Page 1

Üç Aylık Kültür ve Düşünce Dergisi

YIL: 7 SAYI: 14

Ocak - Şubat - Mart 2014

Fiyatı: 5.00 TL ISSN: 1307- 6558 Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü İbrahim KORKUT

Genel Yayın Yönetmeni Zeki KAYA Yayın Kurulu Selami YÜKSEL Ahmet KAVMAZ İbrahim KORKUT Necdet AÇIKGÖZ M. Emin KORKUT Abdullah ALP Hukuk Danışmanı Av. Sabri SAYAN Yayın Türü Bölgesel & Süreli Yayın Basım Tarihi Ocak 2014 İrtibat Adresi Bey Mh. Eblehan Cd. No: 12/1 Şahinbey / GAZİANTEP Tlf: 0342 220 07 18

ortakzemin@hotmail.com Posta Çeki Hesabı İbrahim Korkut Hesap No: 544 97 32

Yazıların Tüm Sorumluluğu Yazarlarına Aittir.

Editör'den Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

(Bi Navê Xwedayê Mihrîvanê Dilovîn)

‫ﺑﺴﻢ ﺍﷲ ﺍﻟﺮﺣﻤﻦ ﺍﻟﺮﺣﻴﻢ‬

Allah'ın adıyla başlayan bir “Siyaset-i Aliye” İslam âlemine ikram-ı ilahi olması duasıyla… Ey “ortakzemin”de neşredilen kıymetli fikirleri okumak suretiyle tetkik eden muharrir!! Bu dergimiz fikir-düşünce dünyanızdan bize düşen damlalarına ayinedarlık yapmaktadır. Her sayıda ihtiyaç hâsıl olan kapak dosyalarıyla ve yine bu konulara “özgün ve özgür” bir bakış açısıyla size sunma gayretinde olan değerli yazarlarımız ve yayın kuruluna sizlerin huzurunda bir daha şükranlarımı sunuyorum. Memleketin güncel siyasi atmosferinin puslu havasından sıyrılıp “istikamet” dairesinde Kur'an ve Sünnetten payımıza düşen reşhalarıyla bir daha siyasete, devlete ve bunlarla Dinin hayatımızdaki yerine ve nerede olması gerektiğine dair belki çok “çarpıcı ve dikkat çekici” ifadelere hür yazarlarımızın, hür efkârından kalemleri vasıtasıyla dökülebildiğini göreceksiniz. Acaba asırlarca Makyaveli'nin “devlet ve siyaset” anlayışı bu günün siyasetinin kaynağını teşkil ediyor mu? Yahut “Adalet Halifesi”nin(r.a) beşer olması hasebiyle muhtemel olan hata yapma ihtimalini izale edecek “Yıldızlar Manzumesi” Ashab-ı Kiram'ın siyaseti mi etkili? Bu suallere yazarlarımızın efkârıyla istişare suretiyle cevap bulabileceksiniz. İslam âleminde havastan avama merhamet ve şefkatin,s avamın da buna mukabele gösterebilme iz'anı, basiret ve hikmetin verildiği bir ümmet olma duasıyla… Bir sonraki sayıda aynı iştiyakla kavuşma ümidiyle sizleri zulüm etmeyen ve her işi hikmetle yapan ADL ve HAKÎM olan Allah'a emanet ediyorum.

GRAFİK - TASARIM - BASKI

matbaa-yayıncılık-promosyon ve ofis sistemleri

Tel: 0 342 231 52 23 Fax: 230 19 61 İncilipınar Mah. Kıbrıs Cad. No: 18/E Şehitkamil / GAZİANTEP grafik@ahidajans.com • bilgi@ahidajans.com

www.ahidajans.com

www.ortakzemin.com


Münazarat Penceresinden Devlet

İÇİNDEKİLER

KAPAK DOSYASI ................................................................... 5

İslâm, insanı medeni bittab olarak kabul ettiğinden sosyal organizasyonu sağlayacak siyasal bir mekanizmayı zorunlu kılar. Modern dönemde bu örgütlenmeyi devlet olarak tanımlıyoruz. Ubeyd KUDAT

2

Toplumu oluşturan en küçük yapı taşı, bireydir. Allah (c.c.) önce Adem babamızı, sonra Havva annemizi yaratmış, insanlık ailesi de, bu yapı taşlarından oluşmuştur. M. Arif KÖÇER

Üstad Bediüzzaman, elli beş senelik bir gaye-i hayalim dediği bir nevi mektepmedrese ikilisinin imtizacıyla, gerçekleşmesini istediği yeni bir kurumsal yapı ve bu yapıyla oluşmasını istediği yeni bir eğitim (paradigması) hedefliyordu. Sinan OKUR

Her nedenin bir nedeni vardır nedensiz olmaz nedenler. On dört yıllık bir NEDEN geçmesine rağmen koca bir neden olarak dururdu ruhumda Faili meşhurlar çoğalır ülkemde. M. Talha AK

Münazarat Penceresinden Devlet KAPAK DOSYASI ................................................................... 5


İÇİNDEKİLER

Ağa devrilirken, ya da ağaların keyfi muameleleri sürgüne yollanırken, boşalan alanlar oldu. O boşluğu çoğunlukçu güce sahip olanların doldurulması lüzumu doğdu. Selami GÖRGÜN

3

Prostat kanseri erkeklerde görülen en yaygın kanser türüdür. Tüm dünyada en fazla tanı konan kanser çeşitleri arasında 5. Sırada yer almaktadır ve akciğer kanserinden sonra en çok ölüme neden olan ikinci kanser türüdür. Arş. Gör . Selim KARAHAN

Hayatı iki farazî hat üzerinde farz edeceğiz. Birincisinde eğer hayat düz bir hat üzerinde gidiyor, ilerliyorsa o zaman “0”(sıfır) noktası kabul edilen başlangıç noktasından... Zeki KAYA

-Ben var ya ben. Ben tesadüfe çok inanırım. -O zaman inandığın gibi yaşa. -Nasıl yani?

Murat ARAS


Olaylar, karanlık gece parçası gibi sizi sardığında Kur’an’a sarılın. Çünkü Kur’an şefaati kabul olan şefaatçidir, tasdik edilen şikâyetçidir. Kim ona uyarsa onu cennete götürür; kim de onu arkasına atarsa onu cehenneme sevkeder. Kur’an en iyi yolun klavuzudur, hakla batılı ayırt edendir. Onun zahir ve batını vardır; zahiri hükümdür, batını derin ilimdir. (Kenzül Ummal, hadis:4027).


İ

Devlet

slâm, insanı medeni bittab olarak kabul ettiğinden sosyal organizasyonu sağlayacak siyasal bir mekanizmayı zorunlu kılar. Modern dönemde bu örgütlenmeyi devlet olarak tanımlıyoruz. İslam, halkın saadetini maksimize edecek hadim bir devlet düşüncesini esas almıştır.Bu devleti üç temel prensip üzerine inşa etmiştir: Adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten müteşekkil olan bu esaslar aynı zamanda milletin devlet üzerinde mutlak hakimiyetini de sağlar. İslam’ın yönetim anlayışını bütün teferruatıyla asr-ı saadet pratiğinde görebiliriz. Hatta çok kültürlü ve inançlı toplum yönetim modelini Medine vesikasında görüyoruz. Bediuzzaman, Münazarat’ta Asr-ı Saadet’in sosyal ve siyasal modelini modern kavramlar üzerinden yeniden güncelleştiriyor. Bir yandan bin üç yüz yıllık saltanat döneminin sosyal hayatı da çeşitli yönleriyle zehirleyen istibdat tortuları ve anlayışının her neviyle mücadele ederken; diğer yandan meşrutiyet kavramı üzerinden İslam’ın devlet felsefesini ve yönetim anlayışını güncel örnekler üzerinden yeniden tahkim etmeye çalıştığını müşahade ediyoruz. Münazarat, Kürt aşiretleri ve toplumuyla mahsus bir zamanda diyalog yoluyla yazılmışsa da İslam’ın evrensel idari ve siyasi anlayışının parametrelerini gündemleştirdiğini tesbit edebiliyoruz. İslam’ın bu devlet felsefesini ve anlayışını şu şekilde hülasa edebiliriz: 1-Meşveret üzerine tesis edilmiş bir meclis ve kollektif yönetim esas olmalıdır. 2-İdarenin muamele-i keyfiyeye dönüşmemesi için hukuka dayalı kanun hâkim olmalıdır. 3-İslam devletinde milletin hâkimiyeti esas olduğundan, devlet tüm teşkilatıyla hadim olma esasına göre dizayn edilmelidir. 4-Milletin gonca-misal istidatlarını inkişaf ettirecek marifet ve fazilet anlayışını ivedilikle ve öncelikle takip etmelidir. 5-İslam devletinde yöneticilerle yüs’el olmadığından yetkileri meşrutiyet ve meşruiyyet esasına dayalıdır. 6-Millet, yöneticilere temsil yoluyla yönetim hakkını tevdi ve mahsus şartlarla biat eder. 7-Toplanan vergileri ve kamuya ait serveti optimum verimlilik esasına göre milletin terakkisi için sarf etmelidir.

Ubeyd KUDAT

8-Şeriatın yüzde doksan maksadı ahlak ve fazilete dair olduğundan, İslam devleti sosyal hayatın ahlakiyetini birinci hedef ittihaz etmelidir. 9-Bürokraside uzmanlık gerektiren işlerde mahareti esas aldığından, lüzumunda gayr-i Müslimleri de istihdam eder. 10-Yöneticiler “reis değil hizmetçidirler” ilkesini temel alır. 11-Bilinçli ve sosyal sorumluluğu üstlenecek ferdleri hedef aldığından cüz’-i ihtiyariyi tehyiç eder ve sahiplik duygusunu uyandırır. 12- İcap ve kabulü yani seçimi esas aldığından avamın da anayasal ve siyasal sisteme dahil olmasını teşvik eder. 13-Mezahib-i erbaayı esas alır; ancak ekalliyet ve azınlığı ihmal etmez ve görüşlerinden de istifade eder. 14-Şeriat müessis ve muaddil olduğundan nassları esas alır, müstaid istidatları da içtihada teşvik eder. 15-Hayatı statik ve sabit değil belki seyyal ve cevval kabul ettiğinden zamanın ruhuna ve maslahata göre içtihat kapısını açık bırakır. 16-Sosyal ve siyasal hayatı bir bütün olarak gördüğünden, tefrik değil tevhid ve teyidi esas alıp sosyal hayata pozitif tesir edecek siyasal modelleri önemser. 17-“İslamiyet, insaniyet-i kübra ve şeriat, medeniyet-i fuzla olduğundan” teorik olarak medine-i fazıla-i Eflatuniyeye olmaya seza olsa da tatbikatta ve realitede her cihetle mükemmel olamayacağının bilinciyle eksikleri sürekli telafi etmeye çalışmak her ferdin bir farizasıdır. 18-Vatandaşları arasında hukukta müsavat ve adaleti esas alır; fazilet ve şerefte yarışı teşvik eder. 19-Her neviyle hürriyeti esas, ahlak ve fazileti de emniyete alır. 20-İslam, insanı ruh ve bedeniyle müttehid kabul ettiğinden marifet ve eğitim müesseselerinde akıl, kalp ve ruh birlikteliğini temel alan bir terbiye anlayışını icra eder. Hülasa; İslam devletini bir insana benzettiğimizde “kalbi marifet, lisanı muhabbet ve aklı kanun” bir şahıs gibi gözümüzde temessül ve tecessüm eder.

KAPAK DOSYASI

Münazarat Penceresinden

5


KAPAK DOSYASI

CEMAATLER VE SİYASİ POLİTİKALARI

6

Selami YÜKSEL

İ

(Nur Hareketi Örnekleminde Bir Analiz)

nsan ve toplum var olduğu müddetçe bir takım sosyal hareketlerin olması kaçınılmazdır. Toplumlarda değişim zorunludur. Bu değişimin bir yönü veya dinamiği sosyal hareketlerdir. Toplumların dinamik ve canlı olması bir nevi sosyal hareketlere bağlıdır. Fakat aynı zamanda toplumun bozulması, değer kaybına uğraması da sosyal hareketlere dayanmaktadır. Sosyal hareket, parçası olduğu toplumda ya da grupta değişme meydana getirmek ya da değişmeyi engellemek üzere süreklilik içinde eylemde bulunan bir insan topluluğunu ifade eder.(1) Bu çerçevede Nur hareketi bir sosyal hareket niteliği taşımaktadır. Fakat aynı zamanda İslami bir harekettir. İslami hareket bir siyasi davranışı bir politik hareketi aşıyor, bir kültürel yenilenme, bir toplumsal hareket mahiyetini taşıyor.(2) Bununla birlikte İslami hareket Kur’an kaynaklı olmalı, hareket ilkelerini Kur’an’dan almak zorundadır. Bu yönüyle Nur hareketinin bir İslami hareket olduğunu söylemek mümkündür. 20.yy İslam dünyasına baktığımızda genel anlamda bir gerileme ve çöküntünün yaşanmış olduğunu görmekteyiz. Fakat Bediüzzaman Said Nursi durumu farklı değerlendirmektedir. Muhakemat(3) adlı eserinde 10. yy’dan 20.yy’a kadar geçen dönemi ‘İslam Âleminin Orta Çağı’ olarak değerlendirmektedir. Hâlbuki bu yıllar İslam dünyasının siyasi, ekonomi ve askeri alanda en başarılı olduğu dönemlerdir. O halde neden Said Nursi böyle bir yoruma gitmektedir? Çünkü “Bir sistemi devamlı kılmak ancak ilim yani bilim ve bilgi sayesinde mümkündür.”diyen Bediüzzaman bu dönemlerde eleştirel aklın olmadığı, taklitçiliğin hüküm sürdüğü ve gerçek anlamda ilmi bir faaliyetin olmadığı, şerhlerle geçen bir süreç olduğunu bu yüzden, görünüşte parlak ve şaşaalı bir görüntü olmasına rağmen realitede Orta Çağ Avrupası’ndan pek farklı olmadığı bir dönem olarak nitelemektedir. Kısacası fikir ve düşüncenin dondurulduğu yıllardır. 19.yy sonlarını ve 20.yy ilk yarısını İslam’ın Asr-ı Saadet’i (Hicri 5.yy kadar) gibi bir şahlanış döne-

mi olarak görüyor. Fakat bu yıllar görünüşte İslam Âleminin tam bir çöküş ve yıkıntı dönemidir. Böyle olmasına rağmen Said Nursi neye dayanarak bir “diriliş” dönemi olarak nitelendiriyor. Dikkatli bir gözlem ile bakıldığında, görünene takılmadan arka plana inildiğinde asıl görüntü ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de bu yıllar siyasi, ekonomik ve askeri alanda yıkılmanın yıllarıdır. Ama düşünce ve fikir boyutuyla tam tersi bir durum söz konusudur. “Her çağın kendine özgü bir takım problemleri olduğu gibi çağımızın da problemleri vardır. İslam ümmetinin tarihi süreci dikkatle izlenecek olursa görülecektir ki, her fetret döneminde o dönemin manevi hastalıklarına ve yaralarına Kur’an ve Sünnet eczanesinden reçeteler çıkaran büyük mücedditler, mürşitler ve gönül erleri gelmiştir. Ümmetin en sıkışık olduğu dönemlerde mana âleminin bu yıldız-misal kahramanları birer meşale gibi dalalet ve bidat karanlıklarını dağıtarak, şüphe bulutlarını bertaraf etmeye ve hakikat güneşini göstermeye muvaffak olmuşlar, ümmeti inkıbaz halinden kurtararak ona bast ve inşirah halini bahşetmişlerdir.”(4) Aynı Asr-ı Saadet’te olduğu gibi bu dönemde de İslam Dünyasının her yerinde bir diriliş hareketi başlamış; kimisi tefsire, kimisi hadise, kimisi Kur’an’a yöneltilen eleştirilere cevap vermeye; hatta kimisi de silahlı direniş hareketlerine girişmekle yeniden bir tecdid hareketine girişmişlerdir. Örneğin, Muhammed İkbal, Cemaleddin Afgani, Mevdudi, Hasan Elbenna, Seyyid Kutup, Malcom X, Şii Hareketi, Senusi Hareketi, Hatta Kafkas Hareketleri, Bediüzzaman Said Nursi ve adını sayamadığımız birçok hamiyetli şahsiyet bu dönemin bir yeniden diriliş ve canlanma dönemi olduğunu hayatları ve mücadeleleriyle ispatlamışlardır. “İşte Bediüzzaman Said Nursî de tıpkı kendi selefleri gibi ümmetin hayatında tecdid misyonunu üstlenerek bu nurlu ve aydınlık yolu göstermeye çalışmıştır. Hadiste rivayet edildiği gibi, “Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmetin dinini tecdid edecek olan bir müceddit gönderir.” Nübüvvet kapısı-

“Said Nursi, resmi ideolojinin laiklik temelinde oluşturmaya çalıştığı toplum anlayışına karşı olarak, İslami bir toplum oluşturmaya çalışıyor.


Said Nursî, surlarında gedikler açılmış İslam kal’asını yeniden onarmaya çalışmıştır. Bir kuyumcu titizliği içinde çalışan bu mücevherat dükkânının dellâlı, Kur’an ve Sünnetin çağdaş yorumunu bu asrın teferruat içinde boğulmuş ve dünyevî meşgaleler içinde yorgun düşmüş olan insanına bir ab-ı hayat çeşmesi olarak sunmaya gayret etmiştir. Bu tılsımlı ve iksirli çeşmeden içenler Kur’an ve Sünnetin serin gölgesinde hayata yeniden dönmektedirler.

nın kapanmasından sonra teceddüd hareketini üstlenen mücedditler, her asrın ihtiyaçlarını ve koşullarını göz önünde tutarak dinin yenilenmesi anlamında veraset-i nübüvvet makamını deruhte etmişlerdir. Dolayısıyla, Said Nursî de tarihi süreç içerisinde bu geleneğin bir devamıdır. İslam tefekkür tarihinin altın zincirinde çağdaş halkayı teşkil eden Bediüzzaman, bu çağın, hayatı süratle kayıp giden evladı için Kur’an ve Sünnetten en kısa ve en selametli bir yolu ve metodu çıkarmıştır. Bu yol, her şeyin herc ü merc olduğu günümüzde, en kısa ve en selametli bir metotla bidat rüzgârlarına ve dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeye maruz kalan taklidî imanı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ve küfrün hiçbir saldırısı karşısında sarsılmayacak olan tahkiki imana çevirme yoludur. Böylece Kur’an ve Sünnetin ulvi semasından tereşşuh eden bu nur damlaları günümüz Müslümanlarının manevi yaralarına şifalı birer merhem ve iksirli birer tılsım olmaktadır. Böyle bir süreçte, Bediüzzaman Said Nursî, yüzyıla yakın süren hayatı boyunca Batının askerî ve kültürel meydan okuyuşu karşısında İslam dünyasının manevi dinamiklerini Kur’an ve Sünnetin sabitelerinden hareketle ortaya koymaya çalışmış, meydana getirdiği Risale-i Nur Külliyatıyla çağdaş bir İslam düşüncesi ekolü oluşturmuştur. Çağdaş İslam toplumunun inşasında temel harcın iman hakikatları olduğunu vurgulayan Bediüzzaman Said Nursî, surlarında gedikler açılmış İslam kal’asını yeniden onarmaya çalışmıştır. Bir kuyumcu titizliği içinde çalışan bu mü-

cevherat dükkânının dellâlı, Kur’an ve Sünnetin çağdaş yorumunu bu asrın teferruat içinde boğulmuş ve dünyevî meşgaleler içinde yorgun düşmüş olan insanına bir ab-ı hayat çeşmesi olarak sunmaya gayret etmiştir. Bu tılsımlı ve iksirli çeşmeden içenler Kur’an ve Sünnetin serin gölgesinde hayata yeniden dönmektedirler.”(5) Said Nursi geçmişin muhakemesini yaparak Kur’an’dan aldığı ilham ve yaklaşımla yeni bir hareket ortaya koymuş, özellikle Yeni Said dönemiyle çağın şartlarına da uygun ve sürekli kullanılabilecek bir Kur’ani hareket metodolojisi ortaya koymuştur. Bunu yaparken sadece fikri olarak değil, hayatıyla da uygulama safhasına geçirmiştir. Tabi ki bu hareketin safhalarını belirtirken hepsini gerçekleştirmesi mümkün olmamıştır. Ama onun deyimiyle en önemli ve en ehemmiyetli olan bölümü gerçekleştirmiş yani hareketin temelini atmıştır. Bu temel iman esaslarıdır. Fakat iman esaslarına dayanma önceki dönem âlimlerinden farklı bir yaklaşımdır. Bediüzzaman’a göre iman, bir dünya görüşüdür. Her şeye ama her şeye imani bir bakış açısı ile bakmak ve değerlendirmektir. Daha sonraki safhaları zaman süreci içinde meydana geleceğini açıklamış ama Kur’an’ın ilkelerine uymak şartıyla, hareketin hedefine ulaşacağını ifade etmiştir. “Said Nursi, resmi ideolojinin laiklik temelinde oluşturmaya çalıştığı toplum anlayışına karşı olarak, İslami bir toplum oluşturmaya çalışıyor. Bunu da İslami toplumun alt yapısı olan “iman”dan hareketle yapıyor. İslam toplumunun temelini oluştururken dile de önem veriyor. Çünkü tarihle bağ kuracak olan lehçedir. Said Nursi oluşturmak istediği toplumu tarihe lehçe ile bağlamaktadır. Bu boyutuyla Said Nursi’nin yeni bir hayatı hedeflediği görülmektedir.(6) Çünkü tarihle bağımızın koparıldığı ilk adım dil ve alfabe değişikliğidir. Bu alandaki değişmeler toplumun tarihi ile olan bağını koparmış veya en azından ciddi olarak zayıflatmıştır. Cumhuriyet tarihimiz bunun için yeterli bir örnektir. Yukarıdaki giriş bölümünde Nur hareketinin oluşturulduğu temel felsefi dinamiklere değinildi. Nur hareketinin müstakil oluşu siyasetle olan ilişkisinde daha somut ve belirgin olarak görülebilir. Ancak birçok şeyin özellikle kavramların anlam kaymasına uğradığı bir dönemde yaşıyoruz. “Cemaat” ve “siyaset” bu tür kavramların başında gelmektedir. Günümüzde siyasi yapılar her şeyi ve herkesi kendi menfaatlerine alet etme gayreti içindedirler. Bu durumdan cemaatler de nasibini almaktadır. Çağımız, her şeyin özellikle toplum ve din tarafından değerli görülen kavramların, politize edildiği bir çağ görünümü vermektedir. Yediden yetmişe insanların çoğu günlük siyasi politikaların ve konuşmaların esiri olmuş durumdadır. Bu durum ne kadar sağlıklıdır?Bediüzzaman Said Nursi, bu konuda:“Bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır,

KAPAK DOSYASI

Bediüzzaman

7


KAPAK DOSYASI

8

azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i ilâhiyeden ve hikmet-i tamme-i sübhaniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle, kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor. Çünkü lüzumsuz ve malâyani bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfakî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hadisatına merak ile dinleyerek, karışarak ruhlarını serseri ve akıllarını geveze etmişler ve bir hadisin manasındaki “Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez.” kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatini kendilerinden selb etmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler.” demek sureti ile bu konudaki temel yaklaşımını ortaya koymuştur. (Kastamonu L.s.74-75) Temelde insanlar, özelde Müslümanlar ve cemaatler siyasetin, siyasi politikaların neresinde ve ne kadar bulunmalıdırlar ya da bulunmaları zorunlu mudur? Bediüzzaman Said Nursi, bu konuda; “Her bir adam vatanla, milletle, hükümetle alâkadardır. Fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tabi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hakeza, çok dairelerde hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzumlu bu kadar alâkaların zararına olarak, o bir tek lüzumsuz ve ona göre malâyani olan siyaset cereyanlarına feda etmek divanelik değil de nedir?”demektedir. (Kastamonu L.s.56) Temel hipotezimiz, cemaatlerin siyasi politikalardan uzak durmaları ve onlara alet olmamaları yönünde olacaktır. Bununla birlikte tarafsızlığını muhafaza etmek şartı ile siyasi politikaları olumlu veya olumsuz eleştirme görevini de ihmal etmemelidir. Çünkü cemaatler her zaman sivil muhalefetin öncüsü olmuşlardır. Siyasi aşırılıkların önünde bir set görevi görmüşlerdir. Fakat bireysel tavırlar ve bireysel siyasi faaliyetler konumuzun dışındadır. Çünkü temelde her birey sorumluluğu çerçevesinde özgür hareket etme hakkına sahiptir.Bununla birlikte bireyler de kendi uzmanlık alanları ile ilgili veya doğrudan kendisini ilgilendiren siyasi politikalarla ilgilenebilirler. Aksi takdirde akıllarını, kalplerini ve ruhlarını geveze yapmış olurlar.Bediüzzaman Said Nursi, bu konuda: “Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesaili, basit fikirli ve idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıp ruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve manen öldürmek

ile dinsizliği ihzar etmek tarzında, kemal-i merak ile onlara göre malâyâni ve lüzumsuz mesail-i siyasiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.”şeklinde görüş belir tmiştir.(Kastamonu L.s.56) Siyasiler herkesi ve her şeyi kendi ideoloji ve menfaatlerine taraftar yapmak için büyük çaba sarf etmektedirler. Basın yayını ve her türlü kitle iletişim araçlarını, makam, mevki vaatlerini, şöhret vb. argümanları kullanarak kendi siyasi politikalarının hâkim olması için olağanüstü bir çalışma sergilemektedirler. Kullanılan teknik ve takip edilen birçok yöntem insani ve İslami olmaktan uzak olabilmektedir. Bu yüzden de bir Müslüman’ın ve özellikle cemaatlerin çok daha dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü cemaatlerin elinde nur vardır. Siyaset topuzu yoktur ve de olmamalıdır. Bediüzzaman Said Nursi, bu konuda; “Muhakkak ki insan son derece zalimdir.” ayetine en âzam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil taraftar olmak veya merakla o cereyanları takip etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirane mücadelelerini seyretmek, belki o acip zulümlere bakmak da caiz değil. Çünkü zulme rıza zulümdür; taraftar olsa, zalim olur. Meyletse “Zulmedenlere meyletmeyin ki, sonra size de ateş dokunur.”(Hud suresi:113) ayetine mazhar olur. Evet, hak ve hakikat ve din ve adalet hesabına olmadığına ve belki inad ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nef-

Said Nursi geçmişin muhakemesini yaparak Kur’an’dan aldığı ilham ve yaklaşımla yeni bir hareket ortaya koymuş, özellikle Yeni Said dönemiyle çağın şartlarına da uygun ve sürekli kullanılabilecek bir Kur’ani hareket metodolojisi ortaya koymuştur. Bunu yaparken sadece fikri olarak değil, hayatıyla da uygulama safhasına geçirmiştir. Tabi ki bu hareketin safhalarını belirtirken hepsini gerçekleştirmesi mümkün olmamıştır. Tabi ki bu hareketin safhalarını belirtirken hepsini gerçekleştirmesi mümkün olmamıştır.


melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlık ile zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.”(Kastamonu L.s.74-75)Bundan yüzyıl önceki Müslüman camiadaki siyasete bakışın çok da değişmediğini bugün de görmekteyiz. Hala siyasi yapılarla dini özdeşleştiren cemaatlerin ya da anlayışların çoğunlukta olduğu bir zaman diliminde yaşamaktayız. Farklı siyasi düşüncelere sahip olanların aforoz edildiği, dışlandığı ve linç edildiği örnekler çokça görmekteyiz. Seçim zamanlarında bizzat şahit olduğumuz, geçmişte örneklerini okuduğumuz çok çirkin, Nur hareketinin ruhuna aykırı hareketlerin sergilendiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Geçmişte temas ile telebbüsü birbirine karıştıranların, Nur talebelerine siyasi parti gömleklerini ve rozetlerini takma cüretkârlığını sergilediklerini bilmekteyiz. Bediüzzaman’ın onlarca uyarılarını dikkate almayanlar nasıl olur da onu takip ettiklerini ifade edebilirler? Aynı tarzın maalesef günümüzde de devam ettiğine bizzat şahit olmaktayız. Seçim öncesi bir tebliğci edası ile siyasi propagandalara katılan cemaat ve camiaları gözlemledik. Destekledikleri siyasi partileri yüceltenler menfaatleri çakıştığında yerin dibine batırmaktan ve en ağır hakaretler yapmaktan da geri kalmadılar. Nur hareketinin böyle ucuz politikalara alet edilmesi bizi ciddi anlamda üzmekte ve endişelendirmektedir.” Nereye bu gidiş ?” ihtar ve hakikatini hiç akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Bediüzzaman Said Nursi’nin; “Âlem-i insaniyette ve İslamiyet’te üç muazzam mesele olan, iman ve şeriat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı iman hakikatleri olduğundan, bu hakaik-i imaniye-i Kur’aniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tabi ve alet edilmemek ve elmas gibi o Kur’an’ın hakikatleri, dini dünyaya satan veya alet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan imanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risale-i Nur’un has ve sadık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar. Hatta sizin bu kardeşiniz –siz de bilirsiniz– bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum halde siyasete, hayat-ı içtimaiyeye temas etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığını ve bu sekiz dokuz aydır, küre-i arzın

KAPAK DOSYASI

sin enaniyetine dayanan, dünyada emsali vuku bulmayan gaddarane bir zulüm hesabına olduğuna kat’î bir delil şudur ki:Bin masum çoluk çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle bombalarla onları mahfetmek ve tabakat-ı beşer cereyanları içinde burjuvaların en dehşetli müstebitleri ve sosyalistlerin ve Bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek; ve binler, milyonlar masumların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idame ve sulhu reddetmektir. İşte böyle hiçbir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvafık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’an teberri eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor; değil Kur’an’a, İslam’a yardım, belki kendine tabi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zalimlerin kılınçlarına dayanmak hakkaniyet-i Kur’aniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla masumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’an’a farz ve vaciptir.”şeklinde görüş belirtmiştir.(B.S.N. Kastamonu L. s.64-65) Gerek Türkiye’de gerekse dışarıdaki cemaatlerin dayanak noktaları ciddi tartışmalara yol açacak niteliktedir. Afganistan, Irak ve Suriye vb. örneklerde görüldüğü üzere siyaset “milyonlarla masumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvete, yani ABD ve Batılı Devletlere, dayandıkları görülmektedir. Bu durumda müstakil olması gereken ve İslam’ın siyaset tarz ve ahlakı ile hareket etmesi beklenen cemaatler asli vazifelerini kaybetmiş, iç ve dış güçlerin menfaat ve siyaset çatışmalarına alet olmuşlardır. Yaşadığımız coğrafyada hem geçmişte hem de günümüzde cemaatlerin büyük çoğunluğunun mevcut siyasi yapılarla sağlıklı bir diyalog geliştiremediğini görmekteyiz. Genelde ya reddiyeci ya da teslimiyetçi bir çizgide hareket edildiği görülmektedir. Bu da cemaatlerin asli fonksiyonlarına ciddi zarar vermektedir. Burada Bediüzzaman’ın uyarısını hatırlamalıyız. “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin! “Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmek” düstur-u rahmanî yerine –el-iyazü billâh– “Siyaset için sevmek ve siyaset için düşmanlık etmek” düstur-u şeytanî hükmedip,

9


KAPAK DOSYASI

10

bu herc ü mercinde bir tek defa ne sual ve ne merak etmek ve ne de anlamak ve ne de medar-ı sohbet etmediğimi, hatta şimdi sulh olmuş mu, harp bitmiş mi, İngiliz ve Alman’dan başka kimler harp ediyor, bilmediğimi biliyorsunuz.”(Kastamonu L.s.58.)şeklindeki beyanlarını ve ikazlarını Nur hareketinin büyüklerine ithaf ediyoruz. Siyasi yapı ve partilerle diyalog olmalı mıdır? Olmalıysa nasıl ve hangi ölçüde olmalıdır? Bediüzzaman bu konudaki görüşlerini şu şekilde açıklamıştır: “Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyaset” ile ilg i l e n e b i l i r l e r. “Hem de o geniş ve cazibedar siyaset boğuşma dairelerine dikkat eden bazen kapılır. Vazifesini yapamadığı gibi selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i fikrini ve hizmetindeki ihlâsını kaybetmese de o ittiham altında kalabilir.” Bu uyarıyı da dikkate alarak, bireysel olarak siyasi partilere üye veya aday olabilir. Fakat mensubu bulunduğu veya yakın olduğu cemaati siyasi emellerine alet etmemeli böyle bir tavır ve düşünce içinde olmamalıdır. Muhalefette bulunan diğer Müslüman ya da insanları da şeytan gibi görmemelidir.“ Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden Hristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. Ve Risale-i Nur’un âlem-i İslam’daintişarına karşı hayat-ı içtimaiye ve siyasiye cihetinde mâniler çıkmamak için, Risale-i Nur şakirdleri musalahakarâne vaziyeti almaya mükelleftirler.” (Kastamonu L.sh.105). Cemaat olarak ise sivil muhalefet tavrını sürdürmeli ve siyasi partilere eşit mesafede bulunmalı, vazifesinin aklın önünü açmak olduğunu yoksa akıllara siyasi ipotek koymak olmadığını unutmamalıdır. Cemaati oluşturan fertlerin de bilinçli olmaları gerekmekte akıllarını peynir ekmekle yememeleri, özgür düşünce haklarının gasp edilerek sözde onlar adına siyasi açıklama ve destek politikalarına karınları tok olmalı ve gerektiğinde itiraz ederek seslerini yükseltmelidirler. Cemaatlerde itaat önemlidir. Ama hak ve hakikat üzere bir itaat olmalı.

Yoksa itaat kölelik değildir. Bediüzzaman kendisi de 1945’lerden sonra hükümet, milletvekili, bakanlar ve siyasi partilere uyarı ve tavsiye niteliğinde mektupları olmuştur. Emirdağ Lahikası adlı eserinde bu mektupları bulmak mümkündür. “Güneş gibi hakikat-ı imaniye ve Kur’aniye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikatı cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hadisata, belki kâinata da âlet edemez.”.(Kastamonu L.s.61.) Bu mektuplara bakıldığında da Bediüzzaman’ın sivil muhalefet görevini icra ettiği gözlemlenebilir. Hayatı boyunca, son nefesine kadar, Nur hareketinin siyasi akımlar ve kuruluşlar karşısında bağımsız kalmasını sağlamış, Nur hareketinin hiçbir siyasi parti, ideolojiye alet edilmesine izin vermemiş, destekçisi veya övücüsü olmamıştır. Onu takip ettiğini iddia edenlerin Kastamonu ve Emirdağ lahikalarınıaklıselimle bir daha okumaları gerekmektedir. Ve Son Söz olarak Bediüzzaman diyor ki; R i s a l e - i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenenkalb-i umumî ve efkâr-ı ammeyi ve umumun, bahusus avam-ı mü’minîninistinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’an’ın i’cazıyla o geniş yaralarını, Kur’an’ın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeye çalışıyor. (Kastamonu L.s.21) Bu anlayış ve hareket tarzının bendeleri ve yolcuları olmak dileğiyle …… 1 DURUGÖNÜL, E. Sosyal hareket ders notu. Sh. 1, 2 GÖLE, N. Yeni Zemin (1993). Sayı 11, sh.34 3 B.S.N. Muhakemat. 8.Mukaddeme. Zehra yay. İstanbul. 4 B.S.Nursi. Sözler. Sunuş. Sh.9. Zehra Yay. İstanbul 5 B.S.Nursi. Sözler. Sunuş. Sh.9. Zehra Yay. İstanbul 6 MARDİN, Ş. 1994. Bediüzzaman Said Nursi Olayı.Sh. 12, 351. İletişim yay.


BİREY İLİŞKİSİ

T

oplumu oluşturan en küçük yapı taşı, bireydir. Allah (c.c.) önce Adem babamızı, sonra Havva annemizi yaratmış, insanlık ailesi de, bu yapı taşlarından oluşmuştur. Nisa Suresi, 1.ayette “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden bir çok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının.” diyerek, buna işaret etmektedir. İnsanlar yaratılış itibarıyla toplu yaşamaya meyilli ve uygun yaratıldığı için de, kısa zamanda topluluklar oluşmuştur. Toplu halde yaşamaya başlayan insanlar sosyolojik olarak beş devreden geçmiştir. Peygamberlerin tebliğinin kesildiği fetret dönemlerinde insanlar sadece akılları ile kâinattaki hakikatleri çözmekten aciz kalmış vahşet ve bedevilik/ göçebe bir dönem geçirmiştir. Vahşet devri dinler ve hükümetlerle, yani manevi ve maddi otoriterlerle değişmiş, insanlar yarı medeni bir yaşantıya ulaşmışlardır. Fakat insanların zeki ve kuvvetlileri, diğerlerini abd ve eşya gibi kullandıkları kölelik dönemini insanlık âlemine yaşatmışlardır. Sonra, Allah’ın hür yarattığı ancak köleleştirilen insanlar bir derece uyanarak, o devri aşmışlar ancak yine de tam kurtulamamışlardır. Zira güçlü olanın sözünün geçmesi olan zalim esas sebebiyle, insanların kuvvetlileri zayıflarına esir muamelesi yapmış ve esirlik dönemini yaşanmıştır. Bu dönemde Batı’da az bir nüfusa sahip olan İngiltere gibi bir devlet, gücün sözünü kullanarak, 300 milyonluk İslam âlemini esir edebilmiştir. Fransız ihtilali gibi çok inkılapların itici gücüyle, o dönem de bitmiş, ancak sermaye sahibi zenginlerin fakir ve zayıfları küçük bir ücret karşılığında hizmetkar gibi kullandığı ecirlik dönemi başlamış ve halen yaşanmaktadır. Bundan sonraki dönem ise, bireylerin meşru hareketlerinde şahane özgür

M. Arif KOÇER

olacakları ve onurları ile yaşayacak kadar bir şeylerin sahibi bulunacakları, ”serbestiyet ve malikiyet” dönemidir.(1) Ancak tüm bu sosyolojik evrelerde, Peygamberler tebliğleri ile insanları, toplu halde ancak adaletle ve insan onuruna yaraşır şekilde yaşamaları için terbiye etmeye çalışmış, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak bu görevlerini yapmışlardır. Aslında, İslam’a göre, Allah’ın insanları yaratmaktaki amacı, her bir insan ferdinin dokunulmazlık hakkına ve temel haklara sahip olmasıyla ancak doğru anlaşılabilir. Eğer birey, dokunulmaz ve özgür değilse, onu sınamak da mümkün olamaz. Sonuç olarak her insanın aklına ve inancına saygı duyulmalıdır. Fikir ve düşünme özgürlüğü, insanların ilahi mesajı kabul veya reddetmelerinden önce, mesajı anlamaları ve kavramaları için zorunludur. Temel hakların paylaşımında tüm insanlar eşittir. İslam hukuk doktrininde temel insan haklarının, kelime anlamı yasal koruma, dokunulmazlık, kutsallık ve yanılmazlık olan ismet kavramı etrafında toplanmaktadır. Kimi zaman kutsallığı ifade eden hürmet mefhumu da, aynı anlamda kullanılmaktadır. İsmet kavramı, beş temel değeri ihtiva etmektedir: Hayat (nefs), mal, din, akıl, nesil. Nesil emniyeti, âlimlerin geneli tarafından, namus ve onur (ırz) olarak da isimlendirilmektedir.(2) Bireyin kutsal sayılan ve dokunulmaz kabul edilen temel değerleri bunlardır. Bu bakış açısından hareketle denilebilir ki, İslam’da, “en güzel kıvamda yaratılmış”(3) olduğu kabul edilerek, insan tekine, bireye en yüksek değer verilmiştir. İslam’da “insan hakkı” kavramı; “toplumsal sözleşme” gibi bir “varsayım”a değil, yine Yaratıcı ve Rabb olan Allah’ın iradesine dayanır. Yaratıcı Allah; yeryüzünde “insan”a, “Beni Âdem” nesline “hilafet” ödevi vermiştir. (Bakara, 30) Hilafet ödevi; Yeryüzünde “adalet”i hâkim ve devamlı kılabilme demektir. Adaletin gerçekleşmesi için de, Allah tarafından insanlara eşit olarak tanınmış insan hakkını fiilen her bireye sağlayan bir düzen kurulması şarttır. Bu düzen ise ancak, bir hizmet aygıtı olan devlet ile sağlanabilir. Böyle bir devletin gayesi ise, bireyin hakkını, insanın temel menfaatini hukuk ile korumaktır. Şeriat bu anlamda “değişmez” dir. “Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.”(En’am, 6/ 115)

KAPAK DOSYASI

DEVLET

11


KAPAK DOSYASI

12

Esasen de insan haklarının tamamıyla güvenceye alınması için; “insan hakkı” nın özü olan temel menfaatleri koruyan hukuk ilkelerinin değişmemesi gerekir.(4) Aksi takdirde, insan hakkını talep eden bireyler, “artık temel ilkelerin, temel değerlerin, güçlünün koyduğu pozitif hukuk ilkeleri ile değiştiği; bireyin temel haklarının, talepte bulunan için korunmadığı cevabı ile karşılaşılabilirler. İnsan hakkı ile siyasi sözleşme arasında ilişki olmadığı, bu hakkın, Rabb’in bağışı olması sebebiyle, siyasi sözleşme (bey’at) ile iktidara getirilen devlet ve hükümet başkanı; İslam Hukuk Felsefesi’ne göre; “insan hakkı” (insanlık onuru) üzerinde tasarruf edemez, bu hakkın bu şekilde ortadan kaldırılmasına yetki ve cevaz verilmemiştir. Çünkü bu hak, insanın, hilafet ödevini yerine getirebilmesi, mükemmele gidiş yolculuğuna çıkabilmesi için kendisine zorunlu olarak tanınmış bulunmaktadır.(5) Bu sebeplerle, bir kimsenin ismet’i/ temel haklarının dokunulmazlığı, her koşulda dokunulmaz olarak kalır. Hatta hakkın sahibi şahıs bile, bu haklarından gönüllü olarak kendisi de vazgeçemez. Bir şahsın ismet hak-

mücadele ile kazanıldığı için kazanılan her hak anayasalarda yer almış ve sonunda uzun bir haklar listesi oluşmuştur. Ancak ne yazık ki; İlahi emirlerdeki ve uygulamadaki zengin örneklere rağmen, Müslümanlar insan hak ve hürriyetlerinin tam olarak sağlandığı bir siyasi toplum ve buna hizmet eden bir devlet yapısı, asr-ı saadet dediğimiz Hz.Peygamber (a.s.) ve dört halifeden sonraki dönemde –istisnalar dışında- oluşturamamışlardır. Sivil ilişkilerde görülen geniş tolerans ve haklar, siyasi alana yansıtılamamıştır. Bundan dolayı da, Müslüman toplumlarda bireyin siyasi hak ve hürriyetleri gelişmemiştir. 18. yy dan sonra yapılan düzenlemelerle Batı bu konuda Müslümanları geçmiştir, denilebilir. Fakat bununla birlikte, gelinen noktada, Batının da bu konuda yeterli olduğu söylenemez. Şunu da ifade etmek gerekir ki, Batı da, ilahi hikmetten uzaklaşması sebebiyle siyasi alanda elde ettiği başarıyı, sosyal ve ahlaki alanlarda gösterememiştir.(7) İslami anlayışta devlet, bir idari mekanizmadır, bir hizmet aygıtıdır. İslamın adalet emrinin uygulanması için, bu yapının kuvveti lazımdır, bu olmazsa, temel insani hakları ve adaleti korumayı hedefleyen

İnsan

hak kı ile siyasi sözleşme arasında ilişki olmadığı, bu hak kın, Rabb’in bağışı olması sebebiyle, siyasi sözleşme (bey’at) ile iktidara getirilen devlet ve hükümet başkanı; İslam Hukuk Felsefesi’ne göre; “insan hak kı” (insanlık onuru) üzerinde tasarruf edemez, bu hak kın bu şekilde ortadan kaldırılmasına yetki ve cevaz verilmemiştir. kının düşmesi veya sınırlandırılması, ancak bir başkasının ismet hakkını ihlal ettiği zaman mümkün olabilir. Hanefi hukuk bilgin- lerine göre de, insanın kutsiyetini bu şekilde ihlal etmenin karşılığı ceza veya tazminattır. Ancak Şafii hukuk bilginlerine göre bu tür bir ihlal hem cezayı, hem de tazminatı gerektirir.(6) İslamiyet’e göre haklar aslen kazanılır. Kanunlar hakkı kazanmak için değil, korunmasını sağlamak içindir. Kamu gücü ile bu koruma görevi ise devlettedir. Buna karşılık Batı hukukunda haklar kanunlarla kazanılır. Anayasalarda temel hakların kazuistik bir liste halinde gösterilmesinin nedeni budur. Eğer bir hak anayasada gösterilmiş ise vardır. Buna karşılık İslam Hukukunda, kanunlarla yasaklanmayan her konuda bireylerin hak ve hürriyetleri vardır. İslam hukuku “hakları” esas aldığı için, sadece haramları ve yasakları sayar. Bu sebeple hak elde etmek için mücadele etmek geleneği İslam toplumlarında Batıdaki kadar güçlü değildir. Batı hukukunda haklar

kanunlar, toplum hayatında etkili olamaz. Ancak görevi, sadece adaleti sağlamak, her din tabisinin dini vazifelerinin yapılması için zemin hazırlamak, hayır yollarını açmak, şer yollarını kapamaktır. İnsan yaratılışta ikram edilmiş, hayır yönü baskın “mükerrem/ en güzel kıvamda yaratılan bir varlık” olduğu için böyle bir ortamda, iyiye meyleder, güzel işler, salih ameller toplumda yaygınlaşır. Devlet ancak “hizmet eden efendidir” anlamında hizmetiyle efendi olabilecek bir manevi şahsiyettir. Eli sopalı ve Allah’ın özgür yarattığı kullarını kendisini kutsallaştırarak köleleştiren bir konumda olamaz. Hakka dayanarak ayakta kalan Peygamberin( a.s.) doğru halefleri/ halifeleri döneminde de böyle olmuştur. Hz.Osman( r.a.) evinin etrafını kuşatanları dağıtmak için yardım göndermeyi kendisine teklif eden Suriye Valisi Muaviye’nin teklifini kabul etmemiş, bu durumda hak ile ayakta duran halife değil, kuvvete dayanarak hakimiyetini sürdüren sultana dönüşeceğini söylemiş ve canı pahasına reddetmiştir. Kısa zaman sonra da kendi evinde şehit edilmiştir.


Modern anlayışa göre de, devlet, kişinin güvenli bir ortamda yaşamak için bir kısım özgürlüklerinden toplumsal sözleşme ile vazgeçtiği, hizmet için oluşturulmuş bir yapıdır. Her ne kadar batıda da ulus

Kur’an devlet yapısına kutsallık atfetmez. Hatta, devlet başkanı, saltanat geleneğinde yanlış lanse edildiği gibi, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi değil, sadece müminlerin emiridir. Allah da sadece “bizden olan ulul emirden” bahseder. devlet saplantıları ile devleti veya bir ırkı kutsallaştıran, bireyi ise ona feda eden ideolojiler (Faşizm, Nazizim gibi) tarihte yer almışsa da, bunlardan umumiyetle vazgeçilmiş, bu anlayışların, bireyler için, hatta toplumun geleceği için de, hiçbir fayda sağlamadığı anlaşılmıştır. Zira zorba yönetimler tarafından kısıtlanan ve hayvan gibi küçük bir dairede yemek, içmek ve cinsellikten ibaret bir yaşama mahkûm edilen insan, yaratılışındaki yüksek kabiliyetleri ortaya çıkaramaz, sınavını vereceği özgürlük ortamını da bulamaz. Kur’an’da devlet denilen hizmet aracının, temel ilkeleri, çağlar aşan esaslar şeklinde belirtilmiştir. Bu konuda temel esaslar, adalet ve istişaredir. Adalet hususunda, “bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın”, (Maide, 8 ) “Kendiniz, anne babanız aleyhinde bile olsa hakkı ayakta tutan şahitler olun”. (Nisa, 135), “Emanetleri ehline veriniz”(Nisa,58) ilkeleridir. Kur’an’da adalet iki anlam üzere kullanılır. Birisi adl olarak ifade edilen adalettir ki, eşitlik adaletidir. İnsanın temel hakları konusunda eşitlik adaleti esastır. Yaratılıştan gelen aidiyetler (ırk, cinsiyet gibi) ve

sonradan edinilenler, (din, mezhep, siyasi görüş gibi), bireylerin kanun karşısında eşitliğine tesir etmemeli, herkes hukukta eşit olmalıdır. Adaletin diğer manası ise, kıst adaleti yani görevleri emanet ederken, liyakatın/ layık oluşun esas alınması ve kim layık ise görevin ona teslim edilmesidir. İstişare hususunda ise “onların aralarında işleri şura iledir”, (Şura,38) İş konusunda onlarla istişare et (Ali İmran, 159 ) ayetleridir. Bu ayetler sadece bireysel olarak işleri hallederken bilen, ehil insanlara danışmaktan, sormaktan bahsetmemekte, toplumsal yönetim hususunda da, işlerin ehil insanlara, danışarak, fikir alışverişi neticesinde halledilmesini, yani meşvereti, meclis sistemini emretmektedir. Bediüzzaman Said-i Nursi, Osmanlı’nın son döneminde 2.meşrutiyetten sonra kurulan yapıyı, meşrutiyet-i meşrua, İslami olan meşrutiyet olarak tanımlar ve olumlu bulur. Kur’an devlet yapısına kutsallık atfetmez. Hatta, devlet başkanı, saltanat geleneğinde yanlış lanse edildiği gibi, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi değil, sadece müminlerin emiridir. Allah da sadece “bizden olan ulul emirden” bahseder. Ve asrı saadet anlayışında Hz.Ömer’e söylendiği gibi, devlet başkanı, haktan kıl kadar saparsa, kılıçlar ile düzeltilebilecek bir idarecidir. Hatta mezhepler içinde devlet başkanı zorunlu olup olmadığı tartışılmıştır. Mesela; Haricilere göre devlet başkanı seçmemek en iyisidir. İhtiyaç duyuldukça Müslümanlar toplanarak hükümet işlerini yürütebilirler. Mutezileye göre eğer halkın içinde ihtilaf yoksa devlet başkanına da ihtiyaç yoktur. Bir kısmı Mutezile alimleri ise imam kararlaştırmanın farz olduğunu söylerler. Ehli Sünnet, Murcie ve Şia mezhepleri imamın lüzumunu kabul ederler.(8) Sonuç olarak; Devlet adil ve istişareye dayalı olarak yönetilmeli, bireyin temel haklarını ve onurunu kendisine emanet edilen güç ile korumalı, adalet ve güvenlik dışındaki alanları müteşebbislere ve sivil topluma bırakmalı, sadece hakem konumunda bulunmalı, şeffaf ve denetlenebilir olmalı, bunun dışında çok da sosyal hayatta öne çıkmamalıdır. Bir garson gibi ihtiyaç halinde veya çağrıldığında görünür olmalı, her şeyi belirleme yetkisini kendisinde görmemeli. Haddini bilmeli… 1 Said-i Nursi, Mektubat, Zehra Yayınevi, 2006, İstanbul, 415 2 Şentürk, Recep, İnsan Hakları ve İslam, Sosyolojik ve Fıkhi Yaklaşımlar, İstanbul, 2007, 174. 3 Tin suresi, 4.ayet “Biz insanı en güzel kıvamda/ surette yarattık” 4 Hatemi, Hüseyin, “İslam’da İnsan Hakkı ve Adalet kavramları” Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları, TDV Yayınları, Ankara. 1996, 1- 4. 20.

5 Hatemi, Hüseyin, İslam Hukuku Dersleri, 3. baskı, İstanbul, 1999, 196 Şentürk, a.g.e. 270.

7 Karatepe, Şükrü, “İnsan Haklarının İlahi Temelleri”, Doğu’da ve Batı’da İnsan Hakları, TDV. Yayınları, Ankara, 1996, 114. 8 Erişim: http://www.turkcebilgi.org/kitap-ozetleri/i/islam-devlet-felsefesi-23509_2.html Erişim tarihi:04.12.2013

KAPAK DOSYASI

Devlet denilen mekanizma, Veda haccında ifade edilen ve dokunulmaz/ kutsal olduğu belirtilen, bireyin can, mal ve ırzını korumak için bir vasıtadır. Kendisine emanet edilen kamu gücü ile bu görevi yapar. Kişinin hayat sınavını vereceği özgürlük ortamını hazırlar. Devlet, kişilerin kılığına, bıyığına, çocuk sayısına karışmaz. Bunları bireyler kendileri, inançlarına göre, kendi iradeleri ile tercih ederek imtihanda oluşun sırrına ererler. Bu konularda, yanlış olan bir şeyler varsa, bunun karşılığı da, devletin cezası değil, toplumun ayıplamasıdır.

13


KAPAK DOSYASI

14

HADDLER VE CEZALAR BAĞLAMINDA İSLAM HUKUKUNDA ÖZGÜRLÜK PROBLEMİ

Y

aygın tanımlamaya göre hürriyet, başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir. Nitekim günümüz pozitif hukuk doktrininde, hürriyet; bireyin başkasına zarar vermeden istediği gibi davranması, şeklinde tarif edilmektedir. 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin 4. maddesinde şöyle denilmektedir: “Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmekten ibarettir. Öyleyse her şahsın haiz olduğu tabii hakları kullanması, cemiyetin diğer fertlerinin aynı haklardan faydalanmalarını temin eden sınır ile sınırlandırılmıştır. Bu sınır, ancak kanun ile tayin olunur.”1 Bu tariflerdeki hürriyet kavramının boyutlarına göre bir şahsın, başkasına zarar vermeyen hiçbir davranışından dolayı ne cezai, ne de ahlaki olarak hiç kimseye karşı sorumluluğu olmayacaktır. Nitekim hürriyeti, “Başkalarını saadetlerinden mahrum etmeye veya onların saadet elde etme gayretlerine engel olmaya kalkışmaksızın kişinin, kendi iyiliğini kendi bildiği yolda aramasıdır.”2şeklinde tarif eden J. S. Mill, şöyle demektedir: “Hiç kimsenin, sadece sarhoş olduğundan dolayı cezalandırılması gerekmez; fakat bir asker veya polis memuru vazife esnasında sarhoş olduğundan dolayı cezalandırılmalıdır. Hülasa, her ne zaman ya bir ferde, ya da topluma belli bir zarar gelirse veya belli bir zarar tehlikesi mevcut olursa, bu hal hürriyet sahasından çıkar, ahlak ve kanun alanına girer.”3 Bu çerçevede, İslami doktrinde hukuki açıdan özgürlüğün ne anlama geldiğine, İslam’ın müslümanlara ve gayrı müslimlere tanıdığı serbestliğe bir göz atmamız yerinde olacaktır.

1) Kur’an’ın Müslümanlara Tanıdığı Özgürlüğün Çerçevesi: İslam Hukukunda ise hürriyet; ne kendisine, ne de başkasına zarar vermemek kaydıyla kişinin, hareket ve davranışlarında serbest olmasıdır. Demek ki, İslam Hukukundaki hürriyet anlayışı ile Montesquieu’nun fikirlerinden mülhem olan günümüz pozitif hukuk doktrinindeki hürriyet anlayışı arasında fark vardır. İçki içmek,4 uyuşturucu madde kullanmak, bedenine veya ruhuna eziyet etmek gibi beşeri hukuk düzenlerinin bazen suç kabul edip, bazı şartlarda da suç kabul etmedikleri fiillerin hiçbirisi, İslam Hukukuna göre hürriyet olarak tanınan sahaya dahil değildir.5 Yine örnek olmak üzere, İslam Hukukunda “intihar” olarak tabir edilen, şahsın kendi hayatına son vermesi konusuna bir göz atalım. Kur’an-ı Kerim, şahsın kendisini yok etmeye yönelik bu davranışı hakkında şöyle buyurmaktadır: “Kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.”6, “Kendinizi öldürmeyin. Allah size çok merhametlidir.”7 İslam Hukukunda şahıs, kendi hayatına son verme hakkına sahip olmadığı gibi, onu korumak ve devam ettirmekten de sorumludur. Öyle ki, açlık veya susuzluktan dolayı hayati tehlike geçiren kimseye, aslında haram olan domuz eti veya ölü hayvan eti yemesi yahut susuzluğunu gidermesi için şarap içmesi -başka bir tercihinin olmaması durumunda-vaciptir. “Ölü eti, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş-(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç-, dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size ha-


KAPAK DOSYASI

nizi fark ettirip ev halkına ram kılındı. Bunlar gü... Kim Allah’a ve Resulüne selam vermedikçe girmenahla yoldan sapmadır. isyan ederse, artık gerçekten yin.”12 buyurdu, sen beBugün inkara sapanlar, nim evime izinsiz girdin. sizin dininizden (dininizi o, apaçık bir sapıklıkla Bunun üzerine Hz. Ömer, yıkmaktan) umut kesmişlersapmıştır. şimdi seni affedersem, sen de dir. Bugün size dininizi kemabeni affedip tövbe eder misin? le erdirdim, üzerinizdeki nimetidedi, o da evet dedi, bu şekilde bımi tamamladım ve size din olarak raktı, çıkıp gitti.13 İslam’ı seçip beğendim. Kim şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kaBunun yanında, suçunu, kendisi itirafta bululırsa, günaha eğilim göstermeksizin (bu haram nan kimseye yalnızca tövbe etmesi için uyarıda saydıklarımızdan yesin). Çünkü Allah bağışlayan- bulunulur. Yine İslam Hukuku, bir kişinin suçudır, esirgeyendir.”8 nun ne olduğunu belirtmeden itirafta bulunmaGörülüyor ki; İslam, özgür iradesiyle kendisini sı durumunda, suçun ne olduğunu araştırmaya tercih edip kabullenenlere, kendilerine zarar ve- da izin vermez. Bir adam Peygamberimize gelerebilme hürriyeti tanımamaktadır.“Allah ve Re- rek “Ey Allah’ın Resulü, ben had cezası hak ettim, sulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek bana cezayı uygula”dedi. Hz. Peygamber, “sen bizimle birlikte namaz kılmadın mı?”diye sorve mü’min bir kadın için o işte kendi istekledu. Adam “evet”cevabını verince, rine göre seçme hakkı yoktur. Kim şöyle buyurdular: “Öyleyse AlAllah’a ve Resulüne isyan ederlah da senin günahını affetse, artık gerçekten o, apaçık ti.”14 bir sapıklıkla sapmıştır.”9 2) Kur’an’ın AzınlıkBununla beraber; İslara Tanıdığı Özgürlam, kişinin kendisine lükler: Acaba, müszarar vermesi türünlümanlar dışında den olan bireysel kalan çeşitli grupdavranışları, aleni ların, İslam Hukuolmaksızın işlenen ku nazarında hak cürümleri ve suçlave özgürlükleri narı tespit edip cezasıldır? Konuyu özel landırma heveslisi hukuk ve kamu hude değildir. Şu tarikuku açılarından ele hi olay bu konuda ne alan Mevdudi, şöyle kadar anlamlıdır: “Hz. bir değerlendirme yapÖmer (r.a.) Medine’de maktadır: “Özel Hukuk; ingeceleyin karakol gezersanların özel hayatlarıyla ilgili di, bir gece bir evde şarkı söynikah, talak, veraset gibi kanunlarleyen bir adamın sesini işitti, dudır. Kamu Hukuku; ülkenin genel nizam ve vardan atlayıp içeri girdi, baktı ki, adamın yanında bir kadın, bir de şarap var, ey Allah’ın intizamı için gerekli olan ceza ve sulh kanunladüşmanı dedi: Sen günah işleyeceksin de, Al- rı gibi kanunlardır. Birinci tür kanunlar için; eğer lah seni muhakkak gizleyecek mi sandın? Adam, bir ülkede çeşitli gruplar varsa, onların her biri için kendilerinin kabul ettikleri kanunun uysen de acele etme ey mü’minlerin emiri! dedi. gulanması mümkündür. Ta ki, onlar, Ben bir günah işledimse sen üç konuda Kim kişisel hayatlarının korunmuş günah işledin: Allah Teala“Ayıpları şiddetli bir açlıkolduğu hususunda mutmaaraştırmayın.”10 buyurdu, sen ta kaçınılmaz bir ihtiyaçin olsunlar. Ancak ikinci gizliliği araştırdın, Allah “Evlela karşı karşıya kalırsa, günaha tür kanunlarda, ayrı ayre ön kapılarından giriniz.”11 eğilim göstermeksizin (bu haram rı gruplar göz önünde buyurdu, sen duvardan atsaydıklarımızdan yesin). Çünkü Allah bulundurulamaz. Onun ladın, Allah “Kendi evinizbağışlayandır, esirgeyendir.” herkes için mutlaka aynı den başka evlere, geldiği-

15


KAPAK DOSYASI

16

olması gereklidir. Asr-ı Saadet döneminde, müslümanlar bir tek gruptu. Ancak İslam ülkesinde, özel hukukları müslümanlardan farklı olan Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler de vardı. Kur’an’ın; onların cizye vererek İslam ülkesinde kalmalarına izin vermesi, dinlerine ve kişisel haklarına müdahale edilmeyeceği anlamına geliyordu. Elbette İslam’ın kamu hukuku, müslümanlara uygulandığı gibi onlara da uygulanacaktır. Nitekim, Hz. Peygamber ve Hulefay-ı Raşidin’in hükümeti, bu kurala göre amel etti. Ayrıca geçen yüzyıllar zarfında, müslümanlar arasında bazı mezhepler ortaya çıkmıştır. Onlar arasında hem Kur’an’ın yorumu, hem de sünnetlerin araştırılmasında ihtilaflar vardır. Söz konusu muhtelif grupların; dini ve kişisel işlerinin kabul ettikleri fıkha göre olması, sadece kamu işlerinde, çoğunluğun kararını kabul etmelerinin gerektiği hususunda güven telkin edilmesionlar açısından daha isabetli olacaktır. Şüphesiz müslümanların İslam ümmeti için, kanunların açık ve özgürce tartışılarak karara bağlandığı cemaat vasfını yeniden kazanmaları, örnek bir durum teşkil edecektir. Ancak bu örnek, önce de kaba kuvvetle olmadığı gibi, bugün de kaba kuvvetle oluşturulamaz.”15 Yukarıda geçen açıklamalardan anlaşıldığına göre Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere özel hukuk alanında özerklik tanınmaktadır. “Sana gelirlerse ister hükmet aralarında, istersen etme!”16 Hatta, değişik İslam mezheplerinin de “çok hukukluluk” prensibinden yararlanabilecekleri yani özel hukuk alanında özerk olabilecekleri ifade edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’in şu ayet-i kerimeleri, hukuki özerklik veya çok hukukluluk bağlamında değerlendirilebilecek ayetlerdir: “Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat, yanlarında olduğu halde, seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar inanmış değillerdir.”17, “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar fasık olanlardır.”18

Taberi, Zühri’nin şöyle bir görüşünü aktarmaktadır: “Sünnet, onların haklarında ve miraslarında kendi din adamlarına gitmelerini uygun görüp uygulamıştır.”19 Görüldüğü gibi bu görüş, ayetlerin ruh ve manasına uygundur. Çünkü bu görüş, ahidliler ve zimmilerin medeni davalarını kendilerinden olan kadılara, mahkemelere götürmelerini ifade etmektedir. Burada, İslam şeriatının dini inanç hürriyetine ne kadar önem verdiği, bu konudaki güzellik ve parlaklığı görülmektedir. Burada başka bir problem daha var. O da bir tarafı zimmi ve İslam devleti ile anlaşması bulunanlar (yani gayr-ı müslimler), diğer tarafı ise müslümanlar olan bir davanın nasıl görüleceği meselesidir. Beğavi ve Hazin’de yer alan ‘bu davada ancak İslam mahkemesinin yetkili olduğu’ görüşünü doğru buluyoruz. Allah en iyi bilendir.20 Bir diğer önemli mesele de, kitap ehline ve kitap ehli kategorisinde değerlendirilen Mecusi vb. gruplara tanınan haklar ve özgürlüklerin diğer gayr-ı müslim gruplara bilhassa müşriklere tanınıp tanınmayacağı meselesidir. Biz burada, Kur’an ayetleri ışığında müşriklerin hukuki statülerini incelemekle yetineceğiz. Çünkü, hukuki özerklik ve hakların müşrikler için söz konusu olabileceği kanıtlanırsa, diğer gruplar için de haydi haydi söz konusu olacağı açıktır. Zira İslam hukuk tarihinde, İslam’a karşı takındıkları sert tavırlarından ötürü, en sert muameleye, müşrikler muhatap olmuşlardır.21 “Nasıl ki müşrikler sizinle topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın.”22 Bu ayet-i kerime dikkatlice incelenecek olursa şu husus anlaşılır: Müslümanların müşriklerle topyekün savaşmalarının sebebi, onların müslümanlarlatopyekün savaşmalarıdır. Demek ki, onlarla savaşılmasının nedeni onların müşrik olmaları değil, savaş açmalarıdır. Dikkatimizi çeken bir nokta da şudur: “Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini ilahlar edindiler

“Nasıl

ki müşrikler

sizinle topyekün

savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın.”


bastırılması hükmünü getirir. “(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”

KAPAK DOSYASI

Kur’an, “Yeryüzünde fitne çıkaranların” zor kullanarak

17 ve Meryem oğlu İsa’yı da... Oysa, tek olan bir ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.”23 Bu ayette, Hıristiyan ve Yahudiler, müşrikler zümresine dahil edilmişlerdir. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram saymayan, gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”24 ayetinde ise, müslümanlara boyun eğip cizye vermeleri durumunda, onlardan el çekilmesi istenmiştir.25 Öyleyse, müşrikler zümresine dahil edilen Hıristiyan ve Yahudilere, cizye vermeleri durumunda dokunulmuyorsa neden savaştan kaçınan ve cizyesini veren müşriklere dokunulsun ki? “Eğer onlar, anlaşma yaptıktan sonra anlaşmalarını bozar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan (sözlerinde durmayan) kimselerdir. Umulur ki cayarlar.”26 Bu ayete göre; şayet müşrikler ve kafirler, müslümanlara verdikleri sözlerinden döner, anlaşmalarını çiğner ve İslam dinine dil uzatırlarsa; müslümanların, yeminlerine hiçbir değer vermeyen bu türden küfür önderleriyle savaşmaları gerekir. Anlaşmayı bozma ve dine dil uzatma,müslümanların müşriklerle ve kafirlerle savaşmasının sebebi ve haklı bir gerekçesi olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki; savaş sebebi, salt şirk değil, anlaşmayı bozup dine dil uzatma, müslümanlara ve davet özgürlüğüne düşmanlık yapmaktır.27

“Eğer müşriklerden biri, senden güvence isterse ona güvence ver ki, Allah’ın kelamını işitsin. Sonra da onu, güvenlik içinde olacağı yere kadar ulaştır. Bu onların bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.”28 Tevbe Suresi’nin bu ayetinde, İslam’a karşı savaş halinde olmayan ve düşman olmayan herhangi bir müşrikin, tebliğin imkanlarından yararlandırılması ve din hususunda zorlanmaması konusuna değini vardır.29 Mümtehine Suresinin şu ayetleri, konuyu tamamen açıklığa kavuşturmaktadır:“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.”, “Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık zalimlerin ta kendileridir.”30 Buradan şu da anlaşılıyor ki, “müşrikleri her nerede bulursanız öldürün!”31 ayetinde söz konusu edilen müşrikler; din konusunda müslümanlarla savaşmış, onları yurtlarından sürüp çıkarmış ve sürülüp çıkarılmaları için arka çıkmışlardır. Yani onlarla savaşılmasının nedeni, onların müşrik olmaları değil, dikkat çekilen tavır ve davranışlarıdır. Hülasa; Hz. Ali’nin formüle ettiği gibi, müslüman olmayanlar “Bizim yaratılışta eşlerimizdir.”32 İslam’ın bugün için öngördüğü asıl siyasi proje, her dinden ve düşünceden olan grupların birer hukuk topluluğu olarak ve müslümanlarla birlikte ortak bir yönetimde yer almasıdır.


KAPAK DOSYASI

18

Müslümanlar, farklı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında güçleri oranında vergi (cizye) isterler. Siyasi görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları açıktır. İlke olarak, gayr-ı müslim her dini veya kültürel grup kendi hukukuyla başbaşa bırakılır. Lübnan Hıristiyanları’ndan tarihçi Prof. Philip K. Hitti şöyle tanıklıkta bulunmaktadır: “Müslümanlar; Hıristiyan, Yahudi ve Sabii gibi ehlu’z-zimmeden olan kimselerle çeşitli şartlar taşıyan muahedeler yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması, Hz. Muhammed’in getirdiği en başta gelen yeniliklerden biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam cemiyetinde silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine tanıdığı himaye(zimmet) hakkına mukabil ona vergi(cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statü muvacehesinde zimmiler zümresi, arazi vergisi(haraç) ve baş vergisi(cizye) ödemelerine mukabil, geniş surette müsamaha gördüler. Bir müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli teşkilatlarına ve usullerine tabi tutuldular. İslam Hukuku bu çeşit gayr-ı müslimlere tatbik edilmekten alıkonulmuştur.”33 Kur’an, “Yeryüzünde fitne çıkaranların” zor kullanarak bastırılması hükmünü getirir. “(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”34 Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü

Allah yoluna tabi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olmayan bir toplumun durumunu anlatır. Bu nedenle, müslümanlara, bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir.

edilen ‘fitne’ herhangi bir siyasi görüşü anlatma, açıklama, taraftar toplama veya seçimle işbaşına gelmeye çalışma değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine başvurma eylemidir. Söz konusu ayette geçen ‘fitne’ kavramı, Allah yoluna tabi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olmayan bir toplumun durumunu anlatır. Bu nedenle, müslümanlara, bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir. Arapça ‘din’ kelimesinin orijinal anlamının ‘teslimiyet’ olduğuna ve teknik olarak bir kimsenin emir ve düzenlemelerinin geçerli olduğu hayat tarzını anlatmak için kullanıldığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle, insanın insana hükmettiği ve Allah yoluna tabi olmanın imkansız olduğu bir toplumda, fitne hüküm sürüyor demektir. İslam’ın savaşmaktan amacı, fitneyi ortadan kaldırmak ve insanları ilahi tebliğe uygun bir şekilde Allah’ın kulları olarak yaşayabilmeleri için, Allah’ın yolunu tesis etmektir.35 Bakara’nın ilgili ayetinden maksat, kafir ve müşriklerin küfür ve şirklerinden vazgeçmeleri değildir. Burada kastedilen, fitneyi bırakmalarıdır. Çünkü bir kafirin, bir müşrikin veya bir dinsizin, dilediğince inanması ve dilediği şeye ibadet etmesi veya hiçbir şeye ibadet etmemesi hakkıdır. Böyle birini, nasihat ve irşat ederek, içinde bulunduğu dalaletten kurtarmak için var gücümüzle çalışırız; fakat onunla harbedemeyiz. Yalnız bu kimsenin, yeryüzünde Allah’ın kanunları yerine kendi kanunlarını uygulayıp, Allah’ın kullarını Allah’tan başkasına ibadet ettirmeğe hakkı yoktur.36


Gürkan Ahmet, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Nur Yayınları, Ankara tsz., s.309; Gökmenoğlu Hüseyin Tekin, İslam’da Şahsiyet Hakları, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997, s.111

4 Buhari, Hudud, 27; Müslim, Tevbe, 44, 45; Ebu Davud, Hudud, 9; ayrıca bk.,Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, İstanbul 1997, III. 461462

2Mill John Stuart, Hürriyet, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Çev. Mehmet Osman Dostel, İstanbul 1997, s.23

5 Mevdudi, Sünnetin Anayasal Konumu, Terc. Durmuş Bulgur-HalidZaferullahDaudi, Dizgi Ofset, Konya 1997, s.139-140 6 5 Maide 42

3Mill John Stuart, Hürriyet, s.158 4 Kadı I’yaz der ki; “İçki içene, vacip bir haddin uygulanacağında icma vardır. Ancak bunun miktarında ihtilaf edilmiştir. Cumhur, bu haddin 80 değnek olduğu görüşündedir. Hafız İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari’de, mesele üzerinde ciddi bir şekilde durarak Taberi, İbn-i Münzir ve daha başka alimlerden, içkide had değil, ta’zir bulunduğunu nakletmiştir.” Bk., Yusuf Karadavi, İslam Hukuku, Ma’rifet Yayınları, Terc. Yusuf Işıcık-Ahmet Yaman, İstanbul 1997, s.46, 156-157 Deniyor ki; birey, başkasının üzerinde egemenlik kurmadığı sürece kendi hayatını kendi belirler, tanzim eder. Bir müslüman için; balkonunda içki içen ya da çıplak dolaşan bir adam “ben böyle dolaşıyorum, kendi hakkımda istediğimi yapıyorum” demesi kabullenilemez. Burada keyfilikle özgürlük tasrih ve tavzih edilmelidir. Balkonda içki içen insan müslüman olmasa da içemez. Çünkü fesad, cürümleri açıkça yapmaktır. İslamiyet, evinizde içki içmenize karışmaz. Çünkü toplumdan gizli yapılmış bir cürmü belirli bir tecessüs suretiyle ortaya çıkarmak niyetinde değildir. Ancak açıktan içki içmeye müsaade etmez. Çünkü başkalarına şerri yaymak demektir. Cündioğlu, Dücane, Yeni Zemin Dergisi, Haziran 1993,VI-34 5 Armağan Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1996, s.59 6 2 Bakara 195; Ayetten intiharın yasak olduğunun anlaşılması tali bir anlamdır. Ayetin asıl anlamı ise, Allah için mal harcamadan kaçınmanın, sadece para kazanma ve istirahat etme sevdasının insanları, esirlik istilası ve mahkumluk gibi büyük tehlikelere düşüreceği, bu tehlikenin önüne geçmenin ancak Allah yolunda harbetmek ve harbe alışmakla mümkün olacağı hakkındadır. Ayrıntılı bilgi için bk.,Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, İhtisar ve Tahkik Muhammed Ali Sabuni, Daru’l-Fikr, Lübnan-Beyrut 1999(1419), I, 173; Yazır Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul tsz., II. 39-41 7 4 Nisa 29; Amr b. As’tan şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber zat-ı selasil gazvesinde beni görevlendirdiği zaman, soğuğu çok şiddetli bir gecede ihtilam oldum. Şayet boy abdesti alırsam, ölürüm diye korktum ve teyemmüm ettim sonra da beraberimdekilere sabah namazını kıldırdım. Daha sonra Peygamberin huzuruna varınca, ona durumu anlattım. Bunun üzerine Yüce Peygamber dedi ki; Ya Amr, arkadaşlarına cünüp iken namaz mı kıldırdın? Ben dedim ki; Ey Allah’ın Elçisi, ben soğuğu çok şiddetli bir gecede ihtilam oldum. Şayet boy abdesti alırsam ölürüm diye korktum. Arkasından “Kendinizi öldürmeyin, Allah size çok merhametlidir.”ayetini hatırladım, peşinden teyemmüm alıp namaz kıldım. Hz. Peygamber güldü ve bir şey demedi. Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir, İhtisar ve Tahkik Muhammed Ali Sabuni, Daru’l-Fikir, Lübnan-Beyrut 1999(1419) I, 379-380 8 5 Maide 3

7 5 Maide 43 8 5 Maide 47 9 Derveze M. İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, VII102 20 Derveze M. İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, VII-102 2 İslam hakkı temsil eder, diğer dinler ise batılı temsil eder. İslam bakış açısı içinden ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye kutsiyet atfeden ile salt maddeyi tek belirleyici güç ve faktör kabul eden Mecusi, Sabii, Hindu ve Marxist arasında fark yoktur. Eğer İslam’ın, hukukun üstünlüğüne dayanan koruyucu kanatları altında bir Mecusi, bir Sabii ve bir Yezidi hayatından endişe etmeden ve din değiştirmeye zorlanmadan yaşamışsa, kuşkusuz bir Marxist de yaşar, canı, malı ve namusu teminat altına alınır; kimse onu düşüncelerinden zorla vazgeçirmez... Kendi görüş ve inancında kalmak isteyen bir kişi veya grup, bu tercihiyle başbaşa bırakılır, Allah’ın son hükmü vereceği Din Günü (Ahiret) beklenir. Ancak kim müslümanlara karşı şiddet ve baskı yöntemlerine başvurursa, onlara silah kaldırırsa, misliyle karşılık görür. Bulaç Ali, İslam ve Fanatizm, s.77 22 9 Tevbe 36 23 9 Tevbe 31 24 9 Tevbe 29 25 Derveze M. İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, VII-333 26 9 Tevbe 12 27 Derveze M. İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, VII, 286,288 28 9 Tevbe 6 29 Derveze M. İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, VII- 284 30 60 Mümtehine 8-9 3 9 Tevbe 5 32 Zeydan Abdulkerim, İslam’da Fert ve Devlet Münasebetleri, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1978, s.9; Bulaç Ali, İslam ve Fanatizm, Beyan Yayınları, s. 66 (Nehcu’l-Belağa, Çev. Abdulbaki Gölpınarlı, Kum 1981, s. 369 vd.) 33 Bulaç Ali, İslam ve Fanatizm, s. 68-69 (Prof. Dr. Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II. 366367’den nakletmiştir.) 34 2 Bakara 193

9 33 Ahzab 36

35 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, I-155; Bulaç Ali, İslam ve Fanatizm, s. 71-

10 49 Hucurat 12

73

11 2 Bakara 189

36 Mevdudi, Modern Çağda İslami Meseleler, Tekin Kitabevi, Terc.YusufIşıcık, Konya 1993, s. 63

12 24 Nur 27 3 Yazır Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul tsz., VII-208

KAPAK DOSYASI

Kaynaklar

19


KAPAK DOSYASI

20

Sinan OKUR

MEVCUT SİSTEMDE OKUL MEDRESE DENGESİ SAĞLANABİLİR Mİ?

Ü

stad Bediüzzaman, elli beş senelik bir gaye-i hayalim dediği bir nevi mektepmedrese ikilisinin imtizacıyla, gerçekleşmesini istediği yeni bir kurumsal yapı ve bu yapıyla oluşmasını istediği yeni bir eğitim (paradigması) hedefliyordu. Elbette ki bunun da bir meyvesi olacaktı. Bu meyvelerinde başında ittihad-ı İslam gelmekteydi. Risale-i Nur’un bir çok yerinde yukarıda söylediklerimize ışık tutan bilgilere rastlamak mümkün (Münazarat 141-Emirdağ 386,450). Biz bu yazıda daha çok bu hakikatin nasıl anlaşılması gerektiğine ve günümüz şartlarında uygulanabilirliğine değinmeye çalışacağız. Öncelikle Medresetü’z-Zehra tasavvurlarına kısaca bakacak olursak; bir kısım camialar Üstad’ın lahikalardaki bazı cümlelerine dayanarak (Kastamonu,55,127) ülkenin farklı yerlerinde açılan Nur dershanelerinin bu vazifeyi yaptığına inanırken bir başka camia ülkede ve dünyanın farklı yerlerinde açtıkları okullarda, verdikleri eğitimle bunu gerçekleştirdiklerine inanmaktadırlar. Bu yaklaşımların elbette ki bana göre haklı yönleri olsa da kendi içlerinde bazı paradokslar barındırmaktadırlar. Örneğin; ilk grubun çelişkisinin Risale-i Nur’da geçen Medresetü’z-Zehra’nın maddi vücudunun inşası mevzusunu (Kastamonu,55) görmezden gelmeleri veyahut gerekli görmemeleri olduğu söylenebilir. İkinci grubun ise kemiyet kısmını fazlaca nazara vererek keyfiyeti ihmal etmeleri hatta kavli eğitimin yerine lisan-ı halle eğitimi yeterli görerek Üstad’ın bahsettiği İslami ilimleri ve yapıları (Münazarat,143) adeta yok saymaları buna örnek olarak verilebilir. Bu iddialarımızı bürhanlarla daha ayrıntılı bir şekilde

açıklamak mümkün. Ancak değinmek istediğim asıl meseleye bir mukaddime olması nev’inden yeterlidir diye düşünüyorum. Mesele derinlikli olarak düşünüldüğünde, bu ülke şartlarında layıkıyla anlaşılmasının ve uygulamasının çok da kolay olmayacağı aşikâr. Örneğin; ”fen ilimleri ve din ilimlerinin imtizacı” meselesinin tam olarak neyi ifade ettiği birçok makale konusu olsa da net olarak neyin kastedildiği ifade edilmemektedir. Bazı makalelerde İslami ilimleri pozitif ilimlerin dışında tamamen ayrı bir ders olarak müfredata konulması gerektiği savunulurken, bazı yazılarda fen ilimleri içinde Allah’ın isimlerine yeri geldiğinde değinerek talebeye tevhidî bir bakış açısı kazandırılması gerektiği savunulmuştur. Son olarak ki, benimde savunduğum fikir olan yukarıda bahsi geçen her iki görüşün harmanlanmasıyla daha da geliştirilerek ortaya çıkan, İslami ilimlerin profesyonel ellerle verilmesinin yanında fenni ilimleri okutan hocaların da konular bağlamında Allah’ın ayetlerine başvurarak öğrencilere tevhidi bir bakışı verebilmeleri fikridir. Müslümanların tarihine kısaca baktığımızda (burada özellikle “İslam Tarihi” kavramını kullanmamayı tercih ediyorum), kayda değer medeniyetler kurdukları dönemlerde medrese dediğimiz yerlerden çıkan insanlar (ör; Gazali, İbn-i Sina vb.) dinî ilimlerde iyi oldukları gibi fennî ilimlerde de söz sahibi olabiliyorlardı. Bu gerçeğin doğru ve asrımıza uygun bir şekilde yeniden ihyası gerekmekteydi. Üstadın da gelenekten beslendiği gerçeği düşünüldüğünde yöntemsel olarak yeni bir eğitim öğretim modeli düşündüyse de bazı yöntemler ve müfredatla ilgili elbette ki geçmişten referanslar alacağı bir gerçektir. Buna işaret eden Münazarat adlı eserindeki ”Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği zi-


Bediüzzaman Hz.leri’nin özellikle Münazarat’ta Medresetü’zZehra’nın mahiyetine dair (Gelir kaynakları, eğitim dilleri, eğitim yöntemleri vs.) meseleyle alakalı çok öz bilgiler vermiştir(Münazarat,141-145 arası). Mevcut anayasal ortamda orada sayılar bazı ilkeleri uygulamaya koymak pek mümkün görülmemektedir. Örneğin; eğitim dilinin çoklu olmasının henüz yasal bir güvencesi yoktur. Ayrıca karma eğitim bu önemli meselenin karşısında bir dağ gibi engel teşkil etmektedir. İslami İlimlerin profesyonel ellerce okul çatısı altında verilmesinin hem yasal dayanağı tam olarak olmadığı gibi hem de kadro eksikliği karşımıza çıkan ayrı bir problemdir. Asıl Tehlike “Dünyevileşme ve …” Bütün bunlarla birlikte mevcutla bir şeylerin yapılabileceği kanaatini taşıyan biri olarak (resmi veya gayr-i resmi), bizim daha büyük engelimiz, bu meseleye gönül vermişlerin dünyevileşerek zihinsel değişim yaşamaları ve ayrı camialarda da olsa birbirine benzemeye başlamalarıdır. Mevcut sistemi kabul ederek direnme ve isteme alanlarını kapatmalarıdır. Kendi bünyelerindeki düşünebilenleri “Şura” mantığından “Tek adam” anlayışına iterek itaat

Bediüzzaman, elli beş senelik bir gaye-i hayalim dediği bir nevi mektepmedrese ikilisinin imtizacıyla, gerçekleşmesini istediği yeni bir kurumsal yapı ve bu yapıyla oluşmasını istediği yeni bir eğitim (paradigması) hedefliyordu.

Bunun sonucu olarak üstadın bu projesinin belki en önemli gayelerinden olan ittihad-ı İslamı savunan ve uygulayan neslin yetişmesi sağlanacaktır inşaallah…

kültürünü (yaygınlaştırıp) su-i istimal ederek, insanların ve davaların gelişmelerinin önemli nedeni olan “fikir teatisini” zayıflatarak bu meselenin bilerek ya da bilmeyerek başlamasına ya da gelişmesine engel olmaktadırlar. Bu meseleyi dert edinerek yola çıkmış bazı kurumlar hem dünyevileşme hem de keyfiyet anlamında bazı tehlikelerle karşı karşıya kalmaktadır. On yılların eğitim anlayışının getirdiği kokuşma ister istemez ancak özel kurumlar içerisinde yapılması mümkün olan Medresetü’z-Zehra gerçeğinin içine sirayet etmektedir. Seçilen kadrodan, müfredata, idarecilerden, öğrenciye birçoğu bu tehlikelerden kırıntılar taşımakta veya tehlikelerle karşı karşıya kalabilmektedir. Son olarak bu mahiyette olacağına inandığımız bir kurumda çalışan birileri olarak yukarıda saydığım tehlikeleri bizzat müşahede etmekteyiz. Üstadın zikrettiği manada bir eğitim yuvasından mevcut halimizle biraz uzakta olduğumuza inanıyorum. Ancak değişen anayasal zemin, işin mahiyetine uygun müfredat, meselenin çeşitli uygulamalarla daha kaliteli ve anlaşılır hale gelmesi ve meseleye gönül verenlerin daha kararlı, dünyevileşmeden uzak, çalışanlarıyla gönül ve fikir birliği içinde olmasıyla Medresetü’z-Zehra’nın maddi vücudunun tezahür etmesi veya oraya doğru gidilmesi sağlanacaktır. Bunun sonucu olarak üstadın bu projesinin belki en önemli gayelerinden olan ittihad-ı İslamı savunan ve uygulayan neslin yetişmesi sağlanacaktır inşaallah…

KAPAK DOSYASI

ya ile, İslamiyet’e edeceği hizmetle ukul yanında en ala bir mektep olduğu gibi kulub yanında en ekmel bir mederese; vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil edecektir. Dolayısıyla önerilen Medresetü’z-Zehra’nın iyi anlaşılabilmesi için Risale-i Nur’ların incelenmesinin yanında, Afrika’nın Camiü’l Ezher’i, Müslümanların medeniyetinin zirvede olduğu dönemlerdeki medreseler(mevcut bütün eğitim yuvaları)deki eğitim-öğretim uygulamaları ve uygulamalara devletin sunduğu imkanlar da iyi incelenmelidir diye düşünüyorum.

21


KAPAK DOSYASI

22

Gayr-i Mesru Muhabbetin Neticesi...…

M. Ali KIZIKLI

İ

stanbul’un siyaseti, İspanyol nezlesi gibi, insana bulaşıyor.” Düşünce, fikir ve söylemlerin çok da kaale alınmadığı, insanların siyasi görüşlerine göre etiketlendiği ve değer verildiği, siyasetin İspanyol nezlesi gibi bulaşıcı olduğu bir zamanda, manevi teşekküllerin (cemaat, vakıf ve dernekler vb. )ve bu teşekküllere gönül vermiş bireylerin siyasi kurumlara ve siyasetçilere bakış açısı nasıl olmalıdır? Efendimiz(a.s.m.)’ın: “Alimlerin fenası, emirlerin ayağına gidenlerdir” sözüne mazhar olmak istemeyen âlimlerimiz, zaruret olmadığı sürece idare-i hükümetten bağımsız çalışmışlardır. Sultanların ve dünya büyüklerinin huzuruna çıkmamışlardır. Bunun ilk örneklerinden birisi, şüphesiz İslam hukukunun en büyük temsilcilerinden biri olan müctehid imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra)’dir. Alimlerin şahsı için geçerli olan bu söylemi, belki şahs-ı maneviyi temsil eden teşekküller için de söyleyebiliriz. Kur’an’ın vermiş olduğu evrensel mesajlara binaen, vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye de çalışanların da söylemleri de evrensel ve özerk olmalıdır. Bu durum ve duruşlarını korudukları sürece temsil ettikleri hakikatlerin saygınlığına halel gelmez. Asrın Müfessiri (r.a.) bu hakikatı şöyle izah eder: “ ……Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner. İşte, o bataklık ise, gafletkârane ve dalâlet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise hakaik-ı Kur’aniyedir. Nura

karşı kavga edilmez, ona karşı adavet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte, ben de nur-u Kur’an’ı elde tutmak için, (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.) deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur’an vegösterilen envar-ı Kur’aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola! Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’an’ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.”(3) Siyaset doğası gereği evrensel mesajlar içermediği gibi, toplumda tarafgirlik ve nifak hastalığını yaygınlaştırıp, kâmil manada birey ve toplum oluşmasına mani olmaktadır. “İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara alet ve tabi olamaz. Ve alet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir. Büyük bir cinayettir. Hatta Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir salih âlim kendi fikr-i siyasisine muvafık bir münafıkı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkid ve tefsik etti. Eski Said ona dedi: “Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lanet edeceksin.”(4) Topluma rağmen teşekkül eden bir yapının hamisi konumunda olan ve de gündemini kendimizin oluşturup yönlendiremediğimiz siyasetin neresinde olmamız gerektiğini yine Asrın Müfessiri(r.a.) en güzel biçimde izah etmiştir. “Evet İstanbul siyaseti İspanyol gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat deği-

Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.


muhafazaya çalışması, dönemin idarecilerine mektuplar yazması bu çabanın neticesidir. Buradan yola çıkarak, manevi teşekküllerin böyle bir misyonunun olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat hâlihazırdaki vaziyet maalesef manevi teşekküllerin ekserisinde farklı tezahür etmiştir. Siyasi yapının destekçisi olup siyasetçiler gibi çalışır hale gelmişlerdir. Bireylerinin özgür ve bağımsız düşünebilme yetisine de zarar vermektedirler. Seçim zamanlarında oy konusunda bir telkinleri olmaması gerekirken, siyasi yapının bir şubesi gibi çalışır hale gelmişlerdir Bireylerini vicdani kanaatine ( ki kanaat-i vicdaniye ilden ile bölgeden bölgeye, şahsa göre hatta ve hatta seçme hakkını kullanıp kullanmamasına göre değişkenlik arz edebilir) göre hareket etmede özgür bırakması gerekirken belli bir siyasi yapıyı desteklemeleri istenmiştir. Bu tarz olan bir yapının ihlâsının zedelenmesi kaçınılmazdır. Burada şunu da söylemezsek bahis natamam kalır. İlden ile bölgeden bölgeye, şahsa göre, seçme hakkını kullanıp kullanmamasına göre değişkenlik arz eden kanaat-i vicdaniyesini, kurumu temsil makamında olan bireylerin kurumun kanaati olarak hissettirmesi ve göstermesi de yukarıda bahsi geçen olumsuzluğa neden olur. Yapıyı ve ihlâsı zedeler. Elhasıl; Siyaset ile ve siyasetçilerle olan irtibatımız gayr-i meşru bir tarzda olursa “Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür.”” Gayr-ı meşru muhabbetin akıbeti, mükâfatı; mahbubun gaddarane adavetidir.”” Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”(7) Hakikatlerine masadak oluruz….. Bir yıl içinde 25 milyon insanın ölümüne neden olan bir hastalıktır. Bu hastalık, I. Dünya savaşı yıllarında (1914–1919) İspanya’da ortaya çıkmıştır. 1918 yılında bu hastalık Amerika’da 20 milyon insan üzerinde görülmüş ve yaklaşık 1 milyon insan ölmüştür. Avrupa’dan Asya’ya da geçen bu hastalık Afrika, Çin, Japonya ve Güney Amerika’ya sıçradı ve milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu. Alaska’daki Eskimoların % 60’ı bu hastalıktan öldü. İspanya’da her aileden mutlak olarak birkaç kişi ölmüştü. Gençler hastalığa yakalandıklarının ertesi günü ölüyorlardı. Genellikle 20–40 yaş arası insanlar ölüyorlardı. KAYNAKLAR Bediüzzaman Said Nursi (RA),İçtima-i Dersler, Zehra Yayıncılık,414 Bediüzzaman Said Nursi (RA),Mektubat, Zehra Yayıncılık,59 Bediüzzaman Said Nursi (RA),İçtima-i Dersler, Zehra Yayıncılık,54 (Haşiye) Bediüzzaman Said Nursi (RA),İçtima-i Dersler, Zehra Yayıncılık,265 Bediüzzaman Said Nursi (RA),Emirdağ Lahikası, Zehra Yayıncılık,40 Bediüzzaman Said Nursi (RA),İçtima-i Dersler Zehra Yayıncılık,217

KAPAK DOSYASI

liz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz”(5) Üstad Bediüzzaman Hazretleri(r.a.)’nin ve talebelerinin siyasetten içtinab etmelerinin nedenleri arasında; Siyasetin, ihlas ve şefkat düsturlarına zarar vermesi, ahireti unutturması, kalbi karartması, tarafgirlikle zulme sebep olması, dini ihmal ettirmesi, dünya iştihasının kabarmasına yol açması, hakiki vazifelerden gelen ihtiyacatı ve yapmamaktan gelen teellümatı muvakkaten unutturduğu için menhus bir zevk vermesi, vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye de şevki kırıp ümitsizliğe düşürmesi, haklı haksız demeden muhaliflerin zarar görmesi gibi bir dizi maddi ve manevi zararları sayılabilir. Bütün bu nedenlerden dolayı “……din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım sahabeler ve onlara benzeyen mücahidînden, selef-i salihînden başka; siyasetçi, ekserce tam muttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar muttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir, diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeğe -eğer mümkünse- çalışabilir. Yoksa baki elmasları, kırılacak âdi şişelere âlet yapar.”(6) Meselenin genel hatlarını tespit edip çerçevesini çizdikten sonra, bir takım realitelerin de varlığını göz önünde tutarak, meseleye bakarsak toplumun gidişatını etkileyen yönetim sürecinin neresinde olmalıyız. Hâlihazırdaki siyasi yapılarla irtibatımız ne düzeyde olmalıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri(r.a.)’nin Eski Said ve 1950 sonrası dönemine bakarsak, siyasetçileri yönlendirme, irşad ve ikaz etme, zulmüne ve tahakkümüne engel olma, Kur’anî mecraya kanalize etme çabası içerisinde olduğunu görmekteyiz. Kanaatimce Demok ratları Kur’an hesabına

23


KAPAK DOSYASI

24

MAKYAVELİST DEVLET ANLAYIŞI Necdet AÇIKGÖZ

N

iccolo Machiavelli (1469-1527) Floransalı düşünür, şair, oyun yazarı. En önemli eseri ‘Hükümdar’dır. Bu kitap; iktidarı ve onun korunması için hiçbir dini ve ahlaki kaygı taşımadan iktidarı canı pahasına savunmayı hedef kabul eden bir eserdir. Politika biliminin kurucu babası kabul edilen zavallı diplomat… Zavallı diyorum;çünkü Machiavelli arafta değildir ya cehennemde ya da bazılarına göre cennettedir. Cehennemde diyenler kötü bir çığır açtığından dolayıdır ki onu ve fikirlerini beğenmezler. Cennette diyenler ki; Makyevelist diye tabir edilen her şeyi mübah gören günümüz devletler, dev şirketlerdir. Bunlar Machiavelli’nin fikirlerini kutsal kabul ederler ve hiçbir ahlak ilkesini tanımazlar, servetlerini ve güçlerini bu fikirlere borçludurlar. Şimdi şuura bıçak vurma zamanı…

ni kazandılar. Zamanla Avrupa’nın en güçlü siyasi ve dini tarikatı oldular. Girdikleri toplumun değerlerini benimseyen bu tarikat dönemin en iyi okullarını da kurmuşlardır.Bu okullarla misyonerlik faaliyetlerini yürütmüşlerdir. Toplumların teveccühünü kazanmak için her şeyi mübah sayan bir zihniyete de sahiptirler. Zaten Cemil Meriç “Gaye vasıtaları meşru kılar” sözünü Machiavelli’nin değilde Cizvit tarikatının kurucusu İgnace de Loyola’nın söylediğini kabul eder.(Cemil Meriç, Bu Ülke s,319) Kimseye kendi bilgilerini vermeyen ve o toplumların kendilerine bağımlı yaşamaları için fen ve teknik anlamında da Cizvitler çalışmalarda bulunmuşlardır. “Uzakdoğu’da Cizvitlerin tutunabilmeleri, bazı lüzumlu teknik gelişmeleri de oralara taşımalarıyla mümkün olmuştur. Örneğin Çin ‘de ilk toplar ve tüfekler XVII. Yüzyılda Cizvitler tarafından yapılmıştır. Cizvitler kimi

Makyevelist devlet anlayışını çözümlemeden önce arka perdedeki aktörler olan Cizvitleri tanımak gerekiyor. Cizvitler; Lüterci Protestanlığa karşı kurulmuş reformcu Katolik tarikatıdır. Kurucusu İgnace de Loyola ( Loyolalı İgnatiyos)’dur. Türkiye’de “İsa’nın Askerleri” adıyla da bilinirler. Bu tarikat ilk kurulduğunda Papalık tarafından pek kabul görmemiştir. Papalığa yaranmak için Protestanlara ve Anglikan mezhebine karşı sert tutumlarıyla ön plana çıkarlar. Kilise’ye hoş görünmek için özellikle aforoz edilenlere karşı çok acımasız oldular, Bu davranışlarıyla kısa sürede Papalığın beğenisini kazandılar. Cizvitler klasik Katolik yapılanmasını terk ederek farklı bir örgütlenme yoluna gittiler. Bulundukları toplumun insanı ile uyum içinde yaşamak, emellerini açığa vurmamak gibi yumuşak davranışlarıyla çoğu kesimin beğenisi-

zaman astronom ve matematikçi, kimi zaman takvim reformcuları, bazen ilgi çekici mekanik eşya imalatçısı bazen de topçu ve coğrafyacı olarak Çin imparatorunun teveccühünü kazanmışlardır. İmparatorluğun ilk işe yarar haritasını da onlar yapmıştır. Cizvitlik, gerek teşkilat kurallarının oldukça sert oluşu ve gizli tutulması, gerekse teşkilat yapısı sebebiyle masonluğa da benzetilmiştir”.(AÜİFD Cilt XLIII (2002) Sayı 2 s.507)“Cizvitler fikirlerine karşı çıktıkları bir kurum ya da topluluk ile karşılaştıklarında asla açıkça kavgaya girmezler, sinsi ve gizlice her türlü etkinlikte bulunarak o kuruluşu yıpratırlardı. Özellikle sahip oldukları iyi eğitimli genç üyeleri sayesinde karşıt oldukları kurum ya da topluluğun içine sızarak kendi ilke ve fikirlerini içerden aşılarlardı. Bu şekil içerden yapılan baskı ile o kurum kısa süre içerisinde


sal bir bütünlüğünden yoksun oluşundan kaynaklanan Fransız ve İspanyol istilasından çok rahatsız oluyordu. Bizzat en çok zararı kendisi çekmiştir. Burdan hareketle yeni bir devlet modeli üzerinde çalışmaya başlar. Eserlerinde “İnsanı ele almış ve bütün tutku ve zaaflarını incelemiş, dahası insanları yönetmek için bu zaafların nasıl kullanılacağını da açıklamıştır. Machiavelli, ülkelerin kurtuluşunun kuvvete dayanan ulusal devlette olduğuna inanan, ulusal devlet ya da ulus-devlet düşüncesinin ilk temsilcisidir. Bu nedenle de Ulusal devlet yapısının babası sayılır. Yine Machiavelli ve düşünceleri tüm totaliter yönetimler ve özellikle faşistler tarafından kullanıldığı için de, faşizmin de öncülerinden biri kabul edilir.” (Deniz SÜTEL’in yazısı http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/80-38/766machiavelli-ve-hukumdar.html) Bediüzzaman; İslam Medeniyeti ile Batı medeniyetini karşılaştırırken Makyevelist batının esasatı menfidir der. Bu esasları kıyaslama yoluyla gidersek. İslam’a göre devlet(Bu kıyaslamada Bediüzzamanı referans alarak ele alacağız.)Machiavelli’nin Hükümdar kitabındaki devlet fikirlerini karşılaştırmalı olarak 5 başlık altında inceleyeceğiz. 1-DEVLETİN KUVVETE(GÜÇ) BAKIŞ MESELESİ Machiavelli; - Yenilik getirmek isteyenler ya kendi güçlerine dayanırlar ya da başkalarına dayanarak bu işe girişirler. Bu girişimler için ya rica ve yalvarma yoluna ya da zora başvuracaklardır. Rica ve yalvarma ile bu iş yürütülemez. Yalnız kendi güçlerine dayanıp zor kullanılırsa başarısızlık ihtimali azdır - Birçok hükümdar barış zamanında bile zulümle devletlerini koruyamamışlardır. Bu zulmün iyi ya da kötü kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Zulmün iyi kullanılması bir kez ve güvenliğin gerektirdiği anda kullanılmasındadır. Zulüm sürekli olarak uygulanamaz; hemen ardından halka iyi davranmalıdır.

- Bir ülkeyi ele geçiren kişi, uygulamak zorunda olduğu sert yöntemleri her gün tekrarlamamak için, bunları tasarlamalı ve bir anda hepsini uygulamalıdır. Kötülükler tekrarlanmayınca halk devlete karşı güven kazanır ve hükümdara bağlanır. - Yapılacak bütün kötülüklerin bir anda yapılması gerekir. Böylece daha kısa zamanda duyulacağı için daha az acı verir. Buna karşılık iyilikler azar azar yapılmalıdır. Böylece tadına daha iyi varılır. - Mücadelenin iki yolu vardır: Biri kanun yolu, diğeri kuvvet yoludur. Birinci insanlara, ikinci hayvanlara özgüdür. Fakat çoğu zaman birinci yol kâfi gelmez ikinci yola başvurmak gerekir. Bu nedenle hükümdar insanca davranmayı da hayvanca davranmayı da bilmelidir Bediüzzaman Makyevelist mantığın hak yerine kuvveti seçtiğini söyler. Bu da tecavüzlere ve çatışmalara neden olur. Toplumda ihanetler artar. Buna karşı hakkı savunur. Hak ile adalet ortaya çıkar ve toplum selamete kavuşur.

KAPAK DOSYASI

yıpratılır veya tamamen nin r: e yozlaştırılırdı.”(http:// l e rdı d a , tr.wikipedia.org/ a c u Mü yolu v n yol udur. ci wiki/Cizvitler) l u Cizvit teriki i kan et yo , ikin . r v a r i b iyesinr v ü B ku nla güd inci i den geçen a r s öz i er diğ nci in lara man b inci . M a c h i a i k n r bu Bir ayva ğu za me z i ereki r velli; f i k i r l er h t ço gel k g d a a d o ğ m i m ü ı ka f Fa ol kâ şvur e hük may r u l t u y ba nl ran sunda e a yol u ned ca dav vanca da B san hay ayı i n d a a n m di r İtalya’nın p a r ç a v r l m el i a d parça oluşu ve ulubi

25

2-DEVLETİN MENFAATA BAKIŞ MESELESİ Machiavelli; Deneyler bize göstermiştir ki, büyük işler yapmış olan hükümdarlar verdikleri sözleri fazla dikkate almamışlar, ustalıkla insanları aldatmışlardır. “Bir hükümdarın sözünde durmasının, sinsi değil içtenlikle davranmasının ne kadar övgüye değer olduğunu herkes elbette kabul eder, fakat bazı deneyler bize göstermektedir ki, büyük işler yapmış hükümdarlar verdikleri sözleri fazla dikkate almamışlar, ustalıkla insanları aldatmışlardır. - Hükümdar tuzakları tanımak için tilki, kurtları korkutmak için aslan olmalıdır. Sonuç olarak, ihtiyatlı bir hükümdar, kendine zararı dokunuyorsa verdiği sözü tutmaz. Söz vermesini gerektiren şartlar değişmişse, yine sözünde durmasına gerek yoktur. İnsanlar iyi olsalardı bu davranış biçimi kötü olurdu. - Hükümdar roan m a lünü iyi oynaz t ü z ve l i s r i n e i malı, gerçek d B e a k ye k ye i amaçları koM ın ha tiğin zlere nusunda ı ğ i se ç a v ü n açık vert n memelim a u v ve t a te c n e d e l e r k Bu d lara anet ı dir. İnsanlar o kadar alışer. tı şma da ih hak k t l y kındırlar ki, sö e ça lum arşı ale aldatmak istev Top a k e ad m l yen biri mutlaur. r. Bun ak i toplu l o H ka aldanacak bie a r. art unur. ıkar v vu şu rini bulur. sav aya ç ete ka - Hükümdar, merhametli, vefalı, insancıl or t l a m

se


KAPAK DOSYASI

26

ve doğru bir insan olarak gözükmeli, fakat gerektiğinde tümüyle aksine davranabilecek kadar ruhsal hazırlık içinde olmalıdır. - Hükümdar sözlerine özen göstermeli, öyle ki görüp işitenler merhametin, bağlılığın, insanlığın, doğruluğun ve dindarlığın ta kendisi olduğunu sansınlar. Bu son niteliğe sahipmiş gibi gözükmek kadar gerekli bir şey yoktur. Çünkü insanlar genellikle ellerinden çok gözleriyle yargılar. Herkes sizi nasıl görünüyorsanız öyle görür. Fakat çok az kişi olduğunuz gibi kavrar. Bu azınlık da her zaman devlet tarafından desteklenen kamuoyuna karşı gelemez. Bu fikrin tehlikeli olduğunu Bediüzzaman şu sözlerle ifade eder. Fazilet yerine Menfaati seçmek sıkıntı ve husumete sebeptir. Menfaat toplumda cinayetlere neden olur. Menfaat yerine fazilet seçilirse; buda yakınlık ve dostluğu pekiştirir, düşmanlık yok olur. 3-DEVLETİN SAVAŞA(ÇARPIŞMA) BAKIŞ MESELESİ Machiavelli; - (…) savaş kaçınılmaz bir şeydir ve onu ertelemek başkalarının işine yarar. Zamanın getireceği iyilikleri bekleyip savaştan kaçınmak yanlıştır; çünkü zaman iyilikler getirebileceği gibi kötülükler de getirebilir.- Fetih isteği normal ve doğaldır. İnsanlar, bunu becerebiliyorlarsa kınanmamalı övülmelidirler. Fakat başaramayacakları halde istiyorlarsa kınanacak bir şeydir. Zorunlu olan her savaş haklıdır. Başka bir şeyden umut kalmayan yerde silahlar kutsaldır.“Savaşın yalnızca siyasal yaşamın değil, genel olarak tüm yaşamın özü olduğunu düşünür Mac-

4-DEVLETİN ULUSALCILIĞA(MİLLİYETÇİLİK) BAKIŞ MESELESİ Machiavelli;- Bir yer işgal edildiğinde, insanlar ya elde edilmeli ya da onların kökü kazınmalıdır. - İnsanlar hafif baskılara karşı intikam almaya kalkarlar, fakat ağır baskılara karşı direnemezler. Bir insana baskı yaparken öyle davranmalıdır ki, intikam almaya olanak bulamasın. Ulusalcılığı reddeden Bediüzzaman şunları ifade eder; Makyevelist mantık; kavimler arasındaki irtibat bağının milliyetçilik olduğunu kabul eder. Hâlbuki milliyetçilik başkasının kanıyla beslenmek olduğunu ifade eder. Bediüzzaman milliyetçiliği;savaşların ve acıların kaynağı olarak görür. Milliyetçilik yerine dini bağın kuvvetlenmesini esas kabul eder. Buda toplumun birlikte yükselmesine ve kardeş olmasını sağlar diye ifade eder.

5- DEVLETİN HİZMETE BAKIŞ MESELESİ Machiavelli;- En önemli ve temel amaç devleti yaşatmak ve gücünü devamlı olarak arttırmaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için kullanılacak her araç yasaldır. - Din, ahlak ve hukuk devlete bağlıdır. Amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde devlet bunları alet olarak kullanmalıdır. - Devletten bağımsız ahlak ve hukuk düşünülemez. Devletin bittiği yerde, hukuk da ahlak da biter. Hukuk ve ahlak devlet için vardır.

hiavelli. Barış savaşlar arasındaki kısa ve geçici duraksamaları ifade eder yalnızca.”(Öztürk, Armağan, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi,Cilt 68, No. 2, 2013, s.189) Bediüzzaman Makyevelist mantığın hayattaki kanunu savaş olduğunu bunun sonucu kavgaların ve sefaletlerin olduğunu savunur. Savaş yerine dayanışmayı teşvik eder. Buda toplumun refahına ve birleşmesine yardım eder diye ifade eder.

Machiavelli devletin bireyi her zaman minnet altında bırakması gerektiğini, onların duygularını, ihtiyaçlarını devletin karşılaması gerektiğini ve böylece halkı yönetmenin kolay olacağını savunur. Bediüzzaman ise nefsin istek ve arzularını yerine getirmekle sefahatin ortaya çıkacağını ve toplumun insani değerlerden yoksun kalıp hayvanlaşacağını söyler. Bunun çaresi olarak bireye doğru yolu göstermek gerektiğini savunur böylece toplumda terakki ve refah seviyesi yükselir.


KAPAK DOSYASI

27

SONUÇ: Halen tartışma konusu olan birey devlet için mi? Devlet birey için mi? sorusunun tartışması bitmemiştir. Hümanist bir düşünür olan Machiavelli bu noktada sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Çünkü Hükümdarın despot, ahlaksız, hilekâr, ikiyüzlü olabileceğini savunur. Halk erdemli dahi olsa her an yozlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu ilkeleri kullanarak başarılı olan hükümdar erdemli olarak kabul eder.Machiavelli’ ye göre; İnsanlar genel olarak kötüdürler, bu nedenle de her türlü kötülüğü hak ederler. Kötü olan amaca ulaşmak için yapılması gereken kötülük değil, kötülüğü becerememektir ve kınanması gereken de budur. Amaca ulaşmak için her araç meşru ve ahlakidir. Devletin yüksek menfaatleri için işlenen suçlar, cinayetler, yapılan işkenceler yasal ve ahlakidir. Kısacası devlet gücünün kötüye kullanılmasını önleyecek ne yasal, ne ahlaki, ne de dinî bir sınır vardır demektedir.Bu fikirler ne kadar da tanıdık değil mi? Hikmet-i hükümetçi olan Machiavelli laik devlet anlayışına sahip, din devletle paralel olursa kabuldür yoksa kabul edilebilirlik yönü yoktur düşüncesindedir. “Machiavelli için din iktidarın özü değil, sadece onun kullandığı bir enstrümandır. Bu nedenle filozofun dine bakışı bir hayli araçsaldır. ” (Öztürk, Armağan, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi,Cilt 68, No. 2, 2013, s.189) Okuyana canavarca gelen bu fikirler maalesef günümüz devlet adamlarında, dev şirketlerin CEO’larında tatbik edilen düşüncelerdir. Churchill’e sorarlar bir damla kan mı? bir damla petrol mü? sizin için kıymetlidir. Churchill gülerek cevap verir elbette bir damla petrol demiş. Machiavelli ’den sonra yaşanan 1. ve 2. dünya savaşları, katliamlar, soykırımlardan Machiavelli ve ilkelerini sorumlu tutmamak safdillik olur sanırım.

Kimi düşünürlere göre de Machiavelli Hükümdar kitabıyla ironi yapmış ve devletlerin siyasi iç yüzünü açığa vurmuştur. Diderot, Rousseau, Fichte ve Hegelgibi düşünürler Machiavelli’nin düşüncesinin olumlu yönünü ortaya çıkarmaya çalışanlardandır. Hegel’e göre “Machiavelli’nin gayesi, yani İtalya’nın bir devlet mertebesine çıkarılması, bu yazarın eserinde tiranlığın haklı gösterilmesinden ve muhteris bir despot için imal edilmiş altın yıldızlı bir aynadan başka bir şey görmeyen bütün görme özürlülerce anlaşılamadan kalmıştır.”Hegel O’nun yöntemini şöyle özetler: “Kangren olmuş uzuvlar lavanta suyuyla iyileştirilemez. Ne olursa olsun insanın hayatından daha değerli bir şey olmadığını savunan İslamiyet; devletin salahı için cinayetleri mazur görmez. İslamiyet’e göre bir gemide dokuz cani bir masum bulunsa yine de o gemi batırılamaz. İslam’da devletin kutsiyeti yoktur. Devlet birer araçtır, amaç değildir. Hiçbir şekilde devletin ve hükümdarın ali menfaatleri olamaz, bireyin menfaatleri ön plandadır. İster zımni, İster Müslüman, isterse ateist olsa dahi ferdin hayatı kıymetlidir. Machiavelli’nin iyi mi kötümü birisi olduğu pek bilinmez. Şu hadis-i şerif çok anlamlıdır.“Her kim hayırda bir çığır açar ve bu çığırda kendisine uyulursa kendi sevabı ile birlikte kendisine uyanların sevapları kadar sevap alır, kendisine uyan kimselerin sevaplarından da hiçbir şey eksiltilmez. Kim de şer/ kötü bir çığır açar ve bu çığırda kendisine uyulursa kendi günahı ile birlikte kendisine uyanların günahları kadar günah kazanır. Kendisine uyanların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.”(Tirmizî, İlim, 15)


KAPAK DOSYASI

28

1

Cemil PASLI

TSUNAMİ ETKİSİNİN DEĞİŞİM DALGALARI ETKİSİNİ İÇERDE VE DIŞARDA DEVAM ETTİRİYOR

2 Eylül 2010 referandumunun sonuçlarını ‘1400 YILDAN SONRA İLK DEFA…’ başlıklı yazımda değerlendirmiştim.’ (http://www. cemilpasli.com/siyaset/1400-yildan-sonrailk-defa)Makalemde I.Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht göstermesiyle başlayan saltanatın farklı devletlerle devam ettiğini 12 Eylül 2010’da ise bambaşka bir gelişmenin yaşandığını, bunun sosyolojik olarak 9 şiddetinde bir deprem kabul edilmesi gerektiğini, merkez üssü Türkiye olan bu depremin tsunami oluşturacağını, oluşan bu tsunaminin içeride ve dışarıda çok farklı etkilerinin yaşanacağını ifade etmiştim. Osmanlının yıkılması ve Cumhuriyetin kurulmasıyla saltanat yıkılsa da bu kez halk adına karar veren müesseseler oluşmuştur. Tek kişinin yerine kararlar alan oligark diyeceğimiz bu kurumlar vesayete muhtaç gördükleri halk adına kendileri karar vermeye, anayasa ve yasa yapmaya devam etmişlerdir. Halka tepeden bakan bu yapılar tarafından yapılan 12 Eylül anayasası bu güne kadar etkinliğini sürdürmüştür. Yani trenin gideceği rayları ve rotasını bu oligarklar belirlerken, demokrasi görüntüsü olsun, dünyaya rezil olmayalım gibi mülahazalarıyla “dostlar alışverişte görsün” kabilinden trenin yönetimine dair kısıtlı bir kısım imkânları halkın temsilcilerine bırakmışlardır. 12 Eylül 2010 da, 1400 yıldan sonra ilk defa halka, kendi yönetimiyle ilgili temel konularda kendinin karar vermesi imkânı kendisine tanınmış, halkta bu imkânı çok güzel değerlendirmiş, saadet sarayının kapısını açmıştır. Bundan sonra en yüksek sesle “bir daha saltanata asla”, “bir daha oligarklara asla” ,”tam özgürlükçü, tam demokratik anayasa “ talebiyle yoluna devam etmelidir. Cumhuriyeti ilan eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nde, “Riyaset Makamı”nın yani başkanlık

kürsüsünün hemen arkasında iki anlamlı levha vardı: “Hâkimiyet milletindir” sözü ve “Ve emrühüm şûrâ beynehüm” (Şûrâ Suresi, 38) ayeti. Söz konusu ayet-i kerimede, “Onların (yani Müslümanlar’ın) meselelerini çözme usulü danışmadır” buyruluyordu. “Hâkimiyet milletindir” sözü ise yönetici iradeyi, padişahlık sistemindeki gibi bir ferde veya zümreye değil millete ve haliyle onun temsilcilerine veriyordu.Bu yaklaşımların içi doldurulamamış yetki millete tam anlamıyla verilememiş , millet adına ‘halka rağmen halk için’ yetki kullanan kurumlar hep milletin önüne geçmiştir. 12 Eylül depremiyle birlikte tsunami oluştu. Tsunami statükoyu yerle bir etti. İçerde birçok teamül yıkıldı ve deniz sakinleşmeye başladı. YAŞ ile ilgili ve benzeri gelişmeler tsunaminin en üst dalga boyuna ulaştığı ve bundan sonra sakinleşeceği şeklinde yorumlanabilir. Dışarıda özellikle Müslüman ülkelerde ise hala büyümeye devam ediyor dalgalar. Ve kısa süre de sakinleşecek gibi görünmüyor. Orada da gereken değişimler kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Dile kolay 1400 yıllık yapılardan ve zihinlerde oluşmuş tortulardan bahsediyoruz. Bu köhne yapılar ve derin zihinlerde oluşmuş kalıplar bu günden yarına kolay değişmez. Bugün yaşananların milletin talebi olduğu ve milletin talebine kulak veren siyasi iktidarın 3. dönem de yetki aldığı unutulmamalıdır.Bu değişimin lokomotif gücünün milletin kendisi olduğu, taleplerinde ısrarcı olduğu asla unutulmamalıdır. Bugün yapılması gereken; gelinen noktayı milletin verdiği ve vereceği destekle sağlam kurallara (anayasa) bağlamaktır. Rayları milletin istediği şekliyle döşemektir. 13 Eylül’de açılan kapıyla bu gerçekleri hayata geçirme imkânı oluşmuştur. O günden bu güne dalgalar değişimin önündeki birçok engeli ortadan kaldırmış, deniz sakinleşmiştir. Referandum döneminde olduğu gibi referandum da “evet” için çaba gösteren kesimlerin çok daha fazla bir çaba ile yeni anaya-


KAPAK DOSYASI

29

sa, “milletin anayasası” için çalışmalı, seslerini daha gür çıkarmalıdır. Özellikle STK’lar ve basına bu konuda büyük görevler düşüyor. Tsunaminin oluşturduğu değişim dalgası statükoyu önüne kattı götürüyor. Bu gelişmeye iki adet somut misal vermek isterim: 16 Kasım Diyarbakır buluşması kısa süre içinde ülke alınan mesafeyi gösteriyor. Başbakan, Mesut Barzani, Şivan Perwer, İbrahim Tatlıses, Osman Baydemir ve diğer temsilciler bir arada elele, gönül gönüle kardeşlik, birlik, beraberlik mesajları verdiler. Devlet; uzun yıllar sonra Diyarbakır’da halkla ve halkın temsilcileriyle buluştu. 15 Kasım’da Cumhurbaşkanı Erzincan’da Cuma namazını Terzi Baba Camiinde kıldı. Akşam ise Cemevini ziyaret ederek Alevi vatandaşlarımızla bir araya geldi. Cemevinde yaptığı konuşmada ‘“Bu memleket hepimizindir. Bu memlekette dedelerimiz, onların dedeleri ve atalarımız, hepimiz burada doğmuş, burada büyümüşüz. Dolayısıyla burada birbirimize saygı, sevgi ve muhabbet içerisinde olduğumuz sürece her şey çok daha iyi olacaktır” dedi. Tabii ki bu günlere kolay gelinmedi. Ağır bedeller ödendi. Şehitler verildi. Zehra Eğitim Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım ve İstanbul İl Başkanı Şehid Said Avcı gibi nice yiğit Müslümanlar şehit verildi. Ama hamd olsun onlar şimdi Diyarbakır’ı Erzincan’ı ruhlar aleminden gülümseyerek seyrediyorlar.

Bir Profesör ağabeyim başta Kürt meselesi olmak üzere ülkenin temel problemleriyle ilgili olarak ‘’Cemil Kardeş, herkes susarken siz konuşuyordunuz; şimdi herkes konuşuyor, siz neden konuşmuyorsunuz?’’ sorusunu yöneltti bana. Ağabeye döndüm, dedim ki; ‘’Hocam, biz herkesin konuşması için kimsenin konuşmadığı zamanlarda konuştuk. Bunun bedelini de ödedik. Şu an hamd olsun herkes konuşuyor. Bizim istediğimiz, önemli olan da bu idi.’’ dedim. Üstadımız ‘Yeryüzünde kötülük olduğu müddetçe fazilet onunla cihad edecektir. Zira cihad ebedidir.’ der. Bu sebeple Müslüman ömrünün son nefesine kadar iki günü birbirine eşit olmadan daha iyi, daha güzel, daha adil bir dünya için cihadına devam edecektir. Zira cihad ebedidir.


MODERN KAPAK DOSYASI

TÜRKİYE’NİN

30

Ayhan SAĞMAK

X

X. yy ’ın başında Türkiye’de cereyan eden değişimleri, paradigmanın doğal sonucu olarak görenler, önemli bir detayı görmezden geliyorlar. Değişimin bir talepten mi yoksa tepeden mi kaynaklı olduğu konusundaki aslında bilinen bir durumu, tevil yoluna saparak bunun tepeden geldiği yorumunu dillendirmek için azami gayret sarf ediyorlar. Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti’nin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesi, dünya düzeni tarafından önceden planlı bir eylemdi. Akabinde halefi olacak devletin nasıl bir yörüngeye oturtulacağı da kafalarda yerini almıştı. Yeni devletin niteliklerine dair, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin(İTC) çok önceleri kendince not aldığı biliniyor. 31 Mart olayındaki etkin rolü ve atak pozisyonu ile İTC’nin, siyaseten bir şekil aldığı da malum. Önceleri İTC’nin merkeze oturma yarışını, daha sonraki kadrolar devam ettirdi. Siyasi ve iktisadi güç olma isteği, hem İTC’de hem de Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda yer alır. İktisadi olarak ‘’milli burjuvazi’’; siyasi olarak da hakim olmak; söz konusu güç olma arzusunun birer yansımasından ibaret. Milli burjuvazi, kalkınmanın öncü rolünü üstlenmek ve sanayi bakımından Batı’yla boy ölçüşmeyi uhdesinde taşıyordu. Oysa Niyazi Berkes, Batı ile Türkiye arasındaki sömüren- sömürülen ilişkisinin Türk burjuvazisi tarafından hiç anlaşılmadığına dikkati çekerken haklıydı. Burjuvazi, devletin bekasını oluşturan en temel varlık gibi algılanıyor. İTC, burjuvaziyi nasıl elzem gördüyse, aynı şekilde Kemalist kadro da elzem hatta zaruri olarak algıladı. Aynı kadronun dillendirdiği feodal toprak ağalarının türeyişi, Osmanlı’nın mirası değil aksine Yeni Cumhuriyet’in bir hediyesidir ki bu durum zaten meseleyi açık ediyor. Yeni devletin bu tür bir ilişkiye girmesinin nedeni açıktı: Nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylüler üzerinde dolaylı bir nüfuz alanı oluşturmak ve böylelikle milli burjuvazi yolundaki taşları döşemek. Türkiye’deki sistem başından itibaren; sözü geçen, iktisadi avantajı elinde tutan ve bunu da bürokratik oligarşiyle tahkim eden üç sacayağına sahipti. Cumhuriyet’in kurucu dinamiğinde bile her kesimden bir temsilci ruhu varken, bunu daha sonraki süreçte görmekte zorlanışımız başka nasıl açıklanabilirdi? Bu bağlamda sistemin adil bir temsil kabiliyetine sahip olduğunu düşünmek fazlaca safdillik olur.

RUHU Oysa Osmanlı Devleti bir bakıma çok taraflı grupların ittifakını sağlamlaştırma ülküsünü kendisine hedef almıştı. En azından 19. yüzyılın sonuna kadar bu böyleydi. Ne var ki bu tutumun siyaseten bir ideali gerçekleştirmek yerine Devlet-i Ali’nin ayakta kalmasının bir sonucu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buna rağmen söz konusu hassasiyet, devleti yıkımdan kurtarmaya yetmedi. Çünkü Osmanlı’nın halefi olan Neo- Osmanlıların ilham kaynağı; büyük ittifakların yerine daha çok Fransız İhtilali’nden mülhem ulusçuluktu. Osmanlı Devleti, bir anlamda sınırların dahilindeki farklı etni siteleri ‘’düvel-i muazzama’’ anlayışı ve menfaatlerin çakışmasıyla bir arada tutabildi. Aslında oyalayabildi demek daha doğru olabilir çünkü devletin yegane dayanağı; bir sarkaç gibi farklı etnik gruplar arasında denge unsuru kurmaktan ibaretti. XIX. yüzyıl Osmanlı entelejiyansı, ulusçuluktan mülhem nev zuhur Osmanlı idealiyle dünya sistemi içerisinde yer almak için çaba gösteriyordu. İçeride azınlıklara dokunmamaya özen gösterip, dışarıda da ulusçuluk idealini fincancı katırlarını ürkütmeden tesis etmeye çalışması, bu kanaati pekiştiriyor.. Neo-Osmanlıların pratikte geçmiştekine benzer bir ideali taşımadığı gün gibi ortada. Tam tersine mili burjuvazi yoluyla dünya sistemine entegre olma hayali mevcut. Bu da gösteriyor ki ileride doğacak müstakbel devletin devralacağı miras belli olmuştur. İttihatçıların mirası üç kelimeyle sınırlıydı: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. Ziya Gökalp’in formülasyonunda, yeni devletin siyasi zemini de böylece kurgulanmış olacaktır. Yenileşmenin ihtiyaçtan tevellüt bir çözüm olmadığını, bu kavram adına yapılan türlü rezaletlerden öğrenmek mümkün. Aksine bunları güç dengelerinin el değiştirmesi neticesinde oluşmuş zihni tasarımlar olarak okumak mümkün.


Hasan HALHALLI

İ

skilipli Atıf Hoca, 1876’te İskilip’in ve serbest bırakıldı ancak bu olay nedeniyle MeTophane köyünde doğdu. İlk eğitimi- bus seçimlerine katılamadı. Atıf Hoca medreselerni köyündeki medreseden alan Atıf de fahri olarak ders vermeye başlar ve İttihatçılaHoca, daha sonra İskilip’in tanınmış âlimlerinden ra karşı İttihad-i Muhammed-i Cemiyeti içerisinde Abdullah Efendi’den fıkıh ve tefsir dersleri aldı. Ai- yer alır. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldülesinin itirazlarına rağmen İstanbul’a giderek ilim rülmesinde rolü olduğu gerekçesiyle İttihatçılar fından suçlanarak Divan-ı Harb’te yargıtahsilini devam ettirmek istedi. Yedi yıl boyun- taralanır, suçlu bulunarak önce Sinop’a daca babasının geri dön çağrısı bulunan mektuplaha sonra Çorum-Sungurlu sonra da rın hiç birini açmadan ilim tahsiline devam Boğazlayan’a sürgüne gönderilir. Süredip Fatih Camii medresesinde ders günde halka vaaz vermesi ve talegören Atıf Hoca 1902’de icabelere ders vermesi yasaklanır. 1.5 zetini almıştır. Ay; i k yıllık sürgün cezası sona erdikten nı yıl Darülfüsun u m , sonra İstanbul’a gelir. Alemdar r nunun İlahiyat or zdi y i e b m l e i ve Mahfel gibi gazete ve derbölümüne de sd nb e e f S , e r ” c i gilerde yazılar yazan Atıf Hobaşlamıştır. Fabezd ?” deyin a ca Şeriat Medeniyet-i, Mirat’ul tih medresesind a dir le: t z e e şapk n b İslam gibi eserlerini bu döde müderris olau da ük nemde yazar. Eserlerinde rak ders verirken sarık ne aynı s dedi.” i y medeniyet, terakki, eği” aynı zamanda Da. Hoca iliyorum iminin tim, sosyal hayat, İslam rülfünuna devam etb k a t e . v H r nizamı, örtünme, ahlak, ti. Darulfünun’un İlahii “E zd eti e y b e a H hukuk gibi konulara yat bölümünden mezun kd ak a a c d r n y z ı A a vurgu yapar. Siyasi yaolan Atıf Hoca İstanbul Kaaki b ldırın .” d a n k zılar yazarak İttihatbataş Lisesi’ne Arapça öğı s ı ınız s arka o bayrağ a çıların din-siyaset retmeni olarak atandı. ı rağ n y e a f t ayrımına karşı çıkıb ü Bu arada Medreselerin ve L iliz i. g d r n e yordu. İ v müderrislerin eksikliklerini ginı ine ı r ğ e ı l y ı Mustafa Sabdermek için bir rapor hazırlakarş ri Efendi sadı ve bu raporunu Maşihat-ı İsyesinde veliaht lamiyye Dairesi’ne sundu. Fakat Vahdettin’le tanışır ve rapor köklü değişiklikler içermesi dostluk kurar. Birinci Dünya Save dairedeki bazı kişilerin çıkarlarına vaşından sonra İttihatçı liderlerin üldokunması nedeniyle Şeyhülislamlık keyi terk etmesiyle Atıf Hoca Fatih dersiamlımakamına şikayet edildi. Şeyhülislam ğı görevine dönerek başta fıkıh, tefsir ve Arapça tarafından Bodrum’a sürgüne yollandı.(Bodrum o dönemde kuş uçmaz kervan geç- dersleri vermeye devam eder. Medrese-i Kudatmez sadece deniz yoluyla ulaşımın sağlandığı ta Hikmet-i Teşriiye müderrisliği yapan Atıf Hoca sapa bir yerdir.) Daha sonra bir arkadaşının pasa- 1919’da Darü’l Hilafet-il Aliyye Medreseleri İbtidai portu ile Kırım’a gider. Kırım’dan Varşova’ya ora- Dahil Medresesi Umum Müdürü olmuştur. dan da İstanbul’a dönen Atıf Hoca, Beyanül’l Hak, Hürriyet ve İtilaf Partisinin İktidara gelmesi ile Sebilürreşad,Mahfel ve Alemdar gibi dergi ve ga- İptida medresesinin Umum Müdürlüğüne getirilzetelerde yazdı. Bu dönemde yönetimde olan İt- mişse de Hürriyet ve itilafçıların İngiliz yanlısı sitihatçılarla yıldızı barışmayan Atıf Hoca, 31 Mart yaset izlemelerine Alemdar gazetesinde yazdığı olayından bir hafta önce yazdığı bir yazı nede- yazılarla karşı çıkmıştır. Mondros mütarekesine niyle tutuklandı. Fakat mahkeme suçsuz buldu

İZ BIRAKANLAR

İSKİLİPLİ ATIF HOCA (1876-1926)

31


İZ BIRAKANLAR

32

ilk tepkiyi koyanlardan birisi olan İskilipli Atıf Hoca yakın arkadaşı Mustafa Sabri Efendi ile birlikte Müderrisin Cemiyetini kurar, Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislamlığa getirilmesinden sonra cemiyetin başkanlığı görevini üstlenir. Cemiyet başlangıçta bir Ulema Meclisi iken daha sonra Anadolu’nun itilaf devletleri tarafından işgal edilmesinden sonra ismini Teal-i İslam Cemiyeti olarak değiştirir. İngilizler iktidardaki Hürriyet ve itilaf Partisi’nden Anadolu’da işgallere karşı direnişe geçen milislere karşı bir fetva yayınlanmasını Şeyhülislamlıktan ister. Atıf Hoca bu şekilde bir fetvanın yayınlanmasına karşı çıkar fakat fetva hazırlanır ve Atıf Hoca ileTahirül Mevlevi’nin karşı çıkmalarına rağmen fetva cemiyet bildirisi şeklinde yayınlanmak istenir. Atıf Hoca bu fetvanın cemiyet adına yayınlanmasına karşı çıkar ve bildiriye imza ve mühür basmaz. Teal-i İslam Cemiyetinin adı kullanılarak uçaklarla atılan bu fetvaya karşı Atıf Hoca, Vakit gazetesine bir tekzib yazısı gönderir. 23 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1920, Vakit gazetesinde çıkan tekzib yazısında Atıf Hoca memleketin işgali sırasında böyle bir fetvanın yanlış olduğunu söyler ve bu fetvayı benimsemediğini ve imza koymadığını söyler. Nitekim İstiklal Mahkemesinde de kendisine bu konu sorulduğunda aynı cevabı verecektir. Bazılarının iddia ettiği Atıf Hoca’nın idamına sebep olan Şapka Kanununa muhalefet eden kitap değil bu fetva mektubudur. Oysaki bu konuda beraber hareket ettiği Tahir’ul Mevlevi beraat etmiştir. Demek ki asıl neden Şapka Kanununa muhalefet eden Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseridir. İşgal yıllarında ve sonrasında da yazılar yazmaya devam eden Hoca özellikle Batılılaşma karşıtı yazılar yazar. Tesettür-ü Şer’i, Din-i İslam’da Men-i Müskirat (İslam dininde İçki Yasağı), Frenk Mukallitliği ve Şapka kitaplarını kaleme alır. Tarih 24 Ağustos 1925. Yer Kastamonu. Türkiye Cumhuriyetini muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak yeni bir İnkılap’a zemin hazırlanıyor. Bu inkılap 25 Kasım 1925’te mecliste kanun olarak kabul edilecek olan ŞAPKA kanunudur. Artık fes ve sarık yerine “şapka” olacaktı. Şapka Kanunun-

dan sonra bu kanuna tepki Anadolu’nun dört bir tarafından gelecektir. Erzurum, Rize, Kayseri, Maraş, Tokat, Düzce, Giresun, Diyarbakır... Her taraftan tepkiler,gösteriler, eylemler …….. Atıf Hoca 12 Temmuz 1924’te “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adında bir risale kaleme almıştı. Dört bölümden oluşan uzun bir makale ama küçük bir risale... Birinci bölüm: Frenk mukallitliği ve Şapka İkincisi: İslam nazarında batı medeniyetinin meşru olan olmayan cihetleri Üçüncüsü: İman ve Küfür Dördüncüsü: Küfür alameti Bu risalede şapkanın küfür alameti olduğunu beyan eden Atıf Hoca, şapkaya dair olan bahislerin kendi düşünceleri olmadığını ve bunları İslam’ın muteber kaynaklarından alıp yayınladığını dile getirmiştir. Şapka hakkındaki bu kitabını yazdıktan 1,5 yıl sonra Şapka devrimine muhalefet etmek suçundan tutuklanır. Oysaki kanunlar geriye götürülemezdi. Ama kanunları takan kim ki ? Dönemin Maarif Vekaletinin (Eğitim Bakanlığı) izniyle basılan bir eser bir buçuk sene sonra toplattırılıyor ve eserin sahibi İskilipli Atıf Hoca’da Şapka Kanununa karşı çıkanları kışkırttığı gerekçesiyle tutuklanır. İskilipli Atıf Hoca önce Giresun’a gönderilip oradaki tutuklular ile yüzleştirilecek ve eseri ile ilgili yargılanıp beraat edecektir. Beraat etmesine rağmen serbest bırakılmayan Hoca Giresun’dan İstanbul’a oradan da Ankara’ya Ulucanlar cezaevine gönderilecekti. Gerekçe yine aynı Frenk Mukallitliği ve Şapka… Anadolu’daki tepkilere karşı Ankara’nın çaresi İSTİKLAL MAHKEMELERİ... Kararlarına itiraz bile edilemeyen mahkeme… Nerede olay çıksa hemen orada kurulan gezici, seyyar mahkeme… Ankara’da verilen kararı ilan eden bu mahkeme için bir yazar şöyle demektedir: Bu kurumlar mahkeme değil, savaş ve ihtilal gibi özel durumlarda isyancı, bozguncu ve karşı devrimcilerin yargılandığı anti-demokratik “İNFAZ KURULLARI”dır. Bu İnfaz Kurulunun dört üyesi vardır. Kılıç Ali, Kel Ali, Necip Ali ve Andımızın mucidi Reşit Galip.


Celse tehir edildikten sonra hapishanede müdafaasını yazan merhum, o gece Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) rüyasında görmüş ve kendisine sitem etmiş: “Bize katılmayı neden erteliyorsun Atıf?” diye. Atıf Hoca tekbirle uyanmış ve Üç Aliler’in hazırladığı infaz divanına savunmasız gitmiş.

bir adettir. Adet ile alamet arasındaki farkı göstermek için o risaleyi yazmıştım.” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve müdafaasını yapması için muhakeme bir gün sonraya ertelendi. Celse tehir edildikten sonra hapishanede müdafaasını yazan merhum, o gece Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) rüyasında görmüş ve kendisine sitem etmiş: “Bize katılmayı neden erteliyorsun Atıf ?” diye. Atıf Hoca tekbirle uyanmış ve Üç Aliler’in hazırladığı infaz divanına savunmasız gitmiş. Savcı Atıf hoca için 3-15 yıl arası ceza isterken hakim heyetinin verdiği karar idam!! İskilipli Atıf Hoca 4 Şubat 1926 sabaha karşı Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca ile beraber eski Meclis binasının yakınında idam edilerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Atıf Hoca’nın naaşı kimsesizler mezarlığına defnedilerek herkesten gizlendi, Mehmet Sılay 4-5 yıl uğraşarak o dönemin zabit katibinin oğluna ulaşarak Atıf Hocanın mezarını bulmuştur. Akrabalarından alınan örnekler ile yapılan DNA testi sonucunda kimliği netleşen Atıf Hocanın naaşı 28 Nisan 2008’de memleketi İskilip’te Gülbaba Mezarlığına getirilerek defnedilmiştir. Yazarını idama mahkum ettiren kitap Frenk Mukallitliği ve Şapka’dan bölümler : “...fukahâ-i kiram hazerâtı “Küfre niyet eden kimse o an-

İZ BIRAKANLAR

Sadece Savcı Necip Ali’nin Hukuk tahsili vardır. Hâkim heyetinde ise kimsenin hukukla alakası yoktur. Mahkemeden Kesitler: Muhakemeyi, Reis sıfatıyla Kel Ali namıyla bilinen Ali Çetinkaya yürütüyordu. Bir ara büyük bir hışımla Hoca’ya dönerek: -”Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!...”dedi Hoca sakin ve vakur bir tavırla: -”Evet efendim, Şapka Kanunu çıkmadan “2” sene evvel şapkanın bir Müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım.” dedi. Kel Ali: -”Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca: -”Kanunlara itaat ediyorum” diye cevap verdi. Bunun üzerine Kel Ali yine hiddetle bağırarak: -”Sen bilmiyor musun ki; şapka da bezdir, fes de bezdir, sarık da bezdir?” deyince Hoca yine aynı sükunetle: “Evet biliyorum.” dedi.” Ancak Heyeti Hakiminin arkasındaki bayrak da bezdir. Lütfen o bayrağı kaldırınız da yerine İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali pek hiddetlenmişti: -„Ne diyorsun?“ diye bağırdı. Hoca: “Efendim şapka bir alamettir. Oysa ki; benim de sizin de giydiğiniz ceket, pantolon ve palto

33


İZ BIRAKANLAR

34

dan itibaren kâfir olur.” diyorlar. Ve keza İslâmda, küfür alâmeti sayılan şeyleri helal kılan veya haram olduğunu alaya alanların küfrü şüphesizdir. Küfür alametlerine benzemeyi helal kılmak da bu kabildendir. Zira “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir” Hadis-i şerifi ile küfür âdetlerinde, kâfirlere benzemenin yasaklandığı, Peygamberimizin yaşadığı dönemden, günümüze kadar tevatüren naklolunagelmekte olup, Ümmet-i Muhammedden her asırda bulunan müçtehidlerbunun haram olduğuna icma ve ittifak etmişlerdir. B i n a e n a leyh kâfirlere âdetlerinde benzemeninharamlığı şer’i delillerden icma-ı ümmetle sabittir. Onun için helâl kılmak ve hafife almak küfürdür. Fakihlerin çoğunluğu “Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalanseve, yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu ile giyinmek küfürdür. Zira bu alâmeti küfürdür. Onun için bunu ancak Mecusilik, Hristiyanlık, Yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini iltizam edenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şer’an makbul ve muteber bir yoldur.” diyorlar. …..Nitekim puta secde etmek, Allah’ı, Peygamberleri, kitapları, şeriatı tahkir ve alaya almak gibi imana aykırı olan bir iş işlemek veya bir söz söy-

lemek, tekzib alameti ve inkar belirtisi olduğu için irtikab edenin küfrü ile hükmolunur. “Fetavayı Hindiyye” ve “Muhid-i Burhanî”de deniliyor ki: “Başına Mecusi kalensevesi, yani Mecusi şapkası giyen kimsenin küfrüne kail olanların kavilleri sahihtir.” ….Mesela bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde yalnız şanlı bayrağının alameti farikasıyla onlardan ayrılır. Bu alameti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükmederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, adeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hıyaneti vataniyye, cinayet-i milliye ve ecnebi taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükm o l u n u r. B u n u n için medeni memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklit ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez. İşte bunun gibi “Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir” Hadis-i şerifi ile Müslümanların,şiar ve alamet-i küfürde gayr-i Müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükmedecekleri gibi şapka, haç ve sair küfür alameti giyen ve takanların İslâmî kimlikten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükmederler.


EBU HANİFE DİNEVERİ

Muhammed AKŞAM

X

lema-i Ekradın öncül şahıslarından olan Dineveri’nin tam ismi Ahmet bin Davut ed- Dineveridir. Altın silsileden Bayezıd-ı Bistami hazretlerinin talebesidir. Ebu Hanife Dineveri hazretleri Irak’taki Güney Kürdistan’ın bugün harabe halinde olan Dinever kentinde 820 yılında doğmuştur. Dineveri, Ebu Musa ve Ebu Hanife künyeleriyle bilinir. Dineveri’ye dil ve belağat uzmanlığından dolayı El-Lügavi ve En- Nahvi denilir. Hanefi fıkıh alimi olan Ebu Hanife Dineveri 895 yılında Dinever’de vefat etti. Eğitimi Kufede ünlü belagat alimi ibn-i Sikkit’ten ve onun babasından belagat dil eğitimi; Basra’dan dil ve şiir eğitimi; İsfahan’da astronomi, mekanik, matematik eğitimi aldı. Aynı zamanda fıkıh, siyer, kelam, tefsir, hadis gibi dini ilimlerinde söz sahibi olacak seviyeye geldi. Hadis ilminde saki (güvenilir)dir. Rivayetlerine muhaddislerince itibar edilir. Manevi tasavvuf terbiyesini Bayezıd-ı Bistami hazretlerinden alır. Dineveri kendini bir alanla sınırlamaz o aynı zamanda bir matematikçi, tarihçi, gökbilimci, maden bilimci, sanayi mühendisi, olduğu kadar botanikçi, zoolog, coğrafyacı, etnografyacı ve edebiyat eleştirmenidir. Dineveri Filoloji ve Tarih Dineveri’nin dil, belağat eğitimini Kufe’den ve Basra dan aldığını özellikle de İbn-i Sakit’ten ders aldığını belirtmiştik. Dineveri belagat noktasında İs-

lam tarihinin en önde gelen simalarındandır. Bu konuda Abdullah bin Muhammed Zübeydi şöyle der: “Meşhur âlim Şirani”den ısrarla Câhiz ile Ebû Hanife Dîneveri’nin belâgat ilmin de mukayesesi istendi. Siranî, Ebû Hanife Dîneveri’nin Câhiz’den daha üstün olduğunu söyledi.” Aynı zamanda Ebu Hayyan ise onun lügatte ki ilmine takvasına ve zühdi hayatına da değinir. Dineveri kitaplarında yerel dillerle de yer verir özellikle de yazdığı Kitabun Nebat adlı kitap, ciddi filolojik değer taşır. Dineveri filoloji ilmine hâkim olduğundan dolayı Ortadoğu kavimlerinin etnik, sosyolojik filolojik okumalarını yapmıştır. Dineveri yaşadığı tarihe kadar Sosyolojik ve dinsel nitelik taşıyan; Hz Adem’den başlayan Asr-ı saadet, halifeler dönemindeki olaylara genişçe yer verdiği ve Halife Harun Reşit ve Halife Muhammed el-Mataame dönemine kadar yer verdiği “Tarihul ahbarit Tuval”ı yazar. Eser, 1888 ve 1912 yıllarında basılmıştır. Daha sonra bu kitap İslam tarihi adı altında Türkçe’ye Nusret Boleli ve Dr. İbrahim Tüfekçi tarfından Türkçe’ye çevrilip Hivda İletişim tarafından yayınlanmıştır. Ebu Hanife Dineverinin Milliyet Hassasiyeti ve Ensab-ul Ekrad Kitabı Dineveri yaşadığı dönemin âlimlerinden farklı olarak milliyet hassasiyeti taşır. Dineveri yazdığı

İZ BIRAKANLAR

(820–895)

35


İZ BIRAKANLAR

36

Kitabu Nebat’ta o günün dünya dili olan Arapçanın yanında birçok bitkiye isim verirken Kürtçe ve Farsça’ya da yer verir. Ö güne kadar Kürtçe’yi kitaplarında ilim dili olarak işleyen ilk şahıs denilebilir. Mesudi, Vakıdi, Taberi gibi bir çok alim Kürtlerin tarihine, soyuna ve milliyet boyutuna tarih ve tefsir kitaplarında ya mücmel olarak yada haşiye olarak değinmişlerdir. Bu konuyu kendi başına bir eser olarak ele alan Ebu Hanife Dineveri den başka kimse bilinmemektedir. Dineveri o güne kadar Kürtlerin cin, şeytan soyundan olduğu, kuyruklu esrarengiz bir yaratık, Arap soyundan Amr Mazikan bin Amir bin Maes Sema veya Farslıların Arapları olarak naklederken Dineveri, bunların bir analizi ile beraber Kürtlerin insaniyetini, nesebini ve kadim tarihini ele alır. Bu amaçla Dineveri, Ensab-ul Ekrad (Kürtlerin soyu ) adlı bir kitab yazar. Ensab-ul Ekrad, Kürtlerin nüfus dağılımına, yaşam tarzlarına, tarihlerine, inançlarına, kültürlerine, nevroza, efsanelerine değinir. Dineveri kitabın sonuna da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerleri belirten bir Kürdistan haritasına yer verir. Mehrdad R. Izady Dineverinin Ensab-ul Ekrad ve Kitab-un Nebat kitaplarıyla dillerin Rönesans’ını başlattığını belirtir. Dineveri’den sonra birçok kavim kendi dilinden tarihlerini, kültürlerine yar verdiği eserler kaleme almışlardır. Farsça yazılan Şahname ve Taberice(Mazandaranice) olan Marzbanname bunlaradan bazılarıdır. Bu konuyu başka bir yazıya bırakmak üzere şimdilik yeterli görüyoruz. Dineveri ve Astronomi Astronomi eğitimini Iran’ın İsfahan kentinde alan Dineveri astronomi ilminde derinleşmiş, El İsfahaninin kitaplarını incelemiş ve onun fikirlerini çürütmüştür. Bu amaçla Kitab el-Redd ala Rasad el-İsfahani (El-İsfahanî’nin Astronomisine Reddiye) diye bir kitap yazar. Dineveri yıldızların konumu, güneş tutulmaları ve gezegenlerin hareketini konumunu hesaplayıp inceler bu amaçla Dinever de bir rasathane inşa eder. Rasathanesinde çalışmalar yürüten Dineveri aynı zamanda hava akımları hava durumu tahminleri üzerine de çalışmalar yapmıştır. Bu konudaki gözlemlerini Kitab el-Enva (“Hava Kitabı”) ve Kitabul Mücaleseyi yazar. Dineveri üzerine çalışmalarıyla bilinen Harvard Üniversitesinde Ya-

kın Doğu Dilleri ve Uygarlıkları fakültesinde Öğretim görevlisi Mehrdad R. Izady, Şirazinin Dineverinin ölümünden elli yıl sonra onun gözlem evini gördüğünü belirtir. Şirazi, Suvari el-Kavakib adlı kitabında onu gözlem evini talebelerinin yürüttüğünü ve aynı zamanda rasathanenin kütüphanesinde Dineveriye ait hava kitabı nüshasına şahit olduğunu; bunun kendi türünde en nitelikli eser olduğunu belirtir. Botanikte Dineveri ve Muhammed Hamidullahın Ona Olan İlgisi Ebu Hanife Dineveri’nin botanik ansiklopedisi niteliği taşıyan altı cilt olan Kitab-un Nebat’ta yerli dillerin yanında bitkilerin yetişme şartı ve iklimini de ele almıştır. Kitap, bitkiler ve onların morfolojik sınıflandırması, toprak morfolojisi ve hidrolojisi gibi konularda temel bir kaynak olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bitki isimleri ve onların şiirsel literatürdeki kullanımı alanında, Orta çağın en bütünlüklü tezlerinden birini teşkil eder. Kitap, yerinde bir önlem olarak, madencilik ve patlamalı fırınların mekaniği üzerine yapılmış değerli yorumlar içermektedir. Kitap bitkileri üç bölümde ele almıştır. İlk bölüm ekilen gıda, ikinci bölüm yabani bitkiler, üçüncü bölümde de meyveleri yenen bitkileri ele almıştır. Bitkilerin yetiştiği bölgeleri yerel yapıları ve sanayi kullanım alanları hakkında bilgi vermektedir. Bu botanik kitabı o döneme kadar yazılan en geniş özgün botanik kitabıdır. Dineveri bu kitapla botanik ilminin babası diye anılmıştır. Yıllarca botanik alanında standart kitap olmuştur. Alman bilim adamı Bruno Silberberg eserin önemini ve özgünlünü şöyle dile getirir: İlmi çalışmaların 1000 sene sonrasında Greklerin botaniği Theophrastus (M.Ö. 372– 287) ve Pedanius Dioskorides (MÖ 1 yüzyıl)’in eserlerinde özetlenmiştir; oysa Dinaverî’nin kitabı, Müslüman ilminin sadece ikinci asrında, Greklerin seviyesine çıkmakla kalmaz, fakat onları çok daha geride bırakır. Dinaverî’nin kendi eserini tasnif ettiği devirde Dioskorides’in kitabının henüz Arapçaya tercüme edilmemiş olduğunu da burada işaret etmek lâzımdır. Şu halde bu eser Müslümanların orijinal bir çalışmasıdır. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Ebu Hanife Dineveri ye ayrı bir ilgi duymuştur onun üzerine çalış-

Dineveri, bunların bir analizi ile beraber Kürtlerin insaniyetini, nesebini ve kadim tarihini ele alır. Bu amaçla Dineveri, Ensab-ul Ekrad (Kürtlerin soyu) adlı bir kitab yazar. Ensab-ul Ekrad, Kürtlerin nüfus dağılımına, yaşam tarzlarına, tarihlerine, inançlarına, kültürlerine, nevroza, efsanelerine değinir.


özlemi de böyledir. Yazımıza Mehrdad R. Izady sözüyle son verelim: Kürt ileri gelenleri içinde en mükemmel olanı, İslam topraklarında o güne kadar ortaya çıkmış en büyük beyin olan Ebu Hanife Ahmed Dineverî’dir. Kendisine atfedilen eserlerin bir kısmı aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır. Kitâb el-Cebr ve’l-mukâbele (“Cebir Kitabı”) Kitâb el-Nebât (“Bitkiler Kitabı”) Kitâb-ül-Küsûf (“Güneş Tutulmaları Kitabı”) Kîtab el-redd ela reşad el-îsfexanî (“Reşat Elİsfahanî’nin Astronomisine Reddiye”) Kitâb el-Hisâb (“Aritmetik Kitabı”) Kitâb’ül-Bahsi fî Hisâb il-Hind (“Hint Aritmetiği Analizi”) Kitâb’ül-Cem ve’t-Tefrîk(“Aritmetik Kitabı”) Kitâb’ül-Kıble Ve’z-Zevâl(yıldızlar konumu) Kitâb’ül-Envâ (“Hava Durumu Kitabı”) İslâh’ul-Mantık (“Mantığın Islahı”) Ahbâr’üt-Tivâl (“Genel Tarih”) Kitâb el-Kebîr (bilim tarihinde”Büyükkitap”) Kitâb el-Fusâha (“Retorik Kitabı”) Kitâb’ül-Büldân (“Coğrafya Kitabı”) Kitâb eş-Şîr ve’ş-Şu’arâ (“Şiir ve Şairler Kitabı”) Ensâb el-Ekrâd (“Kürtlerin Soyu) Kitâb el-Cebr ve’l-mukâbele (“Cebir Kitabı”) Kitabul Vesaya Kitabu Lahn-il Amme Cevahirul İlm Kitabul Mücalese Yararlanılan Başlıca Kaynaklar 1)İslam alimleri ansiklopedisi 3.asır alimleri 2) İbni Haldun Mukaddime 3) Mehrdad R. Izady Dineveri makalesi 4) Dineveri İslam tarihi (Hivda Yayınları) 5) Dineveri bal ve balarısı (Hivda Yayınları) 6) İslam ansiklopedisi 2.cilt Dineveri maddesi 7) İslam tarihi kitaplarında Kürtler hakkında ki rivayetler Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer 8) www.alwarak.com Ahbâr’üt-Tivâl 9) www.wikipedia.com Ebu Hanife Dineveri 10) Mu’cem-ül-müellifîn cild-1 sh-21K

İZ BIRAKANLAR

malar yapmış ve yıllarını vermiştir. Burada sözü Muhammed Hamidullaha bırakıyoruz: “Hayatımda bir zaman geçti ki, bunda seneler boyunca ne bir işim oldu ne de konuşacak bir dostum. Fırsattan istifade ederek, Paris kütüphanesine sabahleyin ilk ben giriyor ve geceleyin de son olarak ben çıkıyordum. Orada Şark Dilleri Okulu’nun nazik kütüphanecisi, bana Pazar günleri de girebilmem için anahtarları veriyordu. Lisân ül-arab 20 cilttir. Tâc ül-arûs 10, İbn Sîdenin el-Muhassası 17, İbn ül-Baytârınki 4 cilttir; Londra’da el-Ezherînin, Oxford’da İbn Semecûnun hacimli lügatleri, İstanbul’da Muhkemin ve Ubâbın el yazmaları mevcuttur ve bunların her biri binlerce sayfadır. Bu lügatlerin her satırını, her kelimesini, ayrıca başka elyazmalarını veya matbu olanları okudum. Dineverîye ait bir kayda her rast gelişimde, onu ayrı bir fiş üzerine kopya ediyordum.Elbette bir çok kaynaklarda, aynı metinlerin tekrarları da vardı. Sonra onları tasnif ettim ve tekrarları atarak benim nüshamda 2000den fazla sayfa tutan Dineverînin botanik ansiklopedisinin bütününü kısmen restore ettim.’’ Hamidullah aynı zamanda Dineverinin El Ahbar ut Tuval adlı tarih kitabını Urduca çevirisine bir mukaddime yazmıştır. Dineverinin “Bal ve Balarısı” Kitabı Kitap başlangıçta ebu Ömer ez-Zahid tarafından kendi kitabı gibi yayınlanır. Sonra Muhammed Cabbar Muayyid araştırmalar sonunda kitabın Dineveriye ait olduğunu tespit eder ve tekrar yayınlar. Daha sonra kitabın orijinal bir el yazması İspanyada bulunur. Kitap Hivda yayınları tarafından Ümit Demirhanın çevirisiyle Türkçe olarak basılır. Kitap bal, balarısı ve bitkiler hakkında bilimsel bilgiler sunar. Dineveri asla kitaplarında İslam ahlakını terk etmemiştir. Bal kitabına şöyle başlar: Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla bu babda bal ve bal arısını ele alacağız inşallah bir ürün olan bu balı ve balı etkileyen faktörleri var gücümüzle sözü uzatmadan ve önemli noktaları göz ardı etmeden işleyeceğiz. Kitapta balın isimleri, bal arısının türü balın çiçeklerden devşirilmesine dair bal dönemleri, bal arısının barınaklarını, peteklerin karşılaştıkları afetler, balın kovanlarından çıkarılması, saf bal ve atıklar gibi başlıklar altında işlenmiştir. Dineveri bu kitabı “Rabbin, bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır. (Nahl Suresi 68–69) ayetinde yola çıkarak yazmış olmalıdır. Bu konuda müstakil başka bir eser bilinmemektedir. Bu şarap, Şam şarabıdır ve ganimet malı olarak gelmiştir. Onun son yudumu, mert insanoğulları doğru yola iletme amacını güder. Batma vakti gelince çemberi kızaran güneşin akşama olan özlemi nasılsa, balarısının barınağına olan

37


DÜŞÜNCE DENEME YORUM

38

‘İYİ ADAMLAR İYİ ATLARA BİNİP GİTTİLER (NEDEN?) M. Talha AK

Şehit İzzettin YILDIRIM anısına… Her nedenin bir nedeni vardır nedensiz olmaz nedenler. On dört yıllık bir NEDEN geçmesine rağmen koca bir neden olarak dururdu ruhumda Faili meşhurlar çoğalır ülkemde. Ülkem ki üç tarafı denizlerin istilasına uğramış, Anne şefkatiyle medeniyetler uyutmuş ve medeniyetler büyütmüştü. Ülkem ki meçhulleştirilmek isteniyordu meçhul kişiler tarafından. Şeref ve onur adına ismin verildi isimsiz olan benliğimize. Benliğimiz ki,çoktan dejenere olmuş faili ve fiili belli olmayan meçhulleşen meçhul bir kimlikti. Okumayı takvim yapraklarından öğrendiğini anlatmıştı bana. Tarihi saklayan takvimlerden, O takvimler ki meçhullerin karanlık odalarıdır. Ne de olsa her tarih bir takvim yaprağında gömülüydü. Nedensiz olmaz derdi tarihler. Bilmezdim ki her tarih bir nedene gebeydi ve nedenler doğururdu. Senin talihinde ve tarihinde neden yoktu. NEDEN diyordum nedensiz kalıyordum. Kıskanmıştım o aksakallı musalla taşında uzanırken gülümseyişine O gülümseme ki meçhul kimliğimizin tanımsız tanımıydı. Vurulmuştuk nedenli sevdalara. Bir ömür bir neden için değil miydi? Nede olsa nedensiz olmuyordu nedenler. “Yıldırım” hızıyla kayıp gittin. Beynimin merkezine “yıldırım” gibi düştü gülümseyerek gidişin. Neden diyordum nedensiz kalıyordum meçhul bir nedenin önünde. Her soru cevapsız cevaplar ise kesme işretinden

öte gitmiyordu, her seferinde kesiliyordu cevapların yolları. Bir güzel sohbetin ve kaçak bir çayın hatırına, hatıra kalmıştı birkaç hatır. Hatıralarını düşlerken Bir Erzincan ak şamında Ellerim yanardı ocak ayında Bodrum katlarında. Uyan derdim Ashabı Kehf’in uykusundan Uyan… Uyan ki ruhum ellerinde bir üveyik gibi kanatlansın. Bırakma bizi ha gayret artık gel uzaklardan. Gelmezsin… Gelmezsiniz nedensiz yerlere. Habil ve Kabil’in mücadelesiydi bu yaşam. Bu dünya ne de olsa imtihan meydanıydı. Kömür ve elmas ruhların ayrıştığı alandı. Oysa birer karbon atomuyduk küfür ateşinde. Ya elmas olacaktık ya da kömür… Önemli olan küfür ateşine kömür olmamaktı. Bir elmas gibi kayıp gittin aramızda bulunmamak üzere. Düşünürlerim kaçırılır bir kış ak şamına Ve de düşünürlerim öldürülürdü karanlık ruhlarca. Bunlar artık faili meçhul olmazdı faili meşhur olurdu. Meşhur olmanın nedeni meçhullüktü Ahhh İstanbul! Misafirlerine karşı ne kadarda gaddarsın Seni sevenler hep buruk ayrılıyorlar. Yedi tepelidir İstanbul. Yeditepe; mak yaj suratın sivilceleri…


Erir insan kimyasında Güneş battı kim yasında Yavru kuşlar yuvasında Seni bekler ey izzeddin!

Silinecek karanlıklar Doğuverir aydınlıklar Şimdi büyüdü çocuklar Hak yolunda izzeddinler!

Dar geçitler arasında Yüce aşkın aynasında Sonsuzluğun deryasında Yürür gider izzedinler

Rahmet yeri ok şayınca, Şehit haberin alınca Her sabah güneş doğunca Doğuverir izzeddinler!

Ayrık otları sarınca Ve yeryüzü kararınca İman yoluna varınca Kanatlanır izzeddinler!

Göz yaş döker hüzünlenir, Sevgili seni seslenir, Özlem aşkınla beslenir Besleniyor izzeddinler!

Acın sarınca gönlümü, Arzuladım ben ölümü Bugün matemler günü mü? Hüzündedir izzeddinler!

Güller açarmış baharda, Kalmaz günler sonbaharda, Ve aydınlık yarınlarda Doğacaktır izzeddinler!

Yokluğun sarınca beni Bir acı kaplar bedeni, Işıkla akıp gideni Seyreyliyor izzeddinler!

Günü ne hoş bu ilk yazın, Ne parlaktır alın yazın, Gül sevdalı gülbeyazın, Sevdasında izzeddinler!

Kırılan kalem elimde, Adın geçiyor dilimde, Sen gidince yüreğimde Filizlendi izzeddinler!

Grup vakti kim soracak , Ellerimi kim saracak , Ne güneşler ağaracak , Ağarıyor izzeddinler!

Maveranın ötesinden, İman diyen gür sesinden Kesilmeyen nefesinden Besleniyor izzeddinler!

Yolunda yolcu tükenmez, Yaktığın meşale sönmez, Güneş balçıkla sıvanmaz, Güneş gibi izzeddinler!..

Böyle geldi böyle gitmez, Hayat böyle devam etmez, Ne söylesem sözüm yetmez Söyler seni izzeddinler!

DÜŞÜNCE DENEME YORUM

Patlamaya hazır bir volkan gibi yutuyordun sevenlerini. Sevenlerini kırma Ey İstanbul! Seni her düşleyişim bir düşüş oluyordu, Elveda diye bir şiir isleniyordu kordon boylarında. “Firari bir mahkûmun telaşıyla, Bir sevda şarkısının başlangıcına gidiyorum, Bir şehir pusu kurmuş yalnızlığıma Kordon boyu… Patlatma mayınlarını ey İstanbul! Senden gizli bir şarkım var Gün doğmadan söylemeye gidiyorum. Aslında sana söyleyecektim, Karanlık basmıştı, kapalıydın Ve mayınların vardı boğazda, Gene de çarpıp kanatacaktım yaralarımı, Dağ kokulu bir sevdaya Çok deniz manzaralıydın Olsun, aynı dilden şarkı söylemesek de Ben sende dağlarımı, Sen bende denizini bıraktın. Olsun gidip de dönmesek de Birbirimize nefesimizi kattık. Derin of çekişlerim kaldı sende Bir de yağmurunda birkaç gözyaşım İşte,seni gecede bırakıp gidiyorum Kutsal emanetlerimi iyi sakla, Elveda yolları mayınlı İstanbul! Kurak şarkılarıma iklimini götürüyorum.” Derin bir AĞRI vardı yüreğimde çoğaldık ça çoğalıyordu, bu ağrı başka ağrıydı yolları haritada bile yoktu. Vatanımın en ücra yerindeydi. Vatanımın ağrısı ve sızısıydı. “Her gönül anlaşılmaz her gül ayrı kokar

39


DÜŞÜNCE DENEME YORUM

40

M. Salih BOHTİ

Ey medar-ı tesellim, Aziz Seyda Ayrılığının on dördüncü yıldönümündeyiz. Yine kederli yine hüzüznlüyüz. Her geçen gün sana olan özlemimiz ve hasretimiz gittikçe artıyor. Ayrılığının bizde bıraktığı teessürâtı, Mela’nın bu gelen mısraları ne güzel dile getiriyor; Vê firqetê ebter kirin, feryad ji destê firqetê Jar û zeîf û zer kirin feryad ji destê firqetê (Noksan etti bu ayrılık bizi, aman ayrılığın elinden aman Hasta kılıp zayıflattı, sararttı bizi, aman ayrılığın elinden aman ) Vê firqetê pir dil şewand, cerhên qedîm dîsa kewand Şîşên di sor têda tewand feryad ji destê firqetê (Gönül yaktı bu ayrılık, deşti yine eski yaraları Kızgın şişler büküldü yaralarımda, aman ayrılığın elinden aman) Ne zaman senden bahseden bir yazıyı okusam, bir hüzün kaplar içimi. Çoğu zaman da ağlamaklı bir hale düşer, gözyaşlarımı tutamaz olurum. Hayatta iken kısa bir an da olsa, sizi görme şerefine nail olduk. Görüş o görüş oldu. Çünkü bir-iki ay sonra ehli tuğyanı mesrur, bizleri ise mahzun eyleyen o elim vefat haberinizi aldık.

Ne yazık ki şehadetinizden sonra sizin kıymetinizi bildik, ve hakkıyla tanıma ihtiyacını hissettik. Her geçen gün, meydana gelen zamanın ve hadisatın vukuatıyla, bize bıraktığınız düşünce ve ufuk mirasınızın ehemmiyetini daha iyi anlıyoruz. Ustadın davasını, bid’alardan halas edip asrın veya siyasetin entrikalarına alet olmasının önüne geçen nadirlerden oldunuz. Gösterdiğiniz perspektiflere, sunduğunuz fikirlere üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen kamuoyunda ancak konuşulup tartışılır seviyesine gelinmiştir. Bu da nekadar ileri görüşlü olduğunuzu gösteriyor. Aziz seydam, Hayatta iken olduğun gibi, şehadetinden sonra da bize hep teselli kaynağı oldunuz. Ne zaman hizmetlerde bana bir fütur gelse, bir sıkıntıya maruz kalsam sizin o fedakarane hizmetiniz, sabır ve metanetiniz, onca çileye katlanmanız ve bu kutsal dava uğrunda şehadetiniz aklıma gelir. Bundan teselli ve şevk alırım. Ve daima size layık bir yoldaş, bir dava arkadaşı olmanın arzusu içindeyim. Allah bize de “her gece rüyalarında şehadeti tatmayı arzulayacak kadar kalbi şehadet aşkıyla yanan” , sizin gibi dava erlerinden eylesin 29 Aralık 2013 İZMİR


Ayhan SAĞMAK

A

srımızın en büyük manevi hastalıklardan bir tanesi hiç şüphe yok ki enaniyet ve aşırı özseverlik manalarını içeren narsisizm tehlikesidir. Narsistik kişilik bozukluğu, psikoloji literatüründe aşırı öz severlik anlamında kullanılıp nefsine aşırı düşkünlük ve aşırı muhabbet manalarını ihtiva etmektedir. Kelime yapısı itibarı ile eski yunan mitolojisine dayanan narsisizm, ‘’kendine âşık olan adam’’ anlamından gelmektedir. Evet, içinde bulunduğumuz asır, zahiren şaşaalı ve özgüvenli görünen sahte gülücüklü o insanı, âdeta kendi bedeninin karanlık boşluklarına hapsetmiştir. Aslında o insan, bunalımlar ile nefsinin ve ruhunun derin boşluklarında boğulmak derecesine gelmiştir. Hedonizm felsefesi olarak bilinen salt lezzet, mutlak doyum ve haz ilkelerini benimseyen asrımızın insanı, mutlak bir ‘benmerkezcilik’ ile tüm tutku ve ihtiraslarını kendi bedenine yönelterek kendi heva ve hevesinin esiri olmakla; ayetin tabiri ile “nefis ve hevasını ilah edinen kimse”(1) hitabına mazhar olmuştur. Hedonizm felsefesini benimseyen ve benmerkezciliği rota edinen, ardından aşırı özseverlik olan narsisizm ile şekillenen bu salgın hastalık, bir virüs gibi küresel çapta sessizce yayılmaktadır. Psikiyatrlarca “ben nesli” veya “tüketim nesli” olarak atfedilen bu narsistik ve nesil; İnsanın latif, ulvi ve manevi cihetini keşfedemediğinden sadece nefsin dar dünyasına sıkışıp kalıyor. Nefsinin daracık ve karanlık dünyasını, kendince gayet geniş tasavvur etmesinin sonucu olarak manevi boşluklar ve ruhi bunalımlar ile baş başa kalıyor. Bir türlü çözüm bulunamayan bu sorunların ana kaynağı ise İslâmiyet‘ in nurundan mahrum kaldıkları için sosyal hayata kan kusturan çeşitli ideolojiler ve felsefi akımlar oluyor.

Materyalizm üzerine bina edilmiş ve kapitalizm şerbeti ile mayalanmış sözde çağdaş medeniyet, beşerin ihtiyacını beşten yüze çıkarmış ve beşeri ister istemez fakir ve muhtaç bir konuma getirmiştir. Bu ihtiyaç sıçraması, küresel çapta bir tüketim artışı meydana getirmiştir. Maalesef bu artış, sosyoekonomik krizlerin ve toplumsal çöküntülerin ana kaynağı olarak işlevini sürdürmeye devam etmektedir… ‘’Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölsün bana ne” ve “sen çalış ben yiyeyim’(2) düsturlarını rehber edinen insafsız medeniyet, tabaka-i havası yücelterek ve tabaka-i avamı da ezerek adeta bir canavar tasvirine layık olmuştur. Bu zalim çarkın etkileri ise maalesef küresel çapta olmaktadır. Bir taraftan başkasının sırtından lüks bir hayat ile geçinenler varken, diğer taraftan kuru bir ekmeğe muhtaç olarak yaşayanlar var. Bu tür dengesizliklerin sorumlusu, hiç şüphe yok ki yine nefsine aşırı muhabbet eden firavunların ta kendisidir. İşte basit gibi görünen özseverlik ve nefse aşırı muhabbet, hala devam eden diktatörce istibdat ve kitlesel savaşlar olarak tarih sayfasını nasıl da kirletiyor. Küçük bir dünya olan nefse karşı aşırı muhabbetin oluşturduğu bu acı tabloyu, “Dünya muhabbeti tüm hataların başıdır”(3) hadisi, gün yüzüne sermiyor mu? Ahsen-i takvim sırrında yaratılan o şerefli insan, sözde çağdaş/modern medeniyet ile öyle trajik bir hal almış ki; sahte gülücüklerin ve parlak ışıkların arkasına saklanan zavallı ve çaresiz bir çocuk gibi inleyerek ağlamaktadır. Bir genç, zevk ve şehveti uğruna toplumsal norm ve kuralları göz ardı ederek, kendi kuvvetine dayanarak ortalığı dağıtırken; ruhundaki derin boşluğu gürültülü metal müzikler ile gidermeye çalışıyor. Diğer taraftan medya

DÜŞÜNCE DENEME YORUM

KÜRESEL TEHLİKE: NARSİSİZM VE MANEVİ BOŞLUKLAR

41


DÜŞÜNCE DENEME YORUM

Ahsen-i takvim sırrında yaratılan o şerefli insan, sözde çağdaş/modern medeniyet ile öyle trajik bir hal almış ki; sahte gülücüklerin ve parlak ışıkların arkasına saklanan zavallı ve çaresiz bir çocuk gibi inleyerek ağlamaktadır.

42

ve moda yoluyla her tarafı boyalı oyuncak gibi olan bir kadın, reklamlar ve teşhircilik ile değersiz bir şehvet objesi olarak önümüze sunuluyor. Sonuç olarak ortaya çıkan manevi boşluk ve ruhi bunalımı gidermek için iki grubun da soluk aldığı yer; bol ışıklı eğlence mekânları veya kendilerini uyutmak için kullandıkları alkol veya narkotik madde gibi eğilimler oluyor. Bir sonraki günü ise stres, depresyon ve kaygı gibi psikolojik bozukluklar takip ediyor. Daha şanssız olanlar ise şehvet ve lezzet mekânı olarak gördükleri bu dünyaya daha fazla tahammül edemeyerek bir türlü doyuramadıkları ruhlarını, derin bir sessizliğe bırakıyor. Sonuç; küresel çapta meydana gelen ve önüne bir türlü geçilemeyen intihar vakaları… Mimsiz medeniyetin kendini hümanist/insancıl tabir eden realiteleri gelsinler de, bu deruni boşluğu doldurmaya ve bu trajikomik hali düzeltmeye çalışsınlar! Kuran ve imanın nurundan mahrum ekollerin, bu sorunların çözümüne katkıları olabilir mi? Ateş böceğinin, geceyi aydınlatmaya çalışması gibi komik değil mi? “Madem dünya hayatı ve cismani yaşayış ve hayvanî hayat böyledir. Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak. Kalb ve ruhun derece-i hayatına gir! Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.”(4) sırrı ile küresel çaptaki maddi ve manevi hastalıkların çözümü, ancak insaniyetin lâtif ve manevi yönünün keşfedilmesi ile olabilir.

Evet, yirmi birinci yüzyıldayız: yani teknoloji, bilim ve refahın yüzyılı. Peki, neden insanlar giderek yalnızlaşıyor; boşanmalar hızla artıyor; bir çocuk, savaş yüzünden ülkesini terk ediyor; intihar oranları durmak bilmiyor? Bunlar sadece birkaç soru ve sorun. Bu maddi ve manevi dengesizlikler, gayrı meşru bir muhabbetin ileri seviyesi olan, nefis ve ihtirasların ilah edinilmesinin ve ruhlarda oluşan manevi boşlukların tabii bir sonucu değil mi? Fazla söze gerek yok; “ gayrı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir”(5). Eğer bu küresel narsisizme ve manevi boşluklara çözüm bulunmazsa; beşerin kendi eliyle kıyametini koparması pek muhtemel olacaktır… 1) Furkan: 43 2) Bediüzaman Said-i Nursi, Sözler, Zehra Yayıncılık, İstanbul,2011, 503 3) Aclunî, Keşfü’l-hafa: 1/308 4) Bediüzaman Said-i Nursi, Lem’alar, Zehra Yayıncılık, İstanbul,2011, 173 5) Bediüzaman Said-i Nursi, Sözler, Zehra Yayıncılık, İstanbul,2011, 796


BU BİZİM KÖYÜN SİYASETE GİRİŞ HİKÂYESİDİR

A

ğa devrilirken, ya da ağaların keyfi muameleleri sürgüne yollanırken, boşalan alanlar oldu. O boşluğu çoğunlukçu güce sahip olanların doldurulması lüzumu doğdu. Devrime karşı bir devrim oluşturma ve uygulama olarak kabule şayan bir halk hareketi olarak kendini ortaya koyan bu masum ve halk desteğini alan eylem zamanla kurumlaştı. Rahmetli amcam köyde muhtarlığa adaylığını koydu. Çoğunluğun gücüyle iş başına geldi. Emekli oluncaya kadar da köyde muhtarlık yaptı. Bu, sosyal demokrat amcam; çoğunluğunun gücünü elinde bulundurması hesabıyla yıllarca ailemizin birlikteliğinin devamını sağladı. Ağa ve diğer köylülerimiz bunu kabul etmeseler de çoğunluğun gücü muhtarın elindeydi. Ağa en güçlü; muhtarın ailesi orta tabaka; diğer köyleler ise siyasi olarak konumları belli olmayan bir alt tabakaydılar. Bizim aile (muhtar) orta tabaka olduğundan arayı/ortayı bulan konumunu kazanmıştı. Alt-üst çatışması olmasın diye, orta tabaka kazanımı elde etti. Bu kazanım bir babalık (bir babanın yaşı 30’dan 70-80 kadar) dönemi geçerdi. Amcamın akraba çoğunluğunun gücünü kullanımından doğan söylem ise, amcamın bu işin ehli olduğu fikriydi. Diğer tarafta köylüler bir öncekinden yani, ceberut ve keyfi muamele sahiplerinden çektiklerinin son bulacağına inanıyorlardı. Tabi vb. sebeplerle amcamı seçmek istemişler. Nihayet Amcam muhtar oldu, seçilmiş bir siyaset adamı ve hükümet adamı. Yani jandarmayla konuşacak büyük adam oldu. Ve kendi tarzını köye hakim kılmak için ya Allah ya bismillah dedi ve devlet aklı oldu. Devlet aklı(Mithat Sancar) amcam her şey hukukidir deyip devran sürdü. O da yumuşak bir çoğunluğunun ceberutluğuna kaydı; ama bir kere seçilmiş. Pişmanlık ne fayda sağlar ki oda yumuşak despotizmini sürdü ne soru ne sual; ne dinler ne kabul eder. Ben bilirim, ben! Devlet aklı ya işte. ‘’Devletten ah-

lak aranmaz; ama devlet ahlak arar.”(alıntı devlet aklı kitabından makviyalizm) Düşüncesini hemen öğrendi. Ama bizim ailemiz karşı tarafa prim vermemek için amcamın her yanlışına doğru demek oldu, her doğrusuna ise alkış tutmak oldu. Yapılan her yanlışı görmezlikten gelmek (kör), hatasını söyleyenlere karşı sessiz olmak (sağır) , haksızlığa uğramışların yanında olmak, ya da haksızlığı söylemek yerine dilsiz kalmayı tercih etti. Amcam devlet aklı oldu, onlarda devletin hukuku oldular. Tabi hukuk bizdeyse yargıç da doğal olarak bizdend i r. (Yargı ne yapsın artık) Diğer köylüler bir şey deseler (çapulcu) söylemine muhatap olurlar. Her şeyi bilen muhtardır. Amcam; - Yahu siz benden daha mı iyi biliyorsunuz? Der, bozar atar milleti. Hatta burası hukukun hâkim olduğu bir köydür. Sizi keyfi, ceberutlardan biz kurtardık. Ben hukukun (köyde olan hukuk anlamındadır. Hukuk, akitleşme sözleşmedir, yasalar bu sözleşme neticesinden doğan şart ve şurutlardır) dışına çıkmayan bir muhtarım. Tabi bizim aile; kanun ya, amcam istediği gibi kullanıyor. Gerçekte amcam aileye, aile de amcama muhtaç. Muhtarın varlığı köyü, köyün varlığı muhtarı gerektirir. Bunun için köy muhtardır, muhtar köydür. Aslında amcam olmasa idi bizim köy çoktan satılmıştı, komşu köylü-

ÖYKÜ

Selami GÖRGÜN

43


ÖYKÜ

44

ler köyümüzü tar-ü mar ederlerdi. Bakın! Hiçbir komşu köy bizi sevmiyor. Bu köyü amcam korudu! Amcam bu köyü çok severdi! Diye sloganlar atıyoruz bazen. Ama geçen gün hesapladık köyün yüzde otuzu komşu köylülere satılmış. Demek sorun olmamış ki, savaş çıkmamış. Ama! Meşum bir seçim günü amcam düştü (seçilemedi).Tabi amcamı biz aramızda gizli bir ittifakla düşürdük…. Evet, devlet aklı düştü, hukuk düştü, yargıç düştü. Köyde yeni bir bayram havası doğdu. Yine, bir önceki dönem gibi mazlumun muktedire karşı zafer sloganları, yine alkış yine sevinç! Ama o gün rahmetli amcam gülerek beni çok ararsınız dedi. Neden amca seni arayacaklar? diye sorma ihtiyacı doymuş olmalıyım ki sormuşum amcama. Amca.: Bak şimdiki gençler okumuşlar, gezmişler. Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi? Neden seni arasınlar ki! Hem sen okuma yazmada bilmiyorsun. Yeğenim dedi: Ben bu köyün kim-

yasını değiştirdim, yeniden inşa ettim. Bir devir kapattım, yeni bir devir açtım. Bunu en iyisini bilen benim. Beni sevdiklerinden aramayacaklar, şifreyi isteyeceklerinde arayacaklar. İslam tarihinde saltanatın başlanıcı da böyleydi. Bak solcular ve sağcılar aynı tası aynı hamamı kullanıyorlar. Çünkü su ve sabun doğal ihtiyaçtır. Ortak kullanımdır, işte ağız kokuları birbirilerini etkilemiş. Hem aynı okulda aynı dersi görmüşler. Değişik anlamış olsalar da sınavda aynı cevabı veriyorlar. İşte muhtarlık sınavdır; seçilen ise cevaptır. Alo(Ali) da Huso(Hüseyin) da aynısıdır. Sen oku yeğenim seçilme, hatta seçme. Ben az söyledim sen çok anlaaaa!!!

Tarih 1998 sözlü bir anlatı.


P

rostat kanseri erkeklerde görülen en yaygın kanser türüdür. Tüm dünyada en fazla tanı konan kanser çeşitleri arasında 5. Sırada yer almaktadır ve akciğer kanserinden sonra en çok ölüme neden olan ikinci kanser türüdür. Dünyada her yıl prostat kanserine bağlı olarak 220 bin kişi ölmektedir ve son 25 yılda prostat kanseri görülme sıklığında büyük bir artışın meydana gelmesi –eğer ileri tedavi yöntemleri geliştirilmezseölümlerin daha da artacağını göstermektedir. Dünya genelinde prostat kanserine yakalanma riski ve ölüm oranlarında farlılık görülür. Özellikle Avrupa ve ABD gibi batılı ülkelerde bu oranlar daha yüksektir. Bu kanser türü ABD’de her 6 kişiden birinde görülür. 50 yaş ve üzeri erkeklerin % 30’unda görülen bu kanser türünde vakaların % 3’ünün ölümcül olduğu belirtilmiştir. Asya ülkelerinde ise bu oran oldukça düşüktür ve batıya doğru gidildikçe prostat kanseri vakalarında artış gözlenir. Buda hastalığın yemek kültürüyle ilintili olabileceğini düşündürür. Türkiye’de ise prostat kanseri vakaları her geçen günü artmakta ve ciddiyetini korumaktadır. Prostat kanserine yakalanma yaş ortalaması 72’dir. Ancak erken teşhis yöntemlerinin gelişmesiyle bu oran 60’lı yaşlara kadar inmektedir. Uzmanların 50 yaş ve üstü erkeklerin yüksek risk altında olduğunu bildirir. Yaş ilerledikçe prostat kanserine yakalanma riski artar. Mesela 50 yaş üstü erkeklerin % 15-30, 80 yaş üstü erkeklerin ise % 6070’i (hatta yapılan bir araştırmaya göre 90 yaşın üstündeki erkeklerde % 90’a kadar ulaşmaktadır) prostat kanserine yakalanmaktadır. Prostat kanserinden dolayı meydana gelen ölümlerin sıklığı ise kanserli hastaların % 32’si olarak bildirilmektedir. Prostat kanserine neden olabilecek temel risk faktörleri yaş, genetik yatkınlık, yağlı beslenme, hormonal düzensizlik ve sigara alışkanlığıdır. Yapılan çalışmalarda kanser hücrelerinde testesteron (erkek

üreme hormonu) tespiti hormonal aktivitenin prostat kanserini tetiklediği düşüncesini doğurmaktadır. Kısırlaştırılmış erkeklerde prostat kanserine yakalanma olasılığının düşük olması da bu savı güçlendirmektedir. Genetik yatkınlık prostat kanserinin görülme sıklığıyla ilgili en önemli parametrelerden biri olarak karşımıza çıkar. Eğer ailede prostat kanseri olan bireyler varsa kişinin kansere yakalanma riski artar. Örneğin, babası prostat kanseri olan birinin bu hastalığa yakalanma riski 2 kat, hastalık erkek kardeşinde görülmüş ise 5 kat artar. Bu hastalıkla ilgili başka bir risk faktörü ise etnisitedir. Afro-Amerikan bireylerde hastalığa yakalanma oranı en yüksek iken Japon bireylerde en düşük seviyededir. Kırmızı et ve doymuş yağ ağırlıklı beslenmenin prostat kanserinin gelişmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Meyve, sebze ve E vitamini yönünden yetersiz beslenenlerde kansere yakalanma oranı daha yüksektir. Bir organ veya dokuya ait hücrelerin kontrolsüz bölünüp çoğalmasına genel anlamda kanser diyoruz. Değişen hücreler durmadan çoğalarak etrafındaki dokulara geçip oralarda da çoğalır ve kan dolaşımıyla diğer organlara taşınabilirler. Bunun sonucunda diğer organlara yerleşir ve çoğalırlar (metastaz). Kanser hücrelerinin oluşumuna sebep normal hücrelerin genetik yapılarının değişerek hücre büyümesi ve çoğalmasının yönlendirilmesinde hatalar zincirinin meydana gelmesidir. Bu bağlamda prostatı etkileyen iki durumdan bahsedebiliriz; prostat büyümesi (prostat hiperplazisi) ve prostat kanseri. Prostat büyümesi ileri yaşlarda olan çoğu erkekte görülen, ayakta işeme ve uzun süre idrar tutmaya bağlı gelişebilen idrar yapmakta zorluk ve rahat uyuyamamaya neden olan bir rahatsızlıktır. Pek çok insanda yaşlılıkla beraber prostat büyümesi görülmesi kişinin kanser olduğunun göstergesi sayılmaz. Ancak yine de bu tür belirtiler ortaya çıktığında bir doktora görünmekte fayda olacaktır. Prostat bezi erkek üreme

SAĞLIK

Arş. Gör. Selim KARAHAN

45


SAĞLIK

46

sisteminde yer alan, mesaneden çıkan idrar kanalını çevreleyerekmeninin akışkanlığının düzenlenmesinde rol oynayan bir salgı bezidir. Salgı yapan hücreler ve çevresini saran destek dokudan oluşur. Prostat kanseri salgı yapan bu hücrelerin anormal çoğalmasıyla ortaya çıkar. Prostat kanseri genellikle kanser bölgesinin idrar kanalına baskı yapacak kadar büyümeden herhangi bir belirti vermez. Eğer idrar kanalına baskı yapacak düzeyde büyürse hastada işeme sırasında ağrı, idrar tutamama, düzensiz idrar akışı gibi işemeyle ilgili sorunlara neden olabilir. Prostatla ilgili kanser dışında diğer durumlarda da bu problemler meydana gelebilir; sadece prostat kanserine özgü belirtiler değildir. Emin olmak için detaylı bir muayeneden geçmek gerekir. Prostat kanserinin genel bazı belirtileri şunlardır: • Geceleri sık idrara çıkma • İdrar yapmada güçlük • Kesik kesik idrar yapma • Ereksiyon (sertleşme) güçlüğü • İdrarda kan görülmesi Prostat kanseri yavaş ilerlemesinden dolayı teşhisi acil bir durum değildir. Her hastanın hekimiyle beraber bir karara varması, tek tek bütün yöntemlerin uygulanması için –hasta katlanacak ise- yapılmalıdır. Kanser teşhisi sonrası hastaların çoğu endişe verici hisler ve düşüncelere kapılırlar. Hastalık insan hayatının önemli bir noktasını oluşturabilir. O ana kadar ki alışkanlıkları, yaşam şartları, duygu düşünceleri, gelecek ile ilgili hedef ve kaygılarını sorgulamaya başlayan hasta, hastalığının ilerlemesine dair korkular, tedavinin seyrine dair olan kaygılar ve günlük hayatına dönüşle ilgili tereddütleri ile iç içe bir psikolojik duygu durumla baş başa kalır. İdrar kaçırma ve iktidarsızlık gibi sonuçları olabilen tedaviler insanın kendine verdiği değeri önemli ölçüde etkileyebilir. Bu gibi durumların atlatılmasında yakın çevrenin ve moral motivasyonun önemli bir etkisi vardır. Hastanın kendi durumuyla ilgili çevresiyle iletişim içerisinde olması tedavi sürecinde korku ve kaygılarını yenmesi bakımından etkili olabilir. Tedavisi zor bir hastalık olsa da diğer kanser türlerine oranla çok yavaş ilerler. Erken teşhiste tamamen tedavi edilecek olması insanların bu konuda daha da duyarlı olmasını gerektirir.

Prostat kanserinin tedavisi kanserin derecesi, hastanın yaşı, hastanın genel sağlık durumu (başka hastalıkların olup-olmadığı), uygulanacak tedavinin etkinliği veya yan etkileri göz önüne alınarak belirlenir. Tedavideki risklerden dolayı pek çok hasta hastalığın izlenmesi, mecbur kalındığında tedaviye geçilmesini tercih etmektedir. Başlıca tedavi imkanları ameliyat, ışın tedavisi ve antihormonal ilaç terapisidir. Prostat kanseri tedavisinde en önemli kriterlerden birisi kanserin ulaşmış olduğu evredir. Eğer kanser erken evrelerde ise tedavinin asıl amacı kanser hücrelerinin vücuttan tamamen uzaklaştırmak veya kanser hücrelerini öldürmektir. Eğer kanser ilerlemişse kanser hücreleri tamamen temizlenmez ve kanserden kurtarılamaz. Bu durumda kanserin büyümesini yavaşlatmak veya durdurmak adına tedaviler uygulanır. Erken dönemde ameliyat ile kanserli bölgenin çıkarılarak temizlenmesi (radikal prostatektomi) veya radyasyon uygulanabilir. Fakat ilerlemiş safhada erkeklik hormonunun (testesteron) üretiminin durdurulması amacıyla hormonal tedavi uygulanarak kanserin ilerlemesi durdurulmaya çalışılır. Prostat kanseri tedavisi son yıllarda gelişme göstermiş olsa da ameliyat sonrasında iktidarsızlık ve idrar tutamama gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Bazı çalışmalarda domates tüketiminin kanser riskini % 26 oranında azalttığı görülmüştür. Soya fasulyesi ve omega-3 yağ asidi açısından zengin besinlerinde kanser riskini azalttığı bilinmektedir. Fakat ne yazık ki ülke sularında bulunan balıklar omega-3 yönünden son derece fakirdir. Diğer taraftan yüksek yağ oranı ve et içeren diyetlerden kaçınmak gerekir. Düzenli egzersiz kilo kaybına ve vücut üreme salgısını azaltmaya neden olarak prostat kanseri riskini azaltır. Ayrıca kanser riskini azaltmak için tütün ürünleri ve alkolden uzak durmak gerekir. Bütün kanserlerde olduğu gibi hastalık ne kadar erken teşhis edilirse tedavide başarı şansı o kadar yüksek olur. Erken tanıda tedavi edilebilecek bir kanser türü olmasından dolayı bu konuda bilinçlenmek ve sık sık doktor kontrolünden geçmekte fayda vardır.


Eflâtun’un irfanı, Doğu’dan alınma bir irfandır. Yunan’ın ödünç aldığı bir irfan... (Ali Şeriati)

E

flatun, Sokrates’in dakik ve deruni ifadelerini kitaplaştırdığı eserine Devlet adını vermiştir. Sokrates’in o vahşi zaman ve zeminde yaptığı diyalektiği okuyunca takdir etmemek elde değil. Özellikle felsefî olarak Tanrı hakkında karşıdaki kişiye verdiği cevapları okurken... Tanrı üzerine söylediği sözleri İslam dairesinde Allah hakkında düşündüğümde Sokrates’i bir Müslüman olarak görememek elde değil. Ben Sokrat’ın Tanrı üzerine söylediği bu sözlerin içeriğinden çok bunların kaynağı üzerinde durmak istiyorum. Acaba Sokrates’in Tanrı için sarf ettiği bu sözler İslam dinindeki Allah inancı ile nasıl bu kadar bağdaşabilir? Kolay değil. Çünkü; gerek Sokrat’tan önceki dönem gerekse de Sokrat’ın yaşadığı dönem, materyalist bir felsefenin Yunan topraklarında zirve yaptığı yıllardır. Böyle bir dönemde zihnin madde ötesini görmesi kolay olmasa gerek. Dönemin yönetimi de siyaseti, kadın-erkek ilişkilerini, eğitimi ve etiği; dini dışlayan maddeci bir ekol üzerinde değerlendirerek halka ileten bir kesimdir. Nitekim bu büyük düşünce fedaisi Sokrates de fikirlerinin cesurca bir savunucusu olduğu için veda etmiş bu hayata. Peki böyle bir oluşum yani maddeci öğretmenler ve yöneticilerin gör(e) mediği mânâ alemini Sokrates nasıl görmüştü? Bu sorunun cevabı bence Ali Şeriati’nin ‘’Medeniyet ve Modernizm’’ adlı eserinin bir bölümünde gizli. Bir sosyolog olan Şeriati bu eserinde şöyle diyor: “Yunan medeniyeti de hicret eden Kürtler’in kurduğu bir medeniyettir. Kürtler’in Yunan’a gitmeleri ile başlamıştır. Hepsinden önemlisi ve açıkçası çağdaş Amerikan medeniyetidir. Çok ilginçtir, hiçbir zaman Dicle ve Fırat arasındaki yörede Beynen Nehreyn’den Batı söz etmiyor. Çünkü bundan söz ederse geliştirdiği bütün nazariye bir anda boşa çıkacaktır. Oysa bütüncül bir gelişme seyri vardır. Daha önce dediğimiz gibi Yunan medeniyetinin kaynağı Kürtlere dayanır. Kürtler iki nehir arasında yaşamaktadır. Mezopotamya, dünyanın kültür, medeniyet ve felsefenin merkezidir. Riyazî (mate-

Tarık ÖRNEK

matik) bilimlerinin ilk gelişme gösterdiği yer bu iki nehir arası bölgedir.” Üstad, Yunan medeniyetinin kurucusunun Kürtler olduğunu ve emperyalist Batı güçleri ile bu güçlerin kuklalarının ise bu hakikati görmemezlikten geldiğini söylüyor. Ali Şeriati’nin Yunan medeniyetinden kastettiği şey tartışılmaya açık olsa da Sokrat’ın bu medeniyete katkısı tartışılmazdır. Dolayısıyla Sokrates’in bu birikim dünyasının parlayan tacının yapıtaşlarını Mezopotamya’da aramak gerekir. Mezopotamya... Yani; Peygamberler diyarı olan Mezopotamya. Dönemin Peygamberlerinden aldıkları dersleri gerek ticaret gerekse de hicret denilen farklı yollarla farklı diyarlara taşımışlar Mezopotamya halkı. Bu derslerin en önemlisi olan tevhid misyonu; Peygamberlerden oradaki topluma, toplumdan da Yunan ve başka diyarlara ulaşıyor. Materyalist bir medeniyetin puthanesi Yunan topraklarında yetişen kişilerin o ‘’oyuncak tanrı’’ anlayışlarını ancak Peygamberlerin vizyonu olan tevhid yıkabilirdi. Ki Sokrat, bu peygamberlerden ders almış birisinden yararlanarak meydan okumuş maddeci zihniyete. Veya doğrudan bir Peygamberden de ders almış olabilir. Veyahut da bir Peygamberdir. Bu şıkların hangisinin doğru olduğunu kestirmek kolay olmasa da Sokrat’ı Mezopotamya’dan bağımsız düşünmek zor olsa gerek. Konu yeterince subjektif bir pencereden anlatılmış olabilir ki bu ifadelerin hiçbiri için kesinlik iddiam yok. Ama; gerek İslam davasının hakiki bir mücahidi olup ömrünsü bu yolda feda edip şehid olan Ali Şeriati’nin bu konu hakkındaki fikirleri, gerekse de düşünceleri uğruna (kurtulma imkanı olmasına rağmen) hayatını hediye eden Sokrates’in yaşamı; bende düşündüğüm bu konunun hakkaniyeti için yeterlidir. Benim yukarıda anlattıklarım, Sokrates ve Ali Şeriati gibi doğruluk ve hakikat mücadelesi veren iki zatın düşünce aynasındaki yansımalarından başka bir şey değildir. Selam ve dua ile...

KAPAK DOSYASI

‘’DEVLET’’İN TANRISI ÜZERİNE

47


TOPLUM VE AİLE

48

Yusuf Eyyüp KAYA

S

oruyorum biz Müslümanlara hayatımızı matematiğe göre mi yaşıyoruz? Bu sorunun kavli veya teorik cevabıyla ilgilenmeyeceğiz, cevabını yaşamımızda/ yaşam tarzımızda bulmaya çalışacağız. (irdeleyeceğiz) Gençlerimiz evlenemeyince yaşamın maddi yönünü göz önünde bulundurarak (belki de farkında olmadan Allah’ı devre dışı bırakarak) beşer kelamıyla “fakir”, “yoksul” birine evlilik ile kavuşulan -kutsal yuva- “aile”yi çok görürüz, hatta görmeyiz bile. Neden? Matematikten dolayı… Ev, çocuk, eğitim, geçim… diye sıralandığında garibim, Hz. Ömer’in namazına aşığım dediği gencimiz aile hayatının hayalini bile kuramıyor. Devam ediyoruz. Hacca mı gideceğiz? Hesap yapıyoruz. Ne ile? Matematik ile… Gidiş, geliş… diye sıralandığında bir de daha çocukların istikbalini temin edemediğinden… (ki bir ömürlük ‘sened’ var ellerinde(!)) haccı erteliyoruz. Tebrikler Matematik başardın bunu… Misafirin mi gelecek? Nasıl ağırlayacaksın onu? Matematik ile… yemeği, tatlısı, meyvesi… diye uzar liste. Bir de ev hazırlığı, evlilerin de hazırlığı eklenince listeye ertelenir olur üç aydır gelecek misafir, bir sonraki üç aya… maksad muhabbet değil, gösteriş için… Nasıl? Matematiğin zaferiyle… Aaa mutlu sona yaklaştım: Evleniyorum/z… Lakin matematik yine peşimizi bırakmaz… Ki haklıydı sanırım: Dışı yakar (gösteriş), içi yakar (fakirlik) bir evlilik nasıl mümkün olacaktı? Elbette Matematik kahramanlığını tekrar gösterecekti… Gelir: 2000TL… peki şimdi Gideri hesaplayalım: Kira;600TL, Telefonlar;100TL, Yol masrafı:200TL, Faturalar;200TL Mutfak;750TL, Alışveriş;300TL… diye devam eden Matematiksel hesaplar evin mutlu yüzlerini ve rengini değiştirmeğe yetiyordu. Hele hele hesapta olmayan bir misafirin gelmesi, aniden birinin ölmesi (sanırım ölümler aniydi zaten(!)), bir de düğün dernek hikayesi,, hesap etmediğimiz ama her zaman karşımıza çıkan (çıkacak olan) hastalık… Artık hayal edebiliyor musunuz o gencecik delikanlılarımı-

zın halini? Onlar kahrolmasın(!) da kim olsun? Kimin yüreği yansın(!)? Kimler için için ağlasın(!)? Değil mi? Muzaffer Matematik… Neyse ki Arif insanların okuyacağı bu yazıyı işaretlerle ifade etmeye çalıştım, elhasıl ile sonuçlandıralım yazımızı… Ey güzel insan, Ey ümmet-i Muhammed(asm)’in Salih efradları!!! Bir süt bardağıyla 10ların katlarını doyuran Kadir-i Zülcelal-i velikram acaba seni Matematiğin tufanından kurtarıp doyuramaz mı? Ey Kapitalizmin rüzgarına kapılmış Ahirzaman evladı!!! Acaba ...(3)…ay bir ekmekle beslediği zamanın eşsiz, güzel insanını besleyen Rahman olan Allah, Haşa! Rahmeti o kadar eksik mi ki bir ekmekle seni bir gün doyurmasın? (veya gökten Al-i İmranı indirmeğe kadir olan Allah sana yerden nimetler sofrasını halkedemez mi?) Ey Müslüman!!! Ben ne Muhammed(asm)’im ne ashabıyım… Ne de Ahirzaman’ın eşsiz insanıyım mı diyorsun? Evet doğru söylüyorsun ki hayatına Matematik hakim olduğu müddetçe O’nlar olamadığın/ olamayacağın gibi, onların yoluna yaklaşamama tehlikesini de sana hatırlatmak isterim!!! Lakin 2000TL değil, Asgari ücretle çalışan, çalışan değil, çalışamayan, çalışamayan değil nice engelli insanın yaşadığı aynı dünyayı paylaştığını ne zaman unuttun?? Devletin şekat(!) elini, Allah’ın rahmet eline değiştiğinden beri… İktisadı israf ile aynı kapta mayaladığından beri…. …………………………………….. ………………………… Hasıl-ı kelam hayatımızı Rahmete değil MATEMATİK’e teslim ettiğimizden beri biz şu haldeğiz….


H

ayatı iki farazî hat üzerinde farz edeceğiz. Birincisinde eğer hayat düz bir hat üzerinde gidiyor, ilerliyorsa o zaman “0”(sıfır) noktası kabul edilen başlangıç noktasından ne kadar uzaklaşılırsa ilerleme ve medenileşme o derece artar ki en son içinde bulunulan zaman-ı hal en modern, en medeni, en ilerlemiş… zaman olur. Bu durumda “Ata”nın yolunda gitmek çok da akıl kârı görünmüyor. Ne edip edip bir an evvel “Ata”dan kurtulmaya ve uzaklaşmaya bakmaya gerek. İkinci farazîmiz olan hayatı dairesel bir hat üzerinde farz ettiğimizde en medeni ve saadetin en münteha noktasında yaşanılan zamanı “0”(sıfır), başlangıç noktası farz ettiğimizde ki, başlangıçta bu noktadan uzaklaşıldıkça gerileme, en azından o doruk noktasından bir iniş, bir düşüş yaşansa da zaman ilerledikçe farazî hayat hattında yol aldıkça tekrar bir başlangıç noktasına bir kurbiyet peyda eder ki bu da saadetin kokusunu tekrar almayı sağlar… Bu durumda ise asrımızın farazî daire hattı üzerinde “0” (sıfır) noktası olan başlangıç noktasında olmadığını, ki insanlığa sunduğu ‘halet-i ruhi-yi arızî’lerle her akıl sahibi bir çırpıda anlayacaktır.

Böyle bir gerçeğin farkında olup, teşhisi konulduktan sonra, şöyle bir hüküm vermemiz yanlış olmazsa gerek: Eğer “0” sıır noktasında asrımıza ve ‘Ata’ya yer yok ise ve o ‘münteha noktası’ daha evvelinde kendini göstermişse yine Ata’dan uzaklalaştıkça zaman zaman gerileme, duraklama dönemleri yaşansa bile zaman ilerledikçe saadet asrına bir yakınlaşma olur/ olacaktır. O halde ister birinci farazînin taraftarı olun, ister ikinci farazî hayat hattını kabul edin, her halükar ve şartta “Ata” ile övünmenin, “Ata’nın izinde” gitmenin doğru olmadığını kabul etmek mecburiyetindeyiz. Ben şu memleketin evladıyım, filan milletin torunuyum şu “Ata’nın izindeyim naraları size kalbî bir terakki ve saadet sağlamıyor ve sağlamadı ki; “Kap-İtAl-(izm)”lerin ve ruhî bunalım(lı)ların çağı olmuştur. Herhalde böyle devam ederse Cehennemin öfkesinde neredeyse patlayacak insan asrı olur bu ahir zaman yani zaman-ı hal… O zaman daha Güneş’in batıdan doğuşunu görmediğimizden fırsatımız var ve hatt-ı farazîyi daire bilip, o başlangıç noktasını, başında Habib-i Ekrem olan Hazreti Muhammed aleyhisselam’ın saadet asrını kabul ve hedef ittihaz ederek o asra ulaşmak için gayret, gayret üstüne gayret…

TOPLUM VE AİLE

Zeki KAYA

49


TOPLUM VE AİLE

50

Mesut KONYAR

D

ün tanıştık. Tanışma vesilesi olan mesele hakkında konuşup netleştirdikten sonra misafirimizi içeriye çay içmeye davet ettik. Geldi fakat gelirken ki cümlesi: “Tamam davetinize icabet edeyim ama şunu baştan söyleyeyim ki ben bir Hristiyan’ım” şeklinde oldu. Bu cümlenin ardındaki endişeyi tahmin edebiliyordum ortamın baskısı, dışlaması ve sonra tepki olur kaygısı. “Sizin için sorun yoksa benim için hiç sorun yok ki” deyip balkona buyur ettik. Tanışmadan sonra elbette konu konuyu açtı hayat hikâyesini merak ettim. “Dedeleri ve babası da Hristiyan mıydı yoksa kendisi sonradan mı Hristiyan oldu?” diye sordum. Başladı anlatmaya: “66 yaşında bir emekli öğretmenim. Çanakkaleliyim dedelerim de Çanakkaleli. Dedelerim, babam, annem hepsi Müslüman. Fakat annemle babamın Müslümanlığı gevşek (kendi tabiriyle sulandırılmış) Müslümanlık idi. Çünkü annem pek namaz kılmaz ve dinin emrettiği gibi örtünmezdi. Çok az olan namazı ve yarım yamalak örtünmesi de dini olmaktan çok kültüreldi. Babam da sabahlara kadar içerdi, pek çalışmazdı. Bu sebeple fakir bir aile idik. Çanakkale’de “gâvur mahallesi” dedikleri bir mahalle vardı ki ev kiraları ucuzdu orada. Tahmin edeceğiniz gibi Hıristiyanlar ve Yahudiler yaşardı o mahallede. Fakirlik sebebiyle evlerin kiralarının ucuz olduğu gâvur mahallesine taşınmak zorunda kaldık. Ben o sırada 3-4 yaşındaydım. Benim hiç öyle Ahmet, Mehmet, Hüseyin… diye arkadaşlarım olmadı. Hep Yorgo, Sabetay, David… idi arkadaşlarım. O mahallede yaşayan tek Müslüman aile (!) bizdik. İlkokul yıllarında çok yakın arkadaşım olan Sabetay bana bir gün Tanrı’yla ilgili bir şeyler anlattı. Ben de kendi kendime biz fakir olduğumuz için evimizin pek de misafir ağırlamaya müsait olmadığını düşünüp Sabetay’a “Aman! Tanrı bizim evimize gelmesin, Çünkü biz çok fakiriz, evimiz eşyalarımız çok eski” dedim. Sabetay “olur mu öyle şey? Tanrı tabii ki evinize gelmez. Bildiğin gibi değil. O her yerdedir, her yerde.” dedi ve bildiklerini bana anlatmaya başladı. Tanrı

kelimesini o zamana kadar ailemden hiç duymamıştım. Bana hiç ondan bahsetmediler.” Dedi Hakikaten çok garipsedim ve tekrar ederek bir de ben sordum “yani siz sizin deyiminizle Tanrı, bizim deyimimizle Allah yani bir ilah kavramını Sabetay’la olan (ilkokul yıllarındaki) diyaloğunuza kadar hiç mi duymadınız? Cevap: “evet, kesinlikle.” Güvenilir biriydi, doğru söylüyordu. Aklıma Bediüzzaman’ın şu ifadeleri geldi: “bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhâssa peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur. Âhirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur. Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?”(1) Ve şöyle devam etti: “fakir olduğumuz için gâvur mahallesindeki Hıristiyanlar ve Yahudiler bize iyi yardım ederlerdi. Bu ve benzeri ilgi alakayı aslında bu mahalleye taşınmadan önce pek görmedik. Elbette bu durum (onlardan yardım görmemiz) bizim gâvur mahallesindekilerle aramızın çok iyi olmasına katkı sağladı...” Ayrıca kilisede papazın ona özellikle bir ilgi alaka gösterdiğini sonradan anladığını anlattı. Örneğin kilisedeki şamdanların temizlenmesi işini “sen bu işi iyi yaparsın” diyerek kendisine yaptırdığını ve bunun da elbette kendisini onure ettiğini söyledi. Hıristiyanlıkla ilgili birkaç mesele hakkında konuştuk. 6-7 Eylül olayları sırasında mahallesindekilerle aralarına mesafe girmesini anlattı. Yaş 30. İstanbul’a gidiyor sanırım teyzesinin oğlunu ziyarete. Tabi o sıralar cep telefonu yok jetonlu telefon ve ev telefonları var. Onlar da sınırlı yerlerde var.


TOPLUM VE AİLE

“Tabii ki, Elbette inanıyorum.” Dedi. Birkaç aramada teyzesinin oğluna ulaşamıyor. Parası da bitiyor. Parası kalmadığı için bazı dükkânların teŞöyle devam ettim: “peki bu durumda siz Hıristilefonlarından istifade ile teyzesinin oğluna ulaşmak yan olmayanların doğru yolda olmadığını düşünüyor için dükkân dükkân dolaşıyor. Sanırım çoğu dükkân ve önemli bir hakikatten mahrum kaldıklarına hatsahibinin telefonunu kullandırtma konusunda geri ta ahiretlerinin tehlikede olduğuna inanıyor olmalıdurduğunu söyledi. sınız.” Ve şöyle devam etti: “evet biliyorum ki İslamiyet “Evet” dedi. bu değil, Müslümanlar bu konuda eksiklik gösteriSoruma şöyle devam ettim: “Şu halde insanları yor.” Dedi. Hristiyanlığa davet için gayret gösBu ana kadar Hristiyan olduğutermeniz gerekmiyor mu? Çünkü nu kimseye belli etmemiş ve zaten size göre Hristiyan olmayanlar büŞöyle devam ettim: zahiri bir alameti de (haç…) bulunyük bir tehlikede ve zarardalar.” durmuyormuş. Telefon etmek rica“Ben bunu yapamam. Sonra “peki bu durumda sıyla girdiği bir eczaneden olumsuz bana misyoner derler ve sürerler cevabı aldıktan sonra arkasından siz Hıristiyan buralardan. hatta Hıristiyan oldubir el uzanıyor ve “evladım isterğumu bilmeden benimle dostluk sen gel kiliseden telefon et.” diyor olmayanların doğru kuran insanların bende haçı görona. Bakıyor ki sakallı bir hacı amca dükten sonra Hristiyan olduğumu yolda olmadığını ama papazmış. Kiliseye gidiyorlar, öğrendikten sonra şiddetle tepki papaz ona domates, ekmek, peyverip benden kaçtıklarını çok gördüşünüyor ve önemli nir hazırlıyor. Karnını doyurdukdüm. Örneğin bir arkadaşım benim tan sonra teyzesinin oğluna tekrar bir hakikatten çakmağımın üzerinde haç sembobirkaç kez telefon ediyor ki bu kez lünü görünce sert bir tepki gösulaşabiliyor ona. Elbette ki “insan mahrum kaldıklarına terdi ve uzaklaştı benden.” dedi. ihsanın (iyiliğin) kölesidir” düstuBunları dinleyince aslında toplum runca dükkân sahiplerinin ilgisizliği hatta ahiretlerinin olarak müsamahasızlığımızı ve diile beraber papazın ilgi göstermesi nimize yeterince güvenmediğimizi tehlikede olduğuna onu etkiliyor. Teyzesinin oğlu gelip düşündüm. Tabi bu durum dinimionu alıyor… inanıyor olmalısınız.” zi yeterince bilmiyor olmaktan kayDikkat ettim de cümle aralarınnaklanıyor. da genellikle dini eğitim konusun“Evet” dedi. Hıristiyan misafirimizin hayat da ailenin, özellikle çevrenin etkihikâyesinden ‘gâvur mahallesinSoruma şöyle sine vurgu yapıyordu. Demek ki dekilerin yardımseverliklerini’ ve çevre, insandaki boşluğu hemen ‘telefon etme meselesinde insanıdevam ettim: “Şu dolduruyor. Ve hayıflanmak demızın yardımcı olmaktan uzak durğil belki sadece bir analiz yapmak halde insanları masını’ dinlerken Bediüzzaman’ın adına “ben aslında çevreden dolayı şu tespitinin önemini hatırladım: Hristiyan oldum.” diyordu. ÇocukHristiyanlığa “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin luğunda arkadaşlarının da onun ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını davet için gayret Hıristiyan olmasına olan etkisi bief’alimizle izhar etsek, sair dinze “Kişi arkadaşının dini üzeredir. göstermeniz lerin tâbileri elbette cemaatlerle O halde herkes kiminle arkadaşlık İslamiyet’e girecekler; belki Küre-i yaptığına baksın.”(2) Hadis-i şerifigerekmiyor mu? Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de ni hatırlatır. İslâmiyet’e dehalet edecekler.”(3) Çünkü size göre “Peki, İslamiyet’i hiç araştırdınız Misafirimiz hakikaten güzel vamı ya da hangi kaynaklardan araşHristiyan olmayanlar sıfları olan biriydi. Müslüman olsa tırdınız?” diye sordum. ne güzel olurdu diye düşündüm. “İslamiyet’i araştırmaya gerek büyük bir tehlikede Allah (c.c.) hidayet nasip etsin ona duymuyorum. Çünkü Hristiyan’ım ve ailesine. Bizlere de dinimizi yave bu bana yetiyor. Yaşım zaten 66, ve zarardalar.” şamayı ve kemalatını ef’alimizle izbu zamandan sonra araştırmaya da har etmemizi en azından onu dert gerek yok.” dedi. Yaklaşımı bana iledinmemizi nasip etsin. ginç geldi ama öyle dedi ve çok da üstüne düşme1 Emirdağ Lahikası dim. 2 -Ebu Davud, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45. Kendisine karşı rahat konuşabileceğimi düşünerek 3 -hutbe-i şamiye tekrar bir soru sordum: “Mesela; ben İslamiyet’in en doğru din olduğuna inanıyorum, siz de aynı şekilde dininiz olan Hristiyanlığın en doğru, en hakk din olduğuna inanmıyor musunuz?” diye sordum.

51


Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. Bakara Suresi, 156

Dergimizin yayın kurulu üyesi değerli Gönüldaş ve Nur Kahramanı Necdet AÇIKGÖZ’ün muhterem babaları Halil AÇIKGÖZ vefat etmiştir. Merhuma Allah cc’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabrı cemil dileriz.

ORTAK ZEMİN DERGİSİ


Mesut KONYAR 1

2 5

4

3 6

7 9

8 10

11

12 13

14

15

Soldan Sağa

Yukarıdan Aşağıya

6 Çok sabırlı 7. Hayırlı ve menfaatli şeyleri yaratan, faydalandıran. 8. Hidayet veren. 10. Ölümü yaratan. 13. Tek. Ortağı ve benzeri bulunmayan. 14. Alemleri nurlandıran, dilediğine nur veren. 15. Son derece adaletli olan.

1. İyi kullarını seven ve sevilmeye en lâyık olan. 2. Her şeyi en ince noktasına kadar bilen 3. Varlığının sonu olmayan, ebedi. 4. Her şey O'na muhtaç fakat O hiçbir şeye muhtaç değil. 5. Çok çok bağışlayıcı. 9. Varlığı sayısız kanıtlarla açık olan. 11. Tövbeleri kabul edip bağışlayan. 12. Her şeyden önce var olan.

BULMACA

ESMA-ÜL HÜSNA BULMACASI

53


DÜŞÜNCE DENEME YORUM

54

Murat ARAS

TESADÜF -Ben var ya ben. Ben tesadüfe çok inanırım. -O zaman inandığın gibi yaşa. -Nasıl yani? -Mesela hiç ders çalışma. Her şeyi tesadüflere bırak. Belki tesadüfen okul birincisi olursun. Hem çantanı ders programına göre hazırlama. Belki tesadüfen, kitapların ders programına uygun olarak kitaplığından çantanın içine düşerler.

Ayrıca annene de söyle yemek yapmak için boşuna uğraşmasın. Belki tesadüfen, mutfaktaki malzemeler gerekli miktarda tencereye dökülürler. Böylelikle çok lezzetli bir dolma oluşur. Adına da tesadüflü dolma deriz. -Sen delirdin mi? Hiç öyle şey olur mu? -Tesadüfe inandığını söyleyen sen değil miydin? -Yani…, şey…, kem-küm…, falan-filan…

FABRİK A İÇİNDE FABRİK A Fabrikalar, üretim için gerekli maddelerin işlendiği yerlerdir. Bu maddeler, her zaman fabrikaya yakın bir yerde olmayabilir. Bundan dolayı, kamyon ve tırlarla fabrikaya getirilirler. Ağaçlar ise her bir dalında ve hatta her yaprağında fabrikalar bulunan bir mucizedir. Bu fabrikalara gerekli olan su, hava, enerji ve mineraller, Yaratıcı tarafından herhangi bir nakliye aracına gerek kalmadan yerlerine ulaştırılır. Dallardaki fabrikalarda yapraklar, çiçekler ve meyveler üretilir. Üretimin devam edebilmesi için ayrıca ışık ve ısı gereklidir. Bunun için Allah, gökyüzüne Güneş adında kocaman bir ocak koymuştur. Yapraklarda da fabrikalar vardır. Yani fabrika içinde fabrika… Ne kadar da mucizevi bir olay, değil mi? Her fabrikanın bir sahibi ve ustası olduğu gibi bu fabrikaların da sahibi ve yaratıcısı Allah’tır.

Buradaki üretim için ışık çok önemlidir. Bu ışık Güneş’ ten sağlanır. Meyvelerin, pişip yiyeceğimiz duruma gelmeleri için gerekli ısı da buradan sağlanır. Ağaçlar, dallarını bir el ya da bir kol gibi bize uzatarak, başlarına takılan o değerli hediyeleri takdim ediyorlar. O hediyeleri, yani o meyveleri ve çiçekleri bilerek bizlere uzatamazlar. Allah’ tan emir alarak görevlerini yerine getiriyorlar. Öyleyse biz onlara değil Rabbimiz’ e teşekkür etmeliyiz. Bazen meyvesiz ağaçlara sinek gibi böcekler yumurtalarını bırakabilir. Adeta meyvesiz o ağaçlara, yumurtadan çıkan sinek yavruları birer ruhlu meyve olur. Bütün fabrikalar Allah’ ın izniyle bu meyvelerin konforunu, beslenmesini ve büyümesini sağlar.


KARİKATÜR

55

NEJAT ERDİM


MİZAH

Tefekkürname...)))

56

ATLIYA CEVAP Hz. Muhammed (s.a.v.) sahabelerine bir ikram sırasında hizmette bulunurken, uzaklardan gelen bir atlı yanlarına yaklaşarak, - Bu kavmin efendisi kim? diye sordu O nu arıyorum. Efendimiz (s.a.v.) bu soruya, gurur olur endişesiyle “benim” diye cevap vermedi. Ve o anda sahabelerine hizmet etmekte olduğundan, asırlar boyunca yankılanan ve aynı zamanda atlı adama cevap niteliği taşıyan şu sözlerle mukabele etti: - Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir.

lar.

EN BECERİKSİZ İNSAN Halid bin Safvan’a: “En aciz, en beceriksiz insan kimdir? diye sormuş-

O da bu soruya şu cevabı vermiş: “En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandır. Ondan daha acizi, daha beceriksizi ise bulduğu dostu kaybedendir.” EŞSİZ CÖMERTLİK Hz. Ebû Bekir in cömertlikte de bir eşi yoktu. Bir defasında cihad için yardım istendi... Bütün sahabiler koşuştular. Kimi malının yarısını, kimi dörtte birini getirmişti. Hz. Ebu Bekir in getirdiği ise, malının tamamıydı. Resulûllah (a.s.v.) kendisine sordu: - Ailene ne bıraktın? Hz. Ebubekir, cevap verdi. - Allah ve Resûlü nün muhabbetini!.. BAHTİYARLIK Hazreti Ali, yaşlı bir katır üzerinde giderken, devrin dalkavuklarından birisi önüne çıkar: - Sen ki Allah’ın Arslanısın... Böyle bir katıra binmek sana yakışır mı? Hz. Ali şu cevabı verir: - Hücüm edenden kaçmayacak kadar cesur, kaçana hücum etmeyecek kadar âlicenâb, bana sahib ol-

madığım meziyetlerle hitap edecek kadar dalkavuk ruhlu olmadıktan sonra, insana böyle bir katır yeter Sabır Cüneyd-i Bağdadi’ye “sabır nedir?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş. - Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır. ALIŞVERİŞE GELDİK İbn-i Muhayrız isimli din alimi, elbise almak için bir mağazaya girdiğinde, içerdekilerden birisi onu tanıdı ve dükkan sahibine: - Bu zât, İbn-i Muhayrız’dır, dedi. İbn-i Muhayrız kendisine özel bir muamele yapılmaması için hemen dışarı çıkarken: - Biz paramızla birşeyler almaya geldik, dedi. Dinimizle değil. ALLAH’A SIĞIN İzzet Molla’yı, Razaman’da bir iftara davet ederler. Davetlilerden birisi de hocadır. Sofraya billur tabak içinde elmasiye denilen bir yemek getirilir. Hoca büyük bir iştahla yemeğe yumulur. Yemek, hocanın tabağın kenarına bastırmasıyla İzzet Molla’nın kucağına fırlar. Şair, yemeğe bakar ve: - Hoca’nın elinden bana sığınacağına Allah’a sığın, der. BAKIŞ FARKI! Adamın biri, Muhammed Bin Vâsi nin bacağındaki yarayı görüp, “Sana acıyorum” dediğinde, ondan şu cevabı almış: - Ben, aynı yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum. BAŞIN SONU Mevlânâ Câmi’ye ihtiyarlık hakkında fikrini sormuşlar. Şu cevabı vermiş: - İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir. Son ve netice ise, başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçiren ihtiyar, derisinden bellidir.


- Hayır, Azrail’le yakında görüştük. Bana dedi ki: - Boş bulursam götürürüm. DEVELERİMİ KALBİME BAĞLAMAM Biri İmam-ı Âzam’a gelerek: “Ya İmam, ben namazlarımı huşu içerisinde kılamıyorum. Namazda iken develerimi otlatıyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, ibadetlerinizi huşu içerisinde nasıl yapıyorsunuz?” diye sormuş. İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri şöyle cevap vermişler: “Ben develerimi kalbime bağlamam ki, ahıra bağlarım...” DİKEN VE GÜL Ebüdderda Hazretleri, bir sohbette insanların ahlâkının git gide bozulduğunu söyleyen bir zatâ şöyle dedi: - Haklısınız!.. İnsanlar, eskiden dikeni bulunmayan güle benzerlerdi. Şimdi ise, gülü olmayan dikenleri andırıyorlar!..

DÜNYAYA NASIL YERLEŞMELİ Abdülaziz Bekkine Hazretleri, bir gün bir yakınına şöyle der: - Oğlum, bu dünyaya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen, gitmesi zor olur. EDEP DERSİ Ahmed Rufaî Hazretleri, birgün yolda iki çocuğa rastladı. Kavga ediyorlardı. Onları ayırdı ve içlerinden birine sordu. - Sen, kimin oğlusun? Çocuk şu karşılığı verdi: - Sana lâzım olmayan şeyi ne edeceksin? Ahmed Rufaî oradan ayrılıp gitti. Fakat hep çocuğun cümlesini tekrar edip şöyle diyerek: - Oğlum, Allah sana hayırlar versin... Bana, büyük bir edep dersi verdin. İLGİ Peyzaj mimarlarından Mevlüt Baysal, gittiği lokantada bir saat beklemek zorunda kalmış. Nihayet bir garson gelip sormuş: - Ne isterdiniz? Mevlüt Baysal, kibarca cevap vermiş. - Bir porsiyon ilgi lütfen!..

MİZAH

BOŞ KALMAYA GELMEZ Uzun bir ömür süren ve hayatının her anını çalışıp eser vererek oldukça verimli geçiren Süheyl Ünver Hocaya, ileri bir yaşta iken bazı dostları lâtife kabilinden sormuşlar: - Hocam, Azrail sizi unuttu mu yoksa? Süheyl Ünver’in cevabı şöyle olmuş:

57


ŞİİR

Hicranname

58

Teslimiyet Hak k’a idi, biz nefse teslim olduk Varoluş bir gaye idi, biz gayesizliğe yol bulduk. Nasıl olduysa Ey Nebi! Kâinat ilim, fen vasıtasıyla ‘Sübhanallah’ derken Ve biz de halifeyken, sustuk. Mason, misyoner inkâr etti Biz küfre alkış tuttuk. Emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker, hak ve vazife olmuşken Biz sorumlu tutulacağız diye, bilmekten korktuk , Yine sustuk. İnancımızı yaşayamadık , yaşanılanın inanç olmasına göz yumduk. Gaza getirildik Siyonistlerce, dünyaperest nefislerce Soldurulduk , hazan olduk. Bir kısır döngüydü senden uzak arayışlar, nesillerce İçimizdeki aç kurt, yedik çe genişletti mideyi Aciz kaldık , doyuramadık. Çırpındık umut diye, kurtuluş diye, mutluluk diye Fani çareler bulduk , yetmedi, yetmez de Ruhlarımız aç, hislerimiz can çekişmekte… Söyle Ey Nebi! Nurundan ve aşkından mahrumken Hangi tokluk doyurur bizi? Gel, Ey Nebi! Tebessümünle çağlar ötesinden İnci, mercan, nur getir. Bakışınla şefkatinden Gönlüme sürur getir. Çık yine Mi’raca affıma müjde getir. Seccadem Burak olsun, Namazıma istikamet getir. Şu mermer kalplere aşk getir, merhamet getir. Gafil olan beşere, yine sen davet getir. Gel, hasreti bitir, gel! Sen gel de, bir görün de Bin canımla kurban olayım ben de Söyleyeyim sahabe sözüyle: “Anam, babam, canım sana feda, Ya Rasulallah” Nefsin elinde bırakmasın, şefaatine ulaştırsın Senin adına var eden ALLAH. (âmin)


Materyalist felsefeyi anlatıp durdular, Her şeyi eğlenceden ibaret sandılar, Aldatıcı sefahate dalıp çıkarken, Kanına girip gençliği uyuttular... Dediler gençsin kanın deli akar, Fikirden ziyade hisse bakar, İhmal ettiler güzelim maneviyatı, Gül gibi kokan gençliği soldurdular... Cazibedar masalları bir bir anlattılar, Yaşlanınca ölürsün diye mavallar okudular, Düşünme yarını, bugüne bak deyip, Kıymetli zamanını boşa harcattılar... Bak keyfine; gez, dolaş diye tutturdular, Aklına mühür vurup, dilini susturdular, Ruhun gıdasını vermeyerek, Gençlikten imanı çekip aldılar... Saat gibi işleyen kalbini kararttılar, Koskocaman ufkunu küçültüp daralttılar, Dediler eğlen, daha gelemezsin dünyaya, İstikbali unutup, gençliği morarttılar...

Abdullah KIRGIL

ŞİİR

Gençlik

59


AĞLA GÖZ L E R İM AĞLA Bir gün belki insanlık, bu uykudan uyanır.

ŞİİR

Bir soluk, bir nefes aynı zamanda barınır. İnsanlık ancak secdede arınır, Orayı bulamayana, ağla gözlerim ağla. 60

Acizsin, fakirsin, kendini ne sanırsın. Bedenine bile sahip değil; bugün var yarın yoksun. Zaman zaman nefsine bazen kullara kulsun. Böyle yaşayanlara ağla gözlerim ağla. Kalubeladaki biatı tekrar yenileyelim, Diz çöküp tahiyatta görünelim. Açıp yelkenleri şehadete yürüyelim. Eğilmeyen bele, verilmeyen cana ağla gözlerim ağla. Gayelerin iflas etmiş umudun tükenmiş Nefsin bayram, ruhun azap çekmiş. Birde bakmışsınki defter sola gelmiş. Cehennem kapısındakilere ağla gözlerim ağla. HABİBE (Suzan) SÖNMEZ


Durmadan akıyor zaman Günahlar çoğalıyor zaman zaman Kalbe işleyip siyahlandırdığı zaman Tefekkür ederiz, Ey Bediüzzaman ! Şeytan pusu kurmuş bekliyor an be an Günahlar üstümüze geliyor her an Sabret pes etme hiçbir an Düşün… Hz. Eyyüp’ü an Günahlar kovaladı, ben kaçtım Çok yoruldum, nefret saçtım Kalbime bir yara daha açtım Galiba ben Nur’lara açtım Cehennem çukuruna atıyor günahlar Artık duyulmuyor ahlar Bu ne çaresiz eyvahlar Gelen vahlar… Giden vahlar… MEHMET ŞERİF AYKAL

ŞİİR

AĞLIYOR ZAMAN

61


ÖDÜLLÜ BULMACA

ÖDÜLLÜ BULMACA

62

Bir sahabi Rad- Resimdeyum ki Alim imi Zat (rh.a)

Uzaklık

Remiz

Küçük sandık

Zayıflık

Nikel Remzi

Mavi

Evin bir bölümü

Arapçada oğul

Bir harf

1

Yardım

Hilkat, Yartılış

Bir renk

9 Kötü kokan Birden bire

Hor, hakir

Etrafı suyla kaplı kara

Kur’an alfabesi

Belde, şehir

Mektup

Bir harf

Genişlik

Bir soru çeşidi Alaattin Pay Attar’ın bir eseri

15

Bir tür çalı

Dinsiz

Vücut ısısı

Döteryum imi

Ergenlik sivilcesi

Azot Remzi

Kur’anda bir sure adı

İsim

Isıtma fiili 6

Oyun, eğlence

Büyük çivi

Soyca

Elifba’da bir harf

Pakistan’da bir kent adı

8

3 Matem Varlığı ve yokluğu mümkün

Çocuk

Ekme fiili

Çok içen, alkolik

14

Bir harfin okunuşu

1 Şahı Nakşibendin (r.s.) virdi

İlişkin münasebetiyle

Halk, teba

Yaratmak, haketmek

Bir harf

Su, ma Ödünç verme

10

Eşi benzeri olmayan

5 Temiz, pak

Azot imi

Ova, gezinti yeri

Bir mezhep imamı Ebu .......... (r.a.)

Bir göz rengi

Geçim Hak yolunu gösterme

12

Esmaül Hüsnadan bir isim 7

Akılsız Toplumun küçük birimi

3. tekil şahıs

Bir Peygamber Hz. ........

Ahmedi Xanî’ nin dört dile yazılmış şiiri

Sahabiler

11 Mağara

Bina etmek

Bir Halife Hz. ........ (r.a.)

2 Yardımlar

Lantan Remzi

Bir nota

Yabancı

Bir işi uygun kişiye vermek

Çok lezzetli

Bir klavye çeşidi Bir hastalık adı

13

ŞİFRE 1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

11

12

13

14

Şifreyi odulortakzemin@hotmail.com adresine adınızı, telefonunuzu ve posta adresinizi yazarak mail adresimize yollayın. Kur’a sonucu 5 kişiye hediye gönderilecektir. Katılımlarınızı bekliyoruz.

15


çözerek

camızı lü Bulma

Ödül

m

tmail.co

in@ho rtakzem

odulo

adresine

n

göndere

a kura

umuz 5 okuyuc

i”

konomis

İslâm E sonucu “

ecektir.

an edil bı armağ

kita

emin Ortak Z ımızda 13. Say ura çözüp k ı z ı m a c ulma değerli n Ödüllü B a n a z a ödül k sunucu larımız: okuyucu GÖZ

t AÇIK 1-Necde NTEP GA ZİA n TÜRK 2-Osma Lİ DENİZ Z KURNA 3-Hasan ATYA MAL t PAYAM 4-Ahme K DÎLO ĞLU RAHİMO B İ I C A H t 5-Mura MERSİN MAN DİÜZZA E B İ: S RE NIN ŞİF LMACA

I BU

13. SAY

ÖDÜLLÜ YARIŞMA: BEDİÜZZAMANa MEKTUP ve ŞİİR YARIŞMASI DEVAM EDİYOR SON BAŞVURU 15 ŞUBAT 2014

ÖDÜLLÜ BULMACA

ızdaki

Bu Sayım

63


DUVAR YAZILARI

(Hz. Ömer)

(Hadis-i şerif)

(Hz. Osman)

(Mevlana)

(Hz.Ebubekir)

64

(Hz. Ali)

Şefik Atilla

(Mahatma Gandi)

(İmam Şafi)

(M. Gandi)

(Marthin Luther King)

(Hz. Ali)

(İmam Gazali)

(Sadi Şirazi)

(OSHO)

Ortakzemin 14.Sayı