Page 1

HÜSEYİN TAŞKIN FOTOĞRAF YAZILARI


Fotoritim eFotoğraf Kitabı eKitap Serisi Hüseyin Taşkın Fotoğraf Yazıları Söyleşi Levent Yıldız Grafik Tasarım Mustafa Alptekin Yasal Uyarı Bu e Kitapta yer alan tüm görseller ve yazılar eser sahibine aittir. izinsiz olarak çoğaltılamaz ve kullanılamaz. Her hakkı saklıdır. © All rights reserved www.fotoritimdergi.com


Sevgili okurlarımız merhaba, Fotoritim eKitaplarının -muhtelemen- sonuncusu olacak bir çalışma ile karşınızdayız bu kez. Uzun yıllara yayılmış yayın maceramızda, kendisini eskiden beri tanıdığımız ancak birlikte çalışma fırsatını ancak geçen sene bulabildiğimiz sevgili Hüseyin Taşkın'ın yine dergimizde sunduğumuz fotoğraf yazılarını biraraya getirerek eYayın yapma fikrimiz vardı. Bu yayın belki de kaderin bir cilvesi dergimize uzun bir ara verip, veda ettiğimiz bir döneme denk geldi. Bizi yakınen takip eden ve yayınlarımızı okuyan okurlarımızın bileceği üzere, eKitaplarımızı yazarı, fotoğrafçısı ile bir söyleşi yaparak sunmaya gayret ediyoruz. Keza ekranlarınıza gelen bu kitap için de aynısını düşünmüştük. Ancak eposta ortamında başlayan fotoğraf sohbetimiz öylesine genişledi ve bir manada da derinleşti ki, nihayetinde yazılardan oluşmasını düşündüğümüz kitabın altyapısını oluşturdu. Fotoğrafçı Hüseyin Taşkın'ın yazar yönünün yanı sıra söyleşiyi okuduğunuzda da göreceğiniz gibi fotoğraf üzerine sade, net, anlaşılır ve samimiyete dayanan felsefi yönünü de sizlere aktarmış olduk. Netice itibariyle konu ne olursa olsun aslında esas konu "insan", bunun dışında yer alan her şeyin dönüp dolaşıp geldiği yer de insan oluyor. İnsanı tanımak ve anlatmak için fotoğraf bunun için bir araç. Ve bizler bu "insan"ı tanıma, bir başka deyişle kendimizi tanıma yolculuğumuzda bu kez insana Hüseyin'in kelimelerinden ve objektifinden bakıyoruz. Bu keyifli eKitap ile sizi baş başa bırakıp, Hüseyin Taşkın'a dergimiz adına teşekkürlerimizi sunuyoruz... Sevgilerimizle, Levent Yıldız


İÇİNDEKİLER

SÖYLEŞİLER

: 06-33

MAKALELER

: 36-70

Önüm Arkam, Sağım Solum, Fotoğraf

: 36-39

İkon Fotoğraflar

: 40-41

Aladağların Anlattıkları

: 42-43

Fotoğraf Tarifi

: 44-45

Kahverenginin Yoksul Tonları

: 46-47

Pu “AN” Fotoğrafları

:

48

Yeni Başlayanlar İçin Fotoğraf

:

49

Benim Sonbahar

: 50-51

Biyiografilerimiz

: 52-53

İmgesel Simgesel

: 54-55

Doğa ve İnsan Sevgisi

: 56-57

Şair Olarak Uyanmak

: 58-59


1979 Kayseri – Sarız doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Sarız’da tamamladım. Lisans eğitimimi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde yaptım. Haliç Üniversitesi fotoğraf ve video bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Lİsans eğitimi devamında sektörel bir dergide Foto-Muhabir olarak görev aldım. Sonrasında reklam fotoğrafçılığıyla ilgilenmeye başladım. Kayseri’de yaşıyorum. Halen Boydak Holding markalarının reklam fotoğrafçılığı ve stüdyo şefliği görevini üstleniyorum. Bununla birlikte çeşitli fotoğraf kulübü ve fotoğraf topluluklarında başkanlık ve fotoğraf eğitmenliği yapıyorum. Şu an “Atölye 9 Görsel Sanatlar Derneği” ve “Mefok” fotoğraf topluluklarındayım. İnsani yardım kuruluşu adına düzenlediğim ve iki farklı yerde sergilenen “Kahverenginin Yoksul Tonları” isimli 1 kişisel sergim var. Ulusal ve Uluslararası fotoğraf yarışmalarında jüri üyeliği yapıyorum. Fotoğraf üzerine yazmayı seviyorum. Bana göre fotoğraf; insanın kendini ve hayatı sorgulama araçlarından sadece biri. www.huseyintaskin.com


06 07

SÖYLEŞİ Bu eKitap ve söyleşi çalışmamızı birkaç ay öncesinden yapmayı planlamıştık aslında... Ama kaderin güzel bir cilvesi olarak senin Fotoritim ekibine katılmandan sonra hayata geçiyor. Öncelikle Fotoritim'e hoş geldin diyorum ve kattığın enerji, renklilik ve yeni açılımlar için teşekkürlerimi sunuyorum... Fotoğraf ile hemen hemen her insan doğumu ile birlikte tanışmaya başlıyor. Bu birliktelik çocukluk, gençlik, yetişkinlik vs. şeklinde hayatı boyunca sürüp gidiyor. Ancak fotoğrafın insanın duygularına, sanatsal yönlerine ve meşgalesine katılması ise ayrı bir durum. Tabii herkes de olamayan bir tutku bir birliktelik bu. Senin fotoğraf ile bu etkileşime girmen ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Ayrıca gazetecilik okumana rağmen sanırım o meslekte çalışmadın değil mi? Fotoritim’in bir parçası olmak benim için de mutluluk verici. Derginin arka planındaki heyecan ve çabanız yanında bizim geç kalmış katkımızın sözü bile edilmemeli.. Fotoğrafı bir gün hayatımın başköşesine

koyacağımı hiç düşünmedim. Ben gazeteci olmak istiyordum. Bu da 15'li yaşlarımda aldığım bir karardı. Televizyonda gördüğüm savaş muhabirlerinden etkilenmiştim. Uzak ve sakin bir ilçede yaşayan bir çocuğa göre biraz iddialı bir hayaldi. Belki de bu sakin yaşamın üzerimde oluşturduğu baskı nedeniyle, aksiyon dolu ve heyecanlı bir seçenek olan gazetecilik, daha çok ilgimi çekiyordu. Fotoğraf makinasını daha öncesinden tanıyor olmanın bu kararla elbette bir ilgisi var. 10 yaşımda büyük ağabeyimin fotoğraf stüdyosunu sabahları ben açardım. Gerçi biz dükkan derdik ona. Sabahları özellikle köylerden gelen insanların Poloraid ile vesikalık fotoğraflarını çeker, bir taraftan kalan temizliğe devam eder diğer yandan da dakikalık fotoğrafları kurutur-keserdim. Dakikalık fotoğrafları çekebiliyordum ama "haftalık" fotoğraf çekemezdim . Gözümde hep gizemli ve sadece büyüklerin yapabileceği bir şeymiş gibiydi. Bunun bazı zamanlarda o makinanın ayarını bozmamdan kaynaklı yediğim fırçalarla da ilgisi olabilir. Haftalık fotoğraf bir hafta sonra teslim edilen ve nispeten daha özenli fotoğraflardı. Daha özenli bir ışık ve orta format makina kullanılıyordu. İnsan küçük yaşlarda bir fotoğraf dükkanında bulunsa bile fotoğrafın ne olduğunu tam olarak bilemiyor. O yüzden heves ettiğim şey fotoğraftan ziyade dükkanın kendisiydi. Kısacası bu yıllarda fotoğraf benim dünyama dahil değildi, ben ona dahildim. Gazeteci olma hayallerim ise İstanbul'da staj yaptığım yerlerde çarçur oldu. Ben fotoğraf makinasını kaptığım gibi olayların içine girip muhabirlik yapacağımı zannederken, kendimi hep plaza yemekhanelerinin


yemek kuyruğunda ve servis otobüslerinde buluyordum. Bu stajlar ve küçük zamanlı çalışmalarım dönemindeki gözlemlerim ve çalışma ortamlarının enerjisi nedeniyle gazeteci olmaktan vazgeçtim. Yine üniversite yıllarında part-time fotoğraf ve video çekimleri için çeşitli yerlere giderdim. Bazen bir vaftiz töreninde, kimi zaman bir Süryani düğününde kendimi bulurdum (Bir öğrenci için sıcak paradan daha iyisi olamaz ). Bu dükkan zamanlarından kalma eski usül para kazanma şekli, bürokratik ve hiyerarşik yapıların sunduklarından şüphesiz daha keyifliydi. Sonrasında Şişhane'de avize ve Kuyumcular Çarşısı'nda da gümüş fotoğrafları çekerek endüstriyel fotoğrafa adım atmış oldum. Şu an ise 3 mobilya markasının reklam fotoğraflarının çekildiği özel bir kurumda stüdyo şefliği yapıyorum. Yavaş yavaş fotoğraf mesleğim haline dönüşürken, öte yandan fotoğraf gruplarıyla etkileşimim sürekli devam etti. Bu süreçte fotoğraf derneğinde Photoshop ve fotoğraf üzerine eğitmenliğin yanı sıra bir dönemde dernek başkanlığı yaptım. Şu an Atölye 9 fotoğraf topluluğundayım. 3 yıl öncesinden itibaren fotoğraf üzerine yazılar yazmaya başladım. Fotoğrafın dünyama dahil olduğu asıl zaman ise, kalemi alıp ilk satırı yazdığım andır diyebilirim.

Hep merak etmişimdir; gazetecilik okullarında ne öğretiyorlar? Pek çok alanları olan bir meslek, insan bir karmaşa ve ne yapacağım ben hissine kapılıyor mu?

Ben Marmara İletişim Fakültesi'nde okudum. Okulların müfredatları ve öncelikleri farklı olabiliyor. Söylediğin gibi alan çok geniş. Neredeyse her ders farklı bir iş koluna denk gelebiliyor. Dizgi'den, masaüstü yayıncılığa, foto muhabirlikten, belgesel haber'e kadar. Asıl sorun da burada başlıyor; çok şey bilmelisiniz. O kadar bilgiyi 4 yıla sığdırmak için çoğu dersin adı "giriş" sözcüğüyle bitiyor. Örneğin "Baskı Tekniklerine Giriş","Basın Ekonomisine Giriş" gibi.. Haliyle o kadar fazla branşın sadece "giriş"ini okuduktan sonra işin içinden çıkamıyorsunuz. Bu yüzden gazetelerde ön plana çıkanlar, farklı üniversitelerin farklı bölümlerinde uzmanlaşmış kişilerden oluşuyor. Öte yandan eğitim hayatından uzun süre sonra akılda sadece bir takım ifadeler kalıyor. "Gazeteci cesur olmalı", "Muhabir tarafsız olmalı" gibi... Ben de öğrenci psikolojisinden olsa gerek bu tekrarlardan sıkılır, kendimce yeni ve farklı bilgilere vurgu yapılmasını beklerdim. Ama şimdi bunu defalarca söyleyen hocalarımıza hak veriyorum. Çünkü 4 yıldan sonra aklımda kalanlarla, günümüz haberciliğinin ihtiyaç duyduğu cümleler hala aynı. İletişim fakültelerinde okuyanların genel olarak kafası karışık olmasa da biraz da kervan yolda diziliyor. Hayaller ve idealler yerini mecburiyetlere bıraktığında "yönetmenlik" hayali, devlet kurumundan "emeklilik" hayaline dönüşebiliyor. Aynı zamanda bilgi kadar, yetenek de gerektiren bir meslek. Çoğu kişi ise gerçekten yetenekli olup olmadığını ancak okulu bitirdikten sonra çalışma ortamlarında farkedebiliyor. Benim arkadaşlarım da


08 09

SÖYLEŞİ kendini bu şekilde sınamıştır. Bazılarının ismini hatırı sayılır haber programlarının jeneriğinde görüyorken, bazı arkadaşlarımın ise yurtdışında restourant açtığını duyuyorum. Ben ise derslerimizden bazılarının fotoğrafçılık ve görsellikle ilgili olmasından dolayı vaziyeti biraz kurtarıyorum sanırım :)

İstanbul'a gitme ve gelmelerin olmuş. Bu şehirde yerleşmeyi ve çalışmayı düşündün mü? Okul ve sonrasını kapsayan 8 yıllık bir İstanbul tecrübem oldu. Bunun dışında orda yaşamak adına gel-gitlerim olmadı. Şu an için tek organik bağlantım fotoğraf bölümünde yaptığım yüksek lisans. İstanbul'da yaşamayı ya da çalışmayı düşünmedim. Ama büyük konuşmayı da sevmiyorum. Hayatımın yarısı istediklerimi yapmakla, diğer yarısı da "kesinlikle yapmam" dediklerimi yaparak geçti. Hayat bir şekilde sürüklüyor zaten sizi. İstanbul koşu bandı gibi bir şehir. Adım attığınız anda bir daha duramıyorsunuz. Anlamlı ya da anlamsız bir sürü mücadelenin ve koşuşturmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. İstanbul'da yaşayan Çerkes Karadağ hocamla sohbetlerimizin birinde "penceresinin önüne sokak kedileri için sürekli olarak yiyecek koyduğunu ama mücadele yeteneklerini kaybetmesin diye de onları tam doyurmadığını" söylemişti. Sanırım İstanbul'daki mücadele de böyle bir şey. İştah kabartan ama tam olarak da doyurmayan. Şehir, insan yaşamı için belirleyici bir unsur

olsa da, eğer etrafınızı güzel insanlarla donatıyor ve güzel şeyler yaptığınıza inanarak yaşıyorsanız hangi coğrafyada olduğunuzun da pek bir önemi kalmıyor. Yine de bir tercih hakkım olsaydı; sürekli yağmur yağan bir yerde yaşamak isterdim.

Dernekçiliğe girdiğinde eminim idealist fikirler, "yenilikçi", "modern", "farklılık yaratmak", "paylaşmak" gibi flaş başlıklar beyninin içinde gezinip durmuştur. Ne umdun, ne yaptın, ne buldun? Sorunun içindeki gizli yanıtları görüyorum :) Buradan da çok sayıda benzer hikaye ya da serzeniş dinlediğini fark ediyorum. Bu deneyimi yaşayan çoğu insanda hikaye benzer noktalarda kesişiyor sanırım. Dernek başkanlığı dönemimde fotoğraf, dernekler ve fotoğrafçılar konusunda çok sayıda gözlem yapma şansım oldu. Tabi ki bu süreçte kendimi de gözden geçirdim. Fotoğraf konusunda size kattıkları var ancak götürdükleri çok daha fazla. Fotoritim'in birkaç yıl önce gerçekleştirdiği "Dernekler" isimli e-panelde aslında birçok doğru tespit ve önerme yapılmış. Ben de aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Yapılan "fotoğraf etkinlikleri" zamanla "etkinlik fotoğraflarına" dönüşüyor. Yani yan unsur, ana unsur haline gelebiliyor ve önüne geçemiyorsunuz. Çünkü "dernek fotoğrafçılığı" diye tanımlanabilecek adı konulmamış bir fotoğraf kültürü oluşmuş. Derneklerin kendi arasındaki etkileşimleri de bu alışkanlığı yeni nesillere taşıyor


sadece. Nadir de olsa umut verici çabalar ve sonuçlarına da rastlıyoruz. Umduğum şeylerden biri fotoğraf üzerine yazan, çizen arkadaşlarımın olmasıydı. Bunu başardık ve yazılarımızı bir kitapla kalıcı hale getirdik.

Bu kitap hakkında biraz bilgi verir misin? Nasıl bir çalışma ile ortaya çıktı, içinde neler var, vs.? Az önceki cevabımda dernek fotoğrafçılığı kültüründen bahsetmiştim. Bu kültür içinde Pazar gezilerinin kapladığı yer ise çok fazla. Kitabın önsözünde bu durumla ilgili "güneşin peşinde fotoğraf kuyruğuna girmek istemeyen arkadaşlarımızın hazırladığı kitap" ifadesini kullandım. Alışılagelmiş şeyleri değiştirmek için küçük de olsa bir adım bizimkisi sadece. Geriye çekilip olan bitene şöyle bir baktığımda; hem çekenin hem de izleyenin fotoğrafçı olduğu bir kümelenmenin olduğunu görüyorum. Bu küme ise günden güne sınırlarını genişleterek büyüyor. "Google Earth" ile yarışıyoruz sanki. Dünyanın bir kopyasını daha çıkarmak için amansız bir mücadeleye giriliyor. Bana kalırsa bu dünyayı kopyalama işini profesyonel firmalar uzaydan çok daha iyi yapıyor. Bırakalım onlar yapsın. Fotoğraf çekmek kadar, konuşmaya ve yazmaya da ihtiyacımız var. Bence fotoğraf topluluklarının, fotoğrafçıların yaratıcı yönlerini kışkırtan, onları tetikleyen, belki de biraz rahatsız eden bir yazar kadrosu olmalı. Fotoğraf; çok da güleryüzlü, sempatik ve her daim alkışlanması gereken bir şey değil. Her şeyden

Google Earth’ile yarışıyoruz " sanki. Dünyanın bir kopyasını

daha çıkarmak için amansız bir mücadeleye giriliyor.

"


10 11

SÖYLEŞİ önce bir fikir vardır, olmalıdır. O fikir ise herkesi memnun etmeyebilir. "Olur mu canım, sonuçta emek var" diye yorumlara kapatılan her fotoğraf; sabah erken kalkıp, daha uzağa gitme yarışına sürüklüyor, çoğu kişiyi. Bu sayede farklılığı fikirlerde değil, farklı coğrafyalarda arayan bir kitle oluşuyor. Zaman zaman birçoğumuzun karşılaştığı "fotoğraf, acaba zengin uğraşı mı?" sorusuna neden olan yanılgı da sanırım buradan kaynaklanıyor. Buraya kadar söylediklerim kitabın çıkma fikrini biraz açıklıyor. Kitabın hazırlanma süreci ise tamamen yazı yayın komitesindeki arkadaşlarımızın uğraşları neticesinde oldu. Komitedeki arkadaşlar zaman zaman buluşarak yazılar üzerinde değerlendirme ve fikir fırtınası gerçekleştirdiler. Düzenli olarak yazılarını blogda paylaştılar. Kitap içeriğinin gezi yazılarından ziyade, foto-makale şeklinde olmasına gayret edildi. Yazar kadromuzun fotoğrafın herhangi bir yönü üzerine yazdıkları düşüncelere daha çok yer verildi. Sonrasında ise yaklaşık 200 yazı içerisinden eleme yapılarak 38 yazıya düşürüldü ve kitap haline geldi. Ben hazırlanan bu kitabı temel fotoğraf seminerlerinden sonra açılan "ilk" fotoğraf sergilerine benzetiyorum. Eksikleri olduğu kadar, iddialı yazılar da var kitapta. Umarım yazı yazmanın keyfini yaşayan arkadaşlarımız motivasyonlarını kaybetmez ve birkaç yıl sonra daha güzel eserlerle karşılaşırız.

Hem tanıdığım kadarı ile hem de bu söyleşimizde verdiğin cevaplara bakarak, dolambaçlı yollardan gitmeden direkt neticeye giden, hızlı, pratik, sonuç odaklı birisin. Masaüstü fotoğraf düzenlemeleri seni sıkmıyor mu? Masaüstü fotoğraf yaparken sıkılmıyorum. Çünkü o esnada farklı bir boyuta geçiyorum. Günlük hayatta karşıma çıkma ihtimali düşük olan yollarda seyahat ediyorum. Her bir fotoğraf, farklı bir içsel yolculuğa dönüşüyor. Hatta bu yolculuk bitsin istemiyorum. Düşünüyorum da, çoğu keşfimi çocukken yapmışım. Karıncaların ritmini o zaman gözlemleyip, dokunmuşum, kurcalayıp, eşelemişim.. Doğa üzerindeki objeleri kendi duygularımla tanımlamış ve ayrıştırmışım. Elbette ki o anki keşiflerden oluşturduğum tanımlar, çok da ansiklopedilerle örtüşmüyor. Her çocuk gibi hayatı büyük oranda ben yorumlamışım. Sonra şu oluyor.. Eğitim ve iş koşuşturması nedeniyle keşif duygusu yerini salt ve duygusuz bilgilere bırakıyor. O bilgiler ise kültür endüstrisinin oyunlarıyla, kendine çıkar sağlayacak şekilde ve biz farkında olmadan duygulandırılıyor. Yaşadığımız duyguların büyük oranda bize ait olmayacağını düşünmek bile çok korkutucu !!


Yeniden keşfetmek için fotoğrafın uçsuz bucaksız düş dünyasında kaybolmak hoşuma gidiyor. Bir fotoğraf yaparken yaşadığım heyecanı, evin içine kurulmuş bir çadırda oynamak isteyen çocuğun duygusuna benzetiyorum. Güya kendimi koruyorum. Ya da kendimi hatırlıyorum.

keşfetmek için fotoğrafın uçsuz bucaksız " Yeniden düş dünyasında kaybolmak hoşuma gidiyor. "


12 13

SÖYLEŞİ Sanırım eğitmenliğin dernek çalışmaları içerisinde başladı. Hem fotoğraf eğitimi üzerine düşüncelerin hem de senin deneyimlerinle geldiğin nokta ve var ise planlarından bahseder misin? Eğitmenliğim dernek öncesinde başlasa da periyodik olarak dernek döneminde devam etmiştir. Bir çok arkadaşım, çeşitli kaynak ve hocalardan temel eğitim bilgilerini öğreniyor olmasına rağmen, fotoğraf üzerinde Photoshop'la düzenleme yapamıyordu. Bu yönden arkadaşlarımdan gelen talep üzerine, bildiklerimi elimden geldiği kadarıyla paylaştım. Takip eden yıllarda da temel fotoğraf semineri için de bir istek oluşunca, bu yönde eğitmenliğe de başlamış oldum. Son olarak da 10 haftalık bir kurgu atölyesi gerçekleştirdim. Bu konu eğitmen, eğitimcinin eğitimi , katılımcı beklentisi, eğitim süresi, eğitim yeri, eğitim niteliği gibi birçok açıdan ele alınabilecek bir konu. Hepsine değinmek yerine özellikle gözlemlediğim konularda bir şeyler söyleyebilirim. Fotoğrafı bir eğitim programıyla öğrenmek ve geliştirmek isteyen için kabaca 3 evreden söz edebilirim: Temel eğitim, ustalık kazanma ve fikirsel üretim. Ülkemizde belki de en az sorun olan "temel eğitim" sürecidir. Çünkü temel konularda bilgili eğitmenlerimiz olduğu kadar, teknik anlamda size her türlü bilgiyi kısa sürede verecek kaynaklar da fazlaca var. Bunun için internetteki kısa bir aramadan sonra bir çok eğitim videosu, teknik makale ve teknik tartışmalara ulaşılabiliyor. Ayrıca fotoğraf dergileri ve eğitim DVD'lerinden de istifade edilebilir.

İkinci evre olan ustalık edinme dönemi, mevcut teknik bilgilerin refleks haline dönüşmesini sağlayan ve bu bilgilerin bir konuya dahil edildiği dönemdir. Fotoğraf ekipmanları bu dönemde vücudun bir uzantısı haline dönüşür. Kişinin üzerindeki teknik baskı artık yoktur. Karşılaştığı bir durumda ekipmanlarını nasıl yönetmesi gerektiği konusunda fazla düşünmez. Onu ilgilendiren daha çok kafasındaki görüntüyü doğadan çalmaktır. Ustalık evresinde fazla tekrar esastır. Ancak bu şekilde bilgiler pekiştirilir. Bu sayede düşünceyi işgal eden teknik ayarlamalar fotoğrafçı için bir yük olmaktan uzaklaşarak, fotoğrafçının çekeceği konuya odaklanmasını sağlar. Ustalık edinme nispeten daha uzun bir süre isteyen, eğitimcisine çok iş düşüren bir dönemdir. Ülkemizde kişisel ya da dernek bünyesindeki çeşitli atölyelerle bu konuda çalışmalar yapılıyor. Ama sayıları çok az. Kişilerin yaratıcı yönlerini açığa çıkaracak koşulların sağlanacağı "fikirsel üretim" evresinde ise ustalık dönemindeki "konu" odaklı çalışma yerini "fikir" odaklı çalışmaya bırakır. Bu evrede özellikle fikir ve estetik üzerine yoğunlaşılır. Yaratıcılık, öğretilecek bir şey olamayacağından, buradaki katılımcıların belirli bir olgunlukta olması avantaj sağlar. Bu üç aşamadan eksikliği en çok hissedilen bana göre ustalık dönemidir. Yeterli teknik bilgiye sahipsiniz ama sonuçlara yansıtamıyorsanız ustalık eksikliğindendir. Yarış atı denilebilecek bir fikir, yanlış ya da eksik uygulamalardan dolayı sütçü beygirine dönüşebilir. Etrafımıza baktığımızda fotoğrafçıların çoğunluğunun sadece teknik bilgiye sahip olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu da fotoğraf denilen şeyin ne olduğu konusunda bir aldatmaca


yaşatıyor. Örnek vermek gerekirse.. Tarihe damgasını vurmuş belgesel fotoğraflarda altın oran arayan, ufuk çizgisi eğri mi acaba diye ölçen, kurgusal marifetleriye ortaya harika işler çıkaran dehaların fotoğraflarını "bunlar doğal değil, Photoshop" diye yorumlayan, Vietkonglu gerillanın öldürülme sahnesine baktığında enstantene süresini anlamaya çalışan bir sonuç ortaya çıkıyor. Kısacası tüm fotoğraf olayları teknik bir zemine çekilerek yorumlanmak isteniyor. Neticede herkes elindeki bilginin yeterli olduğu yanılgısını yaşıyor ya da kasten yanıltılıyor. Kasten yanıltma ifadesini özellikle kullandım. Fotoğraf denilen şey eğer ki teknik bir başarıysa ülkemizde çok sayıda fotoğraf sanatçısı, üstat vs var. Eğer ki fotoğraf fikirsel dayanağı olan estetik kaygılar güden bir uğraş ise o zaman ortada üstat da kalmaz, fotoğraf

Vasat düzeydeki kişisel gelişim öğretilerini anımsatan, "10 maddede iyi fotoğraf çekmenin sırları", "kaliteli fotoğraflar için 20 ipucu gibi " yönlendirmelere çok fazla itibar edilmemelidir. Çünkü "kolay", "zahmetsiz", "hemen" gibi ifadeler fotoğrafın değil çoğunlukla endüstrinin dilidir. Endüstrinin derdi ise herkesi fotoğrafçı zannetirmektir. Diğer bir hata ise fotoğrafın, fotoğraf kitaplarından öğrenileceği yanılgısıdır. Oysa ki hayat deneyimlerimiz, farklı branşlardaki bilgilerimiz ve hayal gücümüz, fotoğraf kitaplarından daha çok yardımcı olur bize. Hayat ile olan etkileşimimiz direk olarak sonuca yansır. Eğitmenlik insana çok şey katıyor. Kendi adıma çok fazla yeni şey öğrendim. Bir de takıntılı bir

10 maddede iyi fotoğraf çekmenin sırları", "kaliteli fotoğraflar için 20 "ipucu gibi " yönlendirmelere çok fazla itibar edilmemelidir. Çünkü "kolay", "zahmetsiz", "hemen" gibi ifadeler fotoğrafın değil çoğunlukla endüstrinin dilidir.

"

sanatçısı da. Yani teknik düzlem birçoğu için insanı yormayan, güvenli bir alandır. Bu yüzden "fotoğraf" bazıları tarafından öyle zannetiriliyor. Etik olarak, eğitmenler, katılımcıların fotoğraf hedeflerini teknik şablonlara hizalamaktan kaçınmalıdır. Sosyolojik bir tespit olarak da yaygın bilgi vasat bilgidir. İnternetten arama motoruna "iyi fotoğraf nasıl çekilir" diye yazdığımızda, maddelere ayrılmış pratik önerilerden onlarcasına ulaşabiliriz. Elbette bu maddeler, birbirine benzeyen kolaycı bilgilerdir. Karşımıza çıkan bu sonuçlarda "kalite" ve "iyi" kavramlarının teknik düzeyde ele alındığını unutmamak gerekir.

şekilde ders konusu aynı olsa bile kendimi tekrar etmeyi sevmeyen biriyim. Bu da sürekli kendimi geliştirmemi sağlıyor. Eğitim esnasında öncelikle katılımcıların fotoğraf karşısındaki olası önyargılarını kırmaya çabalıyorum. Gelişimimle ilgili bana faydası olacağını düşündüğüm hocalarımın yakasını bırakmıyorum. Sevgili hocalarım, Çerkes Karadağ, Tekin Ertuğ ve Handan Tunç'un bana kattıkları çok fazla. Umarım benden ve sorularımdan sıkılmazlar. Eğitim konusunda somut bir planım yok ama çeşitli düşüncelerim var. Zaman ne gösterir bilemiyorum.


14 15

SÖYLEŞİ Fotoğrafın kısa tarihine bakınca; eskiden renkli fotoğraf devrimi olmuş mesela ya da rulo film devrimi. Yakın tarihte ise HDR, panorama, 3D, hareketli fotoğraflar, farklı fotoğraf düzenleme programları gibi (tam tabiri bulmak zor olsa da akım diyebilirim bu kademelere) akımlar dijital teknoloji ile daha kısa aralıklarla ortaya çıkıyor. Bazıları büyük fotoğrafçı topluluklarını yani kitleleri peşine katarak ilerliyor, bazılarına ise ilgi az oluyor. Çok ilgi görenler dijital makinelerin içlerine girerek, yayılıyor ve devamlı surette geliştiriliyor. Gelecek dönemlerde fotoğraf ile ilgili ne gibi akımlar olabileceğini ön görüyorsun? Dijital devrimden sonra henüz çok büyük bir dönüşüme yol açacak icat yapılmadı. Ya da yapılanlar başka kulvardaki teknolojik gelişmelerin yanında çok fazla heyecan yaratmadan çabucak tüketiliyor. Bir yıl önce bir haberde okumuştum. Alan derinliğini sonradan yapmaya uygun bir makinadan bahsediyordu. Okudum geçtim. Sanırım birçoğu da okumuş geçmiştir. Aslında geçmiş dönemlerdeki küçük yeniliklerden daha ileri sayılabilecek bir yenilikti. Ama fotoğraf dünyasında istediği etkiyi yaratmıyor artık. Buna benzer hergün irili ufaklı bir çok yenilik, fotoğraf dünyasına entegre oluyor. Çünkü sayısal

dünyanın bir sınırı yok. Her türlü yazılım yapılabilir. HDR, 3D ya da farklı tonlamalara imkan veren yazılımları ben moda olarak yorumluyorum. Bir zaman diliminde abartılan, çoğaltılan ve tüketilen bir moda. Sadece bilgisayarlarda olur zannettiğimiz programlar ve işletim sistemleri artık gündelik hayattaki araç-gereçlere yayılmış durumda. Televizyon, saat, otomobil, gözlük, cep telefonu ilk aklıma gelenler. Bundan elbetteki fotoğraf makinaları da nasibini alıyor. Yeni çıkan foto-teknoloji haberlerinde işletim sistemine sahip, internete bağlanabilen fotoğraf makinalarından bahsediliyor artık. Bir işletim sisteminin fotoğraf makinasına dahil olduğunu düşündüğümüzde de orda bir sınırdan söz etmek pek mümkün değil. Haklısın, bazıları ilgi görüyor ve uzun bir süre gündemde kalabiliyor. HDR programlarla yapılan aşırı efektif sonuçlar, özellikle fotoğrafa acemi gözler tarafından beğeniliyor. Çünkü fotoğrafın resime benzediği oranda iyi olabileceğine dair bir algı da var. Bu yüzden "evime asmak isterdim", "tablo gibi" "resim gibi" sözleri hepimiz duymuşuzdur. Etkileme önceliği güden bu uygulamalarda, çarpıcı ve görkemli sonuçlar elde edilmeye çalışılıyor. Günümüzde biraz daha otantik eğilimler hakim. Retro tonlamalar, eskitme fırçaları, yıpranmış fotoğraf efekti gibi araçlar daha çok tercih ediliyor. Bu tonlama araçları da fotoğraf makinaları içinde yerini alacaktır diye tahmin ediyorum. Yani düzelten değil, bozan uygulamalar. “Canlılık, keskinlik ve netllik” gibi bugüne kadar kaygı


edilen konular, yerini -bir süre de olsa- “belirsiz, flu, grenli” anlayışlara bırakacak gibi gözüküyor Fotoğraf endüstrisi teknolojik serüvende, doğal olarak biraz geriden geliyor. İnsanlar alışkanlıklarını çoğunlukla, internetteki mecralarda ediniyor. İnstagram ve Facebook burada daha çok belirleyici. Fotoğraf makinalarına ne konulacağını görmek için oraları takip etmek bize fikir verebilir. Yapılanlar bir akım haline dönüşür mü bilmiyorum ama firmaların fotoğraf üretenler için değil, tüketenler için kafa yorduğu aşikar.

Senin fotoğraf perspektifini; eğitmenlik-yazarlık-kişisel fotoğraf çalışmaları ve profesyonel çekimler olarak 4 ana dala ayırabilirim sanırım?... Eğitim konusunda düşüncelerini aldım, ben de gönülden katılıyorum bu görüşlerine ve tabii deneyimlerine... Fotoğraf yazarlığı konusunda ise zaten hem okurlarımız hem de ben seni bu ekitapta yer alan makalelerinden biliyoruz. Peki hem kişisel hem de profesyonel fotoğrafçılık yönlerini biraz anlatır mısın? Kişisel çalışmalarından bahsederken eğitim bölümünde söz ettiğin "kurgu" konusunu ve "belgesel-proje" konusunu açmanı isteyeceğim. Profesyonel çalışmaların ile de ilgili

olarak kendini geliştirme evrelerini, bu konuda çalışma yapmaya hevesli olanlara tavsiyelerle aktarabilirsen sevinirim... Evet, 4 başlık altında toplanacak fotoğraf gündemim var. Bazen birbirinden beslenen, bazen de birbiriyle çatışan başlıklar. Esas olarak enerjimi ve zamanımı kendi işime veriyorum. Diğer başlıklar ile de vakit ayırabildiğim zamanlarda ilgileniyorum. Profesyonel fotoğraf deneyimleri ve basamakları biraz şahsına münhasır bir yolculuk. Her ürün ayrı bir deneyim, her marka ayrı bir fotoğraf anlayışı gerektiriyor. Profesyonel dünyada esas olan durum; "iyi" ya da "güzel" fotoğraflar çekmek değil, "doğru" fotoğraf çekmektir. Bunu küçük bir test ile anlayabiliriz aslında. Bir arkadaşınızın fotoğrafını, en kaliteli ekipmanlarla, müthiş bilgiyle ve kendi estetik anlayışıyla çektiğinizi düşünün. Arkadaşınız emin olun bunların hiçbiriyle ilgilenmeyecektir. Kendini güzel bulduğu halini görmek isteyecektir. Kabul edeceği diğer seçenek ise kendinden daha güzel olan bir sonuçtur. Fotoğraf isterse flu, isterse yanlış ışıkla çekilsin. Ben buna doğru fotoğraf diyorum. Kısacası beklentiyi karşılayan fotoğraf, doğru fotoğraftır. Şimdi gelelim profesyonel fotoğrafçılık yapmayı düşünen arkadaşlarımız için tavsiyelere... Öncelikle profesyonel fotoğrafçılığı amaç edinen arkadaşlar, sizi gizemli ve zor bir yolculuk bekliyor. Çünkü bu yolculukta, bilgilere biraz gizem süsü veren kişilerle


16 17

SÖYLEŞİ göre ; fotoğraflar sadece geçmişi anımsatmazlar, "aynıBanazamanda geleceği de oluştururlar. O yüzden geçmiş nasıl istiflenirse, gelecek de o şekilde yorumlanır.

tanışmak zorunda kalacaksınız. Belki onların asistanlığını yapacak, belki de kavga edeceksiniz. Egolar şahlanacak. Diğeri "ben bu işin içinden geliyorum" diyecek, siz de "ne olmuş sanki ben de okulundan geliyorum" diyeceksiniz. O; "bizim işimiz ders kitaplarında yazmaz" diyecek, siz de; "hadi bana eyvallah" diyeceksiniz.. Bu şekilde düşe-kalka bir kaç sene geçecek.

"

Zor sanılan şeylerin ne kadar da kolay olduğunu, kolay zannetiklerinizin de aslında ne kadar da zor olduğunu deneyimleyeceksiniz. Bu sır(!) perdesini araladığınızda artık başlayabilirsiniz. Korkmayın! Size hemen "hadi bize harikalar yarat" diyen birileri olmayacak. Siz sadece fotoğraftan sorumlu olacaksınız. Çünkü artık, her biri konusunda uzman bir ekiple çalışacaksınız.


Çekeceğiniz fotoğrafın şekli-şemalı size brif edilecek . Siz ise o sonuca, bilginizi ve sanatınızı dahil ederek ulaşmaya çalışacaksınız. Farz edin ki bir sinema filmi çekiliyor ama yönetmeni siz değilsiniz. Bu filmin kamera arkasında kurgucusu, prodüksiyon amiri, montajcısı (retoucher), kostümcüsü, makyözü, yapımcısı (işveren) ve senaryo ekibi (reklam ajansları) var. Size düşen görev ise görüntü yönetmenliğidir. Yaratıcı fikirler sizin için öncelikli değil ama bu yaratıcı olmayacağınız anlamına gelmemeli. Her daim fikirlerinizle projeyi zenginleştirip, başkalaştırabilirsiniz. Sonucu etkileyecek bir gücünüz var. Her ne kadar çekilmiş bir görüntünün post prodüksiyonu, grafiker ya da retoucherin işi olsa da, fotoğrafınızın başına neler gelmesi gerektiğini yine de siz söyleyin. Çünkü fotoğrafın süreci deklanşöre basmakla bitmiyor. Kısaca bir görüntü yönetmeninin ne bilmesi gerekiyorsa siz de onları öğrenin. Her görüntü yönetmeni, her filmi çekemeyeceği için "uzmanlaşma" konusuna biraz önem vermelisiniz... Ben burada daha çok reklam fotoğrafçılığı üzerinde durdum. Ancak set, düğün, mekan, mimari, şehir-tanıtım, hava fotoğrafçılığı ve foto-muhabirlik gibi bir çok alt meslek daha var. Özet denilebilecek bu tavsiyelerim eminim ki yeterli olmayacaktır. Belki biraz fikir verebilir. Kişisel fotoğraf anlayışımda önemli bir yerde duran kurgu fotoğrafında ise, profesyonel fotoğrafçılığın aksine "yönetmen" fotoğraçının kendisidir. Bu yüzden bir sahne oluşturmaya, objeleri yeniden yorumlamaya ayrı bir ilgi duyuyorum. Uygarlık tarihi boyunca insanoğlu, objeleri

yan yana getirerek var olandan yeni bir şey oluşturma gayretini sürekli göstermiş. Bunlardan bazıları doğaya dahil olup uyum gösterirken, bazıları ise doğal dokuyu bozmuş. Kurgu fotoğrafla amaçladığım şey ise, doğaya pozitif katkılar sunarak, günübirlik kaygılar nedeniyle taviz vermek zorunda kaldığımız benliğimize hatırlatıcı dokunuşlarda bulunmak. Bir fotoğraf kendimize ne kadar uzak ya da yakın olduğumuzu anımsatabilir. Kurgu fotoğraflar, baskın bir fikre sahip olabileceği gibi ruhumuza küçük bir temasta da bulunabilir. İnsan gözünün fiziksel açısıyla bakmaya o kadar alışmışız ki, tüm dünyayı bu açıdan yorumlamak istiyoruz. Oysaki atmosferin üzerinden dünyamıza baktığımızda sulu boyayı andıran renk geçişlerinden başka bir şey göremeyiz. İnsan sadece o renge dahil olan bir pigment gibidir. Gözlerimizi kapattığımızda belirenler dış dünyadaki formlara hiç benzemiyor. Ya da bir objeye çok yakından baktığımızda da farklı bir dünyayla karşılaşırız. Ama nedense nesneleri, bizden önce yapılmış yüzeysel tanımlamalarla yorumluyor ve cümle içinde kullanıyoruz. Kurgu fotoğraflar; nesneleri, kendimizi ve hayatı yeniden yorumlama şansı veriyor. Hayata akıtılan her türlü zehre karşılık, panzehir yapmaya benziyor. Eğer ki fotoğraf çekmeye çoğu insan gibi klişe yanılgılarla başlamışsanız, bakış açısının evrilmesi biraz zaman alabiliyor. Biliyorsun, kurgu diyince çoğunun aklına bir yolun ortasından sırtı dönük bir model yürütmek geliyor. Kırmızı şemsiye neredeyse fotoğraf ekipmanlarından bir parçası haline geldi. Bu ve buna benzer, bize ait olmayan yaklaşımlardan arınmak,


18 19

SÖYLEŞİ sanıldığı kadar kolay değil. Hepsi özgünlüğümüz önünde bir barikat gibi. Bu yüzden kesinlikle fazla mesai isteyen bir uğraş, kurgu fotoğrafçılığı. Biz de kurguya ilgi duyan arkadaşlarımızla 10 haftalık bir atölye gerçekleştirdik. Atölyeden çok keyif aldık, çok şey öğrendik ama süre yetersiz kaldı. Zaten bir eşik var ve o eşiği geçmeden , hem parçalar tam okunamıyor, hem de bu parçalar sağlıklı bir şekilde birleştirilemiyor. Biz bu atölyede kurgusal düşünme eşiğini yakaladık. Ama üzerinde daha fazla pratik edecek ve fikre dayalı projeler hazırlayacak kadar zamanımız olmadı. Oradaki deneyimlerim doğrultusunda en az bir yıl sürecek kurgu atölyesi gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Belgesel fotoğraf olarak bir proje düşünmedim. Ama belgesel fotoğrafı çok önemsiyorum. Toplumsal belleğin oluşması için, müdahalesiz her fotoğraf bir belge niteliği taşıyor. Bana göre ; fotoğraflar sadece geçmişi anımsatmazlar, aynı zamanda geleceği de oluştururlar. O yüzden geçmiş nasıl istiflenirse, gelecek de o şekilde yorumlanır. Nasıl ki şu an çektiğimiz fotoğraflar gelecek nesiller tarafından "geçmişimiz" diye isimlendirilecekse, bizler de bizden önceki fotoğrafları o şekilde algılıyoruz. Ama insanlığın tarihsel geçmişi çoğunlukla otoriteler tarafından istiflendiği için nasıl bir tarihsel geçmişe sahip olabileceğimiz konusunda kesin yargılara varmak bence mümkün değil. Çünkü çekilen her fotoğraf sunulmadığı gibi, yaşanan her olayın da fotoğrafı çekilmedi. Belgesel bir fotoğraf, açıklayıcı olduğu kadar, başka gerçekleri de gizleyebilir. Bu yönüyle kamuoyu oluşturma ve şekillendirme

konusunda diğer fotoğraf dallarından daha güçlü bir etkiye sahip. "Objektif" kaygıyla çekilseler bile "subjektif" bir şekilde propagandalara malzeme olabiliyor. Belgesel fotoğrafın bu yapısı, belki de gazetecilik geçmişimden dolayı, bende derin bir ilgi uyandırıyor. Daha önce Afrika ve Lübnan'da belgesel sayılabilecek fotoğraflar çektim. Bunun dışında izlemek ve takip etmekle yetiniyorum.

Bazen fotoğrafçıların "fotoğraf"a çok kapandıklarını düşünüyorum... Oysa ki sanat alanlarında bir derya deniz var önlerinde. Fotoğraf makinesi ile fotoğraf işleme programlarına o kadar fokus olunuyor ki. Keza makro, mikro, manzara, portre, sokak vs.vs. her tür fotoğrafı çeker hale gelmeye çalışılıyor. Fırsat bulsa teleskop takamadık makineye bir de ay'ı çekseydim iyiydi durumu var :) Aslında fotoğraf insanın anlatmak istedikleri için kullanabileceği bir sanatsal araç ya da toplumsal göstergeç. Eh bazen de duvara asılmalık hoş bir görüntü... Bu arayış, bu dağınıklık çoğu kez baktığımda gereksiz bir efor, yanlış yerlerde arayış olarak yorumlamama sebep oluyor, elbette insanları sınırlamak saçma bir durum ancak kişisel olarak ben ne'yim, ne


yapmak istiyorum sorusunu çözmüş fotoğrafçıların daha başarılı olacağını düşünüyorum. Neler söylemek istersin bu konularda? Fotoğrafa kapanmak, şairlerin "sadece şiir okuduğunu zannetmeye benzer bir durumdur.

"

Aslında sen güzel bir şekilde izah etmişsin. Fotoğraf sadece yapılacak bir hobi, alınacak bir haz, gidilecek bir gezi olduğu müddetçe fotoğrafın terimsel dünyasında boğulmak gayet normal. Fotoğrafçılar "daha iyi fotoğraf "yerine "kendine benzeyen fotoğraf" çekmeli. Ya da biraz da "en iyi fotoğraf, bana benzeyen fotoğraftır" demeli . Çünkü iyi fotoğraf tanımı, sanki bilimsel bir ölçüte dayanmalı gibi bir algı yaratılıyor. Herkes elbirliğiyle iyi(!)'nin peşinden koşuyor. Ama bu "iyi" tanımını kimler yapmış, neden yapmış kimse sormuyor. Elbette ki bunu büyük oranda fotoğraf endüstrisi yapıyor. Markalar; finanse ettiği ya da sponsor olduğu fotoğraf mecralarında "iyi fotoğraf" tanımını kendi istediği gibi yaptırıyor. Oradaki anlatılanlara göre yapılması gereken şey; sürekli ekipman yenilemek, ışık duasına çıkmak ve paylaşım mecralarında beğenilmek. Fotoğraf endüstrisi tarafından, çoğunluğun mutluluk aldatmacası yaşadığı bir ilizyon ve bağımlılık yaratılıyor. Buna çok rahat "fotoğraf bağımlılığı" diyebilirim.

Bağımlılığın sözlük anlamı ise; bir kişi, toplumsal küme ya da toplumun siyasal, ekonomik, ekinsel vb. bakımlardan başka kişi, küme ya da toplumların güdüm ve yönetimi altına girmesi durumudur. Soruda bahsettiğin ve çok beğendiğim "fotoğrafa kapanmak" ifadesi de sanırım bununla ilgili biraz. Fotoğrafa kapanmak, şairlerin sadece şiir okuduğunu zannetmeye benzer bir durumdur. Üslup biraz da kendiliğinden oluşan bir şey gibi geliyor bana. Burada portre çekmek bir amaç olmamalı, portre çekmek ancak bir "yöntem" olabilir. "Ben makro çekmek istiyorum" ya da" ben manzara çekmek istiyorum" demek, bir yöntemi hedefleştirmektir. Fotoğrafa yeni başlayanlar bu yöntemleri deneyebilir, vazgeçebilir ve belki de birinde karar kılabilir. Sanatçıların dönemsel olarak üsluplarının değiştiğini biliyoruz. Ama bu üsluplar, fikirlerini daha iyi bir şekilde eserlerine dahil etmekle ilgilidir. Bir sanatçı, bir üslubu amaç edinebilir mi? Evet sanat alanlarında bir derya deniz var. Ama günümüz insanının çoğu, tam donanımlı ve güvenliği test edilmiş bir gemi bulmadan hiçbir deryaya açılmıyor. Gidiş ve dönüş saatini programlayarak, hayatın olası tatsız sürprizlerinden korunmak istiyor. Yine çoğu kimse; acı duyma , eleştirilme, dışlanma korkusu yaşıyor. Bir sanatçı böyle korkular taşıyabilir mi?


20 21

SÖYLEŞİ Okurlarımıza belki de en başta bilgi vermemiz gerekirdi; bu söyleşiyi eposta aracılığı ile yapıyoruz, sen Kayseri’de, ben İstanbul’da… Ve kaderin bir cilvesi midir bilemiyorum ancak tüm söyleşi Gezi Parkı protestolarının başladığı ve devam ettiği bir sürece yayıldı adeta. Bu bağlamda bu toplumsal olayların üzerinde durmak istiyorum. 45 yaşında biri olarak benim şu ana kadar bildiğim ya da bildiğimi sandığım pek çok şey bu süreçte uçup gitti, ellerinde cep telefonları, androidler, tabletler, laptoplar vs. ile günlerinin büyük kısmını internette geçiren, sokaklardan kopmuş, apolitik hatta asosyal olarak gördüğüm, etiketlediğim bir gençlik tüm peşin hükümlü değer yargılarımı yok etti. Artık oğluma bile bakışım değişti. Bu durum aynı zamanda fotoğraf dünyası, sanat dünyası gençliği ile de çok alakalı ya da oradan yola çıkarak üzerinde durup düşünmemiz gereken bir durum belki de. Şimdi ben sanatsal anlamda da bu gençlerden çok umutluyum ve güzel şeyler olacağını, kuşakların artık birbirilerini daha iyi anlayacağını, en basitinden birbirini dinleyeceğini umuyorum. Bu konularda iç dünyanı ve düşüncelerini paylaşır mısın?

Kavgaların en güzeli, en etkilisi sanatla yapılandır. #geziparki sürecinde belki de en ilginç eyleme dün rastladık (17 Haziran 2013). Dün “duranadam” isimli bir sanat eserini izledik. Nerede ve ne zaman duracağını bilen bir sanatçının kavga etme şekli yalnızca durmaktan ibaretti. Bir tarafta; sanat nedir, ne değildir? gibi kısır tartışmalar yaşanırken, diğer tarafta bir adamın sadece ayakta durarak bir esere dönüşmesine ne demeli? Bir heykel gibi duruyordu ama değildi. Üstelik elinde ne bir fotoğraf makinası ne de bir boya fırçası vardı. Orası bir sanat galerisi değildi ve bir gösteri daveti de yoktu. Ne bir açılış konuşması, ne de bir teşekkür plaketi vardı. Durdu ve gitti... Ve aklıma Adorno’nun sözü geldi; Her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur. Sanatın gücünü ve güzelliğini anlamak için sayısız örnekten sadece biriydi #duranadam. Başka biri yola şöyle yazmıştı; “Tehlikenin farkında mısınız? Kaç gündür Candy Crush davetiyesi gelmiyor”. Bir diğeri “kahrolsun bağzı şeyler” diye yazmıştı. Bu ve sayısız benzeri sloganlar, geçmişte duvarlara yazılan sınır aşırı liderlerin beylik aforizmalarına hiç benzemiyordu. Duvar yazıları “ şüphesiz ki... andolsun ki.. “ diye başlayıp, “yok olacaktır, mahkumdur” diye biten jargon sözcüklerden oluşmuyordu. Olabildiğince özgün ve renkliydi. Bu ifade şekli benim için çok sürpriz olmadı. Çünkü ben ekşisözlük, incisözlük, zaytung ve bobiler gibi gençlerin yer aldığı ve bu dilin sıkça kullanıldığı internet sitelerini zaman zaman takip ediyorum. Ama ben ifadeleri hep cümle içinde kullanılırken görmüştüm. Geziparkı’yla eylem içinde kullanılışını da görmüş oldum. Gezi-


parkı olaylarında iyi-kötü birçok şey yaşandı. Beyaz sesleri de duyduk, siyah sesleri de. Ben ise en çok gri tonlarda yaşayanların sesini önemsedim. Siyah ya da beyaz olarak kategorize olmak istemeyen, bu yüzden de her türlü ezberi bozan “gri”nin sesini. Çünkü hayat siyah-beyaz’dan ibaret değil. Birey olmak ise bir yüzdelik dilime dahil olmak değildir. Her şeyden önce, insan bir rakam değildir. Artık sanal ve gerçek ayrımı yaparak (diğeri gerçek değilmiş gibi) birini ötekinden üstün görmek sanırım yersiz olacaktır. Bu söyleşiyi bile sanal ortamda gerçekleştiriyoruz. Bunu sanalda yapıyoruz diye benim söylediklerim ya da senin sordukların gayri ciddi ya da apolitik mi oluyor? Bir fotoğraf cep telefonuyla çekildi diye

değersiz mi oluyor? Oysa ki cep telefonları ile çekilmiş fotoğraflar, şu sıralar, sergi salonlarındaki fotoğraflardan daha çok iş başarıyor. Bunu diğerini küçültmek için söylemiyorum. Ama bugüne kadar hep diğerini ucuzlattık, itibarsızlaştırdık. Fotoğraf dünyasına dahil edip anlamak yerine, çoğunlukla dışladık. Gerçi ben son zamanlarda cep telefonu fotoğraflarının kimi avantajlarını öğrencilerimle paylaşmaya başlamıştım. DSLR fotoğraf makinaları ister istemez fotoğrafa başlayan insanlar üzerinde bir baskı oluşturuyor. Makinayı eline aldığı anda “makinanın hakkını vermek” sözünün esiri olabiliyor. “Makinanın hakkı”ndan anlaşılan şey ise kurallı, nizamlı nefesler tutularak bir asker gibi çekmek. Daha en başından bu baskıya maruz kalan biri ilerde fotoğrafta çok fazla


22 23

SÖYLEŞİ ihtiyaç duyacağı özgünlüğünü fotoğraf makinasıyla birlikte bırakabiliyor. Cep telefonu kamerasında böyle bir baskı yok. Her yerde utanmadan, sıkılmadan ve “kameranın hakkını vermeden” çekimler yapılabiliyor. Çoğumuz, hatalarımız nedeniyle sorgulanmayacağımız yerlerde rahat ediyoruz. Daha çok kendimiz oluyoruz. Cep telefonu fotoğrafları da biraz bu rahatlığı sağlıyor. Bu yüzden de nispeten daha özgün fotoğraflar çekiliyor. Bahsettiğim kimi avantajlarının yanında “belge” niteliğindeki fotoğraflar ve “haber fotoğrafı” gibi daha etkili olduğu bir alandan da söz edebiliriz artık. Teknoloji ve beraberinde yetişen nesil ile birlikte aklımızdan dahi geçiremeyeceğimiz yeni bir hayat anlayışına doğru sürükleniyoruz. Hazır söz açılmışken bir konuyu dile getirmekte fayda var. Bugün fotoğraf derneklerinde en gencinin bile üye yaş ortalaması 30-35 aralığında. Bırakın lise öğrencisini üniversite öğrencisi bile yok. Buna hem kendi derneğimizde hem de söyleşilere katıldığım derneklerde şahit oldum. Gençlerin yolunu açmak gibi bir iddiamız olmasa da onlardan istifade etmek adına fotoğraf topluluklarının, gençleri ve çocukları da dahil edecek yöntemler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Onların hayal dünyasının, fikirlerinin ve tarzlarının bizlere eminim ki çok faydası dokunacaktır. Evet, ben de seninle aynı umudu taşıyorum. Yeni nesil, şablon politikalar yerine daha insancıl fikirler icat edecek ve farklı fikirleri, insana dair zenginliklerimiz olarak benimseyecekler. Öyle umuyorum.

Zaman zaman yerden yere vurduğumuz ve dudak kıvırdığımız fotoğraf paylaşım mecraları üzerine bir öz eleştiri yapalım istiyorum. Aslında ikimiz de oralarda uzun dönemler geçirdik. Saydığımız olumsuzlukların yanı sıra faydalı ve güzel şeylerin de olduğunu düşünmemiz lazım belki de. Neticede fotoğrafa başlayan kişiler için bu paylaşımlar, iletişimler çok değerli değil mi? Daha önce “Şair olarak uyanmak” isimli bir yazımda, paylaşım mecrasının yeni başlayanlar üzerindeki yanlış etkilerinden bahseden eleştirel bir yazı yazmıştım. “Yumuşak bir dille başkalarını kendimize benzetmenin diğer adı eleştiri olmuştu” demiştim bu yazımda. Orda söylediklerim hala geçerli. Bu siteler aynı zamanda insanı puanlanmaya alıştırıyordu. “Beğenilme” kaygısı baskın ruh haline geliyordu. Paylaşım mecralarının birçoğunda hala nitelik yerine niceliğe önem veriliyor. 7-8 yıl önce bir ya da iki paylaşım sitesi vardı. Sonrasında onlarcası açıldı. Her yeni açılan sitede yeni insanlar olmuyordu. Belirli bir grup aynı fotoğraflarıyla ve arkadaş çevresiyle sürekli yer değiştiriyordu. Ama artık bu sitelerin eskisi kadar popülerliği kalmadı. Facebook’ta açılan fotoğraf grupları onların yerini aldı. Orada ise “Fotoğrafa gönül verenler grubu”, “fotoğraf dostluğumuz bitmesin grubu” gibi fotoğraftan ziyade bir dayanışma ruhunu çağrıştıran topluluklara rastlamak mümkün. İş daya-


nışma noktasında tutulunca orada farklı fikirlerden, tartışmalardan bahsetmek mümkün değil. “Beğen” butonu ekseninde süre giden bir hayat var. Yine bahsettiğim bu gruplar orta yaş ve üzerindeki insanların yer aldığı gruplardır. Daha genç olanlar İnstagram’da paylaşımda bulunuyor. Ben yaşım itibariyle :) her iki yerde de zaman zaman bulunuyorum. İnstagram’a özellikle son zamanlarda daha çok bakıyorum. Orada da yine popüler olma, popüler fotoğraf çekmek gibi çoğunluğun beğenisine hitap etme anlayışı hakim. İnstagram’da fotoğraf içeriğinden ziyade renk tonlamaları üzerine giden bir yapı var. Her iki yerde de çoğunluğun yanıltıcı alkışlarına itibar etmeyen nitelikli çalışmalarla rastlamak mümkün.

İş dayanışma noktasında tutu"lunca orada farklı fikirlerden, tartışmalardan bahsetmek mümkün değil. “Beğen” butonu ekseninde süre giden bir hayat var.

"

Aslında hayatın bir yansıması gibi. Ne tamamen iyi diyebiliyorum ne de tamamen kötü diyebiliyorum. Yine de iyi şeyler az. İfade, duygu ve fikir kısırlığı insanın kendisiyle ilgili bir durum ancak bu platformlar bu kanalları açtığı oranca başarılıdır bana göre. Yeni başlayan birinin herhangi bir kişiye ya da bir gruba teslim olmadan yol almasını tavsiye edebilirim ancak.

Eski bir yazına baktığında, tekrar göz gezdirdiğinde “şurada şunu şöyle deseydim” ya da “bunu da ilave etseydim” vs. gibi düşüncelerin oluyor mu? Ve üzerinde yazmak istediğin ancak bir türlü henüz başına oturmadığın –belki de zamanını beklediğin- bir konu var mı aklında? “Yanlış şey söylemişim” şu ana kadar demedim. Ama eksik söylediğimi ya da tam olarak ifade edemediğim yazılarımı fark ediyorum. Hepsini tekrar gözden geçirdiğimde eleştirel tonun fazla olduğunu görüyorum. Bu yüzden biraz da keşif yazıları yazmak istiyorum. Fotoğrafın hayatla olan birlikteliğindeki geçiştirilen kimi ifadeleri açarak üzerine yoğunlaşmak istiyorum. Zaman zaman hatırlatıcı notlar tutuyorum. Yeni sorular keşfediyorum. Bu yeni sorular eşliğinde cevapların oluşması için belirli bir süre geçmesi gerekiyor. Çünkü hayatı izlerken birçok perdeyi aynı anda göremiyorsunuz. Sorular varsa cevapları fark edebiliyorsunuz. Yazı konusunda hiç acele etmiyorum. Not alıyorum, soru soruyorum.


24 25

SÖYLEŞİ Eğitim konusunu habire irdeliyoruz ama bir konuyu tekrar tartışmak ve fikirlerin ile altını çizmek istiyorum. Fotoğrafın teknik eğitim kısmında “takıldığım” kurallar ve kuralcılıklar var. Ben de fotoğraf değerlendirmeleri yaparak bunları kullanıyorum. İşte altın oran, bakış açısı, kadraj sıkışıklığı, ışık patlaması vs.vs. … Bu kuralları geçemeyen fotoğrafları çok beğensem(k) bile “bir de şöyle şöyle olaymış” diyerekten alttan alttan kulak çekmemizi de yapıyorum(z)… Sen sanatçının hür ve özgür olmasından yanasın söylemlerinle. Öte yandan teknik konularda da eğitim veriyorsun. Elbette estetiğin, sanatın yüzyıllardır süre gelmiş kuralları, doktirinleri var… Peki, Nikos ve Trent, benim hayran olduğum iki fotoğrafçı ve onlardan seçtiğim iki örnek;

Bu ve benzeri fotoğraflar… Ne diyebiliriz? Sanat kaygını bir yana bırak ne çektiğine bak mı? Bu konuları toparlamanı isteyeceğim senden anlatımınla… Bahsettiğin şekilde her fotoğrafı belli başlı teknik prensipler eşliğinde değerlendirmek; bütün cümleleri dil bilgisi ve yazım kurallarıyla yorumlamaya benziyor. “Keşke dolaylı tümleci ortada kullansaymış!” “Ben olsam yüklemi cümlenin sonunda kullanırdım!” gibi.. Bizler de aslında temel fotoğraf eğitimlerinde gördüğümüz, okuduğumuz şeylerin “fotoğrafın dil bilgisi” olduğunu kabullenirsek, durumu belki biraz daha rahat kavrayabiliriz. Fotoğrafın alfabesi “ışık” ve “gölge”dir. Kendi dilimizde kullanacağımız 29 harf varken, fotoğrafta söyleyeceğimiz her şey için bu 2 harfe ihtiyacımız var. Temel fotoğraf eğitimlerinde bu harflerle nizami cümle kurmak öğretilir. “Ali topu at” öğretilirken “At topu Ali” öğretilmez. Değişik cümle kurma yöntemleri için daha fazla süreye ihtiyaç vardır. Buraya kadar sorun yok, sorun bundan sonra başlıyor..


Bir ay gibi süren bir eğitim sonrası, hem eğitim verenler hem de alanlar tarafından -belki farkında olmayarak- sanki süreç tamamlanmış gibi bir intiba yaratılıyor. Bu yüzden ondan sonra okunulan her cümle “Ali topu at”a hizalanmaya çalışılıyor. Oysaki şairler, kısa ve belki de devrik cümlelerle eserler oluştururken, bir roman yazarı da betimleyerek, ekleyerek, yorum katarak bizim temel olarak gördüğümüz bilgilerin çok ötesinde yöntemler kullanıyor. O kadar kısa sürede, hem teknik hem de farklı ifade yöntemlerini öğrenmek mümkün değil. Aslında ilkokul 1. sınıfın sonunda karnede gördüğümüz güzel notlar eşliğinde gayet de mezun bir edayla her görselin bilirkişiliğine soyunuyoruz. Fotoğraf için asıl olan “dil bilgisi” değil “hayat bilgisi”dir demek yanlış olmaz sanırım. Fotoğrafları “bilirkişi” ya da “öğreten adam” edasıyla izlemek sanırım bir hastalık. Fotoğraf; sadece fotoğrafçılar için çekilmiyor. Eğitim süreci haricindeki fotoğrafların hedeflediği şey “hadi bana fotoğrafı öğretin” olmamasına rağmen, bizler büyük bir iştahla ve bir kriminolog edasıyla elimizdeki cetvellerle fotoğrafı masaya yatırıp ölçmeye başlıyoruz. Hesaplar tutmazsa (fotoğraf eğriyse) aynı cetvelle fotoğrafı dövmeye başlıyoruz. Fotoğraf izlerken neden kendimiz gibi olmayalım ki? Kendi aile albümümüze bakarken nasıl ki o fotoğraflara “kişisel iç dünyamızla” dahil oluyorsak, aynı şekilde başka birine ait fotoğrafa bakarken de kendimiz olabiliriz. Birkaç yıl fotoğrafla ilgileniyoruz diye iç dünyamızın önünü

neden bu şekilde tıkıyoruz. Bu yüzden ben “Roland Barthes” in Camera Lucida’sında bahsettiği “Punctum” tezini önemsiyorum. Yani bir fotoğrafta insanı asıl etkileyen “delen” şey fotoğrafın herhangi bir yerindeki “şey” le kurduğumuz içsel iletişimdir. Bu bizi “fotoğraftan anlamayan”, “fotoğraf bilmeyen” sınıfına koymaz. Aksine fotoğrafla daha barışık bir yolculuk yapmış oluruz. Fotoğraf “eğitim maksatlı” çekilmişse bırakalım olup-olmadığını eğitmeni söylesin (Hemen “fotoğraf terbiyecisi” kesilmeyelim). Fotoğraf bir sanatçı tarafından çekilmişse bırakalım “sanat eleştirmeni” tarafından analiz edilsin. Biz kendimize bir rol üstlenmeden, sıfatlarımızdan arındırılmış bir şekilde yorumlayalım. Yorumlamak da şart değil. Çünkü bazı çalışmalara dahil olamayabiliriz. Bazı fotoğraflar bizim algı dünyamızla hiç çakışmaya da bilir. Böyle bir durumda fotoğrafın karşısında bekleyip hipnoz nöbeti tutmaya da kanımca gerek yok. Ama senin de örnekte ifade ettiğin gibi bazı sanatçılara karşı hayranlık duyabiliriz. Bu hayranlık onları daha fazla tanımaya itebilir. Yaptığı fotoğrafın neye karşılık geleceğini daha çabuk kavrayabiliriz. İlgilendiğimiz, sevdiğimiz insanları önemser ve bu yüzden takip edebiliriz. Diğer açıdan, dünya görüşünü ve fikirlerini benimsemediğimiz bir insanın eserlerini de sevmeyebiliriz. Çünkü; bir eser aynı zamanda, fikrin biçime bürünmüş halidir. Bazen de bir fotoğraf bizi sadece ferahlatır, hayata dair yorgunluklarımız alır. Bir sevinç aşılar. O fotoğrafın, izleyenini neden böyle bir etkiye soktuğunu kendi adıma anlamaya çalışırım. Diğer bir hastalık ise çekilen her fotoğrafın


26 27

SÖYLEŞİ bizim beğenimize sunulduğunu zannetmek. Sadece “Ben beğendim” ya da “ben beğenmedim” şeklinde bir reaksiyon, lezzet testi yapan jürilerin yüzündeki kas hareketlerini anımsatıyor. “Beğendim” demenin arka planında belki “yaptığın işten anlıyorum” mesajı verilirken, “beğenmedim” ifadesinin arkasında da “aslında ben senden daha iyi biliyorum” gibi saklı bir mesaj olabilir. Yani bu reaksiyon eser için değil de, daha çok insanın kendi kaygıları için söylenmiş sözler gibi geliyor bana. Tabi ki bu bir genelleme değil. Ama şahit olduğum durumlar, bunu daha rahat söylememi sağlıyor. (Biliyorsun bu çevrede samimiyetsiz ifadelere de sıkça rastlıyoruz, özellikle fotoğraf sergilerinde). Olayı sadece “beğeni” noktasında tutmanın; ifade kısırlığını naif bir bir edayla kamufle etmek gibi psikolojik nedeni de olabilir. Bir fotoğrafı “beğeni” düzeyinde yorumlamak bana göre gayri ciddi bakıştır. Bir de , doğru kullanıp kullanılmadığından emin olmadığım “fotoğraf okumak” diye bir tabir var. Yani “foto-çözümleme”. Bir fotoğrafın içinde gizlenmiş kimi kodları, şifreleri, saklı ya da açık göstergeleri anlamlandırmak şeklinde açıklanabilir. Eğer ki bir fotoğraf, göstergeler üzerinden anlamlandırılacaksa zaman ve bilgiye ihtiyaç var. Bir fotoğrafa bakar bakmaz alt anlamlarını okumak normal bir izleyici için beklenen bir görme şekli değildir. Fotoğ-

rafın çeken-yapan tarafında olan bizler için de bunu yapmak biraz güç. Kişisel olarak gösterge bilime karşı ayrı bir ilgim olsa da “fotoğraf analisti” olmak başka süreçlerden geçmeyi gerektiriyor. Fotoritim’in önceki sayılarında bu şekilde fotoğraf okumalarını içeren birkaç makale okumuş ve keyif de almıştım. (bu arada ilk fotoğraf gösterge-bilimsel okumaya elverişli duruyor) Önüne geçilemeyen başka bir gerçek var ki, o daha önemli. Fotoğrafa bulaşan biri; hem öğrenen, izleyen, çeken, sunan, yorumlayan, eleştiren, paylaşan, alkışlayan tarafında hem de bunların tersi tarafında yer alıyor. Ya da bunların hepsini yapması gerektiğini zannediyor. Doğal gibi görünen bir durum olarak algılanabilir, ancak bir kaç örnekle açmaya çalışayım. Bir sinema filmine sadece filmle uğraşan kişilerin, bir yazarın imza gününe sadece yazıyla uğraşanların ya da bir müzisyeni dinlemeye sadece enstrüman çalanların gittiğini düşünün. Teknik çok konuşulmaya başlanır. “Duygu - ifade” gibi sözcükler, “nitelik ve başarı” gibi daha çok profesyonel dünyaya ait sözcüklerle yer değiştirir. Bu durum, insanı zamanla kör ve sağır eder. Sonra da birbirimizi ağırlar dururuz. Dışa kapanan, büyük bir fotoğraf cemaatinde, daha fazla yer kapma hevesi baş gösterir sonra. Kendi değer yargılarını, kendi hiyerarşisini oluşturur. İnsanlara vak-

"

Sanatın muhalif ve uyarıcı sesi kaybolunca, tek sesli koroya dönüşür. Prototip anlayışa karşı çıkması beklenen bir uğraşın kendisi prototip haline gelir.

"


tinden önce yüksek özgüven aşılanır. Övgü mekanizması ters çalışmaya başlar. Güçlüye burun kıvrılır, zayıf övülür hale gelir. Kısacası doğal doku bozulur. İzler birbirine karışır. Kafa karışır. Karıştırılır. Etik sorunlar ortaya çıkar. Tribün baskısı oluşturulur. Amatör ruh, yüzeysel kaygılara dönüşür. Farkında olarak ya da olmadan bu cemaatin mensubu olan kişi, herhangi bir fotoğrafı izlerken, cemaatin değer yargılarının karşılanıp karşılanmadığıyla ilgilenmeye başlar. Sanatın muhalif ve uyarıcı sesi kaybolunca, tek sesli koroya dönüşür. Prototip anlayışa karşı çıkması beklenen bir uğraşın kendisi prototip haline gelir. Bütün bu açılardan tekrar yukarıdaki fotoğraflara baktığımda fotoğrafların sahibini tanımadığım için, ilk baktığımdaki etkileşim beni ilgilendiriyor. Hangi ayarda, nasıl ve niye çekildiği ilk aşamada beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren bana temas edip- etmediğidir. Yukarıdaki iki örnekten sağdaki fotoğraf benle daha çok temas kuruyor. Fotoğrafın durgun hali beni sarıyor. Ama daha ileri gidemiyor. Bunun nedenlerin biri, bu fotoğrafa söyleşi nedeniyle “koşullu” bir şekilde bakıyor olmam. Yani sen sorduğun için bakıyor olmam, doğal süreci engellemiş oluyor. Aşırı yoğunlaşmam ise zorlamadan ibaret olacaktır. Mail ortamında ve küçük boyutlu haline bakıyor olmam da bu etkileşime yansıyor (dezavantaj anlamında değil). Fotoğrafla karşılaşma zamanı ve biçimi de önemli. Aynı fotoğrafı farklı zaman ve koşullarda farklı algılayabilirim. Bu fotoğrafı sabah görseydim belki

de fotoğrafla karşılıklı kahve içecektim. İş yerinde ya da sergi salonunda görmem de sonucu değiştirebilirdi. Eğer ki fotoğrafa bakmadan hemen önce bir roman okumuş olsaydım hissettiğim şeyler yine değişebilirdi. Ayrıca evimizin duvarında günlerce sabit duran bir fotoğraf zamanla kendi içeriği dışında yan anlamlar kazanabilir. Hatta bazen bu eklenenler içeriğin önüne bile geçebilir. Bir “anı toplayıcıya” ya da bir “eşya”ya dönüşebilir. Belki de çok sevdiğim bir fotoğrafı, şahitlik ettiği anılardan dolayı görmek bile istemeyebilirim. Susan Sontag’ın konuyla ilgili beğendiğim bir tespiti var. Ona göre herhangi bir fotoğraf sürekli olarak “şimdiki zaman”a aittir. Yıllar önce çekilmiş olsa bile “şu an” baktığım için, etkileşim de şimdiki zamanla ilgili oluyor. Örneğin yukarıdaki fotoğrafla ilgili düşüncelerimi yazarken yarıda kesip ertesi gün devam ettiğimde, artık tam olarak aynı fotoğraftan söz edemeyiz. Kısacası fotoğrafla buluşma esnasında farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok yönlendirici bakışımızı etkiliyor. Fotoğraf basılmış olarak görmek bile ne kadar fark yaratabiliyor. Elbette ki bu kadar farklı bir durumu tek bir noktada sabitlemeye çalışmak imkansız. “Objektif olarak ne hissediyorsun” demek gibi tuhaf bir soru olur bu. Çünkü insanın duygu iklimi değişkendir. Gelelim asıl can alıcı noktaya. Bu fotoğrafa bakarken aynı zamanda arka plandaki mizansen, kurgu ya da teknik


28 29

SÖYLEŞİ süreçleri de belirli bir oranda görebiliyorum. Çünkü ben “fotoğrafa bulaşmış” biriyim. Bu yüzden ruhsal ya da düşünsel etkileşim doyurucu bir şekilde gerçekleşmiyor. Örneğin film yönetmeni bir arkadaşınızla yan yana oturup, bir film izlediğinizde o daha fazla şey görecektir. O, filmi izlerken kamera açılarını, oyuncu performansını, sahne geçişlerini de görecektir. Her şeyden önce, izlediği filmin “senaryo” olduğu bilincini sürekli taşıyacaktır. Ama sizin yaşadığınız duygulanmayı o yaşamayacaktır. Çerkes Karadağ hocama göre; en kötü izleyici fotoğrafa bulaşmış izleyicidir. Ben de katılıyorum bu fikre. Bu yüzden ben kötü bir izleyici sayılırım. Yukarıdaki fotoğrafta, bulutlara nasıl karartma yapılmış olduğunu, fotoğrafın tonlamasının hangi araçlarla ve hangi niyetle yapılmış olduğunu da ister istemez görüyorum. Haliyle bazen “ben olsam nasıl yapardım”da diyebiliyorum. Bugüne kadar yüz binlerce fotoğraf izlemişimdir. Çok fazla fotoğraf izlemek her zaman avantaj sağlamıyor. Birbirinin türevi sayılabilecek çalışmalar karşısında heyecanlanmam olanaksız. Nadir zamanlarda gördüğüm özgün ve yaratıcı çalışmalar beni duraksatıyor. Bazı belgesel fotoğraflarda da durup-düşünüyorum. Bazen de bir anı fotoğrafı beni etkiliyor. Geçtiğimiz günlerde yine onlarca fotoğraf izlememe rağmen beni etkileyen Mars gezegeninin NASA tarafından çekilmiş yüzey fotoğrafı olmuştu. Mekanik diye adlandıracağımız o fotoğraf beni düşsel bir yolculuğa çıkarmıştı. Bir fotoğraf başarılı olarak değerlendirilse

bile, benzerlerinin çokluğu onu vasatlaştırıyor. Galiba fotoğrafın konumunu hayatımızda biraz azaltmak ve sadeleştirmek gerekiyor. “Fotoğraf” başlığına sahip her kaynağı ya da her süreci takip etmek gereksiz bir yorgunluk ve faydasız bilgi sağlıyor. Makro çekmeyeceğimizi bile bile onla ilgili haberleri ve fotoğrafları da takip etmek çok anlamlı değil. Kendimizle baş başa geçireceğimiz süreler bile, bana göre fotoğraf takip etmekten daha değerlidir. Bizim gibi fotoğrafla ilgilenen kişilerin düştüğü kronik bir hata var. Bir fotoğrafı kendi duygumuz, fotoğrafçının düşüncesi, başkasının düşüncesi, olması gereken vs. gibi birçok başlığı birbirine karıştırarak yorumlamaya çalışıyoruz. “Ortaya karışık” yaptığımız bu emanet yorum haliyle biraz dağınık ve yüzeysel kalıyor. Şöyle sormuştun; “Ne diyebiliriz? Sanat kaygını bir yana bırak ne çektiğine bak mı?” Cevabım: Keşke…

Fotoğraf sanatçıları ile uzun süreden yani dergimizin ilk günlerinden beri gelen bir uyuşmazlığımız var. “Fotoğraf yazıya, açıklamaya, anlatıma ihtiyaç duymaz”, “Bırakın benim kim olduğumu da çalışmalarıma bakın”, “Sanat evrenseldir, bu yüzden sadece sunun gerisini izleyene bırakın”, “Kendimi anlatmayı sevmem, fotoğraflarım beni anlatır”, gibi gibi… Bir sanatçıyı tanımadan onun eserlerine bakmak,


anlamaya çalışmak benim için eksik bir boyut olarak gözüküyor. Ekseri şu örneği veririm; Jack London’un hayatını bilmeden romanlarını okumak, Özdemir Asaf’ı tanımadan onun şiirlerinden tat almaya çalışmak. Hep eksik, tam değil. Ancak fotoğrafçılarımız –bazen yabancılar da- bundan ekseri kaçıyorlar, kaçınıyorlar daha doğrusu. Sen ise yazmaya başladığım zaman asıl fotoğrafa başladım dedin. Bu bence bir tercih, prensip meselesi olmamalı diye düşünüyorum. Tabii her sanatçının kalemi, anlatımı güçlü olmayabilir ama “kapalılık” biraz bana garip geliyor, ne dersin? Bu soruya bir genelleme yaparak yanıt vermek doğru olmaz. Yapan ve izleyeni anlamak açısından hayli karışık süreçler var. Çünkü ortada “sanat sahibi”, “fotoğraf sahibi” ve bir de “fotoğraf makinası sahibi” kişiler var. Karşısında da aynı tanımlamaların izleyici modeli var. “Fotoğraf makinası sahibi” birinden, sanatsal bir tat beklemek adına onu tanımaya kalkıştığımızda karşımıza muhtemelen emekliliğin tadını çıkartmaya çalışan bir amca çıkacaktır. Henüz sanatsal üretimi olmayan bir fotoğrafçıyı merak ettiğimiz de da karşımıza kafası karışmış bir amatör çıkabilir. Bazı fotoğraflar sahibinden daha güçlüyken, bazı fotoğrafçılar ise kendi fotoğraflarından daha güçlü. Bazı insanlar, yazı, beste ya da resim yeteneği olmasına rağmen

fotoğrafı tercih ederken , bazı insanların ise bir şeyler yapamadığı için fotoğrafçılıkla ilgilendiğine şahit oluyoruz. Yine bazı insanların elinden fotoğrafı aldığınızda geriye bir şey kalmazken, bazılarının ise fikirlerini ifade etmek için herhangi bir enstrümana ihtiyaç duymadığını görebiliriz. Böyle bir durumda ister istemez iyi denilecek bir fotoğrafın arkasında fikir olgunluğuna sahip bir bünye göremediğinizde, kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. Sevdiğim bir yazarla tanıştığımda bana; “boş vakitlerimde yazmayı çok seviyorum”, “yazmak önemli”, “yazı çok iyi bir şey” gibi vasat cümleler kurduğunu düşünün. Böyle bir durum karşısında “o ses, bu bünyeden nasıl çıkmış, hayret!” diyerek bir hayal kırıklığı yaşamak kaçınılmaz oluyor. Sonrasında o insana duyduğunuz hayranlık azalıyor, tılsım kayboluyor. Sorunda bahsettiğin yüksek tat alma durumu her zaman gerçekleşmeyebilir. Yani “bir fotoğrafın sahibini tanımak gerekir” dediğimizde, karşımıza ürettiğiyle eş değer olmayan birinin çıkma ihtimali de var. Böyle bir fotoğrafçının “ben anlatılmaz, yaşanırım” diyerek kendisini fotoğraflarının arkasına gizlemesi, onun adına iyi bir fikir gibi duruyor. Sanatla uğraşan insan genellikle bir şeyi dert edinen insandır. Ona bir mikrofon uzattığınızda “hayır ben konuşmuyorum, lütfen sadece fotoğraf” dememeli diye düşünüyorum. Kendisinden beklenen konuşma ya da yazma yeteneği değil elbette ama fotoğrafının hangi dünya görüşü ve hangi değer sistemlerini eleştirmek üzerine inşa edildiğini de bilmek için, onun açılımlarına az da olsa ihtiyacımız


30 31

SÖYLEŞİ var. Bunu da ancak onu daha fazla tanıyarak elde edebiliriz. Peki o halde dolaşımda bulunan her fotoğrafın altında bir açıklama metni mi yazılacak? İnternette, sergide, duvarda gördüğümüz her fotoğrafta “bu fotoğraf şu sebeplerden dolayı çekildi” diye bir ibare mi olacak? Elbette ki bu da mümkün değil. Çünkü fotoğrafın kendisi zaten bir ifade yöntemi. Sergilediğimiz her fotoğrafın altına bir de heykelini ya da resmini yaptığımızda ortaya çıkan manzara nasıl absürt olacaksa her fotoğrafı metinlerle desteklemek de aynı oranda absürt olacaktır. Bu karmaşaya neden olan şey belki de, geçmişten günümüze bir alışkanlıktan olsa gerek “fotoğraf” denilince aklımıza “tek kare”nin gelmesidir. Portfolyo, proje ve bütünlük anlayışları yeni yeni fotoğraf literatüründe kabul görmeye başladı. Fotoğraf yarışmaları, paylaşım mecraları tek fotoğraf üzerine olunca ve yorumlamalarda tek fotoğraf üzerinden gerçekleşince konuştuğumuz birçok şey havada kalıyor.

Tekil fotoğraf izleyicisi fotoğrafçıdan “imkansız görüntüler” sunmasını bekliyor. Ona göre bir fotoğrafta “ tam şimşek çakarken, uçan kuşun ağzında balık olmalı ve o esnada yolda yürüyen iki sevgilinin gölgesi kalp şekline benzemeli”. Fotoğrafı böyle gören, zanneden bir kitle için de “portfolyo” fikri anlamsız gelecektir. Bir şey yazsanız da okumayacaktır. Fotoğrafı görsel bir derleme olarak tanımladığından olsa gerek, tüm ifadelerin kitabın kapağında olmasını bekleyecektir. Tek fotoğraf anlayışını bir tarafa koyup “portfolyo” üzerinden yorum getirirsek durum daha anlaşılır olacaktır. Günümüzde fotoğraf sergisi ya da portfolyo sunumlarında “manifesto” yazılması akla daha yatkın geliyor. Bir manifesto, izleyiciye bakılması gereken pencereyi işaret eden sözel bir katkıdır. Bir kitabın önsözü gibidir. Porfolyo ya da proje çalışmalarında her bir fotoğraf ana fikrin parçalarıdır. Fotoğrafçının neyi kaygı ettiğini ve bu fikri desteklemek amacıyla nasıl bir yol izlediğini, çalışmalarının fikrini tam olarak karşılayıp karşılamadığını daha iyi görebiliriz. Fotoğrafçı bu açıklamayla bir anlamda izleyiciyi de pasif konumdan alarak tartışmaya dahil eder. Fotoğrafın “çok anlamlı” dünyasındaki olası yanlış değerlendirmelerin önüne geçerek, kendi fikir dünyasına odaklanmasını sağlar. “Kapalılık” konusunu özetlemek gerekirse, kötülerin yüksek sesle her mecrada ve sürekli konuştuğu günümüzde, sanatçının sesinin daha gür çıkması gerekir diye düşünüyorum. Fotoğrafı “seyirlik” olmanın ötesine ancak bu şekilde taşıyabiliriz.


Not: Bir “yaz” molasından sonra söyleşimize kaldığımız yerden devam ediyoruz… ) Tekrardan merhaba Hüseyin. İlk başlarda kişisel olarak aydınlık oda uygulamaları yapanları yeren kişilerin, bunları beceremedikleri-kıskandıkları için bu şekilde konuştuklarını ya da savunduklarını düşünürdüm. Ancak bir açıyı kaçırdığımı düşünüyorum, şöyle ki fotoğrafın planlama, inceleme, çekim vs. gibi aşamalarında akılda olan fotoğraf çekim uygulamasının yapılabilmesi için fotoğrafçının yapabileceği şeyler var. Neler diyebiliriz; flaş kullanımından tutalım da, ışığı beklemek, filtreler kullanmak, pozlama denemeleri yapmak, farklı efektleri tasarlayıp hayata geçirmek gibi. Hal böyle olunca bu tür bazı işlemlerin masa başında da çözülüyor (kısa süreler içinde) olması veya bunların manuel emekle ortaya çıkanın sadece dijital (ve düşük) bir kopyası böylesi bir tepki doğuruyor olabilir mi, ne dersin? “Masa başı” ifadesi, yerleşik bir toplum algısı olarak tembelliği çağrıştırıyor. “Masa başı” demek yerine aydınlık oda ve yahut da düzenleme, işleme gibi daha dinamik ifadeler kullandığımızda konuyu ele alma şeklimizde değişecektir. Aynı şekilde “Pho-

toshop” sözcüğü de anlam erozyonuna uğradığı-uğratıldığı için “hormonlu, kolaycı, yapay” gibi çağrışımlara neden oluyor. Her türlü gelenekçi anlayış, yeni icatlar karşısında genellikle ucuzlatma mekanizmasını devreye sokabiliyor. “ Gerçek değil ki, Photoshop bu”, “Dijital çıktı mertlik bozuldu” vs. gibi ifadeler de bu düşüncenin bir uzantısı olarak günümüze kadar geldi. Dijital fotoğraf ve Photoshop’un ilk zamanlarında maruz kaldığı tanım kirliliği nedeniyle, günümüzde aydınlık oda yardımıyla fotoğraf üretenler ne yazık ki bu yanlış algının hedefinde olabiliyor. Oysaki Photoshop denilince benim aklıma “kurgu, yaratıcılık, deneysellik” gibi pozitif anlamlar geliyor. Öte yandan bu programlardan destek alarak fotoğraf üretmek hiç de kolay değil. Sonuca ulaşmak için, teknik ve fikirsel bir yol izlenmesi gerekiyor. Kullanılacak görseller için çekim planları yapmak, doğru zamanda, doğru ışıkta ve uygun ekipmanla çekmekte yine gereklilikler arasında. Bu açıdan geleneksel fotoğraf, dijital-kurgu fotoğraflarının zaten bünyesindedir diyebiliriz. “Aydınlık oda daha zahmetsizdir” yorumlarına çok katılmıyorum. Bazı fotoğraflar günler alabiliyor. Dijital olarak yapılan fotoğraf ile geleneksel yöntemlerle yapılan fotoğraf tam olarak birbirinin muadili değil aslında. Bu yüzden kopyasıdır demekte doğru olmayacaktır. Eskiden görüntünün kendisini elde etmek zordu. Bu yüzden pozlama ve tonlama gibi işlevlerin aydınlık odada zahmetsizce yapılması, amacı “sadece görüntüyü ortaya çıkarmak olanların” tepkisine neden oluyordu. Böyle bir ikamenin dışın-


32 33

SÖYLEŞİ da çok da benzer yönleri yok. Öyle gerçeküstü fotoğraflar var ki, hiçbir şekilde doğrudan fotoğrafla elde edilemez. Aynı şekilde öyle an fotoğrafları var ki, hiç bir aydınlık oda da yapılamaz. Eğer ki mesele yapaylıksa doğrudan fotoğrafla elde edilen o kadar çok mizansen fotoğraf anlayışı var ki... Eğer ki sorun sahici olmamaksa, tarihteki en büyük fotoğraf yalanlarını doğrudan fotoğraf çekenler söylemiştir. Günümüzdeki aydınlık oda tepkisi sanırım biraz ağız alışkanlığı. Çünkü bu tepkiyi duyanların tamamına yakını şu an dijital fotoğraf makinası sahibi ve basit de olsa bir fotoğraf düzenleme programına sahip. Hatta her fotoğraf makinasının içinde mini Photoshop’lar var diyebiliriz. Eski sinema filmlerinden aklımızda kalan; fotoğrafların mandallar yardımıyla iplere asıldığı kırmızı ışıklı karanlık odalar bize hala çok sempatik geliyor. Ama bu sadece görüntü oluşturmanın teknik bir yöntemidir. Fotoğrafın kendisi değildir. Belki de tepki diye adlandırdığımız şey, etrafımızdaki her şeyin çok hızlı değişmesi ve bizimde bu değişim karşısında duyduğumuz hüzünle karışık endişedir. Geçmiş zamanda dokunarak, görerek, koklayarak ve hissederek oluşturulan fotoğrafların, zamanla sadece tek bir duyu organımıza, yani gözlerimize hitap eder hale gelmesi bizi kaygılandırıyor. Çektiğimiz fotoğraflara dokunamıyor ve onları koklayamıyoruz. Üstelik gitgide duygusuzlaşıyor. Bu haliyle içinde yaşadığımız hayata çok benziyor. Hayat karşısındaki korkularımızı fotoğrafın serüvenini kamçılayarak örtbas etmek istiyoruz belki de.

“Fotoğrafı o kadar da büyütmeyin” cümlesi üzerine neler söylemek istersin? Zaman zaman benimde kendime sorduğum bir soru bu. Bazen “acaba sadece kendimizi mi kandırıyoruz, bir şey olduğu yok” diyorum. Bazen de “ fotoğraf güçlü bir araç, değiştirir-dönüştürür” diyorum. Bu soruyu eminim benim gibi birçok fotoğrafçı da kendisine soruyordur. Bana göre ağır basan taraf ise fotoğrafın gerçekten de büyütülecek kadar hayatımızda yer kapladığıdır. Fotoğrafla ilgilensin ya da ilgilenmesin, bir insan, gün boyunca onlarca fotoğrafla karşılaşıyordur. Bir çoğu ise bu fotoğrafların tesiri ve yönlendirmesi altında kalıyor. Sokakta yürürken etrafımızı saran reklam panolarında, okuduğumuz gazetenin her sayfasında ve internet sitelerinde daima görüyoruz onları. Bu fotoğraflar, gelişigüzel yaşama serpiştirilmiyor. Geri planında muhakkak bir fikre hizmet ediyor. Çağımızda firmalar moda oluşturup ürünlerini satmak için fotoğrafı kullanırken, güç odakları ise kanaat oluşturmak için fotoğrafın gücünden istifade ediyor. Bir fotoğrafın kendisi güçlü olacağı gibi, zayıf bir fotoğraf da güçlü bir elde değerli hale gelebilir. Bizler fotoğraf üzerine konuşurken genellikle onun mecrası üzerinde pek durmayız. Oysaki bilinçli bir şekilde yönetilen bu mecralarda yaşama sunulan fotoğraflar, bir toplumun yaşam biçimini şekillendirmektedir. İnsanların giyimi kuşamı, aile anlayışı ve ihtiyaçların oluşma-


sında fotoğrafın kışkırtıcı özelliği önemli bir belirleyicidir. Görüş alanımızdaki her yazıyı okuyamayışımıza rağmen, yolumuza döşenen fotoğrafları görmemek imkansızdır. Yazı puntoları küçülürken, görseller daha büyütülüyor. Bir mesajı en kısa sürede vermek için şüphesiz en iyi yöntemlerden biridir fotoğraf. Birkaç saniye içinde, izleyicinin tutumlarını etkileme potansiyeli olan böyle bir imkan, elbette ki gücü elinde bulunduranların iştahını kabartacaktır. Yani fotoğraf sadece bir belge, bir hobi ya da sanat uğraşı değil, aynı zamanda kitle iletişim aracıdır. Hatta fotoğrafın istatistiksel grafik pastasından en çok payı kitle iletişim yönü almaktadır. Durum böyle olunca, geriye kalan küçük bir yüzdelik dilimde ve fotoğrafçılara tahsis edilmiş sınırlı bir alanda “fotoğrafçılık mı oynuyoruz acaba” demekten de kendimi alamıyorum.

İnsanların giyimi kuşamı, aile "anlayışı ve ihtiyaçların oluşma-

sında fotoğrafın kışkırtıcı özelliği önemli bir belirleyicidir.

"

Röportajımızın son kısmına girerken ekseri şimdiye dek fotoğrafçı dostlarımızdan öneriler, tavsiyeler alıp geleceğe dair plan ve projelerini soruyorduk ama- bir farklılık yapalım istersen; ken-

dine dair bir iç değerlendirme, olmak istediğin noktada mısın, ah imkan olsa dediğin şeyler, neleri değiştirmek neleri tamamlamak isterdin vs.vs. şeklinde bir samimi analiz yapmanı rica edeyim Hüseyin Taşkın’a dair. Bu soru 5-10 yıl önce sorulsaydı belki de satırlar dolusu pişmanlıklar ve eksiklikler yazardım. Ama zamanla yanlışların ve eksikliklerin ne kadar değerli olduğunu öğrendim. Öte yandan bir şeyi yapmamak başka bir şeyi yapmak için boşluk yaratıyor. Ne kadar istersek isteyelim bir ömre her şeyi sığdıramıyoruz. Nelere ihtiyaç duyduğumuzu iyi belirlemek gerekiyor. Hele hele günümüz enformasyon çağında ne her türlü bilgiye sahip olabiliriz, ne de her türlü yeteneği geliştirebiliriz. Bu yüzden istediğim gibi yaşamaya gayret ediyorum. Belki de bu konuda koşullar açısından biraz şanslıyım. İstediklerimin çoğunu yapabildim. Son zamanlarda ise daha az ve öz şeyler ister oldum. Bu yönde de yaşamımda değişiklikler yapıyorum. Şayet konu fotoğrafsa ben de çoğu fotoğrafçı gibi geçmiş fotoğraflarımın şimdiki düşüncemi karşılamasını isterdim. Ama bu mümkün değil. Ne yırtabilirim onları ne de duvara asabilirim.


MAKALELER


36 37

ÖNÜM ARKAM, SAĞIM SOLUM, FOTOĞRAF Kendimizi gizlemek için ödediğimiz bedel, özgürce bırakacağımız bir yaşamın acılarından çok daha fazla. Buna rağmen tercihimizi genellikle “genel”den yana, gizlenmekten yana kullanırız. Bu giz zamanla , kendimizi anlatırken ortaya çıkacak olan çaresiz ve kararsız cümlelere dönüşür. O kadar saklanırız ki, sonra kendimiz de bulamayız. Gözlerden uzak, tenha bir yere giderek değil, kalabalığa koşarak saklanırız. Etrafımızı saran kalabalık bizi gizler, tıpkı bizim de onları gizlediğimiz gibi. Yaşadığımızı hissetmek isteriz ama taşın altına elimizi koymak yerine ucundan tutarız. Masaya vurmak isteriz ama yumruğumuzu değil, dişimizi sıkarız. Tepkisizliğimizle yara alan benliğimizi “zor tuttum kendimi” diye avutur ve onu kendimizce tutarlı bir hale sokarız. Satın aldığımız renklerin arkasına saklanıp, bizim adımıza konuşmasını bekleriz. Sonra o renklerin gölgesinde rengimizi kaybederiz. Elbiselerimizin rengi, biçimi, evimizin ve mobilyalarımızın hacmi,daha çok bizi göstermek için değil, gizlemek için olabilir mi? Dedikodu, başkalarınının ayıpları arasında gizlenmektir. Özgeçmişimiz başarısızlıklarımızı, hayallerimiz şimdiyi, küçük itiraflar ise büyük kabahatleri gizler. Paylaştığımız herşey paylaşmadıklarımızı, söylediğimiz herşey söylemediklerimizi gizleyebilir. İki doğrudan sürekli masum olanı söylemek, yalan söylemekten daha yanıltıcıdır.

Hayatla oynadığımız bu saklambaç oyunu ,fotoğraflara da yansıyacaktır elbette. Psikologların boş bir kağıda çizdirdiği karmaşık şekillerden yakalamaya çalıştığı kişilik özelliklerini, acaba fotoğraftlarda yakalayabilir miyiz? Erns Haas; Fotoğrafınızdaki kısıtlamalar size bağlıdır; çünkü ne gördüğümüz kim olduğumuzdur. der. Esasında daima gördüklerimizden değil, göstermek istemediklerimizden de gidebiliriz. Bize dair tercihlerin, bizim bir kusurumuza alamet olacağına duyduğumuz endişe bizi görmeye değil, göstermemeye itebilir. Diana arbus “bir sokağa çıktığınızda ilk önce insanların kusurları gözünüze çarpar” der. Gözümüze çarpan bu kusurları ise insanın kendisi değil, toplumlar yaratır. Devler ülkesinde cüceler, cüceler ülkesinde ise devler kusurludur. Toplum çoğunluğa benzemeyeni kusurlu olarak tanımlar. Bazı cüceler parmak uçlarında yürümeye çalışarak, bazı devler ise eğilerek benzemeye ve gizlenmeye çalışır. Başka bir yönüyle eksiklik duygusu her daim keşiflerin, davranışların, icatların itici gücü olmuştur. O yüzden ticari hayat, insanlar üzerinde yaratttığı eksiklik duygusundan beslenir. Kişinin gerçek eksikliğini farketmeden önce, ona çeşitli yapay eksiklikler verir. Eksikliğini giderme konusunda çareler arayan kişi bunu satın alarak tamamlayabilir ve kendisi için oluşturulmuş başka bir eksiğinin peşine düşebilir.


Ancak, huzursuzluk duygusunu maddi olarak gideremeyenler, bunu gizleyerek erteler. Çarpık dişlerin kusur olduğunu düşünenler, fotoğraf karşısında tebessüm ederek bunu saklar. Saklanmaya çalışılan ayıp ve kusurlar (!), daha çok, bir insanın, diğerini tarifinde kendini gösterir. Hem çok bilgili hem de sıska birini tarif ederken, genellikle sıska sıfatı başa konulur. Tariflerimizin popüler sıfatları fiziksel orantısızlıklara göre şekillenir. Stephen Hawking dediğimizde kafamızda zekasından önce özrü belirir. Kusursuz görünmek için başkalarının kusurlarını konuşuruz. Kendi kusurlarımızı konuşmak için ise psikologlardan randevu alırız. Yine Diana Arbus bir Çin atasözüne dayandırarak, mutluluğun ancak bir sıkıntının ertesinde gelebileceğini söyler. Bunu bilenler, elbette bundan istifade etmek için, moda silahıyla önce sıkıntıyı oluşturur, sonrasında ise bu sıkıntıyı çözmeye aday olur. Böylece gerçekte bize ait olmayan sıkıntılar için, yine bize ait olmayacak mutluluklar ediniriz. John Berger tüketim dünyasının tetikçisi sayılabilecek “reklamlar”la ilgili olarak benzer bir düşünceyi şu şekilde ifade eder. “Reklam alıcıdan, aslında onun kendisine karşı duyduğu sevgiyi çalar; sonra da bu sevgiyi ona, alacağı ürünün fiyatına yeniden satar” Fotoğraf çekerken kullandığımız teknik yönelmeler ve tercihler de farkında olma-

sak bile bize dair kimi şifreler barındırır. Fotoğrafa yeni başlayanlar ya da uzun süre geçse de yeni başlıyormuş gibi yapanlar genellikle genel plan tercih ederler. Çok güzel ve uzun konuşup, hiçbirşey söylemeyen konuşmacılara benzetiyorum bu fotoğrafları. “Genel” kelimesi özel, kişisel olmayan durumlar için kullanılır. Bu yüzden “genel manzara fotoğrafları” sadece “izleyiciler” için çekilmiş gibidir. İçinde olmadığımız bir dünyaya, uzaydan bakmak gibidir. Genel fotoğrafar gördüğümüzden ziyade, çoğunlukla göstermediklerimizi temsil eder. Çünkü fotoğraf bir görme biçimi olduğu kadar, bir göstermeme biçimidir. Hayata geniş bir bakış açısıyla bakmayı, geniş açılı objektife indirgeyen teknik bakış, çoğu zaman daha çok nesneyi kadrajda göstermeyi marifet zanneder. Kadrajına kendisinden başka herşeyi koyar. Herşeyi uzaklaştırır. Kendi dışına, kendisiyle ilişkilendirilmeyecek bir uzaklığa iter. Bu mesafe çoğu zaman konusuyla kendi arasındaki uzaklığı ifade etmez. Bu aralık daha çok izleyiciyle, fotoğrafçı arasındaki mesafeyi açıklar. Özel bir detay ve anlam tercihinde bulunmayan genel fotoğraflar, seyirlik olmanın ötesine geçemediği gibi, izleyiciyle sohbet kapısını çoğu zaman açamaz. Genel manzara fotoğrafları, görüntü dünyasının genel bitki örtüsü gibidir. Kamera arkasında yaşadığımız deşifre olma endişesini kamera önünde de yaşarız. Tek başına çekildiğimiz fotoğraflarda daha tedirgin oluruz. Objektifin bizi


38 39

ÖNÜM, ARKAM, SAĞIM, SOLUM FOTOĞRAF hepten deşifre edeceği zannını yaşarız. Hafif sağa ya da sola dönerek gizlemeye çalıştığımız kusurlarımız için deklanşör sesini kollarız. Buna rağmen topluluk fotoğraflarında daha haylaz, daha cesur bir tavır takınırız. Topluluğun bir parçası olmak rahatlatır. Kabul edilmişliğin rehaveti, ait olma, saklanma, korunma, sığınma gibi bir çok rahatlatıcı unsur vardır çünkü. Topluca çekilmiş fotoğraflarda daha fazla güleriz. Tek olduğumuz fotoğraflarımızda ise çoğunlukla gülüyormuş gibi yaparız. İç dünyamıza yapılacak olası bir yolculuğun giriş kapısı olan gözlerimizde, bakışlarımızla nöbet tutarız. Gözlerimize oturtmaya çalıştığımız nötr bakış, gülümsemenin inandırıcılığını geçersiz kılar. Bu, duygusal ve çalkantılı iç dünyamızın grafiksel göstergesini, ölümle eşdeğer tutulabilecek düz bir çizgiye zorlamak gibidir. Başta merasim, eğlence ve özel gün fotoğrafları olmak üzere, çoğu fotoğraf, başkalarına izletmek için çektirilir. Bu; toplumla, görseller üzerinden iletişim kurma şeklidir. Bu tür fotoğraflar kısa ve özgeçmişimizin görsel bir temsilcisi gibidir. Kim olduğumuzu göstermeye çalıştığımız bu fotoğraflar, aynı zamanda kim olmadığımızı da gösterme amacı taşır. Bu yüzden duvarlara astığımız fotoğraflar hayatımızın takdir edilmiş ve onaylanmış kesitlerinden oluşur. Başarımızın tescili olan mezuniyet fotoğrafları, bilgisiz biri olmadığımızı söyler. Düğün fotoğrafları ise aile kurabilme yeteneğimizin, karşı cins tarafından

kabullenilişimizin bir sembolü olur ve diğer reddedilişlerimizi saklar. Hayatımızın başarısızlığına işaret olan delilleri duvara asmadığımız gibi onları genellikle yok ederiz. Kişisel hayatımızda bile bu kadar tesiri olan fotoğraf her türlü sistem için hem tehdit hem de bulunmaz bir nimet olma özelliği taşır. Çünkü fotoğrafların kamuoyu oluşturma ve yönlendirme gücü vardır. İktidarlar, tehditleri, genellikle estetize edilmiş alternatiflerini yaratarak yok eder. Bugün tehdit niteliği taşıyabilecek fotoğraflar varsa bile, bize her gün defalarca sunulan genel manzara fotoğrafları arasında onları göremeyiz. Çerkes Karadağ bir röpartajında şöyle der; “Ben herhangi bir fotoğrafı izlerken çerçeve dışına bırakılmış gerçeğin ne olabileceğine dair varsayımları da görmeye çalışırım. Çerçeve bir tercihtir ve aslında gerçeği gizlemektedir. Görmek istemediğimiz şeyleri ,fotoğrafçı çerçeveleyerek aslında gizlemektedir.”


oynadığımız bu saklambaç oyunu , fotoğraflara "daHayatla yansıyacaktır elbette. Psikologların boş bir kağıda çiz-

dirdiği karmaşık şekillerden yakalamaya çalıştığı kişilik özelliklerini, acaba fotoğraftlarda yakalayabilir miyiz?

"


40 41

İKON FOTOĞRAFLAR Gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz bir çok nesnenin zihnimizdeki görsel temsiline imge deniliyor. İmgeler, zihinimizde çok net yer almazlar. Keskin hatlara sahip olmadıkları gibi, canlı ve belirgin de değildirler. Çoğunlukla flu, puslu, girift ve yumuşak tonlardan oluşurlar. İzlediğimiz flu bir fotoğrafın bizle kurduğu samimi iletişimin sebebi biraz da bilincimizin belirsiz doğasıdır. Çok net çekilmiş, herhangi bir gizeme yer bırakmamış bir fotoğraf, duygularımıza çok fazla temas etmeyebilir. İnsan doğası gereği apaçık sunulan şeyler karşısında çok fazla heyecan duymaz. Onu daha çok içine çeken şey belirsizliktir. Gördüğümüz bir rüyanın bizdeki etkisini, bir başkasına aktardığımızda, o kişi üzerinde aynı etkiyi yaratması neredeyse imkansızdır. Bizim zihinimizdeki görüntüyle, onun görüntüsü tam olarak eşleşmeyecek, aynı anlama da gelmeyecektir. Nesnelere yüklediğimiz anlamlar ölçüsünde iletişim kurabiliriz. İçinde yaşanılan kültür her ne kadar ortak bir anlam dili taşısa da kişinin anlam dünyası çok daha karmaşıktır. Fakat fotoğraf endüstrisi “rüyanızı fotoğrafa dönüştürün”, “hayallerinizi ölümsüzleştirin” sloganlarıyla bu belirsizliği netleştirip, hizaya sokup anlaşılabilir hale getirmeyi amaçlar. Daha keskin, daha canlı diyerek belirsizliğimizi onarmayı ve müşterek bir alfabe oluşturmayı ilke edinir. Endüstri belirginleştirmek zorundadır. Çünkü kont-

rol altında tutacaktır. O yüzden ölçülebilir hale getirmelidir. Eleştirmenlerin yokluğunu fırsat bilen fotoğraf endüstrisi, neredeyse cetvellerle ölçtüğü fotoğrafları ödüllendirip, alkışlatarak mutluluk aldatmacası içindeki çoğunluğu oluşturur. Çünkü fotoğraf endüstrisi ünvan verme ve kimlik edindirme konusunda çok cömert davranır. Karmaşık bir kavramı bu şekilde belirginleştirerek ; kendi yaşamını sürdürecek şekilde “sanat”, “eser” ve “sanatçı” tanımını yapar. Görme Kültürü’nde Çerkes Karadağ, bazı yayınların amatörlere yararlanacakları faydalı bilgiler yerine, kameraların ne denli yaratıcı programlarla donatılmış olduğunu öne çıkaran gizli bir propaganda kulllandıklarından bahsetmektedir . Fotoğraf dergilerinin sayfalarında yeni çıkan bir makinanın ne kadar canlı çekebildiğine dair reklam spotları yer alırken, hemen yanındaki diğer sayfada canlı fotoğraf çekmeyi hedefleştiren ve onun sırlarını anlatan makaleler yer alır. Fotoğrafların canlı ve keskin olmamasını bir eksiklik olarak işaret eder. Fotoğrafı “anlatma” özelliğinden uzaklaştırıp, onu sadece bir “gösteren” olarak sunar. Başarıyı ise “gösterebilme” kabiliyetiyle oranlar. Çünkü bu oranlama neticesinde kendisine yeni bir fotoğrafçı (müşteri) daha kazanacaktır. Fotoğraf makinasının bir ticari obje haline getirilmesi artık çoğunluk tarafından kabul ediliyor. Buna ilave olarak günümüz-


de “fotoğraf çekme eylemi” de başlı başına bir tüketim nesnesi haline gelmiştir. Fotoğraf çekme arzusu, fotoğrafın kendisinden daha değerli sunulur. Kıskanılma arzusuyla hareket eden fotoğrafçı güzel ve egzotik görüntüleri çektiğinde -çekebiliyor olmaktan kaynaklı- bir tatmin yaşar. Fotoğraf bu sayede, düşünsel bir uğraş yerine; güneş, bulut ve deniz üçlüsüyle bezenmiş bir sosyal etkinlik aracına dönüşür. Toplumun zevklerinin biçimlendiren ve bilincin yanlış ihtiyaçlara yönlendirilmesini sağlayan kültür endüstrisi, bireyin özgün tercihlerinin belli bir avantaja sahip olmasına izin vermemektedir. Marshall Fishwick, herkesin kafasında, yaşamın gerektirdiği anlamlar ve formlar için kullanılmak üzere ikonolojik imajlardan oluşan bir banka oluştuğundan bahsetmektedir. Fishwick’in bahsettiği bankada ise çoğunlukla, bireyin kendisi yerine “anlam üretimi” yapan kültür endüstrisinin ikonları yeralmaktadır. İkonlaştırma çabası sayesinde, günümüz fotoğraf dünyasının içinde bulunduğu ezber ve otomasyonu andıran görüntü üretimini (tüketimini) de anlayabiliriz. Fotoğrafçılar kendi yaşam pardigmalarından koparılarak, oluşturulmuş fotoğraf ikonlarının peşinden koşmaya zorlanır. Özgünlüğünü kaybeden fotoğrafçının nesnelerle sağladığı buluşmalarda, bilinç haritasında beliren şey ise ikonografik fotoğraflardır. Bir sokağa baktığında gördüğü şey sokak değil, bilincine yerleştirilen sokak fotoğrafı ikonudur. Referans kabul ettiği bu görüntüye ulaşma

ya da daha iyisini yapma dürtüsüyle hareket eder. Bu şekilde fotoğrafçı, görüntü üretim bandının bir işçisi haline gelir. Fotoğrafa başlamadan önceki çok boyutlu algılama ve anlamlandırma serüveni, ikon fotoğraflarla birlikte tek boyuta düşer. “ikon, insanın eleştirisiz ve tartımaşız kabul ettiği, bağlandığı ve saygı duyduğu nesne anlamına gelmektedir. İkona atfedilen nitelikler, nesnenin kendisinden değil, onları yücelten birey ve gruplardan kaynaklanmaktadır. İkonografik anlam, bireyin toplumsal konumuyla ve ait olduğu gruplarla biçimlenir” (1) Türkiye’deki günümüz fotoğrafçılığında ikon fotoğrafların sayısı oldukça fazladır. Örneğin son bir kaç yıl içinde “yırtık çadırdan bakan yoksul yörük kızı” fotoğrafları birçok yarışmadan derece ödülü almaktadır ve alacaktır. Bu fotoğraflar “yoksulluk” konusu için belirli çevereler tarafından ortak bir imge’ye dönüşmüştür. Anlam derinlik gerektirir, gizli bir boyut, görülmeyen ama yine de kararlı ve sabit bir dayanağı veya temeli gerektirir. Postmodern dünyada ise her şey görülebilir ve açıktır, saydamdır hatta açık-saçıktır, değişken ve kararsızdır. (2)

* Ahmet Oktay, Türkiye’de Popüler Kültür ,Everest Yayınları, 2002, s30 * Handan Tunç- Orhan Alptürk, Görüntüleme ve Görüntüle nende Zaman Algısı


42 43

ALADAĞLARIN ANLATTIKLARI “Dağlar bir başkadır” diyorlardı. yücedir, dağlar aşktır”" diyorlardı.

“Dağlar

Nihayetinde taş ve kaya değil miydi? Bu kadar sert şeylerden nasıl da naif cümleler, şiirler çıkıyordu. Kayalıklar arasında tırmanarak en yükseğe çıkıyor olmak da neydi? Zirve denilen noktaya ulaşınca ne olacaktı? Bu cümleler eşliğinde gittim Aladağlar’a. İki yarış bir aradaydı. Hem zirveye çıkılacaktı hem de fotoğraf çekilecekti. Tabi ki zirveye en önce çıkmak gibi bir yarış değil bu. Her yorgunlukta geriye ve tepeye bakıp, pes etmeden kulvarı tamamlama yarışıydı. Bir bakıma insanın kendi sınırlarının yoklamasıydı. Daha önce dağcılık tecrübesi olanlar ve

benim gibi ilk defa gidenler de vardı. Bazen tecrubelilerle, bazen de yenilerle sohbet ediyordum. Tecrübeliler ruhtan, hisden bahsederken yeniler yorgunluk ve susuzluktan bahsediyordu. Yeniler susuz kalma korkusuyla sırt çantasını suyla dolduruken , eskiler kendinden emin birkaç şişe su alarak yol alıyordu. “Yudum yudum içeceksiniz, sakın kana kana su içmeyin” diyorlardı. Fakat korkular galip geliyordu, daha fazla yük taşımak pahasına olsa da.. “Katırlar vardı, dik bir dağın yamacından sırtında yüklerle çıkıyorlardı. Her taraf sarp kayalıklarla dolu ve tek bir ağac gölgesi yoktu, yüksekteydik, ayağımız kaydığında öleceğimiz yerlerden geçiyorduk”.. Bir rüya-

dışarı çıkmıyor, acemi dağcıların beyninde "şiirSözcükler olmaya çalışıyordu. Yukarı çıktıkça, enginleşiyordu insan. "


dan uyandığımda kullabileceğim kelimeler konuşmaya başladığımı farkettim. Dağlar yavaş yavaş ne olduğunu göstermeye başlamıştı. Ufak bir rüzgarla, kendini anlatıyordu artık. Yolda durdurup, kendi heybetini izlettiriyordu. Kardan sularıyla emziriyordu. Yürüdükçe sarmalıyordu dağ bizi.. Bir adım ötesinde yine kendi vardı. Geriye dönemeyecek kadar yol kattetmiştik çoktan.. Sözcükler dışarı çıkmıyor, acemi dağcıların beyninde şiir olmaya çalışıyordu. Yukarı çıktıkça, enginleşiyordu insan. Yol aldıkça, kendine geliyordu. Her bir adımda, bir yükünü bırakıyordu geride. Anlamını yitiriyordu, çoğu anlam verdiklerimiz. İzle beni diyordu, doğa. Bunu kendin için yap. Bırak acemi filozofluğu, gel

benden öğren diyordu. Ben hep burdaydım, sen daha bir kaç on yıldır burdasın diyordu. Bilgeler ve evliyaların kendini dağlara atması geliyordu aklıma. O öğretiler, o özetler bu sert kayalıklardan çıkmıştı. Bir tebessümle aklıma geldi, çocuklarını o kurstan bu kursa gönderen bizim şehir bilgeleri. Rüzgarda üşümeden, yağmurda ıslanmadan, adım adım uzaklaşmışlardı doğadan. Bir kafe masasına hapsedilen ve sadece el değiştiren cümlelerle başbaşa kalmışlardı.. Ve geri dönme vakti gelmişti. Bizi bekleyen “biz”lere dönüyorduk. Tatsız bir eve dönüş yolculuğuydu. Neyi özlediğimiz konusunda kafalar karışmıştı. Özlediğimiz sıcak yatağımız mı yoksa “ben” miydi ?


44 45

FOTOĞRAF TARİFİ Bir söz arıyoruz. Bir aforizma. Bir söz duymak istiyoruz, karmaşaları giderecek. Her zorluğa göğüs gerecek bir ipucu, bir dayanak noktası. Bir savunma mekanizması, “algıda hatasızlık”.. Üzerinde yürünülecek bir cümle, her türlü durumda cebimizden çıkarıp kullanacağımız bir reçete. Ne zaman yolumuzdan çıksak, çıkartıp okuyacağımız bir tarif. Birileri evrene sevgi mesajları yolluyor, birileri “carpe diem” diyor. Kimi “kimseye güvenmeyeceksin” diyor, diğeri “eyvallah etmeyeceksin” diyor. “Herşey fani ne de olsa” diyor bir diğeri. Tecrübeleri dinleyip, yaşam haritaları oluşturuyoruz kimi zaman. Bazen kendi yaşamımızı teraziye koyuyoruz, başkasının anılarında. Yaşam tarifinin peşindeyiz. Bir çay kaşığı ve bir kibrit kutusu gibi net ve ölçülebilir bir tarifin. Tüm filozofları tek bir kişi gibi düşündüğümüzde bile hala net bir tarifi bulunamamışken, bir ömrü anlayabilmek için bir ömür yeter mi? Adres tarifi gibi fotoğraf tarifi istiyoruz çoğu zaman. -Buralarda fotoğraf çekilecek güzel yer neresi var? -Bak şimdi tam yerine geldin. İlerdeki caminin ordan sağa dön iki yüz metre ilerde eski yıkılmış bir kilise var. Orasını çekebilirsin. Daha da yukarda, “Şahin Tepesi” var. Çok güzel manzarası vardır

orasının. Biz bazen eşimle haftasonu oraya gideriz. Bende fotoğrafa meraklıyım zaten. Nikon mu o? Ya da; -Off nee çekmeliyim acaba? -Bence sen insan çekmelisin. Çünkü insanlarla iletişimin, ikna kabiliyetin çok iyi. Altından girip üstünden çıkabiliyorsun. -Galiba haklısın. Ben insan çekmeyi seviyorum. Evet evet, benim tarzım bu sanırım. İnsan çekeceğim. -Kesinlikle.. İlle de; -Üstadım yeni başlayanlara ne tavsiye edersiniz? Ne yapmalıyız? -Bakın. Ben fotoğrafa Zenit’le başladım. Sizler şanslısınız. Bla bla… Bazen felsefi; -Bişey sorcam. Neden fotoğraf çekiyorum? sorusunun cevabını bulamadım ben. Sence neden çekiyoruz ki? -O neden biliyor musun? Yani neden çekiyoruz?Doluyosun,doluyosun anlatamıyorsun ya hani. Bi sürü bişey demek istiyosun da diyemiyosan ya. İşte onu fotoğrafla yansıtıyorsun.. -Hımm.. Bazen de sorgulayıcı; -Fotoğraf nedir? -Fotoğraf ışıktır abicim. Işığı gördün mü basacaksın. Işık çok önemli. -Işık nedir peki?


-Işık; sabah ışığı işte. Fotoğraf o zaman iyi çıkıyor. Nihayetinde tarif edenlerin derdi taraf toplamaktır. “Değer” haritasını kendi lehine yönlendirmektir. Her horoz kendi çöplüğünü övüyor, ötebilmek için. Herkes kendi güçlü olduğu yere yönlendirmek istiyor diğerini. Gelmeyenler suçlanıyor. Suçladıkça kendini mükemmeleştiriyor(!). Yoluna girmeyenlerin başarısızlığı bekleniyor sonra ve dört gözle. “Ben demiştim” demeyi bekliyor, kendi vasat tarihini aklamak için. Akıl veriyoruz, Nasihat veriyoruz, Tavsiyede bulunuyoruz, Tarif ediyoruz. Bunların hepsi doğru yolda yürüdüğümüzü kendimize inandırmak için olabilir mi?


46 47

KAHVERENGİNİN YOKSUL TONLARI İletişim fakültesinde okuduğum yıllarda renklerin anlamını, psikolojik etkilerini, kültürlere göre izafiyetini içeren kimi görsel dersler almıştım. Özellikle kahverenginin anlamı, o zamandan beri aklımda kalmıştı. Kahverenginin birçok kültürde zenginliği temsil ettiği, bu yüzden de çoğu şatafatlı yaşam yerlerinde bir dekoratif unsur olarak yeraldığı söylenmişti. Kimi zaman pahalı otellerde, kimi zaman da gösterişli mobilyalarda kendini göstereren bu rengin elbetteki başka anlamları da var. Ama, en çok aklıma yer eden, köklü zenginliğin bir simgesi olmasıydı. 2007 yılında, bir insani yardım kuruluşunun yardım kampanyası için gitmiştim Nijer’e. Ansiklopedik kaynaklardan edindiğim güncel bilgilerde, dünyanın en fakir ikinci ülkesi olduğu yazıyordu. Ortalama insan ömrü olarak da 40 rakamını gösteriyordu. Gelişmiş ülkelerde 40a yaklaşan evlenme yaşı, bir anlamda yeni bir başlangıç iken, onlar için “ölüm”e denk geliyordu. Afrika’nın çaresizliğini resmeden onlarca görüntüyü, herkes gibi ben de çok kez görmüştüm. Onlar, yemeklerin çöpe gitmemesi için söylenen “bunu bulamayanlar da var” öğüdünün gizli özneleriydi. Çoğu zaman da “haline şükret” tesellisinde terazinin diğer tarafıydı. Dünyanın rehabilitasyonu için dünyaya gelmişlerdi sanki (!) . Onların fotoğrafını gördüğümüzde biraz üzülmeli, sonra da küçük bir bağış yapmalıydık. Bu şekilde bize keyif ve mutluluk vaad eden evlerimizde daha konforlu bir

yaşam sürebilir, gözümüzden bile sakındığımız çocuklarımızı daha rahat sevebilirdik. Ne de olsa insanlık namına görevimizi yapmıştık. Uzun bir yolculuktan sonra ulaştığım Nijer’in köyleri, ülke ortalamasının da altında bir yaşam seviyesindeydi. Hiçbir şey yok ve her şey alabildiğine kahverengiydi. Yüzler, eller, kıyafetler. Rüzgar kahverengi esiyordu. Toprak, herşeye kendi rengini vermişti. Sular da kahverengiydi, bakışlar da. Özellikle çocukların insanı donduran, hapseden bakışları vardı. O durgun, o mat küçük bakışlar, çok farklı duygulara sürüklüyor insanı. Tüm duygu halleri o küçücük gözbebeklerine sığmıştı sanki. Bu, hızlı büyüyüp, erken ölmek zorunda olanların bakışıydı. Olgun ve yaşlıydı gözler. Optikten süzülerek zihnimi sarsıyordu. O bakışların tesiriyle, bu defa ben küçücük kalıyordum. Yüzlerce fotoğraf çektim, ordaki yaşamı bir kez daha kendime ve başkalarına hatırlatmak için. Ama 2007’de çektiğim bu fotoğrafların üzerinden geçen 5 yılda, insanlar daha fazla kahverengi eşya edindi, daha fazla lüks tüketime yöneldi, daha komik şeyleri kaygı etti ve tuhaf şeylere ağladı.


48 49

PU “AN” FOTOĞRAFLARI Çok eskiden maharet bir nesneyi gösterebilmekti. Korkular ortaktı. Ya fotoğraflarımız yanmışsa? Ya karanlık çıkmışsa? Bu yüzden fotoğraf makinasıyla ve fotoğrafçıyla aramızda inanılmaz bir mesafe vardı. Kendimizi, bir kağıt üzerinde, bir yanımız karanlığa düşmeden görmek enteresan bir duyguydu. Başarı; makinanın arka kapagını açmamakla veya filmi geri sarmayı becerebilmekle de ilgiliydi biraz. Eski albümlerime baktığımda sadece “görünebilmekten” ibaret çocukluk fotoğraflarımı görüyorum. Bu gösterebilme başarısı zamanla yerini “net ve canlı gösterebilmeye” bıraktı.. “Ne güzel net çıkmış” övgüsünü kazanmak icin öncelikle titretmeden çekmek gerekiyordu. Yüzümüzdeki yaralar ve üzerimizdeki pasaklar da net ve canlı çıkmaya başladı. Geçmiş barışıktı çamurla, toprakla ve kendisiyle. Şimdilerdeki gibi kendi fotoğrafımızı bulanıklaştırıp, yüzümüz algılanmaycak kadar ışık ve renk hileleriyle kaset kapaklarına benzetmiyorduk. Dışardan nasıl gözüktüğümüz duygusu günümüzdeki gibi baskın değildi. “Ne olduğumuzdan çok, nasıl gözüktüğümüz” devrine imaj devri diyorlar. Gündelik hayatta meşrulaştırlan bu kavram nedeniyle, insanoğlu imaj denilen şeyin arkasındaki düşünceleri öğrenmek için yoğun bir çaba sarfediyor. “Ne söyledi ?” yerine, “ne demek istedi?” diyenlerin sayısı fazlalaşıyor. Bunlardan dolayı herhangi bir eğitime gerek kalmadan edinilen bir “meslek” ortaya çıktı. “İnsan Sarraflığı“. Bu kişiler, bir insanı

hemen oracıkta tanıyıveriyor ve seceresini döküyorlar(!). Dinlenilen müzik ya da giyilen ayakkabıdan üretilen kişilik analizleri kahve fallarını anımsatıyor. Bir insanı erkenden tanımlama hevesi, gelecek korkularının bir panzehiri belki de. Güvenli bir yarın inşa etmek isteyen korkak ruhlarımız, daha en başından değerini biçiyor başka bedenlerin. “İnsan sarrafları”nın elinde değer kazanma yarışı başladı sonra. “İlk intiba çok önemlidir” diye peydahlanan bir cümleyi slogan ettik kendimize. Değer görmek için dizayn ettiğimiz yaşamımızın jurileri artık herkesti. Puan vermeyi ve puanlanmayı seven bu insan formatı, zamanla rakamlardan oluşan bir hayat yaşamaya başlayacaktı. Hayatın bir çok yerinde “En olmak, ben olmaktan daha önemli” hale getirilecekti. Fotoğrafın hayatımıza girişindeki samimi kronolojisi de nasibini aldı bu gidişattan. Fotoğraf ve fotoğrafçının nasıl gözüktüğü, fotoğraftan daha önemli hale getirildi. Çoğu fotoğraf “sarraflar” için çekilmeye başlandı. Fotoğrafın en ve boydan oluşan iki boyutlu dünyası, sadece “en” lerden oluşan tek bir boyuta düşürülmeye çalışılıyor. Renklere boğuluyor fotoğraflar, ortak beğeniyi kazanmak için. Fotoğrafçılığın şöhretini ölmeden önce yaşamak isteyenler “o an” yerine kıyasıya bir pu”an” yarışına giriyor. Fakat ne yazıkki tarih yarışanlar yerine yön verenleri hatırlıyor hep. Tarih puanlarla ilgilenmiyor.


YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN FOTOĞRAF Aslında fotoğraf yeni başlanılan birşey değildir. Algılarımızın açılmasıyla çoktan başlamıştı bile. Herşeyi görüyor, onlar hakkında söylemesek de düşünüyor ve ayırt ediyoruz. Etrafımızı saran görsel uyarıcılar, zihnimizde tanımlanarak ve kavramlaşarak hayatımızdaki yerini alıyor. Sadece görseller değil elbette bizi fotoğrafa başlatan şey. Okuduğumuz bir kitabın sayfasını çevirmeden önce gözlerimizi kapatarak bir kaç dakika öylece hayale dalmak da, bizi çoktan fotoğrafa başlatmıştı. Bir arkadaşımızla, sevgilimizle konuşup onu izlerken , incelerken de aslında fotograf yapıyorduk. Sanılanın aksine, fotoğrafı öğrenmeye bir kursa yazılarak ya da bir fotoğraf makinası alarak başlamıyoruz. Biz zaten varız ve fotoğraf bunun karşılığı. Fotoğraf makinasının amacı; daha önceden ya da o anda hissetiklerimizin fotoğrafa resmedilmesine yardımcı olmaktan başka birşey değildir. Fotoğraf makinasını öğrenmek ise tek düğmeli çamaşır makinalarını öğrenmek kadar kolaydır aslında. Nedense çoğumuz fotoğraf makinalarını gereğinden fazla komplike hale getiririz. Ardı önü birkaç değişkene yön vermektir. Bu yüzden birkaç yıl geçmesine rağmen fotoğraf makinasındaki ayarları hala çözemeyenleri anlamakta güçlük çekiyorum. Kalemi doğru tutmadan yazımızı güzel yazamayacaksak neden bunu zamana yayıp, bizi her zaman durdurmasına izin veririz ki?

Fotoğraf kursları için de durum böyledir aslında. . Bir kursun görevi, düşüncelerinizi o dil aracılığıyla ifade edebilmenin teknik kısmını öğretmekten ibarettir. Ama asla, “ne düşünmen gerektiğini” söylemek değildir.… Fotoğraf zamanla öğrenilen birşey de değildir bana göre. İlk fotoğraflarım cok çok acemiceymiş, demek de pek mantıklı gelmemeye başladı bana. Biz zaten zamanla birlikte yaşarız. Yaşamımızda farklılıklar oluyorsa zaten fotoğraflarımız da bu olgunlaşmaya paralel gidecektir. Çünkü çoğunlukla fotoğraflarımız -eğer samimiysek- bizim aynamızdır. Aslında samimi değilsek de bizim aynamızdır. Herkesin çektiği ve birbirine benzeyen fotoğraflar da aslında bu samimiyetsizliğimizin aynasıdır. Kendi duygularımızı resmetmeye olan korkumuzdandır ki daha önce beğenilmişlerin ardından sürükleniriz . Fotoğrafı öğrenmeye çalışmak, kendimizi unutturmamalı.. Herkesin aynı şeyleri düşünüyor olduğunu kabullenemiyorum. Çünkü herkes aynı şekilde yaşamadı ve aynı rüyaları görmedi. Ama çoğumuz aynı rüyayı görmüşüz gibi modelimizin eline sigara verip, aşağı bakmasını sağlıyoruz ve tam dumanı üflerken çekiyoruz fotoğrafını, siyah beyaz.


50 51

BENİM SONBAHAR Bir şeyi gördükten hemen sonra, kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. “Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz”ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, “onun her şeyi nasıl gördüğü”nü anlama çabanızdır.” diyor John Berger “Görme biçimleri” isimli kitabında. Yani sadece fotoğrafa bakmayız, o da bize bakar. “Bilmem hiçbir şey düşünmedim” diyerek çektiğimiz fotoğrafların bile bizim hakkımızda söyleyeceği ne çok şey var. Hatta bu sözler, kontrol ederek çektiğimiz fotoğrafların söylediklerinden daha gerçekçi olabiliyor. Kontrollü fotoğraflarda nasıl görüneceğimizi ve nasıl anlatacağımızı da işleyerek, yanılgıları azaltma çabamız, fotoğrafla sağlayacağımız samimi iletişimi de belirli bir ölçüde azaltabiliyor. Farkında olmadan çektiklerimiz ve sebebini bilmiyorum diye geçiştirdiklerimiz, fotoğrafların altındaki kendi resmimize daha çok benziyor. Fotoğraflarımla konuşuyorum. Yüzlerce görüntü içerisinden neden onu tercih etmiş olabileceğimi anlamaya çalışıyorum. Her anlamadığımda ise kendimden ne kadar uzakta olduğumu farkediyorum. Ne kadar anlamıyorsam o kadar uzaktayım kendimden. “Yazılarım, ne kadar dağınık ya da derli toplu olduğumu gösterir” demişti bir arkadaşım. Fotoğraflarımız ise kendimizin ne kadar yakınında ya da uzağında yaşadığımızı gösteriyor belki de. Bir orman çekersin, bir ağaç çekersin, gider bir dal çekersin. Bir

dal çekersin adına da” benim sonbaharım” dersin hiç düşünmeden. Fotoğraflarımın adını çoğu zaman ben değil kendisi koyar. “Benim Sonbaharım” da öyleydi. Sonbahara -yani kendime- duyduğum özlemin fotoğraflarıydı onlar. Ertelediğim hüzünlerimi ve geçiştirdiğim duygularımı hatırlatıyordu bana. Öyle ki o fotoğrafımı çekip koymuştum bir kenara. Çok zaman sonra açıp tekrar baktım. Söylediklerini anlamak istedim başka bir sonbaharda. Bana “yukarı bak ve nerde olduğunu gör” diyorlardı. “Sen hüznü seversin aslında, hatta ondan beslenir onla coşarsın” diyordu renkler. Hayat dalgalıdır diyordu yaprağın biri. Kızıyordu bir diğeri bana. Gerilerdeki beyaz renk ise ferahlatıyordu beni.İnsanın kendini anlaması, tanıması ne kadar da zor. Her tanımladığında yıkıyor hayat. Yeni bir cümle inşa ediyorsun ve yine yıkılıyor. Zamana ya da rüzgara teslim ediyorsun kendini sonra. Sonra o da olmuyor. Galiba hayat cümlelerle fazla ilgilenmiyor. Benim sloganlara ihtiyacım yok, beni tanımlamak yerine “beni yaşa” diyor. Kılık değiştirerek sürekli önüne çıkacağım diyor hayat. Benim sonbaharımın söylediklerini duyabiliyorum artık. Onu görebiliyorum. Çok zaman sonra yakınlaşıyorum o fotoğrafımla. Şimdi elimde coşku ve önümde yeni bir sonbahar var..


52 53

BİYOGRAFİLERİMİZ Biri kulağını yemiş, diğeri intihar etmiş, bir diğeri aşk acısı çekmiş , öbürü yoksul bir aileden gelmiş.Ortaya gerçek manada sanat eseri koymuş ve kitleleri etkileyen kişilerin biyografilerinde aklımızda kalanlar genelde bu sözcükler oluyor. Sanatın acıyla beslenmesi gerektiği fikrinden olsa gerek yaşanılan biyografik bu acılara da içten içe bir hayranlığımız oluşuyor. Belki de gerçekten sanat eserinin olgunlaşması için gerekli malzeme acıdır. Yaşamın tadını anlamak için ölümü, sağlığın kıymetini anlamak için hastalığı, aşkın değerini bilmek için de yalnızlığı tatmak gerekiyordur. Mutluluğun fotoğrafını çekmek için belki de mutsuzluğu bilmek gerekiyordur. En iyi doğruyu en çok acı çekenin söyleyeceğini düşünürüz. Bu yüzden severiz bu yaşamları ve aklımıza yer eder. Eğer intihar etmeseydi fotoğrafçı, biz çoktan unuturduk akbabanın önündeki siyah çocuğu. Peki hiç acı yaşamamış bir sanatçıya nasıl bakarız? Şöyle bakarız; Herşey mükemmel olmamalı. Kopmalı film bir yerde. Fırtına çıkmalı. Biyografinin bir yerinde acı olmalı. Başında yoksa sonunda olmalı. Bari ölürken acı çekmeli. Dost kazığı yemeli. Bütün parasını kaybetmeli. Sevdikleri sırtını dönmeli ona. Doğruyu söyleyip dokuz köyden kovulmalı. Duvarlarımıza asacağımız sözler, darağacına giderken yazılmalı. Mutsuz ölmeli. Yoksa duymuyoruz yüce bir hayranlık filan. Yarı şaka yarı

ciddi ama durum böyle. Peki fotoğrafta durum nasıldır? Bizimkiler biraz daha farklıdır. Acıyla bezenmesine gerek yoktur. Ama yine de tatsız gelmez. Biz yorulmayız kendi biyografilerimizde. Çünkü birileri bizden önce sempatik kurgularla idealize etmiştir zaten. Biz sadece biyografinin öznesini değiştiririz. Çok abartılacak kahramanlık hikayeleri, ortaya çıkan fotoğraflar için tezatlık oluşturacağından, soft bir nostalji etkisinde geçer biyografilerimiz. Okuyan sadece kıskanmalı, imrenmeli o kadar. Muhtemelen babamızın ya da dedemizin doğum gününde hediye ettiği eski filmli bir makinayla başlarız. Burnumuzda buram buram fotoğraf banyosunun kokusu vardır. Bir fotoğrafı çekmek için 3 gün aynı yerde beklemişizdir. Yolu kapanan bir köye kızaklı atılalarla gitmişizdir. Sırf oraya gidebildğimiz için çektiğimiz fotoğraflarla ödül almışızdır. Yarışmalardan kazandığımız bir kaç ödülü yazmışızdır. Gönderdiğimiz ve ödül almadığımız 200 başvurudan hiç bahsetmemişizdir. Sabah erken kalkıp gece geç yatmışızdır. Kısacası “Biraz yorulduk ama güzel de oldu” tadındadır. Peki bir şair ve bir yazarın biyografisindeki “yarı agresif yarı depresif” öğelere neden günümüz fotoğrafçısının biyografisinde rastlamıyoruz? Çünkü böyle bir beklenti yoktur zaten. Çünkü fotoğrafı herkes çeke-


biliyor olmalı. Çünkü fotoğraf mutluluğu ve anıları ölümsüzleştirmeli. Estetize edilmeli. Kolay olmalı, Arzulatılan olmalı (!). Makina satılmalı, endüstri canlı kalmalı. Ne acısı? Ne bedeli ? Aman ha !!! Negatif enerji oluşturulmamalı !!! Kendi biyografimiz kendimize ördüğümüz bir duvar gibi. Çok önemli bir silah bu şekilde oyuncak oldu bize. Güya fotoğraf hayatı değiştirmeliydi. Şimdiler de anasayfaya çıksak yeter.. Fotoğraf bizi uyutan bir masal değil , uyandıran bir gerçek olmalı. Maalesef, şu an bir masal tadında ve üstelik tablo gibi.


54 55

İMGESEL SİMGESELLER

- ” İmgesel Simgeseller” sergisi için bir dergiden röportaj teklifi aldım. - Ne güzel işte. iyi olur senin için.. - İyi de ben daha önce röportaj filan yapmadım ki ne soracaklar? - Ya öyle değil zaten mail

- Ne diyelim? -… - Şöyle yazayım ” Günümüz dünyasında sanatın ve fotoğrafın….” - Ya bu çok klişe olur. Biraz farklı ol.Dogru haklısın şöyle diyelim o zaman

olarak sana soruları gönderiyorlar sen de ordan yazarsın bişeyler işte sanat filan.. Rahat ol.

” Öncelikle imge’nin ne olduğunu bilmeliyiz TDK ya göre imge…” yok bu da

- Gelmiş sorular. Burda bir sürü soru var ne diyecez?

- Bak kitap yazmıyorsun. Röportaj gibi olmalı yani konusuyormuşun gibifilan..

- Ne diyor soruda? - “Serginizin isminden başlayalım. Serginizin ismi ne anlam ifade ediyor?”

- O zaman konuşuyormuş gibi yapmak yerine sen sor bana direk, ben de o rahatlıkla birşeyler söylemeye çalışayım. Sor.

- Ne diyeceksin?

- Peki..

- Ne diyeceğiz?

Serginizin isminden başlayalım öncelikle.. Ne demektir, ya da ne

saçma oldu


anlatmak istediniz “İmgesel Simgeseller” le? - Öncelikle teşekkür eder.. Yok yok.. Teşekkür etmeyim.. Tamam baştan.. İmgesel Simgeseller adından da belli olduğu gibi… gibi.. - Gibi eee ? - Hakikaten adından belli dedik de.. Biz niye koyduk bu ismi? - “Doğa sevgisi” mi diyecektik.. İsim güzel de.. Birşeyler demek lazım işte.. Dur ben de düşüneyim biraz.. - Şimdi mesele ne biliyor musun? Biraz asi cevaplar vermelisin, bir sanatçı edasıyla yani.. Ne dediğinden çok nasıl dediğin de önemli. - Nasıl? Nasıl dediğim önemli? - Serginin ismi gibi konuşmalısın. Yani imge,simge araya rönesans, çizgi, estetik karıştır işte bişeyler.. -Hımm.. Şöyle nasıl? “Rönesans döneminde ağırlıklı olarak hissedilmeye başlayan estetik çizgilerle imgeleri simgeleştirme olayları beni hep etkilemiştir” - Olayları ne ya? Bak güzel oldu sadece “olayları” yerine başka kelime bulmalıyız. - Olguları ? - Yok bulguları.. Saçmalama! Biraz naif birşey olmalı..Mesela “akım” diyelim. “.. simgeleştirme akımları beni hep etkilemiş-

tir.” bak güzel oldu bu. - Ya iyi de rönesans dedik akım dedik. Öyle mi gerçekten? - Ya sana bir soru? Bir sürü röportaj okumuşundur. Hangi birinde adam rönesans dedi diye tutup ansiklopediye baktın. - Doğru bakmadım gerçektende. - E o zaman? - O zaman sorun yok - Biz her cümle için bu kadar uğraşacak mıyız? 10 dakikada bir cümle. - Bu işler böyle. Ama biraz süreyi kısaltabiliriz. Yani az önceki mantıkla, önce kullanacağımız kelimeleri bulmalıyız. Sonra bir şekilde cümle içine yerleştiririz zaten. - Mesela ne olabilir? - Mesela.. “Düş, hayal, rüya”.. Bu kelimeler iyidir. Ondan sonra.. “Postmodern” diyebiliriz bir yerde. “Detay” diyebiliriz. “Sorunsal” diyebiliriz. - “Paradoks” da güzel. Bir de ben hep “amiyane tabirle” demek istemişimdir. - Olabilir. Biraz daha bulalım kelime. “Çağımızın hastalığı” da iyidir mesela. “Tarz” diyebilirsin. Bir de konuşmanın sonunda “kurumların ilgisizliğinden” yakınırsın olur biter.


56 57

DOĞA VE İNSAN SEVGİSİ İlk fotoğraf makinasını aldığım günü hatırlıyorum. Hemen köylere koşmuştum. Fotoğrafın, yanımda-yaşadığım yerde ve kendimde olabileceğini hesap etmeden düşmüştüm patika yollara.

Çünkü hâlâ en iyisini çizememiştim. Sadece resim ve fotoğraflarımın değil, bütün hayallerimin fonu olmuştu o ev. Tatilimi orda yapmak ve emekliliğimi de öyle bir yerde geçirmek istiyordum.

Resim derslerinden tanıdık bir manzaraydı aradığım. Çitle çevrilmiş , bahçesinde birkaç koyunun otladığı, çatısında baca ve anten olan evi ve yakınında akan , üzerinde küçük bir köprü bulunan ırmağı fotoğraflamak istiyordum.. Güzellik tanımı böyle kodlanmıştı zihnime ilkokul sıralarında. Belki de ilk fotoğraf makinasını aldığımda da bu yüzden aradım o manzarayı.

O manzara çok erken bulaşmıştı bana. Çoğu yerde o resmi görüyordum. Bazen okulun panosunda, bazen de başkalarına ait eski resim defterlerinde. Sanki herkes onu çiziyor, onu öğretiyor, onu gösteriyordu. Ve ben uzun bir süre resim denilen şeyi o zannetim. Ödevimizin konusu “doğa ve insan sevgisi”


diyordu öğretmenimiz. Bu bazen şiir, bazen komposizyon bazen de resim olarak isteniyordu bizden. Resmî bayramların resmini yapmayı, şiirini okumayı ezberlemiştik zaten. “Doğa ve insan sevgisi” çok farklı geliyordu, ilk duyduğum zamanlarda. Hem doğa, hem insan, hem sevgi..

sorun ettiğim başka şeyler var. Ölüm, doğum, kavga, stres, depresyon, aşk, sevgi, acı, ayrılık ve daha bir sürü şey yanıbaşımda. Üstelik farklı figürlere ve farklı fonlara sahip. Ayrıca” doğa ve insan sevgisi” ile anlatılamayacak kadar kompleks bir halde ve ara satırlarda hepsi…

Bunun resmini nasıl yapacaktım? Aklıma, her yerde gördüğüm o manzara resmi geldi. Farklı birşey yaparak, bu kez bir insan figürü ekledim resme. Doğa ve insan oldu.. O insanın elinden tuttuğu bir de çocuk figürü ekleyerek “sevgi”yi kattım. Doğa ve İnsan sevgisi oldu. O günden sonra da, bu konuyla ilgili yine aynı resmi çok defa yapacaktım.

Bütün bunlara rağmen ”Şimdi nerede olmak isterdin” sorusuna , “çitlerle çevrelenmiş ve şehre uzak bir evde olmak isterdim” diye cevap veriyorum hala..

Bunlar gerçekten benim hayallerim miydi? Şimdilerde bu soruyu soruyorum kendime. Bu şirin hayal, tıpkı resimdeki çitler gibi sınırlamış olabilir miydi fotoğraflarımı? Çıkamıyorum o bahçeden dışarıya. Söyleyecek o kadar çok şeyim olmasına rağmen, kurtulamıyorum “doğa ve insan sevgisi”nden. Tek enstüramana mahkum olmuş bir orkestra gibi hissediyorum kendimi. Yoksulluk için de oraya koşuyorum, yalnızlık için de. İlkbahar için de oraya koşuyorum sonbahar için de… Aklima ilk gelen orasi oluyor sürekli. Oysaki rastgele serpiştirilmiş kooperatif yaşamlar var artık. Anlatmak istediğim,


58 59

ŞAİR OLARAK UYANMAK Kafka’ nın “Dönüşüm” ündeki bir karakterin böcek olarak uyanmasına benzer bir şey yaşasam nasıl olurdu acaba? Kendime paha biçilmez bir iyilik yaparak böcek yerine şair olarak uyanmayı tercih ettim. Bir gün önceye kadar fotoğrafçıydım. Bir fotoğrafçı , fotograftaki ritüel ile şiir yazabilir miydi ? Düşünmeye başladım. Ne yapacaktım, ne yazacaktım? Birşeyler karaladım.. Ama yetmedi.. Şiire dair bildiğim tek şey birkaç yazar ismi ve “kafiye” sözcüğüydü.. O halde öğrenilmeliydi.. Hemen internetin başına geçip google’a “şiir” yazdım. Karşıma çıkan dağınık bilgileri , daha da dağıtarak ara verdim.. Kafamda elveda, ayrılık, sen, ben sözcükleri birbirleriyle yer değiştirerek cümle haline gelmeye çalışıyordu.. Kurduğum her kafiyeli mısra , şiir paylaşım sitesindeki başka bir şairin mısraları ile örtüşüyordu . Ama onların mısraları da başka mısraların benzeriydi zaten. Demek ki bu noktada bir sorun yoktu. Cesaretimi toplayıp “elveda sana” diye yazdığım şiiri gönderdim siteye. Kısa bir süre sonra bir mesaj düştü mail box’ıma. ” Merhaba , sitemize güzel bir şiirle giriş yaptınız. Tebrik ediyorum.. Mürekkebiniz daim olsun.. İmza : Poet Dreams”. Evet bu mükemmel.. Daha ilk şiirimde güzel bir yorum almıştım.. Hemen Google Translate’a giriş yaparak Poet Dreams’in Türkçe karşılığından emin olup, “Teşekkürler rüyaların şairi” dedim.. Fotografı öğrenme deneyimim işe yarıyordu. Özgüvenim kıvamına gelmişti.. Zamanla yorum yazıp, yorum aldığım akıcı bir “şiir

dostu” trafiğim oluştu. Birbirimizi internetten ekleyip, şiirlerimize yorumlar yapıyorduk. Artık kafamda bir şiir şekli oluşmuştu. Bende çok rahat yorum yazıp eleştirebiliyordum. Yapıcı olmak adına daha önceden fotograftan öğrendiğim bazı sözcükleri kullanıyordum yorum yaparken. ” Son mısradaki bir sözcük bence biraz fazla olmuş sanki.. diye düşünüyorum.. ama bu haliyle de güzel.. tebrikler..”, “Çok güzel betimlemişin, yazan ellerin dert görmesin” veya kimi zaman da daha karizmatik yorumlarda bulunuyordum.. “İşte budur”.. ” Kendimi bir film karesinde hissettim” en çok kullandıklarım arasındaydı.. Yazılan şiirleri ortak yorumlarımızla buduyorduk adeta.. Bütün öznel ifadeler tıpkı bir marangozhanedeki ağaçlar gibi kesiliyor ve budanıyordu. Geriye kalan düz hatlı suntalar, diğer kalabalık düz hatlı suntaların yanında yer buluyordu kendine.. Kalabalık sevinçliydi kendi gibi ortak dil kullanan birileri daha vardı artık. Yorumlaması ve dinlemesi kolay olacaktı.. Yumuşak bir dille başkalarını kendimize benzetmenin diğer adı eleştiri olmuştu.. Fotoğrafta da böyle yapmıştık. Bizi zorlayan bilmediğimiz fotoğraflara sessiz kalıp, bizim gibi çekenlere yanaşmıştık. Rahat ve güvenli bir yer çünkü orası.. Toplu şiir gezilerine çıkmaya başladık sonra. Bir ağacın altında sıra sıra oturup , günübirlik espriler eşliğinde birşeyler karalıyorduk çizgisiz defterlerimize.. Başımızdaki bilirkişi, “bence şurayı şöyle yap, bu şekilde beğenilmez” diyerek anlık rötuş atıyordu ruhlarımıza.. Beğenilmemek ve yalnız kalmaktansa bilirkişiye uymayı tercih ediyorduk. Zamanla bütün şiirlerimi, şiir gezilerinde yazma-


ya başladım. Yetmedi şiir yarışmalarına katıldım.. Ortak aklın ürünlerini, ortak akıl üreten jürilere teslim ediyorduk. Bazen derece, bazen de okunma ödülü geliyordu. Başarılarımı yazacak ve kendime kişşsel bir site açacak kadar özgeçmişim olmuştu artık. “Şurada doğdu, ilköğrenimi burada gördü, çeşitli şiir yarışmalarından şu kadar okunma ödülü aldı… Şimdilerde ise şunu yaparak şunu yapmaya devam etmekte” gibi.. Fotoğrafçılıktan kalma topsakalımı, şairlikte de kulanabilirim. Ama şapka almak gerekiyor bütünü tamamlamak için.. Kadife yada keten pantolon.. Fotoğrafçılıktan şairliğe görsel geçiş zor olmadı.. Fotoğraf sergisi diye birşey yapardık, fotoğrafçıyken.. Fotoğrafçının sergisine denk gelen , şairin şiir kitabıydı.. Kitap bastırılmalıydı o halde. Tanıdık bir matbaacı, 1000 adet baskı , eşe dosta ve onların eşi dostuna elden teslim edilerek bitirilmeliydi. Modern fotoğraf yolculuğunun basamaklarını şiirde kullanmak da beni daha önceden bildiğim bir yere getirmişti. Müşterek oluşturulan bir engelin önünde özgür olmakla benzer olmak arasında seçim yapılmalıydı. Heba olmamak uğruna, bir arafa gelip tıkanmıştım. Yazdıklarım bana ait olmayan bir elbise gibiydi. Ya ileri gidecektim ya geri dönecektim. Ama ileri gitmek için, geri dönmek gerekiyordu. Her halükarda geri dönüp, dışarıya koşarak değil, içeriyi dinleyerek yeniden başlamam gerekiyordu. Şair olmak için de , ressam olmak için de , fotoğrafçı olmak için de bu böyleydi… Kendi yolunda gitmekti…


60 61

SANAT KAYGISI sabrıyla dinledi bütün cümleleri.. O gün karışık ve aç uyudu. Uyandı. Ve açtı kültür-sanat eklerini. Okudu her cümleyi keşfe çıkmış bir yabancı gibi. Tanıdık gelen cümlelerde nefes alarak tamamladı okumayı. “Resim değil fotoğraf” gibi net bir bilgi edinememişti. Üzüldü biraz. Geç kalmışlık ve nerden başlayacağını bilememezlik rahatsız etmişti. İzleyen değil yaşatan biri olmak istedi. Çıktı yollara. “Aslında fotoğraf çekmekten çok anlamam ama hani bazen tablo gibi çekilmiş resimleri izlemeyi çok seviyorum. “ Böyle bir cümleyle başladı yolculuk. Etrafındakilerinin “resim değil fotoğraf” diyerek uyarmasıyla edindi ilk bilgiyi. Bu küçücük bilgi bile, ona inanılmaz bir haz vermişti. Siyaset, futbol ve benzeri konularda olabildiğince söz söyleyip, yorum yapabilirken sanatla ilgili konuşacak hiçbir şeyinin olmayışına hayıflandı biraz. Eski film posterlerinin asılı olduğu bir cafede, arkadaşlarıyla sanat üzerine konuştuğunu hayal etti. ” Önemli olan insan olmak ” ve “arkasında kesin dış güçler vardır” gibi cümleler son kullanma tarihine yaklaşıyordu. Bunları kendisi konuşmasa da onun yerine başkaları konuşurdu zaten. Ve Sanat dedi. O gün hayatını değiştirmeye karar verdi. Televizyonun karşısına geçip, kültür-sanat kanalından bahtına çıkanları izledi. Televizyonda yine ” Teknolojinin hızla ilerlediği….” , “Toplumu oluşturan birey…“gibi sözcüklerin çokça yer aldığı konuşmalar vardı. Diyetteki bir insan

Gitar öğrenmenin kolay olduğunu söyleyen arkadaşınının bu sözünü tekrarlayarak gitti, “kurslarımız başlaycaktır” ilanlarının peşinden. Akademi, sanat, okul, ev kelimlerinin yer değiştirilmesinden oluşmuş o kadar yer vardı ki… Sanatevi, Akademi Sanat, Sanat Akademisi, Sanat Okulu.. Seçti birini , girdi içeri. Baktı etrafa, verdi ücretini, seçti günlerini.. Gitti geldi, gitti geldi. Öğrendi Akdeniz Akşamları’nın giriş notalarını. Bu süre zarfında uzattı saçlarını , bıraktı sakalını.. Sonu gelmedi Akdeniz Akşamları’nın. Beceremedi. Parmakları iyi basmıyordu notalara. Nota neydi, çok da akıl erdiremiyordu. Vazgeçti, uzaklaştı sessizce. Başka bir arkadaşının “Yazmayı çok seviyorum, ben yazmadan duramam” sözü aklına geldi. Kendinin yazmadan da durabildiğine üzüldü . Yapmadığında kendisini rahatsız edecek birşeyi yoktu henüz. Sadece uyuyamadan ve yemek yemeden duramıyordu. Yazmak istedi. Şirin bir defter aldı kendine. İlanlarda “yazar okulu” ya da “yazar evi” diye birşey bulamadı. Nasıl öğrenecekti? “Demekki bu işin okulu yok” dedi. “Kalemime kuvvet” diyerek kapandı defeterin üzerine. 15 dakika


öylece kaldı, tek bir harf bile yazamadı. Düşündü. En son ne yazmıştı? Mail ve msn iletileri yazmıştı. Tükenmez kalem ile de adres tariflerini yazıyordu. Bir yazar adayının sadece “adres tarif notlarından” oluşan bir biyografisi olamaz diye düşündü. Üzüldü. Aradan yarım saat geçti ve yazmadan öylece duruyordu. Arkadaşı gibi olamadı. Yazmadan da duruyordu. Gitar kursuna gittiğinde bu kadar kısa sürmemişti. Orda arkadaşları vardı , son esprilerini tüketene kadar devam etmişti. Burda başbaşaydı kendisiyle. Bu yalnızlık tatsız geldi. Hem yazamıyordu da zaten. “Piano ve keman çalmak için çok küçük yaşlarda başlamak gerekiyormuş.“ Ortada dolaşan bu anomim cümle kabus gibi çöktü üzerine. Küçükken yaptığı ve üzerine ekleyeceği bir şey aradı. Top oynamıştı, ders çalışmıştı… “Top oynamak sanattır” dedi ama kendi de güldü bu dediğine. Ne yapmak sanattır? diye düşündü.. Coğrafya dersi çalışmak sanattır, sınava girmek sanattır, televizyon izlemek sanatttır.. Bir şey bulmalıydı ve buldu. Resim dersleri geldi aklına. Cümle içinde kullandı hemen. Resim yapmak sanattır. Resim derslerindeki tek başarısı öğretmeninden aldığı “aferin” di. Karnede zaten herkesin notu 5’ti. “Çocukluğumdan beri resmi severim” diyebilmenin güveniyle gitti benzer arkadaşlarının yanına. Bir resim galerisinin önünden geçtiğini farketti. Durdu. Baktı. Girdi içeri. Sessizce gezdi. Elini çenesine koyup, gözlerini kısarak ve etrafa yan bakışlar atarak izledi. Kendisine doğru yaklaşan sergi sahibini

farkettiğinde derin bir nefes çekerek aldı gardını. Nasıl buldunuz sergimizi? diye sordu sergi sahibi. “Çok hoş gerçekten” diyebildi sadece, yutkunarak. Uzaklaştı, en uzağa gitmek gibi garip bir psikolojiyle. Zihininde sürekli aynı sözcük tekrar ediyordu. “Çok hoş gerçekten”.. Çocukluğundan beri ilgi duydugu bir şey hakkında konuşacak hiçbir şeyinin olmayışı üzdü. Ressamlık serüveni erken bitti. Yine beceremedi. Sinemeya merak sardı bir süre. Ezberlediği 20 yönetmen ismi ve hatırladığı bir kaç siyah-beyaz film’de yetmedi. Zaten ordaki kullandığı en iddialı cümle de ” konusu gerçekten güzeldi” olmuştu. Bu şekilde olmuyordu. Hepsi çok zordu. Resim, müzik, yazı.. “Bir yerden başlamak gerek” diyordu. En yakın arkadaşı. “Evet Haklısın” diyordu inançsız bir ifadeyle. Zor geliyordu uzun zamana serpiştirilmiş öğrenim süreçleri. -”Bir şeye başladığında hemen yapabilmelisin. Ne bu? Senelerce öğren dur”.. Yapmamakla, yapamamak arasında, birini tercih edeceği ince noktadaydı. Birinin ucunda kabul etmişlik, diğerinde ise beceriksizlik vardı. Çareyi fotoğrafta buldu. Aldı makinasını, getirdi otomatiğe, çekti karşı dağları. Yükledi sitelere. Aldı övgüleri, beğenileri. “Çok hoş gerçekten” diyorlardı çektiklerine. Meğerse bu kadar kolay ve zahmetsizmiş sanat.Ama bu defa fotoğrafın kendisi üzüldü.


62 63

NASIL FOTOĞRAFÇI OLUNUR? Güneş batar, cami silüet olur. Adam yolda yürür, etrafında ağaç olur. Tek ağaç çekilir, fotoğrafın kenarında durur. Sahne fotografı çekilir, pozlaması uzun olur, Kirli çocuk çekilir, siyah beyaz olur. Nü çekilir, yarısı gölge olur ya da kafası kadrajın dışında kalır. Sosyal sorumlu olunur, geniş açı çekilir. İşçi çekilir, elleri uzun pozlamalı, kendisi siyah beyaz olur. Köye gidilir, çobanın arkasında sürü çekilir, Boğazdan vapur geçer, arkasından çekilir. İstanbul’a gidilir, Ortaköy çekilir. Yaşlı adam bulunur, başlığı başlığında çizgiler olur. Akşama doğru olur , tren rayı ters ışıkta çekilir. Hiçbir şey bulunmazsa, kedi çekilir. Daha da bir şey bulunmazsa aynada otoportre çekilir , Plaja gidilir, ayak izleri çekilir. Balat’a gidilir, yukarı bakan çocuk tepeden çekilir. Pencerenin kenarına arkadaş oturtulur, düşünceli düşünceli dışarı baktırılır, adı bekleyiş konur. Her pazar kız kulesi çekilir. Evde daima çay bardağı çekilir. İlginç gelir, klavye çekilir. Model bulunmaz, yeğen çekilir, çoluk çocuk çekilir. Renkli gözlü kız bulunur, sadece gözler çekilir. Demirci bulunur, sadece elleri çekilir. Gölyazı’ya gidilir, kayık çekilir, adı yalnızlık konur. Avanos’a gidilir, çanak çömlek çekilir. Safranbolu’ya gildiir, ev çekilir. Trabzon’a gidilir, Uzungöl çekilir. Yolboyu durulur, boyacı çekilir, dilenci cekilir. Kar yağar beyaz olur, kırmızı renkli bir nesne kenarda durur. Sonbahar olur, yerde bir yaprak çekilir. Uçağa binilir, bulutlar çekilir, uçağın kanadı hep dahil olur. Eski bir kapı bulunur, kapıya bir kız yaslandırılır. Yaşlı bir ağaç bulunur, aynı kız ağaca yaslandırılır. İlginç konu aranır, arkadaşa takla attırılır, zıplattırılır.


Proje düşünülür, adı kaybolan el sanatlarımız olur. Tarz aranır, sepyada karar kılınır. Pencerenin arkasından çocuk bakar, kaçırılmaz hemen çekilir. Edirne’ye gidilir, caminin duvarı çekilir. Tuz Gölü’ne gidilir, silüet çekilir. Arabaya binilir, dikiz aynasından yaratcılık zorlanır. Suya taş atılır, damlacıkları havada yakalanır. Fantastik arayışa girilir, kadınlara kanat takılır. Doğal olsun denilir , model başka yere baktırılır. Yine eski bir kapı bulunur, arasından çocuk yarım yamalak baktırılır. Kurgusal sancı yaşanır, model gamlı bir edayla derin derin yere baktırılır, Aynı sancı ile modelin eline kırmızı şemsiye verir, tarlalara gönderir. Tarlaya gidildiğinde , beyaz uzun bir elbise giydirilir, bir yalnızlık fotoğrafı da orda çekilir…


Fotoritim eFotoğraf Kitabı eKitap Serisi Bu e Kitapta yer alan tüm görseller ve yazılar eser sahibine aittir. İzinsiz olarak çoğaltılamaz ve kullanılamaz. Her hakkı saklıdır. © All rights reserved


Ht_  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you