Issuu on Google+


Nerede Kalmıştık? Bin bir türlü zorluğa rağmen D’işçi’nin ikinci sayısını çıkarmayı başarabilmenin haklı gururu ile herkese yeniden merhaba. Neden mi gururluyuz? Çünkü yanımızda sırtımızı sıvazlayan, bize sponsorlar ayarlayan bir takım paralel yapılar olmadığı gibi, ayakkabı kutuları ile cukkayı götüren öteki takım dikey yapılardan da destek almadan, daha doğrusu bunlara tenezzül etmeden kendi emeğimizle, mütevazı imkânlarımızla böyle bir yayın çıkarıyoruz. Hakkımızdır yani. Çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun bayrağını arsızca taşıyan iktidarın, aslında yıllardır bildiğimiz, farkında olduğumuz kirli ilişkilerinin tapelerle, gizli çekimlerle ortalığa saçıldığı bugünlerde bizler de alışık olduğumuz, hepimize gına getiren fakültelerimizde ahlar vahlar eşliğinde öğrenim görmeye devam ediyoruz. İktidardan, onun hegemonyasını sürdürmeye, sağlamlaştırmaya çalışanların ikiyüzlülüğünden de diş hekimliği fakültelerinde bizleri angarya çalıştıran, iki hafta tatili bile çok gören, dental depoları vasıtasıyla cebimizi boşaltan düzenden de bıktık. Bizden çaldıkları haklarımız için verdiğimiz mücadeleyi hep beraber büyütürken birileri hırsızlıkta birbirleri ile yarışıyor. Biz fakülte duvarlarını isyanla donatırken birileri kirli pazarlıklarla birilerini ihya ediyor. Biz senelerce staj adı altında sömürülürken birileri meşhur Osmanlı oyunları ile suyun başını tutmak için yarışıyor. Peki, susacak mıyız, sinecek miyiz, tüm bunlara cevabımız ne olacak? İşte, cevap bu sayfaların arasında gizli… Cevap duvardaki afişte, cevap sıkılmış yumrukta gizli. Ama cevap en çok da kaldırım taşlarının altında gizli… İkinci dönemde de direniş sizinle olsun. Korkuyorlar. Haklarıdır.


Diş Hekimliği Öğrencilerinin Mücadelesi Üzerine Günümüz piyasacı politikaları doğrultusunda parasız sağlık hakkının hayal olduğu bir dönemdeyiz. Gerek fakültelerimizde gerekse devlet hastanesi ya da ağız diş sağlığı merkezlerinde performans uğruna insan sağlığı ve onuru ayaklar altına alınıyor. Bunun yanında biz öğrencilerin de sağlığı, emeği ve onuru yok sayılıyor. Var olagelmiş bu sistemin çarkı olmak zorunda bırakılıyoruz. Biraz can sıkıcı elbette… Hastalarla karşılaştığımız bu ilk günlerde bunun bilincinde olup, hasta ve emek sömürüsüne alet olmayı kabul etmemeli, yalnızca insan olduğumuzdan dolayı sahip olmamız gereken haklarımızı sonuna dek savunmalıyız! İlk kez 1500’lerin başında Thomas More ile şekillenmeye başlayan toplumcu tıp ideali, bugün genişleyen mücadele alanlarımız ile birlikte daha sağlam temellere oturuyor. Ancak apolitik sağlık öğrencilerinin kaderciliği –kısmen de kariyerist yaklaşımları-, politik olanlarınsa gelecek kaygısı elimizi kolumuzu bağlıyordu. Üniversitelerin -eski havasını bir kenara bırakıp- politize olmaya başladığını, her alanda direnişi örgütleyenlerin gençler olduğunu, gençlik hareketininse bugün daha fazla umut vaat ettiğini biliyoruz. Çünkü geziyle başlayan sürecin her aşamasında vardık, var olacağız. Bu ruhu da diş hekimliği fakültelerinde verdiğimiz hak mücadelemizde yaşatacağız. İzmir’den devrimci selamlar! İzmir Diş Hekimliği Öğrencileri


Şapkadan Ne Çıkar Bilinmez Ama Torbadan Bunlar Çıktı! Birbirinden farklı konuları içeren torba yasaların, alakasız insanları, alakasız suç ve örgütlerle yargılayan torba davaların “pes artık” dedirttiği bir ülkede yaşıyoruz. Kamuoyunda “tam gün yasası” olarak da dillendirilen sağlık torba yasasının geçtiğimiz günlerde TBMM’de kabul edilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de onayından geçti. Maddelerin doğuracağı olumsuzluklar sebebiyle muhalefet partileri tarafından verilen gerekçeli değişiklik önergeleri ise kabul edilmedi. Yasanın getireceği başlıca değişikleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Yasanın uzun zamandır konuşulan tam gün düzenlemeleri maddesi ile kamuda çalışan hekimlerin bağımsız çalışmaları artık yasak hale gelecek. Hekimler çalışmaya devam ettiği takdirde üç ay içinde çalıştığı kamu kurumuyla ilişiği kesilecek. Tersi durumda, kamu kurumunda çalışmayı tercih edecek hekimler için herhangi bir iyileştirilme söz konusu olmadığı gibi böylesi bir durumda kullanım dışı kalacak onlarca tıbbi cihazın ve kaynağın ne yapılacağı konusunda da bir tasarı bulunmuyor. Akademik unvanı olan hekimler de mesai saatleri dışında kurumsal anlaşmalarla özel sağlık kuruluşlarında çalışabilecek ve bu durumda olanların ücretlerinin yarısına üniversite el koyabilecek. Ayrıca profesör ve doçentler üniversiteler tarafından sözleşmeli olarak çalıştırılabilecek.

Akademisyenleri ilgilendiren bir diğer madde ise sağlık bakanlığınca geçici olarak çalıştırılan akademisyenlerin akademik çalışma yaptığının kabul edilmesi. Yani üniversite ve hastanelerde herhangi bir çalışma yapmaksızın, haksız bir şekilde akademik unvanlara sahip olup, unvanın getirdiği haklardan yararlanabilecekler.


Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine direnilmesiyle başlayıp büyüyen direnişte emniyet kuvvetlerinin saldırıları sonucu yaralanan insanlara hekimler tarafından gönüllü sağlık hizmeti verilmesi, acil müdahalelerin yapılması, revirler kurulmasının ardından gündeme gelen “olağanüstü durumlarda mesleğini icraya yetkili kişilerce acil sağlık hizmeti ulaşana kadar verilecek olan sağlık hizmeti hariç, ruhsatsız olarak sağlık hizmeti sunan veya yetkisiz kişilerce sağlık hizmeti verdirenler, 1 ila 3 yıl hapis cezası ve 20.000 güne kadar para cezası ile cezalandırılır” maddesi ise hekimliği yasaklamaktan başkaca bir şey değildir. Uluslararası hekim platformlarından ve insan hakları örgütlerinden gelen tepkilere sağlık bakanı Müezzinoğlu’nun cevabı “Bu düzenlemeyi Gezi Parkı odaklı olaylar öncesinde hazırladık ama yapmamış olsaydık da Gezi olaylarında da gördük ki böyle bir şeye ihtiyacımız var, bunu da yapardık. Bunda gizleyecek bir şey yok” oldu.

Bir diğer maddede ise “acil sağlık hizmetlerinin olmadığı yerlerde veya acil sağlık hizmeti ulaşana kadar gerekli müdahalenin askerler ve özel harekat polislerince yapılabileceği” ifade ediliyor. Yani bir yanda yıllarca eğitimini aldığı halde acil durumda müdahalede bulunamayacak hekimler, diğer yanda aldığı yüzeysel eğitimle acil sağlık müdahalesinde bulunacak polis ve askerler var. Takdir sizin!

Yasanın bir maddesine göre de “mesai saatleri dışında acil durumlarda sağlık kurumlarına ulaşılabilmesi için bakanlıkça önlemler alınacağı” bildiriliyor. Daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilen ikamet zorunluluğu maddesi, yeni şekliyle yine karşımızda. Uyulacak kuralların bakanlık tarafından belirleneceği bildiriliyor. Bu madde ile olağan dışı durumlarda sağlık görevlilerince gönüllü olarak verilen sağlık hizmeti, rutinde nöbet sistemiyle süren sağlık hizmetleri görülmemekle birlikte, hekimlerin nerede yaşayacağına dahi karar veren ve 24 saat sömürülmesine olanak tanıyan bir sistem amaçlanmaktadır.


Yine son yıllarda sağlık çalışanlarına yönelik, ölümle dahi sonuçlanan şiddet olaylarının artması ve hekim örgütlerinin buna yönelik eylemlilikleri sonucu sağlık çalışanlarına şiddet uygulayan kişilerin tutuklanmasının yolu açıldı. Müezzinoğlu bu konuyla ilgili sağlık çalışanlarına şiddet uygulayan bireyler için “Bilsin ki; ‘Ben doktora, hemşireye elimi kaldırdığım zaman en az bir gece tutuklu kalacağım.’ ” diyerek, sağlık bakanlığının sağlıkta şiddet sorunun çözümü için sağlık sisteminin incelenmesi ve köklü değişikler yapılması yerine gözdağı vermeyi tercih ettiğini açıkça belirtti.

Hasta bilgilerinin toplanması hususundaki maddede ise anayasal olarak belirlenmiş kişisel hak ve gizlilikler hiçe sayılarak, hekimlerden zor yoluyla hastalarının bilgilerini göndermesi beklenmekte. Bakanlık tarafından istenilen bilgileri göndermeyen hekim iki kez uyarıldıktan sonra bir önceki ay brüt gelirinin %1 i oranında para cezası ödeyecek. Yasayla birlikte 01.01.2013 tarihinden önce yurtdışında mesleki faaliyette bulunanlar ile yurt dışında eğitimini tamamlayıp 6 ay içinde ülkemize gelen tabip ve uzman tabipler mecburi hizmetten muaf tutulmaktadır. Bu haliyle maddenin belli imtiyazlı gruplara yönelik olduğu çok açıktır. Bununla birlikte mecburi hizmet uygulaması tamamıyla kaldırılmalı, hekimlerin her bölgede kamu yararına çalışmalarını özendirecek uygulamalara gidilmelidir.

Yasada sertifika alma zorunluluğu bulunmaksızın işyeri hekimliği yapılabilmesi maddesi de yer alıyor. Yoksul vatandaşların sağlık hizmetine ulaşımı gibi bir derdi zaten olmayan bakanlık bu maddeyle işçilerin sağlığının da ilgileri dâhilinde olmadığını tescilliyor.

Bir diğer madde ise özel kuruluşlarda klinik deneyler yapılabilmesine ilişkin. Bu maddenin vatandaşlarımızı, hali hazırda en elverişli alanlardan biri olan sağlık sektöründe sermayedarların yararları uğruna denek yapılmasının yolunu


açtığı açıktır.

Sağlık torba yasasının bu belli başlı maddeleri arasında yer alan, bizleri de birinci elden etkileyen diş hekimliği son sınıf öğrencilerine ücret ödenmesi maddesi önce TDB ve TDB Öğrenci Kolu tarafından “Dilekçe kampanyamız işe yaradı!” şeklinde, sosyal medya hesaplarında ifade edildi, bunun ardından da TBMM’de bu şekliyle kabul edilen yasanın bu maddesinin cumhurbaşkanlığı onayından sonra yer almadığı belirtildi. Bu haliyle 4. ve 5. sınıf öğrencileri yerine sadece son sınıf öğrencilerine ücret verilmesinin planlandığı fakat bunun nasıl yapılacağına değinilmediği, sosyal güvenceden hiç bahsedilmeyen temelsiz maddeyi yeterli bulmamız zaten mümkün değildi. Tam da TDB Öğrenci Kolu temsilci seçimlerinin yapılacağı günlerde maddenin kabul edildiğini duyuran, geçtiğimiz günlerde de aslında kabul edilmediğine ilişkin ifadelerini sosyal medya hesaplarında paylaşıp kısa süre sonra kaldıran, sürecin takipçisi olamayan, diş hekimliği öğrencilerini temsil edemeyecek nitelikteki TDB Öğrenci Kolu neden özeleştirisini vermiyor? Kişisel çıkarları uğruna TDB bünyesinde yer alan bu temsilciler imza kampanyası ve Facebook etkinlikleri yoluyla hak elde edilemeyeceğini hala anlamamış olmalılar ki yöntemlerinde ısrarcı davranıyorlar. Kendilerini eleştirdiğimiz için bizi meslek örgütümüzü yıpratmakla suçlayanlar bilsinler ki: “Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır!” Beş Harfli


Güvercinler Özgürdür Bir kaldırım taşı… Aylardan ocak… Soğuk… Ve beyaz bir örtü örtülmüş üstüne… Sonrası; sonrası muamma, sonrası faili belli meçhuller… 7 yıl oldu hala aynı kaldırım taşında yatıyor Hrant ve bağırıyor: Çekin alın artık şu beyaz örtüyü üzerimden! Oysa yıllardır beyaz örtünün altı karanlık. Geçmişindeki cinayetlerine bir yenisini ekleyen devletin kanlı elleri örtüye yapışmış tutuyor. Bunca zamanda tetikçilerden başka kimseyi yargılayamayan adaletse bataklıktan bir türlü çıkamıyor. Şifresi çözülmüş onlarca konuşmanın, yazışmanın, planın delil niteliği yok! 14 yaşında kafasından gaz fişeğiyle vurulan bir çocuğu “örgüt üyesi” yapanlar, zaten hedefte olan bir “Ermeni’nin” ölümünün ardında örgüt bulamıyor. Tetikçilerle bayrak önü kahramanlık fotoğrafı çektirenler, istihbarat daire başkanları, o birimde görevli polis memurları, tehditler savuran valiler, hedef gösteren bakanlar hala aramızda. Ve Hrant hala aynı kaldırım taşında… Kaldırım taşı soğuk, kanlı… Devlet gibi… Bunu bildiğimizden cinayetin ardındaki kirli eller ortaya çıksın diye adalet çağrısıyla yıllardır sokaklara dökülüyoruz ve sokakta olduğumuz her an muktedirin yeni iğrençlikleri öfkemizi perçinliyor. Cinayetle ilişkilendirilen amirlerin memurların terfi haberleriyle tırnaklarımız avucumuzu kanatıyor. Vicdanlar suratlarına haykırırken onlar deri koltuklarında bu ülkeden bir “Ermeni dölünü” temizlemenin gururu(!) içinde arkalarına daha bir güvenle yaslanıyor. Her terfi akan kanın ödülü çünkü: “Bizimkiler temiz iş çıkardılar vesselam!“ Hayır efendiler, hayır! Katiller temiz işlerin adamı değillerdir ve katilsiniz! Durmadan öldüren seri katillersiniz! Hrant’ı ve nicelerini katleden, adaleti


sakat bırakan, vicdanları yaralayan, hafızaları köreltmeye çalışan, nefesi, eli kan kokan sizlersiniz! Temiz olansa o örtünün altında yatan, temiz olansa bizleriz. Ve biliyoruz ki o kurşunu Hrant’a sıkmadın, öldürmeye çalıştığın şey bir beden olamazdı çünkü. Yok etmeye çalıştığın şey savundukları, savunduklarımızdı. Çünkü özgür yaşamaktan bahsediyorduk, eşitlik ve kardeşliği savunuyorduk, ayrılmak değil bir olmak istiyorduk. Kısaca sistemine kafa tutuyorduk bre! O güvenle yaslandığın deri koltuklarını sarsıyor, kanlı planlarına taş koyuyorduk. Farkında mısın eli kanlı katil, biz hala yaşıyoruz ve hala aynı şeyleri yapıyoruz. Birimize kurşun sıktığında öfkemizde çoğalıp binler oluyoruz. Yaralı vicdanlarımıza bitmeyen umudu ekleyip üstüne yürüyoruz. Bok çukurundan çıkamayan adaletine güvenmiyor, her 19 Ocakta sokaklarda kendi adaletimizle seni yargılıyoruz. Sense her hamlende tökezliyor, mahkûmiyetine biraz daha yaklaşıyorsun. O beyaz örtü artık kalksın diye tekrarlıyoruz. 7 yıl oldu, tam 7 yıl. 7 yıl önceydi bu ülkede dokunuldu bir güvercine. Biraz ürkek ama hep özgür olmak isteyen, kentin taa içlerine kadar ilerleyip kalabalığa karışmak isteyen bir güvercine. Üzerinden geçen bunca zamana rağmen hafızamız hala ilk günkü gibi, hiçbir şeyi unutmuyoruz. Bitmeyecek bir inatla sana da hatırlatıyoruz muktedir: Katil sensin!

Bajavu


Diş hekimi adaylarına… Sıralarda dirseklerimizi ilk çürütmeye başladığımız andan itibaren sorulmaya başlandı: İleride ne olmak istiyorsun? Kimimiz astronot dedik, kimimiz öğretmen, kimimiz doktor dedik. Şimdi bu söylediklerimize bir adım daha yaklaşmışken neler oldu? Sağlık alanında ilerlemek isteyen bizler birçok zahmetle Türkiye’nin en zor fakültelerinden olan diş hekimliğini kazanırken kişi ve kurumların kendi çıkarlarını gözeterek hazırlamış oldukları yasalar, bizleri hem öğrenciyken hem de ileride mesleğe atıldığımızda bir hayli zorlukla karşı karşıya bırakmaktadır. YÖK’ün fakültelerdeki öğretim kadrosuyla orantılı hazırlamaya çalıştığı kontenjan sayısı öğrenci sayısının her yıl arttırılmasına bağlı olarak bin bir hayalle gelen biz öğrencileri hüsrana uğratmakta, balık istifini andıran klinik, preklinik ve teorik eğitimini gerçekleştirmekteyiz. Böyle bir ortamda öğretenin ve öğrenenin verim kazanç tablosunu Amaç ne? sizlerin muhakemesine bırakıyoruz.

Amaç daha

Bilindiği üzere preklinik diş hekimliği eğitiminin başlangıcı ve temelini arz etmektedir. Plansızca bakmak, döner artırılan kontenjanlara bağlı olarak yeterince eğitim alamayan bir hekim adayından sermayeye kliniklerde üstün başarı beklenmesi sadece daha çok para hayalperestliktir. Mevcut olan sistemde Türkiye’deki çoğu fakültede öğrenci sayısının kazandırmak. kapasitenin bir hayli üstünde olmasından dolayı kliniklerde de yetersizlikler ortaya çıkmakta var olan sorunlar katlanarak devam etmektedir. Emekleri yeterince sömürülmesi yetmezmiş gibi okuyanın kendi masraflarını ve hasta masraflarının çoğunu kendi cebinden karşılaması öğrencileri zor duruma sokmaktadır. Amaç ne? Amaç daha çok hasta bakmak, döner sermayeye daha çok para kazandırmak. Emek veren kim? Hezeyana uğrayan kim? Gençliği, enerjisi bir köle misali sömürülen diş hekimliği öğrencisine yapılan zulümden başka bir şey değildir.

çok hasta


Bulaşıcı hastalıklara yakalanmamız, anksiyete bozukluğu göstermemiz oldukça yüksekken herhangi bir sigorta ve sosyal güvencemizin olmaması bizi bir kez daha yaşanılası mümkün zorlukların pençesine atmaktadır. Emeğimizin karşılığını bir nebze de olsa almak üzereyken sebebini bilmediğimiz bir gerekçeyle bunun önüne geçilmiş bir kez daha hüsrana uğratılmış bulunmaktayız. Durum bu iken bizleri temsil ettiğini düşündüğümüz ve bunun önüne geçmesi gereken meslek örgütü TDB’nin herhangi bir faaliyetini ne yazık ki görememekteyiz. Hepimizin ortak bir çatı altında olması gereken TDB öğrenci kolunun(emeklerini yadsıyamayız) bu konuda ya da geçmiş konularda yaptıklarından çoğu öğrencinin haberi olmamakta ve bu da temsil edilen ile temsil eden arasındaki çarpık iletişimi gözler önüne bir kez daha sermektedir. Olması gereken bu öğrenci kolunun yaptıkları her şeyden an ve an bizleri haberdar etmesidir. Aksi halde kafalarımızda soru işaretleri artmakta ve güven duygumuz azalmaktadır. Halen, torba yasa içerisinde bizi ilgilendiren son sınıf stajyer öğrencilerin maaş almasını öngören maddenin çıkarılması konusundaki soru işaretleri ve kaygılarımız yerli yerinde durmaktadır. Öğrenci kolunun bizi aydınlatması gereken bu konuda sessiz oluşu görev bilincinin bu kişilerde tam oturmadığını göstermektedir. Son zamanlarda gerek fakültelerimizde gerekse sosyal medya üzerinden apolitik bir nesil olmadığımızı gözler önüne serdik. Haklarımızı, sahip olmamız gerekeni ve önümüzdeki engelleri biliyoruz. Bunları aşmak ve hakkımız olanı almak, hekim etiğine yaraşır eğitim görmek ve verilmesi gereken sağlık hizmetini, tedaviyi insanlara bir lutüfmuşcasına değil olması gerekenin bu olduğu için vermeye, bu konuda elimizden ne geliyorsa yapacağımızı ve bunu daha örgütlü ve etkili yasal kanalları kullanacağımızı bütün öğrenci arkadaşlarımıza ilan ediyor ve bu haklarımızı almak için beraber çalışmaya davet ediyoruz. İkarus


İsyanın İşgali Hepimizin bildiği üzere Türkiye son aylarda “bi deyşik” deneyimler yaşamaya başladı. Başlangıç sayılmasa da koptuğu nokta artık dilimize pelesenk olmuş baş tacı sloganımızdan da anlaşılacağı gibi aslında Gezi Parkı deneyimi. Bu daha başlangıç dedik; başladık bir türlü bitiremiyoruz. Gezi Parkı’na çıkış ya da sokaklara dökülme nedenleri bireysel farklılıklar taşısa da kamusal alanlarda herkesin ortaklaştığı tek eylem vardı: işgal ediyorduk! Sokakları, parkları, mahalleleri işgal derken yakın zamanda evlere de ulaştık. Haziran ayında bir parkta başlayan işgal deneyimi Ekim’de Kadıköy Yeldeğirmeni’nde Don Kişot İşgal Evi’ni hayata geçirirken Ocak ayında Caferağa Dayanışması Mahalle Evi’ni ortaya koydu. Türkiye’de daha başlangıç aşamasında olan bu tür eylemliliklerin çeşitli ülkelerde birçok örneği mevcut aslında. Bunlardan bazıları hala aktifken birkaçı egemen güçlerce boşaltılmış. Şu anda hala aktif olanlardan biri de Yunanistan’da 2009 yılında işgal edilmiş olan Micropolis İşgal Evi. Çıkış noktası 2008’de Atina’da başlayan protesto esnasında 15 yaşında bir çocuğun polis tarafından öldürülmesinin akabinde gerçekleşen ayaklanmalar. Ekonomik sömürüye isyan eden halk için çeşitli alternatif yollar bulmak kaçınılmaz olunca işgal evleri ortaya çıkmış. Yunanistan’da sayısı bir hayli fazla olan işgal evlerinden Villa Amalias ise polis tarafından boşaltılanlardan biri. Hamburg da şu aylarda epey hareketli günler geçirmekte. Patlama noktası 1989 yılında işgal edilmiş olan ve 24 yıldır faaliyet gösteren Rota Flora binasının boşaltılmak istenmesi. Uzun yıllar eylemliliklere ev sahipliği yapmış bu binanın 2001’de satılması ve mülk sahibinin günümüzün en karlı ortaklığı haline gelen kentsel dönüşüm sektörüne sıcak bakmaya başlamasının ardından işgalcilerin çıkması istenmiş. Yani karar tamamen duygusal. Bunun ardından başlayan ve fazlasıyla şiddetli geçen sokak çatışmalarıysa bölgede hala devam etmekte. Bu iki örneğin dışında Fransa, İtalya, Hollanda, Brezilya, Mısır ve Kenya gibi yerlerde birçok


işgal evi görüyoruz. Çok çok gerilere gittiğimizde ise işgal politikasının sayısız kazanıma ulaştığı uzun soluklu bir mücadele olan Zapatist hareketle karşılaşıyoruz. Yok sayılmaya karşı 1984’te yüzleri maskeli bir halkın başlattığı isyan, köy işgalleriyle adım adım büyüyerek Meksika’ya yayıldı. Geçtiğimiz günlerde 30.yılını kutladı direniş. Kutlu olsun :)) Peki işgal evi nedir? Herkes kafasına göre gidip bir ev işgal edebilir mi? Caferağa Mahalle Evi’nin sakinleriyle ayaküstü yaptığımız kısa sohbette bu detayları da konuşma fırsatı yakaladım. Aslında evet herkes istediği bir alanı kamulaştırabilir. Sadece birkaç ufak aşaması mevcut. Öncelikle metruk bir ev yani kaderine terk edilmiş eski bir yapı bulmak gerekiyor. O yapı bazı özelliklere sahip olmalı tabi ki. Mesela asla özel mülk olmayacak, eskiden burada oturmuş insanların burayı terk ettikleri kesinleştirilecek. Emin olunduktan sonra mimar ve mühendislerin detaylı kontrolü gerekiyor. İçinde faaliyet gösterebilmek için güvenilir mi, çökme yıkılma ihtimali var mı gibi. Mesela Caferağa‘daki 3 katlı evin 3. katı güvenlik nedeniyle şu an kapatılmış. Tüm bu kontrollerden sonraki aşama ise işgal! Gelip yerleşebilirsin artık. Bu mahalle evinin çıkış noktası ise hem forumun karar alıp uygulamak için bir yere ihtiyaç duyması hem de yakın zamanda hayata geçirilen Yel değirmeni Don Kişot İşgal Evi’nde olduğu gibi alternatif bir dünyanın kapılarını aralamak. Şu anda daha çok yeni olduğundan kafalarda net bir plan yok, evin temizliğinin ardından sık sık forumlar düzenleniyor ve tartışmalar yürütülüyor. Her türlü destek, öneri, alternatif proje, atölye fikrine sonuna kadar açık olduklarını söylüyorlar. Kadıköy’e yolunuz düşerse bir uğrayın derim, parkta başlayan o bi’ değişik deneyim hala devam ediyor. Caferağa’ya en büyük desteği Don Kişot sağlıyor. Her şeyi kolektif biçimde gerçekleştiriyorlar. Burada bazı şeyler az çok oturmuş sayılabilir. Don Kişot’ta şu an hayata geçmiş Sanço çocuk atölyesi mevcut mesela. Film gösterimleri, farklı atölye çalışmaları, gündem hakkında tartışmalar, dünyadan isyan işgal değerlendirmeleri yapılıyor Yoğurtçu Kadın Forumu etkili forumlarından; burada toplantı alıyorlar. Onun dışında mahalle esnafı Don Kişot’la iç içe. Hayatımıza sokulan AVM’lerle unuttuğumuz bakkallar bu mahallede fazlasıyla aktif.


Türkiye’de birazcık daha geriye gittiğimizde Boğaziçi Üniversitesi Starbucks işgaliyle karşılaşıyoruz. Bu biraz farklı olsa da temelde mantık aynıydı. Kapitalizmin en büyük sermayedarı olan bir şirket istenmiyor, tam da onun binasında alternatif paylaşımlar yapılıyordu. Bir başka açıdan HES tehdidi altındaki bölgelerde halkın dere kenarlarında nöbet tutup bölgesini sahiplenmesi de bir diğer işgal yöntemi olarak değerlendirilebilir. Tüm bu deneyimler sistemin bize unutturduklarını hatırlatan örnekler. İşgal evleri ister zorunluluktan, parasızlıktan, isterse sadece ‘’İşgal etmek güzeldir’’den çıkmış olsun kesinlikle politiktir ve sisteme kafa tutar. Bir parkta geçirdiğimiz 15-20 gün, yaşamak istediğimiz dünyanın kapısıydı; kilit kırıldı. Bir parkı, caddeyi, sokağı ya da bir evi işgal etmeye iten şey sistemin emrettiğini değil kendi hayalini yaşama hakkı, yetinilen hayatları değil bize yetmeyen bir yaşamı kovalama çılgınlığı. Kentsel dönüşüm adı altında mahallelerin yerine diktikleri sitelerini, koca koca yükselen gri binalarını, yeşil alanların yerine getirdikleri otoparklarını, dereler yerine barajlarını, bakkal ve esnafların yerine AVMlerini istemiyor oluşumuz. Bir parkta başlayan kolektif yaşamın her şeyi nasıl güzelleştirdiğini, tüm grileri rengârenk yaptığını fark etmemiz. Kendi kütüphanemiz, takas usulüyle ihtiyaçların karşılandığı bir pazarımız, paranın kullanılmadığı marketlerimiz, tüketmenin yerini üretmenin aldığı alternatif eğlence fikirlerimizle istersek dünyayı değiştirebileceğimizi görmemiz. En önemlisi de ne istediğimize biz karar veririz düşüncesi. Tüm işgal evleri kendi kendini yöneten otonom sistemler. Belli bir otoritenin olmadığı, herkesin söz sahibi olduğu bir yer. Kısaca otorite karşıtlığının toplumsallaşma basamağı. Yakın zamanda Kadıköy’de 2.si hayat bulmuş işgal evlerinin bir diğeri Abbasağa Dayanışmasınınki neden olmasın, ordan Cihangir, sonra Ankara? Belki kapının önü, yanı başındaki bina, karşı sokağın? İsyanlar direnişe, direnişler işgallere, işgaller yeni bambaşka yaşamların inşasına… İsyan özgürleştirir ;) Bajavu


Bizim Ayakkabı Kutularımızda Sevgi Var Ekim 2011'de saat 13.41’de Van'da binlerce insanın hayatı sadece 25 saniye içinde altüst oldu. Televizyonların karşısında sessizce anlamaya çalıştık ne olup bittiğini. Aynı saatlerde bize haber ulaştırması gereken muhabirlere çalıştıkları gazete ve televizyonlardan haberi nasıl hazırlayacaklarına dair talimatlar geliyordu. Yani biz İstanbul'da, Van depreminin haberini merkezden gelen yalanlarla dinliyor, okuyorduk. Bize diyorlardı ki, "devlet orada, her şey kontrol altında. Sorun bitti. Ne gerekiyorsa yapıldı, yapılacak..."* CNN Türk devletin yardım haberini "yağma görüntüleri" olarak verdi, günlerdir aç bekleyen, hiçbir şeyleri olmayan insanlara hiç acımadan yağmacı dedi. Habertürk spikeri Duygu Canbaş her ne kadar doğuda da olsa Van için üzüldüğünü söyledi. Müge Anlı daha da ileri giderek faşizan açıklamalarını ısrarla sürdürdü. Van'da depremzedeler aç, evsiz ve çaresizdi. Şubat 2014'e geldik ve hala konteyner kentlerde yaklaşık 70 aile var. Devletin kiralık ev verme teklifini reddediyor ve anayasal hakları olan barınma hakkını talep ediyorlar. Konteyner kentlerde birkaç ay öncesine kadar 500 aile varmış ancak devlet kendilerini kovmak için elektriklerini kesip sosyal alanlarını yok edince geriye direnebilen 70 aile kalmış. 165 gün süren dönüşümlü açlık grevini 6 Şubatta sona erdirdiler ve halen direnmeye devam ediyorlar.


Biz Diş Hekimleri Forumu olarak bu direnişçi ailelere küçük bir selam verelim istedik. Gönderdiğimiz botlarla sorunları çözülmeyecek tabii ki ama bilecekler ki devlet onlara sırtını dönmüş de olsa, medya onları görmezden de gelse İstanbul'da bir grup diş hekimi onların sessiz çığlıklarını duyuyor. Ve istedik ki yeni, sıcacık botlarını ayağına geçiren bir ufaklık kısa bir an için de olsa gülümsesin. Kampanyaya başladığımızda neyle karşılaşacağımızı hiç bilmiyorduk ama takipçilerimiz kısa zamanda kucakladılar Van'ı. 58 Koli dolusu bot, kışlık giyecek, sevgi, destek ve direniş 13 Şubatta minik kardeşlerimize iletilmek üzere VanDer'e ulaştı. Bize bu kampanyada destek olan tüm dostlarımıza kucak dolusu sevgiler. Yeni sessiz çığlıklarda buluşmak üzere…


Türkiye Siyasetinde 1984 Eleştirisi George Orwell’ın ünlü eseri 1984 bugünlerde sık sık anılan, bizi sorgulamaya yönelten, yazarını bile kendine inandırmış alegorik politik bir roman. Öyle ki Orwell ‘’Kitabımda anlattığım toplumun bir gün var olup olamayacağını bilmiyorum, ama buna benzerin geleceğine inanıyorum’’ diyor. Orwell 1903’te bir sömürge memurunun çocuğu olarak doğar, ileriki yaşlarında bir İngiliz sömürgesi olan Burma(Myanmar)’da polis olarak görev yapar. Gerek polis teşkilatında şahit olduğu uygulamalar, gerek İngiliz sömürgesine duyduğu nefret onun yazılarını ve eserlerini etkilemiştir. Yazar 1984’te hayali bir ülkede, baskıcı ve zulme dayalı bir devletin bireyi çeşitli uygulamalarla nasıl izleyip ezdiğini; özel hayatı yok ettiğini ve toplumun bir nevi korku devleti haline geldiğini anlatır. Dönemin güçlerinden Stalin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetini ve Hitler’in Schutzstaffel devletini eleştirdiği; komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozuklukları göstererek eserini oluşturduğu söylenir. Romanda tüm olacaklar Doğruluk Bakanlığında tarihi değiştirmek için çalışan Winston Smith adlı bir memurun antikacıdan defter ve kalem almasıyla başlar. Artık kalem onun silahıdır. Orwell bu romanı yazarken Winston Smith’in yaşadığı dünya teleekranlarla, mikrofonlarla, Büyük Birader seni izliyor posterleriyle dolu, ipe gitmek için tek bir mimiğin yettiği bir dünya. Bu dünyanın sahipleri üç süper devlet: Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya. Bu devletler sürekli savaş halinde. Müttefikler, dostlar, düşmanlar değişse de savaş hali asla değişmez. Fakat değişen koşullar tarihi değiştirir, geçmişi yeniden yazdırır.

yaşadıkları ve tanık olduğu olayla onu etkilemiş ve kendince bir distopya yaratmıştır. Fakat bu günlerde yaşadıklarımız bu kitabın sadece bir kurgu olmadığının göstergesi.


Bu tozlu gri dünyada bilime yer yoktur. Teknik gelişmeler ancak insan özgürlüğünü kısıtladığı ölçüde değerlidir. Zeki beyinlerin tek doyum alanı savaş endüstrisidir. Çünkü devlet üretimi sürekli kılmayı fakat halka dağıtılmamasını ister. Bununsa pratikte tek çözümü savaştır. Öyle ki Yenikonuş adı verilen dilde bilimi karşılayacak sözcük bile yoktur. Zaten Yenikonuş’un amacı kullanılan sözcükleri azaltarak insanların kendilerini ifade edebilmelerini engellemektir. Çünkü en büyük suç düşünce suçudur ve Winston Smith bu suçu o deftere bir şeyler yazmaya başladığı an işlemeye de başlar. Her yerden onu izlediği söylenen Büyük Birader’in varlığını sorgular, tarihle oynanıp insanların kandırıldığını düşünür. Daha sonra o da her insan gibi ‘’Benim gibi düşünen var mı?’’ diye merak eder. Julia ve O’Brien’ı bulması uzun sürmeyecektir… Orwell bu romanı yazarken yaşadıkları ve tanık olduğu olayla onu etkilemiş ve kendince bir distopya yaratmıştır. Fakat bu günlerde yaşadıklarımız bu kitabın sadece bir kurgu olmadığının göstergesi. Yaşadığımız bu dünyada da insanlar 1984’te olduğu gibi uydular ve kameralarla izlenmekte, telefonla dinlenmekte, bilgisayarlara keyfen el konulmakta ve bu bilgiler medyaya servis edilip yayınlanmaktadır. Tahmin edin Orwell’ın totaliter devletine gittikçe daha çok benzeyen bu ülkelerden biri neresidir? Hikâyenin sonu mutlu bitmiyor. Ama biz biliyoruz ki umut asla tükenmez. O’Brien’ın da dediği gibi: ‘’Karanlığın olmadığı yerde buluşacağız.’’ Hayatkısakuşlaruçuyor


Türkiye’de Adalet (!) Günümüz Türkiye’sinde özellikle son görülen bazı davalardan sonra yargı sistemi üzerine yapılan eleştiriler oldukça artmıştır. Ergenekon, Balyoz ve yakın zamanda yapılan rüşvet operasyonundan sonra AKP hükümetinin HSYK üzerinde yapmış olduğu değişikler insanları yargıyı sorgular hale getirmiştir. 2010 yılında referandum ile halkın oylamasına tabi tutulan HSYK kanunu 17 Aralık 2013’te başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra AKP hükümetinin tamamen kendi çıkarına göre değiştirilmiştir. AKP’nin Ergenekon davalarında kahraman ilan ettiği savcıların yerleri değiştirilmiş ve savcıların emriyle görev yapan polis artık hükümete bağlı hale gelmiştir. Polis artık savcıyı dinlememektedir. Bu olayın en bariz örneği 25 Aralık 2013'te yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ikinci dalgasını yapması engellenen cumhuriyet savcısı Muhammer Akkaş'tır. Akkaş 25 Aralıkta talimat vermesine rağmen polisi harekete geçiremediğini belirtmiştir. Savcıların soruşturma yapılmasının engellendiği bu yargı sisteminde adaletten bahsetmek manidardır. Gezi Parkı olaylarında polis kurşunu ile öldürülen Ethem Sarısülük’ün davası görülürken savcının mahkeme salonunda uyuması Türkiye’de sadece savcının değil adaletin de uyuduğunu bizlere gösterdi. Yargı sisteminin yanlışları sadece bunlarla bitmiyor. Kadına şiddet ve tecavüz olayları günümüzde fazlasıyla yaşanmakta ama bunları yapanlar ne yazık ki cezasız kalıyor, elini kolunu sallaya sallaya sokaklarda dolaşmaya, yeni kurbanlar aramaya devam ediyor. İşte bunlara neden olan yargı kararları: 26 kişinin iyi halden indirim aldığı davada mahkeme, tecavüze uğrayan 13 yaşındaki kıza '’isteseydi karşı koyabilirdi’' kararı verdi.


Eski Yüzbaşı Bülent Aydın’ın suçu gerçekleştirmek üzereyken yakalandığı ve tecavüz eylemi teşebbüs aşamasında kaldığı gerekçesiyle 3 yıl 9 aya düşürüldü. Savcı tecavüze uğrayan kişiyle sanıklardan birinin Facebook’tan mesajlaştığı gerekçesiyle cezada indirim istedi. Hâkim, vicdan kırıntısı(!) gösterip yalnızca iyi hal indirimi uyguladı. 2′si çocuk 8 kişinin yargılandığı davanın 7. duruşmasında sanıklara beraat verildi. Hâkimin bu kararı vermesindeki neden ise, delil yetersizliğiydi. Eski dansçı olan Kısmet K., Yargıtay’ın bozma kararı üzerine yeniden hakim karşısına çıktı. Bu kez sarıklı ve sakallıydı. 4 yıl iyi hal indirimi aldı. İki sanık ilk önce iyi hal indirimi alıp, cezaevine girdiler. Daha sonra Yargıtay mahkeme süreci çok uzun olduğu için sanıkları serbest bıraktı. Kendilerini polis olarak tanıtan ve H.Ö.’ye tecavüz eden 5 kişi “mevcut delil durumları, kuvvetli suç şüphesi taşımadığı” gerekçesiyle beraat etti. Tüm bunlar bizlere Türkiye’de adaletin sadece kızlarımıza koyabileceğimiz bir isim olduğunu gösteriyor. Yaşanan bunca yanlıştan, haksızlıktan sonra herkesin bu olaylar karşısında tepkisiz kalmaması gerekir. Elini vicdanına koy ve sessiz kalma! Fikri


Hasta Tutsaklar Yaşama hakkının çok da önemsenmediği güzel ülkemizde hasta tutsaklar da tahmin edebileceğiniz gibi büyük bir sorun. Türkiye Avrupa Cezaevleri Kurallarını imzalamasına rağmen ölüm döşeğinde olan kendi bakımını yapamayacak derecede hasta olan tutsakları tahliye edemiyor ve uluslararası anlaşmalara uymayarak suç işliyor. Bunun sonucunda cezaevleri bazı hastalar için tabuta dönüşüyor. Adli tıp raporu olsa bile buna ek olarak emniyetten de rapor isteniyor ve ölüm döşeğindeki insanların kaderi emniyet amirlerinden herhangi birinin iki dudağı arasında şekilleniyor. Özellikle içerde olan herkesin suçlu dışarda olan herkesin de masum olmadığından emin olduğumuz bugünlerde bizler okulumuzda ve sağlık hizmeti sunulan her yerde hasta tutsaklara insan onuruna yakışır bir şekilde davranılması gerektiğini, herkes gibi onların da en iyi şekilde sağlık hizmeti almaya haklarının olduğunu belirtmek isteriz. Yalnız yaşayıp sahipsiz ölen hasta tutsaklara selam olsun. Hevidar


D'işçi Sayı:2