Issuu on Google+

Diyorlar ki; Kürt Açılımı...

İçişleri Bakanı Beşir Atalay:

Gazeteci Yazar Çigdem Toker:

Anlatamadılar. Birine halay çektirenin, ötekine çılgınlık nöbeti geçirtmesinin adı “açılım” olamazdı.

Demokratik açılımın sloganı, herkes için daha fazla özgürlüktür. Mesele tüm toplumun meselesidir. Biz hepimiz birlikte Türkiye’yiz diyoruz. Hepimiz birlikte Türk milletiyiz.

Akademisyen Umut Tümay Arslan:

Kürt açılımının, Kürt meselesinin çözüme kavuşturulma çabasının, Kürt siyasetinin talep ettiği hakları müzakere etme yolundaki eğilimin sadece Kürtlerle ilgili olmadığını düşünüyorum. Analiz • Sayfa 13

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi Yıl: 29 Sayı:101 Mayıs 2010

İlef’te yeni dekan Köker Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin yeni dekanı Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Eser Köker oldu. Haber • Sayfa 2

Ressam Ayaz’ın 30 yıllık hayali

Direnişin adı: TEKEL

Çağdaş Türk Resim Sanatının önde gelen isimlerinden biri olan Mustafa Ayaz, 1974 yılında Yenimahalle’deki derme çatma gecekondusunun inşaatını bitirdiğinde bir de eserlerinin yuvası olmasını istiyordu. 30 yıl bu hayalle yaşadı. Kültür-Sanat • Sayfa 6

TEKEL işçileri, 78 günlük direnişle Türkiye tarihinin en büyük eylemlerinden birini gerçekleştirdi. Türk çalışma hayatının “En uzun soluklu” eyleminde, Türkiye görülmedik bir direniş hikâyesine şahit oldu. Banu Gülşah Uzun Başkent Ankara 4-c statüsünde çalışmayı reddeden binlerce TEKEL işçisinin 78 gün süren eylemine sahne oldu. Türkiye eylem süresince hemen her gün onları konuştu. Tek Gıda-İş Sendikası’na üye TEKEL işçilerinin AKP Genel Merkezi önünden başlayan eylemleri ilerleyen süreçte çoğu Ankaralının ziyaret ettiği, Sakarya

Caddesi üzerindeki çadırlarda sürdü. Yüzlerce otobüsle şehir dışından gelen binlerce TEKEL işçisi otobüslerden bavullarıyla indiler. Memleketlerinden aldıkları tek yönlü biletlerle gelmişlerdi. Geri dönüş biletleri yoktu. Otobüslerden inen yaklaşık ‘7 bin kişi’ barikata kadar olan 5 yüz metrelik yolda yürürken attıkları ilk slogan “Ölmek var, dönmek yok” oldu. TEKEL işçilerinin eylemi 78 gün

sonunda 1 Mart 2010 tarihinde Danıştay’dan çıkan kararla daimi bir zafer kazanmasa da 1-0 öne geçti. Bu geçici zafer üzerine işçiler iki buçuk aylık yorgunluğu atmak için Sakarya Caddesi üzerindeki çadırları sökerek 1 Nisan’a kadar evlerine döndü. Ankara’ya geldikleri ilk günden son güne kadar asla şiddete başvurmayan, polisin müdahalesine bile karşılık vermeyen TEKEL işçileri, eylem-

lerindeki şiddetsizlikle Türk halkının da sempatisini kazandı ve her kesimden destek gördü. Kimi zaman bir emekli cebindeki 10 TL’ye iki kilo portakal alıp dağıttı işçilere, kimi zaman öğrenciler yardım için topladıkları eşyaları götürdüler onlara. Çocukların sokakta yatmasına razı olmayan Ankara halkı kendi evlerini açtı işçilere. Haber • Sayfa 8-9

Açılımın ilk filmi: İki dil bir bavul Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün ilk uzun metrajlı filmi Türkiye’de ve dünyada pek çok ödüle layık görüldü. Söyleşi • Sayfa 11

Türkiye’de öğretmenler ihmal ediliyor Öğretmenlere yönelik yapılan bir araştırma öğretmenlerin iyi yetiştirilemediğini ve sosyo-ekonomik olarak ihmal edildiğini ortaya koydu. Sonuçlara göre, öğretmenler diğer ülke öğretmenlerinden yüzde 50 daha az kazanıyor.

Türk Eğitim Derneği tarafından yapılan “Öğretmen Yeterlilikleri” araştırması hiç de iç açıcı olmayan sonuçları gözler önüne serdi. Türk Eğitim Derneği (TED) Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Pehlivan’ın Ambassador Otel’de açıkladığı araştırma sonuçlarına göre, öğretmenlerin yıllık geliri uluslararası ortalamalardan yüzde 50 daha az. Düşük gelirle çalışmanın yanı sıra araştırmaya katılan öğretmenlerin yüzde 22’si, yapılan alan dışı atama-

• SBF yeniden “Mülkiye” olsun s.14

lar nedeniyle mecburen mezun oldukları alanın dışında öğretmenlik yapıyor. Öğretmenlerin yüzde 32’si ise kendi ilgisi ve isteği dışında öğretmenliği seçmiş. Türkiye çapında 2 bin 7 öğretmen, 272 yönetici, 4 bin 450 öğrenci ve 2 bin 12 velinin katıldığı araştırma sonuçları şöyle: Öğretmenlerin yıllık geliri dünya ülkeleri ortalamasının yüzde 50’sinden daha az. Göreve yeni başlayan bir öğretmen OECD ülkelerinde yıllık 29 bin dolar alırken, AB ülkelerinde 30 bin

• Ankara’nın tarihi konakları s.7

dolar, Türkiye’de ise 14 bin dolar alıyor. Geçmişte yapılan alan dışı atamalar nedeniyle, öğretmenlerin yüzde 22’si eğitimini aldıkları alanın dışında görev yapıyor. Öğretmenlerin en az üçte biri ise öğretmenlik mesleğini ilgisi ve isteği dışında seçiyor. Bu oran, sınıf öğretmenlerinde yüzde 39 iken, branş öğretmenlerinde ise yüzde 32. Sonuçlara göre öğretmenler yayınların takibinde de güçlük çekiyor. Öğretmenlerin yüzde 84’ü Tebliğler Dergisi’ni izleyemiyor.

• Eski kitapların aşıkları s.7

Küresel sorun: İnternet sansürü

İnternet kullanımının yaygınlaşması farklı dünyaları birbirine yakınlaştırırken büyük sorunları da tetikliyor. Haber • Sayfa 3

• Küba beşlisine kampanya

s.4


2

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

Editörden

M

üdahaleler… Nerede ve nasıl olursa olsun mutlaka birilerinin karşı çıktığı, daha özgürlükçü bir yaşam için kimsenin kabullenmemesi gerektiği bir gerçek artık medyada. Öz denetim ya da otosansürün yanı sıra bugün medyanın her alanında baskı hissedilir halde. Artık muhabirler bazı haberleri görmezden gelmek zorunda kalıyor. Editöryal bağımsızlığın önemi vurgulandıkça belki de değer de kaybetmeye başlıyor. Bu sayımızda medyadaki öz denetimden Türkiye’nin kendisinin dertli olduğunu görürken aynı zamanda ironik bir şekilde ABD’de Türkiye’nin kendi medyasına uyguladığı baskının konuşulduğuna şahit oluyoruz. İşte birey olarak bizim hissettiğimiz de tüm dünyanın hissettiği aynı baskı. Hükümetin ‘Kürt Açılım’ çalışmalarıyla gösterimi aynı zamana gelen, Dünya’da ve Türkiye’de pek çok ödüle layık görülen ‘İki Dil Bir Bavul’ filminin İlef’ten mezun yönetmenlerinden Özgür Doğan ile yapılan söyleşide toplumda yıkılması gereken önyargıları ele aldık. Çalışma hayatının en uzun soluklu eylemi olarak tarihe geçen TEKEL eylemini manşetten sizlere taşıdık. 78 günlük direnişin hikayesini, yaşanılan haklı mücadeleyi sizlerle paylaştık bu sayımızda. Yeni iletişim teknolojilerinin gazete büroların etkisi altına alan yapısı Görünüm ofisine de yansıdı haliyle. Bizde internet gazeteciliğinin bu denli yükselişine karşı geleneksel gazetecilik ölüyor mu sorusunu usta bir muhabir deneyimli gazeteci Utku Çakırözer’e sorduk. Bize geleceğin muhabirini anlattı arka sayfamızda. Bir sanatçının gerçekleşen hayalleri de bu sayımızda yer alan haberlerden oldu. Ressam Mustafa Ayaz’ın kendi gecekondusuyla başlayan hayalinin hikayesini okuyacaksınız bu sayıda. Ve usta gazeteci yazar Adnan Gerger’de bir kitabıyla yer alıyor sayfalarımızda. Gerger’in kitabının neden yazıldığını ele alırken aslında bir yazar neden yazma gereksinimi duyar bunu incelemeye çalıştık elimizden geldiğince. İnsanların değişen dünyayla birlikte isteklerinin de artması ve değişmesi, Görünüm gazetesini de tehdit eder hale geldi. Görünüm sadece haber yazmayı öğrenebileceğimiz bir yerden hep öte oldu bizim için. Burada ileride basın çalışanları olarak haklarımızın gasp edilmesi durumunda ortak bir duruş sergilemeyi, engelleri birlikte aşmayı yani kısacası basın hayatını öğreniyoruz. Basın hayatına atıldığımızda birçoğunu kabullenmek zorunda olsak da elimizden geldiği kadar karşı koymayı mücadele etmeyi öğrenmenin en önemli adımını işte bu okulda, Görünüm ofisi bize sağlıyor. Ve öğreniyoruz ki Görünüm 3 ya da 5 kişi er ya da geç mutlaka çıkıyor. 100. sayıyla Görünüm’e gelen yeni soluk 101. sayıyla da aynen devam ediyor, tıpkı ilk adımları yeniden atmak gibi… Banu Gülşah Uzun

İLEF Dekanı Prof. Dr. Eser Köker: “Yönetim değişikliği çok önemli değil, geleneklere uyacağız” Fadime Yiğit Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi 2009-2010 eğitim yılının ikinci dönemine yeni dekanı ve yeni yönetimiyle girdi. İLEF’in yeni dekanı Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Eser Köker oldu. 30 Aralık 2009 tarihinde göreve başlayan ve üç yıl boyunca görev yapacak olan yeni yönetimde Gazetecilik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Nur Betül Çelik ve Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Sevilay Çelenk Özen dekan yardımcıları olarak görev yapacak. Dekan Köker, Görünüm’e İLEF’in yeni döneminde yapacaklarını anlattı.

Bilinçli öğrenciler yetiştiriyoruz Prof. Dr. Eser Köker, fakültede verilen eğitimle öğrencilerden sadece mesleklerinde başarılı olmalarını sağlamadıklarını aynı zamanda insan haklarına saygılı, dünyadaki her türlü eşitsizlik ve ayrımcılığa karşı bir farkındalığı ve bilinci olan akademik bir bakış kazandırdıklarını söyledi. Biz sadece insan onuruna saygılı gazeteciler yetiştiren bir okul değiliz diyen Köker, “Biz her türlü ayrımcılığa karşı duruşu, akademik alan içerisine taşıma gerekliliğine inanan bir okuluz” dedi. Okulun gelenekleri belirleyicidir Fakültede yaşanılan yönetim değişikliğinin çok önemli bir durum olmadığını belirten Köker, 45 yıldır var olan bir fakültenin bu zaman dilimi içerisinde kendine göre bir yönetim anlayışı olduğuna değindi. Bu yönetim anlayışı çerçevesinde ki-

şilerin alacağı mesafenin de sınırlı olacağını belirtti. Köker, “Yönetime kim gelirse gelsin bu adetlere, geleneklere, kurallara uymak zorunda. Ben de uymak zorundayım benden sonra gelecekler de uymak zorunda kalacaklar” dedi. Köker, “Üniversitenin şehirde olması görme biçimini geliştirir. Kimin için iletişim yapıyorsanız iletişim yaptığınız, iletişim üzerine düşündüğünüz insanlarla yan yana temas ederek yaşıyorsunuz. Dolayısıyla gazetecilik, basın yayın, yayıncılık okulları da kentlere ait okullar, kentlerin içinde varoluyor-

lar. Kentlerin dışında onların yaşam alanları daralmış oluyor. İletişimin çok yoğun yaşandığı yerlerin dışında iletişim öğrencilerinin göreceği, bakacağı, anlayacağı ne olabilir” diye konuştu. “İletişim sorunlarına bakabilmek için kuram, tasarım ve teknik bilgi bir aradalığı gerekli” Hocalar ile öğrencilerin ortak çalışmalarla birbirine bağlandığını ve bunun için gayret gösterdiklerini söyleyen Köker, “İletişim burada sadece izleyerek yapılacak bir iş de-

Bologna Süreci başladı İletişim Fakültesi Dekanı Eser Köker, Ankara Üniversitesi’nin, akademik çalışma alanlarının geliştirilmesi ve yenilenmesiyle ilgili üniversite çerçevesinde Bologna Süreci diye tabir edilen, uluslararası akademik akrediteyi geliştirmeye yönelik bir planlama yapmış olduğunu ve fakültemizin de bu planlamaya dahil olduğunu söyledi. Köker, bu çalışmanın amacının ise Avrupa da iletişim öğrencileri ve iletişim akademik alanı, hangi tür etkinlik içindeyse, Türkiye’deki iletişim alanının o tür bir etkinlik içerisinde olmuş olmasını sağlamaya çalışmak olduğunu açıkladı.

Fotoğraf: Gülcan Tekin

Ünsal Hoca İLEF kütüphanesinde Gülcan Tekin Ankara Üniversitesi tarafından Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın anısına “Ünsal Hoca Kütüphanede Sizi Bekliyor” projesi hayata geçirildi. Projeyle 17 Ekim 2009’da hayatını kaybeden Oskay’ın eserlerinin unutulmaması ve diğer kuşaklara da eksiksiz bir şekilde aktarılması amaçlanıyor. Türkiye’de iletişim biliminin kurucusu olarak anılan Oskay’ın, siyaset bilim, iletişim teorileri, sosyoloji, estetik ve sosyal teori konularında pek çok çalışması bulunuyor. Eleştirel teorinin Türkiye’deki iletişim dünyasıyla bağlantısının gündeme gelmesinde büyük etkileri olan Oskay, Frankfurt Okulu’nun popüler kültür konusundaki çalışmaların Türkiye’ye tanıtılmasında etkili oldu. Oskay’ın Varlık, Agos, Gergedan, Milliyet Sanat gibi birçok bilim sanat dergilerinde inceleme ve makaleleri yer aldı.

Ünsal Oskay kimdir?

Öğr. Gör. Bülent Özkam

Doç. Dr. Beybin Kejanlıoğlu

Ünsal Hoca’nın farklı kişiliği • Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi adına sahibi: Dekan Prof. Dr. Eser Köker • Genel Yayın Yönetmeni: Yardımcı Doç. Dr. Gökhan Atılgan • Yazı İşleri Müdürü: Uzman Dr. Mustafa Sabri Koçak • Danışma Kurulu: Prof. Dr. Oya Tokgöz, Öğr. Gör. Atila Cangır, Öğr. Gör. Bülent Özkam, Öğr. Gör. Mehmet Sobacı •Şef Editör:Banu Gülşah Uzun •Yazı İşleri Editörü: Mustafa Erden •Haber Editörü:Fadime Yiğit •Fotoğraf Editörü: Fatih Kılıç •Medya - Etik Editörü: Gülcan Tekin •Yazışma Adresi: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Cebeci Yerleşkesi 06590 Ankara • Tel 3197714/296 • Faks 3622717 •gorunum@media.ankara.edu.tr http//ilef.ankara.edu.tr/gorunum •Basım Tarihi: 5 Mayıs 2010 •Yerel Süreli Yayın (3 Aylık)

ğil. İletişim çalışması yapmak öyle bir etkinlik ki, hem kuramsal bilgi birikimini hem de teknik kavrama becerilerini beraberinde getiriyor” dedi. Teknik bilginin, ancak o teknik bilgiyi kullanmayı becerebilen bir araştırmacı tasarımının elinde değerli olduğunu söyleyerek fakültelerin evrensel olduğu varsayılan akademik bilgiyi yeniden işleme kapasitesiyle onu dönüştürmeyi taahhüt eden yerler olduğunu söyledi. İletişim fakültelerinin de iletişimin sorunlarını çözecek akademik bilgiyi üreten yerler olduğunu belirtti.

“Siz hiç derste gemi yapımı hakkında bilgi aldınız mı? Ya da Chicago’daki sokak çetelerinin nasıl örgütlendiğini öğrendiniz mi?” Ünsal Oskay’ın öğrencisi aynı zamanda bir süre asistanlığını yapmış olan Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Beybin Kejanlıoğlu hocasıyla ilgili şunları söyledi: “Çarpık düzende bile yenilik yaratırdı. Cihangir’de cami avlusunda oturup insanlarla konuşur, ‘kimse hoca olduğuma inanmıyor, Beybin’ diye yakınırdı. Çevresi ve komşularıyla ilgilenir, dertlerini dinlerdi. Hiyerarşi ve eşitsizlikten nefret ederdi. ‘Çocukken niye bayramlarda babam kaymakamın elini öpmeye gidiyor da kaymakam bize niye hiç gelmiyor’ diye sorguladığını anlatırken, toplumsal eşitsizliğin işte tam burada başladığından eminim, derdi. O kadar

ki profesör olduğu zaman kutlanmasına izin vermemişti. Başka bir yönü ise ‘yazdıklarının hep lirik bir boyutu var’ diyen arkadaşlarına da cevap olarak hep öznel hayatıyla birlikte düşünüyorum o yaptığım çalışmaları der, okuldaki derslerde eşini, kendini, çevresini hatta Ajda Pekkan’ın örnek verirdi. Bütün tavrının yaşadığı hayatla bağlantılı olduğunu söylerdi. Chicago’daki sokak çeteleri nasıl örgütlenir, lider ve yardımcıları ne iş yapar gibi konuları işler ve iletişimin sadece kavramlardan ibaret olmadığını anlatırdı. Her konu her alan onun için yenilik demekti. Mesela gemi yapımı ile ilgili her şeyi bilirdi, her sabah okulun karşısında ki tamirhanede arabasını tamir etmek onun için vazgeçilmezdi. Birçok kez onun odasında motorunun bakımını yaparken görebilirdiniz mesela…”

Yıllarca yaşanan ‘Ünsal Hoca Şokları’ “Her gün aşık olun! Eğer her gün aşık olmazsanız aşkın acısını çekersiniz.” Ünsal Oskay’ın öğrencilerinden olan Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Bülent Özkam da ‘onu bu sözüyle hatırlıyorum’ diyor. Özkam ve arkadaşları için anlaması uzun zaman alan ve asla unutulmayan sözlerinden sadece bir tanesi olan bu söz bile ona hocasından kalan büyük bir hediye. “Ankara Üniversitesi’ne onun okulu olduğu için geldim” diyen Özkam, bu okuldaki geçmişi ve geleceğinin onun sayesinde şekillendiğini belirtiyor. Özkam, “Çağdaşlaşma süreci her genç kızın başına gelen şeyin her genç erkeğin başına mutlaka ve inşallah gelmesi gereken bir süreçtir. Bu sözü ilk duyduğumuzda oldukça zor ve anlaşılmaz gelmişti” dedi.

1939 yılında Şanlıurfa'da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. İlk yazısı, 19591960 yılında, Pazar Postası'nda yayınlandı. Sonraki yıllarda Son Baskı, Yeni Tanin, Akis ve Milliyet gazetelerinde çalıştı. 1966-1967'de, ABD'de Stanford Üniversitesi İletişim Araştırmaları Merkezi'nde, 'özel öğrenci' olarak 37 kredilik bir eğitim gördü. Ankara Üniversitesi SBF Basın ve Yayın Yüksek Okulu'nda asistanlığa başladı. 1972 yılında TRT Toplumsal Araştırma Büyük Ödülü'nü kazandı. Aynı yıl, Kültür Değişimi Modelleri teziyle, doktorasını tamamladı. 1982'de 19. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri tez çalışmasıyla doçent; 1989 yılında profesör oldu. Ankara SBF Basın ve Yayın Yüksek Okulu'nda, Bursa Akademisi'nde, Anadolu Üniversitesi'nde, Marmara Üniversitesi'nde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde hocalık yaptı. Oluşum, Forum, Akis, 7 Gün, Devrim, Yeni Gündem, Somut, Birikim, Argos, Varlık, Hürriyet Gösteri, gibi dergilerde yazdı. 17 Ekim 2009 tarihinde vefat etti.


3

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

İnternet sansürü evlere kadar uzanan küresel bir sorun haline geldi İnternet ortamının hızla büyümesiyle birlikte sektörlerin yeni alandan paylarını alma isteği internetin çeşitli sınırlamalarla karşı karşıya kalmasına neden oldu. İnternetin etkisinin genişliği internet sitelerine yapılan müdahale ve kısıtlamaları küresel bir sorun haline getirdi. Mustafa Erden İnternet kullanımının yaygınlaşması farklı dünyaları birbirine yakınlaştırırken büyük sorunları da tetikliyor. Farklı sektörlerin yer aldığı internet dünyasında sansürün derin etkisini yazılı ve görsel basın, reklam, iletişim sektörleri ilk sırada yaşıyor. İnternete getirilen sansürün uygulaması ülkelere göre farklılık gösterse de küresel boyuttaki etkisi tartışılıyor. İnternete yapılan müdahaleler, çeşitli düzenlemeleri beraberinde getirirken Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ile İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi M. Güneş Can Acar konuyu Görünüm için değerlendirdi. Popüler siteler etkilenmiyor Altıparmak, internetteki sınırlandırmayla ilgili görüşlerini şöyle özetledi: “Erişim engelleme yöntemlerinin hemen hemen tamamı bir şekilde aşılabilir, bunun için internet ayarları değiştirilebilir veya farklı programlar kullanılabilir. Fakat bunlara bakarak sansür ve engelleme çabalarının anlamsız olduğu sonucuna ulaşmak doğru değildir. Engelleme kararından youtube.com gibi popüler siteler görece az etkileniyor, olabilir. Ama daha alternatif içeriğe sahip birçok site için bu geçerli değil. Örneğin günlük 30-40 bin ziyaretçi alan bir sözlük sitesinin erişim engelleme kararından sonra

bu yöntemlerle 3-4 bin ziyaretçiye düştüğünü biliyoruz. Bir başka deyişle, müdahale, etkisi sınırlı olsa bile ifade özgürlüğünü tehdit edecek potansiyele sahip. Elverişli bir araç olmaması sansür yöntemine karşı çıkmak için bir neden olmakla birlikte, tek başına yeterli değil. Eğer bu müdahalenin amacı site sahiplerini belirli bir şekilde görüş ifade etmeye zorlamaksa bu açıdan bir başarıya ulaşıldığı belirtilebilir.” “Günü kurtarıyor” Araştırma Görevlisi Acar ise internetteki sansürleri aşma yöntemlerinin sadece günü kurtarmak amacıyla uygulandığını belirterek bunun da gerçek sorunun küçümsediğinin altını çizdi. Sansürün yanlışlığı bu tür engel aşma program veya tekniklerinden bağımsız olarak düşünülmesi gerektiğine vurgu yapan Acar, “Bugünkü sansür birilerini durduramıyor olabilir ama yakın gelecekte sansür teknolojilerinin gelişip veya ithal edilip herkesi etkilemesiyle mümkün olacaktır” dedi. Sınırlamanın işleyişi Sınırlamalar önceden daha uzun bir zamanda tamamlanırken yeni kurulan yapılar sayesinde sansürün önündeki mahkeme kararına da gerek kalmadı. Altıparmak konuyu hukuksal açısından şöyle değerlendirdi: “TİB 5651 sayılı yasanın 8. maddesinin 1. fıkrasında bulunan suçlarla ilintili web sitelerinin, yurt

İllüstrasyon: Engin Akbaba

dışında da bulunması halinde tüm suçlar açısından idari erişim engelleme kararı verebiliyor. İki suç türü açısındansa (müstehcenlik ve çocukların cinsel istismarı) sitenin yurtdışında bulunmasına da gerek yoktur. Mayıs 2009 istatistiklerine göre 5651 sayılı yasaya göre verilen toplam 2 bin 601 erişim engelleme kararının 2 bin 126’sı idari niteliktedir yani mahkeme kararı olmaksızın doğrudan TİB tarafından alınmıştır. TİB’in erişim engelleme kararlarında süreç şeffaf olmadığı gibi denetlenmesi de güçtür. Birçok başlıkta olduğu gibi bu konuda da mevcut internet rejimi anayasal ilkelere aykırıdır.”

Personelin insafında Acar ise sansürü uygulayan kurumun kanunlar çerçevesinde değil, çalışan personelin insafı ve bakış açısının belirlediğini söyledi. Müstehcenlik gibi sınırları belirsiz ve öznel suç tanımları bu kurumun yetkisini de belirsiz kıldığını belirten Acar, “Bu durumda hangi sitenin kapanacağını kanun belirlemez” dedi. Yoruma son derece açık bu kanunlar da ne yazık ki kuralların hep sansürleme yönünde esnetilmesiyle sonuçlandığının altını çizdi. “Etikten çok hukuksal bir sorun” Altıparmak sınırlamaların küresel bir sorun olduğunu ve internete ge-

tirilen sınırlamanın internete değil ifade özgürlüğüne getirildiğini söyledi. Altıparmak, Çin, İran, Kuzey Kore gibi ülkelerin daha baskıcı olmalarıyla birlikte Batı Avrupa’da yürütülen çalışmaların da çok meşru olmadığını belirtti. Türkiye ise bir yanıyla bu küresel soruna eklemlenme durumu içinde yer aldığını söyleyen Altıparmak, öte yandan ise daha köklü ifade özgürlüğü sorunlarının su yüzüne çıktığını belirtti. Modernleşmeye engel olan durumun internet olmadığını belirten Altıparmak, daha geniş olarak ifade özgürlüğünün önündeki engellerin bütünü olarak tanımlamanın daha doğru olacağını söyledi.

Müze kart ile tarihe yolculuk Google, baskı sonrası Türk tezlerini kaldırdı Merkezi ABD'de bulunan ve Türk öğrencilerin eğitimlerine katkı amacıyla hareket eden Turkish Coalition of America'nın (TCA) arama motoru Google'da yayımlanan reklamları, Ermeni lobisinin yaptığı itiraz üzerine kaldırıldı. TCA, web siteleri üzerinden dünya kamuoyuna sunulan Ermeni diasporasının iddialarına karşılık olarak Türk tarafının görüşleri ile tarihçilerin yorum ve araştırmalarını içeren bir web sitesi kurmuştu. ABD'deki Ermeni lobisi, Mayıs ayında reklamların, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını reddettiği gerekçesiyle kaldırması için Google'a karşı kampanya başlatmıştı. TCA’nın stratejisi, Google’a “Armenian”, “Armenia”, “Armenian Genocide” gibi kelimeler girildiğinde reklam olarak gözükecek ilanlar vermek olmuştu. Bu aramalar internette yapıldığında böylece en üstte Türk tezlerini gösteren linkler de yer alıyordu.

Google boyun eğdi Sitenin Ermeni sözcüğünün geçtiği sayfalara reklam vererek okunmasını amaçlayan TCA, Google'la anlaşarak iki adet ilan verdi. İlanların sözde soykırımı reddettiğini savunan ABD'deki Ermeni Diasporası ise Google'a baskı yaparak reklamların kaldırılmasını istedi. Bir süre baskılara direnen Google yönetimi en sonunda ücret peşin ödenmiş olmasına karşın reklamları kaldırma kararı aldı. TCA tarafından yapılan açıklamada Ermeni lobisinin baskısı sonucu Google'nin ifade özgürlüğüne aykırı olarak ilanları kaldırdığı bildirildi. Açıklamada Google yönetiminin ise "Reklam kabul etmeme ve reklamları nedensiz kaldırma hakkına sahibiz" dediği aktarıldı. Taşnak uzantılı faaliyet Amerika - Türk Koalisyonu Türkiye Program Müdürü Başak Kızıldemir, yaptığı açıklamada Google'ın reklamları, Amerikan Ermeni Milli Komitesi'nin

Fadime Yiğit Gülcan Tekin

(ANCA) kampanyası sonucu kaldırdığını ifade etti. Kızıldemir, komitenin şovenist Ermeni milliyetçiliğinin temsilcisi olarak tanımlanan Taşnak'ların uzantısı olduğunu söyledi. Koalisyonun reklamlarında ve sitesinde kişisel görüşlerin yer almadığını belirten Kızıldemir, koalisyonun ABD'deki Türklerin ve Türkiye'nin önemine yönelik çalışmalar için kurulmuş bir vakıf olduğunu söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği’yle (TÜRSAB), Türk halkını müzelerle buluşturmak amacıyla “Müze kart” projesini hayata geçirdi. İlk uygarlıklardan, Osmanlı İmparatorluğu’na kadar asırlar boyunca birçok uygarlığın beşiği olan Anadolu’nun ev sahipliği yaptığı kültürel eserler ve dünyaca ünlü tarih hazineleri müze kart uygulaması ile artık halkın hizmetinde. “Müze kart” ile 7’den 70’e herkes, Türkiye’deki 300’ü aşkın müze ve ören yerini sadece 20 TL karşılığında gezebilecek. 17 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler, müzelere ücretsiz giriş yapabilirken, öğrenciler 10 TL karşılığındaki müze kartlarıyla giriş yapabilecek. Ancak bu kart diğer kurumlara bağlı özel müzelerde geçerli olmayacak.

“Bu düşünce özgürlüğüne aykırı” Gelişmeleri haber yapan Fox News kanalına konuşan Google sözcüsü, “Tarihi tersine çevirmek ve tarihi gerçekleri değiştirmek Google’ın benimseyeceği bir şey değildir. Bir Nazi gelip Yahudi Soykırımı yalandır diye ilan vermek istese bunu da kabul edemeyiz” dedi. Türk dernekleri ise “Google üzerinde halen tartışma yürüyen bir meseleyi sanki tarihi gerçekmiş gibi kabul etmiştir. Bu en temel insan haklarından biri olan düşünce özgürlüğüne ve ABD Anayasası’na aykırıdır” açıklamasını yaptı.

320 müzede geçerli Müze kart uygulaması sadece Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı 320 müze ve ören yerinde geçerli olacak. Türk vatandaşlarına yönelik bir uygulama olan müze karttan yabancı ziyaretçiler faydalanamayacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinden Gökhan Çaldıran, Müze Kart ile ilgili olarak, önceden öğrencilerin, akademik personelin, öğretmenlerin ücretsiz giriş yaptığını, ancak bu uygulama çıktıktan sonra müzelere giriş için müze kartı satın

Ermeni lobisinin tezlerine karşı kurulan web sitesinin Google'a verdiği reklamlar kaldırıldı. Google yetkilileri ise "nedensiz kaldırdık" dedi. Koalisyon yetkilileri uygulamayı ifade hürriyetinin kısıtlanması olarak tanımladı. Banu Gülşah Uzun

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, sanatseverlere sunduğu Müze kart, Türkiye’nin tüm müzelerini giriş ücreti ödemeden gezme olanağı tanıyor. alma zorunluluğu getirildiğini söyledi. Müze kartın uygulanma amacının ise, müzeleri erişilebilir kılmak, vatandaşların müzelere ziyaret sayısını arttırmak, müzeleri sosyal ve kültürel etkinlik alternatifi yapmak, tarih ve arkeoloji bilincini yükseltmek, sağlıklı istatistik elde etmek ve gişelerdeki baskıyı azaltmak olduğunu belirtti. Müze kart sahipleri ise ulusal kültürümüzün insanlarımızın gelişmesi için bu uygulamayı özendirici ve güzel bir çaba olarak nitelendiriyor. Sahip olunan kültürel zenginlikleri vurgulamak, dünyaca ünlü müze ve ören yerlerine ziyaretleri artırmak amacıyla başlatılan uygulamadan, kart sahipleri de memnun olduklarını söyledi. Öğrenciler ise daha önceden ücretsiz olarak girdikleri müzelere şimdi 10 TL vererek müze kart almak zorunda kaldı. Bazı öğrenciler uygulamayı desteklerken bazıları da müzelere ücretsiz girmek istediklerini belirtti. Kimlik kartı yeterli Müze kart sahibi olmak için, Müze kart satış noktalarına fotoğraflı bir kimlikle başvurulması yeterli. Müze kartı kişiye özel olup, sahibi dışında başka kişiler tarafından kullanılamıyor. Aynı zamanda, turnike sistemi olmayan müze ve ören yerlerinde geçici müze kart veriliyor. Müze kartıyla aynı işlevi gören geçici kart, satış noktalarında müze kart ile ücretsiz olarak değiştirilebiliyor.


4

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

Türk medyasına baskı ABD Kongresi'nde ABD Kongresi Temsilciler Meclisi'nde düzenlenen oturumda konuşan Demokrat Parti Milletvekili Donna Edwards, Türkiye'de bugün özellikle basın ve ifade özgürlüğüne karşı saldırılar olduğunu, hükümeti eleştiren gazete ve gazetecilerin, olağanüstü baskı altına alındığını söyledi. bir tanımına ve Kürtler konusunda yeni bir kimlik politikasına ihtiyaç olduğunu" da belirtti.

Görünüm ABD Kongresi Temsilciler Meclisi Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu'nun düzenlediği oturumda, Türkiye'deki insan hakları, basın özgürlüğü ve demokrasinin durumu tartışıldı. Oturumu yöneten Demokrat Parti Maryland Milletvekili ve komisyon üyesi Donna Edwards, bölgede kritik bir ülke olan Türkiye'nin Batı, Avrupa ve Orta Doğu arasında tarihi köprü rolü üstlendiğini söyledi. "Türkiye, AB üyelerinin masasındaki haklı yerini almalı ve umarız bu uzun sürmez" diyen Edwards, AB üyeliği sürecinin engeller ve tersliklerle dolu olduğuna dikkati çekti. Edwards, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın iktidara geldikten sonra, sivil-asker ilişkileri de dahil olmak üzere önemli reformlar başlattığını, ancak bu sürecin zamanla yavaşladığını ve çok sayıda gözlemcinin son yıllarda Türkiye'nin insan hakları karnesinin kötüye gittiğini söylediğini bildirdi. Doğan’a vergi cezası Türkiye'de bugün özellikle basın ve ifade özgürlüğüne karşı "saldırılar" olduğunu savunan Edwards, hükümeti eleştiren gazete ve gazetecilerin, olağanüstü ekonomik ve adli baskı altına alındığını söyledi. Edwards, 301. maddede reform yapılmasına rağmen hala Türk medyasında otosansür uygulamalarının olduğunu ifade ederek, Doğan medya grubuna kesilen vergi cezasını hatırlattı ve "Grubun yayınlarını hükümetle daha dostça ilişkileri olan şirketlere satmaya zorlandığına inanıldığını" savundu. “Çekinceden buraya gelmediler” Adalet Bakanlığı verilerine göre, hükümet tarafından son üç yılda gazeteciler, önemli savcı ve hakimlerin de içinde olduğu 113 bin civarında kişinin telefonlarının dinlendiğini belirten Edwards, "Buraya davet edilen bazı gazeteciler, hükümetin misillemesinden çekinerek gelmeyi reddetti" dedi. Edwards, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün raporuna göre son 4 yılda 200 entelektüel,

“Ergenekon amacından saptı” Eski AHİM yargıcı Rıza Türmen, Türkiye'de toplumun İslamileştirilmesi yönünde gidişat olduğunu, bu gelişmelerin hükümetin politikalarıyla bağlantısı bulunduğunu savundu. Ahlaki seçimlerin devletler tarafından dayatılmaması gerektiğini ifade eden Türmen, "Ergenekon" davasının da amacından çıktığını ve muhalefeti susturma amacına dönüştüğünü öne sürdü. Gözaltı sürelerinin çok uzun olduğunu belirten Türmen, telefon dinlemelerinin de gerekçelerinin belirtilmediğini kaydetti.

gazeteci, yayımcı ve muhalifin suçlandığını ve mahkemeye çıkarıldığını ifade ederek, "Birçoğu, bağımsız ulusal savcılarca başlatıldı. Rahatsız edici bir vaka olarak, Hrant Dink cinayetini araştıran gazeteci Nedim Şener hakkında 32 yıl hapis cezası istendi. Ergenekon davası ile laik ve dini kamplar arasındaki bölünmeler bu durumu daha karmaşık hale getirdi" diye konuştu. “Daha az yazmaya hazırım” Oturuma katılan Hürriyet gazetesi yazarı Sedat Ergin "demokratik açılım"ın Türk tarihindeki en cesur adımlardan biri olduğunu, ancak bu açılımın henüz kapsamlı ve spesifik adımlara dönüşmediğini söyledi. Türkiye'yi AB standartlarıyla daha uyumlu hale getirmek açısından asker-sivil ilişkilerinde hala yapılması gerekenler olduğunu belirten Ergin, "Ergenekon" davasının da ilk aşamada haklı olduğunu, ancak daha sonra davanın basın ve akademi dünyasından muhalif sesleri susturmak için kullanıldığını söyledi.

“Özgürlüğe engel yasalar var” Türkiye'de hala ifade özgürlüğünü yasaklayan birçok yasa bulunduğunu, Doğan grubuna açılan vergi cezasının endişeye yol açtığını ifade eden Ergin, Başbakan Erdoğan'ın köşe yazarlarına yönelik sözlerini hatırlatarak, espriyle karışık olarak, "Eğer Başbakan tarafından isteniyorsa ülkemin barışına katkıda bulunmak için kendimi feda edip daha az yazmaya hazırım" diye konuştu. Ergin, Türk demokrasi tarihinde basın özgürlüğünün "hiç bu kadar hayati önem taşımadığını" savundu. “Dink’in hükümetle alakası yok” Oturum konuşmacılarından Zaman gazetesi yazarı İhsan Dağı, Türkiye'de insan haklarının 5-10 yıl öncesiyle karşılaştırıldığında ileriye gittiğini söyledi. Uluslararası Af Örgütü'nün geçen yaz kongresini Türkiye'de düzenlemesinin "Türkiye'de insan haklarının suistimal edildiği" iddiasını çürüttüğünü belirten Dağı, Hrant Dink davasının hükümetle ilgisi bulunmadığını ve yasal süreç olduğunu

ifade ederek, bu davaların "Ergenekon" sanıklarına yönelik davalarla bir şekilde bağlantılı olduğunu öne sürdü. "Ergenekon" davasını "Türk demokrasisi ve insan hakları için çok önemli" olarak nitelendiren Dağı, "Genel anlamda insan haklarında sorunlar, eksiklikler tabii ki Ergenekon davasında da var, ama büyük resmi kaçırmamalıyız. Büyük resim şu; Türkiye'nin insan hakları karnesi, önceki zamanlara göre çok gelişti" dedi. “Anayasa değişikliği gerek” Sabah gazetesi yazarı Hasan Bülent Kahraman da ordunun siyasete müdahalesini engelleyen Anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğunu, 301. maddenin de değiştirilmesi gerektiğini söyledi. Türk demokrasisinin son beş yılda çok geliştiğini kaydeden Kahraman, "Türkiye'de hükümetin son beş yıldaki insan hakları karnesinden mutsuz olduğumu söyleyemem. Demokrasinin güçlendirilmesi yolunda hükümet çok iş yaptı" dedi. Kahraman, "laikliğin yeni

"Bill Gates bile ödeyemez" Sunumların ardından Donna Edwards'ın, konuklara, Doğan medya grubuna vergi cezasına ilişkin sorusu üzerine, Hürriyet yazarı Ergin, Doğan grubunun kendi içinde çeşitlilik yansıttığını, hükümet yanlısı ve karşıt yazarları bulunduğunu ve grubu muhalif medya olarak tanımlamanın yanıltıcı olacağını kaydetti. Cezanın bir "servet" olduğunu belirten Ergin, "Bill Gates bile bu miktarı ödemede zorluk çekerdi. Guinness Rekorlar Kitabı'na bile girebilir" dedi. Ergin, "Mahkemenin nihai kararına kadar bu grubun hükümetin elinde rehin olacağını" öne sürdü. “Tekelin hakimiyeti de sorun” Zaman gazetesi yazarı Dağı ise, bir ülkede bir grubun tek kişinin mülkiyetinde olmasından endişe duyduğunu ve bunun bir mahkemenin dikkatine getirilmesi gerektiğini belirterek, "Şuna inanıyorum ki Türkiye, tek bir kişinin ya da tek bir grubun medyayı bu kadar çok oranda elinde tutmasına karşı bir yapısal dönüşüm süreci geçirmeli" dedi. Doğan medya grubunun tekelleşmesinin sorgulanması gerektiğini ifade eden Dağı, "Bu tekel, grup içinde ifade özgürlüğüne izin verdi mi? Bu da sorgulanmalı" diye konuştu.

‘Küba Beşlisi’ için Türkiye’de kampanya ABD tarafından casuslukla suçlanan beş Kübalı için Küba, tüm ülkelerdeki büyükelçiliklerini harekete geçirip "dayanışma" çağrısı yaptı. Türkiye'de de başlatılan kampanyaya BM de destek veriyor. Beş Kübalı FBI tarafından 1998 yılında casusluk iddiasıyla Miami'de tutuklanmıştı. Mahmut Altınöz Banu Gülşah Uzun Küba'nın gündeminde, ABD tarafından mahkum edilen beş Küba vatandaşının serbest bırakılması çalışmaları var. Küba'nın ulusal mesele haline getirdiği beş kişinin mahkumiyeti için aynı zamanda uluslararası seferberlik de başlatıldı. Küba Parlamentosu, dünyadaki tüm büyükelçilik ve temsilciliklerine dayanışma çağrısı yapılması emri verdi. Amaç, oluşturulması hedeflenen uluslararası dayanışmayla Amerika Birleşik Devletleri üzerinde baskı kurarak beş mahkumun serbest bırakılması. Küba'nın Ankara Büyükelçiliği de, sivil toplum örgütleri ve medya kuruluşlarından yardım istedi ve Türkiye'de de kampanya başlatılması çağrıda bulundu. "Küba beşlisi" Gerardo Hernández, Antonio Guerrero, Ramón Labañino, Fernando González ve René González. Bu isimler dünyaya "Küba beşlisi" olarak duyuruldu. Küba ve ABD'nin karşı karşıya gelmesi de bu beş ismin içinde bulunduğu adli bir olayla oldu. Beşlinin hikayesi tam 11 yıl önce Miami'de başladı. ABD'nin federal emniyet gücü FBI tarafından 'Wasp' Ör-

gütü adıyla yürütülen operasyon kapsamında tutuklanan beşli 'casusluk'la suçlanarak cezaevine konuldu. ABD hükümetinin iddialarına göre beşlinin Küba'ya gönderdiği bilgiler sayesinde iki sivil uçak düşürüldü. ABD, beşliye Miami'deki ABD Komuta merkezine izinsiz girerek 2000 sayfa askeri bilgiyi Küba'ya göndermek suçu da dahil toplam 26 suç isnat etti. Mahkeme üç yılda başladı Beşlinin yargılanması için ilk duruşma ancak üç yıl sonra başladı. Mahkeme yedi ay sürdü. Haziran 2001'de beşli ABD Miami Federal Mahkemesi tarafından 26 suçtan da suçlu buldu. Mahkeme kararından Hernández için iki kere ömür boyu hapis, Guerrero ve Labañino için ömür boyu hapis, Fernando Gonzáles için 19 yıl ve René Gonzáles için 15 yıl hapis cezası çıktı. Meselenin tüm dünyaya çağrı yapılarak uluslararası boyut kazanması ise 15 Haziran'da ABD yüksek mahkemesinin davanın yeniden görülmesini reddetmesiyle oldu. "İlişkiler normalleşmez" Küba Meclisi, beşlinin "Küba'ya karşı terör saldırılarının önlenmesi amacıyla çalıştığını savunuyor. ABD ise casuslukta iddialı. Küba devleti ABD'nin bu ısrarını

kırmak ve beşlinin serbest kalmasını sağlamak için tüm dünyaya dayanışma çağrısında bulundu. Küba Cumhuriyeti Büyükelçiliği İkinci Katibi ve Misyon Şefi Luis Ernesto Morejon, yaptığı açıklamada olayın zorlu ve keyfi bir süreç olduğunu belirterek, gerçekleri tüm dünya halklarının bilmesini istediklerini belirtti. Küba Meclisi ise yaptığı resmi açıklamada beşli serbest bırakılmadan ABD- Küba ilişkilerinin normalleşmeyeceği uyarısında bulundu. İlk destek BM'den Beşliye ilk desteği veren Birleşmiş Milletler oldu. BM İnsan Hakları Komisyonu Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu beşlinin özgürlüklerinden mahrum edilmesinin keyfi ve uluslararası konvansiyonlara aykırı olduğunu belirtti. Diğer destekçiler arasında ise içlerinde ABD'ninde bulunduğu birçok ülkenin parlamenterleri, adli dernekler, insan hakları savunucuları, akademisyenler, din adamları ve Nobel ödüllü 10 kişi var. Küba beşlisine destek Türkiye'de ise zayıf kaldı. Beşliye Türkiye'den Küba dostluk dernekleri, Emek Partisi, Eğitim- Sen ve bazı düşünce kuruşluları destek verdi. Türk parlamenterlerden ise destek girişiminde bulunan olmadı.


5

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

Kyoto Protokolü en çok trafiğe yarayacak Çevre ve Orman Bakanlığı Türkiye’nin protokole taraf olmasının ardından küresel ısınmaya karşı strateji planı hazırladı. Plana göre sera gazı salınımının azaltılması için büyük şehirlerde metro, raylı sistemler ve diğer toplu taşıma sistemleri artırılacak ayrıca yalıtıma ağırlık verilecek. Banu Gülşah Uzun Türkiye'nin Kyoto Protokolüne taraf olması en çok trafik sıkışıklığını rahatlatacak gibi görünüyor. Protokole taraf olan Türkiye için Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından, İklim Değişikliği Zirvesi'nde sunulmak üzere hazırlanan “İklim Değişikliği Ulusal Strateji Belgesi"nde sera gazlarının azaltılması amacıyla ulaşımda raylı sistemler ve diğer toplu taşıma araçlarının artırılması amaçlanıyor. Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerinden edinilen bilgilere göre strateji belgesinde, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına yönelik küresel çabalara Türkiye için katkıda bulunmak amacıyla, enerji, ulaştırma, sanayi, atık ve arazi - orman kullanımı gibi alanlarda alınacak önlemler belirlendi. Metro ve bisiklet artacak Belirlenen stratejilere göre, şehir içi ulaşımda 1-3 yıllık orta vadede yük ve yolcu taşımacılığında demiryolunun payı artırılacak. Özellikle büyük şehirlerde metro ve hafif raylı sistemler ile toplu taşıma sistemleri yaygınlaştırılacak. Bisiklet gibi çevre dostu ulaşım araçlarının kullanımı da artırılacak. Kısa mesafeli denizyolu taşımacılığı teşvik edilecek ve alternatif yakıt ve yeni teknoloji ürünü motorların kullanımı yaygınlaştırılacak. Çevre dostu araçların kullanımını artırmaya yönelik olarak mevcut araç parkları da yenilenecek.

Fotoğraf: Fatih Kılıç

Metan gazları işlenecek Atıkların sorun olmaktan çıkarılması içinse 2012 itibariyle belediye atıklarının yüzde 70'inin düzenli depolama tesislerinde bertaraf edilmesi planlanıyor. Uzun vadede atık alanlarında oluşan metan gazları toplanarak doğrudan ya da işlenerek enerji üretiminde kullanılacak. Kullanılamayan gazlar ise meşalelerde yakılacak. Seller için uyarı sistemleri Çevre ve Orman Bakanlığı tarafın-

dan hazırlanan strateji belgesinde bu yıl birçok kez felakete yol açan sel baskınlarının önlenmesi için de uyarı sistemlerinin kurulması planlanıyor. Buna göre iklim değişikliğine bağlı artması muhtemel su baskını, çığ, heyelan gibi doğal afetlerin etkilerini en aza indirmek için erken uyarı sistemleri kurulacak. Kentlerdeki altyapı kapasiteleri de artırılacak. Kentsel atık su ve yağmur suyu depolama alanlarının yapımı zorunluluk haline getirilecek.

Görünüm Gazetesi 100. sayısını kutladı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin uygulama gazetesi Görünüm, 100. sayısını çıkardı. 100. sayıda Görünüm geçmişine ilişkin bilgilerin yanı sıra daha önce Görünümde çalışanların anılarına da yer verildi. 100. sayıyı pasta keserek kutlayan Görünüm ekibinin, düzenlediği geceye eski Görünüm çalışanları, İlef yönetimi ve öğretim üyeleri de katıldı. Pastayı kurucular kesti Kutlamaya Görünüm gazetesi kurucularından Nevzat Dağlı, eski Görünüm çalışanlarından Faruk Bildirici, Abdullah Karakuş, Mehmet Düztaş, Görünüm’de hem çalışıp hem de danışmanlık yapmış Mehmet Sobacı, Abdülrezzak Altun, İlksen Dinçtürk, Sabri Koçak ve eski Görünüm çalışanları katıldı. Üzerinde Görünüm gazetesinin ilk ve son sayılarının yer aldığı pastayı Görünüm kurucularıyla öğrenciler birlikte kesti. Görünüm’ün

100. sayının çok başarılı olduğunu belirterek, “Görünüm aldığı ödüllerle de okulumuzun başarısını göstermiş bir gazetedir” dedi.

kurulmasında büyük emekleri olan Nevzat Dağlı, Görünüm’ün gazeteciliği öğrenme açısından çok önemli bir süreç olduğunu belirterek, 100. sayıyla ilgili “Elinize sağlık gerçekten yüz görünümlük bir sayı olmuş” dedi. Görünüm gazetesinin birçok profesyonel yetiştirdiğini ve yetiştirmeye devam ettiğini belirten Dağlı, Görünüm’ün artık çeyrek asırlık bir okula dönüştüğünü belirtti. İlef’in önceki dekanı Prof. Dr. Haluk Geray,

Çeyrek asır geride kaldı Yaklaşık 30 yıldır çıkan Görünüm’ün öğrencilik hayatlarından sonra da kendileri için önemli bir yeri olduğunu belirten, eski Görünüm çalışanları aynı zamanda okul arkadaşlarıyla öğrencilik günlerini yad ettiler. Görünüm’ün 100. sayısını çıkaran ekip, Mahmut Altınöz, Banu Gülşah Uzun, Kaan Aksulu, Fatih Kılıç, Osman Murat Kılıç, Nazly Omer, Hacer Arık, Mustafa Erden ve Orhun Yılmaz’dan oluşuyor. Görünüm ekibi adına konuşan eski Şef Editörü Mahmut Altınöz, Görünüm’de çalışmanın büyük bir mutluluk olduğunu belirterek, “Kuşkusuz Görünüm sadece gazeteciliğin öğrenildiği bir yer değil, aynı zamanda birçok mesleki prensibin de kazanıldığı bir yer” dedi.

Termik santrallere iyileştirme Enerji sektörü için alınacak tedbirlerin başında ise termik santrallerin iyileştirilmesi geliyor. Binalar içinse enerji verimliliği sağlayan yapı malzemeleri ve teknolojilere ağırlık verilecek. Öte yandan 3-10 yıl arası uzun vadede ise kömür, hidro, rüzgâr, jeotermal ve güneş enerjisi başta olmak üzere, en iyi teknik uygulamalardan en üst düzeyde fayda sağlanmaya çalışılarak, 2020 yılına kadar toplam elektrik enerjisi üreti-

minde yenilenebilir enerji payı yüzde 25'e çıkarılacak. Odun sobaları artırılacak Karbon salınımın kırsal alanlarda azaltılması içinse kömür yerine odun kullanılan sobalar yaygınlaştırılacak. Kırsal ve doğal alanlar üzerindeki kentleşme baskısı azaltılacak ve kent ormancılığı geliştirilecek. Ayrıca Milli Ağaçlandırma Seferberliği kapsamında 2012'ye kadar 2,3 milyon hektar alan ağaçlandırılacak.

Türkiye, medyada öz denetimden dertli Gazeteci - Yazar Yavuz Baydar, Türkiye’nin en dertli olduğu konuların başında medyanın öz denetimi olduğunu söyledi. Görünüm Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) aylık toplantıları kapsamında gerçekleştirilen, “Medya ve Öz Denetim” konulu konferansa katılan Gazeteci-Yazar Yavuz Baydar, ”Halk sadece o ya da bu partiye oy vererek demokrasiyi geliştirip yaşatabilseydi medyanın yeri günümüzde herhalde olmayacaktı” dedi. Konferansa konuşmacı olarak katılan Baydar, ombudsmanlık konusunda katılımcılara bilgi verdi. RTÜK toplantı salonunda gerçekleştirilen konferansa, RTÜK Başkanı Davut Dursun ve bazı üst kurul üyelerinin yanı sıra kurum çalışanları da katıldı. Baydar, konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye’nin en dertli olduğu konulardan birinin “öz denetim” olduğunu belirterek, medyada etik denildiğinde Türkiye özelinde söylenilmesi ve hatırlatılması gereken çok şey bulunduğunu söyledi. Açık ve saydam yönetim Demokrasilerin olmazsa olmazının “açık ve saydam bir yönetim” olduğunu ifade eden Baydar, kamu adına denetimin en önemli ayağının medya olduğunu bildirdi. “Medya fotoğrafında neler görmekteyiz? Bu fotoğraf bize demokratikleşmenin bugünü ile ilgili neler anlatıyor?” diyen Baydar, şöyle devam etti: “Türkiye özeli bizlere şunu öğretti; bir ülkede demokrasi medya ile ya yükselir, ya da yerlerde sürünür. Halk sadece o ya da bu partiye oy vererek demokrasiyi geliştirip yaşatabilseydi medyanın yeri herhalde olmayacaktı. Ama açıktır ki, ne kadar iyi ve etkin olduğunu iddia ederse etsin yasama, yürütme ve yargı işini eksik yapar veya iş yaptırılmayan bir medya ile düşünüldüğünde halk gözünde fatura genel olarak sistemin

kendine çıkmaktadır.” Gerginlikler, haksızlıklar, suçlar ve ahlaksızlıklarla sancılı geçen bir dönemin ardından, 1990 yılında Türkiye’de bir ilk olarak basın ombudsmanlığını başlattığını anlatan Baydar, “Medyamızın öncelikli rolü bir yandan demokratik ve açık bir sivil tartışma ortamına kamusal platformlar olarak katkıda bulunurken parti, hükümet, kurum, yerel yönetim aklınıza ne gelirse ayrım gözetmeden süreklilik arz eden bir denetime tabi tutmasıdır. Halktan saklanan usulsüzlükleri, yanlışlıkları bir bir ortaya dökmektir” dedi. Tv’de izleyici temsilciği Baydar, RTÜK’ün iyi niyetli telkiniyle Türkiye’deki televizyonlarda izleyici temsilciliği oluşturulmasıyla ilgili taşıdığı kaygıları paylaşmak istediğini belirterek şunları söyledi: “Öncelikle Türkiyede şu an üç tane yazılı basın ombudsmanı var. Ben televizyonlarda izleyici temsilciliği ile ilgili adımı uzun yıllardır bekliyorum ki TRT atsın. TRT adım attığı vakit önemli bir örnek oluşturacak. Zahit Akman Bey, bu iyi niyetli telkine karar verildiği zaman ilk temas kurduğu insanlardan biri bendim. Ben bunu pek olumlu karşılamadığımı belirttim. Dışarıdan dayatmalarla Türkiye’de pek olumlu sonuç alınamayacağını söyledim. Maalesef sonuç benim düşündüğüm gibi oldu. Göstermelik birer izleyici temsilcisi atandı, çoğunun ulusal kanallarda etik kaygılar taşıyan, televizyon kanallarına izleyicilerden gelen şikayetleri sağlıklı süzgeçten geçirecek kişiler olup olmadıklarını bilmiyorum. Şikayetlerin azalmadığını görmek lazım. Bunun çözümü nedir, ama bu model işlemiyor bunu anlamak gerekir.”


6

Görünüm | Mayıs 2010

Kültür - Sanat

Fotoğraf: Mahmut Altınöz

Bir Ressamın 30 Yıllık Hayali:

Gecekondudan müzeye Ressam Mustafa Ayaz, gecekonduda başladığı sanat yaşamını şimdi yedi katlı çağdaş bir müzede sürdürüyor. Ayaz, kendi imkanlarıyla Ankara’ya kazandırdığı müzede, sanata ilgi duyan herkesle deneyimlerini paylaşıyor. Mahmut Altınöz Çağdaş Türk Resim Sanatının önde gelen isimlerinden biri olan Mustafa Ayaz, 1974 yılında Yenimahalle’deki derme çatma gecekondusunun inşaatını bitirdiğinde kendine ait bir yuvaya sahip olmaktan başka sevinçler de yaşıyordu; artık resimlerinin de bir yuvası vardı. O, lüks içinde, manzaralar arasında sanat aramaktansa yaşadığı çevreyi sanatsal mekana dönüştürmeyi amaçladı. Gecekondusunun duvarına ilk kabartmayı yaptığında işte o derme çatma gecekondu artık Mustafa Ayaz’ın sanat eviydi ona göre.

Bodrumdaki atölye Ayaz, bodrumunu atölye olarak kullandığı gecekondusunda en güzel eserlerini üretirken çağdaş bir müzenin de hayallerini kuruyordu. 28 yıl beslediği hayallerini 2002 yılında tek kuruş yardım almadan gerçeğe dönüştürdü Ayaz. Bir yıl sonra Balgat, Ziyabey Caddesi üzerinde inşaatı başlayan müzenin sevinci ile uykuyu ve resim yapmayı bir kenara bırakan Ayaz’ın aklındaki şey aslında bir müzeden öte yapıtlarının ölümsüzleşeceği bir yuvaydı. Böylece 30 yıllık, gecekondudan çağdaş bir müzeye evirilen hayalleri de gerçeğe dönüşecekti. Dönüştü de…

Gecekondudan yedi katlı müzeye Mustafa Ayaz’ın kendi olanaklarıyla başkent Ankara’ya kazandırdığı müze, 2009 yılında ‘Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi Vakfı’na bağlı olarak faaliyete geçti. yedi katlı Mustafa Ayaz Müzesi ve

Plastik Sanatlar Merkezi’nde şimdi kendisinin eserleri sergileniyor. Sergilerin yanı sıra dört atölyede Güzel Sanatlar Fakültelerine hazırlık ve resim, heykel ve seramik kursları veriliyor. Mustafa Ayaz, kurslarının amacını hangi yaşta olursa olsun, sanata ilgi duyan kişilerle, bilgi ve deneyimlerini paylaşmak olarak açıklıyor. Müzeyi yaparken açıkçası resimlerimin barınacağı ve gelecek kuşaklara güvenle kalabileceği bir yuvaları olmasını istediğini belirten Ayaz, “Ben yaptığım işten büyük mutluluk duyuyorum. Bu kadar severek yapılan bir iş sonunda başka insanları da mutlu ediyor” diyor. Ayaz, o büyük hayalini ve sanatını şöyle anlattı:

Resimlerime barınak Ben bu müzeyi yaparken açıkçası resimlerimin barınacağı ve gelecek kuşaklara güvenle kalabileceği bir yuvaları olsun istedim. Ben yaptığım işleri önce kendi mutluluğum için yapıyorum, yani yaptığım işten büyük mutluluk duyuyorum. Bu kadar severek yapılan bir iş sonunda başka insanları da mutlu ediyor.

Kadın ve ben Eserlerimde kadın figürü ön planda çünkü kadın sanatın mihenk taşı Rönesans öncesine gidelim hatta ilkel toplumlarda bile kadın figürü ön plandadır, ‘Bereket Ana’ buna en güzel örneklerden biri. Resimlerimde kendimi resmediyorum ‘Ressam ve Modeli’ konulu resimler zaten yapılır. Picasso da yapmıştır pek çok diğer ressamlarda, Ben 1970 yılına kadar ressamı da modeli de kadın yapıyordum sonra ressamı kendim modeli kadın yapmaya başladım. Evet bazen

paradoks resimler yapıyorum, bazı resimlerimde kadın birinci planda arkada insanın bilinçaltı ve doğal konuşma halini gösteren biçimler ve çizgilerin simgesel anlamları var çizgilere soyut anlamlar yüklenmiş bazısı ağacı bazısı insanları temsil ediyor.

Gençler farklı Türkiye’de ve dünyada gençler, her şeyi bizim zamanımızdan farklı algılıyorlar. Eskiler hep derler ya ‘ Bizim zamanımızda bu böyleydi, şu böyle yapılırdı diye, bizim zamanımızda da Türkiye’de Köy Enstitüleri vardı bizim kuşak çok iyi yetişti. Köy Enstitüleri’nin kapanması eğitime darbe oldu. Elbette eğitim şart, sanatsız toplumlar geri, ilkel, kaba olurlar. Sanat eğitimi alan insanlar her tür canlıya saygılı, sevecen ve humanisttir. İleri toplumlara bakarsak sanat eğitimleri de üst düzeydedir.

Mustafa Ayaz Kimdir? Mustafa Ayaz,1938 yılında doğdu. İlkokula ancak 10 yaşındayken başlayabilme olanağı bulan Ayaz’ın resme ilgisi o sıralarda başladı. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde 1987 yılında Profesör olan Ayaz, şimdiye dek altmışı aşkın kişisel sergi açtı. 19 ödül kazanan sanatçının 400’den fazla yapıtı yabancı ülke koleksiyonlarında, 4 bine yakını da yerli koleksiyonlarda bulunuyor. 1971 TRT Sanat Ödülü, 1972 34. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Başarı Ödülü, 2008 Plastik Sanatlar Kurumu Resim Dalında Yılın Sanatçıları Ödülü

Resimden Arta Kalanlar da Heykel Oldu Ayaz’ın müzede sergilenen eserleri arasında boya tüplerinden yapılmış bir heykel dikkati çekiyor. Ayaz: Resim yaparken çok boya tükettiğimi fark ettim, boya tüplerini bir gün belki bunlardan bir şey yaparım diye sakladım. Sonra bir heykel yapmaya karar verdim ve kendi heykelimi yaptım. Bu Pop Art bir çalışma, günümüz tüketim toplumuna bir ileti.


7

Görünüm | Mayıs 2010

Kültür - Sanat

Eski kitapların aşıkları Geleneksel mesleklerden biri olan sahaflık kitap sevgisiyle başlıyor. Gönlünü kitaplara adamış bir sahafın ilk düşündüğü bilgi akışını sağlayacak kitapları yine bilgi alışverişine katkıda bulunacak araştırmacılara ulaştırmaktan geçiyor. Banu Gülşah Uzun Çok eski mesleklerden olan sahaflık, günümüzde sadece kitap alınan ve satılan yer olarak algılansa da aslında kitaplara duyulan sevgiyle, bilgi alışverişlerine olan katkılarıyla eskicilerden ayrılıyor. Sahaflar ikinci el kitaplardan kesin bir çizgiyle ayrılıyor. Önemli araştırmalarda kaynak olan tarihin önemli dönemlerini barındıran bu kitapların kıymeti ise durdukça artıyor. Gönlünü kitaplara adamış bir sahafın ilk düşündüğü bilgi akışını sağlayacak kitapları yine bilgi alışverişine katkıda bulunacak araştırmacılara ulaştırmaktan geçiyor.

Kitabın kıymetini bilecek müşterileri tanıyan sahaflar, her gelene kitap satmıyor.

Sahaflığının kitaba olan tutkuyla başladığını söyleyen Sahaflar Birliği Derneği Başkan Yardımcısı Ethem Çoşkun, yaklaşık 30 yıldır bu mesleğin içinde. Kitaplara olan sevgisini “eşimden önce kitaplarla evlendim” diyerek özetliyor. Aile üyelerinin o daha ilkokuldayken Osmanlıca yazılmış Battal Gazi’nin Menkıbelerini, Hz. Ali’nin Cenkler’ini okuyor olmaları içindeki öğrenme isteğini tetiklemiş Coşkun’un. Osmanlıca bilmeden sahaflık yapılamayacağına vurgulayan Coşkun, sahaflığı kitabın arkeologu olarak betimliyor. Sahafı da geçen zamanı yakalayıp bugünkü nesillere ulaştıran kişi olarak görüyor. Ayrıca, geçmişi iyi bilmenin geleceğe yön vermede etkili

olduğuna dikkat çekiyor. Çoşkun, sahaflığın İstanbul’da başladığını, eskiden babadan oğula geçen bir meslek olduğunu ama günümüzde bu durumun bozulduğunu belirtiyor üzülerek. Sahaflığın okulu olmadığını söyleyen Coşkun, bir sahafın hem doğu hem batı kültürüne ait temel eserleri ve sonrasında onun türevlerini bilmesi gerektiğinin de altını çiziyor.

etmez diyor. Kitabı mahkum eden müşterilere yüksek fiyat verseler dahi kitap satmadığını vurguluyor. Çoşkun, sattıkları her kitapta, o kitaba bir daha ulaşamamayı göze almalıdır sahaf diyor. Kitapsever müşterilerin de kendi içlerinde ayrıldığını belirten Çoşkun, kimi kitabı sadece dış güzelliği için alırken, bir başkasının da ucuz olan her kitabı aldığını söylüyor.

Dükkanda sizi bekliyorlar 54 yaşında olan Çoşkun, yedi yıldır kendi sahaf dükkanını işletiyor. Dükkanında 1. Dünya Savaşı Genel Seferberlik İlanı, 2. Mahmut’un Tuğrası Birgivi Risalesi, Kıtab-ı Mukaddes gibi pek çok önemli kitap yer alıyor Coşkun’un. Ayrıca Müteferrika Matbaasından sonra Osmanlı devletinin bastığı ilk dini kitap olan Risak-i Birgivi dükkanda görebilmeniz mümkün. Sahaflık ne tüccarlıktır ne de antikacılıktır diyen Çoşkun, kitap alış verişlerindeki en önemli amacın arşiv niteliğine sahip olan kitapları araştırmacılara ulaştırmak olduğunu söylüyor. Ayrıca Osmanlı dönemine ait kitapları, Servet-i Fünun dönemine ait gazeteler tarihin sayfalarında bir yolculuk yapmanızı sağlıyor. Aharlı kağıtlara el yazısıyla yazılmış yazılar, hattatların işlediği süslemeler bin bir emekle ortaya çıkan bu kitaplar, dükkandan çıkarken üzerinizde garip duygular bırakıyor.

Müşterisi belli kitaplar Çoşkun, kitaplara meraklı müşterileri tanıdıklarını hangi konularda araştırma yaptıklarını da iyi bildiklerini söylüyor. Bir kitapçıya gidip kitap almakla sahaflara gidip kitap almak arasındaki farkı ise şöyle özetliyor: “Sahaf dükkanından alınan bir kitapta müşteri sadece parayı ödeyip dükkandan çıkmaz. Kitap hakkında sahaftan detaylı bilgi alır, yaptığı araştırmada hangi kaynaklara ulaşması gerektiğini öğrenir aynı zamanda da müşteriler sayesinde bizleri de farklı konularda bilgi sahibi eder.” Bu yönüyle sahaf dükkanlarını bir akademi gibidir. Sahaflık kültüründe hoş sohbetler ile ahbaplıklar kurulur. Dükkana gelen daimi müşterilere bir bardak çay içmeden yollanmaz. Ayrıca her ayın 15’nde düzenlediğimiz mezatlarla kitapseverlerle buluşuruz. 4 -5 yüz yıllık tarihi kitapların fiyatlarını da açık arttırmaya katılan koleksiyoncular, kitaba meraklılar belirler.” Devlet kütüphanelerin mezatlara olan ilgisizliğinden şikayetçi olan Coşkun, mezatların tarihi kitaplar için bulunulmaz bir fırsat olduğunun altını çiziyor.

Her gelene kitap yok Bu mesleğe uzun yıllarını veren Çoşkun, kitabın kıymetini bilecek müşterileri sattıklarını söylüyor. Aldıkları kitabı koli yaptırıp okumayan ve okutturmayan müşteriler sahafları mutlu

Fotoğraf: Banu Gülşah Uzun

Sahaflar Derneği Başkan Yardımcısı Ethem Çoşkun, 30 yıldır sahaflık yapıyor.

Ankara konakları asırlara meydan okuyor Antik dönemde medeniyetlerin beşiği olarak görülen Ankara Kalesi içindeki tarihi konaklar, günümüzde de aynı tarihi örüntüleri barındırıyor. Aslına sadık kalınarak restore edilen konaklar şimdilerde restoran ve kafe olarak hizmet vermeye devam ediyor. Fadime Yiğit Gülcan Tekin Eski Ankara evlerinin tarihini yansıtan konaklar dış güzellikleri kadar içerdikleri antik eşyalarla da turistlerin ilgisini çekiyor. Konak sahiplerinin amacı ise bu tarihi zenginliği ziyaretçilere anlatarak gelecekte de ayakta kalmasını sağlamak. Ankara’nın Ulus semtinde bulunan kale içindeki konaklar tarihte yolculuk yapmak isteyenleri bekliyor.

malar, gelin odası, orijinal gelin yatağı, sırma işlemeli yağlık ve üç etek koleksiyonları yer alıyor. Türkiye tanıtım mesleğinin duayeni 17 başbakan ve sekiz Cumhurbaşkanın 42 yıl boyunca propaganda ve seslendirmelerini gerçekleştirmiş olan Erkal Zenger'in anılarını yaşatan Zenger Müzesi'ni gezerken kendinizi Türk siyasi tarihinin içinde hissediyorsunuz. 1721’de Zenger Paşa Konağı ilk olarak muhafız bir-

lik komutanın evi olarak inşa edilmiş ancak karargah olarak kullanılmış. Şimdilerde fırın ve mutfak olarak kullanılan bodrum katı ise geçmişte cephanelik olarak kullanılmış. Eskiden üst katta bulunan bir oda postane olarak kullanılmış ve 20 tane iç hat üç şehirlerarası hat bulunan telefon konakta hala sergilenmekte. Askerlerin yatakhanesi müze olarak kullanılırken, dinlenme odaları ise şimdilerde muhasebe olarak işlev görüyor.

Kınacızade Konağı Kale içinde yer alan Kınacızade Konağı neredeyse hiç bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş nadir yapılardan biri. Konak aynı zamanda içinde yer alan eşyalarla da dikkat çekiyor. Son Osmanlı konaklarından olan Kınacızede Konağı 1800’lü yılların sonunda yapılmış. 2007 yılında Kıvırcık Usta olarak bilinen Abdullah Ülger tarafından orijinaline sadık kalınarak

Zenger Paşa Konağı Geçmiş zamanın paşası Mehmet Fuat Paşa’nın konaktaki terastan Ankara’yı seyretmesi konağın adının paşa konağı olarak kalmasını sağlamış. Konak, 1989 yılında Erkal Zenger tarafından restore edilerek restoran ve sanat galerisi olarak günümüzde hizmet veriyor. Zenger Paşa Konağı bodrum katında tarihi fırını, geniş mutfağı, zemin katta 120 kişilik terası, oturma mekanları, salonlar ve sanat galerisiyle Ankara'nın turistik değeri olarak günümüzde yaşamakta. Konak, Klasik Osmanlı Sarayı dekorunda Atatürk ve Aşık Veysel'in tablolarının sergilendiği ‘Cumhuriyet Salonu’yla seçkin misafirleri ağırlıyor. 270 yıllık orijinal Ankara Evinin Anadolu mutfağını, fasıl eşliğinde sunan Zenger Paşa Konağı, aynı zamanda toplu organizasyon ve anma günleri için sinevizyon, projeksiyon, video çekimleri ve ses düzeni etkinlikleri de barındırmakta. Konaktaki açık hava restoranı da Ankara’yı kuşbakışı ayaklarınız altına sererek akşam yemeğini keyiflendiriyor. Konakta, silah ve müzik aletleri koleksiyonu, tarihi halı doku-

restore edilen konak, şu anda bir kültür evi olarak faaliyet gösteriyor. Son Osmanlı kıyafetlerinden, cumhuriyet kadınlarının elbiselerine kadar birçok tarihi giysinin sergilendiği konak, aynı zamanda özel bir müze niteliğine sahip. Dört katlı olan konak bir bahçe ve bağımsız bir mutfaktan oluşuyor. Konak’ta eski Türk giysileri, el işleri ve takılarının sergilendiği iki oda yer almakta. Hem müze hem de restoran olarak kullanılan konağın ziyaretçileri arasında akademisyenler, bürokratlar, öğrenciler, ev hanımları ve yabancı misafirler yer alıyor. Gençleri konağa kazandırmak için konağın alt katı kafe olarak düzenlenmiş. Yeni hizmete giren kafe eskiden hamam olarak kullanılmış. Cumhuriyetin ilanından sonra ise o zamanın konak sahibi tarafından hayvan barınağına dönüştürülmüş. Şimdilerde de canlı müzik ve farklı etkinlikleriyle gençler için çalışıyor. Gençleri olabildiğince tarihi mekanlarda ağırlamak ve konakları yeni nesillere tanıtmak amaçları arasında yer alıyor.

Boyacızade Konağı

Fotoğraf: Fatih Kılıç

Konaklarda, Osmanlı kıyafetlerinden Cumhuriyet kadını elbiselerine kadar bir çok tarihi giysi sergileniyor.

Yaklaşık 200 yıllık olan konağa ismini veren Ali Rıza Boyacızade Efendi burayı satın alarak konağın ailesi arasında kuşaktan kuşağa geçişini sağlamış. Şu anda konağı Ali Rıza Efendi’nin torunu olan Ali Atilla Boyacıgil işletiyor. Daha önceleri ev olarak kullanılan konak 1989 yılında restore edilip, 1990 yılında restoran olarak hizmete açılmış. 20 yıldır restoran olarak hizmet veren konağın belli müşterileri oluyor. Konağa gelenler arasında bakanlar, başbakanlar, sanatçılar yer alıyor.


Görünüm | Mayıs 2010

8

Haber

Bitmek bilmeyen “ekmek” mücadelesi: TEKEL işçileri 78 günlük direnişle Türkiye tarihinin en büyük eylemlerinden birini gerçekleştirdi. Türk çalışma hayatının en uzun soluklu eyleminde Türkiye görülmedik bir direniş hikâyesine şahit oldu. Banu Gülşah Uzun Fotoğraflar: Fatih Kılıç “Yaklaşık 7 bin TEKEL işçisi özlük hakları ve işyerlerinin kapatılmasını protesto etmek için AKP Genel Merkezi önünde toplanacaktır.” Bu TEKEL işçilerinin 78 gün sonunda akıllardan silinmeyecek biçimde işlenecek eylemini basın- yayın organlarına duyuran ilk iletiydi. 15 Aralık 2009 sabahı saat 9’da AKP Genel Merkezi önüne 500 metre kala emniyet güçleri, panzerlerle yola barikat kurmuştu. İletide yazanın aksine binlerce kişi değil belki birkaç yüz kişiydi basın mensuplarının beklediği. Sanılan ise basın açıklamasından sonra kalabalığın dağılıp gideceğiydi. Öyle olmadı… Yüzlerce otobüsle şehir dışından gelen binlerce TEKEL işçisi otobüslerden bavullarıyla indiler. Memleketlerinden aldıkları tek yönlü biletlerle gelmişlerdi. Geri dönüş biletleri yoktu. Otobüslerden inen yaklaşık ‘7 bin kişi’ barikata kadar olan 5 yüz metrelik yolda yürürken attıkları ilk slogan “Ölmek var, dönmek yok” oldu. Polis barikatına birkaç metre kala binlerce kişi kendiliğinden duruverdi. Kuşkusuz bu TEKEL işçilerinin saldırgan bir eylemde bulunmayacaklarının ilk işaretiydi. Oysa basının beklentisi burada bir kargaşanın yaşanması, polisin işçilere müdahalede bulunmasıydı. Ama olmadı. Ekmek mücadelesi başlarken Kapatılma kararı verilen tütün fabrikalarında çalışan yaklaşık 7 bin TEKEL işçisi AKP Genel Merkezi önünde öfkeyle dertlerini, çaresizliklerini dile getirdiler. İşçiler öfkeliydi çünkü özelleştirme sonucu onlarca yıl çalışarak kazandıkları hakları ellerinden alınacaktı. Çaresizlerdi, onlar Ankara’ya gelene kadar duymazlıktan gelinmişlerdi. Şaşkınlardı çünkü oy verip destekledikleri partileri, şimdi onları öylece kapı dışarı edecekti. TEKEL işçilerinin tek talepleri özlük haklarıyla birlikte başka kamu kuruluşlarına yerleştirilmekti. Yani sadece ekmek mücadelesindeydiler. İsteklerini şöyle dile getirdiler: “İş yerlerimiz kapatılmak isteniyor. Biz özlük haklarımızla kamuya geçmek istiyoruz. Bize, ‘TEKEL ile ilgili düzenleme yapılırken, bu talebiniz değerlendirilecek’ dediler. Bize yalan söylediler. Özlük haklarımızla kamu işletmelerine nakil hakkı verilmeden buradan gitmiyoruz. Bizi bu karda kışta ölümüz çıkana kadar burada bekletmeyin.”

Bakanlar Kurulu’na havale Sabah saatlerinde başlayan eyleme katılan 7 bin kişinin sesi öğle saatlerinde duyuldu. İşçilerin üye olduğu sendikanın yetkilileri, TEKEL işçilerinin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le ardından da Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’yla görüştü. Bakanlar, Bakanlar Kurulu düzeyinde bir karara ihtiyaç olduğunu, konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma gerektiğini, sorunun tek başına TEKEL işçileriyle çözülemeyeceğini, 4-c’lilerin bütününe yönelik bir iyileştirme yapılması gerektiğini, söylediler. Ve eklediler: “Arkadaşlarımızın serinkanlı olmalarını istiyoruz. Onları sokağa terk edecek değiliz… Ama öyle olmadı”...

Gandi modeli eylem yaptık. Şiddete karşı, canımız yansa bile asla şiddetle cevap vermedik. Kimsenin camını kırmadık, bir çiçeği dalından koparmadık.

Ateş başında ilk gece TEKEL işçileri Ankara’nın gecenin çökmesiyle artan bilindik soğuğundan korunmak için polis barikatının önünde ateşler yakarak ısınmaya çalıştı. Bir kısım işçilerse geceyi geçirmek için Sıhhıye Abdi İpekçi Spor Salonuna gitti. Bu onların eylemlerinin üçüncü gününde olacakların habercisiydi. Sabah olduğunda spor salonundan çıkarak Abdi İpekçi Parkı’nda toplanan gruptakiler AKP Genel Merkezi’ne yürümek istedi. Polis, grubun AK Parti Genel Merkezi’ne yürümesine izin vermedi. Çevik kuvvet ekipleri parkın çıkışlarını kapattı. Genel merkez önündeki işçilere de Abdi İpekçi Parkı’na gitmeleri söylendi. İşçiler böylece AKP önünden uzaklaştırılmış oldu. Marşa sığındılar 17 Aralık 2009 TEKEL eyleminin kronolojisinde diğerlerinden farklı bir gün olarak kalacaktı. Henüz eylemin üçüncü günüydü. Sıhhiye Abdi İpekçi Parkında eylemlerine devam eden işçilere polis ciddi bir şekilde müdahale etti. Gürültüden seslerini duyuramayan işçiler kendilerini ifade edebilmek için ellerine aldıkları ekmeklerle parktaki havuzun içine yürüdüler.

Hem polis havuzun içine girmiyor hem sıkılan tazyikli su buraya ulaşmıyor, hem de biber gazından gözleri yananlar burada yüzünü yıkıyordu. Polisin, işçilere yönelik kullandığı gaz bombalarının etkisiyle birçok işçi park içinde baygınlık geçirdi. Çok sayıda işçi de müdahaleyle birlikte karşı koymak yerine parkın çevresine dağıldı. Müdahaleyi durdurabilmek için parkta bulunan TekGıda-İş sendikasına ait ses araçlarından sık sık İstiklal Marşı çalındı. Tüm bu yaşananlar hiç kimseyi durdurmadı… Eyleme destek veren milletvekillerinden de alandan ayrılmaları istendi. Aralarında CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın bulunduğu milletvekilleri, bunun üzerine grubun en önünde işçilerle kol kola girdi. Limon meclisi karıştırdı Biber gazlı müdahalede aşırı derecede etkilenen TEKEL işçileri gazın etkisini yüzlerine limon sürerek hafifletmeye çalıştılar. Gazdan etkilendiği için yüzüne limon süren muhalefet milletvekilleri, TBMM’de AK Parti sıralarına limon koyarak tepkilerini gösterdi. İlerleyen günlerde polisin olduğu her yere limonlarla gitmeye başladı işçiler… Yedi bin kelepçe Güvenlik güçleri, parktaki işçilere müdahale ettikten sonra çevreyi kordon altına aldı. Daha sonra aralarında TekGıda-İş yöneticilerinin bulunduğu 15–20 kişilik bir grup, ellerini havaya kaldırarak, “7 bin Tekel işçisiyiz, teslim oluyoruz” diye bağırdı. Polis, gruba gazla müdahale ettikten sonra kelepçeleyerek gözaltına aldı. Bu müdahale eylemin akışını büsbütün değiştirdi. İşçiler Sakarya Caddesi’ndeki Türk-İş Genel Merkezi önüne geçerek çadırlar kurdu. “Hakkımızı almadan gitmeyiz” diyen işçilerin üç günde yaşananlardan anladığı uzun bir süre burada olacaklarıydı; 78’inci günde kazandıkları geçici zaferle çıktılar çadırlardan… Caddenin adı “Çadırkent” oldu Ankara’nın yağmuru ve sert soğuğundan korunmak için çadırlara sığınan TEKEL işçileri, caddeyi tam bir “Çadırkente” çevirdi. Hatta bu durumu kabullenen PTT, çadırlarda kalanlara posta ve kargo servisi de yaptı. İşçiler, çadırların içinde yalıtım malzemeleri ve ahşap parçaları üzerine serdikleri battaniyelerde yattılar. Hatta kendilerini ziyarete gelenleri misafir ettiler. Cadde üzerindeki birçok mağaza, restoran, bar ve kafenin cepheleri kapandı. Burada kaldıkları iki aydan fazla sürede hiçbir esnafın şikayetçi olmadığı TEKEL işçileri, ne bir cam kırdı, ne de etrafa bir zarar

Tekel eyleminin kronolojisi

verdi. Esnaf, satışları düşse de onlara destek vermekten geri durmadı, çünkü onların sadece ekmek mücadelesi verdiğini anlamıştı. Hapishane modeli eylem Tarih 19 Ocak 2010’a geldiğinde eylem bir ayını çoktan doldurmuştu. İşçiler, taleplerine karşı bir yanıt alamayınca seslerini duyurabilmek için hapishanelerde yapılan bir eylem modeline başvurmak zorunda kaldı. İşçilerin umutları tükenmek üzereydi ve içlerinden bazıları ölmenin bile daha iyi olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Binlerce işçinin gönüllü olduğu açlık grevi, sağlık sorunlarına yol açabileceği için sadece 100 kişiye izin verildi. Ancak açlık grevi için yaklaşık bin işçi gönüllü olmuştu. Tek Gıda-İş Sendikası Genel Sekreteri Mecit Amaç, açlık grevi başlamadan önce Türk-İş Genel Merkezi önünde bir açıklama yaptı. Amaç, Tekel çalışanlarının çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak için bu eylemi yaptıklarını anlatarak, “Tekel işçileri, açlık grevini siyasal iktidarın vurdumduy-

mazlığı karşısında çaresizliğin çaresi olarak düşünüyorlar” dedi. Sağduyu öncülüğünde eylem TEKEL işçilerinin eylemi 78 gün sonunda 1 Mart 2010 tarihinde Danıştay’dan çıkan kararla daimi bir zafer kazanmasa da 1-0 öne geçti. Bu geçici zafer üzerine işçiler iki buçuk aylık yorgunluğu atmak için Sakarya Caddesi üzerindeki çadırları sökerek 1 Nisan’a kadar evlerine döndü. Ankara’ya geldikleri ilk günden son güne kadar asla şiddete başvurmayan, polisin müdahalesine bile karşılık vermeyen TEKEL işçileri, eylemlerindeki şiddetsizlikle Türk halkının da sempatisini kazandı ve her kesimden destek gördü. TEKEL işçileri bu başarısının altında Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin lideri Mahatma Gandi’nin “Şiddet unsuru içermeyen direniş” anlamına gelen Satyagraha felsefesi yatıyor. Gandi’den aldıkları bu zafer modeli Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturduğu gibi TEKEL işçilerinin de gönüllerde ayrıca bir zafer kazanmasını sağladı.

• 7 Ocak: TEKEL işçileri Sakarya caddesi üzerine kurdukları çadırlarda kalmaya başladı.

• Eylül 2009: Tütün alımı azaltıldı ve bazı işletmelerdeki üretim durdu.

• 17 Ocak: Genel grev kararı isteyen TEKEL işçileri miting sonrası Türk-İş Genel Merkezi’ni işgal etti.

•15 Aralık 2009: Yaklaşık 7 bin TEKEL işçisi çeşitli illerden otobüslerle AK Parti Genel Merkezi önüne geldi.

• 19 Ocak: Tekel işçileri açlık grevine başladı. • 05 Şubat 2002: TEKEL’in özelleştirilmesine karar verildi. • 21 Şubat 2008: Açılan özelleştirme ihalesiyle TEKEL’in sigara ve tütün işiyle ilgili varlıklarını British American Tobbacco firması aldı.

• 17 Aralık: Sıhhıye Abdi İpekçi’de bekletilen işçilere polis, biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. • 24 Aralık: TEKEL işçilerinin muhalefet partilerini ziyaret etmeleri polis tarafından engellendi.

• 28 Ocak: Başbakan Erdoğan, TEKEL işçilerinin sorunun çözümü için TÜRK-İŞ yöneticileriyle görüştü. •4 Şubat: Başbakan Erdoğan, TEKEL çadırlarına ay sonunda müdahale edileceğini açıkladı.


Görünüm | Mayıs 2010

9

Haber

: TEKEL eylemi Direnişten kalan hikayeler

TEKEL işçileri, 4-c’ye geçiş süresinin uzatılmasıyla eylemlerini sonlandırırken geriye unutulmayacak hikayelerini bıraktı. Fatih Kılıç “Eylem şehidi” olarak kabul edilen 39 yaşındaki Hamdullah Uysal, eylemdeki babasına üzüntüsünden saçları dökülen dört yaşındaki Gamze Durmaz, dört yıldır annesinin işi için mücadele veren Mürfe Çalışkan, eylemde bulunduğu için yeni doğan çocuğunu göremeyen iki aylık Eylem'in Babası İlker Bak,78 gündür annesine ve TEKEL işçilerine destek veren bu dönemde okula gitmeyen Onur Yurdakul, babalarını özleyerek onlara mektup yollayan çocuklardan Fatma Deniz Arslan, Büşra Gümüş'ünkü gibi birçok hikaye konuşuldu.

“Eylem Şehidi” Amasyalı Tekel işçisi evli ve iki çocuk babası 39 yaşındaki Hamdullah Uysal, eylemin 73. günü sabahı çadırdan çıkıp namaz için camiiye giderken bir cipin çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Uysal'ın ölüm haberi ile gözyaşına boğulan eylemdeki arkadaşları, “Hepimiz ‘Ölmek var, dönmek yok’ diye yola çıktık. Ama arkadaşımızı bu şekilde kaybettiğimiz için çok üzgünüz. Ekmeğin peşindeyken hayatını kaybetti. Sorumlular bu ölüm üzerine düşünsün” dedi.

Trafik kazası sonucu yaşamını yitiren Hamdullah Uysal’ı mücadelelerinin şehidi ilan eden TEKEL işçileri, eylemin son gününe kadar Uysal’ın fotoğrafını yanından ayırmadı.

Babasına olan özleminden saçı döküldü Özlük hakları için mücadele eden Mehmet Şirin Durmaz'ın kızı Gamze Durmaz, babasının Tekel eylemi için Ankara'ya gitmesinden sonra saçları dökülmeye başladı. Doktorların üzüntü ve stresten kaynaklı saç dökülmesi tanısı koyduğu Gamze Durmaz, Ankara'ya gelerek babasını ziyaret ettiğinde ilk cümlesi "babamı çok özledim, görünce çok mutlu oldum" oldu. Şiddetsizlik değişmeyecekti Başbakan Tayip Erdoğan’ın “Müdahale ederiz” mesajı verdiği TEKEL işçileri, kaldıkları çadırların polis müdahalesiyle sökülmesinden, Danıştay’ın lehte verdiği karar sayesinde kurtuldu. Ancak Danıştay kararından günler önce çadırlara olası bir müdahale için işçilerin aldığı karar yine aynıydı: “Hiçbirimiz çadırımız sökülürken tepki vermeyiz. Bizi alıp götürseler de susar, ertesi gün gelir yeniden kurarız.” Kararın ardından Danıştay 12’nci Dairesi’nin Tekel işçilerinin de aralarında bulunduğu geçici personelin ‘4-c statüsüne’ geçiş için 30 günlük süre içinde ilgili kurumlara başvurmasını öngören hükmünün yürütmesini bir aylık süre için durdurdu. Bu kararın ardından TEKEL işçileri TekGıda- İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel’in açıklamasıyla kurdukları çadırları kaldırdılar. Çadırlar 2 Mart tarihinde yaklaşık 3 saatte kaldırıldı. Eylemci işçiler çadırların önünde bol

bol hatıra fotoğrafları çektirdi. Türkel, 1 Nisan ‘da 1000 işçi ile Türk- İş Genel Merkezi’ne gelerek yeni eylem planlarını açıklayacaklarını söyledi. Sakarya esnafı da çadırların sökülmesinin ardından bomboş kalan sokakta, derin bir boşlukta kaldıklarını ifade etti. 1 Nisan ‘Şakası’ TEKEL işçileri 4-c’ye ‘hayır’ demek için 29 gün aradan sonra yeniden Ankara’ya geldi. İşçilerin, Türk-İş Konfederasyonu önüne gitmelerine izin verilmedi. Polis, Türk-İş Genel Merkezi’ne yürümek isteyen işçilerin önüne barikat kurdu. Gitmekte ısrar eden gruplara biber gazıyla müdahale etti ve 15 göstericiyi de gözaltına aldı. Tek-Gıda-İş Başkanı Türkel, “İşçilerin konfederasyonlarına gitmelerine izin verilmiyor, ama yapacağımız çok nettir. Oraya gideceğiz. Buna hiçbir güç engel olamaz” dedi. Türkel, Ağustos ayına kadar gerekli düzenlemelerin yapılmasını beklediklerini söyledi ve TekGıda- İş sendikası olarak dağılma kararı aldıklarını açıkladı.

• 20 Şubat Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen binlerce kişi TEKEL işçileri ile çadırlarda sabahladı. • 1 Mart: Danıştay 4-c’nin iptali istemini esastan görüşmeye alarak, 4-c’ye başvuru süresinin dava bitimine kadar uzatılmasına karar verdi.

Ben de okumak istiyorum Tekel işçileriyle dayanışma mitinginde kürsüden yaptığı konuşma ile dikkat çeken Tekel işçisi Mergül Çalışkan’ın kızı Mürfe Çalışkan, dört yıl önce görüşme fırsatı bulduğu Başbakan Tayyip Erdoğan’dan annesinin işini kaybetmemesi için yardım istemişti. Mürfe, annesi için 2006 yılında mevsimlik Tekel işçisiyken kadro alabilmesi için Başbakan ile görüşmüş, bu görüşme sonrasında da annesi kadro almıştı. Dört yıl önce annesini kadroya aldıran Mürfe, Erdoğan’a seslenerek yaşadığı hayal kırıklığını ve sitemini şöyle anlattı: “Ben TEKEL çocuğuyum. Bizim üniversitede okumamızı neden istemiyorsunuz, neden engelliyorsunuz. Başbakan’ın çocuğu ABD’de okuyor. Ben devlet okulunda okuyorum. Annem işsiz kalırsa ben nasıl okuyacağım. Ben okumak istiyorum.”

Görmediği çocuğunun adını Eylem koydu Eylemdeki arkadaşlarını yalnız bırakamamak için cepheyi zayıflatmamak adına 24 Ocak’ta eylem sırasında kızının doğum haberini alan ve kızını görmeye gidemeyen İlker Bak, “arkadaşlarla kızımın adının Eylem olması yönünde karar aldık” dedi. Buruk bir sevinç yaşadığını söyleyen Bak, “Hakkımızı alana kadar buradayım." diyerek özlemine rağmen kararlılığını belirtti.

Babasını görememenin verdiği sıkıntıdan, saçı dökülen Gamze Durmaz 78 günlük süreçte anne ve babalarını göremeyen çocukların özlem ve sıkıntılarının örneği oldu.

Dört yıl önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen ve annesinin kadroya alınmasını sağlayan Mürfe Çalışkan, Başbakan’dan dört yıl önceki anlayışı bekliyor.

Çoçuklardan Tekel işçilerine destek mektubu

• 2 Mart: TEKEL işçileri çadırlarını sökerek eylemlerine 1 Nisan’a kadar ara verdiler. • 1-2 Nisan: TEKEL işçileri 29 gün aradan sonra Ankara’ya geldi. Polisle arasında arbede yaşandı.

Ankara'da eylemde olan anne ve babalarını uzun süre göremeyen çocuklar, özlemlerini gidermek ve direnişe destek olmak için ebebeyinlerine mektuplar yazdı. Babasına Adıyaman’dan mektup yazan ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi Fatma Deniz Arslan, “Ölmek var dönmek yok, yiğitler hakkınızı almadan dönmeyin” derken, Büşra Gümüş ise, “Keşke babam ile birlikte ben de Ankara’ya gidebilsem” dedi.

Ankara’da zor şartlara altında mücadelelerini sürdüren Tekel işçileri, çocuklarının yolladıkları mektuplar ve Ankara’ya gelerek yaptıkları ziyaretlerle ayakta durdu.


10

Görünüm | Mayıs 2010

Söyleşi

Türkiye’nin kendisiyle ve aşkla yüzleşmesinin destansı romanı Gazeteci-Yazar Adnan Gerger, “Faili Meçhul Öfke” isimli romanında 12 Eylül döneminden bugüne kadar olan bir kesiti anlatıyor. Ancak bu anlatı, sıradan bir anlatı değil. Sıradan olmadığı için de yazdığı roman gizemli, soluk soluğa okunan bir kitaba dönüşüyor. Mahmut Altınöz

Gerger, romanında bilinmezden gelinen ilişkileri, devletin derinliğindeki güçleri gün ışığına çıkartıyor... Gerger, romanda girift kurgusunu, tutarlı ve dengeli konu uygunluğunu çerçevesinde oturtuyor ve anlatmak istediklerini yine aynı tutarlıkla ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayan düşünsel kalıplar içerisinde okuyucuya aktarıyor.

Adnan Gerger, aslında bir gazeteci… “Medyatik!” değil ama ismi bilinen otuz yıllık profesyonel bir gazeteci. Ancak, Adnan Gerger’in bir başka yönü de var. Yazarlığı… Edebiyat dünyasına 1990 yılında yayınladığı, “Firar Öyküleri” adlı öykü kitabıyla giriyor. “Firar Öyküleri”, o yıllarda “en çok satılan öykü kitabı” unvanına sahip. Şimdiye kadar öykü, şiir, deneme ve araştırma olmak üzere 8 kitabı bulunuyor. Ama o, söyleşiye başlamadan kendini yine de “suskun ve tövbeli” olarak nitelendirdi. Hemen nedenini soruyoruz:

• Size önce şunu sormak istiyorum: Sohbet ederken daha çok üretebileceğinizi söylediniz. Neden yazmaya ara verdiniz? Sustum çünkü bir öyküyü, bir romanı tıpkı kendiniz gibi yaşayan, yanılan ve biçim değiştiren bir organizma haline getirmedikçe, sözcükler ile aranızda kurduğunuz despot ilişkiye son vermek olanaksız hale geliyor. O zaman siz de beslendiğiniz hayatı ve insanlar için değil, kentin caddelerinde bilmem kaç lira verilerek kiralanan afişlerde(!) tanıtılan yazarlar gibi sadece birileri için yazmaya başlarsınız… Tövbe ettim, bazen de bu yazdıklarınız bazı gazetecilerin arşivlerden çıkarttığı tozlu dosyalara giriş yaparak halka, “Çok gizli dosyaların açıklandığı” diye yutturdukları ya da sipariş üzerine ele tutuşturulan “Gizli” belgelerin oluşturdukları kitaplarla bir anılmasından korktum. Ya da “Benim de hayatım bir roman” mantığıyla yazılan kitapları yazanlarla aynı terazide tartılmaktan korktum. Bu nedenle kendimi hep geri çektim. Romanım, bir romanın kuramsal yapısını, estetiğini ve tekniğini edebiyatın tüm disiplin içerisinde hesaplayarak ölçerek biçerek ve eleştiriye hazır bir hale getirerek yazdığım için kaygılarım büyüktü. Suskunluğum ve tövbem bu nedenleydi. Ama artık otuz yıllık birikimimle, ancak aynı titizlikle, edebiyatın gerektiği şekilde yazdığım romanları, artık gün ışığına çıkartarak tamamlayacağım.

• Kitabınızda, Türkiye’nin son otuz yıllık bir kesiti var. Bunu o kadar canlı anlatıyorsunuz ki, insan o olayları yeniden yaşıyor, sanki. Bunu nasıl sağladınız? 2004 yılında, “Yürürlükteki Yalanlar” adlı kitabım yayınlandığında benimle yapılan bir söyleşide, tam olmasa da şöyle bir açıklama yaptığımı hatırlıyorum. Şöyle demiştim: “Bazen bu insanlara, yaşadıkları hayatı, ülkeyi anlatacak tek bir söz bile bulamadığımı dehşetle fark ederim. İşte o zaman korkarım. Daha da çok korkarım. Yaşamın anımsanmasını sağlayacak tek bir sözcük dahi bulamamaktan korkarım.

Gazeteci Yazar Adnan Gerger “Bir yazıyı tamamlarım, sonra demlenir, başlarım nakış gibi işlemeye”

Yeter ki sözcükler tükenmesin. Çünkü sözcükler, her daim yeni eylemlerdir.”

• Yani “Faili Mechul Öfke” buna bir cevap mıydı? İnanın sözcüklerin bitmesi, bu ülkede yaşanılanlardan daha kötüdür. “Faili Meçhul Öfke” de aslında sözcüklerin bitmediğini, “Bizim de söyleyecek bir sözümüz var” demenin bir kanıtı, bence. 12 Eylül döneminde o gencecik çocukların işkencelerde hayata karşı nasıl direndiklerini, devletin içerisinde devleti koruyormuş gibi davrananların aslında kendi iktidarlarını nasıl acımasızca, zalim ve kirli bir şekilde korumaya çalıştıklarını ve bu iktidarların da kendi içlerinde çatıştıklarını, özce bu ülkede neler yaşandığını hatırlatmak amacıyla yazıldı. Bir de olayların tanıklık boyutu var ki, bütün günahların vebali boynundaymış gibi insana hissettiren tanıklıklar bunlar. Oturup dürüst bir şekilde yazmaya da kalkınca böyle canlılık sağlanıyor. Elbette romanda bunu başarmışsam güzel bir şey.

• Kitabınızı, “Beklemeyi bilenlere” adamışsınız. Siz sevgiliyi bekleyen misiniz, yoksa bekleten misiniz? “Aşk sorgulanmaz” demeniz, bu beklemeyle bağlantısı var mı? Bu merakınız, asla giderilmeyecek bir merak duygusu değil, merak etmeyin. Öyle esrarengiz bir yönü yok. Romanımı, “Beklemeyi bilenlere” adadım. Çünkü, bu ülkede beklediği-

miz o kadar çok şey var ki, güzelliğe dair. Sizin de dediğiniz gibi, elbette bir sevgilinin beklenmesidir, kastedilen öncelikle. Böyle söylemeyi beklediğinizi de biliyorum. (Gülüşmeler) Bir siz değil, okuyucu da romanı okurken, bunu hissedecek. Bu en doğal hakkı. Ama beklenen sadece sevgili değil ki. Bu ülkede daha çok şey bekleniyor. Beklemeyi ben, romanda toplumsal bir niteliğe dönüştürmek istedim. Üstelik bunu yaparken felsefe ve estetik bakımdan tartışmaya da açtım. Beklemenin özgünlüğünü ön plana çıkartarak sıkça rastlanılan bir takım yapaylıklardan da kaçınma fırsatı buldum, böylelikle. Çünkü ben bireye ait ne varsa toplumsal boyutunun bir parçası olduğuna inanan insanlardanım. Öyle ki aşkı da bu kavramda ele alıyorum ve bireyin aşkı sorgulamasına izin vermiyorum. Aşklar yaşanır, evet ama hayat da akar gider. Evet, romanımda algılanan süreç bireyin kendi özünden çıkan bir süreçtir ama bu iç biçimin saflığıdır. Burada aşk, bireyin kendisini tanımasını sağlayan, ama hemen sonrasında da kendi varlığının ideal varlık olarak farkına vardıran ve bu anlamda yaşamın bir anlamı olarak karşımıza çıkıyor.

• 12 Eylül’ün gizli kalmış yanlarını son derece doğal fakat insanın yüreğine dokundurarak yapıyorsunuz. Bunu sağlamak için nasıl bir yönteme başvurdunuz? Evet, romanımda değişik tatlar ve disiplinlerin etkisiyle yazıldığını

Gerger, yazın hayatını artık roman yazarak sürdürecek. Eline bakan boynunu bükmüş tamamlamayı bekleyen üç romanı daha var. Gerger, “Bir yazıyı tamamlarım. Sonra demlenir, o. Yine elime alırım, başlarım nakış gibi işlemeye… Romanda nakış da yetmiyor, edebiyatın disiplinlerini içeren örgüye ait ne varsa insan tüm yeteneklerini bir kuyumcu titizliğiyle ortaya koyması gerekiyor. ‘Faili Meçhul Öfke’, böyle bir sabır ve işçilik sonrasında dört yılda tamamlandı. Romanlarımda otuz yıllık gazetecilik ve edebiyat birikimim var, şüphesiz” diyor.

itiraf etmeliyim. Aşk romanı değil. Polisiye hiç değil. Tarihsel bir roman mı? Belki. Ama bir dönemi anlatırken o günün ve o günlerde yaşayan üstelik o günlerden bu günlere gelen bireyin, birey demeyelim toplumun sosyolojisini yansıtmak elbette o kadar da kolay olmadı. Romanımın girift kurgusunu bu nedenle oluşturdum. Bu kurguyu da oluştururken, tutarlı ve dengeli konu uygunluğunu çerçevesinde oturtmak ve anlatmak istediklerimi yine aynı tutarlıkla ve hiçbir kuşkuya yer bırakmadan düşünsel kalıplar içerisinde okuyucuya aktarmak gerekiyordu. Öyle de yaptım. İç çelişkilerden ve zaaflardan uzaklaşınca da çıta kendiliğinden yükselmiş oldu.

• Daha ilk romanınızda çıtayı yükselttiğiniz anlaşılıyor buradan… Romanımı yazarken Türkiye’de okuyucu sorununu da bilerek yazdım. Hedef kitlemin kimlerin olabileceğini de hesaba katarak. Kitabımın oburca tüketilmesini beklemediğim için de kitabımın düzeyli bir edebi ürünü olmasına çaba gösterdim. Şimdi, tanıtımları kendimden bağımsız kılma çabasına girişerek bu sorunuza yanıt verebilirim. Romanımın sayfaları arasında dolaştığınızda “özenti” ve “popülist” hayaletlerini kovalamakla konuşmaya başlayayım. Daha sonra sözün, yazarın boş bıraktığı yaratıcı koltuğunu doldurmak isteyeceğine mutlak gözüyle baktığım okuyucuya, hatta insanlara geleceğini söylemek istiyorum. Kitabın içeriğine dair başlığa atılan “Aşk Sorgulanmaz” sözcüğünün tüm anlamlarını içeren konu, romanı tüketecek olan okur üzerinde zaten alabildiğine bir zorlama yaptığını itiraf etmeliyim.

• İnsanları kendi romanınızı okumaya kışkırtıyor musunuz? Bir anlamda öyle. Her şey bizden, ama hiçbir şey “Bize”, “Size” ya da “Ona” ait değil, tüm sözcükler, anlamlar, çağrışımlar, sapmalar ya da kurmacalar sadece romanın malı. Romansa, varoluşunu dayandırabileceği ve sırf bu nedenle minnet duyacağı öznelerden tamamen soyutlanmalı. Ancak o zaman kışkırtıcı rolünü iyi oynayabilir. Çünkü bir öyküyü tıpkı kendiniz gibi yaşayan, yanılan ve biçim değiştiren bir orga-

nizma haline getirmedikçe, sözcükler ile aranızda kurduğunuz despot ilişkiye son vermek olanaksız hale geliyor. O zaman siz de beslendiğiniz hayatı ve insanlar için değil, kentin caddelerinde bilmem kaç lira verilerek kiralanan afişlerde(!) tanıtılan yazarlar gibi sadece birileri için yazmaya başlarsınız…

• Neden böyle bir roman? Zaten bir tarihin tüm anlam dışılıkları, sapmaları ya da tutarsızlıkları yazıldığı zaman bazı hatırlatmalar mekânın göreceli gerçekliğinin bir parçası olarak yapısında barındırıyor. Bir de bu denkleme, okurun zaman ve mekânla olan özel ilişkisi sonucu elde ettiği öznel bakış eklenince, tarih, aslında hiç kurulmamış cümlelerle okunmaya, hiç gidilmemiş bir kentten alınan fosforlu kalemle işaretlenmeye başlıyor. Okur da aynı yazar gibi, o yaşanmışlığı kendi sömürge krallığının coğrafyası içinde tanımlamak istiyor. Romanımda böyle düşüncelerle sürüklenerek yazıldı.

• Sizin romanı tercih etmenizin nedeni sizce, “romanda geçmişimizi sorgulamak daha özgür” mantığı olabilir mi? Aslında bizim, hepimizin tarihe karşı yani yakın zamanda yaşanmışlıklara karşı takındığımız tavır, ergenlik çağına gelmiş bir yeni yetmenin uğradığı her düş kırıklığında ebeveynlerinin yanına koşup, ağlamaklı gözlerle yatakta kendisini aralarına almalarını istemesine ve karşılığında kesin bir ret cevabı almasına benziyor. Ancak ortada iyiki bellek denen bir şey var. Belleksizlik ve duyarsızlık her zaman sığındığı acındırma numaralarıyla okura oyun oynayabilirdi. Bu her zaman oynanan oyunu boşa çıkarmak için yazdım, bu romanı. Nasıl ki Hitler Faşizmi görsel ve yazınsal sanatın tüm öğeleri kullanılarak gündem de tutuluyor ve hafızalara kazınılıyorsa, bizim de yaşanan acıları unutmamamız gerekiyor. Doğrusu da budur.

• 12 Eylül’ün gizli kalmış yanları mı sizi bu kitabı yazmaya teşvik etti? Geçmişle yapılan sorgulamalar, ödenen bedellerin karşılığı olmayabilir ama bugün yaşananlara ön ayak olmuşsa, oluyorsa o zaman bu tür edebi ürünlere daha çok gereksinmemiz var ve daha çok üretilmesi gerekiyor. Belki de yazın hayatımı artık roman yazarak sürdürme kararımda bu konu belirleyici rol oynadı. Elime bakan boynunu bükmüş tamamlamayı bekleyen üç romanım daha var. Benim için yazma süreci değil, tamamlama süreci en sancılı bir süreç.

• Nasıl bir sancı çekiyorsunuz örneğin? Bir yazıyı tamamlarım. Sonra demlenir, o. Yine elime alırım, başlarım nakış gibi işlemeye… Romanda nakış da yetmiyor, örgüye ait ne varsa insan tüm yeteneklerini bir kuyumcu titizliğiyle ortaya koyması gerekiyor. ‘Faili Meçhul Öfke’, böyle bir sabır ve işçilik sonrasında dört yılda tamamlandı. Yayınlatma konusunda isteksiz olduğumu sözümün başında söylemiştim. Ama İmge Yayınevi’nin sahibi Refik Bey, (Refik Tabakçı) sağolsun, yaz tatilinde kitabımı okudu, okur okurmaz yayımlayacağını söyledi. Refik Bey’in bu kararlı tutumu beni de heyecanlandırdı. Kolları sıvadım, diğer romanlarım için harıl harıl çalışıyorum. Bu ülkede yazılacak daha çok şey var, çünkü…


11

Görünüm | Mayıs 2010

Söyleşi

Kürtçe bilmeyen Türk öğretmenin Kürt öğrencilerle ilginç öyküsü Kürt açılımının ilk filmi olarak da lanse edilen, ‘İki Dil Bir Bavul’ adlı filmin İlef’ten mezun olan yönetmenlerinden Özgür Doğan ile konuştuk. Doğan, Görünüm’e kendisinin hayat hikayesini ve çok konuşulmasının yanı sıra birçok ödül alan filmlerinin hikayesini anlattı. Metin Yağan Edip Üzen Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün ilk uzun metrajlı filmi olan İki Dil Bir Bavul Türkiye’de ve dünyada pek çok ödüle layık görüldü. Hükümetin Kürt açılım çalışmaları ile gösterimi aynı zamana denk gelen film, hem Türkler hem de Kürtler için umut kaynağı oldu.

reçlerden geçmiştim. İşte okula başlayana kadar Türkçe bilmiyordum. Biz de dedik ki bu sadece çocukların hikayesi olmasın aynı zamanda biz öğretmenleri de anlatalım ki bir denge gözetelim ve dolayısıyla izlenebilir bir film olsun. Daha sonra para bulamadık araya başka işler girdi, hayat dertleri derken 2007’ye kadar kaldı.2007’de çekimlere başladık.

• İlk filminiz İki Dil Bir Bavul büyük başarı yakaladı. Şu anki ruh haliniz nasıl? Öngördüğümüz ilgiden daha fazlasını yakalayabildiğimiz için gayet mutluyuz. Bizim için önemli olan olabildiğince gösterimini sağlamak ve tartışılmasını olanaklı kılmaktı. Filmimizle alakalı duyduğumuz her söz bizi daha da heveslendiriyor. Gerçekten oldukça iyi hissetmemizi sağladı.

• Filmin bu kadar ilgi toplayacağını tahmin etmiş miydiniz? Yok, bu kadarını öngörmedik yani bizim derdimiz sayısı az da olsa birkaç sinemada gösterilmesini sağlamak, yapabiliyorsak hani biraz da filmin etrafında tartışmayı olanaklı hale getirmekti. İlginin tahminimizin üzerinde gerçekleşmesi güzel bir duygu yaşattı bize.

• Filminiz şu sıralar gündemde olan ‘Kürt Açılımı’na herhangi bir katkıda bulunabilir mi? Açılım dediğiniz şurada üç dört aylık bir süreç biz filmi Kasım 2008’de yapmışız mesela yani daha hiç bunların lafı bile edilmemişti. Dolayısıyla ama şöyle şanslıyız buna denk gelmesi bizim önümüzü açan bir süreç oldu. Düşünsenize herkesin kafası allak bullak ne olacağını kimse bilmiyor. Açılım dediğiniz şeyin ne olduğunu kimse bilmiyor, nasıl çözüleceğine dair hiç kimsenin fikri yok biz burada çok sağlıklı bir malzeme sunuyoruz. İnsanların anlayabileceği basit bir yerden “insani” bir yerden malzeme sunuyoruz. Dolayısıyla karşılıklı bir şey olursa güzel olur. Yani bizim hedefimiz buydu. İzlensin ve tartışılsın. Biz bu filmde iki tarafı da anlamaya çalıştık. İkisinin de kurban olduğunu göstermeye çalışan bir hikayedir bu. Üstü örtülü bir şekilde eleştirmeye çalıştık.

• Film festivallerindeki tepkilere nasıl bakıyorsunuz? Memnunuz aslında ama bizde kırılmayı yaratan Adana Altın Koza Film Festivalidir. Bu festivale kadar daha minimal gidiyorduk o zamana kadar da iyiydi. Yurt dışındaki festivallerde fena değildi ama Türkiye’deki festivallerde biz görünürlük sağlayamadık. Filmimiz İstanbul Film Festivaline kabul edilmedi. Adana’da film birden çok ilgi gördü yani hem eleştirmenlerden, jüriden, seyirciden çok ilgi aldı. Öne çıkmaya başladı. Sonrasında 46. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nden En iyi İlk Film Ödülü geldi. Bizim asıl derdimiz bu filmi bu ülkede göstermek bu ülkede tartışmak. Dolayısıyla bizim önümüz açıldı. Yani Altın Portakal olmasa biz bu filmi gösteremeyecektik ve belki kaybolup gidecektik.

• Böyle bir film yapma fikri nasıl oluştu? Orhan 2004 mezunuydu. O dönemde okul da devam ettiği için çektiğimiz görüntüleri okulda montajlıyorduk. Ölüm oruçlarıyla ilgili bir film yapıyorduk. O dönemde bizim okuldan mezun olanlar öğretmen olabiliyorlardı. İşte bizim dönemden mezun bir arkadaş Bingöl’de öğretmenlik yapıyordu. Bir keresinde ziyaretimize geldi gece şöyle bir şey anlattı. Kışın çocuklardan okuldaki sobayı yakmak için gaz getirmelerini istiyor. Çocuklar da diğer gün kerpeten getiriyor çünkü Kürtçede gaz kerpeten demek. İlk fikir oradan çıktı. Bunun üzerine bir film yapalım diye yola çıktık. Sonra benim çocukluğuma döndük çünkü ben de benzer sü-

• Kimlere adıyorsunuz ilk filminizi? Biz aslında bu filmi çocuklara adıyoruz, Kürt çocuklarına ve öğretmenlere adıyoruz. Yani ilk yola çıkışımız, fikrimiz onların sayesinde doğdu ve onlar için yaptık biz bu filmi. Dolayısıyla temelde Kürt çocukları ve o bölgedeki üniversitelerden bölüm formasyonu almamalarına rağmen, oraya gitmek zorunda kalan ve oradaki çocuklara Türkçe öğretmeyi amaçlayan öğretmenlere adıyoruz. • İki Dil Bir Bavul’da size maddi veya manevi yönde destek olan oldu mu? Maddi destek geldi ama geç geldi. Biz başladığımızda hiç paramız yoktu. Hollanda’dan iki arkadaş bize 5 bin Euro para gönderdi. Biz hemen o parayla kamera aldık. Daha sonra Uluslararası Af Örgütü bize ses sistemi verdi. Diyarbakır Büyükşehir

Hayatta bizim bildiğimiz ama başkalarının bilmediğini varsaydığımız şeyler var ve biz istiyoruz ki bunları paylaşalım yani gidin, görün, orda başka hayatlar başka acılar var, başka şeyler yaşanıyor.

Belediyesi ses ve ışık verdi. Dolayısıyla biraz iman kuvvetiyle gitti her şey. Film bittikten sonra yani biz filmin ilk iki çekimini yapana kadar kimseye derdimizi anlatamadık. Ne zaman ilk çekimi yapıp 16 dakikalık kurgu yaptık o zaman insanlar ikna oldular nasıl bir film olacağına. • Yönetmenlik hayatınıza nasıl başladınız? İlef’te başladık. Orhan Eskiköy, Halkla İlişkiler bölümünde okuyordu ben Radyo Televizyon Sinema bölümünde okuyordum. Bülent Özkam’ın dersi için bir film çekecektik, hadi beraber yapalım diye karar verdik öyle başladık. İlk ‘Hayaller Birer Kırık Ayna’ benim ailemle il-

gili bir hikayedir, o çok iyi tepkiler aldı çok sezgisel yapılmış bir filmdir. Atölyede kamera kursları veriliyordu ben hiçbir şey bilmiyordum. Dolayısıyla aldık bir tane kamera çekmeye başladık.’Hayaller Birer Kırık Ayna’ filminin montajı oldukça iyidir, hikayesi oldukça güçlüdür. Toplam 12 ülkeye gitti bir çok ödül aldı. Dolayısıyla bizi cesaretlendiren ‘Hayaller Birer Kırık Ayna’ filmidir. Onla başlayıp devam ettik. Orhan’la birlikte toplam 4 belgesel çektik. Yönetmenliğe öyle başladık. Bu film bizim ilk uzun metrajlı filmimizdir.

• Yeni filmlerinizde gene • Yeni bir film projeniz var mı? Evet, var bir terslik olmasa baharda başlayacağız aslında Eylül’de başlayacaktık olmadı işte. Ama bu film birazda olsa para kazanmamızı sağladı. Gerçekten daha profesyonel daha oturmuş bir kadroyla yani bütçesi tamamlanmış bir film yapmak istiyoruz. Bu filmimizde sıkıntılarımız çok oldu çok zorluk çektik. Şimdi daha güçlüyüz daha biliniriz dolayısıyla o noktada önümüz açık onu biliyoruz ama para bulmadan da yeni filme başlamayacağız.

• Daha sonraki projeniz hakkında bilgi alabilir miyiz? Kısaca bahsedeyim. Diyarbakır’dan bir arkadaşın hikayesi Zeynel’in babası 70-80’lerde Suudi Arabistan’da göçmen işçilik yapıyor. Köyde barınamayıp iş bulamadığı için Suudi Arabistan’a vinç operatörü olarak çalışmaya gidiyor. Ve 1994’te bir iş

Filmin aldığı ödüller

Fotoğraf: Elif Özler

Filmin yönetmenleri mezun oldukları Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileriyle de buluştu.

kazasında ölüyor. Dolayısıyla Zeynel babasını hiç tanımıyor. O dönemde de köyünde okuma yazma bilen çok az insan var. Dolayısıyla mektup yollayamadıklarından ses kasetleri yolluyorlar. İşte baba kaseti doldurup köye yolluyor köydekiler dinleyip diğer tarafa cevabı kaydedip ona geri gönderiyorlar. Anne bütün bu kasetleri tutmuş şimdi Zeynel büyüdü ve ailede merkezi bir role gelip babanın nasıl bir duyguya sahip olduğunu anlamaya başlıyor. Bunun üzerine bir film olacak.

• 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bu yıl ilk kez verilen En İyi İlk Film Ödülü • Uluslararası Ortadoğu Filmleri Festivali’nde En İyi Ortadoğu Belgeseli Ödülü • Adana 16. Altın Koza Film Festivali Büyük Jüri Yılmaz •Güney Ödülü ve SİYAD En İyi Film Ödülü • Saraybosna Film Festivali - EDN Talent Ödülü • 5.Zagrep Dolittle Stamp - En iyi Film • Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından düzenlenen 1. İlk Yönetmen Uluslararası Film Festivali’ en iyi müzik ödülü • Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Eser Köker’in elinden verilen, Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü

toplumsal sorunlar üzerinde mi duracaksınız? Binlerce Kürt köyünde işte milyonlarca Kürt çocuğu 10 binlerce öğretmenin yaşadığı sorunlardır bunlar. Bizim bütün filmlerimiz böyledir biz başından beri derdi olan filmler yapıyoruz. Hep tekil örnekleri işliyoruz. Mesela bizim çektiğimiz bu ilk uzun metrajlı filmimiz benim ailemle ilgilidir. Yani burada bu isimleri değiştirip yerine başka isimleri koyduğunuz da değişen pek bir şey olmayacaktır. Bu konuları tercih etmemizin tabii ki nedenleri var. İlk önce biz bireysel hikayeleri çok iyi biliyoruz dolayısıyla biz daha sezgisel ve duygusal filmler yapıyoruz. Bu açıdan bakacak olursak çok teknik filmler değil bunlar. Bireysel hikayeleri derinlemesine incelemeye çalıştığımız zaman o ülkenin geneliyle ilgili bir fikir edinmeye başlıyorsunuz. O yüzden bu filmde o tarz bir filimdir. Bu hayata karşı bir bakışımız bir tutumumuz bir duruşumuz var muhakkak ama politik olarak bir yere angaje değiliz.

• Halkın Türk sinemasına son yıllarda olan bu ilgisini nasıl karşılıyorsunuz? Şimdi şu anda 80’nin üzerinde bitmiş film var. Fransa ve Hindistan’dan sonra Amerika’yı saymıyoruz tabii yani yerel filmlerin en çok izlendiği ülkeler arasında üçünçü sıradayız. Bu iyi bir şey filmlerden kazanılan paralar da toplanıp tekrar sektöre dönüyor. Dolayısıyla sektör daha iyi bir yere geliyor ve sürekli gelişiyor. Daha iyi filmler yapılıyor. Bu durum bizim için de geçerlidir. Birileri bu filmleri görecek, birilerini cesaretlendirecek ve bizden daha iyi filmler yapacaklar. Daha başka derdi olan filmler yapacaklar o açıdan mutluyum ben.


12

Görünüm | Mayıs 2010

Söyleşi

Türkiye’nin ilk özel haber ajansı Anka 38 yılı geride bıraktı Türkiye de basın-yayın hayatının ilk özel haber ajansı olan Anka, ekonomik bağımsızlığına rağmen 38 yıldır ayakta. Genel Müdür Veli Özdemir özgür, bağımsız habercilik ilkesiyle hareket ettiklerini doğru haberin her zaman yanında yer aldıklarını Görünüm gazetesi için anlattı. Fadime Yiğit Gülcan Tekin Anka Haber Ajansı, çok sesli haberciliğe katkıda bulunmayı amaçlayan çok ortaklı bir basın kuruluşu. 1972 yılından bu yana aralıksız yayın yapıyor. Özgür ve bağımsız bir ajans olarak, sağlıklı kamuoyu oluşturmaya özen gösteriyor. Ekonomik bağımsızlığa önem veriyor, yaşama gücü abonelerinden kaynaklanıyor. Öz kaynaklarını geliştirerek çalışmayı öngörüyor. Yerli ve yabancı basında değişik eğilimli çok sayıda gazete, televizyon, radyo, ekran haberciliği ile internet haber kuruluşları aboneleri arasında bulunuyor. Aralıksız uzun soluklu yayın yaşamı güvenilirliğini kanıtlıyor. Ajansın kurucusu ünlü gazeteci Altan Öymen 1977 yılında politikaya girince, ajansla ilişkilerini kesti. Yönetimi, çekirdek kadrodan Müşerref Hekimoğlu üstlendi. Hekimoğlu, bir anonim şirket kurarak çalışanların da yönetime katılımını sağladı. ANKA’nın Yönetim Kurulu, ANKA Anonim Şirketi’nin pay sahipleri ile belli birimlerin yöneticilerinden oluştu. Hekimoğlu’nun vefatından sonra ANKA’nın yönetimini bir süre Nazif Ekzen yürüttü. 2006 yılı başından itibaren de iki gazeteci Veli Özdemir ve Nuri Sefa Erdem ANKA’nın yönetimini üstlendi. • Anka Ajansı nasıl kuruldu? Ajans 1972 yılında Altan Öymen, Örsen Öymen, Sevgi Soysal gibi bir grup gazeteci tarafından kuruldu. Kurulduğu yıldan bu yana aralıksız yayın yapıyor. Kısa bir zaman sonra hızla büyüdü. Büyümesinin asıl nedeni 12 Mart’ın arkasından bu ajansın kurulmasıdır. Çünkü 12 Mart insanlara büyük eziyetler etti, insanlar işsiz kaldı, yoksul kaldı, daha çok solculara dönük işler, dolayısıyla o atılan kakılan, sistem dışında kalan o muhalif insanlar hızla burada toplanmıştır. Daha sonra Anka ajansı çalışanları kimsenin yazamadıklarını yazmaya başladı. Anka Ajansı’nın temel işlevi ise haber ajansçılığıdır. Ajansın giderek büyümesiyle İstanbul’a, İzmir’e ofis açıldı. İngilizce yayınlar yapılmaya başlandı. Altan Öymen’in 78 senesinde milletvekili olup işi bırakmasıyla birlikte ajansı Müşerref Hekimoğlu idare etti. Hekimoğlu’nun 2004 yılında ölümünün ardından geçmiş ve eski bir çalışan olarak ben devraldım. Yaklaşık 2005’ten bu yana da ajansı arkadaşlarımla birlikte sürdürüyorum. • Müşerref Hekimoğlu’nun Genel Müdür olması nasıl karşılandı? Aslında gazetecilikte cinsiyet ayrımı yoktur. Pozitif ayrımcılık olabilir ama Müşerref Hanım’ın yönetim tarzı ve anlayışı faklı, bizim yönetim tarzımız

ve anlayışımız farklıydı. Müşerref Hekimoğlu çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir yazardı. Müthiş bir çevresi vardı ve mesleğin kadın gazetecisi olarak bir duayeniydi. Burada meslekte 40.yılını kutladı ve 50 yıl kesintisiz gazetecilik yapmıştır. Bizim için çok önemli bir gazetecidir. • Anka Ajansı bunca yıl ayakta kalmayı nasıl başardı? Ekonomik bağımsızlığa önem veriyoruz ve yaşama gücümüzü abonelerden alıyoruz. Yerli ve yabancı basında değişik eğilimli çok sayıda gazete, televizyon, radyo, ekran haberciliği ile internet haber kuruluşları aboneleri arasında bulunuyor. Dışarıdan hiçbir zaman kişiden, kuruluştan, vakıftan, iş adamından yardım almadan, sadece ürettiği haber, ürettiği bilgi ve aboneler, onun dışında hiçbir gelir kalemi yoktur. Anka Rewiev 32 yıldan beri, Günlük Ekonomik Bülten ise 34 yıldan beri çıkar. Türk medyasında iki gazete hariç tamamı bizim abonemizdir. Ayrıca Sektörde yeni gelişen bir iş olan internet portallarını destekliyoruz. Başbakanlık basın yayın enformasyon genel müdürlüğünün üzerinde bir sosyal sorumluluk kapsamında yerel medyayı destekliyoruz. Toplam 227 yerel gazeteye 315 radyo ve televizyona ücretsiz haber ve bilgi servisi sağlıyoruz. Çünkü bizim için doğru bilgi son derece önemlidir. Doğru bilgininde kamuoyuna ulaşması ve kamuoyunun doğru bilgi çerçevesinde oluşması bizim için en temel amaçlardan biridir. Onun dışında yurtdışında çalıştığımız kuruluşlar vardır. Amerika’da, Los Angeles Time ve Washington Times, Avrupa da, Brüksel de AP haber ajansıyla çalışıyoruz. Meclis ofisimiz, İstanbul ofisimiz, BM ve Amerika ofislerimiz vardır. Dolayısıyla bizim yayın alanımız gelişti ve büyüdü. Yani Anadolu ajansından sonraki en büyük haber yayın ağına sahip ajans biziz diyebilirim. Ekonomik kriz nasıl etkiledi? Ecevit dönemindeki, 2000 yıllarında ajans krizden çok ağır yara alarak çıkmıştı. Sadece Hürriyet gazetesi aboneliği kalmış onun dışında herhangi bir abonelik kalmamıştı. Dolayısıyla ülke içindeki en ağır ekonomik krizdi. Global bir kriz değildi ama içe dönük bir krizdi. Anka Ajansı o zamanlar ağır ekonomik zorluklar yaşadı tabi ki aşmayı da başardı. Gelinen noktada yaşanılmakta olan son krizde bizi oldukça etkiledi şimdi bunu aşmaya çalışıyoruz. • Birçok ünlü gazeteci Anka’da çalıştı, çoğu da sol görüşlü insanlar, bu taraflı bir yön çizdi mi? Anka dendiği zaman solda bir haber ajansı profili ortaya çıkar. Burada

1975 yılında, içlerinde Altan Öymen, Aziz Nesin, Uğur Mumcu gibi gazetecilerin bulunduğu hatıra fotoğrafı

Anka’dan yolu ğeçen bazı ğazeteciler Dünyadaki birçok ajans gibi Anka da bir okul niteliği taşıyor. Anka’nın yetiştirdiği birçok isim, halen Türk basınının kilit noktalarında genel yayın yönetmeni, başyazar, köşe yazarı, yönetici, temsilci başta olmak üzere gazeteciliğin çeşitli kademelerinde görevlerini yürütüyorlar. Altan Öymen, Müşerref Hekimoğlu, Uğur Mumcu, Nuri Çolakoğlu, Zafer Mutlu, Hasan Cemal, Sevgi Soysal, Osman Arolat, Derya Sazak, Örsan Öymen, Abbas Güçlü, Teoman Erel, Uluç Gürkan, Yalçın Küçük, Adem Yavuz, Hikmet Bila, İsmet Solak, Füsun Özbilgen, Yazgülü Aldoğan, Yasemin Çongar, Ahmet Tan, Oktay Kurtböke, Dinç Tayanç, Jülide Gülizar, Ayşegül Dora, Varlık Özmenek, Metin Aksoy, Ahmet Kahraman, Vecdi Seviğ, Veli Özdemir, Mümtaz İdil, Süleyman Çoşkun ve Ahmet Abakay Anka’da yetişen ya da bugünlere gelmesinde katkıda bulunan isimlerden sadece bazılarıdır...

Biz burada kolektif çalışırız onun haberi benim haberim olmaz yani haberi bir başkası alır ben yazarım, ben alırım başkası yazar. Gazetelerde insanlar birbirinden haber saklarlar, haberini göstermez. Bizde tam tersidir. Bizde kurumun ürettiği haber esastır, dolayısıyla tam bir kolektif iş vardır, tam bir aile ortamı, tam bir iş ortamı vardır.

Fotoğraf: Fadime Yiğit

Veli Özdemir, 2006 yılından beri Anka’nın yönetimini yürütmekte.

çalışan insanların tamamının solcu olması ajansın solcu olması veya muhalif olması anlamına gelmiyor. Doğru haber yazmak, doğru bilgiyi abonelerine, kamuoyuna servis etmek, doğru bilgiyi almak ve bunu yazmak, zaten özü itibariyle bir muhalifliği gerektiriyor. Yani muhalif olmak için başka bir şey yapmaya gerek yoktur. Eğer doğru bilgiyi yazarsanız iktidar sizi sevmiyor, bu AKP’de olabilir CHP’de olabilir, dolayısıyla hiç kimse sizi sevmez. Aramızda sağcı arkadaşlarımızda olmadı değil ama Anka’nın genelde bir sol kimliği vardır. Bu da şuradan kaynaklanıyor, 12 Mart’ın arkasından kurulmuş olmasıdır. 12 Mart’ın sistem dışına ittiği, yok saydığı, cezaevlerine attığı, yoksulluğa açlığa terk ettiği insanların bir iş kapısı olarak burayı kurup çalışmışlardır. Yani bir anlamda Anka’nın mayası, kumaşı böyle oluşmuştur. Bir matematikçinin gözünde iki ile iki dört ise bizde de haber aynen öyledir. Bunu yazınca ister sağcı ol ister solcu ol ama muhalif noktaya düşüyorsun. Bizim tek derdimiz var o da doğru haberdir. Biz AKP’nin haberini de çok düzgün yazarız, MHP’ninkini de, CHP’ninkini de çok düzgün yazarız. Muhalif olmak için özel bir çabamız ve gayretimiz yok. • Anka Ajansı çalışanlarının birçoğu hüküm giymişti, değil mi? Sistemle, örtüşmediğin zaman bu gibi olaylar her gazetecinin başına gelebilir. Sistemle uyuşursan, 12 Mart -12 Eylül’le uyuşursan şüphesiz ki yaşar gidersin, zengin de olursun. Eğer onlarla çatışırsan, onların yanlışını yazarsan, işkenceyi, yolsuzluğu, hırsızlığı yazarsan cezaevi bizim ikinci adresimizdir. Anka’nın mayasında şunlar vardır: Biz burada kolektif çalışırız onun haberi benim haberim olmaz yani haberi bir başkası alır ben yazarım, ben alırım başkası yazar. Gazetelerde insanlar birbirinden haber saklarlar, haberini göstermez. Bizde tam tersi-

dir. Bizde kurumun ürettiği haber esastır, dolayısıyla tam bir kolektif iş vardır, tam bir aile ortamı, tam bir iş ortamı vardır. Bir haber varsa hepimiz savunuruz. Anka’daki her muhabir bilirki haber haberdir, dolayısıyla haber kolektif bir akılla, kolektif bir çabayla öğretilir. • İletişim fakülteleri hakkında ne düşünüyorsunuz. Öğrencilerinden veya mezunlarından faydalanıyor musunuz? Maalesef gazetecilik okulları gazeteci yetiştirmiyor. Kadavrayı görmeden cerrah yetiştirebilir misin mümkün değil, iletişim fakülteleri böyle bir sistem uyguluyor, yani olayın içinde değilsin, sistemin için de değilsin, stajını bir ay yapıyorsun geri kalan 4 yıl oturuyorsun. Birincisi kişinin mayasında gazetecilik olacak, ikincisi ise, eğitim olacak. İletişim Fakülteleri’nin müfredatı hızla değiştirilmelidir. İlk iki yıl gazetecilik eğitimi daha sonrası tamamen staj olmalıdır. Çünkü siyasi partiyi bilmiyorsanız, siyasi partiye bakamazsınız. Bir gazeteci bütün bir sistemi tanımalı, masanın iki tarafında da olmalıdır. Polis adliye bir küçük insan laboratuarıdır, oranın tozunu yutmazsanız gazeteci olamazsınız. En temel pratik eğitimi, belediyeler, polis, adliye ve bürokrasi de yapabilirsiniz. Bu sistemi öğrenmezsek olmaz. Ben bu yöntemle yetiştirilmiş o kuşağın son temsilcilerinden biriyim. • 12 Eylül hayatınızı nasıl etkiledi? 12 Eylül ihtilali olunca tüm insanlar açıkta kaldı. Altan Öymen’in 12 Mart’ta Anka Ajansı’nı kurması gibi, bizde 12 Eylül’de gazeteciliğe başladık. Bülent Ecevit ve Demirel’in yanında çalışmak bana müthiş bir deneyim ve birikim aktardı. Politikayı tanıdım, politikacıyı ve devleti tanıdım. Dolayısıyla bana pratikte böyle muazzam yardımları oldu.


13

Görünüm | Mayıs 2010

Analiz

Diyorlar ki... AK Parti hükümeti terör sorununu bitirmek amacıyla yeni bir proje başlattı. “Kürt açılımı” olarak başlayan projenin adı sonraları “Demokratik açılım” sonra da “Kardeşlik ve huzur projesi” oldu. Açılım çalışmaları İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bir ay boyunca yaptığı çeşitli görüşmelerle sürdü. Süreç boyunca toplumun her kesiminden farklı sesler yükselirken, projenin isminde yapılan değişiklikler toplum içerisindeki farklı sesleri azaltmaya yönelik bir politika olarak yorumlandı. Açılım gerekli mi? Hükümet bu süreçte samimiyetini ortaya koyabildi mi? Nerelerde hangi yanlışlar yapıldı? Toplumdaki önyargılar nasıl yıkılmalı? İşte bu soruların cevabını usta gazeteci Çiğdem Toker ve Yard. Doç. Dr. Umut Tumay Arslan, Görünüm için değerlendirdi.

Açılım aidiyetle başlar

Çigdem Toker Akşam Gazetesi Yazarı

Anlatamadılar. Birine halay çektirenin, ötekine çılgınlık nöbeti geçirtmesinin adı, “açılım” olamazdı. Birine bayram yaşatanın, ötekinin gözyaşını çoğaltmasında bir yanlışlık olmalıydı. Kürtler’i “iyi Kürtler” “kötü Kürtler” diye ayıran; ırkçılığın işte tam da böyle başladığının farkında bile olmayan bunca insan varken, “Mahmur’dan eve dönüş”, ilk adım olmamalıydı. İnandıramadılar. Başka davalarda tutukluluk süreleri, fiilen mahkumiyet cezasına dönüşen bunca sanık, adalet diye bağırırken, eve dönenlere “özel hukuk” uyguladılar. “İçeri atmayacağız” garantisi vererek –daha kötüsü, verdikleri duygusunu uyandırarak- hukuk inancını sarstılar. Yargıçları, savcıları, bürokratları olay mahalline taşıdılar. Soranlara “güvenlik” diye mırıldandılar; ciddiye alan? İkna edemediler. Sevinçlerini kutlama biçimlerinin, açık yaraları oluk oluk kanatacağını göremediler. “PKK dağda kullandığı için sembol haline geldi. Ama şalşepik, dedelerimizden kalma geleneksel giysimizdir. En iyi elbisemiz de odur” cümle-

si geldiğinde geç olmuştu. Artık hiçbir sözlük, yirmisindeki oğullarını şehit veren ana babalara “Siirt’e özgü, keçi yününden dokunmuş kumaştan yapılan iki parçalı erkek giysisidir”i anlatamayacaktı. Ne mi yapılmalıydı peki? Aklım erdiğince anlatayım: Yirmi yıldır bu ülkeyi yöneten hükümetlerin, söylemeye bayıldığı bir ortak şarkı var. “Devlet üretimden elini çekmeli” şarkısı. Bu şarkıdan artık vazgeçecekler…Devlet, ne kadar uzanabiliyorsa, elini kolunu o kadar üretime sokacak. Elin şirketi, -ki, hepsinin nihai hedefi, kâr maksimizasyonudur- elbette Güneydoğu’ya gitmez. Elbette iş makinelerini oraya taşımaz. Elbette PKK’ya haraç vermek istemez; silahların gölgesinde çarklarını döndürmez. Ama sen devletsin; hükümet olarak güvenliğe katrilyonlar ayıransın. Bunu yapacaksın, dahası yapmak zorundasın.Çünkü sadece Diyarbakır’ın nüfusunun dörtte biri açlık sınırının altında yaşıyor. Üçte biri yeşil kartlı. Bir erkek çocuğu –zorunlu- ilköğretimi bitirdiğinde, yaşı 15-16’ya erişir. Bu, aynı

zamanda “dağa çıkan” çocukların da yaş ortalamasıdır. (Bu satırlar yazılırken, okunurken dağa çıkanlar var; eminim) Kimse onlara öfkelenmesin. Asıl öfkeli olanlar onlar. Mahmur’dan bir kafileye vize verildi diye de onlardan “aidiyet” beklenmesin. Çünkü aidiyet, değer katıp değer görülen ortamlarda kök salar. Yoksulluk kadere dönüşmüşse, talepler şiddetle ifade edilir. O çocukların, kendi köylerinde doğma şansı ellerinden alındı. Anne babaları, iki dönümü ekip biçtikleri köylerinden göçe zorlandı. Sütlerini sağıp üç kuruş kazandıkları hayvanları yakıldı. Kimse onlara kendilerini değerli hissettirmedi. Açılım’sa “oraya”, misal, on fabrika açarak başlayacaksın. Tekstil, hayvancılık, deri, süt ve süt ürünleri…Vaktiyle tartışılmasına dahi tahammül edilemeyen “özelleştirme”lerle kapatılan et, süt fabrikalarını yeniden kuracaksın. Asgari ücretten işçi istihdam edeceğini duyuracaksın. Bak bakalım dağa çıkmaya hazırlanan “terörist adayı” öfkeli çocuklar geliyor mu gelmiyor mu? Bak o

zaman, “işe yarama duygusunun” yaratacağı mucizeye.Bak o zaman, mütevazı bir tüketici olmakla bile ilk kez tanışacak vatandaşlarının düşüncelerindeki değişime… Bunu öyle rahat yapabilirsin ki. Çünkü nereye, kimlere ne paralar ödenmiyor ki bütçeden; herkesin bildiği sırlar işte… Sonra… Dili özgürleştireceksin. Ne insanlar, ana dilini, annesi dışındaki ortamlarda konuşuyor olmaktan çekinecek, ne de sen “eyvah bu dil öyle uluorta konuşuluyor bölünür müyüz” diye korkacaksın. Korkanları yatıştıracaksın. Ama yapabilir misin, doğrusu karamsarım… Herkesin herkesi samimiyet testinden geçirmeye pek meraklı olduğu bu dönemde, bir soru da buradan: Sahi, açılım hâlâ sürüyorsa –ki, bunu söyleyen sensin-, neden Anayasa değişiklik paketinde, gelişmiş ülkelerde rastlanmayan yüzde 10 barajını üç puan düşürmüyorsun? Açılım’ın hedefine koyduğun vatandaşlarını temsil edecek parti, TBMM’ye yapay yollara ihtiyaç duymadan girecek oyu alır diye çekiniyor olmayasın?

sebebi, son 30 yılda, savaş boyunca yaşadıklarımızla doğrudan ilişkili. Düşünün bir kere: Sadece savaşın diliyle yetişkinliğe adım atmış iki kuşak var şu an. Bunun her iki taraf için de, yani Güneydoğu’da büyüyen çocuklar için de, savaştan uzakta büyümüş çocuklar için de psikolojik bir tahribata yol açmamış olduğunu düşünmek mümkün değil. Bir yanda savaşın bütün kirine, pisliğine gözleriyle tanıklık etmiş, faili meçhullerle büyümüş, zorunlu göç mağduru olmuş, TMK nedeniyle yaşlarından büyük cezalar alan çocuklar var. Diğer yanda akranlarının ya da abilerinin askerde şehit düştüğünü öğrenen, televizyon haberleri dışında bu savaşın dehşeti hakkında bir şey öğretilmemiş, bu yüzden Kürt meselesini bir terör meselesi olarak görmek dışındaki bir algıya da duyarlılığı kapatılmış, tam da bu nedenle kimi zaman Kürtlerle ilgili ayrımcı hatta ırkçı söylemleri yeniden üretmeye kolaylıkla kapılabilen çocuklar/gençler var. Öyleyse, yaşadığımız savaş, sadece bu savaşın mağduru olan Kürt çocuklarını değil, savaşın uzağında olupta savaşla ilgili olarak üretilen egemen kurgulara çokça inanmış çocukları da etkiledi. Bunun yansımalarının sadece Kürt meselesiyle ilişkili olarak ortaya çıktığına

inanmak saflık olur. Dünyadaki benzer örnekler bu konuda yol gösterici. Mesela Vietnam sendromunun Amerikan toplumunu ne kadar muhafazakârlaştırdığını hatırlayalım. Savaşın ve şiddetin dili, sadece yaşanan meseleyle ilgili olarak değil, bütün bir toplumu birarada tutan her meselede bir tür zihniyet ambargosu, akıl tutulması yaratıyor -- toplumsal benliğin yoksullaşmasını da diyebiliriz buna. Dünyanın her yerinde bu türden büyük acı ve kayıplar yaşayan toplumlar, militarizm ve şiddetin diliyle zehirlenmiş toplumlar, iyileşmeyi “kanın sesini” yükselterek değil, “bir daha asla!” diyerek başarmışlar. Bu bir toplumsal olgunlaşma, büyüme süreci de aynı zamanda. Peki bu nasıl olacak? Zihniyet fukaralığının öldürücü dilinden kurtulabilmek için, daha iyi ve yeni bir başlangıç için Kürtlerin yaşadığı acıyı ve kaybı tanımaya ihtiyacımız var. Bütün bu sebeplerden yola çıkarak şunu söylemeliyim: “Kürt açılımı”nı bir başına bir haklar paketi, tepeden aşağıya doğru yayılacak bir demokratikleşme paketi gibi görmüyorum. Toplumsal iyileşmenin hep beraber gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Dolayısıyla, yaşamış olduğumuz akıl tutulmasını ortadan kaldıracak çok sayıda girişim olmalı.

“Kürt açılımı” sadece Kürtler’le ilgili değil

Yard. Doç. Dr. Umut Tümay Arslan Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kürt açılımının, Kürt meselesinin çözüme kavuşturulma çabasının, Kürt siyasetinin talep ettiği hakları müzakere etme yolundaki eğilimin sadece Kürtlerle ilgili olmadığını düşünüyorum. Bu meselenin ve bu meselenin demokratik yollarla çözümü yolundaki her çabanın, bu topraklarda yaşayan herkesi ilgilendirdiğini, dolayısıyla meselenin aynı zamanda bir Türkiye meselesi olduğuna inanıyorum. Bunun nedenlerini şöyle sıralayabilirim. İlkin, bu mesele bir vatandaşlık meselesi olması itibariyle vatandaşlık algımızı bugüne kadar belirleyen pek çok şeyi, kültürel, tarihi ve siyasi pek çok şeyi yeniden düşünmeye zorluyor bizi. Yani kendi geçmişimizle, vaktiyle tavan arasında attığımız bazı şeylerle yüzleşmeye, bugüne değin “normal” karşıladığımız algı ve ifadeleri ayrımcı ve ırkçı adlandırmalarla karşılamaya başlıyoruz artık. Kısaca Kürt meselesinin çözümü, bu topraklarda yaşayan herkes için yeni bir birlikte yaşama formu üzerine düşünmek anlamına da geliyor. Bu konudaki aşırı tepkilerin, dil sürçmelerinin, aşırı tedirginlik ve kaygının, öğretilmiş olana daha da sıkı sarılmanın yeni olan karşısındaki korkuyla ilişki olabileceği pekâlâ söylenebilir. İkinci olarak Kürt meselesinin bir de “Türk mesele-

si” tarafı var şüphesiz. Yani Kürt meselesinin neden ortaya çıktığı, bugüne kadar niçin çözülemediği konusunda samimi bir merak ve öğrenme sürecinin ortaya çıkması gerekiyor. Ne yazık ki medyada ya da facebook gibi yeni kuşak iletişim ortamlarında bu meselenin kimi zaman bölünme paranoyasıyla, kimi zaman milliyetçi hamasetle, kimi zamansa nefret söylemiyle ama her durumda değişmez bir cehaletle karşımıza çıkışına tanık oluyoruz. Yani şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. Bu mesele üzerine ne kadar az düşünmüşsen, ne kadar az şey biliyorsan, meselenin savaşla, nefretle, şiddetle çözüleceğine de o kadar inanıyorsun. Bu zihniyet fukaralığını aşmak için alternatif anlatılara çokça ihtiyacımız var. İlef mezunu Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün İki Dil Bir Bavul’u bu alternatif anlatının, hepimizi meselenin kaynaklarını anlamaya, samimi bir meraka davet eden iyi bir örneği bana kalırsa. Bir an için, sadece bir an için Urfa’nın bir köyünde bir Kürt çocuk olarak doğmuş olduğunuzu düşünün. Nerede doğmuş olduğumuz, dünyayı nasıl gördüğümüzü, değişmez sandığımız algı ve inançlarımızı ne kadar da değiştiriyor, bunu fark edeceğiz. Kürt meselesinin bir Türkiye meselesi olmasının üçüncü


14

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

“Siyasal Bilgiler yeniden Mülkiye olsun” Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ, SBF’nin 150. kuruluş yıldönümü töreninde, “Mülkiye” ifadesinin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ile özdeşleştiğini belirterek, bu ifadenin fakültenin adında yer almasını desteklediğini bildirdi. Görünüm

Anıtkabir’e Mülkiye ziyareti

Mülkiye'nin 150. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tören düzenlendi. Rektör Taluğ, burada yaptığı konuşmada Türkiye'nin en köklü eğitim kurumlarından biri olan Mülkiye'nin temelinin eleştirel düşünce ve bunu ifade etmeye dayandığını söyledi. Mülkiye'nin, kurulduğu günden bugüne en zorlu süreçlerde bile bu ilkesinden sapmadığını ifade eden Taluğ, Mülkiyelilerin de “korkusuz ve mağrur” olduklarını dile getirdi. Taluğ, Mülkiye'nin Türkiye'nin birçok kurumunda, siyaset alanında önemli görevler alan mezunlar yetiştirdiğine işaret ederek, “Mülkiye'nin bir başarısı da YÖK Başkanı çıkarmamasıdır” dedi.

Mülkiye adı için mücadele SBF Dekanı Prof. Dr. Celal Göle de Mülkiyeliler’in Atatürk'ün emanet ettiği Cumhuriyet'in temel değerlerine daima bağlı kaldığını, laik ve demokratik Cumhuriyet'in korunması ve güçlendirilmesinde Mülkiyelilerin hiçbir engelden yılmadığını, bundan sonra da yılmayacağını söyledi. Fakültenin öğrencilerini 21. yüzyıla yakışan şekilde yetiştirme sorumluluğunun bilincinde olduğunu vurgulayan Göle, fakültenin aynı zamanda bazı yabancı devletlerin de yönetici kadrolarını yetiştirdiğini anlattı.

Fotoğraf: Eray Erkılıç

Göle, fakültenin halen eğitim görmekte olan 2 bin 400 öğrencisinden 233'ünün 48 değişik ülkeden gelen öğrencilerden oluştuğunu bildirdi. Göle, Mülkiye adıyla ilgili kanun çıkarılması yönünde uzun süreden beri mücadele verildiğini, bu yasama döneminde bunun gerçekleşmesini ümit ettiklerini kaydetti.

Baykal plaket verdi Öğrencilerden oluşan koronun “Mülkiye 150. Yıl Bestesi”ni seslendirdiği törende, Rektör Taluğ'a plaket verildi. Taluğ, plaketini CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'dan aldı. Öte yandan mezuniyetinin 50. yılını dolduran bazı mezunlara da plaket sunuldu. Törene, CHP Genel Başkanı Bay-

kal'ın yanı sıra, Bağımsız Cumhuriyet Partisi Genel Başkanı Mümtaz Soysal, eski bakanlardan Sabahattin Çakmakoğlu, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve Genel Saymanı Mustafa Özyürek ile çok sayıda Mülkiyeli katıldı.

Mülkiye’nin kuruluşunun 150. yıl dönümü dolayısıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celal Göle, Mülkiyeliler Birliği Başkanı Ali Çolak ve beraberindeki mülkiyeliler Anıtkabir’i ziyaret etti. Prof. Dr. Göle, Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı: “Aziz Atam, Mülkiye’nin 150. kuruluş yılında öğretim üyelerimizi, ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen mezunlarımız, öğrencilerimiz, Mülkiyeliler Birliğinin yöneticileri ve mezuniyetlerinin 50. yılını kutlayan mezunlarımızla birlikte huzurunuzda bulunuyoruz. Ulu bir çınar olarak dallarını aydınlık geleceğe uzatan insan ocağımız Mülkiye’de çağdaş uygarlığın değerlerini benimsemiş mülkiyeliler olarak bize gösterdiğiniz yolda, aklın ve bilimin ışığında kararlı adımlarla yürüyoruz. Bugüne kadar ulusumuza emanet ettiğiniz Cumhuriyet’in temel değerlerine daima bağlı kalarak, laik ve demokratik Cumhuriyetimizin korunmasında ve güçlendirilmesinde biz mülkiyeliler hiçbir engelden yılmadık, bundan sonra da yılmayacağız. Mülkiyeliler olarak emanetinizi ebediyen yaşatacağımıza söz veriyoruz. Aziz hatıranız önünde, mülkiyeliler camiası olarak size olan bağlılığımızı ve şükranlarımızı bir kez daha tekrarlayarak, saygıyla eğiliyoruz.”

Çocuk Üniversitesi’nin Galileo’nun yeni bölümü ‘Su Okulu’ 400. yılı kutlandı Ankara Üniversitesi bünyesinde kurulan Çocuk Üniversitesi’nin yeni bölümü Dünya astronomi yılı etkinliklerinde İtalyan astronom, Galileo’nun gökyüzüne bakışının 400. yılı kutlandı. olan Su Okulu, çocuklara suyu ve su canlılarını korumayı öğretecek. Didem Öztürker Elçin Uysal

Fadime Yiğit Gülcan Tekin

Çocukları küçük yaşta üniversite hayatı ile tanıştırmak amacıyla geçtiğimiz yıl kurulan Ankara Üniversitesi Çocuk Üniversitesi’ne su okulu bölümü de eklendi. Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ’un hayalleri arasında yer alan su okulu da bu yıl pilot uygulamasını gerçekleştirmek üzere açıldı. Çocuk Üniversitesi bünyesinde böcek, şenlik, dağcılık, doğa, felsefe, gökbilim, küçük bahçıvanlar, toprak bilim, yaratıcı fikirler, yaşam bilimleri gibi okullar bulunuyor. Çocuk Üniversitesi’nde çocuklar zamanlarını ilgi duydukları alanlarda yani istedikleri dersleri alarak geçiriyor. Öğrendiklerini uygulamalı olarak pekiştirme fırsatını da atölye çalışmalarıyla yakalayan çocuklar, ilgilendikleri alanın canlılarını tanıma fırsatını yakalıyor. Suyun önemini öğrenecekler Yeni açılan su okulunda çocuklara, suyun yaşamsal önemi ve neden vazgeçilmez bir kaynak olduğu öğretilirken, su oyunları, yarışmalar ve çeşitli aktivitelerle çocukların eğlenceli vakit geçirmeleri sağlanıyor. Program yürütücüsü, Fen Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Altındağ, su okuluyla ilgili görüşlerini Görünüm için anlattı. Suyun neden değerli olduğunu ve çocuklara bu bilinci aşılamanın önemine dikkat çeken Altındağ, su okulunun açılma amacını şöyle anlattı: “Niçin su diyebilirsiniz, su çok kıymetli hatta gelecekte petrolden daha kıymetli olacağını düşünüyorum. Şu anda iki milyona yakın insan içecek temiz su bulamıyor. Bir buçuk milyon insan da su ile ihtiyaçlarını gideremeyecek durumdalar ve bizler de bu suyun korunması gerektiğini düşünüyoruz. Çocukları suyla tanıştırmaktır

Ankara Üniversitesi Astronomi Araştırma Topluluğu (ASART) öğrencileri ile profesyonel gökbilimciler tarafından yürütülen “Dünya Astronomi Yılı” halk etkinlikleri bu sene büyük ilgi gördü. Her ayın ilk Pazar günü halka ve üniversite mensuplarına açılan gözlemevinin amacı astronomiyi tanıtmak, gökyüzünü anlamayı olanaklı kılmak. Ayrıca çocuklar ve teleskopla hiç gökyüzüne bakmamış kişiler de bu uygulama sayesinde nasıl bir evren ile karşılaşacaklarını ilk kez de olsa görme fırsatı yakalıyor. Bu amaçla gözlem şenlikleri ve eğitsel etkinlikler de düzenleniyor.

Fotoğraf: Fatih Kılıç

bizim amacımız. Suyu nasıl koruyabilirler diye bilinçlendiriyoruz çocukları. Ayrıca suda yaşayan canlılarla da tanıştırıyoruz. Mogan Göl’ünde göl çalışması yapıyoruz, mikroskobik canlıları mikroskopta görüyorlar, öğreniyorlar. Ayrıca laboratuar çalışmaları yapıyoruz, pul okuma cihazları ile balık yaşı tayini yapmayı öğretiyoruz. Pilot çalışmamızda çocuklar çok memnun kaldılar, eğlendiler, bizler de aynı şekilde. Yani yaptığımız bu uygulamalar hem çocukları hem de bizi mutlu kılıyor. Keşke daha uzun sürseydi dediler. Bu bir özveri gerektiriyor tabi ki, tüm hafta sonunuzu çocuklara ayırıyorsunuz.

Bizler de topluma hizmette en değerlisi çocuklara hizmet etmek diye düşündük. Çünkü çocuklar bizim geleceğimiz ve onları bilinçlendirmek çok önemli.” Su okuluna kayıt çok kolay Su Okulu’na kayıtlar Şubat ayında başladı. Haftada iki gün faaliyet gösteren okulun başvuruları internet üzerinden alınıyor. Su okuluna katılım ücreti ise 50 TL. Eğitim süresi boyunca öğrencilerin yeme, içme masrafları da okul tarafından karşılanacak. Okulda ayrıca ara öğünler, çeşitli aktiviteler, tekne gezileri, resim yarışmaları da düzenlenecek.

Önce ders Halk günlerine katılan kişiler, öncelikle astronomi ve uzayla ilgili kısa bir sunuma tabi tutulduktan sonra teleskopla gökyüzünü izleme olanağından faydalanıyor. Ayrıca rasathanenin kuruluşundan bu yana kullanılan gözlem araçları da rasathanenin bünyesindeki müzede sergilenmekte. Rasathane sadece halk günlerinde değil bazen meydana gelen gök olaylarında da kapılarını ziyaretçilerine açmakta. Meteor yağmurlarını ve tutulmaları izlemek isteyenler rahatlıkla rasathaneye gidebiliyor. Hubble uzay teleskobuyla çekilen fotoğraflar “Dünyadan Evrene” adlı sergide Kasım ayından bu yana gösterilmekte. Çocukları astronomi ve uzay hakkında bilgilendirmek için Ankara Üniversitesi Çocuk Üniversitesi kapsamında Gökbilim Okulu da açılacak. Gökbilim Okulu’nda ilkokul çağındaki öğrencilere deneyler ve çeşitli etkinliklerle eğitim verilmesi amaçlanıyor. Astronomi ve Uzay Bilimleri Müdürü Doç. Dr. Birol Gürol, fakültenin yeterli donanıma sahip olmadığını söyleyerek bu kötü durumun bilime

verilen önemin yetersizliğinden kaynaklandığını vurguladı. Ellerindeki en büyük teleskop olan 40 cm çapında teleskopla çalışmalarını yürüttüklerine değindi. Türkiye’deki en büyük teleskopun ise 150 cm çapında belli bir sayıda olduğuna dikkat çekti. Gürol, Türkiye’de bilimsel çalışmaları kısıtlı olanaklarla sürdürdüklerini söylerken diğer dünya ülkelerine bakıldığında bilimsel çalışmalara sağlanan olanaklarla ilgili olarak şunları söyledi. Dünya’ya bakıldığında ise şu an Amerikalı astronomların 50m çapındaki teleskopu nereye koysak derdi var. Ayrıca 100m çapındaki teleskopun da planları hazır. Ankara Üniversitesi olarak üzgünüz çünkü Ege Üniversitesi’nin 40 cm üzerinde birkaç teleskopu var İstanbul Üniversitesi’ni hesaba katmak istemiyorum onlar genellikle güneş gözlemleri yapıyorlar ufak teleskoplar işlerini görüyor ancak yinede bizden daha büyük teleskoplara sahipler. Işık kirliliği engelliyor Gürol, büyük maliyetleri olan teleskoplar için devlet desteğine ihtiyaçları olan rasathanenin aynı zamanda bilimsel çalışmalar yapmak için yurtdışına öğrenci göndererek onlara gözlemler yaptırarak veya oradan gelen tayfsal verilerini değerlendirmeleri gerektiğini söyledi. Ankara’ya en az 2 m çapında teleskop gerekli olduğunu belirten Gürol, olanakların kısıtlı olmasına rağmen halkın beklentilerini karşıladıklarına da değindi. Olanakların arttırılmasının bilim dünyası için önemli olduğunu savunan Gürol, evrenin derinliklerini görebilmek için daha büyük teleskopa ihtiyaçları olduğunu da belirtti. Işık kirliliğinin çalışmalarını engellediğini söyleyen Gürol, “Çevrede bulunan binaların ve ışıklandırmaların önceleri Samanyolu’ nu bile görebilen rasathanenin gözlem olanaklarını kısıtlamaktadır” dedi.


15

Görünüm | Mayıs 2010

Haber

Kadınların yüzde 42’si şiddete maruz kalıyor KSGM tarafından yapılan bir araştırma aile içi şiddette ürküten tabloyu ortaya koydu: Araştırmaya göre kadınların yüzde 42’si şiddet görüyor. Görünüm Türkiye’de yaşayan kadınların yüzde 42’si fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) tarafından yaptırılan Kadına Yönelik Şiddet Araştırması kadınların en çok eşleri ve sevgilileri tarafından şiddete uğradığını gösteriyor. Araştırmaya göre, her on kadından biri hamileliği süresince şiddete maruz kalmakta. Şiddette uğrayan evlenmiş her dört kadından biri, yaşadığı şiddet sonucunda yaralanıyor. Eşi veya birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalan her üç kadından biri, yaşamına son vermeyi deniyor. Ayrıca evli ve bekar her beş kadından biri de kendi ailesi, eşinin ailesi ve çevresindeki kişiler tarafından fiziksel şiddete uğruyor. Dünya genelinde de her üç kadından biri yaşamı boyunca şiddet görüyor. Kadın cinayetlerinin yüzde 70’inde kurbanlar erkek arkadaşları tarafından öldürülüyor. Kanada'da aileye yönelik şiddetin maliyeti, tıbbi bakım ve verim kaybı dahil yılda 1.6 milyar doları bulmakta. ABD'de her 15 saniyede bir kadın şiddetle karşı karşıya kalıyor. Gelecekte şiddet olmayacak Kadına yönelik şiddete son vermek, şiddet mağdurlarının yanında yer almak, soruna ilişkin toplumda farkındalık ya-

dikleri çeşitli etkinliklerle namus cinayetlerine, taciz ve tecavüzlere, mahkemelerde uygulanan haksız tahrik indirimlerine “hayır” diyecek. Kadınlar, “şiddete uğrayan hemcinslerinin başvurabileceği kurumlar olması, sığınma evlerinin arttırılması, Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un etkinleştirilmesi yargının 'erkek yargı' olmaktan çıkmasını” talep etti. ratmak isteyenler, her yıl 25 Kasım’da “Kadına Yönelik Şiddette Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” çerçevesinde çeşitli etkinlikler düzenliyor. Bu yılki etkinlikler kapsamında KSGM, tüm illere yaratıcı afiş ve broşürler gönderdi. “Geleceğimizde kadına yönelik şiddet olmayacak”, “tüm erkekler olarak kadına karşı şiddet uygulamayacağımıza söz veriyoruz” sloganlarına yer verilen afiş ve posterlerde “kadına karşı şiddette son verelim”, “kadına yönelik şiddet suçtur, göz yumma sessiz kalma” çağrısı yer alıyor. Tahrik indirimine hayır Broşürlerde ise şiddet gören kadınların yapabilecekleri, şiddete karşı mücadeleye erkek katılımının sağlanması için gerekenler, Ailenin Korunmasına Dair Kanunu'nda yer alan şiddet uygulayan aile bireyi hakkında alınabilecek tedbirler hakkında bilgi veriliyor. Sivil toplum örgütleri ise düzenle-

Mirabel kardeşlerin anısına Dominik Cumhuriyeti'nde, Trojillo Diktatörlüğü'ne karşı bir hareketin üyesi olan Mirabel Kardeşlerin, 25 Kasım 1960'da cezaevinde bulunan eşlerini ziyaret ettikten sonra tecavüz edilerek öldürülmelerinin ardından tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar düzenlendi. Kolombiya'nın başkenti Bogota'da 1981'de toplanan 1. Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kongresi'nde Mirabel Kardeşlerin öldürüldüğü gün olan 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” ilan edildi. Bu kararı benimseyen Birleşmiş Milletlerin 1999 yılında aldığı kararla her yıl 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak anılıyor ve her yıl çeşitli etkinliklerle KSGM, sivil toplum kuruluşları tarafından tüm dünyada eylemler düzenleniyor.

Fotoğraf: Fatih Kılıç

Dünya Kadınlar Günü’nde gerçekleştirilen eylemde kadınların yürüşü, polis tarafından engelledi.

Bakan Şahin: Kadınlar siyasette temsil edilmiyor Türkiye’de doğum oranları azaldı Bu haber “her aileden 3 çocuk” isteyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı üzecek:

TBMM Başkanı Şahin, dünya siyasetinin en önemli sorunlarından birinin, kadınların temsili konusundaki sorun olduğunu söyledi. Banu Gülşah Uzun

Görünüm

Şahin, Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ortaklığında, düzenlenen “Kadının Siyasete Katılımı ve Medya Duyarlılığı” konulu panelde konuştu. Mehmet Ali Şahin, panelin kadının siyasete daha fazla katılmasının hedeflenmesi, PMD'nin, 'Bu konuda basına da görev düşüyor' demesi açısından büyük önem taşıdığını ifade etti. Şahin panaldeki konuşmasında ayrıca Türkiye'de kadına seçme ve seçilme hakkı verilmesinin de yıl dönümünün kutlanacağı bir aya denk gelmesinin de anlamlı olduğunu kaydetti. Sorumluluklar birlikte Şahin, çağdaş demokrasi ve medeniyetin, insanlar arasında; dil, din, ırk, renk, cinsiyet ayırımı yapılmadan eşit haklar sunulması olduğunu ifade etti. Hayatı, kadın ve erkeklerin birlikte yaşadığını belirten Şahin, bu nedenle sorumlulukların da birlikte yüklenilmesi gerektiğine işaret etti. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin uzun süren bir mücadele olduğunu anlatan Şahin, kadınlara dünyada ilk defa, 116 yıl önce Yeni Zelanda'da yalnızca seçme hakkı tanındığını anımsattı. Şahin, hem seçme hem seçilme hakkının ise ilk defa 102 sene önce Finlandiya'da gerçekleştiğini kaydetti. Kendisini dün ziyaret eden Kosova Cumhuriyeti Meclisi milletvekillerinin de panele katılmasından mutluluk duyduğunu belirten Şahin, Kosova heyetinin, 7 kadın milletvekilinden oluşmasının da panele ayrı bir renk kattığını ifade etti. Ayrıca, Türkiye'nin Kosova'ya

Fotoğraf: Mahmut Altınöz

olan desteğinin, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da süreceğini söyledi. Temsil oranı düşük Dünya parlamentolarında kadınların temsil oranının ortalama yüzde 18 olduğunu belirten Şahin, aslında bunun düşük bir oran olduğunu belirterek, “Dünya siyasetinin en önemli sorunlarından biri, kadınların temsili konusundaki sorundur” dedi. Türkiye'de de kadınlara 1935 yılında seçme ve seçilme hakkının verildiğini, ancak kadınların meclisteki temsil oranının düşük seyrettiğini ifade eden Şahin, 2007 yılında 50 ka-

dın milletvekillinin Parlamentoya girerek temsilde yüzde 9,1'lik bir oran oluşturduğunu kaydetti. Bu oranın dünya ortalamasının altında olduğuna dikkati çeken Şahin, Türkiye'nin de bu konuda alması gereken uzun bir mesafe, atması gereken adımlar olduğunu dile getirdi. Mehmet Ali Şahin, ayrıca, panelde, “Kadınların siyasette temsil oranının artırılmasının, kadınların sorunlarının çözümü için yeterli olacak mı?” ve “Kadın milletvekillerinin sayısı ile ülkelerin gelişmişlik düzeyi doğru orantılı mıdır?” sorularına da yanıt aranabileceğini sözlerine ekledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği “3 çocuk yapın” söylemine rağmen doğurganlık oranları düşüşte. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008 sonuçlarına göre Türkiye’de doğurganlık düzeyi kadın başına ortalama 2,2 doğuma düştü. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008 yılı sonuçlarına göre doğurganlık düzeyi geçmiş yıllara oranla azaldı. Buna göre doğurganlık seviyesi son 20 yılda yaklaşık olarak üçte bir oranında azalarak, kadın başına ortalama 2,2 doğuma düştü. Doğurganlık düzeyinde kadın başına ortalama çocuk sayısı Batı Anadolu'da 1,7 iken, Doğu Anadolu'da 3,3 oranında. TNSA2008 olarak adlandırılan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008, Türkiye'nin doğurganlık düzeyleri, bebek ve çocuk ölümlülüğü, gebeliği önleyici yöntem kullanımı ve üreme sağlığı gibi konularda ulusal düzeyde yapıldı. Araştırmaya 10 bin 525 hane halkı ve 15-49 yaş arasındaki 7 bin 405 evli kadın katıldı. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yürütülen araştırma, T.C. Sağlık Bakanlığı Ana-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü ve T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı işbirliği ile yapıldı. Araştırma sonuçları şöyle: Doğurganlık düzeyi düşüşte Türkiye'de doğurganlık düzeyi kadın başına ortalama 2.2 doğuma düşerek, son 20 yılda yaklaşık olarak üçte bir oranında azaldı. Doğurganlık düzeyinde bölgesel farklılık devam ederken, kadın başına ortalama çocuk

sayısı Batı Anadolu'da 1,7 çocuk iken, Doğu Anadolu'da 3,3 çocuk oldu. Gebeliğe karşı önlem artıyor Son on yılda gebeliği önleyici modern yöntemlerin kullanımında önemli bir artış görülüyor. Ülke genelinde evli ve doğurgan çağdaki kadınların yüzde 73'ü gebeliği önleyici herhangi bir yöntemi kullanıyor. TNSA-2008 sonuçlarına göre, Türkiye'de son on beş yıl içinde nüfusa kayıtlı olmayan çocukların yüzdesi 26'dan 6'ya gerilerken bebek ölümlerinde ise azalma görülüyor. Buna göre son beş yılda bebek ölüm hızı önceki beş yıllık döneme göre yüzde 40 azalarak, binde 17 seviyesine geriledi. Doğum şartlarında iyileşme var Sağlık personelinden doğum öncesi bakım alan kadınların oranı son beş yılda yüzde 14 artarak yüzde 92'ye yükseldi. Doğum öncesi bakımın yüzde 90'ı doktorlardan alınıyor. Araştırma sonuçlarına göre annelerin yüzde 82'si, bebeklerin ise yüzde 88'i bir sağlık personelinden (doktor/ hemşire/ ebe) doğum sonrası bakım hizmeti alıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, son olarak geçtiğimiz aylarda bir yemek sırasında üç çocuk yapın talebini yineleyerek şunları söylemişti: “Böyle giderse 2030 yılında Türkiye’nin nüfusunun çoğu da 60 yaşın üzerinde olacak. Batı bunun sıkıntısını yaşıyor. Bir ekonomide aslolan insandır. Eğer nüfusunuzun azalmasını istemiyorsanız, bir ailenin üç tane çocuğu olmalı. Çocuk berekettir. Onu da bilmemiz lazım. Benim dört tane çocuğum var, ben memnunum.”


16

Görünüm | Mayıs 2010

Analiz

Geleneksel gazetecilikten internet gazeteciliğine

Geleceğin muhabirleri internet gazeteciliğinin hız kazanmasıyla birlikte haberlerini birden çok ortamda sunabilecekleri yeteneğe sahip olacaklar. Artık haberler büroya gitmeden oluşturulacak. Fotoğraf: Fatih Kılıç

Utku Çakırözer’in kaleminden... nlarca Pulitzer ödülüne sahip, ABD’nin üç büyük gazetesi arasında yer alan Los Angeles Times’ın yazı işleri salonuna adımımı attığımda ortamda bir gerginlik olduğunu sezmiştim. Topu topu altı aylık bir burs programı kapsamında oradaydım ama tanıştığım herkeste bir huzursuzluk vardı. Kahve molalarında, yemeklerde sessiz biçimde hep aynı konu konuşuluyordu: Büyük bir işten çıkarma dalgası yaklaşıyordu. Ankara’da stajyer muhabir olarak başladığım gazetecilikte on beş yıl farklı alanlarda muhabirlik yaptıktan sonra gittiğim etkili bir Amerikan gazetesinde doğrusunu söylemek gerekirse böyle portreyle karşılaşmayı beklemiyordum. Büyük bir gazetede İngilizce haber yazım pratiğimi geliştirmek ve biraz da Ankara’da işime yarayabilecek bir network oluşturma amacındaydım. Bakın oradaki gözlemlerim neler oldu:

O

İnternet gazeteciliği Orada olduğum süre zarfında iki ayrı küçülme yaşadı gazete. Times şanslı bile sayılabilirdi çünkü eş zamanlı olarak Amerika’nın diğer birçok saygın gazetesi (Christian Science Monitor ve diğerleri) küçülmek yerine gazete basma faaliyetlerini tamamen durdurmayı tercih etmişti. Şehrin en tarihi binasındaki gazetenin üç ve dördüncü katlarındaki yazı işlerinden insanlar birbiri ardına hüzünle ayrılırken, aynı binanın altıncı katındaki ‘www.latimes.com’ isimli web portalinde birbiri ardına genç elemanlar işe alınıyordu. Gazetenin internetteki yüzünün başına başka bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapmış bir yönetici getirilmiş, onun yaptığı ilk iş ise kendisine, internette ‘trafik’ yaratma ve artırmanın püf noktalarını bilen, büyük çoğunluğu gazetecilik mezunu olmayan gençlerden oluşan bir ‘internet dehası’ ekip kurmak olmuştu. Beş ayın sonunda ayrılırken, altıncı kattaki internet editörünün odası gazetenin genel yayın yönetmeninin hemen yanına taşındı. Buna çok benzer bir süreç de ülkenin köklü basın kuruluşu Washington Post’ta yaşandı. Gazeteci olarak görülmeyen, maaşları daha düşük olan web servisi 10 kilometre ötede çalıştıkları başkentin efsanevi gazetesinin yazı işleri katına davet edilmek zorunda kaldı. Gazetenin ekonomi, siyaset, magazin, spor, dış politika gibi bölümlerinin her birine sadece o bölümün internet sayfasından sorumlu olan editör yardımcıları atandı. Bu isimler genelde o birimdeki muhabirler arasından seçilerek kurum içi eğitime tabi tutuldu. Gazetenin genel istihbarat toplan-

tısı öncesinde genel yayın yönetmeni, yazı işleri müdürleri ve internet editörünün katılımıyla sabah erken saatte (8.30-9.00) internet sayfasının ilk versiyonu ve gün içinde hangi gelişmelerin yaşanacağının tartışıldığı haber toplantısı yapılmaya başlandı. Gün içinde sadece internet sayfası için üç ayrı toplantı daha yapılır hale geldi. Daha sonra yapılan gazetenin genel haber toplantısında, internette en çok okunan haberler ve konulara özel dikkat çekilerek bir soraki gün takip haberleri’ uygulaması yapılmaya başladı. İnternet sitesinin özgün içeriğe kavuşması için muhabirler yoğun bir video çekim ve montaj eğitiminden geçirildi. Her muhabir küçük bir kamera ile çektiği haber görüntüsünü montajlayıp internetten yayına nasıl hazır hale getireceğini öğrendi. İlk örnekleri sitede yayınlanmaya başladı. Fotomuhabirleri ve muhabirler çektikleri fotoğraflarla hikayelerini ‘slightshow’ şeklinde sunmayı öğrendi. Gazetenin bizdeki Hasan Pulur misali çok okunan bir siyasi yazarı (Andrew Malcolm) internete kaydırılarak ‘blog’ yazmaya teşvik edildi. ‘Yazdığı ‘Top of the Ticket’ isimli internet blogu kısa sürede ABD’nin en çok okunan siyasi köşelerinden biri oldu. Andy gazetenin değişik birimlerine ‘etkili ve dikkat çekici internet yazılarının nasıl yazılacağı‘ konusunda seminerler verdi. Türkiye’de çalışırken izlediğim tüm haber siteleri o gün çıkan gazetenin ‘copy-paste’ olarak kopyalanmış hali olurdu. Ancak Amerikan medyasında rekabet öyle kızışmıştı ki bazı haberler gün içinde webde ‘patlatılıyor’ ertesi gün gazetede detaylı olarak işleniyordu. Mesela New York Belediye Başkanı Eliot Spitzer’in bir otelde yaşadığı evlilik dışı ilişkisini New York Times internet sitesinde duyurarak o gün tüm web trafiğine kendisine yönlendirmeyi başarmıştı. Bağımsız internet haber siteleri Huffington Post ve Politico, çok az elemanla çalışmalarına rağmen çok kısa süre içinde ana medyanın ve karar vericilerin yakından takip etmek zorunda hissettikleri haber platformları haline geldi. Vatandaş gazeteciliği ve yerelleşme Seçim kampanyası sırasında ABD’de olay yaratan iki önemli haberi Huffington Post’un yazarlık heveslerini tatmin etmek için ücret ödemeden çalıştırdığı 60 küsur yaşındaki ev kadını ‘yurttaş gazeteci’ Mayhill Fowler yazdı. Ülkenin üç büyük gazetesi Los Angeles Times, Washington Post ve New York Times yayınlandıkları şehirler ve yakın bölgeler için internette lokal ‘arayüz’ler oluşturdu. O gazetelerin ekipleri tarafından hazırlanan bu sayfalarda o semte ilişkin yerel toplum

haberlerine ağırlık verilmeye başlandı. Bu sayfalara verilecek yerel ilanlar için ayrı fiyat tarifesi belirlendi. Araştırmacı gazetecilik Tiraj ve ilan gelirlerindeki düşüş neticesinde gazeteler küçülme yoluna gidince kapının önüne ilk konanlar, bir haberin izini bazen aylarca süren çoğu ödüllü ‘Araştırmacı gazeteciler’ oldu. Bu gazetecilerin bilgi ve donanımından yararlanılması için alternatif araştırmacı gazetecilik modelleri benimsendi. Bunların ilki araştırmacı gazetecilerin kar amacı gütmeyen bir vakıf ya da hayırsever bir işadamının maddi desteğiyle kurdukları haber siteleri oldu. Bunun en başarılı örneği ABD’nin saygın araştırmacı gazetecilerinden oluşan bir ekibin birkaç milyon dolarlık bağışla kurduğu ‘propublica’ isimli haber portali oldu. İkinci başarılı örnek ise üniversitelere açılan ‘Araştırmacı gazetecilik’ kürsüleri oldu. Bu model çerçevesinde kurulan kürsülerin başına, işsiz kalmış isim sahibi gazeteciler getirildi. Bu gazeteciler bir taraftan yanlarına aldıkları sınırlı bir ekiple toplumu yakından ilgilendiren konuları derinlemesine araştırırken, diğer yandan o okullardaki gazetecilik öğrencilerine de önemli bir tecrübe paylaşımı sağladılar.

Utku Çakırözer kimdir? Utku Çakırözer, 13 yıl boyunca Milliyet gazetesinde muhabir olarak çalıştı. Uzmanlık alanı savunma ve diplomasi olan Çakırözer, 2007-2008 yıllarında Washington’daydı. Los Angeles Times’ta tecrübelerini artırma ve yazılarını yayımlama imkanı bulan Çakırözer, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletlerinde, önemi giderek artan internet gazeteciliği ve uluslararası arenada geleneksel gazeteciliğin gittiği yön konusunda gözlem yaparak, deneyimler edindi. Utku Çakırözer, Milliyet Gazetesinde çalışmaktayken 2009-2010 yılları arasında Akşam Gazetesi Ankara Temsilciliği görevini üstlendi.

Geleceğin muhabiri Yakın gelecekte mesleğimizin nasıl icra edileceğini merak edenlere, New York Times’ın Beyaz Saray muhabiri olan ABD’nin en tanınmış gazetecilerinden Jeff Zeleny’nin çalışmasına ilişkin gözlemlerimi aktararak bu yazıyı noktalamak isterim. Beyaz Saray’da sözcü Robert Gibbs’in bir basın toplantısını yan yana izlediğim Zeleny, bir taraftan söylenenleri laptopuna not alırken, çok flash açıklamaları blackberry’si ile ‘twitter’dan ya da sms aracılığı ile nytimes.com sitesine ‘son dakika’ olarak gönderiyordu. Basın toplantısı biter bitmez ‘rutin’ dediğimiz açıklamalardan ‘nytimes.com’ için ilk haberi gönderdi. Arkasından bürosuna gidip ana haberini, açıklamalar ve bunların perde arkasındaki gelişmeleri içerecek şekilde yeniledi. Bu haberi öğleden sonraakşamüstü nytimes.com sitesinde daha önce yazdığı kısa haberin yerine koydu. Elindre o basın toplantısına ilişkin çok atlatma bilgi yoksa internete giren son haber metni ertesi gün New York Times’ın baskısında yayınlanacak haber olarak matbaaya gitti. Zeleny yapmıyordu ama büyük Amerikan gazetelerin hepsinde bazı muhabirler haberlerini mini video kameralarına çektikleri görüntülerle anlatma yönünde olağanüstü gayret gösteriyor. Türkiye’de durum ABD’de tüm dikkatimi bu alana verdikten sonra Türkiye’ye döndüğümde Türkiye’de internetin geleceği üzerine izlenimlerim ise şunlar oldu. İnternet kullanımı henüz ABD’deki kadar derinleşmedi ama bu yönde en hızlı ilerleyen ülke Türkiye. Bu nedenle internet gazeteciliği birçok denemeye rağmen hala çok bakir bir alan. Uzun yıllar internete soğuk bakan reklam verenler, artık bu alanın önemini anlamış durumda. Reklam oranlarında ciddi kıpırdanmalar var. Bu, gittikçe artan sayıda yeni sitelerin kurulmasının müjdesi demek. O da gazetecilik mezunları için yeni iş imkanı anlamını taşıyacak. Gazetelerin büyük çoğunluğu internet baskıları için hala ‘kopyala-yapıştır’ usulünü tercih ediyor. Yani o günkü gazetede olanlar internet sayfasına kopyalanıyor. Halbuki az önce anlattığım gibi ABD’de artık haberin internette yer alan son versiyonu ertesi günkü gazeteye giriyor. Gazeteler arasında ‘hürriyet.com’ internet sitesini en fazla özgünleştiren kurum. Gazetedeki materyalinin yanısıra özelikle Ankara’da istihdam ettikleri ekiple sadece web edisyonu için özel haberler yayınlama gayretleri övgüye değer. Bu gelişmelerin ardında Los Angeles Times’takine ben-

zer biçimde ‘hurriyet.com’un başında deneyimli bir gazete yönetici olan Fatih Çekirge’nin olması çok etkili. Bağımsız siteler arasında ise Doğan Akın ve arkadaşlarının ‘T24. com’u en dikkat çekici atılımları yapan platform. İnternette başarının sırrının ‘yeni içerik’ yaratarak kendinden bahsettirmek olduğunu bilen bu site kısa sürede dikkat çekici çalışmalara imza attı. Özgün içerik vermemesine rağmen Miliyet’in internet sitesinin sağladığı başarının ardında ise Türkiye gibi toplumlarda çok etkili olan ‘haberden çok görselliğe önem verme’ taktiği yatmaktadır. Yakın gelecekte Akşam’ın da aralarında olduğu çok sayıda gazete internet portallarını yenileme ihtiyacı hissederek bu alana kaynak ayıracaktır.Türkiye’de başarılı olan gazete internet siteleri ya da başarılı bağımsız internet haber portallarınin, Wall Street Journal örneğinde olduğu gibi çok da uzak olmayan bir gelecekte sitelerini ücretlendirme yöntemine başvurmaları da kimseyi şaşırtmamalıdır. Türk gazetecileri de çok yakında kurumlarının internet sitelerine video görüntüleri koymaya başlayacaktır. Bunun amatör örnekleri hurriyet.com sitesinde zaman zaman yayınlanmaktadır. Şu ana kadar sadece gazete okurlarının yararlandığı ‘blog yazarlığı’nın gazetelerin kendi tanınmış yazarlarına verilerek internet için özel yazılar yazmaları sağlanabilirse gazete internet sitelerinin trafiği de hızla artacaktır. Kulağa küpe: Etik Nette habercilik konusunda hem ABD hem de Türkiye’de yaşanan en önemli ve güncel tartışmaya da burada değinmek isterim. Kağıt gazete için yazarken ya da yorumlarken uyduğumuz etik kurallar, denetimin daha gevşek olduğu internette de geçerli midir? Yanıtı; yüzde yüz evet.. Bir muhabir haberini yazarken gazetede yapacağı tüm doğrulama ve teyit işlemlerinin aynısını haberini internete gönderme tuşuna basmadan önce aynen yapmak zorundadır. Benzer biçimde gazeteye gönderilen yorumlar basılmadan önce nasıl dikkatle inceleniyorsa internet sayfasındaki yorum bölümlerine de aynı özen gösterilmelidir. ‘Yorum’ bölümlerini denetlemedikleri için ‘kirli’, ‘ahlak dışı’, ‘doğrulanmamış suçlamalar içeren’ değerlendirmelerin yer aldığı yayın organları prestj kaybına uğramaktadır. Yani uzun lafın kısası, gazetecilik etiği kapsamında öğrendiğimiz tüm kural ve gelenekler internet gazeteciliğinde belki de çok daha büyük kitlelere ulaşma riski nedeniyle çok daha fazla önemsenmek zorundadır.


Görünüm Gazetesi 101. Sayı