Page 1


SİZE BİZİM GÖZÜMÜZDEN HAZİRANIMIZI ANLATALIM MI? Her yerde duyduğunuz “başta bir, iki ağaç için toplanan masum insanları kullanan marjinal grupların yarattığı olaylar silsilesi” değildi bu. Bu, polisin uyguladığı şiddetin tahammül edilemez boyuta geldiği anda ortaya çıkan bir patlamaydı. Neydi peki içimizdekiler? Neydi bu patlamaya sebep olan birikimler? Herkesinki farklıydı, herkesinki haklıydı ve herkesinki görmezden geliniyordu. Köprü yapmak için harcanan ormanlar, rant uğruna yapılan inşaatlarla yok edilen sahiller, güvenlik önlemleri alınmayan iş alanları ve buna rağmen oluşturulan çılgın projeler, Kürt sorunu, nükleer santral projeleri, alkol ile ilgili yasaklar, kürtaj ve kadınların özel yaşamına dair diğer düzenlemeler, Emek Sineması… Tüm bu sorunların karşısında, kitlesel desteğin verdiği güvenle, bir adam bize ezilmesi gereken birer böcekmişiz gibi davranıyor, bizi ısrarla görmezden geliyordu. Bütün bunların içinde yalnız, yapayalnızdık. Fakat bir gün, bir anda mucize gibi bir şey oldu. Kimsenin açıklayamadığı bir kıvılcım oluştu. Herkes bilgisayarını, televizyonunu, işini bırakıp sokaklara koşmaya başladı; kendinden olanı bulmaya, korumaya, savunmaya koştu. Herkes “bir” oldu, ortak bir yalnızlığa karşı savaşmaya başladı. Orada gördüklerimi ancak filmlerde görebilirdim. Mizah ve isyan ancak bu kadar güzel harmanlanabilirdi mesela.


Bu kadar farklı insanı ancak orada bir arada görebilirdiniz. Bir an gözleriniz doluyor birine yaslanmak istiyordunuz, bir an öyle güçlü oluyordunuz ki duramıyordu karşınızda hiç kimse. Herkes o “bir” için gözünü bile kırpmadan tehlikeye atlıyordu. Uyumaya gidince uyuyamıyordunuz. En güzeli de bizi görmezden gelen o insanlar bile uyuyamıyordu. Uyutmuyorduk çünkü. Hayallerimizi gerçekleştirmek için bu bir başlangıçtı ve biliyorduk ki mücadelemiz devam edecekti. “Bu daha başlangıç\Mücadeleye devam!” Kırmızı


YA ADALET YA KIYAMET! Günlerden Pazartesi… Alarmı 19. çalışından sonra durdurmak geliyor aklınıza, uykunuz ağır. Kalkıp en acelesinden hazırlanıyorsunuz, devamsızlık sıkıntınız var o dersten, yetişmeniz lazım. Yoksa okul uzayacak! Kampüsün ana kapısından hızla giriyorsunuz, büyük şehrin bilindik yorgunluklarını atlattıktan sonra. Amfiye doğru yol alırken koridorlardaki afişler çok da ilginizi çekmiyor. ‘’Parasız eğitim’’ diyenlere de aşinasınız ‘’Yaşasın Devrim’’ yazanlara da. Sizin için sıradan artık. Derken iki göz yolunuzu kesiyor. Lenin öyle bakmazdı, artık sizin için sıradanlaşmış afişlerden, sloganlardan tanırdınız o olsa. Daha samimi, daha ‘’yakın’’ iki bakış sizi durduruyor. Bakıyorsunuz, sizden de küçük gibi. Ama bakışı size benziyor, sizin gibi alarmı defalarca ertelemiş, gözlerden belli! Bir de kömür karası ki devamsızlığı unutturuyor. ‘’Hay allah’’ diyorsun, ‘’Kayıp ilanı mı acaba?’’ diye yaklaşıyorsun. Bakıyorsun, Ali İsmail Korkmaz yazıyor, Gezi diyor, unutmayacağız diyor. Şöyle bir irkiliyorsun. ‘’Gezicinin şeyiymiş’’ deyip amfiye doğru devam ediyorsun. Hoca seni almıyor geç kaldığın için. Gezicilere sövüp kantinde plastik bir bardakta çayını içmeye koyuluyorsun, TV’de izlediğin ‘’uzun’’ boylu bir iradeye hafiften gülümseyerek. Günlerden Salı… Kafan davul gibi uyanıyorsun. Gece yine alengirli geçmiş, eve kendini zor atmışsın. Saate bakıyorsun, öğleden sonra 3. Karnın aç, dolabı karıştırıyorsun. ‘’Radyoyu açayım da müzik olsun’’ diyerek tezgâhın üzerindeki


külüstürün açma tuşuna bastırıyorsun. Facia, katliam, cinayet, ihmal gibi kelimeleri duyunca ayılıyorsun. ‘’Lan neyin anması vardı bugün?’’ diye tedirginliğe düşüyorsun, politiksin ya! Öğreniyorsun sonra durumu. Soma’da yüzlerce işçi katledilmiş. Tamam, ortamların solcususun ama o sabah elin suya gitmiyor. ‘’Suyla karışık kül tepiyorlar madene’’ dedi ya spiker, gitmiyor elin. Öleceksin susuzluktan ama olmuyor. Gitse boğazından geçmeyecek. O boğaz kül olacak, suyu da kusacak. ‘’Sınıf dedikleri böyle bir bok sanırım, insanın yüreği elvermiyor’’ diye iç geçiriyorsun. Resmi açıklamaları dinleyince susuzluğunla beraber iştahın da kaçıyor. Kendini hayal etmeye koyuluyorsun hemen, öyle bir madende çalışıyorsun, ailen, sosyal ortamın o şekil falan diye. Edemiyorsun. Hayal bile edemiyorsun. O kadar ‘’düşünemediğin’’ bir hayat ki kendinden bir şey bulamıyorsun. Kurgusunu bile beceremiyorsun. Üzülüyorsun sonra ölenlere, düşünüyorsun; ‘’ulan bazı insanların tahayyül edilemeyecek kadar kötü hayatları var’’ diye iç geçiriyorsun. Artık sabahları erken kalkmayı kararlaştırıyorsun kendinle. Sonra bir sigara yakıyorsun, Aslında kendinin de zor bir hayatı olduğuna dair çıkarsamalar yapıyorsun hemen zihninde. Günlerden Perşembe… Baban arıyor ısrarla; ‘’halan Okmeydanı SSK’da yatıyor, hele bir ziyaret et’’ diye. Geçen hafta mı ne ameliyat olmuş safra kesesinden. Orta yaş sendromuna tutulmana ramak kalmasına rağmen söz babadan çıkınca şöyle bir duruyorsun. ‘’Gideyim de sesi kesilsin’’ diyerekten hastaneye doğru yola çıkıyorsun. Taksiye binip gideceğin yeri tarif edince taksici: ‘’Abi ben sapakta bırakırım, oradan yürürsün’’ diyor. Yine teröristler mevzu çıkartmış yani. Neyse, mesele değil demek adına kafanı sallıyorsun. Sapakta inip acil girişine doğru yöneliyorsun; oradan halanın odasına geçeceksin. Lakin anormal bir kalabalık var. Feryat figan ortalık, küfürler, ağıtlar havada uçuşuyor! Merak ediyorsun, çekip soruyorsun birine. ‘’Polis birisini vurmuş, Aleviymiş, ölmüş. Bağıranlar da akrabaları işte’’ diye açıklıyor. Okmeydanı, Alevi, polis… ‘’Geçen bir çocuk ölmüştü, misket atıyormuş polise, Berkan mıydı neydi ismi, baya olay olmuştu. Yine aynı plan, yemezler’’ diye aklından geçirip halanın odasına yöneliyorsun. Çok ağrısı olduğundan bahsediyor. Çay içiyorsun. Haftaya tekrar uğrama sözü verdikten sonra allaha emanet ediyorsun kendisini. Emanet ediyorsun. Allaha…


Ve günlerden Mayıs… Bizim mayısımız ama. Ölümlerden, katliamlardan belli bizim mayısımız olduğu. Türlü türlü işkenceler, zulümler geçiyor gözünün önünden. Sonra türlü türlü de umutlar, güzellikler, ‘’parklar’’. Aklına sedye kirlenmesin diye çizmesini çıkarmaya çalışan işçi, cenazeye giderken katledilen Uğur’un güzel gözlü evladı geliyor. Berkin geliyor, Ethem’in o diri gülüşü canlanıyor gözlerinde, Denizler dalgalanıyor yine. Ve daha buraya sığmayacak onlarca yara izi, onlarca tekme, onlarca ıstırap. En son ne zaman adalet duygusunu tattığını hatırlamıyorsun. Bakıyorsun etrafa; yok, adalet hakikaten yok. ‘’Ne Yapmalı’’ demişti zamanında, o bakışlarına afişlerden aşina olduğumuz zat. Sen de sorma ihtiyacı hissediyorsun kendine bu soruyu; ne yapmalıyım? Dönüp bakıyorsun sonra etrafına; adalet saraylarına, karakollara, hükümet konaklarına, parlamentoya, yani kısacası çürümüşlüğe. Sonra bir de ellerine bakıyorsun. Anlıyorsun işte o zaman ne yapman gerektiğini. Eller diyorsun, madende ölen, üniversite ölen, sokakta ölen, sınırda ölen bu eller kurdu bu hayatı. Adaleti de bu eller sağlayacak diyorsun. Gülemiyorsun. Ama gülümsemek gibi bir şey hissediyorsun; çünkü biliyorsun artık. Epimetheus


KADINIZ BİZ, GECELERİ DE SOKAKLARI DA ALANLARI DA KLİNİKLERİ DE! Hastaların ‘’Bu mu benim dişi mi çekecek’’ bakışları, ‘’Doktor bey yok muydu?’’ arayışları bir tarafa ‘’Karıma kadın hekim baksın’’ söylemleri diğer tarafa. Hekim olalım mı? Olmayalım mı? En az erkekler kadar başarılı, en az erkekler kadar becerikli, en az erkekler kadar güçlüyüz. Bireyiz. Eşitiz! Klinikte/preklinikte bizi tekdüzeleştirmeye çalışan sistemin birer piyonu olmaya zorlayan sert kurallarla bizi ’’hizaya sokan’’ zihniyeti kabul etmiyoruz. Ancak ne kadar sesimizi çıkarabiliyoruz! Eril sistemin kölesi olmak istemiyoruz! Mesleğimiz gereği insanlarla yakın olmak zorundayız. Gerek muayene/tedavi ederken gerek şikâyetlerini dinlerken yakınlık gösterdiğimiz hastalarımız bizi zor durumda bırakabiliyor. Hasta-hekim ilişkisi oturmadan tacizlerine maruz kalabiliyoruz. Zaten memleketimizde tacize uğramak için ‘kadın’ olmak yeterli değil mi? Bizim ablalar var hani ’’Seni oğlumla tanıştırayım’’ diyen hastalarımız. Hekim olarak kıymetli gelin adaylarıyız. Aslında hekim değil de hayırlı kısmet bulalım diye topluma sunulan hekim figüranlarıyız. Ataerkil düzenin kadınlara sunduğu bir imkân daha! Biz kadınlar 8 Martta haklarımızı ararken çıktığımız alanlarda bile ‘’Alın size 8 Mart’’ dercesine tacize maruz bırakılan, bırak tacizi saygı bile göremediğimiz akepe hükümeti tarafından da desteklenen iğrenç bir zihniyetle karşı karşıyayız. Kadınlarımız ulu orta dövülüyor, öldürülüyor, tecavüz ediliyor, kız çocuklarımız iğrenç evliliklerin kurbanı oluyor küçücük yaşlarında küçücük bedenleriyle, bebeklere tecavüz ediliyor kanımızı dondururcasına. Devlet ise katillere, tecavüzcülere destek oluyor, koruyor, teşvik ediyor. Bu kader değil, ataerkil sistemin bir sonucudur. Biz kadınlar egemen erkeklerin üstümüze giydirmeye çalıştığı "kurban" gömleğini reddediyoruz. Düzenden aldığı cesaretle, herhangi bir kadına, eşine, kızına veya sevgilisine paşa gönlünün istediği gibi davranma küstahlığını gösteren tüm erkeklerle ve arkalarına aldıkları ataerkil düzenle mücadelemiz sürecektir. Biz kadınlar hiç


kimsenin namusu, malı ya da kölesi değiliz. Başkaldırıyoruz! Hak ettiğimiz eğitim şartlarını istiyoruz. Cinsiyetçi eğitime, tacize/tecavüze, pedofiliye, kadına karşı şiddete başkaldırıyoruz. Faşizme, emek sömürüsüne, katillere, hırsızlara karşı kadınlar da sokaklarda, sokaklardayız! Sağır kulaklarınıza, sığ zihniyetlerinize rağmen sesimizi duyuracağız. Kadın kimliğimizi özgürce ifade edip, gerçekleştireceğimiz güne kadar direneceğiz.

Jezabel


ETİ GEÇTİ DUYDUN MU; BIÇAK KEMİKTE! Kaza? Cinayet? Trafo patlamış. Soma’da. Kader? Katliam? Maden ocağında. Ölü? Ölü sayısı? Maden, maden karası? Bu sözcükler etrafında akıyordu zaman 13 Mayıs’ta. Yanı başında insanı çıldırtan bir sessizlik vardı. Kimse çıkıp tek kelimeden öteye geçebilen bir açıklama yapamıyordu. “Bekliyoruz.” Neyi bekliyorduk? Ne çıkacaktı o maden karasından, ne!? Saatler geçiyor ölü sayısı 17, 57, 107… Saatler geçiyor ölü sayısı 157! Resmi açıklama; yok. Saatler geçiyor, kömür karası yakıyor gecenin karanlığını. Ölü sayısı 200, ölü sayısı 270, ölü sayısı 301! Açıklama? YOK! Artan sayıların etrafında çıldırtan sessizlik, artan sayıların etrafında yeri göğü inleten feryatlar… Artan sayılar etrafında boğazda düğümlenenler, artan sayılar etrafında sıkılan yumruklar… Açıklama? Yok!

Kapitalizmin iğrenç düzeni bu kez Soma’da patladı. Daha çok para kazanma hırsıyla köleliği yasallaştıran bir devlet, şirketler eliyle cinayet işledi.

Gecenin karanlığında bir mahşer yeri; Soma. Yanıyor, yakıyor etrafını. Yerin yedi kat dibinden ateş fışkırıyor yeryüzüne bütün gece! Açıklama: “Endişeliyiz, bekliyoruz.” Devlet erkanı bekliyor; biz bekleyemiyoruz! Uyuyamıyoruz. Nihayet gelen açıklamalar, faciadan da fena. “Her madende oluyor bunlar, kaza işte. “ Bu sıralarda diğer maden işçileri çıkarıyor kendi arkadaşlarının bedenlerini tek tek. Şirket yetkilileri ortalarda yok. 3 gün sonra yapacakları basın açıklamasına kılıf uydurma peşindeler. Arama-kurtarma ekibinden önce çeviğiyle, askeri inzibatıyla maden ocağını çevreleyen devletse yükselebilecek bir isyanı bildiği yöntemlerle bastırmaya hazırlanıyor. Koca ülke kaynayan kazana dönüyor, insanlar öfkesini haykırıyor en gerçek, tüyler ürperten haliyle. TOMA’sıyla, gazıyla, çeviğiyle, copuyla diğerleri de yerlerini almış. 3 gün geçiyor, şirket yetkilileri açıklama yapıyor: “Biz de bilmiyoruz kazanın nedenini, ancak enerji bakanının dediği gibi bir trafo patlaması değil. Araştırıyoruz.”, “Hiçbir ihmalimiz yok. Gerekli incelemelerden sonra


maden ocağı çalışmaya devam edecek.” Devam edecek! “Kaç işçi var?” soruları geçiştiriliyor. Net sayı yok. 18 yaş altı kaçak göçek çalışanlarıyla mezar oluyor yüzlercesine maden ocağı. “İhmalimiz yok. Yaşam odalarımız hazırlanıyordu.” Hazırlanıyordu! “Zaten yasal olarak da zorunlu değil, genelde yapılmıyor ama biz yapıyorduk.” Yasal olarak zorunlu değil! Yaşam odası zorunlu değil! Canlı canlı kesildiğini hissediyorsun açıklamalar karşısında ama acı duymuyorsun, duyamıyorsun. Bu sırada Soma’da acılı ailelere polis saldırısı oluyor. Delirmemek için direndiğimiz vakitlerde polis gaz sıkıyor, insanlar üstüne yürüyor. Toma geliyor, insanlar yürümeye devam ediyor. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan ailelerin öfkesi yıkıyor ortalığı. “Ben zaten yaşamıyorum! Senin gazın, toman mı öldürecek beni şimdi?” Ertesi gün beklenen adam geliyor olay yerine. Her katil gibi bitirdiği işin sonunu görmek istiyor sanırım. Kürsüden hakaretler yağdırıyor derken yine sandığa geliyor laf. Sandık! “Sen sandıkta iradeni gösterdin, onlara prim vermeyeceksin.” diyor. Ölüler üstünden siyaset yapıyorlar diyen bir adam ölüleri sandığa atıyor, oy niyetine! Kalabalığın içinde yürürken korumaları zor tutuyor, vatandaşa saldırmaya çalışan bu adamı. Daha fazla dayanamayıp marketin önünde yumrukluyor birkaç Somalıyı: “Sıkıyorsa yanımda yuh çek!” Öfkemiz sığamazken bedenimize, işçilerin konuşmalarıyla katliamın büyüklüğü netleşiyor. “500den fazla arkadaşımız var içeride, tüm denetlemeler usulsüz, göstermelik.” “Günde 12-13 saatlik vardiyalarda işçi arkadaşlarımız birbiriyle yarıştırılıyor, kim daha fazla kömür çıkaracak diye.” Kim daha çabuk ölecek diye! Yukarıda bahsi geçen olaylar, ne bir film sahnesi ne de bir hikaye. Tüm bunlar 13 Mayıs’tan bu yana bu ülkede yaşandı. Kapitalizmin iğrenç düzeni bu kez Soma’da patladı. Daha çok para kazanma hırsıyla köleliği yasallaştıran bir devlet, şirketler eliyle cinayet işledi. Bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha; hep aynı yerde öldük. İşçinin çıkardığı kömürü hükümet aynı işçilere “bedava” dağıtırken, ölümden kıl payı kurtulan bir işçi sedyede “Ayakkabılarımı çıkarayım mı?” diye sorarken, birileri ölümleri tatlı bulurken, acılı aileler yerlerde tekmelenip


yumruklanırken, olayın üzeri örtülmesin diye bölgeye giden avukatlar tekme tokat gözaltına alınırken biz hep öldük! Yerin üstünde öldük, yetmedi bir de yerin altında öldük. Cebini dolduran şirket sahipleri pervasızca açıklamalar yapıp “Madenimi kapatmıyorum.” dediğinde, katliamı takip eden günlerde sağ kalan madenciler madene girmeye zorlandığında, girmeyenlerin yevmiyesi kesildiğinde, işadamları işçilerin çalışmadığı günlerin çetelesini tutup aranın kapanmasını istediklerinde, bölgeye lütfedip gelen şirket sahipleri “Biz kaç gündür uyumuyoruz, canla başla işçileri çıkarmaya çalışıyoruz.” diye iğrenç bir vicdan muhasebesi yaptığında yeniden öldük, ölmekten de beter olduk. Tüm bu pervasızlığa inat bizler biliyoruz ve inatla söylüyoruz. Yaşananlar kaza, kader-kısmet ya da doğal afet değil; devletin yasalarla destekleyip şirketlerin uyguladığı sistematik bir katliamdır. İhmaldir, cinayettir! Bu yüzdendir ki derlenip toparlanıp, bir kenara sinme vakti değil; öfkenin ve düştüğün yerden yeniden kalkmanın vaktidir. Biliriz ki sabahların bir sahibi var… Bajavu


İSYAN ETMEK BİZİM FITRATIMIZDA VAR! İnsanlığın en büyük hastalığıdır şükretmek. Şükrederek, her defasında daha azıyla yetindik. Boğazımıza kadar açlık, sefalet ve haksızlığa batmışken bile geviş getiren hayvanlar gibi buna da şükür lafını ağzımıza doladık durduk. Şükrede şükrede unuttuk Dersimi, 33 kurşunu, Kızıldere’yi, Nevala Kasabayı, Roboski’yi, Reyhanlı’yı… Şükrede şükrede kabullendik emek sömürüsünü, yoksulluğu, tacizi, tecavüzü, kadına şiddeti. Bizi soyup soğana çeviren devlet büyüklerimiz başımızda diye şükrettik. Katil de olsa bir devletimiz vardı, emeğimiz sömürülse de aç değildik, bize dokunmayan yılan bin yaşasın, bununda beteri vardır diyerek kaderci anlayışı kabullendik ve hep şükrettik. Burjuvazi de dünyayı yönetmenin yolunu ideolojiden ziyade psikolojide buldu ve bilinçaltımıza yerleşmiş bu kaderci anlayışı kullanıyor. Güçlerinin oburluğunu kullanarak dini, kısırlaşmış eğitim sistemini, Demokles’in kılıcı gibi sürekli başımızın üzerinde salladıkları ekonomik krizleri iyi kullanıyor ve bize kast sınırları yumuşak bir sistem dayatıyorlar. Daha az çalışıp şükretmezsek daha kötü duruma düşeceğimiz fikrini benimsetiyor ve bizleri modern çağın köleleri olarak çalıştırıyorlar. Bu şekilde devam edecek olursa insanlıkla beraber doğayı da ehlileştirmeye çalışan sistem, gökte tek bir kartal kalmayana, bütün yabani otlar ehlileştirilene ve her yeri zülüm kokusu basana değin durmayacak. Hayır! Şükretmeyeceğiz! Hiçbirimiz şükretmeyecek! Dünyadaki bu cehenneme öyle alıştık ki cehennemden korkmuyoruz. İsyan edeceğiz daha iyi bir yaşam ve daha eşit bir dünya için. Mülkiyet üzerine kurulu bu medeniyette kendimizin olanını almak için isyan edeceğiz. Dağlardan akın akın geleceğiz. Bütün köşe başlarını tutup yeryüzünde tek bir haksızlık kalmayana değin durmayacağız. Gezide isyan ettiğimiz gibi isyan edeceğiz. Medeniyetin bize getirdiği şükür içinde geçen zavallı bir yaşantı ise uluyan vahşi bir çığlıkla isyan edeceğiz. 21. yüzyılın destanını yazacağız, şiirlerle anılacağız. Burjuvazinin medeniyetini yıkıp kendimizle beraber toprağımızı ve doğamızı özgürleştireceğiz. Rojnîvîskadînekî


Gezi’de Komün Hayat

Bir grubun kendi arasında ortaklaşa üretmesi ve tüketmesine dayanan yaşayış biçimi olarak tanımlanabilir, komün hayat. Bu bağlamda Gezi dayanışması, komün hayatın küçük bir örneği olsa da kısacık ömründe tükettiklerini başka bir sistemden aldığı için buna tam olarak komün demek mümkün değildir. Ne var ki komün bir hayatın gereklerini içeren örneklere Gezi dayanışmasında sıkça rastlayabiliriz. Belli bir değeri paylaşma sonucu kurulan komün hayatta, bu değerler; ekonominin paylaşılması, mülkiyetin paylaşılması, hiyerarşi karşıtlığına kadar çok çeşitli amaçlar çerçevesinde şekillenebilir. Gezi Komünü ise bu komün üyelerinin çadırlarını bir gecede yakıp yıkan, kafasında kaskı elinde copu ile hunharca kırıp döken zihniyete inat gücünü özgür düşünceden alan bir genç kuşağın, doğayı kapitalizm ve barbarlıktan korumakla başlayan hayalleriyle ortaya çıktı. Öylesine bir ihtiyaçtı ki bu; kapitalizmin bir parçası haline getirilmiş ve bu gidişattan midesi bulanacak kadar her şeyin farkında olan, aynı zamanda polisin şiddetinden bezmiş her insan kendini Gezi’de buldu. Kim bilir kaçı kafasında yıllardır böyle bir dünya kuruyordu, hem de kimseye anlatmadan ve yalnız olduğunu sanarak. Biz ağaçlara ne kadar sahip çıkıp, talana ve şiddete ne kadar dur demeye çalışıyorduysak Gezi de bizi o kadar kucaklıyordu. Üretmek, ürettiğiyle var olmak isteyen herkes orada bulunuyordu. İzlenmesi gereken yolun barışçıl bir politika olduğunu benimsedikten sonra amacından hiç sapmayan, inatçı, sabırlı, yüksek iletişim istenciyle donanmış, paylaşımcı, bütün ulusal renk ve inançsal duygulara açık, cinsiyetsiz ve sınıfsız bir sistem duruyordu karşımızda. En çok da nefretten uzaklığı ile göze çarpıyordu bu sistem, anne-babalarımızın bizi ülkenin geçmişteki kin dolu politikalarından uzak tutmaya çalışmasının bir sonucu olarak belki de. Geçmişin birbirinin yaşamasına dahi tahammülü olmayan, belki de bilerek taraf olmaya mecbur bırakılmış toplulukları şimdi orada, yanyana birbirini kollayarak ortak bir amaçla


direniyordu. Çünkü tarihte çoğu kez olmayan ve asıl olması gereken farklılıklara saygı duygusu ilk defa benimseniyordu. Gezi komününde, Gezi Parkı’nı kirli rantsal oyunlara alet etmemek ve bırakmamak için hızla bir yaşam inşa ediliyordu. Komün hayatla özdeşleşmiş “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” düşüncesiyle bir yaşam kurulmaya çalışılıyordu. Elinde ne varsa paylaşmaya gelenler, devletin bu zamana kadar yapamadığını somutlaştırıyordu. Herkes karnını hiç para ödemeden Devrim Market’ten doyuyordu. Günlerini maalesef sokakta geçiren çocuklarımızın bu sefer karnı doyuyor, yüzü gülüyordu. Öyle ki Gezi’de küçük bir tarla oluşturulmuş, üretim bile başlamıştı. Kim, ne yeteneği varsa ortaya koyuyor ve topluluğun yararlanabileceği şekilde sunuyordu. Gezi hekimleri insan hayatına verdikleri önemle revirlerde gönüllü çalışıyor, yaralıların başında nöbet tutuyordu. Çocukların gelip resimler yaptığı ve bunların sergilendiği köşede, gönüllüler çocuklarla ilgileniyordu. Kitapların anlamını bile fiyatına indirgeyen kapitalist düzen, burada yerini istediğiniz kitabı alıp okuyabileceğiniz kütüphaneye bırakıyordu. Doğrudan demokrasinin göstergeleri olan duvar gazeteleri, parktaki yerini alıyordu. Daha akılcı örgütlenme ve fikir paylaşımı amacıyla yapılan forumlara akşamları bir de piyano resitali ekleniyordu. Tüm bu güzelliğin sonunda ne mi oldu? Böylesine barışçıl bir devrim hareketi karşısında ne yapacağını şaşıran hükümet yine kendini, kendi gibi olmayana karşı biledi. Çünkü Gezi kendisi gibi tekdüze değil, rengârenkti. Kurduğumuz yeni düzeni ellerimizden acımadan alan devlet, yok ettiği somut şeylerle fikirleri de yıktığını sansın, Gezi direnişi ve Gezi komünü kendini ülkenin parklarındaki forumlarda, kurulan ortak yaşam evlerinde yaşatmaya devam ediyor. “Gezi” toplumsal ilerleme tarihinin bir taşı olarak tarihe geçti. Direnişin bir parçası olanlar bu tarihi adımı gurur ve onur duyarak hatırlarken, karşılarındakiler ise yüreklerinde bir korku olarak taşımaya devam edeceklerdir. Sarı


NÜKLEER SANTRALLER, DOĞA VE HIRS İnsanlar dünyaya gelirler, yaşarlar ve ölürler. Yerlerini diğer doğacak insanlara bırakırlar. Nasıl ki biz bu dünyada yaşıyorsak, gelecek nesillerimizin de bunu hak ettiğini düşünerek onlara iyi bir dünya bırakmak asıl görevimiz olmalıdır. Bunun başında da doğayı korumak, diğer canlıların yaşam ve sosyal haklarına saygı göstererek birlik ve dayanışma içerisinde yaşamak gelmelidir diye düşünüyorum. Ancak yüz yıllardır süregelen sahip olma, kazanma hırsı; diğer insanlara üstünlük sağlama düşüncesi hem insanın kendisine, hem çevresine hem de doğaya zarar vermektedir. Uzun yıllar süregelen kılıçlı savaşlardan sonra 1800lü yılların başında gerçekleşen Sanayi Devrimi’yle güçlü ülkeler hızlıca pazardan pay almak için sömürge arayışına girdiler. İstatistik veriler doğrultusunda doğanın hızlı bir şekilde katledilişinin o zamanlardan başladığını söylemek mümkün. Bilimin ilerlemesiyle beraber maddenin temel taşı olan atomdaki yüksek enerjinin farkına varıldı ve bunu takiben kazanma hırsı nükleer santral yapımıyla ivme kazandı. Kolay fisyon reaksiyonuyla büyük enerji eldesi sağlayan ve diğer enerji kaynaklarına göre(termik santral, fosil yakıtlar vb.) daha az CO2 salınımıyla daha çevreci sayılabilecek nükleer santraller sınırsız enerji kaynağı olarak görülmeye başlandı. Ülkeler arası rekabetin bir sonucu olarak emperyalist ülkeler hızlıca nükleer santral kurmaya başladılar. Ancak sorunların baş göstermesi uzun sürmedi. Nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan radyoaktif çöplerin saklanılması sorunu bir yana, hızla sanayileşen ülkelerin yayılmacı egemenlik anlayışıyla nükleerden ilk nasibini atom bombalarıyla Japonya aldı. Yüz binden fazla insan öldü, yüz binlerce insan geri dönülemez hastalıklara maruz ve sakat kaldı. 1985 Çernobil felaketinde maalesef sonuç yine aynıydı. Yüzlerce ülke bu patlamadan etkilenmiş; hastalıklar baş göstermiş, ekosistemin değişmesine kadar birçok hadise gerçekleşmiş, dünya ve canlılar zarar görmüştür. Yakın tarihimize bakarsak karşımıza 2011 Fukushima nükleer felaketi çıkacaktır. Japon halkı 1945 yılından bu yana belki de benzer bir felaketle karşılaşmamıştı. Ancak o zaman felaketin kaynağı doğa değil ABD idi. Japonya kapitalist sistem içinde büyümek, zenginleşmek ve


kendisini tüm dünyaya kabul ettirmek amacıyla yeni bir üretim sisteminin geliştirilmesine ev sahipliği yaptı. Amaç en düşük maliyetle en yüksek verimliliğin sağlanmasıydı. Japon işçisinin olağanüstü fedakârlığı ve çalışkanlığı sayesinde emeğin en üst düzeyde sömürüsüne dayanan bu sistem başarıya ulaştı. Japon mucizesi olarak adlandırılan bu sistemle üretilen ürünler piyasada üstünlük sağlarken, Japon ekonomisi de hızla büyümeye başladı. Emeğin ve doğanın daha fazla sömürüsüne dayanan bu Japon üretim modeli krize giren kapitalizm için de kurtuluş olmuştu. Ancak günümüzde emeğin ve doğanın sömürüsüne dayanan bu sistem sekteye uğramış, işçiler işsiz kalmaya, sosyal güvencelerini kaybetmeye ve yoksullaşmaya başlamıştır. Japonya işçi sınıfının mücadeleci bir örgütlenmeden yoksun olması tüm bu koşullar karşısında ortaya çıkması gereken tepkiyi engellemektedir. Doğa ise kendisine yönelik sömürü karşısında Japon emekçisi kadar suskun kalmamıştır. Bilindiği gibi, fay hatlarının yoğun dolayısıyla deprem riskinin yüksek olduğu Japonya, kapitalist ekonominin kurallarına uygun biçimde rekabette öne çıkmak isterken sadece emek sömürüsü üzerinden maliyetleri düşürme yoluna gitmemiş, üretim için gerekli olan enerjiyi de en düşük maliyetle elde etmeye çalışmıştır ve bu bağlamda sahip olduğu teknolojiye güvenerek adeta doğaya meydan okumuş, her açıdan doğa ve canlılar için tehdit oluşturan nükleer enerji santrallerini kurmuştur. Tüm bunların sonucunda doğa, daha fazla kâr daha fazla zenginlik hırsıyla kendisine meydan okuyan Japonya’nın son 60 yılda gerçekleştirdiği mucizeyi birkaç gün içinde silip atmıştır. Yaşanan Fukushima kazası akabinde nükleer santralden sızan radyasyon yüzünden, Japonya ve çevre ülkelerin insanları hala ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Japonya’nın kapitalizmin kurallarına uymak çabasıyla yaşadığı acıların bitmediği bu dönemlerde Türkiye hükümeti inatla nükleer enerji santrali kurma programını sürdürmekte. Bu inadın gerekçesi ise çok tanıdıktır: Daha ucuza elektrik sağlanarak maliyetler düşürülecek ve böylece kârlar artabilecektir. Yani Mersin


Akkuyu’da ve Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santrallerle on milyonlarca insanın yaşamının tehlikeye atılmasının tek gerekçesi daha fazla, çok daha fazla kâr hırsıdır. Sinop ve Mersin’de santral kurulmasına karşı özellikle yörede yaşayan insanların mücadeleleri vardır ancak bu yeterli değildir. Türkiye’nin her neresinde olunursa olunsun nükleer santrallere karşı topyekün mücadele yürütmek gerekir. Tabii ki emek ve doğa sömürüsünün kaynağının kapitalizm olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle emek mücadelesinin de, doğa mücadelesinin de hedefi kapitalizm olmalı ve mücadele bu hedefte birleştirilmelidir. Herkes başta nükleer santraller ve HES’ler olmak üzere, doğaya yönelik sömürülere karşı mücadele içinde olmalıdır.

Üretimi insan ihtiyaçlarını karşılama amacından çıkartıp kârın kaynağı haline getiren kapitalizm, emeği de doğayı da sömürmekte ve bunu yaparken hızla insanlığın sonunu hazırlamaktadır.

Üretimi insan ihtiyaçlarını karşılama amacından çıkartıp kârın kaynağı haline getiren kapitalizm, emeği de doğayı da sömürmekte ve bunu yaparken hızla insanlığın sonunu hazırlamaktadır. Dolayısıyla kapitalizmle mücadele artık insanlığın var olma mücadelesi haline gelmiştir. Bu mücadeleyle ya insanlık kazanacaktır ya da yerküreyle birlikte insanlık kaybedecektir.

Şimdi merak edilen şudur: Milyonlarca insan, bir grup sermayedarın daha fazla kâr etmeleri uğruna kendilerinin ve gelecek nesillerinin yaşamının tehlikeye atılmasına karşı çıkacak mıdır yoksa Japon emekçisi gibi sessiz kalıp sıranın kendilerine gelmesini mi bekleyecektir? Bewusstsein


‘’Kavga bir çember gibidir. Her bir noktasında yeniden başlar ama asla bitmez.’’ Subcomandante Marcos

D'işçi Sayı:4  

Diş Hekimliği Öğrencilerinin Resmi(!) Fanzini.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you