Page 1

Ayda Bir Yayınlanır.

01 Eylül 2008 Pazartesi

Sayfa Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Hata Yapan İdareci İstiyoruz

Mustafa Kont

Sayfa 3

AB'nin Ne Zararını Gördük?

Cüneyt Ünal

Sayfa 4

Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj

Sunusi F. Onay

Sayfa 5

Neleri Düşünüyoruz?

Filiz Konca

Sayfa 6

Kötek

Savaş Aşık

Sayfa 8

Melih Gökçek İntihar Etti

Emre Kundakçı

Sayfa 11

Sil Baştan

Orhan Doğangüneş

Sayfa 12

Yılbaşı Taklitçiliği

Can Yılmaz

Sayfa 13

Sayfa 2 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Mustafa Kont

Hata Yapan İdareci İstiyoruz

Yönetimin bir sanat olduğu herkesin malumudur. Ama yönetmek nasıl bir sanatsa kıvırmak da aynı şekilde sanat algılanır olmuş Türkiye’de. Sivil yada askeri yönetim yada denetim organlarının başında kim var ise, kıvırmayı marifet bellemişler. Bir defa olsun biz hata yaptık diyebilen birini görmek ne mümkün, ancak yaptıklarıyla övünüyorlar, yapamadıklarına kıvırıyorlar. Bir yöneticinin bahanelerin arkasına sığınması ne anlama gelir acaba? Bilindiği gibi yönetenlerin yada denetleyenlerin büyük maaşlar almadığı aşikar. Peki bir insanı ülkede yönetici pozisyonuna gelmek için ne teşvik eder? Para değilse ne olmalı? İdeal. İdealist adamlar yönetmek isterler yada denetlemek. Parası çok olmayan bu mesleklerde insan idealist değilse hırsızdır diyebilir miyiz? Bence deriz. Peki gelelim, yapamadığı şeyler için bahanenin arkasına sığınma olayına. İdealist birinin ne yapmasını bekleriz, kendi fikir dünyasında ki o güzel ülkeyi inşa etmek için yırtınmasını. Yapamadıklarından sonra özür dilemesini, yada “Arkadaş ben yapamıyorum bana yol gösterin, yardım edin ” demesini. Bunu diyemiyorsa, güzel ülkeyi inşa etme idealinden sapmıştır diyebilir miyiz, evet. İdeallerindeki ülkeyi kurmaya kendi gücü yetmiyorsa, ve hala ben bazı noktalarda tıkanıyorum , bunu bunu yapamıyorum diyemiyorsa bir yönetici yada denetleyici, ruhunda açılan bir gedik vardır. O sarsılmaz idealler kalesinin birkaç tuğlası çürümüş, kale sarsılmaya başlamıştır. İşte bu noktadan sonra bildiğimiz, klasik kaleye sızan fareler hikayesi. Dinleyip görüyoruz ki, bizi yöneten ve hata yapan hiçbir kişi yok. Halbuki biz ne öğrenmiştik, kusursuz bir tek Allah idi. İnsanlar hata yapabilir, yanlış yollara sapabilir idi. İşte o noktada tövbe etmek ve gerekirse, Allah’ın ipine daha sağlam sarılmış birilerine yolu açmak gerekirdi. Peki sormuyor muyuz hiç kendimize, sayın başbakan Allah’ın kulu değil mi? Elbette o da bir kul. Peki Tayyip Erdoğan da Allah’ın kuluysa neden hiç hata yaptığı görülmez, yada neden hiç hata yaptığını kabul etmek istemez. Peki neden bir gün televizyona çıkıpta, “ben bu noktada bu ülkeyi iyi idare edemedim” demez. Yoksa kıvırmak mıdır artık erdemin göstergesi. Ne kadar CHP’lilerin önünde eğilmezsen (Allah’ın önünde olduğunu unutsan da) o kadar başarılısın mı demek?

Öyle olmadığını her bilinçli müslüman bilir. O sebeple ideallerimin peşinde koşuyorum, bu ülkeyi para kazanmak için, para yürütmek için değil, ideallerim gerçekleşsin, güzel ülke hayalim gerçek olsun diye yönetiyorum diyen herkes, lütfen ömründe bir kere olsun HATA yapsın. Daha güzel olanı söyleyeyim, her gün bir hata yapsın ve her gün bir tövbe etsin. Aksi takdirde gediklerden fareler hakikaten içeriye doluyor. Bugün Deniz Gökçek, Kemal Kılıçdaroğlu ekranlarda düelloya çıkacak. Neyimi tartışacaklar, ikiside hiç hata yapmadığını ispatlamak için didinip duracak, halbuki hepimiz biliyoruz ki, Allah’ın yarattığı kullar hata yaparlar, hele hele çevrelerinde bu kadar fare dolanırken. Nerede o cesaret ki ben HATA yaptım diyebilsinler, bu akşam tartışacak olanlarda, bundan önce tartışanlarda tamamen korkak ve beklide ödlek insanlardır. Çünkü hiç biri “ben HATA yaptım, ama tövbe ediyorum” deme cesaretini gösteremediler.

Bu cesareti gösteremeyenlere aziz Türkiye milletinin bir an önce cezayı kesmesi lazım. Hatasını kabul edebilecek bir yönetici ve denetleyici kitlesi bulana kadar, bu millet didinmeli ve çok uğraşmalı. Bakın polis teşkilatına, bakın askeriyeye, bakın devletin herhangi bir kurumuna. Bu kurumlar vatandaşın cezasını anında kesebiliyor ama vatandaş bu cezaya itiraz bile edemiyor. Ediyor aslında ama, bir aylık maaşı gözden çıkarması ve koşuşturmacayı göze alması gerekiyor. Gördüğünüz gibi Türkiye devlet düzeni hesap vermemek üzerine kurulmuş sağlam bir zulüm düzeni gibi duruyor. Tabi burada ifade etmenin faydası var, bu sağlam kaleye de sızan beyaz güvercinler yok değil.

Sayfa 3 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Cüneyt Ünal

AB'nin Ne Zararını Gördük?

Avrupa Birliği reform sürecinin yavaşlamasından şikâyetçi olmuş. Şaka gibi geliyor insana. Bu kadar riyakâr mı olurlar, bu kadar vurdumduymaz mı olurlar, anlaşılır şey değil. Başbakan Erdoğan’ın dindar insanların hürriyetini biraz daha artırma amacıyla başladığı Avrupa yolunda değişen bir şey olmadı. Başbakan da artık eskisi gibi umutlu değil ki, eskisi kadar Avrupa yollarını aşındırmıyor. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusunda verdiği sözleri tutmaması en sıkı Avrupa Birliği taraftarı olan hükümeti bile usandırdı. Kıbrıs konusunda hükümet bütün tepkileri göze alarak bir açılım yaptı. “Vatan hainliği yapıyorsunuz” a kadar geldi tepkiler. Bunlar dostumuz bunlardan kazık gelmez düşüncesindeki hükümet ilk silleyi burada yedi. Türkiye’den sonra başvuranların üyelik sürecinin hızlandırılması, Kıbrıs Rum Kesimine limanları açma dayatması vs konular hükümeti bunalttı. Çünkü bu konular öyle iç siyasete anlatılabilecek mevzular değildi. Hükümet açıkçası Kıbrıs meselesinde Avrupa’dan gördüğü ihanetinde etkisiyle daha fazla riske girmekten kaçındı. Düşünün, Rauf Denktaş gibi bir dev harcanmasına ve Evet oyları fazla çıkmasına rağmen bir milim yol alınamadı.

Türkiye vatandaşlarının dini sosyolojik ve ekonomik yapıları AB’ninkinden çok farklıdır. Bizi biz yapan değerler üzerinden kendi kriterlerimizi oluşturmamız gerekir. Onlara uygun teoriler ve açılımlar geliştirmemiz gerekir. Kendimize hem ruhen hem manen iyi gelen kurallar hem tepkileri azaltacak hem de hükümetle barışık olanların sayısını azaltacaktır. Mesela Türklüğe Hakaret eden insanların eyleminin fikir özgürlüğü açısından değerlendirilmesi bizim örfümüze terstir. Bir insanın ait olduğu ırkı eleştirmek fanatikleri azdırmaktan başka da bir işe yaramaz. O yüzden bizim sözde değil özde bir Ankara kriterleri yapmamız gerekir. Türkiye için en hayırlısı o olur. Yoksa vatandaşların büyük çoğunluğunun AB dayatmalarıyla barışık olduğunu düşünmek iç kavgalara sebep olur. Bu da şüphesiz Türkiye için büyük bir kayıp olur.

Hükümet artık Avrupa Birliğinin eskisi kadar dost olmadığını anladı. Dindar insanlara Avrupa’nın özgürlükçü yasaları da özgürlük getiremedi. Tam aksine Avrupa İnsan Hakları mahkemesi başörtülülerin haklarının gasp edilmesi konusunda hep ketum davrandı. Büyük çoğunluğunu reddetti. Hükümetin en çok oy aldığı muhafazakâr kesimin de soğumuş olduğu da görüldü. Hükümetin bundan sonra bu kesime de anlatabileceği bir şey kalmadı. Bazı dayatmalar muhafazakâr kesimi çıldırttı. Zinanın serbest bırakılması bunlardan birisi oldu. Zina gibi dinin en sert yasaklarından olan bir meselenin serbest bırakılması ahlakî değerleri yozlaştırdı. Verilebilecek çok örnek var aslında. Hükümet artık kendisine muhalefet olanları anlamayı da denese iyi olacak. Çünkü onların da arada söylediği doğrular var.

Sayfa 4 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Sunusi F. Onay

Terörizmin Hindistan'da Verdiği Önemli Mesaj Terörizmin kanlı yüzüne bir kez daha tanıklık ettik. Hindistan'da yüzlerce insan öldürüldü ve yaralandı. Türkiye'deki Amerikan konsolosluğunda gerçekleşen terör eylemiyle Hindistan'daki bu eylem arasında korkutucu bir benzerlik dikkatimizi çekiyor. İki eylemin de uygulanış stratejisi artık terörizmin daha bilinçli yapıldığının bir göstergesi. Çöp tenekesine konulan bombalar ya da bomba yüklü araçlar, hatta canlı bombalar da değil mesele, terörizmin bu aktörleri sinsice bomba bırakıp kaçmıyorlar artık. Hep beraber izliyoruz, beyinleri uyuşturulmuş bir şekilde üzerine bomba giyen terörist yerine bilinci son derece açık, cephanelik gibi adamlar (ya da çocuklar!), soru sorarak, adam gözeterek ateş açıyorlar ve yüzlerce kişinin canına dokunabiliyorlar. İstanbul'da da böyle olmuştu. Nispeten daha yaşlı teröristler ateş açarak konsolosluğa olabildiği kadar zarar vermek istemişler ve ne hikmetse tek Amerikalının kılına zarar gelmeden eylem sona erdirilmişti. Belki de eylemin amacı buydu, amerikan varlığından hoşnut olan Türklere zarar vermek! Bu sayede Türk halkına “niye bu adamlar yüzünden biz ölüyoruz?” sorusunu sordurmayı da amaçlamış olabilirler. Sonuçta bu eylem bomba yüklü bir araçla daha ucuza yapılabilirdi, hatta verilen zaiyat da artırılabilirdi, ama burada bir çatışma görüntüsü vermek “bombanın sinsiliğinden” çok teröristin azmi ve sözde cesaretini kamuoyunun bilinçaltına bir sempati ile sokma konusunda daha etkili olurdu. Demek ki burada asıl hedef Amerikan konsolosluğu değil, olası bir ABDX savaşında da lazım olabilecek kamuoyundaki amerika sempatisiydi. Hindistan'da niye böyle bir eylem yapıldı peki? Bu sorunun cevabını Aden körfezinde arayalım! Nato bile bölgedeki mevcut kuvvetleri ile Aden körfezindeki korsanlara müdahale edemezken (!) Hint donanmasının korsan gemilerine ateş açarak birini batırmaları (yanlışlıkla bir de korsanların hedefi olan yük gemisini batırmışlardı) ve hatta birkaç korsanı esir almaları bu terörist eylemin bir nedeni olabilir mi? Hindistan nispeten bağımsız bir ülke (Pakistan'a göre). Pakistan İngiltere'nin ve ABD'nin emirlerinden çıkamaz, Hindistan ise NATO'nun karışma dediği bir işe karışabilir.

Eğer durum böyleyse Hindistan'ın bir bedel ödemesi gerekirdi. Somalili korsanlar gemi başına 30 milyon dolar para alabiliyorlarsa, muhtemelen daha ilk başarılı operasyondan sonra eylemlerini bitirip villalarının havuzunda kokteyllerini yudumlamaları gerekirken, işi daha da büyütmeleri, bu işin basit bir korsanlıktan çok bir savaşa kalkışacak gücün yapacağı hazırlığa benzediğini düşünmemek elde değil. Korsanların limanları var ama bilmiyoruz rafinerileri var mı, zira ellerinde ağzına kadar petrol dolu dünyanın en büyük tankeri var. Hatta silah yüklü bir ukrayna gemisi ile hurda demir yüklü diğer gemilerle de bir çok proje gerçekleştirilebilir, e paraları da var zaten.. Peki NATO ya da Hindistan'dan başka bir güç niye müdahale etmez bu işe? Korsanlardan (uluslararası teröristler diyelim) korktukları için mi? Yoksa İngiltere başbakanı Gordon Brown'ın tarihini de verdiği büyük terörist saldırısının gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Bu saldırı olasılığını Avusturalya başbakanı ve en son Obama da dile getirmişti. Birbirleri ile ilintili olan bu terörsit faaliyetleri en sonunda mutlaka bir çıkara hizmet ediyor, orası kesin. Bu çıkarın ölen 2 milyondan fazla Iraklının ya da Afganlının olmadığı da kesin! Son açıklanan CIA raporlarına göre refah seviyesi batıdan doğuya kayıyor, 18.yüzyılda sömürülerek medeni batıyı ortaya çıkaran doğu artık sömürülmek istemiyor. Global kriz artık kağıttan para kazanma devrinin de sona ermek üzere olduğunu işaret ediyor. Yeni sömürgeler da bulamayacaklarına göre doğunun eski kaos günlerine dönmesi batı için şart. Yoksa medeni batı sadece işsizlerine her ay milyarlarca avro nasıl ödeyebilir. Bakın Afrikaya.. Her 100 çalışanı çalışmayan 1 batılının işsizlik sigortasını ödüyor. Zamanında öyle bir tokat yemiş ki batıdan, bir daha düzelebilmesi için yeni bir Nuh tufanı gerekir. Ve bu tufanın küçüğü doğuda görülürse batı tekrar kurtulur.

Sayfa 5 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Filiz Konca

Neleri Düşünüyoruz?

Hz. Peygamberimize (s.a.s)'e en çok etki eden âyetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Aişe (r.a)'ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, "Hz. Muhammed (s.a.s)'de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?" deyince, Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (r.a): "Ya Resulullah (s.a.s)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?" deyince, Resulullah (s.a.s): "Bu gece Yüce Allah bir âyet indirdi. Beni bu âyet ağlatmak-tadır" dedi ve âyeti okudu: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân,190). Ondan sonra Resulullah (s.a.s): "Bu âyeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun" dedi. Bu âyette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki âyetin meâli de şöyledir: "Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, gözlerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!.." (Âl-i İmrân, 3/191). Hz. Ömer; "Andolsun Tur'a yayılmış derilere yazılmış kitaba, onarılan eve yükseltilen tavana dalan denize andolsun ki, Rabbinin azabı kesin gelecektir. Onu savacak kimse de yoktur" ayetlerini okuyan bir adamın sesini işittiğinde öyle sarsılmış, öyle irkilmişti ki bir duvara dayanmış, sonrada zar zor kendini evine atmıştı. Meydana çıkan rahatsızlığından dolayı bir ay boyunca evine ziyaretçi gidip gelmiştir. Hz. Ebu Bekir, geceleri, yatsı namazından sonra bir-iki saat kadar ev halkıyla sohbet ederdi. Onlar yattıktan sonra kalkar, abdestini tazeler, iki rekât namaz kılıp seccadesi üzerinde oturarak, huşû içinde tefekküre dalardı.

Geceleyin kalkar, on rekât teheccüd ve üç rekât vitr kılar ve ev halkını da uyandırırdı. Arkasından sabah sünnetini kılıp camiye giderdi. Lokman Hekim, tek başına ve uzun uzun düşünürdü. Dostları kendisine uğrar ve “Yalnız niye oturuyorsun, toplum arasına karışıp onlarla kaynaşsan daha iyi olmaz mı?” deyince, Lokman; “Yalnızlık, tefekkür için daha uygundur. Tefekkür insanı Cennet yoluna ulaştırır.” cevabını verirdi. Mutarrif’in şu sözleri bize tefekkürü ne güzel anlatır: “Geceleri sırt üstü yatağıma uzanır, Kur’ân’ı düşünür ve amelimi Cennet ehlinin ameliyle kıyaslarım. Onların, altından kalkamayacağım şekilde amel yaptığını görürüm. Çünkü onları Kur’ân şöyle anlatıyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17) “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek (O’nun huzurunda ayakta) durarak geçirirler.” (Furkan, 25/64) “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb’inin rahmetini uman gibi midir? De ki, “Bilenle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahibi olanlar öğüt alır.” (Zümer, 39/9) Hz. Ali: “Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dalgınlıktır.” Hasan el-Basri: “Bir saat tefekkür, bir gece ibadetin den hayırlıdır.” Zünnun el-Mısrî: “İbadetin anahtarı tefekkür, isa betli yolda olmanın alâmeti heva, heves ve nefse muhalefettir.” Mumşad ed-Dineverî: “Hakimler hikmeti, te fekkür ve sükût ile elde etmişlerdir.” Ebu Süleyman ed-Dâranî: “Gözünüzle ağlamayı ve kalbinizle düşünmeyi âdet haline getirin.” Mansur b. Ali: “Hikmet, ariflerin kalbinde sıdk diliyle, zahidlerin kalbinde tafdil diliyle, abidlerin kalbinde tevfik diliyle, müridlerin kalbinde tefekkür diliyle, alimlerin kalbinde ise tezek kür diliyle konuşur.” Ömer b. Abdülaziz: “Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmek en makbul ibadetlerdendir.”

Sayfa 6 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Filiz Konca

Neleri Düşünüyoruz?

Hz. Mevlana: “ ... Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan yürü, zikret. Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu dönmüş fikre güneş yap.” Buyurmuşlardır. 13. Ra’d Suresi: 3- “Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O'dur. Sürekli olarak gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda muhakkak ki, ibretler vardır.” 16. Nahl Suresi: 10- “Sizin için gökten su indiren O'dur. İçecek su ondandır; hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir.” 11- “Allah, sizin için, o su ile ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her çeşit meyveleri bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir topluluk için büyük bir ibret vardır.” 45.Casiye Suresi: 13- “O, göklerde ve yerde bulunan herşeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.” ..... Kur’an’ın düşünmemizi istediği ayetlerden biri olan şu ayeti de anlayabilmek duasıyla... 59.Haşr Suresi: 21- “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu örnekleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.”

Sayfa 7 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Savaş Aşık

Kötek

Bir varmış bir yokmuş. evvel zaman içinde kalbur zaman içinde... Bir zamanlar İshâk diye bir adam varmış. İshâk son derece düzgün ve kişilik sahibi bir adammış. Hatta Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş. İshâk'ın bir oğlu varmış. İsmi de Yakub'muş. O da babası gibi bir peygambermiş ve tam 12 tane çocuğu olmuş. Çocuklarından 10'u son derece kıskanç ve kişiliksizmiş. Diğer ikisi ise annelerini kaybetmenin ezikliği yüzlerine vurmuştu. O iki kardeşlerden biri olan Yusuf'u kardeşleri çok kıskanırmış. Özellikle babalarının ona itimam etmelerine kıskançlıkla yaklaşırlarmış. Ve bir gün karar verip kardeşlerini öldürmeye karar vermişler. Ve kuyuya atmışlar. Babalarına da koyun kanını akıttıkları gömleği göstermişler ve " Kurt, Yusuf'u parçaladı " demişler. Babaları da " Yusuf'u parçalayan kurt nedense göleğe dokunmamış " diyerek inanmadığını dile getirmiş. Ve başlamış sabretmeye. Yusuf ise tüccarların eline düşerek köle olmuş. Köle olduktan sonra Mısır Azizi'ne satılmış. Yusuf o kadar güzel bir çocukmuş ki Züleyha onu evlatlık almış ve çok titizlikle bakmış. Yusuf büyümüş, serpilmiş ve sarayın tek konuşulur ismi olmuş. Züleyha ise ona aşık olmuş ve onunla birlikte olmayı arzu etmişti. Ve Züleyha bir gün ona tuzak hazırlamış ondan murat almak için hamle yapmıştı. Yusuf ise hapse girmeyi göze almış ve Züleyha'nın iftirasına aldırış etmemişti. Hapiste sabırla bekledi ve gün geldi hapisten çıktı. Zekâsı ve dürüstlüğüyle herkesin takdirini kazanan Yusuf bir anda Mısır'ın ekonomi bakanı olmuş ve Mısır'ı âdeta yoksulluğun pençesinden çekip almıştı. Yıllar sonra ona kötülük eden kardeşleri kıtlık döneminde çıkagelmişlerdi. Ama o hiç kin gütmedi. Ancak, onlara bir oyun oynadı. Ve oyun sonunda gerçek ortaya çıktı. Yakub'un ağlamaktan kör olan gözleri onun gömleğiyle beraber yeniden açıldı. Ve Yusuf'un rüyası çıkmıştı.

Yusuf döneminde Yahudiler Mısır'a yerleştiler, çoğaldılar ve rahatlık sürmüşlerdi. Yusuf öldükten sonra ise işler tersine dönmüştü. Yahudileri bu sefer zulüm görmeye başlamışlar ve kölemen bir halk olmaya başlamışlardı. Yüzyıllar boyunca bu sürüp gitti. Hep ezildiler, katledildiler, köle oldular. Özgürlük nedir hiç bilemediler. Yüzyıllar sonra onları kurtaracak olan Musa geldi. Firavun'a karşı tek başına mücadele etti ve Firavun'u Kızıldeniz'in hırçın sularına gömdü. Tevrat ile birlikte yeni bir kimlik kazanan Yahudiler, kanlarında olan nankörlüğü göstermişler ve Samiri'nin getirdiği altın buzağıya tapmaya başlamışlardı. Yahudiler öylesine nankör ve isyankâr bir halktı ki artık rahatlık batmış ve Allah'ın nimetlerini beğenmemeye başlamışlardı. Musa ve harun öldükten sonra da tamamen kendi katı kurallarını " Kabbala " ismiyle inşaa etmişlerdi. İsyankâr ve kendini beğenmiş bir kavim olan Yahudiler kendilerini herkesin üstünde görmüşlerdi. Ama gün geldi ve zulümler tekrar onları buldu. Calut onlara zulmediyor ve kılıçtan geçiriyordu. Yüzyıllar sonra Samuel geldi ve Yahudileri kendilerine getirmek için elinden geleni yapmıştı. İsrailliler birliklerini kurduktan sonra Tâlut'la beraber güçlenmeye başlamışlardı. Allah yolunda çok güzel bir şekilde cihad ediyorlardı. Haklarını savunmak için mücadele ediyorlardı. Ve gün geldi Câlut, Davud'un sapanından çıkan taşla yere serildi ve onunla beraber ülkesi de yerle bir edildi. Davud ve oğlu Süleyman'la beraber çok güzel günler geçiren Yahudiler için o dönemler altın çağlarıydı. Süleyman öldükten sonra ikiye ayrıldılar. Yıllar sonra da Babil Hükümdar'ı Buhtunasar İsraillileri katletti ve yerlerinden sürgün ettiler. Artık o tarihten sonra Yahudiler kendilerini üstün gören, milliyetçi, nankör bir kavim olmaya başladılar. Tevrat'ın aslını yok ederek kendi töre kurallarını yeniden koymaya başladılar. Ve Yahudiler hiç rahat yüzü görmediler. Roma döneminde de sürgün yiyen Yahudiler teker teker katlediliyorlardı. Ancak, Yahudiler o kadar nankör ve şükür bilmeyen bir kavimdiler ki önce Yahya'yı sonra Zekerriya'yı katlettiler. İsa'ya ise yapmadıkları zulüm kalmamış gibi onu Romalı askerlere şikâyet etmişlerdi. Ancak, gelin görün ki bu oyuna kendileri düşmüş, İsa'yı şikâyet eden Yahuda İsa'ya benzetilerek Romalıların karşısına çıktı. Ve çarmıha gerilerek öldürüldü. İsa ise Kıyamete yakın gelmek üzere Allah katına yükselmişti.

Sayfa 8 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Savaş Aşık

Kötek

Yahudiler, Allah'a olan sadakatsizliklerinin cezasını her daim çekiyorlardı. Dünya üzerinde belki de onlar kadar sürgün yiyen ikinci bir kavim de yoktur. Yüzyıllar sonra Sevgililer Sevgilisi (S.A.V) geldi. Kendilerinden peygamber çıkmasına alışan ve bu yüzden şımarıp kendilerini Tanrı'nın en üstün ırkı olarak nitelendiren Yahudiler, gelen peygamberin Arap olduğunu görünce şoka girdiler ve hepsi ona karşı gelmeye başladılar. Yapılan savaşlarda hep putperest kavimlerle birlikte oldular. Hep o kutlu şahsın önüne engel koymaya çalıştılar. Peygamber'in doğduğu akşam " Peygamber gelecek " müjdesini verenler, ırkçılıklarının ve kibirliliğin kurbanı oldular. Zafer Peygamber (S.A.V) ve onun arkadaşlarının oldu. Onlardan sonra gelenler aldıkları bayrağı daha ileri taşıdılar. O bayrağı taşıyanlar ise Yahudileri her alanda serbest bıraktılar. İspanya'da zulüm gören Yahudiler, Müslümanların oraya yerleşmeleriyle beraber huzur ve mutluluk duydular. İspanyolların işgaliyle yerle bir edilen Endülüs yine eski günlerine geri döndü. Yahudiler ve Müslümanlar zulüm üstüne zulüm gördüler. O dönemin süper gücü Osmanlı ise inançlarının verdiği insaniyetle o bölgedeki Yahudileri ve Müslümanları alıp yurtiçine yerleştirdi. Bütün Yahudiler Osmanlı'ya ve Müslümanlara müteşekkir oldular. Ve yüzyıllar boyunca birlik ve beraberlik içinde yaşadılar. Ancak, yıllar sonra fitne tohumları kendini göstermeye başlamıştı. Osmanlı topraklarında mutlu olanları Osmanlı dışındaki Yahudiler dürtüklemeye başlamışlardı. Siyonist emelleri yine kanlarına girmişti. Fransa, İngiltere gibi Emperyalist güçler dürtüklemeye başlamışlardı. Yüzyıllar boyunca zulüm gördükleri Hristiyanlara dönüp, onları kurtaran Müslümanlara yüz çevirmişlerdi. Çünkü, artık rahattılar ve emellerini gerçekleştirme fırsatı doğmuştu. İlk olarak II. Abdülhamid Han'dan Kudüs ve çevresini satın almak istemişler ancak II. Abdülhamid Han " Bu topraklar kan ile alındı ancak kan ile verilir " diyerek teklifi düşünmeden reddetmişti. Öyle ki bu teklifte Osmanlı'nın bütün borçlarını silmek gibi cazip bir madde yatıyordu. Bu cevabı duyan Yahudiler ise karalama kampanyasına giriştiler. Masonik faaliyetler sonucunda II. Abdülhamid Han'ın adı artık " Kızıl Sultan " dı. Ve onu tahtından etmeyi de başarmışlardı.

Emperyalist güçlerin eline geçen Kudüs ve çevresi artık yeni sahibini bekliyordu. Arapları kafaya alan Emperyalistler artık orada ne gibi faaliyetler sürdürecekler, onu düşünüyorlardı. Yıllar sonra Hitler'den gelen Yahudi katliamı ise bu düşünceye renk kattı. Ve artık her şey son noktaya gelmişti. Arapları kandıran İngilizler, Kudüs ve çevresine Yahudiler yerleştirmeye başlamışlardı artık. Bütün Filistin halkı evlerinden ediliyor ve o evlere teker teker Yahudileri yerleştiriyorlardı. Oraya tamamiyle hakim olan Yahudiler, arkasına aldığı ABD ve İngiltere ile kıyımlara başlamaya başladı. Artık Filistin halkı teker teker zulüm görüyor. Tanklarla, kimyasal bombalarla çocuklar, kadınlar katlediliyordu. Ve yine ilginçtir ki bu olan bitene Türkiye olarak sadece kınamakla yetindik. Ne müdahale edebildik ne de karşı cephe alabildik. Müslüman kardeşlerinin dualarıyla ayakta kalmaya çalışan Filistinliler sadece taşlarla, sapanlarla karşısındaki düşmana cevap verebiliyordu. Yüzyıllar boyunca zulüm gören Yahudiler hiç bir zaman uğradıkları zulümlerden ders çıkarmadılar. Ve bu gidişle de çıkarmamaya devam edecekler. Kalplerinde yer edinen köle etme duygusu onları insanlıktan çıkarmış âdeta aç bir köpek yapmıştı. Filistinli kardeşlerimiz ise hem yıllar önce yapılan hataların bedelini ödemeye, hem de duyarsızlıklar arasında kaybolmaya başlamışlardı. Kendini savunan Filistinliler terörist muamelesi görmeye, ABD ve İngiltere de İsrail'e tam destek vermeye devam etmişti. Emperyalist güçlerin tekelinde bulunan BM ise elini kolunu kıpırdatamamaktaydı. Kofi Annan ise yapılan zulümlere çaresiz bir şekilde isyan ediyordu. İsrail kafasına göre barış yapıyor ve istediği gibi barışı bozuyordu. istediği gibi zulüm yapıyor, ama hiç kimse ona karşı kınamaktan başka bir şey yapmıyordu. Gün geldi hâlâ devam etti bu süreç. İnsanlık tarihinin en acımasız, en nankör ve haysiyeti beş para etmez milleti olarak tarihe geçen Yahudiler, zulümlerine devam ediyorlar. Sanki Hitler'den intikam alırcasına... Onlara tarih boyunca yardımını esirgemeyen, en zor günlerinde koruyup kanatlarının altına alan Müslümanlar, bugün yapılan iyiliğin karşılığını alıyor gibilerdi.

Sayfa 9 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Savaş Aşık

Kötek

Hani ateist olsak, din, imân duygusu olmasa hiç gözümüzü kırpmadan bütün bir kavmi yok etmek büyük zevk verirdi ama Muro'nun dediği gibi " Lânet olsun içimizdeki insan sevgisi " ne ki biz arzuladığımız şeyi vicdan muhasebesinden geçiremiyoruz. Yapamıyoruz!.. Kahretsin ki yapamıyoruz... Bir söz vardır... Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Yahudilere artık nasihatler boş gelmeye başladı. Kötek atmanın vakti geldi. Hatta geçiyor. Siz ne dersiniz?

Sayfa 10 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Emre Kundakçı

Melih Gökçek İntihar Etti

Kılıçdaroğlu ve Gökçek tartışmasını izleyememiştim, dün tesadüfen bir yerde izleme şansı buldum. Gerçekten izlememekle çok şey kaçırmışım. Kılıçdaroğlu, söylenilmesi gerekenleri, o karizma yoksunu ve hitabet gücünün eksik olduğunu düşündüğüm haline rağmen Dersim’in asi ( aslında sessiz olsa dahi gozlerinden belliydi ) çocukluğunu taşıdığını görmek tekrardan keyif verdi. Gökçek ise seviyesizce saldırarak, biraz sansasyon yaratarak işi götürebileceğini zannetti fakat Kılıçdaroğlunun sessizliği bütün planlarını bozguna uğrattı. Hatta diyebiliriz ki Kılıçdaroğlu Gökçek'i siyasi arenadan silmiştir. Un elenmiş ipe serilmiştir. Zira, Ankara halkının Gökçek’den kurtulduğunun en buyuk sinyalini almış olduk. Şimdi bundan sonraki politik sürece dair bir kaç öngörümü bildirmek istiyorum. Çeşitli kaynaklardan ufak bir İ. Gökçek turu yaptıktan sonra öngörümüzü destekleyelim.. Hemen kameraları Gökçek’in AKP kurulduktan sonra ki aday gösterilme sürecine çevirelim. Tıpkı bu günkü tartışmada görüldüğü üzere; nasıl kendimi pazarlarımın oyunlarını, çirkinliğini ve pişkinliğini Gökçek adına görürsünüz. AKP yeni kurulmuştur, 2000 krizi ile Ecevit hükümeti dağılmış erken seçim kaçınılmazdır. Bir yandan Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş ve İsmail Cem ile " Beyaz Türkler " diye yeni bir oluşum kurulmaya çalışılmış olsa dahi Derviş’in CHP ile uzlaşması ile genel seçimin AKP-CHP arasında geçeceği tartışılmaz olmuştu. Hiçbir şekilde AKP’nin kurulmasında destek ve yardımı olmamış Gökçek bir açmazdaydı. Zira Demokrat Parti’yi tekrardan kurup başına geçmişliği bile vardır. Daha sonra AKP’ye transfer olur ve DYP-ANAP bozunarak Demokrat parti halini alırı beraber gördük. Şimdi öngörülerin desteklenmesi, öngörümüzü destekleyelim.. Hemen kameraları Gökçek’in AKP kurulduktan sonra ki aday gösterilme sürecine çevirelim. Tıpkı bu günkü tartışmada görüldüğü üzere; nasıl kendimi pazarlarımın oyunlarını, çirkinliğini ve pişkinliğini Gökçek adına görürsünüz.

AKP yeni kurulmuştur, 2000 krizi ile Ecevit hükümeti dağılmış erken seçim kaçınılmazdır. Bir yandan Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş ve İsmail Cem ile " Beyaz Türkler " diye yeni bir oluşum kurulmaya çalışılmış olsa dahi Derviş’in CHP ile uzlaşması ile genel seçimin AKP-CHP arasında geçeceği tartışılmaz olmuştu. Hiçbir şekilde AKP’nin kurulmasında destek ve yardımı olmamış Gökçek bir açmazdaydı. Zira Demokrat Parti’yi tekrardan kurup başına geçmişliği bile vardır. Daha sonra AKP’ye transfer olur ve DYP-ANAP bozunarak Demokrat parti halini alırı beraber gördük. Şimdi öngörülerin desteklenmesi 1) İlk round da Karayalçın-AKP çekişmesinde tercihin nedeni; hiç barışık olmadıkları halde (sanıyorum Gokçek’i sade biz değil, AKP nezdinde nefret edenlerin olduğunu hissediyorum ) bir kaçınılmazdı. Zira bugün tartışmada kendini CHP aleyhtarı konuşmaya, yaygara koparmaya iten Gokçek’in tekrar kendini yamama oyunlarından biridir. Altınok denen şahsiyet, AKP tabanı tarafından hem desteklenmesi hem kurucu üyelerinden biri olarak AKP’nin gönül borcunun olması Altınok’dan olabildiğince çekinme nedenidir! Bu adam da oyun bitmez ama RTE er kişisi ve AKP çoktan gozden çıkarmıştır zannımca fazlası değil. 2) Ayrıca, Mansur Yavaşın (MHP adayının) güçlü olduğu kulislerce soyleniyor. Maalesef Ankaraya dengeyi Mansur, bir ülkücü getirecek gibi… 3) İşin güzel tarafı AKP tarafından yapılan ankette Karayalçın çıkması en buyuk süprizlerdendir ve Altınok gayet iyi oy almıştır.Üstelik AKP tıpkı Şaban Dişli ve DMM Fırat olaylarında olduğu gibi ( yolsuzlukları gani gani yapıyorlar) makarna, kömür siyasetinden öğreniyoruz ki çalacaksan spekülasyon yaratacak ortamı arkada bırakma… 4) Şimdi işin can alıcı öngörüsü AKP, Gokçek’ten halen çekiniyor. Ama bu adaylık sürecinde olabildiğince geciktirmeye çalışıyor. Zira AKP adına Karayalçın resmen aday olmuş ise artık yapılacak bir şey kalmamıştır. Gökçek ise Gökçek ama değil. İstanbul’da Topbaş’ın olacağından kimsenin şüphesi yok ama Ankara halen belirsiz. Sanırım bu oyun, Gökçek’i son ana kadar bırakıp egale etmek. Zira Gökçek bu ne yapacağı belli olmaz. Onda şov bitmez!

Sayfa 11 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Orhan Doğangüneş

Sil Baştan

Bazen “sil baştan” diyebilmelidir insan… Korkmadan, usanmadan, utanmadan... Günahlarından sıyrılabilmelidir zaman zaman… Daha fazla kirlenmeden, çamura bulaşmadan… Pişman olabilmelidir insan mazisinden… İleri gitmeden, geçmişine sövmeden… Sevmelidir insan bütün insanları… Ayırt etmeden,çıkar düşünmeden.. Temelinde kardeşlik yatmalıdır düşüncelerin.. Kavga olmadan, kin gütmeden… Paylaşılmalıdır bütün fikirler… Kutuplaştırmadan, bölmeden…

Ve bazen yapılan iyilikler cezasız kalmasa da… Bir bebeğin gülümsemesi kadar güzeldir hayat aslında… Belki bu dünyada, belki öbür tarafta… İyilerin hep kazanması umuduyla…

Samimi olmalıdır insan, insanla… Saygıyı aşmadan, lakaytlaşmadan… Dürüstlükle yoğrulmalıdır düşünceler…Yalana dalmadan,doğrudan şaşmadan.. Kişiler,özgürce yaşayabilmelidir hayatını...Hakka girmeden,sınırı aşmadan.. Temiz vicdanlarda yerini almalıdır din..Siyasete atılmadan,cepleri doldurmadan.. Güzellikle çözülmelidir sorunlar… Kalpleri kırmadan, gönülleri yıkmadan… Haysiyetli olmalıdır duygular… Karşındakini incitmeden,oyun oynamadan.. Ve aşık da olmalıdır insan yeri gelince… Sevgiyi kirletmeden, kimseyi kandırmadan… Bazen “sil baştan” diyebilmelidir insan… Korkmadan, usanmadan, utanmadan… ………….. Güzel şeydir yaşamak… Herşeye rağmen… Herkese rağmen… Çoğu zaman iyiler aldansa da… Çoğu zaman kötüler kazansa da… Çoğu zaman kalpler kırılsa da…

Sayfa 12 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Misafir Yazar

Yılbaşı Taklitçiliği Can Yılmaz

Taklidin mantığını aradım. Bulamadım. Sonunda, taklitte mantık aranmaması gerektiğine kani oldum. Taklidin, mantığı zehirlediği açık. Zaten, bu yüzden taklit ya. Taklitçilik bir hastalık, hem de kişiliğe arız olmuş bir hastalık. O yüzden bu hastalık, taklitçinin özgüven yokluğuna dayanıyor, bu bir. İkincisi, iddialarından arındırılmış olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü, taklit ettikleri karşısında mağlup olduğunun tescili anlamına geliyor. İbn Haldun'un Mukaddime'de yaptığı o muhteşem tesbit, bu ülkenin yaşadığı yüz yıllık dramın tek cümlelik özeti: "Mağluplar galipleri taklit ederler." Mağlubiyetin de onurlusu vardır, onursuzu vardır. Onurunu yitirmeyen mağluplar, fiziken mağlup görünürler. Dişe diş mücadele etmişler, mağlup olmuşlardır. Elbet her mağlubiyetin bir çok sebebi vardır. Onurlarını koruyanlar, mağlubiyeti içselleştirmezler. Fakat, sadece değerler için mücadele edenler, yenildiklerinde dahi onurlarını koruyabilirler. Yenilgilerinin faturasını kendi değerlerine kesmezler. Aksine, yenilgilerini bir bilinç yenileme, yani bir "tevbe" ve "istiğfar" vesilesi olarak bilirler. Sorunu, kendi değerlerinde değil, değerleriyle ilişkilerinde ararlar. O ilişkileri sağlıklı hale getirmek için, mücadele meydanından çekilip, mücahede meydanına atılırlar. Bu, mağlubiyeti içselleştirmeme savaşıdır. Onurlu mağluplar için, galipleri taklit etmek, düşman saflarına geçmekle eş değerdedir. Asıl mağlubiyet işte odur. Onurunu yitirenler, mağlup olunca kelimenin tam anlamıyla mağlup olurlar. Onlar, fiziken galip gelseler bile mağlupturlar. Mağlubiyet onların karakteri olmuştur. Çünkü, mütecavizine aşık olan ahmak kız rolüne soyunmuşlardır. Mağlubiyetlerinin faturasını kendi değerlerine keserler. Tez elden o değerlerden kurtulmanın yollarını ararlar. Kendilerine "ben idraki" veren o değerleri her görüşte mağlubiyetlerini hatırlarlar. Bu da onları kendi değerlerine düşmandan fazla düşman olmaya iter. Değerlerinden kurtulunca, kendilerinin de galiplerden olacağına inanırlar. Mağlubiyetin faturasını kendi değerlerine kestikleri için, kendilerinden nefret ederler. Bu nefret, galiplere karşı marazi bir aşka dönüşür.

Kendilerini gerçekleştirmek yerine, galipleri taklit etmek gibi ucuz bir yolu benimserler. Bu taklit onları galip yapmaz elbette. Sadece "maymun" yapar. Bunun anlamı, galiplerin maskarası ve soytarısı olmaktır. Hiçbir galipten, mağlupları içerisinden başkalaşım geçirerek maskaralaşan birilerini, kendisiyle eş değerde görmesi beklenemez. Hiçbir efendi, soytarısını, kendisiyle eşit haklara sahip bir partner olarak benimsemez. Değil mi ama: Hiçbir maymun, ne kadar iyi insan taklidi yaparsa yapsın, insanlar sınıfına dahil edilmez? Bu toprakları İslami değerlerden uzaklaştırma ihalesini üstlenen taşeron seçkinlerin psikolojisi, "mağlubiyet psikolojisi"dir. Bu marazi psikolojiyle, sadece mağlubiyeti benimsemekle kalmamışlar, hepimize benimsetmek için, bu milletin sırtında sopa kırmışlardır. Galiplerin savaşarak elde edemediklerini, onlar altın tepsi içinde sunmuşlardır. Yüzyılın ihalesinin bedeli, böyle ödenmiştir.

Mağlubiyet psikolojisi, "büyük kırılmanın" ardından, mağlubiyet ideolojisine dönüşmüştür. Mezkur kırılmadan sonra, bu topraklardaki hakim ideolojinin adını kim ne koyarsanız koysun, gerçekte onun değişmeyen tek adı vardır: Mağlubiyet ideolojisi. Bu ideolojinin sırtımıza geçirdiği deli gömleği, elimizi kolumuzu kıpırdamaz hale getirdi. Şu içinde bulunduğumuz "bir kuşa çevrilmişlik hali", bunun neticesidir.

Sayfa 13 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Misafir Yazar

Yılbaşı Taklitçiliği Can Yılmaz

Takvim değişikliği, mağlubiyet ideolojisinin enkazından sadece biridir. Bu pakete giren tüm diğer unsurlar gibi, bu da bir "koparma" ameliyesidir. Temelinde yatan şey, bu toprakları, ait olduğu "Müslüman zamanından" koparma kaygısıdır. Bu kaygı, öyle gösterildiği gibi "laiklik" hassasiyeti üzerine temellendirilmemiştir. Eğer öyleyse, yerine konulanın bir Papanın (Gregorius) adını taşıyan ve Hıristiyan zamanını gösteren bir takvim olmasını neyle açıklayacağız? 1519'da Jeronim de Aguilar, yıllarca Mayaların arasında kaldıktan sonra bir grup Hıristiyanla karşılaşınca "Bugün Çarşamba mı?" diye sormuş. "Evet" cevabını alınca gözyaşlarını tutamamış. Çünkü 'kafirlerin' arasında geçirdiği uzun zaman boyunca ibadetini hep doğru zamanda yaptığının göstergesiymiş bu. Ne dersiniz, bu toplumda kendi gerçek zamanını bir çırpıda bilen kaç kişi çıkar? Müslüman zamanında, Papa Gregorius takviminin yılbaşı, hiçbir 'değer' ve 'anlam' taşımıyor. Malum medyanın köpürttüğü yılbaşı çılgınlığı, son yıllarda "Noel ayinine katılma" noktasına gelip dayandı. Ha gayret, az kaldı! Bir adım sonrası, kutsanmış şarap-ekmek kuyruğuna girmek. Mağlubiyet ideolojisinden başka ne beklenirdi ki? Alıntı: Mustafa İslamoğlu

Sayfa 14 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.


Sayfa 15 Bu e-dergi Genckalem.OrG’nin aylık yayınıdır. Tüm hakları saklıdır. Kullanma izni için admin@genckalem.org adresine mail atınız.

Genckalem.OrG.Aylik.Yayini.Ocak.2009.Sayi_7  

Genckalem.OrG sitesinin Ocak yazılarını içeren PDF dergidir.

Advertisement