Page 1


hll spr dvm! İki arkadaş, Yaz sıcağı, İşsizlik, Sıkıntı, Tek dergi, Dört yaprak, On altı sayfa, Üstelik siz yeter ki okuyun diye bedava! Fakat, Ferdi Baba’nın hatırı ve kesilen karpuza katkı için, Elinizi cebe atın ve ordaki tek demirliği alıp, Fotoğrafını çekin, Ve, brytatari@hotmail.com adresine gönderin bi’ zahmet Karnımız doymuyor, Bari gözümüz doysun, Değil mi ama… - Boray

Yanda gördüğünüz fanzinleri çıkardıktan sonra uzun bir süre ara vermiş olduk. Yazılar birikti, İzmir’de hava da cehennem sıcağı, eğer şehirdeysen ve evine kapanıyorsan bari bir şeyler yapayım di yorsun. Biz de, yani Boray ve ben, çoktandır istediğimiz yeni fanzini çıkar talım dedik. Farklı tellerden çaldık yine, bir de yazıları okurken dinlemeniz için playlist hazırladık :) Deneme, öykü, şiir, çizgi roman araştırma yazısı türevi şeyler var bu isimdeki ilk sayımızda. İyi okumalar! - Mustafa .............................................................................. -İletişimBlog: http://tirtilfanzin.blogspot.com Kapak, arka kapak: Boray Tatari Tasarım: Mustafa Men

Önceki fanzinlerimize

KAPAK # Bir - Ocak 2013 KAPAK # Bir buçuk - Mayıs 2013

e dergi olarak “ http://issuu.com/mufasa_ ”

adresinden ulaşabilirsiniz. (Ulaşamazsanız da DNS - VPN falan, halledersiniz siz.)


Modern Çağda Keloğlan: Kendi Başına Bir “Skandal”

D

Mustafa Men mustafamenn@gmail.com

izi halindeki bir çizgi roman eserini bütün olarak değil de tek bir bölümüyle yorumlamak doğru olmaz elbette. Tüm sayılarını okuyamadığım çizgi romanlardan olmasına karşın Necdet Şen’in Hızlı Gazeteci’sini her okuduğumda konunun hem estetik hem de düşünsel yönden doğru bir biçimde anlatıldığını görmekteyim. Palas pandıras sunulmamış fikirler, okura tek bir doğruyu benimsemesi için baskı kurmadığı gibi basmakalıp doğruların olmadığı bir dünyaya işaret ediyor.

A

slına bakılırsa, bu yazıda bahsedeceğim “Keloğlan” adlı macerasında Hızlı Gazeteci bir yan karakter (hatta bu sayı bağımsız düşünülürse karakter’in bütün özelliklerini taşımadığını belirtmek gerekir) olarak çıkıyor karşımıza. Bu sayının iki kahramanı var: biri Keloğlan, diğeri onunla aynı ruha sahip olmasına rağmen modern çağda yaşayan Doğan Önder isimli taze bir milletvekili. Birbirine eş bu iki kahramandan biri padişahın kızıyla evlenmek için Kaf Dağı’na gidiş yolunda devlerle, yecüc-mecücle, kırk haramilerle mücadele ederken; diğeri omuzlarına en az bunun kadar büyük ve “imkansız” bir misyon yükleniyor: halkın siyasete doğrudan katılımını sağlamak, kurulu düzenin çarpıklıklarının düzeltilmesi için halka ve vekillere yol göstermek. Önder, ateşli konuşmalar yapıyor, meclisin içinde gördüğü yanlışları kürsüde eleştiriyor. Henüz ilk konuşmasında yolsuzluklarla ilgili soruşturmaların ik-

tidar partisi vekillerince engellendiğini söyleyip, soruyor:

“Hiç vicdanınız sızlamıyor mu? Beyfendinin maaşlı memurları değil de milletvekili olduğunuzu ne zaman hatırlayacaksınız?” Bu sorunun muhataplarınca küfürler ardı ardına sıralanırken, bir kez daha soruyor:

“Yarın öbür gün seçim bölgelerinize gittiğinizde yurttaşlarınıza ne diyecek-

p e y k d o n k a f a


siniz? ‘Meclis lokantasında ucuz yemek yiyorum, lojmanda oturup maaşımı alıyor, arada bir parmak kaldırıyorum’ mu?” Dedikodu ve fesat kulisleri başlıyor; kimi onun dokunulmazlığının kaldırılmasını önerirken çok az kişi tarafından kabul görüyor söyledikleri. Avrupa’da okuyup, siyaset doçenti olmuş bu adam bu özelliklerine ek olarak, yıpranmamış

yakınan patronuyla sürtüşürken, bu yeni genel başkanın elindeki oy potansiyelini tehlike olarak görenler, basın ve yayın yoluyla Önder’in “kirli” hayatını günyüzüne çıkarıp sansasyon yaratma peşine düşüyor. Önder “politik çizgisinin temiz aile çocuğu olduğu için değil, doğru olduğu için kabul edilmesini” istediğini düşündüğünden haberleri yalanlamaktan, hatta bunlar üzerine konuşmaktan dahi kaçınıyor. Bu özel hayatın gizliliğine aykırı “sansasyonel” haberler, halkın önemli kesimi tarafından önemsenmezken, bir kısmı tarafından da “istendiği gibi” algılanınca anket sonuçlarında partisinin oy oranı artmaya devam ediyor.

“Ne yani, benim çüküm partinin demirbaş eşyası mı?”

oluşundan ötürü kurultayda parti genel sekreteri olarak “seçtiriliyor”. “En alttan müşkülleri yene yene, engelleri aşa-yıka” tırmanıyor basamakları. Genel başkanla basın toplantısı düelloları başlıyor. Bu süreç, ona güvenip genel sekreter yapan partililerce, olağanüstü kurultayda genel başkanının karşısına çıkarılıp başarılı olmasıyla sona eriyor. İktidara kadar gidebilecek bir rüzgara kapılmış buluyor kendini Önder. Buna rağmen koltuk hırsı bulunmuyor, ne var ki, kendisine güvenen ve adeta ona bel bağlayan kitle onu yerinde tutuyor. Hızlı, Önder’le yaptığı röportajda “magazinel yaklaşım” bulunmayışından

Doğan Önder anti militarist, anti şovenist ve ateist. Halktan bir şeyleri saklama amacı gütmüyor, açık sözlü ve istediği gibi yaşıyor. Hızlı Gazeteci tarafından tam bir “skandal” olarak görülüyor. Bir kadınla birlikte çekilmiş fotoğraflarıyla ilgili çıkmış haberler üzerine partinin zedelenmemesi için evlenmesi teklif edilince “Ne yani, benim çüküm partinin demirbaş eşyası mı?” diye soruyor haklı şekilde. Takım elbise ve kravatla rahat edemeyip, bu protokole uymaya mecbur olmadığını düşündüğünden spor giyinmeye başlıyor. Aykırı bir kimliğe sahip oluşu (aslında sürüye uymak zorunda olmadığına inanması) nedeniyle geleneksel düşünceye sahip insanlar tarafından yadırganıyor. Dilinin sivriliği “deli cesaretli” yahut “dobracı” olmasından öte, halkın “gerçekten” kendini yönettiği bir sistem düşlemesin-


den ileri geliyor. Bununla birlikte bunu tek başına yapamayacağının farkında. Hem çağın “güç sahipleri” yüzünden hem de halk eğer kendini yönetecekse, halkın bunu bir önder beklemeksizin kendiliğinden yapması gerektiğini düşündüğünden...

“Televizyonda görüntü hızlı akar; durup yorumlayacak fazla zaman yoktur. reklam kuşakları, dizi filmler, halk ayaklanmaları, idamlar, siyasal mesajlar, şarkı-türkü art arda değişmeyen bir yayın standardıyla sunulur. Savaş filmiyle gerçek savaş görüntüsü arasındaki fark, silinerek geçer beyaz camdan. Toplumsal bildiriler, reklam spotlarının yanında silikleşir, felaketler sıradanlaşır.” Masallarda iyiler kazanır, kötüler cezasını bulur. Oysa Doğan Önder, her ne kadar “modern” çağda Keloğlan’lık taslamaya kalksa da bir masal kahramanı değildir. Zümrüdüanka kuşunun kuyruğunu koparmaktan daha zor bir işe kalkıştığının, düzenin değişmesinin ancak “örgütlenmekle” mümkün kılınabileceği-

nin bilincindedir. Buna rağmen halkın önemli bölümü kolaycılığa kaçıp kendisini yoksulluk ve sefaletten kurtaracak bir kurtarıcı beklemektedir. Üstelik çağın her türlü vasıtayla “kolaycılığı” öğütlediği ve düşüncenin değil de magazinin ön plana çıkarıldığı düzen, çoğunluğu kendine esir etmiştir. Bu yüzden, birçokları tarafından -ironik bir şekilde- “kolaycılık” ve “toyluk” olarak nitelenebilicek bir davranışa imza atıp, istifa eder Önder. Hem de kendine yakışır biçimde, o güne kadar görülmemiş bir gariplikte, bir parkta düzenlediği basın açıklamasıyla. Üzerinde durup düşünülesi bir çizgi roman olan “Keloğlan”, günümüzde kahramanlığın “asıp kesmeyle” değil de fikirsel mücadeleyle olacağını anlatıyor bize. Ve her ne kadar bazen yel değirmenlerine karşı veriliyormuş hissi uyandırsa da mücadeleler sonrası elde edilmiş başarıların ille de masallardaki gibi ayan beyan ortada olması gerekmediğini de...

Künye: Necdet Şen, “Hızlı Gazeteci Keloğlan” , 168 sayfa, Remzi Kitabevi, 1991


Grip

1.

salgını tüm yurdu etkisi altına aldığında ben, evimin önündeki çardakta oturmuş; sırılsıklam olmuş dışarıyı seyredip böğürtlen aromalı türk kahvemi yudumluyordum. Pek iç açıcı bir gün ve dönem olmasa da ben mutlu ve huzurlu, önümde yanan sıcacık şömineyi seyredip, bi’ takım konularda hayaller kuruyordum.

c e m k a r a c a r a p t i y e

Fakat zaman, ben onu pek ciddiye almasam da; her zamanki gibi akmaya devam ediyordu. Bir yerde olağanüstü genişlikte bir sosyal hareket yaşanırken, diğer bir tarafta olağanüstü genişlikte bir grip salgını yaşanıyordu. Bunların ikisi de şimdilik ülke sınırları içinde kalsa da yakın r zamanda en azından grip salgınının bu sınırları aşması hiç de zor değildi. a

p

Sosyal ayaklanmaya gelince, bunun etkisinin kısa ve öz kalacağı; en azından görevini yerine getirip çekileceği bugünden tahmin edilebilir. Çeşitli r a kaynakların, çeşitli haberleri gün geçmiyor ki birbirine karşı p gelmesin. Biri, ayaklananların başını kaynak alırken, diğeri tüm gün boyunca sadece diğer tarafın sözlerine yer veriyor. Bu da, tarihin bir sayfası sadece. Ne denli etkili olabilir, tartışılır. Her gün televizyon kanallarına çeşitli andaval ve abullabutların; fikri sorulabilecek denli önemli kişiler olarak, tek bir sonuca varamayacakları belli bir şekilde çıkıp, iki saat konuşup üstüne para alması onlar açısından ne kadar iyiyse, aslında bizim adımıza da birilerinin çıkıp bu sözde fikir sahibi heriflere karşı gelmesi o kadar iyi olacaktır. Sorun sadece onlar değil, zaten asıl sorun onlar değil. Asıl sorun diye bir şey büyük ihtimalle yok da. Yalnızca nedenler var. Birçok neden var. Hepsini bilemem. Aslında bir kısmı da kişisel sorunlardan ibaret. Bunlar önemlidir ama bir ayaklanmanın başlamasında, gelişmesinde… Fakat aynı zamanda bitmesinde de etkisi vardır. Bu tür ayaklanmalara katılan büyük kesim orta sınıftır. Gururlu bir gelecekleri vardır. Sokakta sürünemez onlar.


Bu gruplar bir anda tıpkı bir ilmeği çözen tek bağ gibi çekilirler. Bu çekilme sonrası olayın soğuyacağı, olayları evinde oturup televizyondan izleyen kitlenin artacağı ve bu çoğunlukla orta sınıfı kapsayan bireylerin birden ahlak vurgusu yapmaya başlayıp “bu kadar yeter, pasif saldırı yaptık ve artık bu da bitmeli” demeye başlayacakları su götürmez bir gerçektir. Bu ayaklanmaya anlamını veren, ona kişilik kazandıranlar tabii ki bu güruh değildir. Diğer kalanların kendinden bir parçayı geride bırakarak normal hayatlarına dönmesi biraz daha uzun sürer. Tabii ki, bilinçsiz kesimin birdenbire yaratıp, birdenbire söndürdüğü eylemi, tek başlarına daha fazla yürütemeyecekleri belli olmaya başlar zamanla. Her şey son bulur. Olan boşuna ölenlere, yaralananlara, öpüşenlere, sevişenlere, tek başına parkta uyuyanlara olur. Düşünceler, fikirler, zevkler, duygular, sevişler, anlayışlar, duyular, bilinçler. Olan insanın benlik ve birey hissinin çökmesine olur. Babanın sevimsiz yüzü her taraftadır. Babamız olmasa da …

****


Günler geçer, aniden beklenmedik süreçler yaşanmaya başlar. Baba üç sesini kaybetmiştir. Bu sessizliğe daha fazla dayanamayan iki ses daha gitmiştir daha sonra. Baba yeni sesler için çevresine baktığında şimdiye kadar sönük kalmış, fakat artık öne çıkmaları gereken sesler görmüştür. Ülke kısık sesli biri tarafından yürütülemez, daha daha daha da fazla bağırıp çağırması gerekir her zaman. Televizyonlar hazırdır babayı beklerler, yeni sesler çevreden bulunmuştur. Sıra bu yeni sesleri halka tanıtmaya gelmiştir. Fakat o da ne! İlk saniyede, her şeyin artık eskisi gibi olmayacağını bağırırcasına söylemektedir. Hem de kendine yeni kattığı seslerini kullanarak. Sesler aniden kısılır, sanki bizi yalanların için kullanamazsın diyerek. Fakat bilinir ki sesler onun kölesidir aslında. Baba öksürmeye başlar. Su ister. Bir anda sesler kalbini parçalayacak sanılır. İçtiği su şimdilik sesleri bastırmış olacak, konuşmasını düzgünce fakat belli bir yorgunlukla bitirir. Zamanın belli bir yoğunluğu olmalıdır. Yoksa bizi ordan oraya nasıl fırlatır. Son darbeyi bazen yavaş, bazense birden nasıl vurabilir bize. Bizi her fırlatışında, ondan kurtulup son darbeyi kendi kendimize vurmayı isteriz. Buna intihar denir. Sakin sulara açılan his duvarı der kimisi. Bazısı acır kendine. Vuramaz. Bu noktada zamanın bir çekim gücü vardır. İnsanın iç sesiyle oynayan, ona seslenip, kandırarak yeniden kendine bağlayan bir dip iç ses. Dip iç ses der ki; günlük işlerine dön, sana ihtiyaçları var. Günlük işler zamana dahildir. Ölüm, zamanın dışındadır. Zaman tacirdir. Ya ölürsün ve sakin sulara yelken açarsın, ya da kendini zamanın akışına bırakıp zamanın bitene dek tutsak kalırsın. Aklımdan böyle düşüncelerin geçtiği bir günde, zamanın alt ettiği ben; saat beşte uyanmış, zincirlerini donanmış günlük hizmet yolculuğuma çıkmaya hazırlanıyordum. Tacirlerin sopaları altında geçecek bir gün ve onlar için hazırlanan ben vardım önümde duran boy aynasında. Hezimet, ölümleri getirir. Zafer, değerli ölümleri getirir. Tacir için tutsaklar arasındaki tek fark budur. Birilerine karşı komuta ettiği bizler, yenilgi dönemindeki ölümde onlar için değersiz, zafer dönemindeki ölümde ise kutsal şehitlerizdir. Ama her zaman için ölmeye hakkımız vardır. Doğru zamanı yakalayabilmek ve zamana söz geçirebilmek ise bizlere kalmıştır.

İlaç

2.

vakti... Yanıma oturdu. Yanıma oturması mı gerekiyordu. Ağzını aç dedi. Kocaman açtım. Elinde küçük bi’ kaşık vardı. İçinde kırmızı bi’ şurup olan. O an lazım olan tek şey akrebin iki saat geriye gidip lanet olası boğaz ağrısına neden olan şeyi yok etmesiydi. Tabii ki lanet akrep böyle bi’ şey yapmadı. Yalnızca uzaktan bana doğ


ru bakıp on biri beş geçeyi göstermekle yetindi. Ona cevabım saat tam on ikiyi göstermek oldu. Bunu ilacı yuttuktan sonra yaptım. Bu ilacın beni isyana sürüklediğini düşünüyorum. Geceyi antrede geçirdim. Tüm isteklerim boş çıkmıştı o gün. O gece çok terledim. Halbuki taşlar gayet soğuktu. Sanırım boğaz ağrım terletti beni o kadar. Her yutkunduğumda göz altlarımdan alnıma, oradan boynumun arkasına doğru ilerleyen bir garip sıcak hava dalgasına mahsur kaldım. Bi’ garip, fakat pek çok defa deneyimlediğim halde garip. Garip bu olsa gerek. Bi’ kadının taksi şoförü olması değil. Sikindirik günün ufkuna doğru sarı papatyalardan havaya bulaşan koku, lale kokusuydu ve aslında burnunuz ne diyorsa odur. Senelerce üst üste biriken beton katmanlarının oluşturduğu yolda yalpalayarak ilerlerken sağ çaprazımda bi’ sarılık hissediyorum. Aklımın bana yaz oyunları oynadığını düşünüyorum. Gözlerimi güneş almış olamaz çünkü. O sarılık, sarının şeffaflığı. Her rengin bir şeffaf tarafı vardır. Işık bana oyun yapmış olmalı. Oraya baktığımda sarı görmedim çünkü. Yalnızca ağaçlar gördüm; tüm bu lanet kışın bakımsız çehresini yansıtan ağaçları gördüm. Ağaçlar kışın sarı olur mu? Sonbaharda diye öğretmişlerdi. Peki ya kışın? Kışın ağaçlar beyazdır. Üzerlerine kar yağmıştır. Gerçek renklerini göremezsin. Kış karaktersizdir o zaman. Burda mevsim kış ve ağaçlar yeşil. Lanet olası beyaz değil. Deniz az tuzlu ve sakin, fakat buz gibi soğuk olduğunu düşünüyorum. Havada küçük bir rüzgar var. An esiyor, an esmiyor. Deniz bu rüzgardan hiç etkilenmiyor sanki. Kış uykusuna çekilmiş gibi. Seyrediyorum onu, hayvanat bahçesinde yuvasında saklanan bi’ hayvanı seyreder gibi. Ona yaklaştığımda, onun da üzerime gelmeye başladığını hissediyorum. Rüzgarın estiği anda gelen sert dalga sırılsıklam ediyor beni. Lacivert oluyorum. Sevdiğim kadının bacaklarını ilk burada görmüştüm. Hatırladığım, gayet güzel oldukları. Fakat bu, onu hala sevdiğim ve çok uzun süredir görmediğimden dolayı aklımın bana bir oyunu olabilir. Olsun. Hayat da bi’ oyun zaten. Çok sevdiğin kadınlara hiç bi’ zaman ulaşamadığın oyunlar. Yazı/Çizim: Boray Tatari Fotoğraf: Mustafa Men


Amatör Çizerin El Kitabı

T

Mustafa Men mustafamenn@gmail.com

ürkiye’de mizah dergileri kısıtlı çizgi roman üretiminin soluk noktası adeta… Tabii üretim alanı kısıtlı olunca çıkan işlerin kalitesi belli bir seviyenin altında oluyor kimi zaman. Çalakalem çizimler ve komik olmayı beceremeyen; küfür ve kötü davranışları her şeyin merkezine koyan, tek boyutlu esprilerin popüler olmasını yadırgıyorum. Ersin Karabulut’sa, bu dergilerde çizgi roman üreten ve yaptığı işin hakkını veren en iyi sanatçılardan biri. Sanatçının dördüncü çizgi roman albümü “Amatör” Uykusuz’da yayımlanışının ardından kitap olarak basıldı.

Karabulut, hayatından kesitler anlattığı ve oldukça tanınmasını sağlayan “Sandık İçi” adlı köşesinde “gerçekten” yaşadığı ve hissettiği şeylerden bahsettiğini yinelemiştir çok kez. Bunu, bazı okurlar köşenin samimiyetine rağmen halen anlatılanların gerçekliğinden kuşku duyduğu için yaptığına da değinmiştir. Kendi gerçekliklerini kağıda dökerken, mizahı öne çıkarsa da sözlerinin doğruluğuna; bu köşesini yakından takip eden biriyseniz inanırsınız. Çünkü uydurulamayacak kadar küçük ayrıntılara yer verir ve bu ayrıntılar birleştirildiğinde hiç mi hiç sırıtmaz. Onu çok uzaktan da olsa tanıyorsunuzdur artık, çocukluğundan şimdiki haline kadar…

Uykusuz’da haftalar boyu bölüm bölüm yayımlanan (tefrika edilen) “Amatör” ve “Sevgili Günlük” ise kurgu yönleri daha ağır basan ve mizahın çok da işin içinde olmadığı çizgi romanlar. Figen adlı genç bir kadının yaşadığı hafıza kaybı sonrası hayatındaki gariplikleri fark edişi ve sürpriz bir sona sahip olan “Sevgili Günlük”ü -bu yazının konusu olmadığından- bir kenara koyacak olursak, “Amatör”de Uykusuz mizah dergisinden kimi gerçek kişilerin yer almasının çizgi romana sağlam bir gerçeklik havası kattığını söyleyebiliriz. Tabii yan karakterlerden bazıları gerçek olsa da okuduğunuzun bir “kurgu” olduğunu unutmamanız gerek! Mesela, Otisabi adlı kadın-erkek ilişkilerini ele alan bir diğer çizgi kahramanın yaratıcısı Yılmaz Aslantürk’ün kendi karakteriyle özdeşleştirildiğini görüyoruz Amatör’de. Bir başka çizerin temsil ettiğiyse hırs ve maymun iştahlılık… Bunlar, her kurgu metinde olduğu gibi çatışmayı sağlayacak unsurlar kazandırma gereğinden doğmuş elbette ama, Uykusuz dergisinin odağında olduğu hikayenin

k a ç c a n ı m k a l m ı ş k a f a m ı h i s s e t m i y o r u m


gerçeklik hissi buradan ve kahramanların bildik mekanlarda boy göstermesinden geliyor. * * * Yalçın “sıradan” bir genç… En büyük hayali; hayatlarına imrendiği, hatta ilah gözüyle baktığı Uykusuz’daki mizahçıların yanında çizim yaparken sabahlamak! Anne ve babasının “bir an önce oku veya iş bul da adam ol” telkinlerine ve “mizah yapmanın” hobi olarak görülmesine karşı çıkıyor. Uykusuz ekibine katılmak isteyen herkes gibi birkaç çalışmasını toplayıp derginin amatör gününe gidiyor. Havada kapılacağını düşündüğünden, işlerini götürürken özgüveni zirvede… Her bir karikatürünün altına telefon numarasını özenle yazmış, köşesinin adını bile bulmuş hatta: “ÇınÇın!” Soyadının ilk hecesinin tekrarından oluşuyor bu ad, Yalçın o zaman bu ismin lakabı olarak kalacağını bilmiyor. Okullardaki aşı kuyruğunda yaşanan durumun bir benzeri Yılmaz Aslantürk’ün odasında yaşanıyor. Heyecanı diğer amatörlere gelen her eleştiride biraz daha artarken; sıra kendisine geldiğinde özgüveni hepten yitmiş, endişeden ibaret bir halde “Otisabi”nin karşısına çıkıyor. Sonuç hüsran elbette, ağzından en fazla birkaç sözcük dökülüyor ve odadan hayalet gibi ayrılıyor. Yerin dibine giremeyeceğinin farkında olduğundan elinden gelen en büyük şey bir daha Uykusuz’un da karikatürün de mizahın da adını anmamak olacak büyük olasılıkla… Ama dünyanın bir köşesinde bir kelebek kanat çırpıp, buna engel oluyor: Yalçın’ın arkasından bir başka amatör; Tarkan ona sesleniyor. Tanıştıktan sonra bir yerlere oturup, sohbete girişiyorlar. Yalçın’ın Uykusuz’la bağlarını koparmamasına neden oluyor Tarkan. Amatör gününde gördüğü Aybike adlı bir kız ve ilerleyen günlerde alacağı bir telefon çağrısı bunu perçinliyor. Hayat, Yalçın’ın beklentilerinin yörüngesinde ilerlemiyor olsa da; yaşadıkları onun, hakkında en iyisinin her zaman istediği olmadığını anlayıp, “amatör”lükten sıyrılmasını sağlıyor bir anlamda… * * * Ersin Karabulut “mizah dergileriyle yatıp kalkan, çevrelerindeki tüm engellere rağmen yazar-çizer olmak isteyen genç dostlarımıza” şeklinde ithaf ettiği kitabının sonunda bir de çizgi roman ve karikatür üretimi hakkında ipuçları vermiş. Amatörler ve işin mutfağını merak edenler için oldukça yararlı bir bölüm olmuş bu. Kaliteli baskılı, sert kapaklı “Amatör”, Ersin Karabulut’un her zamanki gerçekçi çizimleriyle okunmayı bekliyor. Künye: Ersin Karabulut / “Amatör” Mürekkep Basım Yayın Kasım 2012 / 64 sayfa


1. Dünya sınırlı değildir

Ağaçlar mavi

Yerle ve gökyüzüyle

Gökyüzü yeşil olsa

Uzay ölüm dolu

N’olurdu

Her vakit gelen Akşam yemeğine geç Kalmamıza neden Ağaçlar mavi Gökyüzü yeşil olsa N’olurdu

Ta bugünden sonuna kadar

t a n e r

Değiştirilemez sonlar

-

Açıklanmalı birileri tarafından

a k l ı m ı n

Boşanmalı deniz kıyılardan

Ta en başından sonuna kadar Bunlar olduktan sonra

Her gün binlerce

Ağaçlar mavi

Dolmakalem

Gökyüzü yeşil olacak

Kanımızı çekiyor

Ta burdan, sana ulaşan yollara kadar

Yazıyor ardından En derin hikayemizi Yaşayıp yaşayabileceğimiz Ağaçlar mavi Gökyüzü yeşil olsa N’olurdu Terleyen parmaklarımız Ne işe yarıyor Kadınları ellemekten başka Yukarı bakan yüzümüz Neyi umut ediyor Dünyaya

c e n k

s i b i r y a s ı


3

2 Oku hayatın en ağır kitabını

Bana sorduklarında

Yaşamak için işsiz ve güçsüz

şekilsizdim

Gör hayatın en zor zamanlarını

bilemezdim

Bulmak için en doğrusunu

gereği kadar çaba

Sev belki hiç sevilmeyeni Hisset güzelliği böylece Dinle en şahika sesini dünyanın Duyumsa kadifenin hayatındaki önemini

sarfetmiyordum Bana dediklerinde gereksizdim sözsüzdüm anlamaya gücüm yetmiyordu söylediklerini

Ayır günleri günlerden Seç en dayanılması güç olanı

Bana değdiklerinde

Bak en yakın pencereden

Vazgeçmiştim

Gör çekilmez olanı

def etmiştim

Kat içtiğin suya denizin mavisini

içimde yok

etmiştim

Aç en kalitelisini

Bana anlattıklarında

Değ, dokun gelen baharın soğuğuna

kaçmıştım

Dayanılmaz olan bu işte hayatta

bulamamıştım

-

içimde aradıklarımı

ölümden sonra

yansıtamamamıştım Bana verdiklerinde utanmıştım erimiştim yanımdakine değemememiştim Şiir/çizim: Boray Tatari


festus... b a n d i s t a

Ne zaman birinin yok yere, sebepsizce öldürüldüğünü duysam hemen aklıma düşer Festus Okey. Bu zamanlarda hiçbir şey düşünemem, o meşhur fotoğrafındaki bakışı çıkmaz aklımdan. Huzurla yatıyor mu bilemem, ama ben de burada; dünyada rahat duramam. Bedenim hareket etmese de içimdeki kuş feryat figan bağırır; dışarı çıkmak için falan değildir bu uğraşları, adalet olmadığını kendi dilince anlatmaktadır. Beylik bir laf gibi gelmesin, lakin, ölümden başka her şey aldatıcıdır dünyada; pek çoğumuz bunu içgüdüsel olarak bilsek de yaşamaya devam ederiz. Çünkü bizi ölmekten alıkoyan engeller vardır. Kandırmayalım kendimizi, umut falan değil bunun adı, geleceğin büyük ihtimalle çok güzel şeyler getirmeyeceğini biliriz. Sadece... Kimimiz cehennemden korkarız, kimimiz dünyadan gidecek olsak geride bırakacaklarımızı üzmekten... Bir söz var ya hani, her günün başında verdiğimiz ilk ve en büyük kararın “yaşamak” olduğundan bahseder. Doğrudur, en kötü anımızda bile sebepler icat edip, avuturuz kendimizi de yaşama direnmeyiz, tam bir atalet halinde, gardımızı alarak. Oysa, her zaman işlemez bu çark; bir serseri kurşun gelir bulur bizi, yanımızda bir bomba patlar, bir bıçak girer kalbimize, yahut bir araba çarpar da siliniriz bu dünyadan. Üzerinde tek söz sahibi biz değilizdir canımızın. Kazaları falan geçin, cinayettir asıl kast ettiğim. Hayır, hayır, kendimi az çok hümanist görsem bile birçok kişinin belli şartlarda insan öldürebileceğini biliyorum. Ki -bana göre- bunların arasında tek kutsal sebebe sahip olanı; kendini, yahut sevdiklerini tehlikelerden korumak için olanıdır. Ama eğer cinayet teşebbüsü kişisel ve tepkisel olmayan bir kinden -mesela belli bir ırka duyulan kinden- ya da sadece insan öldürme hazzını

h i ç

yaşamaktan ileri geliyorsa bu apayrı bir k şeydir. En kötüsü de düzen koruyucuların i can almasıdır. Onlar öldüklerinde şehit olur, m s bizi öldürdüklerindeyse hiçbir şey olmaz. e Ölesiye inanmış çoğumuz bu düzenbazlığa. n İmparatorluklar devrinde yaşamadığımız i ne zaman dank eder kafamıza, nasıl olur n da yüzyıllardır süregelmiş biat kültürü yok olur? Nasıl olur da bu “sebepler dünyası”nda ş yaşanan her trajedide kader kavramına a başvurulup da kolaya kaçılmaz? Yani “ömrü r o kadarmış”tan öteye ne zaman ileri gidilir? k Bunlardan bahsettiğinde birileri “başınız sıkışınca”lı, “ama”lı cümleler kuran bazı üstün sağduyu sahibi, ultra vatansever abilere, ablalara anlatmayın boşuna. İşlerine gelmez onların küçük dünyalarında sandıkları kadar güvende olmadığını dile getirmeniz. Bugün sıra başkalarındadır, eğriyi doğruyu başları sıkışınca anlarlar anca.

Yazı/Çizim: Mustafa Men

ı s ı


Tırtıl Fanzin #1  

http://tirtilfanzin.blogspot.com Kapak Fanzin'i çıkardıktan sonra uzun bir süre ara vermiş olduk. Yazılar birikti, İzmir’de hava da cehenn...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you