine, hatta neticesinin çapına kadar Tüm bu hengâmeye rağmen ezberlettiğine emin olunca artık gönyüzümde hep aynı lünün yeni prensiyle tanışmaya hazır anlayış dolu iyi gün olduğuma kanaat getirdi. dostu ifadem vardı. Bakanlara huzur veren tarzdakilerden hani. “Allah’ım ne kadar iyi biriyim ben böyle.” dedim içimden. Gözüm tekrar saate kayınca refleks olarak sövdüm.

6

Öyle mutluyuz, böyle mutsuzuz, şöyle öpüşüyoruz, böyle sevişiyoruz falan filan derken elemanla tanışacağımız olay yerine sağ salim gelmeyi başarmıştık. Arabayı park ettikten sonra aynı anda arabadan inme faaliyetine başlamış olmamıza rağmen ben daha kafayı çıkarmadan o önüde bitivermiş ve yol boyu dağılan kıçımı başımı düzeltmek için çoktan Yavaşça doğrulup gözlerimi hazırlanmıştı bile. Masayı bizim kız ovaladım. Güneş gözüme girdi ayırtmıştı. Gayet de lüks bir yerdi hani. Demek ki o girişte bana el kol direkt. Sövdüm. Beynimde filler yapan park görevlisiydi, neyse. İçeri sevişiyordu, öyle bir zonklamak. girene kadar reverans yapıcam diye Sövdüm. Saat henüz sabahın sekiz iki büklüm olan garsonu izledim buçuğuydu. Sövdüm. Salonda ve dayanma süresini test etmek için bilerek yavaş yürüdüm. Adam tık ortalık yıkılıyordu resmen. demeden bekledi, helal olsun. Sövdüm. Masaya otururken biri sandalyemi tuttu. Bizim kız teşekkür edip oturdu ama biz sandalyemi tutanla bakışmaya devam ettik. Gerçi adam da haklıydı, bizim kız kaportamı nasıl cilalayıp parlattıysa artık. “Ben hallederim teşekkürler.” dedim kibarca. “Estağfurullah beyefendi, lütfen buyrun.” dedi. Söverek oturdum. “Bu gelecek eleman hangi ülkenin veliahtı?” “Saçmalama lütfen, bu önemli bir gün olduğu için mekân da güzel olsun istedim değerini bil.” dedi. Menüye bakıp değerimin ne kadar olduğunu hesaplamaya başladım. Adını okuyamadığım yemekler arasından nasıl seçim yapacağımı düşünürken bizim kız hâlen bir şeyler anlatıyordu. Bir ara elamanın adını hâlâ bilmediğimi fark ettim. “Adı neydi bu şehzadenin?” dedim. “Yuh Kaan, yuh! Elli defa söyledim adı Berk diye.” diye cırladı. Sonra başladı kalaylamaya: Ben onu dinlemiyor muydum? Bu kız boşuna mı konuşuyordu? Kendime biraz çekidüzen versem iyi olacaktı. Berk Beylerin en sevdiği yemek çoktan sipariş edilmiş, bizim kız kendi yemeğini ve hatta devamında gelecek tatlıları bile seçmişti ama ben hâlâ menüde tanıdık kelimeler arıyordum. Azap gibi geçen bir on dakika sonunda garson ne mal olduğumu çok şükür anlayıp çaktırmadan bana parmağıyla menüde yenilirliğinden emin olduğu bir yemek gösterdi. Bakışlarımla boynuna sarılıp teşekkür ettim bu abiye, o da “Eyvallah gözüm.” der gibi telkin edip oturttu beni geri yerime. Sandalyemi de tuttu tabii yine, profesyonel adam. Kravatımı gevşettiğim için iki sefer, ayak ayak üzerine attığım için bir sefer, sigara içmek için müsaade istediğim beş sefer ve her seferde ayrı bir şevkle bana zılgıt çektikten sonra bu sefer de bu yerli malı Edinburg dükü geldiği zaman ne tarz konular açabileceğim hakkında brifing vermeye girişti. Her şey köküne kadar mükemmel olsun istiyordu, bariz belliydi ama ben dediklerinin yarısını çoktan unutmuştum bile. Kıracağım pot başına ayrı ayrı belamı s*kecekti, bunu anlamak için müneccim olmaya ne hacet. Bakışlarımdan durumu anlamış olacak ki minik sualler bombardımanına başladı. Tam yirmi dakika boyunca mülakatta ter döktüm. Saç renginden boyuna, burcundan yükselenine, hatta neticesinin çapına kadar ezberlettiğine emin olunca artık gönlünün yeni prensiyle tanışmaya hazır olduğuma kanaat getirdi. Bana son kez minnet dolu gözlerle baktı. Ben bir kadının sahip olabileceği en medeni, en dürüst ve en sadık dosttum çünkü onun gözünde. Yavaşça bakışlarını benden alıp kapıya doğru çevirdiğinde yüzündeki gülüşün içeriği değişti ve büyük bir sevinçle ayağa kalktı. Yavaşça kalkıp üzerimi düzelttim, ceketimin önünü ilikledim. Eleman önce sevdiceğine kibar bir öpücük kondurdu, sonra yavaşça bana elini uzattığı sırada bizim kız büyük bir gururla tanıştırma işine girdi: “Kaan, erkek arkadaşım Berk. Berk, bu da hep bahsettiğim eski sevgilim Kaan…”


7


Editörün Notları Müjde! Editörü olduğum aylık ebediyat dergisi Kürek tüm zorluklara rağmen çıkmaya devam ediyor. Bize destek olan değerli okurlarımıza teşekkür ederiz. 3. sayımızın detaylarına geçmeden önce geçen sayının bir değerlendirmesini yapalım. Öncelikle satışlarımızın arttığını söyleyebilirim. İrfan abinin dergimize karşı düzenlediği manipülasyonlar aksi şekilde olumlu etki yaptı. Özellikle dayak olayı mahallelinin dergiye olan ilgisini arttırdı. Fakat İrfan abi hırsını alabilmiş değil. Mahallenin kültür sanat meydanını bize bırakmamak için kitap satmaya başladı. Fakat bu işi alışmış olduğu şekilde yapıyor, mesela kitapları kalın-orta-ince diye ayırmış, dükkânın camına yazmış “Rus klasikleri geldi”, “Kafka bulunur” Ayrıca bize sataşmaktan da geri durmuyor. Okuldan dönen küçük kardeşim Üzeyir’in eline Tutunamayanlar’ı tutuşturmuş. Sizi bu piyasada tutundurtmayacağım mesajı veriyor aklınca. “Hemen götür geri ver kitabı.” dedim Üzeyir’e. Tabii o da korkmuş, İrfan abi kızar diye bahane uydurmuş kendince. “Abi bu kitap beni biraz sıktı.” demiş. Ne dese beğenirsiniz? “Okudukça açılır.” demiş İrfan abi de. Sanki ayakkabı satıyor pezevenk. İşte kendisine demek istediğim de buydu: Dergicilik, edebiyat daha başka bir iş, esnaflığa benzemez. Fakat bundan sonra kendi bilir. Ben diyeceğimi dedim, ayrıca verdiği kitap da korsandı ama gidip şikâyet etmem. Ev geçindiriyor sonuçta, kimsenin ekmeğiyle oynamak istemem. Gelelim yeni sayıya. Öncelikle hediyelerden başlamak istiyorum. Bu sayıda özellikle genç şair adayları ve yazarlar için “Bitki Ansiklopedisi” veriyoruz. Çiçekleri bilmiyor musunuz? Hangi çiçek hangisi ayırt edemiyor musunuz? Dert etmeyin. Artık siz de yârinizin bakışlarını menekşeye benzetebileceksiniz, karanfil kokulu bahçelerde gezintilere çıkabileceksiniz. Şebboy, manolya, lavanta… Çeşit çeşit bitki, fotoğraflarıyla ve özellikleriyle birlikte elinizin altında, dilediğinizce yazın. Şiir demişken usta şair Celalettin abiden de bahsedelim. Daha doğrusu Celal Süreal’den. Öncelikle Celalettin abi sürrealist olmuş, adını da Celal Sürreal yapmış. Yetmemiş kahvedekilerle iddiaya girmiş “Antep-Konya maçını Antep alır, alamazsa soyadımdaki ‘r’lerden birini atıcam.” demiş. Tabii Antep alamayınca Süreal olmuş. Hayır, genç olsa heves etmiş diyeceğim fakat yaşlı başlı adam ne gerek var böyle şeylere anlamıyorum. Üzücü bir haberle devam ediyoruz. Dergimiz yazarlarından ve “Abi Kamyon Gelecek” grubunun vokalisti Aybars Berk Özüm maalesef alerji olmuş. Yünlü, salaş kıyafetleri ve tozlu ortamlarda çalıp söylemekten dolayı vücudu kabarmış hep, doktorlar güvelenme riskine karşı kendisini bir süre hastanede müşahede altında tutacaklarmış. Fakat kendisi yine de dergimize yazmaktan kaçınmadı. Bu ay ‘Naftalin’ adlı yazısıyla dergimizde. Tekrar kendisine geçmiş olsun diyoruz. “Aşkına Ekmek Bandım” dizisinin yakışıklı ve başarılı başrolü Melihcan Mehmetcan Dokuzcan bu ay sünnet hikâyesini yazdı. Bir yanıyla hüzünlü, bir yanıyla komik bu hikâyede yaşamın gerçekleriyle yüzleşeceksiniz adeta. Erkekliğe atılan bir adım olarak görülen sünnet olayı üzerinden erkek egemen toplum yapısının dinamiklerini gözler önüne seren Dokuzcan, ne kadar sağlam bir kalemi olduğunu da kanıtlıyor bu yazıyla birlikte. Ev hanımı Şehnaz abla pazar alışverişinin inceliklerini anlattı. Küçük kardeşim Üzeyir de okul ödevi için yazdığı kompozisyonu verdi. Bir taşla iki kuş vurdu kerata. Zaten kompozisyon da bu konuyla alakalı: Kuşlara taş atmayalım, doğayı koruyalım. Aferin Üzeyir! Kürek Dergi. Gerçekleri yüzünüze kürek gibi vuran dergi…

8


9


AVA GİDEN AVLANIR Uzun zamandır eskiyen ayakkabımı değiştirmek üzere AVM içerisinde mağaza gezmeye başlamıştım. Ayakkabım bence çok güzeldi ama eskimişti artık. Biraz kaliteli bir ayakkabı alayım diye, marka olmuş büyük ayakkabı mağazasına girdim. Tezgâhtar çocuk, gayet kibarca “Buyurun beyefendi.” deyip benimle ilgilenmeye başladı. Bir ayakkabıyı gözüme kestirdim ve tezgâhtar arkadaşa 43 numarasını vermesini söyledim. Yalnız ayakkabıların üzerinde fiyat olmayışı beni hayli kıllandırmıştı. Birden tezgâhtarın konuşması ile kendime geldim: “Kuzu derisi abim. Al bak İşte. Bu ayakkabıyı kaçırma. Bu kadar ucuzu Ankara’da yok. Hakiki kuzu derisi inancın olsun.” Durmadan konuşan tezgâhtar arkamdan geliyor, ben duymazlıktan geliyordum. Kuzu derisi dediği ayakkabının fiyatı 449 TL. Ulan kuzu ne kadar memlekette? Hani bizim Kurban Bayramlarında kesip derisini bedavaya Türk Hava Kurumuna verdiğimiz deriden bahsediyor. Bu fiyat ne arkadaş? Birden nereden duyduğumu hatırlamadığım ama “Kuzunun olduğu yerde kurt eksik olmaz.” sözü kulaklarımda çınlamaya başladı. Tezgâhtar mağazadaki tüm ürünlerin hakiki kuzu derisi olduğunu söylüyordu, demek ki kurt tam da kendisi idi. Zavallı kuzu sürüsü çobanı da beslemiş, çoban köpeğini de, sahibini de. Şimdi sıra bu kurtta demek ki. Tezgâhtarın bu tavırları beni oldukça gıcık etmiş, artık onu tamamen bir kurt şeklinde görmeye başlamıştım. O sırada içeri kırmızı rujlu, kırmızı çizmeli, hatta kırmızı şapkalı çok güzel bir kız girmişti. Bizim kurt benim peşimi bırakıp kırmızı şapkalı kızın peşine düşmüştü. Kızın sepet şeklinde bir çantası vardı. Birden mağaza bir orman gibi görünmeye başladı bana. Kuzular, kurt, kırmızı şapkalı

10

kız... Peki ben neydim bu masalda? Ben köşeye siper almış avcı gibi beklemeye başlamıştım. Bu rol bana kalmıştı. Kurt, kuzu derisinden yapılmış ayakkabıları kırmızı şapkalı kıza gösteriyor ve adeta dans eder gibi mağazanın ortasında kandırmaya çalışıyordu. Kırmızı şapkalı kız ayakkabıların kuzu derisi olduğunu duyduğunda üzülmüş ve hakiki deri olmayan ayakkabı almak istediğini kurt efendiye söylemişti. Kurt hiddetlenmiş ama yine de kibarlığını bozmuyordu. O sırada kırmızı şapkalı kız mağazanın çıkış kapısına doğru yöneldi, ben de avcı olarak peşinden. Kurt da arkamızdan “Efendim çok uygun bak hakiki kuzu derisi.” demeye devam ederken kırmızı şapkalı kızla mağazadan çıkmıştık. Avcı ile kırmızı şapkalı kız tanışmıştı. Kız boğazının kuruduğunu ve bir kahve içmek istediğini söylemişti. Avcısı olarak “Efendim ne demek?” der demez kafede almıştık soluğu. Kahveler, pastalar vs. derken biraz para çıkmıştı cebimden. Ama olsun “Feda olsun.” demiştim. Kız “Şu mağazadan bir kazak alacağım, isterseniz gelin birlikte bakalım.” demişti. Ben de “Tabii ki neden olmasın.” diye cevap vermiştim. Kurttan kurtulmuştuk artık. Kırmızı şapkalı kız ve avcısının büyük aşkı başlıyordu. Mağazaya girdik. Kız kazağı işaret etti, denedi. Bana sordu, ben de harika olduğunu söyledim. Ama kız birdenbire mutsuzlaştı. Hemen etrafa baktım, yoksa başka bir kurt mu dadanmıştı, diye. ”Ne oldu kırmızı şapkalı kız?” diye sordum. Kız bu kazağı alacak parasının olmadığını söyleyince ben “Ne demek canım? Aşk olsun. Bu da benden olsun.” dedim. Kazağın ücretini ödemek için kasiyere kazağı uzattığımda “400 TL efendim.” deyince kalbim duracak gibi olmuştu. “Hakiki yün efendim.” sesiyle irkildim. Ulan gene kuzu muhabbetine dönmüştük. Söylene söylene ödedim mecburen.

Kırmızı başlıklı kız çok mutluydu. AVM içinde bale yapar gibi yürüyordu. Kafede ödediğim hesap ve kazak parasıyla birlikte ayakkabı param uçup gitmişti. Neyse ki yağmur, kar yoktu dışarıda. İdare ederim diye düşünürken bizim kız artık “Benim gitme zamanım geldi.” dedi. Telefonlar alındı ve kırmızı şapkalı kız ile avcısı bir daha buluşmak üzere ayrıldılar. Avcı sabırsız davranıp 15 dakika sonra kızın telefonunu aradığında “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.” sesini duydu. AVM’den dışarı çıktığımda sulu bir kar yağıyordu dışarıda. Ayakkabımın altındaki küçük delikten giren suyla rüyadan uyanmıştım. Ama cebimde beş kuruş para kalmamıştı. 1 saate yakın yürümüştüm ve karnım çok acıkmıştı. O sırada dönerci bağırıyordu “Gel abim gel, hakiki Ankara kuzu döneri burada.” diye. Ben son kalan 1 TL ile simit almış bir taraftan yiyor bir taraftan yürüyordum. “Ulan kuzusunu da, kurdunu da, kırmızısını da...” deyip su alan ayaklarımı hissetmeden yokuş yukarı yürüyordum. Gece çok yorulmuştum. Uyumak için gözlerimi kapadığımda kuzu derisi ayakkabı gözlerimin önüne geldi. Ayaklarım sızlıyordu. Kurt, kuzu, kırmızı şapkalı kız derken olan bana olmuştu. “Ava giden avlanır.” sözü, bir kez daha gerçek olmuştu.


11


12


13


tekerleklibavul tekerleklibavul

Uzak diyarlarda kendini mutlu sanan hayvanların yaşadığı bir ülke varmış. Ülke dediysek öyle Rusya, Amerika, Çin gibi kocaman değil. Liechtenstein, San Marino, Vatikan gibi küçücük, herkesin birbirini tanıdığı, düğünlerin belediye hoparlöründen duyurulduğu bir ülke işte. Bu ülkenin adı “Vegan Hayvanlar Cumhuriyeti” imiş. Burada kimse hayvansal ürün kullanmazmış. Böyle bir kararın bir anda mı alındığı, yoksa yüzyıllar içerisinde kendiliğinden mi oluştuğu ise tam bir muammaymış.

Bir de “Kuşlar” varmış bu ülkede. Liderleri bir akbabaymış. Yalnız başına yaşayan bir akbaba. “Kuşlar”ın “Dört Bacaklılar”la yılların getirdiği dostlukları son zamanlarda bozulmuş, hatta birbirleriyle düşman olmuş bu iki grup. “Dört Bacaklılar” yakalayabildikleri “Kuşlar”ı yok ediyorlarmış. Tabii onları yakalaması biraz zormuş. Çünkü istedikleri zaman bir “Dört Bacaklı” gibi karada yürüyüp, istedikleri zaman uçarlarmış.

ğundan bahsetmiş. Kendi türünün asırlardır zaten et yemediğini anlatmış. Diğer gruplar zürafanın oğlunun ceza alması için baskıya başlamışlar. Halk pankartlarla sokaklara dökülmüş. “Bugün et yiyen, yarın b*k yer.” pankartı bazı gazetelere manşet olmuş. Zürafa bakmış iş çığırından çıkıyor, oğlunu bir süreliğine yurt dışına göndermiş. Oğlan yurt dışına gidince halk biraz olsun yatışmış. Diğer gruplar da yavaş yavaş konuyla ilgilenmemeye başlamışlar. Ve bir zaman sonra bu olay tümden unutulmuş.

Vegan Hayvanlar Cumhuriyeti (VHC) içerisinde birçok hayvanı barındırıyormuş. Bu kadar çok hayvanın olduğu bir yerde gruplaşmanın olmaması tabii ki imkânsızmış. Bir ara önüne gelen grup kurmaya başlayınca ülkeyi yöneten kurulun başındaki zürafa “Beyler sizce de abartmıyor musunuz?” diyerek küçük grupların faaliyetlerini bitirmesini istemiş. Küçük gruplar da bakmışlar adam net konuşuyor, korkudan dağılmaya karar vermişler. Bir kısmı da büyük gruplara katılmışlar.

Ülkeyi yöneten kurul haftada bir cuma namazından sonra kocaman bir yatta toplanırmış.

Et yeme vakasından dili yanan zürafa bir pazar günü “Dört Bacaklılar”ı huzurunda toplamış. “Beyler gördüğünüz gibi açığımızı her bulduklarında saldırıyorlar. Gereksiz yere zor duruma düşüyoruz. Bu şekilde bir sürü grupla ülke yönetilmez. Sadece biz olmalıyız. İlla biz olalım demiyorum. Seçim sonucunda en yüksek oyu alan olsun işte ülkenin başında. Halk buna karar versin.” demiş. O esnada grup üyelerinden “Haklı”, “Beyler haklı”, “Adamsın” mırıldanmaları duyuluyormuş. Toplantıda alınan bu karar yazılı olarak ülkeye duyurulmuş. Diğer gruplar en başta toplu bir bildiri yayınlamışlar “YA YOK ARTIK EBESİNİNKİ” başlıklı. Ardından “Dört Bacaklılar”a katılan gruplar olmuş. En sonunda “Ülkeyi tek grup mu yönetsin, yoksa birden fazla grup mu?” diye halka sormaya karar vermişler. Eğer ülkeyi tek grubun yönetmesini istiyorsanız “elma”, birden fazla grubun yönetmesini istiyorsanız “armut” yazarak 9363’e 15 gün sonra SMS göndermesi söylenmiş halka. Halk da “2017 yılında SMS mi kaldı? WhatsApp’tan yazalım.” demiş. Bu haklı sitem bir sonuca ulaşmamış.

Ülkenin yönetimindeki en etkin grup “Dört Bacaklılar”mış. Liderleri bir zürafaymış. Aynı zamanda da kurulun başındaymış. Başka ülkelerden gelenler ilk duyduklarında “Lan zürafadan lider mi olur?” tepkisi verseler de onunla tanıştıklarında bu vasfı hak ettiğini düşünürlermiş. Çünkü ses telleri zayıf bir yapıda olduğu için normalde ses çıkaramayan zürafaların aksine bu zürafa bir aslandan, bir filden daha yüksek ses çıkarıyormuş. Sadece yüksek ses çıkarmakla kalmayıp konuşmalarıyla insanları etkiliyormuş. Ülkenin yönetimindeki ikinci etkin grup ise “Denizde Yaşayanlar”mış. Liderleri bir yunus balığıymış. İnsan, bir köpekbalığı, balina falan bekliyor tabii ama yunus balığıymış işte. Tatlı, şirin bir yunus balığı. “Denizde Yaşayanlar” karaya pek çıkmadıkları için eleştirilirmiş ülkedeki diğer hayvanlar tarafından. Ülkenin bütününü temsil edemedikleri düşünülürmüş. Ülkenin yönetimindeki üçüncü etkin grup ise “Sürüngenler”miş. Liderleri bir komodo ejderiymiş. Sürüngenler sürekli ülkelerini çok sevdiklerinden bahsederler fakat zaman zaman buna ters düşen davranışlar sergilerlermiş. Bu yüzden kendi içlerinde de sık sık bölünme tehlikesi geçirirlermiş. Ülkenin yönetimindeki dördüncü etkin grup ise “Böcekler”miş. Liderleri bir ağustos böceğiymiş. Böcekler, ülke genelinde pek sevilmezlermiş. Birlik olduklarında seslerini duyurabilen böcekler, bazen köşelere siner, bazen ise ülke yönetiminde etkin rol oynarlarmış. Özellikle sürüngenler ile pek anlaşamazlarmış.

14

“Denizde Yaşayanlar” da böylelikle kurul toplantılarına katılabilirlermiş. O haftanın konusu hayvansal ürün kullanma özgürlüğüymüş. Ülkede kimse hayvansal ürün kullanmıyor gibi görünse de aslında gizliden gizliye hayvansal ürün tüketen hayvanlar varmış. Zürafa bunun iç savaşa sebebiyet verebileceğinden bahsetmiş ve hayvansal ürün kullananların cezalandırılmasını talep etmiş. “Denizde Yaşayanlar” devlet kontrolünde hayvansal ürün tüketilmesi teklifi sunmuşlar kurula. Bu teklif “Dört Bacaklılar” tarafından reddedilmiş. “Sürüngenler” de bu konuda “Dört Bacaklılar”ı destekliyorlarmış. Hatta hayvansal ürün kullananların öldürülmesi gerektiğini söylemişler. Bu konu “Böcekler”in pek de ilgilendiği bir konu değilmiş. Aslında en büyük zararı kendileri görebilirlermiş ama yine de söz hakkı almamışlar kurulda. Toplantı sonunda hayvansal ürün tüketenlerin 3 ila 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması kararı alınmış. Ayrıca tükettiği hayvanın sınıfından bir bireye 30 gün hizmet etme zorunluluğu getirilmiş. Günler birbirini kovalarken bir sabah ülke gündemini sarsan bir olay patlak vermiş. Kurulun başındaki zürafanın oğlunun hayvansal ürün tüketirken çekilmiş fotoğrafları sosyal medyaya düşmüş. Zürafa yaptığı yazılı açıklamayla bunun bir komplo oldu-

Ülkede seçimden dolayı halkın kalbi pır pır atıyormuş. Gruplar kendi doğrularını halka anlatmaya başlamışlar. Elmanın yasaklı meyve olduğundan bahsedenler olmuş. Ayılar “Biz artık elmanın iyisini yemeye karar verdik.” diye açıklama yapmışlar. Pazarcılar sadece destekledileri tarafın ürününü satar olmuşlar. Apple kullananlar bir acabaya düşmüş. Armutçular bir ara kendi içlerinde sertçiler ve yumuşakçılar olarak ikiye bölünmüşler, sonra yeniden birleşmişler. Zürafa, armutçuların gizli gizli hayvansal ürün tükettiklerini açıklamış. Armutçular buna karşı çıkmış. İşte bu gergin ortamda Vegan Hayvanlar Cumhuriyeti seçime gitmiş. Oylama gün içerisinde 17.00’de bitmiş. Sonuçlar 19.00’da açıklanmış. Halk ne olduğunu şaşırmış. Hiç kimse sandıktan çıkan sonuca anlam verememiş. Elmacıların da ağzı açık kalmış, armutçuların da. Herkes boş boş sonuç ekranına bakıp kalmış. Neden mi? Çünkü oylamanın sonucu ayva çıkmış. Hepsinin afiyetle yiyeceği bir ayva. Geçmiş olsun Vegan Hayvanlar Cumhuriyeti.


15


16


17


18


19


20


Sadece müşterilerimizin bildiği bir sloganımız var. “Sevdiğinizi nasıl alırsınız?” Hepsi farklı farklı aldı ama aldı. Zaten almamaları mümkün değil; çünkü biz hazırlıyoruz.

Lezzet Cenneti

İçerideki uğultu bir anda kesildi ve tüm gözler sahneye çevrildi. Yemeği organize eden arkadaşım, Lezzet Cenneti’ni yaratan, ve bugünkü haline getiren Mert ALBAŞ, konuşmasını yapmak üzere sahneye çıkmıştı. “Hoş geldiniz.” diye başladı konuşmasına. Alkışların kesilmesi neredeyse beş dakika sürdü. Sonunda tek tük el çırpmaları kaldığında devam etti Mert. “Çoğunuzun bildiği gibi bugün siz değerli dostlarımıza hizmet vermeye başlamamızın üzerinden tam on yıl geçti. On uzun, zahmetli ve tabi ki çok lezzetli yıl.” Alkış yine başladı ama bu sefer ilki kadar uzun sürmedi. Herkes kulaklıklarından konuşmanın çevirisini dinliyordu. “Bu süreçte hem dikkatli, hem de özenli çalışarak dünyada eşi benzeri olmayan bir oluşum yarattık. Bunda katkısı büyük olan siz değerli dostlarıma, yine siz değerli dostlarım önünde sonsuz teşekkür ediyorum. Şimdi gelelim sizlere on yıl önce verdiğim sözü tutmaya...” Mert sırasıyla herkesle göz göze geldi. Sonunda sıra bana geldiğinde çaktırmadan göz kırparak tekrar konuşmaya başladı. “Hatırlayacağınız üzere sizlere ilk yemeğimizi sunduktan sonra, yemeğin içindekini öğrenmek için on yıl beklemeniz gerektiğini söylemiş ve bunun üzerine bir bahis açmıştım. O sözümü hiç unutmadım ve o günden sonra sizinde çok iyi bildiğiniz gibi bahse yatırdığınız meblağları tek tek sistemimize işledim. Ve işte bugün burada, o gün söz verdiğim insanlardan hala hayatta olanlara kazanan bahsi açıklamak istiyorum...” ... Mert, on yıl önce o sözü verdiğinde, restoranda, çalışanlar hariç elli dört müşteri bulunuyordu ve herkesin ortak noktası Mert ALBAŞ’ tı. Ben hariç bir teki dahi diğerini tanımıyordu. Neredeyse herkes farklı ülkelerden geliyordu. Hollanda, İsveç, Angola, Çin, Kuzey İrlanda, Arabistan... İstanbul’dan bir tek ben vardım. Mert ile üç yıldır aynı firmada çalışıyorduk ve o yaşlarda normal olamayacak hızda samimi olmuştuk. İkimizde evliydik ama eşlerimizle birbirimizle geçirdiğimiz zamanın çeyreği kadar bile zaman geçirmiyorduk. Çocuklar gibi bahanelerle birbirimize zaman yaratıp duruyorduk. Bir gün toplantı oluyor, başka bir gün patron zorla mesaiye bırakıyordu. Ama tüm bunların sonunda olay hep aynı yerde, Kent Otel 452 nolu odada bitiyordu. Toplantının en keyiflisi, mesainin en verimlisini yapıyorduk. Her ne kadar elimizden geldiğince dikkatli olsak da bu düzen sonsuza kadar sürmedi. İlk Mert’in karısı fark etti. Ama beklediğimizin aksine, bağırıp çağırmak veya boşanmaya çalışmak yerine bana soğuk savaş açarak kocasını geri kazanmaya çalıştı. Bütün gün, neredeyse yarım saatte bir telefon ediyor; akşam mesai bitiminde de şirketin kapısında bitiveriyordu. Bir hafta kadar bu böyle devam edince Mert ile bir durum değerlendirmesi yaparak, aklımızdakini uygulayana kadar, karısının, bu sonucu belli savaşı kazanabilmiş gibi yapmasına karar verdik. Ben işten ayrıldım; ama bunu akşam saatinde, Mert’in karısı da oradayken, olabildiğinde gürültülü bir şekilde yaptım. Karısı yemi yutmuş; aramaları ve akşam gelmeleri bir süre sonra kesilmişti. Ama garantiye almak adına, uzunca bir zaman, sadece Mert bir bahane ile şirketten kaçamak yapabildiğinde buluşmaya başladık. Özlem gidermekten artakalan tüm zamanımızı planımızı kusursuzlaştırmaya harcadık. Fikrin kafamızda filizlenmesinden itibaren hiç bir noktayı atlamadık. Her ayrıntısını, hatta ayrıntıların detaylarını ilmek ilmek dokuyarak ilerledik. Bir restoran açacaktık ve bu eşi benzeri olmayan bir yer olacaktı. Görünen patron Mert olacaktı. Ben hem evliliklerimiz hem de çevrenin verebileceği tepkiler kaynaklı geri planda kalacaktım. Gerçi bir süre sonra evliliklerimiz engel olmaktan çıktı ama yine de verdiğimiz kararı değiştirmedik. İlk iş bizi tatmin edecek bir yer bulmaktı ve bu beklediğimizden çok uzun zamanımızı aldı. İstediğimiz yer hem kolay bulunabilir, hem de ayak altında olmayan bir yer olmalıydı.

Bizim istemediğimiz kimse bu yeri bulamayacak, bulsa bile giremeyecekti. Yani sadece özel davetiye veya randevu ile içeriye girilecekti. Randevu ise yalnızca içeriye bir kez kabul edilmeye layık görülmüş müşterilerden alınacaktı. Bir kere içeriye davet edilmiş herkes hayatının sonuna kadar bu restoranın müşterisi olmaya hak kazanacaktı. Yeri bulduktan sonra dekorasyon ve satın alma işleri onlarca parçaya bölünerek yaptırıldı. Kimse bütünün ne olacağını bilmemeliydi. Bir tamirat yaptıracağımızda, tamiratı yapacak personel mümkünse yurtdışından; mümkün değil ise şehir dışından seçiliyor; taksi ile, neredeyse tüm şehir dolaştırılarak restorana getiriliyordu. Yapay olarak oluşturduğumuz koridorlardan içeriye sokuluyor, sadece o tamiratın bölgesi açıkta kalacak şekilde her yer branda ile kapatılıyor ve iş ancak o zaman başlatılıyordu. Uzun süreli tamiratlarda bu yapay koridorlar her gün değiştirilerek akılda kalması imkansız hale getiriliyordu. Sonraları buna daha az uğraştıran ve kesinlikle kalıcı bir çözüm bulduk ama başlarda bu yöntem de gayet başarılı bir şekilde yürüyordu. Tamiratlar ile ilgilenme işi Mert’e aitti. Ben de o sırada Mertçilik oynuyor ve tüm dünyada bize müşteri olabilecek kişileri araştırıyordum. Bunu gizlilik içinde yapmam devamlılığımız, hatta başlangıcımız için olmazsa olmazımızdı. O sebeple tüm görüşmelerimizi takip edilemez bağlantılar üzerinden gerçekleştiriyordum. Gerçekten bize müşteri olabilecek birini bulmam uzun sürmedi, çünkü tek olamayacağımızı tahmin ediyorduk. Ama doğrusunu söyleyeyim; ne ben ne de Mert bu kadar müşterimiz olabileceğine hayallerimizde bile yer vermemiştik. İlk müşterimizi bulduktan sonra istediğimiz sayıya ulaşmamız uzun sürmedi. Onun tanıdığı, bunun bağlantısı derken istediğimiz sayı olan elli üç müşteriyi altı ay içinde belirledik. Bu sayı için neredeyse dört yüz kişi ile yüz yüze görüşme yapıldı. Bunların tümü elenmese de; ilk müşterilerimiz olarak seçtiğimiz elli üç kişiden daha önemsiz -daha az zengin- kişiler olduklarından, daha sonra davet edilmek üzere ülkelerine geri gitmek zorunda kaldılar. Elenenlerin nereye gittiğini kimse bilmiyor. Ben ve Mert dışında tabi. Müşteriler belirlendikten sonra personel seçme işi başladı. Önceliğimiz güvenlik olduğundan dev bir güvenlik ordusu kurduk. Bunların tümünü, kaybedecek bir şeyi olmayan adamlardan seçmeye özen gösterdik. Ekipteki her iki kişiyi askerlikte uygulanan badi sistemi ile birbirlerine zimmetledik. Bir farkı vardı; normal zamanlarda her ne kadar birbirlerini koruyacak da olsalar; iki kişiden biri yanlış yapmaya yeltendiği anda badisi tarafından anında etkisiz hale getirilecekti. Ortadan kaldırma işi ise bize ait olacaktı. Tabi bu etkisiz hale getirmenin ödülü de bunu yapmaya teşvik eder düzeyde bir meblağ olacaktı. Güvenlik ordusu sadece kendilerini değil mutfak ve servis personellerini de kontrol edecekti. O yüzden bu kısmı biraz daha rahat çözdük. Bu bölümlerde çalışacak insanları özellikle aile bağları çok kuvvetli olanlardan seçtik. İşinde yetkin olanları belirledikten sonra her birinin ailesinden birine bir güvenlik personeli atadık. İş ile ilgili dışarıya bilgi sızdırma veya bizim isteğimiz dışında işi bırakma gibi olumsuzluklarla karşılaşmamız durumunda, o aile fertleri öncelikli olmak üzere tüm ailelerinin, işlerinin bir parçası olacağını kendilerine sözlü, yazılı ve daha sonraki bir zamanda da -işe giriş şartlarını sağlamayan bir personel ve ailesi üzerinde- uygulamalı olarak tebliğ ettik. Bu uygulamalı uyarıyı tüm personel hızla kabullendi. İşlerine olması gerekenden iki kat fazla sarılmaya başladılar. Artık rahatlıkla müşteri kabul edebilecek seviyeye gelmiştik.

Ama önce et stokumuz tamamlanmalıydı ve bu süreç tahmin edeceğiniz üzere çok kısa sürmedi. Biz de bu süreç boyunca denemeler yapmaya karar verdik ve her gün orada yemek yiyerek menüyü belirledik. Müşterilerimizin görüşmeler sırasında yemek istediklerini belirttikleri klasik şeyler ile birlikte onlarca yeni tarif denedik; kimini beğendik, kiminden nefret ettik. Her yemeğe en uygun eti belirledik. Nereden alınmalı ve alındığı ürün kaç yaşında olmalı, ne cins olmalı... Bahis fikri ilk o zaman çıktı Mert’den. Tüm bunların bahis olabileceğini, müşterilerin ilgisini çekeceğini düşünmüştü. Her gün böyle bahisler ile müşteriler arasında iletişimi arttıracak,bir bağ oluşturulacak ve onların devamlılıklarını sağlayacaktık. Daha sonraları gördük ki bu iş gerçekten işletmedeki en büyük eğlence ve gelir kaynağı oldu. Ben bile çoğu zaman özellikle mutfaktan bilgi almadan bu bahislere katıldım. Ama hiçbirini kazanamadım. Kendimi en büyük bahse hazırlıyordum. Bugün açıklanacak olan on yıllık özel bahis... ... Mert’in kahkaha atan sesi ile daldığım hayallerden uyandım. Kollarını açmış bana doğru geliyordu. Geri kalan müşteriler de ayaktaydı ve hepsi gülümseyerek beni alkışlıyordu. Neler olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bahsi ben kazanmıştım. Tahmin ediyordum belki ama yinede emin olmak güzeldi. Başarımı Mert’in dudakları ile ödüllendirdim ve onunla el ele sahneye çıktım. “Bir çoğunuzun artık bildiği gibi bu işletme Mert ile benim yasak aşkımızdan doğdu. Ama başlangıç aşamasına kadarki süreçte ne yazık ki en zorlu zamanlarımızı Mert’in rahmetli eşi yüzünden yaşadık.” Müşteriler arasında gülüşmeler olunca bir süre bekledim. Bu konuşmayı bahsin ilk günü hazırlamıştım ve on yıldır kafamda tekrarlayıp duruyordum. “Benim kocamın ise neredeyse son dakikaya kadar ruhu bile duymadı ya da bana hissettirmedi bilemiyorum. Ara sıra aklıma geldiğinde çıkarıp düğün fotoğraflarına bakıyorum hala. Ama ne yalan söyleyeyim; ne zaman baksam onun yüzünü değil restoranımızın açılış yemeği olarak yediğimiz o harika et soteyi görüyorum.” Alkışlar eşliğinde sahneden inip masama geçtim ve mükemmel bir sürprizle karşılaştım. Masamda on yıl önce yediğim o sote duruyordu ve Mert’in bugüne özel olarak saklattığı kocamın son parçası ile hazırlamıştı. Kendi önünde duran yemeğin de karısı ile yapıldığını tahmin ediyordum. “Senin ve benim için.” dedi Mert. “Seni seviyorum.” Ben de onu seviyordum. Çılgınlar gibi...

21


22


23


Lama 21 son  
Lama 21 son  
Advertisement