__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1

MİMARHANE ÖĞRENCİ BÜLTENİ mekân

gök

imar zemin

atmosferler

sokak

kalabalık zaman

fiziksel mesafe

mağaralar

Mekânın sınırları, mekân konforunu etkiler mi?

mahremiyet

düzlem

sadelik

düzen

Şehir planları özgürlüğümüzü kısıtlar mı?

toplum

birey sezgi

göçebe

Mekânsızlaşma kimin içindir?

“Sosyal mesafe” bireyin mekân algısını nasıl etkiler?

benlik

kolektif mimari

soyutlama

Standartları kim belirler?

çöller

Farklılaşmanın sınırları var mıdır?

şehir

kimlik

apartman

sınırlarımız

aidiyet

kaçış çizgileri

farklılaşma içgüdüsü

Kültür mü bize ait, biz mi kültüre aitiz?

Sosyal mi yoksa fiziksel mesafe mi?

Mesafeler neye göre belirlenir?

sosyal mesafe

yersiz yurtsuzlaşma

tasarım

kaos

kent

Mimari artık bir nostalji midir?

Bir mekânı tasarlayan hayatımızı da tasarlar mı?

TEMMUZ 2020 SAYI: 3

insan

ev

Farklılaşma “taklit” mi, “yeni” mi üretir?

Mesafeler iletişim kültürünü ne derecede etkiler?


İÇİNDEKİLER 1 2

6

9 12 16

18

Editörden Farklı “Kültür”lerde Ev ve Mekân Anlayışı Amerika ve Amerika’daki Mimarlık Meseleleri Koronavirüs Günlükleri Toplu Konuttan Türk Evine Bakmak Şehirde Hayat Konuşmasından Bir Derleme: Ahmet Yılmaz – Enes Aluç Demir Tatil Köyünde Gönüllü Karantina

20 Öğrenci Projeleri Ödüllü Seçkisi 22 Evde Barınmak/Yaşamak Çelişkisi

Üzerine

26 Yaşamın Mimariye Yansıması:

Türk Evi

30 Evde Olup ‘An‘da olamamak 33 Stalker Film Okuması 36 Kitap Önerileri 38 Sen de Çiz

Yayın Kurulu Büşra KORKMAZ Fatıma Zehra AKMAN Furkan SAĞDIÇ Halise Şeyma KAYA Tuğçe Nur YAMAN Feyza TOZAL İrem Nur KAYA Rojin AZBOY Ümit KARABAYIR Samet Eren MENGÜ

Grafik Tasarım Mustafa Celalettin KILINÇ

İmtiyaz Sahibi Mimar Sinan Mühendisler Birliği

İletişim mimarhanebulten@gmail.com /msmbmimarhane

Online Bulten:


EDİTÖRDEN

Yazan: Halise Şeyma KAYA, Tuğçe Nur YAMAN

Yepyeni bir sayıyla herkese merhaba. Yurdumuzu ve tüm dünyayı etkisi altına alan, bizleri bazı gerçeklerle yüzleştiren, zihinlerimizdeki saklı kapıları aralayan ve farklı düşünmeye sevk eden, mesleki disiplinlerimizin çeşitli boyutlarını da deneyimlediğimiz bu pandemi sürecinden yola çıkarak ürettiğimiz içeriğimizle sizlerleyiz Herkesin alışılagelmiş günlük işleri, rutinleri dışında bizi farklı yaşamaya mecbur kılan bu süreç hepimizi epey bir düşündürdü? Mesleki, sosyal sınırlarımızın kabuklarının kırıldığı, öyle olmadan da olabilirmiş dedirten bu zorlu süreç aslında insanoğlunun şartlar zorlanmadıkça, düzen bozulmadıkça farklı şeyler denemediğini, ömrümüzün sonuna kadar belki de aynı benzer davranışların sergilendiği bir hayat akışı sunacakken, bir başka boyuta taşıyan olaylar zinciridir. Sorguluyoruz. Bir şehirden bir evin balkonuna her şeyi... Yollar, kaldırımlar, ağaçlar... Neyi nasıl kurguladık, evimizi yola bağlayan, yolu diğer birimlere bağlayan, yapısal ilişkileri en çok da odadan çoklu mekânlara uzanan ilişkilerdeki özneyi sorguluyoruz ya da özneleri. İnsanları, hayvanları... Acil toplanma alanları, kaçış planlarını, dengeyi bozan yığılmaları, kalabalığı düzenleyemeyişimizi... Ve bize bir anda evimizde kalmamızı gerektiren şartları... Kaçarken hapsolduğumuz, yaşanılabilir kavramını sormaya başladığımız bir sorgu hali... Bu sorgulama sonucunda belki birkaç cevap bulur belki de hiçbir sonuca varamayız. Bazen önemli olan sormaktır.

mimarhane bülten | temmuz 2020

1


Farklı “Kültür”lerde Ev ve Mekân Anlayışı Yazan: Samet Eren MENGÜ 1. Kültür Nedir?

Sözlük anlamıyla kültür, bir toplumun dünya görüşü, çevresel algı, mahremiyet, inançlar gibi kavramlar çerçevesinde

kendi benliğini oluşturmasıdır. Ama sadece bunlardan mı ibarettir? Kültür ile ilgili başka sorular da gündemdedir. Kültür nasıl oluşur? Neden oluşur? Kültürün sınırları nelerdir? Taklit mevzu ile birlikte düşünecek olursak her kültür o topluma özel midir, yoksa diğerlerinin değişmiş versiyonları mıdır? Eğer böyle ise ilk ortaya çıkan kültür hangisidir? Gibi birçok soruyla karşılaşılmaktadır. Bu sebeple de aslında kültürün ne olduğu bilinmemektedir. Bu yazıda ise sözlük anlamına göre kültür ve onunla birlikte gelen farklılıkların mimariye yansıması farklı örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır.

2. Mimarideki Farklılaşmasının Sebepleri

Evrende sabit bir şey yoktur ve her şey zamanla değişir ve evrilir. Mimarlıkta ise değişimlerin başlıca sebepleri

olarak coğrafya ve iklim, yapım teknolojileri, aile yapısı, çevreyi anlama biçimi ve kültür, mahremiyet, inanç gibi faktörler bulunmaktadır. Bu noktada, “mimarlık kültürü” yanlışından da bahsedilmesi gerekmektedir. Uğur Tanyeli hocamıza göre, mimarlık kültürü diye bir şey yoktur. Mimariye yansıyan şey o toplumun kültürü olmuştur. Tabi ki sözlük anlamıyla.

2.1. Dünya Görüşü ve Çevresel Algıya Göre Farklılaşmalar

Bütün evleri bu kategoriye dahil etmek mümkündür aslında. Ama bu kategoride en önemli örneklerden birisi Japon

kültürüdür. Japon geleneksel evlerinde iç ve dış mekân ayrımı neredeyse yok denecek kadar azdır. Evlerin sınırları çevreden kendilerini tamamen soyutlayacak biçimde tasarlanmıştır. Ama bu sınırların içerisinde ise herhangi bir sınırdan söz edilmesi çok güçtür. “Japon evinde kullanılan geniş saçaklar, bahçe düzeni, tatami adı verilen döşeme sistemleri, mekânsal ayrıma büyük esneklik getiren shoji adlı hareketli bölücüler, dış bahçe ile iç mekân arasında bir köprü görevi taşıyan engawa adlı Türk evi sofalarına benzeyen mekânlar aracılığıyla doğa ile yapı arasında ayrılmaz bir bütünlük oluştuğu görülmektedir” (Çevik, 1999: 28).

2

mimarhane bülten | temmuz 2020

Çizen: Şeyma KULAKAÇ


2.2. Teknoloji ve Yapım Tekniğinin Korunmasına Göre Farklılaşmalar

Bugün maalesef son gerçek örneklerini görmekte olduğumuz İstanbul ahşap evleri bu kategorinin en

değerlilerinden biridir. Bu evlerin sayısının azalması ise bu geleneğe sahip çıkamamamızdır. Korkulan konu ise evin yanması mevzusudur. “Ahşap yanmaz, yakılır”. Ama bu noktada farklı bir mevzu bulunmaktadır. 3 katlı bir ahşap evin maliyeti, beton evin maliyetinin 4’te 1’i kadardır. Aslında genel olarak ahşabın pahalı olacağı düşünülmektedir ama bu bilgi asılsızdır. Ve bu düşünce yapısı Türkiye’de çok ağır basmaktadır. Avrupa ve Amerika’daki yüksek katlı apartmanlarda bile ahşap oranı fazla iken, Türkiye’de zorunlu kalmadıkça ahşap kullanılmaz. Ama aslında ahşap depreme betondan daha dayanıklıdır. Genel olarak Karadeniz ve Güney Marmara’da görülen bu ev tipi, hızla yerini yüksek apartmanlara bırakmaya başladı maalesef.

Bir diğer geleneksel ev ise bu sefer korunmayı başarmış

olan Santorini evleridir. Yunanistan’da bulunan ve Ege Denizi’ne bakan bu beyaz evler turistik açıdan da oldukça popülerdir. Günümüzde teknoloji geliştikçe insanlar farklı yapım teknikleri kullanmaya başlamıştır. Daha yüksek binalar ise bunun en bariz örneği olmuştur. Fakat bu evlerde geleneksel yapım tekniği ve malzeme korunmuştur.

2.3. Aile ve Sosyal Yaşam ile Farklılaşma

Çizen: Nurevşan DÜZCÜKOĞLU

İslam dininde ve Türk geleneğinde de karşımıza çıktığı gibi evler birbirine eklemeli olarak genişlemektedir.

Ve bu genişleme ailenin yapısına göre şekillenmektedir. Örneğin ortada ailenin tamamıyla bir araya gelinebilmesi için ortak bir oda. Bu örnek sadece İslam’da veya Türklerde görülmemektedir. En ilginç örneklerden biri ise Thai evleridir. Bu evlerde ailenin rollerine göre bir yerleşim benimsenmiştir. Anne ve babanın uyuduğu bölüm tam ortada yer almaktadır. Böylece onların hem evin hem de ailenin kalbi olduğu vurgulanmaktadır. Erkek çocuk ve kız çocuk ise bu merkeze konum olarak farklı odalarda kalmaktadırlar. Kız çocuk mahremiyetten ötürü merkeze daha uzak, ücra bir köşede kalmaktadır. Bu tarzda, ebeveynler ve çocuklar arasındaki fark ile birlikte çocukların mahremiyet olgusunun daha üstün tutulduğu görülmektedir. Ailedeki rollerin de evin yapılanması açısından öneminin olduğunu vurgulamakta fayda var. Türk geleneğinden bir örnek olarak, evde dede-nine bulunması verilebilir. Onlara evin “başodası”nın verilmesi ise onların otoritesinden ve saygınlığından kaynaklanmaktadır.

mimarhane bülten | temmuz 2020

3


2.4. İklim ile Farklılaşma 2.4.1. Şanlıurfa Harran Evleri

Çizen: Merve YILDIZ

En geniş kategoridir aslında iklim. Ve Türkiye’de de farklı iklimlerin oluşturduğu farklı yapılar bolca bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse Şanlıurfa Harran evleri çok özel bir örnektir. Bu evler kerpiç ile yapılmıştır çünkü bölge çöl özellikleri göstermektedir. Harran evleri kubbeli ev geleneğini devam ettiren nadir örneklerden biridir. Bu kubbelerin de sağlamış olduğu hava sirkülasyonu sayesinde yazın serin ve kışın sıcak olmaktadır. 1979 yılında koruma altına alınmış olan bu evler Türkiye’nin sahip olduğu en nadide mimarilerden biridir.

2.4.2. Geleneksel Mardin Evleri Bu evlerin ana malzemesi taştır ve sıva malzemesi kullanılmamaktadır. Bu taş malzeme uzun zamandan beri Mardin’de kullanılmaktadır. Taşların özelliğinden dolayı yazları serin, kışları sıcak olmaktadırlar. En az 2 katlı olan bu evler Güneş ışınlarının konumuna göre düzenlenmiştir. Bu gölgeler dar sokaklara düşerek insanları sıcaktan korumaktadırlar.

Çizen: Gizem BOZKURT 2.4.3. Geleneksel Pueblo Evleri

4

mimarhane bülten | temmuz 2020

Çizen: Betül YALMAN

Çizen: Betül YALMAN

Mardin evlerinin bir benzeri ise Hindistan’da da karşımıza çıkmaktadır. Pueblo evlerinin bulunduğu iklim sıcak ve kuraktır. Bu iklimle başa çıkabilmek için de çok katlı ve birbirine bitişik binalar inşa edilmiştir. Bu evlerde teras çatı, birbirleri arasında iletişimi ve insan akışını sağlayan yapılar bulunmaktadır. Kil, çamur ve kalın beton yapı malzemesi olarak kullanılmaktadır.


2.4.4. Geleneksel Bodrum Sakız Evleri Turgut Cansever’in Demir Evler ve Ertegün Evi’nin de referans aldığı Bodrum Sakız evlerinin, yakında orman bulunmadığı için yapımında ahşap kullanımına rastlanmamaktadır. Yığma taşlardan yapılmıştır. Bu evler bahçe içerisinde ve özerk olarak tasarlanmıştır. Sultan Ahmet Camii’nin duvarında da yazdığı üzere “İslam’da bahçenin tasarımı, en az iç tasarım kadar önemlidir” Bu evlerde de aynı durum geçerlidir ve bahçe tasarımına çok önem verilmektedir. Bahçe duvarları da yüksek taş duvarlardan oluşmaktadır ve ailenin içeride mahremiyet kaygısı olmadan vakit geçirebilmesi için tasarlanmıştır.

Çizen: Ela ERDAĞI 2.4.5. Geleneksel Etiyopya Evleri Bu evlerin çatısında ot, bambu ağacı ve toprak kullanılarak konik bir biçimde yapılmıştır. Çevre şartlarıyla birlikte ekonomik durumun da göz önüne alınarak yapıldığı bu evler en ucuz inşa etme yollarından biridir. Ve geleneği uzun süredir devam ettirmektedirler. Geçmişte kabilelerin yaptığı evler örnek alınarak yapılmaktadırlar. Bu evlerde 2 oda bulunmaktadır. Ve genelde kalabalık olarak yaşamaktadırlar. Bu sayede de aile bağları umulmadık kadar güçlü olmaktadır.

2.4.6. Geleneksel Mongol (Moğol) Yurt Çadırları

Çizen: Betül ÖZEL

Bu evlerdin dışında kullanılan malzeme ile birlikte iklimsel değişikliklere önlem alınması amaçlanmıştır. Göçebe olarak yaşayan insanlar kullanmaktadırlar. Kurulmaya ve sökülmeye imkân tanıyan çadır özelliği de tercih edilme sebeplerinden biridir. İç kısmı ise günümüz evlerine benzemektedir. Moğol geleneğine göre süslemeler de eklenmektedir.

Günümüzde Kültür Mimarlığı Tek tipleşme sürecine mimarlığın da eklenmesiyle birlikte kültür, coğrafya, iklim gözetmeksizin binalar yapılmakta. Turgut Cansever’in de bahsettiği üzere bugün İstanbul’daki bir okul binasının bire bir aynısını Erzurum’da da görmek mümkündür. Bu kopyalama ve taklit süreciyle birlikte mimarlığın ve toplumların büyük zarar gördüğü kaçınılmaz gerçeklerden biridir. Bundan sadece 10-20 yıl öncesine kadar kendi istediği gibi evlerini inşa eden insanlar bugünlerde kentsel dönüşüm sonucu kendilerine verilen 70 metrekare evlerde yaşamlarına devam etmektedirler. Yine Turgut Cansever’in de bahsettiği üzere bahçelerin önemi bizim kültürümüz için çok önemlidir. Belediyenin yeşil alan çalışmaları bu eksiği kapatmaya çalışmaktadır ama o parklarda istediğin meyveyi, istediğin çiçeği yetiştiremedikten sonra bir anlamı bulunmamaktadır. Kültürlerimiz, yavaş ya da hızlı hiç fark etmez, yok oluyorlar. Ve buna ayak uydurup uydurmamak biz mimarların görevlerinden biridir. “İnsanın dünyadaki esas vazifesi, dünyayı güzelleştirmektir” (Hadis-i şerif) mimarhane bülten | temmuz 2020

5


MekânSIZ KONUŞMALAR EMRE-SİBEL ÖZKAN Fatma Zeynep Yıldırım

M.TALHA ÖKSÜZOĞLU

19 senedir Amerika’da olan Emre ve Sibel Özkan çifti 1994-1995 yıllarında Cansever Ofiste tanışmışlardır. Emre Özkan Mimar Sinan Üniversitesi mimarlık bölümü mezunu olup yüksek lisansını İTÜ Bina Bilgisinden yapmıştır. Eşi Sibel Özkan ise Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık mezunu olup yüksek lisansını yapım yönetimi üzerine tamamlamıştır.

Talha Öksüzoğlu: Cansever ofisi ile nasıl tanıştınız, nasıl çalışmaya başladınız?

Emre Özkan: Lisedeyken kısa süreliğine bulunduğum Amerika’da alışık olduğumdan farklı bir mimari olduğunu gördüm. Mimari ve şehirleşme sorularının kafamda oluşmasıyla mimarlık bölümüne girdim. Daha sonrasında Turgut Cansever’in Beyazıt Meydanı hakkında bir röportajını gördüm ve sorularımın birçoğuna cevap buldum. Okul döneminde boşlukları değerlendirmek için Cansever ofiste çalışmaya başladım. Sibel Özkan: Ben de bahsedilen röportajı okumuştum ve oldukça heyecanlanmıştım. Çünkü o zamanlar bir amaçla mimarlık yapan pek kimse yoktu. Cansever ofisin yeni mezun stajyer aradığı bir zamanda çalışmaya başladım.

T.Ö: Turgut Bey’in çalışanlarına karşı tavrı nasıldı? Ofiste bir hiyerarşi var mıydı?

E.Ö: Emine Hanım ( Turgut Cansever’in kızı) ve Mehmet Bey (Turgut Cansever’in damadı) genel olarak ofisi yönetiyorlardı. Turgut Bey de son kararları veren mimar olmakla birlikte bizimle bire bir çalışırdı. Herhangi bir hiyerarşi yoktu. Bir nevi usta çırak ilişkisinin yaşanabildiği bir ortamdı.

T.Ö: Amerika’ya gitmenin o günden bugüne değişmeyen zorlukları var mı? Veya hangi amaçla, neleri göze alarak gidilmeli?

E.Ö: Sistem farklılıkları olduğu için yaşaması zor bir ülke olmakla birlikte dünya çapında iyi, kaliteli eğitim veren kurumları da var. Dolayısıyla gelecek olanlara vize- çalışma izni problemlerini de hızlı bir şekilde aşabilecekleri yüksek lisans ya da doktora yapma yoluyla gelmelerini tavsiye ederim. S.Ö: Benim gördüğüm en büyük farklılık iş disiplini ve çalışma ortamıydı. Çalışan herkes proje takvimine sıkı sıkıya bağlı kalıyor ve hatalı iş vermiyorlar. Burada tutturamadığınız takvimler saygınlığınızı azaltan kötü bir imaj çizer. Diğer taraftan projeler bittikten sonra, kaybedilen bir ihale/yarışma projesinden sonra yapılan hataların fark edilmesi ve tekrarlanmaması için değerlendirme toplantıları yapıyoruz. Toplum olarak çok çalışan, sosyal bağımsızlığı önemseyen ve bizim kültürümüzden farklı bakış açısına sahiptirler. Çalışma şartları açısından yıllık izinler çalıştıkça 3-4 haftaya çıksa da yeni başlayanlar için yıllık izin 2 haftadır. Türkiye bu açıdan daha rahat bir ülkedir.. 6

mimarhane bülten | temmuz 2020


AMERİKA VE AMERİKA’DAKİ MİMARLIK MESELELERİ

T.Ö: İmza yetkisi için lisans ve yüksek lisansın haricinde kaç sınava giriliyor?

E.Ö: Her 10 yılda bir sistem değişmekle birlikte bizim girdiğimiz dönem minimum 7 sınava girmek gerekiyordu. Şu an 5 sınav olması lazım. Bu süreç minimum 6 ay, ortalama 2-3 yıl sürüyor. Bir tasarım problemi verip doğru kararları vermenizi bekleyen, tuzaklı, teorik ve pratik bilginizi ölçen sorular oluyordu.

T.Ö: Amerika’da ki mimarlık üretimlerini öncelikli olarak yönetmelik ve standartlar üzerinden konuşursak yönetmelik meselesi Amerika’da daha çok ciddiye alınıyor diyebilir miyiz?

E.Ö: 1910’lu yıllarda bir fabrikada çıkan yangında herkesin hayatını kaybetmesiyle birlikte her bölge yangın yönetmeliği hazırlamıştır. Daha sonra bu yönetmelikler birleştirilerek IBC (International Building Code) oluşturuluyor. İnsanlar gerektiği yerde bu kurallara itiraz edip değiştirebiliyorlar. Bir açıdan mimari yaratıcılığı kısıtlasa da halkın sağlığı ve güvenliği konusunda ortak bir platform oluşturuyor.

T.Ö: Sizin bulunduğunuz mahallenin tudor tarzı olması gibi planlanmış mahalleler kurulurken tarihi mahalle olmamasına rağmen belirlenen mimari üsluba uyma zorunluluğu vardır. Sizin bulunduğunuz bölgede ne tür işlemler için izin almanız gerekiyor? Bunun doğrultusunda mahalle yönetimi nasıl oluyor?

S.Ö: Orta kısım ve kırsallarda kuralların olmadığı birçok alan olmakla birlikte eğer planlanmış mahallelerde oturuyorsanız tasarım kararlarının alındığı, uyulması zorunlu olan bir kitapçık mevcut. Mesela balkon yaptıracaksanız balkonu gören komşularınızdan izin almanız gerekiyor. Buna benzer bir örnek olarak Turgut Bey’in küçüklüğünde insanların evlerinin dışını boyamadan önce komşularına sormalarını verebiliriz. Mahallenin güzelliğine katkı sağlanması ve mahalle ölçeğinde sahiplenilmesi burada gördüğümüz bir şey. Mahalle ortamı olunca mahalle kültürü de oluşmaya başlıyor. Apartman kültüründe insanlar dikeyde birbirlerinin üstüne çıkınca yataydaki ilişkiyi kaybediyoruz.

T.Ö: Şehir merkezi haricinde yapı stoğu genel olarak ahşap strüktür mü?

E.Ö: Bizim bulunduğumuz bölgenin yüzde 80-90’ının 2-3 katlı ahşap evlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Mahalle yapısının, ağacın dalları gibi yayılan birincil-ikincil ana yollar ile park, bahçe ve patika yollarla düzenlenen, bilinçli olarak tercih edilen çıkmaz sokaklardan oluştuğunu söyleyebiliriz.

mimarhane bülten | temmuz 2020 7


T.Ö: Emre Bey’in Gaudreau Architects de, Sibel Hanım sizin ise Perkowitz+Ruth Architects de uzun seneler tecrübeleriniz var. Böyle büyük ofislerin içyapısı ve çalışma şartlarından bahseder misiniz?

S.Ö: Amerika’da pek çok şirketin uzmanlaşmış olduğu bir alan var. Her ikiside özelleşmiş olan Rsg Architects ve Perkowitz+Ruth Architects de çalıştım. Rsg Architect için önemli olan işin büyüklüğü değil müşterinin saygınlığıydı ve sağlık hizmetleri (hastane vs.) yapıyordu. Perkowitz+Ruth Amerika genelinde büyük bir şirket ve alışveriş merkezi yapıyordu. Tasarım ve uygulama olarak ayrılan bir ekip sistemi vardı. Çalışanlar için mimarlar odasının yaptığı eğitim ve sınavlardan toplanan bir puan sistemi de mevcut. E.Ö: Gaudreau Architects 1927 de kurulan bir şirket olduğu için 50-60’lı yılların çalışma ortamı etkisine sahipti. Laboratuar, okul, ofis gibi çeşitli uzmanlık alanlarına ve esnek bir yapıya sahiptir. Resmin bütününü görmek amacıyla bir ekip projenin bütün aşamalarında görev alıyordu.

T.Ö: Hassa Mimarlığın klasik osmanlı üslübunda tasarlanan projesi ve Amerika’nın en büyük külliyesi olan Diyanet Center of America’ da ki görevleriniz nelerdi? Külliyenin mimari üslubu insanlar üzerinde nasıl etkili oldu? https://www.hassa.com/en/galeri/786

E.Ö: Projenin içinde bulunan 10 türk evinin buradaki yönetmeliklere göre inşa edilmesinde ve evlerin iç dekorasyon, mobilya seçimlerinde Sibel görev aldı. S.Ö: Göçmenler ülkesi olması sebebiyle pek çok insan kültürlerinden uzaklaşmış oluyor. Külliye Pakistan, Kuzey Afrika gibi pek çok coğrafyadan insana kendi kültürlerini hatırlattığı için çok sahiplenildi. Daha öncesinde Müslümanlar için temiz, şık, mimari olarak güzel bir ibadet yeri olmadığını düşünürsek külliyenin bir ihtiyacı karşıladığını söyleyebiliriz.

T.Ö: Amerika’daki en iyi mimarlık okullarından olan kızınızın da gittiği Pratt Mimarlık Okulu’nu bir Mimar Sinanlı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.Ö: Teslim ettiğimiz proje sayısına bakacak olursak Mimar Sinan Üniversitesine göre daha rahat ama 3 boyutlu düşünceyi el ve bilgisayar çizimi ile geliştiren, binayı ortaya koymaktan çok araştırma yöntemlerini öğretmeye odaklanmış bir tarafı var.

T.Ö: Günümüz şartlarında( Covid-19) kariyer planlamasına yönelik ne gibi öneriler verirsiniz?

S.Ö: Farklı ortamlarda, farklı bağlantılarla esnek bir şekilde çalışabilmeniz gerekiyor. Korona ile birlikte hijyenin gereklilik haline gelmesiyle özellikle Amerika’da pek çok şey değişecek ve yeni pazarlar açılacaktır. 8

mimarhane bülten | temmuz 2020


KORONAVİRÜS GÜNLÜKLERİ Yıllar geçip gidiyor ancak dünyayı etkisine alan bir pandemi nedeniyle bu kara günler geçmiyor. Şimdi hep birlikte zamanın ne denli önemli olduğunun farkına vardık. Dilerim ki, yaşadığımız çevreye dair çok kıymetli keşifler ve farkındalıklarla çıkarız bu dönemden. Sokağa çıkmaya korktuğumuz şu günlerde hep insan üzerine yoğunlaşıyoruz. Ben ise bu insana mukabil insansızlığı ele almak istedim. Beton yığını yapılar günümüzün en büyük problemlerinden biri. Hepsi birbirine benzeyen, sanatsal yönü olmayan bu gayriestetik yapıların, binaların yaşadığımız dünyayı kirletmekten ve standart hale getirmekten başka bir işlevi olmadığını söylesem yanlış olmaz. İnşaat sektörü kolay ve maliyeti az olanı seçtiğinden, etrafımız birbirinin aynı binalarla dolup taştı. Bu yüzden, bugün hepimiz bulutları, yeşili, maviyi nadiren görmekten yakınmaktayız. Fakat kimsenin buna bir ‘dur’ demeye niyeti yok gibi. İsmet Özel’in söylediği gibi: “şehrin insanı, şehrin / pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin” Çevremize baktığımızda bizi karşılayan ilk manzara, mükemmeliyetin bozulmuş olması. Veya yeşil alanlar yok edilerek şehrin ortasına dikilmiş binalar, içlerinde yaşayan insanlar için dekoratif birer nesne olmaktan ne kadar ileri gidebiliyor? Çağdaş yaşamın teknolojik yapılanması içimizdeki yabancılaşmayı ortaya çıkarıyor . Bilişim teknolojilerinin biçimlendirdiği soğuk, kayıtsız bir dünyada anonimliği, kopukluğu ve yabancılaşmayı yaşıyoruz. Blok gibi yapıların oluşturduğu bir çemberin içinde buluyoruz kendimizi. Özellikle sosyal medyanın damgasını vurduğu çağımız, beraberinde getirdiği iletişim krizlerinin de habercisi oluyor. Tüm bunları özümserken şu cümle geliyor aklımıza: Bizi bekleyen sıradaki hadise insansızlık mı?” Sunay Boğa 17.03.20 Veresiye defterinin dolduğu gün gibi ömrümüzü doldurduğumuz yıldayız sanki. Herkes alacaklıya gelmiş ama ödeyebilen yok. İnzivadayız... Sen, ben değil tüm dünya. Çareyi, mutluluğu sokaklarda arayan bizlerin dillerinde derman kalmadığı zamanlardayız. Öyle bir inzivadayız ki ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Fermanın okunacağı, Sura üfleneceği vakti bekliyoruz sanki. Olur da bu sükunette sualimize cevap bulamazsak diye mürekkep izleri bırakıyorum buraya. 23.03.20 Güneş sinesine çekilmiş, yıldızlar in cine göz kulak oluyor. Her yer sükunette. Sağ yanımda bir mum, kağıdımın yarısını aydınlatan ışığı... Bakmaya doyamadığım, söyleyecek söz bulamadığım bir ortam. Köşemdeyim. Kulağımda kulaklık, derinden çalan bir müzik... Sevde Özdemir

mimarhane bülten | temmuz 2020

9


10 mimarhane bülten | temmuz 2020

Yaşadığın Çevreyi Haritalandır


Çizen: Aybüke Büşra MUMCU

mimarhane bülten | temmuz 2020

11


Şehİrde Hayat Konuşmasından Bİr Derleme:

Ahmet Yılmaz – Enes Aluç Yazan: Ahmet ÜNVER

Bugün ev dediğimiz yaşama alanının aksaklığından dem vuran mimarlar; adeta seksenlerde Almanya’ya göç edip bir daha dönemeyen gurbetçiler gibi. O kadar sindirmişiz ki bu eksikliği, hatırlamak için sanki bir afet yaşanması gerekiyordu. Ama yine de gündem olmaktan uzakta. Deprem olunca yer bilimcilere, salgın olunca hekimlere söz düşüyor. Tüm ütopyalar gerçek oldu, tüm gerçekler de ütopya. İnsanlar önce bahçeyi kaybedip balkona razı oldu, şimdi onu da shorturl.at/jouFU kaybedip Fransız balkonunun imkan verdiği ölçüde dışarıyı seyrediyor. Kapalı bir hacme sıkıştırılmış, doğadan bihaber insanın bırakın üretim kabiliyetini, yaşamsal faaliyetleri kısıtlanıyor. Fakat Türk evine baktığımızda, üzerindeki desenleri ve bezemeleriyle insanı hayal kurmaya teşvik eden odanın tavanı önemli bir unsurdur. Sokakta ise baharın gelişiyle beraber zemin taşları arasından biten otlar insana tabiata dair bilgiler sunmaktadır. Şehrin ve evlerin değişimiyle insan edilgen bir varlık halini aldı. Bir oda; yunmalığı, ocağı ve hem gece gündüz hem de depo olarak kullanılan sekisiyle tüm yaşam faaliyetlerine izin verebilecek durumda iken, bugün insan odadan odaya geziyor ve özne olmaktan çıkıyor. Ev ile beraber tasarlanan mobilyalar yerini hareketli mobilyalara bıraktıkça taşınmak da https://www.datcadetay.com/datca-mehmet-ali-aga-konagi.html/3 zorlaşıyor. Bugün büyük kentler sahip olduğu büyük yeşil alanları ile övünüyor. Fakat ferdi manada insanların üzerinde yetki sahibi olduğu yeşil alan sayısı oldukça az. İnsanlar Central Park gibi alanları sosyalleşmek için kullanıyor. Kent parkları ne kadar büyük olursa olsun bu salgın günlerinde pasif duruma düşüyor. Bireyin aktif kullanabileceği yeşil alanlar göz ardı ediliyor.

shorturl.at/bnPR0

12 mimarhane bülten | temmuz 2020


Ev sunduğu özgürlük çerçevesinde bir yuva teşkil ederken apartmanların verdiği zorunlu ortaklık insanları kalıplara sıkıştırmaktadır. Bir yatırım aracı olan apartman aynı ekonomik imkanlara sahip insanları birleştiriyor. Bu apartmanların yükseldiği semtler de tektipleşiyor, çeşitlilikten uzak bir https://www.wikiwand.com/tr/Singapur%27daki_en_y%C3%BCksek_binalar_listesi yaşam alanına dönüşüyor. Bu konuda mimarlar da bir tasarruf göstermeli ve apartmanlaşmaya, kullanıcı isteklerine karşı bir set çekmeli. Mimarlar kanaatimce dünyaya bir eser bırakırken kılı kırk yaracak seviyede ihtimam gösterirse; eğer yapı bir konut ise içinde ömür sürecek insanın, bir hastane ise derman bekleyen hastanın, hasılı 40 bina ötedeki komşunun hakkını gözetirse toplum inşasının temelleri atılmış olur. Yapı malzemeleri de salt iyi ve kötü olarak değerlendirilmektense sürdürülebilirlik çerçevesinde incelenmeli. Malzeme, üretilirken doğadan aldıkları ve tüketiminden sonra doğaya bıraktıkları ile bir ayraçdan geçirilmeli. Hatta insanın mekânik sistemlere ihtiyaç duymadan kendi fiziki çevresini inşa edebilmesi gerekiyor. Bu duyarlılığa sahip insan ev yapımında da aktif rol alacak. Geçmişte Bursalı insanların komşu yapının rengine göre kendi evinin rengini seçtiğini biliyoruz. Ayrıca malzeme yapıyı oluşturan bir birim olarak görülse de bu birimler oluşturduğu doku sayesinde kente de bir kimlik kazandırmakta. Bahsettiğimiz gibi insan kendi çevresini inşa etme çabasına giriştiğinde malzeme de yerellikten kaçamıyor. Karadeniz evlerinde, taş ve ahşap tr.wikipedia.org/wiki/Cumalıkızık yapı malzemeleriyle kentin karakteristik dokusu oluşuyor ve hatta kendi içerisinde göz dolma ve muska dolma sistemleriyle çeşitleniyor. Peyzaj oluşturulurken her yere dikilen Palmiye ağaçları ait olduğu tropik iklimden kaçırılmış, insanımızın medeniyet dünyasına son derece uzakta duruyorken;

Erguvan ağacı pek çok şiire konu olmuş ve hatta rahmetli Ahmet Süheyl Ünver Bey, İstanbul boğazına Erguvan ismi verilmesi teklifinde bulunmuştur. Osmanlı kentinde ise vakfedilmiş yeşil alanlar haricinde sokaklarda otoriter bir düzen görülmüyor. Sakinler kendi bahçesinde istediği peyzajı üretiyorken, devlet kentin kullanıcısı üzerinde bir tahakküm kurmuyor. Bu yüzden Osmanlı kenti sokaklarında ağaçlara pek rastlanmıyor. http://www.kula.bel.tr/kula-evi-kultur-muzesi.aspx

mimarhane bülten | temmuz 2020 13


Demİr Tatİl Köyünde Gönüllü Karantİna Yazan: Betül UYAN

Merhaba! Ben Betül Uyan. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğrencisiyim. Dünyayı etkisi altına alan pandemi sürecinde Ankara’da, aile evimde kaldım. Burada geçirdiğim süre ve gönüllü karantina deneyimi bana (özellikle) büyük şehirlerdeki mahallelerin, sokakların ve konutların kendi kendine yetemediğini gösterdi. Burada, kendi evimde, gönüllü karantina uyguluyor olmaktan ziyade zaman zaman zorla bu binaya tıkıldığımı hissediyorum. Eğer karantina mekânımı seçebiliyor olsaydım, Demir Tatil Köyü’nde bu süreci geçiriyor olmak isterdim.

Demir Tatil Köyü Mimar: Turgut Cansever Konum: Muğla, Bodrum, Türkiye Demir Tatil Köyü her şeyden önce sosyal kaygıları olan bir mahalle ölçeği taşıyor. Dağın üzerindeki topoğrafyada çeşitli oryantasyonlarla yerleşen tatil evlerinin hiçbiri, bir diğerinin görüşünü kapatmıyor. Her evin hak ettiği ışığa ve temiz havaya bir başka yapı müdahil olmuyor. Doğal ışık ve temiz hava bütün insanlar için en doğal hak olsa da büyük şehirlerdeki konut bloklarının çoğunun önünde veya hemen yanında başka bir blok yer alıyor. Sağlık Bakanı Dr. Koca’nın açıkladığı üzere, apartmanlarda yaşayan insanların hastalığa yakalanma riski daha yüksek. Bunun nedeni mevcut yapıların sıkışık dokusu ve zayıf bağlamsal ilişkilerinden kaynaklanıyor. Belki de sosyal mesafe kuralı, hem insan hem de yapıların sağlığı için önemlidir. Bugünkü büyük şehirlerde insan ölçeğindeki bağlamını yitirmekte olan sokak kavramı, Demir Tatil Kompleksi’nde öne çıkan bir unsur. Konut yapılarının topoğrafya üzerindeki yerleşimine paralel meydana gelen sokaklar dokusunda, insanlar sosyal mesafelerini koruyarak bazı küçük etkileşimlere girebiliyorlar. Konut yapıları sokakla aralarına, şehirlerdeki site bloklarının duvarları gibi engeller yerine geçirgen sınırlar koyuyorlar. Kentin sokakları ise yayalardan çok araçlar için tasarlanmış olduğundan, insan ölçeğinde konut ve sokak arasında o küçük etkileşimi bile sağlayacak geçirgenlik olmuyor.

14 mimarhane bülten | temmuz 2020


Ev, karantina günlerinde ihtiyaç duyduğumuz bir izolasyon mekânı, bir sığınak adeta. Demir Evinin sağlam bir kale gibi duruşu, eve olan bu yaklaşımı kapsıyor. Yığma strüktürü ve az katlı yapısı olası afetlerden korunma hissini veriyor. Öte yandan, bir noktada dış dünyayla, toprakla ve gökyüzüyle buluşma esnekliğini bahçesiyle, terasıyla, küçük balkonları ile veriyor. Ev artık işten veya okuldan çıktığımızda gittiğimiz bir yer değil, çok daha fazlası. Çalıştığımız, egzersiz yaptığımız, kendi ekmeğimizi pişirdiğimiz bir yaşam ve üretim yeri. Fakat, kentsel alanlardaki mevcut evlerimiz, toprakla ve gökyüzüyle buluşmamıza veya kendi yiyeceklerimizi üretmemize pek imkan tanımıyor; çünkü genellikle yarı açık veya açık alanlara sahip değiller. Bahçesiz, avlusuz, balkonsuz evler; dar mutfaklar, penceresiz banyolar artık bir evin sakinleri için evde geçen vaktin ve yapılan aktivitelerin artmasıyla daha büyük problemler haline geldi. Hepimiz, mülkiyetimizde açık alanlara ihtiyaç duyuyoruz. Demir Evinde mutfak zemin katta yer alıyor ve evin bahçesine açılıyor. Hava sirkülasyonu ve ev sakininin hareketleri için insan ölçeğiyle uyum içinde geniş hacimler tanımlı. Bir ev, insan ölçeğinin mimari tezahürüdür. Rahatlık için büyük hacimlere ihtiyaç olduğunu düşünerek tercih ettiğimiz büyük konut bloklarının şehirlerin bunaltıcı unsurları haline geldiğine tanık oluyoruz. Artık konut mekânlarımız için büyüklükten çok zenginliğe ihtiyacımız var. Demir Tatil Köyü, COVID-19’un bize hatırlattığı ev ve şehir ihtiyaçlarımızı barındırıyor. Yerel ve temini kolay malzemeler olan taş ve ahşap; aynı zamanda inşa edilmesi kolay olan saf ve basit geometrik formları sayesinde kentli bireylerin karantina hayali olan konut yaklaşımının lüks değil, erişilebilir olabileceğini ortaya koyuyor.

#karantina #izolasyon #sosyalmesafe #sürdürülebilirlik #evveşehir #mahalle #sokak #ev #evyapımı mimarhane bülten | temmuz 2020 15


MSMB Mimarhane tarafından ilki düzenlenecek olan Mimarhane Öğrenci Projeleri Seçkisi’ne, Türkiye’deki mimarlık bölümlerinin atölye (stüdyo/proje) dersleri kapsamında, aşağıda belirtilen şartlara uygun proje hazırlamış mimarlık öğrencileri ve mezunları** başvurabilir. AMAÇ: Türkiye’deki mimarlık bölümlerinin atölye (stüdyo/proje) derslerinde; mimari projelerde “yere özgü davranma”, daha önce “var olmuş izleri ve yaklaşımları takip etme” gibi temalara yer verilmektedir. Bu temalar çeşitli biçimlerde açığa çıkabilmektedir. Yerin dinamik karakterini, yerel dokuyu, malzemeyi, yapım tekniklerini, zaman içinde gelişip olgunlaşmış şemaları, mimari eserleri ve çeşitli dönemlerde ortaya konmuş mimari tavırları araştırmaya, farkındalık kazanmaya ve onlara eklemlenmeye yönelik yaklaşımlar bunlardan bazılarıdır. Seçki ile bu tür odaklara sahip projelerin derlenmesi, görünür hale gelmesi, tartışılması ve değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Öğrencilerin kendi üretimlerini farklı okullardan öğrenci projeleri ile kıyaslayacak olması, tasarımlarını ifade ederken kullandıkları dilin önemini kavramaları ve iletişim becerilerini yeniden düşünmeleri bu Seçki’den beklenen diğer çıktılar arasındadır.

KAPSAM: 2020’de ilk kez düzenlenecek olan Seçki’ye; 2018, 2019, 2020 yıllarını kapsayan öğretim dönemlerinde, mimarlık bölümlerinin 2, 3 ve 4. sınıf proje derslerinde yukarıdaki amaçlar doğrultusunda üretilmiş projelerle başvuru yapılabilir. Bu yıllarda üretilmiş projelerin sahipleri seçki ilan tarihi itibariyle mezun olsalar dahi Seçki’ye başvurabilir. Her katılımcı en fazla iki projeyle başvuru yapabilir. Amaçlar doğrultusunda üretilmiş projelerin başvurusunda herhangi bir alt kategori belirlenmemiştir. Başvuru sayısı, nitelikleri ve sınıf düzeylerine bağlı olarak, değerlendirme kurulu değerlendirmede inisiyatif kullanabilir.

DEĞERLENDİRME KRİTERLERİ: Projenin seçkinin amacına uygun olarak üretilmiş olması, Projenin iç tutarlılığa sahip olması, Tasarım fikrinin anlaşılır görsel araçlarla ifade edilmiş olması gerekmektedir.

DEĞERLENDİRME SÜRECİ: Dijital ortamda gerçekleşecek olan değerlendirme iki aşamalıdır. Aşama: Adaylar tarafından seçki web sitesine (www.mimarhane.org/secki) dijital olarak yüklenen projeler değerlendirmeye tabi tutulacak ve Seçki‘de yer almaya hak kazanacaktır. Aşama: İlk elemeyi geçen projeler değerlendirilecek ve değerlendirme kurulunun kararına bağlı olarak belirli sayıda proje -teşvik amaçlı- ödüllendirilecektir. Değerlendirme kurulu takdiri ile bazı projeler özel olarak vurgulanabilir. Değerlendirme kurulu incelemesinin ardından seçki sonuçları Mimarhane web sitesinde yayınlanacaktır.

Seçki Sayfası

Başvuru Linki

Pafta Şablonu

mimarhane bülten | temmuz 2020 17


Evde Barınmak / Yazan: Büşra Onur

Yaşamak çelİşkİsİ üzerİne

Ev, mahalle ve şehir ile kurduğumuz ilişkinin değiştiği bu günlerde , yaşadığımız(!) evlerle tanışıklığımızın
artması ve “ev”i sorgulamak için uzunca vaktimiz oldu. Ben de evde kaldığım süre içinde düşünme fırsatı bulduğum “evde yaşamak“ konusu üzerine deneyim ve düşüncelerimi sizlere aktarmak istedim. Ev kavramını bütüncül bir bakış açısıyla ele aldığımızda, aklımıza bazı standartlar gelir; boyutları, cephe özellikleri, ısı ve ses yalıtımı, modern konutun minimum boyutları saptanarak matematiksel araçlarla tanımladığımız pek çok standart. “Bu değil, o da değil, şu hiç değil” yaklaşımıyla inşa edilmiş, ferah ve upuzun bi cephede alışveriş yapıp moda ve sanatın 365 gün içerisinde olduğumuz, 60 ay sıfır faizle almayı sunan 35 katlı bir 1+1 ev(!) ideal ev tarifi için ideal standartlar mıdır gerçekten? Evin alınıp satılan bir ticaret nesnesi olarak değil de İnsanın kendini hem fiziksel hem ruhigüvende hissettiği “yuva” ortamına dönüşmesi için de belirli standartlar belirledik mi kendimize? 1

2

Yapı elemanlarının konumunun , pencerelerin, mobilyaların dahi hane sakinlerine göre özelleştiği bir medeniyetin mimarları olarak neleri standart olarak aldığımızı tekrar gözden geçirmeliyiz belki de. “Ev” geçmişten bugüne incelendiğinde, —hangi bütçeye sahip olursanız olun belirli standartları olan, yukarıdan dayatılmış plan ve niteliklere sahip bir yapı olmadığı görülür. Hayat görüşü, şehrin getirdikleri, bütçe, kişilik, aile yapısı gibi birçok faktör, evi kişiye göre değişebilen, dönüşebilen, uyum sağlayabilen bir organizmaya dönüştürür. Bu doğrultuda Covid-19’un da evin gelişmesi ve dönüşmesi, “standartlarının” belirlenmesi konusunda bir dönüm noktası teşkil edecek pek çok farkındalık kazandırdığını düşünüyorum. 1

(...kapı öyle odanın içini birden görebilecek biçimde açılmaz. Kapıyı açtığınızda önünüzde ya yaşmak duvarı vardır; ya da neredeyse bir dolabın içine girersiniz. Böylece kapının açılma sesinin duyulmasından, girenin oda içini görebilmesi için geçen sürede oda içindekiler toplanır...) Cengiz Bektaş\ Türk Evi, syf.124 2 ...pencerenin tam ortasında çoğu kez, bel tahtası olur...Alt yarısı da parmaklıdır. Kısacası çocuklar da büyükler de düşünülmüştür. ve pencere dışarıda neyi görmek isterseniz o yöne doğru açılır.... ) Cengiz Bektaş\ Türk Evi, syf. 128

18 mimarhane bülten | temmuz 2020


İzolasyon, karantina, pandemi gibi gündemimize yeni giren kavramlar; bizi evlerimizde yalnızca barınmaya değil “yaşamaya” itti. Bunun sonucu olarak ev dışında gerçekleştirdiğimiz yeme içme, eğitim, eğlence ve çalışma gibi gündelik hayat pratiklerinin birçoğunu evin için sığdırmaya çalışsak da “hayatın ta kendisinin ev olduğunu” tecrübe ettik. Beraberinde kurumsal-pratik eylemler ve belli başlı ihtiyaçlarımız için yaşadığımız evleri dönüştürme eğilimi kazandık. Mekânlara yeni -belki de zaten bünyelerinde barındırdıkları, hakettikleri anlamlar yükledik. Bu süreçte pencere ve balkonlar evimizde sadece aydınlatma ve havalandırma fonksiyonuna sahip açıklıklar olmaktan çıkıp sokakla aramızda bir köprü olurken bazılarımız salona kattığı balkonların pişmanlığını hissetti fazlasıyla. Belirli zaman dilimlerinde dışarıdan aldığımız ekmeği yemek için girdiğimiz mutfaklar artık ekmeği “üretmek” için girdiğimiz mekânlara; ayda birkaç kez misafir gelecek diye kapalı tuttuğumuz odalar bilgisayarlarımızın ön kamerasındaki tabakayı kaldırmamızla beraber -iş arkadaşlarımızla/sınıf arkadaşlarımızla fikir “ürettiğimiz” ofislere/sınıflara dönüştü(!) bir bakıma. Celalettin ÇELİK hocamızın deyimiyle “kendi üretimhane” lerimize dönüşen evlerimizin, üretime ne kadar olanak sağladığını; Ofis, kütüphane, okul, alışveriş merkezi gibi eğlence, sosyalleşme ve ihtiyaç mekânlarını aynı hacim içerisinde, “ev” de kurgulamaya çalışsak da yaşadığımız evlerin bizlere sunduklarının oldukça yetersiz olduğunu; beraberinde özümüze bakma fırsatı bularak ev dışındaki tüm gösterişli mekânların aslında insanın temel ihtiyacı olmadığını görmüş olduk.

Umuyorum ki; bu farkındalıkların neticesinde Covid-19, birçok konuyu ve alışkanlığımızı gözden geçirmemize sebep olduğu gibi İç-dış ikilisi, mahremiyet, evsellik gibi kavramları da gözeterek yaşayış, üretim biçimimiz ve ihtiyaçlarımıza göre evin standartlarını tekrar gözden geçirmemize vesile olur.

mimarhane bülten | temmuz 2020 19


Yazımı geçtiğimiz günlerde vefat eden, Türk mimarlığının önemli isimlerinden birisi olan ve sayısız önemli esere imza atan ve şair-mimar olarak anılan Cengiz Bektaş’ın yazımı destekleyen bir şiiriyle sonlandırmak istiyorum.

“Bir ev çizeceğim bölümsüz doğu-batısız Verin ellerimi Serin gölgelerde kişiler çizeceğim Ağısız çocukluklar Sen-benim biz olduğu çağ Ayrı bölüm düşkünü yok aramızda Çalışmanın büyüsü irelecek Evimizin düzeni yerinde Yüzyılların tümü birden yaşanacak Kötü tümceleri de seveceğiz iyilerce Geleceğimiz bizden utançsız Çalgılar susacak ses sürecek eylemimizde Evimizde öldürneyi öğreten inanışlar anılmıyacak Bilinmeyen ötelere el kaldıran papazlar olmıyacak Demirci Müller’in gözlerindeki kuşku Senin benim kuşkum Tinimizi tanrılığa yetiştirmeyi bileceğiz Tuna içimizde doğup kocayacak Birbirimizi çiçek olmuş yaprak olmuş göreceğiz Kurumuş dudaklarımızda sıcaklık Dağlarda döğülmüş sular evimizde Yeşil otların üzerinden çakıl temizliğinde İnancımız üzerine evrenimiz Evimizde ağaçlar kökleri bizde Bir ev çizeceğim bölümsüz doğu-batısız Verin ellerimi Verin ellerimi Kişiler çizeceğim “

20 mimarhane bülten | temmuz 2020


Çizen: Zeynep ÇOKÇA

mimarhane bülten | temmuz 2020 21


Yaşamın Mİmarİye Yansıması: Türk Evİ Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, kendisinden çok kıymetli bilgiler öğrendiğimiz Mimar Cengiz Bektaş’ı özlemle anıyoruz.

Yazan: İrem Nur Kaya Konut olarak adlandırdığımız, insanın barınma ihtiyacını giderdiği mekân insanın var oluşundan bu yana gelişen ve değişen etmenlerle beraber her zaman gündemde yerini koruyan bir mesele olmuştur. Bulunan çözümler değişse de bir “çözüm arayışında” olma hali değişmemiştir. Bizler de pandemi sürecinde konutta geçirdiğimiz zamanın artmasıyla beraber bu meseleyi acilen yeniden ele almamız gerektiğini fark ettik. Bu meseleyi ele alırken başvurabileceğimiz kaynakların başında Türk evleri geliyor. Türk evleri coğrafyayı doğru okumanın ve ihtiyacı olanı inşa etmenin güzel örneklerini barındırıyor içinde. Mimar Cengiz Bektaş da içinde doğup büyüdüğü ev kültürünü tanımak için yaptığı araştırmaları Türk Evi isimli kitabında bizlere sunuyor. Bu incelememizin konusu olan kitabın Yem Yayınları’ndan ilk baskısı Şubat 2013’te yapılmış ve 168 sayfadan oluşuyor. Ayrıca kitapta Bektaş’ın çizim ve fotoğraflarının kullanıldığını belirtmek gerek.

“İçinde doğup büyüdüğüm, elbette yalnızca fiziksel olmayan coğrafyanın yarattığı “ev” kültürünü tanıyabilmek için Balkanlar’da, Adalar’da, tüm Anadolu’da sayısız araştırma-inceleme gezisi yaptım. Mimar olduğum yıllardan bu yana, her olanağı değerlendirerek bu tanıma çabamı sürdürdüm… yaşama kültürünün yarattığı evlerin kimilerini yalnızca fotoğraflayıp, yazıp-çizerek, çoğunu ölçüp-biçerek, ayrıntılarıyla saptadım… yaptıranlarından, yapanlarından bulabildiklerimle konuştum… çok şey öğrendim onlardan.” Cengiz Bektaş kitaba bu cümlelerle başlıyor. Kitap boyunca da gördüğü, gezdiği ne varsa bizlere kendi perspektifinden kesitler olarak sunuyor. Türk Evi kitabı, giriş kısmıyla beraber, 10 bölümden oluşuyor. Bektaş, konuyu daha iyi anlayabilmemiz için “Geçmiş” adını verdiği bölümde Türk evinin çekirdeğini oluşturan Anadolu’ya yöneliyor. Çayönü, Aşıklı Höyük, Çatalhöyük, Likya evi, avlulu evler gibi örnekleri kısa kısa inceliyor. O dönemlerde insanların neyi öncelik olarak belirlediğini ve neye göre konutlarını inşa ettiklerini anlatıyor. Anadolu’da hüküm sürmüş her uygarlık kendinden bir şeyler katıyor konuta. Birikim ilerledikçe daha güzel çözümler çıkıyor ortaya. “Bu Ezgi Kimin?” diyor usta mimar ve onun bakış açısına göre üretilenlerin hiçbirini birbirinden bağımsız gibi değerlendirmek mümkün değil. 22 mimarhane bülten | temmuz 2020


“Hangi gereçle yapılmış olurlarsa olsunlar, nerede, kimin için yapılmış olurlarsa olsunlar, bugün de yaşayan örneklerini incelediğimizde, bu evlerde kimi ortak yönleri, temel ilkeleri saptayabiliyoruz.” Çekirdeği inceledikten sonra Türk evinin kendisine geliyor sıra. İlk olarak “İlkeler” isimli bölümde Kula, Maraş, İstanbul gibi birçok farklı yerden fotoğraflı örnekler vererek evin hangi koşullar ekseninde oluştuğunu anlatıyor. Bektaş, her iklimde yaşama, doğaya, çevreye uygun çözümler üretildiğinden bahsediyor bu bölümde. Eğimli arazilerde evler konumlandırılırken komşunun manzarasını kesmemek önemli bir kriter mesela. Eğim bir engel değil, aksine bir fırsata çevriliyor bu evlerin kurgusunda. Ayrıca bu evlerde gösteriş yapmak yerine ihtiyaç neyse onu karşılamak temel ilke olarak belirlenmiş. Günümüzün revaç konusu olan sürdürülebilirlik de bu evlerin zaten sağladığı bir koşul. Evin bölümleri coğrafyanın gerekliliklerine göre şekilleniyor. Mesela İzmir’de cumbalar kışın ısı kaynağıyken yazın ısı yalıtıcı bir alana dönüşüyor. O yörede hangi ağaçtan daha çok varsa o kullanılıyor evin yapımında. Her malzeme esas işlevi neyse onu yerine getiriyor, yalın kullanım zedelenmiyor. Ailenin mahremiyeti önemli olduğu için avlu bu ilke çerçevesinde şekilleniyor. İç ve dış birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini tamamlar nitelikte kurgulanıyor. Ölçülerse insan temel alınarak belirleniyor ancak sadece insan değil hayvan da bu ev kurgusunda önemli bir yere sahip. Ve evler esneklik ilkesini de sağlayacak nitelikte yapılıyor. Aile büyüdükçe evler de büyüyebiliyor yani. Evin kurgulanmasında buna benzer birçok ilkeyi tüm detaylarıyla anlatıyor Bektaş.

“İklime, güneşe göre çözüm… İncelediğim evlerin belki de en önemli özellikleri doğayla savaşmadan ona uymaları, belki de daha doğru bir deyişle, doğanın kan dolaşımı içinde olmaları… Çevreye saygılı kalmaları… Bu evi yaratan insan, bütün öteki yaratıkları, her şeyi, evreni, kendisi için yaratılmış bir çevre olarak görmüyor. Kendini öteki varlıklardan biri, hem de onlarla dengede olması gereken, onlarla birlikte var olan biri olarak görüyor. Evin kapısı atlı araba için açılırken, bir kanadında, insan için, daha küçük ayrı bir kanat, kedi için küçücük bir başka kanat açılabiliyor.”

Bir sonraki bölüm olan “Ana Gereçler” isimli bölümdeyse ahşap, taş, kerpiç gibi kullanılan malzemeleri fotoğraflarla örneklendirerek anlatıyor bizlere. Malzeme seçiminde ekonomi önemli olduğu kadar halkın yaşamda benimsediği temel ilkelerin de payı büyük. Fani olduğunu kabul eden halk, evini ahşaptan inşa ediyor çünkü. Ahşabın özellikleri buna zemin hazırlayabiliyor. mimarhane bülten | temmuz 2020 23


Diğer bölüme geldiğimizdeyse Cengiz Bey’in Türk evi ve kentleşme konularını ele aldığını görüyoruz. Ona göre kent; insanlaşma yolunda öteki insanlara göre biçim almasıdır ve çevrenin insancılaşması, insancalaşmasıdır. Efes, Priene, Hierapolisve daha nicesi… Kent olgusunun ne şekilde oluştuğunu ve Türk evinin bunun neresinde olduğunu sorguluyoruz mimarla birlikte. Sokak, mahalle gibi daha geniş kavramların yanında evin mahalleye açılan ‘kapısı’ da burada bir inceleme konusu olarak karşımıza çıkıyor. Balkon, bahçe gibi evin bölümleri de bu incelemenin bir başka konusu tabii. Ve bunların nerede, nasıl konumlandırıldığının ev sahibinin maddi durumunu anlamamızda büyük bir öneme sahip olduğunu öğreniyoruz bu bölümde. Bektaş anlatımlarda yöre halkının yaygın kullanımlarından yararlanıyor ve böylece mimari dışında da önemli bilgiler edinebiliyoruz kitap sayesinde.

“Kışlık kat, ‘elim değmesin yeter’ (2.20-2.25 m) yüksekliktedir. Duvarları, yer katında olduğu gibi kalındır; pencereleri küçüktür. Kısacası korunaklıdır, çok kolay ısıtılır.”

Altıncı bölümde Türk evinin plan tiplerini anlattıktan sonra, diğer bir bölümde esneklik ilkesini tüm yönleriyle, derinlemesine ele alıyor yazar. Her şeyde olduğu gibi bu evin gelişim sürecinde de farklı dönemler mevcut. Sekizinci bölümde de bu dönemleri fotoğraflarla kısaca anlatıyor Bektaş. Kitabın bölümlerini anlattıktan sonra genel bir incelemeye gelecek olursak; kitapta kimi bölümlerde detaylı bir anlatım yaparken kimi bölümlerde konu hakkında kısa bilgiler veriyor Cengiz Bektaş. Türk evi konusunda hiç kitap okumamış biri için bu bilgilerin gayet yeterli olduğunu söyleyebiliriz. Mimarın anlatımları sayesinde içinde yaşadığımız coğrafyanın gerekliliklerini daha iyi anlıyor ve buna uygun çözümlerin nasıl üretildiği hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ayrıca dönemin yaşamı hakkında da bir şeyler öğreniyoruz bu evleri okuyarak. Zira mahremiyeti önemseyen insanlar, yaşamı başka evlerin görmediği avlularda kurguluyor. Hayvanları önemsediği için kapıda ayrı bir yer ayırıyor ve sokakta yürüyenle evin içindeki birbirinden koparıyor. Ama bu kopuş yalnızca bahçe kotunda kendini gösteriyor çünkü bu evlerde oturanlar üst katlarda sokağa hakim olmak için çıkmalar yapıyor aynı zamanda. Öğrendiğimiz her detayda yaşamın mimariye büyük bir incelikle yansıdığını görebiliyoruz. Ve kitabın belki de en güzel yanı Bektaş’ın tüm bunları kendi üslubuyla, şiirsel bir şekilde anlatması. Kitabı okurken hem mimari anlamda bilgiler ediniyor hem de kendinizi kültürünüzde bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorsunuz. Tüm bunları okuduktan sonra konut anlayışımızın nereden nereye evrildiğini sorgulama kısmını da sizlere bırakıyoruz. 24 mimarhane bülten | temmuz 2020


Hayalimdeki Ev Çizen: Hanne DERVIŞOĞLU mimarhane bülten | temmuz 2020 25


EVDE OLUP OLAMAMAK ‘AN’DA Yazan: Fatıma Zehra Akman

Farklı tecrübeler edindiğimiz bu küresel felaket dönemi, insan olarak muhasebe yapabileceğimiz bir fırsat oldu aslında. Öncelikle her canlı gibi insan beyni de önce olumsuzu göze alır. Böylece, yaratılışın bir gerçeği olarak aslında biz de duygusal farkındalığı uyandırıp, ‘koruma’ içgüdüsüyle cesaretimizi toplayıp harekete geçme, eyleme dökme döngüsü içerisine girmiş oluyoruz. Yani ürken, hayatta kalıyor. Diğer canlılardan farklı olarak insan, bu durumu idrak etmesiyle daha olgunlaşmış bir hale gelebiliyor. Ve biz kültürel olarak eski bilge insanlara, ihtiyarlarımıza baktığımızda bunu çok görürüz. Onlar bir duruyorlar ve izliyorlar; “Ya gerek yok bu kadar tantana yapmaya.” deyip “Mevla’m neylerse güzel eyler.” moduna giriyorlarken, bunu nabızları yükselmeden yapıyorlar. ‘MIŞ’ gibi yapmıyorlar, çünkü uzun süre yaşanmışlıklarında yüksek çözünürlükte yaşıyorsan böyle bir yetenek zaten gelişir. Lakin hepimizin de dahil olduğu, daha çok genç olan toplumla (Z kuşağı) beraber bu fırsatı -dışardan fazla veri aldığımızdan- geliştirme imkânımız gittikçe azalıyor. Burada aslında bir şuurdan, inanç psikolojisinden ve anda olamamaktan bahsediyoruz. Günümüzdeki ‘inançlı insan’ kategorisindeki kişilerin, yüzeysel yaşadığı dini çoğu insana dayatmaya çalışması toplum olarak çoğu insanı ‘din yorgunu’ yaptı. Bu da o insanların, inancın sağladığı faydalardan uzak durmasına sebep olmuştur. İnanç, öncelikle insanın kendisiyle alakalıdır. Ama biz, inancı dışarıya baskı aracı olarak uyguladığımızda -ister ateizm ister Hristiyanlık ister Müslümanlık hiç fark etmez- inancımızı diğerlerine “Onlar da benim gibi olsun.” düşüncesiyle baskıladığımız için, aslında inanç ve anlamın ne işe yaradığını unuttuk. İlk defa yeryüzündeki 165 ülkedeki okulların aynı anda kapandığı gibi, bütün büyük dinlerin ibadethaneleri de kapalı. İnsanlık tarihinde böyle bir zaman olmamış. Ve bütün sistem diyor ki: Neye inanıyorsan inan, kır dizini otur, bir kendine bak! Mesaj çok net. İbadethanelerde (camiler, türbeler, kiliseler veya ağlama duvarında) ibadetler için iyi niyetlerde gidiliyor lakin dışardaki bir tanrıya hep dilek ve isteklerde bulunuluyor: Allah’ım şöyle olsun böyle olsun... Mesela “Allah’ım, biz Müslümanlara ve insanlara yardım et!” Aynı şey haçlı seferlerinde “Tanrı bizimle beraberdir!” diyen papanın da jargonu. Ama bu, “Allah’ım biz pasifiz, bizi bir ittir de bu iş hallolsun. Bizi uğraştırma, sen bize yardım et.” anlamına geliyor. Bilakis, şöyle bir dua duyduğumuzda işler değişecektir, “Allah’ım, bize verdiğin bu aklı kullanma cesareti ver.” Aslında dua, kendi potansiyelini kullanma azmini dillendirmenin adıdır. Bu şekilde niyet edersek olur. Bir insanın olmayan bir geleceği tahayyül edip çevirmesi, çok tanrısal bir şeydir. Bunun için gereken düşünce, hayal ve harekettir. Yani cesaret edip yerimizden kalkmalıyız. Biz bunu başkasına bırakınca, hep tokadı yiyoruz. Şu anda tüm dünyada ibadethaneler kapandı. Bunu da sistemi kuran yaptı. Yani artık “MIŞ” gibi yapmaktan çıkıp, hakikaten yapmalıyız. İbadet aslında -etimolojik yapısı itibariyle- varlığının gereğini yerine getirmektir. Abd olmayı, ‘kulluk’ olarak çeviriyoruz ama abd olmak, yaratılış amacına uygun ve onu yükseltecek bir yolda davranış gösterebilmek demektir. Kölelik değildir abd olmak, başka bir şeydir. Mesela tüm kâinat ibadet eder. Ağaç mesela, kışın yaprağını döküyor baharda yeniden açıyor, yani bir döngü içinde. İbadet bir günah çıkarmaya dönünce uyarı geliyor: Yaşamını ibadete dönüştür. Neye inanıyorsan… İbadet saati diye bir şey olamaz inanan bir insan için. Yaşamının, varlığının tüm halini yerine getirmeye ibadet ederiz aslında. Onun dışındaki ritüeller tabi ki olacak. O yapılan ritüellerin hayatı ibadete dönüştürmesi halinde inançlı olduğumuzu fark edebiliriz. 26 mimarhane bülten | temmuz 2020


Hepimizin küçük hayatları ve ondan alacağımız dersler var. Ne yapıyorsak, varlığımızın gereği olarak yapıyoruz. Bildiğimiz yoldan fayda elde etmeye, hayatta devam etmeye azimli olabiliriz. Nefes alıyorum, yaşıyorum. Bu olanda hayır vardır deyip, gözlerimizi dört açmalı. Şimdi önümüzdeki hayata bakacağız. Yeni bir dünyaya göz açacağız. Bu tokadın yanında bulunmaz bir fırsat aslında. İnsan sıkıntı çözmek için var olan bir varlıktır. Yani “Sıkıntı yoksa, sıkıntı vardır.” Biz hep rahat ve konfor olsun istiyoruz. Olmadığını gördük. Bağımlılıklarımızdan bahsedersek, şu andaki bir hazzı gelecekteki bir ödül için erteleyebilmek sadece insan beyninin yapabileceği ‘irade’dir. Elektronik ortamda anlık doyumlarla devamlı istek halinde oluyoruz. Evde kaldığımız ve çoğu alışkanlığımızdan uzakta olduğumuz bu dönemde, aslında hayatımızdaki her şeyi haz mekânizmalarıyla yapıyormuşuz. Haz alıyordu insan bu hızdan, bu sürüklenmeden, bu kendini koyvermeden. Bunu istedim, oraya gittim, yaptım... Biraz sonra gittim, daha çok haz veren bir şey yaptım... Halbuki hayatında amacı olan, programını zaten uygulamakta olan insanlar, içinde bulunduğumuz pandemiden en az etkilenen insanlar. Zaten bir çalışması olan, daha da aktif hale gelmeye başladı. Ve daha mutlular. Amaç varsa, seni bir yere kilitleyen bir rota, bir deniz feneri varsa o zaman oluyor. Şu bağımlılık işine geldiğimizde, evde kalan insanlar için internette sürekli öneriler dolaşıyor. Şunu oku, şunu dinle, şu filmleri izle… Tonla e-kitap listeleri dolaşırken bir bakıyorsun, evde ne yapacağını bilemeyen insanları meşgul etmek üzere tonla malzeme boca edilmiş. - Tabi bunu iyi niyetli yapanlar da var .- Yani, sen yeter ki kendini düşünme, sen bununla meşgul ol. Çünkü, biz durunca kendimizle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Hepimiz kendimizi çoğunlukla bağımlı olduğumuz faaliyetlerle tanımlamaya alışmışız. Şimdi onlar hayatımızdan çıkınca, bir boşluğa düştük sanki. Aynı zamanda bazılarımız için bu değerlendirebilecek bir fırsat haline geldi. Evde amaçlarımız için bolca vaktimiz oldu. Çare, çok ileriye, büyük ve muhtemelen bizi aşacak bir hedef koymak. ÖMRÜMÜZDEN UZUN HAYALLERİMİZ OLMALI. Bu, insanı insan yapan faktördür. Şu anda birçok insan bu hayatın içerisinde olagelen şeyleri bekliyor. Bizi biz yapacak şey, ileride bir rotası olan işaret. Ben oraya gitmek için varım, demek. Bu da kendinin sana söylediklerini ne kadar iyi dinleyebiliyorsan ne kadar net görebilirsen mümkün. İnsanın yaşadıkça hatırladığına inanlardanım, diyor, Sinan Canan. Kendimizi hatırlamak için öğreniriz. Öğrenirken kalbimizi titreten, zihnimizi ayıltan şeyler bizi bize hatırlatanlar. İşte şimdi kendinle muhabbet edip, kendinin ne istediğini kendine anlatabilme zamanı. Bu zamanlar bir daha da gelmez. Yani dışardaki büyük haberlerden biraz kurtulup, kendi küçük dünyamızın gerçek büyük haberlerine odaklanmamızın zamanıdır. Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz. Daima sefer vaktinde olmak ümidiyle… “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir...”(1) Onikiden vuran kazanır ! Hadi bakalım…

Karantina Haritasi Çizen: Fatıma Zehra AKMAN

mimarhane bülten | temmuz 2020 27


28 mimarhane bülten | temmuz 2020

Çizen: Zeynep ÇOKÇA


STALKER FİLM OKUMASI Yazan: Fatıma Zehra Akman

Stalker, bu hayatta sorgulama yöntemini, nedenini, önemini ve cevabın çok da uzakta olmayacağını anlatan bir film. 3 ana karakterimiz var: İZ SÜRÜCÜ : Taşralı, üstün olmayan yanıyla aslında feraset ve irfanı temsil eder. PROFESÖR : Yaşadığı ortamda akademi insanı. Pozitivizmi, bilimin varlığın kaynağı olarak gören, inançsızlığın temsili. Her şeyin temelini bilime dayıyor. Bomba, bir çözüm mü? Madem istekleri yerine getiren bir Oda var, Oda’ya giden kötü niyetli biri olma ihtimaline karşı, dilekleri kabul edecek Oda’yı -yeteneği oraya koyan varken- yok ettiğinde kötü niyetleri kabul olmayacakmış gibi düşünür. Ona göre kötü insanın eline geçmesin yeter ki. YAZAR : Nihilizm (hiççilik) anlayışını temsil eder. Kendine imanı söz konusudur. Yol boyu yolculuğa, bölgeye, mecraya üstten bakmaya ve küçümsemeye çalışır. “Siz anlamazsınız öyle bir yer değil, insan niye var ki, biz hiç içinde sorgulamadayız.” gibi ifadelerde bulunur. Bireycilik, yani insan, hakkı -tanrıyı- hayatın dışına ittiği zaman, insanlığın tecrübesinin dışına, gökyüzüne veya kiliseye itilen bir algının olduğu yerde kendine tapmaya başlar. İnsan iradesine önem veren yaklaşım insanı tanrılaştıran bir yaklaşımdır. HÜMANİZM ;İnsanı anlamasında inancı saf dışı bırakmak için ortaya çıkmıştır. Kulluğu bertaraf etmişsen, insancıl olmak meseleyken temelinde inanç yaratıcı demek. Yaratıcı insanın kendisi demek. Yazar, bu fikirleri temsil eder. KİRPİ :Zengin olup intihar etmiş. Cezalandırıldığı söyleniyor. Dünyalık olarak sahip olabiliriz. Bulmak istediğimiz neyse bir sürü yöntemi var ama esas aramamız gereken varılan gayenin ne olduğunu bilmiyoruz. Hakikate varacağımız şeyin bu olmadığını anlatan ve göndermeler yapılan bir unsur. Kum : Engebeli ve yol alınması gereken yer gibi görünür. Görünmese de olur ama sen bir şekilde yol almak zorundasın ve o yolun kendisi de senin kendinde esas mesele olmuş olabilir. Filmdeki önemli ifadelerden bahsedecek olursak; Tarkovski’nin en başta uzun planlar, ağır kamera hareketleri, az diyalog büyük oranda sorgulama ile görüntüye, metafora, gösterge bilimine/imgeye çok fazla mekân açan bir film dilini kullandığı söz konusu. Stalker’da da az ışık, koyu ton, kontrastın ağır olduğu ışık/renk, siyah, kahverengi mat tonlu ortam ile başlar. ‘Bölge’de ise aksine renkli sahneler karşımıza çıkar. Hayatımızı ifade eden yere koyduğu anlamlar aslında renklendirir. Bölge dışındaki yer karanlık, monoton karamsar, zor yaşanılan, birbirleriyle zor anlaştıkları -barda hiç diyalog yoktuiletişim yöntemi ve süreçlerinde sıkıntı olan bir yerden geçişi görüyoruz.

mimarhane bülten | temmuz 2020 29


TELEFON OLAYI: Teknoloji olmayan yerde, o telefon çalana kadar imkânsızlık bölgesi olduğunu idrak etmemiştik. Bir saniye, elektrik var mıydı? Bölgeye yüklenen bir sürü anlam var… Ama bir telefon, ışık belki de olağanüstü değildir. Bu sahne, intiba ile biraz daha o gerçeklik düzlemine çekiyormuş gibi. Sonuçta orası daha önce de yaşanılmış bir yer. Bu hatırlatma ile bizi kendimize getiriyor. Bu gidenler geri dönüyor. Yazar, giremedikleri Oda için tanrıya atıfta bulunarak bu durumun gücü ve gizemiyle otoriteyi sağladığını söylüyor. Ayrıca yazar dua etmeyi sızlanmak olarak görüyor papazı vs. örnek göstererek. İbadet etmeyi kölelik olarak algılıyor. Aradığının çok da uzakta olmadığı anlaşılıyor. Filmin sonunda arka planda kalmış “Maymun” lakabıyla sakat çocuk çıkıyor karşımıza. Aradığı olağanüstülük çok uzağında değil, evladıyla olan iletişimsizliğindeymiş. Senin yüzünden yaratık oldu diyordu eşi. Bardan İz Sürücü’yü evlerine çağıran eşiyle dönerlerken yürüyemeyen kız çocuğu yürüyormuş gibi izlenim verilirken, bir bakıyoruz kız babasının omzunda. İz sürücünün, yani senin, aradığın şey içinde. Aslında mucize aramana gerek yok!

FİLMDE DİKKATİMİZİ ÇEKEN YERLER Başlarken fotoğraflar sepya fonunda idi ama yola çıkıldığında renklenmeye başladı, sonra tekrar sepya oldu. Esas olan, yolculuğu yapmaktı. Silah taşımıyor. Oda’ya yolculuğun da saf ve savunmasız olması gerektiğine inanıyordu. Bu bir anlamda o ‘Bölge’deki kuralları koyana güven olarak yorumlanabilir. Oda’ya giderken birçok şeyden korktular ve gizlenerek gittiler. Bir yerde ise mağaradan geçtiklerinde girdikleri yere geri çıkmışlardı. Sonra İz Sürücü, bu bir tuzak demişti. Bölgeyi ararken tuzağa düştük diye yere yatıyorlar. Suyun içerisinde su olmayan yerlere yatıyorlar ve konuşmaya başlıyorlar. Konuştukları şeyler itirafları olmaya başlıyor. Ben, sen, osun, şusun diye yorumlar yapılıyor. Tuzak, yaptıkları itirafları olabilir.

30 mimarhane bülten | temmuz 2020


Kameranın su üzerinden hareket ettiği sahnede; para, ikon, su, silah, yosun, kaya, suyun berrak olduğu yerler gösteriliyor. O sahnede tüm insanlık tecrübesini koymuş. Suyun kendisi hayat, var olan zaten. İz Sürücü filminde sürülen izin arayış olduğu, esas meselenin arayış olduğu, varılan hiçbir ufuğun/gayenin tanrı olmadığı anlatılıyor. Dilediğimizi dilemekte serbest miyiz? Din var, ahlâk var, dileğimizin sonucu neler doğurur, kimler mutlu olur. Dileğimiz gerçekleştiğinde gerçekten mutlu olacak mıyız? Birazcık hayatımızı, hayat amacımızı sorgulayalım. Dünya koşturmacası içinde ne yapıyoruz, amacımıza ulaşmak için ne kadar çabalıyoruz? Zona’daki türlü tuzaklar bizim hayatımızdaki imtihanlar ise, ne kadar başarılıyız?

“İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır, öldüğünde ise, katı ve duyarsızdır. Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. Sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler. Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. Çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.” İz Sürücü İnsan yaratılışı itibariyle, bir mükemmelliği ve esasında insanın zayıf varlık olduğu gerçeği var. Güçsüzlüğe yer bırakmayan şey, hayattan uzak şey. Mükemmellik güçsüzlüğün kendisidir. Gayenin hayatın içinde olduğu, karakterlerin kendi hayatına yönelmediği, yaşayışına, kendi özüne dönemediği ve çok basit olarak gördüğü şeyleri gerçekleşmediği sürece arayışının da bir şey ifade etmediği, gayeye de ulaşamayacağı olarak yorumlanabilir. İnsanın en büyük vazifesi kendisiyle beraber ailesi. Bir insan kendisini gerçekleştirememişken, aile hayatını, çevresine en özgün özel iletişimini, tavrını doğru şekilde koyup hayatını da bunun üzerine bina edip istikametini de o sağlam temel üzerine inşa etmediği müddetçe ister en popüler olsun ister bilim adamı olsun ister en zengin olsun, bunun bir şey ifade etmeyeceğini gösteriyor filmin son sahnesi.

Fotoğraflar: https://www.imdb.com/title/tt0079944/

mimarhane bülten | temmuz 2020 31


KİTAP ÖNERİLERİ Örselenmİş Osmanlı’dan Medenİyet Umuduna sadettİn ökten

Esra Gözükara

Sadettin Ökten, Türk yazar, emekli öğretim üyesidir. Babası Celalettin Ökten, hayatı boyunca imam hatip okullarının açılması ve yaygınlaşması için mücadele eden Türkiye’nin ilk imam hatip lisesi müdürüdür. 1942 yılında İstanbul’da doğdu. 1959’da Vefa Lisesi’ni bitirdi. 1964’te İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne asistan olarak kabul edildi. 1971-73 yıllarında ABD’de misafir doktora öğrencisi olarak bulundu. Askerlik görevini 1974-75 yıllarında Genelkurmay Bilgi İşlem Dairesi’nde tamamladı. 1977’de doktor unvanını aldı. 1979-80 akademik yılında Belçika’da bilimsel araştırmalar yaptı. 1982 yılında doçentliğe yükseltildi. 1985’te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne geçti. 1989’da profesörlüğe yükseltildi. 2004 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna kitabı Ayşe Çavdar moderatörlüğünde yapılmış bir söyleşi kitabıdır.

Kitapta parça parça konular yer almaktadır ve bu konular altında Sadettin Ökten’e yöneltilmiş sorular doğrultusunda alınan cevaplardan oluşan paragraflar yer almaktadır. Kitapta Sadettin Ökten’in aile kültürü, eğitim hayatı hakkında kendi ağzından bilgi sahibi olabiliyoruz. Ayrıca bu başlıklar altında Sadettin Bey’in öğretici üslubu ile birçok yeni bilgi veya bildiğimiz konulara farklı bir bakış açısı getirmek mümkün. Kitapta insanın somut dünyası iç dünyasına kadar indirgenmiştir. Kitabı okurken çok geniş bir yelkende anlatılan konularla karşılaşıyoruz din, mühendislik, kültür, şehir vs. En sonunda bunların aslında bir bütün halinde olması gerektiğini ve hiçbirini birbirinden bağımsız düşünemeyeceğimizi anlayabiliyoruz. Kitapta da Sadettin Bey’in belirttiği gibi ‘kendinizi inşa etmişseniz, hayata, insanlara bakabiliyorsunuz’.

Ayrıca bu konuların yanında bize kendimizi, tarihimizi, çevremizi ve aslında hayatta içinde bulunduğumuz çoğu

durumu sorgulamamızı sağlayacak bazı cümleleri vardır. Benim okurken etkilendiğim bir kısım ‘Aile de bir medeniyet tasavvuru çerçevesinde çalışır. İç dünyanızda her şeyi yerli yerine koyan, birtakım değerleri sevdireni tanıtan, inandıran ve o değerler doğrultusunda sizin hareket etmenizi sağlayan bir temel medeniyet tasavvuru vardır. Bu olmazsa insan içgüdülerinin esiri olur, hayvan gibi olur o zaman. Ama inansa, mutlaka bir değerler sistemi vardır. Bu değerler sistemini kaybettiğiniz zaman seviyeniz düşer. Bu bilinçli bir düşüş değildir. Bir uçağın adeta yere çakılması gibi tehlikeli bir iniştir. Şimdi biz bu değerler sistemini kat’i manada yitirmiş vaziyetteyiz. Bunun birinci sebebi, Osmanlı toplumunun maddi dünyadan kendine gereken payı alamamış olması. Almak istediği zaman da kendi temel ön kabullerinden vazgeçmesi gerekti. Maddi dünyadan pay alamamak onu zaafa düşürdü ve bu yüzden de kendi temel medeniyet tasavvurunu sorgulayıp mahkûm etti. Tanzimat’la başlayan çatırdama, Cumhuriyet’le yıkıma dönüştü.’ Bu gibi, kitapta okuduğumuz çoğu kısımdan kendimize bir şeyler çıkarabileceğimizi düşünüyorum.

32 mimarhane bülten | temmuz 2020


Kubbeyİ yere koymamak turgut cansever

Mimarlık ve İslam’ı tek çatı altında toplamaya çalışırsak eğer, Turgut Cansever’den bahsetmeden geçemeyiz. Onu ve düşüncelerini anlamak için ise yazdıklarını ve söylediklerini anlamak gerekir. Kubbeyi Yere Koymamak kitabı ise onu

Samet Eren Mengü anlamak için ilk basamak olabilecek bir kitap niteliği taşımaktadır. Üstelik her görüşten ve kesimden insanın içerisinde kendine ait bir şey bulabileceği bir eser niteliği taşımaktadır. Cansever, İslam geleneğinden ve mahalle kültüründen bahseder. İnsana İslam çerçevesi ile tekrar bakar ve bunu mimarlığa nasıl uyarlayabileceğini düşünür. Bu yüzden “Bilge Mimar” deriz ona. Amacı sadece binalar dikmek değil, mimarlığı bir düşünceye dönüştürmekti. “İnsanın dünyadaki esas vazifesi, dünyayı güzelleştirmektir” Ayet-i Kerimesini yerine getirmeye çalışıyordu. Geleceğin mimarları ve şehir plancılarının her fırsatta tekrar tekrar okuması gerektiğine inanılan bir eser Kubbeyi Yere Koymamak. Ne yazık ki artık basılmayan bir kitap ve çok nadir bulunuyor. PDF formatında buradan edinebilirsiniz: https://drive.google.com/file/d/1o8sw7Z_ dpXcPhm23iVIXz-n2kuajUOHr/view?usp=sharing

Tenİn Gözlerİ: Mimarlık ve Duyular Samet Eren Mengü

Juhani Pallasmaa

Mimarlık ve doğa fotoğraflarda göründüğünden farklı olabilir. Bizlere hissettirdikleri ile bir hayal kırıklığı oluşturabilir. Fotoğrafların keskin bir şekilde yansıttığı görüntü aslında başka bir hâldedir bazen. Fotoğraflar, dünyayı anlama ve hissetme yeteneğimize engel oluyor. Tenin Gözleri kitabı mimarlık öğrencilerine çevresinde olup biteni anlamak için felsefi bir yol açıyor. Bugünlerde hızla gelişmeye devam eden bilgisayar teknolojisi ile birlikte mimarlık kör ve sağır bir şekilde ilerliyor. Nasıl ekranda gördüğümüz doğa fotoğrafları bizlere oranın duygusunu yaşatmıyorsa, ekranda ya da kâğıtta gördüğümüz mimari fotoğraflar ve çizimler o duyguyu bizlere yaşatmıyor. “Genel olarak sanat ve mimarlığın görevi de, tıpkı şiir gibi, salt birer izleyici olmakla kalmayıp, ayrılmazcasına ait olduğumuz farklılaşmamış bir iç dünya deneyimini yeniden kurmaktır” (Pallasmaa, 2018, s.31). Buradaki iç dünya deneyimi hakkında felsefi bir mekân oluşturma özelliğine sahiptir Tenin Gözleri. mimarhane bülten | temmuz 2020 33


Kadırga Gezisi Çizen: Zeynep ALVER

SEN DE ÇİZ

Yaşadığın Çevreyi Haritalandır Çizen: Merve MACIT

Santorini evleri Çizen: Nurevşan DÜZCÜKOĞLU

34 mimarhane bülten | temmuz 2020

Çizen: Zeynep ALVER


Hayalimdeki Ev Çizen: Ayşe Hümeyra YEŞILYURT

Santorini evleri Çizen: Nurevşan DÜZCÜKOĞLU

mimarhane bülten | temmuz 2020 35


Karantina Haritasi Çizen: Elif Revna ÇELIK

İlk Bülten Toplantısı Çizen: Zeynep ALVER

36 mimarhane bülten | temmuz 2020

Süleymaniye Gezisi Çizen: Fatma Zeynep YILDIRIM


Sedat Akdoğmuş ile Türk Tarih Kurumu Binası Çizen: Fatma Zeynep YILDIRIM

Pencere Çizen: Ayşe KILINÇARSLAN

Santorini evleri Çizen: Nurevşan DÜZCÜKOĞLU

mimarhane bülten | temmuz 2020 37


Notlar

Santorini evleri Çizen: Nurevşan DÜZCÜKOĞLU

Profile for Mimarhane

Mimarhane Öğrenci Bülteni Sayı 03  

Mimarhane Öğrenci Bülteni: Bizlerin gözünden şehir, tasarım ve mimari

Mimarhane Öğrenci Bülteni Sayı 03  

Mimarhane Öğrenci Bülteni: Bizlerin gözünden şehir, tasarım ve mimari

Advertisement