Page 1

“Bursa’da Zaman” Ecdada yaklaşık yarım asır payitahtlık yapmış Bursa’ya uzun zamandır gitmemiştim. Bu yüzden -hele de öğrencilerimle birlikte gitme imkânı doğunca- fırsatı kaçırmayayım dedim. Saat 7.00’de başlaması gereken yolculuğun bir saat kadar gecikmesi bile moralimizi bozmaya yetmedi. Otobüse biner binmez âdetim olduğu üzere yolculuk dualarımı ettim ve unutmamak için ta akşamdan kıyafetlerimin yanına koyduğum “Beş Şehir”i elime aldım. Tanpınar bu her okunuşunda size ayrı bir güzellik keşfettiren eserde Bursa bahsine Evliya Çelebi’den ödünç aldığı ifadeyle başlar: “Bursa ruhaniyetli bir şehirdir.” Ve ilerleyen sayfalarda şehrin bir canlı gibi nefes aldığını söyleyerek devam eder. Elhak öyledir. Şu ya da bu sebeple birçok şehirde bulundum. Asırların birikimiyle, zaman içinde şehirleşen bu mekânların hepsinin kendine mahsus bir havası vardır ve hepsinin soluk alıp verdiğini hissedersiniz. Erzurum, dağ başında bir medresede tefekküre dalmış bir derviş gibi derin ve sessiz nefesler alır. Edirne, bir nöbetçi gibidir, dikkatli ,yalnız ve hüzünlü. Antakya; ağır, sıcak, ehl-i keyif ve şen. İstanbul, her dem nefes nefese… Büyük kentler içinde bir tek Ankara’nın nefes alıp verdiğini hissetmemişimdir. Düzenli ve yaşanabilir bir kent olmasına rağmen Ankara, hayat sahibi değildir. Çünkü Ankara zaman içinde kendiliğinden şehir olmamış, şehir yapılmıştır. Bursa’ya ilk kez yirmi üç yıl önce gitmiştim. Henüz tüm metafizik yetenekleri gelişmemiş bir çocuk muhayyilesinde o yıllardan geriye Yeşil’de kılınan bir sabah namazı kalmış o kadar… Daha sonra birkaç kez Ege’ye gitmek için geçtim Bursa’dan, ama şehre hiç uğramadan. Fakat bu transit geçişlerde bile, şehre tam karşıdan giren yolun sunduğu ufku neredeyse tamamen kaplayan eşsiz peyzajın efsunlu havasına hayran kalırdım. Ancak bu gidiş benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Yol yine şehre tam karşıdan girmektedir, fakat o büyülü yeşil manzaranın tam orta yerinde şimdi bir otel inşaatı bir bıçak yarasının güzel bir yüzü mahvetmesi gibi yükselmekte ve sizi daha şehre girerken alacağınız zevkten mahrum bırakmaktadır. Bursa belediyesinde hiç mi şehircilik uzmanı çalışmaz merak etmemek elde değil doğrusu. Şehirdeki ilk durağımız saat 11.00 gibi vardığımız Ulu Cami oldu. Osmanlı mimarisinin Sinan’ın o boy ölçülemez dehasıyla bir imparatorluk sanatına dönüşmesinden yaklaşık bir buçuk asır önce miladi 1399’da yapılan cami, bahçesine girdiğiniz andan itibaren bir huzur adacığına dönüşüyor. Caminin önünü dolduran satıcı, ziyaretçi, turist kalabalığına rağmen her tarafa sükûnetin o tanıdık havası hâkimdir. Lakabını sonuna kadar hak eden Yıldırım Bayezid’in Niğbolu için adağı olan yirmi caminin yerine geçsin diye yirmi kubbeli olarak yaptırdığı mabed ismi çok bilinmeyen mimar Ali Neccar’ın eseri. Evliya Çelebi Seyahatname’de bu mimarla ilgili hoş bir rivayet aktarır bizlere. Rivayete göre Ayasofya’nın ilk minaresinin kaidesi, Ali Neccar’ın eseridir. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre; İstanbul’un fethinden birkaç yıl önce; Bizans İmparatoru, depremde zarar gören, Ayasofya’nın kuzey duvarının tamiri için Fatih’ten yardım talep etmiş, Sultan bunun üzerine Ali Neccar adlı mimarını İstanbul’a göndermiştir. Bu mimar, eklediği istinat duvarlarıyla Ayasofya’yı yıkılmaktan kurtarmış, ayrıca bir istinat duvarının içine 200 basamaklı bir de merdiven yapmıştır. İmparator merdivenin sebebini sorduğunda: “Kurşunluğa çıkmak için…” mimar,


“Sultanım, dört payanda ile Ayasofya’nın kubbesini kurtardım, tamir vazifesi bana kısmet oldu. Fetih vazifesi ise size düşüyor. Hatta yapacağın minarenin temelini de hazırladım ve üzerinde ilk namazıda ben kıldım.” Duvar kalınlığı zaman zaman iki metreyi aşan caminin içinde beş bin kişi aynı anda ibadet edebiliyor. Ulu Cami içerisinde en fazla hat eserini barındırmakla maruf bir mabeddir. Bir zamanlar sayısı yüz altmışı geçmiş olan levhalarda geriye şimdi yüz otuz iki tane kalmış. Hünkâr mahfilinin hemen yanındaki “İnsanlar arasında adaletle hükmet.” (Nisa 58) levhası kendisine güç emanet edilenlere ilahi bir uyarı olarak hala durmaktadır. Yıldırım da Çelebi Mehmed de her kıyamda bu ikazı görerek kuvvetin hak için olduğu hakikatini hatırlamışlardır. Caminin dört bir tarafında yer alan “vav” levhaları dikkatimizi çekiyor. Rehberimizin izahı başka bir inceliğin kapılarını açıyor bize. Camide yedi adet “vav” levhası var. Meğer bu levhalar bir hadise işaret imiş: "Yedi “vav”dan sakınınız, ihtiyaç olmadığı halde “vav”ların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz." Vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek gibi… Bu levhaların bu camide bulunması da anlamlıdır çünkü Ulu Cami şehrin önde gelenlerinin ve yöneticilerinin namaz kıldıkları camidir ve bu, levhalar onlara yaptıkları işlerin hassasiyetini günde beş kez hatırlatmakta onları hataya sapmamaları konusunda uyarmaktadır. Ulu Cami, size birçok eski fotoğraflar gösteren bir zaman çekmecesi gibidir eğer bakmasını bilirseniz. İşte şurada adı dünya durdukça anılacak olan Süleyman Çelebi merhum, bir sütuna yaslanmış Mevlid adıyla bilinen eserini yazmanın yorgunluğuyla gözleri kapanmış, kim bilir belki de rüyasında şefkatle başı okşanmakta. Biraz ileride kendine denk bir cihangirle kavgaya tutuşacak Yıldırım, Timur karşısında zafer için dua etmektedir. Mihrabın karşısında diz çöken Çelebi Mehmed devletin dirliğini yeniden sağlayabildiği için şükretmektedir, kardeşleriyle çarpışmış olmanın hüznünü de unutmadan. Çivi ya da yapıştırıcı kullanılmadan tamamen geçme tahtalarla imal edilen minberdeki güneş sistemi resmini de gördükten sonra Ulu Cami’ye veda vaktimiz geliyor. Rehberimiz bizi fazla dinginleşmiş görmüş olmalı ki alış veriş yapıp biraz canlanmak için Koza Han’ın yolunu tutuyoruz. Eski zamanlarda; Cedid-i Evvel, Şimşek Hanı, Beylik Kervansarayı, Beylik Hanı, Cedid-i Amire ve Yeni Kervansaray gibi farklı isimler alan Koza Han, 1491 yılında Sultan II.Beyazıd tarafından dönemin en iyi mimarlarından Abdül ula bin Pulat Şah`a İstanbul`daki eserlerine vakıf olarak yaptırılmış. Geniş, dikdörtgen bir avlunun çevresindeki iki katlı olan hanın tam ortasında küçük ama asil duruşlu bir mescidin altında serinlik dağıtan şadırvan. Mağazalarında kaliteli, çeşitli ipek kumaşlar, ipek eşarplar, ipek şallar, konfeksiyon ürünleri, aksesuarların yanında sanatsal ürünler, çeyiz ve ev tekstili ürünleri, gümüş ve değerli hediyelik eşya gibi çok çeşitli ürünler satılmakta. Gümüş tutkuma yenilip hatıra olsun diye gümüş bir yüzük alıyorum. Alış veriş merakıyla dört bir yana dağılmış çocukları toparlayıp “Yeşil”e doğru yola çıkıyoruz.


Yeşil Camiyi en son 1988’de görmüştüm. Orda kıldığım sabah namazı aradan geçen yirmi üç yıla rağmen hafızamdan silinmemiştir. Bu hatıranın heyecanıyla geldiğimiz Yeşil’de bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. Yenileme çalışmalarının devam ettiği caminin içinde inşaat iskeleleri vardı. Biraz hayal kırıklığına uğramadım diyemem ama Yeşil beni yine de etkiledi. Girişteki kitabenin bize söylediğine göre bu mabed Sultan Çelebi Mehmed’in emriyle Hacı İvaz Paşa tarafından yaptırılıyor. Ne var ki Çelebi’nin ömrü eserin bittiğini görmeye vefa etmemiş ve cami ancak 2.Murad zamanında 1422’de tamamlanabilmiştir. Şimdi Çelebi Mehmed, caminin hemen üstünde yer alan Yeşil Türbe’sinde kendi emriyle yapılan camiden okunan ezanları dinleyerek huzur ve huşu içinde yatmaktadır. Yeşil Türbe’nin yapım emrini veren de bizzat Çelebi Mehmed’dir. Genç sayılabilecek bir yaşta geçirdiği felç yüzünden öleceğini anlayan padişah türbenin yapımını emreder. Türbe sultanın ölümünden kırk gün önce biter. Oğlu Murad, Amasya’dan gelene kadar ölümünü saklanmasını emredince defnedilmesi kırk gün daha gecikir. Murad gelip tahta geçince de merhum Sultan Bursa’da yaptırdığı türbeye defnedilir. Osmanlının bu ikinci kurcusuna veda edip ilk kurucuları ziyaret etmek üzere Tophane semtine hareket ediyoruz. İlk durağımız Orhan Gazi türbesi tophane semtinde, Tophane Parkı girişinin sağında, Osman Gazi Türbesi’nin karşısındadır. Bir zamanlar iki türbe de aynı çatı altında imiş ancak, 1855 yılındaki deprem bu birlikteliğe son vermiş. 1863 yılında türbeler Sultan Abdülaziz tarafından yenilenmiş. Türbelerin eski hallerini göremediğim için üzülüyorum. Geleneksel mimarinin yerini köksüz ve özenti bir batılı mimariye bıraktığı döneme ait bu türbeler sadece Osmanlının bu iki kurucusuna yakışmamakla kalmıyor, geleneksel türbelerin verdiği “ölümün de hayatın bir parçası olduğu” mesajından da bizi mahrum bırakıyor. Eşi Nilüfer hatun ve oğlu Kasım Çelebi ile kızı Fatma, Orhan Gaziyle birlikte bu türbede yatmaktadır. Osman Gazi türbesi oğlununkinden biraz daha yüksekte. Bu durumun Orhan Gazi’nin babasının ayağı altına defnedilmeyi vasiyet etmesinden kaynaklandığı söylenir. Ulu Osmanlı Çınarı’nın göğsünden çıktığı bu zirve isim, alınmasını oğluna vasiyet ettiği şehre hâkim bir tepede vazifesini yerine getirip emaneti sahibine teslim etmiş insanların iç huzuru ile yatıyor. Türk tarihinde eşsiz bir sayfa açan ecdadın şanlı temsilcisinin huzurunda huşuyla eğilip Tophane’den ayrılıyoruz. Altı saatlik yoğun ve hızlı bir gezi bizi epey yormuş. Bu şehirde bizi canlandıracak bir tek şey var. Nihayet İskenderler masaya geliyor. Çatal seslerinden başka bir ses işitilmiyor mekânda. Beni sorarsanız var oluşun sırrını bulmuş edasındayım. Yemek bitince Cumalıkızık’a gidecek gücü toparlayabiliyoruz sonunda.


Bir vakıf köyü olarak kurulan köyde, tarihi doku çok iyi korunmuş ve Osmanlı erken döneminin kırsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaşmayı başarmış. Bu yüzden çokça ziyaretçi çektiği gibi televizyon ve sinema dünyası için de doğal bir plato. Cami ve yanındaki Zekiye Hatun çeşmesi Osmanlı döneminden kalma. İkindi namazı için girdiğim cami iyi niyetin bazen kötü sonuçlar da doğurabileceğini gösteriyor. Ahşap sanatının güzel örneklerinin sergilendiği caminin mihrabı, minberi ve bütün ön tarafı kim bilir hangi müteşebbisin gayretiyle yenilenmiş, ama son derece zevkiz bir üslupla ve o dönem köy camilerinde asla görülmeyen yeşil çinilerle. Zaten çinilerin Kütahya Seramik olduğunu anlamak için uzman olmaya da gerek yok. Pazardaki güler yüzlü teyzelerle sohbet edip, gönül alma kabilinden bir iki şey alıp bol bol da fotoğraf çektirdikten sonra durağanlığın gözle görünür derecede cisimleştiği bu köyden ayrılıyor ve bütün kargaşasına rağmen sevdiğimiz İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyoruz. Tabi yoldan kestane şekeri almayı unutmadan… Mehmet Sait GÜVEN

MODERN ZAMANLARDA EDEBİYAT Edebiyatı -daha genel anlamıyla sanatı- bireylerin -dolayısıyla toplumların- derdini anlatabilmek, bir yandan da entelektüel hazlara varabilmek için gerçekleştirdiği en köklü ve en anlamlı çabalardan biri olarak tanırız. İnsanlığın ilk adımlarını attığı dönemlerde estetik kaygıdan yoksun ve aslında “zanaat” kavramına daha yakın olan sanat, insanın varoluşuyla birlikte gelişmeye ve büyümeye başlamıştır... Yazı bulunmazdan önce edebiyat yapmaya, boya bilinmezden önce resim çizmeye meyleden, aklı-fikri avlayacağı dinozorda, yiyeceği bizonda olan büyük-büyük-büyük- çok büyük dedelerimiz ve klanlarına sağlıklı bireyler yetiştirmeye çabalayan büyük-büyük-büyük en büyük ninelerimizin mağara duvarlarına karaladığı figürlerin asıl amacının, genç nesle (büyük-büyük-büyük daha küçük dedelerimize) nasıl avlanılacağını öğretmek, suya giden en güvenli yolu anlatmak gibi faydalı şeyler olduğu gerçeğini kabul ediyorum... Biraz daha ileri gittiğimizde (yazı hala yok ortada), insanların görüp korktukları hayvanları, yendikleri düşmanları, kavgalarını, savaşlarını, akıllarınca kutsal varsaydıkları, tanrısallaştırdıkları doğa olaylarını, havsalalarının almadığı her şeyi destanlaştırdığını, böylece dilden dile dolaşan sözlü edebiyatı başlattığını görüyoruz. Bunlar sanat olarak kabul edilmekten hayli uzak olsa da, bugün bildiğimiz anlamıyla sanatın kökleri sayılabilir. Sanat, çoğu tanıma göre, “güzel” olanı bulma çabasındadır. Güzel, anlatılması ve anlaşılması neredeyse imkânsız bir kavram olduğundan, sanatın, sanat eserinin anlatılması ve anlaşılması da zordur. Birçok soyut kavram görelidir fakat gösterilemez değildir. Büyük olanı “Bu kadar” diye göstermek mümkün ama güzel olanı kolayca gösterebileceğimizi sanmıyorum. Büyüklük olgusunu anlatabilmek için aracı bir duyguya ihtiyaç yoktur, fakat güzel -güzel olanı göstermenin zorluğu burada- duygularla alakalıdır, hatta güzel (veya ufkumuzu biraz daha açarsak çirkin) baştanbaşa bir duygulanımdır. Bu yüzden, doğanın kaba taklidi olarak başlayan sanat, yıllar-asırlar geçtikçe, akla geleni, hoşa gideni ya da gitmeyeni olduğu gibi anlatmak veya göstermektense imgelere, benzetmelere başvurmuş,bu şekilde kendine serbestlik alanı yaratmıştır.


Yazarın hayal gücü ve kalemiyle başbaşa kalarak eserini yarattığı, sınırları alabildiğine genişmiş izlenimi uyandıran edebiyat, bu serbestlikten nasibini en az ve en geç alan sanat dalıdır belki... Edebiyat, oldum olası kendine ciddi sorumluluklar yüklemiş, tam da bundan ötürü dönem dönem kendini kalıplara sıkıştırmak zorunda kalmıştır. Bu sıkışmışlığın nedenini bilmez değilim, bilirim ki dil (kültürle birlikte), toplumların en büyük ortak değeridir. Bu değerin sorumluluğu, dili ustaca ve bilinçli kullanması gerekene, yani yazara verilmiştir. Plastik sanatların soyut ve su katılmamış sanatsal dilinin yanında edebiyat, kendi soyutluğuna, sanatsallığına, herkesin olan dil yoluyla ulaşma çabasındadır. Bu sorumluluğu yüklenmiş yazarın özgürlük alanıysa, ressamınkine veya müzisyeninkine göre daha dar veya genişletilmesi daha zor bir vaziyettedir. Ne yazık ki, yazarın özgürlük alanını kısıtlayan tek şey bu ulvi sorumluluk değil. Yazar yazmaya başladığı, yazdığını ilan ettiği an siyasal erk, toplum kuralları, ahlaki değerler gibi irili ufaklı sansür odaklarıyla kuşatılır. Gerçek sanatçı sansüre pabuç bırakmaz (diyelim!), bildiği-istediği gibi yazar… Ama hedef kitleye ulaşmak için eserini basacak-yayacak kuruluşlara ihtiyacı vardır… Özgün eserini yaratmış sanatçının, eserini kitlelere ulaştırabilmek için, karikatür diliyle konuşmak gerekirse birtakım paralı ve ağzı purolu beylerin önünde ceket iliklemek zorunda olması acınılası bir durum... Eserlerin, taş tabletlere kazınarak veya elle çoğaltıldığı dönemden değil, birkaç on yıl öncesinden, biraz da bugünden bahsediyoruz… Biraz diyorum çünkü günümüz yazarı, yazdıklarını hazır, toplaşmış bekleyen bir kitleye zorlanmadan sunabilme olanağına sahip. Sosyal ağlarda veya kendi sayfalarında sayıları ve icraatları giderek artan internet edebiyatçılarını, pek sevgili edebiyat otoriteleri tarafından ciddiye alınmasalar ve bir süre daha alınmayacak olsalar da, çoğu tekelleşmiş ve gitgide kapalı bir camia haline gelen basılı edebiyat neferlerinden daha sempatik buluyorum... Şöyle bir düşünce çok mu iddialı olur acaba: Matbaanın yaygınlaşmasıyla okur olma ayrıcalığı, seçkin azınlığın tekelinden kurtulup halka ulaşmıştı. Şimdiyse internetin yaygınlaşmasıyla, yazarlık elit kesimin tekelinden çıkıp, ‘avam’ın da yapabilirlik alanına girdi. Açıkçası evinde oturup, sanal arkadaşlarıyla ‘sanatını’, evet sanatını, paylaşanlara yazar demekte beis görmüyorum, çünkü neyin sanat olduğuyla ilgili bir kıstasın da, bu kıstası belirleyebilecek bir merciin de varlığına inanmıyorum. Sanatı böylesine basite indirgemek ve ‘sanatçının’ onca yaratma sancısı sonucu ortaya koyduğu eserle, sıradan bir faninin aklına geleni karalayıp-yayınlayıverdiklerini bir tutma düşüncesi biraz tepki çekebilir. Tabii, istisnai örnekler olsa da –bir yazarımızın internette okurlarıyla birlikte roman yazdığını anımsıyorum örneğin- bu denli radikal bir değişime yılların kâğıtlı kalemli aydınlarının birdenbire kucak açmasını ve damdan düşer gibi internet çağına ayak uydurmasını beklemenin pek akılcı olmadığını söylemeliyim. Genç ama eskiye bağlılık açısından dinozor dimağlı biri olarak diyorum ki: Kitap kokusu önemlidir, kitabı biriktirmek, yanında taşımak, ona dokunmak, evet bunlar önemlidir. Ama özgün eserlerin öyle veya böyle artması, bir şekilde daha çok kişinin yazabilmesiokuyabilmesi en basit anlamıyla iyidir... Sanat, avam tabakanın ellerine ve onların vasat eserlerine kaldı diye, seçkin eserler değer kaybetmeyecektir. Daha fazla okuma fırsatı bulan okur, belki de seçicileşecek ve zaman içinde bugünkünden daha bilinçli bir okur topluluğu oluşacaktır. Çok sayıda yayınevinin batmanın eşiğine geldiği bir dönemde, internetin nimetlerinden edebiyat alanında yararlanmaya sırt çevirmek ve yersiz bir idealizme sürüklenmek her şeyden önce gereksizdir. Eski toprağın endişeleriyse anlaşılırdır fakat aşılamaz değildir.


Sanat gibi evrensel bir değeri bir zümreye mal etmeyi, alanını kısıtlamayı, yönetmeye, tekelleştirmeye çalışmayı doğru bulmuyorum... Ne yazık ki sanat, çağlar boyu hep böyle konumlanmış. Ancak internet çağı ve çağın temsilcileri, bu anlayışı yıkabilme koşullarına sahip... Bir zamanlar, kişilerin ne okuduğuyla değerlendirildiği dönemlerde, elindeki kitap, dünya görüşünün sinyallerini verir(miş)di. “–miş” diyorum, çünkü milenyuma az kala doğmuş biri olarak, insanların elinde bestseller kitaplar görmeye alışkınım ben… Popüler kitaplardan daha okunulası olanlar 1000 satabilmenin telaşındayken, sabun köpüğü tadında kitaplar yok satıyor ve ticaretin gereği olarak alıcıya eşit koşullarda sunulmayan bu eserler, benzer platformlarda ama apayrı kulvarlarda yarışmak zorunda kalıyor. İnternet yayıncılığınınsa böyle bir derdi yok… Onun derdi çok ‘tıklanmak’. Çok tıklanan çok iyidir anlamına gelmiyor tabii, çok satan çok iyidir anlamına gelmediği gibi… Bir de Türkiye’de henüz yaygınlaşmamış olsa da sesli kitap uygulaması var… Telefonuna on şarkı yerine bir kitap indirip, onu dinleme imkanına da sahip artık gezegenimizin modern insanı… İnternet, çokça deneyimlediğimiz üzere çeşitli kurumlarca kısıtlanmaya çalışılsa da, özgür bir alan. Sanat üretimi ise, özgür bir zihne, özgür bir tekniğe, özgür bir platforma, kısacası özgürlüğe ihtiyaç duyuyor. Bu mantık denkleminin son ayağı olarak; sanat, ihtiyaç duyduğu özgürlük alanını internette bulabilir… "Tüm kalıpları kırmaya, duyduğum ve düşündüğüm her şey için yeni bir var olma biçimi, yani yeni bir ifade biçimi bulmaya kendimi zorladım...” demiş Virginia Woolf… İnternet çağında, orta çağda veya herhangi başka bir çağda, insan zihninde yarattığı sonsuz özgürlük alanıyla edebiyatı da, interneti de var eden yaratıcı beyinler, yeni biçimleri ve içerikleri kullanmayı bilecektir -mutlaka…

S. Tanya VARER


LITTLE MISS SUNSHINE (KÜÇÜK GÜN IŞIĞIM)

Son yıllarda Amerika'dan çıkan en kendine has ve sıradanlığı ölçüsünde de sıcak aile ve yol filmlerinden biri olan Küçük Gün Işığım, Alan Arkin'e 2007 Oscar'larında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'nü getirdi. Katıldığı pek çok festivalde otuzdan fazla ödül toplayan film, 2006'nın en başarılı yapımlarından biri... Küçük Gün Işığım, yanınızda çocuklar elinizde püskevitler ailecek izleyebileceğiniz bir film. Kimi zaman hüzünleneceğiniz kimi zaman da kahkahalara boğulacağınız bu filmde Olive'in güzellik kraliçesi olma macerasına tanık olacaksınız. Özellikle dede karakteri sizi kırıp geçirecek. Farklı karakterlere sahip bireylerden oluşan bu ailenin hedeflerine ulaşmaya çalışmalarını izlerken çok keyif alacaksınız.


BİR GEYŞANIN ANILARI

Bugün bile güçlü bir büyü yaratan gizemli ve egzotik bir dünyada geçen hikaye, İkinci Dünya Savaşı’nın önceki yıllarda, Japon bir kız çocuğunun bir geyşa evinde hizmetkâr olarak çalışmak üzere ailesinden koparılmasıyla başlar. Neredeyse ruhunu paramparça eden hain rakibine karşın, küçük kız efsanevi geyşa Sayuri olur. Güzel ve başarılı Sayuri,o dönemin en güçlü erkeklerini avucuna alır, ama ulaşamadığı tek adama duyduğu gizli aşkı da aklından hiç çıkmaz. Ağlarken göz yaşlarınızı tutamayacağınız

GENÇLİK BAŞIMDA DUMAN

Kimisinden duyarım “Ah şimdi ben genç olacaktım ki..” diye yaşantımla dalga geçercesine serzenişte bulunuyor.Biraz isyan gibi algılansa da aslında yalnızca hayatın getirdikleri yanında götürdükleri olan sitemimden bu sözlerim. Gençliğimiz sürekli not tutmak, sınava çalışmak, okuldan çıkıp etütlere katılmakla geçip gidiyor. Ne gençliğin verdiği çılgınlığı ne de eskilerin “deli-kanlı” deyimini hakkıyla yaşayabiliyoruz. Hep of şu sınav haftası bir bitsin yok yine mi sınav haftası demekten liseyi bile bitiriyor olduğumun farkına varamadım. Şöyle bir yaslanıp gençlik yıllarımı düşündüğümde yüzümde sebepsiz bir tebessüm belirtecek birkaç anı dışında pek yaşanılmışlık yok aslında. Daha 12 yaşında bir çocukken OKS denen maratonun zorunlu atleti olduğumun farkına 13.yaşımın sonlarına doğru vardım. İç güveysinden hallice bir not alıp liseye başladığımda ise üniversite kapısının anahtarının survivor adasındaki zorlu etaplardan bile daha karmaşık olduğunun farkına vardım. Gencecik yaşımızda bu kadar sorumluluk almak hayata korkarak bakmama sebep oldu. Başımızda kavak yelleri eserken gelecekte hangi mesleği yapacağımızı seçmek durumunda kaldık. Hayatın en güzel zamanı böyle heba edilmemeli, sizce de doğru değil mi? Gençliğin bence en güzel yanı bazen neyi niçin yaptığını önemsemeden sadece yaparsın. Bu hata bile olsa nasıl olsa gencim dersin ve işim içinden çıkar gidersin. Yine öyle anların birinde genç olduğumu fark eder ve boş veririm. İşte gençken öyle bir geçer zaman ki.. DAMLA ÇELEN


ESKİŞEHİR ANADOLU VE OSMANGAZİ ÜNİVERSİTELERİ Eskişehir, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesinde bulunan aynı adlı ilin merkezidir. Ortasından Porsuk Çayı geçen şehir, içerisinde Osmangazi Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi'nin bulunması nedeniyle bir öğrenci kenti görünümündedir. 2009 yılının verilerine göre şehir merkezinin toplam nüfusu 625.453'dür. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ - www.anadolu.edu.tr

Anadolu Üniversitesinin çok büyük bir kampüs olmasına rağmen şehrin içine yerleştirilmiş yeşil bir kampüs olmasından bahsedilebilir İlin en eski yüksek öğretim kurumu olan İ.T.İ.A ( İktisadi Ticari İlimler Akademisi ) 1958 de açılmıştır. 1982 yılında Yüksek Öğretim Kurumları'nın yeniden yapılanması sonucu Anadolu Üniversitesi kurulmuş ve sürekli gelişerek ülkemizin en büyük üniversitelerinden biri haline gelmiştir. Daha sonra 18 Ağustos 1993 tarihinde 496 sayılı K.H.K. ile Osmangazi Üniversitesi adı ile ikinci üniversite kurulmuştur. Bir bilim ve kültür merkezi aynı zamanda da bir gençlik kenti olarak nitelenen Eskişehir’in merkezinde yer alan ve ana kampüs niteliğinde olan, Yunus Emre kampüsünde fakülte ve yüksekokulların bazılarıyla idari birimler ve sosyal tesislerin önemli bir kısmı yer almaktadır. Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Sivil Havacılık Yüksekokulu ile Mühendislik Mimarlık Fakültesinin bulunduğu 2 Eylül Kampüsü ise kent merkezine 5 kilometre uzaklıktadır. Anadolu Havaalanı da bu kampüstedir. Anadolu Üniversitesinde 12 fakülte, 6 yüksek okul, 3 Meslek Yüksek Okulu, 1 devlet konservatuvarı ve 7 enstitü bulunmaktadır Olayların uzağında güvenli ve çağdaş kampüslerde bir öğrenci için gerekli olan her olanak bulunmaktadır. Öğrenciler, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerle eş zamanlı olarak sinema, tiyatro, konser ve sergi salonlarımızda kültürel ve sanatsal etkinlikleri kolayca izleyebilme, sanatçılarla yapılan söyleşilere katılabilme, kampüslerde bulunan yarı olimpik yüzme havuzunda, uluslararası standartlarda yapılmış spor salonlarında, tenis kortlarında, yeşil sahalarda her tür sporu yapabilme olanağını bulurken, boş zamanlarını da en iyi şekilde değerlendirebilmektedir.

Çeşitli kurumların sağladığı bursların yanı sıra belli bir başarıyı tutturmuş ihtiyaç sahibi öğrencilere barınma ve beslenme yardımı uygulamalarıyla; sunduğu yemek ve sağlık hizmetleriyle öğrencilere kucak açan bir üniversitedir.


Osmangazi Üniversitesi 1993 tarihinde 496 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Anadolu Üniversitesi'nden ayrılarak kurulmuştur. Osmangazi Üniversitesi bünyesinde 9 fakülte, 6 yüksekokul, 5 enstitü ve 1 devlet konservatuvarı bulunmaktadır.

ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİ SAYILARI

FAKÜLTELER

ÖĞRENCİ SAYISI

YÜKSEKOKULLAR ENSTİTÜLER

K

E

T

TIP FAKÜLTESİ MÜH. MİM. FAK. FEN EDEBİYAT FAK. İKTİSADİ VE İDARİ BİL. FAK. EĞİTİM FAK. ZİRAAT FAK. İLAHİYAT FAK. FAKÜLTE TOPLAMI

470 1310 2381 1196 931 55 114 6457

498 3776 2003 1021 425 103 26 7852

968 5086 4384 2217 1356 158 140 14309

ESKİŞEHİR SAĞLIK Y.O.

428

108

536

TURİZM VE OTEL İŞL. Y.O.

42

78

120

LİSANS TOPLAMI

6927

8038

14965

SAĞLIK HİZMETLERİ SAĞLIK M.Y.O.

240

101

341

SİVRİHİSAR M.YO.

74

287

361

MAHMUDİYE M.YO.

4

46

50

MESLEK YÜKSEKOKUL TOPLAMI

318

434

752

SAĞLIK BİL. ENSTİTÜSÜ

79

26

105

FEN BİL. ENSTİTÜSÜ

525

667

1192

SOSYAL BİL. ENSTİTÜSÜ

377

286

663

ENSTİTÜ TOPLAMI

981

979

1960

TIPTA UZMANLIK

171

171

342

GENEL TOPLAM

8397

9622

18019


Eğer yolunuz bir gün Eskişehir’e düşerse, gondol sefası yapmayı unutmamalı. Venedik kanallarını anımsatan Porsuk Çayında bot gezintisi yapabilir ya da EBB’nin kendi imkanları ile yaptığı gondollarda Porsuk Çayının güzelliklerini keşfedebilirsiniz. Şehre hayat veren Porsuk Çayının etrafındaki cafe ve restaurantlarda eşsiz Porsuk manzarası eşliğinde çay kahve ya da yemek molası verilebilir. Eskişehir turunuzu tramvayla da yapmanız mümkün.

Ve tabi ki “Devrim”.. 2008 yapımı “Devrim Arabaları” filmini hepiniz anımsayacaksınız. İşte, filme konu olan o “Devrim” otomobilini TÜLOMSAŞ fabrikasında görebilirsiniz.

Eskişehir aynı zamanda bir kültür sanat kentidir. Şehir tiyatrolarıyla, Anadolu Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesinin bünyesinde faaliyet gösteren iki senfoni orkestrasıyla, şehir operası ve bale temsilcileriyle Uluslararası Eskişehir Festivali ve Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali ile zamanınızı dolu dolu geçirebileceğiniz bir kent.. Kısacası; Belediyenin gençleri düşünerek bütün etkinliklere izin vermesi, Kent park, Şelale park gibi büyük doğa parkları oluşturması Eskişehir’in öğrenci kenti olduğunu ve çağdaş bir kent olduğunu doğrular niteliktedir. Her görüşten insanın harmanlandığı ve her tarza uyan mekanlarla dolu bir kent olması şehri daha çekici kılmaktadır. Şehrin maddi anlamda pahalı göründüğü ancak her gelir düzeyindeki öğrenciye hitap eden bir maddiyat anlayışı olması özellikleriyle tercih formunuzda mutlaka bulunması gereken bir şehir.

Gamze KURŞUN & Nuşin KOÇMAR


DEATH NOTE

Arkadaşlar şu andan itibaren okul gazetemizin her sayısında size bir anime tanıtacağım. Japonların aşırı gelişmiş engin hayal gücünden nasiplenen bir insan olarak size şu ana kadar izlediğim animelerden en iyilerini seçip yorumlayacağım. Hepinize şimdiden iyi seyirler dilerim.

KONUSU: Sıradışı bir zekaya sahip olan Light Yagami, bir ölüm tanrısı (shinigami) olan Ryuk' un ölüm defterini bulur. Kurallara göre öldürülmek istenen kişinin yüzü düşünülerek adı deftere yazılırsa 40 saniye sonra kalp krizi geçirerek ölür. Elbetteki bu kadar basit olmayan defterin diğer kurallarını da çözebilecek tek kişi yine Light' tır. Sadece kendi adalet anlayışının doğruluğuna inanan Light ölüm defterini kullanarak suçluları öldürmeye başlar. Kısa süre sonra bir teröre dönüşen bu katliamı durdurmak için Japon polisinin tek umudu ''L'' olarak tanınan ve yalnızca ilgisini çeken davalara bakan Dünya' nın en ünlü dedektifidir. İki üstün zeka kendi adaletini hakim kılmak için savaşmaya başlar. Death Note, anime dünyasının biraz içindeyim diyen herkesin bilebileceği, içinde olmayanlarında kesinlikle izlemesi gereken bir klasiktir. Hani Matrix, Star Wars gibi filmlerden çıkarsınız da günlerce gözleriniz bir yerlere dalıp dalıp gider..İşte aynen o şekilde sizi düşünmeye zorlayacak bir yapıttır ve +17 dir. Bunun nedeni de psikolojik etkisidir. Açıkçası Light' ın psikopat kişiliği ve inanılmaz derecede zeki olması seyircinin içindeki psikopatlığı da uyandırabiliyor. Bir lise öğrencisi yeryüzündeki en ölümcül silaha sahip ve kendisini Dünya' ya adalet dağıtan bir ''Tanrı'' olarak görüyor. Yıllardır kafasında adaletle ilgili büyük sorunlar yaşayan Light' ın tüm insanlığın ondan korktuğu ve yalnızca itaat ettiği yeni bir Dünya yaratma girişimleri ve bunu yaparken düşmanlarıyla oynadığı oyunlar içinizde anime hiç bitmesin isteği uyandırıyor. L karakteri ise tamamen zıt kişiliğe sahip ve doğru olanı tam anlamıyla bilen çok saygı duyduğum bir karakterdir kendileri. Ama yine de animeyi izlerken L' in de bazı psikopat taraflarını göreceksiniz ve ilginizi çekecek. Ayrıca çook acayip alışkanlıkları olması da L' in favori karakterlerimden biri olmasında etkili olmuştur. Özellikle filmini izlerken çok eğleneceksiniz. Animeyi daha izlemeden çok fazla şey bilmenizi istemediğimden pek de derinlere girmeyeceğim. Ayrıca uzun yazıları okumaktan nefret ettiğim için empati yaparak da kısa kesmek istiyorum. Konu açılmışken, Death Note' un filminden de bahsedeyim. Japon filmi olmasına rağmen Amerikan filmini aratmayan güzel bir yapıt olmuş. Özellikle L karakteri çok güzel uyarlanmış. Hareketleri ve tipi aynı olmuş. Bir Japon' dan beklemezsiniz ama Kenichi Matsuyama oyunculuğunu gerçekten de konuşturmuş. Filmde bazı sahneler animedekinin aynısı olmasına rağmen bayağı yorum katılmış hatta sonu bile değiştirilmiş ancak yine de izlerken çok keyif alacaksınız.Filmde bazı sahneler animedekinin aynısı olmasına rağmen bayağı yorum katılmış hatta sonu bile değiştirilmiş ancak yine de izlerken çok keyif alacaksınız. Eda Karamemişoğlu11 FB


The King’s Speech güçlü oyuncu kadrosu ile içinde işlenen azim ve kararlılık temasıyla kesinlikle Oskar’ı haketti fakat film ile ilgili olarak tartışmalar halen bitmiş değil. Bilindiği gibi The King's Speech İngiltere Kralı 6. George'un kekemeliğini konuşma terapistiyle yenmesini ve tahta çıkışını konu alıyor. Ancak İngiltere’de ortaya atılan bir görüşe göre King’s Speech tarihi gerçekleri doğru yansıtmıyor. Filmde İngiltere'nin eski Başbakanı Winston Churchill'in, 6. George'a daha yakınmış gibi gösterildiği ancak gerçekte Churchill'in, yaptığı evlilik sonucu tahttan feragat eden ağabeyi İngiltere Kralı 8. Edward'a daha yakın olduğu belirtiliyor. Churchill'in, 8. Edward'ın uzun süre yakın arkadaşı olduğuna dikkati çeken İngiliz basını, eski Başbakanın Edward'ın tahttan feragat etmemesi için ikna etmeye çalıştığını aktarıyor. Filmde ayrıca 6. George'un tahta çıkmasıyla, yaptığı konuşma arasında gerçekleşen önemli bir olaya yer verilmediği kaydediliyor. Kendisine yapılan bu eleştirilere ramen King’s Speech kesinlikle izlenmesi gereken bir film herkese tavsiye ederiz


19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA ,GENÇLİK ve SPOR BAYRAMI

19 Mayıs 1919; Yeni bir doğuş için atılan ilk adım belki de. Yeniden var olma çabası hem de hiç yoktan, en baştan… Tükenen umutların yeniden filizlendiği, tarih sahnesinde şaha kalkışın başlangıcı, en büyük güç kaynağımız; milli irademizin tek bir vücutta canlandığı gündür bugün… Türlü zorluklar içinde bağımsızlık mücadelesinin yaşandığı, binlerce şehit verilerek acıların kalplerde en yoğun hissedildiği hepsinin yanında gururun ve asaletin her zaman en üst seviyede duyulduğu gün… Savaş meydanlarında canını feda eden binlerce şehidimizin bir zamanlar tek gâyesi gelecek kuşakların yani bizlerin rahatça ve huzurla bir yaşam sürmesi için özgürce düşüncelerini söyleyebilecekleri, yaşayabilecekleri bir hayat bahşetmekti. Bu kahramanlar vatanın bağımsızlık mücadelesini verirken, tüm Türk milleti kenetlenmiş, milli irade ile vatanı düşman işgalinden kurtarmışlardır. Gençlik, bir ulusun yaşama gücünün en köklü teminatıdır. Gençlik heyecan demek; hamlecilik, cesaret, enerji demek. İşte tam da bu yüzden Atatürk bugünü gençliğe armağan etmiştir. İleriye gitmiş milleti daha da ileri götürmek için gençliğin ellerine tertemiz, aydınlık bir geleceği bırakmıştır. Atamızın bizden istediği ilk görevse bağımsızlığa, çağdaşlaşmaya, Cumhuriyet’e ve demokrasiye giden bu yolda kazanılmış vatan topraklarının emanetçisi olmamızdır. Yeni düşünceleri, idealleri geleceğe taşımak, Atamızın aydınlattığı yoldan yürümek ve mücadele esnasında bitap düşmüş yüzlerce elin, ateş ve ölüler arasında canlarını yitirme pahasına da olsa yere bırakmadıkları bayrağı layıkıyla taşımak gibi O’nun ve bu mücadelede yer edinmiş kahramanlarımızın hangi koşullarda savaştığından bihaber olan ve küçümseyen insanlarımızın gayretlerini boşa çıkarmakta bizim gibi aydın Türk gençlerinin yapması gereken vazifelerimizdendir. Bir Türk genci olarak övünç duyuyorum ki böyle bir tarihim, böyle bir vatanım, canını bu güzel topraklar uğruna feda eden binlerce yurttaşım ve O ki deniz mavisi gözlerinde hep geleceği gören bir ışık, O ki idealist, gerçekçi bir lider; Mustafa Kemal Atatürk’üm var. Yaşarken, nefes alırken bir an onların fedakârlıklarını düşünelim. Onlara layık birer Türk genci olmak, geleceğin Türkiye’sini omuzlarımızda en iyi şekilde taşımak için gayret gösterelim.Ve onlara hizmet etmenin verdiği gururu hep beraber tadalım.


M.Sait GÜVEN’i tanıyalım

Nerde doğdunuz İlk hayatımda Hitit kralı olarak doğdum ! – Erzurumda 1974’te doğdum. 3 Ekim Perşembe annemin söylediğine göre saat 11.00 imiş. Annemin yalancısıyım ama araştırdım gerçekten perşembeye denk geliyor Edebiyatçı olmanızda en büyük etken ? ÖSS’nin azizliğine uğradım ya edebiyat ya da tarih okuyacaktım, az daha coğrafya kazanıyordum. Neden edebiyat ? Babamın evdeki kitapları ve o zamanki eğlencenin sokakta oyun ve okumaktan ibaret olması beni okumaya yönlendirdi. Lisede sayısal okuduğunuzu söylediniz ? Evet, arkadaşlarımın çoğu sayısal olduğu için böyle bir tercih yaptım Hayaliniz neydi ? Yönetici olmak istiyordum politikacı olmak. Ama şuanda politikadan uzak olduğuma seviniyorum Üniversiteyi ailemden uzakta Trabzon’da okudum. Ailemden uzak okumayı kendim istedim. İyi bir arkadaş çevrem vardı politik düşüncelerimi çevreme yansıtmadım. Bir taşra üniversitesinde ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi. Ama İstanbul’da okumadığım için pişmanlık duymuyor değilim Günümüz gençliğinin kitap okuması konusunda neler söyleyebilirsiniz ? Eskiden bir çocuk için okumak ve oyun oynamak vardı. Haliyle okumak bizim için bir eğlenceydi. Çeşitli dergiler vardı. Koştura koştura gidip onları alırdık. Okumak bizim için bir ihtiyaçtı ve eğlence yöntemiydi o yüzden okuma alışkanlığı kazanmak kolay oldu.Fakat günümüzde çok farklı imkanlar var. Bilgisayar internet olsun…Bizim zamanımızın en illegal eğlencesi atari salonlarıydı. Yönlendirme de hata yaptığımızı düşünüyorum bizim zamanımızda “Tommiks” çizgi romanlarını okuyunca ailemiz kızardı niye okuyorsun bunları diye. Ama iyi ki de o yaşlarda okumuşuz onları. Biz sizlere ödev verirken genelde klasik eserleri veriyoruz, fakat belki de yanlış yapıyoruz. Çünkü bu konuda alt yapınız yok. Popüler eserleri okutmak gerekiyor. Biraz okuma alışkanlığınız olmaması da cabası. Fakat burada en az suçu olan gençler. İnsanlar bugün kitabı okumaktansa filmine gitmeyi tercih ediyor. Yaşam çok hızlandı hep bir yerlere yetişmek durumundasınız haliyle kitaba zaman ayırmak bir lüks haline geldi. Ama enseyi çok karartmış da değilim. E-kitap gibi sesli kitap gibi şeyleri de takip ediyorum. Kitabın sayfalarına dokunmakla aynı şey değil ama faydalı olacağını düşünüyorum. Bence sorun gençlerle edebiyat arasında değil, genel olarak toplumun bir okuma sorunu var. Yazdıklarınız yayınlanıyor mu ? Bir sitede haftalık yazıyorum. Bazı edebiyat dergilerinde hikâyelerim, yazılarım çıktı. Bir polisiye roman yazıyorum satacak bir yayıncı bulursam inşallah eylül ya da ekim aylarında çıkacak. 2010 Kasım ayından beri yazıyorum. İlk yazım 25-26 yaşında yayımlandı biraz geç kaldım yani. Okulumuzda çalışmaktan memnun musunuz ? Burası çalıştığım sekizinci okul. En rahat en huzurlu çalıştığım yer burası oldu her ne kadar gidip gelmek beni yors ada ayrılırsam çok üzülürüm. Okuldan Ayrılmayı düşünüyor musunuz ? Seneye ayrılmayı düşünüyorum ama, tabi tayinim çıkar çıkmaz bilemem. Yazmaya nasıl başladınız ? İlham mı geliyor ? Ben bu konuda konuşacak kadar bilen biri değilim gerçi ama ilham işin bir parçası; işin %30’u aklınıza bir şeyler gelmesidir. Bunda da etkili olan tecrübe ve yaşantılardır. Zaman ayırmıyorsanız filan zor iş. En az bir iki üç yüz roman okumamış biri kalkıp kitap yazmaya kalkmamalı Bize ne öneriyorsunuz? Planlı bir okuma çok önemli, rastgele kitap okumak sonuca gitmek için etkili olmaz. Yüzeysel bir etki yapar. En iyi şair? Bence Fuzuli. İcadın zirve noktası odur şiirde. Modernde belki Yahya kemal.


Nasıl bir öğrenciydiniz? Çok parlak değildim her öğrenci gibi. Orta okulda 10 üzerinden 7.5 luk bir öğrenciydim, lisede daha vasattım. Ama öğrenmeye açtım çok soru sorardım. Derslerde en çok el kaldıran en çok tartışmalara katılan bir öğrenciydim. Not olarak değerlendirirsek pek parlak değildim. Öğrenim hayatınızda komik şeyler var mı ? Bir keresinde üniversitede yurttan kaçıyorduk. Sabahları bizim en erken çıkıp fırındaki ilk çıkan ekmeği alıp sahilde kahvaltı yapmak gibi bir eğlencemiz vardı. O zamanlarda gürbüzdüm ben şimdi ki gibi J 2. kattan demire basarak iniyordum demire basmamla beraber yere indim J Bir kerede lisede kızlar tuvaletinde yakalandım. Zile daha 10 dakika var, dersimiz boş. Kızlar tuvaleti bizim sınıfın yanında, erkekler tuvaleti ise üst katta en köşede. Kimse de yok, üst kata kadarda gidilmez dedik oraya girdik, girmemizle beraber iki dakika sonra ik tane kız geldi başladılar muhabbete hiç gidecekleri yok ? Birazdan zil çalacak içerisi kız dolacak, biz tabi kapıyı açıp fırladık kızlar da bağırıp çağırdılar J Peki, kopya çektiniz mi hiç? Her öğrenci kadar. Siz oradan anlayın J Üniversitede hiç çekmedim. Bizde ortalama sistemi vardı . Benim orda kopyayla 90-100 almam demek sınıfta 2-3 kişinin kalması demekti, o yüzden bu vebalin altına giremezdim. Ama lisede şeytana uymuş olabilirim J Okulumuz nasıl? Fiziksel olarak soruyorsan harika diyemem. Bir spor salonumuz olsun isterdim, kütüphaneye benzer bir kütüphanemiz olsun isterdim. Çok ciddi bir eksiklik olarak konferans salonumuz yok. Yemekhanemiz olsun isterdim daha sağlıklı beslenme açısından… Fakat olumlu yönleri de var. Küçük bir ortamı olduğundan öğrenci ve eğitimciler arasında samimi bir ilişki var. Okulumuzun öğrenci karakteri çok iyi, saygı ve sevgi olsun hiç eksik değil. Sevmediğim şeylerden biri egodur çünkü. İleride başarınız yanında siz insanlara faydalı da olacaksınız inanıyorum. İlerde yüzümü güldüreceğinizden eminim. (bu gaz da size yeter J) Tekrar meslek şansınız olsa öğretmen olur muydunuz? Olurdum. Fakat başladığım yıllarda sorsanız istemezdim. Bütün yaşananlara rağmen edebiyatçı olmayı isterim tekrardan. Başlarda çok kötü şartlarda çok kötü okullarda çalıştım bırakmayı düşündüm fakat İstanbul’a geldim yeni çevreler ve yeni birkaç öğrenci beni mesleğe ısıttı diyebilirim. Severek yapıyorum fakat gittikçe zorlaşan bir iş. Eğitim kalitesi yükselse de makas açılıyor. İlk öğretmen olduğumda öğrencilerle aramızda dört yaş vardı şimdi yirmi yaş var siz hesap edin. 3-4 yılda bir hızla değişen öğrenci profilleri de işimizi zorlaştırıyor. Siz trend mi diyorsunuz ne diyorsunuz bilmem ama öğretmenle öğrenci arasında ortak bir dil bulmak önemli olan ve bu süre zarfında trende uyum sağladım. Gelecekte ne yapmayalım? Hata yapmaktan korkmayın. Bizim neslimiz hataya yapmaktan korkutulmuş bir nesildi. Hayatın içine karışın. Şundan biraz şikâyetçiyim artık böyle adacıklar oluşmaya başladı kentlerde, böyle duvarların ardında sokaktan habersiz yaşam sürülüyor. Böyle bir yaşam tercih etmemenizi isterim. Yazın, bir müzik aleti çalın profesyonel olmasa da… Ne bileyim resim yapın, çünkü gelecekte çok iş stresiniz olacak. Ruh sağlığınız açısından çok önemli bu hobiler. Kariyeri takıntı haline getirmeyin. Asla şunu düşünmeyin “hele bi üniversiteyi bitireyim birikim kazanırım.” Verimli planlı programlı davranırsanız eğlenceye de vakit ayırırsınız diğer şeylere de. Üniversitede politize olmayın çok, çünkü çevrenizi çok etkiler, daraltır. İnsan çok önemli bir değer olmalı sizin için. Evleneceğiniz kişide en çok ortak nokta ararsınız fakat arkadaş veya komşu olacağınız kişiyle en az ortak nokta yeterli. Bu da “iyi niyet”tir bence. Mesela ben Dilara ile bile rahatlıkla komşu olabilirim J Teşekkürler arkadaşlar.

Mustafa Saffet Anadolu Lisesi Adına Sahibi Ali DEMİRKAYAMüdür

SEÇME KURULIU

İNCELEME KURULU

SEVDA ATIŞ-T.D.EDEB.ÖĞRT TUĞBA KARAARSLAN-GÖRSEL SAN.ÖĞRT

NEŞE EVLİYAOĞLU-MÜDÜR YARD M.SAİT GÜVEN-T.D.EDEB.ÖĞRT

EBRUH ÇETİNSAYA-İNGİLİZCE ÖĞRT GAMZE KURŞUN

ALİ YAŞAR

DAMLA ÇELEN

İŞVE TANKER

DİLKARA MİT

NUŞİN KOÇMAR

İLKİM ÖZALP

ESRA YILDIZ

BİLGE AKKAYA

ÜVEYS UYGUL EDA KARAMEMİŞOĞLU


Yaz'MSAL 1  

Mustafa Saffet Anadolu Lisesi Dergisi