Issuu on Google+

Editör'den Üç Aylık Kültür ve Düşünce Dergisi

YIL: 6 SAYI: 11

Nisan- Mayıs -Haziran 2013

Fiyatı: 3,50 TL ISSN: 1307- 6558 Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü İbrahim KORKUT Genel Yayın Yönetmeni Zeki KAYA Yayın Kurulu Selami YÜKSEL Ahmet KAVMAZ İbrahim KORKUT Necdet AÇIKGÖZ M. Emin KORKUT Abdullah ALP Hukuk Danışmanı Av. Sabri SAYAN Yayın Türü Bölgesel & Süreli Yayın Basım Tarihi Nisan 2013 İrtibat Adresi Bey Mh. Eblehan Cd. No: 12/1 Şahinbey / GAZİANTEP Tlf: 0342 220 07 18

ortakzemin@hotmail.com Posta Çeki Hesabı İbrahim Korkut Hesap No: 544 97 32

Yazıların Tüm Sorumluluğu Yazarlarına Aittir.

GRAFİK - TASARIM - BASKI

matbaa-yayıncılık-promosyon ve ofis sistemleri

Tel: 0 342 231 52 23 Fax: 230 19 61 İncilipınar Mah. Kıbrıs Cad. No: 18/E Şehitkamil / GAZİANTEP

Ey, Cennetin ayakları altına verilmiş mübarek hanım anneler ve siz anne adayı hanım kızlar ve sizler o mübarek annelerin Salih ve Saliha evlatları! Seni de unuttum zannetme, ve sen ey modern asrın, ahir zamanın çağdaş kadını!! Sen de kulak ver, sana da söylenecek birkaç kelam bulursun elbette yazarlarımızın hür fikirlerinin katrelerini kâğıda aktaran özgün kalemlerinden… Toplumun küçük bir Cenneti veya bozulduğunda da mağma-misal bir Cehennem-i suğrası, ama yine de kutsallığını koruyan bir mihenk taşı elbette ki ailedir… O ailenin çevresini saran surlar misali babanın refika-i hayatı(hayat arkadaşı) ve nesl-i cedidin anneleri!!! O surların içini Allah senin elinle gülü reyhan kokan cennet-misal bir bahçeyi, yaşanabilir bir arzı senin elinle inşa etmek istiyor. Saygıdeğer hanımefendiler… Kur'an'a kulak verelim: Bak ki Hüda ne takdir eylemiş: Kadın ile erkeği nasıl da ilmek ilmek işlemiş. Gör ki tesettürün desenlerinden Hicap, Tevazu ve Rıza ne de çok sana yakışırmış… Hüsn-ü siretin evladır Hüsn-ü suretinden… Sabrın ve sadakatin seni cennetlerin hurilerine sultan eyleyecek, şu garip dünyanın sultanisi olmaya gerek var mı acep? Modernizmin kıskacında meta olmaktan kendini kurtarabilen o hayâ sahibi Havvalara, Meryemlere, Aişelere, Asiyelere, Haticetü'l Kübralara selam olsun… Selam olsun… Modernizmin kıskacında sen olmaya meta Hurilere sultan edecektir seni Mevla… Sabır ile kazanılır imtihan Hayâ ve edep ile daima Rabbini an Tevazuyu elden bırakma sakın Nazar-ı nameşru zehirdir, sakın Vicdan ile aklını birlikte kullan Nesl-i cedide seni ANA yapar Yaradan Okumaktan maksat hayâdır elbet Ruhsatı bırak takvaya el at Ortakzemin'de hür fikirler olacak Yazarı eleştir ama kızma olmayacak Elinden alınmayan bir iraden olacak Sana düşen doğruyu alıp, yanlış ise bırak NOT: Şark diyarların münbit arazilerinden neşet eden hür düşünce sahibi Sayın Mücahit BİLİCİ Hocamıza teşekkür eder kendisinin de bundan sonra OrtakZemin'imizde hür fikirlerinin reşhaları bulunsun istiyoruz. Ve yine Saygıdeğer Gazeteci-Yazar Cihan AKTAŞ Hanımefendi'ye de yoğun medya meşguliyetine rağmen dergimize destek amaçlı gönderdiği yazısından dolayı teşekkürü bir borç biliriz. Ve siz dergimizin müdavim yazarları size de her daim teşekkürlerimizi sunup bir sonraki sayımızda buluşma umudunu yitirmeden hepinizi Kerim ve Alim olan Allah'a emanet ediyorum…

grafik@ahidajans.com • ahid@ahidajans.com

www.ahidajans.com

www.ortakzemin.com


Kadında

Kad�nda

İÇİNDEKİLER

Hüsn-ü Siret Hüsn-ü Surete Tereccüh Etmeli

EY BACIM! Bilhassa sen dikkat et. Senin güzelli�in hüsn-ü ahlaktad�r. Hüsn-ü ahlak ise kad�n için �u dört �eydedir; iffet, �efkat, ihlâs ve iktisad. �ffet iktiza eder ki; nazar�n� hariçten ziyade yuvana çeviresin. D��ar�ya ç�kt���nda nazarlar� celbedecek kadar cazibedar elbiselerinin ahlak�na zarar verdi�ini... Ubeyd KUDAT

2

KUR'AN'DA KAD�N �� �RK�K� Kad�n ve erkek, fiziki ve psikolojik yönden yeryüzündeki görevlerine yönelik hikmetli farkl�l�klar d���nda, �lahi hitaba muhatap olma noktas�nda e�it, bir bütünün iki parças� gibi birbirini tamamlay�c� nitelikte yarat�lm��lard�r. Nefisleri di�erinde sükûn bulsun diye e�ler olarak halk edilmi�lerdir. Dünya serüveninde birbirine mukabil iki kalp olarak dünya ve ölüm ötesi için hayat arkada�� k�l�nm��lard�r.

Hüsn-ü Siret Hüsn-ü Surete Tereccüh Etmeli

Ubeyd KUDAT

5

KUR'AN'DA KADIN VE ERKEK� M.Arif KOÇER

6

�a��rtüsünün desenleri: Hicap, tevazu ve r�za Cihan AKTA�

10

SEMAV� D�NLERDE KADIN Necdet AÇIKGÖZ

12

BERDEL Kürt Kad�n�n�n Kaderle �mtihan� Ahmet GEM�

20

Modernizm ve ��lam ��ileminde KADIN Yeliz BULUT

24

MODERN ÇA�DA KADIN ERKEK E���L��� Zeki KAYA

25

Ahmed Bin Hanbel (780-855) Hasan HALHALLI

26

�nsan�n ��trat� Vicdan�d�r Prof. Dr. Mücahit Bilici

29

KADINLAR �N�VERS��E�E ����� BE�ER� BA��AN ÇIKARDI �N�VERS��E�E ���MEMEL� Suat YILMAZ

32

�E�L�� VAZ��E�� VE �N�AN ���KOLO����NE UY�UN �E�L�� Y�N�EMLER� Ömer Faruk YILDIRIM

37

K�M ��SAVA�IM�� VEREB�L�R Tar�k ÖRNEK

40

YAZMAK YA DA YAZMAMAK Av. Nevzat EM�NO�LU

41

�ÜKÜR ve �N�AN Filiz KIZIKLI

43

M.Arif KOÇER Ubeyd A. KUDAT

Başörtüsünün desenleri: Hicap, tevazu ve rıza Cennetten dü�en insan�n ç�plakl���n� fark ederek örtünmeye ihtiyaç duymas� dindar insana göre ontolojiyle, bunu takip eden giyinme süreçleri ise kültürle aç�klanabilir. Fark etmek, s�çramakt�r. Cennetten dü�ü�ün getirdi�i bu fark�ndal�k, be�erin ayn� zamanda insan olarak yükseli�i. Bedenini dini bir bak�� aç�s�yla yarat�lm�� olarak gören bir insan�n o bedeni yine dini alg�larla tan�mas� ve donatmas�, inançlar�yla tutarl� bir hayat sürdürmesini tamamlayan bir anlama sahiptir. Cihan AKTA�

BERDEL Kürt Kad�n�n�n Kaderle �mtihan�

Bu yaz�m�zda Kürt Kad�n�n�n bireysel özgürlü�ünü, iradesini hiçe sayan, yazg�s�n� ba�kalar�n�n yazg�s�na ba�layan, onu mahkeme koridorlar�na iten, bas�na konu yapan, onurunu zedeleyen; ayr��malara, çat��malara, ölümlere sebep olan Berdel Evlili�i üzerinde duraca��z. Son zamanlarda yap�lan bir ara�t�rmaya göre Türkiye'de 33 adet evlilik türü vard�r. Ahmet GEM�


45

Ba��at Sokakla��n�a Rabia Hatun Der: Sefa MEHMET��LU

49

AYVA ve KABAK

53

LAT�� LAT��ELE�

54

Ahmed Bin Hanbel (780-855) DÜrt bßyßk imamdan biri ve Hanbeli Mezhebi'nin imam� olan Ahmed bin Hanbel, 780 y�l�nda Ba�dat'ta do�du. Bßyßk hadis ve ��k�h alimi olan imam�n kßnyesi; Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel e�-�eybani elMervezi'dir.Dedesi, Emeviler devrinde Serahs valili�i yapan, �mam�n babas� da Abbasi ordusunda gÜrev alm��t�r. Ba�datl� âlimlerden bir sßre ders ald�ktan sonra hadis Ü�renmeye a��rl�k veren �mam...

İÇİNDEKİLER

�NSAN� �NSAN OLMALI VE YAH�T A��M OLMALI�� Aynur KU�

Hasan HALHALLI

3 BAK� Erdo�an ERYILMAZ

55

OTUZ ĂœĂ‡ YA���DA Seyithan KAYA

56

Ä°nsanÄąn FÄątratÄą VicdanÄądÄąr

57

F�trat yalan sÜylemez. �nsan yalan sÜylßyor. "F�tratta israf yoktur." �nsan israf ediyor. Hayvan ise ne yalan sÜylßyor, ne de israf ediyor. Hayvan f�trata tabidir. Hayvan�n Ü�renmeye ve do�ru

HATIRLA Abdullah Kďż˝rgďż˝l Eďż˝END���Zďż˝E (ďż˝.A.V.) Hasan AKB��A ĂœSTADIM Cihan ÇET�� ELVEDA ��TANBUL MURAT ADIGĂœZEL

58 Prof. Dr. MĂźcahit Bilici

59

      60

KARďż˝KATĂœR

61

BULMACA

62

Ă–dĂźller

63

DUVAR YAZILARI

64

  

�dare ve tar�mla u�ra�m�� Hz. Yusuf, rßya yorumlam��. Hz. Musa, asas�n� atm�� y�lan oluvermi�, sihre kar�� mucizeye ba�vurmu�. Hz. �sa Ülßye can vermi� Allah'�n izniyle. Hz. Muhammed ise Kur'an'� nakledince �airlikle suçlanm��, ayetlere �iir denmi�. As�rlar içinde her peygamberin farkl� bir Üzelli�i a��r basm��. Ömer Faruk YILDIRIM

���A�� ���A� �LMALI VE YAHU� A��M �LMALI Seba �ehri pek bßyßk bir �ehirdi, Üylesine bßyßk ki; bßyßklß�ß bir tepsi kadar. Seba �ehri ayn� zamanda çok ulu, çok kocaman çok geni�, çok uzun ve çok azametli bir �ehirdi. Öylesine kocamand� ki; t�pk� bir so�an kadar. Bu tuhaf �ehirde ßç tuhaf insan ya��yordu: Biri kÜr, biri sa��r di�eri de ç�plakt��KÜr olan uzaklar� gÜrßr, sa��r olan çok iyi i�itirdi.

Aynur KUďż˝


E

Y BACIM! Bilhassa sen dikkat et. Senin güzelliğin hüsn-ü ahlaktadır. Hüsn-ü ahlak ise kadın için şu dört şeydedir; iffet, şefkat, ihlâs ve iktisad.

Faziletlerinden ise istifade edesin… Başkasının rahatını ve imametini önceleyesin… Asla ve asla gıybet etmeyesin… Gıybetin ahlakı sukut etmiş olanların işi olduğunu unutmayasın…

İktisad iktiza eder ki; zaruri olmayan ihtiyaçlarİffet iktiza eder ki; nazarını hariçten ziyade yuvana çeviresin. Dışarıya çıktığında nazarları celbe- dan içtinab etmendir. Misafirlerin evine geldiğinde decek kadar cazibedar elbiselerinin ahlakına za- ikramın ve evinin sadeliğinden örnek alsınlar. Mutrar verdiğini ve eşinle arandaki hürmet ve emniyeti laka sergileyeceksen, vitrininde insanlığa yol gösteren kitaplar olsun yeter. zedeleyeceğini bilmeliEmin ol o vitrinler, senin sin. Evinde süslenmen ahlakına ve mahiyetine en bir ahlak-ı memduha ve iyi aynadır, bunu bil. hariçte süslenmen bir İffet iktiza eder ki; haslet-i mezmumedir. Mücella cama ilgi gösnazarını hariçten ziyade Evini taatle, aileni ve miterme… Sana lazım bihemsafirlerini maddi ve mata elmastır… O da; takva, yuvana çeviresin nevi ikramlarla ziynetamel-i Saliha ve fazilet-i İslendir. Çünkü rahat ve lamiyedir. Yoksa medenihürmetin ancak ailenyetin fantaziyeleri cilalandedir. mış cam gibidir, aldatır. Şefkat iktiza eder ki; yavrularına ahlakta model olman ve büyük üstadlara ilk ders-i hakikatı verenler gibi bir mürebbiye olmandır. Sakın az çocuk istemekle fıtratına zıt hareket edip medenilere özenme! İnan çok çocukla evini şen yapman hem sıhhat-ı maddiyen hem de sıhhat-ı maneviyen için elzemdir. Allah için hizmet etmek mi istiyorsun? İşte sana en kutsal olan hizmet; sakın fıtratı kömüre kalbolmuş veya zehirlenmiş zavallılara özenme! Model istersen şayet, sana Hatice, Meryem, Asiye ve Fatma annelerimiz yeter… İhlas iktiza eder ki; hemcinsinden hiç kimseyi kıskanmayasın…

Şefkat iktiza eder ki; yavrularına ahlakta

model olman ve büyük üstadlara ilk ders-i hakikatı verenler gibi bir mürebbiye olmandır. İhlas iktiza eder ki; hemcinsinden hiç kimseyi kıskanmayasın…

Değmez alaka-i kalbe. Faniye bağlanan kalbini elem ve kederde bırakır… Eğer İhlas Lem’alarını, Tesettür ve İktisad Risalelerini kavrayana ve içselleştirene kadar bol bol okursan bahtiyar olursun. En bahtiyar o zevc ve zevcelerdir ki; sabah namazından sonra Kur’an kıratıyla beraber nur risalelerinden karşılıklı derslerini terk etmeyenlerdir… Zaten bu temel esaslar bir ailede hâkim olursa, binler güzelliği beraberinde getirecektir inşallah… Not:

İhlas risaleleri:20-21.

lem’a

İktisad iktiza eder ki; zaruri olmayan ihtiyaçlardan içtinab etmendir.

Tesettür ri salesi:24.Lem’a İktisad risalesi:19.Lem’a

GÜNDEM

Ubeyd KUDAT

5


KAPAK DOSYASI

KUR’AN’DA M.Arif KOÇER

KADIN VE ERKEK

6

K

adın ve erkek, fiziki ve psikolojik yönden yeryüzündeki görevlerine yönelik hikmetli farklılıklar dışında, İlahi hitaba muhatap olma noktasında eşit, bir bütünün iki parçası gibi birbirini tamamlayıcı nitelikte yaratılmışlardır. Nefisleri diğerinde sükûn bulsun diye eşler olarak halk edilmişlerdir. Dünya serüveninde birbirine mukabil iki kalp olarak dünya ve ölüm ötesi için hayat arkadaşı kılınmışlardır.

İslam’da ilk kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olunan asli günah anlayışı yoktur. Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem (a.s.)’la Havva’nın Şeytan tarafından müştereken kandırıldığından bahseder. “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı.” (Bakara, 2/ 34- 36)1 Buna göre, Hristiyanlıkta olduğu gibi ilk günah anlayışına dayanan kadın karşıtı bir söylem de yoktur. 2 Kadınlara yönelik ayrımcı muamelelerin geçmişi çok öncelere dayanmaktadır. “Sizi dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar kadınlarınızı diri bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.” (Bakara, 2/ 49) ayetinde bu ayrımcı duruma işaret edilmektedir. Erkeği, gücün sembolü olarak sayan ve yok eden, kadını ise, cinsel meta ve ganimet/eşya gibi algılayan zihinsel bir altyapı, erkekleri öldürüp, kadınları bırakmak olan bu ayrımcı muameleye merkezlik teşkil etmektedir. Arap yarımadasındaki cahili toplumda da, erkek hâkim/ataerkil bir anlayış bulunmaktadır. Kadının 2. sınıf kabul edildiği ve erkeğin asıl alındığı bir toplum hayatı vardır. Bu sebeple, kıymetli olan erkek çocukları kendilerine nispet edilirken, düşük sayılan kız çocukları ise meleklerin cinsiyette eşi sayılarak Allah’a isnat edilmekteydi. “Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) aldı da, erkekleri size mi ayırdı?” (Zuhruf, 43/ 16)3 demektedir.

Yine kız çocuğu doğduğunda, bu durum büyük bir zül/alçaltıcı sebep sayılarak öfkelenilmekte, cahili anlayış içinde büyüdüğünde fuhşa düşer ve kendileri için “kara leke” olur kanaatiyle, ya bu vaziyeti kabullenerek yaşamakta, ya da diri diri gömerek –kendilerince izzetleri gereği- bu durumdan kurtulmaktadırlar. Değil, daha erdemli/faziletli olmak gibi, irade ve istem ile sonradan kazanılan özellikler olduğu burada vurgulanmaktadır.

İslam’da ilk kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olunan asli günah anlayışı yoktur. Kadın ve erkek bir bütünün iki parçası olup, birbirlerini tamamlarlar. Kadın insanlık şerefine sahip olma bakımından erkekle eşit durumdadır.

Kadın ve erkek bir bütünün iki parçası olup, birbir lerini tamamlarlar. Şu ayet bunu çok güzel ifade etmektedir:“Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsü“Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir.” (Nahl, 16/ 58) “Kendisine verilen


Allah, İlahi hitabında, erkek ve kadınları eşit bireyler olarak muhatap almış, fazilette ve bozgunculukta, mükâfat ve cezada denk tutmuştur. “Erkek olsun kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa onlar cennete girecek ve onlar bir ‘çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır.” (Nisa, 4/ 124)5 “Bir de; kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle, münafık kadınları ve müşrik erkeklerle, müşrik kadınları azablandırması için. O kötülük çemberi tepelerine insin. Allah onlara karşı gazaplanmış, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür.” (Fetih, 48/ 6)6 Böylece, Allah Teâlâ, iyilikte ve kötülükte, imtihana tabi olmakta, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, münafık erkekler ile münafık kadınları denk tutmakta, kendilerine, erkek kadın ayrımı yapmadan- ve bu farkı özellikle vurgulayarak- ayrımcı muamele etmeyeceğini belirtmektedir. Bu sosyal hayata yönelik, insanlık ailesi için de, İlahi bir tavsiyedir. İslam’a göre Allah’ın yarattığı olmak bakımından kadınla erkek tamamen birbirine eşittirler. “Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat, 49/ 13)7 Görüldüğü üzere yaratılışın tamamlanmasının olmazsa olmaz iki şartı kadın ve erkeğin bulunmasıdır. Üstünlüğün tek koşulunun da erkek veya kadın olmak nüz” (Bakara, 2/187) Bu ayetin manasına iki yön ile bakmak mümkündür: İki açıdan sizler birbirinizin elbisesi durumundasınız, bir taraftan elbise gibi yekdiğerine sarmalaşırsınız, diğer cihetten de elbisenin ayıpları örtmesi, sıcaktan ve soğuktan koruması gibi her biriniz diğerinin ayıplarını örter, eksiklerini tamamlar, biri birisiz olamaz.8 Kur’an’ın, insanı konu alan tüm hitaplarında, karşımıza çıkan “inanmış insan” prototipi, aşkın bir boyuta adanmışlığın gerekli kıldığı ruhi ve ameli niteliklerle vasıflandırılmakta, bu niteliklere sahip olma konusunda, hiçbir sosyal statü ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin, erkek-kadın bütün müminler aynı konumda kabul edilmektedir. “Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar mü’min erkekler ve mü’min kadınlar gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve

sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokca zikreden erkekler ve (Allah’ı çokca) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/ 35) “Bunun üzerine Rableri, onların dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım.” (Al-i İmran, 3/ 195) Kur’an’ın bunun gibi, daha birçok ayetinde vurgulanan bu yaklaşım, insan-insan ve insan-Allah ilişkisi bağlamında, sadece “inanmış olma” durumunu ve bu durumun karakteristik özelliklerini esas alan bir yaklaşımdır. 9 Yukarıdaki ayette geçen “hep birbirinizdensiniz” ibaresi üzerinde önemle durmak gerekir. Yüce Allah kadınla erkek arasında amel bakımından herhangi bir ayrım yapmadığı gibi10, her ikisinin de birbirlerinden olduğunu ve yaptıkları iyi işlerin karşılığı olarak her ikisini de cennetlerine sokacağını vaat etmektedir. Bu bağlamda, kadın insanlık şerefine sahip olma bakımından erkekle eşit durumdadır. Hz. Peygamber (a.s.)’in zevcesi Ümmi Seleme validemiz: “Ne olur biz de erkek olsaydık da onlar gibi savaşır, onların mükâfatını kazanırdık!”diye temennide bulunur. Bunun üzerine Nisa 4/32’deki ayet nazil oldu: “Allah’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var. Kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir. ”11 Yine, kadınlar İslam hukukunda bir hak süjesi değil, hakkın tarafıdır. “Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından nasipleri var” mealindeki ayet (Nisa 4/ 32), her iki cinsin sadece manevi kazanımlarını değil, maddi kazanımlarını da vurgulamaktadır. Hukuki işlemleri yapma hususunda kadın esas itibariyle erkeklerle aynı konumdadır; erkekler bir hukuki işlemi hangi şartlarda yapabiliyorsa kadınlar da aynı şartlarda yapabilirler.12 Buna göre kadınlar, kendi başına ticaret yapabilir ve kazandığı kendisine ait özgür bir bireydir. Kur’an’ın kadına verdiği en önemli hakların başında, ona tam bir kişilik sağlamış olması gelmektedir. Kadın, hür iradesini kullanarak istediğini yapar ve yaptıklarının iyiliği de kötülüğü de kendisine aittir. Peygamber (a.s) devrindeki uygulamalarda da bunun örnekleri bulunmaktadır. Bekar bir kızın, babasının emri ile istemediği bir erkekle evlendirdi-

KAPAK DOSYASI

müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür.” (Nahl, 16/ 59)4

7


KAPAK DOSYASI

ği, fakat, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu evliliği geçersiz saydığı rivayet edilmektedir.13

8

Anne olmak kadın için İslam açısından çok büyük bir makamdır. Evlenen kadın, çocuk sahibi olduğu zaman hayatında yeni bir devre olan annelik başlar. Kur’an’ın ifadesiyle “dünya hayatının süsü” (Kehf, 18/46, Hadid, 57/20) olan çocuk, “emin ve sağlam bir karargah” (Mü’minun, 23/13, Mürselat, 77/21) olan “anne rahminde yaratılır” (Zümer, 39/6; Necm, 53/32) Belli bir müddet anne rahminde ondan beslenen çocuk, dünyaya geldikten sonra da, yine ona muhtaç bir şekilde hayatını sürdürür. Ana kelimesi, asıl temel, merkez, kaynak gibi anlamlara gelmektedir.

tersine, bunlar hakkaniyetin gereği olup kadın ile erkeği birbirinden ayıran ve her iki cinsi de koruyan hususlardır. Yaratılıştan gelen ve sosyal görevlerin az çok farklılıklarına göre gerek kadınların, gerekse erkeklerin, vücutları, kuvvetleri, akılları ve kalpleri arasında farklılıklar vardır.15 Ancak bu hem İlahi iradeyi yansıtan farklılıklar olup, hukukta bir eşitsizliğe veya hukuk önünde kadınların erkeklerden aşağı sayılmasına bir sebep olamaz. Nisa Suresi,4/34. Ayeti: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar.” Yazır’a göre, ayetteki “kavvam” tabiri, “kavmin efendisi ona hizmet edendir” anlamındaki, hizmet etmenin esas olduğu bir hâkimiyeti ifade eder.16 Ailede kavvam yani hizmet eden idareci babadır, itaat edilen yönetici ise

Kur’an’da bu kelimenin zikrettiğimiz manalarda kullanıldığı ayetler vardır. (Ali İmran, 3/7 ; En’am, 6/92; Rad, 13/ 39; Kasas, 28/59; Şura, 42/7, Zührüf, 43/4) Kadın, anadır. Eşleri de, Yaratılıştan insan nesoğulları da kadınlinin delarına ve anagelen ve sosyal görevlerin az çok vamınlarına hizmet farklılıklarına göre gerek kadınların, gerekse da çok ederler. Anönemli ne ile ilgierkeklerin, vücutları, kuvvetleri, akılları ve vazifeler li olarak ise kalpleri arasında farklılıklar vardır. 15 Ancak üstlenitaat mutlak diği için olarak emrebu hem İlahi iradeyi yansıtan farklılıklar bu yönüydilmiştir. Soolup, hukukta bir eşitsizliğe veya hukuk le anne, inrumluluk basanlığın esası kımından ise, önünde kadınların erkeklerden aşağı temeli ve kayerkeklerin kadınlasayılmasına bir sebep nağı sayılmakra bir derece üstünlütadır. Kur’an, anne ğü vardır. Bakara, 2/228 ayeti olamaz. ve babaya iyilik et(“…Kadınların da ödevlerine denk belmekten bahsederken li hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara gö(En’am, 6/151, İbrahim, re bir derece üstünlüğe sahiptirler”), Nisa, 4/34 aye14/41, İsra, 17/23; Meryem, ti ile açıklanmıştır. Buna göre ailenin reisi erkektir. 19/14, 32;Ankebut, 29/8, Lokm a n , Aile reisi olmak büyük bir vazifedir, hakları ise, sade31/14,15; Ahkab, 46/15,17; Nuh, 71/28) ce bu ağır görevi layıkıyla yerine getirmesi için taannenin çocuğu için çektiği sıkıntılara da yer nınmış ve buna bağlı olarak devam edecek olan bir verir, “annesi onu (çocuğu) zahmetle taşıdığı ve zah- üstünlüktür.17 Yani sınırları belirsiz bir hâkimiyet söz metle doğurduğu…” (Ahkab, 46/15) ve “…annesi konusu değildir. Eğer toplumsal şartların gelişmeonu (çocuğu) nice sıkıntılarla taşımıştır…” (Lokman, si veya değişmesi sonucu erkek, ayette söz konusu 31/14)14 gibi ayetler buna işaret eder. edilen şartları yerine getiremezse, yöneticilik göreAhiret hayatının burada kazanılacağı ve bunun kazanmakta en etkili şeyin de iyi bir hayat yoldaşı olduğunda şüphe yoktur. Erkeğin Allah katındaki derecesinin de eşine karşı iyi davranışları ile ölçüleceği buradan anlaşılmaktadır. İslam sadece, fiziksel ve ruhsal yapısındaki farklılıklar dolayısıyla kadınlarla erkekler arasında farklılık taşıyan bazı hükümler getirmiştir ki; bunun var olması gayet tabii olup, kadına haksızlık değildir. Tam

vini hak edemez.18 “…(erkeklerin) mallarından infak etmelerinden dolayı” ifadesinde de, kocaların sağlamakla yükümlü olduğu geçim yükü ve boşanma tazminatı/ mihre de işaret bulunmaktadır.19 Bu ikinci gerekçe şartlı olduğu için, erkek, kadının geçim yükünü çektiği ölçüde, kollayıp gözetme yükümlülüğü/ aile reisliğine de sahip olmaktadır. 20 İslam yaratılıştan gelen kadın ve erkek arasındaki fiziki farklılığa rağmen öne sürülen mutlak eşitlik id-


KAPAK DOSYASI 9

diasını kabul etmez. Ancak, fazilet yarışında her ikisini birbirinin “eşi, dengi ve misli” olarak kabul eder. Aile içinde erkeğin reis olarak şartlara bağlı belirlenişi ise uygun olanın öncelenmesidir. Yoksa bunu kadının aczine veya ehliyetsizliğine delil saymak kanaatimizce mümkün değildir. Sonuç olarak, erkeğin kadından üstün olduğu konusuna delil olarak gösterilen bu ayetteki ifade, aile hayatında, aile reisliği, nafaka temini ve kadını himaye gibi hususlarda erkeğin fazlalığının bulunduğu şeklinde anlaşılmalıdır. İslam, özellikle erkek ve kadın arasında temel bir farklılık gözetmez; her iki cins de insan olmanın ortak sorumluluğunu paylaşır. Yerine getirilen görevlere bağlı olarak ortaya çıkan rol farklılaşması, cinsler arası eşitliği bozan bir durum değildir. 21 Yapılan iyi işlerin karşılığı, da kadın erkek ayrımı olmaksızın aynı ölçüde verilecektir. (Nisa, 4/32 ; Nahl, 16/97 ; Ahzap, 33/35) Kur’an, kendi inananlarına kadın hakkında çizdiği çerçeve ile de yetinmeyip zaman içerisinde daha ileri adımlar atmalarını emretmiştir. Ne var ki Müslümanlar, geçen zaman dilimi içinde, Kur’an’ı Kerim’in bizzat çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış ve Kur’an öncesi düşünceler, İslam toplumlarında hayatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında, devam ettirmiştir. Eski din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve ataerkil aile yapısına ait geleneklerin dine baskın çıkması sonucunda dinin ve dini metinlerin yanlış anlaşılması ve yorumlanması ile Müslümanların ahlaki zaaflarının da etkisiyle bu tür düşünceler yaşamış ve kökleşmiştir. 22

KAYNAKLAR 1) Bkz. Ta ha, 20/ 121. 2) .Akif Aydın, “Kadın”, DİA, İstanbul, 2001, XXIIII, 87. 3) Bkz.aynı konuda (Saffat, 37/ 153) (Şura, 42/ 49) (Tur, 52/ 39) (Necm, 53/ 21) (Necm, 53/ 45) 4) Bkz.aynı konuda (Zuhruf, 43/ 17) 5) Bkz.aynı konuda (Fetih, 48/ 5) (Tevbe, 9/ 71) (Tevbe, 9/ 72) (Ali İmran, 3/ 195) 6) Bkz.aynı konuda (Tevbe, 9/ 68) 7)Bkz.aynı konuda (Nisa, 4/ 1) 8)Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, Birleşik Yayıncılık, Ankara, I, 529. 9)Hidayet Şefkatli Tuksal, Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri, Kitabiyat Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2001, 44. 10)Süleyman Akdemir, “Tarih Boyunca ve Kur’an-ı Kerim’de Kadın”, İslami Araştırmalar, sy.4 Ekim Ankara, 1991, V, .264. 11)Bekir Topaloğlu, İslamda Kadın, Nesil Yayınları, İstanbul, 1995, 79, 80. 12)M. Akif Aydın, “Kadın”, a.g.e. XXIIII, 88 13)Rıza Savaş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, Beyan Yayınları, İstanbul, 1994, IV, 325. 14)Savaş, a.g.e. IV, 350 15)Musa Carullah Bigiyef, Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Nurları Huzurunda Hatun, (Trc.Mehmet Görmez),3.Baskı,Kitabiyat Yayınları, Ankara, 2002, 65. 16)Yazır, a.g.e. II, 516. 17)Musa Carullah, a.g.e. 89- 90. 18)Akdemir, a.g.m. 268. 19)Arif Ali Arif, “Fıkıh Kültürümüz ve Çağın Gerçeği Açısından Kadının Hâkimliği”, Et- Tecdid, Uluslar arası İslam Üniversitesi, Malezya, 1998, Eylül Dönemi, Sene 1, Sy, 2, 94. 20)İlhami Güler, “Kur’an’da Kadın – Erkek Eşitsizliğinin Temelleri” İslami Araştırmalar, sy.4, Ekim, Ankara, 1991, V, 467. 21)Mehmet Görmez -, Hayati Hökelekli, İslama giriş- Gençliğin İslam Bilgisi, D.İ.B. Yayınları, 3.baskı, İstanbul, 2007, 203. 22)Musa Carullah, a.g.e. 8.


KAPAK DOSYASI 10

Başörtüsünün desenleri: Hicap, tevazu ve rıza* Başörtüsünün desenleri: Hicap, tevazu ve rıza* Cihan AKTAŞ Gazeteci - Yazar

C

ennetten düşen insanın çıplaklığını fark ederek örtünmeye ihtiyaç duyması dindar insana göre ontolojiyle, bunu takip eden giyinme süreçleri ise kültürle açıklanabilir. Fark etmek, sıçramaktır. Cennetten düşüşün getirdiği bu farkındalık, beşerin aynı zamanda insan olarak yükselişi. Bedenini dini bir bakış açısıyla yaratılmış olarak gören bir insanın o bedeni yine dini algılarla tanıması ve donatması, inançlarıyla tutarlı bir hayat sürdürmesini tamamlayan bir anlama sahiptir. Giyim tarzı ya da bizatihi kişisel zevk, doğal olarak bir beden görüşü temelinde biçimleniyor, bu oluşum büyük ölçüde fiziki veya sanal bir çevreyle de bütünleşiyor. Beden sanki bir açıdan bütünüyle kısıtlı ve keşfedilmiş, başka bir açıdan ise bilinemezliklerle dolu ve işaretlemelerle biçimlendirilme denemeleri açısından bakıldığında ise sanki sonsuzca genişlemeye yatkın. Elbette insan olarak nasıl göründüğümüzle ilgili, dini açıdan ise bize emanet edilen bedeni korumakla sorumluyuz. Kendimizi içinde bulduğumuz beden bir açıdan yeteri kadar keşfedilmiş, bir açıdan da bizi kendimize yabancılaştıracak ölçüde mesafeli, gizemli bir yapı. Kadınlığın akılla fiziksel çekicilik arasında bir çatışmaya maruz kalmasının da ontolojik olduğu ölçüde kültürel ve birbirini etkileyen nedenleri olmalı. Kadın olarak görünüşümüzle daha fazla ilgilendiğimize ilişkin kabulü, bütünüyle kültürün bize dayattığı söylenebilir mi… Sonuçta giysi tarzımız, başka pek çok alışkanlığımız veya beğenimizle birlikte kendimizi içinde bularak büyüdüğümüz, büyümesine biraz da seyirci kaldığımız bedenimizin elimizde olan-olmayan biçimine ve duruşuna ilave edilmiş kendiliğimiz. İnsan yapı olarak giyinmeye zorunlu bir varlık. Yeryüzüne inmesi insanın, kültür üretmeye de yazgılı olmasını getirmiştir. O anlamda insan diğer gelişmiş canlı türlerine göre hem ayrıcalıklı konumda hem de kültürünü zenginleştirmeye sevk eden bir örtüsüzlükle malul. İnsan, beşeri olandan koparken başka hiç bir canlı türünde olmadığı şekilde giyinmeye zorlanmış, giyinmeyi istemiştir. Kültürel olan aynı zamanda bir yanıyla olsun ontolojiktir. Bir olgu tarih boyunca bütün toplumlarda bir şekilde var olmuşsa, bunu yapıntı bir durum, bir kaza, kültürün

bir cilvesi saymakla kalamayız. Giysi kültürünü oluşturan gerekçelerden en azından biri, hâlâ bilinemezliğini koruyor da olabilir.1 Mahremiyet hayatımızın, bütün olarak varlığımızın kendi benimsediğimiz, belirlediğimiz gizli-saklılığı, bu gizli saklılığın gözettiği alan ya da çevre, bir çevre (hatta söylem) mesafesi olarak tanımlanabilir. Dindar insan bedeninin mahremiyetiyle ilgili sınırlar alanında Allah’ın buyruklarını dikkate alıyor ve bu buyrukların bazen irrasyonel gibi görünenlerinde de bir hikmet olduğuna inanıyor. Bu manada saç teli, bağlı veya ait olduğu fiziki ve metafizik düzen bağlamında sadece saç teli olmaktan uzaktır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, dindar bir insan için kendini içinde bulduğu ve birlikte büyüdüğü bedeni, sırları bütünüyle çözülmüş ve kendi elinde bir yapı değildir. Tarih boyunca bütün kültürlerde bir şekilde var oluşu, Abdulkerim Suruş’a göre, başörtüsünün kadın doğasıyla bütünleşen metafizik bir anlamı olduğunun göstergesi. 2 Suruş, kadın ve başörtüsü arasındaki bağdan söz ederken “gizem” sözcüğünü kullanıyor. “Dişil olanın varolma tarzı kendini gizleme ya da hicaptır (...) Dişi olanın aşkınlığı, kendini başka bir yere doğru geri çekmekten ibarettir ki bu hareket bilincin hareketine karşıttır. Ama o bundan dolayı bilinçdışına veya bilinçaltına ait değildir; bu yüzden ben onu gizem olarak adlandırmaktan başka yol bulamıyorum”, diye yazıyor Levinas da... 3 Genellikle dinsel geleneklerin kadın bedenini onun rızası ya da eğilimi hilafına denetim altında tutarak köleleştirdiği görüşü, gücünü yitirmiş pozitivist bir eleştiridir. Benzeri eleştiriler, (çoğunlukla modern eğitimlerden geçmiş) kadınların bedenleri konusunda dinin “denetim” olarak adlandırılan ölçü ve kurallarını kendi rızalarıyla kabullendiğini dikkate almazlar. Geleneğin bedenini tutsak ettiği öne sürülen kadının özgürleşmesi, bu bedenin tüketim ideolojisi tarafından işgal edilmesi amacıyla savunuluyor sanki. Bir yandan da başörtülü kadınlar üzerine yapılan konuşmalar çoğu zaman, bütün başörtülüleri bir tek kişi sayarak yapılıyor. O zaman da örnekler üzerinden kurulan tanımlar bazen hafife almaya yol açacak şekilde muğlaklaşıyor, bazen de fazlasıyla ağırlaştırılarak zorlaştırılıyor. Başörtüsüne dönük


ki kararında, yerli yerinde davranma ve konuşmaya yönlendirir kişiyi, dengeleri gözetme konusunda üzerine düşenden fazlasını yapmaya da...

Açık ki günümüzün başını bir rızayla örten öğrenci kızları için tesettür konusunda önemli olan salt saçını kapatmak değil, Allah’a bağlılığını göstermektir ki bu konuda erkek de kadın kadar sorumludur. Çağımızın modern eğitim kurumlarında tahsil görmüş başörtülü kadınları ise, kendilerine modernlik adına dayatılan ideal kadınlık imgeleri karşısında duydukları tepkiden hareketle de geliştirdikleri bir mantıkla tesettürü benimsemişlerdir.

Başı örtülü olsa da tesettürlü sayılmayabilecek bir genç kızın başını örtme kaygısının da bir anlamı olmalı. Bir aidiyeti işaretleme, sema ile bağını koruma, kendine bir sınır koyma, bir çerçeve çizme, ya da başka herhangi bir neden...

İnsan bir cinsle, bir kimlikle dünyaya geliyor, ama kendi çabasıyla kimliğini ve cinsiyetini geliştirme yükümlülüğüyle değer kazanıyor. Annemaria Schimmel’in altını çizdiği gibi, tek bir kadınlık durumu da yoktur; Allah aşkı konusunda ise erkek ile kadın arasında bir fark bulunmaz.4 Başörtüsüne anlam kazandıran takva örtüsü, içsel derinleşmenin, sadeliğin ve tevazunun dışavurumudur. Başörtüsünün de parçası olduğu bir değer yargıları bütününü benimsemeniz, giyim-kuşamınıza kendi kişiliğinizin

B aş ö r t ü lül e r he r z aman , e rkek e ge me n k ab ul l e r i d e ğ i l , Al lah’ın rı z a s ı n ı k a z anma yı, b u nu n l a b ağ l ı y ü k se k ilkeleri g özetmey i amaç l ad ı k l a rı i ç i n b a ş l a rı n ı ör t me k iste dik l e ri n i i f a d e ediyorla r.

80’li yıllarda başlarını örten öğrenciler, bu seçimlerini Nur ve Ahzab surelerine dayanarak bir özgürleşme ifadesi olarak benimsemişlerdi. “Türban” olarak isimlendirilen başörtüsü, dine ve geleneğe de atıfta bulunmakla birlikte, yeni bir olgu. Yeniliği, seçimle gerçekleşmesinde, bir hayat tarzı ve dünya görüşünü temsil ediyor olmasıyla ilgili. Bu anlamda Ümit Aktaş’ın da bir yazısında vurguladığı gibi “...başörtüsü ne erkeke gemenliğinin bir talebidir ne de bir ezilme biçiminin onayıdır; topluma, tarihe, ideolojiye, moda merkezlerine, kadın cinselliğini tüketen bütün sektörlere karşı, kendi kimliği, kanaatleri ve beden anlayışı için bir özgürlük alanı açmanın ifadesidir.” 5 Bu başörtülüler her zaman, erkek egemen kabulleri değil, Allah’ın rızasını kazanmayı, bununla bağlı yüksek ilkeleri gözetmeyi amaçladıkları için başlarını örtmek istediklerini ifade ediyorlar. Kadın bedenine ilişkin istismara ve bağımlılığa yol açan söylemler bağlamında yalnızca modernist söylemleri değil, din adına korunan gelenekselci söylemleri de sorguluyorlar. Hangi giysiyle daha dindar olabilecekleri konusunda olduğu gibi, çağdaş kılık kıyafet bağlamında da kendilerine yönelen dayatmalara itiraz etmeyi sürdürüyorlar. Bu durumda başörtüsü aynı zamanda baba ve devlet otoritesi tarafından temsil edilen pederşahi ve erkekegemen söylemlere ve uygulamalara yönelik köktenci bir sorgulamanın sembolü olarak da görülebilir. Bedenin görünürlüğünün koşulları ya da hicabı bağlamında Allah’ın rızasına yapılan gönderme doğrudan bir amacı yansıttığı gibi, kendi bedeni üzerinde kutsallık halesini kuşanmış beşeri bir otoritenin iddialarını kabullenememenin de ifadesi olmaktadır. *Cttp://dunyabulteni.net/index.php?aType=yazarHaber&ArticleID=9798

damgasını vurmaya hakkınız olmadığı anlamına gelmez. Buna karşılık, evden çıkmadan ayna karşısında bir-iki saat geçiriyorsanız, tesettürü gerçekleştirmiş sayılmayabilirsiniz. Başını örtüyor, bol da giyiniyor, yine de tesettürlü (hicaplı) sayılamıyor, niye? Belki de giyiminde ya rıza eksik ya da tevazu. Rıza, örtülü giysinin bir benimsemeyle giyilmesinde kendini gösterir, tevazu ise örtünün sahici anlamda bir örtü, takva örtüsü olmasını sağlayan içsel donanımın altını çizer. Tevazudur

KAYNAKLAR 1)Cihan Aktaş, “Başörtüsünün Soykütüğü Üzerine Düşünmek”, Birikim dergisi, Sayı: 210. 2)Abdulkerim Suruş, Kadın Haklarında Daralma ve Genişlemeler, Zenan (Kadınlar) dergisi, sf. 32, sayı 59. 3)Emmanuel Levinas, Sonsuza Tanıklık, sf. 319, Metis, 2002. 4)Annemarie Schimmel, Ruhum Bir Kadındır, sf. 79, İz: 2004. 5)Ümit Aktaş, “Kadın, Politika ve Din”, Birikim dergisi, sayı 208.

KAPAK DOSYASI

tanımlama çabaları, onu örten kişinin seçme nedenlerini dikkate almadan yapıldığı sürece hep eksik kalacaktır.

11


KAPAK DOSYASI

SEMAVİ DİNLERDE

12

KADIN Necdet AÇIKGÖZ

B

rını değerlendirelim. Yahudilik Akde dayalı monoteizt bir dindir. Yani Rable anlaşma yapmış bir halktır. Bunu da Rab Sina dağında İsrail oğulları ve onların soyundan gelenler ile bir akit yapmış, kanunlarını Eflatun Tanrı’ya, önce kendisini köleden ziyade ve emirlerini (Tevrat) Hz. Musa’nın şahsında onlaözgür bir insan olarak yarattığı ve daha sonra ka- ra göndermiştir. Bu emirler bir sandığın içinde sakdın değil de erkek olarak yarattığı için şükretmek- lı tutuluyordu. Buna Ahit sandığı denilmekteydi. tedir. Veya Yahudiler, sabah dualarında: “Beni kadın Bu sandık Mabetle birlikte Babil devleti tarafından yaratmayan Ulu Tanrı’ya, bizlerin ve bütün dünya- (MÖ. 587) tahrip edilmiştir. Bu ahite dayanan Yahunın Yüce Efendisi’ne şükürler olsun!” derler. Bu gibi diler kendilerini üstün ırk kabul ederler. (Yaradılış aşağılayıcı fikirler, bozulmuş semavi dinlere de sira- 12:1-2) Yehova, Avrama şöyle seslenir, “Seninle yapyet etmiş ve günümüze kadar ciddi bir sorun ola- tığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine rak gelmiştir. Bu sorunların sonucunda Feminist çoğaltacağım, Birçok ulusun babası olacaksın. Artik adın Avram değil İbrahim olacak. hareketler, ortaçağdaki cadı avları, Soyundan uluslar doğacak, krallar şimdiki zamanımızda kadına uyguçıkacak. Senin, senden sonrada lanan şiddetler buna örnek verileYahudilik Akde soyunun Tanrısı olacağım.” (Yabilir. Bu sorunların temeli, kadıdayalı monoteizt bir radılış 17:2-8.) Tevrat’ta genın kıymetsiz bir varlık olarak dindir. Yani Rable anlaşçen bu ifadelere bakıldığınalgılanmasından kaynaklanda kadının etkisi ve katkısı ma yapmış bir halktır. maktadır. göz ardı edilmekte saHıristiyanlık ve Yahudece erkek yani baba dilik bir ataerkil dünön plana çıkmaktadır. Hıristiyanlık inancın göre Âdem ya yansıtan dinler olup, Başka bir yerde… Rab ve Havva’nın işlemiş oldukları Tanrı eril olarak temsil Tanrı kadına, çocuk doedilmektedir. Eski Ahit“ilk günah” onların neslinin ğururken sana acı çektite Tanrı erildir ve erkekreceğim dedi, Ağrı çekerek de günahkâr olmasına seler onun oğullarıdır, İncil’de doğum yapacaksın. Kocana bep olmuştur. ise Teslis inancı (baba, oğul, istek duyacaksın, seni o yönekutsal ruh) dinin ana sembotecek. Rab Tanrı Âdem’e karının lü olup kadına bu noktalarda hiçsözünü dinlediğin ve sana meyvebir rol biçilmemektedir. Böylece fesini yeme dediğim ağaçtan yediğin minizmin ilk kıvılcımı ateşlenir. Çünkü için Toprak senin yüzünden lanetlendi dedi. Yasam Bu mantığa göre tanrı eril, eriller de tanrıdır manboyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. … tığı ortaya çıkar. Aciz ve fakir olan Erkeğe eski ahit Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü tanrılık vaadinde bulunur. Tahrifata uğramış kitaptopraksın, topraktan yaratıldı ve yine toprağa dölarda buyrukların geneli erkek toplumun menfaatneceksin. Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü leri doğrultusunda tahrif edilmiştir. Bu Kitaplar da o bütün insanların annesiydi(Yaradılış 3:1-20.) Yahuanlatılan hikâyelerde kadının tasvir ediliş şekillerin dilere göre de kadın yılandır veya şeytanın işbirlikde “isyan” göze çarpmaktadır. Kadın, sürekli yılan, çisidir. Bundan dolayı kıymetsiz ve değersizdir. İsrail ötelenmiş ve günahkâr olarak resmedilmektedir. kadınının başlıca görevi kocasına hanım olmak, yol Onlara göre ilk günahkar, ve kötülüğün anası (Haarkadaşı olmak değil onun şehvet arzusunu yerine şa!) Hz Havvadır. O, mekânımız olan cennetten çıkgetirmektir. Böylece kocasına, milletine ve tanrıya mamamıza vesile oldu, Onun yüzünden buralarda çocuklar doğurarak hizmet etmiş olur. Talmuda gösürünmekte ve acı çekmekteyiz. re namussuz kadının dışarıda namuslu kadının evinKısaca semavi dinlerin kadınlara olan bakış açıla- de kalması gerekir. Hatta kocası eşinin doğru yoldan u makalede yüz yıllar boyu tartışma konusu olan kadını irdelemeye devam edeceğiz. Kadın olmak büyük bir suç ve toplumlarda ciddi bir yekün taşındığı bilinmektedir.


Bu nedenle erkek eşini evinde tutmalıdır. Alışveriş kocası ya da uşak tarafından yapılır. Kadınların mahkemelerde ya da kamusal alanda görünmeleri kadınlık haysiyetlerini küçük düşürücü olarak bulunurdu. Ayrıca kadınlar kendi bireysel isimleri ile değil kocalarının isimleriyle çağırılırlardı. Bu kurallar 19. Yy kadar uygulana gelmiştir. Sanayileşme devri ile kadınların sosyal hayata girmesiyle Tevrat’ta yeniden birrevize söz konusu olmuştur. Bir türlü revize olmaktan kurtulamayan bir dini kitap! Halen şu anda bile kadınlar mabetlere alınmamakta ve ağlama duvarına yaklaştırılmaktadır. Hz Meryem’in kıssası akla gelinirse Allah Hz Meryem ile İsrail oğullarına ders vermiştir. Mabede adan bir kız çocuğu… Mabette ibadet eden bir hanımefendi… Bunu hala sindiremeyen Yahudiler, hala eski adetleri üzerindedirler. Çünkü Yehova sadece İsrail oğulları demiştir. Bu kavramda onlara göre kadının yeri yoktu, o zaman kadının kıymeti de yoktur. Hıristiyanlıkta kadını irdelersek şöyle bir manzarayla karşılaşırız. “Erkek sadece Tanrı için, kadın ise erkeğin içindeki Tanrı için.”John Milton (Kayıp Cennet, 1667) Hıristiyanlıkta kadınla ilgili tutumunun belirlenmesinde Pavlus’un etkisi olmuştur. Hıristiyanlık inancın göre Âdem ve Havva’nın işlemiş oldukları “ilk günah” onların neslinin de günahkâr olmasına sebep olmuştur. Yeni Ahit’te İsa, insan soyunu günahtan kurtarmak için gönderilmiş bir görevli olarak nitelendirilir. Kendisine inanan bütün insanların günahlarını temizlemek için çarmıha gerilerek kanını akıtmıştır: “...Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, Ona iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Oğlu’nu dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O’nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi... (Yuhanna 3:16-17) Hıristiyanlıkta da kadınlar Yahudi kadınları gibi mabetle ve dinle savaş halini sürdürmektedir. Çünkü ilk günah kadın işlemiş ve onun işlediği suçtan bizler bunun cezasını çekmekteyiz anlayı-

şı hâkimdir. Hıristiyanlıkta kadının temelde ahlaksız olduğu fikri çoğu kez vurgulanır. Erkeği baştan çıkarmaktan sorumludur. Eğer kadın erkeği baştan çıkarmasaydı, günahkâr olmayacaktı. ‘...Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratıldı; aldatılan da Âdem değildi, kadın aldatıp suç işledi...’(1.Timeteos 2:13-14) Bu gibi pasajlarla kadın ahlaksız olduğu hep vurgulanarak. Kadınlar ne yaparsa yapsın hep günahkâr kalacaklar diyerek. Kaderci bir mantıkla kadınlar ahlaksızlıklara itilmiştir. İlk Günahın Hz Havva ile dünyaya geldiğine inan Hıristiyanlar, bu kefaretin Hz İsa ile Hz Meryem’in ödediğine inanırlar. Bu nedenle Erkekler(Rahipler) Hz İsa’ya(Haşa! İlahın oğluna )

KAPAK DOSYASI

sapmasına önlem olarak evin kapısını üzerinden kilitleyebilir.

13

kadınlar(Rahibeler) Hz Meryem’e(Hâşâ! İlahın Hanımına) benzemeli ve bu yolda tanrılaşmalıydılar anlayışı ortaya çıktı. Hıristiyanlar bu seferde kadın ve erkeği daha müşkül bir bataklık olan tanrılık davasına sevk ettiler. Feminist Rüzgârların sert estiği Sanayi devriminde de Hıristiyanlıkta da bir revize olmuştur. Feminist kadınlar Mevcut Yeni Ahitin Ataerkil olduğunu ve kadınlar hitap etmediğini savunurlar. 19. Yüzyılda önemli Feminist Elizabeth Cady Stanton, 1895 ve 1898 yıllarında iki bölüm olarak The Women’s Bible (Kadının İncili) kitabını basar. Gün-


KAPAK DOSYASI

cellemelerle hayatına devam eden farklı bir dini kitap(!)

14

Bu günkü felsefi ve batıl akımların çoğu kaynağını bozulmuş Musevilik ve bozulmuş İsevilikten almaktadır. İslam da kadını ele alırsak şu tabloyla karşılaşırız. Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah’tan korkunuz! Zira siz onları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız.” buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şeriflerinde de: “Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım.” buyurur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, erkeklere, kadınlara daima iyi davranmalarını tavsiye ederek:”Müminlerin iman bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.” buyurmaktadır. Veda Haccı’ndaki meşhur hutbesinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâh’dan korkunuz! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Bazı hadisler: Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahu Teâlanın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin! [Müslim] Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Hz. Eyyub gibi mükâfatlara kavuşur. Kocasının kötü huyuna sabreden kadın da, Hz. Asiye gibi sevaba kavuşur. [İ.Gazali ] En üstün mümin, hanımına, en

nır. Allah korkusundan ağlayana Cehennem haramdır. [İbni Adiy] Üç kızına, ihtiyaçtan kurtulana kadar iyi bakan, yedirip giydiren, elbette Cenneti kazanır. [Ebu Davud] Üç kız veya kız kardeşinin geçim veya başka sıkıntılarına katlananı, Allahü Teâlâ Cennete koyar. Ashab-ı kiramdan biri, (İki tane olursa da aynı mıdır?) diye sual edince, Peygamber Efendimiz (Evet, iki tane olursa da aynıdır) buyurdu. Başka birisi, (Ya bir tane olursa?) diye sual etti. Cevabında buyurdu ki: (Bir tane de olsa gene aynıdır.) [Hakim, Harâiti) İlim kadın ve erkeğe farzdır, İlim Çin’de de olsa gidip arayın ve bulun diyen Peygamber, kendi çağında kadını yüceltmiş ve kendisi ile istişare edilen ve üstün haklara sahip hale getirilmiştir. Bunlardan bir örnek vermek gerekirse Hz Aişe Annemiz 2210 hadis nakletmiştir. Günümüz Müslümanları dâhil olmak üzer, Bugün bu çapta kadın eğitimine önem veren bir yapı var mı?

İslam’da Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah’tan korkunuz! Zira siz onları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız.”

iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir. [Tirmizi] En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim. [Nesai] Kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü Teâlânın verdiği nimetlerle bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur, Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur. [Taberani] İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer. [İbni Mace] İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayanla Cennette beraber oluruz. [Tirmizi] Çarşıdan turfanda meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiğiniz meyveyi, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına verin! Kadınları, kızları sevindiren, Allah korkusundan ağlayan gibi çok sevap kaza-

Bugün kadınların problemlerini: Fiziki şiddet ve psikolojik baskıya maruz kalmak, Eğitim - öğretim hakkından yoksunluk veya ikinci planda bırakılmak, hukuki düzenlemelerde özellikle miras hukuku, eş seçme, evlilik, boşanma ve diğer temel haklarının tanınmaması, Negatif ayrımcılığa maruz kalmak şeklinde genel hatlarıyla sıralamak mümkün olacaktır. bu hataların olması İslami bir yaşantıdan ne kadar uzaklaşıldığını göstermektedir. Kız çocuğundan nefret, Eğitim hakkını gasp, şiddet... Hiç biri İslam’ın malı değildir, bilakis hayvanlıktan gelen istibdadın yadigârıdır.“Yahudi ve Nasara âlimleri Müslüman olunca malumatları da Müslüman oldu.” Bu malumatlar malımız sanıldı. Bugün kadınlara olan yaklaşımımız İslami değil, Yahudi ve Hıristiyanlığın uygulamalarıdır. Yukarıda zikredilen hadislere bakıldığında Efendimizin(sav) kadınlara olan bakış açısı ortadadır. Heyhat!” Sera nerede, Süreyya nerede? Her şeyi gösteren ışık nerede, her şeyi örtüp saklayan zulmet nerede?”


EĞİTİM ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI Gülşen GAZEL

İ

slam Öncesi Dönemde Kadın Ve Eğitim Dante “Havva dilin kurucusuydu” der. Ona göre kadın ile dil arasında can alıcı bir bağ vardır: Eva (Havva) sözcüğü yaşam anlamına gelir; fakat Havva her şeyden önce insanoğlunun talihsizliğinin bir simgesidir. Ortaçağ teologları Âdem’in Havva’nın sözleri karşısında zayıflık gösterdiğine, Eyyub’dan daha zayıf olduğuna inanırlardı. Ondan sonra kadınlara sessiz kalmaları emredildi. (Fethi, 1992: Cilt II s. 407)

Bu nedenle eski dönemler ve orta çağlarda, Yunan, Romen ve diğer milletlerde kadın, eşya veya hayvan gibi mütalaa edildi; herhangi bir yolla mülkiyet hakkına da sahip değillerdi. Mirastan asla payları olmadığı gibi, eğitim ve öğretimden de nasipleri yoktu. (Hasan, 1987: 1/238) Eski Hintlerde erkek hâkim bir eğitim anlayışı yaygındı. Eğitimdeki bu ayrımcılık ve zahitlik anlayışı, bilgi ve kurtuluş yolunun sadece erkeklerin tekelinde olduğu fikrini yerleştirdi. Eski Hintlerde kadının hiç değeri yoktu. (İsam, 2001: 24/83) Araplara gelince: Kadınların, erkek merkezli cahiliye toplumu içinde ikinci derecede bir yere sahip olduklarını söylemek yanlış olmaz. Bunda büyük çoğunluğunun göçebe bir hayat sürmesinin de rolü vardı. Çöl şartları içinde sık sık yer değiştirmek zorunda kalan, zaman zaman diğer kabilelere baskın yapma ve ganimet elde etme mecburiyetinde bulunan göçebe kabilelerin yaşantısında muharip sınıftan olmayan ve daha ziyade tüketici olarak görülen

kadının ikinci derecede bir role sahip olması şaşırtıcı değildir. Bu konum bazen kadınların hayatını bile önemsiz hale getirmiştir. Kız çocuklarının ailenin ve kabilenin imkânlarını tüketmesinin önüne geçmek ya da kabileler arasındaki baskınlarda yabancıların eline geçmesinin vereceği utançtan kurtulmak için nadiren de olsa kendi ailesi tarafından öldürülmesi de bunun bir kanıtını teşkil eder. (İsam, 1987: 24/86) Bu veriler eski dönemlerde kadınların sosyal hayattan alabildiğine uzak tutulduğunu, eğitim alma ve vermelerinin de önüne geçildiğini

göstermektedir. Bu noktada kutsal dinlerden Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da durum farklı değildir. Bir farkla ki Yahudilerin, kadınları radikal uygulamalara tabi tuttuğunu; fakat Hristiyanlıkta bu uygulamaların biraz daha esnetilmiş olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni Hristiyan dünyasının Azize Meryem’e verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Onlara göre anne çocuğun ilk öğretmeni sayılır. Ancak buna rağmen Hristiyanlıkta da kadınlara eğitim konusunda yeteri kadar alan bırakılmamıştır.

KAPAK DOSYASI

ASR-I SAADET DÖNEMİNDE KADINLARIN

15


KAPAK DOSYASI

İslam’ın İlk Döneminde Kadın ve Eğitim

16

İslam öncesi dönemde Arabistan’da kadınların toplum hayatının her alanından dışlandığı gerçeği herkesçe bilinmektedir. Bu gidişata ancak İslamiyet’in gelişiyle karşı duruş sergilenebilmiştir. İşte eski cahiliye anlayışına karşı girişilen bu aydınlanma hareketine kadınların da katılması olağan bir durumdur. Üstelik bu konuda kadınların aktif rol üstlendiğini, toplumu kuşatan cahilce düşüncelerin önüne eğitim anlayışının getirilmesinde büyük gayretler sarf ettiklerini görüyoruz. (Hamidullah, 2003: 1/168) Bunu aslında kadınlar açısından eğitim noktasında bir var olma süreci veya bir kimlik arayışı olarak da algılayabiliriz; çünkü cahiliye döneminde mahrum kalınan ilim ve marifet ufkunun önlerine açılması ancak Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğinden sonra olmuştur. Cahiliye döneminde sosyal, siyasi, ailevi, bireysel ve benzeri birçok alanda son derece kısıtlanan, özellikle eğitim konusunda büyük mahrumiyetlere mahkûm edilen kadınlar, İslam Peygamberi’nin rehberliğinde en az erkekler kadar eğitim ve öğretimden faydalanmışlardır. Üstelik çoğu zaman erkeklerin bile rahatlıkla soramayacağı soruları Peygamber’e sormuş, kimseye açamayacakları sıkıntılarını onunla paylaşmışlardır. Aynı zamanda pek çok sosyal etkinliğe katılmış, toplu ibadet mekânlarındaki yerlerini almışlardır. Toplum hayatının imar edilmesinde kabiliyetlerine uygun hizmetleri gönül rızasıyla kabul etmiş, İslam’ın kendilerine biçtiği görevleri büyük bir titizlikle yerine getirmişlerdir. Ayrıca Peygamber’den öğrendikleri bilgileri doğrudan ailelerine aktarmış, çoğu zaman da Peygamber’le sık görüşemeyen Müslüman erkeklere bu bilgileri ulaştırmaya gayret etmişlerdir. Özellikle Efendimizin muhterem hanımları bu çeşit eğitim çalışmalarında en önde yer almışlardır. Müslümanlık dünyası İslam Peygamberi’nin aile hayatındaki sünnetlerinin neredeyse tamamını onlar vasıtasıyla öğrenmiştir. (Havva, 2008: 4/325) Bir de Allah

Resûlü’ne sıkıntılarını açmak isteyen kadınların zorlandıkları noktalarda onlar devreye girmiş, çoğu zaman da mesele Efendimize ulaşmadan onlar tarafından çözüme kavuşturulmuştur. Dolayısıyla kadınların Efendimize sordukları sorulardan, Efendimizin hanımlara hitaben irad ettiği sözlerden, yine Efendimizin hanımlarının uygulamalarından, sahabe efendilerimizin kadınlarla ilgili Efendimize yönelttiği bir kısım meselelerden ve Efendimizin kadınlarla ilgili umuma yönelttiği sözlerinden oluşan mefhumlar, İslam dininin en büyük kaynaklarından olan hadislerin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu noktada İslam devri kadınları sadece kendi dönemleriyle alakalı bir eğitim faaliyeti yürütmemiş aynı zamanda yazılı kaynakların oluşmasında da etkin rol oynamışlardır. Nitekim hadis literatüründe imandan ilme, temizlikten namaza, oruçtan, zekâta, sosyal hayattan şahsi hayata, hukuktan tıbba, ahlaktan edebe ihtiyaç duyulan her konuda kadınların eğitim çabaları neticesinde topluma kazandırılan paha biçilemez bir başvuru kaynağı mevcuttur. Onlar vasıtasıyla İslami literatüre kazandırılan bu bilgiler günümüz şartlarında da güncelliğini korumakta, birçok mesele bu bilgiler sayesinde çözüme kavuşmaktadır. a. İslam’ın İlk Döneminde Kadınların Eğitim Çalışmaları İslam devrinde kadın eğitimi ve kadınların eğitimciliği bizzat Peygamber (a.s.m) tarafından onaylanmış, bu konudaki başarılarından dolayı da kadınların aktif eğitim yaşamının içinde yer almaları sağlanmıştır. Bu hususta hadis rivayeti, fıkıh, fetva, tarih, neseb, şiir rivayeti, tıp ve yıldız bilimlerinde şöhret bulan Müslüman kadınlardan bahsedilebilir. Bunun en güzel örneklerini yine Peygamber Efendimizin ailesinde görmek mümkündür. Evini bir eğitim yuvası haline getiren Hazreti Peygamber, eşlerini, öğrenmenin yanı sıra öğretmeye de yönlendirmiştir. Eşlerinin arasından Hz. Hatice gibi İslam devrinin ilk dönemlerine damgasını vuran bir büyük üstadın yanında, yaşamının son dönemlerinde etkin rol oynayan Aişe gibi büyük bir cihan âlimi ortaya çıkmıştır. Hz. Aişe eğitim konusunda en aktif aktörlerden biridir. Hatta Resûlûllah (a.s.m) onun hakkında “Dininizin yarısını bu Hümeyra’dan öğreniniz” buyurmuştur. (Hasan, 1987: 1/239) Aynı zamanda o, Peygamber’den en fazla hadis rivayet eden hanım sahabi olup fıkıh, edebiyat, tarih ve tıp alanındaki eşsiz bilgileriyle Müslümanlara bir ilim hazinesinin kapısını açmıştır. Peygamber eşleri arasında Hazreti Ümmü Seleme, Hazreti Hafsa ve Hazreti Ümmü Habibe gibi büyük İslam âlimleri de yer almaktadır. Aynı zamanda


İslam döneminde eğitim alanında gayret gösteren kadınların çalışmalarını kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: Hazreti Hatice: Peygamberimizin, İslam’ın ilk dönemlerinde evli olduğu ve o dönemdeki çalışmalarıyla bilinen eşidir. İslam ile gelen tüm yeni bilgileri bizzat kaynağı olan Peygamber’den öğrenip çevresindeki kadınlara ve görüştüğü erkeklere öğretmiştir. Onun sayesinde dinin gereklerini öğrenen ve uygulamaya başlayan kişilerin sayısı hiç de az değildir. (Gazel, 2009, Gül Kokulu Annelerimiz: 25) Hazreti Aişe: Efendimizin Hz. Hatice’nin vefatından sonra evlendiği en genç eşidir. İslam Peygamberi’yle evlendikten sonra ilim öğrenme ve öğretme konusunda büyük bir titizlikle hareket etmiş, Peygamber’in eğitim çabalarına en büyük katkıyı sağlamıştır. Çoğu zaman Peygamber’le birebir görüşemeyen sahabe kadınların öğrenmek istedikleri konularda onlara o yardımcı olmuştur. Aynı zamanda Peygamber’in aile hayatı ile ilgili sünnetlerini diğer insanlara o öğretmiştir. Sahabe kadınlar arasında en fazla hadis rivayet eden odur. Hz. Aişe geniş bir fıkıh, edebiyat, tarih ve tıp bilgisine sahip olup hayatta olduğu sürece bu bilgilerini insanlarla paylaşmıştır. (Gazel, 2009, a.g.e: 54-55) Sahabeler onun hakkında şöyle söylemişlerdir: “Resûlûllah’ın (a.s.m) ashabı olan bizler, hadisler konusunda anlamadığımız kısımlar olduğunda, hemen Hazreti Âişe’ye sorardık, o bize bu hususta mutlaka bir bilgi sunar, anlamadığımız yerleri açıklardı.” [ Tirmizi, Menakıb (3877)] Abdullah ve Urve bin Zübeyr gibi dâhiler onun eğitimi altında yetişmiştir. (Gazel, 2009, a.g.e: 62) Hz. Hafsa: İlmî konularda Efendimizle bazen karşılıklı sohbetler bile yapabilen değerli hanımıdır. Peygamberimizden altmıştan fazla hadis rivayet etmiştir. Rıdvan biatı hakkında Efendimizle arasında

geçen şu karşılıklı konuşma çok dikkat çekicidir. Birkaç sahabiyle otururlarken Peygamberimiz: “Rıdvan biatına katılan hiç kimse inşaallah cehenneme girmeyecektir” buyurmuş, bunu duyan Hz. Hafsa da: “Hayır, ey Allah’ın Resûlü” deyip şu ayeti okumuştur: “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin, yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş hükümdür.” (Meryem 20/71) Bunun üzerine Efendimiz: “Ama Allah şöyle de buyurmaktadır: ‘Sonra biz, Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız.’” (Meryem 20/72) [Müslim, Fedailu’s-Sahabe 163, (2496)] Bu konuşma Hazreti Hafsa’nın, Kuran’ı ne kadar iyi bildiğini göstermektedir. Nitekim Peygamber, bütün ilimlere vakıfken eşinin kendisiyle böyle ilmî bir tartışmaya girmesini yadırgamamış ve onun ikna olmasını sağlamıştır. Hz. Hafsa o dönemde okuma yazma bilen ender hanımlardan biridir. Devrinin kadınlarına kıyasla gayet bilgili ve kültürlü olup Kur’an hafızı olduğu da söylenir. Yüksek ilmi ve derin tecrübeleriyle pek çok konuda sahabe kadınlara ve başta kardeşi Abdullah olmak üzere çevresindeki erkeklere ve özellikle halifeliği döneminde babası Hz. Ömer’e yol göstermiştir. (Gazel, 2009, a.g.e: 78-79) Hz. Ümmü Seleme: Resûlullah’a sorular soran, soru ve sorunu olan kadınların eğitimleriyle ilgilenen ve Peygamberden çok sayıda hadis rivayet eden kadınlardan biri de Ümmü Seleme’dir. (Gazel, 2009, a.g.e: 85) Habeşistan hicretinde de yer aldığından farklı kültürlerin bilgisine de sahip olup oralarda öğrendiği faydalı bilgileri kendi memleketindeki insanlarla paylaşmıştır. Ümmü Seleme, gayet bilgili ve olgun bir kadın olup eğitimci bir insanın niteliklerini haizdir. Umre seferine çıktıklarında Efendimize gösterdi-

KAPAK DOSYASI

sahabe kadınlardan da Lübabe Binti Haris, Ümmü Şerik, Ümmü Süleym gibileri yine o devrin büyük kadın eğitimcileri arasında bulunmaktadır.

17


KAPAK DOSYASI

evinde geçirdiği zamanları erişilmez bir fırsat bilip ilim öğrenme ve öğretme konusunda büyük çabalar sarf etmiştir. Hz. Meymune ilme ve ibadetlere çok önem veren faziletli bir kadındır. Peygamber’in vefatından sonra birçok hadis rivayet etmenin yanında çevresindeki insanlara yol göstermeye devam etmiştir. (Gazel, 2009, a.g.e: 170-171)

18

ği yön verici davranışı bunun en güzel örneklerindendir. Nitekim müşriklerle yapılan şartları ağır antlaşmadan dolayı ümitsizliğe kapılan Müslümanlar, Peygamber’in ihramdan çıkmalarını emretmesine rağmen bunu yapmayınca Efendimiz Ümmü Seleme’nin çadırına girip durumu ona anlatıp üzüntüsünü beyan edince, Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Resûlü! Söylediklerinizi insanların yapmasını istiyorsanız, ashabdan hiç kimseyle konuşmadan, kalkıp devenizi kesin, berberi çağırıp tıraşınızı olun” demiştir. Bunun üzerine söylendiği şekilde devesini kesip, tıraşını olan Peygamber’i gören ashabı da vakit geçirmeden kurbanlarını kesip tıraşlarını olup ihramdan çıkmışlardır. (Buhari, Şürut, 15; Hac, 106, Muhsar, 3, Megazi, 35) Ümmü Seleme, Hz. Aişe’den sonra en fazla hadis rivayet eden hanım sahabidir. Fıkıh ve edebiyat alanında da derin bilgilere sahiptir. O dönemdeki eğitim çalışmalarında aktif rol üstlenmiş, sonraki zamanlarda ümmetin en meşhur âlimleri arasında gösterilmiştir. (Gazel, 2009, a.g.e: 101-103) Zeynep binti Cahş: Son derece bilgili, dindar ve takvalı bir kadın olup hayır yapmayı da seven ve nikâhını bizzat Cenab-ı Hakk’ın kıyıp, nikâhı Kuran’da zikredilen tek Peygamber hanımıdır. (Gazel, 2009, a.g.e: 119) Yüksek ilmi, engin cömertliği ve eşsiz İslamî yaşantısıyla herkese örnek olmuş Peygamberimizden de çok sayıda hadis rivayet etmiştir. (Gazel, 2009, a.g.e: 118) Ümmü Habibe: Hz. Ümmü Habibe, bilgisi, kültürü ve olgunluğu ile dönemin kadın eğitimcileri arasında yer almaktadır. Efendimizden çok sayıda hadis rivayet etmiş, Habeşistan hicretinde görüp öğrendiği şeyleri özellikte ev dekoru ve dizaynı gibi bilgileri çevresindeki insanlara da aktarmıştır. (Gazel, 2009, a.g.e: 145-146) Hz. Meymune: Efendimizin en son evlendiği eşi olup, öğrendiği bilgileri çevresine yayma çabalarıyla Peygamber’in takdirini kazanmıştır. Peygamber’in

Ümmül Fadl: Asıl adı Lübabe binti Haris olan bu kadın kız kardeşi Meymune’den dolayı Peygamber’in baldızıdır. O dönemde kadınların faaliyet gösterdiği eğitim çalışmalarına bizzat iştirak etmenin yanında İslam tarihinin yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olup kendisinden sonrakiler tarafından “ilim denizi” anlamına gelen “bahr” lakabıyla tanınan Abdullah bin Abbas’ın ise annesidir. (İbni Kesir, 1995: 8/470) Dinin vecibelerini ilk olarak arkadaşı Hatice’den öğrenmiş, ondan sonra da eğitim çalışmalarında uzunca bir süre aktif yer almıştır. (Gazel, 2009, Sahabi Annelerimiz: 66) Esma binti Umeys: Hazreti Esma İslam devrinde yaşayan son derece olgun, bilgili ve kültürlü bir hanımdır. Habeşistan’da geçirdiği zamanlar hayatına çok şey katmış, ona birçok konuda deneyim kazandırmıştır. Bu deneyimlerden biri kadınların cenazesinin tabutta taşınması konusundadır. O zamanda cenazeler bir örtüye sarılır, öylece taşınırdı. Bildiklerini ilk olarak Peygamber’in kızı Fatıma’ya öğretmiş, Fatıma’nın cenazesinin tekfin ve teşyiiyle de bizzat kendisi ilgilenmiştir. (Zehebi, 1994: 5/62) Hazreti Esma hadis alanında da birikimli bir kadındır. (Gazel, 2009, a.g.e: 86) Ümmü Şerik: Ümmü Şerik iman edince kendini tamamen Allah’ın dinini yaymaya adayan eğitim gönüllüsü bir kadındır. O zamanın katlanılması zor şartlarına ve müşriklerin dayanılmaz baskılarına rağmen imanını sapasağlam koruduğu gibi tanıdığı tüm kadınlara da yeni din İslam’ı anlatmıştır. Yorulmak bilmeyen gayretler içine girmiş, Mekkelilerle bildiklerini paylaşmak için büyük çaba sarf etmiştir. Öyle ki Mekke’de kapı kapı gezmiş, karşılaştığı herkesi din hususunda eğitmeye çalışmıştır. Fakat bir süre sonra müşrikler tarafından yakalanıp hapsedilmiş ardından da Mekke’den sürgün edilmiştir. (ElIsfahani, 2000: 2/164) Ancak kendi kavmine götürmeleri için verildiği kervanda meydana gelen olağanüstü olaylar neticesinde kervanda bulunanlar da onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Bu sebeple Ümmü Şerik İslam devrinde bir kavmin inanmasına sebep olan kadın diye bilinirdi. Hadis ve fıkıh alanında son derece birikimliydi. (Cevzi, 2006: 386) Ümmü Süleym: Asıl adı Rumeysa olan Ümmü Süleym İslam’ın Medine’de duyulduğu ilk zaman-


Onun hayatında en ilgi çekici olay ikinci eşi Ebu Talha ile evlenirken Müslüman olmasını şart koşup kocasının inanmasına vesile olmasıdır. (Gazel, 2009, a.g.e: 120) Ümmü Süleym’in yaşamının her evresini eğitim süreci olarak tanımlayabiliriz. İslam’ın büyük hadis âlimlerinden Enes bin Malik’in annesi olması bu konudaki yerini belirlemek açısından yeterlidir. Çok sayıda hadis de rivayet etmiştir. Sonraki Dönemlerde Kadınların Eğitim Çalışmaları İslam dünyasında çok erken dönemlerden itibaren şair, mutasavvıf ve âlim kadınların yetiştiği ve sonraki dönemlerde de bu alanlarda pek çok kadının hizmet verdiği bilinmektedir. İbni Sad’ın sahabenin hayatına dair et Tabakatül Kübra’sı ile İbni Hacer el-Askalani’nin aynı mahiyetteki el-İsabe’sinin son cildi, İbni Abdülber en-Nemeri’nin el-İsti’ab fi Ma’rifeti’l-Ashab adlı dört bölümden ibaret eserinin son iki bölümü kadın sahabilere ayrılmıştır. Aynı za-

manda İbni Hacer el-Askalani’nin Tehzibetü’l-Tehzib ve ed-Dürerü’l-Kamine adlı eserlerinde hadis ravisi ve ilim adamları arasında sahabe hanımlar haricinde pek çok kadın incelenir. Bu eserler, kadınların İslam kültür tarihinde küçümsenmeyecek bir yere sahip olduklarını göstermektedir. (İsam, 2001: 24/92) Sonuç olarak, kadınlar, İslamiyet’in ilk devrinde eğitim alanında aktif rol aldıkları gibi sonraki zamanlarda da bu faaliyetleri sürdürmüşlerdir. Emeviler döneminde bu çalışmalar biraz gerilese de kadınların sosyal yaşama etkileri tamamen silinmemiştir. Aksine ilim ve kültür hayatında oldukça önemli yer işgal etmişlerdir. İslam dünyasında eğitimin gayrı resmi bir yapı içinde sürdürülmesi ve okula değil hocaya bağlanmasının esas olması, kadınların yakın çevrelerindeki ilim adamlarından eğitim almalarını kolaylaştırmıştır. İlim sahibi kadınların önemli bir kısmının ulema aileleri içinde yetişmesi bunun göstergesidir. Bu arada kadınların özellikle hadis ilmine yöneldiği bir gerçektir. Büyük hadisçi Taceddin esSübki’nin hadis dinleyip öğrendiği üstadlar arasında on dokuz kadının adı geçmektedir. Suyuti otuz üç, İbni Hacer el-Askalani elli üç, İbni Asakir seksen kadından hadis öğrenmiştir. (İsam, 2001: 24/92) Kaynakça Canan, Prof. Dr. İbrahim (1988). Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Ankara: Akçağ Yayınları. Cevzi, İbnu’l (2006). Sıfatu’s-Saffe, İstanbul: Kahraman Yayınları. El-Isfahani, Ebu Nuaym (2000). Sahabeden Günümüze Allah Dostları, İstanbul: Şule Yayınları. Fethi, Çev: Ahmet (1992). Kadınların Tarihi Ortaçağın Sessizliği, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Gazel, Gülşen (2009). Gül Kokulu Annelerimiz Peygamberimizin Hanımları, İstanbul: Gündönümü Yayınları. Gazel, Gülşen (2009). İmana Adanmış Yürekler Sahabi Annelerimiz, İstanbul: Gündönümü Yayınları. Hamidullah, Prof Dr. Muhammed (2003). İslam Peygamberi, (çev: Prof Dr. Salih Tuğ), İstanbul: İrfan Yayımcılık. Hasan, Prof Dr. Hasan İbrahim (1987). İslam Tarihi, İstanbul: Kayıhan Yayınları. Havva, Said (2008). Hadislerle İslam Tarihi, İstanbul: Hikmet Neşriyat. İbni Kesir (1995). El-Bidaye venNihaye, (çev: Mehmet Keskin), İstanbul: Çağrı Yayınları. İsam (2001). Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara Zehebi, İmam (1994). Tarihu’l İslam, (çev: Muzaffer Can), İstanbul: Cantaş Yayınları.

KAPAK DOSYASI

larda inanıp ömrünün sonuna kadar insanlara yeni dini anlatmak için çalışan Medineli kadınlardandır. Sosyal hayattaki aktif varlığı kendisinden sonrakilere yön verecek ölçüde yoğundu. Savaşlarda, kutlamalarda, ilim meclislerinde kısacası Peygamber’in olduğu her yerde o da yer alıyor, İslam’ı bizzat kaynağından öğrenip uyguluyor ve öğretiyordu. Hayatı Allah Resûlü’nün en yakınında geçmiş, onun hayatını ve sünnetlerini yine kendisinden öğrenmiştir. O dönemde girişilen eğitim çalışmalarına büyük katkı sağlamıştır. Hatta bu konuda Peygamber’in övgüsünü de kazanmıştır. (Gazel, 2009, a.g.e: 116-117)

19


KAPAK DOSYASI 20

BERDEL

Kürt Kadınının Kaderle İmtihanı Ahmet GEMİ

B

u yazımızda Kürt Kadınının bireysel özgürlüğünü, iradesini hiçe sayan, yazgısını başkalarının yazgısına bağlayan, onu mahkeme koridorlarına iten, basına konu yapan, onurunu zedeleyen; ayrışmalara, çatışmalara, ölümlere sebep olan Berdel Evliliği üzerinde duracağız. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de 33 adet evlilik türü vardır. 2 Berdel Evliliği de bu evlilik türleri arasındadır. Berdel Evliliğininin bu evlilik türleri arasında en çok dikkatleri üzerine toplamasına sebep olan neden ise, söz konusu evlilik şeklinin sorunlara neden olmasıdır. Berdel Evliliği, dünyanın birçok yerinde hâlihazırda var olan ve ülkemizde özellikle Kürt toplumunda zaman zaman karşımıza çıkan çok eski bir evlilik şeklidir.

Berdel kelimesi, Arapçadan alınan bedel kelimesinin zamanla berdel şekline dönüşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Berdel, değiştirmek, takas etmek, mübadele etmek anlamlarına gelmektedir. Kürtçe’de bu kelime “berdêl, berdêlî, berdêlî kirin” şeklinde kullanılmaktadır. 3 Arap dünyasında bu evliliğe şiğâr, zikâr ve bedel denilmektedir. Hakkâri yöresinde görülen Kepir(Yaban Değişimi), bir Berdel evliliği çeşididir.4 Bu evlilik türü genel olarak aynı aşiret mensuplarının aile bağlarını güçlendirmek ve mal varlıklarının başka tarafa kaymasını önlemek iddiasıyla hoş görülür. Berdel, Doğu ve Güneydoğuda hâlihazırda var olan bir evlilik türüdür. Bu evlilik, evlenecek iki erkeğin, evlilik çağındaki kız kardeşlerini birbirleriyle değiştirmeleri biçiminde gerçekleşir.(Beşikçi, 1969:163)5Berdel, iki ailenin kızlarını takas yolu ile evlendirmeleridir. Bu, sadece bir gencin kız kardeşini alacağı eşe karşılık vermesi ile değil, kişinin varsa kızını alacağı kız bedelinde vermesi şeklinde de gerçekleşebilir.

Söz konusu evlilik türü dünyanın birçok ülkesinde özellikle Yemen, İran, Irak, Afganistan, Türkiye hatta Avustralya’nın kırsal kesimlerinde6 ve geleneksel tür yaşam sürdüren topluluklarda karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kırsal kesimlerde, ekonomik durumun iyi olmadığı ve okuma-yazmanın yaygın olmadığı yerlerde Berdel evliliğine rastlanmaktadır. Berdel Evliliği, yerine getirilmesi gereken bir emir olup tarafların bu evliliğe itiraz etmeleri hoş karşılanmaz. Bu evlilikte genç çiftlerin hepsi aynı muameleye tabi iken meydana gelen kötü sondan daha fazla etkilenenin kadın olması ve kadın tarafının meydana gelen sorunların müsebbibi olarak görülmesi, kadını hedef haline getirmeye yetmiştir. Son zamanlarda Türk filmlerine ve dizilere de konu olan berdel evliliğine genellikle Doğu ve Güney Doğuda rastlanmaktadır. Berdelin çok yaygın olmasa da günümüzde varlığını sürdürdüğü bir gerçektir. Bu evlilik türü genç çiftlerden onay alınmadan aile büyükleri tarafından yapılır. Oysa evliliğin gayesi aile yuvasının kurulması ve çiftlerin mutluluğudur. Berdel Evliliği sadece kadın tarafın hakkına değil aynı zamanda erkek tarafın da hakkına bir tecavüzdür. Zira evlenecekler aile büyüklerinin verdikleri berdelle evlilik kararlarına karşı çıkamazlar. Tabii ki Berdel Evliliklerinin hepsi kötü sonuçlarla sonuçlanmayabilir yani evliliklerinden mutlu olan birçok çift bulunabilir. Hatta karşı taraf çiftinde ortaya çıkabilecek bir sorun veya daha ağır şekliyle bir boşanma diğer taraftaki çifte etki etmeyebilir. Bu, hiçbir zaman Berdel Evliliğine meşruiyet kazandırmaz. Berdelin ne zamandan beri uygulamada olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, söz konusu evlilik türünün İslam öncesi Arap toplumunda yaygın


Berdel Evliliğinde karşılıklı verilen kadınlar birbirlerine otomatik olarak bağlıdırlar. Birinin mutluluğu diğerinin mutluluğuna sebep olduğu gibi; birinin mutsuzluğu ötekinin mutsuzluğuna sebep olabilmektedir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi (DİKASUM)’un 2006 yılında 97 köyde evli 472 kadınla yaptığı ankete göre Berdel usulüyle evlenenlerin oranı % 15,7 dir. KAMER tarafından yapılan araştırmalara bakıldığında berdel evliliğinin Doğu ve Güneydoğuda en az % 4–5 civarında olduğu anlaşılmaktadır. Bu, rakamsal olarak her ne kadar az görünse de toplum üzerinde bıraktığı etki itibarıyla önemsenmesi gerekir. 1. ŞEKLİ: Berdel Evliliği, ailelerin anlaşmasıyla iki taraf kızlarının belirlenen bir törenle değişimidir. Başlık sorununu ortadan kaldıran bu evlilik türü; hem kızı hem de oğlu bulunan iki ailenin, karşılıklı olarak hem kızlarını hem de oğullarını evlendirmeleriyle gerçekleştirilir. 7

Bu tür Berdel şekline kan davaları barışmaları sonunda da görülür. “Dökülen kan, her zaman kan ile yıkanmaz. Kan yıkamanın iki aracı vardır: para ve kadın. Öldürülen kişinin kardeş ya da oğluna, bunlar olmasa ailesine kesinlikle ya kan parası verilir ya da öldüren kişinin kızı ya da kız kardeşi, yoksa bir akrabası verilir.”9 Berdel evliliklerinde genellikle çeyize rastlanmaz. Şayet çeyiz hazırlanacaksa her iki taraf da birbirlerine eşit çeyiz hazırlarlar. 2. NEDENLERİ: • Yazılı kültürden ve sistematik bilgiden yoksun halkların çoğunda olduğu gibi Kürtlerde de okuma yazma oranın düşük olduğu ve cehaletin kendisini hissettirdiği yerlerde Berdel Evliliğine rastlanmaktadır. • Doğudaki birçok huzursuzluğun temelinde ekonomik azgelişmişlik yatmaktadır. Bu, hayatın her safhasında kendisini göstermektedir. Berdel Evliliğinin birçok sebebi olmakla birlikte ekonomik azgelişmişlik de bu evliliğin sebepleri arasındadır. Bununla birlikte, •Başlık parası ve çeyiz masraflarının çok olması,

Berde Evliliğinli üç şekle ayırabiliriz.

•İslam dininin sağlıklı bir şekilde anlatılmamış olması,

1.1. Eşzamanlı Berdel: Bu berdel şekli şöyledir: Düğün günü iki tarafın düğün alayları kendi gelinlerini almak üzere evden çıkarlar. Gelinler aynı saatte, aynı yerde, aynı nizam ve intizam içinde değiştirilirler.8

•Ailelerin parçalanmaktan korkmaları,

1.2. Orta Vadeli Berdel: Bu Berdel türünde ise gelin değişimleri birkaç günü alabilir. Önce bir taraf gelinini götürürken karşıki taraf birkaç gün sonra düğününü yapmaktadır. Bu süre zarfında gelinler birbirleriyle tanışma fırsatını elde ederler. 1.3. Uzun Zamanlı Berdel: Bu şekildeki berdel türü genellikle kız kaçırma olaylarından sonra gerçekleşmektedir. Şöyle ki: Doğuda kız kaçırmak, büyük cesaret gerektiren bir şeydir. Hele kaçırılan kız, büyük bir aşirete mensup bir ailenin kızı ise iş daha da zorlaşır. Bu durumda kaçırılan kızın ailesi barışmaya yanaşmaz. Bu ya büyük aile kavgalarına sebep olur ya da barışılır. Bu durumda kaçırılan kız tarafı kızlarına karşılık karşı taraftan bir kız alır. Buna ek olarak da yine karşı taraftan silah, para vs. alınır.

KAPAK DOSYASI

olduğu ve bu evlilik türünün Yahudilerden alındığı söylenmektedir. Yani Berdelin tarihi 1500 yıl öncesine dayanmaktadır.

•Şafii mezhebinin velâyet görüşünün yanlış yorumlanması ,10 •Aileler arası çatışmalar gibi hususlar Berdel evliliğine neden olduğunu düşünmekteyiz. 3. DİNİ BOYUTU: Eski Yunanlılar, kadını “can yakan ateş, çaresi bulunmayan yılan sokması, şeraretin menbaı ve başı; Eski Roma ve Avrupa’da kadın kötülüğün kaynağı, Fransız tarihinde kadın, “insan mıdır, değil midir?” tartışmasıyla temayüz ederken; İngiliz tarihinde de kadın kutsal kitap olan İncil’e dokunamazken İslamiyet O’nu cehalet çukurlarından çıkararak erkeğe eşit bir konuma getirmiş ve cenneti ayaklarının altına sermiştir.13 İslam toplumunda kadına yönelik görülen olumsuzluklar bireylerin bizzat kendisini bağlar. Evliliklerde ortaya çıkan problemler İslam’ın egemenliğinden değil, erkeğin egemenliğinden kaynaklanmaktadır. İslam dini, her türlü gayr-i meşru evliliğe karşı-

21


KAPAK DOSYASI 22

dır. Evliliğin sahih olması için, tarafların rızası, tarafların birbirlerine denk olmalarını, aleniyet vb. şartların gerekli olduğunu vurgulayan İslam, şüpheli, cebri ve tarafların rızaları olmadan gerçekleşen evliliklerin ivedilikle sonlandırılmasını emreder. Nitekim babasının zoruyla evlendirilen bir kadının Hz. Peygamber’e durumu arz etmesi üzerine Hz. Peygamber, onu kocasından ayırmış ve “kadınları zorlamayın” buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber, evlilikleri konusunda kadınlara danışılması gereği hususunda tavsiyelerde bulunarak, kızlarının evlilikleri hususunda bizzat kendisi kızlarıyla danışarak kızlarının istekleri doğrultusunda hareket etmiştir. Hal böyle iken İslam ve kutsal metinlerinden haberdar olmayan bazı kimseler Berdel Evliliğinin İslam’ın bir ürünü olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ortadan kaldırdığı ve yasakladığı evlilik türlerinin başında Berdel Evliliği gelmektedir.

Din, her türlü sorunlu evliliğe karşıdır. İslam dini birkaç evlilik türünü yasaklamıştır. Berdel evliliği de yasaklanan evlilik türlerindendir. Berdel Evliliği, İslami literatürde eş-Şiğâr olarak geçmektedir. Şiğâr: lügatte, köpeğin idrarını yapmak için ayağını kaldırması anlamındadır. Şiğâr nikâhı, bir kimsenin diğerine “beni kız kardeşinle, kızınla veya velisi bulunduğun bir kızla evlendirirsen ben de seni kız kardeşim, kızım veya velisi bulunduğum bir kızla evlendiririm” diye teklifte bulunmasıdır. Böyle bir evlilikte mehir yoktur. Onlardan her birisinin mehri diğeri karşılığında olur. Aralarında mehir kalktığı için bu nikâha “Şiğar” denilir.

İslam dini, ergenlik yaşına gelmiş akıllı insanla-

Sahih-i Buhari ve Müslim’de İbnu Ömer’den şu rivayet yapılmıştır: “Hz. Peygamber şiğârı yasakladı.” Hz. Peygamber: “lâ şiğâre fi’l-islâm/islamda berdel yoktur.” diyerek berdel evliliğini yasaklamıştır. Ayrıca âlimlerin hepsi bu nikâhın haram olduğu gö¬rüşündedir. İmam Şafii, bu nikâhın batıl olduğunu söyler.

rı mükellef (sorumlu) kabul ederek tercih ve tasarruflarında özgür bırakmıştır. Evlilik gibi kutsal bir işte de çiftlerin özgür iradeleriyle karar vermelerinin yolunu açık bırakmıştır. Yüce Allah, şahsi sorumluğa işaret ederek herkesin kendi yapacağının karşılığını bulacağını kutsal kitabında belirtmiş ve kullarının hoş olmayan hareketlerinden de razı olmamıştır.

Ömer ve Zeyd b. Sabit’ten gelen rivayete göre kadınla erkeğin ayrılması gerekir. Hanbelîler de, mehir belirlensin belirlenmesin, bu nikâhın fasid olduğu görüşündedir. el-Harki şöyle der: “Bir kimse velisi bulunduğu kızı başkasıyla evlendirir, kendisi de onun velisi bulunduğu kızla evlenirse mehri belirleseler bile bu nikah geçerli olmaz.”

Şayet taraflar birbirlerine denk ve birbirleriyle görüşüp anlaşmaya varmışlarsa bu evliliğin dinen herhangi bir mahzuru yoktur. Ancak Berdel’de kararın aile meclislerince alındığını düşündüğümüzde özgür irade mevhumunun olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Berdel Evliliklerini gayr-ı meşru sayamayız. Böyle bir zehaba kapılmak beraberinde birçok sorunu doğurmaktadır. İslam dini, Berdel Evliliğinin meşru zemine oturması için kadına mehirin verilmesini şart koşmuştur. Buna ek olarak tarafların rızası, denklik vs. gibi şeyler evliliğin meşru olması için şart koşulmuştur.


Balaban, Ali Rıza, Evlilik Akrabalık Türleri, İzmir 1982.

Evlilik, evlenmelerinde herhangi bir engel bulunmayan bir erkek ile kadının kendi iradeleriyle, birlikte yaşamalarına imkân veren ve onlara karşılıklı bazı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşmedir.

D.İzoli, Ferheng, Kurdi-Tirkî, Türkçe-Kürtçe, Deng Yay. İstanbul 1992.

İnsan tabiatı gereği sıcak bir aile yuvası kurup huzurlu ve mutlu olmak ister. “Kaynaşmanız için size kendinizden (cins) eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de, onun (varlığının) delillerindendir.” (Rum 30/21) ayeti de ifade etmektedir ki evlilikten amaç, eşlerin birbiri aracılığıyla huzur ve mutluluğa ulaşmasıdır. Bu huzur ve mutluluğun ve eşler arasındaki sevgi ve şefkatin kaynağı ise Allah’tır.

İbnu Kuddame, el-Muğni, Dâru Alemi’l-Kütüb, Riyad 1999.

Evliliklerin ahlaki olabilmeleri için hukuki ve dini şartlara uygun yapılmaları gerekmektedir. .5. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ: •Berdel’in büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli çabanın toplumun her kesiminden gelmesi gerekmekle birlikte daha çok ilahiyat camiasına iş düştüğüne inanmaktayız. Vaazlar ve hutbelerle Berdel Evliliğinin dini boyutları dile getirilmelidir ve bunlar halkın dili olan Kürtçe ile yapılmalıdır. Bununla birlikte, •Berdel evliliği yapanlar cezalandırılmalı veya caydırıcı tedbirler getirilmelidir, •Evlenen çiftler devletçe desteklenmelidir, Bölgede eğitim-öğretime daha fazla yatırım yapılmalıdır. •Ders kitaplarına evlilik ile ilgili konular konulmalıdır. •Bölge ekonomik olarak kalkındırılmalıdır. SONUÇ: Berdel konusunda bizi sevindiren bir şey varsa o da bu evlilik türünün son zamanlarda eskiye nazaran azalmış olmasıdır. İslam’ın evlilikteki velâyet şartının yanlış yorumlanması birçok evlilik çeşidinde olduğu gibi berdel evliliğinde de karşımıza çıkan bir sorundur.

Divantaş/İlmihal, Heyet, Türk Diyanet Vakfı Yay. İstanbul 1999.

Omran, Abdel Rahim, İslam Kültüründe Aile Planlaması, DİB. Yay. Ankara 1997 Sezen, Lütfi, Türkiye’de Evlenme Biçimleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 27, Erzurum 2005. Yücel, Müslüm, Berdel, Kesit Yay. İstanbul 2006. Zemahşeri, Esas’ül-Belağe, Daru Sadir, Beyrut 1965. DİPNOTLAR 1)Bu yazı 2009 yılında Hakkari Üniversitesi Kürt Kadın Kongresinde bildiri olarak sunulmuştur. 2)Sezen, Lütfi, Türkiye’de Evlenme Biçimleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 27, Erzurum 2005, s. 185-196. 3)D.İzoli, Ferheng, Kurdi-Tirkî, Türkçe-Kürtçe, Deng Yay. İstanbul 1992, s.53. 4)Balaban, Ali Rıza, Evlilik Akrabalık Türleri, İzmir 1982, s. 41. 5)Balaban, a.g.e. s. 41. 6)Balaban, a.g.e. s. 43 7)Sezen, Lütfi, a.g.e. 8)Yücel, Müslüm, Berdel, Kesit Yay. İstanbul 2006. s.17. 9)Yücel, a.g.e. s.15. 10)Hukuk dilinde velâyet, başkaları adına onların rızâları aranmaksızın hukukî işlemde bulunma yetkisini ifade eder. Aile hukukunda velâyet eksik ehliyetli ve ehliyetsizlerin bir yakını tarafından rızâları alınarak veya alınmaksızın evlendirilme yetkisidir. Özellikle Hanefîler’in dışındaki mezheplerde kadınlar, bazı durumlarda rızâları aransa bile, ancak velileri aracılığıyla evlenebildikleri için velâyetin bu alanda özel bir önemi vardır. Bu mezhepler “Velisiz nikâh olmaz” (Buhârî, “Nikâh”, 36; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 19; Tirmizî, 14, 17) hadisini ve benzeri hadisleri mutlak olarak değerlendirmekte ve her durumdaki kadınların -rızâları alınsa bile- sadece velileri aracılığıyla evleneceklerini söylemektedirler. Hanefîler ise bu hadisleri tam ehliyetli olmayan kadınların ancak velileri aracılığıyla evlenebilecekleri şeklinde yorumlamaktadırlar. Hanefîler’de âkıl-bâliğ olan kadın, aynen erkek gibi velisinin aracılığına gerek olmaksızın evlenebilir. (Divantaş/İlmihal, Heyet, İstanbul 1999, C.2, s.211-212.) 11)Avcı, Gültekin, Kıyamet Kadınları, İstanbul 2007, s. 66–69. 12)Omran, Abdel Rahim, İslam Kültüründe Aile Planlaması, Ankara 1997. s.52–67. 13el-Aclûnî, Keşfü’l-hafa, Beyrut, C: 1, s. 335. 14)Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 364. 15)Buhâri, İkrah, 3. 16)Ahmed b: Hanbel, Müsned, 6, 78. 17)Yücel, a.g.e. s. 19. 18)Zilzâl Suresi, 7-8; Necm Suresi, 38-39. 19)Câsiye Suresi, 22. 20)Zemahşeri, Esas’ül-Belağe, Daru Sadir, Beyrut 1965. ş-ğ-r maddesi s.332.; İbnu Kuddame, el-Muğni, Dâru Alemi’l-Kütüb, Riyad 1999. C.10. s.42.

Kürt kadının, başına gelebilecek her türlü sıkıntı ve eziyeti peşinen kabullenmesi ve kadere olan teslimiyeti O’nun her türlü sıkıntıyla yüzleşmesine sebep olmuştur.

21)İbnu Kuddame, a.g.e. C.10, s.43.

Ataerkil aile yapısı Kürt kadının öne çıkmasına ve sorunlarını dile getirmesine engel olmuştur.

25)İbnu Kuddame, a.g.e. c.10, s.44.

KAYNAKÇA el-Aclûnî, Keşfü’l-hafa, Beyrut. ty. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Çağrı Yay. İstanbul 1981. Avcı, Gültekin, Kıyamet Kadınları, Metropol Yay. İstanbul 2007.

KAPAK DOSYASI

4. AHLAKİ BOYUTU:

22)Müslim, “Nikâh”, 60. [Ayrıca bk. Nesâî, “Nikâh”, 60; “Hıyel”, 15, 16; İbn Mâce, “Nikâh”, 16]. 23)İbnu Kuddame, a.g.e. C.10. s. 43. 24)İbnu Kuddame, a.g.e. c.10, s.42.

23


Modernizm ve İslam İkileminde KAPAK DOSYASI

KADIN

24

Yeliz BULUT

K

adın, kundaklar içinde muhafaza edilmesi gereken bir gül gibidir. Kundaklar açıldıkça o gül, renginden ve kokusundan kaybeder. Gül olma zarafetini ve niteliğini basitliğe, muhafaza edilme kıymetini ise değersizliğe terk eder.

Ve 20.yüzyıl… Kadın hayatında bir ilk. Adına modernizm, batıcılık ya da çağdaşlık denen akım. Yani gelenekçiliğin reddi. Modernizm; yaşam cephelerinin farklılaşması, bürokratik yönetim sistemlerinin büyümesi, kentleşmenin artan hâkimiyeti, günlük hayat üzerinde bilim ve tekniğin egemenliği ve kapitalizmin ekonomik hâkimiyeti süreci olarak tanımlanır. Bütün bunlar beraberinde, modernleşmenin zorunlu bir sonucu gibi görülen sekülerleşme, yani dinin, İlahi hükümlerin, sosyal, siyasal ve hukuki alanda hâkimiyetlerinin kaldırılması ve yerine maddi ve dünyevi hükümlerin hâkim kılınması, olgusunu geliştirmiştir.. “Sokağa çıksana, hayat sokakta” diye ilan edilen müzik, eğlence ve kıyafet modernizm (!)i; tüketim üzerine kurulu modernliği lanse ederek, gerçek anlamda modernlik olan ilmi ve fenni ilerleme ve gelişmeleri göz ardı etmiştir. Böylece üretici ve dindar yaşam, tüketici ve dünyevi yaşama dönüşmüştür. Bu da seriütteessür yapısıyla hem etkilenen hem de etkileyen konumda bulunan kadın kanalıyla topluma sunulmuştur. Geleneksel dönemde ekseriyetle ‘yeri, evi’ olan kadın, modernizm ile birlikte kamusal alanda daha fazla görülmeye başlamıştır. Bu, modernizmin bir ürünü olan ‘feminizmin’ bir etkisidir. Zira modern kadın, erkek ile eşittir. Ekonomik olarak bağımsız olmalı, bir birey olarak özgürce yaşamalı ve erkeklerin var olduğu hemen her platformda ‘kadın gücü’ olarak boy göstermelidir. Bu bağlamda piyasaya giren kadın, nihayetinde bir cazibe ve reklam malzemesi olarak cikletten otomobile, pazarlamacılıktan oyunculuğa her telde oynamıştır. Fakat, kadını erkeklerle eşit görüp, eşit koşullarda çalışmaya zorlayan modern-kapitalist düzen, fıtri olmadığı için kadın, emek yönünden de sömürülmüştür. Endüstriyel bir araç, dişil mekanizma sayılarak, fıtri nahivliğine yakışmayan bir tarzda, gayr-i insani bir algıyla ve saygın olmayan bir zeminde metalaşmıştır. Ataerkil dünya düzeninde, sözüm ona özgürleşecek, eşitlenecekken, erklerin birbirlerine galebe etme mücadelesinde düzenin bir nesnesi ve kölesi olmuştur. Modernizmin bir diğer şartı olan moda, kadının cinselliğini ön plana çıkarmış ve onu kişi olmaktan uzak-

laştırıp dişiliğe dönüştürmüştür. Mahremiyetin anlamını yitirmesiyle ailenin kutsallığı reddedilmiş, evlilik dışlanmış, evliymiş gibi bir arada yaşamak özgürlük ve bireyselleşme olarak revaç bulmuştur. Oysa İslam dini, kadına bütün haklarını ilk olarak, tam ve en güzel şekliyle vermiş ve son noktayı koymuştur. Buna göre kadının vazifeleri yaradılışın özüne uygundur. Modernistler tarafından küçümsenen doğurmak, emzirmek, annelik, İslamiyet’le hak ettiği değeri bulmuş; kadın, nesil yetiştirici olarak kutsal bir saygınlığa ulaşmıştır. Yine, vücudunu teşhir ederek cinselliğiyle var olan kadın, Yaradan’ın örtünme emrine bağlı olarak, kadınsı cazibesiyle değil kişiliğiyle var olabilmektedir. Feminizmin dayattığı kadın-erkek eşitliği, cinsler arasında rekabet oluşturup aile ve toplum içinde kaosa neden olurken, İslam’daki kadın-erkek anlayışında, cinsler birbirlerini tamamlar. Böylelikle sağlıklı duygu alış-verişi olur ve eşler birbirlerinde sükûnet bulurlar. Evlilik sayesinde de cinsel farklılıklar mükemmel birlikteliklere ulaşır. “Kadınlar erkekler için, erkekler de kadınlar için bir örtüdür.” Yani, biri diğerinin kusurlarını örter, hatalarını düzeltir, eksiklerini tamamlar. Ev, kadın için tutsak kılındığı bir mekân değil, saygı ve sevgi gördüğü, önemsendiği cennetmisal bir yuvadır. Kadın da o yuvanın temel taşıdır. İslam’a göre, cinsel serbesti yerine meşru aile kurumu, manevi açıdan toplumun sağlığını korur; ev ise insan yetiştiren bereketli bir ilk mektep olur. Hülasa; bu muarız asrın, muazzam müceddidi son sözü söylüyor: Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, Hürmetleri de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer’-i İslâm onları rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik ziynetleri, haşmetleri, hüsn-ü hulk; lütf-u cemali ismet, hüsn-ü kemali şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir sebat kararı lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda, güzel karı girdikçe riya ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları! Yatmış olan hevesat, birdenbire uyanır. Taife-i nisâda serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı.-


Zeki KAYA

Y

aşadığımız çağda 1789 Fransız İhtilali’nden bu yana gelen genel manada devletler ve milletler arasında çıkan milliyetçilik akımları, ulus devletler ve özelde de çıkan insanlar arası bireyselleş(tir)me, kadın-erkek eşitliği gibi temel politikaları dünün sorunlarını çözme adına ortaya konulan bu fikir akımları günümüzün temel problemleri haline gelmekle beraber çözüm yerine sorun olup çözümsüz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ve bunu sosyal hayatta görüyoruz. Hepimizin malumu insan belli bir yaratılış gayesiyle yaratılmış olup, kendisine verilmiş özellikler doğrultusunda yaşamını sürdürmektedir. Birbiriyle ilişkisi olmazsa olmaz kanunlardan (yaradılış kanunlarından bahsediyoruz) biri erkek-kadın ilişkisidir. Ve bu ilişkide kadındaki fıtrat (yaratılış) sonucu erkeği cezb ve celb etmesi ve erkeğin kadına ihtiyaç duyması bununla beraber kadının, yaradılışında olması münasebetiyle, zaif olması ve birinin himayesine girme ihtiyacı hissetmesiyle erkeye ihtiyaç duymaktadır. Ancak modern ve mimsiz medeniyet kadın erkek eşitliği diye bir hezeyanı ortaya atmış ve bunu anlayan olmadığı gibi bu sorun da hâlâ çözülmüş değildir. Şimdi sorun medeni(!) dünyanın sorunu olduğu için bu zamanın evladı da bu sorunu çözmelidir. Ne var ki bütün düşünce sistemleri, beşeri kanunlar iflas etmiş durumda olduğundan bu sorun bir çözülmez yumak halinde toplumun içinde bulunmaktadır. Neden mi? Al sana Avrupa, ABD… Toplumun en küçük yapı birimi ve aynı zamanda toplumun temelini oluşturan aile yapısı… ve bir kadın ve erkeğin bir araya gelmesiyle batının pragmatik felsefe düşüncesi ve kapital yaşam biçimiyle eşitlik üzerine inşa edilen kutsal ve yüce topluluğun yerlerde sürünmesi ve hazin sonucu… AB de boşanma oranı %50’nin üzerinde…(Belçika’da her 100 evlilikten 75’i boşanma ile sonuçlanıyor. Belçika’yı, yüzde 70 boşanma oranıyla Estonya ve yüzde 67 ile Çek Cumhuriyeti izliyor. Litvanya (yüzde 62,4), Macaristan (yüzde 55,2), İsveç (yüzde 54,1), Finlandiya (yüzde 52,2), Almanya (yüzde 52,1), Lüksemburg (yüzde 51,3), Avusturya (yüzde 50,5), Letonya (yüzde 48,3), Fransa (yüzde 45,7)… ABD de boşanma oranı %75lerde… Görüldüğü gibi ekonomik refahın yüksek olması, sözde kadın haklarını iyileştirme erkek ile eşit şartların sunulması -Batı toplumunda olduğu gibi- yaşamın laboratuvarı olan ve âdetullah tabir edilen

Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar çerçevesinde sosyal yaşama tatbik edilemediğinden, geçerliliğini yitirmiş ve hiçbir çözüm sunamadan iflas etmiş tedbirler olarak tarihte yer alacaktır. Elbette ki bugün kangren halini almış ve bir ameliyat-ı cerrahiye gerektiren, topluma giren ve aile hayatından başlayıp bütün bir dünyayı etkileyen bu virüsü yok etmeli, gerekli tedbirleri daha doğrusu çözümleri hayata uygulamalı. Ne gibi dediğinizi duyar gibiyim? İnsanın özellikle de Müslümanın sığınağı bir nev’i cenneti ve küçük bir dünyası ailesidir. Bu ailenin baş mimarileri de anne ve babadır. Annede sadakat ve emniyet(güven) aile hayatının en temel taşlarıdır. Çünkü erkeğin yaptığı yanlışı ve fenalığı kadın, kocasının inadına kadının en önemli vazifesi olan sadakat ve güveni bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası alt üst olur. O kadın elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki onu kurtarsın. Yoksa, o da kendini açık saçıklıkla başkalarına göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her yönden zarar eder. Çünkü hakiki sadakati bırakan dünyada da cezasını görür. Çünkü yabancıların nazarından fıtratı (doğası) korkar, sıkılır, çekinir. Yabancı 20 erkeğin 18’inin bakışını soğuk karşılar. Erkek ise yabancı olan 100 kadından, ancak bir ikisinin bakışından sıkılır, soğuk karşılar. Kadın hem bu yönüyle azap çektiği gibi sadakatsizlik suçlamasıyla da karşı karşıya kalarak zayıflığıyla beraber hukukunu koruyamaz. İnsanlık tarihinin ilk insan hakları bildirgesi olan Peygamber Efendimizin (sav) Veda Hutbesi’nde erkeklere hitaben şöyle demektedir: Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır. Ne mutlu o adama ki hayat arkadaşı olan saliha zevcesine taklit eder, o da salih olur. Hem mutlu ve bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur dünya saadeti içinde ahiret saadetini kazanır. Ne mutlu iki dünya saadetini kazanan ebeveynlere… Selam ve Dua ile…

KAPAK DOSYASI

MODERN ÇAĞDA KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ

25


İZ BIRAKANLAR

Ahmed Bin Hanbel (780-855)

Hasan HALHALLI Tarihçi - Yazar

26

“Hokka ve kalem ile mezara kadar…”

D

ört büyük imamdan biri ve Hanbeli Mezhebi’nin imamı olan Ahmed bin Hanbel, 780 yılında Bağdat’ta doğdu. Büyük hadis ve fıkıh alimi olan imamın künyesi; Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybani elMervezi’dir. Dedesi, Emeviler devrinde Serahs valiliği yapan, İmamın babası da Abbasi ordusunda görev almıştır. Bağdatlı âlimlerden bir süre ders aldıktan sonra hadis öğrenmeye ağırlık veren İmam bu alanda tanınmış alimlerden Hüşeym b. Beşir, Süfyan b. Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi’den ders aldı. Ayrıca, İmam-ı Şafii’den de ders almıştır. Birçok âlimden ders alırken; İmam Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai başta olmak üzere tanınmış hadis âlimleri de kendisinden ders aldılar. Hadis toplama ezberleme ve yazma onda bir tutku haline gelince Basra, Hicaz, Kufe ve Yemen gibi ilim merkezlerine birçok seyahatler yaparak buralarda bulunan ulema ve muhaddislerle görüşmüş, ravileri bulmuş ve onlardan hadis almıştır. Üçünde parasızlıktan ötürü yaya olmak üzere beş defa hacca gittiği ve İmam Şafiî ile ilk defa Hicaz’da tanıştığı, yolculuklarında fakir olduğundan büyük sıkıntılarla karşılaştığı Yemen’deki Abdurrezzak b. Hemmam’dan hadis almak için Yemen’e giderken yolda parası bitince hamallık yaptığı kaydedilmektedir. Ahmed bin Hanbel, ilim öğrenmek için pek çok İslâm beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri, ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek; “Bir Kûfe’ye, bir Basra’ya gidiyorsun! Ne zamana kadar

böyle devam edeceksin?” deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri “Hokka ve kalem ile mezara kadar…” diyerek cevap verir. Ahmed bin Hanbel hazretleri, ders ve fetvâ verme işine, kırk yaşında başladı. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak oldu. İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı: Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler; diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı derslerdi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Ahmed bin Hanbel’den ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hâllere ve yüksek ahlâka hayran kaldıklarından sohbetine katıldılar. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlâkını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlâk ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna gelirlerdi. Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen,(Bediüzzamana göre; bir milyon hadisi hıfzına alan) hadis-i şerif rivayet ederken, yine de yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almaktaydı. Ahmed bin Hanbel çok ibadet ederdi. Her gece Kur’an-ı Kerim’in yedide birini okur, her yedi günde bir hatmederdi. Yatsı namazını kılınca biraz


Ahmed bin Hanbel, Peygamber Efendimizin sünnetine son derece bağlıydı; “Hiç bir hadis-i şerif yazmadım ki, onunla amel etmeyeyim.” buyururdu. İslam âlimleri ve din büyüklerinin büyük ekseriyetinin uğradığı sıkıntı ve işkencelerden o da nasibini aldı. Bağdat’ta Mu’tezile fırkası mensupları; ”Kur’an-ı Kerîm mahlûktur.” diyerek, bu yanlış îtikâdlarına Abbâsî halîfesi Me’mûn’u da inandırdılar. Bunu kabûl etmesi için, Ahmed bin Hanbel Hazretlerini de zorlayıp, Me’mûn vâsıtasıyla bu hususta baskı ve işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bunlara rağmen O; “Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teâlâ’nın kelâmıdır. Mahlûk değildir.” dedi. Bu sırada kendisine İmâm-ı Şâfiî Mısır’dan mektup göndermişti. Okuyunca ağladı. Sebebi sorulunca; “Rüyasında Resûlullah efendimizi görmüş, Ahmed bin Hanbel’e mektup ile benden selâm yaz ve de ki, Kur’an-ı Kerîmin mahlûk olup olmadığı kendisinden sorulacak. Cevap vermesin buyurmuş.” dedi.

vazgeçmedi. Uygun ifadeler kullanmak kaydıyla serbest bırakılma teklifini de reddetti. Bunun üzerine işkencelerin dozu arttırıldı ve bizzat Halife nezaretinde yapıldı. Bir ara Halife onu serbest bırakmak istediyse de, Başkadı, fikirlerinden dolayı dinden çıktığını ve Hanbel’in serbest bırakılmasının uygun olmayacağını iddia ederek mani oldu. İki buçuk yıla yakın devam eden büyük işkencelerden sonra serbest bırakıldıysa da gözaltında bulundurulmaya devam ettirildi. Yanlış fikirlerin okulda ders olarak okutulmaya başlanmasıyla galeyana gelip ayaklanmak isteyen halkı, isyandan vazgeçirerek sabretmelerini tavsiye etti. Buna rağmen, halk ile görüşmesi ve Halifenin bulunduğu yerde ikamet etmesi yasaklandı. Hatta Cuma namazlarına gitmesine bile izin verilmedi.

Ahmed bin Hanbel, ilim öğrenmek için pek çok İslâm beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Ahmed bin Hanbel, Peygamber Efendimizin sünnetine son derece bağlıydı; “Hiç bir hadis-i şerif yazmadım ki, onunla amel etmeyeyim.” buyururdu.

Halife Mu’tasım da aynı politikayı devam ettirdi. Halife, baş kadısı ve güvendiği diğer kişilerin fikirleriyle Ahmed b. Hanbel’i susturamadıklarını görünce işkence yapılması emrini verdi. Çünkü kesinlikle fikirlerinden, doğru bildiklerinden taviz vermezdi. “İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir Mücahid-i Ekber, Kur’an’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekva etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş.” (Lem’alar) Şiddetli kamçı darbelerine rağmen fikirlerinden

Halife Mutevekkil, kendisi hakkında ileri sürülen bazı iddiaların asılsız çıkması üzerine İmam Hanbel’in gönlünü almak maksadıyla bazı hediyeler verdi. Haram karışmış olabileceği gerekçesiyle hediyeleri kabul etmek istemedi. Fakat başına daha büyük belaların açılmasından korkan yakınlarının isteği üzerine kabul etti. Ancak, aldığı hediyelerin tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Bundan sonra Halifenin hiçbir hediyesini kabul etmeyeceğini kesin bir dille ifade ettiği halde kendisinden habersiz ailesine maaş bağlandı. Halifenin verdiklerini alan oğullarına gücendi. Bundan sonra kendi evlatlarının hiçbir lokmasını yemedi. Kadılık görevinin kabul eden oğlu Salih’e de kırıldı. Ömrü boyunca hiç kimsenin yardımını kabul etmedi. Reddettiği büyük ikramların başkaları tarafından kabul edildiğini söyleyen oğlu Salih’e; “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” (Tâhâ Suresi, 131) ayetini okuyarak, Allah’ın vereceği rızkın daha hayırlı olduğunu söyledi.

İZ BIRAKANLAR

istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseden yiyecek istemez ve rahatsız etmezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescidde, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer; “Ölecek kimse için bunlar çok bile.” derdi.

27


İZ BIRAKANLAR 28

Bir milyon hadisi hıfzına alan Ahmed bin Hanbel sık sık talebelerine buyururdu ki:

“İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez.”

“İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lâzımdır. İlim, rivâyet, kuru mâlûmât ve bilgi çokluğu değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”

“Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir.”

“Kulun kalbini ıslah etmesi, düzeltmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.” “Günahlar imanı zayıflatır.” “Yemeği, din kardeşleriyle sürûr içinde, fakirlerle ikrâm ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lâzımdır.”

“Hüsn-ü zannı olanın hayatı hoş geçer.” “Yalan söylemek, emniyeti giderir.” “Meziyet, fazîlet, ilim ve irfân tamamlığı iledir.” “Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.”

Eserleri 1- El-Müsned; En meşhur hadis kitabıdır.

“Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Halıktan râzı olmak, kadere rıza göstermektir.”

2- Kitabü’s-Sünne; Kader, deccal, melekler, rü’yetullah, kürsi ve ahirete ait fikirlerini ihtiva eder.

“Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız.”

3- Kitabü’z-Zühd; İki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere büyük peygamberlerin takvalarından söz eder. İkinci bölümde ise on dokuz büyük sahabe ve on altı tabiin hakkında bilgi verilmektedir.

“İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.” “Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.” “İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin medhedilmesinden hoşlananlarıdır.” “Tevekkül, her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı O’nun verdiğine inanmaktır.” “Tevekkül, bütün işlerinde Allah-ü Teâlâ’ya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir.”

4- Kitabü’l-İlel ve Ma’rifetü’r-Rical; Hadis rivayet edenler hakkındaki görüş ve düşüncelerini ihtiva eder. 5- El-Mesa’il; Fıkıh, akaid, ve ahlak ile ilgili olarak talebeleri ve başkaları tarafından kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları ihtiva eder. Bunların dışında da çok sayıda eserleri mevcuttur. Eserlerinin büyük ekseriyeti vefatından sonra oğulları ve talebeleri tarafından derlenmiştir.


Fıtratı Vicdanıdır*

İnsanın

F

ıtrat yalan söylemez. İnsan yalan söylüyor. “Fıtratta israf yoktur.” İnsan israf ediyor. Hayvan ise ne yalan söylüyor, ne de israf ediyor. Hayvan fıtrata tabidir. Hayvanın öğrenmeye ve doğru yolu tutturmaya ihtiyacı yoktur. “Çünki hayvan dünyaya geldiği vakit adeta başka bir alemde tekemmül etmiş gibi”dir. Hayvan dünyaya öğrenmek için (taallüm) değil, amel etmek için (taammül) gönderilmiştir. Hayvanın yaratılışında açılan hudud parantezi yine yaratılışta kapatılmıştır.

Fıtrat yalan söylemez. İnsana haddini şeriat bildirir. Şeriatın arayıcısı ve alıcısı ise vicdandır. Vicdan bir incizab ve cezbe yeridir. Onunla Rabbini arar, şeriata meyleder. Vicdan şeriatla buluştuğunda insan hadlenir, mecburu olmadığı bir fıtratı edinir. İnsan ise parantezi açık olarak yaratılmış ve bu parantezi kendisi kapatacak şekilde gonderilmistir. İnsanda “hayvanın aksine olarak, kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş”tir. Demek ki yaratılmışlık manasında fıtratın parçası olan insan, tabi olacağı muayyen bir fıtratla sabitlenmiş değildir. Kanuna otomatik olarak tabi değildir. Tabi olacağı kanunu kendi iradesiyle seçen bir varlıktır. Yani insanın ucu açık bırakılmıştır. Ve bu sebeple insan “haddini bil” ihtarına muhatap olabilmektedir. Haddini bilmesi ve haddini bulması gereken bir varlıktır insan.

Prof. Dr. Mücahit Bilici İnsana haddini şeriat bildirir. Şeriatın arayıcısı ve alıcısı ise vicdandır. (“Vakta vicdana girdik; işittik binlerle feryad ü fizar ve avaz”). İnsanı insan yapan açılış parantezi, yani insanın fıtratı, vicdanıdır. Ve o açık parantezi kapatacak hudud ve açlığı giderecek gıda ise şeriattır. Evet, insan “bilhassa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kainatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.” Vicdan bir incizab ve cezbe yeridir. Onunla Rabbini arar, şeriata meyleder. Vicdan şeriatla buluştuğunda insan hadlenir, mecburu olmadığı bir fıtratı edinir. Zira hayvanın (veya melaikenin) aksine olarak insanın kendini dikte ettiren bir fıtrat yerine, rızasıyla seçtiğine tabi olan vicdanı vardır. Vicdan insanın fıtrat-ı zişuurudur. Bundan dolayıdır ki Risale-i Nur’da her nerede insandan “fıtrat” noktasında bahsedilse (mesela, acz, fakr, aşk vs) hep bir ihtiyaç ve muhtaçlık bağlamında sözedilmektedir. Yani yoklukları ile, ihtiyaçları ile fıtridir insan. İnsanın fıtratı açlığıdır. Halbuki hayvan fıtraten toktur. Evet, şeriat ikidir: Fıtri şeriat ve vicdani şeriat. Biri irade sıfatından gelir. İradenin tasarruf alanıdır. Kainattaki işleyişi tanzim eden itibarı kanunların kaynağıdır ki Sünnetullah veya tabiat adıyla bilinen fıtri şeriattır. Diğeri ise kelam sıfatından gelir. Bu ikinci şeriat alem-i asgar olan insanın ef’alini tanzim etmek için teklif edilen şeriattır. Bu şeriat vicdan sahiplerine ve konuşabilenlere hitap eder. “Kalb ile vicdan, mahall-i iman”dır. Fıtri şeriatın peygamberi

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

İnsanın İnsanın

29


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 30

olmadığı gibi muhatabı da yoktur. Sadece muti memurları vardır. Doğrudan uygulayıcı olarak amel ederler. Kelami olan şeriat ise peygamberle gelir ve akıllı (akil ve baliğ) muhatapları vardır. İrade iş yapar (melekte, hayvanda, çocukta). Kelam ise konuşur (akil olanlarla). İrade gayr-ı natık olan hayvanatı dile uğratmadan çalıştırır. Kelam ise hayvan-ı natık olan insana “hitap” eder, ona teklif yapar. Müşterisi vicdan olan bu teklif insana açık parantezini nasıl kapatacağını öğretir. Düşünüp kabul ederek, insan şeriata teslim olur. Yapacağı itaati seçer. Tabiat tesmiye edilen şeriat-ı fıtriye ızdırari, vicdani olan şeriat ise ihtiyaridir. Vicdan insanı inanmaya muhtaç eder ama neye inanması gerektiğini söylemez. Onun bilgisini sağlayan vahiy ve nübüvvettir. (İnsanın sabit bir fıtratı olsaydı, sadece akıl ile hakikat bulunur, kimi Müslüman feylesof ve fırkaların iddia ettiği gibi nübüvvet kurumuna ihtiyaç olmazdı)

Küfrün insanı masum bir hayvan değil de canavar bir hayvan yapmasının sebebi, hayvanın fıtrata mahkum olmasına karşı, hayvanlaşmış insanın “hadsiz” zulme (taşma ve şaşmaya) kabiliyetli olmasıdır. İnsanın kuvve ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiştir. Onun için “meyl-i zulüm hadsizdir.” Fıtrat hakkı aramaz çünkü zaten ona verilmiştir. Vicdan ise hakkı arıyor çünkü serbest bırakılmıştır. Evet, hayvanın fıtratı vardır. Ama insanın hayvanınkine benzer bir fıtratı yoktur. İnsanının fıtratı sınırsız olduğu için muayyen sınırlara sahip değildir. Hayvanda ne akıl vardır, ne de vicdan. Hayvan yalan söylemez. İnsanda ise “akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.” Nasıl “fıtrat yalan söylemez,” öyle de vicdan dahi yalan söylemez. Zira, vicdan fıtratın insandaki karşılığıdır. *Kaynak: http://www.risalehaber.com/insanin-fitrati-vicdanidir-13892yy.htm


Za’f-ı diyanetle uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet, bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer.”

Ubeyd KUDAT

İçtimai Dersler 518

“Diyaneti zayıflaştırmakla tedavi, parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmağa benzer. Zira milletin kalb hastalığı za’f-ı diyanettir.” İçtimai Dersler 515

A

31

llah, insanı İslam fıtrat üzerine yarattığından doğarken tertemiz bir karakter ile hayata gözlerini açar… Aklı inkişaf edip doğru ve yanlışı temyiz edecek yaşa gelinceye kadar, insanda galip olan hissiyattır. Hissiyatlar ise erginlik çağına kadar saf ve tertemizdir. Bir yönüyle idealisttir. Ancak karakterin şekillenmesinde çevresel ve harici etkiler pozitif veya negatif tesirde bulunurlar. Yiyecekler nasıl ki fiziksel bedenini etkiliyorsa öyle de manevi olarak da duygularına ve psikolojisine etki eden çok unsurlarla karşı karşıyadır… Karakterinin temeli ergenlik yaşına kadar oluştuğundan ailesinin çocuk üzerindeki etkisi çok büyüktür. Çocuk sonraki hayatında iradesini müspet olarak kullanacak bir eğitimle hayata hazırlanmasa, korumasız olarak hayata atılmış ve birçok manevi hastalıklarla karşı karşıya kalmış demektir.

20. asrın başında Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur metinleri hem Avrupa medeniyeti ve felsefesi ile her alanda hesaplaşmak hem de İslam’ın temel kaynaklarını güncelleştirmek, sosyal, kültürel ve siyasal alana taşımak için yeterli donelerle doludur. Ancak maatteessüf uzun bir dönem Nur talebelerinin Risale-i Nur’un bu dinamik unsurlarını sofiyane ve avamperestane pratiklerinde absorbe etmeleri İslam dünyasında ki muhakkik ve mütefekkirler için zulmetli bir bulut teşkil etti. Çok şükür ki bir süredir bağımsız okumalarla bu elmas misal metinler tekelcilikten kurtuldu. Sahih okumalar ve samimi gayretlerle inşa olacak bir zihin ve itikad ile hakiki medeniyet-i İslamiye’ye insanlık kavuşur inşaallah.

Din fıtrattır. Fıtrat ise Halık’ın yarattığı hal üzere var olmayı ifade eder. Din, fıtratı, yani kişinin ahlak ve karakterini muhafaza altına alır. Bir yandan ahlakın tekâmülü için esaslar-emirler(ilim-ibadet), diğer yandan ahlakın muhafazası için menhiyatlar(yasaklar) vazeder. Za’f-ı diyanet demek za’f-ı ahlak demektir. Kişilik virüs kapmış demektir. Bugün karşı karşıya olduğumuz medeniyet ve onun istinad ettiği esaslar maalesef virüslüdür. Bu tehlikeye karşı ancak sağlam bir iman ve şahsiyet üzerine inşa olmuş bir dindarlık ile karşı konulabilir.

Hak din; kişinin Allah, kendisi ve toplumla doğru ilişki geliştirmesini esas alır. Dürüst olmayan bir karakter üzerinde din maya tutmaz.

Müsavat ve muhabbeti esas almayan birlik ve kardeşlik söylemleri, Allah‘a abd olduğunu unutturan hürriyet-özgürlük mefkûreleri veya fazilet ve iktisadı merkeze almayan medeniyet-terakki projeleri birçok hastalık ve maraz ile maluldür. Çoğu zaman zararı faydasına galiptir. Âlem-i İslam’a da sirayet eden ve insanlığın mesh-i manevisine sebeb olan Avrupa merkezli 20. asır medeniyeti buna iyi bir örnektir… İslam dünyası halen kendi dinamiklerinden hareketle sosyal ve siyasal hayata yansıtabildiği orjinal bir proje üretmiş değildir. Çünkü zihinsel ve itikadi bir arınmayı gerçekleştiremedi. Ya tepkici (selefilik kılıfında) veya taklidçi ve kopyacı (çağdaşlaşma) mantıktan sıyrılamadı halen.

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

EZHAR-I MÜSEMMEM

Elhasıl; “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası… ”(İçtimai Dersler 412)

“Ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” hadisi dinin ahlak ile ontolojik ilişkisini tasrih eder. Ahlak ise, toplumsal hayatta kişinin kendisine ve başkasına karşı görevlerini yerine getirmeyi ifade eder. Binaenaleyh mağaralarda veya farklı inzivalarla toplumdan tecerrüd ederek ahlak tekâmül ettirilmez. Dinin en büyük hedefi karakterli şahsiyetler inşa etmektir. Şahsiyetin temeli ise dürüstlüktür. İslam’a hizmet dava edenler yetiştirdikleri insanların karakterine ve dürüstlüğüne nazar etseler, faaliyetlerinin İslami kalitesini ölçebilirler. Çok amel gibi sayısal çoğunluk da Allah katında bir kıymet ifade etmez. İhlaslı bir zerre amel, halis olmayan binlerce amele tereccüh ettiği gibi karakterli üç beş şahsiyet de binlerce zaif karakterliye tereccüh eder. Din sadece teorik nazariyeler ile talim edilmez. Hayatın içindeki pratiklerle yaşanılır…

Kendi nefsi ile mücadele en kutsal cihad olarak hadislerde ifade edilmiş olması “kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez” hakikatini teyid eder.


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 32

Suat YILMAZ

D

ağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır.

Bu başlıkla hiçbir dergi böyle bir yazıyı yayınlamaz. Ama Ortak Zemin Dergisi farklı fikirlere açık olduğundan ve fikirlere ipotek koymadığından bu yazıyı yayınladı. Hakaret içermedikten sonra bırakın insanlar fikirlerini yazsınlar ve bırakın insanlar kendileri karar versinler… Senin gibi düşünmüyorlar diye önyargılı davranarak adamı aforoz etme… Belki onun düşüncesi doğru seninki yanlıştır. Böyle yazı mı olur, deme. İlk önce oku, sonra karar ver! Daha sonra eleştiri oklarını fırlat. Yargısız infazın neticesi pişmanlıktır. Bundan dolayı teşekkürler Ortak Zemin… Yazıyı yazarken şu bizim medenilerin tepkisinden çok, Müslümanlarımızın tepkisinden korktum. Zülfü yare dokunmak her yiğidin harcı değil, ezberleri bozmak kolay değil. “Kabr-i kalpten hakaik çıplak çıktı namahrem olan nazar etmesin”.(Münazarat) Yazının başlığını okuyanlar eminim irkilmişlerdir. Tabi irkilirler, çünkü Avrupa kültürünün etkisi altında kalmışlardır. Evet biraz acı söyledik ama vakıa bu… Dağ meyvesi acı da olsa devadır… Yanlış anlaşılmasın, kadınlar okumasın demiyoruz, erkeklerle beraber okumalarına karşı çıkıyoruz. Çünkü Kuranı Kerimde; ilim her erkek ve kadın üzerine farzdır denilmektedir. Ama ayrı ayrı okusunlar istiyoruz. Amerika’da özel bir okulun erkekleri ayrı, kızları ayrı okuduğu için çok önemli başarılar sağladığını gazeteler yazmıştı. Sonra Bediüzzaman, tesis etmek istediği Medresetü’z Zehra projesinde kadınlara neden yer vermemiştir. Hangi İslam medresele-

rinde kadınlar ve erkekler beraber tedris görmüştür. Mısır’daki El-Ezher üniversitesinde var mıdır? Onun için Avrupa’nın ve sistemin kurallarının çarklarının dişlileri arasında parçalanmaktansa kendi dinamiklerimizi oluşturmalıyız. Madem karma olmayan eğitim bu kadar başarı sağlıyorsa, o halde devlet erkanı kolları sıvamalıdır. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da Avrupa’yı taklit etmenin gereği yoktur. Mesele insanımızın başarısı ise bu yapılmalıdır. Bu zamanda üniversiteler karmadır, nasıl edelim? Göndermeyeceksin… Gücün yetmiyorsa alttan alacaksın belki kararı ona bırakacaksın ama alternatif oluşturacaksın. Alternatif için de kafa yormazlar ki… Çünkü sakınca görmüyorlar. Hele bir de zaman değişmiş demezler mi?... Daha da kötüsü Hz. Ali’nin “Çocukları kendi zamanınıza göre değil, bulundukları zamana göre yetiştiriniz.” sözünü delil getirmezler mi? Bir kere alıştırdık, yada bu rejim alıştırdı, göndermezsek kızlarımız bunalıma girer. Korkma, bunalıma girmez; asıl bunalım bir erkekle arkadaşlık kuracağı zaman başlar. Biz diğerlerine benzemeyiz. Kızımız ilk ve ortaokuldayken, yavaş yavaş çeşitli vesileleri kullanarak, kırmadan dökmeden o büyük arzuyu, o olmazsa olmaz üniversite arzusunu kırmağa çalışmalıyız. Hem açık öğretim denen bir şey var! Hatırlatırım… Hem üniversiteye gitse n’olucak! Dört beş sene erkeklerle beraber okuyacak, e sonra… Avukat olacak, mühendis olacak, öğretmen olacak… yine erkeklerle beraber görev yapacak… Sen Ey Müslüman bacım! üç manto ve üç başörtüsü üst üste taksan da bu kadar büyük vebali temizleyemezsin… Ve


Eşleri çalışan Müslümanlar, bu büyük vebalden kendilerini nasıl kurtaracaklar diye şimdiden düşünmeğe başlasınlar… En azından, mecbur olmadan çalışmanın caiz olmadığını anlatarak ikna etsinler. Böylece belki kendilerini vebalden kurtarabilirler. Şehit İzzeddin YILDIRIM’ın, eşlerini çalıştıran kimseler hakkında söylediği çok ağır bir sözü vardı, burada söylemeyeceğim. Çünkü her doğru her yerde söylenmez. Korkmayın aç kalmazsınız! Çünkü helal rızık Taahhüd-ü Rabbani altındadır. Hem iktisat ve kanaat bereket getirir. (hadis) Doktor olsa olmaz mı? Bayan doktora ihtiyaç var. Ona da ihtiyaç yok, çünkü piyasa bayan doktorla

Ben, Müslüman kızlarımızın üniversite kapılarından geri çevrilmelerini şefkat tokatı olarak yorumluyorum. Beşer zulm eder Allah adalet eder. Evet gayri meşru bir muhabbetin cezası merhametsiz azap çekmektir.

dolu. Şunu iyi bilmek gerekir ki, bu zamanda en büyük mesele imanı kurtarmak meselesidir. Adamın ebedi hayatı mahvolduktan sonra baroların başkanı, doktorların kralı olsa neye yarar! Hem sonra fizik, kimya alet ilmidir, asıl değildir. Bundan dolayı benden gücenmeyiniz, dost acı söyler. Birbirimizi uyarmak vazifemizdir. Hem Bediüzzaman demiyor mu? Gafil kafaya bir tokmak bir dersi ibrettir. Onlar kınayanların kınamasından korkmazlar. (Ayet) Hakkın hatırı alidir hiçbir hatıra feda edilmez, ben hakkı söylerim kimin hatırı kırılırsa kırılsın yeter ki hak sağ olsun.(İhlas Risalesi) Üniversiteye gideyim oradaki insanlara dini anlatırım diyen bacılarımızın sayısı çok azdır. Öyle olsa dahi fetva verilmez. Ekseriyetle şu görüş hakimdir; maaşlı bir işte çalışırım, maaşlı bir de koca bulurum,

çift maaşla bir ev, birde araba alırız, dünyada rahat ederiz. Oh! ne güzel, gel keyfim gel… Tamam dünyada rahat edersin de ya ahiret ne olacak… Zindanı atalete düştüğümüzün bir sebebi de meyli rahat değil midir? En bahtiyar insan, dünyası için ahiretini feda etmeyendir. Hem artık eşinin çalışmasını istemeyen üniversite mezunu Müslümanların sayısı gün be gün çoğalıyor. Hatırlatırım… Bir anekdot: Matematik Fakültesinden mezun dindar bir erkek arkadaşımız, evleneceğim kadın da matematikçi olmalıdır dedi, maalesef evde kaldı… Müslümanlar, kızlarını üniversiteye göndermek meselesini adeta imanın yedinci şartıymış gibi görüyorlar. Boşuna dememiş Ahmet ALTAN, Müslümanlar Kemalistleştirildi diye… Ben, Müslüman kızlarımızın üniversite kapılarından geri çevrilmelerini şefkat tokatı olarak yorumluyorum. Beşer zulmeder Allah adalet eder. Evet gayri meşru bir muhabbetin cezası merhametsiz azap çekmektir. Dört-beş sene üniversite okuyacağına, dört-beş sene Nur medreselerinde Risale-i Nur tedrisi yapsa daha güzel olmaz mı? Rejimin inadına, ev sohbetleri başlatsınlar, nur medreseleri açsınlar, evlerini medreseye çevirsinler, çocuklarını yetiştirsinler, komşunun çocuklarını yetiştirsinler, talebe yetiştirsinler, durmasınlar, dinlenmesinler… Hem Allah’ı tanımamıza yarayan fizik, kimya, tarih derslerini evlerinde de okuyabilirler. İşte böyle alternatifler oluşturmak lazım… Alternatif üretmek akademisyenlerimizin görevi olduğundan, bu mevzuyu onlara havale ederek konumuza devam ediyoruz. Tabi önce karar vermek lazım, tam bir kararlılık olmadan yapılan işler cılız kalır, şevksizlik olur ve tam başarıya ulaşılmaz. Hele şüpheler…! İnsanın içini kemirir durur. Bu itibarla tam bir inanç lazımdır. Ya üniversite, ya değil! Değil dediğin an, alternatif üretmeyi düşünürsün. Başörtüsü sorunundan dolayı okulunu terk eden, kendisini İslami hizmetlere veren, bu meyanda iman telkiniyle çoğu kızımızın ahiretini kurtarmağa vesile olan çok fedakar bacılarımız var. Hatta tıp 5. sınıfta okulu bırakan bacılarımızı da biliyoruz. Evet doktor olamadı, hastaları iyileştiremedi, (bu işi yapan zaten çok) fakat manevi hastaları iyileştirdi, yani vesile oldu. Belki dünya saadetlerine hizmet edemedi, ama uhrevi saadetlerine hizmet etti. Bediüzzaman’ın bu sözü kulaklara küpe olmalı, “Oğlum paşa olsun.” der, hafızlık mektebinden alır, asri mektebine gönderir. Dikkatinizi çekerim! Kızım demiyor, oğlum diyor. Evet oğlun dahi olsa eğer göndereceğin okul onu dinden, imandan uzaklaştırıyorsa, Allah’tan, Kuran’dan, Peygamber’den uzaklaştırıyorsa, onun imanı namına o okula

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

sen ey Müslüman kardeşim…! Buna sebep olduğun için sen de bu vebale ortaksın…

33


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 34

göndermemek daha evladır. Fakat şimdi dinsiz felsefeyi tar u mar eden Risale i Nur’un hayrına üniversitelerde inançlı gençler çıkıyor artık… Ama şunu iyi bilmek gerekir ki, birinci vazifemiz asla ve asla üniversite değildir, imanla kabre girmektir. Biri dese, başımı açsam öğretmenlik yapsam birçok insana dini anlatma imkanım olacak... Bu anlayış da doğru değil, çünkü Şeriatte bir usul vardır; “maslahatlar nasların hükmünü bozamaz.” Yani örtünme nastır ve Farz-ı Ayn’dır. Bazı hocaların, kadının başını örtmesi meselesi bir iman meselesi ölçüsünde önemli değildir. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk meselesi ölçüsünde önem arz etmez bunlar. Teferruata ait meselelerdir. Nitekim, Allah’a iman meselesi ta Mekke’de Efendimiz’e tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra zekat farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16’ncı, 17’nci senesinde Müslüman kadınların başları açıktır.” Sözünden, maslahat olduğunda başlarını açabilirler vurgusu var. Tahkik ehli bunu anlar. Alimleri kızdırmayayım diye üstü kapalı konuşmalardır bunlar… Nitekim bu sözle, okumak adına nice Müslümanlar başlarını açtılar. Vebali fetva verenlerin başına... Evet iman meselesi değil bu doğrudur, yani başını örtmeyen kafir olmaz, ancak örtünmeyi inkar ederse kafir olur. Örtünmeyen günahkar olur. Fakat şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir: Günah kalbe işleye işleye ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırır. Yani önemsemediğimiz örtünme, teferruattır dediğimiz tesettür, imansızlığa kapı açabilir, kızcağızın ebedi hayatına mal olabilir. İman meselelerine göre ikinci üçüncü sıradadır denilebilir, teferruattır demek meseleyi hafife almaktır. Arızî bir fetvadır. Piyasadaki kitapların çoğu islamı anlatıyor, iman meselelerini anlatmıyor. Bediüzzaman, dinin temeli olan iman meselelerini çokca anlatmış, bu konuda ezberleri bozmuş, fakat İslam meselelerini de anlatmaktan geri kalmamıştır. Nitekim Lemalar kitabında; “Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düsturu ilahiyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkum eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı ret ve bu hükmü nakzedecektir.”sözüyle tesettürün farz olduğunu ve hiçbir maslahatın o hükmü kaldıramayacağını kanıtlamaktadır. Hiç düşündük mü? Türkiye’de çığ gibi büyüyen boşanmaların sebebini… Ve aşırı lüks tüketimin sebebini… Üniversitelerin payı hiç mi yoktur? İşte

Avrupa’nın bize bıraktığı miras!…. Geçenlerde Amerikan gazetelerinde, başı örtülü kadınların Gucci çantalar kullandıklarını ve trilyonluk araba almak için sıraya girdiklerini yazıyordu. Yazık! Ne hale geldik. Ekser Müslümanlar aç iken tereffühe izni şer’i yoktur. Şeriatı dinleyen kim. Dinlemeyin bakalım, bir gün size dinletirler. Birde bu durumun aksine olarak, kadına hürriyet vereyim derken, onu bir mal gibi kullanarak, cüz’i bir maaş verip işletmelerinde çalıştırarak sermayesine sermaye kattılar. O sermaye ile dünyayı öyle bir hale getirdiler ki 12-13 yaşlarındaki kızları kandırarak, ona cicili-bicili elbiseler giydirerek canavarlaşmış şehvetlerini tatmin ettiler, buna da hürriyet adını koydular. Buna hürriyet mi yoksa kölelik mi dersiniz bilmem… Gerçek Hürriyet, kişilerin yaratılışlarını göz önüne alarak, ona göre davranmakla olur, o da ancak İslamiyette vardır. İslam, kadına gerçek değeri vermiştir. Daha düne kadar Avrupa, kadının insan olup olmadığı tartışırken, zavallı kadını peru-perişan ederken, şimdi ise özgürlük maskesi altında kadınları yine perişan ettiler. Biri ifrat diğeri tefrit, biri necis diğeri ences, tahiri mutlak İslamiyettir. O halde düşünürler ve devletler eğitim sistemlerini –özellikle üniversiteleri- tekrar gözden geçirmek zorundadırlar. En önemlisinin karma eğitimi kaldırmak ve fen ilimleri yanında din ilimlerini de üniversitelerde okutmaktır. Bu gidişattan rahatsız olanlardan biride Papa II. Jan Paul’du. O da aynen Bediüzzaman’ın dediği gibi, kadınlar yuvalarından çıktı aile yapısını mahvetti, neslimiz tükendi, tekrar evlerine dönmeli, çünkü fıtratları bunu gerektirir diyordu. Tabi Papa bunu söylerken, eve çektiği kadınların mağdur olmamaları için haklarının devletçe teminat


çile çeker, horozun umurunda olmaz) erkeklerin en zayıf noktası neden kadındır? vs...

Eğer devlet bunu yapmazsa, bu işi rağbetli hale getirmezse kadınları da eve çekemeyecektir. Dolayısıyla gün be gün nesil tükenecektir.. Adam çocuk yerine köpek eniğiyle oynaşacaktır. Bu bir süreçtir, yavaş yavaş yol katedilerek hedefe varılabilinir.

Bir anekdot daha: Necip Fazıl KISAKÜREK bayan bir Hakim’e yaptığı savunmasında onu hüngür hüngür ağlatmıştır. İşte kadındaki bu şefkat hissi yanlış kararlar vermeğe götürebilir, adalet yerine gelmeyebilir. Şahitlik ederken de bu böyledir.

Bedizzaman Lem’alar adlı kitabında; “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir; Birisi, İsevîlik din-i hakikisinden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünûnları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahate ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakim ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup, dava edersin ki; “Beşerin saadeti bu ikisi iledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek! Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zâhirî bir surette aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denebilir mi? Acaba zail, yalancı bir Cennette cismi bulunan, kalbi ve ruhu Cehennemde azab çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın, yalancı bir Cennet içinde Cehennemi bir azap çektiriyorsun.”

Bir ayakkabı boyacısının çarşı içinde mevkice yüksek bir adamın hanımına sarkıntılık etmesi gösteriyor ki tesettür kadınlar için fıtridir.(Lem’alar)

Evet Avrupa, bizi öyle sefihleştirdi ki, kızlarımızın başı kapalı! Gövdesi tül perdeli, bacakları kotlu… İşte öyle bir ucube oldu ki, korkarım biz de Avrupa’ya böyle bir tesettür anlayışını ihraç edeceğiz. Böyle bir tesettür anlayışının İslamiyetin ta kendisi olduğunu düşünmek, İslam dinine yapılmış en büyük ihanettir. Ali Şeriati’nin dediği üzere, insanların mahiyetleri (fıtratları) araştırılmadan sunulan eğitim noksandır. Onun için mutlak surette fıtratlara göre davranmak lazım. Yoksa insanın doğasını bozar, adaleti sağlayamazsınız. Kadının fıtratı, yaratılışı ayrı, erkeğinki ayrıdır. Mesela, Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, kadınların % 15’i yönetici olmak isterken, erkeklerin % 85’i yönetici olmak istiyor. Erkekler cemal perest iken kadınlar süslerini göstermeğe meyyaldir. Kadınlar erkeklerden daha şefkatli iken, erkekler daha güçlü ve daha cesurdur. Kadınlar daha nazik, zarif ve daha kırılgandır. Neden erkek kadının önünde imam olabiliyor da kadın olamıyor. Ev işleri ve çocuğa bakmak, erkeklere ağır, kadınlara neden daha hafif geliyor, (Bir tavuk yumurtalar üzerinde 21 gün oturur

Bu fıtrilikleri niçin anlattık? Kadın ve erkeklerin bir arada olmaları, beraber aynı mekanda çalışmaları ve aynı okulda okumaları fıtrata aykırıdır, insanı bozar. Günümüzde kadınların, araba lastiğinden tutun, bilmem ne ürününe kadar her şeyde çıplak vücudunun kullanılması, basit ve bayağı bir konuma indirilmesi, kadının onur ve şerefini vermek değil, zedelemek demektir. Halbuki kadının fıtratı çalışmaya ve içtimai hayatta adi bir materyal olmaya değil, evinde ve yuvasında yavrusu ile meşgul olmaya müsait olarak yaratılmıştır. Ama kadının yuvasında ve yavrusu ile meşgul olması, ilim tahsil etmesine ve sosyal aktivitelerde bulunmasına mani değildir. Kadının en masum, en nazenin, en güzel, en tatlı meşguliyeti, yavrusu ile meşgul olmasıdır. Sağlam nesiller ancak böyle yetişir, kreşlerde değil…! Ne diyor Bediüzzaman: Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.(R. Nur Külliyatından) Fazla söze hacet yok… Toplum hayatında şayet kadın çalışmaya mecbur ise, yani nafakasını temin edecek kimsesi yok ise, tesettüre ve İslam’ın edebine riayet etmek kaydı ile çalışabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Ama sırf bunları bahane ederek, bütün kadınlar çalışmalı ve içtimai hayata atılmalıdır, diye hüküm çıkartmak yanlış olur. Maalesef günümüzde diğer farzların terk edilmesi gibi, bu hüküm de terke uğramıştır. Dindarlara düşen; bu hükmün yeniden ihya edilmesini temin etmek olmalıdır.

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

altına alınması gerekliliğinin alt yapısını da herhalde düşünmüştür.

35


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 36

Ey peygamber! Mümin erkeklere ve kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ayet-i kerimesi ve “Ey Peygamber hanımları! evlerinizde oturun. “ ayeti ve “Kadınların camiye gitmelerinde bir sakınca yoktur, evlerinde ibadet etseler daha evladır.” hadis-i şerifi ile, “Ahir zamanda en büyük fitne kadınlar taifesinden çıkacak.” hadisleri gösteriyor ki, kadınların öyle ulu orta oraya buraya gitmelerini, gereksizce sokağa pazara çıkmalarını dinimiz uygun görmemiştir. Ancak zaruret veya ihtiyaç durumu ayrı... Asrımızın imamı Bediüzzaman Said-i Nursi Lemaat adlı eserinde; “Kadınlar yuvalarından çıktı beşeri baştan çıkardı yuvalarına dönmeli.” sözünü ciddi irdelemek lazım. Acaba sadece açık saçık kadınlar için mi söylenmiştir? Konunun devamında, Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalarından uçurmuş, hürmetlerini de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer’-i İslâm onları rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik ziynetleri, haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemali ismet, hüsn-ü kemali şefkat, eğlencesi evlâdı. ila ahir… İşte kadının fıtratı. Bir meclisi ihvana güzel bir karı girdi mi deprettirir damarları.(Lemaat). Bu kadın başörtülü bir kadın da olabilir. Kadın meclisine erkek girdi mi damarlar depreniyor demiyor, dikkatinizi çekerim. Halbuki bize düşen, yanlış düşündüğümüz kanıtlandığı an, doğru fikri benimsemek erdemliğini göstermektir. Sonra yine Bediüzzaman bir risalesinde; “Eskişehir hapishanesinin karşısında bulunan lise mektebinin avlusundaki kızlar gülerek raks ediyorlardı, onların haline ağladım.” Niçin ağlamış? Ahiretleri mahvolacak diye ağlamış. Biz Müslümanlar da, açık bayanlara ve başını örtmüş fakat kot pantolon giyenlere lanet edeceğimize şefkat etmeli ve ebedi ha-

yatları mahvolmasın diye çaba göstermeliyiz. Çünkü böyle giyinen bayanlar cennetin dahi kokusunu alamazlar.(Hadis) Evet hadisin bu hükmü, giyinik çıplaklar için de geçerlidir. Evet bu hadis-i Peygamber, giyinmiş ama vücut hatları görünen başı örtülü üniversiteli kızlarımız için de geçerlidir. Sakın ben örtünmüşüm demesinler konuyu biraz daha araştırsınlar. Ben bilmiyordum demekle kurtulamazlar. Allah sana araştırman için akıl vermiştir. Yani mazeret yok… Sakın ola ki; İslam, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak niteliyor denilmesin… Cenneti anaların ayakları altına seren bir din, en uzun üç sûresinden birine kadınlar ismini veren ve Hz. Meryem’i yüceltme adına bir sureye “Meryem Suresi” ismini veren Kuran, Hz. Asiye gibi kadınlardan da uzun uzun bahsetmiştir. Peygamber Efendimizin mübarek soyunun da, bir kız çocuğundan (Hz. Fatıma) devam ettiği unutulmamalıdır. Hz. Ayşe ve Hatice’nin İslâm’daki yeri ise hemen herkesin malûmudur. Biz Kuran’dan ve Risale-i Nur’dan böyle anladık. Hata ettikse, Kuran’ı ve Risale-i Nur’u şefaatçi ederek affımızı dileriz. Hatasız Kuran’dır, insanlar yanılabilir. Ama inşallah isabet etmişizdir. Vesselam… Son söz olarak, Bediüzzaman’ın dediği gibi derim; “Kadınlar yuvalarından çıktı beşeri baştan çıkardı yuvalarına dönmeli.”


PSİKOLOJİSİNE UYGUN TEBLİĞ YÖNTEMLERİ

Ömer Faruk YILDIRIM Psikolog

İ

dare ve tarımla uğraşmış Hz. Yusuf, rüya yorumlamış. Hz. Musa, asasını atmış yılan oluvermiş, sihre karşı mucizeye başvurmuş. Hz. İsa ölüye can vermiş Allah’ın izniyle. Hz. Muhammed ise Kur’an’ı nakledince şairlikle suçlanmış, ayetlere şiir denmiş. Asırlar içinde her peygamberin farklı bir özelliği ağır basmış. Buna eğilip baktığımızda ise aşikar olan, her peygamberin, gönderildiği kavmin yaşayışına uygun mucizeler göstermesi ve o kavmin yaşayışına hitap edebilecek tebliğ yöntemleri seçmesi. Araplar şiire önem verirken, şiirle yatıp şiirle kalkarken onlara hitap edecek şey de şairane olmalıydı. Öyle bir belağat ve fasahatle dolu olmalıydı ki tebliğ edilen, muallakat-ı seb’a şairlerine sükut ettirmeliydi. Bundan gayrı bir tebliğ yöntemi asıl amaca ulaşmazdı, ulaşsa da bunca geniş kitlelere ve geniş zamanlara yayılmazdı. İnsan her daim yaşayışına, kültürüne, fıtratına yakın olanı sever. İletişimin bu kadar önemli olduğu çağımızda da kelimelerin mucizevi işlevini Kur’an ve sünnetten istifade ederek görebilmek mümkün. Peki, tebliğ nedir ve tebliğ yaparken psikolojiden nasıl yararlanılabilir? Tebliğ; sözcük anlamı itibariyle ‘bildiri’ olarak tanımlanılabilirse de daha çok bir bilgiyi veya haberi duyurma, haber verme olarak kullanılmaktadır. İslâmiyet’te tebliğ ve irşat kavramlarını birlikte değerlendirirsek: Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara bildirmek, insanlara doğru yolu göstermek diye tanımlayabiliriz. Tanıma baktığımızda “bildirmek”, “haberi duyurmak”, “yol göstermek” kavramları işin içinde “diyalog” olduğunu bize ayan beyan gösteriyor. İyi bir diyalog, sağlıklı bir iletişim için karşımızdakinin psikolojisini,

sevdiklerini, sevmediklerini vb. iyi bilmek lazım. İnsanın fıtratını en iyi bilen onun yaratıcısı da kavimlere örnek olarak peygamberleri göndermiş. Tebliğ vazifesi peygamberler üzerine vacip kılınmıştır. Peygamberlerin bu tebliğine mazhar olup kabul ve iman eden her mü’min, İ’la-yı Kelimetullah (Allahu Tealanın ismini yüceltmek ve İslam dinini yaymak) adı altında bu vazifeye ortak olmaktadır. Son asrın Müceddidi Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde bu meseleyi “Bu zamanda her bir mü’min i’la-yı Kelimetullah ile mükelleftir.” diyerek özetlemiştir. Bu vazife ile sorumlu olan her mü’minin peygamberlerin tebliğ ve irşat tarzlarına bakarak hareket etmesi ve bununla birlikte tebliğ için hedef kitle olarak gördüğü insanların psikolojik ve kültürel farklılıklarını göz önünde bulundurması en sağlıklı yöntem olacaktır. İnsanların psikolojik ve kültürel farklılıklarından önce tüm insanlara hitap edilebilecek yönlere bakalım. -

Kavl-i leyin ile yani yumuşak ve enaniyetten uzak sözler ile tebliğde bulunmak ki; Kur’an-ı Kerim’de Taha suresi 43-44. Ayetlerde Hz. Musa’ya hitaben “Firavun gibi azgın birine bile yumuşak söz söyleyin olur ki öğüt dinler.” diye yol gösteriyor. Tebliğe, yakın çevreden başlayıp ikram ve ihsanlarda bulunmak. Peygamber’e (s.a.v) baktığımız zaman tebliğ vazifesine başlarken akraba ve yakınlarını yemeğe davet etmek suretiyle davasını aktarma yöntemine başvurmuştur. Bir hadisinde “Kalpler, kendilerine iyilik edenleri sevmeye meyilli olarak yaratılmıştır.” buyurarak yapılan ihsan ve iyiliklerle insanların gönüllerini kazanmak ve bu suretle yapılan tebliğin daha tesirli olmasını ummak önemli bir noktadır. (İyilikten kasıt sadece maddi değildir. İnsanları severek, güler yüz göstererek vb. manevi açıdan ruhlar doyurularak iyilik de buna dâhil edilmelidir.)

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

TEBLİĞ VAZİFESİ VE İNSAN

37


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

lemiştir, biz de bunlardan istifade ederek 8 farklı tebliğ yöntemi belirlemeye ve insanlara hakikatleri düşündürebilecek alternatifler üretmeye çalışacağız, bu kişilik tipleri ve bunlara uygun tebliğ yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz: 1- Dışa dönük düşünen tip: Bu tipte bir insanın yaşamına nesnel düşünceler hâkimdir. Bu tip insanlara yönelik tebliğ yönteminde geniş bir perspektifle kâinatı tefekkür etmesini sağlayacak bilimsel gerçekliklere başvurmak gerekebilir.

38 - Yapılan tebliğde hiçbir menfaat gütmemek ve bunu tebliğ yapılan kitleye hissettirmek. Yine Kur’an-ı Kerim’de bu konuyla ilgili olarak Yasin Suresinin 21. Ayetinde mealen “Sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara uyun ki onlar hidayete ermişlerdir.” buyurarak dolaylı yoldan tebliğde bulunanların diğer insanlardan hiçbir ücret istememesi gerektiği dile getirilmiştir. Yine son asrın Müceddidi Bediüzzaman mürşit kimliğinden ve tebliğde bulunduğu hakikatlerin kıymetini insanların gözünde düşürme tehlikesi olduğundan bırakın ücret istemeyi kendisine teklif edilen hiçbir hediyeyi bile kabul etmemiştir. - Tebliğ yapılan kitlenin anadilini kullanmakta tebliğin tesirini arttıracaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) muhatap olduğu kabilelerin kendilerine ait Arapça şivelerini kullanarak tebliğde bulunması da bu sırdan olsa gerektir. - Tebliğ unsurları içinde olumlu yönleri ön plana çıkarıp, muhatap kitlenin ilgisini çekmek. Evet, öncelikle insanlara tebliğde bulunulan hakikatlerin iyi ve güzel yanları anlatılıp bu hakikatler sevdirilmelidir. İslamla yeni tanışan birine Allah’ın rahmetinin genişliği yerine, cehennem azabının korkunçluğundan bahsedilirse muhtemelen kazanılmaya çalışılan kişi büsbütün korkup kaçacaktır. - Evet, tebliğdeki bu temel kıstaslardan sonra insanların kişisel, psikolojik ve kültürel farklılıkları dikkate alınarak muhataplara uygun tebliğ yöntemlerinin seçilmesi yine tesiri arttıracaktır. Bunlara çevre ve zaman şartları, fiziksel şartlar ve fiili örneklik gibi durumları da ekleyebiliriz. Tebliğin en önemli işlevi muhatabınıza hakikatleri düşündürebilmek, kendi iç aleminde ön yargılardan uzak tarafsız bir muhasebe yapabilmesini sağlamaktır. Bunun için; İnsanları sınıflara ayırıp buna göre tebliğ çeşitleri belirlemek için Carl Gustav Jung’un psikolojik tipler sınıflandırmasını kullanabiliriz. Jung algı farklılıklarına göre 8 çeşit psikolojik insan tipi belir-

2- İçe dönük düşünen tip: Bu tipte insanın düşünceleri kendine dönüktür. Kendi benliğinin gerçekliğini araştırmaya meyilli bu insanlara: Necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun? Sorgulamalarını yaptıracak bir tebliğ yöntemini seçmek uygun olabilir. 3- Dışa dönük duygusal tip: Duyguların düşüncelere egemen olduğu bu tip kadınlarda daha fazla görülür ve bu dünyanın fani, lezzetlerin geçici olduğunu fakat insanın ebedi isteklerinin bulunduğu gerçekliklerini daha çok ön planda tutan bir tebliğ metodunun seçilmesi uygun olabilir. 4- İçe dönük duygusal tip: Duygularını dış dünyadan saklayan, sessiz ve ilgisiz görünen bu tipler de kadınlarda daha fazla görülmektedir. Bu kişilerle ilişki kurmak biraz zor olduğundan, kendisinin tüm sıkıntı ve arzularını bilen, her ihtiyacını karşılayabilecek bir yaratıcının varlığını düşünmesini sağlayacak bir tebliğ metodu uygun olacaktır. 5- Dışa dönük duyusal tip: Daha çok erkeklerde görünen bu tip insanlar gerçekçi, pratik ve aklına koyduğunu yapan kişilerdir. Bu tipe uygun kişilere karşı, İnsanın acizliğinin ve fakirliğinin farkına var-

Tebliğ yapılan kitlenin anadilini kullanmakta tebliğin tesirini arttıracaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v)muhatap olduğu kabilelerin kendilerine ait Arapça şivelerini kullanarak tebliğde bulunması da bu sırdan olsa gerektir.


6- İçe dönük duyusal tip: Dış dünyadan uzak durup kendi duyularına yönelerek kendi iç dünyasını dış dünyadan daha ilginç bulan bu tip insanlara uzak ve geniş örnekler yerine daha dar bir daire olan kendi bedeni ve duygularını tefekkür etmesini sağlamak uygun bir tebliğ metodu olabilir. 7- Dışa dönük sezgili tip: Diğer tiplere oranla daha az rastlanan bir tip olan fakat oynak ve tutarsız bir kişiliğe sahip bu insanlar Dünyadaki yenilikleri izleme çabası içindeyken, düşünceden ziyade sezgileriyle hareket ederler. Bu tip insanlara fıtri düzen ve ilahi kanunların mükemmelliğinden istifade edilerek seçilmiş örneklere başvurulmuş bir tebliğ metodu uygun olabilir. 8- İçe dönük sezgili tip: Çevresindekiler tarafından çözülmesi güç gibi görünen bu tip kendisine göre değeri anlaşılamamış bir dahi bile olabilir. Bu tiplerle İletişim kurmak ve fikrini değiştirmek zor gibi gözükse de tebliğ yöntemi olarak kendisini tüm yönleriyle tanıyan ve bilen bir yaratıcısının olduğunu düşünmesini sağlamak ve kendi değerini iman ile en üst seviyeye taşıyacağını düşündürmek en uygunu olacaktır. Bunların dışında tebliğde bulunan kişinin giyimi, temizliği, konuşma tarzı, ses tonu, mimikleri ve tebliğ ettiği hakikatlere kendisinin ne kadar riayet ettiği; konuşup anlattığı cümlelerden çok daha tesirlidir. Biz farkında olmasak da muhatabın bilinçaltı yönelimleri bunlarla şekillenmektedir. Yapılan propaganda çalışmalarında bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçek şudur ki; seçtiğimiz cümlelerin tesiri saydığımız diğer etkenlerle kıyaslandığında inanılması güç de olsa tebliğe ancak %20 kadar etki etmektedir. İnsanlar hormonsal yapıları itibariyle, gündüzleri mantıklarını daha ön planda tuttukları için gündüz yapılan tebliğlerde, muhatabı ikna edecek mantıki deliller sunmak, tefekküre dayalı yöntemler seçmek daha etkili olurken, akşamları duyguların güçlendiğini bilerek buna uygun, hislerine, fıtri eğilimlerine ve insanın duygusal yönüne hitap edecek tebliğ yöntemleri kullanmak tesiri arttıracaktır. Tabi bunlarla birlikte kişi kendi vazifesinin sadece tebliğ olduğunu bilmeli, hakiki tesirin Allah tarafından olacağını, insanlara kabul ettirip ettirmemenin O’nun hikmetine bağlı olduğunu unutmaması gerekir… Gayret bizden Tevfik Allah’tan…

MEZAR Boş bir kafa, içi akıl dolu sanılır Son nefesi yaşarken akıl iman mı sayılır? Kara toprak ölüyü hapsetmeye nasıl da bayılır İnsan artık bitmiş herkesçe mevta diye anılır. Artık kalem tutulmaz el ile, görülmez göz ile Hayat son hamlesini yaparmış yaşam ile, ölüm ile, Islak bir acı kalırmış defteri dolu günah ile, Kirli bir toprak giydirilirmiş kazma ile, kürek ile… Bağrında ölüm şerbetinin tatlı zehri oluşurmuş, Ölüm dedikleri ne de acı bir sonmuş Musalla taşının ne de çok seveni varmış Meğer yaşam, ölümün bir sonuymuş Artık yaşamın sarhoşluğu ölümede vurmuş Kefen giydirilince ne de acı dururmuş! Mezarda okunan dualar bir bir durmuş Meğerse insan Rabbine karşı nasıl da kudurmuş Demek mal, mülk insana fayda vermezmiş Ölüm şerbetini kimse sevmezmiş Anladım ki ,bu dünyanın tası tarağı acıymış Ölüm lokmasından, bir parça almak farz o zaman…

Metin YAĞMUR

Metin YAĞMUR

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

masını sağlayacak telkin ve örneklerle dolu bir tebliğ metodu uygun olabilir.

39


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 40

KİM ‘’SAVAŞIM’’ VEREBİLİR Tarık ÖRNEK

D

üşünmek savaşmaktır.’’ sözünü düşünce dünyasına hediye eder Cemil Meriç. Düşünmek eylemi savaşmak eylemi ile hep aynı anlamı taşımıştır tarihin yalçın sayfalarında. Bu tarihin sayfaları zaman, zemin ve kişiler için farklı olabilir. Ama; zaman tünelindeki ömür treni bu sözün aksi yönde hareket etmiyor. Tersine şahit oluyor. Bu ömür trenlerine birazdan değineceğiz. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hanbel... İslam düşünce dünyasının piri olan bu zatların şu an binlerce takipçileri var. İlmi meselelerde bu zatların içtihadlarını esas almıştır ümmet. Bu zatların mezhebi şu an çoğu devlette ‘statüko’ mantığı altında yayılmaya çalışılıyor. Halbuki bu zatların her biri kendi zamanlarında sistemin insanlara entegre ettiği düşüncelere İslami bir kılıfın geçirilmesine göz yummamış, tepki göstermişlerdir. Devrimci bir kararlılık göstermişlerdir. Devletin adalet ve hakkaniyet adasından uzaklaştırılmış gemisine pusula olamayacaklarını bir düşünce adamına yakışır şekilde söylemişlerdir. Rejimin etrafında yanlış fetvacı olma zihniyetine kıl payı olsun yaklaşmamışlardır. Her düşünce adamının yol haritasında bulunan ‘savaşım’ olgusunu yaşamışlardır. Türkiye’de sistem mezhebi haline gelen Hanefi mezhebinin ‘sistem’atik takipçileri, devrimci bir düşünce adamı olan İmam Ebu Hanife’nin zindandaki şehadet sahnesini ne çabuk unuttular. Said Nursi, Kemalizmin altı okuna altı kalkanlı soru ile karşılık verdiği Es’ile-i Sitte Risalesinde ‘Mezheb-i Hanefî’nin ulviyetine ve safiyetine münafî bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ülema-üs sû’un yanlış fetvalarıyla, benim gibi Şafiiyy-ül Mezheb adamlara, hangi usûl ile teklif ediyorsunuz?’ diyerek meselenin gözükmeyen yüzüne vurgu yapıyordu. Ahmed ibni Hanbel’in Emevi saltanatına karşı tavrı ve zindana girmesi... İmam Şafii’nin sürgün edilmesi... İmam Malik’in de kırbaçlanması ve elinin felç olması... ‘’Bizim düşünmeye bile gerek duymayıp uyduğumuz bu düşünce adamların içtihadlarının nasıl bir savaşım ile oluştuğunu unutmayalım.’’ diye konuya farklı bir perspektifle yaklaşmaya çalıştım. Düşünce tarihi hep savaşım sahneleri ile doludur. Mezhepler tarihinin içindeki imamların düşünmek adına verdikleri mücadeleyi, savaşımı örnek

verdik. İmamların çoğunun hayatlarına mihnet (işkence, baskı, eziyet) denilen kavramın damgasını vurduğunu görürüz. İçtihadlarıyla benimsediğimiz bu zatların, bir düşünce adamının betimlemesinde olmazsa olmaz olgulardan olan ‘savaşım’ değeriyle de bilip benimsemek bize borç olsa gerek. Tabi ki sadece imamlar ile değil. Peygamberler, aydınlar, filozoflar için de ayrı ayrı irdelenebilinir bu ‘savaşım’ hazinesi. Günümüz toplumunun silik hafızasında yer edinemeyen ‘kendi mezhep imamının düşünce adına verdiği savaşımı’ az da olsa hatırlatmak için düşünce dünyasında mezhep imamlarının verdiği mücadeleyi ele aldık. Kim savaşım verebilir? Statükoya, sisteme, izm’lere karşı tepki gösterebilen düşünce adamı ancak savaşım verebilir. İnsanlara hakikatin ve doğrunun tersini enjekte eden modernizm elbisesi giymiş izm’lere karşı bir savaş. İzm’lerin o deli gömleğini giymemek için... Düşünmek savaşmaktır. Zihinsel olarak hadım edilmiş bir insanda yok olan ‘düşünce’ kavramı, insanın zihni savaş cephesinde kaçmasının en büyük nedenidir.

Selam ve dua ile...


K

itap, kalem, yazı.... Okumak ve yazmak...

Sadece insanın yapabildiği ulvi, üstün eylemler..... Okumak, yazmak ve bunu insanlarla paylaşmak, en saf ve en katışıksız insani bir fiildir çünkü. Söyleyecek ve paylaşacak sözü olan, yazar. Yazmak zamana ve mekâna tanıklık etmektir. Şahit olmaktır. Sözü ebedi kılmak, kelamı kalıcılaştırmakla bekaya kalbetmek, tarihe not düşmek ve gelecek nesle hatıra bırakmak, hatırlanmak ve yad edilmeyi başarmaktır. Yazmak kendini aşmak ve taşmaktır bence. Gelişmek ve yenilenmektir. Birken bin olmaktır. Çünkü yazmakla insan binlere ulaşıyor; yüz binlerle buluşuyor, milyonlarla bütünleşiyor.

Av. Nevzat EMİNOĞLU

çok zor bir iş olduğunu düşünür ve yazmaya yanaşmayız. Öğrenilmiş milli çaresizliklerimizden biri de yazmamaktır, yazamamaktır. Edebiyat öğretmenlerimiz bile yazmaz. Yazma cesaretinde bulunmaz. Müftülerimiz, hocalarımız, doktorlarımız, akademisyenlerimiz, milletvekillerimiz de.... Üniversitelilerimiz de öyle... Hâlbuki yazmak ve yazarak paylaşmak için okuyabilmek yeterlidir. Yani bir kişi yazıyı okuyabiliyorsa, kesinlikle yazabilir…. Kaldı ki yazı bizim coğrafyamızda yani Mezopotamya’ da bulundu. Tüm dünyaya bu bölgemizden yayıldı ve âlemi aydınlatmaya buradan başladı. Yazmaya karşı bunca ürkeklik ve yabanilik, kendine güvensizlik ve kaçış, derin bir tezattır. Hele okuyanımızdaki bu acizlik, acınası bir durumdur, tam bir maskaralıktır. Ateş almayan silah ve avlanmayan, avlanamayan aslan gibi bir skandal durumdur.

Tarihe bakıldığında tüm tarihi ilerleme ve atılımların, okuma ve yazmaya dayandığı görülür. Çin, Mısır, Yunan, Mezopotamya v.s gibi...

Dahası yazmak mer tlik tir. Paylaşmanın mertlik olduğu gibi. Yazmamak da bencilliktir. Aynı zamanda tembelliktir. Okuyabilenin yazmaması en hafif tabir ile tembelliktir. Yazabilenin yazmaması ise cinayettir ve kendi toplumuna karşı büyük bir sorumsuzluktur. Yazmak, yeni yetişen çocuklara eski çağlarda öncelikle ve özellikle öğretilen kılıç kuşanma ve ok kullanma gibidir. Bu bilgi çağının en etkin ve yetkin gücü ve en keskin silahıdır yazı.

Belağat-ı eda ve cezalet-i beyan” denilen kalem ve kitabet, yani yazı, asrın fethedici silahı. Bu asırda ve bu zamanda, kişi ve toplum olarak kendini ifade etmenin, kabul ettirmenin ve üstün gelmenin en başat ve belirleyici aracıdır. Biz Ortadoğulular, yani Asyalılar ümmi bir toplum olduğumuz için yazmaktan korkarız. Yazmanın

Tarihe bakıldığında tüm tarihi ilerleme ve atılımların, okuma ve yazmaya dayandığı görülür. Çin, Mısır, Yunan, Mezopotamya v.s gibi ilk çağ medeniyetlerinin yazı ve kitaba dayandığını anlatmaya gerek yok sanırım. İnsanlığın yaratılışından beri toplumlara insani erdem ve medeniyetlerde öncülük eden peygamberlerin ellerinde yazı ve kitabı görüyoruz. En yakın örneği olan İslam Peygamberi, okuma yazma bilmeyen, ümmi bir toplumu okuyan, yazan, binlerce kitap ve ansiklopedi telif eden ve ilim toplama ve kitap yazma seferberliği içinde koşan dinamik bir toplum teşkil etti. Yine bunun son bir örneği Avrupa da Rönesans’la başlayan aydınlanma çağı bütünüyle okuma ve yazmaya dayandığı görülecektir.

DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM

YAZMAK YA DA YAZMAMAK

41


DÜŞÜNCE & DENEME & YORUM 42

Bir de yazma ve okumanın olmadığı toplumların tarihte nasıl kaybolup günümüzde de etkisiz ve kimliksiz kaldığına, onlarca örnek içinden sadece üç örnek paylaşayım. Mesela tarihte Moğollar çok güçlü ordular teşkil edip Avrupa ve İslam âlemini defalarca işgal ve istila ettikleri halde okuma ve yazmayı sevmeyen ve yazılı eser bırakmayan bir topluluk olduğu için kendileri çabucak kaybolup gittikleri gibi istila ettikleri yerlerde de hiçbir varlıkları kalmadı. Yine Ortaçağ İslam döneminde güçlü ve oldukça örgütlü bir mezhep ve teşkilat oluşturan ve zamanın devlet ve yönetimlerini dize getirip etkisiz kılan meşhur Hasan Sabah ve çevresi okuma ve yazıya dayanmadıkları için ani sel suyu gibi kalıcı olamadılar. Yine her yerde ve her devlet içinde oldukça büyük nüfusları olmasına rağmen, okuma ve yazmaya uzak durdukları ve bu değerlere soğuk baktıklarından, toplumlar nazarında maalesef hiçbir varlık eseri ve değeri olmayan Çingene milleti oldukça güncel bir örnektir. Yazmanın değeri konusunda birkaç kutsi/kutsal referansın mesaj ve belirlemesini paylaşsam sanırım konu bir nebze açıklığa kavuşur. Bu referanslar, aslında beni yazmaya iten ve yazmak konusunda beni gayrete getiren vicdani faktörlerdir. Biz Müslümanların temel referansı olan Kuran-i Kerim’in ilk emrinin beş bin tane fiil arasında, “oku” fiiliyle başladığı herkesin malumu. Bir de yazmanın temel aygıtı olan “kalem” in Kur’an da bir sürenin ismi olduğunu biliyor muydunuz ve bu sürenin bu eyleme verdiği değeri ifade için “kalem e ve onun yazdıklarına” yemin ile başladığını…

İkinci referans kaynağımız hiç kuşkusuz Peygamber Efendimiz Resullerin sonuncusu ve temsilcisi Hz. Muhammed’dir. Yazmak hakkında ne diyor biliyor musunuz?: “ İlmi, bilgiyi kalemle kaydedin, kalıcı kılın.” diyor. “ Hakkı ve iyiliği yazarak paylaşanların akıttıkları mürekkep, mahşer gününde şehitlerin kanıyla eşdeğerdedir.” diye buyuruyor. Yine bu kutsi kaynaklar gibi bu konuda beni çok etkileyen ve bana yol gösterip rehberlik eden iki büyük zatın sözünü paylaşayım son olarak. Biri meşhur İranlı arif ve edip Sadi Şirazi’nin şu sözü: “ Yazmaktan maksat sözü kalıcı kılmaktır. Zira şu fani dünyada hiçbir şey baki/daimi kalmıyor.” Diğer söz de geçmiş tarihi birikimimizi modern asrın fen ve felsefesiyle mezcedip muhteşem eserleriyle bu asrı aydınlatan çağın âlim ve aydını Bediüzzaman Said Nursi’ ye ait. İlkokulu bile bitirmeyen ve Türkçe’yi bile sonradan öğrenen bu yazı ve kitap ustası ve üstadı, yanlış yazma korkusundan dolayı yazmaktan kaçınanlara ders ve cesaret veriyor ve daha gençken yazdığı Münazarat isimli eserinin önsözünde şöyle diyor: “ Ben bilmez değilim ki yazılarımın üslubu ve edebiyatı noksandır. Fakat hizmet etmek isterim.” Tabi konuşmak ve yazmanın ve de hizmet etmenin de hammaddesi okumaktır. Okuma, yazma ile çevremize, insanlarımıza ve insanlığa hizmetle değer bulan; değerli, kalıcı eserler bırakan bir ömür dua ve dileği ile……


Filiz KIZIKLI

I

nsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş.

sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.

43

Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56) Nur Külliyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir âlimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifesini yerine getirsin. Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu

TOPLUM VE AİLE

ŞÜKÜR ve İNSAN

İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızıklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkânına kavuşur. Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir. “Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık, şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa 70) Teşekkür ederim ama niye? Teşekkür ederim peki kime? Neye, neden, ne zaman, nerede, nasıl teşekkür ederim? Bütün alışverişlerin, paylaşımların, kullanmaların sonlarında söylenen sözler teşekkür namelerdir. Ya-


TOPLUM VE AİLE 44

pılan işlerin ardından gelen söz teşekkürdür. Adeta insan teşekkür etmek için çalışır, alışverişini yapar. Hayatı teşekkürüne hizmet eder. Büyük bir daireyi teşkil eden kâinatın merkezinde canlılar oturur. Her şey canlılara hizmet eder, koşturur. Hidrojenin oksijene olan aşkında suyla hayata hizmet etmek vardır. Canlılar dairesinin merkezinde ise biz insanlar varızdır. Bütün canlılar bize hizmet eder. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, üzerine oturduğumuz her şey buna şahittir. İnsanlar dairesinin merkezinde de rızık vardır. İnsan rızkı için çabalar durur, rızkına koşturur.

Dilimizdeki elma tadıdır. Ve yine şükür, tadı, kokuyu, rengi elmaya koyana, tat, koku, renk ölçücüklerini verenedir. Anahtar kilit gibidir kâinat insan ilişkisi. Var edilen her şey insandaki ölçücüklere göre tasarlanmıştır. Bunu fark etmek aklın manevi bir şükrüdür. Kâinat adeta insana göre akort edilmiştir. Her bir uzvunun, duygusunun tadışıyla, hissedişiyle insan manevi şükrünü yerine getirir. Şuuruyla diline taşıdığı “Allah’ım sana şükürler olsun” cümlesi de dil ile dimağ arasında gidip gelen bir şükürdür. Şükrüyle insan yaratılışındaki maksada yanaşır. Bu maksat Allah’ın eşsiz terbiye ediciliğine karşılık insanın kulluğa ve kullukla gelen şükrüne ulaşmasıdır. İnsanın yüksek insanî niteliklere kavuşması, her dinde, her fikir sisteminde, her eğitim felsefesinde bir ideal olarak benimsenmiştir. Yüce dinimiz İslâm da insan hayatına kattığı değerler ve onu yüce bir ruh ufkuna eriştirecek manevî donanımlarla bu ideali gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Bu ideali, insanlar içinde iyi bir insan, Allah karşısında da iyi bir kul olmak şeklinde özetleyebiliriz. İşte insanı iyi bir insan, iyi bir kul yapan dinî değer ve manevî donanımlardan biri de şükürdür.

Rızkın barındırdığı, hizmet ettiği ve nihayetinde bizi ulaştırdığı ise şükrün ta kendisidir. Elmanın kırmızısını fark etmektir şükür ve şükür elmayı kırmızı eyleyenedir. Kokusunun burna değdiği andır şükür anı.

Sonuç olarak şükür, insanı insan yapan özellikler arasında en önemli yeri tutan bir değerdir. Kuvve ve fiil olarak şükür eksik olduğunda insan yüksek insanlık ufkuna ulaşamadığı gibi, gerçek kulluk mertebesine de erişemez. Allah’ın insan fıtratına yaratılışta koyduğu bu duyguyu işler hâle getirmek için eğitim yoluyla çocukluktan itibaren geliştirmek gerekiyor. Yoksa fıtratındaki potansiyelleri açılmayan veya çeşitli etkenlerle bozulan insan, ne insanlara teşekkür ne de Allah’a şükür edebiliyor.


İNSAN, İNSAN OLMALI VE YAHUT AZİM OLMALI-1 ÖYKÜ

Aynur KUŞ

45

S

eba şehri pek büyük bir şehirdi, öylesine büyük ki; büyüklüğü bir tepsi kadar. Seba şehri aynı zamanda çok ulu, çok kocaman çok geniş, çok uzun ve çok azametli bir şehirdi. Öylesine kocamandı ki; tıpkı bir soğan kadar. Bu tuhaf şehirde üç tuhaf insan yaşıyordu: Biri kör, biri sağır diğeri de çıplaktı…Kör olan uzakları görür, sağır olan çok iyi işitirdi. Bir gün bu üçü bir aradayken kör: “Bakın uzaklardan atlılar geliyor, onların hangi kabileye mensup olduklarını ve kaç kişi olduklarını tek tek görüyorum.” dedi. Sağır: “Evet evet, ben de seslerini duydum ve ne dediklerini çok net anlıyorum.” dedi. Çıplak:

“Eğer buraya gelirlerse bizi soyarlar diye korkuyorum.” dedi. Kör: “Bakın yaklaşıyorlar, haydi onlar gelmeden, bizi yakalayıp bir kötülük yapmadan kaçalım.” dedi. Sağır: “Davranın dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor onlar gelmeden kaçalım.” dedi. Böylece şehri bırakıp kaçtılar, koşa koşa bir köye vardılar. O köyde semiz bir kuş buldular. O kadar besiliydi ki; vücudunda zerre kadar et yoktu. Kemikleri bile incelmiş ipe dönmüştü. Üç arkadaş o kuşu yediler, karnı doymuş filler gibi şiştiler. O kadar doyup şiştiler ki; adeta âleme sığmaz oldular. Böylesine şişmiş olmalarına rağmen bir kapının çatlağından geçerek bir evden içeri girdiler. Sağır: İnsanın içindeki istekler Kör: Hırstır, halkın ayıbını bir kıl bile olsa görür, kendi ayıbını zerre kadar görmez. Çıplak: Dünyaya kapılmaktır. Dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz çünkü. (Mevlana-Mesnevi) İnsanın, insanlık ve medeniyet sembolü, şehir misali aklına ihsan edilen iktidar hissiyatı, insana göre pek büyüktür. Hakikatte ise bu ancak irâde gücüne bağlıdır. Tercih hususunda eli ne kadar uzunsa muktediriyatı da o kadardır. İnsan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde... Hem nihayetsiz musibetlere maruz kaldığı halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, bir tepsi uzunluğunda ki iki eli nereye yetişirse o kadardır. İnsan fıtraten gayet zaîftir. Hâlbuki her şey ona


ÖYKÜ 46

ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem gaBirincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duyyet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çok- gular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerintur. Hem gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyâcâtı pek ziya- de iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükdedir. Hem tembel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın retmektir. yükümlülükleri gayet ağırdır. Hem insaniyet onu İnsan hayatının makinesinde çalıştırılan şu kâinatla alâkadar etmiştir. nâzik latifeler ve mâneviyyat; ve şu hassas âzalar Hâlbuki sevdiği, yakınlık duyduğu şeylerin bir el, ayak, göz, kulak v.s.ve şu muntâzam cevarih ve bir yokluğu ve ayrılığı, mütemâdiyen onu incitiyor. cihâzât olan duymak, görmek, ve düşünmek; ve şu Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâki meyveler her şeye karşı meraklı, istekli duyguların ve hissiyagösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, tın tek gayesi; yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek, sabrı kısadır. [2] Yaratan’a muhabbet etmek, şükür ve ibadet etmek, Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; Varlığını ve kudretini adaletle tasdik etmek. İşte bu dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse o kadar geniş- esâslar üzerine insan kâmil bir imanı bulur. Bununtir. la insan, insan olur. Her şeyi içine alacak kadar genişliğe sahip koca İnsanlığın cihâzâtı, hayvan gibi dünya hayatını bir şehir ancak; soğan kadar bir insan kalbidir! kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyNe yazık ki; bu insan kalbine imtihan gereği, nef- la bak: sin isteklerinden başka sese karşı bir derece sağırMeselâ, bir zât bir hizmetçisine yirmi altın lık, halkın ayıbını bir kıl bile olsa gören, kenverdi; tâ özel bir kumaştan kendisine bir di ayıbını zerre kadar görmeyen kör bir kat elbise alsın. O hizmetçi gitti, o O hırs, dünyaya kucak açmakta çok makumaşın âlâsından mükemmel bir hir, dünya malına karşı alabildiğine elbise aldı, giydi. insan, sebir açgözlülük musallat edilmiştir. Sonra gördü ki: O zât, diAkıl sahibi bu kalbe; varlığın ğer bir hizmetkârına bin allametin, sükûtta, sahibinden; ebedi varlığa atlıtın verip, bir kâğıt içinde Balar misali vahyi bir davet vardır. zı şeyler yazılı olarak onun sessizlikte ve yalnızAma renk körü olan bu üç gafcebine koydu, ticârete gönlıkta olduğunu bilir. let perdesi; nuru nar görmekte, derdi. Şimdi, her aklı başınmal sahibini hırsız zannetmekda olan bilir ki; o sermâye, Peygamber (s.a.v.) Efentedir. bir kat elbise almak için deRahmetten kaçıp yokluğil. dimizin şu Hadis-i Şerifiğa düşmüş insan, kendi nefsini Çünkü evvelki hizmetkâr, ni candan duymuştur: serçe misal harama dûçar etmiş, yirmi altınla en âlâ kumaşbir anlık lezzet uğruna hakka girtan bir kat elbise almış oldu- “Susankurtulur.” miştir. ğundan, elbette bu bin altın, Bu günah, hayâ damarını çatlatbir kat elbiseye sarf edilmez. mış, ruhun ve imanın mekânı olan Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cekendi evine, yani kalbine bu çatlaklarbine konulan kâğıdı okumayıp, dan musallatları sokmuştur. belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün Bir kalbin gözüne bu üç gaflet perdesi çekiparayı bir dükkâncıya bir kat elbise için velirse; hissiyatlar karışır, basiret bağlanır, işte o zaman rip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının kalp muhasaraya alınmış, işgal edilmiş, esir alınmış elbisesinden elli derece aşağı bir elbise alsa, elbette demektir. o hizmetkâr nihayet derecede ahmaklık etmiş olaKalbi bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan cağı için şiddetle kınanacak ve hiddetle cezalandıinsan ruhu için sadece Rabbine kul olmanın, yalnız rılacaktır.. O’na ibâdet etmenin, sadece O’na güvenip dayanEy nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza topmanın, her şeyin O’ndan geldiğini bilip, O’na tevek- layınız. Ömür sermayenizi ve hayat istidatlarınızı kül edip, teslim olmanın; ne kadar azîm bir kâr, bir hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecesaadet, bir ni’met olduğunu, bütün bütün kör olma- de şu fâni hayata ve dünyalık lezzetlere sarf etmeyiyan görür, idrak eder. niz. Yoksa sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednasından elli derece Ey İnsan! Senin hayatının gayesini ve hayatının aşağı düşersiniz. [3]. mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının İnsanlar dört kısımdır: hakiki sırrını, hem hayatının ebedi saadetini bir deBirincisi: Kalpsiz ve dilsizdir. Bir asi ve hissizdir. Alrece anlamak istersen, bak, Senin hayatının yaratılış lah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerlegayeleri şu dokuz esastır; ri hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki,


yük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: - “Bir kimse öğrenir, öğretirse.. Ayrıca bildiği, öğrettiği ile amil olursa melekût âleminde ona Azim ismi verilir Bu zat, âlim-i billahtır, mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönü tarafını en iyi bilen odur. Allah-ü Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırlan ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlahî hikmetlerin çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir şahtır. Kulları, Hak yola çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde her şeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tasdiklidir.

Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları vekil etmişlerdir. “Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.” Hadis-i Şerifinin mazharlarıdırlar. Allah, hepimize razı olduğu yolla¬rı göstersin... Amin!.. Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu sınırlı cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?” Elcevap: Küllî bir niyetle, sınırsız bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve halkının sadakat ve

ÖYKÜ

bir gün Allah (c.c.) rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa, onlar da hak yoluna girerler. İkincisi: Dili vardır, kalbi yoktur. Herkese hik¬metten konuşur, ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır; kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür, ama kendisi durmadan yapar. Allah’a karşı edep ve terbiye yollarını öğretir, fakat kendisi büyük günahları işlemeye devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca Önü¬ne geleni yutan hayvana benzer. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu adamın mühlik durumuna işaret ederek: - “Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey, dilli münafıktır buyurmuşlar, Diğer bir Hadis-i Şerifiyle de: - “Ümmetim için en korkulacak şey, kötü bilginlerdir.” buyurmuştur. Allah, cümlemizi bu gibilerden korusun. Bu zümreden de çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakalar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür. Üçüncüsü: Kalp sahibidir, ama dili yoktur. Hâlbuki O, Allah’a tam iman etmiştir. Allah da, onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeye çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlülüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin, sükûtta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu Hadis-i Şerifini candan duymuştur: - “Susan kurtulur.” O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: - “İbadet on bölümdür; bunun dokuzu sükûtladır. Bu zat bir velidir. Allah onu kötülüklerden esir¬gemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın Rahman sıfatı onda tecelli et¬miştir. Hayırlı insanlar arasında bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur hem de arkadaş¬lık edilir. Hak onun işini gördürür, halk onu sever. Sen de sev, ona yaklaş.. Böyle yaparsan, Allah da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah, seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar. * Dördüncüsü: En yüksek derece buna verilmiş ve melekût âleminde kendisine: - “Azim” adı verilmiştir. İşte Hazret-i Nebi bu bü-

47


ÖYKÜ 48

hürmet derecelerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de, âciz bir kul, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri kulluk hediyelerini, ben kendi hesabıma, tamamını Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onların yaptıkları ibadet kadar ibadeti yapıp, huzurunda Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, bütün ibadetleri içine alan pek geniş küllî bir şükürdür. Bitkilerin tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Hem meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini fiile dönüşmüş ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” hadisi şerifi bu sırra işaret eder. Hem “Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.” Bütün peygamberlerinin, evliyalarının ve meleklerinin tesbihatlarıyla Seni kusurdan tenzih

ederiz.” gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır. Hem nasıl bir general bütün emrindeki askerlerin bütün hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata amir olan ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve yeryüzünün varlıklarına halifelik etmeye kabiliyetli olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil bilen insan, “Ettahiyyâtü lillâh” der, bütün halkın ibadetlerini ve isteklerini kendi namına; bütün varlığın mabudu olan Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder. Hem “Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle-ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yûnus Sûresi, 10 DİPNOTLAR [2] 9. Söz [3] 11. Söz Abdulkâdir Geylani “Fütuhul Gayb” s:118


Bağdat Sokaklarında Rabia Hatun (Sufî Kadınlardan) Rabia Hatun ile Hasbihal‘

A

ramıza hoş geldin Rabia Hatun, söyle bize bakalım, Cenneti mi istersin, yoksa Cehennemi mi?’’

Rabia Hatun sakince cevap verdi: Cehennemi!’’ ‘’Nasıl olur? Cümle âlem cennet için ibadet ederken, sen ne diye cehennemi tercih edersin?’’ ‘’Hazreti Allah sadece cennette midir? Cennet olmasaydı, bizler Allah’a ibadet etmeyecek miydik?’’ ‘’Ya ne için ibadet edelim?’’ ‘’Bak, keşke herkes cennete gitse de bir ben kalsam! Böylece, günahkârların işlediği günahları üzerime alıp tek başıma ben cehenneme girsem! Peygamber torunlarından Cafer-i Sadık Hazretleri şöyle buyurmuş: ‘’Cehennem korkusundan ibadet edenler köle, cennete girip, ödül kazanmak isteyenler ise, tacirdirler. Asıl olan ibadet, Allah’ın emrini hiçbir karşılık beklemeden yerine getirmektir. En makbul ve muteber ibadet budur. Ama nerede sizde bu feraset?’’ ‘’Ey Rabia Hatun.. derler ki, erkeklerin bir nefsi, dokuz aklı varken; kadınların bir aklı, dokuz nefsi varmış. Senin bir aklın, bizim ise dokuz aklımız var! Sen ne dersin?’’ ‘’Hey şaşkın adam, biz bir tek aklımızla dokuz nefsimizi idare ediyoruz da; siz erkekler, dokuz aklınızla bir nefsinizi idare etmekten acizsiniz. Gülerim sizin aklınıza!’’ ‘’Biz bu dünyada selamet, ahirette de rahmet dileriz. Ya siz ne yaparsınız?’’ ‘’Çok yanlış söyledin. Dünyada selamet, dünyayı terk etmekle olur.’’ ‘’Ne dileğin vardır dünyadan?’’ ‘’Yüce Rabbimizi’in cemaliyet denizinde boğulmaktan gayrı bir dileğim yoktur!’’

‘’Muhabbetin var mıdır?’’

ÖYKÜ

Der: Sefa MEHMETOĞLU

‘’Allah muhabbeti gönlümü öylesine doldurmuştur ki, orada artık şeytanı bile düşman göremem.’’ ‘’Allah’a yakınlık nasıl olur, Rabia Hatun?’’ ‘’Dünyada da ahirette de Allah’tan başka dost aramamakla!’’ ‘’Vah bizim perişan halimize, tam bir gaflet içindeyiz. Hamd’ımızı bile tam bilmeyiz!’’ ‘’Eğer ‘bakarak’ değil; ‘görerek’ bir dilim ekmek yerken dahi, ‘hamd’ın anlamını daha iyi anlarsın.’’ ‘’Tevbe istiğfar için ne dersiniz?’’ ‘’Bizim tevbemiz bile tevbeye muhtaçtır.’’ ‘’Sen Allah’ı nasıl bildin, Rabia Hatun?’’ ‘’Ben Allah’ı, zıtları bir araya getirerek bildim!’’ *** ‘’Biz şimdiye dek, hep erkek velîler, erkek sufîler gördük. Siz kadın halinizle evde oturup niye hamur yoğurmazsınız?’’ ‘’Bilmez misin ki Kur’an’da buyurulur: ‘Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz. Allah indinde en değerli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.’’’ ‘’Doğru söylüyorsun. Peygamberde aynı mealde buyurdu: ‘Kadın Allah yolunda er kişidir.’’ ‘’Adamın biri, Allah’ın varlığının ispatı için tam yüz tane delil toplamış, onu anlatacakmış. Sen bu işe ne dersin Rabia Hatun?’’ Rabia Hatun’un cevabını beklemeden başka bir derviş söze karıştı. ‘’Ben söyleyeyim, Allah, bu kainatta o kadar zahir, o kadar görünürdür ki, zuhurunun şiddetinden gaib ya da batın sayılır.’’ ‘’Bence Cenabı Allah, gaib değildir! Ancak şu beşeri istidat ve idrakimiz açısından zuhurunun şiddetinden gaibtir.’’

49


ÖYKÜ

‘’Neden? Bizim idrakimiz eksik mi ki?’’

50

‘’Tabi ki eksik! Beşer bilinci, iman ve irfan iklimine dayanamayacak kadar zayıftır. Çünkü Allah hakkındaki bilgiler, Zât’ının mahiyetine ait değil, sıfatlarına aittir. Çünkü, ‘Allah zaman ve mekandan münezzehtir’ dediğimiz zaman, bunu dahi tam olarak idrak edemiyoruz. Zira insan idraki, kavrayış derecesi, anlama ve algılama yeteneği, zaman ve mekanla sınırlı ve şartlanmış olduğundan, sadece sonradan yaratılmış bu kainattaki olayları, kendi alışageldiği dar mantığı ile ve erişebildiği ilmi yeteneği ile çözümleyebilmektedir. Fakat şurası da bir gerçektir ki, Allah’ın ‘Zât’ı gizli olmakla beraber, tecellileri ayan beyan her AN açık ve aşikardır. Aşikardır, çünkü bütün varlıklar onun Zât’ının nurundan meydana gelmiştir. Aşikardır, çünkü ondan gayri ne varsa hepsi de onun sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Gizlidir, çünkü hiçbir varlığın onun ‘Nur’una bakmaya asla gücü yetmez. Öyle ki güneşin yansıdığı her gölge ‘gizli’ olan yani ‘bâtın’ olan güneşin nuru imiş.. İşte Allah’ın ‘zahir’ ve ‘bâtın’ isimleri de buna benzer şekilde sen düşün. Ben sana anahtarı verdim. İşin aslına bakılırsa, ‘Mutlak Varlık’, hiçbir kayıtla kayıtlanamaz, tarif edilemez. Hatta ona bizim sınırlı olan idrakimizle, ‘mutlak’ dememiz bile, onu bir anlamda kayıt altına aldığından, bu sözcük bile burada anlamını yitirir. Ancak anlayabilmek için böyle söylemek gerekmektedir. Lakin insanın hatırına her ne gelirse gelsin, Allah ondan başkadır.’’ ‘’Rabia Hatun, az önce tecellilerden söz ettin. Bunu biraz daha açar mısın?’’ ‘’Bak şimdi. Üzerinde yaşadığımız bu dünya, bu yer, bu gökler, özetle tüm kainat, ilahi sıfatların tecellilerin birleşmesinden oluşmuştur. O halde çevremizde gördüğümüz, ya da göremediğimiz bütün varlıklar, ilahi esmaları, yani Allah’ın isimlerinin birini yada birkaçını veya bütününü,

paylarına düştüğü kadar nasiplenmişlerdir. İnsan, bu isimlerin kendi yaratılış isnadına göre, hepsini kendi üzerinde az ya da çok toplamıştır. İnsan güler, ağlar, sever, nefret eder. Bu zıt kutupların insanda toplanmış olması nedeniyle, insanda rahmet de vardır, öfke ve gazab da. Onun için insandan lütuf ve keremde açığa çıkabilir; hiddet ve kin de. Onda hilim ile hışım duyguları her zaman dalgalar gibi, gelgitler gibi ruhun derinliklerinde bir belirir, bir söner. İşte bunlara tecelli denir. Ancak bu sıfatların tecellileri, insandan insana sonsuz bir farklılık gösterir. Başka bir deyişle, insan sayısı kadar farklı karakter, huy ve mizac, işte bu tecellilerin değişik oranda birbiriyle karışımından oluşmuştur. Nasıl ki, çeşitli boyaların karışmasından farklı renkler, değişik desenler, benzemez tonlar meydana geliyorsa, insan da yaratılışındaki bu özelliği ile, değişik isimlerin tecellilerine maruz kalmış ve bu isimlerin tasarrufu altında kaderi belirlenmiştir. Yüce Allah’ın ‘Latif’ isminin tecellisiyle bütün evren olmuş, oluşmuş, düzene girmiştir. Yani mahlukatın hiçbiri, hak ederek, bedel ödeyerek varolmuş değillerdir. Varlıkların fani, yani ölümlü ve izafi, göreli vücutları, tamamen Allah’ın bir hibesidir ki, biz buna ‘ilahi mevhibe’adını veriyoruz, anlaşıldı mı?’’ ‘’Allah Allah, neredeyse nefes alamayacak hale geldim, bu ne müthiş bir zühd ve takva örneği’’ dedi dervişlerden biri hayretle. ‘’Senin nefesin kesilmesin ey derviş! Herkesin bir ömür boyu aldığı nefes kadar Hakk’a giden yol vardır! Her nefes Allah’a giden yol olduğu için, her nefes alıp verişte sufîler, tıpkı bir seyyah gibi yol alırlar.’’ ‘’Peki, her nefesi boşa harcamadan, her nefeste bayram halini yaşamak mümkün müdür?’’ ‘’Neden olmasın? Hz. Peygamber, ‘’Cennette bulunan bir grup insan ile Allah arasında bir nefeslik müddet için bile ol-


‘’Peki, Peygamberimiz ahirete intikal etmiş olduğuna, Kur’an ve Sünnet de elimizde olduğuna göre, insanı kâmillerin görevi ne ola ki?’’

sa, hiçbir perde yoktur’’ diye buyurmuştur. Ayrıca her değişik makamların her birinin birer ilahi ismi vardır. O isim, o kulu terbiye eder, yetiştirir ve olgunlaştırır. Rabb’ın anlamı da budur. İlahi isimlerin çokluğu ve çeşitliliği, bu isimlerin sahibinin, yani müsemmanın çokluğunu gerektirmez. Ancak şunu da unutmayın ki, her ismin mahkûmu olan kul, o isim kanalıyla Hakk’a gider, başka yere gidemez. Gidilecek, döndürülecek yer orasıdır. ‘’O’na döndürüleceksiniz’’ (Bakara 2/28) ayeti bu gerçeği ifade eder. Bu dönüş, bir dairevi döngü gibidir. Bitiş noktası ile başlangıç noktası birbirine kavuşur. İşte şu ayet de aynı gerçeğin bir diğer yansımasıdır: ‘’..Yeryüzünde yürüyen bütün yaratıkların alnından tutan O’dur, hepsinin tasarruf ve iradesi O’ndandır. Rabbim gerçekten doğru yol üzerindedir.’’ (Hud 11/56) (…) ‘’Ey Rabia Hatun İnsan-ı Kâmiller kimlerdir?’’ ‘’Bilesiniz ki, insan-ı kâmil, hakikata ermiş kişidir. Bunu iyi anlamadıysan şöyle tarif edeyim. Kamil insan şu dört konuda tam, mükemmel ve ideal bir kişiliğe sahiptir. Bunlar; iyi sözler, iyi hareketler, iyi ahlak ve nihayet üstün bilgidir. Bununla beraber dört unsuru hayat tarzı seçmişlerdir. Bunlar şunlardır: Dünyayı bilmek, ahireti bilmek, ‘’kendini’’ bilmek, ve nihayet Yaratan’ı bilmektir. Bu bilginin en geniş anlamı da ‘marifetullah’tır. Yani Allah’a ârif olmak! İşte bu dört temel ve vazgeçilmez unsurları kendinde toplayarak, onları olgunluğa, kemâle ulaştıran herkes bu makama ermiş olur denirse de, nice kimseler vardır ki, bu yolda gelip geçmişler ve hedefe ulaşamayıp, maksûdu elde edemeden göçüp gitmişler.’’ Aziz dervişler, şunu iyice aklınızda tutun ki, bu âlemin tümü, içi dolu bir hokkaya benzer. Mevcudatın hiçbirinin ne hokkadan haberi vardır, ne de kendinden! Ancak insanı kâmillerin her şeyden haber-

‘’İşte esas noktaya geldik. Her ne kadar elimizde Kur’an ve Sünnet gibi iki temel direk varsa da, insanı kâmiller, Hz.Peygamber’in varisleri olduklarından, onun adına söz söylemeyi görev bilirler. Zira yüce Peygamber vasfeder, velî dediğimiz insanı kâmiller de keşfederler. Gelmiş geçmiş bütün Peygamberler, insanlığa gerekli daveti yapmışlar, kalanını da velîlere ve âriflere bırakmışlardır. Allah’ın rahmeti tüm yaratıklara yaygın olduğu halde, Hz. Peygamber’in rahmeti , tüm talip olanlaradır. Ne mutlu onların izinden gidenlere!’’ (…) ‘’…İnsanları çok seviyorum, onlara elimden geldiğince yardım edip bakıyorum.’’ ‘’İnsanları sevdiğini ve onlara baktığını söylüyorsun. Unutma ki, sevmek birbirimize bakmak değildir. Aynı yöne birlikte bakmaktır. Kendi benliğini ‘hiç’ edip, ‘hep’ olmaktır…’’ ‘’Ey dervişler, şimdi de ben size bir sual sorayım mı?’’ ‘’Sor bakalım’’ dedi dervişler. ‘’Peki soruyorum, faraza, Cenab-ı Hakk, şu kainatın idaresini size verseydi, ne yapardınız?’’ Bir derviş heyecanla bağırdı. ‘’Ne yapacaktım, hemen bütün kâfirleri yok eder, dünyayı Müslümanlarla doldururdum.’’ Bir diğer derviş: ‘’Ben bu dünyada bütün kötülükleri ortadan kal-

ÖYKÜ

leri vardır. Onların içinde bulunduğumuz bu ‘Milk’ âleminden, ötesindeki ‘Melekût’aleminden, onunda ötesindeki ‘Lahût’ âleminden ve hepsini içine alan ‘Ceberrut’ aleminden bilgileri vardır. Konunun özetinin özeti şudur: İnsanlar, bu kâinatın özünün özüdür. Bu sözümü unutmayın. Bu âlemde, görünen ve görünmeyen her ne varsa, insanı kâmilin nazarı altındadır.’’

51


ÖYKÜ 52

dırırdım. Böylece ne hırsızlık kalır, ne de cinayetler.’’ dedi. Bir diğer derviş: ‘’Ben de arkadaşlarım gibi düşünüyorum. Böylece bütün günahlar ortadan kalkınca dünya huzura erer, herkes Allah’a ibadet ederek günlerini mutlu geçirirlerdi.’’ Rabia hepsine ters ters baktı, sonunda dayanamadı öfke ile gürledi. ‘’Siz kim, dervişlik kim? Cenabı Hakk’ın irade ve idaresinde bir noksanlık var mı ki, ilave bir düzen istiyorsunuz?!!’’ ‘’Sübhanallah, Haklısın Hatun!’’ ‘’Peki, Rabia Hatun biz bu dünyaya neden geldik?’’ ‘’Bu dünyaya anlaşılmak için değil, ANLAmak için geldik!’’ ‘’Neyi anlamak için?’’ ‘’Neyi olacak, ‘kendini’!’’ ‘’Ben kendimi biliyorum. En azından şu taş gibi değilim! Hem hepsi iyi güzel de, biz Allah’ı nasıl arayacağız?’’ ‘’Sen insana ulaşmadan Allah’ı boşuna arıyorsun!’’ ‘’Ey Rabia, Senin bu söylediklerin çok derin! Nerede bizde bunu anlayacak feraset?’’ ‘’Dikkat et! Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!’’ Sual etmeyen dervişe söylendi Rabia: ‘’Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi! Bilmez ki sorsun, bilse sorardı!’’ Dervişlerden biri sordu. ‘’Allah’ın isimlerinde bu kadar çokluk varken, bir ‘Vahdet’ dediğimiz ‘bir’liği nasıl anlayacağız?’’ ‘’Çokluk demek, kesret demektir. Bu kainat, kesret âlemidir. Kesrette vahdeti bulasın ki, ‘ilmel yakin’ mertebesine ulaşabilesin. Bu şuna benzer; evin penceresinden giren güneş ışığını düşün. Ne kadar çok pencere varsa, o kadar da ışık var demektir. Bu sizi yanıltmasın. Aslında ışık da bir tanedir, güneş de bir! Anlaşıldı mı?’’ ‘’Sübhanallah, Sübhanallah!!’’ ‘’Hatun, şu ‘hayat’ dediğimiz nedir?’’ ‘’Bana bu sorunla aslında ölümü soruyorsun genç

adam! İnsan aklı, evrensel akıl dediğim ‘’Aklı Küllî Muhammedî’’ ile bütünleşmiştir. Asıl ‘BEN’, yani ‘ÖZ varlık’, iç bilinç ölmez. İhtiyaç duyduğu için anatomik bedeni feda ederek var olmaya devam eder. Ölüm ileri doğru hareketimizde anlık bir aradır!’’ ‘’Maşallah… Sen artık yaşlandın Rabia Hatun, bizim gibi gençlere yaşlılığı nasıl anlatırsın?’’ ‘’Yaşlılık, gittikçe küçülen bir adada yaşamaya alışmaktır. Ama ne gam! Yaşlansam da Allah’ın beni sevdiği yaştayım!’’ Bu konuşmalardan sonra duygulu bir hava herkesi sarıp sarmalamıştı. Rabia Hatun dikkat etti, birkaç dervişin gözleri yaşarmıştı. O heyecanla fısıldadı: ‘’Gözler yaşarmadan, gönüllerde gökkuşağı oluşmaz… Ve devam etti Rabia: Allah’ım! Sen’den Sana geliyorum. Seni ‘kendim’de, ‘kendimi’ de Sen’de aramaya devam etmek üzerine huzuruna geliyorum… Haydi, namaz vakti geldi, söküğümü Allah’ın nuru ile dikeyim ki haram yazılmasın! Bana müsaade…’’ Rabia Hatun hâletini kaplayan ferasetle dervişlerin yanından uzaklaştı. Kısa süren sessizliği bir derviş bozdu: ‘’Ben hayatımda Rabia Hatun kadar zühd, takva ve ihlas ehli; katıksız bir Allah muhabbetine sahip kimse görmedim. Geçen gün onu sokaklarda bir elinde ateş, öbür elinde su taşırken görmüşler. Soranlara verdiği cevap, çok anlamlı. Diyor ki; ‘’Ben ateşle cenneti yakmaya, cehennemi söndürmeye gidiyorum.’’ Bu sözü anlamayanlara da kızmış. ‘’Allah indinde korku veya mükâfat umuduyla yapılan ibadet yerine, sırf onun rızasını kazanmak için yapılan ibadet makbuldür’’ demiş.’’ ‘’Allah dostlarının dilinden dökülenler ancak hakikattir. Hakikat bitmeden o sözleri işitenler, sözler bitmeden kendileri bittiler…’’ ‘’Gören gözlere, şuhudun sahibine hamd olsun. Bin yıl sonradan bizi seyre dalıp, sohbetimize iştirak edene selam olsun!’’ Kaynak: 1-Ömer R. Doğrul- Hazreti Rabiatü’l-Adeviyye 2- T. Tuna, Bir Elma İki Ayna 3- M.Özdamar, Hz. Rabia


KABAK: Kabakla ilgili hadisler şunlardır: Kabak dimağı besler, aklı artırır. [Deylemi, İ.Münavi] Kabak, baş ağrısına iyidir. Hazret-i Enes anlatır: (Resulullahın çorba içinde kabakları bulup yediğini gördüğümden beri Kabağı severim.)[Buhari, Müslim, Muvatta,

AYVA ( Sefercel): Hadisi şerif : “Ayva yiyiniz ! O kalbi aydınlatır. Göğüs darlığıni önler.” Hadisi şerif : “Aç karnına yiyiniz. Çünki o göğsün sıkıntısını giderir.” Hadisi şerif : ” Ayva yiyiniz, çünki o göğsü toplar, kalbe cesaret verir ( doğacak) çocuğuda güzelleştirir.

Ebu Davud, Tirmizi] kabakta kalsiyum,fosfor, demir

Ayva yemek kalbi cilalandırır.

ve C, A,B1,B2 vitamini bulunmaktadır. Kabağın to-

Korkak kimseye cesaret verir.

humları tenya ve kurt düşürücü olarak kullanılmak-

Mideye kuvvet verir.

tadır. Lifli olmasıyla da insana tokluk hissi verir, zayıflamak için kabak önemli bir gıdadır. Ayrıca kabak kabızlık, Hemoroid, Bağırsak kanseri, Obezite tedavisinde kullanılan şifalı bir bitkidir.

SAĞLIK

AYVA ve KABAK

Kanı ıslah eder, bulantıyı önler, idrarı söktürür, susuzluğu önler Hamile kadın üçüncü ve dördüncü aylarda yerse doğacak çocuk gayet güzel olur. Geçmiş milletlerden bir kavmin çocukları çirkin doğarmış. Peygamberlerine bundan yakınmışlar. Cenabı Hakk (c.c) tarafından o kadınlara hamile iken ayva yedirmek hakkında O Peygambere vahy geldi. Ne var ki çok yememeli ve bıçakla da kesmemeli Çünkü bıçak ondaki hasse ve suyunu çeker. (Mecmauladab)

53


MİZAH

Latif 54

Latifeler

C

âbir’den gelen bir rivayette ise, Hz. Peygamber deve olmuş, Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirmiş, dört el üzerinde yürümektedir ve onlara:

Rasûlullah ile yarış ettik. Ben onu geçtim. Ben şişmanlayıncaya kadar sesini çıkarmadı. Bu arada ben de bu hadiseyi unutmuştum. Yine Rasûlullah ile birlikte bir yolculuğa çıktığımızda, yanındakilere:

-“Deveniz ne güzel deve, siz de ne güzel binicilersiniz” diye iltifatta bulunmuştur.

-“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar ilerleyince de, bana:

Enes b. Mâlik de, 10 yaşından beri Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunmuş bir sahabidir. Rasulallah Enes’i gördüğünde ara sıra ona takılırdı:

-“Haydi gel yarış edelim” dedi. Bu seferki yarışta o beni geçti ve:

-“Ya Ze’l-uzuneyn” (ey iki kulaklı) diye şaka yapar ve bazen da kâkülünü çekerek onu severdi.

Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki, Enceşe isimli bir sahabi Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah’ın hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah:

Hz. Aişe’den gelen bir rivayette O şöyle demektedir. “Bir defasında, Rasûlullah ile beraber bir yolculuğa çıkmıştım. O zaman zayıftım. Şişman değildim. Rasûlullah yanındakilere: -“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar epeyce arayı açınca, bana: -“Haydi gel, seninle yarışalım” dedi.

-“Ödeştik” diyerek gülmeye başladı.”

-“Ey Enceşe! Yavaş sür billûrları kırma” dedi (Dârimî, İstizan, 65)


ŞİİR

BAKİ BAKİ BAKİ 55

dünya tasvir eder bakiyi herşey fanidir o baki sanatcıdır sanatına aşık bırak faniyi ol bakiye aşık o’nun isminin tecellisi sanatlar bütün sanatcılar sanatkarı ararlar. gel bul sanatcı derdimi bırak sanatcı yapmacık taklidi sana sanat mı gerek etrafına bak dur. kim yapabilir gafil ileri gitme dur. iki göz var sağlam sanat içerisinde sanatkarı göremez ona mı yanam. bırak yapmacıkları sanatkara teslim ol. ol bakiye güzel bir kul.

erdoğan eryılmaz


ŞİİR

OTUZ ÜÇ YAŞIMDA

56

OTUZ ÜÇ YAŞIMDA OTUZ ÜÇ YAŞIMDA Çarmıha gerildim İsa adında Zulümler yaşadım her anımda Göklere çekildim otuz üç yaşımda Çözülmez bir şifre oldum sayısız akıllarda Yasak meyveyi yemeğe zorlandım Kovuldum cennetinden Âdem gibi Başlangıç oldum insanlığa otuz üç anımda Susuz çöllerde aradım Havva’yı her adımda Kaybettim, bulamadım… Kovuldum ama affedildim. Hor görüldüm günahsız Meryem gibi Zindanları yaşadım Yusuf misali Karanlık kuyularda yalnız kaldım İhaneti yaşadım şah damarımdan daha yakın Yasak aşkları arzuladım Züleyha’yi arzularla Yalnız kaldım hicretimde Nuh’un yalnızlığında kaldım… Gurbetti yaşadım an be an Yunus gibi karanlıklarda yalnız… İmdadım oldu; “...inni kuntu minez...”

Davud’un dağları erittiği demir oldum. Çekildim, yandım nar-ı şemste Küllerim savruldu bekay-ı semaya Süleyman’ın bırakması gibi tahtını, Kaçtım yüreğimdeki sevdadan Vakitsiz karıncaların ayak seslerini dinledim Sonu olmayan karanlık fikirlerim oldu Bütün sinirlerim isyanlarda Okyanustan sahillere vuruldum Baykuşun intiharını yaşadım, toplu intiharlarımla Değil isyanlarım, tepkisiz mahlûkata Kaldım karanlık gibi sonsuzlukta Acılarla kıvrandım durdum bir ömür; Günahsız Meryem misali..... Otuz üç boncuk misali Tespih oldum, çekildim Ya Ekber Sübhanallah, Elhamdullillah, Allahüekber

Seyithan KAYA


Güldürmek için soytarılık yapıldığında, Karın doyurmak için ekmek çalındığında, Hükümranlık uğruna kardeş vurulduğunda, Ne olur hep İslam’ı hatırla!

Mahkemelerde geç tecelli ettiğinde, Mazlum mahkum edildiğinde, Terazilere elleşildiğinde, Ne olur hep Adalet’i hatırla!

Mazlumun figanını her duyduğunda, Gözlerini kaldırıp ufka baktığında, Geceleri ağlamaklı olduğunda, Ne olur hep Hakk’ı hatırla!

Kardeş kanı döküldüğünde, Dostluğun üstü örtüldüğünde, Savaşlar gördüğünde, Ne olur hep barışı hatırla!

Avrupalı ellerinden almamız şart dediğinde, Cenazeden cenazeye el değdiğinde, Evlerin duvarında asılı gördüğünde, Ne olur hep Kur’an’ı hatırla!

Yere düşene vurulduğunda, Muhtaç aç bırakıldığında, Mazlum sahipsiz kaldığında, Ne olur hep Merhamet’i hatırla!

Özgürlüğe uçan bir serçe vurulduğunda, Gönüllere kilit bağlandığında, Meydanda gençler susturulduğunda, Ne olur hep Hürriyet’i hatırla!

Alimlere hain dendiğinde, Başkasının günahına gözyaşı döküldüğünde, Mezarların yeri bilinmediğinde, Seyid Rıza’yı, Şeyh Said’i, Bediüzzaman’ı hatırla !

Ezana biat sokulduğunda, Din afyon olduğunda, Mütedeyyin gerici yaftalandığında, Ne olur hep İhlas’ı hatırla! Gerçek İslam unutulduğunda, Taklid-i iman dahi kaybolduğunda, İnsanlar huzura susadığında, Ne olur hep Risale-i Nur’u hatırla!

Abdullah Kırgıl

ŞİİR

HATIRLA

57


ŞİİR 58

EFENDİMİZ’E (S.A.V.) Mescid-i Nebevi’de bir tevbe bir inilti duyuluyor, Kainatin Efendisi Rabbi’nden afv-u merhamet diliyor, Bir tevbe ki yaslandığı sûtun tir tir titriyor, Gel ey gönlümün gülü! Ümmetin hâlâ seni bekliyor… ********** Gel yine güzel kokunla dolsun bütün kainat, Seninle anlam bulsun bu anlamsız hayat, Ruhumuza şifa olsun getirdiğin ab-ı hayat, Gel Ey Güllerin Efendisi! Güller kokunu özlüyor… ********** Kahin dediler sahir dediler şair dediler sen sustun İlahi hakikati anlatmak için direndin durdun Nice Ebu Cehillerle Ebu Leheblerle uğraştın Gel ey Nebiler Serveri! Duaya açılan eller titriyor… ********** Seni anlamak seni anlatmak hüner ister Gel ne olursun Ruz-u Cemalini bir kez göster İçir bütün ümmetine ahrette ab-ı Kevser Gel ey ümmete sevgili! Kutlu doğumlar seni bekliyor….

Hasan AKBOĞA


Ey gönüllerin sultanı, kurtuluşun mimarı Vesilesin kurtuluşumuza, vesilesin imanımıza. Her çeşit sıkıntıdan şükreden, şükür insanı Allah’ın izniyle artık sen bahçıvandın islama.

Zorluklar içinde hizmete başlamışlar hep, büyü zatlar Sen de zorluklarla başlamıştın geleneği bozmadan. Şüphesiz zorlukları yıkıp aşmıştı nice üstadlar Sen de yıktın çok şükür geleneği bozmadan. Bir taraftan harb-i umumide mücahittin üstadım At üstünde, cephede durmadan yazdın. Hiçbir zaman canından malından korkmadan Bütün benliğinle kurana sarıldın. Engel olmak istediler bir grup garip insan Kendilerince seni dünyadan kopardılar. İşte yine olmadı, cani dedikleri oldu ehl-i iman Buna rağmen rahat bırakmadılar seni o acınacak insanlar. Aradan yıllar geçti emeklerin meyve verdi O muhteşem eserlerin dinsizliği devirdi. Gösteriyor ki zaman hizmet sırası bize geldi Bütün heyecanıyla kalbimiz kutlu göreve yöneldi.

Cihan ÇETİN

ŞİİR

ÜSTADIM

59


ŞİİR

ELVEDA İSTANBUL

60

Firari bir mahkûmun telaşıyla, Bir sevda şarkısının başlangıcına gidiyorum, Bir şehir pusu kurmuş yalnızlığıma Kordon boyu… Patlatma mayınlarını ey İstanbul! Senden gizli bir şarkım var Gün doğmadan söylemeye gidiyorum. Aslında sana söyleyecektim, Karanlık basmıştı, kapalıydın Ve mayınların vardı boğazda, Gene de çarpıp kanatacaktım yaralarımı, Dağ kokulu bir sevdaya Çok deniz manzaralıydın Olsun! Aynı dilden şarkı söylemesek de Ben sende dağlarımı, Sen bende denizini bıraktın. Olsun! Gidip de dönemesek de Bir birimize nefesimizi kattık. Derin of çekişlerim kaldı sende Bir de yağmurunda birkaç gözyaşım İşte seni gecede bırakıp gidiyorum “Kutsal emanetlerimi” iyi sakla, Elveda yolları mayınlı İstanbul! Kurak şarkılarıma iklimini götürüyorum.”

MURAT ADIGÜZEL


61

KARİKATÜR


ÖDÜLLÜ BULMACA

Uzaklık Bildirir Gülistan ve ..............

Bir ilçe

Dolaylı anlatım Taharri

Allah kabul etsin Genişlik

Kırmızı

Manevi olarak

Rüzgarla ilgili

Su, Ab

Ünlü bir kornutan

Değerli bir taş

Hayret verici bir ifade Tiyatro Binası Şehy.... tepesi Hayvan Yiyeceği

62

sodyum imi Simurg kuşu

Efendimizin amcalarından biri Hz.....

1 Çocuğu olan kadın

Eğlence, Şenlik

Bir çiçek adı

Onuncu söz ...... risalesi Esmaül hüsnadan bir isim Güzel, Hoş

Yabancı Soluk, üfürük

Birlikte, beraber

Arapçada bin

9

20, Mektub Mucizatı

Utanma

Bir Harf 13

16 İz yapan Konferans salonu

6

Alfabenin ilk harfi Yardımlar

Hafniyum elementinin imi

7

Kur’anda bir sure adı

Ayak Direme, Israr Anahtar etme

14

İnandık, Tastik ederiz

Prensipli

R.N. K bir kitap adı

Anlaşma, Misak Su kanalı

resimdeki Müslüman Şahsiyet Malik el........

sanatlı Bir soru takısı

Elindekine razı olma Yüksekte tutma

İşaret, Parola

Bıkkınlık ifadesi

Genel

Nikel Elementini imi Yüz, Çehre

Alçakliık Bir tefsir Bir binek hayvanı

2

8

itaat eden

Bir harf

Bir, tek

Pranga

5

Boru sesi

....Hureyre (r.a)

Dinsiz Su, Ma

son

Bir Harf

11

Zulme uğrayanın hali

Sebatkar

Atmosfer

15 Dünyanın uydusu Belki, İhtimal anlamına gelen söz

Bir sayı

Sızlanmak

Esas, temel 12

3. Tekil Şahıs eki

Alfabenin ilk harfi

İşaret

bir gıda

Bir harf

Bir harf

Alfabede son harf

Mağara

İlk inen ayet yemek

Muzaffer

10

3

Bir Mezheb İmamı

4

 1

7

2 3 5 7 6 4 10 11 12 13 14 15 8 9 �i�reyi odulortakzemin@hotmail.com adresine ad�n�z�� tele�onunuzu ve posta adresinizi yazarak mail adresimize yollay�n.

Kur'a sonucu 5 ki�iye hediye gönderilecektir. Kat�l�mlar�n�z� �ekliyoruz.

16


Bir ilçe

Dolaylı anlatım

sodyum imi

Kırmızı

Manevi olarak

Rüzgarla ilgili

Su, Ab

Ünlü bir kornutan

Simurg kuşu

Taharri Allah kabul etsin Genişlik

Değerli bir taş

Hayret verici bir ifade Tiyatro Binası Şehy.... tepesi Hayvan Yiyeceği

Efendimizin amcalarından biri Hz.....

1 Çocuğu olan kadın

Eğlence, Şenlik

Bir çiçek adı

Onuncu söz ...... risalesi Esmaül hüsnadan bir isim Güzel, Hoş

Yabancı Soluk, üfürük

Arapçada bin

9

20, Mektub Mucizatı

Utanma

Bir Harf 13

16 İz yapan Konferans salonu

6

Alfabenin ilk harfi Yardımlar

Hafniyum elementinin imi

7

Kur’anda bir sure adı

Ayak Direme, Israr Anahtar etme

14

İnandık, Tastik ederiz

Birlikte, beraber

Prensipli

R.N. K bir kitap adı

Anlaşma, Misak Su kanalı

resimdeki Müslüman Şahsiyet Malik el........

sanatlı Bir soru takısı

Elindekine razı olma Yüksekte tutma

İşaret, Parola

Bıkkınlık ifadesi

Genel

Nikel Elementini imi Yüz, Çehre

Alçakliık Bir tefsir Bir binek hayvanı

2

8

itaat eden

Bir harf

Bir, tek

Pranga

5

Boru sesi

....Hureyre (r.a)

Dinsiz Su, Ma

son

Bir Harf

11

Zulme uğrayanın hali

Sebatkar 15 Dünyanın uydusu Belki, İhtimal anlamına gelen söz

Bir sayı

Sızlanmak

Esas, temel 12

3. Tekil Şahıs eki

Alfabenin ilk harfi

İşaret

bir gıda

Bir harf

Bir harf

Alfabede son harf

Atmosfer

Mağara

İlk inen ayet yemek

Muzaffer

10

3

Bir Mezheb İmamı

4

 1

ÖDÜLLER

Uzaklık Bildirir Gülistan ve ..............

7

2 3 5 7 6 4 10 11 12 13 14 15 8 9 �i�reyi odulortakzemin@hotmail.com adresine ad�n�z�� tele�onunuzu ve posta adresinizi yazarak mail adresimize yollay�n.

Kur'a sonucu 5 ki�iye hediye gönderilecektir. Kat�l�mlar�n�z� �ekliyoruz.

16

63


64

DUVAR YAZILARI


Ortak Zemin Dergisi Sayı 11