Issuu on Google+


DÜNYAYA BAKIŞ…

ABD KORKUDAN YEMEN'DEKİ ELÇİLİĞİNİ KAPATTI ABD Yemen'deki büyükelçiliğini El Kaide'den aldığı tehditler karşısında kapatmak zorunda kalarak elçilik personelini uyardı Reuters’in Pazar günü yayınladığı ve diplomatlardan ve elçilik çalışanlarından edindiği bilgiye dayandırdığı haberinde, ABD’nin elçilik çalışanlarına ikinci bir çağrı gelinceye dek evlerinde oturmaları emrini verdiği belirtiliyor. Büyükelçiliğin internet sitesinde yayınlanan bildiride ise “Sana’daki Amerikan Büyükelçiliği bugün, 3 Ocak 2010 tarihinde, Arap Yarımadasındaki El Kaide hareketinden aldığı ‘Yemen’deki Amerikan çıkarlarına karşı saldırı düzenleyeceği’ şeklindeki giderek artan tehditler yüzünden kapatılmıştır” deniyor. Amerikalı yetkililer bu hafta yaptıkları açıklamada “ABD’nin Yemen rejimi ile askeri ve istihbari işbirliğini geliştirme yollarını araştırdığını” ilan etmişlerdi. İngiltere'nin de Yemen'deki elçiliğini kapattığı bildirildi.

ABD VE İNGİLİZ İŞGAL GÜÇLERİNE GÜÇLÜ BİR DARBE DAHA Afganistan işgalcisi Amerikan İngiliz işgal güçleri, Taliban direnişçileri tarafından aldığı darbelerle sarsılmaya devam ediyor. Afganistan işgalcisi Amerikan İngiliz işgal güçleri, Taliban direnişçileri tarafından aldığı darbelerle sarsılmaya devam ediyor. Pazar günü (dün) Afganistan’ın güneyinde Amerikan ve İngiliz işgal güçlerine karşı sarsıcı bir operasyon gerçekleştiren Taliban savaşçıları 4 Amerikan askeri ile 1 İngiliz askerini daha öldürdü. Amerikan ve İngiliz İşgal güçlerinin yol kenarlarına yerleştirilen bombalar ile öldürüldükleri bildirildi. SUUDLİ YETKİLİLERLE GÖRÜŞEN BAŞKAN SALİH, UZLAŞIDAN DÖNDÜ Yemen Başkanı Salih'in üç gün önce yaptığı uzlaşı açıklaması yerini, sorunu askeri yöntemle çözmek isteyen bir lidere bıraktı. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, Yemen ordusunun ülkenin güneyindeki ayrılıkçı, el kaide ve Husiler'e karşı mücadele edebilecek güçte olduğunu söyledi. Başkan Salih, ülkedeki bir askeri üsse yaptığı ziyarette "Biz, ülkenin istikrarını bozmayı hedefleyenleri hezimete uğratmaya hazırız" dedi.

1


Üç gün önce Yemen'deki tüm çatışmaları sona erdirme arzusunda olduğunu ilan eden Salih'in bu açıklaması, Suudi Arabistan'dan gelen üst düzey heyeti kabul etmesinin ardından geldi. Salih, dün başkent Sana da Suudi Arabistan Savunma Bakan Yardımcısı Emir Halid bin Sultan bin Abdulaziz ve Suudi Arabistan İçişleri Bakan Yardımcısı Muhammed bin Nayf bin Abdulaziz'i kabul etmesinin ardından geldi. Suudlu yetkililer, Kral Abdullah'ın mektubunu başkan Salih'e iletirken başlkan Salih de yetkililere hitaben"Suudi Arabistan'ın güvenliği Yemen'in güvenliğidir" dedi. SOMALİ'YE GIDA YARDIMI DURDU BM'ye bağlı Dünya Gıda Programı, Somali'nin İslamcı grup El Şebab'ın kontrolündeki güney bölgelerindeki faaliyetlerini güvenlik gerekçesiyle durdurdu. Kararın nedeni El Şebab'ın kabul edilemez talepleri ve çalışanlara yönelik tehditleri olarak açıklandı. Dünya Gıda Programı'nın sözcüsü Peter Smerdon, "Kabul edilemez koşullar ve silahlı örgütlerin talepleri, Dünya Gıda Programı'nın Somali'nin güneyinde en savunmasız insanların çoğuna ulaşma kabiliyetini engelledi" dedi. Smerdon'un bahsettiği koşullar, kadın yardım görevlisi

2

kullanılmaması ve güvenlik garantisi karşılığında altı ayda bir 20 bin dolar ödenmesi. Smerdon, bu bölgede faaliyetlerin askıya alınmasına rağmen Somali'nin orta kesimleri ve başkent Mogadişu dahil olmak üzere kuzeyinin büyük bölümünde aktif olmayı sürdüreceklerini kaydetti. İSRAİL’E ‘ŞIMARIK ÇOCUK’ BENZETMESİ 3 günlük bir ziyaret için Suudi Arabistan'a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu El Faysal ile bölgesel konuları ele aldı. Görüşme sonrası yapılan basın toplantısında El Eaysal'ın hedefinde İsrail vardı. Suudi bakan, hiçbir kanunu tanımadığını savunduğu israil için, "uluslararası arenanın şımarık çocuğu" ifadesini kullandı. Davutoğlu da, Ortadoğu'nun yeni bir istikrarsızlık odağını kaldıramayacağını vurguladı. Dışişleri Bakanı, Yemen'in toprak bütünlüğünün korunarak, bir an önce istikrara kavuşturulmasının da bölge çıkarına olduğunu söyledi. İRAN 1 AY SÜRE VERDİ Batı dünyasını uyaran İran Dışişleri Bakanı Mottaki, "Ay sonuna kadar süreleri var. Ya bizim teklifimizi kabul ederler ya da nükleer yakıtı kendimiz üretmeye başlarız" dedi.


İran Dışişleri Bakanı Manuçer Mottaki, batılı ülkelerin önlerinde sadece ay sonuna kadar süreleri olduğunu söyledi. Mottaki, “Ya bizim teklifimizi kabul ederler ya da nükleer yakıtı kendimiz üretmeye başlarız" diye konuştu.

Tahran yönetiminin reddettiği öneri, İran'ın düşük ölçekte zenginleştirdiği uranyumun yüzde 80'ini iade edilmek kaydıyla yüzde 20 oranında zenginleştirmek için Rusya'ya, yakıta dönüştürülmesi için de Fransa'ya gönderilmesini öngörüyor. SOMALİ’DE İÇ ÇATIŞMA: EN AZ 47 ÖLÜ

İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın "Elinizdeki düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumu yurtdışına gönderin, karşılığında 1 yıl sonra nükleer yakıt alın" önerisine kendi teklifiyle yanıt vermişti. 1 yıl şartını reddeden Tahran, nükleer yakıt satın alabileceğini, takasınsa ancak kendi topraklarında olabileceğini duyurdu. ABD, İRAN’IN NÜKLEER RESTİNİ GÖRDÜ Hammer, Batılı ülkelerin bu ayın sonuna kadar, nükleer takas konusunda Tahran'ın BM'nin önerisine karşı öneri olarak sunduğu teklifi kabul etmemeleri durumunda İran'ın kendi nükleer yakıtını üretmeye başlayacağı uyarısında bulunmasına ilişkin olarak, İran'ın "kendi önünü kapattığını" belirtti. Mike Hammer, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) önerisinin yeterli olduğunu da ifade etti.

Rakip iki grup arasında dün başlayan çatışmada en az 47 kişi öldü, 100 kişin de yaralandı. Hükümet yanlısı Ehli Sünnet Vel Cemaat ile aşırılık yanlısı Eş Şebab örgütü arasında yaşanan çatışmanın, Eş Şebab militanlarının dün sabah erken saatlerde ağır silahlarla Ehli Sünnet'in kontrolündeki Dusamareb kentine saldırmasıyla başladığı belirtildi. Elman barış ve insan hakları örgütü yetkilisi, 47 kişinin öldüğünü ve 100 kişinin yaralı olduğunu açıkladı. Ölenlerin büyük bölümünün iki rakip gruptan olduğunu belirten yetkili, ölü sayısının artmasından duyduğu endişeyi dile getirdi. Bir görgü tanığı ise ölü sayısının 77 olduğunu söyledi. Ehli Sünnet grubundan yapılan açıklamada, dün Eş Şebab'ın kontrolüne geçen Dusamareb kentinin kontrolünün yeniden ele alındığı bildirildi.

UAEK'nin hazırladığı, ABD, Rusya ve Fransa tarafından da kabul edilen, ancak

3


TAKVİMİN DİLİ

1 Ocak 630 : Mekke, Hz. Muhammed komutasındaki Medine’li müslümanlar tarafından feth edildi. Hz. Muhammed Mekke’li olmasına rağmen, Peygamberliliğini açıkca ilan ettiği 612 yılından itibaren karşılaştığı yoğun baskılar nedeniyle 622’da kendisini kucaklayan Medine’ye göç etmiştir. (Hicret olayı, Müslümanların ilk takvimi kabul edilir) 2 Ocak 1517: Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Gazze’yi zapt ederek tüm Arap yarımadasını ve Mezopotamya’yı Osmanlı topraklarına kattı. 3 Ocak 1993: ABD Başkanı Bush ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin arasında, ilk nükleer silah indirimi anlaşması yapıldı. 3 Ocak 1995: Avrupa Birliği'nden ithal edilen kozmetik ürünler, ilaç ve bazı hammaddelerin gümrük vergileri düşürüldü. 4 Ocak 1951: Menderes Hükümeti tarafından, çocuğunu din dersine göndermek istemeyen Velilere, dilekçe verme zorunluluğu getirildi.

4

4 Ocak 1610: İstanbul’da Sultanahmet Camii’nin temeli atıldı. (Bazı kaynaklar bunu 4 Ocak 1566) olarak geçerler 5 Ocak 1937: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun (Anayasa) 2. maddesinde yapılan değişiklik sonucu CHP'nin 6 ilkesi (Devrimcilik, Laiklik, Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Halkçılık, Milliyetçilik-Ulusalcılık) Anayasa'ya eklendi. 5 Ocak 1980: ABD Başkanı Carter, Afganistan’ın işgaline tepki olarak Sovyetler Birliği’ne buğday sevkiyatını durdurdu. 6 Ocak 1969: ABD Büyükelçisi Komer'in arabası Ankara / ODTÜ’de solcu / sosyalist gençler tarafından yakıldı. 6 Ocak 2001 : Sibirya'da eşi benzeri görülmedik soğuk hava dalgasında sıcaklık sıfırın altında 50 dereceye kadar düştü. 7 Ocak 2001: ABD'de Cumhuriyetçi George W. Bush'un başkanlık seçimlerini kazandığı aylar sonra resmi olarak açıklandı.


ÜLKE ANALİZİ

MOĞOLİSTAN

ÜLKE PROFİLİ Resmi Adı

: Moğolistan

Yönetim Biçimi

: Parlamenter Demokrasi

Konuşulan Diller

: Moğolca (%90), Türkçe, Rusça

Başkenti

: Ulanbator

Yüzölçümü

: 1.566.500 km²

Nüfusu

: 2,9 milyon kişi

Okur-Yazar Oranı

: % 97,8

Para Birimi

: Togrog

Para Birimi Paritesi

: 1 $ = 1.170 Togrog

Toplam Dış Borç (2007)

: 1,4 milyar $

İş Gücü

: 1,05 milyon

İşsizlik Oranı

: % 2,8

Doğu ve Orta Asya'da bulunan denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Ülkenin kuzeyinde Rusya, güneyinde, doğusunda ve batısında Çin Halk Cumhuriyeti vardır. Moğolistan'ın Kazakistan'a sınırı olmamasına rağmen ülkenin en batısı Kazakistan'ın doğu ucuna birkaç mil uzaktadır. Ulanbatur başkent ve ülkenin en büyük şehri olup yaklaşık olarak burada ülke nüfusun % 38'i yaşamaktadır. Moğolistan'nın siyasal sistemi parlamenter cumhuriyettir. Bugünkü Moğolistan toprakları geçmişte Hiung-nu, Sien-Piler, Cücenler, Göktürkler gibi bozkır imparatorlukları tarafından yönetilmiştir. Moğol İmparatorluğu ise 1206 yılında Cengiz Han tarafından kurulmuştur. 16. ve 17. yüzyıllarda Moğollar Tibet Budizmi'nden etkilenmişlerdir. 17. yüzyılın sonlarında, Moğolistan'ın büyük bir kısmı Qing Hanedanı'nın yönetimi altına girmiştir. 1911 yılında Qing Hanedanı'nın yıkılışı sırasında, Moğolistan bağımsızlığını ilan etmiş, fakat 1921 yılına kadar de-facto bağımsızlığını kabul ettirmekle ve 1945 yılına kadar uluslararası tanınmayı kazanmakla uğraşmak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak güçlü Rus ve Sovyet kuvvetlerine maruz kalmıştır. 1924 yılında Moğol Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Moğol politikası aynı dönemdeki Sovyet politikasını takip etmiştir. 1989 yılının sonlarında Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerinin çökmesinin ardından 1990 yılının başlarında Moğolistan'da De-

5


mokratik Devrim gerçekleşmiştir. Böylece Moğolistan'da çok partili sistem başlamış, 1992'de yeni bir anayasa kabul edilmiş ve serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir. 2

Yüzölçümü 1,564,116 km , nüfusu 2.9 milyon civarı olan Moğolistan, en büyük yüz ölçüme sahip dokuzuncu ülke ve en az seyrek nüfuslu ülkedir. Ayrıca Kazakistan'dan sonra denize kıyısı olmayan en büyük ikinci ülkedir. Ülke çok az ekilebilir toprağa sahiptir. Topraklarının çoğu bozkırdır. Kuzey ve batıda dağlar vardır ve güneyde Gobi Çölü vardır. Yaklaşık olarak 2.9 milyonluk nüfusun % 30'u göçebe veya yarı göçebedir. Nüfusunun çoğunluğu Moğol olup, halkın dini Tibet Budizmi'dir. Moğollar dışında Kazaklar ve Tuvalar ülkede yaşamaktadır. Bu halklar genellikle batıdadır.

6

TARİH Tarih Öncesi Moğolistan topraklarında 800,000 yıldır ikamet edilmektedir. Önemli tarih öncesi mevkiler Hovd İli'nde bulunan Kuzey Mavi Mağarası'ndaki ve Bayanhongor İli'nde bulunan Beyaz Mağara'daki eski taş çağından kalma mağara resimleridir. Dornod İli'nde cilalı taş devriden kalma tarım yerleşimleri bulunmuştur. Moğolistan'ın tamamı Türklerin ana yurdu idi. Moğol kökenli devletler olarak 12. yüzyılın başına kadar, Büyük Hun İmparatorluğu, Apar (Avar, Juan-Juan), Göktürk, Uygur, Karahitay devletleri hâkim oldu. Cengiz Han'ın birleştirip örgütlediği kabîlelerle, 1206’te Moğolistan’da ilk Moğol Devleti (Moğollar) kuruldu. Cengiz Han'ın kurmuş olduğu Moğol Devleti'nin adı, ulus olarak Moğolları değil, bölge halklarını anlatmaktaydı. Zatan ondan önce


Moğol sözcüğü kullanılmamaktadır. Cengiz Han, 1227’de öldü. On yedinci yüzyılda Çarlık Rusyası, bölgeyi kontrolüne almak için girişimlere başladı. On sekizinci yüzyılda Moğolistan’da Rus ve Çin yanlılarının mücâdelesi başladı. Moğol prenseslerinin Çinliler gibi yaşaması Moğolistan’da milliyetçilik akımının başlamasına neden oldu. Katolik misyonerlerinin faaliyetleriyle Moğolistan’da Hıristiyanlaşma başladı. Misyonerler Uzak Doğu’da dayanak noktası elde etmek ümidiyle Moğolistan’ın bağımsızlığını desteklediler. Bağımsızlık düşüncesi yayıldı. 1912’de Çin’de Mançu hânedanının yıkılmasıyla Moğol prensleri Rusların da yardımıyla Moğolistan’ın bağımsızlığını ilân ettiler. Çinlilerle mücâdeleye girişen Moğollar, 1915’te Çin’e de bağımsızlıklarını tanıttılar. Çin-Japon Savaşında Moğolistan’da yeraltı faaliyetiyle komünist hareket başlatıldı. Japonya’nın Kuzey Çin’e girmesiyle 19351937’de Moğolistan da işgâle uğrayarak, mahallî muhtar bölgeler kuruldu. 1945’te II. Dünya Savaşının bitmesiyle ülkedeki bağımsızlık yanlısı örgütler faaliyetlerini komünizm paralelinde devam ettirdiler. Komünizme karşı mücâdele eden örgütlerin zayıflatılmasıyla İç Moğolistan, Çin’in hâkimiyetinde muhtar hâle getirildi. II. Dünya Savaşından sonra dış Moğolistan’da, ABD ve İngiltere’nin tavsiyesiyle, Moğolistan Halk Cumhuriyeti kuruldu. 20 Ekim 1945’te referandumla bağımsızlığını ilân eden Mo-

ğolistan, önce Milliyetçi Çin tarafından tanındı. 1946’da Moğolistan Halk Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği aralarında ittifak imzalandı. 1961’de Birleşmiş Milletler Örgütüne kabul edildi. Sovyetler Birliği'ndeki ve Doğu Avrupa’daki komünist yönetimlerinin çöküşü komünizmle yönetilen Moğolistan’ı da etkiledi. 1990’da çok partili sisteme geçilerek; ekonomik, sosyal ve siyasal reformlar yapıldı. Temmuz 1990 ilk çok partili seçimler yapıldı. Moğolistan’da bulunan Rus birlikleri yapılan anlaşma sonucu geri çekildi. NÜFUS VE SOSYAL HAYAT 3.200.000’luk Moğolistan nüfusunun %80’sını Halha Moğolları, %8’ini diğer Moğollar, %5’ini Kazaklar, kalanını Tuvalar gibi diğer Türk halkları, Ruslar ve Çinliler meydana getirir. Moğolların belirgin özellikleri, brekasefalik kafatası, düz koyu saçlı, elmacık kemikleri çıkık, seyrek sakal, ucu kalkık ve basık burun, küçük ve batık, hafif çekik ve ela, kahve gözler, kısa boylu geniş yapılıdırlar.Zamanında Türk ve Moğol boyları bir arada yaşadıklarından dolayı birbirine benzeyen bir tip yapısı oluşmuştur. Türklere en yakın millet oldukları kanısı yaygındır. Kazak Türkleri, Moğol olmayan en kalabalık azınlık grubu olup ülkenin batı kesiminde muhtar bir arâziye sâhiptirler. Sınırlı sayıdaki Ruslar, Ulaanbaatar ve diğer yerleşim merkezlerinde bulunur. 10.000 civarın-

7


daki Çinli nüfus, ülkenin inşaat sektöründe önemli rol oynar. Hızla şehirleşmekte olan Moğolistan’ın nüfusunun günümüzde % 61,2’si şehirlerde yaşar. Geri kalanın çoğunluğu mevsimden mevsime göç eden göçebeler hâlindedirler. Göçebelerin "ger" adı verilen çadırları bulunur. Moğollar arasında en yaygın spor güreştir. Okçuluk ve at yarışlarının da yaygın olduğu ülkede, çocuklara küçük yaşta ata binmesini öğretirler. Moğolistan'da din olarak Budizm yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlık, İslam ve Şamanizm de kabul edilmektedir. Türklerin çoğunluğu Müslüman’dır.

Moğolistan'da çeşitli lehçeler konuşulur. En önemlisi Halhaların konuştuğu ve diğer bütün Moğollar tarafından anlaşılan moğolcadır. Moğolca resmî lisan olarak kullanılır ve kril alfabesiyle yazılır. Okullarda Rusça ve İngilizce başlıca yabancı dil olarak öğretilir. Okuma-yazma oranı % 98’tir. SİYASİ HAYAT Ülke yönetiminde komünizm hâkim ise de Sovyetler Birliğinde başlayan Glasnost hareketi bu ülkeye de yansıdı. Tek partili düzene son verilmesi için Aralık 1988’de başlayan mitingler Ocak 1990’a kadar sürdü. Birçok siyasi parti kuruldu. Şimdiye kadar iktidarda olan Moğolistan Devrimci Halk Partisi, kendi bünyesinde büyük değişiklikler yaptı. Anayasa değiştirilerek başkanlık sistemi kabul edildi ve bir bölümü nispî temsille seçilen 50 üyeli sürekli yasama organı niteliğindeki Küçük Hural kuruldu. Büyük Hural ise 430 sandalyeden meydana geliyordu. Temmuz 1990’da yapılan seçimleri iç bünyesinde büyük değişiklik yapan MDHP, büyük çoğunlukla kazandı. Devlet Başkanı Büyük Hural üyeleri tarafından seçilir. Bütün erkek vatandaşlar, günümüzde 290.000 kişilik kuvvete ulaşan İhtilalcı Halk Ordusunda askerlik yapmaya mecburdur.

8


HAFTANIN KONUSU

BALKANLARDA MİSYONERLİK KURUMU Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından İslam dünyasında meydana gelen parçalanma ve bölünme, Balkanlarda çoğunluğu Müslüman olan yalnızca iki devletin, Arnavutluk ve Bosna'nın ortaya çıkmasına sebep oldu. Ancak ne var ki bu bölgelerde yaşayan insanlar genellikle azınlık ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüler. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından İslam dünyasında meydana gelen parçalanma ve bölünme, Balkanlarda çoğunluğu Müslüman olan yalnızca iki devletin, Arnavutluk ve Bosna'nın ortaya çıkmasına sebep oldu. Ancak ne var ki bu bölgelerde yaşayan insanlar genellikle azınlık ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüler. Yaşanan iki dünya savaşı sırasında düşmanlarından işkence, zulüm görmelerinin ve katledilmelerinin yanı sıra bu halklar ya sürgüne ya da asimilasyona maruz bırakılarak kendi dinlerini terk etmeye zorlandılar. Ardından komünist sistemin bölge ülkelerinde hâkim olmasıyla birlikte mevcut yönetimler din özürlüğünü kaldırarak bu ülkeleri tanrı tanımaz ilan ettiler. Varşova Paktı'nın dağılmasıyla birlikte yabancı güçlerin Bosna ve Arnavutluk'a girmelerinin akabinde ise pek çok misyoner örgüt buralara geldi. Bu örgütler beraberlerinde vahşeti de getirerek ekonomik alt yapıya zarar

verdiler ve bu ülkelerin Avrupa'nın en fakir ülkeleri hâline gelmelerine neden oldular. 11 Eylül'ün yarattığı atmosfer bu tür örgütlerin işlerini kolaylaştırarak onlara bir çeşit destek sağladı. Hristiyan misyonerler; gösterdikleri çabalar, iyi örgütlenmiş yapıları, sınırsız fonları ve sahip oldukları her türlü izin belgesiyle bölgede diledikleri gibi çalışabilmekteler. Onlar Peygamberimizi İsa karşıtı biri, Kur’an’ı İncil'den alıntı bir metin, İslam'ı ise sapkın bir din olarak tanımlamakta ve putperestlikle kıyaslamaktadırlar. Hristiyan örgütlerin temel amacı, olabildiğince çok Müslüman'ı dininden döndürmek; başarısızlık hâlindeyse en azından bilinçsiz Müslümanları kuşkuya düşürüp onları gayri ahlaki eylemlere iterek Müslüman bireylerin ahlakını bozmaktır. Misyonerler, Hristiyan ruhuna uygun amaçlarını gerçekleştirmede kendi insani yardım yöntem ve araçlarını kullanmaktadırlar; Hristiyanlıkla ilgili kitap ve kitapçıklar basıp dağıtmakta, ailelere tıbbi yardım yaparak ve birtakım maddi katkılarda bulunarak insanlarda bir çeşit minnettarlık yaratmakta ve bu yolla insanları kendi dinlerine katılmaya çağırmaktadırlar. 11 Eylül'deki terörist saldırı İslami kurumlar için son derece yıkıcı olmuştur. Saldırılardan sonra bu kurumların gelirleri üzerinde baskı ve denetimler arttırılmış, bu durum onların gelir sağlamalarını zorlaştırıcı ciddi bir engel oluşturmuştur, ayrıca bu kurumlara terörü destekledikleri yönünde suçlamalar da yöneltilmiştir.

9


Tüm bu engelleyici çabaların yanı sıra ne yazık ki bizim İslami kurumlarımız öncelikleri ve uzun süreli stratejileri değerlendirmeden yoksundur ya da bunlara yeterli derecede sahip değildir. Sonuç kısmında belirteceğimiz gibi, İslam'ı muhafaza etmenin kuşkusuz pek çok yolu vardır. GİRİŞ Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasıyla birlikte İslam dünyasında yaşanan parçalanma ve bölünme, Balkanlarda çoğunluğu Müslüman olan yalnızca iki devletin, Arnavutluk ve Bosna'nın ortaya çıkmasına sebep oldu. Arnavutluk, 1913'te, Müslüman Arnavut nüfusun yarıdan fazlasının ülke toprakları dışında olduğu hâlde teşekkül etti. Ancak yine de Arnavut nüfusun %75'inden fazlası Müslüman'dı. Arnavutluk'tan eşi görülmemiş bir biçimde ayrılmış olan Müslüman Arnavutluk'un toprakları Sırbistan, Yunanistan, Makedonya, Karadağ ve Müslüman Sancak'a teslim edildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması, beraberinde bu değişimleri getirmiş, bir zamanlar çoğunluk olan halklar azınlık ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülerek her türlü vahşete maruz bırakılmış, sürgüne ya da asimilasyona uğratılmış yahut da dinlerini terk etmeleri yönünde baskı görmüştür. Sonuç olarak, yukarıda bahsedilen bölgelerden insanlar Türkiye'ye göçe zorlanmıştır. Bosna'da da benzer bir durum yaşanmıştır. Bosnalı Müslümanlar çoğunluktayken Sırp ve Hırvatlar onlar üzerinde hükümranlık kurmaya ve bu bölgedeki

10

Müslümanları ağır bir şekilde cezalandırmaya kalkışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması Arnavutluk, Bosna ve Türkiye çevresinde yer alan topraklarda da oldukça şiddetli gaddarlıklara ve katliamlara neden olmuştur. 20. yüzyıl boyunca bu bölgelerdeki Müslümanlar çeşit çeşit iç savaşlar yaşamış ve Huntington'un Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni adlı eserinin İslamit periferik bölümünde bahsettiği gibi farklı kültür ve medeniyetlerin kurbanı olmuşlardır. Bundan, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının Balkan Müslümanları açısından ölümcül olduğu sonucunu çıkarabilmekteyiz; çünkü bu parçalanmanın neticesinde Müslümanlar tehcir edilmişler; Sırplar, Yunanlılar, Makedonlar, Karadağlılar, Bulgarlar ve Hırvatlar tarafından anlatılamayacak derecede ağır, sürekli ve yoğun bir şekilde zulüm ve işkencelere maruz bırakılarak katledilmişlerdir. II. Dünya Savaşı'yla birlikte, parçalanmış Balkanlardaki zulüm ve soykırımda başka bir dönem başlamıştır. 1945'te, Yunanistan'ın kuzeyindeki Çamerya bölgesindeki Müslüman Arnavutlar etnik temizliğe tabi tutularak Arnavutluk ve Türkiye'ye göçe zorlanmışlardır. Arnavutlarının Nazilerle iş birliği yaptığı gerekçesiyle evler ve camiler Papandreou hükümetince yıkılmış veya müsadere edilmiştir. Ancak yine de bu durum II. Dünya Savaşı sonrasında 1967'de yaşanan zulüm kadar kötü değildir. O tarihte Yugoslavlar ve Sovyetlerce Arnavutluk'ta tesis edilen komünist rejim, din özgürlüğü-


nü ortadan kaldırmış ve Arnavutluk'u tanrı tanımaz bir ülke olarak ilan etmiştir.Varşova Paktı'nın dağılması, Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist sistemin çökmesi ve Soğuk Savaş'ta sona gelinmesi, Balkan Müslümanlarını sevindirse de aslında onlar için son derece kanlı neticelere yol açmıştır. Bosnalı Müslümanlar ve Kosovalı Arnavutlar Yugoslavya'nın dağılmasından sonra en ağır bedeli ödeyen iki grup olmuştur. Sırp güçlerinin Bosna ve Kosova'da işledikleri suçların ve pek çok savaş sahnesinin görün-

tüleri hafızalarımızda hâlâ canlı bir şekilde durmaktadır.5 Uluslararası güçlerin Bosna ve Kosova'da konuşlanması, başlangıçta bu ülkelerdeki Müslümanlarca hoş karşılanmıştı; çünkü -Bosnalı ve Kosovalı Müslümanlar istediklerini elde etmemiş olsalar da- onlara göre bu, maruz kaldıkları Sırp zulmünün sona ermesi demekti. Ancak yabancı güçler bu iki ülkeye girdiklerinde pek çok misyoner örgütü de beraberlerinde getirmişlerdir. Misyoner Örgütler Ve Etkileri

Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde Balkanların her yerinde çok farklı misyonerler bulunuyordu. 1914'te, Yunanlıların Arnavutlara karşı işlediği suçları ABD'ye rapor edenler de işte bu misyonerlerdi. Yine aynı şekilde 1921'de Amerikan Metodist Misyonu, o yıl Tiran'da kurulmuş olan Teknik Okul'un kontrolünü ele almaya çalışıyordu. 1933'te, misyonerlerin de aralarında bulunduğu yabancıların okulları, Arnavutluk yönetimi altına girdi. Zalim sosyalist sisteme göre din yasaktı ve insanlar dünyanın geri kalanından soyutlanmış ve kendi içine kapatılmıştı. İşte bu yüzden Arnavutluk'taki Müslümanların dinlerine dair herhangi bir şey öğrenme ihtimalleri olamadı. 1991'de Arnavutluk'ta sosyalist sistem çöker çökmez ülke, sınırlarını dünyaya ve de onlarca insani yardım örgütüne -ki bunların arasında yüzlerce Hristiyan misyoneri de vardı- açmış oldu. Amerika'dan Avustralya'ya dünyanın değişik yerlerinden gelen bu örgütlerden bazıları masonluğa oldukça yakındı. Aynı durum savaşın (1992-1995) sonunda Bosna'da da yaşandı ve 1996'da çok uluslu BosnaHersek NATO İstikrar Gücü (SFOR)8 burada; 1999'da ise Kosova Barış Gücü (KFOR)9 Kosova'da yayıldı ve uluslararası bir yönetim tesis edildi. Sırp işgali esnasında Kosova, ırk ayrımcılığından büyük zarar gördü. Sırplar ülkeyi terk ettiğinde geride pek çok düşmanlık, vahşet ve ekonomik olarak mahvolmuş bir altyapı bıraktılar. Bu durum Kosova'yı Bos-

11


na'yla birlikte Avrupa'nın en yoksul ülkelerinden birisi yaptı. Kırk yıla yakın bir süre, Enver Hoca'nın vahşi yönetimi altında tanrı tanımaz akımla doldurulan Arnavutluk'ta, oldukça kalabalık olan siyasi ve entelektüel çevrelerde büyük bir manevi boşluk ve İslam'a dair bir cehalet vardı. Bu, misyoner örgütlerin faaliyetlerini sürdürmede onların lehine bir durum teşkil ediyordu. Şu herkesçe bilinen bir gerçektir ki, krizlerden sonra farklı Hristiyan örgütlerin gelişiyle farklı savaş durumları ortaya çıkar ve çoğalır. Misyoner örgütler hakkında farklı farklı görüşler vardır. Bazıları, bariz bir şekilde sayıca kalabalık olmalarına rağmen bu grupların etki alanlarının belli kişiler veya gruplarla sınırlı olduğunu düşünmektedir. Bunun temel nedeni amaçlarının maddi yardım olmasıdır, ikna değil. Diğerleriyse İslami örgütlere kıyasla misyoner örgütlerinin -yediye bir gibi bir oranlasayıca fazla olmalarının bu ülkeler üzerinde olumsuz ve tehlikeli tesirleri olacağı için dikkatli olmamız gerektiğini düşünmektedirler. Bu misyonerlerin gittikleri yerlerdeki ihtiyaçları karşılama noktasında büyük tecrübeleri, geniş imkânları ve muazzam parasal kaynakları olduğundan, gerçekleştirdikleri faaliyetler göz ardı edilmemeli ve küçümsenmemelidir. Ayrıca bu örgütlerin uzun vadeli planları vardır ve varlıklarını bu planlarla hissettirmektedirler. Müslümanların bu misyonerler hakkında yeterince bilgileri olmadığı kanısına vardık. Öyle örnekler var ki, kimi Müslüman

12

aileler diğer Müslümanlardan, örneğin tıbbi bir yardım bulamamakta, ama bunun yerine Hristiyan örgütlerden destek bulmakta ve bunun neticesinde dinlerinden vazgeçip Hristiyanlığa geçmektedirler. Örneğin; Mayıs 2008'de bir gazete haberinde, Lapushnikli Sopi ailesine mensup 32 kişinin Katolikliğe geçtiği bildiriliyor. Lapushnik köyü, Kosova'nın kuzeydoğusunda Drenica'da bulunmaktadır. Aile adına konuşan İsmet Sopi'nin yerli gazetecilere anlattıklarına göre, aynı bölgede İslam'dan Katolikliğe geçmeyi amaçlayan "320 ve belki de hatta 3200 kişi" vardır. Misyonerlerin faaliyetlerini destekleyen belli başlı aktörler 11 Eylül'ün yarattığı atmosfer bu tür örgütlerin işlerini kolaylaştırarak onlara bir çeşit destek sağladı. Bu örgütler Müslümanlar arasına zehirli tohumlar ekmektedirler. Müslüman örgütlerin faaliyetleri engellenirken dünyanın dört bir yanından gelen misyoner örgütler hiçbir kısıtlama olmaksızın tam bir özgürlükle çalışmalarını sürdürdüler. Bu örgütlerin çoğu yerli ve uluslararası kurumlardan destek görmektedir. Bundan hareketle Kosova ve Arnavutluk'taki siyasi kurumların da kendi birtakım görüşleri vardır. Kosova Eski Başkanı İbrahim Rugova, Priştina'nın merkezinde bulunan bir lisenin yıkılarak yerine büyük bir katedral yapılmasını istemişti. Hâlbuki tamamında 60.000 Katolik'in yaşadığı Kosova'nın başkenti Priştina'daki Katoliklerin sayısı iki elin parmaklarını geçmemektedir. Bununla birlikte,


Kosova İslam Cemiyeti'nin, Priştina'daki Müslümanların ihtiyaç duyduğu büyük bir cami için yer temin edilmesi yönünde çok uzun zamandan beri süregelen bir girişimi bulunmaktadır. Benzer bir olay Tiran'da da yaşanmıştır. Daha önceden cami alanı olarak kullanılan Arnavutluk parlamentosunun yanına cami inşa etmeye izin verilmezken yerel yönetimlere Tiran'ın merkezinde büyük bir Ortodoks kilisesi inşası için izin verilmiştir. 2005'te Kosova Prizren'deki yerel yönetim, Cizvit okulu Loyola'ya dört hektarlık bir alan vermiştir. Bosna'da da aynı durum vakidir. Hiç kuşkusuz "Bosna-Hersek hükümetinin Hristiyan olmayan kuruluşların eğitim kurumlarından herhangi birine, herhangi bir izin verdiği bir örnek bulmak çok zordur. Sadece Hıristiyan misyonerlerin Müslümanların çocuklarını açıkça zehirlemelerine müsaade edilmektedir.”Hıristiyan misyonerlerin ortak özellikleri şöyledir: Hiçbir zaman yorgun görünmezler, her zaman iyi bir şekilde örgütlenirler, çok paraları vardır ve gerekli izin belgelerine sahiptirler. Misyonerlik çalışmalarının amaçları nelerdir? Bilinen odur ki, kendilerini "İlahi olana çağıranlar" olarak gören misyoner örgütlenmeler, Müslüman toplumları Hıristiyanlaştırmanın tek yolu olarak savaş, afet ve kötü insani durumları kendi faaliyetleri için en uygun fırsat bilirler. Misyoner örgütler halkı açıkça Hıristiyanlığa davet ederler.

Bunun için farklı yöntemler kullanmaktadırlar. Herkesçe bilindiği üzere önceden İslam'a saldırmak için kullanılan Avrupa Orta Çağ ön yargısının tıpkısını bugün farklı Hristiyan örgütlenmeler de kullanmaktadır. Bu örgütler Hz. Muhammed'i (s.a.v.) İsa karşıtı biri, yüce Kur'an'ı İncil'den alıntılanmış bir metin, İslam dinini sapkın bir inanç olarak tanımlar ve onu putperestlikle kıyaslarlar. Arnavutluk ve Kosova'da bulunan Ortodoks Kilisesi (Sırp, Yunan, Makedon, Karadağ), yerli Katolik kiliseleri, Arnavutluk'taki Ortodoks Kilisesi ile bu bölgelerde oldukça faal olan bazı evanjelist gruplar, İslam hakkında oldukça menfi görüşlere sahiptir ve bu nefretleri tarihten süzülerek gelmektedir. Misyoner kuruluşlar arasında en faal olanlar ise Amerikalı Protestan örgütlenmelerdir. Onların görevi Müslümanlar arasında kuşku yaratacak suçlamalar yaymaktır; ayrıca Hıristiyanlığın İslam'a üstün olduğu-

13


nu ispatlamak yönünde bir kompleksleri de vardır. Kendi çıplaklıklarını Arnavut gençlerine bulaştırmak maksadıyla Tiran'ın sokaklarında aşırı müstehcen kıyafetlerle defileler yapan misyoner örgütler bile vardır. Hatta bunlardan bazıları kendi gençliğini de kötüye kullanmaktadır. Bu misyoner örgütlerinin temel amacı ve görevi "Müslümanları, Kadir-i Mutlak Allah ile hiçbir bağı olmayan yaratıklara dönüştürmek için onlardan İslam'ı çekip almak; böylece ahlaktan uzak, tek amaçları tutkularını gerçekleştirmek olan bir nesil yaratmaktır. Misyonerler, gençliği İslam'dan uzaklaştırmak için çok sıkı çalışmakta ve böylece onların kafalarını Hıristiyan bilgisiyle doldurmak istemektedirler. Kendi örgütlerini ve ayinlerini daha çekici kılmak için, mesela alkollü içecekler gibi çeşitli araçlara başvurarak gençleri yozlaştırmayı başarmakta ve ahlaki bir bozulmaya neden olmaktadırlar. Hıristiyan örgütlerin ana hedefi, mümkün olduğunca çok bilinçsiz Müslüman'ı gayriahlaki eylemlere teşebbüs ettirmektir. Onları Hıristiyan yapamasalar bile kafalarını İslam hakkında kuşku ile doldurmakta ve Müslümanların ahlakını bozmaktadırlar. Misyonerleştirme yöntemlerini kullanma biçimleri Pek çok misyoner örgüt, amaçlarını gerçekleştirmek için "diğerlerine yardım etmeyi ve Hıristiyanlığın insani ruhunu göstermeyi" isteyerek kendi uzun vadeli insani yardım yöntemlerini kullanmaktadır. Gerçekte ana hedefi sadece İslam'a karşı eylem

14

içerisinde olmak olan bu örgütler, Hristiyanlık hakkında kitap ve kitapçık basmakta ve dağıtmaktadır. Yerli dil dâhil çeşitli yabancı dil kursları düzenlemektedirler. Bu örgütlerin çalışanları, farklı konularda hazırlanmışlardır. Aralarında doktorlar ve hemşireler bulunmaktadır ve Hıristiyanlığı yaymak için bu en başarılı yöntemdir. Misyonerlik çalışmalarında ve maddi destek hususunda zengin bir tecrübeye sahip olan bu örgütler bilgisayar ve İngilizce kursları açmakta, farklı şehirlere geziler düzenlemekte ve yurt dışında okumak için öğrencilere burs sağlamaktadırlar. Gençliği; kız ve erkekleri herhangi bir şekilde ayırmadan ve herhangi bir kontrole tabi tutmadan eğlendirmekte ve onlara alkollü içkiler sunmaktadırlar. Gençliğin gelişimi için hayatın her alanına dair farklı farklı kurumların mevcut olduğunu göstermek için kurdukları çeşitli örgütleri yeniden isimlendirmektedirler. Yoksulluk içerisindeki genç Müslümanları belirleyerek onlara hayatlarını kolaylaştıracak gerekli yardımları sunmakta, bu suretle onları kendi örgütlerine bağlama ve kendileri için çalıştırma imkânı bulmaktadırlar. Çoğu örgüt, faaliyetlerini Müslüman çocuklar üzerine yoğunlaştırmıştır. Onlara İsa’yı ve Hristiyanlık dinini anlatan çeşitli resimli kitaplar vermekte ve böylece onların zihinlerine İslam'a karşı fikirler yerleştirmektedirler. Kendi faaliyetlerini gerçekleştirmek için misyonerlerin çoğu ya ev kiralamış ya da satın almıştır. Bir grup genç buralara sıklıkla


gitse de, gerçekte onları motive eden Hristiyanlığa duydukları sempati değil, buralarda birlikte eğlenebilecekleri arkadaşların bulunmasıdır. Sıkça düzenlenen bu tür toplantı ve partiler gençlik için ziyadesiyle zararlı olup onların ahlaksızlığın kurbanları olmasına neden olduğundan, bu durum önemli bir tehlike teşkil etmektedir. Yukarıda bahsedilenlerin yanı sıra, bazı kurumlar da yurt dışındaki ailelere tıbbi yardımlarda bulunmaktadır. Yoksul insanlara yardım etmek maksadıyla, ancak sadece kendi nüfuzlarını oluşturmak için, kurmuş oldukları özel maddi kaynakları (fon) vardır. Bu örgütler, yoksul Müslüman ailelere yardımda bulunmaktadır. Son derece yoksul olan bu ailelerin bu yardımları kabul etmek dışında herhangi bir çözüm yolu olmaması, Hıristiyanlığı kabul ederek kendileri için çareler bulmaya çalışmaları da oldukça sık karşılaşılan bir durum hâlini almıştır. Yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle misyonerlerin burs teklifleri, farklı bir uyruğa geçmek için yaptıkları ödemeler yahut yurt dışında iş imkânları sağlanmaları, bu ailelerin Hristiyanlığa geçmesine sebebiyet vermiştir. Yine bu örgütlerin yöntemleri arasında otorite sahibi kişiler, gazeteciler, siyasiler, tarihçiler ile yayıncılara ulaşmak da vardır. Misyonerlik faaliyetlerinin ülkelere göre bölünmesi 1990-1999 yılları arasında Arnavutluk'ta faaliyet gösteren onlarca İslami örgüt bulunmaktaydı. Savaş sonra erip Sırp güçleri 1999'da Kosova'dan çekildiği zaman Arna-

vutluk'taki İslami örgütler de Kosova'ya hareket etti. 11 Eylül terörist saldırısının etkisi ölümcül olmuş ve İslami kurumlar için tam bir felakete yol açmıştır. Çoğu, gelirlerinin miktarını azaltmaya, tamamlanmamış çalışmalarını durdurmaya ve ofislerini de kapatmaya zorlanmıştır. Faaliyetleri devam etmekle birlikte gelirleri üzerindeki sıkı denetimler ve artan baskılar yüzünden, özellikle gelir akışının sağlandığı dönemlere ait çalışmalarına da birtakım kısıtlamalar getirilen çok az sayıda örgüt kalmıştır. Terörizme karşı savaş düsturuyla hareket eden İslami örgütler, terörü destekledikleri yönünde herhangi bir kanıt veya dayanak bulunmamasına rağmen sırf şüpheli görüldükleri için terörizme destek vermekle suçlanmışlardır. Arnavutluk Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın Arnavutluk'ta din özgürlüğü hakkında 2006 yılında hazırladığı bir rapora göre, ülkede 3,6 milyon vatandaş, 245 kurum, grup, vakıf ve dinî örgüt bulunmaktadır. Arnavutluk'ta Sünni Müslümanlık, Bektaşilik, Ortodoksluk ve Katoliklik olmak üzere dört farklı dinî inanış bulunduğu tahmin edilmektedir. Tiran Adliyesi'ne kayıtlı bu 245 kurumdan 34'ü Müslümanların, 189'u ise Hristiyanlarındır. İlk sırada misyoner örgütleriyle Amerikalılar yer almakta22, diğerleriniyse Batı Avrupalı ve -en az sayıda- Ortadoğular oluşturmaktadır. Aynı rapora göre, 2004 yılında, Devlet Din İşleri Komitesi

15


tarafından 1084 yabancı misyonere oturma izni verilmiştir. Geçtiğimiz yıllarda Katoliklerin Arnavutları dinlerinden döndürme yönünde özel programları ve saldırgan bir propagandaları vardı. Gerçekleştirdikleri sayısız faaliyet arasında en önemlileri; Tiran'ın merkezine büyük bir Katolik katedrali dikmeleri, bir Katolik üniversitesi, çok sayıda enstitü, gazete, radyo ve hatta bir de siyasi parti kurmaları oldu. Benzer bir şekilde Arnavutluk'taki Ortodoks Kilisesi de kâr amaçlı olmayan kilise hastaneleri, devlet okulları, basın-yayın kuruluşları ve çeşitli şirketler işletmektedir. Yunanistan'da sayıları 700.000'i aşan Arnavut göçmenler üzerinde güçlü etkisi bulunan Ortodokslar, Arnavutları sadece dinden döndürmekle kalmayıp asimilasyona da uğratmaktadır. Arnavutluk, 1991'den sonra sınırlarını Batılı ülkelere açtığı zaman Protestan, Mormon, Yehova Şahitleri, Evanjelist, Kalvinist, Adventist, Teleevanjelist, Kadıyanist, Bahai vb. grupların akınına uğradı. Arnavutluk'ta faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının sayısı öyle çoktur ki, burada hepsinden bahsetmemize imkân yoktur. Mevcut bir liste Arnavutluk'un karşı karşıya olduğu Haçlı akınlarını göstermektedir. Kosova ve Makedonya Kosova'da da çok sayıda Hristiyan örgütün faaliyet gösterdiği Arnavutluk'takine benzer bir durum söz konusudur. Buradakilerin sayısı Arnavutluk'tan çok daha fazla-

16

dır. Neredeyse misyonerlerin hepsi Kosova ve Makedonya'ya yayılmıştır. Bosna 1990 yılının ilk günlerinde World Vision, Catholic Relief Services ve The United Methodist Committee on Relief'in aralarında bulunduğu27 belli bazı önemli sivil dinî örgütler Bosna'ya acil insani yardım temin ettiler. World Vision dünyanın birçok farklı yerinde olduğu gibi Bosna'da da pek çok alanda faaliyet gösteren; temel amacı çocukların tedavisi olan dev bir uluslararası yardım kuruluşudur. Bosna'da gerçekleştirdiği misyonerlik çalışmaları hakkındaysa internette en ufak bir bilgi bulunmamaktadır. Müslüman toplumun kendisini misyoner faaliyetlere karşı koruması Kosova, Arnavutluk, Bosna ve Makedonya'daki İslami kurumlardan pek çok gelir sağlanmakla birlikte, önceliklerin ve uzun vadeli stratejilerin değerlendirilmesi hususunda eksiklik bulunmaktadır. Bunların çalışmaları zaman zaman yeterli olmamaktadır. Aramızda tartışmayı bırakarak gerçek misyoner/misyon sahibi liderler hazırlamaya çalışmalı ve geleneksel İslam'ı nasıl yerleştireceğimiz konusunda dikkatli olmalıyız. Balkan ülkelerinin halkları arasına farklı İslami mezheplerin girmesi neticesinde oluşacak bir karma yapı, insanlar arasındaki birliğin bozulmasına ve çıkmazların ortaya çıkmasına (dilemma) neden olabilir. Müslüman kurumlar birbirlerine karşı tahriklerden kaçınmaya çalışmalıdır; onların


amacı bir grubu, cemaati ya da kurumu bir diğerine üstün kılmak değildir. Birbirlerine la ilahe illallah Muhamedun Resulullah sözleriyle bağlanmalı ve kendilerine hikmet ve irfandan verilenin koruyucusu olmalıdırlar. Müslümanları birlik olmaya çağırmalı ve aynı zamanda aradaki birliğin bozulmasına ve olası çatışmalara karşı dikkatli olmalıdırlar. Müslümanların kendilerini korumasının tek yolu budur; çünkü hepsi aynı kitaba inanmakta ve okumaktadır. O kitapta şöyle bir tavsiye bulacaklardır:28 "…çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…” (Enfal; 46). İslam'a çağrıda yol ve yöntemler camilerde ele alınabilir. Her zaman tavsiye edildiği üzere, ihtiyaç sahibi yoksul ailelere olabildiğince yakın olunmalıdır. Onlara düzenli yardımlarda bulunulmalıdır. Tek amacı İslam'ın mesajını Müslüman aileler arasında yaymak olan yazılı ve görsel basın araçlarını kurmak için çalışmalar yapılması gerekmektedir. İslami okullar, üniversiteler, dergiler vb. oluşumlar kurmaya çalışılmalı-

dır. İslam ülkeleri bizlere bu yönde destek olabilir. Ayrıca ülkedeki varlıklı kişilerle yakın iş birliği kurularak onların da desteğinin alınması sağlanmalıdır. Uzun zamandır bu topraklarda bulunan Hıristiyan misyonerlerin aktif çalışma stratejileri bulunmaktadır. Onlar, Müslümanların zihniyetini tanıdıkça bu bölgelerde daha faal olmanın da yollarını bulmuşlardır. Eğer onların faaliyetlerini azaltmak istiyorsak gençlerle daha fazla ilgilenmeliyiz. Bu amaçları gerçekleştirmek istiyorsak, İslam'a çağırma görevini maddi getirisi olan bir iş gibi değil, amacı sadece ilahi gerçeği yaymak olan bir görev gibi görmeliyiz. Cemaatle imamlar arasında ve İslami cemaatlerin kendi aralarında bağlar kurulmalı, her köy kendi camisinin sürekli olarak eğitimli bir imamı olması noktasında gerekli çabayı göstermelidir. İnsanların, Müslüman toplumun isteklerini gerçekleştirme ve sorularına cevap bulma yönünde kendi çalışmalarını yapabileceği ve derslerini hazırlayabileceği İslami kurumlar tesis edilmelidir.

17


FAALİYETLER

- Geçen hafta Cuma günü saat 11:00 da Yasin Oruç, Fatih Bekdik, Kemalettin Nokta, Muhammet Oruç, Muaz Gülyiğit ve Gençlik Kollarında arkadaşların katılımı ile İsrail Devleti hakkında, Türk Ceza Kanununun 77. Maddesi ihlal edilmesi gereğiyle Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. - Geçen hafta Cuma günü saat 14:00 da Agd Üniversite Başkanı, Yasin Oruç, Fatih Bekdik ve Ahmet güçlü ile birlikte ziyaret edildi. - Geçen hafta Cuma günü Çalışan Gençlik organize ettiği Şerafettin Camii önündeki aşure programına 15 civarında arkadaşla katılım sağlandı - Dış İlişkiler Başkanımız Fatih Bekdik Yavuz Sultan Selim’in Kudüsü fethinin yıldönümü dolayısı ile bir basın metni yayınladı. Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları Başkanı Av. Yasin ORUÇ’UN 25.12.2009 Tarihli İsrail Hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na Yapılan Şikâyet Hakkında Basın Açıklaması Metni; Öncelikle kıymetli basın mensubu arkadaşlarıma ilgi ve alakalarından ötürü teşekkür ediyoruz. Hepimizin malumu Ortadoğu’da yarım asrı aşkın bir süredir Filistin topraklarında Filistin halkına karşı kanlı ve amansız bir saldırı söz konusudur ki bu saldırı sürecinde İSRAİL DEVLETİ’NİN değişik safhalarda işlemiş olduğu insanlık suçlarına şahit olmaktayız. İsrail sadece 2009 yılında

18

yapmış olduğu saldırılarda 315’i çocuk olmak üzere 1700’ün üzerinde sivil insanın acı bir şekilde ölümüne sebep olmuştur. Yine bu savaş esnasında pek çok Filistinlinin esir kamplarında insanlık dışı muamelelere maruz bırakılıp hayatlarının sona ermesine ilişkin daha önceki yıllarda pek çok görüntü ve fotoğraf dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Yine İsrail yetkilileri izinsiz organ nakli ile ilgili suçlamalara “böyle bir iddianın bu günümüz için asılsız olduğunu iddia ederken, ilgili kişiler söz konusu insanlık suçunun 1990 yılında başta Ebu Kabir Adli Tıp Ensitütüsü olmak üzere bazı sağlık kuruluşlarında İsrailli asker ve sivillerle, Filistinlilerin ve yabancı işçilerin cesetlerinden deri parçaları, kornealar, kalp kapakçıkları ve kemik toplayarak ailelerden izinsiz bir biçimde Organ naklinin yapıldığını itiraf etmişlerdir. Hepimizin hatırlayacağı üzere İsrail insanlığa geçen yıl bu tarihlerde yapmış olduğu Gazze katliamı ile tüm dünya ya çirkin yüzünü bir kez daha göstermiştir. İsrail halen Gazze şehrini abluka altına almak suretiyle ambargo uygulamakta ve insani yardımların Gazze’ye girmesine mani olarak, İnsanlık Suçu İşlemeye Devam Etmektedir. İsrail tarafından Filistin’e karşı yapılan bu eylemleri Türk Ceza Kanununun 77. Maddesinde açıkça suç olarak tarif edilmiştir. Bu anlamda bugün ilgili makamlara İSRAİL HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUK. Ancak bu madde hükümlerinin


uygulanabilmesi için yine Türk Ceza Kanununun 12 maddesi hükümleri gereğince Adalet Bakanlığının istemi gerekmektedir. Buradan Adalet Bakanlığı’nın bu noktada üzerine düşen görevi yerine getirmesi çağrısında bulunuyoruz. Geçtiğimiz hafta İngiltere adalet mekanizması 2009’un Başlarında Gerçekleştirilen Gazze İşgalinden Dolayı Suçluları Cezalandırmış Ve İsrail Dış İşleri Bakanı Livni Yi Mahkûm Etmiştir. Biz inanıyoruz ki; Türk Adaleti İngiliz Adaletinden Daha Adil, Türk Hükümeti De İngiliz Hükümetinden Daha Hassastır. Bu noktada ilgili kurumların suç duyurumuzla ilgili gereğini yapacakları hususunda inancımız tamdır. Yine sevgili Konyalılar; geçtiğimiz hafta şehrimizde misafir etiğimiz Filistin’e yardım konvoyu şu an yoluna devam etmektedir. Ancak sınır kapılarında pek çok zorluk çıkarılmaktadır. Tüm Konyalılar şunu bilsin ki eğer konvoyun Gazze şehrine girmesine izin verilmez ise tüm milli görüş gençliği olarak sokaklara çıkacağız ve konvoy Gazze şehrine girene kadar evlerimize dağılmayacağız.

Dış İlişkiler Başkanımız Fatih Bekdik Yavuz Sultan Selim’in Kudüsü fethinin yıldönümü dolayısı ile yayınladığı basın metni: Saadet partisi Konya İl Gençlik Kolları Dış İlişkiler Birim Başkanı Fatih Bekdik Kudüs’ün fethi ile ilgili basın açıklamasında bulundu. Yapılan açıklamada Hz. Ömer’in Kudüs’ü Fethinin ardından Kudüs’te her üç dinin mensupları kardeşlik içinde yaşarken haçlı seferlerinin başlamasıyla birlikte tüm Yahudi ve Müslümanları katlettiler. Böyle bir ortamda Müslüman komutanlardan Selahattin Eyyubi Müslümanları cihada davet etti ve büyük ordunun kumandanlığını yaptı. Kudüs feth oluncaya kadar kendisine tebessümü haram saydı. Tâki 1187 de kudüs feth oluncaya kadar… Ve o tarihten sonra fethi 30 Aralık 1917 de Osmanlı imparatorluğunun 9. Padişahı Yavuz Sultan Selim fethetti yakın zamanımıza kadar Filistin topraklarında barış ve kardeşlik içinde, kutsal dinler kendi inançları içinde adilce yaşadılar. Tâki zalim İsrail devleti kurulup huzurla yaşanan kutsal toprakları istila etti. Kutsal toprakları mazlumların kanlarıyla suladı. İnsan avına cıktı. Dininin gereğini yaptığını iddia etti ve o günden bugüne kadar Kudüs'te akan kan durmadı. Şimdi Kudüs'ün fethinin 492. yılını kutlarken saadet partisi gençlik kolları olarak şunu söylüyoruz. Müslümanlar tekrar Kudus'ü feth edecek… Zalim İsrail yeniden akıttığı kanlarda boğulacak. Kudüsün sevdasıyla yaşayan

19


bizler, atalarımızdan yadigâr kalan ve ümmetin kurtuluş vesilesi olarak gördüğümüz kutsal topraklarımızı hayatımızın sonuna kadar savunacağız. Kudüste, Mescidi Aksa’da yaşanan olayları dış ilişkiler birimi olarak yakından takip ettiklerini belirten Fatih Bekdik, özgür Kudüs için biran olsun duraksamayacağız, umudumuzun heyecanını daima diri tutacağız… Yeniden büyük fetih için Milli Görüş gençliği olarak Filistinli kardeşlerimizle kol kolayız… Saadet Partisi Konya gençliği olarak çağrımız şudur ki: Tüm dünya Müslümanları, Selahaddin Eyyubinin torunları, yavuz sultan selimin askerleri Abdulhamidin evlatları, Şeyh Ahmet Yasinin kardeşleri, Cevher Dudayevin askerleri, Milli Görüş lideri Erbakan Hocamızın dava erleri… Kudüsün Fetih yıl dönümünü kutlarken, sabırla ve azimle yeni büyük fetihlerimizin yakın olduğuna inancımızın tam olduğunu belirterek, tüm Kudüs sevdalılarını saygıyla selamlıyoruz.

20

Filistin Konvoyunun Gazze'ye ulaştığını öğrendiğimiz zaman Saadet Gençliği olarak Türkiye İş Bankası önünde bu haberi sevinçle karşıladık.



4-BÜLTEN