Issuu on Google+

K.K.T.C Fiyatı: 8 TL

YAŞINDA

Kadının adı

JULIETTE BINOCHE Kürt Antigone’nin söyleyecekleri var

KRALİÇE’NİN 50 YILLIK KARİZMATİK AJANI

JAMES

BOND Hollanda edebiyatıyla flört zamanı

“Şeytan”ın yönetmeni Milliyet Sanat’a konuştu BORDO MAVİ SANAT

Kenny Garrett’tan saygı duruşu

7 TL KASIM 2012

Enis Batur’dan deniz seviyesinde denemeler

Müziğin organik gıdası

Sting

Contemporary İstanbul’un sürprizleri

ŞEHİR ŞEHİR OPERA DENEYİMİ

İran’daki dev Batı koleksiyonu


AY D A B İ R FİLİZ AYGÜNDÜZ

filiz.aygunduz@milliyet.com.tr

KASIM 2012 Sayı 644 / 126301

Yayın Sahibi MİLLİYET GAZETECİLİK VE YAYINCILIK A.Ş. Genel Yayın Yönetmeni

DERYA SAZAK Yayın Yönetmeni

FİLİZ AYGÜNDÜZ Tüzel Kişi Temsilcisi

İSMAİL ERALP Sorumlu Müdür ve Yayın Sahibi Temsilcisi

ALİ NAZIM ONARAN EDİTÖRLER Sahne sanatları ve müzik

ASU MARO Plastik sanatlar ve edebiyat

YASEMİN BAY Sinema

NİL KURAL Yazı işleri

GÜLDEN ÖKTEM Görsel Yönetmen

AYLA DÜNDAR Sayfa Sekreteri

ATİLLA ŞEN Reklam Grup Başkanı SAVAŞ YILMAZER Reklam Grup Başkan Yardımcısı

SERKAN BAYOĞLU Reklam Direktörü

CENGİZ EKEN Reklam Müdürü

DORUK DAĞDELEN Reklam Rezervasyon Direktörü

GÜVEN ÖNEMLİ Sıra 854 / 7 TL Kıbrıs’ta satış fiyatı 8 TL Yurt içi abonelik bedeli 72 TL ISSN 1300-4425

YÖNETİM YERİ: İzzetpaşa Mah. Abide-i Hürriyet Cad. No: 162 Çağlayan / İstanbul Tel: (0212) 337 93 41 / 42 Fax: (0212) 337 93 48 e-mail: milsanat@milliyet.com.tr Reklam Rezervasyon: (0212) 337 97 32 Abonelik Müşteri Hizmetleri: (0212) 337 94 59 - 337 96 28 Basıldığı Yer: Doğan Ofset Yayıncılık ve Matbaacılık A.Ş. Hoşdere Yolu Doğan Medya Tesisleri C Blok Esenyurt-İstanbul Tel: (0212) 622 19 00 Milliyet’in ayda bir yayımlanan ücretli kültür sanat dergisidir. Milliyet gazetesi ve eklerinde yayımlanan yazı, haber ve fotoğrafların her türlü telif hakkı Milliyet Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş’ye aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez Yayın türü: Yerel süreli www.milliyetsanat.com /

Bond’u ‘romanında’ ziyaret etmek 1952’DE bir ‘karakter’ dünyaya geliyor. Yazarı daha orta yaşlarında sigaraydı, alkoldü derken kalp krizinden göçüp gidiyor ama o, yaratıcısının göremediği 60. yaşa ulaşıyor. Edebiyat takvimiyle 60, sinemanın takvimiyle 50. Onun adı Bond. Bu ay, Daniel Craig’de vücut bulmuş haliyle Milliyet Sanat’ın kapağında yer verdiğimiz James Bond. Herkesin hemfikir olduğu müthiş bir karizma. Nefes kesen bir maskülen duruş. Arabası, kol saati, smokini, kravatı, kol düğmeleriyle tam bir salon adamı. İfadesiz buz gibi bakışlar. Soğuk espriler. Martini. Güzel kadınlar. Dolce vita! Görev icabı, kötü adamları kurşun yağmuruna tutan, bazen kas gücüyle bizzat telef eden bir gizli ajan. Ölmek şöyle dursun, ölümsüzlüğe doğru yarım asrı deviren... Peki bu karakteri nasıl yarattı, Ian Fleming? Neydi ki sırrı, Bond denince bunca yıldır gözlerinin içi parlayıp durdu milyonlarca sinema severin? Bütün bir ay derginin hazırlıkları sırasında James Bond yazıları okuyup, James Bond konuşurken, onun yüzlerce fotoğrafı arasında dolaşırken sık sık gündeme geldi bu sorular. Sadece onlar mı? Neydi o güzeller güzeli Bond kızları? Ah o Bond şarkıları... “Her erkeğin Bond’u farklıdır” denilen Bond aktörleri; Sean Connery’den, Roger Moore’a, bugün Daniel Craig’e uzanan... İşte Bond efsanesini oluşturan tüm bu konuları içeren geniş bir dosya hazırladık sizin için. Bu ay vizyona giren son Bond filmi “Skyfall”u izlemeden önce, keyifle okuyacağınızı umduğumuz, sizin sorularınıza da yanıtlar verecek neredeyse eksiksiz bir Bond dosyası... Bond’la yaptığımız bu ‘derin’ teşrik-i mesai sırasında Ian Fleming’i de sık sık yad ettik doğrusu. Acaba Ian Fleming nerede bitiyor, James Bond nerede başlıyor? Klasik sorudur: Yarattığı karakterin ne kadarı yazarın kendisidir? Bond araştırmacılarına

göre, Bond Fleming’le dolu, Fleming de Bond’la. İkinci Dünya Savaşı sırasında istihbarat servislerinde edindiği onca deneyim ve donanımı kağıda dökmeye karar veriyor Ian Fleming. O yıllarda arkadaşlarına bir casusluk romanı yazmak istediğini söylüyor. Daha sonra kendisiyle yapılan söyleşilerde söylediklerine göre, eşi Anne Charteris’le düğün hazırlıkları yaptığı sırada o kadar bunalıyor ki, 1952’de bu evlilik-düğün atmosferinden kurtulmak için askerdeyken aldığı casus romanı yazma kararını uyguluyor. Savaşta sırasında tanıştığı gizli ajan ve komando tiplerinin karışımı bir karakter yaratıyor. Sıra ona isim bulmaya geliyor. Aman romantik olmasın, Anglosakson ve çok maskülen olsun; ölçüsü bu.O sıralarda “Benim İncil’im” diye nitelediği “Birds of the West Indies” isimli kitabın yazarı kuşbilimci James Bond geliyor aklına. İsim budur. Ve böylelikle Bond efsanesini başlatan ilk roman “Casino Royale/Royal Kumarhanesi” çıkıyor ortaya. Biz Bond’un sinemadaki 50. yılı nedeniyle bu dosyayı hazırladık ama hazır bir Bond rüzgarı eserken bu ay, kitaplarını da ihmal etmemek lazım. Özellikle, “Casino Royale”i... Oğlak Yayıncılık’ın Maceraperest Kitaplar serisinden çıkan ilk Bond romanı “Casino Royale/ Royale Kumarhanesi”, Mehmet Harmancı’nın nefis çevirisiyle Türkçeye aktarılmış. Ki, bu kitabın sinema versiyonunu 2006’da Daniel Craig’in Bond’u canlandırdığı ilk filmde izlemiştik. Eğer gerçek bir Bond severseniz ve henüz okumadıysanız en azından seriyi başlatan bu kitabı mutlaka okuyun. ‘Karakter yaratma’nın o büyülü dünyasını bir kez daha keşfedeceğiniz nefis bir deneyim olacak. Sinemayla, edebiyatın akrabalık ilişkisine hayran kalacağınız... Bond gibi eski bir dostu ‘romanında’ ziyaret etmek de cabası...MS

@Milliyet_Sanat

1

Milliyet SANAT Kasım 2012


K.K.T.C Fiyatı: 8 TL

kasım

7 TL KASIM 2012

JULIETTE BINOCHE

Enis Batur’dan deniz seviyesinde denemeler

Kürt Antigone’nin söyleyecekleri var

Müziğin organik gıdası

KRALİÇE’NİN 50 YILLIK KARİZMATİK AJANI

Sting

JAMES SAYI: 2012 / 11/ 126301 / 644 / 7 TL ISSN 1300-4425

İÇİNDEKİLER

128 sayfa

YAŞINDA

Kadının adı

Contemporary İstanbul’un sürprizleri

BOND

ŞEHİR ŞEHİR OPERA DENEYİMİ

Hollanda edebiyatıyla flört zamanı

“Şeytan”ın yönetmeni Milliyet Sanat’a konuştu

PLASTİK SANATLAR

İran’daki dev Batı koleksiyonu

BORDO MAVİ SANAT

Kenny Garrett’tan saygı duruşu

Kapak: Daniel Craig

5 50. yılında

James Bond KAPAK

96 Demet Evgar ve Nilgün Kurt’tan yeni tiyatro: Pangar...

5 Bond 50 yıldır sinemada! ● Bond’a 3. kez hayat veren Daniel Craig ● Yeni Bond filmi “Skyfall”da bizi neler bekliyor? ● James Bond’u ete kemiğe büründüren aktörler ● Bond kadar ünlü Bond kızları! ● Bond’un klasikleşmiş müzikleri ● Bond mitini yaratan faktörler

SİNEMA

46 Sting ikinci kez İstanbul yolcusu!

60 Atölyesini ziyaret ettiğimiz Ozan Oganer ve heykeli “Yoga Master”.

22 Juliette Binoche yeni filmi “Kadınlar”da bu kez gazeteci rolünde. 26 William Friedkin “Katil Joe” adlı son filmini Milliyet Sanat’a anlattı. 28 Pelin Esmer ile ödüllü filmi “Gözetleme Kulesi”ni konuştuk. 30 Altın Koza ödüllü “Babamın Sesi”ndeki Alevi-Kürt ailenin umudu... 32 Atilla Dorsay’dan Alfred Hitchcock Patricia Highsmith buluşması...

MÜZİK

22

106 Enis Batur ile sinemadan müziğe...

Juliette Binoche “Kadınlar”ın başrolünde...

Milliyet SANAT Kasım 2012

40 Müzik seyyahı Kenny Garrett’tan 13 Kasım’da konser... 42 Her ölümlünün modunu değiştirmeye muktedir müzisyen: Neşet Ertaş! 44 Luz Casal, İstanbul konseri öncesi Milliyet Sanat’a konuştu... 54 Kuşağının önde gelen piyanistlerinden Emre Şen ile ilk albümü üzerine... 56 Naim Dilmener’in ‘Müzikal Günce’si...

2

64 Alev Gözonar’dan VIP’li, VOP’lu, QR kodlu ve de hikayeli sergi! 66 Altın çocuklar Pera Müzesi’nde... 68 SPOT: Güncel sanatı öğrenmek için... 70 Contemporary İstanbul, yedi yaşında! 74 Yahşi Baraz’dan İran’ın gizli hazinesi 76 Müzeler nasıl kaynak yaratır?

KÜLTÜR

84 İlber Ortaylı’nın kaleminden 100. yılında Balkan Savaşı... 86 Her yönüyle tezhip...

SAHNE SANATLARI

88 Opera severlere sezon rehberi 90 Aspendos nasıl kurtulur? 92 Antigone, Türkiye’nin yakın tarihinin ayıplarından birinin peşinde... 94 İstanbul Halk Tiyatrosu’nun “Bezirgan” oyununun kulisindeydik... 98 Gizem Erdem’in bale-modern danstiyatro hattında uzanan yolculuğu...

EDEBİYAT

106 Enis Batur ile “Rakım Sıfır” üzerine... 108 İstanbul Kitap Fuarı, 31. yılında ‘çocuk edebiyatı’na odaklanıyor. 110 Hollanda edebiyatı hakkında bilmediklerimiz... 112 Ömer Türkeş Şule Gürbüz’ü yazdı. 114 Yekta Kopan ile sanat kulisi 116 Ece Aksoy’dan damağın unutmadığı ‘öyküler’ 122 Ajanda


AFİŞTEKİLER

Mia Wasikowska 2011’de de dönem filmi “Jane Eyre”de rol aldı.

Nobelli yazar Türkçeye çevriliyor

Yeni Madame Bovary, Mia Wasikowska Cevdet Kudret Ödülü Denizer’in Türk edebiyatının usta isimlerinden Cevdet Kudret anısına, beş ayrı dalda dönüşümlü olarak verilen Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri bu yıl tiyatro dalında düzenlendi. 20. yaşına giren Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Ümit Denizer’in “Adalet, Sizsiniz (Sokrates, Galileo, Sacco, Vanzetti)” adlı oyununa verildi. Denizer’e ödülü 18 Kasım saat 15.45’te TÜYAP Kitap Fuarı’nda düzenlenecek törenle takdim edilecek.

Gustave Flaubert’in defalarca sinemaya ve televizyona uyarlanan ünlü eseri “Madame Bovary”ye yeni bir uyarlama daha geliyor. “Cold Souls” adlı filmiyle dikkat çeken yazar / senarist Sophie Barthes’ın yöneteceği uyarlamanın oyuncu kadrosu da belli oldu. Filmde Tim Burton’ın “Alice In Wonderland”inin Alice’i olarak dikkat çektikten sonra dönem filmlerinde öne çıkan aktris Mia Wasikowska, Madame Bovary’yi canlandıracak. Genç oyuncu Ezra Miller’ın Bovary’nin genç aşığı Leon Dupois olarak rol alacağı filmde, ünlü İngiliz aktör Ryan Ifans ise Monsieur Lheureuse olarak izleyici karşısına çıkacak.

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Çinli yazar Mo Yan’ın kitaplarını Can Yayınları basacak. Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz twitter’da haberi şu sözlerle duyurdu: “Mo Yan’ı en kısa sürede çevirerek yayımlayacağız, kolları sıvadık; ama çeviri telaşa gelmez, tabii ki.” 11 Ekim’de Nobel alan Yan, 8 milyon İsveç kronu değerindeki ödülünü 10 Aralık’ta Stockholm’de düzenlenecek törenle alacak.

Şükran Moral Hollanda’da Şükran Moral’ın “Evli, Üç Erkekli” ve ‘’Bordello’’ isimli performanslarının fotoğraf ve videoları ‘’In What Language Shall I Tell You My Story...’’ isimli karma sergide izleyiciyle buluşuyor. 13 Ocak 2013’e kadar Hollanda’da Schiedam kentindeki Stedelijk Müzesi’nde görülebilecek olan sergi farklı ülkelerden, kimlik, köken, göç ve sosyal değişim sorunlarının farkında olan ve bunları çalışmalarına mizahi bir biçimde yansıtan sanatçıların eserlerinden oluşuyor. Öte yandan Moral’ın “Bordello” adlı videosu Art Vectors Yatırım Ortaklığı Koleksiyonu’na dahil edildi.

Depeche Mode geliyor

Andy Fletcher, Dave Gahan ve Martin Gore (soldan sağa) 3. kez İstanbul’da olacaklar. Milliyet SANAT Kasım 2012

4

Depeche mode üçüncü kez İstanbul’a geliyor. 2009 yılında Türkiye’de verecekleri konserleri, solist Dave Gahan’ın rahatsızlığı nedeniyle iptal olan grup, 17 Mayıs 2013’te Maçka Küçükçiftlik Park’ta hayranlarıyla yeniden buluşacak. Daha önce 2001’de Abdi İpekçi’de, 2006’da ise Kuruçeşme Arena’da konser veren Depeche Mode, 2009’daki iptal edilen konserden sonra çok sayıda Türk hayranı tarafından merakla bekleniyordu. 2013’te çıkacak ve henüz ismi belli olmayan albümlerinin tanıtım turu kapsamında Türkiye’ye gelecek olan grup, müzik tarihinin en başarılı elektronik müzik grubu olma unvanına sahip.


KAPAK

50 yıldır bizi eğlendiren casus

JAMES

BOND

İlk resmi Bond filmi “Dr. No”nun ve serinin yeni filmi “Skyfall”un afişleri.

Sinema tarihinin en uzun soluklu serisi James Bond, “Skyfall”la beyaz perdedeki 50. yılını kutluyor. İLK RESMİ James Bond filmi “Dr. No” vizyona girdiğinden beri tam 50 yıl geçti. Diğer bir deyişle Kraliçe’nin hizmetindeki ajanımız 007 bizi 50 yıldır eğlendiriyor. Sinema tarihinin en uzun soluklu serisine dönüşen James Bond’un bu ay 23. filmi “Skyfall” vizyona giriyor. Yarım asırdır devamlılığını koruyan James Bond şerefine, serinin Bond aktörlerini hatırlatan, unutulmaz Bond kızlarını konu alan, serinin devamlılığının nedenlerini sorgulayan, “Skyfall”da üçüncü kez Bond’luğa soyunan Daniel Craig’in kariyerine odaklanan ve tabii ki “Skyfall”da bizleri nelerin beklediğini ele alan kapsamlı bir dosya hazırladık. Bond lafıyla söylersek; ‘for your eyes only’, ‘Sadece sizin gözleriniz’ için...

Milliyet SANAT Kasım 2012

“Skyfall”un açılıştaki aksiyon sahnesi Eminönü Kapalıçarşı’da çekildi. Craig de çekimler sırasında İstanbul’daydı.

6


Onun adı Craig, Daniel Craig! Bu ay vizyona giren “Skyfall”da üçüncü kez James Bond olarak izleyeceğimiz Daniel Craig, ‘karakter oyuncusu’ olarak başladığı sinemada starlığa uzanan ender aktörlerden... Daniel Craig’in James Bond’u canlandıracağı açıklandığında serinin hayranları bu seçime şüpheyle bakmıştı.

ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR esin@sinema.com

SİNEMA veya kamera büyüsü dedikleri böyle bir şey; aksi takdirde nereden baksanız ‘yakışıklı’ değil! Yani bildik anlamda. Gelgelelim anında cazibe halesi oluşturuveren, konuştukça güzelleşen insanlardan. Hele ki bir Hollywood starı beklentiniz varsa bir kenara koyun. Cazibe tamam ama sinema perdesinden fışkıran, tabiri caizse ‘hayvansal cazibe’ titreşimlerinden eser yok. “Infamous”da izleyenler hatırlayacaktır, en ‘sayko’sundan bir katil olarak dahi ortalığı sarsacak denli ikircikli bir beden dili vardır. En belalı, sert erkek hallerinde ve baştan çıkarıcı duruşunda kendi meşrebince bir cazibe merkezi oluşturur. Ki bu da malum, merakımızı cezbedecek bir karakter oluşturmada pekala çıkış noktasıdır. Resimli roman yüzeyselliğindeki “Sylvia”da dahi İngiliz şair Ted Hughes

olarak yine müthiş bir cazibe merkezi yaratır. Şairin karizmasını layıkıyla parlatmasından öte, geniş, kemikli yüzüne kilitlenmemizin nedeni Sylvia’dan özür dilediği sahnede görüldüğü gibi bulutlu ifadesidir. Bu da, onun elle tutulur kanlı canlı karakterler yaratma başarısını gösterir. Tiyatro ile başladığı, arada şöhreti TV ile yakaladığı kariyerinde onu bağımsız filmlerin aranılan aktörü yapan şey ‘çeşitliliğe’ olan merakı olsa gerek. Gerçek hayatta da işini iyi yaptığından emin olduğuna dair sinyaller veren ama belli ki mahcubiyete düşmemek adına kontrollü ve temkinli konuşan bir yapısı var. Dolayısıyla bu hafif tedirgin halleri ve titrek tebessümü son direniş kalenizi yıkabilir. Zaten ‘karakter oyuncusu’ olarak başladığı sinemada starlığa uzanmak çoğuna kısmet olmaz. Onun

7

derdi ise söylediğine bakarsak, şan şöhretin getireceği rol zenginliğidir, gerisi iki bira, bir cekettir.

‘DOSTLARIM VE EVİM’ Daniel Craig ile James Bond kimliğini ilk kez üstlendiği “Casino Royal” (2006) vesilesiyle Londra’nın şahane lüks bir otelinde dünya gözüyle tanıştığımızda ‘dostlarım ve evim’ kıvamında bir mutluluk tablosu çizmeye çalışmıştı. Yani o söylemeden önce anlayacağınız üzere ‘medya ve kalabalıklarla’ arası pek iyi değil. Tevekkeli yıllar önce, 2004’te İngiliz süper model Kate Moss’la bir restoran çıkışı paparazziye yakalandığında içeri kaçarak arka kapıdan sıvışmaya çalışması işe yaramadığı gibi boyalı basına ilave malzeme temin etmişti. Özel yaşamıyla ilgili genç Milliyet SANAT Kasım 2012


KAPAK

Daniel Craig’i tiyatro ile başladığı, arada şöhreti TV ile yakaladığı kariyerinde bağımsız filmlerin aranılan aktörü yapan şey ‘çeşitliliğe’ olan merakı olsa gerek.

yaşında evlendiği, 1992’de doğan bir kızı olduğu, uzun süreli birkaç ilişkisi, yeni evlendiği memleketlisi güzel oyuncu Rachel Weisz gibi bilgilere sahibiz. Kariyerinin başında çareyi basına söyleşi vermemekte bulsa da Bond rolünün hayatına girmesiyle bundan da vazgeçmek durumunda kalması anlaşılabilir. James Bond gibi satışı yüksek bir markadan bahis açılınca akan sular duruyor malum. ‘Ciddi aktör’ kategorisinde anılıp, yıllarca kulis tozu, set dumanı yutarak geldiği bu noktada, Bond imajını pozlamak değil de, basbayağı rol yapmak isteğine ise şaşırılmaz. Gerçi Bond’un şerefiyle rol bulduğu dev bütçeli Hollywood filmlerinden “Invation” (2007), “Defiance” gibi genel geçer işleri saymayalım, Spielberg fiyaskosu “Cowboys & Aliens”ı (2011) ise hatırlamayalım.

ANNESİ SAYESİNDE Daniel Wroughton Craig, 1968 yılında İngiltere’nin kuzeyindeki küçük bir kent olan Chester’da doğmuş; ansiklopedik bilgi vermek gerekirse. Baba tüccar, sonradan güzel ve küçük bir ‘pub’ sahibi olmuş, arada boşanıp yeniden evlenmiş. İş, öğretmen annede bitiyor... Annenin tiyatro ve edebiyat merakı, onu da 1970’lerin sol eğilimli Everyman Theatre’daki oyunlara sürüklemesi Daniel Craig’in oyunculuk damarını oluşturmuş. Bakmayın, Bernard Hill ve Julie Walters gibi şahane isimlerin olduğu bir tiyatro aleminden bahsediyoruz. Meşhur ve karizmatik şair Ted Hughes’u o zamanlardan, henüz 10 yaşındayken tanırmış (hatta gizlice kızların edebiyat dersine sızarak Hughes’un bizzat okuduğu şiirlerini dinlediği rivayet edilir). Okul tiyatrosundaki başarıların yanında derslerde ayak sürümelerle geçen yeniyetmelik yılları hoş ama ne zaman Londra’da istikbal aranmış o zaman klasik macera başlamış; garsonluk ve bulaşıkçılıkla geçen yirmili yaşlar. Bir de Margaret Thatcher’ın İngiltere’yi ‘liberalizm çukuruna’ sokMilliyet SANAT Kasım 2012

Craig sık sık birlikte çalıştığı Roger Michell’ın yönettiği “The Mother”da.

Craig, “Skyfall”un yönetmeni Sam Mendes’le “Azap Yolu”nda iş birliği yapmıştı.

tuğu yıllar elbette. Yani hayat daha da bir zor. Üniversite okumakla ilgilenmeyen ve 16 yaşında okulu boşlayan Craig’in çabaları, sonrasında Royal Shakespeare Company’de eğitim görme şansını yaratmış. Gelgelelim Everyman Theatre’ın ‘gerçekçi’ yaklaşımından etkilenen gencimiz için Shakespeare bir hedef olamamış. Yıllar sonra “Hamlet oynamak gibi bir merakım yok, günümüz gerçeğinde yaşayan karakterler bana daha cazip geliyor,” demesi bu yüzden. İlk çıkışının “Friends from the North” adlı ünlü İngiliz TV dizisiyle olması şaşırtıcı değil. Ne de olsa porno dükkanı işleten bir mafya babasının adamını oynamak, sert yüz hatlarına gayet uygun. Üstelik oyuncu, kadın düşkünü, pervasız bir genç adam rolüne cuk oturuyor. Gelgelelim bu ‘erkeksi cazibe’ meselesi İngiltere’de şanını yürütse de gelen tekliflerin hep bu minvalde olması yıkıcı. Nitekim kendisi de akılcı bir kararla gelen teklifleri geri çeviriyor, köşesine çekiliyor. Gerçi sarışınlığı ve keskin yüz hatları başına çok dert açmadı değil. Habire, Nazi (“The Power Of One”, 1992) veya ukala ve kötücül İngiliz (“Lara Croft”, 2001) misali rollerde yer aldığı filmlere savruldu. Steven Spielberg ise onu Londra sahnelerinde keşfettikten sonra “Münih / Munich” (2005) için duraksamadan aramış. Gerçekten de tetikçi takımının en saldırganı olarak başladığı filmde artık ‘tipik bir Daniel Craig’ performansı diyebileceğimiz ‘dönüşüm’ halleriyle öne çıktı. Yani her cinayetler birlikte vicdanı uyanan ve tereddüde düşen Steve rolünde. Oyuncunun başarılı performanslarına verilebilecek belki de en parlak örneklerden birisi “Love is The Evil” (1998) olabilir. Filmde konu edinilen, ünlü İngiliz ressam Francis Bacon ve sevgilisi George Dyer arasındaki tutkulu ilişki bir yıkımlar silsilesidir. Filmin meşhur afişinden de anlaşılacağı üzere ilişkideki iktidar odakları gün geçtikçe el değiştirir; Dyer’ın katıksız ve vahşi cazibesi Bacon’ın akıl oyunlarına dayanamayacaktır. Yatak bir fetih alanı değil yıkım ye-

ridir. Craig, Bacon’ı canlandıran usta aktör Derek Jakobi’nin karşısında ezilmek bir yana filme damgasını basacaktır. Film beklenen etkiyi yaratmaktan uzaktır ama deneyimli ve çaylak iki aktörün birbirlerini yemeden kapışmaları takdire şayandır. Daniel Craig’i ‘iyi aktör’ yapan tercihler “Anne / Mother”da da göze çarpar. Hem anne hem de kızıyla ilişki kuran genç erkek olarak baştan çıkarıcılığı düşündürücüdür.

8

BOND DÖNEMİ Bu ay vizyonumuza giren “Skyfall”, serinin resmi olarak 23. Bond macerası. Başlangıçtaki ‘sarı saçlı, kısa boylu Bond mu olurmuş!’ saldırılarından yüzünün akıyla çıkması yakın takipçilerini çok sevindirmişti. Şimdi de “Casino Royal”deki şahane başlangıcından sonra “Quantum of Solace” ile hayal kırıklığı yaşayanlar rahat bir nefes alabilir. Zaten bu filmle derdimiz Craig değil, kadın ve macerasever ‘fantastik’ Bond’dan geriye kalan sıkıcı ve kuru bir Bond anlayışıydı. “Quantum of Solace”a (2008) filmin orijinal adının manası gibi bir ‘teselli/rahatlama kırıntısı’ arayan 007 olarak Bond, doğrusu pek sıkıcıydı. Kadınlar, filmde artık cazibe merkezi olmaktan uzaktı. Filmde herkesin biraz ‘aseksüel’ olmasının belki ciddi maksadı vardır, diye düşünmüştüm. Nitekim M rolündeki muhteşem Judi Dench’in başöğretmen / anne kıvamındaki şefkatiyle durum apaçık ortadaydı. Yani Bond’un teselliyi bulduğu, dön dolaş hayatındaki esas kadın M’di. “Skyfall” da M-Bond ilişkisini kurcalayacak gibi duruyor. Öksüz ve yetim James Bond’un her ne pahasına olursa olsun M’e karşı bağlılığı göz yaşartıyor. Tabii ki fazla duygusallık da bir yere kadar. Ne de olsa adam derin devletin bir maşası; gösteri devam etmeli. Filmin yönetmeni Oscarlı Sam Mendes’le Daniel Craig, ilk kez bu filmde birlikte çalışmadılar malum. İkilinin tanışıklıkları daha önceden olsa da, 2002’de “Kefaret Yolu / Road to Perdition”da mafya babasının (Paul Newman) sefih oğlu rolü Daniel Craig’e epey yol açmıştı. MS


Kırılgan Bond çocukluğuna dönüyor “Skyfall”da asıl mevzu, Bond ve Judi Dench’in canlandırdığı patronu M’le ilgili. Yönetmen Sam Mendes ise serinin 50. yıl filminde dramı ihmal etmiyor. NİL KURAL nil.kural@milliyet.com.tr

23. BOND FİLMİNİN prodüksiyon aşamasında ilk şaşırtıcı gelişme yönetmen olarak Sam Mendes’le anlaşılmasıyla başladı. Malum Bond serisi, seçimini ‘zanaatkar’ olarak tabir edilebilecek, 007’nin önüne çıkmayacak yönetmenlerden yana kullanıyordu. Sam Mendes ise “Amerikan Güzeli / American Beauty” ile Oscar kazanmış, İngiliz tiyatrosunda Shakespeare oyunları sahneye koyan, aksiyon değil, nitelikli dramlarla gündemde olan bir yönetmen olarak biliniyor. İsminin yönettiği filmlerin önüne geçtiği de bir gerçek... Bu yönetmen seçimi 50. yılda özel bir James Bond filmi izleyeceğimizin sinyallerini veriyordu. Zaten Daniel Craig’in seçilmesinden bu yana, daha kırılgan, daha kusurlu, arada bir tökezleyen bir Bond portresi çizilmeye başlanmıştı. Daniel Craig’in sayesinde fiziksel olarak da daha ‘dünyevi’ gözüken bu Bond, belli ki Mendes’le dümeni drama kıracaktı. Tabii ki, serinin izin verdiği ölçüde...

asıl meselesi ise yetim Bond’un M’le ilişkisi denebilir. Filmin finalinde bağlandığı yer Bond’un çocukluğu, hatta filmin adı da birebir çocukluğuyla ilgiliÖ Mendes, aksiyon sahnelerinde başarılı ancak asıl hünerini Bond’un varoluşsal ve mesleki sorunlarında ve gözden olmasa da çaptan düşmüş bir Bond’a yaptığı vurguda sergiliyor.

KÖTÜ EVLAT Kötü adamsız Bond olmaz. “Skyfall”un baş kötüsü, prodüksiyon gelişmelerini takip edenlerin bildiği üzere ünlü İspanyol aktör Javier Bardem’e emanet edilmiş Raoul Silva. Malum Coen Biraderler’in “İhtiyarlara Yer Yok / No Country For Old Men”indeki tuhaf saçlı karakterinden bildiğimiz üzere Bardem, ana karakterden rol çalmaya meyilli kötülere can veren bir oyuncu. Burada da Bond’dan rol çalmaya cüret eden bir kö-

tüyle karşımızda. Silva, MI6’den kazık yedikten sonra yalnız çalışmaya başlayan ve M’e diş bileyerek filmin kötülüklerine el ayak olan isim. Yani Bond, M’in iyi evladı, Silva ise kötü evladı olarak özetlenebilir. Bond ve Silva’nın ilk tanıştıkları sahnenin Bond hayranlarına Bond’un cinsel eğilimleriyle ilgili tartışma malzemesi vereceğini de ekleyelim. Bond kızlarına gelirsek... “28 Gün Sonra”nın yıldızı Naomi Harris, Bond evreninin ünlü karakterlerinden Miss Moneypenny olarak izleyici karşısına çıkıyor. Berenice Marlohe’nin canlandırdığı diğer Bond kızı Sévérine ise Silva’nın sevgilisi ama çok sayıda hemcinsi gibi James Bond’un cazibesine karşı koyamıyor. “Skyfall”, bir yandan eski filmlere ve serinin geleneklerine yaptığı göndermelerle, takipçilerin yüzünü güldürecek, diğer yandan olgun ve entelektüel bir Bond halkası... MS

Kötü adamsız Bond olmaz. “Skyfall”un baş kötüsü, ünlü İspanyol aktör Javier Bardem’e emanet edilmiş, eski MI6 ajanı Raoul Silva.

MESLEKİ SORUNLAR VAR Nitekim tahminler boşa çıkmadı. Dram ve hesaplaşma dolu yeni Bond filmi “Skyfall”un, İstanbul’da Kapalıçarşı’nın çatısında başlayıp, trenli bir aksiyonla devam eden nefes kesici açılış sahnesinde, Bond, çok sevgili patronu M’in (Judi Dench) risk almasıyla Eve adlı ajan tarafından vurulup, sulara gömülüyor. Bond, kurtulmasına kurtuluyor elbette ama bir süre ‘Kraliçe’nin hizmeti’ne dönmemeyi seçiyor. Bond’un kendi seçimiyle yaptığı bu ölü taklidi, MI6’e ve belli ki M’e şahsi bir meseleyle başlayan saldırıyla sonlanıyor, gözde ajan teşkilatına ve sadık olduğu patronuna yardımcı olmak için göreve dönüyor. Böyle başlayan hikayede, bu kez düşman içeriden yani eski bir MI6 ajanı. Filmin

Filmin sorgu sahnesinde Daniel Craig ve Javier Bardem; iki rakip karşı karşıya.

9

Milliyet SANAT Kasım 2012


KAPAK

James Bond’a can verenler Sean Connery, 1962 yapımı “Dr. No”da Bond’u hafızalara kazımıştı. Kahramanın ellinci yılını kutlarken, akla ilk gelen de gene onun adıdır. İskoç aktörü, sırasıyla George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve Daniel Craig izlediler. SEVİN OKYAY sevino@gmail.com

SEAN CONNERY

Adı Bond’la bütünleşti Sean Connery, özgün Bond olarak bir avantaja sahip. Aynı zamanda, “Indiana Jones and the Last Crusade” (1989) dizisi ve “The Hunt for Red October” (1990) gibi gişe yapan filmlerde de oynamış bir yıldızdır. Ben şahsen onun en iyi Bond olduğunu düşünüyorum. Ama bu, geriye bakarak yapılmış bir değerlendirme. Connery, yaşlandıkça demlenenlerden. Edinburglu Connery, Kraliyet Donanması’na katılmadan önce ve sonra, pek çok işe girip çıktı. Vücut geliştirmeyle de ilgilendi. 1953’te Mr. Universe yarışmasında bir rakibi ona aktör olmasını tavsiye etti. Bu öğüdü tuttu ve 1962 yılında, adı Bond ile birlikte anılan yapımcı Albert Broccoli, ona hayatını değiştirecek bir teklifte bulundu. Ian Fleming’in sevilen kahramanını canlandırmasını istedi. Cary Grant, James Mason, David Niven, Trevor Howard gibi aktörler Broccoli’nin teklifini geri çevirmişti, filme ayırabildiği bütçe de pek azdı. Mecburen pek meşhur olmayan birini, yani Connery’yi seçti. Oysa aktöre ‘fazla gelişmiş dublör’ diyen Fleming de bu seçime karşı çıkmıştı. Broccoli ise, o İskoç derisini biraz cilalayınca ortaya Bond’un çıkacağından emindi. Sonunda haklı çıktı, son gülen de adını ilk telaffuz ettiği andan itibaren Bond’la bütünleşen Connery oldu. Oyunculuğuyla da dikkati çekmiştir: Bir Oscar’ı, üç Altın Küresi var. Artık oyunculuk yapmıyor ama, sinema seyircilerinin aklında çoktan yer etti. Seriden ve kahramandan bıkınca ayrılmaktan da çekinmedi. Milliyet SANAT Kasım 2012

BUNDAN elli yıl önce, 5 Ekim 1962’de James Bond adı ilk kez sinema salonlarında yankılandı. Bir kumarhanede güzel bir hanım boyuna kaybediyor, karşısındaki yabancı da kazanıyordu. Hanım ona adını sorunca şöyle bir cevap aldı: “Adım Bond.

GEORGE LAZENBY

James Bond.” Kruşçev ve Kennedy’nin Küba krizi konusunda anlaşmazlığıyla taçlanan gergin bir dönemdi. Ama insanlar, Majesteleri’nin seksi gizli servis elemanı James Bond’la ve onu hayata geçiren Sean Connery ile yakından ilgilendi. İskoç aktörü, sırasıyla George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve Daniel Craig izledi. Kimi ötekinden başarılı oldu ama herkesin Bond’u kendine...

Diana Rigg veGeorge Lazenby, aktörün yer aldığı tek Bond filmi “Kraliçe’nin Hizmetinde”de...

Menajerini dinledi Bond’u bıraktı Broccoli, önce Timothy Dalton’la görüştü. Dalton, kendini bu rol için çok genç buluyordu. Şans, Avustralyalı George Lazenby’ye güldü. Londra’ya ilk kez 1964’te gelmişti, on bir yaşındaki Pierce Brosnan gibi. Ian Fleming de aynı yılda öldü. Lazenby, daha önce oyunculuk tecrübesi olmadığı halde (Fry’s Chocolate Cream reklamı hariç), “Kraliçenin Hizmetinde / On Her Majesty’s Secret Service”ta, diğer adayları geride bırakarak, 007 oldu. Lazenby dublör kullanmıyordu, filmde de bir

10

devamlılık sağlanmıştı. Ancak aktörün menajeri, Bond’un modasının geçeceğine inanıyordu. O da menajerini dinledi ve kendisine sunulan yedi filmlik kontratı reddetti. Oysa Broccoli onun fiziği ve karakteriyle Bond tipi biri olduğunu düşünüyordu. Yapımcıların aklı fikri Connery’yi geri getirmekteydi. Ona rekor ücretle bir kontrat teklif ettiler, Connery de “Diamonds Are Forever”da yedinci kez 007 oldu. Para bir yana, Bond’u oynamaktan hâlâ keyif alıyordu.


Kim han gi canlandı Bond’u rdı? Sean Co nner

y (1962-6 “Dr. No” 7) (1962), “ From Ru Love” (19 ssia With 63), “Gold finger” (1 “Thunde 964), rba Live Twic ll” (1965), “You O nly e” (1967) George Lazenby “On Her Majesty’s Secret Se (1969) rvice”

Connery

’nin dön

“Diamon

üşü

ds Are Fo

rever” (19 71) oor “Live and e (1973-1985) Let Die” (19 With the Golden G 73), “The Man un” (1974 Spy Who ), “The Loved M e” “Moonra ker” (197 (1977), 9), Only” (19 81), “Octo “For Your Eyes pu View to a Kill” (198 ssy” (1983), “A 5) Tim Roger M

othy Da

lton (19 87-1989 “The Liv ) ing Dayli ghts” (19 “License 87), to Kill” (1 989) Pierce B rosn “GoldenE an (1995-2002) ye Never Die ” (1995), “Tomor row s” (1997) , “The W Not Enou orld Is gh” (1999 ), “Die An Day” (20 other 02)

ROGER MOORE Moore, “The Spy Who Loved Me”de Barbara Bach’la birlikte...

Canayakın ve güvenilir “Diamonds Are Forever”ın hemen arkasından, en fazla James Bond filmi çeken aktör olan Roger Moore piyasaya çıktı. Cana yakın ve güvenilir bir Bond oldu, zor sahneleri de dublörlere bıraktı. Elliden fazla filmi olsa da seyirciler onu asıl, güler yüzlü ve nazik bir Bond portresi çizdiği yedi filmle tanır. Karakterle de bütünleştiğini düşünüyor. Hatta bir keresinde, “Hayatın güçlüklerini atlatmak için Bond’u örnek almıyorum, o beni örnek alıyor,” demişti. Bond kızlarının en akılda kalanlarından Britt Ekland, Roger Moore’un en iyi Bond olduğunu söylüyor. Onunla “Altın Tabancalı Adam / The Man with the

Golden Gun”da oynayan aktrise göre, Sir Roger Moore yazar Fleming’in ilk kitaplarında çizdiği karaktere çok benziyor. Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi mezunu olan 85 yaşındaki aktör bugün de aynı derecede hoş ve nazik. Moore’un yıldızlık mertebesine James Bond rolüyle ulaştığı da söylenemez, çünkü hayranları onu önce televizyon dizisi “The Saint”in (1961-1969) Simon Templar’ı olarak tanımıştı. Bu rolle, ABD hariç her yerde uluslararası bir yıldız oldu. Aktör sadece son filmi “Bir Cinayete Bakış / A View To a Kill”den hoşnut değil. Yaşı 57’yi bulmuştu ve filmde yüz dublör kullanılmıştı.

Roger Moore, cana yakın ve güvenilir bir Bond oldu, zor sahneleri de dublörlere bıraktı. Elliden fazla filmi olsa da seyirciler onu asıl, güler yüzlü ve nazik bir Bond portresi çizdiği yedi filmle tanır. PIERCE BROSNAN

TIMOTHY DALTON

İrlandalı bir Bond

Shakespeare geleneğinden Bond’a 1968’de Sean Connery’nin yerini alması teklif edilen Timothy Dalton, 22 yaşında olduğu için teklifi kabul etmemişti. On iki yıl sonra aktöre bu kez Moore’un yerini alması teklif edildi. Derken Dalton kendini “The Living Daylights”da Bond’u oynar buldu. Sahne ve televizyondaki rolleriyle tanınan, İngiliz Shakespeare geleneğinde eğitim görmüş Dalton’ın Bond’u öncekilerden farklıdır. Guardian onun Connery’nin doğal yetkesine ya da Moore’un uysal cazibesine sahip olmadığı görüşündeydi, ama bir Lazenby olmadığını da kabul ediyordu. Özellikle “Licence to Kill”deki performansıyla, Ian Fleming’in Bond’una en yakın kişi olduğu söylenir.

Brosnan, savaşkan Bondlardan değildi, daha çok Moore’un çizdiği karaktere yakındı. Yapımcılar onu, “For Your Eyes Only”de küçük bir rolü olan karısı Cassandra Harris’i ziyarete geldiğinde tanımışlardı. “Bu adamın yüzeyin altında nasıl biri olduğunu görmek istiyorum” diyordu Brosnan. Daha önce Connery’nin İskoç oluşuna, Lazenby’nin Avustralya’dan gelmesine ya da Timothy Dalton’ın Galli atalarına aldırmayan bazı Bond hayranları, nedense Bond’u bir İrlandalı’nın oynamasını tuhaf buldular. Ama hayranları için, yakışıklı, cana yakın Brosnan, Dalton’ın pek parlak olmayan mirasını yeniden hayata geçiren, buna rağmen kendini Bond karakterinin dışında tutarak başka filmler çekmeyi de başaran kişidir.

Pierce Brosnan, Bond’dan sonra kariyerine devam edebilmeyi başardı.

11

Milliyet SANAT Kasım 2012


KAPAK

n larının e Bond kız den biri ünlülerin n ndress’i Ursula A ı ığ ırd canland yder... R y Hone

rry, “Die Halle Be Day”de Another n ndress’i Ursula A t i takli sahnesin iş etm ti.

”Goldfin ger”ın ünlü Bo nd kızı Shirley Eaton.

Bazı kadınlar Bond için doğar! Onlar başka türlü kadınlardır... Güzel oldukları kadar zeki ve sofistikedirler... Kimi zaman dişli bir düşman ama bazen de uyumlu birer kedi yavrusu... Onlar hem güvenilmez hem de uzak durulamaz kadınlardır... Onlar Bond kızlarıdır... BURAK GÖRAL bgoral@hotmail.com

1967 YAPIMI John Huston’un ‘resmi olmayan Bond filmi’ “Casino Royale”in bir sahnesinde, 60’ların orijinal James Bond’u Sean Connery’ye göre hayli farklı bir yorumla ‘Sir’ James Bond’u canlandıran David Niven dayanamayıp şu cümleyi söyler: “Gizli Ajan tamlamasının ‘seks manyağı’ ile eşanlamlı tutuluyor olması can sıkıcı...” Ama bize hep öyle gösterilmedi mi, okuduğumuz kitaplarda ve izlediğimiz filmlerde? Ajanlık dünyanın en seksi mesleklerinden biriydi hep. Gizli bir kimlikle bir bukelamun misali ortama uyum sağlayan bu gizemli erkeklerin etrafı her daim kadınlarla dolu olmuştur. Yani bu mesleğin cinsel cazibesi, aslında ilk kez James Bond’la ortaya konmuş bir mesele değildir... Milliyet SANAT Kasım 2012

Ama Bond kitaplarının yazarı Ian Fleming bu meseleyi diğer yazarlara göre çok daha ciddiye almış, orası kesin. Fleming’in kitaplarında James Bond’un etrafındaki kızların çoğu tabiri caizse yüksek tahsilli olup zeki ve seksi kızlardır. Muhtemel yaşları 2030 arası, nadiren de 30 üstüdür... Ya çok güçlü ve oyunbaz karakterler olarak çıkarlar Bond’un karşısına, ya da yakın oldukları adamlar tarafından fiziksel veya ruhen hırpalanmış, mağrur ama desteğe ihtiyacı olan kadınlar olarak... Fleming her Bond macerasına bir ya da iki güzel kadın sıkıştırmıştır. Fleming’in Bond’a yakıştırdığı kızlar görkemli bir güzellikten ziyade Bond’daki ‘sofistike cazibe’nin dişi karşılığı olarak karşımıza çıkarlar.

BOND’UN BÜYÜK AŞKI Fleming’in yarattığı ilk Bond kızı “Casino Royale” romanındaki Vesper Lynd’dir. Bond’un en büyük aşkı; kadınlara karşı ta-

12

vırlarındaki büyük güvensizliği Bond’a miras bırakan zeki kadın... Fleming romanında Lynd’in karanlık ve fırtınalı bir gecede doğduğunu, ailesinin ona Latince ‘akşam’ anlamına gelen Vesper adını ‘fısıldadıklarını’ yazar. Bond, Vesper ile öyle güçlü bir aşk yaşar ki erken emekli olup onunla evlenmeyi planlar. Ama MI5’in içindeki köstebek olduğu ortaya çıkan Vesper’ın trajik sonu Bond’da derin bir yara açar. Kadınlara olan güveni artık temelden sarsılmıştır. Biz bu hikayeyi aslına sadık olarak ancak 21. Bond filminde, Daniel Craig’in ilk kez Bond’u canlandırdığı “Casino Royale”de izleyebildik... Bond kızları görünür görünmez James Bond’a ait olduklarını belli ederler. Genellikle ilk göründükleri sahnelerde gece kıyafetleriyle çıkarlar Bond’un karşısına... En çok da bir davet sırasında... “Dr. No”da Ursula Andress’in canlandırdığı Honey Ryder’ınki ise içlerinde en sıra dışı Bond kızı girişidir... 1962 yılı yapımı filmde An-


dress’in beyaz bikinisi ve belindeki uzun bıçağıyla denizden çıkıp Bond’un karşısına dikilmesi sadece Bond filmlerinin değil, sinema tarihinin de en ikonik sahnelerinden biri olur. Dönemin aynı kulvardaki filmleri içindeki kadın profillerinden farklı bir kimliktedir Honey Ryder. Güçlü, tehditkar, iddialı ve atletik bir kadındır...

HALLE BERRY TAKLİT ETTİ John Huston, 1967’de Fleming’in ilk Bond romanı “Casino Royale”yi perdeye bir ajan komedisi olarak yorumlarken Andress’i Vesper Lynd rolünde oynatmıştı. Oysa İsveçli aktris Andress’in hayat verdiği Honey Ryder, Fleming’in ilk Bond kızı değildir ama beyazperdenin ‘resmi’ ilk Bond kızıdır... Ve onun denizden çıktığı o ünlü sahnesi yıllar sonra başka bir Bond filminde “Başka Gün Öl / Die Another Day”de Halle Berry tarafından taklit de edilecektir... Honey Ryder adının seks çağrışımlı oluşu (‘bal kupası’ demek) tabii ki Bond kızlarının başka bir özelliğine daha işaret eder. Bond kızlarının erotik çağrışımlı isimleri veya lakapları kadın araştırmacı ve yazarlar tarafından ‘fazla’ seksist ve şoven bulunmuştur ki pek de haksız sayılmazlar. Mesela “Altınparmak / Goldfinger”, James

İki filmde de aynı aktris tarafından canlandırılan tek Bond kızı “Dr. No” ve “Rusya’dan Sevgilerle / From Russia With Love” filmlerinde görünen Sylvia Trench oldu. Ama onu oynayan Eunice Gayson adlı aktrisin esamisi bile okunmadı... Bond’dan yaşça büyük olan Pussy Galore (Honor Blackman) en tuhaf isimli Bond kızıdır... İngilizcede ‘kedi’nin bir diğer adı olan ‘pussy’ aynı zamanda argoda ‘vajina’ anlamına da gelmekte, ‘Galore’ ise ‘bolluk’ anlamında kullanılmaktadır... Bond tanıştıkları sahnede Pussy’nin ismini ilk duyduğunda boşuna “Rüyada olmalıyım” demez! Holly Goodhead (“Moonraker”), Kissy Suzuki (“You Only Live Twice”), Bambi (“Diamonds Are Forever”), Mary Goodnight ve Chew Mee (“The Man with the Golden Gun”), Xenia Onatopp (“Goldeneye”) ve Strawberry Fields (“Quantum of Solace”) isimlerindeki kinayeyi James Bond’a sunan güzel kadınlar oldular hep...

BOŞA ÇIKAN FIRSAT İki filmde de aynı aktris tarafından canlandırılan tek Bond kızı “Dr. No” ve “From Russia With Love” filmlerinde görünen Sylvia Trench oldu. Ama sonraki yıllarda, onu oynayan Eunice Gayson adlı aktrisin esamisi bile okunmadı...

Son Jam es Bond filmi“Sk yfall”un Bond kız larından Berenice Marlohe . ıran kalbini k Bond’un “Casino Vesper’i reen de Eva G Royale” ırdı. canland

13

“Skyfall” dahil irili ufaklı sahne süreleriyle yer alan 80-85 civarı Bond kızından çok azı Bond filmini bir sıçrama tahtası olarak kullanabildi. Bunların en barizi, resmi olarak Bond filmleri arasında gösterilmeyen “Asla Asla Deme / Never Say Never Again”de Sean Connery’e Bond kızı olarak eşlik eden Kim Basinger’dı. Ayrıca “Altın Göz / Goldeneye”da sert ve nemfomanyak bir karakterle izlediğimiz Famke Janssen’e ve tabii ki 2006 model “Casino Royale”de sadece Bond’un değil tüm Bondseverlerin gönlünde taht kuran ‘yeni Vesper’ Eva Green’e de yaradı Bond kızı olmak... Bond kızı olmak, onları oynayan kimi popüler aktrislerde de ters etki yarattığı olmuştur ama yine de bizde ‘Tatlı-Sert” olarak bilinen The Avengers dizisinin yıldızı Diana Rigg’i (“Majestelerinin Hizmetinde / On Her Majesty’s Secret Service”); sonrasında özellikle televizyon dünyasının yıldızlarından olan Jane Seymour’u (“Yaşamak İçin Öldür / Live and Let Die”); Roger Moore’un James Bond’unun dişi sineği kaçırmadığını düşündüren seçimi Grace Jones’u (“Bir Cinayete Bakış / A View to a Kill); tipik Amerikan kızı görünümünde güzelliğinin zirvesindeki Denise Richards ile Fransız sinemasının hüzünlü güzeli Sophie Marceau (“Dünya Yetmez / The World is not Enough”); Malezya kökenli aksiyon yıldızı Michelle Yeoh ile ‘Umutsuz Ev Kadını’ olmadan yıllar önce izlediğimiz Teri Hatcher (“Yarın Asla Ölmez / Tomorrow Never Dies”) ve Bond kızı olarak çekimleri sürdürürken Oscar kazanan Halle Berry’i Bond filmlerinde izlemek keyif verici olmuştur... Ama en ilginç olanı, bütün bu isimlerin dışında Bond kızı dendiğinde ilk akla gelen figürlerden birinin “Goldfinger” filminin henüz başlarında tanışıp vedalaştığımız Jill Masterson’ın (Shirley Eaton) olması. Jill, Bond’la olduktan sonra patronu Goldfinger’ın adamları tarafından baştan aşağı altına boyanmak suretiyle öldürülür. Shirley Eaton’ın altına boyanmış çıplak vücudu “Goldfinger” filminin bütün afişlerini süslediği gibi Bond kızlarının en bariz imajlarından birini oluşturur. “Skyfall”da ise Bond kızları kadrosunda Berenice Marlohe ve “28 Gün Sonra”yla tanınan Naomie Harris’i izleyeceğiz. Onların kalıcılar mı unutulanlar mı arasına gireceğini bilmek içinse çok erken. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


KAPAK

Tina Turner, U2’dan Bono ve The Edge tarafından yazılan “GoldenEye”ı seslendirdi.

BOND şarkılarıyla dans etmek

Nancy Sinatra (solda) “You Only Live Twice”, Madonna ise “Die Another Day” adlı Bond şarkılarını söylediler.

James Bond serisinin, unutulmaz şarkılar barındıran soundtrack albümleriyle ve tabii ki klasikleşmiş tema müziğiyle müzik tarihinde de yeri büyük. “Skyfall” vesilesiyle geçmişten günümüze Bond müziklerini şöyle bir hatırlayalım istedik. SADİ TİRAK stirak@doganburda.com

JAMES BOND serisi; sadece sinema tarihine geçen katmanlı hikayelerle, sürükleyici maceralarla, heyecan olgusunu her daim yüksekte tutmayı başarabilen senaryo teknikleriyle veya yayınlandığı dönemlerin küresel siyasi iklimini kimyasına katmakla yetinmedi; aynı zamanda sinemanın edebiyat ile birlikte en yakın arkadaşı olan müziği de destekledi. Zaman zaman ondan beslendi de. Bugün ilk birkaç notasını duyar duymaz milyonlarca insanın hemen eşlik edebileceği bir tema şarkısı yaratmış olmak, sinema tarihinde kaç filmin elde ettiği bir başarıdır ki? Süreklilik ve bütünlük konularında yadsınamaz bir vurgu ile istikrarı elden bırakmayan seri, yapımcı firma Eon Productions’ın da önemli hassasiyetiyle, sinema tarihinde tema müziği ve soundtrack konularında Milliyet SANAT Kasım 2012

markalaştı. Müziğin özellikle son 20 yılda kolaylaşan yayılımı sayesinde; gösterime giren her Bond filmi, en azından müzikseverler için “Acaba bu filmin şarkısını kim yaptı?” sorusunu akıllara getirdi. Öyle ya, çoğu zaman filmle aynı adı taşıyan şarkılar, dönem dönem neredeyse filmin kendisi kadar konuşuldu. Zira bu şarkılar için de -filmin kendisi kadar olmasa daüst düzey tanıtım kampanyaları yapıldı ve James Bond şarkıları her daim ‘önemli muhteviyat vaat eden’ ürünler klasmanına sokuldu. Bu vesileyle biz de yıllar içinde her yeni filmin soundtrack şarkısını dört gözle bekler olduk. Hazır bu sayının kapak konusu serinin yeni filmi “Skyfall” iken de, geçmişten günümüze James Bond müziklerini şöyle bir hatırlayalım istedik...

ÜNLÜ TEMA MÜZİĞİ Adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmış, unutulmaz oyuncu Christopher Lee’nin yer aldığı ilk filmin de (bkz: 1948 tarihli “Corridor of Mirrors”) yönet-

14

meni olan Terence Young’ın çektiği “Dr. No”, ajan Bond’un beyaz perde ile tanıştığı ilk filmdi. 1962 yılında yayınlanan filmin açılış sahnesinde duyulan bir şarkı ise, günümüzde James Bond dendiğinde akla gelen ilk şarkı oldu. Daha sonra 11 Bond filminin soundtrack’inde de imzası yer alacak olan İngiliz müzisyen John Barry’nin düzenlemesini yaptığı bu şarkı, bir Monty Norman bestesiydi. (Şarkının asıl bestecisinin bu ikiliden hangisi olduğu yıllarca tartışıldı. Mahkeme; Barry’nin bestenin kendisine ait olduğunu iddia etmesine rağmen iki duruşmada da Monty Norman’ı bestenin esas sahibi olarak ilan etti. Şarkının Barry’ye ait olduğunu iddia eden tüm kurumlara karşı davaları hep Norman kazandı.) ‘60’ların başında kısa süreliğine de olsa moda olan ‘sörf rock’ tarzındaki bir gitar rifinin genel yapısını oluşturduğu bu şarkı; basit bir rifin nasıl yıllara, nesillere, kuşaklara meydan okurcasına eskimeyeceğini de kanıtladı bir bakıma. Norman şarkıyı 1961 tarihli “A House for Mr Bis-


KAPAK

Bugüne kadarki 23 Bond filminde 7 erkek sanatçı şarkıyı seslendirirken, 14 kadın şarkıcı ya da kadın şarkıcılı grubu Bond şarkısı söylerken duyuyoruz. arada bir de, bu sefer bestesi gerçekten John Barry’ye ait olan ve ilk kez 1963 tarihli ikinci James Bond filmi “From Russia with Love”da duyulan “007 Theme” adlı bir şarkı da vardır ve en popüler ikinci Bond tema şarkısı olarak bilinir.

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ

“Skyfall”un jeneriğinde duyulan şarkı, sözü, müziği ve sesiyle Adele’in imzasını taşıyor. Shirley Bassey, “Diamonds Are Forever”a ses kattı.

was” adlı filmdeki Hintli karakterlerin söylediği “Good Sign Bad Sign” adlı şarkıdan ilham alarak yazdığını açıkladı. Hatta 2005 yılında yayımladığı “Completing the Circle” adlı albümde hem “James Bond Theme” hem “Good Sign Bad Sign” hem de o malum rifle ilk oyalanmaya başladığı zamanlarda ona taktığı “Dum Di-Di Dum Dum” takma adını taşıyan bir şarkıya da yer verdi. “James Bond Theme”; serinin ana şarkısı oldu ve muhtelif Bond filmlerinde, muhtelif sahnelerde kulaklarımıza ulaşıp durdu. Zaman içinde, dönemin yaygın müzikal eğilimlerine göre yeni versiyonları kaydedildi, yeni halleriyle yayıldı. Bugüne kadar “James Bond Theme”i; aralarında Ray Baretto, Count Basie, Stanley Black, Frank Chacksfield, Moby ve The Ventures’un da bulunduğu sayısız isim yorumladı. Bu Milliyet SANAT Kasım 2012

Tema müzikleri bir yana; seriye dair yıllar içinde gelenekselleşen bir başka müzikal unsur da, filmin hareketli açılış sekansından sonra beyaz perdeye yansıyan jenerik sırasında duyduğumuz, her Bond macerası için özel olarak yazılmış şarkılar oldu. Bugün akılda kalan Bond filmi şarkılarını bir çırpıda sıralayacak olan birçok kişi eminim ki Shirley Bassey’nin “Goldfinger”, “Diamonds Are Forever” ya da “Moonraker”ını, Duran Duran’in “A View to a Kill”ini, Nancy Sinatra’nın “You Only Live Twice”ını, Paul McCartney’nin “Live and Let Die”ını, Tina Turner’ın U2’dan Bono ve The Edge tarafından yazılan “GoldenEye”ını, Carly Simon’ın “Nobody Does It Better”ını, A-Ha’nın “The Living Daylights”ını, Sheena Easton’ın “For Your Eyes Only”sini veya Madonna’nın “Die Another Day”ini atlamayacaktır. Bu bağlamda; Eon Productions’ın dönemin popüler isimleriyle çalışma prensibi, seriyi her nesilden müziksever için dikkat çekici kılmaya yetiyor. Günümüzde müzik dinleyen (tüketen) kitlenin çoğunluğu için az önce saydığım isimler pek bir şey ifa“Live and Let Die”ve Paul McCartney

16

de etmiyor olabilir ama yeni film “Skyfall” ile aynı adı taşıyan şarkının Adele tarafından seslendirilmesi, ‘dönemin popüler isimleriyle çalışma prensibi’ dahilinde Bond markasını yine potaya sokuyor.

FİLMİN ADINI TAŞIMAYANLAR Konu soundtrack’ler olduğunda, serinin dikkat çekici bir özelliği olan ‘kadın şarkıcı çoğunluğu’ verisinden bahsetmemek olmaz. Bugüne kadarki 23 Bond filminde 7 erkek sanatçı şarkıyı seslendirirken (ilk filmin enstrümantal olan şarkısı hariç), 14 kadın şarkıcı ya da kadın şarkıcılı grubu Bond şarkısı söylerken duyuyoruz. Ajan Bond beyaz perdede kadınlara düşkünken, söz konusu notalar olduğu zaman da ‘tercihini’ onlardan yana kullanıyor diyerek duruma mizahi bir tat da verebiliriz isterseniz. Bu arada matematiğe meraklı olanlar az önce verdiğim rakamların toplamının 23 olmadığını fark etmiştir. Sebebi ise, serinin tarihindeki tek bir şarkının ‘düet’ olması. 2008 tarihli Bond filmi “Quantum of Solace”in şarkısı, günümüzün gitar kahramanlarından Jack White ile R&B yıldızı Alicia Keys düetiyle ortaya çıkan “Another Way to Die”dı. Bond şarkıları, genellikle duyulduğu filmle aynı adı taşır. Ama istisnalar da var. “The Spy Who Loved Me” filminin şarkısının “Nobody Does It Better”, “Octopussy”nin şarkısının “All Time High”, “Casino Royale”in şarkısının “You Know My Name”, “Quantum of Solace”in şarkısının ise “Another Way to Die” adını taşıması gibi... Son olarak; ‘90’lara Soundgarden ile damgasını vuran, 2000’lerin başında Audioslave ile modern rock’a esaslı bir kimlik kazandıran Chris Cornell’ın seslendirdiği “You Know My Name” şarkısının, soundtrack albümde yer almayan tek Bond şarkısı olduğunu hatırlatarak bitirelim. James Bond, günümüzde sinema ve müziği etkileyerek sanatsal serüvenine hâlâ devam ediyor. Hem sinema hem de müzik piyasasına dair birçok genellemeyi altüst eden bu gerçeklik karşısında ayağa kalkıp alkışlamaktan başka bir tepki vermek içimden gelmiyor. Belki bir Bond şarkısıyla dans etmek de olabilir tabii... MS


KAPAK

James Bond miti 50 yıl süren seriyle dünyanın en ünlü ajanı James Bond’un şiddet merakı, kadınlarla ilişkileri, patronu M’in temsil ettikleri, saf kan İngilizliği... Bunların hepsi Ian Fleming’in romanlarındaki yapıdan yola çıkıyor.

CÜNEYT CEBENOYAN

ming’deki Anlatı Yapıları”; 1965).

cebenoyan@gmail.com

ECO’YA GÖRE FLEMİNG

“MY NAME IS BOND, James Bond”, diye söze başlayabilmek ne çok erkeğin hayalini süslemiştir. Henüz ‘cool’ sözcüğü günlük hayata girmemişti ama adı konmamış olsa da bir ‘serinlik’ mevhumu elbette vardı ve James Bond bu serinliğin yani ‘cool’luğun hayata geçmiş haliydi. En zor durumlarda bile soğukkanlılığını, espri yapma yeteneğini yitirmez; en zor durumlardan bile kurtulur, kötü adamı öldürür ve rüyalarda bile görülemeyecek güzellikteki kadınları fazla çaba harcamadan yatağa atardı. Benim kuşağım Jeyms diye okumayı da öğrenememiştir James’i, biz Jeymıs deriz ona. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya! Yani James Bond’un pek de ideal bir tip olmadığını, temsil ettiği değerlerin pek de savunulacak yanları olmadığını fark etmeye başladık. Oryantalistti en hafif terimiyle, ırkçı ve faşistti en ağırıyla. Yargısız infaz yapar; üçüncü dünyalılara, eşcinsellere ve kadınlara aşağılayan gözlerle bakardı.

Ian Fleming ilk Bond romanı “Casino Royale / Royale Kumarhanesi”ni 1952’de yazıyor. 1952’nin casus edebiyatında Mickey Spillane’in öncülüğünü yaptığı şiddeti ön plana çıkaran eğilim, Bond’da da var. Daha eski casus edebiyatı ise ‘kim yaptı?’ sorusunun izinden gidiyor daha çok. Mickey Spillane’in Mike Hammer’larının Bond üzerindeki etkisi en az iki öğede görülebilir. Vesper Lynd adlı kadın karakter önce Bond’un güvenini kazanır ama sonunda bir düşman casusu olduğu ortaya çıkar. Spillane olsa kadını romanın kahramanına öldürtürdü ama “Casino Royale”de Vesper’in intiharına izin verilir. Yine de Bond’un aşktan

Ian Fleming Bond’un karakterini ilk roman “Casino Royale”de belirler.

BÜYÜK TİCARİ BAŞARI 1962’den beri süren bir film serisi olduğu için tek bir Bond karakterinden söz etmek de tam doğru değil. Bugüne kadar 23 James Bond filmi çekildi. Altı değişik aktör canlandırdı Bond’u. On bir farklı yönetmen görev aldı Bond filmlerinde. James Bond serisi enflasyon hesaba katıldığında en çok kazanan (5 milyar doların üstünde), katılmadığında ise Harry Potter serisinden sonra ikinci sırada yer alan büyük bir ticari başarıya imza atmış durumda. Bu kadar başarılı bir serinin uzmanları da oluştu. Bondolojist denilen bu uzmanların en ünlüsü Umberto Eco. Eco filmler üzerine değil, Bond karakterinin yaratıcısı Ian Fleming’in eserlerini incelemiş olsa da söyledikleri filmlere de ışık tutuyor (“FleMilliyet SANAT Kasım 2012

➔ Ian Fleming ve Sean Connery ilk Bond filmi “Dr. No”nun setinde bir arada...

18


KAPAK

Ian Fleming ilk Bond romanı “Casino Royale / Royale Kumarhanesi”ni 1952’te yazıyor. 1952’nin casus edebiyatında Mickey Spillane’in öncülüğünü yaptığı şiddeti ön plana çıkaran eğilim, Bond’da da var. Daha eski casus edebiyatı ise ‘kim yaptı?’ sorusunun izinden gidiyor daha çok. nefrete geçişi Spillane kahramanlarından farklı olmaz. Londra’yı telefonla arayarak “Kaltak öldü” diye bildirir. Bir başka benzerlik ise Mike Hammer’ın da Bond’un da ufak tefek bir Japon’u öldürmüş oluşlarıdır. Mike Hammer’ın bu ilk cinayeti onu ruhsal olarak sarsar ve sinir bozukluğunun (sado mazohistliği, empotansı) temelini oluştururken, Bond ruhsal bir yara almaz, nevrozla uğraşmak durumunda kalmaz. Fleming’in başarısının sırrı da belli ki buradadır: Çünkü Bond, Fransız meslektaşı Mathis’in dediği gibi bir makinedir ve makine olarak kalmalıdır. Düşman bildiklerinin aslında iyi insanlar olup olmadığı gibi sorularla kafasını yormamalı ve yaptığı işi sorgulamadan bir makine gibi işini yapmaya devam etmelidir.

MUHTEŞEM MAKİNE Bond’un karakteri daha ilk roman olan “Casino Royale”de belirlenir. Mathis’in sözlerinden ikna olan Bond, duyguların ve ahlaki tartışmaların, belirsizlikler içeren dünyasından uzaklaşır ve muhteşem bir makine olarak kalır. Hakikat ya da adalet, hayat ya da ölüm üzerine kafa patlatmaz. Psikolojinin kapı dışarı edilmesiyle, Bond romanlarının dayandığı formül de ortaya çıkar. Eco, Bond serisinin yapısını oluşturan 14 karşıt çift saptar: a) Bond- M (MI6’in şefi) b) Bond- Kötü Adam (Düşman) c) Kötü adam- Kadın d) Kadın-Bond e) Özgür Dünya- Sovyetler Birliği f) Büyük Britanya- Anglosakson Olmayan Ülkeler g) Görev-Fedakarlık h) Hırs-İdealler i) Aşk-Ölüm j) Tesadüf-Planlama k) Lüks- Konforsuzluk l) Aşırılık-Mütevazılık m) Sapkınlık-Masumiyet n) Sadakat-İhanet Dört madde karakterleri, diğer maddeler de bu karakterlerin yaşayacağı değer çatışmalarını temsil ediyor. Bu çatışmalar basit ve evrenseller ve geniş bir alanı kapsıyorlar. Fleming’in bütün anlatıları bunlar Milliyet SANAT Kasım 2012

üzerine kuruludur. M, mütevazılık, görev, ülke ve düzeni temsil eder. Bond onun emirlerini uygular. Görevine bağlıdır. Fiziksel olarak yetenekleri vardır ama insanüstü bir özelliği yoktur... Bond güzellik ve cinsel gücü temsil ederken, kötü adam canavarlığı ve cinsel güçsüzlüğü temsil eder. Kötü adamlar genellikle Sovyetler Birliği ile bir bağ içindedirler ve saf bir ırktan değildirler, melezdirler. Bond gizli servise sadıktır, fedakardır, lüksten ve rahattan vazgeçebilir. Kötü adam ise lükse düşkün ve hırslıdır. Bond kumar oynamayı sevse de kazandığı paraları ya gizli servise ya da Bond kızına bağışlar. Bond gerektiğinde işkenceyi bile göze alır. Bond ve Bond kızı aşkı (Eros’u) temsil ederlerken, kötü adam ölümü (Thanatos) temsil eder. Bond kızı ya da Fleming’in kadınları genelde şu şemaya uyarlar: 1) Kız iyi ve güzeldir; 2) Gençliğinde yaşadığı kötü deneyimler sonucunda frijit ve mutsuz biri olmuştur; 3) Bunlardan dolayı Kötü Adam’ın hizmetine girmeye koşullanmıştır; 4) Bond’la tanışması insan doğasını bütün zenginliği içinde kabullenmesini sağlar; 5) Bond, kıza sahip olur ama sonunda onu kaybeder.

KÖTÜ ADAMLAR Bond romanlarının olay örgüleri hemen hemen aynıdır: Kesinlikle İngiliz olmayan (ama kökeni bir belirsizlik de içeren) Kötü Adam, örgütsel ve üretimsel ilişkileriyle büyük miktarda paralar kazanmakta ve Batı’nın düşmanlarına da yardım etmektedir. Bu canavarın bilim-kurgu tarzında korkunç bir planı vardır. Bond bu canavara meydan okurken onun tahakkümü altına aldığı bir kadınla tanışır ve kadını geçmişinin bağlarından kurtarır. Bond’la kadın arasında başlayan erotik ilişki Bond’un kötü adamın eline geçmesi ve işkenceye maruz kalmasıyla kesintiye uğrar. Bond Kötü Adam’ı öldürür ve çabalarının ödülünü kadının kollarında alır. Ama Bond kadını kaybetmeye yazgılıdır. Bu şablon okura bildiği bir dünyada dolaşmanın rahatlığını sağlar. Okur bilinmeyenin anlatılmasından, tahayyülünün uyarılmasındansa bu tanıdıklık içinde keyif bulur.

20

Bondolojist denilen Bond uzmanlarının en ünlüsü Umberto Eco...

Fleming talebe göre mal üretir. Başarı kazanmış masal arketiplerinden ve evrensel ilkelerden sapmaz. MI6’in şefi M ‘kral’, Bond ise onun bir görev üstlenmiş ‘şövalye’sidir. Bond ‘şövalye’, Kötü Adam ise ‘ejderha’dır. Lady (Bond Kızı) ve Kötü Adam sırasıyla ‘güzel’ ve ‘canavar’dır. Bond, “Uyuyan Güzel”i uyandıran ‘prens’tir. Özgür Dünya ve SSCB ya da İngiltere ve AngloSakson olmayan ülkeler çiftleri, seçilmiş ırk ve aşağı ırk, siyah ve beyaz, iyi ve kötü ilişkisini temsil ederler. Dünya Manici anlamda iyi ve kötü arasında ikiye bölünmüştür. Fleming’in antikomünistliği de anti Naziliği de popüler kavramları kullanırken egemen kanılara dayanır. Yoksa derinlikli bir siyasal, ideolojik bakışa değil. Faşist ya da ırkçı değil, bir siniktir. Ama yine de hali hazır figürlerden ve nüanstan yoksun karşıtlıklar içinde düşündüğünden faşist olarak da nitelendirilebilir. James Bond üzerine yazılabilecek kuşkusuz daha o kadar çok şey var ki... Sadece birinden söz etmeden geçemeyeceğim: Scott Murray’in “In Bed With Bond: Redux” adlı sensesofcinema.com’da çıkan makalesinden... Hep Bond’un kadınları tavladığını düşünürüz. Oysa ne kitaplarda ne de filmlerde Bond kadınlardan daha aktif. “Aslında” diyor Scott Murray, “Daha aktif olan kadınlardır”. Bond kızı sözüne de itiraz ediyor Murray ve kızların değil her zaman deneyimli kadınların söz konusu olduğunu ileri sürüyor. Murray, Eco’nun iddialarının çoğunu da çürütüyor bu çalışmasında. Ama bu da başka bir yazının konusu... MS


SİNEMA

Juliette Binoche’tan kadınlık halleri Binoche filmde Mathieu Kassovitz’le...

“BAŞKA BİR KADIN”

Sakin sular Geçen ay; 30 yaşında, bir ilişkinin henüz başındayken, bir sabah 40 yaşında ve aynı ilişkinin son günlerinde uyanan bir kadına odaklanan “Başka Bir Kadın / La vie d’une autre”da olduğu gibi hayatın Binoche karakterlerine ‘iyi’ davrandığı da oluyor. Filmde ana karakterin oldukça çaresiz bir durumda kaldığı kesin, ama tek derdi sevdiği adamı kendine yeniden âşık etmek ne de olsa. Bu da Binoche’un filmografisi gözden geçirildiğinde, makul bir sorun sayılır. Yine sakin sularda yüzdüğü “Dan in Real Life”ta iki kardeş arasında kalan Marie’ye hayat veren aktris, ister istemez bir Amerikan filmindeki Fransız olmanın çizdiği keskin sınırlar arasında kalmıştı, ama karakterinin kararsızlık sürecine sempatik bir şaşkınlık eklemeyi başardı. “Çikolata / Chocolat”ta ise Binoche, muhafazakar bir kasabayı lezzetli çikolatalarıyla baştan çıkaran bekar anneyi oynadı. Yönetmen Hallström’ün kullandığı yumuşak renkler, Binoche’un karakteri Vianne’i bir masal aleminden fırlamış gibi gösteriyordu. Masum yüzüne çok yakışan bu sıcak renkler denizinde, Binoche kendinden emin ve sevecen bir portre çiziyordu. Öyle ki ona aşık olmamak için deli olmak gerekirdi.

Ayın filmlerinden “Kadınlar / Elles” vesilesiyle, Fransız sinemasının cesur, zarif, üretken ve sınır tanımaz aktrisi Juliette Binoche’un suretindeki kadın temsillerine bir göz atıyoruz. SELİN GÜREL gurel.selin@gmail.com

“Kadınlar”da Binoche karakteri Anne, bir gazeteci...

“KADINLAR”

Büyük soru işaretleri Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nin en iyilerinden olan, bu ay vizyonda seyircisiyle buluşacak Binoche filmi “Kadınlar / Elles”de ana karakter gazeteci Anne, yazacağı bir yazı için fahişelik yaparak geçimlerini sağlayan üniversite öğrencilerinin dünyasına giriyor. Üst sınıfa mensup olan Anne’in tanıştığı iki genç kız, ağır ağır kendi ‘kusursuz’ hayatını sorgulamasına neden oluyor. “Kadınlar”ı

“ÇİKOLATA”

Milliyet SANAT Kasım 2012

22

eşsiz kılan, yönetmen Malgorzata Szumowska’nın bilhassa Anne’in evinde çektiği gündelik hayata dair sahneler. Karakter aşk, evlilik, aile gibi kavramları hayata yeni gözlerini açmış birinin taptaze bakış açısıyla değerlendiriyor ve kaçınılmaz şekilde bütün bu kavramların ortasında kadınlığını sorguluyor. Bu yüzden hayatı sorgulayan Binoche karakterleri arasında birinciliği Anne’e veriyoruz.


“ASLI GİBİDİR” Abbas Kiarostami filmi “Aslı Gibidir”de Binoche’un partnerini William Shimell canlandırıyor.

İlişki sancıları Binoche karakterleri neredeyse her filmde ilişki sancıları çekiyor, ama sadece Abbas Kiarostami bir filmi bütünüyle bu konuya ayırmayı akıl etti. Binoche’a Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran “Aslı Gibidir / Copie conforme”dan bahsediyoruz. Filmin benzersiz senaryosu sayesinde, kısa süre içinde inişli çıkışlı ruh hallerinin etkisi altına girmesi beklenen ve devamlı olarak boyut değiştiren Elle karakteri, Binoche’un unutulmazlarından biri oldu. Elle, tek bir kadının değil, en az yarım düzine kadının zenginliğini ve duygu yoğunluğunu taşıyor içinde. Onu anlamak için söylediklerine değil hissettiklerine odaklanmak gerekiyor. Filmde önce bekar bir anne olarak tanıtılan, ancak daha sonra henüz tanıştığını ve kur yaptığını sandığımız adamın 15 yıllık karısı olduğu ortaya çıkan bir kadın o. Dolayısıyla görevi, ne zaman rol yaptığını ne zaman gerçeği söylediğini anlayamayan seyirciyi, deyim yerindeyse aptala çevirmek. Duru yüzü, insanı delip geçen bakışları ve karmaşık diyaloglarıyla sadece bunu değil, seyirciyi hipnotize etmeyi de başarıyor. Bunda, filmin iki kişilik bir şov olmasının da etkisi var elbette.

Juliette Binoche pek çok farklı karakteri başarıyla canlandıran, Avrupa sinemasının en başarılı aktrislerinden biri.

23

Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMA

Aşk, tutku, Paris Binoche’un kariyeri ‘80’lerin ikinci yarısında yükselişe geçti, bu dönemden ‘90’ların başına kadar geçen sürede çektiği Fransız filmleri (“Randevu / Rendez-vous”, “Kötü Kan / Mauvais sang” ve “Köprüüstü Aşıkları / Les amants du Pont-Neuf”) ona dünya çapında şöhret kazandırdı. Ancak bu özel dönemin Binoche’a tek kazandırdığı şey şöhret olmadı. Birbirinden farklı şekilde yansıtılan ama her seferinde gururla sergilenen Paris’i arka planına alan bu filmlerde, Binoche karakterleri aynı anda hem kırılgan hem cüretkar, genel olarak da umutsuzca âşık, tutkulu kadınlar olarak çıktı karşımıza. Hep bir erkeğe bağımlıydılar, ama hayatta kalmanın başka bir yolunu da bilmiyorlardı. Paris’te geçmediği ve Fransız yapımı olmadığı halde, harikulade Philip Kaufman filmi “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği / The Unbearable Lightness of Being” de sunduğu geniş aşk ve tutku yelpazesiyle rahatlıkla bu kategoriye girebilir. “KÖTÜ KAN”

Binoche ve Denis Lavant başroldeler.

“HIRSIZ”

“Hırsız”daki rol arkadaşı başarılı İngiliz aktör Jude Law’du.

Endişe ve tedirginlik Gelelim Binoche karakterlerinin mutsuzluktan sonraki ikinci uzmanlık alanı olan endişeye. Anthony Minghella filmi “Hırsız / Breaking and Entering”de Binoche karakteri yine bir bekar anne olan Amira. Ancak bu kez hem bir göçmen hem de işçi sınıfına mensup. Bu da genelde burjuvaziye ait endişeler besleyen diğer Binoche karakterlerinden onu ayırıyor. Amira hem yabancı bir ülkede kendi ayakları üzerinde durmak hem de ansızın hayatına giren gizemli adamla baş etmek zorunda. Sınıfının bütün ağırlığını omuzlarında taşıyor. Bir diğer film “Kırmızı Balon’un Yolculuğu / Le voyage du ballon rouge”da Suzanne’ı yakından tanıyacak kadar yaklaşmıyoruz ona. Binoche filmlerinde artık iyice aşina olduğumuz bekar annelerden biri o. Ancak bu bir Hou Hsiao-Hsien filmi olduğu için, onu sadece güvenli bir mesafeden gözlemlememize izin var. Borcunu ödemeyen bir kiracı ve babasının yanında kalan kızı hakkında duyduğu haklı endişeler, olduğu gibi yüzünden okunuyor. Aynı zamanda ölesiye meşgul olduğu için, bırakın izleyiciyi filmdeki karakterlerin bile onun

“KIRMIZI BALONUN YOLCULUĞU” Binoche ve filmdeki dadı Fang Song...

alanına girmesi pek mümkün olmuyor. Endişenin tedirginlikle birleştiği noktada ise elbette Michael Haneke filmleriyle kucaklaşıyoruz. Binoche’un rol aldığı Haneke filmleri “Bilinmeyen Kod / Code Unknown” ve “Saklı / Cachè” aktrise kimsenin yerinde olmak istemeyeceği karakterleri canlandırma fırsatı sunuyor. Genel olarak mutsuz ve memnuniyetsiz olan bu kadınlar, Haneke’nin başlarına getirdiği tatsız olaylar sonrasında iyice dibe sürükleniyor.

“ÜÇ RENK: MAVİ”

Trajedi, depresyon, acı Juliette Binoche’un çılgıncasına mutlu olduğu bir film izlediniz mi hiç? Belki yüzünden tebessümü eksik etmediği bir iki istisna vardır, ama onlarda bile Binoche’un karakteri kendini mutsuz edecek bir şey bulur mutlaka. Bu, bilimsel bir gerçek. Ona mutsuzluk yakışıyor. Yönetmenler de hemfikir olmalı ki, onu hep bu tür roller buluyor. Acının en zarif halini yaşıyor onun karakterleri. Acının zarafeti de mi olur demeyin... Eğer öyle bir şey yoksa, “Üç Renk: Mavi / Trois couleurs: Bleu”da tanık olduğumuz nedir? Binoche’un acının doruk noktasına çıktığı bu eşsiz Kieslowski filmi, ondan başkasının sırtlayamayacağı bir trajedi yüküne sahipti ve Binoche’un kariyerindeki trajedi açılımına da vesile oldu. MS

Milliyet SANAT Kasım 2012

24


SİNEMA

Texas’ta korku ve nefret

Toronto Film Festivali’nde, bu ay Türkiye’de vizyona girecek son filmi “Killer Joe / Katil Joe” vesilesiyle William Friedkin ile özel bir röportaj gerçekleştirdik ve usta yönetmene “Katil Joe”nun yanı sıra Metin Erksan’ın “Şeytan”ını da sorduk. SELİN GÜREL gurel.selin@gmail.com

“THE EXORCIST” ve “The French Connection”ın da aralarında olduğu filmlerin ünlü yönetmeni William Friedkin, en son 2006 yapımı “Bug”la izleyicilerinin karşısına çıkmıştı. Altı yıl sonra gelen yeni filmi “Katil Joe / Killer Joe” ise Toronto ve Venedik film festivallerinin ardından geçtiğimiz ay filmekimi’nde izleyiciyle buluştu. Şimdi ise gösterime giriyor. Başrolde yer alan Matthew McConaughey’e Emile Hirsch, Juno Temple, Gina Gershon ve Thomas Haden Church’ün eşlik ettiği filmde, genç bir uyuşturucu satıcısı sigorta parasını almak için annesini öldürtmeye karar veriyor ve bu işi yapmak için aynı zamanda kanun adamı olan ‘Katil Joe’yu tutuyor. Toronto’da görüştüğümüz Friedkin, filmle ilgili sorularımızı yanıtladı. ● “Killer Joe” bir oyun uyarlaması ama bir önceki filminiz “Böcek / Bug”ın aksine, izlerken öyle bir his uyandırmıyor. İki uyarlama arasında size göre nasıl bir fark var? Milliyet SANAT Kasım 2012

“Bug”, birkaç karakter ve bu birkaç karakterin içine düştüğü bir durum üzerine kuruluydu. Bu hikaye sadece tiyatro sahnesine özel değil. “Bug”ı yönetirken, bir oyun uyarlaması çektiğimi hiç düşünmedim. Paranoya üzerine sıradışı bir film çekmeye çalışıyordum. Paranoya her yerde yaşanabilir. Bu yüzden “Bug”ı her yerde çekebilirdim. Herhangi bir ülkenin herhangi bir otel odasında ya da şu an konuştuğumuz odada bile olabilir. Ama “Killer Joe”, Amerika’nın belirli bir eyaletinde, Texas’ta geçiyor. Filmde de hikayenin Texas’ta geçtiğini özellikle vurgulamak istedim. ● Hikaye Texas’ta geçiyor, ancak filmin ana mekanı ailenin oturduğu ev. Kamera eve her girdiğinde, farklı bir mekana girmiş gibi oluyoruz. Mekanı bu şekilde verimli kullanmak için nasıl bir yöntem kullandınız? Işığı değiştirmek bile işe yaradı. Örneğin ailenin hamburgerciden alınmış yiyecekleri yemek üzere sofraya oturduğu sahnede, Joe ışıkları kapatıyor. Böylece karakterleri farklı bir ışık altında görme şansı elde ediyoruz. Sahnenin görsel gücü bir anda artıyor. ● İnternette filmin türü suç ve geri-

26

limin yanı sıra komedi olarak da geçiyor. Buna katılmıyorum. Bana göre filmdeki kara mizahı komedi olarak tanımlamak doğru değil. Bu konuda sizin fikriniz nedir? Filmleri türlerle tanımlamaktan hoşlanmıyorum. Komedi insanın doğasında vardır zaten. En karanlık insanın bile komediyle kesiştiği bir nokta vardır. Örneğin Hitler’in görüntülerini izlerken, konuşmaktan keyif alan ve ara sıra gülümseyen bu insanın eğlenceli biri olabileceğini düşünürsünüz. Ama çok geçmeden bütün bunların sahte olduğunu görürsünüz. Bu yüzden filmleri kategorize etmek çok doğru değil. “Killer Joe”nun da hangi türe ait olduğundan emin değilim. İlle de bir tür ismi vermek gerekiyorsa, kara komedi gerçeğe en yakın tanım olur sanırım. ● Filmdeki şiddet öğeleri ve cinsel öğeler oldukça güçlü. Bu, filme yer yer istismar filmi havası kazandırıyor... Filmde cinsel birleşmeye rastlayamazsınız. O tür filmlerde iki kişi ilişkiye girerken gösterilir. Hem de grafik şiddet öğeleriyle donatılarak. ● Belki seks, şiddet ve mizah özel bir şekilde bir araya getirildiği için, bana bazı istismar filmlerini anımsattı.


Metin Erksan’nın 1974 yapımı filmi “Şeytan”dan... William Friedkin (solda), filmin başrol oyuncusu Matthew McConaughey (üstte) için “Filmdeki gibi bir hayatı yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu biliyordu,” diyor.

Bu saydıklarınız gerçek hayatta da bir araya geliyor. Örneğin birbirleri için büyük bir tutku besleyen insanlar, bazen fazlasıyla zalim olabiliyor bazense komik duruma düşebiliyor. Ya da Murakami’nin romanlarındaki karakterleri düşünürseniz, onlar da tıpkı filmdekiler gibi. Murakami dâhi bir yazar ve Japon toplumu üzerine yazıyor, Batı toplumu üzerine değil. Dolayısıyla bu evrensel bir benzerlik aslında. Bu öğelerin çok genel olduğunu düşünüyorum. İstismar etmek gibi bir amacım yoktu. ● “Killer Joe” rol alması kolay bir film değil. Bu yüzden bu kadar iyi oyuncularla çalıştım zaten. ● Oyuncu seçimi süreci nasıldı?

“Filmleri kategorize etmek çok doğru değil. ‘Killer Joe’ hangi türe ait emin değilim. İlle de bir tür ismi vermek gerekiyorsa, kara komedi gerçeğe en yakın tanım olur sanırım.”

Matthew McConaughey senaryoyu okudu ve herkesi şaşırtarak rolü istediğini söyledi. Çünkü hikayenin geçtiği yerde büyümüş. Fakir bir ailesi varmış ve filmdeki gibi aile üyeleri çektikleri sıkıntıların acısını birbirinden çıkarırmış. Bana, annesinin babasının suratına nasıl yumruklar indirdiğini anlattı. Hatta bir gün annesi eline bir makas geçirip, babasını öldürmeye çalışmış. Sonra annesiyle tanıştım. Bana anlatılan hikayedeki kadın o olamazdı. Ama oydu işte. Bu yüzden Matthew filmdeki gibi bir hayatı yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Karakterleri anlıyordu. Onun için Joe’yu oynamak hiç de zor bir iş değildi. Onun yerine, şık bir takım elbise giymiş ve saçlarını düzgünce taramış aktörlerle çalışamazdım. Juno Temple’ın adını daha önce duymamıştım. Herkes gibi seçmeye girdi ve bana bir videosunu gönderdi. Videoyu izleyince rol için kusursuz olduğunu düşündüm. Emile Hirsch’ün filmlerini izlemiştim. Filmde rol almak istediğini duyar duymaz, hemen iletişime geçtim. Daha önce Hirsch’ün rolünü Chris Evans’a vermiştim. Ancak yeterli paramız olmadığı için filmin çekimleri ertelendi. Chris de beklemek istemedi ve “Captain America” teklifini kabul etti. Sonra “Captain America”yı izledim ve uçurumun kenarından döndüğümü düşündüm. Gina Gershon ile uzun bir değerlendirme sürecinden geç-

27

“Bilsem dava ederdim” ● “The Exorcist”in ‘70’lerde Metin Erksan tarafından çekilen yeniden çevriminden haberdar mısınız? Şu an öğreniyorum. Varlığından haberdar bile değildim. Olsaydı da izlemezdim. “The Exorcist”in devam filmlerini bile izlemedim. Neyse ki... ● Sizinkine oldukça benziyor... Benzer tabii. Çalıntı ne de olsa. Bilsem dava ederdim.

tik. Aslında oyunun yazarı Tracy Letts, yıllar önce ona aynı karakteri sahnede canlandırması yönünde bir teklifte bulunmuştu. ● Kabul etmiş miydi? Hayır, her gün sahnelenen bir oyunda rol almak istememişti. Gayet makul bir sebep. Üstelik teklif edilen, karşısına çıkabilecek en zor rollerden biriydi. O karakteri sahnede, yüzlerce kişinin önünde canlandırdığınızı düşünebiliyor musunuz? Ya da o karakterle devasa bir ekranda milyonlarca insana ulaştığınızı? ● Aklımdan bile geçiremiyorum. Ben de öyle. Ama Gina çok cesur bir aktris. Onun sayesinde, ekranda nadiren görebileceğiniz sahneler çektik. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMA

“Vicdan ve suçluluk duygusu beni bu hikayeye yöneltti” Pelin Esmer “Filmin senaryosunu okuduğum, duyduğum ya da tanıştığım karakterler üzerine yazmadım” diyor.

FOTOĞRAF:GARBİSÖZATAY

Bu yılki Altın Koza Film Festivali’nden Pelin Esmer’e en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Nilay Erdönmez’e ise en iyi kadın oyuncu ödülü getiren “Gözetleme Kulesi”, aile içi cinsel taciz ve ensest meselesini mesafeli ama bir o kadar da sert bir dille anlatıyor. ŞENAY AYDEMİR sinesenay@gmail.com

PELİN ESMER ilk olarak “Oyun” adlı belgeseliyle çekmişti dikkatleri. Ardından “11’e 10 Kala” geldi. Bu filmiyle başta Altın Koza olmak üzere birçok festivalden ödülle döndü. Sinemamızın bu üretken kadın yönetMilliyet SANAT Kasım 2012

meni eylül ayında bir kez daha Altın Koza’da boy gösterdi. Festivalin beğeni toplayan filmlerinden birisi olan “Gözetleme Kulesi”, Esmer’e en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Nilay Erdönmez’e ise en iyi kadın oyuncu ödülü getirdi. Menderes Samancılar’ın yardımcı erkek, Laçin Ceylan’ın ise yardımcı kadın oyuncu ödülleri de filmi festivalin en çok konuşulan yapımları arasına soktu. Esmer, memleketin can yakıcı (sıkıcı) gün-

28

demlerinden birisi olan aile içi cinsel taciz ve ensest meselesini mesafeli ama bir o kadar da sert bir dille anlatıyor bu sefer. Başkalarının ‘günah’larını taşımak zorunda bırakılan bir kadının; kendi ‘günah’larından arınmak isteyen bir adamla kesişen yolunun hikayesi “Gözetleme Kulesi”. Pelin Esmer ile filmin ve sinemanın yolculuğunu konuştuk. ● Daha önceki filmleriniz “Oyun” ve “11’e 10 Kala”ya göre “Gözetleme Kule-


si” zor bir hikaye anlatıyor. Böyle zor bir hikayede nasıl karar kıldınız? Aslında “Oyun” ve “11’e 10 Kala”da anlattıklarım da pek tatlı meseleler değildi. “11’e 10 Kala”da Mithat Bey kendisi tatlı olduğu için o duyguyu alıyor olabilirsiniz belki... Ama filmde anlatılan ait olduğun, tüm anılarınla sığındığın mekanından uzaklaştırılmak, hafızasız bırakılmak, öbür taraftan parasızlıktan aileni sağlıklı bir konutta barındıramadığın için onlardan uzakta bir şehirde hapis gibi yaşamaya çalışmak da pek hoş durumlar değildi, benim için anlatması da pek kolay değildi. “Gözetleme Kulesi’nde” farklı bir deneyim yaşadığımı söyleyebilirim. Zorluktan ziyade. O da vicdan meselesine girince kendi vicdanınız ve suçluluk duygularınızla yüzleşmek, uzun bir süre kendi kendinize maruz kalmak zorundasınız. Vicdan meselesi, suçluluk duygusu ile ilgili sorularım, sorgulamalarım nedeniyle böyle bir hikayeye yöneldim. Burada istemeyerek ‘suç’a bulaşmış iki insanın bununla yalnızken nasıl, birbirlerinin gözetimi altına girince nasıl baş edeceklerini görmek istedim. Bir de eskiden beri şu ‘emniyet’ meselesi kafamda sorguladığım ve sorgulamaya da devam ettiğim bir şey. Emniyet isteği ve ihtiyacımızın vahameti, bu konudaki ısrarımız, neye emniyetli deyip neye demediğimiz, en emniyetli bulduğumuz yerde bir takım golleri yediğimiz, çok emni-

“Yeni tanıştığımızı düşündüğünüz kadın yönetmenlerimizin çoğu aslında senelerdir sinema yapıyor; harika belgeseller, kısa filmler çektiler. Şimdi hazır oldu bu kadın yönetmenler belki de.”

Filmde bir otobüs muavinini canlandıran Nilay Erdönmez, Altın Koza’dan En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandı. Filmin diğer başrolünde ise Olgun Şimşek var.

yetsiz gördüğümüz bir yerde hiç beklemediğimiz bir şekilde emniyetin oluşabilmesi, beni bu hikayeye yöneltti. ● Senaryoyu oluştururken esinlendiğiniz ya da dayanak noktası yaptığınız bir hikaye var mıydı? Yoktu. Okuduğum, duyduğum ya da tanıştığım karakterler üzerine yazmadım. Ama her an tanışabileceğimi düşündüğüm karakterler, Seher de Nihat da, onların yaşadıkları da. Bazı imgelerin, seslerin bir araya gelmiş olması muhtemel. Otobüslerle çok seyahat ettim yıllarca. Demek ki bir yerde merak etmişim orada çay servisi yapan

“Ödül, bir filmi daha iyi yapmıyor” ● Her festivalde olduğu gibi Altın Koza jürisinin verdiği kararlar da tartışıldı. Sizce neden her festivaldeki kararları tartışmayı seviyoruz bu kadar? Sadece Türkiye’de değil, her yerde tartışılıyor. Festivaller elbette ki çok önemli. Filminizin izleyiciyle buluşması adına da, maddi olarak da. Ama sonuçta biraz da oyun gibi görmezsek devam etmek zor. Sübjektif bir şey ve bunun önüne geçmek mümkün değil. O kadar hesabı kitabı olsa sinema olmaz. Bunun puanlaması olamaz. Bir film birilerine çok dokunur, diğerlerine teğet bile geçmez. Bu 7 kişi, bu koşullarda, hayatlarının bu döneminde bir araya gelmiş, çeşitli dinamikler oluşmuş, sonuçta bir karar veriyorlar. Ödül almayan film daha kötü olmuyor ya da ödül alan film olduğundan daha iyi olmuyor.

● Kısa süre öncesinde kadın hikayesi bulmakta zorlanıyorduk. Ama Altın Koza’da kadın hikayeleri ve kadın yönetmenler ağırlıktaydı. Bunu neye bağlıyorsunuz? Demek ki birikmiş bu hikayeler. Hiçbiri fantastik öyküler değil. Yaşadığımız dünyanın en ‘olağan’ hikayeleri. Biz de hepimiz bu gezegende yaşıyoruz. Her sabah benzer dünyalara uyanıyoruz. Bu hikayelerin filme dönüşmesinin zamanı şimdiymiş belki de. Bu hikayeleri filme aktarmak için geçen bu uzun ve meşakkatli sürede maddi, manevi şimdi hazır oldu bu kadın yönetmenler belki de. Ayrıca yeni tanıştığımızı düşündüğünüz kadın yönetmenlerimizin çoğu senelerdir sinema yapıyorlar, harika belgeseller, kısa filmler çektiler. Türkiye sineması çok üretken bir dönem yaşıyor. Bunun sürekliliği en büyük dileğim.

29

hostes bir kızın hikayesini. Nihat ise eski marangoz, bekçi. Yangın var mı yok mu diye bütün gün kulede gözetleyen, kendine kaçmış bir adam. Acısıyla etrafı kırıp, geçirmeden, yarasıyla kendi kendine, üfleye üfleye baş etmeye çalışan bir adamın acısını ve bununla nasıl baş edeceğini anlamaya çalışmak istedim. İyiliğimizin, olumlu ya da olumsuz, hesaplanabilir ve de hesaplanamaz sonuçlarını Nihat’la beraber sorgulamaya çalıştım. ● Seher’in ailesini kısa bir bölüm dışında hikayenin içinde görmüyoruz. Bu eksiklik yaratmasa da olsa nasıl olurdu sorusunu sorduruyor. Bu geçmişi dışarda tutmayı neden tercih ettiniz? Filmin ‘kötü adamı’nı fiziksel olarak gerçek kılıp, göstererek izleyicide ve kendimde bir rahatlama yaratmak istemedim. O zaman sadece o adama yönelecek oklarımız, okları atıp, rahatlayıp, şöyle rahat bir nefes alacağız. Halbuki bu tür sorgulamaları bir kişi üzerinden yapmak istemedim. Her şey çok normal demek istedim. Çok normalden de korkmak lazım. Ayrıca çoğu zaman fiziksel olarak uzaktakinin, görünmez olanın ruhsal olarak daha derin yaralara ve etkilere neden olacağını düşünüyorum. O kızın bedeninde ve ruhunda bıraktıkları izler artık onlar nerede olursa olsun oradalar. ● Nilay Erdönmez’i nasıl buldunuz? Kendi sahnelediği bir oyunda buldum. Jean Genet’nin “Zenciler” oyununu hem yönetiyordu hem de oynuyordu. ● Olgun Şimşek tercihi nasıl oldu? Olgun farklı ruh hallerine ve cisme çok ani geçebilen ve gerçekten geçebilen bir oyuncu. Müthiş bir konsantrasyonu var. Olgun’u ilk kez Barış Pirhasan’ın “Gül ile Adem” isimli kısa filminde seyretmiştim. Unutmadım onu. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMA “Babamın Sesi”nde yönetmenlerden Zeynel Doğan ve annesi Bâse Doğan, ailelerinin hikayesini izleyiciyle paylaşıyorlar.

Anamın yalnızlığı, babamın sesi “İki Dil Bir Bavul”la ‘ana dil’ meselesine samimi bir yaklaşım getiren ekip, bu ay vizyona girecek “Babamın Sesi”yle de benzer bir samimiyetin işaretlerini veriyor. Paramparça olmuş bir Alevi-Kürt ailenin annesinin umudu dimdik ayakta duruyor bu hikayede. MURAT ÖZER cinemozer@gmail.com

ORHAN ESKİKÖY ile Özgür Doğan’ın leziz projeleri “İki Dil Bir Bavul”, Türkiye’nin doğusunun içine işlemiş olan ‘ana dil meselesi’ni yarı belgesel bir biçemle yamacımıza taşımış, kanadıkça derinleşen problemin ‘tek boyutlu’ bir yanı olmadığını samimi bir yaklaşımla dillendirmişti. Kürtçe özelinde ortaya konulan meselenin evrenselliğini ‘kök’e inerek ortaya koymuştu “İki Dil Bir Bavul”, ki bu tavırla ‘yol açıcı’ bir işlev de üstlenmişti. Orhan Eskiköy, bu kez yönetmen koltuğuna Zeynel Doğan’ı davet ederek girişMilliyet SANAT Kasım 2012

tiği ikinci yönetmenlik çalışması “Babamın Sesi”nde meselenin bir başka boyutunu gene ‘insan’ temelli bir yapıyla örtüştürüyor. “İki Dil Bir Bavul”da yönetmen kimliğiyle karşımıza çıkan Özgür Doğan’sa yapımcı olarak projenin içinde yer alıyor. Ortaklık sürüyor anlayacağınız. “Babamın Sesi”ni, Adana Altın Koza Film Festivali’nde aldığı ödülün ardından yaşanan ‘yapay’ (gereksiz, anlamsız, şuursuz) tartışmaları bir kenara koyarak değerlendirmeye çalışacağız burada. Derdimiz, filmi ortaya koyanların meselesini anlayıp deşifre etmeye çalışmak olacak, o kadar...

YAPAYALNIZ BEKLEYİŞ Ne mi anlatıyor bu film? Alevi-Kürt

30

bir ailenin farklı koşulların tetiklemesiyle birbirlerinden kopuşunun yarattığı yalnızlığı, bir adım ötesinde ‘dayanılmaz hasret’i beyazperdeye taşıyor “Babamın Sesi”. Aslında son derece zor bir proje bu; neredeyse tamamı iki kişi arasında geçiyor ve sinemanın talep ettiği standart hikaye anlatımından uzak bir yapısı var. Baba ve iki oğuldan uzakta yaşayan (yaşamak zorunda kalan) Basê Ana’nın (Bâse Doğan) yapayalnız bekleyişine tanıklık ediyoruz bu filmde. Genç yaşta gurbete çalışmaya gitmiş (ve belli ki ölmüş) baba, ‘dağ’a çıkmış büyük oğul ve asimile olmasına ramak kalmış kentte yaşayan küçük oğul (Zeynel Doğan)... Bu üç erkeğin hayatı boyunca sırtına bindirdiği ‘yük’le mücadele etmeye çalışan Basê, onu


merak edip yanına gelen küçük oğlu Mehmet’le birlikte bekleyişine devam ediyor hikayede. Mehmet’in ısrarlarına rağmen evini, toprağını bırakmak istemeyen anne, büyük oğlu Hasan’ın bir gün geleceğine inanıyor. Farklı motivasyonlarla da olsa, baba ile oğul resmindeki benzer ‘terk ediş’ durumuna isyan ediyor aslında. Yapayalnız bırakılmasını hazmedemiyor; bunu sessiz bir çığlıkla yansıtıyor, bir tür ‘kabulleniş’ gibi görünse de... Filmin dar alana hapsolmuş ruh halini açığa çıkaran anne karakteri, projenin adına da yansıyan ‘ses’ unsuruyla hasretini gösteriyor. Bu noktada, küçük oğul Mehmet de benzer bir dışavurumla duruma dahil oluyor, babasına olan hasretini (aslında babasını neredeyse hiç tanımıyor) hiç olmazsa sesiyle giderebilmeyi umuyor. Gurbete gönderilen ve oradan gelen kasetlerden kulağımıza çalınan anılar, bu ailenin temellerinin ne şekilde sarsıldığını da gösteriyor bizlere. Bugünde ‘duran’ bir hikayeyi takip ederken, kasetler aracılığıyla geçmişten ‘hareketli’ bir hikaye çalıyor kapımızı. Bugünün yalnızlığının müsebbibi kendini açığa çıkarıyor, ‘parçalanma’nın köklerine doğru bir yolculuğa kapı açıyor.

Filmin anlatımında Bâse Doğan’ın yüz hatları önemli bir işlev görüyor.

Basê Ana’nın bekleyişi, Mehmet’in baba özlemi, Hasan’ın öfkesi, babanın sesi; hepsi birer çentik atıyor ruhumuza. Bir ailenin kayboluşuyla kapımızı çalıyor hüzün, yamacına konuşlanmış ‘isyan’la birlikte. İsyanımız insanlığa, sözümüzse anlayana...

KONUŞMA FİLMİ Bir ‘konuşma’ filmi “Babamın Sesi”. Bazen dile döküyor bu özelliğini, kimi zamansa Basê Ana’nın yüz hatlarına teslim ediyor bütün kelimeleri. Çalıp da karşı tarafın hiç konuşmadığı telefon aracılığıyla hasretini haykırıyor, aynı zamanda endişesini ve düş kırıklığını, öfkesini. Oğlu Hasan’a sesleniyor; seçtiği Kürtçe deyimlerle serzenişte bulunuyor, özlemini en ince haliyle dile getiriyor. Oğlunun döneceğine dair herhangi bir işaret olmasa da beklemeyi sürdürüyor, küçük oğlunu küstürme pahasına. Orhan Eskiköy ve filmde küçük oğul Mehmet’i de canlandıran Zeynel Doğan, uzun yıllar boyunca yaşadıklarıyla (ve yaşatılanlarla) un ufak olmuş bir ailenin ‘ses’ine ortak ediyorlar bizleri “Babamın Sesi”yle. Bunu çığlık çığlığa yansıtmayı tercih etmiyorlar, ki bu da yapılabilirdi. Aksine, çığlığı içeri çekip gömüyorlar, tıpkı bir ‘kara delik’ gibi. Basê Ana’nın yalnızlığına fokuslanırken, onun giderek kısalan yaşamındaki ‘umut’u silip atmıyorlar. Yılmaz Güney’in “Umut”unu seyreden karakter, bu umudu küçük ölçekte beklerken, yönetmenler de büyük resmi, işlerine geldiği gibi şekillendirenlere mesaj veriyor belki de. Türkiye’nin dört bir

Filmin iki yönetmeni Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan sette...

yanında parçalanmaya devam eden ailelerin yazgısını tersine çevirme vaktinin geldiğini işaret ediyorlar. Bir meseleyi anlatırken merkeze ‘insan’ı koyduğunda, samimiyetin de peşi sıra geleceğini gösteriyor “Babamın Sesi”. Dar bir çerçeve içine sıkıştırılan ve giderek çözümsüzlüğe itilen meselenin insanla kurduğu ilişkinin altını çiziyor film; klişelere ya da sloganlara bel bağlamıyor, tıpkı “İki Dil Bir Bavul”da olduğu gibi. Kelime etmeden ya da çok az konuşarak da ‘anlaşılabileceği’ görülüyor her şeyin.

UMUT ETMEK Yapayalnızlığını ‘bekleyerek’ kırmaya çalışan Basê Ana’nın umudunu anlamak için ‘orada’ olmaya gerek yok. Durmak,

31

bakmak, beklemek, seslenmek, dinlemekle geçiyor onun hayatı, ama umut etmeyi bir an olsun bırakmayarak. Yüzündeki her çizgi, bir şey anlatıyor, çağlar boyunca yontulan bu yüzdeki... Kimileri anlıyor, kimileri anlar gibi yapıyor, kimileri anlamıyor, kimileriyse anlamamayı tercih ediyor. Çoğunluğun anlayabildiği noktaya varılır mı bilemeyiz, ama şunu biliyoruz ki o umut etmeyi sürdürecek! “Babamın Sesi”, böylesi bir ruh haline sokuyor insanı işte. Basê Ana’nın bekleyişi, Mehmet’in baba özlemi, Hasan’ın öfkesi, babanın sesi; hepsi birer çentik atıyor ruhumuza. Bir ailenin kayboluşuyla kapımızı çalıyor hüzün, yamacına konuşlanmış ‘isyan’la birlikte. İsyanımız insanlığa, sözümüzse anlayana... MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMANIN HAZİNELERİ ATİLLA DORSAY

aldorsay@yahoo.com

Hitchcock’un psikolojik gerilim ustası Amerikan yazar Patricia Highsmith’le buluşmasının ürünü olan “Trendeki Yabancılar”, Alfred Hitchcock’un en sinemasal ve en gerilimli filmlerinden biri.

Hitch usta tam zirvede “Trendeki Yabancılar / Strangers on a Train” Yönetmen: Alfred Hitchcock Senaryo: Raymond Chandler, Czenzi Ormonde Görüntü: Robert Burks Müzik: Dimitri Tiomkin Oyuncular: Farley Granger, Robert Walker, Ruth Roman, Leo G. Carroll, Patricia Hitchcock, Marion Lorne, Howard St. John, Laura Elliott, Jonathan Hale, ABD, 1951, 101 dakika

“TRENDEKİ YABANCILAR”, Alfred Hitchcock’un görecelikle ikinci planda kalmış, ama aslında en sinemasal ve en gerilimli filmlerinden biri. Ve gerçek tutkunları için defalarca izlenebilecek bir heyecan doruğu. Film, Hitchcock’un psikolojik gerilim ustası büyük Amerikan yazarı Patricia Highsmith’le buluşmasının ürünü. Texas’da doğup ömrünü İsviçre’de geçiren Highsmith (1921- 1995), romanları çok sayıda yönetmeni çekmiş özgün bir yaratıcı. Ki bunların arasında Rene Clement’dan Claude Chabrol’a, Wim Wenders’den Anthony Minghella’ya, Claude Miller’den Michel Deville’e, Liliana Cavani’den Roger Spottiswoode’a çokluk Avrupalı sanatçılar var. Hitchcock, ondan esinlenmiş ilk yönetmen... Highsmith 30 yaşındayken yapılan bu uyarlama, yazarı kitlelere tanıtmıştı. Tümüyle trende geçmese de orada başlayıp orada biten ve tren atmosferinin önemli rol oynadığı filmlerden biri bu...

CİNAYET DEĞİŞ-TOKUŞU Film, iki kişinin ayaklarını izleyerek bir gara gelişlerini, trene binişlerini ve aynı kompartımana yerleşmelerini göstererek açılır. Sonra onları tanırız: Ünlü tenis oyuncusu Guy Haines ve onu izlediği anlaşılan, küstah ve dengesiz Bruno Anthony. Tüm kravatlarında adı iri harflerle yazan, Milliyet SANAT Kasım 2012

kışlarıyla tavlayıp tenhada sıkıştırır... Ve boğar. O, üzerine düşeni yapmıştır. Şimdi sıra elbette Guy Haines’in işlemesi gereken cinayettedir! “Trendeki Yabancılar” üzerine yapılan başlıca eleştiri, hikayenin ‘kolay inanılır olmaması’dır. Yıllar sonra yeniden izlerken, bana hiç de öyle gelmedi. Belki dünyamızın tüm modernleşme görüntüsüne karşın daha da ilkelleşmesi, ruhsal rahatsızlıkların artması, çok daha geniş, etkili ve sansasyonla beslenen bir medyanın da katkısıyla, her gün yazılı-resimli basına yansıyan korkunç cinayetler, inanılmaz zalimlikler ve parmak ısırtan manyaklıklar yüzünden...

TAM BİR KARAKTER ÇALIŞMASI Robert Walker, Ruth Roman ve Farley Granger (soldan sağa)...

Haines’in her şeyini çok iyi bilen ürkünç bir tip, tam bir psikopat... Haines, adamla zoraki bir sohbete başlar. Onun tenis başarılarını, ayrılmak üzere olduğu karısını, yeni sevgilisi senatör kızı Anne’la ilişkisini çok iyi bildiğini öğrenip şaşırır. Ama asıl şok sonradan gelecektir: Bruno’nun nefret ettiği bir babası vardır, hastalığını bilip onu bir akıl hastanesine yatırmayı planlayan... Bu babadan kurtulmak, onun saplantısı olmuştur. Guy da elbette yeni sevgilisiyle evlenmek için eski karısından kurtulmak zorunda değil midir? Öyleyse neden cinayetleri değiş-tokuş yapmasınlar? Birbirlerinin düşmanlarını öldürürlerse, ikisi de hiçbir biçimde şüphe altında olmayacaktır, çünkü cinayetlerle ilişkileri asla kanıtlanamayacaktır. Guy gülüp geçer ve bu manyaktan kurtulmayı başarır. Ama Bruno işi gayet ciddiye almıştır. Guy’ın karısını yaşadığı küçük kasabanın Luna Parkı’nda izler, son derece bayağı ve ‘flörtöz’ olan kadını uzaktan ba-

32

Hitch usta, bu gerilimli öyküyü müthiş bir görsellikle perdeye getirir. Ve ona olan sevgimizin sadece meraklı hikayeler izlemekten değil, bu hikayelerin olabilecek en kusursuz biçimde sinemalaşmasından olduğunu bir kez daha algılarız. Öncelikle tam bir karakter çalışması: Warner Bros.’un yapımcı Samuel Goldwyn’den kiraladığı (o dönem için önemli olan bu olgu, ilk jeneriklerde kocaman harflerle belirtilir) Farley Granger (1925- 2011), yakışıklı, kendine güvenli ve talihsiz tenis şampiyonu olarak dört dörtlüktür. Granger’ın daha sonra Visconti oyunculuğuna bile uzanan (“Senso / Günahkar Gönüller” filminde) kariyerini erken bırakması, ne büyük kayıp olmuştur!... Sevgilide Ruth Roman, dekoratif rolünü yeterince doldururken, manyak Bruno’da Robert Walker harikalar yaratır. Bu genç aktör döneminin en parlak oyuncularından biri olmaya giderken, birlikte Hollywood’da yükselmeye çalıştıkları eşi Jennifer Jones’un efsanevi yapımcı David O. Selznick’le ilişkiye girmesi ve ayrılıp onunla evlenmesi sonucu yaşadığı büyük bunalımı atlatamamış, alkole ve haplara dadanmış ve tam bu filmdeki başarısı için büyük övgüler aldığı günlerde, iç-


Farley Granger ve Alfred Hitchcock’un oyuncu kızı Patricia Hitchcock, filmde rol alan isimler arasında yer alıyorlar.

sıl Filmi na z? i edinirsıkiann baskısı şu

eç Türkiye’d miş gözüküyor. en k an için tü on gibi sitelerde z a Ancak am altyazı e d birkaç dil ulunabiliyor. le b iy ğ e c seçe

kiyle hapları karıştırması sonucu ölmüştü. Sadece 33 yaşında...

ÜNLÜ TENİS MAÇI Ayrıca Bruno’nun oğluna koşulsuz, adeta sapıkçasına bağlı annesi rolünde Marion Lorne, vefasız eş rolünde (asıl adı Kasey Rogers olan) Laura Elliott ve Anne’ın kız kardeşini oynayan, Alfred Hitchcock’un oyuncu kızı Patricia Hitchcock da mükemmeldirler. Senatörde yönetmenin favori oyuncularından Leo G. Caroll da öyle... Senaryoda bir başka polisiye roman ustasının, Raymond Chandler’in parmağı vardır. Siyah-beyaz görüntüler usta Robert Burks’un, gerilimli müzikse yine çok ünlü ve Oscarlı besteci Dimitri Tiomkin’in elinden çıkmadır. Ancak asıl başarı elbette yönetmenindir. Hitch usta, daha ilk sekanstan başla-

Hitch usta, daha ilk sekanstan başlayarak ustalığını konuşturur. Filmin ana mekanı Luna Park dekoru müthiştir. Atlı karıncanın üzerinde çocuklar bağrışıp dururken, iki ana karakterin giriştiği ölümcül kavga antolojilere girmiş bölümlerdir. yarak ustalığını konuşturur. Tren dekorunu kullanması kadar, biri finalde olmak üzere iki kez kullandığı ve filmin sanki ana mekanı haline gelen Luna Park dekoru da müthiştir. Burada işlenen cinayeti yere düşmüş bir gözlüğün camından vermesi kadar, o kontrolden çıkmış atlı karıncanın üzerinde çoluk çocuk bağrışıp dururken, iki ana kahramanımızın giriştiği ölümcül kavga da antolojilere girmiş bölümlerdir. Ayrıca Bruno’nun senatörün partisinde, yaşlı ve sevimli bir hatunu herkesin gözü önünde boğma girişimi de unutulmaz. Bir başka ‘antolojik’ bölüm ise tenis maçıdır. Guy Haines’in bir yandan kazanmak, öte yandan bir an önce bitirip katilin peşinden Luna Park’a gitmek zorunda olduğu bu maç, uzayan setleriyle, giderek artan bir ivme içinde verilir. Ve herhalde beyazperdenin tenis sporuyla kurduğu sı-

33

nırlı ilişkinin doruk noktası olup çıkar. Ama bunca heyecan içinde, yönetmen mizahı da unutmaz. Herkesin kafasının bir sağa, bir sola gittiği tenis maçında, Bruno’nun (sadece Haines’i izlediği için) kımıldamayan başı veya final sahnesinin tren şakası sahneleri gibi... Punch dergisinde Richard Mallett şöyle demiştir: “Ciddiye almayabilirsiniz, ama kuşku yok ki başka hiçbir şey düşünmeye fırsat bırakmıyor!”. Leslie Halliwell şöyle der: “Hikayede boşluklar var, ama bölüm bölüm bakıldığında ustanın tam zirvede gözüktüğü kesin”. Jacques Lourcelles ise şöyle yazar: “Hitchcock’u tanımak için en önemli 5-6 filmden biri. Ve tipik Hitch motiflerinden ‘suçluluğun değiş-tokuşu’ yalnızca bir yan tema değil, aksiyonun asıl motoru olarak karşımıza geliyor”. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMA

Erkek güzelliği ve annelik Steven Soderbergh, kimsenin kamerasını henüz çevirmediği alanlara erkek striptizcileri işlediği “Striptiz Kulübü” ile bir yenisini ekliyor. “Gölgede Dans”ta ise yönetmen James Marsh, Kuzey İrlanda - İngiltere çatışmasına anneler üzerinden bakıyor.

Yakışıklılıklarını paraya dönüştüren erkekler! ALİ ULVİ UYANIK ali.ulvi.uyanik@gmail.com

1963 DOĞUMLU yapımcı/ yönetmen/ kameraman/ kurgucu / senarist Steven Soderbergh ,’art house’ yapımlardan Amerikan Sineması’nın ana damarını oluşturan büyük ticari işlere, kendine özgü çektiği farklı türde filmlerden kimsenin kamerasını henüz çevirmediği alanlara, geniş bir yelpazede üretiyor... En İyi Yönetmen Oscar ödülünü kazandığı “Trafik / Traffic”ten, geçen yıl sey-

rettiğimiz “Çapraz Ateş / Haywire”a, her hikayeyi kendi mantığı içinde gerçekçi / inandırıcı biçimde anlatmasını biliyor... Ve 1985 yılında girdiği sinemada, 1998’den bu yana her yıl, hiç ara vermeden, 1-3 arası çalışmaya imza attı... Sinema filmleri sayısı da iki düzineye ulaştı. İşte son filmi de erkek striptizcilerle ilgili; hadi buyurun bakalım!

KOLAY PARA Kadın vücutlarının danslarla lezzetlendirilerek en cazip şekilde erkeklerin düşlerine akmasına karşın, dişilerden daha gösterişli ve büyük bedenlere sahip erkeklerin karşı cinse striptiz hizmeti vermeye 1970’lerde

Joe Manganiello, Alex Pettyfer, Matthew McConaughey ve Channing Tatum (soldan sağa), filmin dans sahnelerinden birinde... Milliyet SANAT Kasım 2012

34

başlansa da... Özel kulüplerde, partilerde, festivallerde giderek solo performansların öne çıkıp ünlü dansçıların yetişmesi ve koreografilerin gelişmesine koşut kucak danslarına da yer verilmesi ‘80’lerden günümüze uzanıyor... Mesela, gay eğlence kültürüne yerleşen ‘go-go boy’larla da çeşitleniyor... Kaslı, kılsız, sert hatlı bir vücuda sahip her yakışıklı erkeğin biraz dans yeteneğiyle, her statüden, yaş ve sınıftan kadını çıldırtarak bol bahşiş toplaması, eğitimin hiç gerekmediği bu işi, kolay yoldan para kazanmanın merkezi haline getirmiş. Soderbergh, burada devreye girerek, ter dökerek saati en fazla yirmi dolardan inşaat işlerinde sömürülmek

“Striptiz Kulübü / Magic Yönetm Mike” en: Stev en Sode Senaryo rbergh. : Reid C arolin, O Channin yuncula g Tatum r: , Alex Pe Cody Ho ttyfer, rn, Matt McCona hew ughey, G örüntü: Andrew Peter s adıyla Soderbe rgh.


Filmde Andrea Riseborough’u casusluğa zorlanan anne, Clive Owen’ı ise onun üzerinde baskı kuran MI5 üyesi rolünde izliyoruz.

ancer” adow D h S / m s n e Da aryo: To “Gölged rsh, Sen a , M g s u e boro h en: Jam rea Rise d n b Yönetm o A : R r : la rüntü Oyuncu son, Gö r e d Bradby, n A . an inchliffe en, Gilli Dickon H Clive Ow : ik z ü M Hardy,

Hiçbir teşkilat annelikten güçlü değildir! yerine, eğlenip eğlendirerek bir şovda yüzlerce dolar kazanmayı yeğleyen genç adamların dünyalarına eğilmiş... “Striptiz Kulübü”, Florida, Tampa’da daimi müşterilerine hizmet veren deneyimli patron Dallas’ın (Matthew McConaughey) yönettiği ekibin baş dansçısı Magic Mike’ın (Channing Tatum), acemi Adam’ı (Alex Pettyfer) şova aldırmasıyla gelişiyor. 19 yaşındaki Adam, ablası Brooke’un (Cody Horn) kanepesinde yaşayan bir işsizdir. Usta - çırak ilişkisinde, çırağın zaaflarıyla birlikte sert biçimde Mike’ın yüzüne çarpan tokatlardan biri, bu kolay para- yoğun seks-rahat hayat aldatıcı üçgeni içinde, dışarıdaki gerçeklerden sadece bir süreliğine kaçabileceğidir. Mike üzerinde etkili olan Brooke ise, ekonominin emekçi bireylerinden biridir. Zaten bu bir ahlak meselesi değil, genç ve çekiciyken sistemden ne kadar para emileceği hesabıdır. Mike gibi sonuna dek gidemeyen duygusallar teslim olsa da, Dallas gibi bezirganlar yılmadan devam eder...

BİYOGRAFİK YÖNÜ DE VAR Film, büyük oranda, bol para ile huzur seçenekleri arasında bocalayan başkarakteri açısından, Paul Verhoeven filmi “Showgirls” ve David Mackenzie imzalı “Spread”e benziyor... Öte yandan, erkek striptizcilerin dünyasının nabız atışlarını aynen tutuyor. Oyuncuların striptizcilere dair keskin gözlemleriyle fiziksel performanslarını birleştirerek, karakterlerini sımsıkı kavramaları ve yönetmenle sinerjileri, seyircinin bu eğlenceye tam olarak dâhil olmasını sağlıyor. Çünkü Soderbergh, filme yaydığı dans ve şovlarda, erkek güzelliğiyle sinema estetiğini buluşturuyor. Anımsatalım ki, film, yapımcılardan da olan Channing Tatum’un, gençliğinin geçtiği Tampa’da “Chan Crawford” takma adıyla striptiz yaptığı günlerdeki deneyimlerinden yola çıktığı için biyografik özellikte.

ŞİDDETİ erkekler körükler, kanı kanla yıkamaya çalışıp gözlerini kırpmadan birilerinin evlatlarının kafalarına kurşun sıkarlar! Kalpleri durmaksızın ağlayan ise annelerdir. İçleri öyle çok acır ki... İşte o zamanlarda, erkeklerin hissedemeyecekleri o acıyı tekrar tekrar yaşamamak, can verdikleri yavrularını kaybetmemek, onlardan ayrı düşmemek için en ağır bedeli bile ödeyebilirler... Son çare ölümse, gözlerini kırpmadan, dimdik ve onurla ölüme bile gidebilirler. İşte, derin devlet organizasyonlarının belki de hesaba katmadıkları en önemli ayrıntı da bu sözcükte saklıdır: Annelik!

BELGESEL DALINDA OSCARLI Hikayenin sürprizlerini anlatacak değilim ancak uzun süren mücadelelerin, çatışmaların, psikolojik ve fiziksel savaşların içinden geçerken, kalbi onulmaz yaralar alan kadınların, anneliklerine saygılar sunan, klas bir gerilim var karşımızda: “Gölgede Dans”. Yönetmen, New York ikiz kulelerinin çatıları arasına gerilmiş tel üzerinde yürüyecek kadar olağanüstü bir insanın, yürüyüşü gerçekleştirmesinin mimarları olan yol arkadaşlarıyla dostluklarının bu süreçte nasıl etkilendiğine odaklanan ve Uzun Metrajlı Belgesel dalında Oscar kazanan “Teldeki Adam / Man on Wire” ile anımsayabileceğiniz James Marsh. Marsh, kariyerini politika editörü olarak yapan gazeteci Thomas Bradby tarafından yazılan ve sinemaya uyarlanan eseri, tam da başkarakteri Colette McVeigh (Andrea Riseborough) ile duygudaşlık kurabileceğiniz bir mesafeden öykülemiş: Uzak değil, ancak soğuk bir meselenin ve zor kararların ortasında gereksizce duygusal da değil. Colette, çocukken alışverişe kendisi yerine gönderdiği erkek karde-

35

“Gölgede Dans”, IRA konusunda İngiliz devletinin psikolojik tabanda yürüttüğü terörün kadınları hedef aldığı gerçeğini keskinleştiriyor. şinin çatışmanın ortasında öldürülmesinden sonra, her IRA üyesi gibi İngiliz hegemonyasına bilense de, yirmi yıl sonra Londra’da metroya bombayı koyamaz; çantayı merdivenlere bırakıp bulunmasını sağlar. Ancak yakalanır ve MI5 subayı Mac (Clive Owen) iki seçeneği sunar: “Uzun yıllar boyunca hapis yatıp küçük oğluna hasret kalırsın; annen ona bakamadığında ise...” İkinci seçenek ise, içinde erkek kardeşlerinin de olduğu yakınındaki tüm IRA faaliyetlerini bildireceği bir casusluğu kabul etmesidir! Yönetmen sorunun kaynağına inerken, İngiliz devletinin psikolojik tabanda yürüttüğü terörün kadınları hedef aldığı gerçeğini keskinleştiriyor. Şiddet sahnelerine yer vermeden, kapalı, güneşin bulutlardan sızmayı başaramadığı bir atmosfer içinde sıkıntılı ruh hallerinin adeta tablolarını çiziyor. İnsani duyarlıkları, öykünün her aşamasında öne çıkarıyor. Tüm bu başarıda kadın oyuncularının, özellikle de Andrea Riseborough’un (Kadının Fendi / Made in Dagenham) katkısı birincil derecede önemli tabii. Abartılardan tamamıyla arındırdığı yalın oyunculuğunda, bazı anlarda kırılganlaşan güçlü bir kadın ve anne karakterini ‘giyinmiş’ olduğu tartışılmaz! O olmadan film bu denli etkili olmayabilirdi. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SİNEMA Philip Seymour Hoffman “The Master”da Scientology’nin kurucusundan izler taşıyan bir karakteri canlandırıyor.

Scientology’nin çıkış öyküsü beyaz perdede Paul Thomas Anderson’ın Venedik Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek oyuncu ödülleriyle dönen son filmi “The Master” nihayet bu ay sinema salonlarında boy gösteriyor. “Alacakaranlık” serisinin son filmi, “Havana’da 7 Gün” ve Ben Affleck’in yönettiği “Argo”, vizyonun diğer seçenekleri arasında... SİNAN YUSUFOĞLU sinan.yusufoglu@gmail.com

PAUL THOMAS ANDERSON’IN çektiği tüm filmler sinema dünyasında büyük heyecan yaratıyor ve filmlerinin tüm büyük festivallerden ödüllerle dönmesi sinemasının gücününü de onaylıyor. Anderson’ın son filmi “The Master” da şimdiden Oscar için en çok ismi zikredilenlerden. Anderson’ın senaryosunu Scientology tarikatının kurucusu L. Ron Hubbard’ın hayatından ve akımın ilk yıllarından esinlenerek yazdığı film, 1950’li yılları merkezine alarak bir tarikatın izini ‘The Master’ ismiyle anılan karizmatik bir entelektüel ve onun sağ kolu olan başıboş bir adamın ilişkisi üzerinden sürüyor. “The Master” ile Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek oyuncu ödülünü paylaşan usta oyuncular Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’in başrollerini paylaştığı film, inancın ve gücün çıkarlar doğMilliyet SANAT Kasım 2012

Ben Affleck “Argo”da (solda). Ayın animasyonlarından “Otel Transilvanya” (sağda).

rultusunda nasıl sömürülebileceğini oldukça etkileyici bir sinemayla gösteriyor. İran’a uzandığımızda ise karşımıza şahın devrilmesinin ardından yaşanan bir rehine krizi çıkıyor. Gerçek olaylara dayanan film, Antonio Mendez’in “Master In Disguise” kitabının bazı bölümlerinden esinlenerek çekildi. “Gone Baby Gone” filmiyle yönetmenlik rüştünü ispatlayan Ben Affleck’in yönettiği ve başrolünde ol-

36

duğu politik aksiyon “Operasyon: Argo” ‘79 yılının İran’ına götürüyor seyirciyi. İran devriminin en sıcak günlerinde bir grup militanın Amerikan Büyükelçilik binasına girip 52 Amerikalı’yı rehin alması ve o hengamede kaçmayı başararak Kanada Elçilik binasına sığınan altı Amerikalı’nın ölümle yaşam arasındaki gerilimli bekleyişlerini konu alan film, CIA uzmanı Tony Mendez’in bu Amerikan va-


tandaşlarını kurtarmak amacıyla hazırladığı riskli plan üzerinden farklı bir istihbaratçı hikayesini perdeye taşıyor.

FENOMENDE SON PERDE Bu ayın bir diğer devam filmi, genç sinema seyircisi için bir fenomene dönüşen “Twilight / Alacakaranlık Efsanesi”nin son filmi “Şafak Vakti Bölüm 2”. 2008 yılında başlayan ve bir efsaneye dönüşen Alacakaranlık serisi bu filmle sona ererken geriye vampirler dünyasında asla unutulmayacak ‘bol kanlı’ aşk, tutku ve entrika hikayeleri kalıyor. Seriyi dört yıldır heyecanla takip edenler “Şafak Vakti Bölüm 2” ile vampirler dünyasına veda etmeye hazırlanıyor. Ayın korku cephesinde ise yine bir devam filmi göze çarpıyor. 2006 yılında bir video oyunu uyarlaması olarak karşımıza çıkan “Silent Hill/ Sessiz Tepe” ile puslu bir kasabada çocuğunu kaybeden bir annenin gerilimli arayışına seyirciyi ortak eden filmin devamı “Silent Hill: Revelation”da ise babasının gizemli kayboluşunu araştıran Heathar Mason’ın kendi gerçek kimliğini keşfedişini ve şeytani bir dünyanın derinliklerine çekilmesini konu alıyor. Korku sineması severlerin merakla beklediği film, 3 boyutlu olarak perdeye yansıyacak. Nicholas Cage ve John Cusack’ı bir araya getiren “The Frozen Ground” ise gerçek olaylara dayanan bir seri katil hikayesi. Saygın bir aile babası olarak bilinen Hansen isimli bir seri katilin 24 kadını canice öldürmesini konu alan filmin yönetmen koltuğunda ilk uzun metrajlı filmine imza atan Scott Walker var. Nicholas Cage’i ise Hansen’i yakalamaya çalışan eyalet polisi olarak izleyeceğiz.

HAYAL VE GERÇEK Kasım ayında aşk başkadır diyen filmler de salonlardaki yerini alıyor. Antonio Banderas’ın oyuncu kadrosunda yer aldığı başrollerinde Paul Dano ve Zoe Kazan’ın olduğu “Ruby Spark / Hayalimdeki Aşk” genç yaşında başarılı olmuş ve şimdi ilhamını kaybeden bir yazar üzerinden hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı oldukça romantik bir dünya sunuyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise “Little Miss Sunshine/ Küçük Gün Işığım” ile herkesin beğenisi toplayan Jonathan Dayton ve Valerie Faris var. Jennifer Westfeldt’in yazıp yönettiği ve başrollerinden birinde yer aldığı “Friends with Kids / Mükemmel Plan” filmi ayın öne çıkan romantik komedilerinden bir diğeri. Aynı evde iki iyi dost olarak yaşayan Jason ve Julie’nin çevresindeki tüm dostları evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. Onlar da evlenmeden çocuk yaparlar ve dostluklarını sürdürmeye çalışırlar ama

aynı anda karşı cinsle de ilişkilerini sürdürürler. Yönetmen ve oyuncu Westfeldt’e Adam Scott, Chris O’Dowd, Kristen Wiig ve Megan Fox gibi kalabalık bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. “Noel Gecesi Kabusu / Nightmare Before Christmas” ve “Ölü Gelin / Corpse Bride” gibi animasyonları çok sevilen Tim Burton’ın fikir babası ve yönetmeni olduğu 3 boyutlu “Frankenweenie”i de aynı yoldan yürüyor. 29 dakikalık ilk versiyonunu 1984 yılında aynı isimle çeken Tim Burton, yıllar sonra filmi 3 boyutlu teknolojiyle yeniden uyarlayarak Victor isimli bir oğlan çocuğu ile onun sevimli köpeği Sparky’nin etkileyici hikayesini sinema perdesine taşıyor. Ayın diğer animasyonu “Hotel Transylvania / Otel Transilvanya”nın yönetmen koltuğunda Genndy Tartakovsky var. Özel bir gecede Dracula dünyanın en ünlü yaratıklarını oteline çağırır: Frankenstein ve karısı, Mumya, Görünmez Adam, Kurtadam ailesi ve daha pek çoğu Dracula’nın kızı Mavis’in doğumgünü için bir aradadır. Otele gelip Dracula’nın kızı Mavis’ten hoşlanan bir dünyalı bu eğlenceli ve farklı gecenin ‘imkansız aşk’ kaosuna neden olur. filmekimi’nde gösterilen “Havana’da 7 Gün” festivalin hemen ardından bu ay vizyonda. Dünyanın önemli kentleri üzerine ünlü yönetmenlerin bir araya gelerek kısa filmler çekmesi moda olmuşken; yedi yönetmenin yolu bu kez Havana’ya çıkıyor. Birbirinden farklı yedi hikayeyi bir araya getiren filmde Gaspar Noe, Julio Medem ve Laurent Cantet gibi ünlü yönetmenler var. Bu ay yerli filmler açısından da bereketli geçiyor. İlk yönetmenlik denemesini “Ya Sonra” isimli romantik filmle yapan Özcan Deniz bir yıl aradan sonra “Evim Sensin” filmiyle geri dönüyor. Bir ayrılık yaşayıp baba evine dönen Leyla (Fahriye Evcen) ile zor bir hayat yaşamış, yetimhanelerde büyümüş olan İskender’in (Özcan Deniz) yaşadıkları aşkı ve aşklarına engel olan olayları anlatan bu romantik dram özellikle Özcan Deniz sevenlerin uzun zamandır beklediği bir film. Senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Türkiye sinemasının nadir ‘türbanlı’ karakterlerinden biri olan Büşra filmiyle tanıdığımız Alper Çağlar’ın ikinci filmi “Dağ”, Güneydoğu’da askerliğini yaparken pusuya düşen iki askerin amansız hava koşulları ve coğrafyaya rağmen hayatta kalarak vatanı korumaları üzerinden ajitasyona açık bir hikayeyle ayın en çok konuşulan filmlerinden biri olmaya aday. Filmin kadrosunda Ufuk Bayraktar, Çağlar Ertuğrul ve Fırat Doğruloğlu’nun da aralarında olduğu isimler var. MS

37

KASIM 2 KASIM ● “Katil Joe”

Yön.: William Friedkin Oyn.: M. McConaughey, E. Hirsch ● “Babamın Sesi”

Yön.: Orhan Eskiköy, Zeynel Doğan Oyn.: Basê Doğan, Zeynel Doğan ● “Evim Sensin”

Yön.: Ö. Deniz / Oyn.: Fahriye Evcen ● “Hayalimdeki Aşk”

Yön.: J. Dayton, Valerie Faris Oyn.: Paul Dano, Zoe Kazan ● “Skyfall”

Yön.: S. Mendes / Oyn.: D. Craig 9 KASIM ● “Kadınlar”

Yön.: M. Szumowska / Oyn.: J. Kulig ● “The Master”

Yön.: Paul Thomas Anderson Oyn.: P. S. Hoffman, J. Phoenix ● “Silent Hill: Revelation (3D)”

Yön.: M. Bassett / Oyn.: Sean Bean ● “Mükemmel Plan”

Yön.: J. Westfeldt / Oyn.: A. Scott ● “Frankenweenie”

Yön.: T. Burton / Ses.: C. Tahan 16 KASIM ● “Havana’da 7 Gün”

Yön.: Benicio Del Toro... Oyn.: J. Hutcherson, E. Kusturica ● “Dağ”

Yön.: Alper Çağlar Oyn.: U. Bayraktar, Çağlar Ertuğrul ● “Gözetleme Kulesi”

Yön.: Pelin Esmer Oyn.: O. Şimşek, Nilay Erdönmez ● “Uzun Kuyruk”

Yön.: A. Chabat / Oyn.: J. Debbouze ● “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 2”

23 KASIM Yön.: Bill Condon Oyn.: R. Pattinson, Kristen Stewart ● “Ironclad”

Yön.: Jonathan English Oyn.: Paul Giamatti, James Purefoy ● “Otel Transilvanya”

Yön.: Genndy Tartakovsky Oyn.: Adam Sandler, Selena Gomez, Steve Buscemi 30 KASIM ● “Simurg”

Yön.: Ruhi Karadağ Oyn.: Ali Ekber Akkaya, Çiğdem Kazan ● “The Frozen Ground”

Yön.: Scott Walker Oyn.: Nicholas Cage, John Cusack ● “Operasyon: Argo”

Yön.: Ben Affleck Oyn.: Ben Affleck, Bryan Cranston

Milliyet SANAT Kasım 2012


DVD gurel.selin@gmail.com

“The Cabin in the Woods / Dehşet Kapanı”

BA Ğ I MSI Z SU LA R D A

BU Fİ LME D İ K K A T!

SELİN GÜREL

“Dehşet Kapanı” son zamanların en talihsiz filmi. 2009’da çekilmesine rağmen türlü şanssızlıklar sonucu ancak 2012’de izleyiciyle buluşabildi, bu da hak ettiği kadar dikkate alınmasını zorlaştırdı. Oysa Drew Goddard-Joss Whedon ikilisi, son yılların en orijinal ve en öğretici korku filmi senaryosunu yazmıştı. Türün özünü yitirmeden komik ve ironik de olabilen “Dehşet Kapanı” mutlaka izlemesi gereken, bambaşka bir iş.

“Barbara” (2012)

Yönetmen: Christian Petzold Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Rainer Bock Öykü: 1980’in Doğu Almanyası’nda Batı’ya kaçmak isterken yakalanan doktor Barbara, küçük bir kasaba hastanesine sürülür. Yeni bir kaçışın planını kuran Barbara, her an ayrılacakmış gibi yaşadığı kasabada kendini her türlü ilişkiden soyutlamaya çalışır. Ama bu o kadar da kolay olmayacaktır. Çarpıcı yönü: Nina Hoss’un hipnotize eden performansı, Petzold’un ne yaptığını çok iyi bilen kamerasıyla birleşince, Alman sinemasının son yıllarda çıkardığı en iyi filmlerden biriyle karşı karşıya geliyoruz.

2

“50/50 / Şansa Bak” (2011)

Yönetmen: Jonathan Levine Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Seth Rogen, Anna Kendrick Öykü: 27 yaşında kanser olduğunu öğrenen Adam, en yakın arkadaşı Kyle ve genç bir terapistin yardımıyla bu zor süreci sağ salim atlatmaya çalışır. Çarpıcı yönü: Kanserle mücadeleyi işin içine komedi katarak anlatmayı beceren Jonathan Levine, sömürüden uzak, samimi bir iş çıkarmış. Üstelik sadece hastalıkla mücadele değil, izleyebileceğiniz en harika dostluk öykülerinden biri de bu filmde.

Milliyet SANAT Kasım 2012

38

Bağımsız film festivalleri dışında Amerika’da kısıtlı gösterim şansı bulan bu küçük hazinenin Türkiye’de DVD’sinin çıkması büyük şans. Duplass Kardeşler’in yazıp yönettiği “Anasının Kuzusu” annesiyle yaşayan ve evden çıkmamak için türlü bahaneler bulan 30 yaşındaki Jeff’in zorunlu olarak dışarı çıkmasıyla geçirdiği hareketli bir güne odaklanıyor. “Anasının Kuzusu”, yer yer dramatik, eğlenceli ve samimi bir film...

10

Ayın en gözde 1

“Jeff, Who Lives at Home / Anasının Kuzusu”

DVD’si “Poulet aux Prunes / Azrail’i Beklerken” (2011)

3

Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi Oyuncular: Mathieu Amalric, Maria de Medeiros, Golshifteh Farahani Öykü: Yıllar önce kaybettiği aşkını hiç unutamayan, evli ve çocuklu müzisyen Nasser-Ali Khan çok sevdiği kemanı kırılınca hayata küser ve yatağına yatıp ölümün kendisini almasını bekler. Çarpıcı yönü: “Azrail’i Beklerken” özellikle fantastik görselliğiyle seyir zevki yüksek bir çalışma.

“Damsels in Distress / Kızların Başı Dertte” (2011)

4

Yönetmen: Whit Stillman Oyuncular: Greta Gerwig, Analeigh Tipton, Adam Brody Öykü: Dünyanın en işgüzar kızları, okullarında depresyonla savaşan, intihara meyilli öğrencileri hayata kazandırmak için bir kulüp kurar. Ancak başlarına gelenler, kısa sürede onları bu kulübe muhtaç hale getirir. Çarpıcı yönü: 1998’de çektiği “The Last Days of Disco”dan beri sesi soluğu çıkmayan Whit Stillman’ın yeni filmi, matrak, orijinal ve oldukça geveze.


X YENİ BO

SETLER

A R Şİ V G Ü ZELİ

“Family Plot / Aile Komplosu” (1976) “Aile Komplosu” deyince akla gelen ilk şey, Alfred Hitchcock’un son filmi olduğu. Ancak filmi yönetmenin sinemaya koyduğu nokta olarak yorumlamamak gerekiyor. Zira “Aile Komplosu”nu çekerken Hitchcock son filmi olduğunu bilmiyordu. Victor Canning’in “The Rainbird Pattern” adlı romanından uyarlanan filmin, romana kıyasla daha hafif, daha eğlenceli bir havası var.

5

KOLEKS İYONERLER İÇİN “Alien Predator” (Total Destruction): The Ultimate DVD Collection

The Tim Burton Collection

Orijinal “Alien”serinin kokusunu özleyenler hem “Alien” hem de “Predator” filmlerini içeren, 9 disklik bu dev seti bağrına basabilir.

Set yönetmenin bütün filmlerini içeriyor.

“Yeraltı” (2012)

Yönetmen: Zeki Demirkubuz Oyuncular: Engin Günaydın, Nihal Yalçın, Serhat Tutumluer Öykü: Hayatla devamlı çekişme halinde yaşayan Muharrem, etrafındaki insanlara karşı içinde derin bir kin beslemektedir. Çarpıcı yönü: “Yeraltı” büyük oranda Engin Günaydın’ın performansına dayanıyor. Demirkubuz egosunu besleyecek malzemeden yoksun bir karakterin hayata karşı duyduğu nefretin peşine düşüyor.

“Apollo 18 / Apollo 18: Ölüm Yolculuğu” (2011)

“Dark Shadows / Karanlık Gölgeler” (2012)

8

Yönetmen: Tim Burton Oyuncular: Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Eva Green Öykü: Vampire dönüştürülen ve yeraltına hapsedilen Barnabas Collins, uyanınca ilk işi eskiden yaşadığı evi bulmak olur. Çarpıcı yönü: Karanlık Gölgeler” de belli bir çıtanın üzerine çıkamıyor. Ancak her zamanki gibi sanat yönetmenliği göz alan cinsten.

9

6

Yönetmen: Gonzalo Gallego Oyuncular: Warren Christie, Lloyd Owen, Ryan Robbins Öykü: 1974’te iptal edilen Apollo 18 görevinin aslında gerçekleştiği fikri üzerine odaklanan film, iki astronotun uzayda yaşadıkları dehşet anlarını perdeye taşıyor. Çarpıcı yönü: Bir ‘bulunmuş görüntü’ filmi olan “Apollo 18” kısıtlı alanda paranoya dolu bir gerilim izlemek isteyenler için.

7

Yönetmen: Jean-Marc VallÈe Oyuncular: Vanessa Paradis, Kevin Parent, Helene Florent Öykü: Filmdeki öykülerin biri, eski karısı ve sevgilisi arasında gidip gelen Antoine’a odaklanırken, diğeri ‘60’ların Paris’inde Down sendromlu oğlunu korumaya çalışan genç bir anneyi anlatıyor. Çarpıcı yönü: Belki de sadece filmin bağlandığı noktayı görmek için izlemek gerekiyor.

“Rock of Ages” (2012)

Yönetmen: Adam Shankman Oyuncular: Julianne Hough, Diego Boneta, Tom Cruise Öykü: Kasaba kızı Sherrie ile büyük şehir çocuğu Drew, 1987’de ünlü Sunset Strip’te karşılaşır. Her ikisinin de hayalleri büyüktür. Bu yüzden aşkları birçok sınavdan geçecektir. Çarpıcı yönü: En klişe tabirle ‘Tom Cruise’u hiç böyle görmediniz’. Üstelik hepsi bu değil. “Rock of Ages” ünlü rock müzikalinin film versiyonu olarak eşsiz bir oyuncu kadrosunu bir araya getirmiş.

“Café de Flore / Ruh Eşim” (2011)

10

“Prometheus” (2012)

Yönetmen: Ridley Scott Oyuncular: Noomi Rapace, Charlize Theron Öykü: Bir grup bilimadamı, kafalarındaki soruların cevaplarını uzayın derinliklerinde bulacaklarını düşünür. Ancak Prometheus adlı gemiden inmeleriyle her şey tepetaklak olacaktır. Çarpıcı yönü: Ridley Scott’ın “Alien” serisinin ön bölümü olarak kurguladığı film, seriye başarısız bir ekleme olmasına rağmen, oyuncu kadrosu yüzünden izlemeden edemeyeceğiniz bir çekiciliğe sahip.

39

Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

Tohumlar Garrett’a dönmeli yurdumda Geçen seneye Sonny Rollins ile damgasını vuran İş Sanat, 2012-2013 sezonunda da caz kuşağı ile ortalığı gümbürdeteceğe benzer. 13 Kasım’da konser verecek Kenny Garrett bu tahmini doğrulamak için eşsiz bir örnek. Kendisinden önce var olmuş tüm büyük müzisyen ve sanatçılar gibi yaratıcı yollardan ilerlemeye devam eden sanatçı daima yeni bir yol ve yepyeni ‘olasılıklar’ arıyor.

1960 doğumlu Garrett, 2010’da Five Peace Band grubuyla ile En İyi Enstrümantal Caz Albümü kategorisinde Grammy aldı.

Milliyet SANAT Kasım 2012

40


Konsere Mack Avenue Records için kaydettiği ikinci albüm olan “Seeds From The Underground” ile gelen Garrett için bu kaydın özel bir anlamı var. Çünkü “Seeds From The Underground” ona ilham verenlere hürmet niteliğinde...

ERAY AYTİMUR erayaytimur@gmail.com

30 YILI aşkın kariyerine bakınca Garrett için neslinin en önde gelen alto saksofoncusu demek mümkün aslında. 1978’de Mercer Ellington tarafından yönetilen Duke Ellington Orchestra ile çıktığı ilk konserinden tutun da Freddie Hubbard, Woody Shaw, Art Blakey & The Jazz Messengers ve Miles Davis gibilerle geçirdiklerine kadar, tüm zamanlarında coşkulu, melodik ve farklı bir tınısı var bu müzik seyyahının. 1960`da Detroit’te doğan Garrett yuvadan öğütlü bir müzisyen. Babası tenor saksofoncu olduğu için cazı kendi evinde keşfedip lise yıllarında Charlie Parker ve John Coltrane ile tanışmış. Aynı dönemde Bill Wiggins ile çalışmaya başlaması da cabası. 1982’de yerleştiği New York’ta Mel Lewis Orkestrası ile Thad Jones`un, Dannie Richmond Beşlisi ile ise Charles Mingus`un müziklerini çalan Garret; 1985’te ise şaha kalkarak Art Blakey, Woody Shaw ve Freddie Hubbard ile kayıtlar yapmaya başlamış ve bir yıl sonra Miles`ın grubuna girmiş. O zaman bu zaman çok önemli orkestralarla çalan Kenny Garrett, 1996 tarihli “Pursuance: Music of John Coltrane” albümünde de Coltrane sololarının güzelliğini ortaya çıkarmasıyla çok büyük ses getirmiş.

GRUP LİDERİ VE BESTECİ Yakın geçmiş de farklı değil aslında. Örneğin, öyle bir kayıt düşünün ki, sahip olduğu ilham perisi, hazırlık süreci ve düzenlemeler sayesinde eleştirmenler ve hayranlar tarafından iki yılı aşkın bir süre övgü alsın. 2006 yılında yayınladığı “Beyond The Wall” albümü birden fazla ödüle aday olduktan sonra Kenny Garrett, böyle bir soruyla mutlaka karşı karşıya kalmıştır. Beş farklı kompozisyonun bir araya gelmesiyle oluşan “Sketches of MD” ise Kenny Garrett’ın New York City’de Iridium Jazz Club’taki grubu (piyanoda Benito Gonzales, basta Nat Reeves ve davulda Jamire Williams) ve tenor saksofon efsanesi Pharoah Sanders ile birlikte oluş-

turduğu müziğin kompozisyon olarak serbest ancak performans olarak yoğun olduğu bir kayıt... Piyanist Chick Corea, gitarist John McLaughlin, basçı Christian McBride ve davulcu Vinnie Colaiuta’dan oluşan rüya kadronun bir numaralı adamı olarak Five Peace Band ile 2010’da En İyi Enstrümantal Caz Albümü kategorisinde Grammy’ye layık görülen Kenny Garrett son 20 yılda grup liderliğinin yanında besteci olarak da devamlı ilerleme kaydediyor ve bunu da şöyle açıklıyor: “Bir kere beni tanımlamaya çalıştığınız zaman, sorunlar o noktada başlıyor; çünkü, ben tek bir şey yapmıyorum. Aynı zamanda funk, klasik müzik ve diğer birçok şey yapıyorum. Daima kendimi zorlamaya ve aşmaya çalışıyorum. En son kaydımda duyduğunuz gibi algılamayın beni. Değişiyorum-ruhum nasıl hissediyorsa o yönde.” 13 Kasım’daki konsere Mack Avenue Records için kaydettiği ikinci albüm olan “Seeds From The Underground” ile gelen Garrett için bu kaydın özel bir anlamı var. Çünkü “Seeds From The Underground” ona ilham veren ve hem kişisel olarak hem de müzikal anlamda onu etkileyenlere hürmet niteliğinde... “Tüm bu parçalar birilerine adandı” diyen Garrett bu ‘birilerinin’ ektikleri ‘tohumlar’ sayesinde doğrudan veya dolaylı olarak ilerleyebildiğini düşünüyor. Albümden de biraz bahsedersek, “Seeds From The Underground”un açılışını Kenny Garrett’ın babasıyla izlediği western filmlerinin anısına adadığı “Boogety Boogety” (dörtnala giden atın çıkardığı ses) yapıyor.

MELODİNİN UĞULTUSU Sanatçının lisedeki grubunun direktörü Bill Wiggins’a gönderme yaptığı “Wiggins” ve memleketine ithaf ettiği “Detroit” gibi kişisel hürmetini belirttiği parçalar ile birlikte “J Mac” (Jackie McLean); “Haynes Here” (Roy Haynes) ve “Do Wo Mo” (Duke Ellington, Woody Shaw and Thelonious Monk) gibi müzik kahramanlarına minnetini belirttiği parçalar da albümün kimliğini oluşturuyor. Melodiye odaklanmak istediğini söyleyen Garrett, “Doğaçlama yapmaya başlamadan önce insanların melodinin ne olduğunu hatırlamasını istiyorum. Ve bazı parçalarda sesler duydum, melodinin uğultusuydu” diyerek us-

41

talığının kaynağını ele veriyor. Kenny Garrett’ın halihazırdaki ekibi de albümle aynı isimde, “Seeds From The Underground”. Nat Reeves (bas) Garrett’in geçmiş gruplarının da zaten uzun soluklu bir üyesi. Diğer müzisyenler için ise işin erbabı şunları söylüyor: “Albümü yapmaya karar verdiğimde aklımda Ronald vardı; bu parçalarda çok iyi çalacağını düşündüm. Benito ise bir süredir benim grubumda ve kavramsal olarak piyanoyu nasıl duyduğumu konuştuk. McCoy Tyner benim adamım, dolayısıyla bu sound’dan daha fazla olsun istedim ve etrafta Benito gibi bu işle uğraşan pek fazla genç adam yok. Aynı zamanda perküsyonist Rudy Bird de kayda sürükleyici, ritmik bir nabız sağlıyor”. “Seeds From The Underground”a çok önemli katkıda bulunanlardan biri de projenin ortak yapımcısı, piyanist, besteci ve eğitimci Donald Brown... Garrett ile olan dostluğu Art Blakey & The Jazz Messengers günlerine dayanan Brown aslında Garrett’in tüm kayıtlarının ayrılmaz bir parçası gibi. Afrika, Yunanistan, Endonezya, Çin derken kendisini bitmek bilmez yollara düşüren Kenny Garrett, çok etkilendiği Afrika müziklerine ise “Welcome Earth Song” ve “Laviso, I Bon?” isimli parçalarla muhabbetini sunuyor. Bunun da bir adım ötesinde tüm müzikal kaynaklardan ve türlerden fikirler alan Garrett diyor ki, “Müzik ve yaşam konusunda açık fikirli kalmaya çalışmanın verdiği zorluğu seviyorum. Söz konusu müzikse, sadece gözden geçiriyorum. Şu anda Martinique’den bazı müzikleri dinliyorum ve bunu seviyorum. Eğer beğenirsem, belki yaptığım şeyle birleştirebilirim. Yazdığım şeyi kontrol etmeye çalışmıyorum”. “Seeds From The Underground”, Kenny Garrett ve dinleyicileri için büyüleyici müzikal yolculuğun son durağı. “Yaşamaya devam etmeli ve daha çok deneyim kazanmalısınız. İşte o zaman bir şeyler yaratabilirsiniz. Ne zaman müzik yapsam, yapabildiğim en üst seviyede icra ediyorum. Tüm mesele de bu. Ben buralarda olmadığımda, müzik konuşabilecek mi?.. Müzik, yaratıcısından gelir. Benliğinize giren bir yetenektir ve ben de bunu alıyorum. Tüm türlerde yazıyorum ve sürekli yazıyorum. Hiçbir zaman ne olduğuyla ilgili değil, yalnızca teşekkür ediyorum.” MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

Halk Ozanı Neşet Ertaş, 25 Eylül’de hayata veda etti.

Kitlelere ulaşırken ölen müzik Neşet Ertaş sadece her ölümlünün modunu değiştirmeye muktedir bir müzisyen değil, babasından öğrendiğini kitlelere uygun hale getirmiş bir mühendis, mahçup bir dâhiydi. Bu evcilleşme neticesinde bu müzik bütün Türkiye’ye mâloldu. Zeki Müren’den Cem Karaca’ya, Yıldız Tilbe’ye icracı buldu. Buldu da n’oldu? METİN SOLMAZ metin@solmaz.net

BİR VARMIŞ bir yokmuş. Bir ehlikeyif ve yaratıcı aşiret, Abdallar; çalıp oynayıp yaşayıp giderlermiş. Dokuz abdal bir kaşıkla geçinirlermiş de eşeklerini kurt yermiş kaşık sesinden duymazlarmış. Aynı dokuz abdal bir kilimde uyurmuş, iki padişah bir iklime sığamazmış. Abdallar, beraber yaşama ve barış uzmanları. Mala mülke, makam mevkiye zerre kapılmadan, neşeden zevkten ödün vermeden, saygıda kusur etmeden yaşayıp giden, tamamı müzisyen bir aşiret. Yavaş yaşama pratisyenleri. Lafargue bilse, yanlarına yerleşirdi. Masal gibi değil mi? Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal başka nereden çıkabilirdi? Durumu Neşet Ertaş / Bayram Bilge Tokel söyleşisinden özetleyelim: “Yine bizim aşiretten birinin babası ölmüş, başsağMilliyet SANAT Kasım 2012

lığına gelenlere babasını şöyle anlatıyormuş: Benim babam bir ölüm öldü, bir elinde rakı, bir elinde esrail! Allah böyle ölümü herkese nasip eylesin...” Olay Muharrem Ertaş’a (siz manyetik bandın/radyonun icadına, zorunlu iskana, cumhuriyete, millileşme politikalarına vb.. de diyebilirsiniz) kadar müthiş bir özgürlük, zenginlik ve tabii ki otantiklikle seyreder. Derken Abdallara tok gözlülükleri dahi yetmez olur, sefaletle tanışırlar. Netice? Ölüm tabii. Basit bir sağlama yapalım. Eskilerden kayıt kuyut olmamasına rağmen yüzlerce isim sayılabiliyor. Muharrem Ertaş’tan sonra sayın bakalım. Neşet Ertaş, Çekiç Ali, Hacı Taşan. Bitti. Başka? Hadi Erol Cöke. Başka? Zorlayın. Ekrem Çelebi mi? Belki Şemsi Yastıman. Sonrası? Ankaralı Turgut, Oğuz Yılmaz mı? Yok artık. Hikayeyi toparlayalım. Muharrem Ertaş - Neşet Ertaş ekseninde Türkiye’de halk müziğinin pek çok önemli detayı anlaşılabilir. Bu müzik kaydedilmezken, yerelken bütün benzerleri gibi ‘dışarıdan’ zor

42

dinlenirdi, hatta sofistikeydi. Parmak ısırtacak bilgelikte, ermişlikte komple bir ‘gelenekti’. Neşet Ertaş çıktı, bu müziği evcilleştirdi. Bayram Bilge Toker buna “Makul tavizler verdi,” diyor. Muharrem Ertaş 1920’lerde üretimi neredeyse son bulmuş, can çekişmeye başlayan türkülere can suyu veren son müthiş temsilcilerden birisiydi. Türkiye’nin başka yerlerinde Aşık Veysel, Ramazan Güngör gibi kimi ‘numuneler’ de vardı tabii.

ELİTTEN DÜŞMANLIK GÖRDÜ Neşet Ertaş ise sadece her ölümlünün modunu değiştirmeye muktedir bir müzisyen değil, babasından öğrendiğini kitlelere uygun hale getirmiş bir mühendis, mahçup bir dâhiydi. Bu evcilleşme neticesinde limitli bir dinleyiciye ulaşabilen bu müzik bütün Türkiye’ye mâloldu. Zeki Müren’den Cem Karaca’ya, Yıldız Tilbe’ye icracı buldu. Buldu da n’oldu? Ne tuhaf değil mi? Kitlelere ulaşırken ölen bir müzik.


Evcilleştirme derken devrimci bir durumu anlatıyorum. Adettendir, batıdan örnek vereyim. Muharrem Ertaş Hank Williams ise Neşet Ertaş Hank Williams Jr. değildir, Bob Dylan’dır. Dylan ünlendiğinde gelenekçiler basmıştı yaygarayı. Nasıl olur da Amerikan folk şarkıları o ‘rezil halde’ söylenebilirdi? ‘Yöresi’ dışında kimse babasını dahi bilmediği için Ertaş devrimci çıkışını yaptığında Dylan gibi bir mukavemetle karşılaşmadı. Çünkü o zaman Amerikalılar Hank Williams’ı biliyor, seviyorlardı. Radyolarında dinliyorlardı. Türk müziğinin iki kere yasaklandığı, kesintisiz işkence edildiği bizim radyolarda ise bırakın sürekli Muharrem Ertaş dinlemeyi kayıtlı şarkısı bile ancak 25 taneydi. Neşet Ertaş kamuoyundan mukavemetle karşılaşmadı ama elitten düşmanlıklar gördü. Misal, tutucular tutucusu Nida Tüfekçi, Heidi’nin belalısı Bayan Rottenmeier hesabı kenardan kenardan Neşet Ertaş’ın radyodaki kayıtlarını yok etmiştir. (Yöresel sanatçı anonim söylermiş, beste yapmazmış bıdı bıdısı.) Halk müziği taammüden öldürülmeseydi de ölümü yakındı tabii. Fiziksel sebeplerle. Yani Ahmet efendi dertlenince yahut neşelenince bir türkü havalandıracak, ahali sevecek, yıllar içinde ucunu köşesini elleyecek, yan köylere giderken biraz

Muharrem Ertaş (solda) - Neşet Ertaş ekseninde Türkiye’de halk müziğinin pek çok önemli detayı anlaşılabilir.

değişecek, uzun yıllar sonra yerine göre nüanslarla söylenen, halka ait, sahibi belirsiz, anonim bir eser haline gelecek. Kimsenin artık buna vakti yok. Bugün Ahmet efendi aşık olunca bir tweet atıyor, iş bitiyor. Türkiye’de doğal gelişime müdahale türkünün evrilmeden devrilmesini sağladı. Devrildiği yerde duruyor. Mücevher muamelesi görmesi gereken Muharrem Ertaş sefalet içinde gecekondu köşesinde öldü. Hakkında bırakın kitabı, akademik çalışmayı, eli yüzü düzgün makale yazılmadı, fotoğrafı çekilmedi, kayıt yapılmadı.

SEFALET İÇİNDE YAŞADI Memleketin pek çok bakımdan en verimli bestecisi, enstrümantalisti ve icracısı Neşet Ertaş da sefalet içinde yaşadı. Bütün Türkiye onu tanıdıktan onyıllarca sonra 1996’da onunla söyleşi yaptım. Yaptığımız söyleşinin bu hayattaki ilk yazılı söyleşisi olduğunu söylediğinde küçük dilimi yutuyordum... Üç ay Yugoslavya’da sadece yanında kimlik olmadığı için hapis yatarken bu devletin hiçbir unsuru sahiplenmedi. Hasan Saltık isimli muhterem, bütün korsanlarını mahkemeye verip topladığı parayı olduğu gibi Ertaş’a vermeseydi o da muhtemelen son yıllarını sefalet içinde

Halk müziği taammüden öldürülmeseydi de ölümü yakındı tabii. Fiziksel sebeplerle. Yani Ahmet efendi dertlenince yahut neşelenince bir türkü havalandıracak, ahali sevecek, yıllar içinde ucunu köşesini elleyecek, uzun yıllar sonra halka ait, sahibi belirsiz, anonim bir eser haline gelecek. Bugün Ahmet efendi âşık olunca bir tweet atıyor, iş bitiyor. 43

Muharrem Ertaş, Karacaoğlan’ın, Şeyh Galip’in, Pir Sultan Abdal’ın deyişlerini seslendirdi.

geçirecekti. Üç yaşında sonradan uğruna türkü havalandıracak kadar aşık olan, 6 yaşında babası askerdeyken köylerden bulgur-un toplayıp geçim derdine ortak olan, ilk düzgün bağlamasını -çaresizlikten- kendisi yapan, sonra beğenene bağlamasını veriveren, sırtında bağlaması memleketin her bir köşesini gezen, bütün Türkiye adını biliyorken mahçupluğundan hâlâ babasının yanında bağlama çalamayan, Zeki Müren’in (şevkten) kafasını duvarlara vurmasını tesis eden adamın yarım yamalak incelenmiş hayatı elbette bir derya. Ama buyrun, ölünce yer yerinden oynadı, hayatıyla ilgili ne öğrendik yazılan onlarca yazı ve TV haberinden sonra? Neşet Ertaş ölünce sanırım herkes şunu fark etti: Meğer bir nevi nohut pilavmış. Herkes severmiş. Vakit gazetesi de Agos gazetesi de övgüler düzermiş. İskender Pala gibi dikkat çekmeye teşebbüs edenler hariç herkes hayatının en duygusal yazılarını onun için yazarmış. Ve bu yazılar çok okunur, sosyal medyada yer yerinden oynarmış. Eh, devlet bu fırsatı kaçırır mı? Hayatı boyunca bakmadığı, bırakın bakmayı köstek olduğu Ertaş’ın ölüsüne hürmet yarışına girdi. Artık sahiplendiğine göre Abdal kalmamalı, Türk ve Sunni olmalıydı. Cenazesi de ona göre yapıldı. Yeri boş duruyor. Umarım artık halk müziğine itibarı iade edilir; paralar harcanır, sözlü tarih çalışmaları, alan araştırmaları yapılır. Türkü barlardan Cemal Reşit Rey’e doğru sınıf atlar. Erkan Oğur’un dediği gibi, “En eski müzik, en yeni müziktir”. Yarın bugüne kalanlar da masal olunca daha çok ağlarız. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

Luz Casal bir demet gül getiriyor

Luz Casal, 27 Kasım’da İş Sanat Kültür Merkezi’nde.

İspanya’nın pop müzik divalarından Luz Casal, 30 yıllık parlak kariyerinin bir özeti niteliğindeki “Un Ramo De Rosas” (Bir Demet Gül) albümünün turnesi kapsamında 27 Kasım’da İş Sanat’ta sahne alacak. Konser vesilesiyle Casal’ın telefonunu çaldırdık, mütevazı sanatçı, sorularımızı içtenlikle yanıtladı. ALİŞAN ÇAPAN alisancapan7@hotmail.com

● Kariyerinizin başlangıcı İspanya’nın Franco rejiminden kurtulup demokrasiye geçtiği ‘80’li yılların başına denk geliyor. Hatta 1983 yılında Miguel Rios ve Leno ile çıktığınız, İspanya’nın 35 şehrini kapsayan bir turne söz konusu. Bugün dönüp baktığınızda o yılların konser atmosferini, izleyici-

Milliyet SANAT Kasım 2012

lerin tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? O dönemlerde İspanyolların çok daha dışa dönük olduğunu söyleyebilirim. Yıllar süren baskıdan sonra insanlarda müthiş bir bir araya gelme, iyi vakit geçirme isteği vardı. Sanki çocukluktan çıkmışsınız da annenizden babanızdan akşam arkadaşlarınızla eğlenmeye gitmek için izin kopartmışsınız gibi bir ruh hali. İster konser gibi sanatsal bir etkinlik olsun ister politik bir miting olsun insanlar toplanmaya, bir araya gelmeye can atıyordu. Bugünden epey farklı bir dönemdi kısacası. Öte yan-

44

dan “O zamanlara dönmek ister misin?” diye sorarsanız, cevabım hayır olur. Her şeyi yaşanması gereken zamanda yaşadığıma inanıyorum ve şu anda da kendimi kişisel ve profesyonel anlamda çok güzel bir noktada hissediyorum. ● 1989 yılında yayınladığınız “No Me Importa Nada” adlı albümle şöhretiniz İspanya sınırlarını aştı, bu albüm kariyerinizi nasıl etkiledi? Doğrusunu söylemek gerekirse o zamana kadar takipçilerimin genelde erkek dinleyiciler olduğunu düşünüyordum. Ama bu şarkı ile birlikte kadın müzikse-


verler arasında da hatırı sayılır bir takipçi kitlem oluştu. Şüphesiz bunda şarkıdaki kadın kahramanın “umurumda değil hiçbir şey/ olsan da bir olmasan da hayatımda” diyerek erkek karşısındaki edilgen halinden sıyrılması yatıyor. O dönemin İspanya’sında kabuk değiştiren kadın kimliğinin bir ifadesi olarak kabul edildi bu şarkı ve çok tuttu. ● Pedro Almodovar’ın 1991 yılında çektiği “Tacones Lejanos / Yüksek Topuklar” filminde iki şarkı söylüyorsunuz, bu işbirliği nasıl gerçekleşti? Almodovar’ın filminde şarkı söylemenin uluslararası pazarda sizi güçlendirdiği söylenebilir mi? ‘90’ların başında bir akşam Pedro ile Madrid’de bir partide karşılaştık. Yeni bir film üzerinde çalıştığını ve sesime ihtiyacı olduğunu söyledi. Daha sonra buluştuğumuzda belirlediği şarkılar arasından ikisini seçtim. “Piensa en Mi” ile “Un Ano de Amor”. Bu şarkıları seçmemin nedeni onlara nüfuz edebileceğimi, onları kendimin kılabileceğimi düşünmemdi ki, sonuç da tam istediğimiz gibi oldu. Özellikle “Piensa en Mi”yi ömrüm boyunca zevkle söyleyeceğimi düşünüyorum. Bunun ötesinde Pedro ile bu işbirliğimiz benim için çok

“Bir Almodovar filmiyle gündeme gelmek uluslararası arenada başlı başına bir avantaj. Benim gibi İspanyolca söyleyen bir şarkıcının Anglosakson müzik çevrelerinde, kendini tanıtması kolay iş değil ama Almodovar işin içine girince her şey değişiyor.” önemli sonuçlar doğurdu. Benden yardım istediğinde zaten o güne kadar beş albüm yayınlamış bir rock şarkıcısıydım, bu şarkılarla birlikte daha pop şarkılar söyleyebileceğimi, hatta bu tarzın bana daha uygun olduğunu keşfettim. Bu anlamda Pedro benim ufkumu genişletti diyebilirim. Bir Almodovar filmiyle gündeme gelmek ise uluslararası arenada başlı başına bir avantaj. Benim gibi İspanyolca söyleyen bir şarkıcının Anglosakson müzik çevrelerinde, özellikle ABD’de kendini tanıtması kolay iş değil ama Almodovar işin içine girince her şey değişiyor. ● İki farklı sinema çalışmanız daha var. Biri Alejandro Amenabar’ın “Mar a Dentro / İçimdeki Deniz” filmi, öbürü de en iyi film müziği dalında Goya ödülü aldığınız “El Bosque Animado”. Bu projeler nasıl gerçekleşti? Sinema her zaman ilgimi çekmiştir ama kariyerim boyunca yaptığım bütün işbirlikleri tamamen tesadüfler eseri gerçekleşti. Almodovar ile nasıl çalıştığımı

“Bu kez İstanbul’un tadını çıkaracağım” ● Müsaade ederseniz sağlığınızla ilgili bir soru sormak istiyorum. 2007’de meme kanseri olduğunuzu açıkladınız ve çalışmalarınıza bir süre ara verdiniz. Sonra tam sahnelere dönerken geçtiğimiz bahar aylarında hastalığınızın tekrar ettiği haberi geldi ve yine zorunlu bir ara verdiniz. Hastalığınız sizi nasıl etkiledi? Hayat bu, insanın başına bir sürü şey gelebiliyor; geçirdiğim hastalık da bunlardan biri. Oturup da hastalığımı anlatan bir şarkı yapmadım açıkçası. Ya da şarkı söyleyiş tarzım etkilenmedi. Böyle şeyleri kovalayan bir insan değilim. Şüphesiz yıllar geçtikçe insan kendini daha rahat ifade edebiliyor bu gibi konularda. Belki bazı şarkılarımın sözlerinde belli belirsiz izler bulabilir olaya bu açıdan bakan biri ama bütün bunları dolaylı olarak ifade etmeyi tercih eden biriyim. ● Hastalığınız nüksettikten sonra sahnelere dönüşünüz Dünya Kanserle Mücadele Günü olan 4 Şubat’a denk geldi, nasıl bir konser oldu sizin için?

Çok çok özel bir gündü benim için. Olağanüstü bir deneyim, tam bir buluşma oldu seyircilerle, son derece duygusaldı. Müzisyen arkadaşlarımla müthiş bir konser geçirdik. ● Son iki yıl içinde ikinci defa İstanbul’a geliyorsunuz, nasıl buldunuz İstanbul’u? İstanbul olağanüstü bir şehir. Belki inanmayacaksınız ama İspanya’daki bütün tanıdıklarım daha önce İstanbul’a gelmişti ve anlata anlata bitiremiyordu. Benim de içim içimi yiyiyordu bu kadar dünyayı dolaşan, konser veren biri olarak nasıl olur da yolumu buraya düşüremedim diye. Hadi konser vermeyi bırakın, insan tatil için bir iki günlüğüne de olsa gelir değil mi? Bildiğiniz gibi daha önce ilan edilmiş konserimi geçirdiğim ameliyat yüzünden ertelemek zorunda kalmıştım. Maalesef ancak gelebildim İstanbul’a ve hemen hayran kaldım, tek kelimeyle muhteşem bir şehir. Tabii çok büyük bir şehir, bu gelişimde daha çok tadını çıkartmayı umuyorum.

45

anlattım, Amenabar’ın “Mar a Dentro”su ise farklı bir hikâye. Bu sefer kendisi filmin yapılış aşamasında benim daha önce söylediğim bir şarkıyı kullanmak istedi. Buluştuk, görüştük. Ne istediğini bilen, çok akıllı biri Amenabar. Rosalia de Castro’nun “Negra Sombra” adlı bir şiirini Juan Montes Capon ile şarkı haline getirmiştik, onu kullanmak istedi. Sevinerek verdim, filme de çok denk düştü. “El Bosque Animado” ise bir animasyon filmi. Filmin yapımcıları benimle temasa geçip filmin müziğini yapmamı istediklerinde önce şaşırdım sonra da çok sevindim. Benim için tamamen yeni bir deneyimdi. Goya ödül törenine gidemediğim için ödülü bizzat alma şansım da olmadı. Arkadaşlarım sonradan çok dalga geçtiler benimle, ömründe bir Goya ödülü kazandın onu da almaya gitmedin, yazıklar olsun diye. ● 1991-1999 yılları arasında sadece iki albüm yayınlamışsınız, ikisinin arasında da dörder yıl var. Sizin gibi çok satan bir pop yıldızı için azımsanmayacak aralar bunlar, sebebi nedir? Her şeyden önce beste yapmak, yeri geldiğinde söz yazmak konusunda son derece ağırkanlı oluşum. Evet belki çok satan bir sanatçı olarak daha sık albüm yayınlayabilirdim ama hayattaki en büyük korkum daha sonra utanç duyacağım işlere imza atmak olmuştur. Kendimi kimseyle kıyaslamadan ilerledim hep, kendi bildiğim yolda yürüdüm bu yüzden de hep en iyi müzisyenlerle, en iyi prodüktörlerle çalışma fırsatım oldu, varsın bir iki albüm daha az yapmış olayım, ne çıkar? ● “Siempre Hay Una Historia” adlı şarkınızı bir dönem Franco rejiminin işkence merkezi olarak nam salmış olan Carabancel Hapishanesi’nde kaydetmişsiniz... Şarkının bestecisi Carabancel mahallesinden bir arkadaşımdı. Onun daveti üzerine bu şarkıyı yaptık. Carabancel Hapishanesi’nin özellikle Franco’nun son döneminde siyasi ve tarihi olarak ne kadar korkunç işlerin sembolü olduğunu düşündüğünüzde şarkıyı bu mekanda kaydetmek ayrı bir anlam ifade ediyor. Bu şarkının benim de kişisel tarihimde ayrı bir yeri var. Ben de bu şarkıyla o dönemlere ucundan kıyısından şahit olmuş bir İspanyol vatandaşı olarak kendi hesaplaşmamı yaşadım diyebilirim. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

Sting, Shakespeare’den John Dowland’a Rönesans İngiltere’sine merak saldı, şarkılarını Kraliyet Filarmoni Orkestrası’yla yorumladı.

Gemisini kurtaran kaptan 26 Kasım’da bir kez daha İstanbul’da konser verecek olan Sting, iyi paketlenmiş bir organik gıda gibi, şık bir tasarım, modern döşenmiş bir kır şatosu gibi, güvenlikli ve tedirgin bir huzur vaat etse de, konserlerde hâlâ bir cazibe merkezi. MERVE EROL merveroll@gmail.com

“EĞER benim yaşıma gelmişseniz” diyor bir zamanın punk-rocker’ı, sonranın muhalif stand-up’çısı Henry Rollins, “Kimse size hayat sigortası, ağır müsekkinler, toprakta bir çukur ve ‘The Best of Sting’den başka bir şey satmaya çalışmaz. Ve hakikaten de biri elinize ‘The Best of Sting’ albümünü tutuşturduğunda, artık yaşamıyor olduğunuzu Milliyet SANAT Kasım 2012

her nasılsa anlarsınız.” Abartıyor tabii, yoksa o kasette ne cevherler var. O mücevher işçiliğinin akıbetine hayıflanmak böyle bir derlemenin kaderi olabilir, albüm The Police ve Sting’in solo yıllarının ilk basamaklarından ibaret değilse eğer. Yine de bir Sting konseri hâlâ bir canlılık emaresinden fazlasını vaat edebilir, hatta pop müzik usullerince bir müzikalite tatminini garanti eder. Gerçekten de, ilk eşinden oğlu Joe dahil, beraber çalışacağı müzisyenleri ehil kişilerden seçer Sting. Bu ve daha birçok anlamda Sezen Aksu gibidir.

46

İYİ POLİS Onu “Quadrophenia”daki rolüyle hatırlayan da az değil. The Who’nun rock operasından uyarlanan 1979 tarihli filmde ‘60’ların scooter’lı Mod’ları arasında cesareti ve punky kıyafetiyle parlayan Ace Face’i oynamıştı. Sting’in ‘70’lerdeki grubu The Police, punk için fazla komplike kaçıyordu. Aslında, rock tarihinin en stil sahibi, zor pozisyonları, aksak ritmleri en iyi beceren davulcularından Stewart Copeland ve Britanya blues’undan gelen gitarcı Andy Summers’la beraber progressive rock’un sıkıcı dağdağa-


sından punk sayesinde yırttılar. Copeland CIA mensubu bir babanın oğlu olarak California’da büyümüş, Summers çocukluğundan itibaren piyano dersleri almıştı. Gordon Summer ise İngiltere’nin kuzeydoğusundan, Newcastle’ın bir madenci kasabasından gelmişti Londra’ya, sütçü bir babanın, kuaför annenin oğluydu, kendi yolunu kendi çizdi. Şarkıcı-basçıların belki de en iyisi. Kulağını Cream gibilerine vererek büyümüş, öğretmenlik diplomasını alana dek inşaat işçiliğinden kondüktörlüğe girip çıkmadık iş bırakmamış. İlkokul veletleriyle uğraşmanın yorgunluğunu geceleri caz gruplarında çalarak çıkarırmış. Londra’da Copeland’le kurduğu The Police, üç akorcuların arasından sıyrılmakta gecikmedi. İlk albümleri “Outlandos d’Amour”dan (1978) itibaren reggae’nin kadrini kıymetini en iyi bilen gruplardan oldular. Caz ve progressive rock birikimini de sırtlanıp daha incelmiş bir popa meylederlerken, konserleri de artık stadyumlarda verir oldular. ‘80’lerin hemen başında, punk küllenmiş, Yeni Romantikler daha ortalığa saçılmamışken, Queen’le beraber herhalde İngiltere’nin en popüler rock grubuydular. “Roxanne”den “Message In A Bottle”a, “Every Little Thing She Does Is Magic”ten “Every Breath You Take”e, kolay unutulmayacak hit’leri birbiri ardına sıralarken, asıl büyük parsayı vaktiyle kiralık aletlerle gidip boş salonlara çaldıkları Amerika’da vurdular. Son albümleri “Synchronicity”yi yedeklerine alıp çıktıkları 1983 turnesi, o güne dek görülmemiş bir organizasyona ve kalabalığa şahit olarak stadyum rock’u denen olgunun mahiyetini değiştirdi. Ve fakat şak diye dağıldılar. Daha doğrusu, tatil dediler de, istisnai durumlar dışında bir daha pek de bir araya gelmediler. Sting, The Police’i de aşan bir kariyere yelken açarken, Copeland ve Summers, kendi köşelerinde, düşük rakımlı tepelerde havadar işler üretmeye devam etti. 2007’de yeniden toplanıp çıktıkları devasa turneyle The Police’i tam da bıraktıkları yerde bulmuş oldular: Tüm zamanların en kârlı üçüncü turnesinde 3.7 milyon bilet satıldı.

STÜDYO FM’Lİ YILLAR Türkiye Sting realitesiyle aslında solo yıllarında tanıştı. The Police’in zirve yıllarında, ‘80’lerin hemen başında bu tür müzikleri dinleyenler ya hapse tıkılmış, sürgün edilmiş ya da polis baskısından eve kapanmıştı. Bizim darbenin zirve yıllarında Sting bir yandan da Ulus-

Kendine iyi baktı, zinde kaldı. Bir agnostik olarak Madonna gibi Mevlânâ’lara merak salmasa da, yogaya ilgisi sanki o güvenli mistisizm dozuyla sınırlı kaldı. Phil Collins kadar hımbıllaşmadıysa da, Rod Stewart kadar da karikatürleşmedi.

Ne dinleyeceğiz? Sting, 2011-2012 Back to Bass Dünya Turu’nun 7 Kasım’da Strasbourg’da başlayacak yeni ayağı kapsamında 26 Kasım’da İstanbul’a geliyor. Saat 21.00’de Ataköy Atletizm Salonu’nda yapılacak konserin biletleri Biletix’te. Sting, Back to Bass turnesinde şu setlist’le sahne alıyor: All This Time, Every Little Thing She Does Is Magic, Seven Days, Demolition Man, I’m So Happy I Can’t Stop Crying, I Hung My Head, Stolen Car, Driven to Tears, Fortress Around Your Heart, Fields of Gold, Sacred Love, Ghost Story, Heavy Cloud No Rain, Inside, Love Is Stronger Than Justice, The Hounds of Winter, The End of the Game, Never Coming Home, Encore: Desert Rose, Next to You, Message in a Bottle, Encore 2: Every Breath You Take

lararası Af Örgütü’yle beraber çalışmaya başladı. Dylan’ın “I Shall Be Released”ini bu örgüt için yorumlayan ekip Live Aid’in çekirdek kadrosunu da oluşturdu: Bob Geldof, Midge Ure, Eric Clapton, Phil Collins, Midge Ure ve Sting. Güvenilir insan Paul Weller’a bakılırsa, İngiliz rock’unun en renksiz, apolitik kişilikleri. Yine de Sting’in gözü bu yıllarda açıldı denebilir. Kendini bir süre sonra Brezilya’daki yağmur ormanlarına adadı, yüzünü boyayıp yerlilerle resimler çektirdi, Şili’nin Cumartesi Annelerine şarkı yazdı, tüm dünyadaki insan hakkı ihlallerine dikkat çekmeye çalıştı. 1985 tarihli ilk solo albümü “The Dream Of The Blue Turtles”ın tarihteki yeri ayrı. Caz geçmişini hatırlayan Sting, “If You Love Somebody Set Them Free”, “Love Is The Seventh Wave”, “Russians” gibi iyi işlenmiş hit’lerini icra etmeleri için rüya gibi bir kadro kurdu: Davulda Omar Hakim, basta Darryl Jones, tuşlularda Kenny Kirkland, saksofonda Branford Marsalis, devrin pop caz bandolarının plastiğinin çok üstüne çıkan bir yetkinlikle, Sting’in reggae damarını unutmadan, muazzam bir pop lisanı yarattılar.

47

Dire Straits’in “Money For Nothing”indeki “I want my MTV” nidasıyla kendini yeniden kitlelere hatırlatan Sting’in 1987 albümü “...Nothing Like The Sun” da bir başka zirveydi. “Englishman In New York” ve “Fragile” bu albümde. Stüdyo FM’den Sezen Cumhur’a TRT’cilerin en sık başvurduğu klip ve şarkılar olarak hafızalara kazındılar.

YURTTAŞ STING Kendini ve yaşayışını fazla ciddiye almakla, benmerkezcilikle itham edilen Sting’in müziği, babasının vefatı üzerine yazdığı “Soul Cages” (1991) albümüyle birlikte acılaştı. ‘93’ün “Ten Summoner’s Tales”, ‘99’un “Brand New Day” albümleri, “Mad About You”, “Desert Rose” gibi şarkılarla namını diri tuttu, ama poptan da uzaklaştı Sting. “Desert Rose”a eşlik eden Cheb Mami, İstanbul’da sahneye davet ettiği Mısırlı Ahmet, Anoushka Shankar gibi isimlerle world music âlemine göz kırptı, Shakespeare’den John Dowland’a Rönesans İngiltere’sine merak saldı, şarkılarını Kraliyet Filarmoni Orkestrası’yla yorumladı. Kendine iyi baktı, zinde kaldı. Bir agnostik olarak Madonna ve Elif Şafak gibi Mevlânâ’lara merak salmasa da, yogaya ilgisi sanki o güvenli mistisizm dozuyla sınırlı kaldı. Phil Collins kadar hımbıllaşmadıysa da, Rod Stewart kadar da karikatürleşmedi. “Üç Silahşörler” filminin o tuhaf şarkısında, dünya âlemin diline yayılan “All For Love”da Rod Stewart’tan ve Bryan Adams’tan bile daha eğreti duruyordu. Bu tür tezgâhlara hayır diyemeyecek kadar, büyük paraları sevdi. Küresel ısınmadan etnik ayrımcılığa çeşitli büyük dünya meselelerini kişilerin vicdan ve iradelerinin üzerine yıkarak dinleyicilerine ağır bir sorumluluk duygusu yüklerken kendini hafifletmenin, arındırmanın yolunu da bulmuş oluyordu. “Bıraktığın karbon ayak iziyle yok ettiğin alan, parayı bastırıp kurtardığın yağmur ormanlarından daha büyük” dediler. Bugün Sting, Britanya’ya katkılarından ötürü verilen şövalye unvanını tereddütsüz kabul etmiş, üç kıtada ev bark sahibi bir gezgin. İyi paketlenmiş bir organik gıda gibi, şık bir tasarım, modern döşenmiş bir kır şatosu gibi, güvenlikli ve tedirgin bir huzur vaat ediyor. Ama özellikle konserlerde, ertesi gün etkisinden sıyrılacak olsanız bile, benzersiz sesi ve kusursuz ekibiyle, müzikal açıdan hâlâ bir cazibe merkezi. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK Soundgarden 2012: (Soldan sağa) Chris Cornell (vokal-gitar), Matt Cameron (davul), Kim Thayil (gitar) ve Ben Shepherd (bas).

İlk aşklarına geri döndüler Grunge akımının önde gelen gruplarından Soundgarden’ın 15 yıl aradan sonra çıkaracağı yeni albümü “King Animal”, 13 Kasım’da raflardaki yerini alacak. Grubun solisti Chris Cornell, Soundgarden’ın yeniden bir araya gelip albüm çıkarmasını “İlk aşkıma kavuşmuş gibi hissediyorum,” diyerek açıklıyor. ASLI ONAT aslionat29@gmail.com

‘90’LARDA kalbimizi fethetmiş ve sonradan dağılmış nice grup, 2000’lerde yeniden bir araya gelip albüm yapmaya, konser turnesine çıkmaya başladı. Bu dağılmaların çoğunun nedeni, grup içindeki anlaşmazlıklardı. 20’li ve 30’lu yaşlarda oluşan ego şişkinliğinin 40’lı yaşlarda inmesinden mi, yoksa albüm satışları azalıp konser gelirleri önem kazandığı için midir bilinmez ama böyle bir durum söz konusu. Kimi grup için “Dönmeselerdi de olurdu” dedik ama Soundgarden’ın iki yıl önce Milliyet SANAT Kasım 2012

yeniden bir araya gelme kararı alması, bizi ziyadesiyle mutlu etti. Grubun tekrar nefes almaya başladığının ilk emaresi olan “Live To Rise”, yazın izlediğimiz “The Avengers” filminde yer almış ve olumlu tepkilerle karşılanmıştı. Sonbahara girerken, güzel bir haber daha geldi; grup, yeni bir albüm yayınlayacağını ve konser turnesine çıkacağını duyurdu. Albümün adı “King Animal” olacak ve 13 Kasım’da raflardaki yerini alacak. Ancak öncesinde “Been Away Too Long” single’ıyla idare edebilirsiniz. Şarkı, eleştir-

48

menler tarafından AC/DC parçalarına benzetildi. Gitarlar öyle bir his verse de tekrar birleşmenin enerjisiyle yenilenmiş Soundgarden’ın değişik bir yüzünü yansıtıyor parça. “No one knows or hates me, I’ve been away for too long” (Beni ne tanıyan ne de benden nefret eden var, çok uzun süredir uzaklardaydım) sözleriyle dikkat çeken parça, yeni bir başlangıcın yansıması gibi.

ÇEKİRDEK KADRO Grubun 2012 kadrosu, aynı zamanda çekirdek kadrosu; Cornell’in yanı sıra ara ara Pearl Jam’in davuluna da geçen Matt Cameron, gitarda Kim Thayil ve basta Ben Shepherd.“King Animal”ın hazırlık aşaması sırasında grubun yapmak istediği en son şey, yeni bir grunge ya da metal albümü kaydetmekmiş. Gitarist Kim Thayil, “Bizi heyecanlandıracak ve yeniden birleşmemize değecek şarkılar yazmamız şarttı,” diyor. Gerçekten de temelleri eski Soundgarden’da bulunan ama yeni bir müzikal anlayışla kaydedilmiş bir çalışma var karşımızda. Çalışmanın kalitesi, “Haydi gelin turneye çıkalım da iki kuruş kazanalım,” anlayışıyla yapılmadığını belli ediyor zaten. Eski ‘silahşörleriyle’ yeniden bir araya gelen Cor-


Sıradanlıkt an uzak Tem

elleri 1986’d a atılan Soun Seattle çıkış dgarden, lı grunge akım ının en sağlam gruplarından biri Pearl Jam kad olsa da Nirvana ya da ar popüler o lmadı. Her zaman bir ‘a rada kalmışlı kları’ oldu; punkçılara gö re metal; met alcilere göre punk grubuy ise dular. Ancak kendilerini sınırlara hap setmeyen ve klişelerden u duran grubu zak n her zaman sadık bir dinleyici kitle si vardı. “Bla ck Hole Sun “Jesus Christ ”, Pose” ve “Sp oon çok sayıda kla siğe imza atan man” gibi grubun esas adamı Chris Cornell, Sou ndgarden bir arada olmad ığı dönemde solo kariyerin devam etmiş e ve Rage Aga inst The Machine üyel eriyle Audio slave grubun yer almıştı. A da udioslave de ortaya güzel çalışmalar çı kardı ancak ü yelerin kimy uzun soluklu ası, olacak kadar tutmadı belli Cornell, eski ki. grubuyla tek rar çalıştığı iç çok sevinçli in ve bu durum u şöyle tarif ediyor: “Eve dönmüş ya d a ilk aşkıma kavuşmuş gi bi hissediyoru m. Aradan geçen yıllar b oyunca başar ıyı da hayal kırıklığını da yaşadım. Şim di tüm bu deneyimimi eski grubum da yeni bir b taşımayı hed oyuta efiyorum.”

Eski ‘silahşörleriyle’ bir araya gelen Cornell: “Pek çok grup yeniden birleşiyor ama insanlar, olumsuz anlamda değişmiş olabiliyor. O zaman da göstermelik bir yapının içinde kendinizi verimli olmaya zorluyorsunuz ama bizdeki durum bu değil”. nell de şunları söylüyor: “Pek çok grup yeniden birleşiyor ancak insanlar, olumsuz anlamda değişmiş olabiliyor. O zaman da göstermelik bir yapının içinde kendinizi verimli olmaya zorluyorsunuz ama bizdeki durum bu değil.” Öte yandan grubun geri dönüşünü s ri h C eleştirenler de var. Hiç dağılmadan yalnızca i st ’ın soli ini em Soundgarden n ö d tü eleman değişiklikleriyle var olmayı başaran ö k müziğin en re gö Cornell, pop e l’ el The Smashing Pumpkins’in solisti Billy ylüyor. Corn ir b r ze yaşadığını sö en b Corgan, “Eski Soundgarden’ı ben de severerde yaşanan aptı. O grunge, ‘80’l y a dim ama eski parçaları çalmak için bir aram la at p ından Çağ’a dönemin ard ın lt ya gelmenin anlamı yok. Bunu yalnızca paA ir b i ’ın yen r. “Adele o nedenle rock ıy ak b ra kazanmak için yaptıklarını düşünüyole y in gözü insan en gireceğine kes il eb y rum,” diyor. Sonuç olarak, bu konudaki son le y n şarkı sö şlarının tı sa gibi gerçekte m ü kararı kemik Soundgarden dinleyicisi veb al . Adele’in lerimi it m sayısı çok az ü in k recek gibi görünüyor. Chris Cornell, yeni iş il piyasaya em n fazla olması, ö d iz albüm için oldukça iddialı konuşuyor: den geçtiğim i k ır ıs arttırdı. İçin k ar “‘King Animal’, çok katmanlı bir çalışma. ısından o kad yaratıcılık aç a olduğu gibi ’d Kolayca dinlenip iki gün sonra unutulage n u gr a tlak insanlar, mu ylece rock, ö B r. cak bir iş değil. İnsanlar şarkıları dinlele k ce i vere buna da tepk .” ak ac dikçe daha iyi anlayacak. Bu, tarif edeay aş y Çağ yeni bir Altın bileceğim ya da sizin ilk single’ı dinleyerek anlayabileceğiniz bir şey değil.

Altın r i b i n e y , k “Roc k” Çağ’a girece

49

Bizim hâlâ rock hakkında söyleyeceklerimiz var. Bunu net olarak söyleyebilirim.”

KALDIĞIMIZ YERDEN... Grup, bu albümle kendilerini tekrarlamadan yeni kitlelere ulaşmayı amaçlıyor. Cornell “Kaldığımız yerden devam ediyoruz, ” dese de grubun kendisini yeni nesle tanıtması gerekecek. ‘90’larda doğanlar arasında isimlerini ilk kez duyacak çok sayıda dinleyici olduğunun kendileri de farkında. Bu nedenle yeni bir web sitesi kurmak ve fan kulüplerini yeniden faaliyete geçirmekle işe başladılar. Dünya turnesi de var tabii. Bu yıl yapılamayan Rock’n Coke ve Sonisphere festivalleri seneye yapılırsa, ikisinden birinin programına Soundgarden’ı dahil etmesi güzel olur diye düşünüyoruz. Başta Kurt Cobain olmak üzere nice grunge efsanesi aşırı doza yenildi ve en parlak zamanlarında İstanbul’da hiçbirini izleyemedik. Hiç olmazsa yıllar sonra da olsa Soundgarden’ı izleyebilsek ne iyi olurdu... MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

Animal Collective ile üretime devam Alternatif müziğin en popüler kolektifi, “Centipede Hz” albümü ile her şeye ve hiçbir şeye benzememe ekolünün başını çekmeye devam ediyor. Grup elemanları, dokuzuncu stüdyo albümlerini kaydetmek için memlekete geri dönmüş ve hep birlikte bir odaya kapanmış. Tıpkı eski günlerdeki gibi... EKİN SANAÇ esanac@gmail.com

nından irili ufaklı müzikler artık bize eşit mesafede duruyor. Fakat bu başarılı ve üretken olmanın artık daha kolay olduğu anlamına gelmiyor. Belki de tam tersi...

GERÇEK BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ MODERN müzikte, klasik yapıdaki grupların, başı çeken bir liderin egosuyla şekillenen toplulukların modasının geçtiğini fark etmişsinizdir. Popülerlik fantezisinin, karizmatik ve baş belası olma potansiyeline sahip bir soliste mal olabilmesi bir rock klişesine dönüşmek üzere. Doğası gereği daha çok hip hoptan alışık olduğumuz, farklı kayıt ve performansları, farklı kadrolar halinde yaparak ana bir oluşumu yan projelerle destekleyen bir ‘kolektif’ gibi üretme hali alternatif birçok müziğe kendini benimsetmiş durumda. Hayvanlara dair imgeler, isimler ve çağrışımlar da bir süredir yaygın bir esin kaynağı. Alternatif üretimler, ilkel, çiğ ve koşulsuz olarak doğaya dönmeyi yeğleyen, kabile geleneklerini hatırlatan bir dünyadan bolca ilham alıyor. Alçakgönüllü takılmak iyi fikir. Sade giyinmek de. Çevrede sayıları artan düz renk kapüşonlular ve uzun sakallı çocukları da gözden kaçırmış olamazsınız. İşte tüm bunlar adına, kendisi için seçmiş olduğu ismi oldukça ciddiye alan Animal Collective’e (Hayvan Kolektifi) minnet duyabilir ya da onu suçlayabilirsiniz. 2000 yılından beri aktif olan grubun, günümüzün ‘en popüler alternatif gruplarından biri’ olarak tanınması bu nedenlerle bir tesadüf değil. Animal Collective ilk günlerinden beri, müzikte aynı anda her şeye ve hiçbir şeye benzememe ekolünün başını çekiyor. Alternatif ve ana akım müziğin arasındaki çizginin giderek belirginliğini kaybedişini gözlemlediğimiz bir dönemdeyiz. Çünkü dünyanın dört bir yaMilliyet SANAT Kasım 2012

Animal Collective’in bir süredir meraklı bir kuşağı peşinden sürüklüyor olması gerçek bir başarı öyküsü. Gerçek, çünkü bilgisayar çağının sunduğu olanakların da sayesinde dünya müziklerine karşı gelişebilen farkındalık, onlara daha önce tam olarak yapılmamış bir gürültü estetiği yaratmanın kapılarını aralamada en etkili olmuş unsur. Animal Collective’in Afrika ritimleri, Hint melodileri ve Karayip esintilerine olan hayranlığının dans müziği estetiğiyle bulanması, tam da ‘bugünü’ anlatıyor bu anlamda. Ama Animal Collective’in en büyük cazibesi, farklı müziklerle beslenen bir pop duyarlılığını, popülist olmaya ihtiyaç duymaksızın aktarabilmesinde yatıyor. Animal Collective’in yaratıcıları aşırı derecede kişisel ve içe kapalı bir müzik yapıyor ve bunu zor kullanarak daha öteye taşımakla pek ilgilenmiyor. Zaten aksi halde bu başarıyı yakalayamazlardı gibi geliyor. İlk dinleyişte, insanın kulağını zorlayacak derecede kaotik tınlayan ses katmanlarının içinde, ayrıştırmanın özveri gerektirdiği Animal Collective melodilerinin tesadüfen bir araya gelmediğini kanıtlamak fazladan mesai gerektirebilir. Öte yandan, grubun farklı elemanlarının mikrofonla olan farklı ilişkilerinin bir araya gelerek yarattığı armonik vokal yapısının - ki son yıllarda günümüzün Beach Boys’u olarak anılmasının sebebi sadece bu - , Animal Collective’in melodilerini kişisel ve güçlü kılan en değerli estetik karar olduğu da bir gerçek.

50

“Centipiede Hz” Animal Collective Domino 10 Dolar

Gel zaman git zaman, kulaklar bir şekilde bu kıvrımları daha da iyi kavrar bir halde geldi ve grubun müziğinin evrildiği istikamet de bu durumu doğrulayınca derin bir oh çekildi. Animal Collective, milenyumun ilk on yılının sonunda, yarattığı melodileri saklamak yerine önlerini hepten açmaya karar verince, dans pistlerini aratmayan dakikalara yer veren, içine girmesi öncekilere oranla daha kolay olan, dolaysız bir çalışmaya, olay yaratan albüm “Merriweather Post Pavilion”a imza attı. 2009’da popüler olan alternatif yayınların neredeyse tamamında ‘yılın albümü’ ilan edilen bu çalışmanın zamanlaması da harikaydı. Herkes kafasında ‘2000’li yıllar müzik için ne ifade ediyor’u sorgularken önlerine konmuştu. Animal Collective ya geride bıraktığı yıllar içinde dinleyicinin kulak kirini sökmeyi becermiş ya da gerçekten kariyerinin başyapıtını hazırlamayı başarmıştı. Tabii her başarı beraberinde riskler getiren bir sorumluluk aynı zamanda. New York’u zamanında kırsal Baltimore’a yeğlemiş Animal Collective elemanları, bu sorumluluğun üstesinden gelmek için doğru


Panda Bear, Geologist, Avey Tare ve Deakin (soldan sağa) beş senenin ardından ilk kez bir albümü hep birlikte hazırladılar.

Albümün yayınlanmasıyla eşzamanlı olarak grup, haftalık olarak hazırladığı radyo programı aracılığıyla “Centipede Hz”e ilham veren müzikleri bir araya getirdiği bir şarkı listesi paylaştı. Bizim memleketten Selda ve Ersen bile bu şarkı listesinde yerini almış. gözüken bir yöntem izlemeyi seçti. Dokuzuncu stüdyo albümü “Centipede Hz”i kaydetmek için memlekete geri döndü ve hep birlikte bir odaya kapandı. Tıpkı eski günlerdeki gibi... Yeni albümle ilgili en belirleyici kimya bu. Avey Tare, Panda Bear, Deakin ve Geologist beş senenin ardından ilk kez bir albümü hep birlikte hazırladılar ve kayıtları internet üzerinden birbirlerine yollamak yerine, parçaları fiilen bir arada oturarak yazdılar. Albümün ilk dakikalarından itibaren kafanıza iyi anlamda kakılan heyecan yüklü geriye dönüş gümbürtüsünün bununla bağlantılı olduğunu varsayabiliriz.

ALBÜME İLHAM VERENLER Albümün yayınlanmasıyla eşzamanlı olarak grup, haftalık olarak hazırladığı radyo programı aracılığıyla “Centipede Hz”e ilham veren müzikleri bir araya getirdiği bir şarkı listesi paylaştı. Meraklı hayranlar için

oldukça şık bir hizmet sunan bu listedeki şarkıları dinlerken Animal Collective’in, Pink Floyd ve Portished’den, Fransa ve Peru’dan psikedelik tınılara uzanan ve Amerikan garaj geleneklerini de göz ardı etmeyen zenginlikte bir müzikal palette kendini kaybettiğini deneyimleyebiliyorsunuz. Hatta bizim memleketten Selda ve Ersen bile bu şarkı listesinde yerini almış. Ortalarda gelen 1972 tarihli Ersen imzalı “Kozan Dağı” parçasına, şarkı listesinin sonlarına doğru Selda’nın “Yaz Gazeteci Yaz”ının oynak ritimleri eklenmiş. ‘60’lar ve ‘70’ler Türk işi funk ve psikedelik müziğe karşı son yıllarda dünyanın dört bir yanından artan ilgiye Animal Collective elemanları da gönülden dahil. Her ne kadar grubun birbirine bağlı pedallar arasından yükselttiği gürültüyle Selda arasında ilk etapta doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün olmasa da, onları her an Brooklyn’in havalı bir barında, iPod’larından dans etmek isteyen kalabalığa doğru peş

51

peşe Türkiye’nin altın yıllarından ender bulunan kayıtlar fırlatırken yakalayabilirsiniz. Nitekim geçen sene verdikleri bir röportajda tüm turne boyunca minibüste Türk müzikleri dinlediklerini anlatmışlardı. “Centipede Hz”, Animal Collective’in ruhunu beslediği her türlü şeyi ortalığa savurduğu, savururken bir arada tutmayı da başardığı sıkı bir çalışma olarak gerçek hayranlarının gönlündeki yerini garantilemeyi başarıyor, orası kesin. Fakat bir önceki albüm Merriweather Post Pavilion ’u tahtından kaldırabilme ihtimali şimdiden büyük bir tartışma konusu. Oysa zaten her ‘büyük gruba’ genelde tek bir ‘büyük albüm’ hakkı verilmez mi? Bundan seneler sonra hazırlanacak listelerde grubun “Merriweather Post Pavilion” ile günümüz müziğine damgasını vuracak olmasına hayıflanmak yersiz değil midir? Hele ki bundan seneler sonra o listelerin hazırlanıp hazırlanmayacağını bile tam olarak bilmezken... MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

La Havas’a

yer açın

Soul’dan başlayıp folk’ta biten şarkılarıyla kısa yürüyüşlere çıktığı ilk albümü “Is Your Love Big Enough?”ı bu yaz beğeniye sunmuş genç bir ses, genç bir şarkı yazarı Lianne La Havas. Adını en son bu yılın Mercury Prize aday listesinde de görünce hakkında bir takım cümleler kurmakta daha da geç kalmayalım istedik. EGEMEN LİMONCUOĞLU egelimon@yahoo.com

SİYAH, tipik bir Londra taksisi. Arka koltukta cep boydan hallice bir amplifikatör, hemen yanında saçları özenle dağıtılmış gibi duran eli gitarlı genç bir kadın. Hafif hafif basıyor ilk akorları, ardından mahçup bir gülümsemeyle ve mümkün olduğunca kameraya bakmamaya çalışarak, genç bir adam ile ‘babası olacak yaşta’ başka bir adam arasında kalışını anlatmaya başlıyor. ‘Uzun süredir kayıp olan ruhunu bulup geri getirecek biri’yle aralık soğuğundan bile sağ çıkabileceğiyle bitiriyor küçük öyküsünü. Noktayı da kocaman bir gülüşle koyuyor. Konuk ettiği sanatçılara şarkılarını bir taksi ‘konfor’unda söylemeye davet etmesiyle tanınan Black Cab Sessions’ın (www.blackcabsessions.com) geçtiğimiz yıl yayınlanan 99 no’lu bölümüne böyle konuk oluyor La Havas. Performansı dikkat çekmekle kalmıyor, 2012’nin ‘en iyi yeni’lerinden biri olarak görülmesini sağlayan zincirleme reaksiyonun da başlangıcı oluyor.

KURALI BOZMADAN Kaideyi bozacak herhangi bir istisnai durum söz konusu değil Lianne’in müzikle ilk haşır neşir oluşunda; o da ‘kesin müzisyen olacak bu çocuk’ kuralları gereğince 9 yaşında babasının hediye ettiği Yamaha marka bir org ile başlıyor ilk notalarını basmaya. Amerikan folk standartlarından (ve ilginçtir; üzerine epeyce de ırkçılık tartışması yapılan) “Camptown Races”, röportajlarında anlattıMilliyet SANAT Kasım 2012

23 yaşındaki La Havas’ı yapım şirketi Warner Bros., 2000’lerin başında “Aqualung” adı altında kaydettiği şarkılarla ilgiye mazhar olan Matt Hales’e emanet eder.

Mercury P rize derken?

Brit Ödüller i’ne alternatif 1992’den itib olarak aren verilmey e başlanıyor Mercury Öd ülü. İngiliz m üzik endüstrisind e aktif rol üst lenen isimlerce, Bir leşik Krallık ve İrlanda’da o yılın en iyi albümüne ta kdim ediliyo Genellikle rü r. ştünü çoktan ispat etmiş büyük isimle rin, aday olsal ar bile ödülü alamadığına dair küçük b ir ‘şehir ef sanesi’ne sah ğına göre, melodisini o orgda sökmeye çalışip. Mesela ve rildiği ilk se ne, U2 ya da tığı ilk şarkı oluyor. Bir ucu Yunanistan’a diSimply Red gi b arasından sıy ğer ucuysa Jamaika’ya kadar uzanan kökrılıp Primal S ilerin cr ea ö d m alıyor ü lü “S creamadelic lere sahip ve Londra’nın güneyinde büyüa” albümüyle Ö d ü lü . n tarihçesine d yen bir çocuk olarak, Lianne’ın müzikal keair en ilginç n o tl ar dan biri, Rad şiflerinin sınırları da hızla genişliyor. Ama iohead’in bu kadar dört k güne müziğin keyifli bir yan uğraştan hayatının ez aday göster il ip k te ez k bile ödülü al merkezine geçişi sadece dört yıl kadar önamaması.Mer bir P cu ri ze’ın bu yılki ry cesine tekabül ediyor. Okul arkadaşı Rox adayları aras Lianne La H ında - ki o da modern İngiliz usulü bir soul’un avas’ın yanı sıra Michael Kiwanuka, A peşine düşen benzer geçmişe sahip bir lt-J, Plan B, Jessie Ware, The Maccab kadın şarkıcı- ilk turnesine çıkarken, Liees, Field M u sic ve Richard Haw anne’ı vokalisti olarak yanından ayırley’in 2012 çı kışlı albümleri yer mamaya karar veriyor. Gece hayatının alıyor. Sonu ç kasım ay ın d a açıklanacak. tozunu yutmak pek iyi (!) gelmiyor, kariyer planları arasında sanat öğretmenliği, tasarım dünyasına atılmak gibi seçenekler olan Lianne için. Yeni insanlar, yeni mekanlar, yepyeni bir çevre ona derhal bir seçim yapması gerektiğini telkin ediyor, ya üniversiteye devam edilecek ya da Warner Bros.’un genç bir eski rock yıldızına denk geleceği sosmüzisyenleri bünyesine katıp, üzerilerinden yalliğinde. gözünü ayırmadığı ‘geliştirme programı’na dahil olunacaktır. Karar, mevzubahis prog- LOS ANGELES’TA BİR İNGİLİZ ramdan ve o programın bir gereği olarak Kendisini sıklıkla hangi adı kullanacağı Los Angeles’a gitmekten yana oluyor tah- konusunda kronik kararsızlıklar geçirmemin edeceğiniz üzere. siyle andığımız Prince’le tanışmak için araAmerika’da ikamet etmeye karar veren ya menajerleri, plak şirketi yetkililerini sobir başka İngiliz müzisyen, özellikle kuyor, sonunda da muradına eriyor. Mura2000’lerin başında “Aqualung” adı altın- dına ermekle kalmıyor, hayatının en heyeda kaydettiği şarkılarla ilgiye mazhar olan can verici anlarından bir olarak anlattığı bu Matt Hales’e emanet eder onu Warner tanışmadan bir de birlikte kayıt yapma söBros. Bir yandan şarkılarla kendini ifade züyle ayrılıyor. Eylülde nihayet İstanbul’a edebilmenin ‘ileri’ seviyede derslerini alır, da yolu düşen Stevie Wonder, Lianne’in Los bir yandan da idolleriyle tek tek tanışma Angeles macerasının kahramanlarından bir şansını yakalar melekler şehrinin yere diğeri. Bu defa tanışılmak üzere kulisi ziyadüşmekte olan iğnenin en kötü ihtimalle ret edilen isim bizzat Lianne oluyor. Stevie

52


Tüm şarkıların ortak noktasında, onları birbirine sıkı sıkı bağlayan sesiyle Lianne La Havas ve tamamen yaşanmışlıklardan kelimelere döktüğü şarkı sözleri duruyor.

Wonder, genç şarkıcıya bir de tavsiye veriyor: “Sigarayı bırak.” ‘Los Angeles’ta bir İngiliz’ günlerinin ürünü, ilk EP’si “Lost & Found” oluyor. “A Take Away Show” serisiyle keşifbaz müzikseverleri ihya edecek işler çıkartan farklı müzik blog’u La BlogothËque ve Jools Holland’ın BBC’deki programı EP’nin dikkatini çekmekte hiç vakit kaybetmiyor. BBC’nin 2012’ye ‘damga vuracak’ isimler listesine dahil ediliyor. Oylamanın sonucunda birinciliği benzer bir dinleyici profiline hitap eden Michael Kiwanuka’ya kaptırsa da, baş döndürücü bir hızla şarkıları kulaktan kulağa yayılmaya devam ediyor. Jools Holland’ın programında tanıştığı indie camiası-

nın gözdesi Bon Iver (ya da biz en iyisi Justin Vernon diyelim), onu turnesine davet ediyor. Bon Iver’le çıkılan kuzey Amerika konserlerini, Bombay Bicycle Club’la verilen İngiltere konserleri takip ediyor. Bir ilk albüm öncesi yapılması elzem her şeyi yaptığına kanaat getirmiş olacak ki, “Is Your Love Big Enough?” 2012 yazında piyasaya çıkıyor. Sade sadeliğinde ruh okşayan şarkılar, albüme adını veren “Is Your Love Big Enough” gibi Feist’i andıran anlar, Lauryn Hill’in etkisini hissettiren vokal oyunları, Fiona Apple’ı örnek aldığını (belki de biraz fazla) açık eden “Forget” gibi ritmik prodüksiyon harikaları... Albümdeki şarkıların ortak noktasında, onları birbirine

53

sıkı sıkı bağlayan sesiyle Lianne La Havas ve tamamen yaşanmışlıklardan kelimelere döktüğü şarkı sözleri duruyor. Geçmişine dair itirafları, kırgınlıkları ve hatta “Forget”te yaptığı gibi eski sevgilisiyle ‘senin şarkını söylemeyeceğim işte!’ inatlaşmalarını teker teker, çocukça bir keyifle seslendirdiğine inandırmakta hiç zorlanmıyor. Yetenekli ve alçak gönüllü bir şarkıcıyla tanıştırıyor bizi “Is Your Love Big Enough?”, ince ince düşünülüp, planlanmış bir stratejinin başarısıyla mı yılın ‘en iyi yeni’lerinden biri olarak görülüyor, yoksa gerçekten bu yıl teşrif eden en önemli genç şarkıcılardan biri mi, kararını bize bırakan 12 şarkısı eşliğinde. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZİK

“Benim canım sahicilik istiyor” Kendi kuşağının önde gelen piyanistlerinden Emre Şen konsertistlikten eğitimciliğe ve terapiye uzanan geniş ilgi alanlarına sahip bir sanatçı. Bugüne kadar çeşitli kayıtlar yapan fakat hiçbirini gün ışığına çıkarmayan piyanistle, ‘içime sindi’ dediği ilk albümü üzerine ve buradan yola çıkarak sanata ve hayata dair konuştuk.

UFUK ÇAKMAK ufuk.cakmak@gmail.com

İlk albümünüzü neden bu zamanlamayla, neden şimdi yapıyorsunuz? Sayısız kaydım var aslında. Çıkarmayı düşündüklerim de oldu. Bazısının telifini alamadım, bazısında çalışımdan tatmin ol●

madım. Buna ek olarak, ‘Bir an önce bir albüm yapayım, bir de benim sesim duyulsun’ kaygım olmadı. ‘Orijinal olsun’ çabasına da girmek istemedim, çünkü çok belli oluyor. Diğer taraftan, müzik piyasasında tabiri ca-

Piyano çalmaya 13 yaşında başlayan Emre Şen, aynı zamanda Geştalt Psikoterepisi üzerine çalışıyor. Milliyet SANAT Kasım 2012

54


izse junk e-mail gibi her gün yeni albüm patlak veriyor. Oysa insan bir şeyi gerçekten ortaya koyduğu zaman, hakikaten yeni bir şey çıkıyor. Şimdi bu albüm, yeni bir şey ortaya koyuyor: ‘Ben’i. Bu nedenle içime sindi ve çıkarmaya karar verdim. Daha mı iyi, daha mı kötü... Dinleyenler kendilerine göre karar verecekler. Bizim ülkemizde ‘çalsın ama Türk bestecisi olsun’ gibi kalıp düşünceler de var. Bana bu tutum çok ezik geliyor. Elbette Türk bestecisi de albüme alınabilir. Diyelim deli gibi Adnan Saygun çalışıyorumdur, coşmuşumdur, benden bir şey çıkmıştır o coşkuyla. O zaman ‘Türk mü, değil mi?’ diye düşünmem bile. Bir sanatçı için ulusal olmaya çalışmanın çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. Aslında her türlü ‘meli’, ‘-malı’ düşüncesi engel teşkil ediyor. Örneğin, Bilkent’te öğretim üyesiyken kompozisyon giriş sınavında öğrencilerin son derece özgün ve yaratıcı şeyler yazdıklarını görüyordum. Bunlar evde piyano başında iyi mi kötü mü diye düşünülmeden kendiliğinden dökülmüş şeylerdi ve özgündüler. Eğitim kavramında ise bir tür eziklik var. Eğitim sürecinin içinde ‘şimdiye kadar yapılmayan bir şeyi yaptın mı’ gibi sorular oluyor. ‘Yeni olsun’, ‘şöyle olmasın’, ‘böyle olmasın’ gibi bakışlar oluyor. Eğer Bach ya da Prokofiev bir şey yaptıysa o anki gerçeğini döktüğü için yapmıştır. ● Albümünüz Bach’ın “Tocatta, Adagio ve Füg”ü ile başlıyor. Neden bu parça? Genelde eserleri dönem sırasına koyuyoruz. Eski bir gelenek ama güzel de. Zaman tüneli misali peruklu zamandan at arabalı döneme geliyoruz. Eser seçiminde, samimiyet ve kendiliğindenliğe değer veriyorum. Günümüzde imaj yapıcılık ve hesaplı iletişim var. ‘Şöyle davranırsan daha iyi olur’ gibi... Ama benim canım bir sahicilik istiyor. Eserleri seçerken ‘Neyi canım çalmak istiyor?’ diye düşündüm. “Mephisto Vals” çalacaktım ama canım “Dante Sonat” istedi. Aslında ilki daha hazırdı. Biliyorum ki ben onu koysam yapay duracak, isteksiz konuşan biri gibi duracak. İstekli gibi görünmeye çalışan ama içinden bir o kadar da istemeyen. Ölçüt olarak bunu aldım ve canımın istediğini çaldım. ● Seçtiğiniz Chopin noktürn sizi noktürnler arasında en çok coşturan mı? Hepsini çok seviyorum ama bunu çok çaldım. Bana has bir şeye dönüştü. Kayıt sırasında yalnızca bir kez çaldım ve hiç editlemedim. Ufak tefek şeyleri de var ama öyle bıraktım. ● ‘Emre Chopin’ lakabınız nereden geliyor?

“Elbette Türk bestecisi de albüme alınabilir. Diyelim deli gibi Adnan Saygun çalışıyorumdur, coşmuşumdur, benden bir şey çıkmıştır o coşkuyla. O zaman ‘Türk mü, değil mi?’ diye düşünmem bile. Bir sanatçı için ulusal olmaya çalışmanın çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. Aslında her türlü ‘-meli’, ‘-malı’ düşüncesi engel teşkil ediyor.”

Bir Chopin’i seviyor, bir de Sezen’i ● Sezen Aksu sevdiğinizi söylemişsiniz. Klasik müzikçiler için böyle şeyler genelde tabudur. Klasik müzik sanatçısı Sezen Aksu’yu sevmiyor diye bir kural olamaz. Ayrıca bir şeyi sevmemek için, önce onu anlamak gerekir. ‘Anladım hakikaten de sevmiyorum şimdi’ demem lazım. Oraya da geleceğimi sanmıyorum çünkü Sezen Aksu’yu sevmekten mutluyum. Klasik müzikte çok sevdiğim Chopin’le popta çok sevdiğim Sezen Aksu’nun şöyle bir ortaklığı var. İkisi de çok özellerini açıyor dinleyiciye. İkisi de çok tanıdık geliyor. Sanatlarını uygulama tavırları ile ilgili bir ortak noktaları var belki. ● En çok sevdiğiniz ikinci besteci kimdir? İkinci demeye dilim varmıyor ama Bach. Bach ve Chopin’den sonra ise Rahmaninof gelir. Ama dönem dönem değişimler oluyor.

55

Onun nedeni sanırım e-posta adresim. ‘Herhalde öyle bir lakap takılmış’ diye düşündü herkes. ● E-posta adresinizi neden böyle almıştınız peki? Piyanoya 13 yaşında başladım. Hani birisiyle tanıştığınızda, ‘tanıyorum ben bunu’ dediğiniz olur ya... Chopin de benim için öyleydi. Bana en çok dokunan bestecidir. Benimle özel ilişkisinin de ötesinde Chopin özellikle piyano için yazmış ömür boyu. Örneğin çelloyu da çok seviyor, ama piyano müziğinde anlıyorsunuz çelloyu ne kadar sevdiğini. Chopin’in bir de yanlış itibarı var. Çok romantik, çok yumuşak diye. Halbuki onun fırtına gibi olan 24 etüdünü çalmak piyano tekniğinde önemli bir noktadır. Öğrencisi Mikuli, Chopin’in konser salonlarında çok utangaç olduğunu, fısıltıyla çaldığını, çekingen olduğunu ama kendi aralarındayken hiç de öyle olmadığını söylüyor. ‘Biz bir aradayken nasıl çaldığına, odanın içinde yaşadıklarımıza kimse şahit olmadı’ diyor. İşte böyle Chopin’den bahsederken heyecanlanıyorum ben. Deli diyecekseniz belki. Çok iç içe geçmişim onunla. ● Öğrencilerinizde uyguladığınız Gestalt yaklaşımınızı somut bir örnek üzerinden aktarabilir misiniz? Diyelim bir Chopin noktürn çalıyorum. O da bir akorla başlıyor. Pedal var, piano çalıyorum, üst sesi vereceğim. Böyle bir planım var. Aslında bu planı her yapışımda farklı olur. Nasıl bir hikayeyi anlatırken, her seferinde değişik bir kelime, biraz farklı ses tonu olursa. Bu farklılığa kapalı bir yaklaşım var. ‘Üst sesi şu tonla tutturacaksın. Alttaki sesi şu pozisyonda basarsın’ diyen. Fakat orada bir şey içime sinmiyor benim; şimdiki anın sıcaklığı yok. Ama o anda yaşıyorsa, tanıyor, temas ediyor. O durumda daha büyülü bir şey yaşanıyor. Bir başka örneği de konser anından vereyim. Diyelim sahnedesiniz ve konçerto çalacaksınız. Orkestra da başladı. Panik oldunuz ve yapamayacağınızı düşünüyorsunuz. Gestalt yaklaşımında ‘bu durumu nasıl çözerim?’ gibi çareler üretmek yerine, öncelikle durumu kabul ediyorsunuz. Çözüm üretmeye çalışmadığınız zaman ekstradan inanılmaz bir enerji tasarrufu yapıyorsunuz. Çünkü akıl boşuna çalışmıyor. O zaman organizma harekete geçiyor ve değişiyor dönüşüyor. İşte o mucizevi bir şey. Ben bunu gestalt terapisi eğitimi alırken bire bir deneyimleyip keşfedince, anladım. Bu bana çok daha sade ve sonucu da çok daha zengin bir yaklaşım gibi geliyor. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MÜZiKAL GÜNCE NAİM DİLMENER

naimdilmener@gmail.com

Twitter giderek baykuşa döndü... Berkant’ı ve Halil Karaduman’ı kaybettik. Jehan Barbur’un mest eden albümü... Her şeyin hem bol hem de yok görünebildiği ‘70’lerin ikinci yarısından şarkılar... Erdener Koyutürk’ten eski günlerin naifliğini taşıyan şarkılar...

Kabaran öfkemizi dindirmek için müzik 1 EKİM PAZARTESİ Jehan Barbur’un yeni albümü “Sarı”ya bayıldım, resmen mest oldum. Aslında şaşırmamam gerekirdi buna, çünkü sıra dışı bir şarkı yazarı ve yorumcu olduğunu bilmiyor değildim. Ama herkes o kadar bozuldu, o kadar yan çizer oldu ki, en bildiğim/güvendiğim isimlerin yeni albümlerini “Acaba?” paranoyası ile bekler/dinler oldum. Ama hayır; Barbur aynı Barbur. Farklı, içten ve doğru. Bülent Ortaçgil’in “Dalyan Deltası” dışındaki şarkıların tamamı sanatçıya ait ve (Ortaçgil’in şarkısı dahil) bütün şarkılar, hem altında saklanacak bir atmosfer yaratıyor hem de insanın kendisini boydan boya bırakabileceği (ve defalarca yıkanabileceği/arınabileceği) bir akarsu. Öğleden sonra: Berkant’ı da kaybettik; Bay Samanyolu bu dünyaya veda etti. Yakın dostu Bil-

büyük star’lardan alamadığından olsa gerek) geciktikçe gecikmiş ve Koyutürk albümünü firmadan geri çekmişti. İyi de etmiş. Bu albüm kendi firması EKO’ya daha fazla yakışmış; geçmiş zamanın ardından koşan böyle bir firmanın kataloğunda, çok daha iyi duracak, çok daha iyi kendini gösterebilecek. Eşsiz 12 şarkının 10’unun sözleri Erdener Koyutürk’e, 2’sinin sözleri ise, popüler müziğin tohumlarını tangolar vasıtasıyla ekmiş büyük müzisyen Necdet Koyutürk’e ait. 12’si birden de, eski günlerin heyecanını hatta naifliğini yayan/yansıtan bir havaya sahip.

8 EKİM PAZAR Berkant

gen Bengü yazdı twitter’a, öyle duydum. 2012’de çok kayıp verdi popüler müziğimiz; “Bu son olsun” demekten başka elden gelen bir şey yok. BU SON OLSUN!

5 EKİM CUMA Erdener Koyutürk, epeydir hazır olan albümünü (“Unutulmayan Aşk ve Dans Şarkıları/O Zamanlar-Oldies”) nihayet yayımlayabildi. “O Sole Mio (Ya Şimdi Ya Hiç)”, “Bekleme (Besame Mucho)”, “Bang Bang (Aşk Kurşunu)”, “Volare (Sensizlik Kurşunu)” dahil, 12 adet çok popüler şarkının Türkçe versiyonlarının bulunduğu albüm çoktandır hazırdı. DMC yayımlamak üzereyken (Samsun Demir başını Ajda Pekkan, Tarkan gibi

Jehan Barbur

Milliyet SANAT Kasım 2012

56

Sıkıcı ötesi bir pazar günü yapılabilecek en iyi şeyi yaptım ve Fatoş Balkır ile Serap Aksoy’un 45’liklerini yan yana getiren (“Fatoş Balkır&Serap Aksoy”) albümünü dinledim. O her şeyin hem bol hem de yok görünebildiği ‘70’lerin ikinci yarısına ait şarkılar, bu pazarın yeknesaklığını dağıtmakla kalmadı, mutlu da etti. O zamanlar ya kötü kalplilik/fesatlık yokmuş ya da varmış da şarkılara pek geçmemiş. Şarkıların çoğunda (şarkının sözleri ne kadar basit, hatta ne kadar kötü olursa olsun) tuhaf bir ‘insani’ yan mevcut. Düşünme ve davranış biçimleri insandan, hatta iyilikten yanaymış. Kötünün/kötülüğün izinden giden, neredeyse hiç kimse yokmuş. Bu albümdeki şarkılar da öyle; kimi zaman ‘Hayat bir bayram’, kimi zaman da ‘bayram olsa’


mek istemeyen vokalistlerin var olduğunu bilmek de ferahlatıcı.

16 EKİM SALI Son birkaç aydır rock müzikte gözle görülür bir duraklama (ya da tembellik) vardı. Nihayet dikkate değer bir albüm çıktı, hem de ilk albüm; Güntaç Özdemir’in “Benimle Yan”ı... Ses rengi (eh evet, biraz da vokal tekniği) Pinhani’den Sinan Kaynakçı’yı andırıyor ama birkaç kere döndükten sonra albüm, sorun teşkil etmekten çıkıyor bu. Şarkıların hem alt yapısı, hem icrası, hem de sözü/müziği genel rock ortalamamızın üzerinde; en azından, genç kuşak rock ortalamamızın üzerinde... Şarkı sözlerinin çok az bir kısmında hafif cinsiyetçi sıfat/fiiller (eh evet, bir parça da çocukça cümleler/tavırlar) yok değil ama bu kadarını normal karşılamak lazım. Nihayetinde, bu memleketin rock kadrosu anti-cinsiyetçi tavırlarıyla nam salmış değildir; hatta tersi daha doğrudur.

Mine Mucur

Gerçek bir müzisyen 2 EKİM SALI Mine Mucur’un “Benim Piyanomdan 2” albümünü dinlerken, cevabı zor bir soru ile karşı karşıya kaldım: “Mine Mucur gibi piyanosuna hakim bir müzisyeni, standart piyanist şantörlerden (ya da şantözlerden) ayıran nedir?” Cevabı bulamadım; daha doğrusu onlarca cevap buldum da, hiçbiri diğerinin önüne geçemedi. “Müziğin, duyguların karşıya aktarılması anlamına geldiği inancında” olduğunu söylüyor Mucur; galiba buradan yola çıkmak gerekiyor. Ama karşıya aktarılmadan önce, o müziğin içinden layıkıyla, bizzat geçmiş olmak da gerekiyor elbette. “Bir Demet Yasemen”, “Aygız”, “Şimdi Uzaklardasın”, “Sarı Gelin” ve “Üsküdar’a Gideriken” gibi çok fazla bizim buralı şarkıların çalınışı/yorumlanışı/aktarılışı inanılmaz. Bu şarkılar başta olmak üzere albümün tamamı, dünyanın herhangi bir köşesindeki, herhangi bir ırk/renk/dile ait, birine dahi çok şey söyleyebilir/ etkileyebilir/dokunabilir olmuş. Mine Mucur ve benzerlerine, bütün bunları yapabildikleri/ başarabildikleri için (şantör ya da şantöz değil de) ‘müzisyen’ diyoruz zaten.

havasındalar ama yalansız/dolansızlar.

9 EKİM SALI

Büyük kanun üstadı, mükemmel insan Halil Karaduman’ı kaybettik. Bunu da (Berkant gibi) twitter’dan öğrendim. Bu mecra, giderek ‘baykuş’ haline geliyor (gibi). Öğleden sonra: 23 EKİM SALI Popüler müziğimizin kıymetli isimleBaki Duyarlar’ın (Derya ile Dilek Türrinden Erdener Koyutürk, gencecik bir ismin albümünü yayımlamaya cesaret etti; kan, Cem Aksel, Erdal Akyol, Şenova ÜlMutlu Yuluğ’un “Evde Kaldım” albümünü. ker ve Azize ile birlikte yaptığı) albümü “kemenjazz” tam da bug��nler için bir alKoyutürk (tam da bu zamana yabüm. Dört bir yanımızı savaş çığırtkankışır bir biçimde) facebook’tan larının sardığı şu sıralarda, kabaran öfkeşfediyor Yuluğ’u; dinliyor, kemizi dindirmek/ruhlarımızı yatışseviyor, bağlantı kuruyor ve tırmak için bire bir. kimselerin şans vermediği bir Müzik üzerine/müzikle inşa edilisme albüm yapmaya karar miş bir aileye mensup Baki Duyarlar’ın, veriyor. Bu piyasada hala her (Derya Türkan’ın çalmak değil, kitabıadımı parayla ölçmeyen/kanı yazdığı) kemençeyi cazın zançla biçmeyen yapımorta yerine yerleştirme gicıların var olduğunu bi bir fikre kapılması, dabilmek, insanı ferahhası bu fikri hayal ötelatıyor. si bir albümle taçlanAğırlıklı olarak dırması şaşırtıcı dekendi şarkılarını ğil. Zuhal Olcay’ın seslendirmiş Yu“Başucu Şarkılaluğ’un şarkıları rı”nda kırk yıllık pop pop; ama bariz bir şarkılarına biçtiği yerock havasına sani ve modern kılıkları hip ve yaylılarla gördüğüm/duyduğumdan beri rahatlatılmış bir hayranıyım Duyarlar’ın ve pop bu. Sahibinin onun elinin dokunduğu her sesi de gayet uyşeyin (gerçekten HER ŞEgun düşmüş bu YİN) hayallerin ötesinde sound’a. Hep ayolacağını, kolaylıkla söylenı şarkıyı söyleErdener Koyutürk yebilirim. MS

57

Milliyet SANAT Kasım 2012


ALBÜM

yerli

ALİŞAN ÇAPAN

alisancapan@hotmail.com

Tan Tunçağ (solda) ve Deniz Cuylan (sağda) Portecho’nun üyeleri.

“Deli Bando” Yasemin Mori (Dokuz Sekiz Müzik) ★★ 2008 tarihli ilk albümü “Hayvanlar” ile rock müziğimize taze bir soluk getiren Yasemin Mori, uzun süreden beri beklenen ikinci albümü “Deli Bando”yu yayınladı. Kendi şarkılarını yazıp seslendiren Mori’ye ilk albümde düzenlemelerde Emre Irmak ve Ozan Çolakoğlu eşlik ederken “Deli Bando”nun düzenlemelerinde Korhan Futacı ve Barlas Tan Özemek’in imzası var. Yasemin Mori’nin müzikal arayışını derinleştirdiği bir albüm olarak nitelendirilebilecek çalışmada Hakan Çimenot, Ediz Hafızoğlu ve Özün Usta gibi değerli müzisyenler yer alsa da “Deli Bando” beklentilerin altında bir albüm olarak kalıyor. 19.90 TL

“Motherboy” Portecho (Babajim Records) ★★★ İstanbul’da ‘90’ların sonu ile 2000’li yılların başlarında esen elektronik müzik fırtınasının en seçkin ürünlerinden biri, 2005 yılında Deniz Cuylan - Tan Tunçağ ikilisi tarafından kurulan Porthecho grubudur desek yeridir. Portecho daha yolun başında 2006 tarihli ilk albümleri “Undertone”un yayınlanması ve onu takip eden konserlerle birlikte işin acemisi olmadıklarını cümle aleme gösterdiler. 2009 yılında yayınladıkları “Studio Plastico” ile performansını bir adım öteye taşıyan grup, şimdi de üçüncü stüdyo albümleri “Motherboy” ile müzikseverlerin karşısında. 17.90 TL

klasik

Milliyet SANAT Kasım 2012

★★★ Türkçe sözlü rap müziğin en önemli isimlerini bir araya getiren albüm serisinin ikincisi “Organize Oluyoruz Volume 2” geçtiğimiz günlerde müzik marketlerdeki yerini aldı. 22 şarkının yer aldığı “Organize Oluyoruz Volume 2” albümünde 52 isim bir araya gelmiş. Cartel’den Erci E, Makale’den Kadir, Summer Cem, Defkhan, Sansar Salvo ve Yener Çevik gibi isimlerin yanı sıra Türk şarkılarını düzenleyerek hazırladığı setlerle tüm dünyada dikkat çeken Grup Ses Beats de albüme katkıda bulunmuş, ortaya hip hop severlerin kaçırmaması gereken bir çalışma çıkmış. 29.90 TL

“Esa-Pekka Salonen: Out of Nowhere” - Finnish Radio Symphony Orchestra, Esa-Pekka Salonen, Leila Josefowicz Deutsche Grammophon

ERAY AYTİMUR

Esa Pekka Salonen

“Organize Oluyoruz Volume II” - Çeşitli (Hiphoplife.PRO)

★★★★ Esa-Pekka Salonen’in 2009 tarihli keman konçertosu 21. YY.’da şu ana kadar konçerto türü adına yazılmış en değerli yapıt olarak görülüyor. Leila Josefowicz için yazılmış bu konçerto ‘standartlar’ arasındaki yerini erkenden almasını ise Londra, Berlin, Los Angeles gibi merkezlerdeki çok başarılı seslendirilişlerine borçlu. Esa-Pekka Salonen ve Julia Fischer Viyana Filarmoni ile birlikte gelecek sezonu bu programı ayırırken Leila Josefowicz de 2013/14 sezonunda New York Filarmoni ile konçertoyu seslendirecek. “Nyx”in yolculuğu ise dünyanın en büyük salonlarında alkışlar arasında devam ediyor. Bizim şansımız ise DG markası, Türkiye’de yıllar sonra ilk kez doğru dürüst dağıtıldığı için bu gibi albümlere çabucak ulaşabilmek olacak.

58


yabancı

caz

“Privateering” Mark Knopfler (Universal) ★★★★ Dire Straits’in efsanevi lideri gitarist, şarkı yazarı ve prodüktör Mark Knopfler sekizinci solo albümü “Privateering”i yayınladı. Çift CD’de yer alan toplam yirmi şarkının tamamı daha önce yayınlanmamış orjinal parçalar. Knopler’ın blues müziğinden beslenen kendine özgü müzik dünyasının iyice kristalize olduğu “Privateering” hayranlarını fazlasıyla memnun edecek birinci sınıf bir çalışma. Knopfler’ın Londra’da British Grove stüdyolarında kaydettiği albümde her zamanki mürettebatının yanı sıra Kim Wilson (arp), Tim O’Brien (mandolin), Ruth Moody (vokal) ve Phil Cunningham (akordeon) gbi sıkı müzisyenler yer almış. 39 TL

“Ondatropica”Quantic (Soundway ) ★★★★ ‘Quantic’ adıyla bilinen Will Holland 2001 yılından başlayarak Tru Thoughts firmasından yayınladığı albümleriyle downtempo türünün aranılan isimlerinden biri haline gelmişti. Will Holland Latin müziğinin farklı renklerini kendine has uslubuyla yeniden yorumladığı “Tropidelico” ve “Death of the Revolution”dan sonra şimdi de “Ondatropica” ile karşımızda. Cumbia ve champeta gibi geleneksel formları hip hop ve funk gibi günümüz soundlarıyla benzersiz bir şekilde harmanlayan Quantic’in son çalışması dört dörtlük bir albüm kısaca. 24.90 TL

Dan Berglund, Esbjörn Svensson ve Magnus Öström (soldan sağa) grubun üyeleri.

“301” - The Esbjörn Svensson Trio (ACT Music + Vision) ★★★★ 2008 yılında henüz 44 yaşında bir dalış kazası neticesinde beklenmedik bir şekilde hayata gözlerini yuman piyanist Esbjörn Svensson, basçı Dan Berglund ve baterist Magnus Öström ile kurduğu üçlüsüyle kuzey cazının en yaratıcı isimlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Svensson’un ölümünden sonra uzun süre şoku atlatamayan mesai arkadaşları 2008 tarihli “Leucocyte” albümünden sonra nihayet üçlünün 2007 yılında Sydney Stüdyo 301’de yaptıkları 2 günlük jam session’ın kayıtlarını yeniden elden geçirdiler ve geçtiğimiz günlerde “301” adını verdikleri ikinci albümü dinleyicilerle buluşturdular. Svensson’un “Behind the Stars” parçasındaki nefis piyano partisyonu ile açılan albüm, “Inner City, City Lights”, “The Left Lane” ve “Three Falling Free Part II” gibi grubun yıllar içinde vardığı noktayı çok iyi anlatan parçalarla devam ediyor. 29.90 TL

“Christian Escoude Plays Brassens: Au Bois de Mon Coeur” - Christian Escoudé (Sunnyside) ★★★★

“Mission” Cecilia Bartoli Decca ★★★ İtalyan mezzosoprano Cecilia Bartoli zamanımızın en popüler opera sanatçısı. 2012’nin en önemli klasik müzik albümünün adı, “Mission”. Opera dünyasının divası Cecilia Bartoli’nin bu albümü uluslar arası siyaset, din, uyuşmazlık, diplomatik gizlilik gibi temalarına da göndermeler içeriyor. Cecilia Bartoli’nin büyük bir hayranı olarak çok satan yazar Donna Leon’ın fantastik romanı “Jewels Of Paradise”ın da eşlik ettiği müziklerde kontrtenor Philippe Jaroussky, Coro della Radiotelevisione Svizzera ve şef Diego Fasolis gibi isimlerin de katkısı şapka çıkarttırıyor.

Christian Escoude albümünde savaş sonrası Fransız müziğinin sembol isimlerinden Georges Brassens’in klasikleşmiş şarkılarını yorumluyor. Escoude’ye Brassens repertuvarına caz müziğinin çingene damarından yaklaştığı albümde basta Pierre Boussanuet, davulda ise Anne Paceo eşlik ediyorlar. Andre Villeger klarnetiyle, Fiona Monbet kemanıyla ekibe katılıyorlar. Albümün sürprizi ise “Dans L’Eau de la Claire Fontaine” şarkısında Escude ile kırk yıllık gitarist edasıyla atışan, çingenelerin 11 yaşındaki ‘harika çocuk’ gitarist Swan Berger. 25.90 TL

59

Milliyet SANAT Kasım 2012


ATÖLYE YASEMİN BAY

yasemin.bay@milliyet.com.tr

Ozan Oganer, “Yoga Master” adlı heykelinin kucağında!

Milliyet SANAT Kasım 2012

60


Sanatçı kapının önünde dantelleri keserken yoldan geçen teyzeler söyleniyormuş, “Evladım yazık günah o dantellere, ne yapıyorsun” diye!

“Hanımı kandırsam atölyede yaşarım” Türk heykelinin kuşkusuz en çalışkan ve en yetenekli isimlerinden biri olan Ozan Oganer’in heykeller, danteller, kahkahalarla dolu atölyesini ziyaret ettik... Oganer’in, Erkan Doğanay’ın küratörlüğünü yaptığı ve 10 Aralık’a kadar Küçükçekmece Sergi Salonu’nda izlenebilecek olan “Düş ya da Gerçek” adlı sergi için hazırladığı Şahmaran heykeli. FOTOĞRAFLAR: HÜSEYİN ÖZDEMİR

TEŞVİKİYE’DEN yokuş aşağı inerken sağ kolda, bir adamı, bir dükkanın önünde dantel masa örtülerini, yatak örtülerini, peçeteleri makasla keserken, parçalarken görürseniz sakın şaşırmayın. O adam Türk heykelinin genç, yenilikçi ve de en çalışkan isimlerinden biri olan Ozan Oganer. Neden dantelleri kesip biçiyor derseniz; çünkü danteller onun heykellerinin biricik malzemesi... Bu ay Merkür’de “Dilemma” adlı sergisiyle izleyici karşısında olan Oganer, bu kez bize bir sürpriz yapıyor, sergisinde dantel heykellerinin yanına yeni bir malzeme ekli-

61

yor. Sergiden önce biraz atölyeye bakalım... Bir dolu yarım heykelle dolu bir atölye burası. Yığınla dantel, birçok alet edavat da cabası... Oganer aynı anda birkaç iş üstünde çalışmayı seviyor. Tam bir işkolik olan sanatçı, zamanının çoğunu atölyesinde geçiriyor. Hatta eşi Bahar Oganer (ki o da günümüz sanatının başarılı ressamlarından biri) tamam dese atölyede yaşacak kadar buraya âşık. “Ama hanımı kandıramayız. Nefes aldığım, kendi kendime oynadığım, delirdiğim, kafamı rahatlatabildiğim tek yer,” diyor. Milliyet SANAT Kasım 2012


“Bir heykeli bitirip diğerine başlamıyorum. 5 iş aynı anda yapılıyor burada şu anda. Tek bir iş üstünde duracağıma keyfim kaçarsa diğerine geçiyorum.”

Ozan Oganer’in yeni malzemesi poliol ile ürettiği heykellerinden oluşan yeni sergisi ikilemler üzerine. Sergide aynı zamanda onun sanatının alameti farikası dantellerden yaptığı heykelleri de yer alıyor (altta).

Sanatçı heykel yaparken ilk olarak istediği formun iskeletini hazırlıyor. Sonra iskelet üzerine çamurla formu veriyor (üstte). Ardından uzun mu uzun ve meşakatli bir süreç başlıyor... Atölyenin duvarında Bahar Oganer’in öğrencilik yıllarında yaptığı otoportresi asılı (solda).

Milliyet SANAT Kasım 2012

62

Oganer 15 aydır bu atölyeyi kullanıyor. Özellikle evine çok yakın olduğu için burayı tercih etmiş: “Atölyeye gitmek için 3 saat harcarsam ben memlekete, İzmir’e dönerim. Gecenin bir vakti aklıma esince atölyeme geliyorum, huzur içinde sadece işlerimle bir arada olabiliyorum.” Atölyeye girer girmez karşınıza çıkan dev heykel serginin en ilginç parçalarından. Heykelin boyu 2.48 metre, adı “Yoga Master”. Çıkış hikayesini ise sanatçıdan dinliyoruz: “Bahar yogaya başladı. Evde de deniyor. Ama tabii yeni başladığı için bağdaş kurmasını falan tam doğru yapamıyor. Oradan yola çıkarak yaptım bu heykeli. Zaten bu heykelin de bağdaş kuruşu doğru değil. Asla yoga master olamayacak!”

Ozan Oganer’in çamuru şekillendirirken kullandığı malzemeleri...


Türkiye’deki sanat ortamının en üretken isimlerinden biri olan Mehmet Güleryüz’ün yakın dönem yapıtlarından oluşan “Çizginin Ucunda” sergisi Ankara’nın yeni sanat galerilerinden m1886’da izleyiciyle buluşuyor. BORA GÜRDAŞ eurotrash@gmail.com

TÜRKİYE’DE 1960’lı yıllar, 27 Mayıs askeri müdahalesi, 1961 Anayasası’nın getirdiği açılımlar, siyasal alandaki değişimler ile gerek toplumsal yapıda gerek ekonomik ve kültürel alanda birçok değişimi beraberinde taşıdı. Bu değişimlerin etkisi dönemin edebiyat, sinema, müzik ve plastik sanatları üzerinde de hissedildi, pek çok disiplinden aykırı, muhalif sesler yükseldi. Bu sürecin sanat eğitimine en net yansıması ise yeni anlatım yolları arayan genç sanatçıların /sanat öğrencilerinin bağımsız çıkışlarında görüldü.

FİGÜRÜ DEFORME ETMEK 1960’larda akademik eğitimin salt nesne düzeyine indirgediği figür anlayışına karşı çıkan bir grup genç sanatçı, figüratif anlatımlarda yeni çıkış yolları aradı. Bu gençler, akademinin kübist eğilimlerinden ve saf soyut resimden büyük ölçüde uzak durdu, figüratif anlatımı yaşadığı günün gerçeklerine ve koşullarına uyarlayan bir anlatımı benimsedi. Deforme ettiği figürler aracılığıyla dönemin psikolojik ve toplumsal haritalarını çizen, biçim ve içerik yönünden bu coğrafyada belki de ilk kez ‘grotesk’ kavramını yapıtlarında görselleştiren sanatçılardan olan Mehmet Güleryüz, üslupsal/bireysel zaferini kazanarak Akademi’den mezun olan kuşağın ilk akla gelen isimlerinden. 1960’ların ortalarından itibaren figürü deforme ederek yeni bir anlayışla ele alan Mehmet Güleryüz, kentli - burjuva kesimin duyarsızlığını, siyasal çıkarcılığını, zaman-mekân algısını bulanıklaştırdığı teatral bir düzlemde gösteriyor. 1968 tarihli “Çadır Tiyatrosu” adlı resmindeki teatral

Mehmet Güleryüz’ün sergide yer alan deseni (üstte) ve yarış arabası (altta).

jest ve mekân kurgusunun, m1886’da açılan “Çizginin Ucunda” adlı sergisinde görülecek olan eserlerinde de farklı temalar üzerinden devam ettiği görülüyor. Tiyatro, sanatçının telaffuz ederken gözlerini ışıldatan büyük tutkularından. 1970’lerde daha soyut mekânsal kurgularda, hayvanlar, duygu durumları, toplumsal/sınıfsal katmanları görselleştiren eserlere imza atar sanatçı. 1980’ler süresince resimlerinin iç enerjisi şiddetlenerek artar, fırça vuruşlarına da yansımıştır bu durum. Ancak içerik olarak daha sembolik, örtük anlatımlara yönelmiştir. Bu süreçte belli başlı toplumsal aktörleri/figüranları denizde ya da karada, tanımlanabilir mekânlarda ele almaya başlamıştır. Güleryüz’ün tüm dönemlerine hâkim olan bir ‘voyeur’ - gözlemci- olarak sanatçı kimliği de bu süreçte olgunlaşır. Sanatçının ister resim, ister düzenleme olsun tüm çalışmalarında izleyicinin yüzleştiği, ‘mahrem’ fakat aynı zamanda toplumun farklı katmanlarının ruhuna ayna tutan anlardır. 2000’ler süresince figürler giderek saydamlaşır, renk paleti minimale iner, çatışan renkler yerine ele alınan durumların ‘kasvet’i ya da ‘uçuculuğu’na göre değişen ara tonlara ağırlık verir sanatçı. Dolayısıyla deseninin daha rahat takip edilebildiği 1960’lardaki üretimleriyle döngüsel bir bağ kurulmuş olur.

ZABIT KATİBİ Sergi, sanatçının ‘çizgisinin ucunda’ki figürlerin izini sürebileceğimiz 2005 sonrası desenleri, yağlıboyaları, “Can Yücel” desen-videosu ve ‘yarış arabası’nı da içinde bulunduran mütevazı ancak Güleryüz’ün genel çizgisini yansıtan bir seçkiyle karşımıza çıkıyor. 1980-85 yılları arasında New York’ta bulunan sanatçı, burada desen yapmaya ağırlık vermiş, binlercesine imza atmıştı. Günümüze uzanan süreçte

63

Mehmet Güleryüz, kentli - burjuva kesimin duyarsızlığını, siyasal çıkarcılığını, zamanmekân algısını bulanıklaştırdığı teatral bir düzlemde gösteriyor. de sanatçının bu yoğun üretimine hız kesmeden devam ettiği bu sergide yer alan 1999-2005 yılları arasında desenlediği “Italian Journal”leri, el yapımı kağıt üzerine renkli ekolin ve marker kalemle yaptığı desenlerinden anlaşılıyor. Güleryüz’ün bu üretimlerinde eleştirel ton yine grotesk kurgular üzerinde şekilleniyor, iktidar aygıtları ve toplumsal yozlaşmayı simgeleyen figürler, hayvanlar, neredeyse yerçekimsiz mekân algılarında yüzeye yansıyor. Kendi ifadesiyle bir ‘zabıt katibi’ rolü üstlenen sanatçının içinde yaşadığı kültürün, ülkenin sosyal yapısının ve zamanının kaydını tutan yapıtları, bu sergi vesilesiyle bir kez daha izleyiciyle buluşuyor. m1886 / Bitiş tarihi: 30 Kasım 2012 (0312) 286 00 74 Milliyet SANAT Kasım 2012

PLASTİK SANATLAR

Çizginin ucunda duran sanatçı


PLASTİK SANATLAR

QR kod da ‘iş’in içinde Alev Gözonar “Yol” adlı yeni sergisinde polimer kilden ürettiği resimleriyle iki ayrı başlık altında hikayeler anlatıyor; baş kahramanları Marilyn Monroe, Virginia Woolf ya da sıradan bir insan olan hikayeler... PINAR YURTTAN AYGÜN pinary@bilgi.edu.tr

DÜZENİYLE bir fizik - kimya laboratuvarını andıran bir atölyedeyiz. Oysa ki burası ressam Alev Gözonar’ın atölyesi... Burada boyalar, fırçalar değil; polimer kil ve sanatçının adeta zihni sinir bir ustaya yaptırdığı kompresör aleti baş aktörler. Daha önceki işlerinde de polimer kil ile yarattığı eserleriyle dikkat çeken Alev Gözonar bu kez yine aynı malzemeyi ele almış. Ama onu farklı bir kutba taşımış. Renkli polimer kilden kompresör aletinin yardımıyla yarattığı uzun ince şeritleri, her biri birer pikselmişcesine tuvaline aktarmış. Üstelik bu yeni sergisini iki başlıkla izleyiciye sunmaya karar vermiş. Serinin ilki “Duvar Tiyatrosu”. Gözonar bu sergisinde çıktığı içsel yolculuğu tuvaline masalsı dünyalar aracılığıyla aktarıyor. Diğer bir seride ise Marilyn Monroe, Che, Virginia Woolf’un da aralarında olduğu VIP’leri ve onların karşısında VOP’ları (Very Ordinary People) sıralamış. Bu serisine QR kod (Mobil cihazların kameralarından okutulabilen özel barkod türü. Bu barkod genellikle kare beyaz fon üzerinde siyah motiflerden oluşur ve mobil cihazlarca okutulduğunda içinde gizli yazı ortaya çıkar) eklemiş. Telefonunuzla QR kodları okuttuğunuzda VIP ve VOP’ların cümlelerini okuyabiliyorsunuz. Gözonar, güncel sanat ile teknolojinin işbirliğinin en güzel örneklerinden birini sunmuş; izleyiciyi ‘iş’e davet etmiş oluyor. “Yol”u Gözonar’dan dinledik... ● “Yol” adlı serginizin çıkış noktası hakkında neler söylemek istersiniz? Çıkış yolu zannediyorum benim içsel yolculuğum; yaşadıklarım, deneyimlerim. Her insanın hayatında bazı dönüm noktaları olur. Üretmek için deliriyordum. Anlatmak istediğim çok şey vardı. Oysa nasıl ifade edebilirdim, yöntemim ne olmalı, gibi sorular zihnimi sürekli kurcalıyordu. Önceki işlerimde daha çok soyut çalışmıştım. “Yol”da ise derdimi anlatmak için figür kullanmaya Milliyet SANAT Kasım 2012

Alev Gözonar, “VIP” serisinde Marilyn Monroe’yu da resmediyor.

ihtiyacım vardı. Elimdeki malzemeyle figürü nasıl kullanabilirdim? Bu soru üzerine yoğunlaştım. Mimar Sinan Tekstil Bölümü mezunuyum ve öğrenimim sırasında geçirdiğim günlerden aklımda en çok yer eden küçük parçalardan bütünü oluşturmaktı. Küçük parçaları bir araya getirerek nasıl figür oluştururum derken yine ilgi alanım olan ve eğitimini aldığım dijital tasarım programlarını kullanarak işlerimin ön çalışmalarını yapmaya başladım. ● Serginizdeki “VIP/VOP’ serisinde seçili ünlü isimlerin her biri birer ikon. Seçili sözleri de en az görüntüleri kadar etkileyici. Özellikle ‘kadınlık’, ‘kadın sanatçı’ olma hali üzerine düşündüren bu işlerde kadın figürlerin ağırlığını neye bağlıyorsunuz? Feminist duruştan ziyade insan duruşu beni ilgilendirdi aslında. Virginia Woolf’ta, Marilyn Monroe’da kendime ait şeyler buldum. Kadın figürlerin ağırlığı kendi cinsimle olan yandaşlık hissiyle ilgili. Hepsi hayata karşı çok sağlam duruşları olan güçlü figürler, fikirlerinin arkasında duran, topluma

64

mal olmuş insanlar. Birbirinden farklı yönleriyle bizim hayatımıza girmişler. ● Peki neden VIP’lerin karşısına VOP’ları yerleştirmek istediniz? Biz hep VIP’lerin sözlerini duymuşuz, bilmişiz. Ama baktım ki ben de, başkaları da farklı ifade etsek bile temelde aynı duyguları paylaşıyoruz. Oysa topluma mal oldukları için VIP’leri daha çok duyuyor, biliyoruz. Dolayısıyla onların karşısına VOP yani ‘Very Ordinary People’ları yerleştirdim. Bir Marilyn varsa karşısına esasında Marilyn’in söylediği sözü farklı kelimelerle dile getiren bir VOP figür koydum. ● Tekniğiniz kendinize özgü ve yenilikçi. Bu tekniği uyguladığınız figürler ise çok popüler. Güncel sanatın en içi boşaltılmış kavramlarından olan ‘tekrar’ ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Bu konuda çok düşündüm. Bugün google’da ‘art’ ve ‘Marilyn’ yazdığın anda o kadar çok iş var ki. Pikselleme çok kullanılan bir yöntem. Benim meselemde ise Marilyn ya da Frida bir araç. Ben temsil ettiği değerlerle onları hikâyemin içine katıyorum ama be-


diğim r i t t e e y i “Modif ediyor k i l ş e r e makinel bana” de liği atölyem me çeşitli

FOTOĞRAF:OZANGÜZELCE

“Farklı ifade etsek de aynı duyguları paylaşıyoruz. Oysa VIP’leri daha çok duyuyor, biliyoruz. Dolayısıyla onların karşısına VOP’ları yerleştirdim. Marilyn’in karşısına onun söylediği sözü farklı kelimelerle dile getiren VOP figür koydum.”

Alev Gözonar, polimer kili birer piksel gibi tuvaline aktarıyor.

alze izde de m urduğunuz in r le iş i k e ● Önc emeyle k iydi. Malz iz? ic k e ç t a eri in dikk Benim için kırmızı top, çizgi roığımdan b seder mis d h la a ş b a n b e e retim tik bir ilişkid ü te a n d e manlarda gördüğümüz yanında küs m , tı il a k Sanat hay malzeme polimer e v m çücük bir üçgeni olan konuşma batı ık ım ç ndığ nunla yola . Çünkü bu u hep kulla B i. s e lonu. Bu balonda o tuvaldeki figüm alze tedim seramik m de sadık kalmak is an üç boyutu re ait bir ifade var. Sanatçının ne me nem taşıy a ö malzeme ın in s iç la a k demek istediği ile ilgilenen izleyiim s nk de ben maz bir re iyorum ıl malzeme n a n İ . ci cep telefonuna uygun olan QR ilmem yebil yakalayab m ve ellerimle işle tün özelliklerini kod okutma programını yükleoru nin bü ulaşabiliy lı bir malzeme k a r ıc yip, kodu deşifre ederek işlere fa r a y d A k i. y ma malzeme rını zorla la n ır u interaktif olarak katılacak. ın c s a e m v k lah keşfetme . Pizza ve ör makinesine in iç ● Sergi alanının bir bölüim n s be lı kompre irdiğim yolculuk ç ın s a b münü de karartıyorsunuz. , n de ett makinesin levi olan modifiye . a n Neden böyle bir sergileme a lı iş de b kadar fark lik ediyor atölyem yöntemi seçtiniz? r eş makinele Bir VIP ve VOP resmim ışıkları belirli aralıklarla kapanan bir odada sergileniyor. Böylelikle QR kodlar içlerindeki fosfor sayesinde parlıyor ve karanlıkta nim hikâyem onların hikâyeleri değil. sadece QR kodlar görünüyor. Böylece VIP ● Sergide yer alan VIP/VOP serisinde QR code’u kullanıyorsunuz. Onlar na- ve VOP kimliksizleşip, birer ‘hiçbiri’ ya da ‘herhangi biri’ oluyor. sıl çıktı peki? ● “Duvar Tiyatrosu” serisi nasıl bir İnsanların karşılarındakini dinlerken sasürecin ürünü? tır aralarını okumalarının çok önemli olduYaşarız bilgisini alırız, yapabiliyorsak ğunu düşünüyorum. Bunu bazen beden dili ile bazen bir küçük sözle yakalıyorsunuz. QR ders alırız ki aynı durumla karşılaşsak dahi kodları kullanmamın sebebi bu. İşlerimde süreci farklı kılma yetisi kazanalım. Diğer bir VIP ya da VOP herhangi bir figüre baktığı- seçenek de hayatın önümüze getirdiği her şenız zaman onlara bir kırmızı top eşlik ediyor. yi öylece yaşamak olabilir. Benim önemsedi-

65

ğim konu bu süreçleri yaşarken hangi yanımızı eğittiğimiz, hangi konuda bakış açımızı genişlettiğimiz, kazançlarımız, kayıplarımızın tespiti, ne yönde derin bir şekilde etkilendiğimiz. Farkındalık dolu bir yaşama sahip olmak için önce kendimizi tanımamız ve içsel yolculuklarımızı önemsememiz gerekir diye düşünüyorum ki kendi seçeneklerimizi yaratabilelim, önümüze çıkan yolları doğru değerlendirelim. “Duvar Tiyatrosu”nda gerçekleştirdiğim içsel yolculuğumla keşfettiğim, yeniden bulduğum, yaşamımda içimde biriktirdiğim, göremediğim arayışlarımı, ihtiyaçlarımı, önceliklerimi anlattım. ● Serginizin kitabında eserlerinize bir hikaye eşlik ediyor. İşler ve öykü aynı anda mı ortaya çıktı? Kitabımda yer alan Aylin Baylan’ın kaleme aldığı “Bir Serginin Fantastik Öyküsü” isimli hikâyenin başlangıcı bu sergideki işlerimin başlangıcı ile aynı. Öykü ve sergime ait olan işlerim beraber doğup, birlikte geliştiler, kimi zaman vazgeçildiler, kimi zaman ise keyifle seçildiler ve yazarak, piksellenerek işlendiler. Bu kitap sergiyi tamamladı ya da bu sergi kitap ile tamamlandı. MS Mabeyn Galeri / Bitiş tarihi: 25 Kasım 2012 / (0212) 261 60 60 Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

İktidarın ‘çocuk’larla tasviri “Altın Çocuklar”, Avrupa kraliyet ailelerine ya da yüksek aristokrasiye mensup çocukların portrelerinden oluşan çarpıcı bir sergi. Bu portreler bize çocukluğun tarihi ve onun sanat tarihindeki temsili üzerine ipuçları veriyor.

III. Cosimo de Medici’nin çocukluğu. EVRİM ŞENER evrimsener@gmail.com

PERA MÜZESİ, merkezi İspanya, Mayorka’daki Yannick ve Ben Jakober Vakfı’nın çocuk portreleri koleksiyonundan derlenen “Altın Çocuklar, 16. - 19. Yüzyıl Avrupası’ndan Portreler” sergisine ev sahipliği yapıyor. Koleksiyonun çoğunluğu Avrupa kraliyet ailelerine ya da yüksek aristokrasiye mensup çocukların portrelerinden oluşuyor. Sergi için tamamı 160 eserden oluşan koleksiyondan 56 parçalık bir seçki yapıldı. Seçkiye dahil olan Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan portresine, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu’ndan Şehzade Abdürrahim Efendi portresi de eşlik ediyor. Yannick ve Ben Jakober Vakfı koleksiyonu, 30 yılı aşan bir sürede büyük bir emek ve sabırla bir araya getirilmiş eserlerden oluşuyor. İçerik olarak da dünyadaki tek örnek. Sanatçı bir çift olan Yannick ve Ben Jakober, portrelerde yer alan çocukların yaşam öykülerinin de izini sürmüş. Bu sayede öğreniyoruz ki; portrelerde yer alanların bir kısmı kendilerini bekleyen talihe kayıtsızca boyun eğip, monarşik bir birleşmenin öznesi olurken bir kısmı da onlara doğmadan önce bahşedilen mutlak otorite olma rolüyle Avrupa’nın siyasi hayatına yön vermeye soyunmuş.

BÜYÜK BİR AİLENİN HİKAYESİ

“İki Oğlu ve Bir Kızıyla Bir Hanımın Portresi”, Hollanda Okulu, 1646. Milliyet SANAT Kasım 2012

66

Yannick ve Ben Jakober Vakfı’nın bu şaşırtıcı koleksiyonu izleyiciyi 16. - 19. YY. Avrupa siyasi tarihinin hiç bilinmeyen yönleriyle yüz yüze getiriyor. Sergide yer alan


portre sahiplerinin neredeyse hepsinin birbiriyle kan bağı olduğunu öğreniyorsunuz. Aslında bu koleksiyon büyük bir ailenin hikayesi; büyük Avrupa ailesinin. Bu ailede kız çocukları dolaşımdaki para gibi; henüz küçük yaşlarda bazen bir hanedanın saltanatını temin etmek bazen dostluk bağlarını güçlendirmek bazen de olası bir savaşın önüne geçmek üzere evlendirildi, bolca çocuk doğurmaları beklendi, çoğu zaman zor bir doğum esnasında hayatlarını kaybetti. Bu ailenin erkek çocuklarının da yine kaderleri doğmadan önce çizildi; ailelerinin belirlediği hedeflere ulaşmak için kullanıldılar, hiç tanımadıkları uzak bir kuzenleriyle genç yaşta evlendirildiler, çoğu tahtı göremeden erken yaşta hayata veda etti. Ama en azından onların, ilahi otoriteyi temsil etmeleri nedeniyle sınırlı da olsa özgür iradelerini kullanmalarına izin verildi. Elbette iradeleri yüce monarşinin çıkarlarının önüne geçmediği sürece... Serginin bize gösterdiği bir diğer gerçek ise önce monarkların ardından burjuvazinin ‘portre resmi’ni bir propaganda aracı olarak kullanması. Aslında tüm çaba, güç ve zenginliğin hafızalara kazınması. Bu nedenle kralların ve aristokratların, güçlenen burjuvazinin en iyi portre ressamını arama çabaları oldukça anlaşılır görünüyor. Monarşiye biat edenlere yöneticilerinin ne yüce ve güçlü bir irade olduğunu göstermekle yükümlü bu portrelerin bir diğer önemli işlevleri saltanatlar arası portre değiş tokuşuyla evlilikler nedeniyle dünyanın çeşitli köşelerine dağılmış aile bireylerine yeni doğan ve ailenin farklı kollarına eklenen çocukları tanıtmaktı. Bu portreler aynı zamanda krallıklar arasında bir dostluk nişanesi olarak da değiş tokuş edilirdi. Monarşik düzende kraliyet ailesine ya da asillere ait bir sarayda, soyluluğunu kanıtlayan aile büyüklerinin portrelerinin bulunduğu bir galeri mutlaka bulunurdu. Bu sayede aynı kişinin farklı yaşları belgelenmiş oldu ve bu koleksiyonların çoğu günümüze ulaştı. Sergide göreceğiniz XIII. Louis’nin biri çocukluk diğeri gençlik dönemine ait iki çarpıcı portresi buna iyi bir örnek. “Altın Çocuklar”da izleyici 16. ve 19. YY.’lar arasında Avrupa’nın değişen, evrilen resim sanatına, inanç ve geleneklere, modasına da tanıklık ediyor. Portrelerde yer alan hiçbir nesne de tesadüfi değil. Bu öğeler kişinin statü ve kimliğini ortaya koyuyor, resmin yapılış amacını ve kişinin meziyetlerini sergiliyor. Aynı birçok sembolü farklı dönem ve ülkeye ait resimlerde görmek mümkün. Sözgelimi laleler bu dünyanın gelip geçiciliğinin timsali. Eldeki bir ekmek ya da biskü-

Serginin çarpıcı eserlerinden biri de Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın portresi. Kahverengi sade elbisesi ve değerli taşlarla süslü yüksek başlığıyla resmedilmiş olan Mihrimah Sultan, diğer Avrupalı mevkidaşlarından hiç de farklı görünmüyor. vi, hayatın kırılganlığını ifade ediyor. Yasemin, portre sahibinin matemde olduğuna işaret ederken, bir minderin üstünde oturmak o kişinin asaletine gönderme yapıyor. Birçok resimde karşılaşılan saka kuşu, zeka ve yuva yapma becerisinin yanı sıra Hıristiyanlık ruhu ve hayırseverliği vurgularken, beyaz güvercin kutsal ruhu temsil ediyor. Elma ve diğer meyvelerse bu dünyadaki gösterişe, zevk ve sefaya atıfta bulunuyor.

HEPSİ ETEKLİ, ÖNLÜKLÜ Jakober Vakfı Koleksiyonu iki-altı yaş arası çocuk portreleri açısından oldukça zengin. Bu çocuklar, yetişkinlerin modasına uygun sırmalı ya da ipekli kumaştan elbiseler, uzun etekler giyiyor; bazıları çocuk yaşlarına rağmen yetişkinlere özgü pozlar veriyor; tıpkı Justus Sustermans’ın “III. Cosimo de Medici’nin Çocukluğu” portresinde olduğu gibi. “III. Cosimo de Medici’nin Çocukluğu” portresi, o dönem çocukların giyimleri birbirine benzediğinden cinsiyetlerini belirlemenin zorluğuna verilebilecek iyi bir örnek aynı zamanda. Portredeki çocukların hepsi etekli, önlüklü ve dantelli başlık takmış. Dolayısıyla hangisi kız hangisi erkek anlaşılmıyor. Bunun sebebi ise dünyaya geldiklerinde kızlara kıyasla hayata tutunmakta daha zayıf olan çok değerli erkek çocuklarını kem gözlerden korumak. Sergilenen eserlerin bazılarında çocuklar, ilahi bir varlık gibi gösterilirken bazılarında ise tüm gerçeklik ve kırılganlıklarıyla ifade buluyor. Bir Orta Avrupa ülkesine ait “İncili Baş Süsüyle Bir Kız” portresi giyim kuşam aracılığıyla gelinin zenginliğini görkemli bir biçimde tasvir ediyor. Fakat ne yazık ki, bütün bu görkem genç kızın bakışlarına mühürlenmiş kırılganlığı, yumuşaklığı ve mutsuzluğu saklamaya yetmiyor. Sergideki kimi portrelerin sahipleri, sanat tarihinin yapı taşı eserlerine de ilham vermiş. Bunun örneklerden biri Velazquez’in “Las Maninas” adlı resminin baş aktörü olan, İspanya Kralı IV. Felipe’nin kızı, Prenses Margarita Teresa’nın portresi. Prensesin evlenmeden önce yapılmış bu portresinde geleneksel sevimlilikten yoksun olarak resmedilmiş olduğunu görüyoruz. Çocukların ebeveynleri ya da kardeşleriyle resmedildiği aile portreleri de dikkat çekici. Çünkü bu portreler aracılığıyla aile gibi daha küçük bir sosyal toplulukta bile hi-

67

Mihrimah Sultan’ın portresi.

yerarşiyi görmek mümkün. Mesela “İki Oğlu ve Bir Kızıyla Bir Hanımın Portresi”nde genç bir annenin üç çocuğuyla poz verdiğini görüyoruz. Kadının sağında oturan oğlu elindeki kırbaçla otorite sahibi olduğuna dikkat çekiyor. Bir başka çarpıcı eserse, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın portresi. Mihrimah Sultan’ın olasılıkla bir İtalyan ressamın elinden çıkmış olan bu portresi, 16. YY.’da Avrupalı ressamlarca sıklıkla yapılmış Mihrimah Sultan portrelerinden biri. Kahverengi sade elbisesi ve değerli taşlarla süslü yüksek başlığıyla resmedilmiş olan Mihrimah Sultan, diğer Avrupalı mevkidaşlarından hiç de farklı görünmüyor. Bu portreler çocukluğun tarihi ve onun sanat tarihindeki temsili üzerine ipuçları veriyor. Hemen hepsi bir anlamda iktidarın tasvirleri. Bizi geçmişten izleyen bu gizemli gözler, kuşkusuz çocukluğu bugün bizim anladığımızdan çok farklı yaşadılar. Ancak her ne kadar uzak bir geçmişe ait görünseler de çocukluğun faniliğini ve anlaşılmazlığını tüm mükemmellikleriyle yansıtıyorlar. MS Pera Müzesi / Bitiş tarihi: 6 Ocak 2013 (0212) 334 99 00 Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

Güncel sanat izleyicisi yetiştiriyorlar! SPOT, sanat izleyicisi ve koleksiyoner yetiştirdiği eğitimlerinden elde ettiği gelirle güncel sanatı destekliyor. Bu bağlamda SPOT’un destek verdiği ilk çalışma Işıl Eğrikavuk’un “Dönüşüm Muhteşem Olacak!” adlı projesi.

ÖZGE YILMAZ ozge7y@gmail.com

2011 YILINDA koleksiyoner Tansa Mermerci Ekşioğlu ile küratörler Zeynep Öz ve Laura Carderera tarafından kurulan SPOT Sanat ve Eğitim, sanat profesyoneli olmayan kişilere güncel sanat eğitimi sunuyor. Sanatçı, küratör ya da sanat eleştirmeni değil, sanat izleyicisi yetiştirmeyi hedefleyen SPOT, katılımcılarına sanat tarihi, güncel sanata giriş, koleksiyonerlik gibi alanlarda eğitimler veriyor. Hamilik ve koleksiyonerlik kültürünü yaymayı amaçlayan SPOT’un önemli bir yönü de atölye gezileri ve söyleşilerle, katılımcılarını güncel sanat profesyonelleriyle bir araya getirerek sanatsal üretim sürecine dair kapsamlı bilgilere ulaşmalarını sağlamak. Halil Altındere, Hale Tenger, Cevdet Erek, Burak Arıkan, Can Altay, Vasıf Kortun, Esra Sarıgedik, Beral Madra ve Ali Akay SPOT’un şimdiye dek ağırladığı sanatçı ve küratörlerden sadece birkaçı. SPOT, atölye ve programların yanı sıra spesifik konularda tek günlük seminerler de Milliyet SANAT Kasım 2012

Eğrikavuk’un performansında Sevim Gözay da yer aldı.

düzenliyor. Örneğin “Uluslararası Güncel Sanat Seminerleri” adlı seminerler dizisinin ikincisi “Başarılı Sanat Koleksiyonerliği: Çin Modeli” 9 Kasım tarihinde gerçekleşecek. SPOT Sanat ve Eğitim, kurduğu organizasyon yapısıyla bir halkayı tamamlıyor, zira tüm eğitim programlarından elde ettiği gelirin bir kısmını SPOT Üretim Fonu’na aktarıyor ve her yıl kendilerine gelen öneriler arasından seçtikleri sanat projelerinin gerçekleşmesini sağlıyor. SPOT Üretim Fonu’nın desteklediği ilk proje Işıl Eğrikavuk’un “Dönüşüm Muhteşem Olacak!” aldı çalışması. Işıl Eğrikavuk, video ve performans alanlarında ürettiği işlerinde gerçek ve kurgusal öğeleri bir araya getiriyor. Bunu yapmaktaki amacı gerçeklik kavramını ve gazetecilik yönü nedeniyle kendisinin de bir parçası olduğu medya tarafından yaratılan gerçeklik temsiliyetlerini sorgulamak. Zeynep Öz ile SPOT Sanat ve Eğitim’i; Işıl Eğrikavuk’la ise “Dönüşüm Muhteşem Olacak!” projesini konuştuk.

68

Zeynep Öz

Küratör Zeynep Öz SPOT’un amaçlarını, hedeflerini anlattı.


“Taksim’in değişen çehresi odak noktamızdı” Işıl Eğrikavuk, “Dönüşüm Muhteşem Olacak!”da kentsel ve sosyal dönüşümü absürd bir üslupla ele alıyor.

Işıl Eğrikavuk

● “Dönüşüm Muhteşem Olacak!” projesi bir performans ve bir sergiden oluşuyor. Bize bu projenin gelişim sürecini anlatabilir misiniz? “Dönüşüm Muhteşem Olacak!”, iki ayaklı bir proje. Önce, 29 Eylül’de SALT Beyoğlu’nda talk show formatında bir performans gerçekleştirdik. Şimdi aynı proje kapsamındaki açtığım sergi de SPOT’un mekânında yer alıyor. Yapmak istediğim SPOT’un eğitim misyonu ile bağlantılı, zira güncel sanatı takip etmeyen insanlara biraz daha okuma alanı yaratmak ve güncel sanatla bir yakınlık sağlamayı düşünüyordum. ● Talk show formatındaki bu performansta gerçek ve kurgusal öğeleri nasıl birleştirdiniz? Talk show’da da hem gerçek, hem de kurgu karakterler var. Örneğin talk show’un sunuculuğunu üstlenen Sevim Gözay zaten bir televizyon sunucusu. Amira Hussein,

gerçekte de Mısırlı bir yazar. Performanstaki tüm karakterler gerçek kimlikleriyle bir şekilde bağlantılı. Sadece mimar Pars Pınarcıklıoğlu tamamen kurgu bir karakter. ● Proje kentsel dönüşüm gibi güncel bir konuyu ele alıyor. Bu konuyu talk show formatına nasıl entegre ettiniz? Tamamen güncel mevzulara dayanıyor. Kentsel dönüşümden bahsediyoruz ama sadece mimari ve şehir planlaması değil odağımız. İşin sosyal boyutu da var. Taksim’in gittikçe bir turizm ve eğlence merkezi haline gelmesi, Taksim’e çekilmesi hedeflenen yeni turist kitlesi ve bu bağlamda Arap turistlerin yoğunluğu, değişen çehresi bizim odak noktalarımızdı. Talk show’da öncelikle Amira’nın yazdığı kitap “Tahrir’de İki Kalp”ten bahsediyoruz, zira projeyi hazırlarken Tahrir ve Taksim meydanları arasındaki benzerliği fark ettik. Tahrir meydanı da Taksim gibi değişen, dönüşen ve kontrol altına alınan bir meydan. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra buraya bir duvar inşa ediliyor ve bu duvar meydana giriş çıkışı çok zorlaştırıyor. Bu da Taksim Meydanı’na yapılacak olan yayalaştırma projesini çağrıştırdı bize. Amira’nın

çevirmeni olarak gelen karakter de gerçekten İstanbul’da yaşayan bir Suriyeli, o da Taksim’in turizm odaklı dönüşümüne vurgu yapan bir karakter. Sadece mimar karakterini bir oyuncu (Nezih Cihan Aksoy) canlandırıyor. Mimar karakteri zaten performansın en sivri noktası. Bu karakter “3P” adlı projesiyle Mısır’ın piramitlerini, Yunanistan’ın Parthenon’unu ve Suriye’nin Palmira’sını satın almayı ve getirip Taksim Meydanı’nda sergilemeyi öneriyor. Performansın sonunda bu üç karakteri birbirine bağlayan ise Fuat’ın seslendirdiği birlikte yazdığımız “Karar Bizim” adlı şarkı. ● SPOT’ta yer alan sergi için performansın genişletilmiş bir versiyonu diyebilir miyiz? Sergide performanstan elementler var. Fuat’ın şarkısının karaoke versiyonu, piramitli, Parthenon’lu Palmira’lı bir Taksim Meydanı, Amira’nın kitabı “Tahrir’de İki Kalp”ten bir bölüm, kitap kapağı ve tabii performansın videosu da yer alıyor. Dolayısıyla sergi performansın biraz daha kollara ayrılmış bir versiyonu. SPOT Ofisi / Bitiş tarihi: 24 Kasım 2012 / (0530) 942 26 96

“Amacımız üretim sürecini transparanlaştırmak” ● SPOT Sanat ve Eğitim’in kurulu-

şunu ve işleyişini dinleyebilir miyiz sizden? Fikir aşamasında Laura Carderera ile birlikte geliştirdik. Ben Beyrut’ta Home Works adlı festivalin asistan küratörlüğünü yapıyordum. Bu oluşum zamanla sanatçı, küratör ve eleştirmen yetiştiren Home Workspace adlı bir sanat okuluna dönüştü. Laura da Kahire’de çalışıyordu ve orada bir program başlatmıştı. İkimiz de 2010 yılında İstanbul’a taşındığımızda burada bir eğitim kurumu oluşturmak istedik ama İstanbul’da zaten yeteri kadar akademi olduğunu fark ettik. Eksik olan şey ise sanat izleyicisi eğitimiydi. Bu sırada koleksiyoner Tansa Mermerci Ekşioğlu ile tanıştık ve

üçümüz sanat izleyicisi yetiştirmeyi hedefleyen SPOT’u kurduk. ● SPOT’un eğitimlerinde nasıl bir yol izliyorsunuz? Sanat piyasası bizde son beş yılda bir anda patladı. Sanat piyasası her yerde var. Bundan bir kaçış yok, sakıncası da yok ama sanatı materyale indirgemek yanlış. Bir sanat işinden bahsederken kavramlarla konuşmak gerek. Bizim amacımız bilgiyi aktarmak. Bir sanat eserinin nasıl ortaya çıktığını, sanatçının, eleştirmenin, küratörün görevini anlatarak üretim sürecini transparanlaştırmak. ● “Dönüşüm Muhteşem Olacak!” SPOT Üretim Fonu tarafından destekleniyor. Nasıl bir çalışma prensibi var

69

bu fonun? SPOT’ta bu yıl geniş bir programımız var. Bu ikinci yılımız. Altı, yedi haftalık programlarımız ve iki günlük kısa atölyelerimiz var. Verilen derslerden gelen gelirin bir kısmı SPOT Üretim Fonu’na aktarılıyor ve genç sanatçıların projelerini bu sayede destekleyebiliyoruz. Bir yerde eğitim, bir yerde de üretim olması bizim için çok önemliydi. Gelecek sene bu desteği birkaç küçük projeye bölebiliriz. SPOT’da ders alan kişiler de sanata destekte bulunmuş oluyor ve dolayısıyla birer hami oluyor. Serginin SPOT Ofisi’nde olması da bizim için çok önemli çünkü eğitim almaya gelen katılımcılarımız da destekledikleri projeyi görüp sürecin içinde yer alıyor.

Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

“Sanatseverin gözünü eğitti” Contemporary İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli “Koleksiyonerler, bir şey kaçırmama kaygısıyla, fuar için her yıl mutlaka bir bütçe ayırıyor. Bu kaygıyı yaratabilmiş olmak bizim için önemli,” diyor. ELİF EKİNCİ

kaygısı var. Bu kaygıyı yaratabilmiş olmak bizim için önemli. Öte yandan Türk çağdaş sanatını yakından izleyen koleksiyonerler oluştu dünyada. Türk koleksiyonerler dünyaya açıldı, Türk çağdaş sanatını dünyadakiyle karşılaştırabilmeye başladı; bu da Türk çağdaş sanatının değerini yerine oturttu. Fuar birçok gözü eğitti. ● Nasıl değerlendiriyorsunuz Türk çağdaş sanatının gidişatını? Çok güveniyorum ve inanıyorum. Özellikle ‘90’lardan sonra nitelik olarak dünyadaki üretimin üzerine çıktığını düşünüyorum. Birçok faktör var ama son zamanlarda ileri yaşlarına gelmiş sanatçıla-

eelifekinci@gmail.com

TÜRKİYE’NİN en kapsamlı uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, 22-25 Kasım tarihleri arasında İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ile İstanbul Kongre Merkezi’nde sanatseverlerle buluşacak. 55’i yurtdışından olmak üzere toplam 100 çağdaş sanat galerisi ve 600 sanatçının katılacağı etkinlik; dünyanın en prestijli galerileri arasında sayılan Marlborough Gallery, Haunch of Venison, MaMMario Mauroner Contemporary Art’ı da ağırlayacak. Bu sene yedinci yaşını kutlayan fuarı Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile konuştuk. ● Contemporary İstanbul (CI) yola çıkarken belirlenen hedefin neresinde? ● Bu s ene raka msal hed nedir? Hedefimiz İstanbul’u Türk ve ef dünya çağdaş sanatının buluştuğu Biz galer sattığını ta ilerin neyi kaça bir nokta haline getirmekti. Sadekip etme yiz. Fuar açılırken ce Türk çağdaş sanatının değil toplamda sunulan eserlerin çevre ülkelerin de sanatının serdeğeri ne dir ve gün sonunda gilendiği bir fuar düzenlemek; ün bunun yü z de kaçı s atılmıştır dünyada yapılagelen, eski yeni , bununla ilgileniriz Geçen se birçok fuar arasında da ayrışne yüzde . 7 0 bir satış n ’l mak ve kendi özgün tavrını eticesi eld er civarında e ettik. B yine aynı dünyaya sunmaktı. Bundan hau sene rakamı y akalayac ümit ediy reketle hem galerilerin hem de ağımızı orum am a fuardak eserlerin koleksiyonerlerin İstanbul’u i sanat in to senenin ta plam değeri geçe daha fazla ziyaret etmesini n hminimc e yüzde 2 üstüne çık sağlamaktı. Bu anlamda çok 5 3 acaktır. B u sene 10 0 milyon d hızlı yol aldığımızı düşünü0 olar civar ında eserinin fu yorum. CI zihinlere öyle arda yerin bir sanat d i alacağın ü şünüyoru yerleşti ki, koleksiyonerler ı m. her yıl bu fuar için bir bütçe ayırıyor mutlaka. Çünkü bir şey kaçırma

Dieter Mammel’in “Angela” adlı işi Contemporary İstanbul’da görülecek.

rımızın çok yüksek rakamlarla el değiştirmesinin genç sanatçılara da ciddi bir motivasyon sağladığı kanaatindeyim. ● Böyle bir fuar düzenlerken dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir? Yapılması gereken şey pazarı çok iyi tartıp pazarın ne üstünde ne altında pozisyon almak. Şimdi çıkıp galeriler CI’da 5-6 milyon dolarlık işler ortaya koysa kim alacak onları? Bir de çok ileri yani ‘very contemporary’ ya da ‘highly contemporary’ sanata, çok az insanın, sanatçının ne demek istediğini anlayabileceği bir sanata yönelirseniz yine kaybolup gidersiniz. ● Kimler geliyor daha çok fuara?

“100 mil y civarınd on dolar a eseri yer sanat alacak”

Milliyet SANAT Kasım 2012

70

Contemporary İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli.


Fuarda 600 sanatçının işi olacak (üstte). Sanatçılardan biri de Nihal Martlı (sağda).

Ortadoğu geliyor, İtalya ve Almanya’dan geliyorlar. Geçen sene Körfez ülkeleriydi konseptimiz; hem o ülkelerin farklı sanatçılarını sunmak hem de koleksiyonerlerinin dikkatini İstanbul’a çekmek için... Bu seneyse Doğu Avrupa’yı hedefledik daha çok. Önümüzdeki yıl için aklımızdan Brezilya geçiyor. Çevre ülkelerin biraz dışına çıkabiliriz. THY’nin direkt uçuş yapmasını da önemsiyoruz bu anlamda. Bir sponsorluk anlaşması üzerinde çalışıyoruz hatta. Sanat eserlerinin nakliyesinde kolaylıklar vs. üzerine. ● Bu yıl farklı olarak ne göreceğiz? Hollanda’dan bir grup galeri ağırlayacağız. Dutch art’ı izleyeceğiz. Doğu Avrupa sanatını keza. Geçen sene ağırladığımız Körfez ülkeleri yine gelecek; memnun kaldıkla-

rı için. Bunun yanında fotoğraf sanatının fuarda daha çok yer alacağını düşünüyorum. ● Fuar yedi yıl içinde, piyasadaki dalgalanmalardan nasıl etkilendi? En zor yıl 2008’di, onda da bir yıl öncesinden geri düşmedi. Türkiye ekonomisi ne yöne gidiyorsa bizim işimiz de o yöne gidiyor aslında. Çağdaş sanata yatırım yapma noktasına gelmiş bir iş dünyasının bu tür ekonomik dalgalanmalardan daha az etkilendiğini de düşünüyorum ben. Önümüzdeki yıllarda zorluklar olacak gibi görünüyor ama diğer ülkelerden getireceğimiz koleksiyonerlerle piyasayı hareketlendirmeyi umuyoruz. ● Fuara paralel olarak bir de Art İstanbul etkinliği var. Nedir bu Art İstanbul projesi?

Bu bir kültür ve sanat haftası şeklinde tariflenebilir. İlk yılında, yani bu sene, galerilerin bazı özel sergilerinin açılışlarını bu haftaya denk getirmeleri sağlandı. Ya da programlarını daha önceden yapan galerilerin mevcut sergileriyle katılımları mümkün olabildi. Seneye daha programlı şekilde yapılacak tabii. MS

İstanbul’un köklü fuarı İstanbul kasım ayında genç Contemporary İstanbul’un yanı sıra, daha geleneksel bir başka fuara, İstanbul Sanat Fuarı’na da ev sahipliği yapıyor. 1990’LI yıllardan bu yana İstanbul’un sanat dünyasının nabzını tutan 22. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, nam-ı diğer ARTİST-2012 bu sene 17-25 Kasım tarihleri arasında İstanbul Kitap Fuarı ile eşzamanlı olarak TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenleniyor. Bu sene iki farklı salonda açılacak olan ARTİST-2012 yaklaşık 12 bin 500 metrekarelik bir alanda kurulacak. Fuarda, yaklaşık bin sanatçının işlerini sergilediği 150 galeri yer alırken, 30 bağımsız grup sergisinde ise 150’ye yakın genç sanatçının işleri izleyiciye sunulacak.

BAĞIMSIZ RENKLER Artık İstanbul Sanat Fuarı’nın vazgeçilmezlerinden olan bağımsız gruplar ve sanat inisiyatifleri bu sene de fuarın rengi olacağa benziyor. Fuarda 7-8 Temmuz Sanatın Eylemi, Direnç Noktası, Doğa Sanat Grubu, Fi-Gür, Göçebe Bağımsız

Fuarın sanatçı dalındaki onur ödülü heykeltıraş Rahmi Aksungur’a verilecek.

Sanatçı İnisiyatifi, Greyart, Grup Gode, Mardin Art, mericaktas.com, MM, Pipo, Rhmix, 312K gibi bağımsız grupların yanı sıra 20 heykel sanatçısının 50 işi, iki özel sergiyle yer alacak. Fuarın dikkat çeken bir diğer bölümü ise Polonya çağdaş genç sanatçılar sergi-

71

si olacak. Bu sergi, genç sanatçıların, gelişen iletişim olanaklarıyla kendilerini nasıl geliştirdiklerini ve kültürlerarası etkileşimle kendilerini nasıl yenilediklerini görmek açısından da ayrıca ilgi çekici. Fuarın bu bölümünde, ünlü sanat eleştirmeni Cezary Slazinski, sanatçılarla birlikte çağdaş Polonya sanatı hakkında izleyicilerle söyleşi yapacak. Fuar ustalara saygılarını sunmayı da ihmal etmiyor. İstanbul Sanat Fuarı’nın, her yıl plastik sanatlara katkıları ve farklı alanlardaki çalışmaları nedeniyle verilen onur ödülleri bu sene sanatçı dalında Türk heykel sanatına katkıları nedeniyle Prof. Dr. Rahmi Aksungur’a; eleştirmen dalında Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman’a, Sanatsever Kurum dalında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’ne ve Koleksiyoner dalında ise Lucien Arkas-Arkas Sanat Merkezi’ne verilecek.

Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

Çocukluğunda bonbon yemesine izin verilmeyen Jenkel, şekere karşı oluşturduğu takıntısını sanatına yansıtıyor.

“Şekerleme benim sanat dilimi oluşturdu” Contemporary İstanbul’da Artam Global Art, rengarenk bir sanatçıyı ağırlıyor: Bonbon formunu kullandığı heykelleriyle tanınan Laurence Jenkel! Fransız sanatçıyla bonbonlara karşı olan tutkusunu, sanatını, G20 zirvesindeki sergisini, yeni çalışmalarını konuştuk. ÖZLEM ÜNSAL ozlemunsalart@gmail.com

● Sizi özellikle bonbon heykellerinizle tanıyoruz. Parlak renkli ambalajlarıyla kocaman bonbon heykellerle. Bu şekerlemeler sizin elinizde nasıl bir sanat eserine dönüştü? Başka bir deyişle sizin sanatınız neden bonbon formunu seçti? Çocukluğumda bonbon yememe izin verilmezdi, bu erişememe hali şekere karşı bir takıntı geliştirmeme sebep oldu. Şekerlemelerle olan bu obsesif ilişkim yıllar sonra bonbonların en sevdiğim nesne haline gelmesine sebep oldu. Her bonbon yapışımda, buna tuvallerim ve pleksiglass kutular içine yerleştirdiğim gerçek bonbonlar da dahil olmak üzere, 5 metreyi aşan mermer, pleksiglass, alüminyum, polyester gibi farklı malzemelerden yaptığım işlerimde gerçekçi bir bonbon formu yakalamayı amaçlıyorum.

Milliyet SANAT Kasım 2012

Bonbon paketlerini refere eden yeni bir süreç inşa ediyorum: Bu fikir objeyi daha da gösterişli kılıyor, kıvrım ve burkulma tekniğiyle şekerleme üretiminde kullanılan paketlerin, gökkuşağı renkleri, transparanlığı ve mükemmel etkiye sahip parlaklığı ön plana çıkıyor. Şekerlemeler bir öge olarak benim sanatıma destek olmaktan daha çok, şekerleme benim ‘sanatsal dilimi’ oluşturdu. ● İstanbul’daki serginizde hangi eserleriniz yer alacak? Nasıl bir sergileme düşündünüz? Sergilenecek işlere Artam’larla birlikte karar verdik. Sergilenecek işlerim sadece bonbonlardan oluşmayacak; pleksiglass, aluminyum, mermer, bronz ve polyesterden yapılmış iki metreyi aşan büyük heykellerim de yer alacak. Ayrıca yeni DNA serimi de sergileyeceğim. Öte yandan bonbonlu büyük tuvallerim de sergide bulunacak. Bu sergi için özel olarak “Eyes of Luck” adlı nazar boncuklu işler de yaptım.

72

● Artam ile ilişkiniz nasıl gelişti?

Tüm dünyada sergilerim oluyor ve bu yüzden çok seyahat ediyorum. Fakat Türkiye’ye gelmek benim için bir hayaldi ve gerçek oldu. Bunun için birkaç yıl önce bir sergim sırasında tanıştığım Türk sanatsever dostlarıma teşekkür ederim. Bilgi Kenber ile arkadaş olduk ve beni Artam ailesiyle tanıştırdı. Ülkeniz ve Türkler gerçekten harika. İstanbul’u ziyaret etme fırsatı bulabildim. İstanbul, Asya ve Avrupa’yı birleştiren bir şehir, tarihi dokusu inanılmaz, gerçekten çok etkileyici. ● Pop Art ve Yeni Gerçekçilik akımlarının izlerini işlerinizde görebiliyoruz. Bize sanatsal üslubunuz hakkında bilgi verebilir misiniz? Uzman eleştirmenler bonbon heykellerimin Pop Art ve Yeni Gerçekçilik’in anlamsal kodlarından doğan radikal hareketlerine sahip olduğunu belirtiyor. Herhangi bir sanatsal üslupla ilgili değilim, tamamen sanatımı yapmaya ve onu kitlelerle paylaşma odaklıyım. Bonbonların ev-


Türk bayraklı bonbon heykeli ● Eserlerinizin politik bir alt metni var mi? G20 zirvesinde sergilenen işleriniz her ülkenin bayraklarının renklerini taşıyordu... Bu seriniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Ben politika yapmıyorum, sanat yapıyorum. Dünyanın birçok farklı noktasında açılışlarım oluyor ve seyahat etmeyi çok seviyorum. Bu gezilerim sırasında gittiğim tüm ülkelerde şekerlemeler bulabildiğimi fark ettim. Ben ülkelere ve halklarına saygı sunmak için her ülkenin bayrağıyla kaplı bonbon heykeller yapmaya karar verdim. Bu önerim

Sanatçının İstanbul’daki sergisinde yer alan DNA serisinden bir heykeli.

Fransa Cumhurbaşkanı tarafından son G20 zirvesi için seçildi. Çünkü içeriğinde hiçbir politik gönderme bulundurmuyordu. Cumhurbaşkanlığı bana ülkelerin bayraklarıyla kaplanmış bonbon heykelleri siparişi verdi, her ülkenin bayrağının yer alacağı bonbon heykelleri için G20’ye katılan her ülkenin başkanıyla görüştüm. Tahmin ediyorum ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da da Türk bayraklı bonbon heykelim bulunuyordur. Bonbonlar uluslararası; ne yaş, ne cinsiyet ne de politik düşünceler sunuyor. Onlar sadece pozitif bir imaja sahip.

renselliği, her ulustan her yaştan insana ulaşmamı sağlıyor. Bonbonlar herkesi anılarına götürüyor. ● İşlerinizde malzeme olarak çeşitlilik söz konusu: Mermer, plexiglass, polyester vb. Nasıl bir çalışma sisteminiz var? Farklı malzemelerle çalışmak tabii ki zor... Bu fiziksel ve teknik birşey. Şanslıyım ki asistanlarım var. Bu teknikler içerisinde en zor malzeme kuşkusuz mermer; hiç hata kaldırmıyor... İşime karşı oldukça takıntılıyım... Yeni bir proje düşünmediğim ya da yeni bir yapıt tasarlamadığım zamanlarda da hep atölyeme giderim. Çalışmalarımı ‘iş’ gibi görmüyorum; her dakikası çok eğlenceli ve çok severek geçiyor. Bana yardım eden 3 asistanla çalışıyorum, tüm işlerim el yapımı ve bu oldukça zor, zahmetli bir süreç, profesyonellik ve hassasiyet gerektiriyor teknik olarak. ● Bir koleksiyoner, iyi bir Jenkel heykeli almak istediğinde nelere dikkat etmeli? Jenkel’in hangi döneminden bir eser mutlaka her koleksiyonda yer almalı? Bir bonbonu gördüğünüzde bütün duyularınız harekete geçer; tat alma, görme, koku... Bu duyuları işlerimin de vermesini seviyorum. Tabii ki sanatsal kariyerimde farklı dönemlerim söz konusu. İlk dönem tuval resimlerim çok daha figüratifti; bu işlerimde ise tuval üzerine gerçek şekerlemeler veya pleksiglass şekerlemeler var. Kanımca en ünlü işlerim bonbon heykellerim... Koleksiyonerlere başlangıç için pleksiglass heykellerimi öneririm; polyester, alüminyum ve bronzlara nazaran. Pleksiglass bonbon heykellerimin hepsi unik, hiçbir zaman birbirine benzeyen

73

Jenkel’in G20 zirvesi için yaptığı, Türk bayrağıyla kaplı heykeli.

“İstanbul’daki sergimde pleksiglass, aluminyum, mermer, bronz ve polyesterden yapılmış iki metreyi aşan büyük heykellerim, DNA serimden örnekler, bonbonlu büyük tuvallerim yer alacak. Ayrıca bu sergi için özel olarak ‘Eyes of Luck’ adlı nazar boncuklu işler de yaptım.” pleksiglass heykeller yapamıyorum. Aynı durum mermer heykellerim için de geçerli... Polyester, alüminyum ve bronz heykellerim sekiz edisyonlu üretiliyor. Şu an yeni işler üzerinde çalışıyorum, DNA serisinden heykellerim ve mimari işlerim önümüzdeki yıl sergilenecek. ● Her sanatsever, sanatçıyı merak eder... Jenkel, ne izler, ne okur, onu ne heyecanlandırır? Ben genel olarak yaşamayı seviyorum: seyahat etmeyi, yeni insanlarla tanışmayı, yeni kültürler keşfetmeyi, yeni deneyimler paylaşmayı. Okumayı ve özellikle su kayağı yapmayı çok seviyorum. Fakat benim her şeyden öte en sevdiğim şey yeni işler üretmek, sanatsal dilimi geliştirmek ve bunu insanlarla paylaşmak. Sanatımla insanlara mutluluk vermeyi, onları iyi hissettirmeyi ve işlerimi paylaşmayı seviyorum. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

Tahran’daki dünya hazinesi Batı dışındaki en önemli ‘Batı sanatı’ koleksiyonu İran’da bulunuyor. Koleksiyon 1970’lerde İran şahının eşi Farah Diba Pehlevi tarafından oluşturuldu. Bölgede Batı kültürüne en yakın ülke olan Türkiye’de ise ne yazık ki böyle bir koleksiyon yok. YAHŞİ BARAZ info@galeribaraz.com

BATI ülkeleri dışındaki en büyük modern sanat koleksiyonu olarak nitelenen Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’ndeki eserler, geçtiğimiz ağustos ayında yapılan“Popart ve Op-art” adlı bir sergi sebebiyle tekrar gün ışığına çıktı. Sergide yer alan Andy Warhol, David Hockney, Roy Lichtenstein, James Rosenquist, Jim Dine, Larry Rivers and RB Kitaj,Victor Vasarely, Richard Hamilton, Jasper Johns’un eserlerinin büyük bölümü müzenin kurulmasından sonra ilk kez izleyiciyle buluşmuş oldu böylelikle. Andy Warhol’un “Mao” serisi müze deposundan otuz yılı aşkın süre sonra bu sergi için çıkarıldı. Köklü bir imparatorluktan gelen ve tarih boyunca edebiyatı, minyatürleri, kaligrafi sanatı, lake sanatı, halılarıyla sanat ve zanaat alanında önemli bir mirasa sahip İran, siyasi rejimi ne olursa olsun hala sanat

alanında iddiasını sürdürüyor. Hem Batı sanatı ile ilgili Tahran Çağdaş Sanat Müzesi’ndeki koleksiyonu, hem de bu ülkeden çıkan ve İngiltere’de yaşayan Nasser Khalili gibi İslam eserleri koleksiyoneri ile her iki dünyanın da sanat eserleriyle ilgili etkileyici zenginlikleri toplama kabiliyetine sahip. Yani İranlılar hem İslam eserleri koleksiyoncularıyla hem de doğudaki en büyük Batı sanatı koleksiyonuyla bizden çok ileri durumda. Dünya çapında sanatçılar konusunda da Charles Hossein Zenderoudi, Shirin Neshat, Parviz Tanavoli başta olmak üzere çok sayıda isim çıkaran bir ülke. Bu dev Batı sanatı koleksiyonunu başlatan isim ise sürgünde yaşayan Farah Pehlevi.

DOĞRU VE BİLİNÇLİ Sanat alanında bir başka önemli İranlı isim olan art-dealer Tony Shafrazi, ‘70’li yıllarda İran şahının eşi Farah Diba Pehlevi’ye yaptığı danışmanlık ile Avrupa ve Amerika’dan Batı sanatının önemli örneklerinin İran’a gelmesini sağladı.

Roy Lichtenstein’ın “Melody” adlı eseri.

Londra’da Royal College’da sanat okuyan ve hemen ardından New York’a giderek kendisini Andy Warhol’un ‘Fabrika’sında bulan Safrazy, MoMA’da sergilenen Picasso’nun “Guernica” adlı eseri üzerine kırmızı boyayla protesto cümlesi yazarak skandal yarattı ve tutuklandı. Sanatçı olmak yerine sanat tacirliğini tercih etti ve kısa süre sonra Farah Diba Pehlevi’nin sanat koleksiyonuna danışmanlık yapmaya başladı. Ancak bu özel bir koleksiyon değildi; bir çağdaş sanat müzesi düşüncesi ile beraber gelişti ve kalıcı bir hazine olarak İran halkına bırakıldı.

Müzenin koleksiyonunda yer alan Umberto Boccioni imzalı heykel. Tahran Çağdaş Sanat Müzesi 1977’de açıldı. Milliyet SANAT Kasım 2012

Farah Diba Pehlevi

74


Tahran Çağdaş Sanat Müzesi 1977’de açıldığında sahip olduğu eserlerle göz kamaştırdı. Müzedeki empresyonizm, post empresyonizm, soyut ekspresyonizm ve pop-art’ı temsil eden eserler İranlı sanatseverler tarafından büyük ilgiyle karşılandı.

Picasso’nun “Fenetre Ouverte sur La Rue de Penthievre” adlı resmi.

İnşaatı 1970’te başlayan, 8 bin 500 metrekarelik bu etkileyici müzenin 1977’deki şampanyalı, havyarlı açılış törenine dünya sanat aristokrasisi katıldı. Müzenin ilk direktörü aynı zamanda mimarı da olan Farah Pehlevi’nin kuzeni Kamran Diba oldu. Diba, koleksiyonu elinden geldiği kadar genişletip 20. YY.’ın tüm önemli sanat hareketlerini ve sanatçıları müzede toplamayı başardı. 1870’lerdeki empresyonizm başlangıcından 1970’lerin sonuna kadar olan dönemdeki Batı sanatını olabilecek en doğru ve bilinçli biçimde barındıran koleksiyon, müzenin ilk iki yılında çok kısa sürede oluşturuldu. Tony Shafrazi sanat piyasasına İran adına yaptığı sınırsız alımlarla hareket getirdi, çok güçlü bir art-dealer olarak tanındı. Aracı olduğu çağdaş sanat başyapıtları içerisinde Andy Warhol’un çok sayıda tabloları vardı. Bunlara o zaman 110 bin dolar ödetmişti. Ayrıca büyük bir Jasper Johns, üç adet de Koonings, üç adet de Lichtenstein eseri

alınmasını sağladı. Kısa süre içinde Tahran’daki müzeye milyonlarca dolarlık sanat eserleri geldi. Bugün aynı sayıdaki eserleri kısa sürede almak ve maliyetlerini karşılamak çok daha zor. Sadece müze koleksiyonunda yer alan Jackson Pollock’un “Mural on Indian Red Ground”inin bugün 250 milyon dolar değerinde olduğu tahmin ediliyor. Koleksiyonun toplam değerinin ise 2.5 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor. Tahran’ın merkezinde ilginç bir yapı olan Çağdaş Sanat Müzesi 1977’de açıldığında sahip olduğu eserlerle göz kamaştırdı. Müzedeki empresyonizm, post empresyonizm, soyut ekspresyonizm ve pop-art akımlarını temsil eden eserler İranlı sanatseverler tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Bir doğu ülkesi, ilk kez batının sanat şaheserlerine kendi evinde sahip çıktı. Batı sanat dünyası, İran’a farklı gözle bakmaya başladı, büyük bir sanat alışverişi gerçekleşti, batılı müzeler Tahran’daki muhataplarıyla ilişkiye geçti, İranlı çağdaş sanatçılar bu koleksiyondaki eserlerden etkinlendi. Ancak açılıştan kısa süre sonra gelen İslam Devrimi ile Batı sanatını temsil eden bu işler uzun süre kalmak üzere müzenin deposuna adeta hapsedildi. Müze açıldıktan sonra 1978 yılında Tony Shafrazi de Tahran’da kendi galerisini açtı. Fakat açılış gecesi sokakta duyulan tank seslerinin ardından Shafrazi galerisini ardında bırakarak New York’a yerleşti. Siyasi atmosferin durumuna göre iniş çıkışlar yaşayan ve daha çok yerel sanatçıların sergilerini yapan müzede, reformist Muhammed Hatemi döneminde (1997-2005) göreceli olarak artan kültürel tolerans sayesinde 2000’li yıllardan itibaren depodaki hazine yavaş yavaş sergilenmeye başlandı.

İMHA EDİLEN ESER Devrim sonrası ilk önemli sergi 1999 yılında müze koleksiyonunun en zengin bölümlerinden soyut dışavurumcuların sunulduğu “Expression - Abstraction” adlı etkinlikti ve Robert Motherwell, Jackson Pollock, Willem de Kooning, Franz Kline, Adolph Gottlieb gibi sanatçıların başyapıtları bu sergide yer aldı. Daha sonra 2000 yılında “Kübizm’den Minimalizme” sergisinde koleksiyondaki Georges Braque, Pablo Picasso, Fernand Léger’in eserleri sergilen-

75

Baraz’ın objektifinden Tony Shafrazi.

di. Yine aynı yıl Andy Warhol, James Rosenquist, Jasper Johns, David Hockney, Claes Oldenburg, Roy Liechtenstein ve Robert Rauschenberg’in eserlerinin bulunduğu “Pop-Art” sergisi yapıldı. 2002 yılında ise daha erken dönemleri ele alan “Empresyonizm ve Post-Empresyonizm” adıyla Claude Monet, Camille Pissarro, Auguste Renoir, Edouard Vuillard’ın empresyonizmi; Paul Gaugin, Toulouse Lautrec ve Kees van Dongen’in ise post-empresyonizmi temsil ettiği eserlerin yer aldığı bir başka sergi izleyiciyle buluştu. İslam kurallarıyla yönetilen ülkede Batı sanatını sergilemek her zaman kolay olmadı. 2005’te yapılan bir sergiden Francis Bacon’un “Two Figures Lying on a Bed with Attendants” (“Yatakta Yatan İki Figür ve Bakıcıları”) adlı eseri homoseksüel çağrışımları sebebiyle kaldırıldı. Rejim kurbanı diğer bir eser de Farah Pehlevi’nin Andy Warhol tarafından yapılan portresi oldu. Bu eserin imha edildiği söyleniyor. Ayrıca rejim tarafından müstehcen olarak görülen Willem de Kooning’in “Woman III” adlı eseri de Amerikalı koleksiyoncu Arthur Houghton’un elinde bulunan ender bir Şahname cildi ile değiş tokuş edildi. Rejim yönetimi, Şahname’ye 6 milyon dolar vererek sahip olabilirdi. Elden çıkarılan de Kooning eseri birkaç yıl sonra 110 milyon dolara el değiştirdi. Bunlar dışında tüm eserler müzede korundu. Sık sık sergilenmese bile, bu etkileyici koleksiyon yabancı müzelere ödünç verilerek dünyayı dolaşıyor. Batı dışındaki en önemli Batı sanatı koleksiyonu, İran’da bulunuyor. Bölgede Batı kültürüne en yakın ülke olan Türkiye’de ise ne yazık ki böyle bir koleksiyon yok. ‘90’lı yıllara kadar dünyayı görmüş geçirmiş Türk koleksiyoncularına dahi yabancı eser aldıramadığımı hatırlıyorum. Dünyaya bu kadar kapalı olunca, sanatı topluma sevdirmeye, sanatçıyı desteklemeye hiç yanaşmadığınızda bu ülkeden de global bir sanatçı ya da sanat insanı çıkması zorlaşıyor. Biz de İslam rejimiyle yönetilen İran’ın bile gerisinde kaldığımız bir sanat envanteri ile baş başa kalıyoruz. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

Müzelere nasıl kaynak yaratılır? Müzeler, gerek kültürel aktiviteleriyle halkın keyifli vakit geçirmesini sağlamaları gerek sanat turizmiyle yer aldıkları şehrin ekonomisine ve tanıtımına katkılarıyla önemli bir kültürel rol üstlenir. Müzelerin kalıcı olmalarını ve halkı kültürel etkinliklerle daha kolayca buluşturmalarını sağlayan kaynak yaratma konusunu araştırdık. ASLI AÇIKGÖZ asli.acik@hotmail.com

BİR MÜZENİN en büyük misyonu geçici sergiler ve atölye eğitimleriyle her yaştan insanı sanatla buluşturmak. Etkinlikleri duyurmak için yapılan katalog ve afiş masraflarının yanı sıra açılış kokteylleri, basın tanıtımları müzeleri ağır bir masraf altına sokuyor. Bu masraflara tam ve yarı zamanlı kalabalık personel kadrosu, daimi koleksiyonu geliştirmek için yapılan harcamalar eklendiğinde, müzelerin kalıcı olmaları için desteğe duydukları ihtiyaç daha iyi anlaşılıyor. Yurt dışında müzeler bu soruna çeşitli yöntemlerle çare bulmayı başarmış gibi görünüyor. Bu çözümlerden biri bazı müzelerin web sitelerinde yer alan online bağış sayfası. Oturduğunuz yerden yapacağınız bağış, müzelerin eğitim ve sergi gibi çeşitli departmanlarına destek sağlayarak kültürel programların artarak devam etmelerini sağlıyor.

DOSTLUK PROGRAMLARI Bir diğer bağış şekli ise müzenin yıllık sermayesine katkıda bulunmak. Müzenin eğitim programları, eserlerin bakımı, araştırma ve koleksiyon sergileri için yapılan bağış 500 dolar ve üstüne çıktığında, müze, bağışçının ismini yıllık onur listesinde yayımlıyor. Yapılan bağışlar miktarı ne olursa olsun vergiden düşülebiliyor. Türkiye’de kişisel bağışlar sayıca çok düşük olmakla birlikte müzelerin web sitelerinden banka hesaplarına kolayca ulaşabilir, ufak da olsa düzenli bir parasal destek sağlayabilirsiniz. Sabancı Müzesi parasal bağış kabullerini banka havalesi ile kabul ediyor sözgelimi. Milliyet SANAT Kasım 2012

New York’ta yer alan Modern Sanatlar Müzesi MoMA, tüm bu bağışlara ek olarak sanatseverlere müzeyi desteklemeleri için farklı öneriler sunuyor. Bunlardan biri üyelik grupları. 1990 yılında kurulan ve yaşları 21 - 40 arasında değişen sanatseverlerden oluşan Gençler Birliği, müze içinde ve dışarıda gerçekleşen modern, çağdaş sanat programlarına katılıyor, destekliyor. Üye olanlara sunulan programlardan bazıları sanatçı atölyesi, galeri ve özel koleksiyon ziyaretleri; küratoryal geziler; kamuya kapalı turlar ve müzede gerçekleşen açılışlara davetiye. Üyeler aynı zamanda küratoryal departmanlar, sergiler ve eğitim programlarına bağışlar yaparak destek oluyor. Gençler Birliği’nin müzeye olan gönüllü bağlılıkları MoMA’nın kalıcılığı açısından önemli bir rol oynuyor. MoMA’da ayrıca Çağdaş Sanat Konseyi, Eğitim Dostları, A+D Çemberi, Baskı ve İllüstrasyon Kitaplar Departmanı Birliği ve Çağdaş Çizim Dostları gibi gruplar farklı alanlarda programlarla müzeye destek veriyor. Pera Müzesi ise Dostluk Programı ile sanatseverlere çeşitli kategorilerde üyelik sunarak müzeye ücretsiz giriş, film izleme ve sergi turları gibi olanaklar sağlıyor. Pera Müzesi’nin Dostluk Programı’nda yer alan üyelikleri müzenin sanal mağazasından sanatsever dostlara hediye etmek de mümkün. Bazı müzeler sanatsever kurumlara yönelik sundukları üyelik programları sayesinde dünya çapında sergi ve kamu programları gerçekleştiriliyor. MoMA’ya cömert bağışlar yapan Kurumsal Üyeler, sergi ve özel etkinliklere davetiye, müze mağazalarından indirim, grup turları, seminerler ve müzede davet vermek gibi çeşitli kategorilerde avantajlardan faydala-

76

nıyor. Sanatseverler müzenin eğitim departmanına bağış yaparak çocuklar ve aileleri, gençler, her yaştan yetişkinler, kamu organizasyonları, okul grupları, eğitimciler ve engelli ziyaretçilerin sanatla tanışmalarına katkıda bulunabiliyor. Miktarı ne olursa olsun yapılan her bağış çok önemseniyor ve doğrudan yıllık eğitim programı masraflarına harcanıyor. İstanbul Modern çeşitli kategorilerdeki yıllık üyelerine müzeye ücretsiz giriş, sergi açılışlarına ve turlarına davetiye gibi fırsatlar sunuyor. Santral İstanbul’un çocuklara yönelik eğitimler için bir süre önce başlattığı Askıda Atölye uygulaması sayesinde, ekonomik gücü yerinde olan aileler kendi çocuğunun katıldığı atölye eğitim ücretine ek olarak bir çocuk ücreti bağışlıyor. Bu sayede müze yetkilileri, fazladan ödenen çocuğun ücretiyle müzenin bulunduğu Kağıthane ve Alibeyköy civarında yaşayan ekonomik imkanı olmayan çocuklara ulaşarak onların da eğitimlerden faydalanmalarını sağlıyor.

FARKLI SEÇENEKLER Sergi sponsorluğu ise özellikle kurumlara pazarlama ve reklam fırsatı sunan bir bağış türü. Sergi afişlerinde, kataloglarında, basın bültenlerinde ve tüm tanıtımlarda yer alan firma isimleri, bir yandan isimlerinin kalıcı bir şekilde duyulmasını sağlarken aynı zamanda sanata olan katkılarından dolayı prestij kazanıyor. Sergi ve/veya film sponsorluğu sayesinde kurumlar ayrıca müzelerin web sitelerinde link sahibi oluyor, VIP müşterilerine özel ücretsiz turlar düzenlenebiliyor, müzede davet verebiliyor ve serginin ön gösterim açılışlarına davet ediliyor. Müzelere para bağışının yanı sıra


İLLÜSTRASYON:EMRAHÇILDIR

farklı şekillerde katkıda bulunmak da mümkün. Arazi bağışı, sigorta bağışı hatta kişisel eşya bağışı yaparak müzelerin önemli giderlerine katkıda bulunabilirsiniz. Müzelerin denetiminden geçtikten sonra kabul edilen bağışlar, genellikle sosyal dernek davetlerinde açık artırma yoluyla satılarak yıllık masraflara katkıda bulunuyor. İstanbul Modern’in web sitesinden kütüphaneye yapmak istediğiniz bağışlar ile ilgili yetkili kişinin bilgilerine ulaşmak mümkün. Bazı sanatseverler müzelere kendi koleksiyonlarında yer alan sanat eserlerini bağışlıyor ve böylelikle müzenin daimi koleksiyonunun gelişmesini sağlıyor. Müzelerin küratörlerinin denetiminde gerçekleşen bu bağışlar nadiren müzeye gelir getirmek amacıyla satışa çıkarılıyor. Bireysel koleksiyonerler, müzenin konseptine uygun olarak koleksiyon sergisi gerçekleştirebiliyor, bu sayede halka, koleksiyonlarında

Santral İstanbul’un Askıda Atölye uygulaması sayesinde ekonomik gücü yerinde olan aileler kendi çocuğunun katıldığı atölye eğitim ücretine ek olarak bir çocuk ücreti daha bağışlayabiliyor. Bu ücretle müzenin bulunduğu Kağıthane ve Alibeyköy civarında yaşayan ekonomik imkanı olmayan çocuklara eğitim imkanı sağlanıyor. yer alan, daha önce görülmemiş sanatçı eserlerini izleme fırsatı sunabiliyor. Bir başka destek ise gönüllü iş gücü. Daha önceki sayılarımızda işlediğimiz müze gönüllüsü olmak, haftanın belirli günlerinde becerilerinize uygun olarak bir müzenin ofis ve organizasyon işlerine yardım etmek, müzeleri ağır personel masraflarından kurtaran çok önemli bir diğer bağış türü.

77

Son olarak müzelerin mağazalarından yapacağınız alışverişler... Müze mağazalarından satın alacağınız baskı eseler, sanatçıların eserlerinin görsellerinin yer aldığı defter, kalem, sanatçı kitapları ve çeşitli hediyelik eşyalar da müzelerin giderlerine katkıda bulunacaktır. Sanatın rehberliğinde özgür, aydın ve barışçıl nesillerin devamı için hep birlikte müzelerimize katkıda bulunalım. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


PLASTİK SANATLAR

Bir Korelinin gözünden asalet Bugün Saatchi’nin öne çıkan sanatçılarından biri olan Chan-hyo Bae, fotoğraflarıyla soyluluğu, Batılı olmayı, İngiliz olmayı; peruk, bol pudra, kabarık etek ve parlak kumaşlara indirgiyor. EBRU DEMETGÜL ebrudemetgül@gmail.com

BU GÜZEL fotoğrafların tuhaf hikayesini anlatmadan önce sanatın hoş ve zarif dünyasından bir parça alıkoymak isterim sizleri. Sanatçının kumunu ne kadar derininden çıkardığını ve bize ne kadar benzediğini hissedelim isterim. Bu nedenle “Adını Feriha Koydum” - yeni sezondaki ismiyle “Emir’in Yolu” - dizisinden açacağım konuyu. Dizinin niteliğinden bağımsız olan bu bahiste, popülerliğinin nedeninden ‘bizim büyük ergenliğimiz’den bahsetmek istiyorum. Bir apartmanın kapıcı dairesinde türlü zorluklarla büyüyüp, üst katta oturanların spor arabalarına, pahallı kıyafetlerine, bol imkanlı yaşamlarına şaşkınlıkla bakan Feriha’nın masalın sonunda isterse apartmanın tamamını alabilecek bir güce ve kararlılığa sahip oluşuna şahit olduk geçen sezon. Bu yükseliş sadece Feriha’nın değil, yıllarca Türk televizyonlarında oynamış ve oynayan yüzlerce dizinin temel direğidir. Bu yükseliş sonucunda arzu edilen aşk yaşanır veya yaşanmaz, evliliğe varır varmaz... Bu o kadar önemli değildir aslında. Önemli olan Feriha’nın yapmaya başladığı makyajı, giymeye başladığı feminen kıyafetleri, bakımlı saçları, kullandığı kelimelerin artan çeşitliliği, değişen çevresi, yükselen sosyal-maddi konumu ve adeta yoktan var ettiği kendine güvenidir. Feriha, iyi yaşamanın ne olduğunu biMilliyet SANAT Kasım 2012

Bae fotoğraflarında soyluluğu değersizleştiriyor ve karikatür haline getiriyor,

zim de onayladığımız biçimde bize tekrar tarif etti. Bir zafer kazandı. Bizim de bir gün benzer bir zafer kazanabileceğimizin müjdecisi oldu aynı zamanda. Oyunu kuralına göre oynamış, güçlünün belirlediği şartlar içerisinde hareket ederek o noktaya gelmişti. Ait olduğu sınıfın değerlerini, korumaya çalıştıklarını hiçe saymalıydı çoğu zaman. Oyun, kuranındı nihayetinde.

MUTFAKTAN ÇIKMAK Malikaneli bir Türk dizisinin olmazsa olmazı mutfak çalışanlarının, günün birinde o mutfaktan çıkıp çıkamayacağı da adap-

78

tasyon yeteneklerine bağlıdır. Burada yüceltilen şeyin öz değerimiz olmadığı açık. Bizde nedense zenginlikle özetlenebilen fakat dünyada kan ve soyla ancak onaylanan asillik, yüksek sınıfa mensup olma, bir insanın gelebileceği en yüksek mertebelerden biri olarak yüceltilmeye devam ediliyor. Peki ergenlik bunun neresinde? Kabul etsek de etmesek de öfkeli bir ergenlik geçiriyoruz ülkece. Babalarımız, abilerimiz bizi aralarına almıyorlar sanki. İlla ki kabullerine mazhar olmalıyız. Son yıllarda geçmişimize ve başkasından bize aktarılmamış değerlerimize kıymet vermeye başladıysak da


Chan-hyo Bae, çalışmalarında Batı’nın tüm çocuklara okuttuğu masalları da canlandırıyor.

“Avrupa’nın en yüksek gökdeleni Levent’te yükseliyor” diyerek heyecanlanabiliyoruz. Kendi değerimizin farkında olmadığımız gibi kıyası da yanlış nesnelerle yapıyoruz. Bize yakın duygular hissettiğini tahmin ettiğim Chan-hyo Bae, binlerce yıllık geçmişini geride bırakıp kendini teknoloji ve imitasyonla kabul ettiren, varlığının garantisini bu şekilde sağlayan Uzakdoğu’nun yetiştirdiği bir sanatçı. 1975’te Güney Kore’de Busan’da doğmuş, kendini Kore’de yetiştirmiş, 2003 yılında fotoğraf bölümünden mezun olur olmaz Londra’ya yerleşme kararı vermiş. Batı’yı, sanatı için yüceltici bir yer olarak görmüş. Nitekim düşündüğü gibi olmuş, Bae bugün Saatchi’nin öne çıkan sanatçılarından biri. Aynı zamanda Amerika ve Asya’da düzenli olarak sergileri düzenleniyor. Fakat öyle bir özelliği var ki hakkında yazmayı bu yüzden çok istedim; Batı’ya Batı’nın silahını doğrultarak, Batı’da yükselebilen bir sanatçı. Doğu’yu karikatürize etmek ve birkaç görsel detayla özetlemek Batı’nın hoşlandığı bir bakış açısı. Buna biraz da biz mi neden oluyoruz emin değilim. Öyle veya böyle aramızda kocaman uçurumlar var ve ‘eşit’ olmaya çalışma hatasına düşüyoruz. Aslında sadece farklıyız. Fakat aynı kulvarda koşmaya çalışırken kendimizi kaybediyoruz, kim olduğumuzu unutuyoruz. Chan-hyo Bae, Londra’ya ilk yerleştiği za-

Bae’nin fotoğrafları 13. ve 19. YY. arasında yaşamış İngiliz aristokrasisinin portrelerinin özeti gibi. Fotoğrafların isimleri yok; belli bir kişiyi temsil etmiyor, soyluların görsel ortalamasını çıkarıyorlar. manlar bunu çok yaşadığını söylüyor. Nedense bir İngiliz gibi davranmak çabasında olduğunu ve bu yıpratıcı çaba içerisinde, olduğu yeri kaybettiğini itiraf ediyor. Çok da güzel bir tarif yapıyor bu çabaya: “Annesinin kıyafetlerini giyince annesi olacağını zanneden küçük bir kız çocuğu gibi, kendi varlığımı bir başkası olarak kanıtlamaya çalışıyordum.”

KLASİKLERİN ORTAK ÖZELLİĞİ Bae’nin fotoğrafları 13. ve 19. YY. arasında yaşamış İngiliz aristokrasisi mensuplarının portrelerinin özeti gibi. Fotoğrafların isimleri yok, belli bir kişiyi temsil etmiyor, soylu sınıfın görsel ortalamasını çıkarıyor. Aynı zamanda Batı’nın tüm dünya çocuklarına okutturduğu ve sevdirdiği masalları da canlandırıyor Bae. Sindrella, Pamuk Prenses, Güzel ve Çirkin gibi klasiklerin ortak özelliğini keşfetmiş. Her ne kadar masal olsalar da gerçek hayattan daha acımasız bir güç ve sınıf mücadelesi barındırıyorlar. Avrupalının toplumsal yapısının sınıflar üze-

79

rine oturduğunu desteklercesine, kahramanın sonunun hayırlı olması oyunu güçlü olanın kurallarına göre oynuyor olmasına bağlı. Peki Bae bu kıyafet ve makyaj içerisinde tam olarak ne yapıyor? Soyluluğu, Batılı olmayı, İngiliz olmayı, peruk, bol pudra, kabarık etek ve parlak kumaşlara indirgiyor. Değersizleştiriyor ve karikatür haline getiriyor. Çekik gözleriyle bu ‘asil’ kıyafetler içinde ancak dalga geçiyor olabilir. Bence asil olanlarla değil asil olmak isteyenlerle dalga geçiyor daha çok. “Bakın oldum işte” der gibi poz veriyor. Doğu’nun zay��f, Batı’nın ise güçlü olduğu inancı kendi kehanetini gerçekleştiren kısır bir döngü. Buna inandığımız için böyleyiz muhtemelen. Hala öfkeli ve hırslı küçük kardeşi oynuyoruz. Ulaşacağımız son noktanın ne olduğu hakkında yanlış yönlendirilmiş olabiliriz. Halbuki kadın ve erkek gibi Doğu ve Batı da asla eşit olamazlar. Bae bu çekişmeye anlamsızlık katabilmek için kendisini peruk, pudra, ruj ve taçların arasına atmış bile. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


MİMARİ Benjamin “Pasajlar” yapıtı için çalışırken, mekanı Bibliotheque Nationale olur.

Yapı olarak kitap, kitap olarak yapı

Harold Washington Kütüphanesi

Mimarlık, kitaplar ve ‘kitapperestler’ için mekanlar tasarlamaya, üretmeye devam ediyor. Kitap mekanları, rastlantısal ya da kurgulanmış olsun, özel, kitaba, okumaya özgü bir dil taşıyor. İREM MARO KIRIŞ iremk@bahcesehir.edu.tr

KİTABIN MEKANI, herkese açık kütüphaneler olabildiği gibi kişisel kitaplıklar, koleksiyon ortamları ve çalışma odaları da olabiliyor, satış yapılan kitapçılar ve sahaf dükkanları da. Kimi zaman mekanlar kitapları sergilemek, barındırmak üzere kurgulanmış oluyor, kimi zaman da özel olarak tasarlanmamış, rastgele yerler mekan oluyor kitaplara. Her durumda, kiMilliyet SANAT Kasım 2012

tapların yalnızca varlıklarıyla bile mekanlara bir önem, bir gizem, bir tür büyü kazandırdıklarını düşünüyorum. Bir kitap ortamını kolaylıkla başka dünyalara geçişleri olan hayali ortamlara dönüştürmek, sınırlarından soyutlamak ya da farklı biçimlerde somutlaştırıp mekansallaştırmak olası sanki...

BÜYÜLÜ BİR MEKAN Koleksiyoncunun mekanı kitapların yanı sıra türlü türlü başka objenin de toplandığı bir ‘pazaryeri’, bir ‘varyete’ ortamıdır çoğu zaman. Böyle bir ortam, yakın

80

dönem sinemamızdan bir örnekle, “11’e 10 Kala” filminin olağandışı kahramanı koleksiyoncu Mithat Esmer’in, Emniyet Apartmanı’ndaki dünyasıyla, buradaki karmaşanın düzeniyle, yaşanmışlıkla canlanıyor zihnimizde. Sıradan bir apartman dairesinin dahi, içinde yer alan, seriler, diziler oluşturan objelerle ve kitaplarla, koleksiyoncu için nasıl da büyülü bir mekan haline gelebildiğine tanık oluruz bu film boyunca. Alman düşünür ve yazar Walter Benjamin ünlü “Pasajlar” yapıtı için çalışırken Paris Ulusal Kütüphanesi’nde kendisine


Bugün eskisinin yakınında, o zengin mirası canlandırmak adına inşa edilmiş 2002 tarihli yeni bir İskenderiye Kütüphanesi. Yeni

bir dünya kurar. Okuyarak, yazarak, kelimeler arasında geçirdiği “Pasajlar”la ilgili yaşantısı, 1927- 40 arasında (ölümüne kadar) 13 yıllık bir zaman dilimine yayılır. Tüm bu süreçte mekanı, Bibliotheque Nationale olur; kenti okuma yöntemlerini, Paris ya da Berlin bulvarlarında gezinerek değil, burada geliştirdiği bilinir. Besim Dellaloğlu, Benjamin’e dair yazdıklarında, onun hep cebinde uzun okuma listeleri bulundurmuş bir ‘bibliyofil’ (kitapperest) ve aynı zamanda ciddi bir koleksiyoncu olduğunu vurguluyor. Benjamin “Kütüphanemi Yerleştirirken” (1931) adlı makalesinde, belli ki kendi deneyiminden de yola çıkarak, kütüphanenin yazar için öneminden, kitap (edinme) tutkusundan, düzensizlik ve düzenden, koleksiyoncunun ruh halinden, büyülü yanından ve daha birçok şeyden söz ederken “Bir koleksiyoncunun yaptığı en anlamlı büyü, tekil nesneyi büyülü bir çekim alanı içine hapsetmektir,” der. “Dönem, mekan, el emeği, bir önceki mülk sahibi gibi özellikler hakiki koleksiyoncu için büyülü bir ansiklopediye dönüşür. Bu ansiklopedinin özü nesnenin kaderidir” diyerek ekler: “Koleksiyoncu nesneye dokunur dokunmaz ondan aldığı esinle onun geçmişini görür. Koleksiyoncunun büyülü yanıyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Her kitabın kendi kaderi vardır...” Aynı yazısında Benjamin, bir kişisel kitaplıkta duran her kitabın sahibi tarafından okunmuş olmasının olanaksızlığını da konu eder. Örnek verir. Nobel ödüllü edebiyatçı Anatole France, kütüphanesini görüp etkilenen ve buradaki kitapların tümünü okuyup okumadığını soran birine şu yanıtı vermiş: “Onda birini bile okumadım. Siz her gün en değerli yemek takımlarınızla mı yemek yersiniz?” Günümüze yaklaştıkça ‘koleksiyoner’ kişiliğin giderek daha az rastlanır olduğunu, kitap koleksiyonlarının, özel kitaplık mekanlarındansa, kamuya açık kütüphane yapılarında daha fazla toplandığını söylemek yanlış olmasa gerek. Öte yandan, kamuya açık kütüphanelerin geçmişi de azımsanır gibi değil, antikiteye kadar uzanıyor. İnsanlar, kültürlerini yüzyıllardır kitaplarda ve kitaplıklarda korumaya, geleceğe iletmeye çalışmış. M.Ö. 3. YY.’da kurulduğu ve 4. YY.’a kadar varlığını sürdürdüğü bilinen antik İskenderiye Kütüphanesi, in-

sanlık tarihinin İskenderiye en önemli yaKütüphanesi. pıtlarından biri olarak değerlendiriliyor. Ancak, zamanının kimya, tıp, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat bilgilerini barındıran bu değerli bilim ve kültür kaynağı sonunda kasıtlı olarak yok edilmiş. Bugün eskisinin yakınında, bu zengin mirası canlandırmak adına inşa edilmiş 2002 tarihli yeni bir İskenderiye Kütüphanesi, Norveç firması SNOHETTA ile Kahireli HAMZA’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen çağdaş bir yapı var.

SINIRSIZ VE SARMAL İlkçağ Efes uygarlığına ait olan, M.S. 2. YY.’a tarihlenen Celsus Kütüphanesi ise, yağmalar, zamanın aşındırması, depremler, yangınlar, onarımlar, restorasyonlar sonucunda bugüne iki katlı görkemli cephesiyle, içindeki kurucusuna ait lahitle taşınabilmiş ve bu haliyle de olağanüstü etkileyici. Diğer örnekler arasında, Rönesans ve onu izleyen Maniyerist üslup çerçevesinde, Sansovino’nun Venedik’teki 16. YY. yapısı San Marco Kitaplığı’nı ve özellikle de Michelangelo’nun Floransa’daki Laurenziano Kütüphanesi’ni anmadan geçmek olası değil. Kitap ve yapı arasında kurulan analoji, akla kaçınılmaz olarak yaşamının önemli bir bölümünü kütüphanede geçiren, gözleri görmeden hayal etmeyi sürdüren yazar Jorge Luis Borges’i getiriyor. Ana motifi sonsuz, döngüsel zaman mekan kurguları olan, çoğul olasılıkların ve çeşitli okumaların mümkün olduğu öykülerini... Sayfaları ancak bir kez açılan, içeriği durmadan değişen bir kitabın anlatıldığı “Kum Kitabı”nı, en fazla da “Babil Kitaplığı”nı. Bu öyküsünde Borges evreni, başı sonu olmayan ‘sınırsız ve sarmal’ bir kitaplık olarak betimlemiştir. “Cenneti hep bir tür kütüphane olarak hayal etmişimdir.” Borges’ten alıntılanmış bu söze, Amerika’da Denver Halk Kütüphanesi’nin giriş kapısı üzerinde rastlıyorsunuz. Yapının cephe taşlarına kazınmış olarak. Michael Graves’in klasik rasyonel formlar kullanarak ürettiği postmodern mimarlığa katkıda bulunuyor. Denver’da kültür yapılarının bir arada bulunduğu bölgede, Libeskind’in müzesinin (Denver Art Museum) çok yakınında konumlanan, Amerika’daki en büyük kütüphaneler sıra-

81

lamasında 8. olan yapı, kitaplık dışında çok amaçlı salonları, dükkan ve kafeterya birimleri ile Graves’in oyunlu oyuncaklı mimarlığını sergilediği yapılardan biri. Bir başka Amerikalı mimar Steven Holl, ‘bir kitabın bir yapı gibi, bir yapının da bir kitap gibi olduğunu hissettiğini’ ifade ediyor yazdıklarında. Son yıllarda mimar, New York Queens’de sanayi bölgesinin karma fonksiyonlu bir alana dönüştürülmesi kapsamında planlanan ve 2015’te tamamlanması beklenen Hunters Point Kütüphanesi projesi ile gündemde. 85 bin kitap ve DVD barındıracak bu proje için çalışırken Holl, on yıl kadar önce kitabın ölmekte olduğunun düşünüldüğünü, ancak durumun hiç böyle olmadığını gördüğünü belirtiyor.

TAPINAK OLARAK KÜTÜPHANE Bir kütüphaneyi kitaplara ya da okumaya adanmış bir tapınak olarak düşünmek olası ve kütüphane yapılarının birer tapınak gibi ele alındığı mimari örnekler var. HBRA Inc. / Hammond Beeby & Babka tarafından tasarlanmış olan Harold Washington Kütüphanesi, yine Amerika’da, Şikago’daki bir örnek. Bir tasarım yarışması sonucunda gerçekleştirilen 1991 tarihli yapı, ünlü ‘Chicago School’ binalarının bazılarından esintiler, cephesinde, çatı pediment (alınlık) ve akroterlerinde (eski yunan mimarlığında alınlıkların iki ucuyla ortasındaki sivri tepesine konan kürsü taşı) türlü referanslar taşıyor. Form, motif özellikleri ve pediment üzerinde yer alan harflerle, bir tür tuhaf tapınak imgesine sahip. Bu gelişigüzel dizilmiş harfler, yine Borges’in ‘edebiyatın harflerin sonsuz kombinasyonlarından oluştuğu‘na ilişkin sözünü anımsatıyor. Postmodern mimarlığın postmodern edebiyatla olan bağlantısı burada da açıkça algılanıyor. Kitaplar, içerdikleriyle, okura sundukları anlamlar ve temsillerle, üretim, tüketim, dolaşım örüntüleriyle ve tabii mekanlarıyla hayatımızda var olmaya devam ediyor. Kitaplar ve ‘kitapperestler’ için mekanlar tasarlanmaya, mimarlık üretilmeye devam ediyor. Kitap mekanları, rastlantısal ya da kurgulanmış olsun, özel, kitaba, okumaya özgü bir dil taşıyor. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


ANADOLU’DA SANAT ASLI E. PERKER

asliperker@yahoo.com

Trabzon’da sanat bütün şehre yayılıyor; dans, tiyatro, edebiyat... Türkiye’nin kültür sanat camiasına, Trabzon’un kazandırmış olduğu pek çok değerli isim var. Pek duracağa da benzemiyorlar.

Onlara her yer Trabzon

Spor Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Trabzon Dans Sporları Kulübü, pek çok lisanslı dans sporcusu yetiştirmiş.

Hanımdan iki saat sabah erken kalkarım Kahvaltıyı hazırlar temizliği yaparım Hanım biraz bağırsa ben ağzımı kaparım Böyle iken diyorlar gene bana kılıbık BAŞLIĞI “KILIBIK” olan 26 kıtalık bu şiiri Trabzon’un Of ilçesinin eski adı Mapsino, yeni Adı Gürpınar olan köyünün en tepesinde bir evde, mavi kapağında beyaz kuşlar olan bir kitapta buldum. 80 yaşındaki Memduh Kumandaş boş vakitlerinde yazdığı şiirleri 2010 yılında toplayıp bir kitap haline getirmiş. Oraya gidene kadar kimse böyle bir kitabın varlığından söz etmemişti. Evine misafir olduğumuz Memduh Amca bana ne iş yaparsın diye sorunca, ben de yazarım deyince, ‘’E’’ dedi, ‘’Ben de yazarım.’’ Öyle mi dememe kalmadan bacaklarından beklenmeyecek bir çeviklikle gitti, kitabını aldı geldi. İşte Trabzon’da sanat böyle tepeden başlayıp bütün şehre yayılıyor. Şehirde uzun bir tarihi olan, her türlü

Milliyet SANAT Kasım 2012

zorluğa rağmen devam edebilmiş ve halk tarafından ziyadesiyle benimsenmiş başlıca sanat dalı tiyatro. Bundan 1400 yıl evvel tiyatro ile tanıştığı söylenen kentin yerlileri halen hemen her oyunu görüyor, koltukları doldurmaya devam ediyor. Ziyaretim sırasında Devlet Tiyatrosu, Haluk Ongan sahnesinde oynamak üzere Uğur Saatçi’nin yazdığı ve Barış Erdenk’in yönettiği “Bu da Geçer Ya Hu” adlı oyuna hazırlanıyordu ve ben de provalarında kısa bir süre bulunabildim. Öyle beğendim ki, müzikleriyle de bir hayli ilgi çeken oyunu Trabzon’da kalıp dekoruyla, kostümüyle görebilmeyi çok isterdim. Trabzon Devlet Tiyatrosu, 13 yıldır Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali’ne de ev sahipliği yapıyormuş. Festivale katılan ülkeler Çin, Rusya, Moldova, Fransa, İngiltere, Ermenistan, İran, Azerbaycan, İsviçre, Yunanistan, Slovenya, İtalya, Romanya, Bulgaristan, Makedonya. Halk tarafından

82

katılım fazla olduğundan ve koltuk kapasitesini aştığından son iki yıldır tek yapılan temsil sayısı ikiye çıkartılmış. Kendisi de Trabzonlu olan Devlet Tiyatrosu sanatçısı Birkan Görgün festivalde sadece oyunların sahnelenmediğini yöresel yemek sunumları, defileler, gezi programları, sergiler, dans gösterilerinin de yapıldığını söylüyor. Şehirde Devlet Tiyatrosu dışında amatör tiyatroculuktan söz etmek de mümkün. Büyük küçük kadrolu birden çok tiyatro, çeşitli sanat merkezlerinde oyunlar sahneye koyuyor.

TAHTA KUPALAR Trabzon deyip de danstan bahsetmemek olmaz. Bu horon denilen şey gerçekten adeta bulaşıcı bir virüs, insanın biraz seyrettikten sonra kalkıp yapası geliyor. Hoş yapabilene de aşk olsun, zira müthiş bir enerji ve sebat gerektiren bir dans türü. Trabzon’da horon kursu yok, folklör dersleri hariç, ama za-


ten böyle bir kursun olmasına gerek de yok; ne de olsa genlerinde var. Fakat şehirde mühim başka bir oluşum söz konusu. O da Türkiye Dans Sporları Federasyonu’na tescil edilerek ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Trabzon Dans Sporları Kulübü. Meltem Atagün başkanlığında kurulan kulüp şimdiye kadar her yaş grubundan pek çok lisanslı dans sporcusu yetiştirmiş. Türkiye genelindeki 59 kulüp arasından ülke altıncılığına layık olmuş. Ayrıca IDSF (Uluslararası Dans ve Spor Federasyonu) yarışmalarına da katılmışlar. Dans türleri arasında aklınıza gelebilecek her şey var: İngiliz valsi, Avrupa tangosu, Viyana valsi, samba, cha cha cha, rumba, paso doble, vs. Güzel yanı bunun amatör bir girişim olarak kalmayıp dünya standartlarında uygulanıyor olması. Ben böyle bir kulübün varlığından ise bir hayli alakasız bir yerde haberdar oldum: Trabzonspor Müzesi’nde. Renk değiştiren bir müze burası, her şeyden önce onu söyleyeyim. İçerideki spora, bilhassa futbola ait pek çok belge, kupa, forma, kramponlu ayakkabı kadar binanın dışarıdan kısmen klasik tutulmuş, içeriden ise ultra modern olan mimarisi de ilgi çekici. Futbolla alakası olmayan biri olmama rağmen Trabzon’da 1914’te kurulan ilk futbol takımı olan İdmanyurdu’nun sepya, üzeri Osmanlıca yazılı fotoğraflarını görmek beni heyecanlandırdı. Ya da İkinci Dünya Savaşı esnasında metal zor bulunduğu için ahşaptan yapılan kupaları görmek ilginçti. Bazısı kürekçilikte birinci olana verilmiş, bazısı yüzmede. İşte ben bu müze ziyaretimde futbol antrenmanından gelen formalı, yakışıklı mı yakışıklı küçük bir beyefendiyle sohbet ederken bu dans sporları kulübünden haberdar oldum. Meğer oradan çıkıp dans dersine gidecekmiş. Aslında Trabzonspor’un öyle ya da böyle sanatla alakasına şaşırmamalıydım, çünkü daha evvel 1922 yılında İdmanocağı spor kulübünün bir temsil kolu

İdmanyurdu’nun ahşap kupaları...

Trabzon’da sahnelenen “Şekil Bozukluğu” adlı oyundan.

Meydan Parkı’ndan Sabahattin Eyüboğlu, Hasan İzzettin Dinamo büstlerinin kaldırılmasından rahatsız kimileri. Ben derim ki o büstleri geri koysunlar, hatta Of’ta kılıbık olmadığını anlatmak için 26 kıta yazmış amcanınkini de diksinler. kurarak oyunlar sahnelediğini duymuştum. Şehirde son zamanlarda başlayan ve gittikçe kuvvetlenen bir başka girişim ise Karadeniz Yazarlar Birliği’nin düzenlediği edebiyat buluşmaları. Lokal ve ulus genelindeki yazarların hem Trabzonlular hem de Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde okuyan ve tüm yurttan gelen öğrencilerle buluşmasını hedefleyen bu toplantıların şehirdeki edebiyat rüzgarını şiddetlendirmeye başladığı söylenebilir. Birliğin başkanı Esma Ala Türkmen aynı zamanda civardaki ilçe ve köylere de edebiyatı götürmeye çalıştıklarını, bilhassa kadınlarla buluşturduklarını söylüyor.

51 YILLIK DERGİ Söz edebiyata gelmişken Trabzon sanat hayatının, bilhassa da edebiyat konusunda, belkemiği olan Kıyı dergisinden bahsetmemek mümkün değil. 51 yıllık bir geçmişe sahip olan, arada kesintilere uğrasa da büyük gayretlerle yayımlanmaya devam eden bu derginin tarihinden şu anki editörü Ahmet Özer şöyle bahsediyor: ‘’Kıyı’da Nâzım Hikmet, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Ömer Faruk Toprak, Tekin Sönmez, Neriman Hikmet, Nevzat Üstün, Hasan İzzettin Dinamo anlatıldığı gibi, Ahmet Naim Çıladır, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Nazif Evren, Cahit Sıtkı Tarancı, Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Talip Apaydın, Ceyhun Atuf Kansu da sunulmuştu okura. Mimar Bruno Taut, Teophile Deyrolle, Ruy Gonzales de Claviyo gibi evrensel değerler de... Gülten Akın’dan Ca-

83

hit Külebi’ye, Şükran Kurdakul’dan Metin Altıok’a, Talat Halman’dan Fakir Baykurt’a değin pek çok değerimizin ürünleri de yer almıştır.’’ Başka bir vesileyle Sunay Akın’dan bahsedince Özer, Akın’ın eserlerinin kendi dergilerinde de yayımlandığını hatırlatıyor. Bunların haricinde Trabzon’da edebiyat atölyeleri düzenleniyor, Selahattin Pınar Afife Jale aşkı şarkılarının icra edildiği mini konserler veriliyor, Sanat Evi’nde Çatı’da buluşulup film gösterimleri yapılıyor, maket tutkunları bir araya gelip fikir alış verişinde bulunuyor, belgesel günleri dolup taşıyor, şiir dinletileri gerçekleştiriliyor ve elbette pek çok sergi açılıyor. Şehirdeki en büyük eksiklik tarihi eserlere sahip çıkılmaması. Sümela Manastırı’nın hali ortada, hangi Trabzonluya sorsanız utancını belli ediyor. Trabzon Müzesi’nin binası fena bir renovasyondan geçmiş, içi adeta boşaltılmış ya da zaten hiçbir zaman dolu olmamış. Kimileri Meydan Parkı’ndan Trabzon’un tarihi bakımdan mühim şahsiyetlerine ait (Sabahattin Eyüboğlu, Hasan İzzettin Dinamo, İbrahim Cudi Bey ve Celalettin Algan) büstlerin kaldırılmasından (zamanında izinsiz bir şekilde dikildiği gerekçesiyle) rahatsız. İzinsiz yapılmış olsa bile ne gibi bir zararları olduğunu ve bir şekilde bunları kaldırmak yerine bir düzenlemeyle izin alınıp alınamayacağını ben de merak ettim doğrusu. Ben derim ki o büstleri geri koysunlar, hatta bir de Of’ta o tepede yaşayan ve kılıbık olmadığını anlatmak için 26 kıta yazmış amcanınkini de diksinler. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


DÜN, BUGÜN, YARIN İLBER ORTAYLI

ilberortayli1@mynet.com

Balkan Savaşı, Türkiye’nin imparatorluğunun değil anavatanının kaybolduğu bir savaş oldu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk anavatanı, Anadolu, Batı Anadolu, Trakya, Makedonya, Bulgaristan, Kuzey Yunanistan ve Rumeli Türkiyesi, bu savaşta kaybolup gitti. Ve üstünden bir göçmen akını başladı.

Balkan Savaşı’nı anlamak 8 EKİM, Küçük Karadağ Prensliği’nin Osmanlı İmparatorluğu’na ilanı harb etmesi gibi tuhaf bir başlangıcın günü. Karadağ Prensliği, Osmanlı İmparatorluğu’na harp ilan ederken yanında Rusya ve ortanca ağabeyi Sırbistan vardı. Zaten ardından 18 Ekim‘de Sırbistan, Bulgaristan ve birkaç gün sonra da Yunanistan bu cepheye katıldılar. Tüm bunlar, doğrudan doğruya İtalyanlar’ın Trablusgarb’daki başarısızlıkları, bunu telafi etmek için 12 Adalar bölgesine saldırmaları ve orayı donanmalarının üstünlüğü sayesinde istila etmelerinden ileri gelir. 18 Ekim’de İsviçre’de Uşi Anlaşması’na giderek durumu kabul ettirirler. Dolayısıyla Balkan Savaşı, İtalya’nın başlattığı kaosun üzerine gelmiştir. Bunun üzerinde harp tarihi yapacak değiliz. Fakat çok önemli bir olayla karşı karşıyayız. Karadağ Prensliği yani Montenegro Prensliği; adı Franz Lehar tarafından Pontevedro’ya çevrilmiş ve “Şen Dul” operetinin ana platformu haline dönüştürülmüştür. Paris’teki Karadağ elçiliğindeki zengin Karadağlı kız, Fransız bir bankerle evlenmiştir ve onun dulu olmuştur. Bankerin serveti olan milyonları Karadağ’a aktarışını Paris’teki büyükelçiler “Elimizde bütçe olarak ne var, maliye nazırının parlak putçuklarından başka” diyerek özetlemişti. Burada bunun üzerinde durmak gerekiyor. Bu savaş Türkiye’nin imparatorluğunun değil anavatanının kaybolduğu bir savaş olmuştur. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun içindeki Türk anavatanı, buMilliyet SANAT Kasım 2012

Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı ordusu hızla modernleştirildi.

günkü Anadolu, Batı Anadolu, Trakya, Makedonya, Bulgaristan, Kuzey Yunanistan ve bilhassa imparatorluğu götüren ana unsur Rumeli Türkiyesi, bu savaşta kaybolmuş gitmiştir. Ve üstünden bir göçmen akını başlamıştır.

İRREDANTİST POLİTİKA Katiyen irredantist bir politika güdecek değiliz. Lakin bunu tarih öğrenimimizde ihmal ettiğimiz açık. Bu çok kısa geçiştirilen konu, bir iki paragraf halinde aktarılmıştır ileriki nesillere. Bu doğru değildir. Esas itibariyle bunun daha geniş olarak anlatılması gerekirdi.

84

Fakat tarihi de bilmek gerekir. Bu olayın 100. yılını anmak, bunun edebiyatımızda ve fikir hayatımızda yarattıklarına bakmak durumundayız. İlk olarak Balkan Savaşı açık bir biçimde bir Türkçülük cereyanı yaşattı. Bu Türkçülük, doğrudan doğruya ‘hakları yenen, mağdur edilen, hakkı teslim edilmeyen Türkler’ motifi üzerindedir. İkincisi, dışarıda kalan ve o güne kadar pek hatırlanmayan Rusya’daki Müslüman Türklerin imparatorlukla ve Anadolu’yla entegrasyonunun tartışılmasıdır. Nitekim Türk ocakları da hemen bundan sonra kurulmuş ve çok geniş bir biçimde, hızla ya-


Tarihçi-yazar Benoist-Mechin’in ‘’Türkiye 1908-1938’’ adlı kitabından Balkan Savaşı’nda Bulgarlardan kaçan, 5 Türk kadını...

Şunun üzerinde ısrarla duralım, Balkan Savaşı, yeni Türkiye yarattı coğrafya olarak, çok önemli bir nitelik bu. Bu yeni coğrafyanın üzerinde yeni vatan dedikleri bugünkü Türkiye vardır. yılmıştır. Yaygınlığı sağlayan sade ve sadece İttihat Terakki çevreleri ve Türkiye’nin maddi imkanları değildir. Oradaki milletlerin de, Türklerin de, Müslümanların da bu uluslara para yatırdığı, onları desteklediği açıktır. Birdenbire Osmanlı Türkiye’sinde, medreselerde, mülki okullarda hatta askeri okullarda okuyan Rusyalı Türk talebelerin sayısı artmıştır. Bunlar önemli eğilimlerdir, hatta enteresan görünümler ortaya çıkmaktadır. Mesela medresede okuyan bir talebe, İstanbul’daki âlî medreselerine gelir, ardından yaşadıkları dolayısıyla Cihan Harbi’ne girer ve Osmanlı tarafına esir düşer. Avusturya Cephesi’nde de Rusya tarafına esir düşen Slav alayları vardır... Balkan Savaşı’ndaki olayların bir edebiyatı var; yaşananlarıyla, dramlarıyla. Hatta aşk romanları bile yazılmıştır bu yaşananlar üzerine. Ancak bu çok iyi bir açılım değil, onu söyleyeyim. Bu göçmenlerin hali, altüst olan Rumenlerin hali ile İstanbul, Bursa, İzmir insanları yeni bir ıstırap yaşamıştır. Bu doğan ıstırap yeni bir edebiyata, yeni bir üsluba, yeni bir haykırış biçimine sürükleyememiştir

kimseyi; bunu abartmamak gerek. Fakat burada bir başlangıç söz konusudur.

ASIL HALK PERİŞAN OLDU Bunun nasıl işleneceği de bu maddelerin üçüncüsüdür. Şimdi Sırbistan’da geçen ay bir Balkan Harbi sempozyumu yapıldı, bir de Yunanistan’da yapıldı benim bildiğim kadarıyla. Balkan devletleri üzerine düşmüyor bu konunun, çok kapalı yapıyor yapacağını. Türkiye Günlüğü isminde bir dergi var. Bu önemli bir mecmua. 110. sayısında “Balkan Felaketi, 100 Yıllık Ders” başlıklı bir dosya yapmış mesela. Yılmaz Öztuna’nın pasajlarına yer vermiş ağırlıklı olarak. Ardından Mehmet Beşikçi, Doruk Akyüz, Mustafa Yeni ve Mesut Uyar’la Balkan Harbi’nin savaş teknikleri üzerinde duruyor. Yeni bir yaklaşım. Bunların üzerinde durmak lazım. Bir tane de biz Fatih Belediyesi ile birlikte Galatasaray Üniversitesi olarak yapacağız Ocak 2013’te. Çünkü biz biliyoruz ki kışı kapsayan bir savaş bu. Balkan Savaşı’nda ordu kötü komuta edildi, birbiriyle çatışan ve rekabet içinde olan komutanlar yüzünden

85

çok fena bozgun yaşandı. Ancak asıl halk bunu çekti ve perişan oldu. Bu faciayı anlatan yoktur. Bunu seneler sonra bir eserinde tahlil eden, “Türkiye’de Liberalizmin Esasları” kitabında Tevfik Çavdar idi. Bunun da üzerinde durmak gerekir. “Balkan Savaşı yanlış tanıttı Türkiye’yi, bunların artık bitti cengaverliği,” dediler. Ama bazıları öyle demedi. Mesela Alman, Avusturya bloku gibi. Onun için biz de Alman Genel Kurmay çevreleri, Avusturya Ordusu’yla Birinci Harp’te müteffik olmak için açık kapı bıraktık, gayret gösterdik. Bunun yararını da gördü Cihan Harbi’nde Almanya. Mesela İngiltere, Fransa aynı şeyi düşünemedi, onlara biraz stratejik yönden pahalıya mal oldu. Balkan Savaşı’ndan sonra ordu hızla modernleşti. Zaten gençleştirilmişti, teçhizat bakımından modernleştirildi. Bu genç komutanlar ve teçhizat bakımından modernleştirilmiş ordu Çanakkale Savaşı’nı, Filistin Savunması’nı yapabildi. Tabii, Birinci Cihan Harbi’ndeki büyük hataları unutamayız. Yalnız şunun üzerinde ısrarla duralım, Balkan Savaşı, yeni Türkiye yarattı coğrafya olarak, çok önemli bir nitelik bu. Bu yeni coğrafyanın üzerinde yeni vatan dedikleri bugünkü Türkiye vardır. Bir anda Rumelisini kaybeden Türkiye; ardından Birinci Dünya Harbi’nde Arap dünyası koptu. Fakat geride kalanlarla, Doğu Anadolu ile bir vatan kurma çabası söz konusudur.

ETKİLERİ NE OLDU? Benim üzerinde durmak istediğim konu şu; Balkan Savaşı, orduda nasıl bir modernleşme yarattı, askeri düşüncede neler doğurdu, sivil memurlar arasında ne gibi etkileri oldu, Rumeli ve Anadolu Türklüğü gibi konularda ne gibi etkileri oldu? Çünkü biliyorsunuz ki ondan sonra 1922’ye kadar 10 yıl savaştı Türkiye Cumhuriyeti. Büyük bir seferberlik halinde, gençler ve okuldan alınanlar, yedek subaylar olarak istihdam edildi. Ama Balkan’da başlayan ve Birinci Cihan Harbi ile devam eden o dramatik tarih yeni bir komutan - subay sınıfı yetiştirdi; bu Birinci Cihan Harbi sonunda ortaya çıktı. Bunu Türkiye’nin içinde anlayanlar oldu, anlamayanlar oldu. Dışarıda da aynı şey oldu ama çok ilginçtir dışarıda anlayanlardan bir tanesi Yunanistan’ın gelecekteki diktatörü, iyi bir kurmay olduğuna hiç şüphe etmediğimiz General Yannis Metaksas’tır.... MS Milliyet SANAT Kasım 2012


ZAMANSIZ PERTAVSIZ ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU

ofserifoglu@gmail.com

Çeşitli renk ve biçimlerle el yazmalarını, hat levha ve albümlerini, ferman, tuğra ve cilt kapaklarını süsleme sanatı olan tezhibin geçmişi Uygur Türkleri’ne kadar uzanıyor.

Yazının giysisi GELENEKSEL SANATLARIMIZ arasında özel ve önemli bir yeri olan tezhip sanatı, hat sanatından ayrı düşünülemez. Hat yazıları ile ‘zarf ve mazruf’ olan tezhip sanatının uygulandığı el yazmalarının başında Mushaf-ı Şerif’ler gelir. Altınlamak, altınla süslemek anlamına gelen tezhip (tezhib); altın, çeşitli renk ve biçimlerle el yazmalarını, hat levha ve albümlerini, ferman, tuğra ve cilt kapaklarını süsleme sanatıdır. Tezhip sanatının geçmişi Uygur Türkleri’ne kadar uzanır. Orta Asya’da Karahoça’da yapılan Turfan kazılarında bulunan Maniheist Uygur rahiplerine ait minyatürlerdeki basit bitkisel motifler, sonraki dönemlerde ortaya çıkan ‘hatâyÓ’lerin öncü örnekleridir. Bugün elimizdeki en erken örnekler, 12. ve 13. YY. Selçuklu eserleridir. ‘Hatâyî’ ve ‘rûmî’ motiflerinin büyük bir ustalıkla kullanıldığı, Osmanlı’nın kuruluşundan 15. YY.’a kadar tezhipte büyük bir gelişme yaşanır. Fatih Sultan Mehmet döneminde altın, lacivert ve mavi gibi ana renklere beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı renkler de eklenir. Bu dönemin en önemli müzehhibi Baba Nakkaş’tır.

LALE, GÜL, KARANFİL

Hayatını gelenekli sanatlara adayan merhum A. Süheyl Ünver’in tezhip çalışması.

Milliyet SANAT Kasım 2012

86

Kanuni Sultan Süleyman devrinde rûmî ve hatâyî motifleri incelir, çeşitlenir ve bulut motifleri kullanılmaya başlanır. Bu dönemde diğer sanat dallarında olduğu gibi, tezhipte de en parlak dönem başlar. Klasik motiflerin büyük bir ustalıkla kullanılmasının yanı sıra, dönemin usta müzehhibi Karamemi ile lâle, gül, karanfil, sümbül, selvi ağacı ve bahar dalı gibi çiçek ve bitkiler de sanatının konularından olur. Bu dönem tezhipte ‘klasik dönem’ adıyla anılır. Kanuni döneminin diğer bir önemli üslubu da Şah Kulu tarafından tanıtılan ‘sazyolu’ üslubudur. 17. YY.’ın ikinci yarısında tezhipte Batı etkisi görülmeye başlanır. Çiçek buketleri


ile natüralist bir üslubun başladığı ve 18. YY. sonlarına kadar süren dönemin en ünlü sanatçısı çiçek ressamı ve lake ustası Ali Üsküdarî ile Abdullah Buhari’dir. Mekke ve Medine tasvirleri de bu dönemde tezhip sanatının konusu olur. 18. YY. sonlarından 19. YY. sonlarına kadar süren, çiçek sepetlerinin, uzun palmet ve kurdelelerinin kullanıldığı tarza ise ‘Türk Rokokosu’ adı verilir. Cumhuriyet dönemi tezhip sanatı, bir iki istisna dışında daha çok levha tezhipçiliği şeklinde gelişmiş, birçok kıt’alar, hilyeler ve celî yazılar ile yazılan levhalar tezhiplenmiştir. Yazılar etrafına silme tezhipten çok halkâr tarzı uygulanmıştır. Cumhuriyet döneminin en ünlü tezhip ustaları Muhsin Demironat (1907-1983) ve Rikkat Kunt (1903-1986) ile Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’dir (1898-1986). Tezhipte kullanılan boyalar, su bazlı guaj, plaka boyalar ve altındır. Hat sanatının kardeşi ve yazının giysisi olarak kabul edilen tezhip sanatında, süsleme öğeleri olarak stilize edilmiş hayvan, bitki ve bulut motifleri kullanılmış, değişen beğeni ve ekollere rağmen altın ve lacivert gibi renk uyumu her dönemde gözetilmiştir. Yazma eserlerde en önemli süslemeler eserin zahriye denilen tanıtım sayfalarında bulunur. Zahriye, kitabın adı, yazarı ve sunulduğu şahsı belirten madalyonların, kitabın kime ait olduğunu gösteren ‘temellük kitabesi’nin bulunduğu ilk sayfadır. Zahriyeden hemen sonra gelen ve metnin başladığı sayfalar olan ser levhalar genellikle tek, özellikle Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi bazen de çift sayfadır. Kur’ân ve diğer kitapların süslemeli sure ve bölüm başlarına serberk veya sure başı adı verilir. Sayfa kenarlarında bulunan ve hizip gülü, secde gülü, vakıf gülü, cüz gülü, aşer gülü ve sure gülü diye adlandırılan, rozet şeklindeki süslemeler, sayfada bir veya birden fazla olabilir. Bir el yazması kitapta tezhiplenen son sayfa, eserin hattatının ve yazılış tarihinin bulunduğu hatime ya da bitiş sayfasıdır. Bu sayfadaki süsleme, tevazudan olsa gerek diğer sayfalara nazaran daha hafiftir.

BUGÜNÜN USTALARI Baş tarafı tuğralı ve uzun kâğıtlara yazılmış padişah buyrukları olan ferman ve beratların tuğra içi ve üzeri de döneminin özelliklerine göre süslenmiştir. Tezhip sanatının yazma kitaplardan sonra en çok kullanıldığı alan, hüsn-i hat levha ve albümleridir. 18. YY.’dan bu yana levha yaz-

Günümüz tezhip sanatının ustalarından Necati Sancaktutan’ın çalışması.

Tezhip sanatında, süsleme öğeleri olarak stilize edilmiş hayvan, bitki ve bulut motifleri kullanılmış, değişen beğeni ve ekollere rağmen altın ve lacivert gibi renk uyumu her dönemde gözetilmiştir. macılığı daha çok gelişmiş ve tezhip sanatının en çok kullanıldığı alan olmuştur. Levha şeklindeki yazıların etrafına, çoğu zaman açık veya koyu renk zemin üzerine sırf altınla halkâr tarzı uygulandığı gibi, silme tezhip de yapılır. Halkârın hafif renklendirilmiş olanına şikâf, motiflerin etrafına siyah mürekkeple tahrir çekilenine ise ‘tahrirli halkâr’ denir. Kıt’alar ve yazı albümleri (murakkaalar), koltuk adı verilen, çoğu zaman dikdörtgen ve kare şeklindeki bölümlerin en çok görüldüğü eserlerdir. Koltuklar satırların sağında ve solundaki boşluklardır. Bunların köşelerde, üçgen şeklinde olanlarına köşelik adı verilir. Levha veya murakkaalardaki satır araları genişse, bu boşluğu doldurmak için altın veya nadiren renkle yapılan süslemeye beyn-es sützr (satırlar arası) denir. Klasik usulde yapılan cilt kapakları tezhip sanatının uygulandığı bir başka önemli alandır. 16. YY.’dan sonra görülen cilt kapağı süslemeciliğinde deri üzerine, halkâr ve naturalist çiçek buketi ve motiflerinin uygulandığı şukzfe tarzı en çok kullanılan süsleme çeşididir. Cilt kapakları, ahşap veya mukavvadan yapılmış kutu, sandık, yazı altlığı gibi eşyalar üzerine yapılan bu çeşit süslemelere de daha sonra ‘lâk’ çekildiği için bu çeşit eserlere lake adı da verilir.

87

Eskiden el yazması eserlerin yazılıp tezhiplendiği yerler öncelikle saraya bağlı ve büyük sanatçıların denetiminde çalışan nakışhanelerdi. Çalışmalarını çarşılarda ve özel atölyelerinde devam ettiren tezhip sanatçıları da vardı. Günümüzde, diğer bazı geleneksel sanatlarda olduğu gibi, birçok üniversitenin güzel sanatlar fakültelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde tezhip sanatı eğitimi ve öğretimi yapılıyor. Süheyl Ünver gibi bazı büyük hocaların öğrencilerinin oluşturduğu atölyelerde tezhip sanatı öğretimi ve uygulamasına geleneksel tarzda devam ediyor. Günümüzün müzehhip ve atölyelerine www.istanbulunustalari.com adresinden ulaşılabilir. Hayatını gelenekli sanatlarımıza dair mirasımızı kayda geçirmeye adayan merhum A. Süheyl Ünver Hoca’nın bütün eserleri dışında Çiçek Derman ve Faruk Taşkale’nin araştırma ve incelemelerinden yararlanılabilir. Bugünün ustaları arasında ise Arda Çakmak, Ayten Tiryaki, Cahide Keskiner, Celalettin Karadaş, Çiçek Derman, Ersan Perçem, Emel Türkmen, Faruk Taşkale, Fatma Özçay, Gülbün Mesara, Gülnur Duran, Hatice Aksu, İnci Birol, Mamure Öz, Münevver Üçer, Necati Sancaktutan, Nilüfer Kurfeyz, Şehnaz Biçer Özcan, Şeyda Mehmetoğlu ve Zehra Çekin’i anmak gerekir. MS

Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI

Opera severlere sezon rehberi Ekim ayıyla birlikte Devlet Operaları da sezonu açtı. Bilindiği gibi Türkiye çapında altı ilin operası var; İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Antalya ve Samsun. Bütün repertuvarlara bakalım ve sezonda iller, seyircileri için yeni neler hazırlamış değerlendirelim dedik. Başka bir deyişle, buyrun karşınızda mutat yeni sezon eserleri yazısı...

ZEYNEP AKSOY zeynepaksoy911@gmail.com

OPERALAR ekim ayında perde dedi ama yeni sezonu her il, ilk aydan bir prömiyerle açamadı ne yazık ki. İstanbul’un ‘ilk’ prömiyeri Okan Demiriş’in “Yusuf ile Züleyha”sı ancak aralık ayında seyircisiyle buluşabilecek. Keza Ankara Operası da ilk prömiyerini aralık ayında gerçekleştirebiliyor; o da bir Okan Demiriş operası; “Karyağdı Hatun”. Samsun’un ilk prömiyeri ise şubata kalmış ve yine bir Okan Demiriş operası; “IV. Murat”. Demiriş’e gönül veren ve geç prömiyer yapan bu operalarımız dışındakiler, ekim ayında prömiyerlerle sezonu açmayı başardı. Şimdi, bakalım operaseverler bu sezon hangi ilde yeni ne izleyebilecekler? Milliyet SANAT Kasım 2012

İstanbul üç prömiyer gerçekleştiriyor: Okan Demiriş’in “Yusuf ile Züleyha”sı, Bosnalı besteci A. Horosic’in “Öldüren Aşk”ı ve Mozart’la Salieri’nin birer perdelik iki operasının birleşimi; “Opera Müdürü/Önce Müzik Sonra Söz”. “Yusuf ile Züleyha” kutsal kitaplarda geçen bir öykü. Kardeşleri tarafından ölüme terkedilen Yakup peygamberin en sevgili oğlu Yusuf, bir kervan tarafından kurtarılıp köle olarak satılmak üzere Kahire’ye götürülür. Firavun’un adamlarından Potifar’ın kölesi olur. Potifar’ın karısı Züleyha Yusuf’u arzular. Yusuf ihanete karşıdır, Züleyha’yı reddeder ancak arbedede gömleği yırtılınca Züleyha Yusuf’un ona tecavüze kalkıştığı yalanını söyler. Yusuf aklanır, Züleyha saraydan atılır. Yıllar sonra, Yakupoğulları erzak yardımı almaya saraya geldiklerinde, gözleri kör olan Yakup oğlunu kokusundan tanır. Zü-

88

leyha da aşk acısından ağlaya ağlaya kör olmuştur. Yusuf’la Züleyha bir aşk hesaplaşması için yeniden karşı karşıya gelirler. Eseri Aytaç Manizade sahneye koyuyor. Her operadan bir enteresanlık bulup çıkarabilen bir rejisör olduğu için ilginç bir eser seyredeceğimiz kesin. İstanbul’un ikinci prömiyeri, Bosnalı besteci A. Horosic’in “Öldüren Aşk”ı. Bosna surlarında bir savaşta yaralanan Hasan Ağa’nın karısı Fatima’nın, geleneklere uymak istemeyince başına gelenleri konu edinen operada Ayşe Sezerman, Burçin Çilingir, Kenan Dağaşan ve Ayten Telek gibi İstanbul Operası’nın ‘star’ları sahne alıyor.

İKİ DÜŞMAN BİRARADA Üçüncü İstanbul prömiyeri hoş bir proje: Birbirlerinin can düşmanı Mozart ve Salieri’nin iki birer perdelik operasını birleştiriyor. “Opera Müdürü” ve “Önce Mü-


İstanbul’un az prömiyeri var diye günahını almamak için iki sebep var: Birincisi, Strauss’un “Ariadne Naxos’ta”sı geçen sezon çok az oynadı, yani neredeyse bu sezonun eseri sayılır. İkincisi de, AKM onarılıyor diye ağızlarına bir parmak bal çalındı ama Ekim 2013’ten önce açılacağa benzemiyor.

“La Traviata” 23 Ocak’tan itibaren Kadıköy Süreyya Operası’nda olacak.

zik Sonra Söz”. Mozart’ın “Opera Müdürü” bir turne grubu oluşturmaya çalışan aktör ve şarkıcıların arasında yaşananları, Salieri’nin “Önce Müzik Sonra Söz”ü ise bir bestecinin, dört günde bitirip teslim etmesi gereken operayı yazmaya çalışırken başından geçenleri işliyor. Konu olarak da birbirine yakın bu iki operadan güzel bir proje çıkacak gibi. İstanbul’un az prömiyeri var ve prömiyerlerini geç yapıyor diye günahını almamak için iki sebep var bu arada: Birincisi, Strauss’un “Ariadne Naxos’ta”sı geçen sezon çok geç çıktı ve çok az oynadı, yani neredeyse bu sezonun eseri sayılır. İkincisi de, AKM onarılıyor diye ağızlarına bir parmak bal çalındı ama Kültür Bakanı’nın söylediğine bakılırsa Ekim 2013’ten önce açılacağa benzemiyor. Yani İDOB bu sezonu da Kadıköy Süreyya ve Fulya Sahnesi’ne tıkılı geçirecek.

İzmir “La Sonnambula”yla sezonu açtı demiştik. ‘Güzel şarkı’ anlamına gelen, alamet-i farikası melodik, belli doğaçlama kurallarına göre şancılar tarafından süslenerek söylenen aryalar olan bel canto tarzındaki opera, pastoral bir aşk hikayesini anlatıyor ve Adina başrolü bir mezzosoprano için yazılmış nadir başrollerden. Bellini’nin “La Sonnambula”sı İzmir’de ilk kez sahneleniyor. İzmir’in iki dünya prömiyer’inden biri, Turgut Özakman’ın kitabından uyarlanan ve Çetin Işıközlü tarafından bestelenen “Şu Çılgın Türkler”. Kasım ayında konser versiyonuyla ilk kez seyirci karşısına çıkıyor. İkinci dünya prömiyeri ve sezonun iddialısı ise Tevfik Akbaşlı’nın bestelediği “Muhteşem Süleyman”. Mehmet Balkan rejisi ve kalabalık kadrosuyla aralıkta seyirciyle buluşacak. Ankara sezona dört yeni eser katıyor. Verdi’nin en sevilen eserlerinden ve dünya opera repertuvarının en çok sahnelenen eserlerinden “Rigoletto” bir dükün soytarısının maceraları üzerine kurulu ve Rigoletto rolü bir baritonun en çok söylemek isteyeceği rollerden. “La Donna e Mobile” aryasını bilmeyen herhalde yoktur! Rigoletto’yu Yekta Kara sahneye koyuyor, eserin alt metinlerinin altını çizen farklı bir yorum, büyük ihtimalle dönem değişimi bekleyebiliriz. Ankara’nın bir diğer prömiyeri, bir Okan Demiriş bestesi “Karyağdı Hatun” ise Ankara’ya özgü konusuyla enteresan. Şimdiki Opera Meydanı’nda yer alan Karyağdı Hatun türbesinde yatan 15. YY. Evliyası Karyağdı Hatun efsanesini konu ediyor. “Hatun”u Aytaç Manizade sahneye koyuyor ve kostüm tasarımı Ayşegül Alev’e ait. Bu ikili her zaman iyi işlere imza atmıştır, belirtelim. Haydn’ın az sahnelenen komik operası “Lo Speziale/Eczacı” ve ‘60’lardan beri dünyada en çok sahnelenen popüler müzikallerden “Fantasticks/Fantastik” de Ankara’nın diğer iki yenisi.

ÇOK SATAN OPERALAR Ankara ve Antalya’yla birlikte en fazla prömiyeri Mersin yapıyor bu sene. 4 yeni eserleri var. Adnan Saygun’un “Özsoy”u, kırkbin yıl öncesinde mavi bir gecede geçen bir Türk efsanesinden alıyor konusunu. Rejisör Mehmet Yılmaz. Bizet’nin

89

“Carmen’”i, dünya opera repertuvarının bu en sevilen eserlerinden biri de Mersin’in prömiyer listesinde. İlginç fikirleriyle tanınan Recep Ayyılmaz rejisini yapıyor, enteresan olacaktır. Mersin’in bir diğer ‘çok satan’ prömiyeri, Puccini’nin meşhur “Madam Butterfly”ı. Bir Aytaç Manizade rejisi, Manizade kesin kendine özgü bir imza atacaktır. Çek besteci Smetana’nın eseri “Satılmış Nişanlı”, bir köy evliliğiyle ilgili karmaşadan alıyor konusunu ve dünya opera repertuvarlarından kendine yer bulan tek Çek operası. O da Mersin’de prömiyer yapıyor. Dört prömiyerli diğer şehirlerimizden Antalya sezona “La Traviata”yla merhaba dedi. Verdi’nin ve tüm opera repertuvarlarının en sevilenlerinden “La Traviata”yı Recep Ayyılmaz yönetiyor, yani sıradışı bir reji beklemeli. Bir diğer Verdi, “Macbeth”i ise Yekta Kara sahneye koyuyor, ondan da sıradan bir yorum çıkması imkansız. “Lale Çılgınlığı”, Türkiye-Hollanda ilişkilerinin 400. Yıldönümü sebebiyle Ali Hoca’nın bestelediği bir eser ve dünya prömiyerini yapacak. Handel’in Sofokles’in yedi tragedyasından biri “Trachis Kadınları” ve Ovid’in metamorfozlarının dokuzuncu kitabına dayanan “Herkül”ünü ise her rejisi bir olay olan, uzun uzun konuşulan yetenekli yönetmenimiz Mehmet Ergüven sahneye koyuyor. Samsunumuzun iki prömiyeri var bu sezon; “IV. Murat” operası ve “Şen Dul” opereti. “IV. Murat” bir Okan Demiriş eseri. “Şen Dul” ise, Franz Lehar’ın aşk-meşk karışıklıkları üzerine kurulu popüler, sık sahnelenen opereti. Böylece, ülke çapındaki operalarımızda yeni sezona kuşbakışı bir göz attık. “La Traviata”, “Carmen”, “Madam Butterfly” gibi birçok popüler, çok sahnelenen eser ilginç yorumlarıyla tanınan yönetmenlerce sahneye taşınırken, Haydn’ın “Eczacı”sı ve Haendel’in “Herkül”ü gibi nadir sahnelenen eserler, “Muhteşem Süleyman” ve “Lale Çılgınlığı” gibi dünya prömiyerleri ve bir sürü Okan Demiriş bestesi Türkiye’nin altı ilinde operaseverlerle buluşuyor bu sezon. Eğer kafaya koyup il il dolaşırsanız, oldukça zengin ve renkli bir opera deneyimi silsilesi yaşamanız mümkün. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI

Aspendos

nasıl kurtulur?

Aspendos bugün dünyanın ilk ve tek İSO 9001 Kalite Yönetim Belgesi’ne sahip festivali. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı festivali pazarlayamıyor. Birkaç yıl öncesine kadar önemli yabancı opera topluluklarının 3 bin seyirci önünde oynadıkları festival, bugün 1000 seyirciyi bile arar durumda.

KEMAL KÜÇÜK

DESTEK ÖZEL ŞİRKETE

kemalkucuk@ttmail.com

Birkaç yıl önce, pop konserleri ve özel gösterilerdeki yüksek volümlü elektronik müziklerin yarattığı rezonansın tahribatından korumak için, Aspendos’un bu tip etkinliklere kiralanması yasaklandı. Aspendos’u bu amaçla kiralamak isteyenlerden biri de BKM’nin sahnelediği “Anadolu Ateşi” ve “Troya” gibi gösterilerdi. Aspendos verilmeyince BKM Aspendos yolu üzerindeki bir araziye Arena adında özel bir gösteri merkezi inşa etti. Arena’nın açılışını Kültür Bakanı yaptı. O günden beri Arena’daki “Troya” gibi gösterilerin biletleri Antalya’daki otellerde ve turizm acentalarında ucuz fiyattan satılıyor. Birçok turist Aspendos diye götürüldükleri gösteriden sonra “Burası Aspendos değil” diyerek itiraz ediyor, tartışmalar çıkıyor. Dahası, Arena’ya giden yol Aspendos’tan geçtiği için, gerçek Aspendos gözükmesin diye yolu bile değiştirilmiş. Sonuçta Antalya yöresindeki turistlere yönelik ‘çakma Aspendos’un biletleri 80 liraya satılırken, gerçek Aspendos’ta dünyanın önemli opera topluluklarının sahnelediği opera başyapıtlarının biletlerini Devlet Opera ve Balesi 50 liraya satıyor. Üstelik bunu 25 liradan turizm acentalarına veriyor. Acentalar bunun üzerine yemek ve gezi de ekleyerek rahatlıkla pazarlayabilir. Ama çoğu isteksiz davranıyor.

ARENA Dİ VERONA’DA opera izleyip, ballandıra ballandıra anlatanların bir çoğunun Antalya’daki Aspendos’u görmemiş olmalarına fazlaca kızmamak gerek. Turist olarak gittikleri İtalya’da, sanatsal bir etkinliğe ‘takılmak’ isteyen klasik müziğin yeni heveslileri ile operanın baş yapıtlarını izlemek isteyen melomanların yan yana geldiği 2 bin yıllık bir Roma Arenası, İtalya’da kültür turizminin en önemli çekim merkezlerinden biri haline gelmiş. Bizim kültür ve turizmi birleştirmiş olan bakanlığımız ise, dünyadaki ilk 5 opera festivalinden biri haline gelen, dünyanın en eski, akustiği en iyi ve kullanılabilir haldeki antik tiyatrolarından Aspendos’ta 19 yıldır düzenlenen festivali pazarlayamıyor ya da pazarlamak istemiyor! Birkaç yıl öncesine kadar önemli yabancı opera topluluklarının 3 bin seyirci önünde oynadıkları festival, bu gün 1000 seyirciyi bile arar durumda. İlginç olan, festivali 1993 yılında başlatan o dönemin genç Opera ve Bale Genel Müdürü Rengim Gökmen, yıllar sonra yeniden aynı görevde ama bu kez festivali kapanmaktan kurtarmak için çabalıyor. Milliyet SANAT Kasım 2012

90

Bu sistemin anahtarı ise TÜRSAB’da! Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün TÜRSAB nezdinde yaptığı girişimler sonuçsuz kalmış. DOB yetkilileri, “TÜRSAB Genel Müdürü DOB’u neredeyse görmezden geliyor. Defalarca görüşme talep edip, önerilerimizi resmi yazılarla ilettik. Ama basın bu gerçeğin tamamen aksine, magazinel bir yaklaşımla, ‘Troya DOB’un gözünü korkuttu’ gibi başlıklar atıyor” diyor.

ANAHTAR BAKANLIKTA! Aspendos bugün dünyanın ilk ve tek İSO 9001 Kalite Yönetim Belgesi’ne sahip festivali!.. 19 yıl boyunca ‘büyük opera’ literatürünün en çok sahnelenen yapıtlarının çoğu Aspendos’ta seyirci karşısına çıkmış. Böyle bir festivalin sahibi olan Kültür ve Turizm Bakanlığı, çevredeki 50 otele gelen turisti, böylesi önemli bir tarihi yapıdaki etkileyici gösterilere kanalize edecek mekanizmayı çok rahat


Aspendos, 19 yıllık bir opera festivali olarak kendini kanıtlayıp, bu kadar kısa bir sürede dünya opera çevrelerinde tanınan önemli bir festivale ev sahipliği yapıyor.

‘Çakma Aspendos’un yanında ‘gerçek Aspendos’u pazarlayamamak, Kültür Bakanlığı’na yakışmıyor. Yıllardır kültür ve turizmin aynı bakanlık çatısı altında toplanması tartışma yaratıyordu. Belki de bu birlikteliğin en önemli işlevi Aspendos’ta görülebilir! Bakan bu fırsatı neden kaçırıyor? sağlayabilir, özellikle de TÜRSAB nezdinde bunu gerçekleştirebilir, TÜRSAB’la ilişkide DOB’un yaşadığı zorluğu turizmi kontrol eden Bakanlık rahatlıkla giderebilir. Aspendos Festivali’ndeki seyirci düşüşünün bir diğer nedeni de, Antalya’daki turist profilinin son yıllarda değişmesi. 5 yıldızlı otellerdeki yabancı turistin bile ucuz turiste dönüşmesi, deniz- güneşkum dışındaki kültürel ve sanatsal etkinliklere uzak olması, belli ölçüde etkili oluyor. Bu durumda Bakanlığın turizm ayağı devreye girip, tıpkı Verona’daki gibi, Aspendos Festivali programını yurt dışında pazarlamanın yollarını aramalı. Unutul-

mamalı ki Arnena di Verona’da ilk opera 1549’da sahnelenmiş: Bonzani’nin “Il Gelo” operası... Mozart da 1770 yılında İtalya’yı ilk ziyaretinde burada bir konser vermiş. 1950 yılında ise, o zamanki ismiyle Teatro Flarmonico Opera-Balletto Arena di Verona, seyircilerine kapılarını açıp, muhteşem sanatsal anlar yaşatmaya başlamış. Bizim Aspendos ise 19 yıllık bir opera festivali olarak kendini kanıtlayıp, bu kadar kısa bir sürede dünya opera çevrelerinde tanınan önemli bir festivale ev sahipliği yapıyor. Aspendos toplam 7 bin kişi alıyor ama restorasyon gerektiren yerler çıkarılınca, 5 bin kişilik oturma yeri var. 2 bin yıllık yapının güvenliği nede-

91

niyle bunun ancak 3 bin kişilik kısmına izin veriliyor. Aspendos Uluslararası Opera Festivali’nin ününe uygun şekilde yaşayabilmesi için temsillerde ortalama 2 bin izleyici olması gerekir! Aspendos’u yüksek volümlü hoparlörlerin tahribinden korumak için özel gösterilere verilmemesi kararı ne kadar doğruysa da, ‘çakma Aspendos’un yanında ‘gerçek Aspendos’u pazarlayamamak, Kültür Bakanlığı’na yakışmıyor. Yıllardır kültür ve turizmin aynı bakanlık çatısı altında toplanması tartışma yaratıyordu. Belki de bu birlikteliğin en önemli işlevi Aspendos’ta görülebilir! Bakan bu fırsatı neden kaçırıyor? MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI Mirza Metin, oyunda tüm hareket engeline rağmen, kendini izletmeyi biliyor.

Çağdaş Antigone kayıp kemiklerin peşinde

Destar Tiyatro’nun yeni oyunu “Antigone2012”, Sophokles’in en büyük tragedya kahramanlarından Antigone’yi, Türkiye’nin yakın tarih ayıplarından birinin peşine düşürüyor. Antigone, bu kez birbirine vurdurulan iki ağabeyinden ‘vatan haini’ olanın, kayıp kemiklerinin izinde. EZGİ ATABİLEN eatabilen@hurriyet.com.tr

“ANTİGONE” tragedyası, Bizans kaynaklarına göre 130’a yakın tiyatro eseri yazmış Sophokles’in elde mevcut yedi dramından biri. M.Ö. 401 tarihli oyun, Yunan mitolojisindeki Oidipus faciasının devamı niteliğinde. Oidipus Laios’u babası olduğunu bilmeden öldürmüş ve yine bilmeden annesi İokaste ile evlenmiştir. Bu evlilikten Polyneikes ve Eteokles adında iki erkek, Antigone ve İsmene isimli iki kız çocukları olur. Gerçeği çok geç öğrenen Oidipus, bu trajik durum karşısında gözlerini elleriyle kör ederek kendini cezalandırır. Bu halde birkaç yıl daha hükümdarlık yapar. Oğullarının otoriteyi elinden almaya çalışmaları üzerine ikisine de lanet okur: İki kardeş birbirinin kanına girecektir. Sophokles’in “Kral Oidipus” tragedyasında işlenen dram, Oidipus’un sürülmesi, kızı Antigone’nin yardımıyla Kolonos’a gelmesi ve orada ölmeMilliyet SANAT Kasım 2012

siyle sonuçlanır. Sophokles, Antigone’nin güçlü kişiliğini ön plana çıkararak daha sonraki oyununda bu kahramanın inandığı değerlerin üzerine gideceğini ilan eder aslında. İki öz kardeş birbirinin canına kıyar. Böylece krallık Kreon’a kalır. Kreon, ‘yurdunu savunurken ölen’ Eteokles’e kahramanlara yakışacak bir cenaze töreni yapılmasını isterken Polyneikes’iyse kendi ülkesine saldırdığı için ‘vatan haini’ ilan eder ve cesedin gömülmesini yasaklar. Bu emir toplumda yerleşmiş âdetlere aykırı olsa dahi, halk krala karşı gelmeye cesaret edemez. Oysa Antigone, cezası ölüm bile olsa kardeşlik vazifesini yerine getirmekte kararlıdır. Çünkü ona göre; ‘her ölünün gömülme hakkı vardır.’ Sophokles’in siyasi otoriteye hesap sormayı, kurallara başkaldırmayı haklı gösteren oyunu, daha evvel birçok kez uyarlandı ve çağdaş yorumlar için esinlenmelere yol açtı. Destar Tiyatro’dan Berfin Zenderlioğlu’nun “Anigone2012”siyse, bir uyarlama değil, esinlenme. Yazar, aynı çatışmanın günümüzde Doğu’da yaşandığı bilinciyle, ünlü tragedyanın birbirine vur-

92

durtulan iki erkek kardeşinden yola çıkmış. ‘Gömülme hakkı’ üzerinden siyasal gücün insan hakları, gelenek ve değerler üzerindeki yıkımını sorguluyor. “Düşmanımız bizim için hiçbir zaman, hatta ölümünden sonra bile dost değildir” diyen Kreon’un yerine, yıllar önceki olayın şahidi, sıradan bir askeri koyarak, devlet otoritesiyle Antigone’yi yeniden karşı karşıya getiriyor. Ancak Antigone bu kez gömülecek bir kardeşin değil; ağabeyinin kayıp kemiklerinin peşinde.

DUA EDİLECEK BİR MEZAR Aynı anadan doğma iki kardeş, ikisi de Kürt. Biri ‘terörist’, diğeri ‘Mehmetçik’. Yıllar önce bir çatışmada birbirlerini vuruyorlar. Bugün medyada çıkan çatışma haberlerini getirin gözünüzün önüne. Kahramanlara yakışır bir törenle sonsuzluğa uğurlanan şehitler ve cenazelerinin akıbeti belirsiz diğer ‘cesetler’. Milenyum Türkiyesi’nin Antigone’si aynı çatışmada birbirinin canına kıyan o iki oğlanın kız kardeşi işte. Henüz çocukken hafızasına kazıdığı bir vahşet fotoğrafı üzerine hayatını in-


şa etmiş. Olayı görmesin diye çelimsiz omuzlarından tutup onu olay yerinden uzaklaştıran askerin adını köylülerden duymuş ve serpilip de güzel bir kadın oluncaya dek her gün aynı ismi tekrarlamış. “Antigone 2012”nin hikayesi, ikilinin gerdek gecesini geçireceği evde başlıyor. Kadın, adamın sabırsızlığına ket vurup, evvela bir soru cevap oyunu oynamak istediğini söylüyor. Güç bela ikna ettikten sonra, oyun gereği elleriyle ayaklarını bağlayarak, adamı zararsız hale getiriyor ve vicdanı el verdiğince işkenceye başvurarak sorgulama sürecini başlatıyor. Amacı, ana babasına söz verdiği gibi ağabeyinin kayıp kemiklerinin yerini bularak, onlara başında dua edebilecekleri bir mezar yapmak. “Antigone2012”, siyasal gücün sırf prestiji korumak adına din ve insanlık kaidelerini hiçe sayarak koyduğu keyfi kanunlara karşı bir isyan mahiyetinde. Oyunda çağdaş Antigone’yi temsil eden Rêşan İlhan’ın rolü, Antigone’nin acılı duygu yoğunluğuna daha büyük pay ayırırken, mücadeleci ruhunu geri planda bırakmış. “Disko 5 No’lu”da tek kişilik başarılı performansıyla izleyiciyi afallatan

Oyun, bir uyarlama değil, esinlenme. Yazar, aynı çatışmanın günümüzde Doğu’da yaşandığı bilinciyle, ünlü tragedyanın birbirine vurdurtulan iki erkek kardeşinden yola çıkmış. ‘Gömülme hakkı’ üzerinden siyasal gücün insan hakları, gelenek ve değerler üzerindeki yıkımını sorguluyor. Mirza Metin, Rêşan İlhan’la sahneyi paylaşıyor. Ancak ikilinin dengeli bir birliktelik oluşturduğunu söylemek zor. Oyunun neredeyse tamamında bir sandalyeye bağlı oynayan Mirza Metin, tüm hareket engeline rağmen kendini izletmeyi çok iyi başarırken, Rêşan İlhan’ın karakterinin oyunculuk gösterisine müthiş alan yaratan keskin geçişlerini biraz daha sertleştirmesi lazım.

AKVARYUM VE BALIKLAR “Antigone2012”, bir klasikten esinlenerek oluşturulmuş, başarılı bir metin. Oyunun Metin Çelik imzalı yalın dekoru; ışığı geçiren üç kademeli perde, iki sandalye ve balıklarla dolu bir akvaryumdan ibaret. Sahnenin gerisindeki perdeler, gölge oyununa elverişli olması dolayısıyla oyuna derinlik katıyor. Sandalyelerin hemen önünde yer alan akvaryuma ise, oyun

boyunca yalnızca birkaç kez temas sağlanıyor. Akvaryum, işlevsel olarak kullanılmamış ve oyuncunun devamlı etrafında dolaşmak zorunda kalmasıyla, hareket alanını kısıtlayan bir dekor unsuru. Belki hareketli veya daha işlevsel bir dekorla bu durum kotarılabilirdi. Buna rağmen son sahnede, huzura eremediği için bedenden ayrılamayarak İstanbul Boğazı’nın altında dönüp dolaşan ruhları simgeleyen balıklar, izleyicinin hafızasına müthiş bir görsellik armağan ediyor. Oyunu kasım ayında her çarşamba saat 20.30’da Şermola Performans sahnesinde izleyebilirsiniz. Kütçe olarak oynanan oyunda, Türkçe üstyazı kullanılıyor. “Disko 5 No’lu”yu henüz izlememiş olanlar veya bir kez daha görmek isteyenler için de söyleyelim; oyun yeni sezonda da sahnelenecek. Kasımda her salı saat 20.30’da yine Şermola Performans’ta. MS

“Şu an insanlar alışmış olsa da, adı konmayan bir savaş sürüyor” ● Nedir size bu oyunu yazdıran?

Türkiye’deki siyasi gündem. “Antigone”nin metnini biliyordum. Onda var olan iki kardeş hikâyesi, birinin akbabalara yem edilmek için ortada bırakılması, diğerininse resmi bir törenle gömülmesi, herkesi etkileyecek bir trajedi. Bu öykünün Türkiye’de yaşanan durumla benzer olduğunu düşündüm. Şu an insanlar alışmış olsa da, adı konmayan bir savaş sürüyor. Bu, ‘analar ağlamasın’ diyerek halledilemeyecek bir sorun. Yıl 2012 ama zihniyet aynı. Bu zihniyeti sorgulamak ve tartışmaya açmak için yazdım. Çözüm üretemeyeceğiz belki ama tekrar tekrar gündeme getirerek kamuoyu oluşturabiliriz. ● Sizin “Antigone”nizin farkı ne? Sophokles’in Antigone’sinden tek çıkış noktam, siyasal güç uğruna gelenek ve değerleri hiçe sayan zihniyet eleştirisi oldu. Benim hikâyemdeki kadın da iki ağabeyini aynı şekilde kaybetmiş. Ama oyundaki

adam “Sana tecavüz etseydim bana nasıl karşı koyacaktın?” dediğinde, kadın “Benim için bedenimin hiçbir önemi yok” diyor. Yani, bu yolda onun için her yol mübah. İki kadının ortak noktası, ölümü dahi göze alabilmeleri. Antigone, abisini gömüyor ve amacına ulaşıyor. Ama benim kadınım ümitsiz bir durumda olduğu için, karanlık bir noktada kalıyor. Çünkü ben ümide dair bir şey görmüyorum. ● Oyundaki sıradan asker, siyasal gücün maşası olarak sunulurken, kadınla hesaplaşmaları onda bir içsel dönüşüme yol açmıyor. Niçin böyle kurguladınız? Çünkü adam diyor ya “Bize ne denirse onu yapıyoruz” diye... Evet, sistem bu insanları maşa olarak kullanıyor. Araştırmalarım sonucu bu tür insanların birçoğunun

93

gerçekten yetimhanelerden alınarak, öldürülmeye programlı yetiştirildiğini gördüm. Ama oyunda böyle bir adamın içsel dönüşüm yaşamasını istemedim. Çünkü biz bunu kader olarak gördüğümüz ve boyun eğdiğimiz için çözümü bulunmuyor. Bunu sorgulatmak istedim. Gerçekten biz maşa olmak zorunda mıyız?

Berfin Zenderlioğlu

Milliyet SANAT Kasım 2012


“Tartuffe” İstanbul Halk Tiyatrosu, Moliere’in “Tartuffe”ünü “Bezirgan” adıyla sahneliyor. Yönetmen Yıldıray Şahinler’in tanımıyla ‘İnsanların dini kendi çıkalarına alet etmesi üzerine eğlenceli bir oyun’ “Bezirgan” ve içinde meddah da var, ortaoyunu da, zenne de var, kavuklu da... ÖZLEM ÖZDEMİR info@ozlemozdemir.com

DÜNYA değişiyor, çağ analog düzenden dijital düzene geçiyor, ekonomi pek çok ülkede çökmüş, Ortadoğu’da savaş rüzgarları esiyor, ülkemiz ise sosyal anlamda gözle görülür biçimde dönüşüyor. Ama dünya ne kadar değişirse değişsin bazı dengeler hiç değişmiyor. Bazı oyunlar sahnede olduğu kadar hayatta da oynanmaya devam ediyor. Değişen tek şeyse oyuncular... Dünyanın önemli yazarlarından Moliere’in başyapıtı olarak bilinen “Tartuffe”, aradan geçen onca zamana rağmen hala

güncelliğini koruyor. Bilmeyenler için oyunun konusu kısaca şöyle: Orgon dindar bir adamdır ve kilisede tanıştığı Tartuffe’ü evine alır. Evinin tüm yönetimini de ona bırakır. Aslında başka birini seven kızını da Tartuffe ile evlendirmeyi ister. Çocuklarının gayret ve oyunlarıyla en sonunda bu düzenbazın foyası ortaya çıkar... İstanbul Halk Tiyatrosu da yukarıda bahsettiğim bu değişimden yola çıkarak “Tartuffe” oyununu sahnelemenin tam zamanı olduğuna karar vermiş. Yönetmen Yıldıray Şahinler, “Tartuffe”ü ülkemize uyarlarken, geleneksel Türk tiyatrosu ögeleriyle harmanlanmış bir yol seçilmiş. Karakterler aynı olmakla birlikte oyunda izleyiciyi şaşırtıcı iki unsur var. İlki, Orgon ve Tartuffe ay-

nı kişi tarafından canlandırılacak. O kişi de Cem Davran ve bunun altından kalkabilmek için heyecanla çalışıyor. İkincisi, oyundaki hizmetçi ve valide rolleri erkek oyuncular tarafından canlandırılıyor. Bunun amacının ortaoyunu mantığını oturtmak ve iki iyi komedyenle oyunun tadını yakalamak olduğunu söylüyor yönetmen. Onlar aslında kralın soytarıları... Valideyi Erkan Can, hizmetçiyi Bahtiyar Engin oynuyor. Şebnem Bozoklu ise evin hanımı Elmire rolünde. Ben provadan ayrılırken onlar hararetle çalışmaya devam ediyorlardı ama izlediğim kadarıyla sezonun çok konuşulacak bir oyunu hazırlanıyor. “Bezirgan” adıyla sahnelenen oyun, 14 Kasım’dan itibaren sahnelenmeye başlayacak.

Commedia dell’Arte’de kullanılan maskelerden yararlanılan oyunda Bahtiyar Engin (sağda), Şebnem Bozoklu (solda) da yer alıyor.

FOTOĞRAFLAR:YUNUSDALGIÇ

SAHNE SANATLARI

Tam zamanında

Milliyet SANAT Kasım 2012

94


ŞEBNEM BOZOKLU:

“Ciddi değişiklikler yaşıyoruz”

CEM DAVRAN (ORGON&TARTUFFE)

“Dünyada bir ilk” Yıllar önce Cüneyt Türel, Şehir Tiyatroları’nda Tartuffe oynadığında ben de oğlu Damis karakterini oynamıştım. Çok iyi bildiğim bir teksttir bu. Biz bu tekstten çok fazla inanca, toprağa, etnik ya da sosyal ortama oturmayan genel bir uyarlama yaptık. Orgon, yani ev sahibi, din bezirganları tarafından kandırılan kişiyi, hatta öyle olan toplumu

temsil eder. Ben onu oynuyorum. Öte yandan Bezirgan dediğimiz karakteri de ben oynuyorum. Yapılmışsa bizim haberimiz yoktur ama bildiğimiz kadarıyla dünyada ilk defa Orgon ve Tartuffe’ü aynı kişi oynuyor. Bunun altından nasıl kalkacağım gibi bir heyecan var.

Bu oyunun çok doğru bir zamanlamayla Türk izleyicisine iyi bir şey göstereceğine inanıyorum. Çok ciddi değişiklikler yaşadığımız bir dönemde, tam da içimizden çıkan insanlar bizimle çarpıştığında ortaya çıkan bir oyun “Bezirgan”. Elmire enteresan bir kadın. Algıları çok geniş, olaylara getirdiği çözümler son derece kadınsı olan ve çok pratik bir şekilde başarıya ulaşan biri.

ERKAN CAN:

“İnsanlar bu oyun üzerinden düşünsünler” Ben büyükanneyi oynuyorum. Bu kadın gerçekten inanan ama saf, bezirgana kanan bir kadın. Bezirgan gibi insanlar hep var, halkın temiz duygularını her yönüyle sömürür ve yolunu bulur. Kadın oynama durumuna bakacağız ama eğleniyoruz işte. Mühim olan eğlenmek. İnsanlar bu oyun üzerinden düşünsün, tartışsın, kendi fikirlerini söylesin.

YILDIRAY ŞAHİNLER: (YÖNETMEN)

“Ne olup bittiğini hep beraber düşünelim istiyoruz” Bu oyunu seçme nedenimiz içinde yaşadığımız toplumla ilgili. Benim babam namaz kılan ama solcu bir adamdı. Kendine özgü bir din anlayışı vardı bu ülkenin, son derece samimi, inancını kendi içinde yaşayan ve inancı akılla özdeştiren insanlardı bunlar. Çağdaş bir dünyada yaşamalarına engel değildi dini inançları. Bu ülke kendi içinden bir şey çıkarttı, aklı bir kenara bırakarak inançla yaşamak gerekiyormuş gibi bir noktaya vardık. Bunun nereden geldiğini biraz düşünmek istedik ama bunu tartıştığımız taraflardan birini rencide ederek yapmak istemiyoruz. Biz insanların inançlarına saygısızlık etmek gibi bir amaçla seçmiyoruz “Tartuffe”ü. Bu ülkede ne olup bittiğini hep beraber

düşünelim istiyoruz. Modernize etmekten çok uyarladık ama belli bir dine, belli bir ülkeye yönelik değil. Bunun için kullandığımız yol da geleneksel tiyatro unsurlarıyla üretmek. Commedia dell’Arte’den maskelerle yararlandık ama asıl amaç bir ortaoyunu oluşturmak. Seyircimizin çok tanıdığı ama Avrupa’ya gidip oynasanız da çok çağdaş, kendine özgü bir çizgi yakalamak istiyoruz. Bizim oyunumuzda meddah da var, ortaoyunu da var, zenne de var, kavuklu da var. Ayrıca kadının bu oyunda çözüm sağlayan aydınlık ve ilerici bir rolü olacağını düşünüyorum Türk toplumunda. Ne varsa kadında var! En kabadayı politikacı bile biraz karısını dinlese hiç fena olmayacak.

95

Engin, kadın adam rolünde.

BAHTİYAR ENGİN:

“Her sözü söyleyebilen kadın adam” Evin hizmetçisi kadın olan Dorine’i oynuyorum. Gerçek anlamıyla bir kral soytarısı. Soytarılar belli bir yaştan sonra çok şey bildikleri için öldürülmüşlerdir. Onlar da bunları bildikleri için hiçbir laflarını sakınmıyorlar. Her şeyi olduğu gibi, sözünü sakınmadan, herkese apaçık söyleyebilen bir karakter üzerinden gidiyorum. Oyunun her sözü söyleyebilen kadın adamını oynuyorum. Evin beyefendisinin hizmetçisi ve bu hikayenin çatışmacısını... Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI FOTOĞRAFLAR:OZANGÜZELCE

Uluslararası atölyelere de yer verilecek olan Pangar’ın hem Demet Evgar’ı (sağda) hem de Nilgün Kurt’u (solda) en heyecanlandıran projesi ÇEVİ.

Pan’ın iki perisi Yeni sezon yeni bir sanat oluşumunun daha müjdesiyle geldi. Bir tiyatro topluluğu değil, bir sanat üretim ve sergileme alanı olmayı hedefleyen Pangar’ın hayalleri çok büyük. Şimdilik iki tiyatro oyunuyla hayatına başlayan Pangar’ı, kurucusu Demet Evgar ve Genel Koordinatörü Nilgün Kurt’tan dinledik. ECE BAKTIAYA ecebaktiaya@gmail.com

YENİ BİR sanat platformu kuruluyor... Adını da mitolojide, kırlar, çobanlar, vahşi doğa ve orman ile iç içe, çoğunlukla Nymphe’lere ve Muse’lere yani doğa perileri ile sanat ve edebiyatın ilham perilerine eşlik eden tanrıdan Pan’dan alıyor, “Pan’ın yeri” yani Pangar olarak karşımıza çıkıyor. Fikir tiyatro oyuncusu Demet Evgar’a ait. Evgar’ın uzun zamandır hayalini kurduğu Pangar’ın genel koordinatörMilliyet SANAT Kasım 2012

lüğünü ise tiyatroya aşina herkesin tanıdığı, adı Kumbaracı50’yle birlikte anılan Nilgün Kurt yapıyor. ‘Yeni’ hep heyecan vericidir. Hele de söz konusu olan sanata dair bir ‘yeni’ ise heyecan kaçınılmazdır. Pangar da amaçlarıyla, projeleri ve içeriğiyle insanı sabırsızlandıran bir oluşum... Farklı sanat disiplinlerini buluşturmak, yüzü dünyaya dönük ürünler yaratmak için oluşturulmuş bir sanat platformu. Genel Koordinatör Nilgün Kurt, Pangar’ın bir tiyatro topluluğu olmadığının altını çiziyor ve ekliyor: “Pangar bir sanat üretim ve sergileme alanı. Demet Evgar da bu alanın oluşumuna

96

öncülük ediyor. Bu oluşumun içinde, yönetmenler, dansçılar, oyuncular, koreograflar var... Kostüm, ışık, dekor gibi teknik alanlarda çalışan sanatçılar var.

“YETENEK İRİN GİBİ” “Yetenek biraz irin gibi, çıkmazsa insanı zehirler,” diyen Demet Evgar ise Pangar’ın başka bir amacından bahsediyor: “Ülkemizde çok yetenekli insanlar var. Sanatınızı ortaya koyabilmeniz, yeteneğinizi kullanabilmeniz için birilerini tanımanız, bir stratejinizin olması, belli bir yerde olmanız gerekiyor. Sadece sanatınızı yapıyor olmanız yeterli olmuyor. Oysa,


sanatçı dediğiniz kişi bunları düşünmeden üretip, sanatını icra etmeli. İşte Pangar bu kişilerin ürününü ortaya koyması, sanatını yapabilmesi için alan olacak.” Kişisel egoların barınmayacağı, titrlerin hükümsüz olduğu bir platform hedefleniyor. Öyle ki Evgar ve Kurt, kendilerini Pangar’ın gelir-geçerleri olarak tanımlıyor. Bugün onlarla başlayacak Pangar, yarın başkalarıyla devam edecek. Demet Evgar diyor ki: “Biz göle bir taş attık, oyunlar çıktıkça, projeler hayata geçtikçe haresi genişleyecek.” Her proje farklı disiplinlerden farklı sanatçıları buluşturacak, Nilgün Kurt’un dediği gibi “Kişiler projeleri değil, proje kişileri şekillendirecek.” Demet Evgar, Pangar’ın görev edinmek istediği şeylerden birinin Türkiye’deki ve yurtdışındaki kaynaştırma projelerine katılmak olduğunu söylüyor: “İstiyoruz ki, mekanımızda farklı ülkelerden farklı eserler sahnelensin, biz de gösterebildiğimiz kadar kendi projelerimizi gösterelim. Çünkü bizim Avrupa’da algılanışımız düşündüğümüz gibi değil. Yeteri kadar açılamadık.” Uluslararası atölyelere de yer verilecek Pangar’ın hem Demet Evgar’ı hem de Nilgün Kurt’u en heyecanlandıran projesi ise ÇEVİ, yani çocuk evi. Evgar, “Beni en çok neyin heyecanlandırdığını sorsan, ‘bir çocuk oyununda oynamak’ derim. Çocuklarla ilgili bir şeyler yapmak istiyorum; kaynaştırma projeleri yapmak, devlet okullarındaki çocuklarla otizmli çocukları bir araya getirmek... Pedagoglara danışarak onlara özgürlük alanı yaratmak istiyorum. İleride sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmaları içim değil, kendilerini tanımaları için. Bu ülkede çocuklar biraz unutulmuş durumda. Büyükşehirlerde çok fırsat var ama bir araya getiren doğru platformlar yok. İşte ÇEVİ buna hizmet edecek. Ve en önemlisi, çocuklar arasında sosyal statü gözetilmeyecek.” ÇEVİ’ye ek olarak uluslararası çocuk festivalleri, çocuk müzikalleri de planlar arasında... Alternatif Tiyatro Mekanları Ortak Girişimi kurucularından olan, aynı zamanda da bu sezona kadar girişimin basın sözcülüğünü yürüten Nilgün Kurt’un Pangar’ın en büyük şansı olduğu konusunda Demet Evgar’la hemfikiriz: “Yıllardır biz Nilgün’ü hayranlıkla izliyoruz. Onun da bizi tercih ediyor olmasıyla bu amaç daha da büyüyecek. Siz bir hayal kuruyorsunuz, sonra hayalinize ortak bulamıyorsunuz, hayaliniz şekil değiştirebili-

yor ya da siz hayalinizden soğuyabiliyorsunuz. Bazen de bize olduğu gibi, aynı hayali farklı yerlerde kurmuş insanlar bir araya geliyor.”

KUMBARACI50 VE KURT

Pangar’ın genel koordinatörü Nilgün Kurt.

Kişisel egoların barınmayacağı, titrlerin hükümsüz olduğu bir platform hedefleniyor. Demet Evgar diyor ki: “Biz göle bir taş attık, oyunlar çıktıkça haresi genişleyecek”. Nilgün Kurt’un dediği gibi “Kişiler projeleri değil, proje kişileri şekillendirecek.”

Demet Evgar

97

Derken söz Kumbaracı50’ye geliyor. Yıllardır emek verdiği, gecesini gündüzüne kattığı Kumbaracı50’den neden ayrıldığını soruyorum Nilgün Kurt’a. Türkiye’deki tiyatroların durumunu düşündüğümde cevap şaşırtmıyor: “Kişisel bir sorun yok. Bu tamamen Kumbaracı50’nin ekonomik olarak küçülmeye gitmesiyle ilgili bir durum. Aslında bu sadece o mekanla da ilgili bir durum değil, bütün mekanlar için bunu söyleyebilirim. Son birkaç yıldır açılan alternatif mekanlar kendi olanakları ve emekleriyle açılmış, bütçe nedeniyle profesyonel yapılanmaya gidemeyen yerler. Yani tiyatro topluluğu kendi mekanını oluşturuyor ama gişede de duruyor, oyununu da yazıyor, yönetiyor, sahneye de çıkıyor. Çünkü profesyonel yapılanma dediğiniz şey ekonomik bir yük daha getirecek. Hepsini çok takdir ediyorum ve yaşamalarını istiyorum. Kumbaracı50 profesyonel bir yöneticisi olduğu için ayrı bir yerdeydi. Belki de o yüzden adını çabuk duyurabildi. Ben oraya gerçekten çok emek harcadım, ne yaptıysam görev gibi değil, severek yaptım. Bir sahne yönetmek demek akla gelmeyecek en ufak ayrıntıların hepsini düşünmek demek...” Bu noktada Demet Evgar araya giriyor: “Pangar’ın amaçlarından biri de bu. Hedefimiz, herkesin üretecek bir yer bulmasını sağlamak. Hepsi bizim arkadaşlarımız. Beraber okuduğumuz, ortak iş yaptığımız, hayat bizi farklı yerlere götürdüğü için ayrıldığımız...” Tiyatronun gerçeğini hepimiz biliyoruz, atılan bu adım, tam da bu noktada çok önemli bence de. Pangar bir can simidi olacak mekan arayışı olanlar için. Evgar’ın ‘gönül hedefim’ dediği platformun doğal ortakları oluşmaya başlamış, önemli isimler işin bir ucundan tutmak için sormaya başlamış bile... Şimdiden iki oyun sahnelenmeye başlayan Pangar’ın sanatsal takvimi ve yerleşik mekan için çalışmalar son hızla sürüyor... Yeni projeler ise yolda... Pangar’ın oyunlarından “Macbeth” 10-11-12-13-14 Kasım 20.30’da Kenter Tiyatrosu’nda, “Lulabay, Bir Cihangir Hikayesi” 13-19-27 Kasım’da Kumbaracı50’de, 20 Kasım 20.30’da CKM’de sahnelenecek. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI

İçinde bir dansçı saklı “Öksüzler”le dikkatimizi çekip “Sarı Ay”da şaşırtmayan bir performans sunan, “Ağır Roman/Yeni Dünya” ile de ekranlarda izlediğimiz Gizem Erdem’in Ankara-İstanbul, bale-modern dans-tiyatro hattında uzanan yolculuğunu dinlemeye hazır mısınız?

BAHAR ÇUHADAR

İLK HAYAL KIRIKLIĞI

bahar.cuhadar@radikal.com.tr

Beş senenin sonunda Ankara’ya dönüşte kırık bir Türkçe okuma-yazma bilgisi ve sonsuz bir dans etme isteği var ceplerinde. Müziğe ve dansa neredeyse doğuştan olan bu ilgi, ilkokul ertesinde konservatuvar sınavına sürüklüyor, Erdem’i. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın kapısından bir balerin adayı olarak giriyor. Lakin ilk sene, o yaşta bir çocuğun kaldırmakta zorlanacağı bir kararla sonlanıyor; vücut yapısının uygun olmaması sebebiyle diskalifiye ediliyor: “Kazandığımda çok mutlu olmuştum. Sonrasında süreç çok zordu, çok küçüktük. ‘Yapamıyorsun’ denildiğinde neden yapamadığımı da anlamıyordum. Kötü olduğumu düşünüyordum. Ama çok severek de yapıyordum. Fizik çok uygun değilse, gözünün yaşına bakmadan çıkarıyorlardı. Benim de vücudum biraz kapalı. Babam anneme, ‘Bu kızın hayatında bu, büyük bir yara olacak. Güven açısından sıkıntı olacak’ demişti. Kısmen de haklıydı. Sıkıntı oldu ama hakikaten tiyatroya da çok yararı oldu.” Eğitime devam Yükseliş Koleji’nde. Bale temsillerini, müzikalleri hep takipte... İlla ki sahnede olma isteği, ne yapacağını tam bilememe hali... Tiyatro fikri, bir tür ‘kurtuluş’ gibi düşüyor zihnine. Bir kere daha çalıyor konservatuvarın kapısını. Açılan, Bilkent’inki oluyor. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ne burslu kabul ediliyor. Ama dans özlemi dinmiş değil. Okul arkadaşı, -dansçıKorhan Başaran vesile oluyor, üniversite boyunca bale gruplarıyla, türlü etkinliklerde dans etmeye devam ediyor. Hayalindeyse hep hem tiyatronun, hem dansın olduğu bir hayat.

FOTOĞRAFI gözünüzün önünde canlandırın: Küçük bir kız çocuğu, babasının kucağından önündeki teybe uzanmış. Parmağı ‘play’ tuşunda. Müziği açmak, duymak, dans etmek niyetinde. ‘80’lerdeyiz. Babanın gitarıyla, annenin sesiyle müziği eksik etmediği bir evde. Ankara’da. 2012’nin İstanbul’una, bir tiyatro salonuna gelin şimdi. Maçka’dayız. DOT’un sahnesinde. Kıvırcık saçlı, genç bir kadın var sahnede. Bir bakıyorsunuz bir geyik olarak kıvrılıyor bedeni, birkaç sahne sonra ‘Ay’a dönüşmüş... “Sarı Ay”ın bedeniyle harikalar yaratan oyuncularından biri şimdi. İki sahne arasında uzun, dolambaçlı bir yol var. DOT’un 2011 tarihli prodüksiyonu “Öksüzler”de kendini iyiden iyiye belli etmiş, “Sarı Ay”da gözlerimizi alamayacağımız bir oyunculukla aklımıza kazınmış bir isim, Gizem Erdem. Kısa süre önce televizyon dizisi “Çıplak Gerçek”te oynadı, şimdilerde “Ağır Roman/Yeni Dünya” ile yeniden ekranda. Başlangıç noktası, Ankara. İnşaat mühendisi babanın işi sebebiyle bir Suudi Arabistan dönemi var ki beş yaşında ayak bastığı bu Arap ülkesi, Türkçeden önce İngilizce okuyup yazmayı öğrendiği, Walt Disney kahramanlarıyla sıkı arkadaş olduğu bir vaha: “Pamuk Prenses”i, “Külkedisi”ni, “Uyuyan Güzel”i, “Mısır Prensi”ni tekrar tekrar izleyip sevdiği günler. Milliyet SANAT Kasım 2012

98

Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu Gizem Erdem üniversite boyunca bale gruplarıyla dans etmiş.

Profesyonel tiyatroya yumuşak geçiş, ‘mezun figüran’ kimliğiyle dahil olduğu, Erhan Gökgücü yönetimindeki “Ghetto” ile oluyor. Ki burada da sahnede dans eden genç ekibin parçası. “Ghetto”nun kadrosundan Hüseyin Avni Danyal, genç dansçıları Yücel Erten’in yönettiği “Azizname”ye yönlendiriyor. Lakin “Azizname”nin ömrü uzun sürmeyince, bekleme dönemi başlıyor: “Altı ay olmuştu. İstanbul’a audition’lara gidiyordum. Ama çaresiz hissetmeye başlamıştım. O esnada Korhan Başaran yine aradı, ‘Hürrem Sultan’ın auditon’ı var, gel, dans edeceğiz dedi.” Başaran’ın telefonuyla başlayan temposu yüksek ama keyif verici profesyonel dans yılları altı sene sürüyor. “Hürrem Sultan”dan prodüksiyon başlamadan ayrılıp “Night of The Sultans” ekibine dahil oluyor. Almanya ve Hollanda’ya turneler, uzun provalar... Ankara’daki evinde bale aşkıyla tutuşan gencecik kızdan, ailesinden ayrı ayakta durmaya çalışan, onlarca kişiyle, dev sahnelerde dans eden, dünyaları keşfeden genç kadına geçiş. Büyüme yılları... Korhan Başaran’dan gelen bir başka telefon ise ‘modern dans’ dönemini aralıyor. Zeynep Tanbay’ın kurmakta olduğu ekibe dahil oluyor. Üç sene de Tanbay


FOTOĞRAF:BARIŞCANKARAMAN

‘Ben bunu yapacağım’ der ya bir sürü insan, ben hiç bir zaman onu diyemedim. Ama bir şekilde o istediğim raya yalpalaya yalpaya girdim. Şimdi hâlâ bilmiyorum nereye gideceğimi ama şu an gittiğim yer beni çok mutlu ediyor.” ile dans ediyor.

“YAŞIN DA GEÇİYOR...” Hikayenin buraya kadar olan kısmında TV dizisi “Yılan Hikayesi”nde birkaç bölüm dışında ‘oyunculuk’ yok. Yaşıtlarının “Neden kendini harcıyorsun dansta? Yaşın da geçiyor” dediği günler. Yaş, 29. Tam da o ‘düşünceli’ vakitlerden bir gün... “Hayatımda çok özel bir yeri var” dediği, Bilkent’ten de hocası, Gürcü tiyatro eğitmeni Zurab Sikharulidze’nin Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde sahneleyeceği oyuna dahil oluyor: “Zurab Hoca, ‘Gel çocuk sınava gir. Bir oyun koyacağım, belki oynarsın,’ dedi. Oyunculuğa tanıdık bir yerden başlamak istiyordum. Sınava girdim, kabul edildim ve Ionesco’nun ‘Macbeth’ini oynadık. Tam bana göre bir şey yaptı Zurab Hoca, anlatıcı karakterini verdi. Vücudumu ve sesimi kullanarak, hafif hareketle işin içine girdim...” Sene 2008. Oyun arkadaşlarından biri, DOT ekibinden Cemil Büyükdöğerli.

Murat Daltaban oyunu izlemeye geliyor ve Gizem Erdem o yıl kendisini DOT’un sınavında buluyor. Öykünün burasında hoş bir detay var: DOT’un seçmelerinde çalışması istenen parça, “Sarı Ay.” O sene sahnelenmesi planlanan “Sarı Ay” bir süreliğine rafa kaldırılıyor ama Özlem-Murat Daltaban’ın “Macbeth”te izleyip ‘anlatıcı’ diye kodladıkları Gizem Erdem, o parçayla DOT ekibine dahil oluyor. Ve bu sene “Sarı Ay”da karşılıyor bizi... Mark Ravenhill’in “Vur/Yağmala/Yeniden”inde başlayan DOT mesaisi “Pornografi”, “Öksüzler” ve “Sarı Ay” ile sürüyor. Sahneye ‘oyuncu’ olarak dönüşünün aşama aşama gelişiyle ilgili tespiti konusunda kendi yorumunu aynen aktaralım: “Evren şunu diyor: Bak canım, geçiş dönemini böyle yaşayacaksın. Önce Zurab Hoca’yla hafif hareketlerle oyunculuk sonra DOT’a gireceksin küçük küçük oyunlar, 15’er dakika. Isınma turları bunlar, neye? Öksüzler’e!” Gizem Erdem’i bugün seyirci sandalye-

99

lerinden pür dikkat izlememize giden yol, gördünüz, ‘dolambaçlı’ tanımını hak edecek cinsten: “Hep şu telaş vardı: Acaba ne olacak? ‘Ben bunu yapacağım’ der ya bir sürü insan, ben hiç bir zaman onu diyemedim. Ama bir şekilde o istediğim raya yalpalaya yalpaya girdim. Şimdi hâlâ bilmiyorum nereye gideceğimi ama şu an gittiğim yer beni çok mutlu ediyor. Hareket ediyorum, oyunculuk yapıyorum, sevdiğim bir tiyatrodayım, ailem yanımda, dizi var...” Sırada DOT’un 2013’te sahneye koyacağı Sarah Kane’in “Cleansed”i var. Daha ilerisini de soruyorum, uzağa baktığında kendini nerede hayal ettiğini: “Yine galiba bir oyunda olmayı isterim. İpek Bilgin ve Deniz Türkali çok iyi örnekler. Başka bir ekolden gelip yepyeni bir şeye adapte olabilmek. Gelecekte gireceğim herhangi bir ekole adapte olabilecek bir oyuncu olmak isterim...” Gizem Erdem’in öyküsü buraya kadar. Şimdilik. Henüz görmediyseniz, sonucu “Sarı Ay”da görmek üzere dağılabiliriz. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI “Sarı Ay”, oyuncuların hem oyun kişileri, hem de anlatıcı oldukları şiirsel bir yol öyküsü.

Leila ile Lee’nin baladı DOT yeni dönemi nefes kesen bir yol hikayesi ile açıyor. İskoçyalı yazar David Greig’in yazdığı ve Pınar Töre’nin yönettiği “Sarı Ay”la... SEÇKİN SELVİ seckinselvi@canyayinlari.com

DOT, Türkiye’deki tiyatroseverlere dünya yazarlarını ve yeni akımları tanıtmanın yanı sıra, genç oyunculara sınırsız olanak tanırken, genç yönetmenler de yetiştiren bir misyon üstlendi. Daha önceki çevirilerinden tanıdığımız Pınar Töre, 1969 doğumlu İskoçyalı yazar David Greig’in “Sarı Ay” oyununu hem çevirmiş, hem yönetmiş. Töre, bedensel tiyatro yaklaşımıyla gerçekleştirilen oyunda hikaye anlatıcılığından yola çıktıklarını belirtiyor ve “Sözün uzantısı beden. Bu tarz oyunlar oyuncuların kendilerini daha iyi tanımalarını ve sınırları aşmalarını sağlar,” Milliyet SANAT Kasım 2012

diye açıklıyor. Bu tarzın, seyirciler için de ay- markette, sosyete magazinlerinden kendine nı etkiyi yaptığını söyleyebilirim. Bir yandan bir hayat aşırmaya çalışan Leila ile karşılaoyun kişilerinin yabancılaşmasını algılarken, şıyor ve Lee’nin oralardan uzaklaşma zoöte yandan hareket düzeni runluluğu, Leila’ya söylediği sizi de heyecanın doruğuna “Geliyor musun? Yoksa geliçıkaracak biçimde oyun akıyor musun?” sözüyle farklı bir “Sarı Ay” şına katıyor. Bonnie ve Clyde serüvenine Yazan: David Greig, Bir kaçış olduğu kadar dönüşüyor. Bu kaçış, hem Çeviren ve Yöneten: bir arayış hikayesi olan “Sabaşkalarından, hem tehlikePınar Töre, rı Ay”, oyuncuların hem lerden, hem de kendilerinden Oynayanlar: Gizem oyun kişileri, hem de anlatıbir kaçış; arayış ise babayı ve Erdem, İbrahim Selim, cı oldukları şiirsel bir yol öy- Kaan Turgut, Su Olgaç, geleceği aramanın olduğu kaküsü. İstenmeden işlenen dar, kendi benliklerini arayışAyşecan Tatari. bir cinayet sonrasında yaşaları. Özgürlük getiren bir kadığı yeri bırakarak, kendisiçış mı, mutluluk getiren bir ni çocukken terk etmiş babasının izini ara- arayış mı? Herkesin kendi kendine tartışayan Lee adında bir gençle tanışıyoruz. Lee cağı bir soru bu. Hikaye anlatımından şiire, bir gece vakti bir şeyler aşırmak için girdiği hayal gücünden gerçeğe dönüşerek ilerleyen

100


Aşkla aşkınlaşmanın oyunu Oyun Atölyesi’nin yeni oyunu “Pandaların Hikayesi”, gerçek ile hayal dünyası arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor. “Pandaların Hikayesi” Yazan: Matei Vişniec, Çeviren: Omid Darvishi, Yöneten: Kemal Aydoğan, Sahne tasarımı: Bengi Günay, Müzik: Tolga Çebi, Işık tasarımı: İrfan Varlı, Animasyon: Mertcan Mertbilek, Hande Öztürk, Oynayanlar: Ebru Özkan, Caner Cindoruk.

SÜRREALİZM ve büyülü gerçekçilik ustası diye tanımlanan Romen yazar Matei Vişniec, daha önce Şehir ve Devlet Tiyatroları’nda oynanan “Küçük Bir İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor”, “Savaş ve Kadın” (özgün adıyla, Savaş Alanı Olarak Kadın Bedeni), “Çehov Makinesi” oyunlarıyla seyircilerin tanıdığı ve tarzına aşina olduğu bir sanatçı. Oyun Atölyesi bu yıl sahnelediği, tam adıyla “Frankfurt’ta Kız Arkadaşı Olan Bir Saksofoncu Tarafından Anlatılan Pandaların Hikayesi”ni, şöyle tanımlıyor: “Kendini hatırlamanın, varoluşunun farkına varmanın, duyuların keskinleşmesinin en etkili yoludur aşk. Yeni boyutlar keşfetmenin, evreni bedende deneyimlemenin kapılarını açar aşk. Pandaların Hikayesi aşk üstüne bir oyundur. Kendini hatırlamayan; kendisini, evreni, varoluşunu unutmuş erkekle, erkeğe ‘insan’ olduğunu aşkla hatırlatan kadının hikayesidir. Kadın ve erkek aşkla geçerler duyuların ötesine, gerçek üstüne. Kadın aşk ile boyut atlamanın imkânını sunar erkeğe.”

oyun, bu bedensel tiyatro anlayışı çerçevesinde, soluk kesen bir hareket becerisi ve hız ritmiyle sunuluyor.

GÖRSEL BİR ŞÖLEN Dört ahşap sandalyeden ibaret olan dekor, oyuncuların da anlatım sırasında dekor ve aksesuvar parçaları olmasıyla anlam zenginliğine ulaşıyor. Kişinin acısı, sevinci, yücelmesi, yüceltilmesi Gizem Erdem, İbrahim Selim, Kaan Turgut, Su Olgaç ve Olgaç’la dönüşümlü oynayan Ayşecan Tatari’nin görsel bir şölen niteliğindeki beden dillerinde ifadesini buluyor. Hareketlere şaşmaz bir dakiklikte odaklanmayı gerektiren o bedensel sunumu başarıyla gerçekleştiren sanatçılar, oyunun hem oyuncu hem

Bir şiirsel opera diyebileceğimiz oyunda, Tolga Çebi’nin çok doğru seçimi olan elektronik müzik de perde açılmadan önce uvertür işlevi üstlenerek izleyicileri oyunun atmosferine hazırlıyor.

AŞKIN EVRENSELLİĞİ Başlangıç’tan Gökten Düşen Elma’ya kadar sayılarla simgelenen bir süreci yansıtan oyun, Bengi Günay’ın boşluk duygusunu vurgulayan sahne tasarımıyla bembeyaz bir odada geçiyor. Yaşamın ve yaşamanın anlamını saksofonuyla özdeşleştirmiş olan erkek, bir sabah uyandığında yanında hiç tanımadığı, daha önce hiç görmediği bir kadını buluyor. Kadın onun bütün sorularına rağmen ne adını söylüyor, ne nereden geldiğini, ne de niçin orada olduğunu. Adam kadını tanımak için dokuz gece daha onunla kalmasını istiyor. Geceden geceye geçişlerde, oyundaki diğer animasyonları kadar başarılı bir yaklaşımla farklı dillerden yararlanan Mertcan Mertbilek ile Hande Öztürk, bu yöntemle aşkın evrenselliğini vurguluyorlar. Bir kadınla erkek için kimi zaman dokuz gece

anlatıcı oldukları çift katmanlı sözel bölümünde de usta işi bir oyunculuk sergiliyorlar. Oyunun akışını ve şiirini çok güzel yansıtan baladı aktarmak istiyorum: “Ateş duvarından içeri giriyorum / Kendimi duvardan geçerken görebiliyorum / Alevlerin içine / Etrafımda bir çember / Sonra alevler beni sarıyor / Lee duvardan içeri atlıyor / Sadece ikimiziz / İki beden / İki nefes / Alevler diyarında iki alev / Üzerimizde mavi gökyüzü / Ayaklarımızın altında ıslak yer kömürü / Kafalarımızda sadece ateş / Ateş öldüğünde, kapkara toprakla çevrili kaldığımızda / Orada kalakalıyoruz / İs ve dumanla kaplı. Siyah / İki yanık ağaç gibi / Yenilenmiş / Güneşin batı-

101

koca bir ömür olur. Bu oyunda da yaşanan somut, gerçek cinsellik, soyutlanarak aşkı gerçeküstü bir boyuta taşıyor. ‘A’ sesine çeşitli tonlarla farklı anlamlar yükleyerek, sözcükler olmadan da konuşmayı başarıyorlar. Gözle gördüğümüz, elle tutulabildiğine de tanık olduğumuz kadın için zihinlerde “Bu kadın gerçek mi?” sorusunu uyandıran oyun, görünmeyen hayvanların varlığını da, kadınla erkeğin aynı gövdenin iki kanadına dönüşebileceğini de düşünmeden kabullenmemize yol açan bir inandırıcılık yaratıyor. Bir kadını tanımak için dokuz gecenin yeteceğine inanmak saflığında bulunan erkek, dokuzuncu gecenin sonunda kendini bile unutacak bir noktaya mı geliyor? Erkek mutluluğu yakalıyor mu, yoksa her şey yalnızca bir düş mü? “Pandaların Hikayesi” zor bir oyun. Oyuncularından da, seyircilerinden de emek isteyen bir oyun. Yönetmen Kemal Aydoğan, bu zor oyunu çok iyi çözmüş, animasyon buluşuyla da zor olanı hem oyuncular, hem izleyiciler için kolaylaştırmayı başarmış. Bütün ekibe alkışlar. (Oyun Atölyesi 0216 345 39 39)

mıyla kırmızıya boyanmışız / Küllerle dumanın ortasında / Dere kenarındaki iki sıcak kayanın / üstünde oturmuş güneşin batışını izliyoruz / Lütfen, lütfen, lütfen hep böyle kalalım. / İs kaplı kara kayalarda oturmuşuz kırmızıyız/ Kırmızı gün batımından kırmızı olmuşuz, erimiş metal / gibi ışıldayan göle bakıyoruz/ Lütfen masal böyle bitsin/ Lütfen.” “Sarı Ay”ın oyuncularını ve yönetmenini alkışlarken, tiyatromuza getirdiği taze soluğa her oyunda bir kez daha tomurcuklar ekleyen DOT’a ve DOT anlayışına teşekkür ediyorum. MS (DOT, G-Mall Sahnesi, 0212 232 44 40) Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI

Beethoven’ı sever misiniz?

İpek Çeken ve Eda Aydınlı “33 Varyasyon” Yazan: Moisès Kaufman, Çeviren: Ekin Tuncay Turan, Dekor-giysi: Ali Cem Köroğlu, Işık tasarımı: Osman Uzgören, Dans Düzeni: Deniz Kılıçlı. Oyuncular: Erdal Küçükkömürcü, İpek Çeken, Meltem Baytok, Mehmet Akay, Ulaş Ersoy, Eda Aydınlı, Tunç Yıldırım, Elif Candaş

ATİLA SAV milsanat@milliyet.com.tr

MOISES KAUFMAN, bizim için, yeni isim. Amerika üzerinden geliyor. Avrupa kökenli Venezuelalı imiş. Bu oyununda Bonn’da konaklıyor. Beethoven’ın doğduğu kentte. Onun bir yapıtını araştırıyor. Müzikbilimci D. Katherine Brondt, Beethoven’ın yapıtına bilimsel ve nesnel bir inceleme konusu olarak işe başlıyor. Güdüsü ve çıkış noktası bilimsel. Dahi besteci ölümünden birkaç yıl önce (1819-1823) bir dönem büyük yapıtlarını beklemeye almış, varyasyonlarla uğraşmış. Neden? Bir müzik eleştirmeni olan Diabello’nun sıradan, vasat bir bestesi olan vals ile oyalanmış. Alacağı 80 duka için mi? Müzikbilimciye göre daha fazlasına değmez bir vals bu. İstenen de tek bir varyasyondur. Yeter ki, büyük bestecinin adı bulunsun. Oysa Beethoven, bu valse dayanarak bestelediği varyasyonlarla kendi yaratıcı dehasını beslemekte, bir başka açılımını doyurmaktadır. Müzikbilimci Katherine ALS (bir tür kas erimesi) hastasıdır. Ölümcül hastalığı hızla ilerlemektedir. Bu nedenle bilimsel araştırmasını bitirmek için acele etmektedir. Hiç olmazsa bir yapıtı kalsın. Katherine’in kızı Clara ile arasında sevgi dolu bir ilişki, ama yaradılış ve kuşak ayrımı nedeniyle uzlaşmazlık vardır. Sevgi tek başına yeterli değil. Kütüphane görevlisi Gertie ile Katherine arasındaki dostluk ise daha çok anlayış dolu. Katherine incelemesini ilerlettikçe, ölüme yaklaşmakta, Beethoven’ı daha iyi anlamaktadır. Başlangıçta ‘Bir kum tanesinden Milliyet SANAT Kasım 2012

Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yeni oyunu “33 Varyasyon”, müzikseverler, özellikle Beethoven’ı sevenler için dört dörtlük bir çeşitleme. büyük bir yapıt yaratacağını Viyana halkına kanıtlama’ isteğiyle verdiği uğraşı şimdi daha iyi anlamaktadır. Beethoven hiçbir şeyden bir şey yaratmaya değil, valsin her notasının altındaki güzelliği açımlamaya çalışır. Her notadan bir çeşitleme çıkar. Dehanın bir tanımı da sıradan bir valsten uzun soluklu otuz üç çeşitleme çıkarabilmektir. Son noktada bir başka dansa (menüet) ulaşır. Zarif bir dans. Bu bir güzel simetridir. Bir müzikhol valsinden başlayıp incelik dolu, ruhani bir dansa erişmek. Üstelik bütün bunları dans edemeyen bir adam yazmış. Katherine ölüme yaklaştıkça Beethoven’ın ustalığının ardındaki evreni aydınlatmaktadır.

BİR DUYGU VE SES DRAMI Moises Kaufman yedi oyun kişisi ile yorumluyor otuz üç adet varyasyonu. Oyunun sekizinci kişisi piyano. Her varyasyon, oyuna bir aşamada giriyor. Piyano her varyasyonu seslendiriyor. Sonra bekliyor. “33 Varyasyon” müzikle dramayı çok olgun ve özgün bir biçimde yoğurarak bütünleşiyor. Bu bir tür melodram değil, yaşamı ve insanı yorumlayan bir duygu ve us dramı. Akün Sahhnesi’nde oynanan “33 Varyasyon”u İskender Altın sahneye koymuş.

“33 Varyasyon” müzikle dramayı çok olgun ve özgün bir biçimde yoğurarak bütünleşiyor. Bu bir tür melodram değil, yaşamı ve insanı yorumlayan bir duygu ve us dramı. 102

Erdal Küçükkömürcü ve Mehmet Akay

Başarılı bir dramaturji çalışması ile başarılı bir oyuncu kadrosunun ürünü olan çekici bir gösteri. Dramı besleyen müziğin yorumu da çok başarılı. Başta İpek Çeken ve Erdal Küçükkömürcü olmak üzere tüm oyunculara ve özellikle de piyanist Elif Candaş’a alkış. Sahne ve giysi tasarımı Ali Cem Köroğlu’nun. Verimli ve başarılı bir sanatçı Köroğlu. Neden sahneyi bir kara duvarın arkasına saklamış? Anlamadım. Simültane dekor oyunun akışını kolaylaştırıyor. Ama bölüm bölüm açıldıkça kompartımanlarda oynanıyor oyun. Ne var ki, Beethoven’ın engin yaratıcılığı bu kompartımanlara sığmıyor. Keşke piyanoyu serbest bıraksaymış. Salonla siyah duvarın arasında, dışarıya doğru seyircinin önünde bir yerde. Piyanonun oyundaki işlevinin ‘fon müziği’ değil, yorumculuk olduğu daha iyi anlaşılırdı. Bir değinme de çeviriye. Ekin Tuncay Turan’ın çevirisi ve dili iyi. Ancak ‘erkek hemşire’ olur mu? Hemşire bir sağlık görevlisi ama anlamı ‘kızkardeş, bacı’. Erkek bacı biraz garip. Sonuç olarak “33 Varyasyon”u yeni dönemin ilk gösterisi olarak hem müzik hem de tiyatro seven seyirciye rahatlıkla salık verebiliriz. MS Akün Sahnesi / 0312 424 19 71


İkilinin arasında başlayan ensest ilişki, yaralarını iyileşemez duruma getiriyor.

Chloè Lambert ve Stanislas Merhar...

Rahatsız edici kan bağı Genç yazar Amanda Sthers’in beşinci oyunu “Bağ / Lien”, Paris’te Theatre des Mathurins’de sahneleniyor. Oyun, babalarının ölümünden sonra birbirlerinin varlığını keşfeden iki kardeşin arasındaki tehlikeli ilişkiyi anlatıyor. TİLDA TEZMAN tilda@tezman.com.tr

HER İKİSİ DE birbirinin varlığından habersizdi. Paylaşmayı düşünmedikleri bir babanın ölümünün ardından karşı karşıya geldiler ve kardeş olduklarını keşfettiler. Bu baba, onlara nasıl bir sevgi beslemişti? Hangisine daha çok düşkündü? Herkes tarafından bilinen kızı ile hep gizlemiş olduğu oğlu arasında nasıl bir hesaplaşma cereyan edecek? Bu ikisinden hangisi mirastan yararlanacak? Bu durum, bir bulvar komedisine bürünebilecek bir hikayeyken, Amanda Sthers’in kalemiyle bambaşka bir viraj alarak zor, karanlık bir piyese dönüşüveriyor. Hikaye tabuları ve ahlak değerlerini zorlayan bir yola sapıyor; iki kardeş arasında ensest ilişki başlıyor. Bu rahatsız edici durumu oynayan Chloe Lambert’in oyunculuğu ince ve titrek; karşısında Stanislas Merhar gergin ve soğuk. Bu ‘kardeş’ bağını sahneye koyan Gèrard Gelas hikayeyi ustalıkla gün ışığına çıkarıyor.

KARANLIK BİR ESER Amanda Sthers, 2007 yılında “Thalasso” oyunuyla seyirciyi gülmekten kırıp geçirmişti; sonrasında “Lili Lampion” ile seyircinin içindeki çocuğa ve onun enerjisine seslenmişti. Ama bu yeni oyunu “Bağ”, seneler önce, nefes almadan seyrettiğim “Sarışın Yaşlı Yahudi” oyununa benziyor. Bu oyun da karanlık bir eser. Hoşgörü ve tahammül sınırlarını zorlayan cinsten... Güzel ve derin bir tekst. Babalarının ölümüne kadar birbirlerini tanımayan bu iki kardeş, onun ölümüyle

karşılaşıyorlar. Babaları, gizli bir ikili yaşam sürmüş ve uydurduğu Uzak Asya seyahatleri süresince kendini, birinin annesinden ötekinin annesinin kollarına atmış. Bir tarafta Paris’in 16. mahallesinde burjuva bir aile yaşamı ve bu yaşamda, soğuk ve katı prensiplerle yetiştirdiği kızı; diğer tarafta Paris banliyösünde sıcak bir ev ortamında orta halli bir yaşam ve bu yaşamda sevgiyle, öpücüklere boğarak ama maddi olarak şımartılmadan büyütülen bir erkek çocuğu. İki kardeş, karşılıklı içtikleri ilk kadehte, ölüye duydukları acıyı paylaşsalar da babalarının salt kendilerine ait olmadığı gerçeği hissettikleri sevgiyi nefrete dönüştürüyor. İkili, noterin salonunda ikinci kez karşı karşıya geliyor. Bu sefer de mirastan mahrum edilme korkusuyla birbirlerini yaralayıcı cümlelerle hırpalıyorlar. Aralarında başlayan ensest ilişki, bu yarayı iyileşemez duruma getiriyor. Toplumun ahlak kurallarına tamamen ters düşen bu ilişkiyi yaşayan bu ikili arasında cereyan eden arzu ve şehvet, seyirciyi de zorluyor. Gerard Gelas, oyunun rejisini çok zekice kurgulamış. Dekor çok minimalist: Aydınlatılmış şeffaf dört küp, hikayenin geçtiği üç mekanı simgeliyor: Bar, noterin salonu ve yatak... Bu dört küp ve bir şişe viski ile Chloe Lambert ve Stanislas Merhar ikilisi, iktidarsızlığın içinde eriyen yakıcı bir ödip kompleksini yorumluyorlar. Stanislas Merhar seksi, kaba ve kışkırtı-

103

cı küçük erkek kardeşi çok başarılı oynuyor; bazen kuvvetli, bazen duygusal, ara ara zaaflarını, başarısızlıklarını ve ezikliklerini ortaya çıkaran ama kadınların aklını başından alabilecek yetenekte...

KAHKAHADAN DUYGUSALLIĞA Chloe Lambert ise sıkı kurallarla yetiştirilmiş terbiyeli, düzgün soğuk kadından, baştan çıkan ve dizginleri kaybeden kadına geçişlerinde olağanüstü mükemmel... “Bağ”, yalnızca eğlenmeye gelen seyirciyi bile içine alan sıradışı bir piyes. Amanda Sthers, toplumumuzda hâlâ tabu olarak kalan bir konuyu kaleme alarak, Paris’te başlayan yeni tiyatro sezonu için farklı bir sürpriz hazırlamış kanımca. İki kardeş arasındaki cinsel dürtü, hazmetmesi imkânsız bir durum... Ama yazar, hikayeyi büyük bir zarafet ve incelikle anlatırken, seyircisini kahkahadan duygusallığa gidip gelen bir yolculuğa çıkarıyor. Bu günlerde, Amanda Sthers, Johnny Hallyday’in biyografisini yazmakla meşgul; aynı zamanda da çocuklar için film hazırlığı içinde. “Bağ” oyunu bir kimlik arayışı, şimdiki zamanda, geçmiş zamanda, hatıralarda ve yalanlar içinde yapılan bir yolculuk. Aynen Wajdi Mouawad’ın piyeslerinde olduğu gibi! MS Thèatre des Mathurins, (0142) 65 90 00, www.theatredesmathurins.com Milliyet SANAT Kasım 2012


SAHNE SANATLARI

Aydınlık yarınlar için tiyatro TAKSAV’ın düzenlediği Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, kapsamlı bir programla 17. kez perdelerini açıyor. 16 Kasım’da başlayacak festival, bu yıl yurtdışından Azerbaycan, Yunanistan, Gürcistan, Mısır, Hindistan ve İtalya’dan toplulukları konuk edecek. FİLİZ ELMAS elmasfiliz@gmail.com

‘BAŞKA BİR DÜNYA’ kurmak inancı ile toplumsal bilince sahip bireyler tarafından 1993 yılında kurulan Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV) günümüzde Ankara, İstanbul ve İzmir birimlerinde faaliyet gösteriyor. TAKSAV Genel Başkanı Emin Koramaz vakfın amacını, “Toplumsal, kültürel yaşamın gelişimine bilimsel, özgürlükçü ve demokratik bir anlayışla katkıda bulunmak, yaratıcı ve araştırıcı düşüncelerin gelişimine yardımcı olmak” biçiminde tanımlıyor. TAKSAV’ın tiyatro adına yaptığı en önemli etkinlik ise 1996 yılından bu yana düzenlenen Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali. Bu yılki festival 16 Kasım günü başlayacak ve on gün sürecek. Bu yılın programında 6 yurtdışı, 5 üniversite, 6 belediye şehir, 37 özel ve amatör, 4 çocuk tiyatrosu yer alıyor. Ayrıca tiyatro sanatındaki üretim kalitesini arttırmak amacıyla Montaj ve Düzenleme Olarak Oyuncu Dramaturjisi, Oyunculuk ve Beden Kullanımı ve İnteraktif Tiyatro Atölyesi olmak üzere üç farklı atölye-söyleşi ve seminer düzenleniyor.

DEVLET DESTEĞİ LAZIM Festival kapsamındaki oyunlar yurt dışı tiyatro toplulukları, üniversite tiyatro toplulukları, belediye şehir tiyatroları, özel ve amatör tiyatro toplulukları ve çocuk oyunları olmak üzere beş grupta toplanıyor. Bu yıl Azerbaycan, Yunanistan, Gürcistan, Mısır, Hindistan ve İtalya’dan topluluklar oyunlarını sergiliyor. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da genellikle dans tiyatrosu ağırlıklı seçilen yapımlar, evrensel dilin seyirciye aktarımı için doğru tercihler olarak karşımıza çıkıyor. Yurtdışı ve yurtiçi toplulukların seçiMilliyet SANAT Kasım 2012

minde bu yıl alternatif tiyatro anlayışlarını tanıtmak ve geliştirmek amacının etkin olduğu görülüyor. Tercihin tiyatro sanatına olumlu katkısı olduğu açık ancak keşke alternatif arayışların yanında klasik yapıtların sunulduğu ve uluslararası başarılara imza atmış topluluklarda festival kapsamına alınabilseydi. Geçen yıl da tekrarladığım bu isteğimin ancak yeterli bir bütçe ile gerçekleşebileceğini biliyorum Bu nedenle uluslararası festivallere devlet desteğinin mutlaka sağlanması gerektiğini tekrarlıyorum. Seyirciye modern meddah yaklaşımı sunduğu için Mehmet Esen ve Ceyhun Yılmaz gösterilerine basın duyurusunda vurgu yapılıyor. Bu tür gösteriler, popülizmden uzak kalmak kaydıyla, seyirciye toplumsal eleştiri sağlayabiliyor. Festivalde Ankara Sanat Tiyatrosu’nun yeni sezon oyunu “Selamün Kavlen Karakolu”, dikkat çekici bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Yerli oyunlar bağlamında, İstanbul’da perde açan özel tiyatroların çalışmalarından da söz etmek gerekiyor. İstanbul topluluklarında Sadri Alışık Tiyatrosu “Sonbaharı Beklerken”, Tiyatro Duru “Aşk Her Yerde”, Tiyatro Kedi “Kamelyalı Kadın” ve Kare Tiyatro “Leyla’nın Evi” oyunları ile perde açıyorlar. İstanbul kaynaklı çalışmalarda Altıdan Sonra Tiyatro, BGST Tiyatro Boğaziçi, Mahşer-i Cümbüş, Talimhane Tiyatrosu ise farklı tiyatro anlayışlarını seyirci ile buluşturuyorlar.

BELEDİYE TİYATROLARI Festival kapsamında her yıl olduğu gibi bu yıl da belediye - şehir tiyatrolarına ayrı bir bölüm tahsis ediliyor. Türkiye’de belediye tiyatrolarının çoğu henüz kurumsal yapısını tamamlamamış bu nedenle de pek çoğu sanatçı kadrosu dışında farklı kadrolarda, az ücretle ya da ücretsiz olarak çalışan oyuncuların bireysel fedakarlıkları ile yaşamaya çalışıyor. Bu yapılanmada tiyatro, her seçim döneminden sonra belediye başkanının insafına ve siyasi çizgisine bağlı olarak faaliyet

104

TAKSAV bu yıl 8-18 Aralık tarihleri arasında İzmir’de yeni bir uluslararası tiyatro festivali düzenliyor. göstermeye mahûzm oluyor ya da faaliyet bile gösteremeden kapatılıyor. Festival bünyesinde Ankaralı seyirci ile buluşan belediye - şehir tiyatrolarının oyunlarının oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Katılım yelpazesi geniş: Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Diyarbakır Şehir Tiyatrosu, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Mamak Belediyesi Kent Tiyatrosu, Menemen Belediye Tiyatrosu ve Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu. Üniversite toplulukları bölümünde ise Atatürk Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi yer alıyor. Yazımı tamamlarken İzmir izleyicisine yeni bir festival müjdesi vermek istiyorum. TAKSAV bu yıl 8-18 Aralık tarihleri arasında İzmir’de yeni bir uluslararası tiyatro festivali düzenliyor. Seyirci olarak ‘Aydınlık yarınları hep beraber kuralım!’ ilkesiyle yola çıkan TAKSAV’a yeni illerde ve yeni festivallerde buluşmak dileğiyle teşekkürlerimizi iletiyoruz. MS


Carl R. Rogers Çeviren: F. Cihan Dansuk Okuyanus Fiyatı: 28 TL PSİKOLOJİ İnsan odaklı psikoloji hareketinin kurucusu ve Amerikan tarihinin en etkili psikologlarından biri olan Carl R. Rogers’ın kaleminden kaynak bir kitap “Yarının İnsanı”. Irvin D. Yalom’un önsözüyle yayımlanan kitap, sade bir dille ‘yarının insanını’ nasıl yaratacağımızı anlatıyor. Yarının insanını ise kendini var ederek nesneler dünyasından sıyrılmayı başaran ve karşısındaki insanı sahiden duyarak onu nesneler arasından çıkaran biri olarak tarif ediyor. 1964 yılında ‘Yılın Hümanisti’ seçilen Rogers’ın 1980’lerin başında yazdığı kitabı, sadece bugünün gerçeklerini değil geleceğin kehanetlerini de içeriyor. Rogers, inandığı kuramları sadece terapistlere değil sokaktaki herkese anlatabilmeyi amaçladı.

Carl R. Rogers

“Yengeç Adımlarıyla”

“Zehra’nın Cenneti”

Umberto Eco Çeviren: Şemsa Gezgin Doğan Kitap Fiyatı: 22 TL DENEME Umberto Eco, yeni kitabı “Yengeç Adımlarıyla”da günümüz dünyasıyla ilgili önemli soruları gündeme taşıyor. Yazarın 2000- 2005 tarihleri arasında yazdığı makale ve konferans metinlerinden oluşan kitap izellikle ‘sıcak savaşlara geri dönüş’ ve ‘medyatik popülizm’ üzerine yoğunlaşıyor. Eco, özellikle tarih ve iletişim alanındaki ‘ilerleme’nin, ‘yengeç adımlarıyla’ yani geriye dönük olduğunu söylüyor. Yazar hem düşündüren hem de eğlendiren kalemiyle savaş, iletişim, medya, dilbilim, televizyon, internet gibi pek çok konuyu ele alıyor.

Yazan: Amir Çizen: Khalil Çeviren: Barış Satılmış Pegasus Yayınları Fiyatı: 20 TL ÇİZGİ ROMAN Tarih Haziran 2009. Yer İran, Tahran... Seçimlerden sonraki en büyük sokak protestolarından birinde Mehdi isimli bir genç kaybolur. Annesi Zehra ve ağabeyi, umutsuzca onu aramaya başlarlar. Arayışları hastanelerden morglara, yozlaşmış bürokratlardan cezaevi bilgisayarlarına sızma teşebbüslerine kadar uzanır... İlk kez internet üzerinden, İngilizce, Farsça ve Arapça da dahil olmak üzere birçok dilde yayımlanan “Zehra’nın Cenneti”, İran’daki isyanın ilk ağızdan anlatımı...

“Buluzum Mor, Adımlarım Siyah, Elif Ana”

“Hah” Birgül Oğuz Metis Yayınları Fiyatı: 9 TL ÖYKÜ “Çünkü onlar ‘annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor’. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda: Okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor...” Oğuz’un öykülerini bir araya getirdiği “Hah” okura öncelikle ustalıklı bir Türkçe sunuyor. Kitap ‘yas’ı merkezine koyuyor. Fakat sadece kişisel bir kaybın yasını tutmuyor bu öyküler. Zamanın yasa müdahalesi halden hale geçen öykülerin dilinde buluyor karşılığını.

Canan Çelebieser En Kitap Fiyatı: 12 TL ŞİİR Canan Çelebieser, sekiz çocuklu Diyarbakırlı bir ailenin yedi kızından biri. Zorlukla orta öğrenimini bitirdiğinde, ataerkil bir aileye sahip olduğu için amaçtan çok bir araç haline gelen üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nü birincilikle bitiren Çelebieser, doğup büyüdüğü çevrenin sesi olmayı amaçlıyor yazdıklarıyla. Şair, kitabında hem sosyal bir içeriğe sahip olan şiirlerini hem fotoğraflarını bir araya getiriyor.

105

Milliyet SANAT Kasım 2012

VİTRİNE ÇIKANLAR

“Yarının İnsanı”


EDEBİYAT

“Türkiye’de düşünsel ifade gerginliği var” Enis Batur’un sinemadan müziğe, kentlerden yazarlara değin farklı konulara dair gözlemlerini anlattığı “Rakım Sıfır” yayımlandı. Sırada üç yeni kitap daha var! SİBEL ORAL sibelo@gmail.com

BİR ÖĞLEN vakti Enis Batur’un çalışma odasından içeri giriyorum. Biraz tedirginim. Söyleşimizin vesilesi Enis Batur’un şu sıralar raflarda olan “Rakım Sıfır” kitabı. “Rakım Sıfır”, müzikten resme, yazıdan yazarlara, sinemadan kentlere kadar farklı konularda Batur’un gözlemlerini ve düşüncelerini içeren bir kitap... Tedirginim, çünkü Enis Batur’la konuşacak çok şey, sorulacak çok soru var. Bu arada sohbetimizin ilk dakikalarında öğreniyorum ki Batur’un “Rakım Sıfır” dışında üç yeni kitabı daha yayımlanacak. Birazdan söyleşide de okuyacaksınız. Ne yazacağını bilen, ‘izlenceli yazar’a ve kendini masaya bırakıp ne yazacağına yolda karar veren ‘süreç Milliyet SANAT Kasım 2012

yazar’ına değiniyoruz. Batur’un karşısında otururken karar veriyorum; ‘izlenceli röportajcı’ olacağım, ses kayıt cihazını açıyorum... ● “Rakım Sıfır”ın dışında yayımlanacak olan kitaplarınız da deneme mi yine? Ben artık türleri bilmiyorum. Aslına bakarsan bu tür kafesinin içinde dolaşmak istemiyorum. Yazdığım şey her ne ise odur benim için. A tabii şiirde ayrı ama düzyazıda ayrım yapmak benim için çok zor. Soranlara da gerçekten bilmediğimi söylüyorum. İşte “Rakım Sıfır”, sen okudun, ama türünü bilmiyorum. “Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak”, “Merak Cemiyeti Tutanakları” ve bir de her şeyi bitmiş ama ismini henüz koymadığım bir kitap

106

FOTOĞRAF:GARBİSÖZATAY

var. Deneme midir nedir, bilmiyorum. ● Çok ilgilenmiyorsunuz anladığım... Böyle tanımlamalarla kendimi sıkıştırmak istemiyorum. Edebiyatın şu türünde eser vermek gibi bir tasam yok. Yazmak istediğim şeyi istediğim gibi yazmak istiyorum ve öyle yazıyorum. Sonuçta bu biraz da edebiyat tarihçilerinin saplantılarından doğan şeyler ya da yayıncıların ticari kaygılarla oraya ne yazacağız takıntısı. Hikaye demekten hoşlanmıyorlar. Mesela Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” yayımlanacağı sırada bayağı bir gerilime yol açtı yayıncısıyla Yusuf Atılgan arasında. Atılgan kitabın uzun hikâye olarak çıkmasını istiyor, roman değil diyor. Ama roman daha ticari olduğu için yayıncı bastırdı, beş altı mektuplaşma, şudur budur, Yusuf Abi de sonunda pes etti. Roman diye çıktı kitap ve şimdi Türkiye edebiyat tarihinin önemli romanları arasında sayılıyor. Oysa yazarına göre bu bir uzun hikâye. ● Size deseler böyle bir şey?


“İlk günk ü gibi...” ● Kita pb şu masad itti, basıldı, a duruyo r. Ne hissediyo rsunuz? Çocuk he günkü gib yecanı. İlk i. ● Yüzle rce kitab ınız yayımlan dı, hala il k günkü ka dar heyecanla nıyor musunuz ? Aaa evet, Büyük bir hem de nasıl. he coşku ver yecan ve iyor bana . Çocuk gib i elimde dolaştırıy orum; arkadaşla rıma, eşim e gösteriyo rum. İyi k i bu devam ed iyo “Rakım S r. Şimdi ıfır için sabır ”ı görmek sızlıktan ölüyorum .

Batur’un kitabı “Rakım Sıfır”, müzikten resme, yazıdan yazarlara, sinemadan kentlere kadar farklı konularda Batur’un gözlemlerini ve düşüncelerini içeren bir kitap.

Ben geri adım atmam, zaten kimse de benden bunu beklemiyor. Olsa olsa kitabımı basmaz. Sonuçta ben ticari bir yazar da değilim. ● Cumhuriyet Kitap ekindeki köşenizde ne yazacağını önceden bilen ‘izlenceli yazarlar’ ile kendini masaya bırakıp ne yazacağına yolda karar veren ‘süreç yazarları’ meselesine değinmiştiniz. “Rakım Sıfır”ı okurken bunu düşündüm ve yazarken süreç yazarı gibi kitabı ortaya çıkardığınızı düşündüm. Evet, yazıldıkça oluştu “Rakım Sıfır”. Birkaç kere bitti sandım. Ama bazı kitaplar yazarının boyunduruğu altına pek girmiyor. Bir noktadan sonra bir eksiklik hissediyorsunuz, o eksikliğin ne olduğunu hemen bilemeyebiliyorsunuz. O zaman da dinlenmeye bırakıyorsunuz kitabı. Bir zaman geçiyor ve o eksiklik bir filiz gibi çıkmaya başlıyor. Yine tam bitti diyorsunuz, başka bir eksikliğini görüyorsunuz, onu yazıyorsunuz. Bir noktada da ben tamamım diyor. Benim çemberimi kapat, bu konulara ille de devam edeceksen başka formatlarla ilerle, diyor. Kitabıyla ya-

“Yayıncılık artık profesyonel bir meslek haline geldi. Ama buna rağmen yine de kötüye gittiğini düşünüyorum. Eskiden kitapçılığı kitap seven insanlar yapardı, şimdi ticaret yapanlar yapıyor.” zarı arasında başka kimsenin anlamayacağı okuyorum her gün. Yanlış olduğunu biliyorum ama yine de vazgeçemiyorum. bir dilden diyalog oluşuyor. ● Ben kitabı okumaya başladığımda ● Peki, temelli gitmeyi düşündünüz bir seyahatname tadı aldım, mü? Düşünemedim. Bir kere daha sonra “Seyahatnameolanak ve şartların gitmek için mi bölük pörçük kurmaya el vermesi gerekir. E 60 yaşınbaşladığımda benimkisi da bir adam bunu göremiyorgezmek değil, daha çok yer sa, hayalini de kurmuyor. Öyle değiştirmek” sözüyle karşıbir olanağım yok, ha olsa belki laştım. 60 yıllık hayatımda bazı düşünürüm. Burayı çok arayainsanların yolculuk yapmakcağımı sanmıyorum. Burası kendini aratacak bir durumda tan, şehir ya da ev değiştirdeğil çünkü. Bu kadar gergin, mekten hiç hoşlanmadıklaasabi ve nefretle dolu ortam rını gördüm. Diğer tarafta dünyada azdır. ise bir yerde kendini bir tür● Her gün acaba bugün lü rahat hissetmeyen, sürekne olur; çatışma mı, patlama li yer değiştiren insanlar var“Rakım Sıfır” mı, bomba mı diye düşünür dı. Benim ruhum da bir yanEnis Batur dan tek bir ev istiyor. Benim Kırmızı Kedi Yayınevi hale geldik. Sanırım bu gerginlikten bahsediyorsunuz. evim. Ama bu benim evimin Fiyatı: 20 TL O var evet ama bir de düyeri neresi, onu bilmiyorum ben. O konuda duygusal bir onaya ihtiya- şünsel gerginlik var. Saydığınız olaylar bu cım var ve o onayı bulamıyorum. O onayı kadar çok olmasa da dünyanın her yerinde bulamayınca da hareket etmeye devam olabilir ama Türkiye’de çok aşırı olduğunu ediyorum. Bu beni rahatsız etmiyor, ter- düşündüğüm düşünsel bir ifade gerginliği var. Herkes birbirine çok ağır sözler söylüsine besliyor. ● Yazarken memlekete, şehre dair yor. Gündelik hayatın her boyutunda var. bir aidiyet duygusu aramıyorsunuz yani. Maçta, aile toplantısında, millet meclisinde Beni nereye koyarsan koy, ben orada ra- böyle... Bütün bunlar kansorejen unsurlar. hat çalışırım. Kalabalığın ortasına koyun, di- Zihin kanseri, ruh kanseri oluşuyor insanlini hiç bilmediğim bir ülkeye atın, benim larda. Hasta bir toplum haline geliyoruz. ● “Rakım Sıfır”da anlattığınıza yakın için fark etmez. Ben bir dörtgen bulduğum anda, oturup yazarak kendim olurum. Yer ruh hallerini de görebiliyoruz... Bazen dolaylı, bazen dolaysız bir şedeğiştirmek sembolik olarak da pencere değiştirmektir. O pencereden baktığınız yer si- kilde. Böyle bir ortamda düşünmeye, bir zi huzurlu, mutlu etmiyorsa o zaman bunu şeyler yaratmaya çalışan bireyin bu orkayda alıyorsunuz ve oralara dönüyorsunuz. tamdan dolayı savruluşunun izleri var giGittiğim şehirlerde aynı noktaları aradığı- bi geliyor bana. Kitap elimden çıkıp da dömın farkındayım. Aynı pencerelere gitmeye nüp biraz baktığımda yaşadığım dünyaçalışıyorum. Aslında yer değiştirmelerin nın, ortamın yıllar içinde oluşanların izleiçinde de yer değiştirmek istemiyorum. Bir riyle yazılıyor. İçinde bazı edebiyat yapıtde tabii kendi ülkemin sorunlarının baskı- ları, sanat eserleriyle ilgili bağlantılar var. Ben çok geziyorum ama çok da okuyosından had safhada bıkmış durumdayım. ● Nasıl baskılar bunlar? rum, çok da görüyorum, dinliyorum. BeKendimi bildim bileli anormal derece- nim hayatımın bileşenleri bunlar. ● Gelelim kitap dünyasına... Siz de esde dinamizm dolu bir ortamda yaşıyoruz. Türkiye’de 40 yıldır hiçbir sorun çözül- ki yayıncısınız. Sizin zamanınızdan bumüyor, bunun üzerimizdeki baskısı söz güne olan değişimleri nasıl değerlendirirsiniz? konusu. ● Gittiğinizde bu baskıdan uzaklaşE tabii iyi gelişmeler oldu kitap dünmış oluyorsunuz... yasında. Ama buna rağmen yine de kötüye Evet, bu baskıdan uzaklaşmış oluyo- gittiğini düşünüyorum. Özellikle satış rum. Kopmuyorum, kopamıyorum, yanlış noktaları sorunlu. Eskiden kitapçılığı kiolduğunu bile bile her gün internetten ga- tap seven insanlar yapardı, şimdi ticaret zeteleri okuyorum. 25-30 köşe yazarı yapan insanlar yapıyor. MS

107

Milliyet SANAT Kasım 2012


EDEBİYAT

Kitap Fuarı’nda ‘çocuk’ izleri Edebiyat meraklılarının heyecanla beklediği İstanbul Kitap Fuarı, 31. yılında ‘çocuk edebiyatı’na odaklanıyor. Hem fuarın etkinliklerinden özel bir seçki hazırladık hem de onur yazarı Gülten Dayıoğlu ile konuştuk... SERDAR AKSOY serdarhana@gmail.com

31. İSTANBUL Kitap Fuarı 17 Kasım’da 31’inci kez kapılarını kitapseverlere açacak. TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından düzenlenen, 25 Kasım’a dek sürecek olan fuara, bu yıl 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılacak. Ana temasının “Çocukluğum Yurdumdur - Gençlik Edebiyatı” olarak belirlendiği fuarın onur yazarı Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı dendi mi akla gelen ilk isimlerden olan Gülten Dayıoğlu. Fuarın onur konuğu ülkesi ise Hollanda. Bu bağlamda, Hollanda edebiyatının önemli isimleri İstanbul Kitap Fuarı’na konuk olacak. Fuarın zengin etkinlik programından özel bir seçki yaptık...

DAYIOĞLU VE ÇOCUK EDEBİYATI Fuarın onur yazarı Gülten Dayıoğlu ve edebiyatı pek çok etkinlik altında detaylı bir şekilde ele alınıyor. Böylelikle bu usta yazaYalvaç Ural 23 Kasım’da fuarda olacak.

Milliyet SANAT Kasım 2012

rı ve edebiyatını daha da yakından tanıma fırsatı yakalamış olacağız. 17 Kasım’da Asuman Portakal, Dursun Ege Göçmen ve Hüsnan Şeker’in söyleşisinde Gülten Dayıoğlu edebiyatının izleri sürülecek. Etkinlik Karadeniz Salonu’nda 14.00’te başlayacak. Büyükada Salonu’nda 15.15’te Yazgülü Aldoğan’ın yöneteceği “Kimliğin Oluşmasında Çocuk Edebiyatının Rolü” başlıklı panelde, Gülten Dayıoğlu, Yankı Yazgan ve Necdet Neydim birikimlerini paylaşacaklar. 23 Kasım 14.30’da Karadeniz Salonu’nda, Gülçin Alpöge’nin yöneteceği “Akademisyenlerin Gözüyle Gülten Dayıoğlu” adlı söyleşide Necdet Neydim, Sedat Sever ve Selahattin Dilidüzgün, Dayıoğlu’nu konuşacaklar. 24 Kasım’da ise 14.30’da Nagihan Tetik’in yöneteceği panelde; Aysel Doğan, Ayşen Erdöl, Gürcan Sarak ve Hüda Aliosman “Eğitimcilerin Gözüyle Gülten Dayıoğlu” başlığı altında konuşmalarını yapacaklar. Etkinlik Karadeniz Salonu’nda... Fuarın dikkat çeken etkinliklerinden bir diğeri de “Çocuk Edebiyatının Yükselişi” başlıklı panel. Eleştirmen Doğan Hızlan’ın yöneteceği panelin konuşmacıları; çocuk kitabı yazarı ve oyuncu Görkem Yeltan, gazeteci Burcu Aktaş, öykücü Nazlı Eray ile çocuk edebiyatının usta kalemlerinden biri olan Yalvaç Ural. Etkinlik 23 Kasım Cuma, 14.30’da Marmara Salonu’nda olacak. 23 Kasım 12.00’deki panelde bu kez çocuk edebiyatında şiir odak noktasına alınacak. Interexpo Salonu’ndaki panelde Arife Kalender ve Necdet Neydim konuşacaklar. 24 Kasım Cumartesi Turhan Günay’ın yöneteceği “Cumhuriyet Kitap Eki’nde Çocuklarla 16 Yıl” panelinde; Gülten Dayıoğlu, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz ve Nevin Metin dinlenebilecek. 12.00’de Karadeniz Salonu’ndaki etkinlik sonrasında 14.30’da Gülten Dayıoğlu ve Faruk Şüyün “Bir Yaşa-

108

mış, Bir Yazmış Gülten Dayıoğlu” adlı söyleşide bir araya gelecekler.

SİYASET, FELSEFE, TARİH Fuarın etkinliklerine baktığımızda siyaset, felsefe ve tarihe odaklanan önemli etkinliklerle karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki, Türkiye sol hareketinin önemli figürlerinden biri olan yazar Metin Çulhaoğlu’nun fuarın ilk günü düzenlenecek “İdeolojiler Alanı ve Türkiye Örneği” başlıklı söyleşisi. Heybeliada Salonu’nda 15.15’te başlayacak etkinlikten hemen sonra 16.30’da, Foti Benlisoy, Yunanistan’da yaşanan ekonomik gelişmelerden Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendiren devrimlere uzanan bir yelpazede Hasan Bülent Kahraman ve Kürleçigil’le söyleşecek. 24 Kasım Cumartesi günü Interexpo Salonu’nda 13.00’te İlber Ortaylı “Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı”nı anlatacak. Hilmi Yavuz da Marmara Salonu’nda 12.00’de düşünce adamı kimliğiyle “Avrupa’nın Zihin Tarihi”ni ele alacak. Türkiye’nin yakın tarihine ilgi duyanlar için kaçırılmaması gereken bir etkinlik de 18 Kasım’da gerçekleşecek. Hollandalı tarihçi Erik Jan Zürcher, 14.15’te Forum Alanı 10’uncu Salon’da Cumhuriyetin ilk yıllarını anlatacak.

EDEBİYATA DAİR Fuarın edebiyat odaklı etkinlikleri de zengin. Hıfzı Topuz, özgürlüklerin şairi Tevfik Fikret’i mercek altına aldığı son romanı “Elbet Sabah Olacaktır”ı Aydın Ergil’in yöneteceği panelde anlatacak. Etkinlik 17 Kasım Cumartesi 17.45’te başlayacak. 18 Kasım’da çalışmaları İngilizce, Fransızca, Türkçe, Arapça, Sırpça ve Katalancaya çevrilen yazar Pablo Martin Asuero’nun moderatörlüğünde, Javier Sierra ve Buket Uzuner “Edebiyat ve Yolculuk” başlıklı


“Çocuk edebiyatına verdiğim 50 yılın ödülü” İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı, Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Gülten Dayıoğlu ile konuştuk... ● İstanbul Kitap Fuarı’nda şimdiye kadar onur yazarı seçilen başka bir çocuk edebiyatı yazarı yok. Bu bağlamda, artık Türkiye’de çocuk ve gençlik edebiyatı önemsenmiyor mu acaba? Belki di’li geçmiş zaman kullanacağız. Artık önemseniyor ki bir fuarda böyle bir ortam hazırlandı. 1960’lı yılların başında, çocuk öykülerimi derlediğim bir dosyayı Cağaloğlu’nda götürmediğim yer kalmadı. Bütün kapılar yüzüme kapanıyordu. ‘60’lı yıllarda çocuk edebiyatının lafını ettirmezlerdi. Ben genç bir öğretmendim o dönemde. Özellikle akademisyenler “Kızım sen nereden çıkarıyorsun çocuk edebiyatını” diyorlardı. 1979’da UNESCO tarafından Çocuk Yılı ilan edildi. Bence çocuk yazınında ilk uyanış o sıralarda başladı. Sonra yavaş yavaş çocuklarda kitap okuma sevgisi oluşturma bilinci belirdi. Bana “Sen de nereden çıktın şimdi?” diyenler, çocuk kitabının gerekliliğini benimsemeye başladı. ● Fuarın onur yazarı olmak size neler hissettirdi? Hayattayken insanın bu şekilde onurlandırılması mutluluk verici. Onur yazarı oluşumu, çocuk edebiyatına verdiğim 50 yılımın bir ödülü olduğunu düşünüyorum. Ayrıca fuarın ana

söyleşiye katılacaklar. Etkinlik 13.00’te Forum Alanı 10’uncu Salon’da gerçekleştirilecek. Aynı gün polisiye edebiyatın usta isimlerinden biri olan Ahmet Ümit’i de dinleme şansı bulacağız. Ümit, Hollanda’nın önemli kalemlerinden Henk Book ile “Edebiyat İçindeki Tarih”i anlatmak için bir araya gelecek. 16.45’teki etkinlik Marmara Salonu’nda. 18 Kasım 13.15’te Interexpo Salonu’nda Zülfü Livaneli hayranlarıyla söyleşecek. Bizden tavsiye Livaneli’yle sohbet ettikten sonra salondan ayrılmayın; çünkü “Oniki” adlı romanı Fantasy Book Review’un En İyi Tarihsel Fantastik Roman Listesi’nin 6. sırasına koyduğu İngiliz yazar ve besteci Jasper Kent gelecek. Tarihi fantezi türünün en önemli yazarları arasında gösterilen Jasper Kent “Oniki’den Çarın Laneti’ne Gerçek Tutulması” adlı söyleşide çevirmen Cem

temasının çocuk olması da beni çok mutlu kıldı. ● Şimdilerde çocuk edebiyatında nicelik arttı, nitelik ne durumda? Bir hata işledik biz. Çocuk edebiyatı ilgi görünce herkes çocuk için yazmaya başladı; öne çıkmak isteyenler, ünlü olmak isteyenler, evde canı sıkılan emekliler, hatta para kazanmayı umanlar... Kitabevlerine bakın, rengârenk, elma şekeri gibi kitaplar. Ama içleri boş. Nitelikli çocuk kitaplarını, ayrık otu gibi sarmış durumdalar. Çocuk edebiyatı hata kaldırmaz. Yazarın yaptığı bir hata mezara kadar gider. Çocuğun belleğine kazınır o hata. ● Çocuklar için yazarkenki amacınız neydi? Çocukları ne eğlendirmek ne eğitmek. Benim yazacağım kitap, çocukların hayatı, insanı tanımalarını sağlamalı. Ana dilini en iyi şekilde öğrenme olanağı bulmalı. Kitaptaki kahramanlar, çocuklara insan tiplerini tanıtmaya yönelik güçlü karakterler olmalı. Çocuklar kurgudaki sorunları görünce irkiliyor. Böylece sorun tanıma bilinci oluşturuyor. Kitabın sonunda sorun çözülüyor. O ne kazandırıyor? O da sorun çözme alıştırması oluyor çocuk için. Kısacası kitap, çocuğa yaşamla, insanlarla, çevreyle, toplumla vb. ilgili ipuçları sunuyor. Çocuğun hayal gücü bıçak gibi bileniyor. Bunlar benim olmazsa olmazlarım. En önemlisi de dil tabii. Sonra iyi bir arkadaş oluyor kitap.

Alpan’la 14.30’da konuşmasına başlayacak. Fuarın ilk pazar gününde yani 18 Kasım’da, yer bulmanın kolay olmayacağı etkinliklerinden biri de “Cinai Meseleler” söyleşisi olacak. Sevin Okyay, Ahmet Ümit, Emrah Serbes ve Erol Üyepazarcı’nın katılacakları söyleşi 12.00’de Karadeniz Salonu’nda.

ŞİİR BULUŞMALARI Şiir de fuar söyleşilerinde özellikle üstünde durulan bir alan. 18 Kasım’da Ataol Behramoğlu, “Sözde, Dizelerde, Türkülerde Türkçe” adlı söyleşide Sevgi Özel ve Günay Güner’le birlikte söyleşecek. Marmara Salonu’nda 15.45’te başlayacak etkinlikten sonra Behramoğlu, Büyükada Salonu’nda “Şairin Şiire Sorumluğu” üzerine bir konuşma yapacak. Etkinlik, 18.45’te başlayacak. Bir diğer önemli şair Ahmet Telli de fu-

109

31. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı Gülten Dayıoğlu.

Benim gözümde kitap aşı gibidir. Çünkü kitap, hayatın türlü hallerine karşı okurda bağışıklık oluşmasını sağlıyor. Kitap okuyan insan hayattan korkmuyor.

arda karşımıza çıkıyor. Telli 18 Kasım saat 18.15’te Heybeliada Salonu’nda sevilen şiirlerini okuyacak. 19 Kasım Pazartesi günü 17.00’de Karadeniz Salonu’ndan şairler geçecek. Tekin Gönenç, Süreyya Güven, Nalan Çelik, Arzu Karadağ, İnan Arslanbağı, Dilruba Nuray Erenler, Özcan Öztürk, Gülderen Canyurt ve Şen Çakır, şiirlerinden dizeler okuyacaklar. 23 Kasım Cuma günü ise Şeref Bilsel, Özcan Erdoğan, Didem Gülçin Erdem, Cenk Gündoğdu, Nilay Özer, Şükrü Sever, Gonca Özmen, Zeynep Köylü, Baki Ayhan T., Gökhan Arslan, Engin Özmen ve Betül Dünder’in konuşmacı olarak katılacakları söyleşide, günümüzün genç şairleri ve şiir verimleri üzerinde durulacak. Etkinlik 18.15’te Büyükada Salonu’nda izlenebilecek. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


EDEBİYAT

Hollanda edebiyatıyla flört zamanı Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın bu yılki onur konuğu ülkesi Hollanda. Peki Hollanda edebiyatı nasıl tanımlanır, en parlak dönemi hangisidir, öne çıkan yazarları kimlerdir? Tüm bu soruların cevapları ve daha fazlası...

ELİF TANRIYAR elif_tanriyar@yahoo.com

ULUSLARARASI İstanbul Kitap Fuarı’nın en heyecan verici yanlarından biri de her yıl farklı bir yabancı ülke edebiyatıyla iyice haşır neşir olup, tanıyor olmamızÖ Bu yıl fuarın onur konuğu ülkesi Hollanda ve dolayısıyla Hollanda edebiyatını daha da yakından tanımaya yeni bir fırsatımız olacak. Yeni diyorum, çünkü esasında Türkiye ve Hollanda’nın dostluğunun 400. yılını kutladığımız bu yıl içinde, Hollanda kültürünü de sene boyunca yakından tanıma imkanı bulduk.

Hollanda edebiyatının bugününe bakmadan önce kısa geçmişini değerlendirmekte fayda var. Her şeyden önce şunu göz önünde bulundurmak da lazım ki Hollanda dili denilince yalnızca Kuzey Batı Avrupa’da yer alan Hollanda ülkesiyle sınırlı kalmamalıyız, çünkü geçmişin önemli sömürgeci ülkelerinden biri olan Hollanda’nın dili Karayipler civarındaki Batı Hint Adaları’ndan bugünkü Endonezya olan Doğu Hint Adaları’na (bir başka adla Hollanda Antilleri’ne) ve Güney Afrika’ya dek, eski sömürgeleri boyunca uzanıyor. Dolayısıyla da dünyanın çok farklı bölgelerinde konuşulmakla kalmıyor, bu farklı bölgelerin kültürlerinden de etkileniyor ve ortaya farklı zenginlikte bir dil ve edebiyat çıkıyor. Hollanda edebiyatının tarih boyunca gelişimi hakkında burada çok fazla şey söylemek istemiyorum. Benim bu yazıda yapmak istediğim daha çok bu edebiyatın ülkemizde ne derece yer aldığı, okurlar ve yayınevleri tarafından nasıl değerlendirildiği...

BİR FENOMEN

Hugo Maurice Julien Claus

Milliyet SANAT Kasım 2012

19. YY. sonunda beliren ve modern Hollanda edebiyatını dünya çapında tanıtan usta olarak bilinen Multatuli bizde (araştırdığım kadarıyla) yayımlanmamış. Ancak Hollanda edebiyatı denilince ilk akla gelen isimlerden, dünya çapında bir fenomen olan Anne Frank’ı ve onun trajik öyküsünü biz de yakından biliyoruz elbette. Hollanda edebiyatında çok önemli etkisi olan II. Dünya Savaşı motifinden de

110

bahsetmek lazım. Hollanda, II. Dünya Savaşı’nda yaşadığı Nazi işgalinden öylesine etkilenmiş ki savaş bittikten sonra dahi yaşadığı travmayı uzun süre üstünden atamamış ve bu durumun etkileri de yakın döneme kadar sürecek bir şekilde edebiyatında görülmüş. Hollanda edebiyatının 20. YY.’ın en önemli ustalarından biri olarak görülen Harry Mulisch, bu dönemde yaşanan trajedileri ve bunun sonraki kuşaklar üzerindeki etkilerini en etkileyici ve derinden anlatan isimlerden biri... Mulisch, Willem Frederik Hermans ve Gerard Reve ile birlikte Hollanda savaş sonrası edebiyatı’nın ‘büyük üçlü’sünden biri olarak kabul ediliyor. Mulisch’in dört büyük başyapıtı olan “Suikast”, “Siegfried Kara Bir Aşk Şiiri”, “Süreç” ile “Cennetin Keşfi” bizde de Doğan Kitap tarafından yayınlanmış ancak maalesef şu anda tükenmiş görünüyor. Aynı kuşağın bir diğer ustası olan Gerard Reve ise özellikle eşcinsellik ve din temalı, güçlü eserleriyle tanınıyor.

BÜYÜK ARMAĞAN Yazarın 1981 tarihli “The Fourth Man” adlı romanı ünlü Hollandalı yönetmen Paul Verhoevens’in 1983 tarihli filmine de kaynaklık etmiş. Ancak maalesef bu yazarın eserleri Türkçede yok, aynı bir diğer dönem ustası olan Willem Frederik Hermans’ınkilerin olmadığı gibi... Hermans polemikleriyle de tanınan, son derece tartışmalı bir yazar. Bu kuşağın bir diğer ustası olarak gösterilen ve renkli karakterinin üslubuna da yansıdığı Hugo Claus’un “Utanç” adlı romanı bizde Telos Yayınevi tarafından yayımlanmış. Bu eski kuşağın son yaşayan temsilcisi olarak görülen Cees Nooteboom ise pek çok eseriyle Türkçede okunuyor: “Gezginin Oteli” (Sel), “Mokusei” (Sel), “Cennet Kayıp”


İlk modern roman: “Max Havelaar” Hollanda edebiyatını ve yazarlarını dünyada tanıtmak amacıyla kurulan Hollanda Edebiyat Fonu’ndan Uluslararası Edebiyat Etkinlikleri Yöneticisi Bas Pauw ile konuştuk. ● Hollanda Edebiyatı’nın ustaları kimlerdir? Bir altın çağı var mıdır? 17. YY. Hollanda edebiyatının altın çağıydı. Çoğu 17. YY. yazarı hâlâ liselerde zorunlu ders olarak okutulur: P.C. Hooft, Gerbrand Bredero, Constantijn Huygens ve Joost van den Vondel. 18. ve 19. YY. çok ilginç değildi ancak ta ki 19. YY. sonunda Multatuli belirinceye kadar... Gerçek adı Eduard Doouwes Dekker olan yazarın mahlas olarak kullandığı Multatuli ‘çok acı çektim’ Bas Pauw

anlamına geliyor. En önemli yapıtı olan “Max Havelaar”, Hollanda edebiyatının da ilk modern romanı sayılıyor. Hollanda edebiyatının gerçek altın çağı ise kuşkusuz 20. YY. Bu yüzyılın ilk yarısında özellikle harika şairler dikkat çekiyor: Herman Gorter, Paul van Ostaijen, J.H. Leopold, Gerrit Achterberg ve Martuinus Nijhoff. İkinci yarısında ise büyük romancılar: Willem Frederik Hermans, Willem Elsschot, Gerard Reve, Harry Mulisch, Hugo Claus ve Cees Nooteboom... ● Günümüz Hollanda edebiyatına dair neler söyleyebilirsiniz? Tam şu anda bir kuşak değişimi yaşanıyor denebilir, ‘Büyük Dörtlü’nün (Hermans, Reve, Claus, Mulisch) hepsi öldü. A.F.Th. van der Heijden, Adriaan van Dis, Marcel Möring, Margriet de Moor, Leon de Winter kuşağı şimdi öne çıkıyor. Aynı zamanda daha genç yazarlar olan Arnon Grünberg, Tommy Wieringa ve Marente de Moor da var. Ancak roman dışında diğer türler de hem ülkede hem de dünyada çok başarılı şu anda. Hollanda çocuk edebiyatı Annie M.G. Schmidt, Paul Biegel ve Tonke Dragt gibi isimlerle her zaman güçlü bir şöhrete sahip oldu. Hollanda şiiri de hem ülkede hem de tüm Avrupa seviyesinde oldukça popüler şu aralar. Ancak özellikle Hollanda kurgu-dışı edebiyatının Geert Mak, Douwe Draisma, Frank Westerman ve Fik Meijer gibi yazarlarla tüm dünyada şu aralar çok popüler olduğunu söylemeliyim.

Hollanda edebiyatının 20. YY.’ın en önemli ustalarından biri olarak görülen Harry Mulisch, 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan trajedileri ve bunun sonraki kuşaklar üzerindeki etkilerini en etkileyici ve derinden anlatan isimlerden biri... (YKY) ve son olarak taze yayımlanan “Bütün Ruhlar Kayıp” (YKY)... Geldik bir sonraki kuşağa; A.F.Th. van der Heijden, Adriaan van Dis, Marcel Möring, Margriet de Moor ile Leon de Winter’e... Bu isimlerden maalesef yalnızca Margriet de Moor’un “Fırtına” adlı roma-

nı Vatan Kitap tarafından Türkçeye çevirldi. Ancak daha genç kuşak olan Arnon Grünberg’e ülkemizde yoğun bir ilgi olduğunu söyleyebiliriz. İlk romanı “Mavi Pazartesiler” ile ülkesinde büyük bir çıkış yakalayan Grünberg, Hollanda edebiyatının, çağdaş insanın gündelik yaşamında

111

Harry Kurt Victor Mulisch

karşılaştığı sorunları zeka pırıltıları saçan felsefi açılımlarla ele aldığı romanlarıyla günümüz edebiyatına büyük bir armağanı... Yazarın kendi adıyla yayınladığı “Tirza”, “Yahudi Mesih”, “İliğine Kadar” (tümü Alef) ve “Hayalet Acı” (İş Bankası Kültür Yayınları) ile Marek Van der Jagt ismiyle yayınladığı “Kelliğimin Hikayesi” (Alef) de Türkçede mevcut. Grünberg’in yanı sıra iki isim daha var son dönemde bizde de yayımlanan ve dikkatleri çeken: Gerbrand Bakker’in “Yukarıda Ses Yok”u (Metis) ile Herman Koch’un “Akşam Yemeği” (Doğan Kitap)... Ve son olarak, Kitap Fuarı’nın yıldızları olan Kader Abdolah, Erik-Jan Zürcher ile Henk Boom... İran asıllı Kader Abdolah, son dönem Hollanda edebiyatının kimliğini belirleyen ve zenginleştiren göçmen edebiyatının da en önemli temsilcisi olarak kabul ediliyor. Abdolah’ın bizde de yayımlanan eserleri “Gizli Yazı” (İstiklal), “Boş Şişelerin Yolculuğu” (İstiklal), “Camideki Ev” (Timsah)... Tarih profesörü Erik-Jan Zürcher ise “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”ni (İletişim) yazdığında kitabının Türkiye’de bu kadar önemli bir eser haline geleceğini, 18 baskı yapacağını tahmin edemezdi şüphesiz. Zürcher, aynı zamanda Leiden Üniversitesi’nin Türkiye Etütleri Bölümü başkanı. Yazarın Türkiye tarihine dair daha pek çok eseri Türkçede var. Yine fuarda konuk olarak izleyeceğimiz ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman d§nemi uzmanı olan, gazeteci Henk Boom ise Türkçede “Büyük Türk” (Kitap Yayınevi) adıyla yayımlanan kitabında Sultan Süleyman’ın ayak izlerini takip ediyor. MS Milliyet SANAT Kasım 2012


EDEBİYAT

Tanpınar’ın meşru mirasçısı “Coşkuyla Ölmek” Şule Gürbüz İletişim Yayınları Fiyatı: 15.50 TL

Yeni kitabı “Coşkuyla Ölmek” ile bir kez daha okur karşısına çıkan Şule Gürbüz, anlatım arayışıyla her bir cümlesini titizlikle işleyen ve hepsinden önemlisi hayatla meselesi olan bir yazar.

A. ÖMER TÜRKEŞ aomert@gmail.com

ŞULE GÜRBÜZ’ÜN ilk kitabı “Kambur” 1992 yılında yayımlandı. Uzun hikaye diye nitelendirebileceğimiz bu anlatısı hak ettiği ilgiyi görmedi. Hikayelerini topladığı “Zamanın Farkında” (2011) sayesinde farkına vardık Şule Gürbüz’ün. Aldığı olumlu eleştirilerin yanı sıra, Kastamonu Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün düzenlediği 7. Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü de kazandı. Yine öykülerinin yer aldığı yeni kitabı “Coşkuyla Ölmek”te ilk iki kitabındaki çizgisini sürdürmekle kalmayıp üslubunu daha da geliştiren Şule Gürbüz gerçekten usta bir yazar...

SAAT TAMİRCİSİ İtiraf etmeliyim ki öykülerinden önce Başar Başaran’la yaptığı söyleşiyi ve Başaran’ın “Zamanın Farkında” hakkındaki eleştiri yazısını okumuştum. Başaran’ın kitap hakkındaki haklı övgüleri, Şule Gürbüz’ün kendine güvenini sergileyen ifadeleri merak uyandırıcıydı. Ancak bir o kadar merak uyandıranı, sanat tarihi eğitimi alan Şule Gürbüz’ün sürdürdüğü meslekti: Milli Saraylar’daki tarihi saatlerle uğraşan bir saat tamircisiydi Gürbüz. Zamanı ölçen mekanizmalarla ilgili bir mesleği icra eden bir yazarın öykülerinde insan-zaman ilişkisine eğilmesi başlı başına Borgesvari bir hikaye konusu olabilir. Öyküleri okurken Gürbüz’ün mesleği bir başka çağrışım daha yarattı zihnimde; Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enistitüsü”nü hatırladım. Sadece isimle cisimlenen bir çağrışım değil; ironik öyküleri, lezzetli üslubu ve ele aldığı konularla Gürbüz, Tanpınar’ın meşru mirasçısı olduğunu düşündürüyor. Son sözü başta söylemekte sakınca yok; ne anlattığıMilliyet SANAT Kasım 2012

Şule Gürbüz

İyi edebiyatın, gerçek sanatın aynı zamanda zanaatkarlık olduğunun farkındalığıyla, büyük bir özenle, meselelerini sözcüklere, cümlelere yedirerek yazıyor Şule Gürbüz. nın nasıl anlattığını gölgede bıraktığı, ‘eline kalem alanın kitap yazdığı’ edebiyat dünyamızda vasatlığa sırt çeviren, anlatım arayışıyla her bir cümlesini titizlikle işleyen, kişilerinin iç dünyasını sözcüklerle didikleyen ve hepsinden önemlisi hayatla meselesi olan bir yazarla karşılaşmak heyecan verici. İki kitapta altı öykü anlatmıştı Gürbüz. İşleri, cinsiyetleri, yaşları, ilgi alanları farklı da olsa bütün öykülerinde ana karakterleri birleştiren ortak bir duygu söz konusuydu; huzursuzluk... Çevrelerindeki hayatla bir

112

türlü uyum sağlayamamanın huzursuzluğu ile daralmış ve kızgın insanlar... Başkalarıyla olduğu kadar kendileriyle de uğraşan, kendilerine de öfke duyan takıntılı, vesveseli öykü kişileri -niyetleri her ne olursa olsun- önlerinde buldukları hayatı değiştirecek, -bırakalım değiştirmeyi- olayların akışını etkileyecek donanımdan yoksunlar. Yoksunluklarının, kaybetmişliklerin farkındalığı ama yine de sürüye dahil olmamanın gururuyla sürekli bir izleyicilik, izlediklerini karamsar bir bakışla yorumlama halindeler. Gürbüz işte bu insanların iç sesiyle anlatıyor hikayelerini. Böyle bir iç sesin bunaltıcı, karanlık bir atmosfer yaratacağını, belki de okurken sıkılacağınızı düşünürseniz yanılırsınız. Kuşkusuz hüzünlü hatta kederli dünyası; ama yüzeye çıkmasa da varlığını her an hissettiren ince bir mizahı da var öykülerin. Öykülerin arkasında müstehzi bir tebessümün izleri var.

OTURMUŞ BİR DİL “Coşkuyla Ölmek”teki öykülerde çok daha oturmuş bir dil ve üslupla birlikte benzer insan tiplerini bulacaksınız. Özellikle kitabın gövdesini oluşturan “Akılsız Adam” ve “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi” adlı birbirini tamamlar nitelikli iki öykü Gürbüz’ün edebiyat ve hayat anlayışı ile ilgili yeterince fikir veriyor. Söyleşisinde “İnsan olmanın da, sanatçı yetiştirmenin de pek olanaklı şeyler olmadığını düşünüyorum,” diyen Gürbüz, “Akılsız Adam”da oğlunu istediği gibi yetiştirmek için elinden gelen çabayı gösteren bir adamın uğradığı başarısızlığı, “Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi”de oğulun başarızlık sürecini sabırla, adım adım işlemiş. İyi edebiyatın, gerçek sanatın aynı zamanda zanaatkarlık olduğunun farkındalığıyla, büyük bir özenle, meselelerini sözcüklere, cümlelere yedirerek yazıyor Şule Gürbüz. Üretilmesi kadar tüketilmesi de emek isteyen bir öykücülük onunki... MS


Kabuk bağlamamış ‘yara şiirleri’

Hilmi Yavuz

Şiir serüveninin 60. yılını yaşayan şair ve yazar Hilmi Yavuz’un beş yıldır üzerinde çalıştığı “Yara Şiirleri” adlı kitabı, okurunu hüzünbaz bir yolculuğa çıkarıyor. HÜSEYİN SORGUN hsorgun@hotmail.com

zamanıdır. Ahali “her yaraya bir marş” düzerken, şair, “anadan doğma bir yaradan kanar”, olanın mizahına tebessüm ederek...

bir yara” gibidir, dış etkiye açık...

FISILDANAN BEDDUA

Kanaya kanaya, kangren olur, yara... ‘İki’nin birisi değildir artık, ‘öteki’dir... Yara Sonra, bir ‘söz’le dağılır ufunet. Bir baş- bir kez daha açılır, tedavi için... Bir iç geçirir ka oluşun ve bilişin/tasavvurun kapısı ara- şair, “Ah, masivaya atılan o dikişler!” der, lanır. Söz yaranın ilacıdır bu demde... Bir geçmişinde akislenir bu âh... Ve bir beddua fısıldar, “ey masiva, masiva! oluşun ve bir ölüşün çizgisinde Kederle beslen!/cesedin ruhdurur şair, aynı ‘kün’de iki ‘kıları sevdiği gibi...” Yaranın yam’ı birleştirir. İki kıyam arakangren, mâsivaya atılan diksında yol alır, hüznünü gezdiişlerin dişli olduğu bir demde, rir. Sorular, sorar. Nazarında imdada çağırır “nerdesin, “var’la yok bir’dir...” İkaz eder zeytinin ve tinin cihangiri / yolun yolcularını, “...hüzünle bana belki benden daha yaoyun olmaz” diye. kınken?” diyerek. Şair, bu An olur, şair şairlik urbasıdemde kendi derdini unutur, nı da çıkarır, kelimelerden yurdunun derdine düşer yiuzaklaşır. Zira “şiirler dönüştü “Yara Şiirleri” ne... “yurdum, yalnızlığım bekezzaba” der. “Kibrit-i Ahmer” Hilmi Yavuz nim!” der, kendisi gibi yurduvarken, “yollar ilhada dönüştü” Yapı Kredi Yayınları nun da “giderek büyüyen bir der şair ve “şiirlerse dar geliyor Fiyatı: 10 TL yaraya” benzediğini ima eder. eğnime...” diyerek ‘post’suz ve Yolculuğun bir durağında, ‘aba’sız kalır... Yeni bir oluşun öyle bir yerdedir ki, hiçbir yara ilişmez varlıizlerini ifşa eder. Haline tercüman olur, ğına ve mazi ile şimdi ve şimdi ile âti arasın“Kalbimdir, masivayı tüketti...” der, geçmişe dem vurur... Kendine konuşur, kendiyle ko- da mesafeler kapanmış, ‘bir’lenmiştir. Hikânuşur, sorar, cevaplar. Mürşit de kendisidir, ye de ‘bir’lenir, kâfiye de... Evet, itiraf eder, mürit de! Yara, kanar hâlâ... Kalp, “şiire dö- aşkları imtina etmeden yaşamıştır, geçmişnüşür” ve “arzulara tercüman” olur... Hak’la te. Ve vardığı yerde, ‘tek bir’ sesi duymak için konuşur şair, artık “aşk varsa, o bir yaradır”. işittiği sesler, boğmaktadır işte... Ümit, neşVe “Gül”ün bir adı varsa öteki adı ‘sol- velenir karabasanın bağrında, “gün ola, harmak’tır. Bir kıyamete işaret eder, “yaralar da man ola!” der, tevekkül durağında... “Mazi”yi ölür bir gün...” Ve bütün yaralarının nedeni- yalnızlığına azık eyler, arada bir gezinir geçni bulmuşçasına kendine söyler: “kalbini o mişin duraklarında... Ne de olsa “çoktan kakadar uzak tuttun ki/yaralandın...Ey! / ya- nayan biridir” arada bir aşklara uğrar ara ara radan / uzak kalmak ne demekti, / Rabb’in- ve “hepsi kanıyordu” der. Ve şair, kendine döner, nihayetinde. Kaden ve masivadan?...” Bir anda bütün ‘yara’ların nedenini bulmuş gibidir. Söyler... nayan yara, kendisidir aslında... “bendim Sönmeyen bir köz gibidir, bir yeni yangın kendimde bir yara / büyüdüm kanaya kanabaşlatacak eski bir köz gibidir “köhne ba- ya” der. Bu kez yara, “habis bir sonbahar”... “Yara”, sönmez, kanamasa da... “Açık har”dır... MS

DAĞILAN UFUNET HİLMİ YAVUZ’UN “Yara Şiirleri”, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Şair, yara izleği üzerinden yaptığı bir yolculuğun güzergâhında kuruyor şiirini. Genelden özele giden bu serüven, sonbahar mevsiminde karar kılarken, özellikle ‘söz’ün öncesi ve sonrasındaki değişimler Yavuz’un kendi ‘yol’una dair de önemli telmihler barındırıyor. “Yara Şiirleri”, hüzünbaz bir yolculuğun peşi sıra okuru duyarlı bir yolculuğa çıkarıyor. Her zaman olduğu gibi, “hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesinden nasibini alarak... Sonunda, “bendim kendimde yara/büyüdüm kanaya kanaya” diyen bir şair, kitabın başında, “her şey akıyor, pantarei ve irin/ akıyor kalbimize, senin ve benim” diyerek ‘yara’sına okuru da ortak ediyor... Mesele bir ‘ben’lik meselesi değildir kuşkusuz, ‘bu ülkenin’ de meselesi. Onun için ‘yâra’ değildir ‘yara’dır şiirler... “gül öldü...” der şair, sebebe işaret eder ve “güneş lağımdan doğuyor, şimdi...” diyerek üzüntüsünü paylaşır... Bir safran sarısında bezenir evren ve ‘her şey’, kabuk bağlar, iyileşir; “...ben yara içinde yara”... Bu natürmort, ölüşken evrende, dönüşmenin ya da dövüşmenin hüznüdür şiir. “...acıyım, öyleyse varım” diyerek meydan okur, ‘düşünce’ye. Zaman, ‘gül’ü tüketen aşkların

Hilmi Yavuz, yara izleği üzerinden yaptığı bir yolculuğun güzergahında kuruyor şiirini.

113

Milliyet SANAT Kasım 2012


NOKTALI VİRGÜL YEKTA KOPAN

yekta.kopan@gmail.com

twitter.com/yektakopan

Antalya Altın Portakal Film Festivali tartışmalarla başladı, yaşandı ve tamamlandı. Peki ya ardında bıraktığı soru işaretleri...

Festivalin kestiği kurdele

;

Altın Portakal tartışmalarla başladı, yaşandı ve tamamlandı. Şaşırtıcı bir cümle değil bu. Zaten Hülya Avşar’ın ulusal yarışmanın jüri başkanlığı açıklandığında böylesi bir hareketliliğin olacağını tahmin etmek zor değildi. Önce Avşar’ın ‘popüler film’ vurgusunu içeren basın açıklaması geldi. Bu açıklamada jüri üyelerinin festival boyunca sessiz kalacağını önemle belirten jüri başkanı, festivalin daha ilk gününde ‘yeminini bozdu’. Çağatay Tosun imzalı “Derin Düşün-ce” filmi başkanı fena kızdırdı ve tepkisini filmin son jeneriği akarken, halkın ve basının önünde vermekte hiçbir sakınca görmedi. , basının ve diğer jüri üyelerinin tepkileri karşısında geri adım atmadı ve işi filmle ilgili ‘kurul raporu’ istemeye kadar götürdü. Bu gerilimin sonunda önce Avşar’ın “Bu incelemeyi yaptırmak benim kişisel kararımdır,” açıklaması geldi. Ardından Barış Pirhasan dışındaki jüri üyeleri de karşı-basın açıklaması yayımlayarak “Jüri bir ekip olarak hareket etmeli ve görevi sadece ön jürinin elemesinden geçip festivale sunulan filmlerin arasındaki en iyileri değerlendirmek olmalıdır. Jürinin, filmleri hukuksal, ahlaki, vs. açılardan tartıp, icazet vermek gibi sorumlulukları yoktur. Kaldı ki kimsenin sanatçı ile izleyicisi arasına girmek ya da seyirciyle buluşmasını engellemek gibi bir hakkı olamaz,” dedi. Bu yazdıklarım günü gününe haber oldu zaten. Arada gala gösterimi sırasında dökülen gözyaşları ya da ayakta alkışlamalar gibi gösteriler de yok değildi. Hülya Avşar bütün bu tavırlarıyla jürilerin ödül verileceği ana kadar bütün yarışmacılara eşit mesafede olması eğiliminin dışında bir tavır sergilemiş oldu. Ödüller verildikten sonra da tartışmalar bitmedi aslında. En İyi Film Ödülü’nü alan “Güzelliğin On Par’etmez” filminin Milliyet SANAT Kasım 2012

Festivalin kurdelesini kesen isimler sinema değil, siyaset sahnesinden...

Hülya Avşar, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü alan Abdülkadir Tuncer’le...

hangi ülkenin bayrağını salladığı konusu Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından yönetmelik maddeleriyle açıklanmaya çalışıldı. Öğrendik ki, ortak yapımlarda yerli yapımcının katkısı yüzde 51’den az ise devreye “Ulusal Film Teknik ve Sanatsal Katkı Ölçüm Puanları” girermiş.

114

Estetikten uzak gösteriler

;

Açılış ve kapanış törenlerinin sadece Antalya’da değil, her yerde her zaman eleştirildiğini ve bu eleştirilerin yüzde 80’inde haklı olunduğunu biliyoruz. Bu eleştirilerden ders çıkarmanın zor olmadığı da ortada. Ama Antalya Altın Portakal Film Festivali bu törenlerde sanki hata çıtasını yükseltmek ister gibiydi. Özellikle belediye festivallerinde daha net görülen sünnet düğünü havasından çıkmayı öğrenmek için daha kaç yıl geçmesi gerektiğini merak ediyor insan. Bir festivali popüler kılmaya çalışırken estetikten uzak ara gösterilerle içlerinin ne kadar boşaltıldığını görmek için daha ne kadar bekleyeceğiz? Sakin ve sadece sinemaya odaklı bir festival töreni görmek için daha kaç kere ‘kurdele’ kesildiğini görmemiz gerekecek? Festivalin 50. yılında bizi nelerin beklediğini önümüzdeki yıl göreceğiz.


;

Bir koltuğa sıkışan 4 yazar

Kapanış gecesine katılanlar arasında Kemal Kılıçdaroğlu ve Antalya Belediye Başkanı Mutafa Akaydın da vardı.

;

Anahtar kelime bütçe Altın Portakal’ın önceki yıllarla kıyaslandığında yaşadığı sıkıntılarda anahtar kelime ‘bütçe’ idi. Elbette festivallerin ekonomik bir güce ihtiyacı vardır. Elbette kaynaklar kuruyunca zorluk derecesi artar. Ama festivalin üçüncü gününe gelindiğinde katılımcıların elinde hâlâ bir katalog olmaması bütçe kısıntılarıyla açıklanamaz. Festival konuklarına sadece kahvaltı ve akşam yemeği verilmesi, öğle yemeklerinin kendi bütçelerine bırakılması ilk bakışta üstünde durulmaması gereken bir konu belki; ama önemli bir konu bence. Biraz ülke gündeminden biraz da bütçe sıkıntısından iptal edilen partilerin yerine farklı buluşma ortamlarının yaratılmaması eğlenceye değil, önemli tanışmalara engel oldu. Festivaller sinemacıların oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların, dağıtımcıların, basının, kısacası yapının bütün temel taşlarının bir araya geldiği ortamlardır. Sektörleşmeden bahsedilen bir yapının içinde bütün bu istasyonların arasına mesafe koyacak bir iletişimsizlik-buluşamama ortamını yaratmak niyedir? Festivaller seslerini duyurmak için imzaların tanınırlığına, ününe yenik düşmemelidir. Örneğin kısa filmcilerin, öğrenci filmlerinin “Ah canım benim, ne de güzel şeyler yapıyorlar çocuklar...” replikleriyle başlarının okşandığı bir festival, kendisini usta-çırak klişesinin engelleyici yapısına teslim etmiş olur. Elbette halkın ilgisinden de söz etmek gerekiyor. Gala gösterimleri sonrasında düzenlenen basın toplantılarından tanıdığımız simalar bir süre sonra iyice samimi bir havaya bürünmüşlerdi zaten. Basın toplantısının daha ilk dakikalarında kaçmak zorunda kalan teyzenin “Benim evde bekleyenim var yavrum, siz devam edin,” demesi festivalin ruhunu da anlatıyor aslında. Onların eve gitmesi gerekiyordu ve sinema yalnız bırakılsa da yürüyüşüne devam edecekti.

Edebiyat etkinlikleriyle ilgili cümle kurmadan derin bir nefes almak gerekir bazen. Kimi çok kibirli olur. Kiminin adı etkinliktir, bütün o büyük cümleler kağıt üstünde kalır. Kimine çalışılmadığı ve hatta özenilmediği belli olur, kimiyse düzenleyen kuruluşun adını yaldızlamak amacını fazlasıyla belli eder. Okurun, yazar ya da konuşmacıyla eşit olduğu, içtenlikli bir paylaşım alanı oluşturabildiği ve günün sonunda cebine yeni bir cümle koyarak evine dönebildiği etkinliklerin sayısı pek azdır açıkçası. İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında düzenlenen Cafe Amsterdam etkinlikleri ise bütün bu saydıklarımın dışında kalıyordu bence. Cezayir Restoran’ın bir bölümü bir Amsterdam kafesi gibi düzenlenmiş. Konuklar ellerinde şarapları, kahveleri aralarında sohbet ediyorlar. Sonja van Hamel elektrikli piyanosunun başında; arkadaşları ise gitar ve çelloyla ona eşlik ediyorlar. Sonja’nın şarkıları sırasında duvardaki perdeye yansıtılan bir görsel performans gerçekleşiyor. Buluşmanın ilk dakikalarında bu performansa hemen yoğunlaşamıyor dinleyiciler. Ama giderek o ortamın bir parçası haline geliyorlar. Sonja’nın piyanosunun hemen yanındaki deri kanepede dört yazar oturuyor. Ancak kanepenin kenar minderlerini yere atarak sığabilmişler.

Önce sıkışık gelen bu görüntü iki Türk, iki Hollandalı yazarın samimiyetiyle ve müziğin sıcak etkisiyle önemsizleşiyor. Önce son kitaplarından bölümler okuyor yazarlar. Yabancı konuklar, metinlerin Türkçe ve İngilizce çevirilerini duvardaki perdeden okuyor. Sesiyle, gürültüsüyle bir kafe ortamı ama herkes kendini okunanlara, konuşulanlara vermiş durumda. Oturumun yönlendiricisi Elif Tanrıyar sorularıyla, yaklaşımıyla ortamdaki içten havaya katkıda bulunuyor. Sorular soruluyor, yorumlar yapılıyor... O gün o deri kanepede oturanlardan biri de bendim. Filiz Aygündüz, Gerbrand Bakker ve Herman Koch ile birlikte. Dördümüz aramızda konuştuk, şakalaştık, kitaplarımız hakkında yorumlarda bulunduk. O sıkışık gibi görünen oturma düzeni, iki farklı ülkeden dört edebiyatçıyı kısa süreliğine de olsa yakınlaştırdı. Bir ara Herman Koch kulağıma eğilip “Genelde edebiyat oturumlarında konuşmacılar yukarıda, dinleyiciler aşağıdadır. Oysa biz bu kanepeye gömülmüş halde aşağıda dururken bütün dinleyiciler bar taburelerinin tepesinde bize yukarıdan bakıyor, bence iyi bir şey bu!” dedi. Edebiyat etkinliklerine bir renk katmak amacıyla düzenlenen ve anlattığım yapısıyla farklılığını ortaya koyan Cafe Amsterdam buluşmasından aklımda bu cümle kaldı. “Bence de iyi bir şey bu!”

Koltuktaki yazarlar, Filiz Aygündüz, Yekta Kopan, Gerbrand Bakker ve Herman Koch (soldan sağa)...

115

Milliyet SANAT Kasım 2012


DAMAK UNUTMAZ ECE AKSOY

eceaksoy@gmail.com

Ne yapsa, karısının yüzünü güldüremeyeceğini biliyordu. Kazadan önce de günaydınsız, selamsız, gün boyu dört cümleyi arada bir eden, gözüne bakmadan konuşan, şikayetçi bir kadındı o. Güzel, benekli ela gözleri, dolgun dudakları hiç gülmüyordu.

Yüksek bahçe PENCERE önüne oturduğunda, geniş omuzları camı kaplar, odadan sokak görünmezdi. Çalışırken eğilip kalkmaktan, iki dönüm bahçede o köşe, bu köşe; devamlı yürümekten, vücudunun hiçbir yerinde yağ yoktu. Gözleri o kadar parlaktı ki, şimşek gibi çakardı baktığı yerde. Bir gün, şakacı komşusu “Tavşana çıkıyom, feneri bulamadım, geliver benimle de avlayım bir-iki” demiş, tüfeği tutuşturmuştu eline. Güneş, kendini göstermeden, iki genç lacivert dağın arasında, puslu turuncu, aydınlatıyor, sabahın serinliği fıstık çamlarının kozalaklarını okşuyordu. Ömer Efendi tarlanın ortasında doğruldu. Bir çuval kırmızı biber toplamıştı. Çuvala dayanıp yeleğinin cebinden çıkardığı sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti, dağlara savurdu dumanı, saatine baktı, çuvalı sırtlayıp evin önüne geldi. Yüksek bahçenin yanındaki tabureye oturdu, maydanozları okşadı, bir sigara daha yaktı, kapının yanında duran, kırmızı, tekerlekli iskemleye bakakaldı. Gözünü ayırmıyordu iskemleden. İki yıl oluyor, oğullarını askere uğurlamak için kasabaya giderken traktör devrilmiş, karısı zarar görmüştü en çok. Tekerlekli iskemleye mahkum olduğunu öğrenince, sormuş soruşturmuş, en yürüyemediğini unutturan bu kırmızıyı almıştı. Belden ve dizden bağlanan kayışlarla ayakta da durabiliyordu kullanan. Oturduğunda, önünde masa olan, açılır kapanır tezgahı kendisi ekletmiş, böylece yürüyen mutfak da olmuştu iskemle... Ocak, mutfaktaki masanın ayaklarını kesip, otu-

Milliyet SANAT Kasım 2012

rarak, rahat yakıp söndürülecek hale getirilmişti. Yardımsız yatıp kalkması için iki yanında aliminyum borular uzanan karyola koydurmuştu büyücek yatak odasına. Evin içinde, karısına, yürüyemediğini hatırlatacak, uzandığında tutamayacağı bir şey bırakmamıştı. Şimdi oturduğu yerden yirmi metre uzayan, bir metre genişlikte, derine duvar ördürmüş, içine tarladan eleyerek toprak doldurmuş, yüksek bahçeyi yaratmıştı. Kendisi de seviyordu bunu ekip, sulamayı. Domates, maydanoz, nane, salatalık, kabak, fasulye, biber hepsi memnundu yüksek bahçeden, nazlanmadan verdiler ürünlerini.

KENDİ TARİFİ İLE BAKMAK Ne yapsa, karısının yüzünü güldüremeyeceğini biliyordu. Kazadan önce de günaydınsız, selamsız, gün boyu dört cümleyi arada bir eden, gözüne bakmadan konuşan, şikayetçi bir kadındı o. Güzel, benekli ela gözleri, dolgun dudakları hiç gülmüyordu. Arkadaşı yoktu. Yakında oturan ablasının dışında kimse çalmazdı kapılarını. Her gördüğüne kendi tarifi ile bakar, kimseye güzellik, iyilik yakıştıramazdı. Bir gün keyifli görmüştü karısını, komşunun kocasının, başka kadına kaçtığını duyduğunda. O zaman tam olarak anlamıştı kadının kötü doğup, kötü büyüdüğünü; acımıştı kendisine Ömer, yapacak bir şey yoktu. Kendine kol kanat gerecekti artık. Fethiye, öksürerek duyurdu uyandığını. Ömer iskemleyi yatağın yanına getirdiğinde, yatakta, karyolanın yandaki borularına tutunmuş kalkmaya çalışıyordu. Kocasının yardım etmek isteyen ellerini iterek, iskemlesine

116

bir iki hareketle oturdu. Odadan çıkarken Ömer seslendi: “Akşam oğlun evde olacak. Ne yemek yapacaksın?” Cevap vermedi. Mutfağa gidip bacakları kesik masada duran pırasaları aldı, açtığı iskemle tezgahına koydu. Bıçak ve plastik tasa uzandı. Arkasından mutfağa giren Ömer, demlediği çayı, hazırladığı kahvaltı tabağını pırasaları yana iterek önüne bıraktı. Pırasayı rezenesiz pişirmezdi karısı. Tarlanın ucuna doğru yürüdü. Sabah serinliğinde yaseminler, hanımelleri kokularını savurmuştu bahçeye. Derin nefes aldıkça içi çiçek doluyor, bir süre tutup sonra salıyordu soluğunu. Kenarlarda yeni bitmiş rezeneleri toplarken, beş tane de pancar kökledi. Kütür kütür, pembe damarlıydı yaprakları. Onları da koyacaktı karısının önündeki tezgaha. Askerden bugün dönecek oğlunun en sevdiği yemekti pancar yaprağı sarması. Pirinçlerin pembe oluşuna bayılırdı çocuk. Kucağında otlarla eve yaklaştığında, hortumu çekiştire çekiştire bahçesini suluyordu Fethiye. “Pancar da topladım. Rezeneler yeni filizlenmiş.” “Bırak oraya.” Elindekileri bırakıp odaya girdi Ömer. Başucundaki çekmeceden, örtünün altında duran paraları aldı, köstekli saatini cebine koydu, duvarda asılı, etrafı çiçekli çerçeveli, oğlunun asker resmini okşadı. Fethiye rezeneleri yıkayıp, doğradığı pırasaların üzerine döşedi, tuz, az şeker, zeytinyağı koyup, tencereyi küçük porselen tabakla kapladı. Kapağını koyup kısık ateşe bıraktı.


Fethiye, rezeneleri yıkayıp, doğradığı pırasaların üzerine döşedi; tuz, az şeker, zeytinyağı koyup, tencereyi küçük porselen tabakla kapladı. Kapağını kapatıp kısık ateşe bıraktı.

İLLÜSTRASYON:MELTEMSÖZER

Pancarların yapraklarını kesip haşladı. Topraklarını ovarak yıkadı. Soymadan başka bir tencereye koydu. Yarıya kadar su doldurdu, biraz sirke ekledi rengini vermesi için, ocağı normal açtı. Başında duruyordu, kaynar kaynamaz kırmızı suyunu alacak, sonra eklediği suyla pişirecekti pancarları, aldığı ilk kaynar suyla da pancar yaprağı sarmalarını. Küçük ev dondurucusundan, doğranmış soğanları çıkardı, çabuk çözülmesi için ocağın yanına bıraktı. Yüksek bahçesine gitti hızlı hızlı, maydanoz, nane topladı. Oğlunun askere gidip dönebildiğine sevinmiyor değildi ama küçücüktü sevinç tarlası, üç beş kelimeyle dalıp, bir damla fazla alamıyordu, gülmenin yolu da uzun mu uzun, yorulup bir mola veremiyordu; gözlerinde ıslattığı pirinçle çözülen soğanları karıştırdı. Maydanoz, nane, tuz, az şeker, zeytinyağ ekleyip harmanladı. Hepsini tezgahına koyup bahçesine çıktı. Büyücek pancar yapraklarını sarmalık kesti. Pirinç koyarak, özensiz, gelişigüzel sardı. Gözü bahçe kapısındaydı, sokak kedileri, köpekleri geçerken içeri bakmıyorlardı bile. Hiç hayvanı olmamıştı bu koca bahçeli evde, önceleri yaklaşan hayvanlara tekme

atardı uzaklaştırmak için, şimdi de hortumla su püskürtüyordu; huyunu suyunu bilmeyen, kazayla uğrayan yavru kedilere... Mutfakta, ayırdığı pancarın ilk kırmızı suyunu dolmaların üzerine döküp ocağa koyarken Ömer’in “Eyvallah” dediğini duydu, arkasından tedbirli bakarken (olur da dönüp baktığını görür diye) elindeki çantaya akıl erdiremedi.

SEN AĞA BEN AĞA Ömer, kararlı adımlarla geldi çınar altındaki kahveye... Çay içti, sigarasını yakıp geldiği yola arkasını döndü. Karşısında sıra sıra, aldıkları ışığa göre, renk renk dağlar vardı. Bugün tak demişti canına. Tam da oğlunun askerden döneceği gün. Anlardı oğlan onu. Annesini annesi diye biraz sevdiğini, hiç beğenmediğini biliyordu. Tek yastıkla uyuduğunu bildiği oğlunun yatağına bir yastık daha koymuş, anasına “Merak etme, seni arayacağım” yazıp bırakmıştı. Yanındaki masada oturan adam düşüncelerinden ayırdı. “Sabah sabah ne umarsın dağlardan? Gözünü ayırmadın...” “Yok bir şey, oğlan geliyor bugün.” “Gözün aydın olsun, dirisi geliyor ne de

117

olsa... Ne olacak? İşe yaradıkları mı var? Bak benimkine, karşıda berberde sabah sabah saçlarını moda yapıyor, tepeye dikiyor, hepsini yapıştırıyor. Söylendim uyanır uyanmaz kendini sokağa atarken arkasından, hani derler ya ‘sen ağa ben ağa, koyunları kim sağa’; güldü çıktı evden.” Ömer dinlemek istemiyordu. Ömer konuşmak istemiyordu. Kalktı masadan, adamın omuzuna iki kere vurdu, evinin aksi yönüne yürüdü. “Nereye?” diyenlere başını döndürmeden elini kaldırdı. Yandaki ormandan, fıstık çamlarının arasından, koyu gri bulutlar ona doğru akıyordu. Arılar, dere boyunda sarı beyaz çiçekleri, sanki, sen buyur diyerek kibarca paylaşmış, sabah kahvaltılarını ediyorlardı. Kahveden ayrıldığından beri peşini bırakmayan sokak köpeğine eğildi, gözlerine baktı, hayvan da onun gözlerine, merakla, içinin ta dibini görmek ister gibi derin derin. Köpeğin etli, kocaman kulaklarını okşadı, burnunun üstünü öptü, “Dön geri, hadi dön oğlum, benim yolum uzun.” Köpek anladı. Olduğu yerde kalıp arkasından baktı. Dere akıyordu yanından; çöpleri, pet şişeleri çalılara bırakıp berrak berrak... MS

Milliyet SANAT Kasım 2012


İAŞE HÜLYA EKŞİGİL

heksigil@yahoo.com

Sonbaharın insanı ürperten, sofrasındaki yiyeceklerden olan beklentisini değiştiren yüzü göründü. Her mutfakta her zaman bulunan bir malzeme olan mercimeğin baş tacı edilebileceği zaman da, işte böyle bir zaman.

Sofraların gösterişsiz gücü MERCİMEK YAĞMUR, rüzgar, akşam üzeri sarınılan şallar... Sonbaharın insanı ürperten, sofrasındaki yiyeceklerden olan beklentisini değiştiren yüzü göründü. Serin serin zeytinyağlılar, rengarenk meyvalar, hafif ve uçarı salatalar ortadan kalkmadılarsa da kenara çekilip, iç ısıtacak, göz doyuracak yemeklere yol verdiler. Her mutfakta her zaman bulunan bir malzemenin, mercimeğin baş tacı edilebileceği zaman da, işte böyle bir zaman. En zahmetsiz, kullanışlı ve yüksek besin değerine sahip bakliyat olan mercimek, aynı zamanda farklı şekillerde değerlendirilmeye de en yatkın malzemelerden. Neolitik çağlardan beri varlığı bilinen mercimeğin Mısır piramitlerinde bulunması ait olduğu coğrafyanın da bir göstergesi. Ortadoğu, Güney Asya ve Kuzey Afrika’da bin yıllardır çok üretilen ve çok tüketilen mercimek zamanla Avrupa ve en son da Amerika kıtasına ulaştı. Bugün en çok üretildiği ülkeler ise Kanada, ABD, Hindistan ve Türkiye. Latince adı ‘Lens culinaris’ olan baklagiller ailesinden bu bitki İngilizce ‘lentil’, Almanca ‘linse’, İtalyanca ‘lente’ olmuş. Mercimek ise Farsça ‘marcumak’tan geliyor. Bizim genellikle sarı, kırmızı ve yeşil olan türlerini yetiştirip tükettiğimiz mercimeğin dünyada sarıdan siyaha birçok rengi ve minik -yuvarlaktan iri- yassı olana kadar

Milliyet SANAT Kasım 2012

Türk mutfağında mercimek karnıyarıktan böreğe kadar her yemeğin içine rahatlıkla girebilir.

farklı biçim ve boyutları var. Sarı ve kırmızı mercimekler, nişastası daha yüksek, pişince hemen dağılan ve genellikle çorba ya da pürelerde kullanılan türler. Bizdeki yassı yeşil mercimek fazla pişerse kabuğu dağılan ama kıvamında piştiğinde formunu da koruyan bir çeşit. Avrupa’da tüketilen genellikle daha ufak ve yuvarlak, nişastası az, uzun zaman pişse bile şeklini koruyan mercimekler. Özellikle Fransa’nın Auverne bölgesinde yetişen tescilli ‘puy’ hem lezzeti hem de tane tane kalma özelliğiyle çok aranan bir tür.

118

Mercimeğin anavatanı Hindistan demek, hiç de abartılı olmaz. Patates İrlanda için, biber Meksika için neyse, mercimek de Hindistan için o. Sevilen bir yiyecekten çok öte, mutfağın temel taşlarından. Hintlilerin genel olarak ‘dal’ başlığı altında topladıkları bakliyatla yapılan yiyecekler grubunda ilk sıraya oturan mercimek çok çeşitli baharatla bir arada kullanılıyor. Çorbadan böreğe kadar her kategoride yeri var. Genellikle yoğun bir çorba kıvamında olan çok sayıda mercimek yemeği ise ya pilavla ya da ekmekten koparılan bir parçayı kaşık gibi kullanarak tüketiliyor. Zengin fakir her evin ocağında kaynayan, her gün sofrada kendine yer bulan bir malzeme. Vejetaryenler


Mercimeğin anavatanı Hindistan demek, hiç de abartılı olmaz. Patates İrlanda için, biber Meksika için neyse, mercimek de Hindistan için o. Sevilen bir yiyecekten çok öte, mutfağın temel taşlarından. ‘Dosa’ fermente edildikten sonra öğütülen mercimek ve pirinç unuyla yapılan incecik ve yağlı bir krep türü.

arasında rağbet gören birçok mercimekli tarifi de Hint mutfağından çıkma.

TANRILARA ARMAĞAN Özellikle Hindistan dışında bu mutfağı temsil eden lokantalarda çok aranan bir yiyecek olan ‘masala dosa’ ise Hintliler için bir kahvaltı yiyeceği. Yüksek baharat oranı bu mutfağa alışık olmayanların bu nefis yiyeceği ancak öğle veya akşam yemeğinde tüketebilmesine neden oluyor. Fermente edildikten sonra öğütülen mercimek ve pirinç unuyla yapılan incecik ve yağlı bir krep ‘dosa’. İçine genellikle soğan ve patatesli bir karışım doldurulduktan sonra dürüm yapılıp çeşitli acı soslarla tüketiliyor. Gözleme benzeri bir yiyecek olduğu için şık Hint lokantalarından çok otantik olanlarda servis edilen bu lezzeti acı sevenler kaçırmasın! Mercimek ister pirinçle yensin ister başka bir biçimde, soğanı her zaman ayrıca kavrularak yemeğe ekleniyor. Bu gelenek bütün Ortadoğu ve Güney Asya için

geçerli. Hindistan’da baharatlar da önden yağda kavrulup kokuları çıktıktan sonra yemeğe ekleniyor. Hintliler sabah akşam mercimek tüketmekle kalmıyor, çimlendirdikleri mercimekleri tapınaklarda tanrılarına armağan olarak da sunuyorlar. Avrupa’da ise niceliğiyle değilse de niteliğiyle varlık gösteriyor mercimek. Av kuşları, domuz jambon ve sosisleri ya da beyaz etli balıklarla pişen gösterişli yemeklerin mercimekten oluşmuş bir yatağın üzerinde servis edildiği tarifler, dünya sahnesine çıkışı fakir sofralarında olan bu mütevazı bakliyata adeta sınıf atlatıyor. İtalya’da yılbaşı sofrasında mercimek bulundurmak yeni yılın bereketi için yaşatılan bir gelenek. Hıristiyanlık’tan Yahudilik’e kadar birçok dinde perhiz ve yas dönemlerinin klasik yiyeceklerinden. Hindistan da dahil birçok kültürde mercimek-pilav sofralarda yeri olan ortak bir lezzet. Ortadoğu ülkelerinde genellikle ‘mujaddara’ adıyla bilinen bu yemek bizde de Güneydoğu’daki şehirlerde müceddere adıyla ve genellikle bulgur-mercimek bileşimiyle tüketiliyor. Mısır’da ‘kushari’ adıyla kendine özgü lokantalarda hatta sokak yiyeceği olarak satılan türünde ise pirinç ve

Hint usulü kırmızı mercimek Malzemesi: ● 1 büyük kuru soğan ● 1 çorba kaşığı zeytinyağı ● 2 su bardağı kırmızı mercimek ● 1 kutu (400 ml) hindistan cevizi sütü ● 1 defne yaprağı ● 1 çay kaşığı zerdeçal ● 1 çay kaşığı paprika ● 1 çay kaşığı dilediğiniz acılıkta köri ●2 dal taze kişniş ● tuz, taze çekilmiş karabiber Yapılışı: Zeytinyağını tencerede kızdırın. Minik doğranmış soğanı zerdeçal, paprika ve köriyle kavurun. Kalan malzemeyi ve dört su bardağı suyu ekleyin. Kayna-

ma noktasına gelince altını kısıp mercimekler pişip dağılana kadar ateşte tutun. Defne yaprağını çıkarıp kişniş yapraklarıyla süsleyerek servis edin. Kişnişin kendine özgü kokusundan hoşlanmayan ya da tazesini bulmakta güçlük çekenler maydanoz da kullanabilirler.

119

mercimeğin yanı sıra yüksük makarna ve nohut da var. Hindistan’da da ‘khichdi’ adıyla servis edilen mercimekli pilav Nepal’den Afganistan’a kadar her yerde karşınıza çıkabilecek bir yemek.

BİZDE ANA MALZEME. Meksika’da hem patates gibi malzemelerle tuzlu ekmeği hem de çikolata ile minik kekleri yapılıyor. Meksika mutfağında üzerine peynir rendelenen sıcak mercimek yemeklerine de çok sık rastlanıyor. Amerika kıtasında ise çoğunlukla salata şeklinde tüketiliyor. Sebze çorbalarında da kullanılıyor et veya balıkla servis edilen püreleride de rastlanıyor ama sonuçta tüm sebze ve bakliyatlar gibi, bu kıtada mercimek de bir garnitür, bizde olduğu gibi yemeğin ana malzemesi değil. Çimlendirilmiş tahıl ve bakliyatın yeşil kısımlarının yüksek besin değeri keşfedildiğinden beri, okulda deney niyetine ıslak pamukların altında çimlendirdiğimiz mercimeklerin Batı’daki sofralarda filizleriyle boy gösterdiğine tanık olabilirsiniz. Türk mutfağına gelince, eşsiz bir çorba olan ‘ezogelin’den başlayarak bütün mercimekli çorbalara bir saygı duruşuyla başlamalıyız... Süzme mercimek çorbası, erişteli yeşil mercimek çorbası Türkiye’nin hemen hemen her yerinde tüketilir. Mercimek karnıyarıktan böreğe kadar her yemeğin içine rahatlıkla girebilir. Kırmızısından yapılan köfte nefis olur. Sivas’ın yeşil mercimekli çiğ köftesi ünlüdür, Eskişehir ve Kütahya’nın yeşil mercimekli mantısı. Tekirdağ’da kırmızı mercimekle yaprak sarması yapılır. Bursa’da salça ve pirinçli lapası yenir. En özgün lezzetlerinden biri ise soğuk bir çorbayla çoban salatası arasında bir lezzet sayılabilecek, Tokat’ın yeşil mercimekli yemeği ‘bat’tır. Mercimeğin hakkını veren, severek tüketen bir milletiz ama bu sevdiğimiz yemeklere bir yenisini eklemekten heyecan duymayacağımız anlamına gelmez. Kırk yıllık mercimeğe birkaç farklı ilave yaparak lezzet skalamıza yepyeni bir tat kazandırabiliriz. Tarifini verdiğim çorba hem çok tanıdık bir lezzet hem de çok farklı. Mercimekle yatıp kalkan Hint mutfağının sunduğu zengin seçenekler arasında uygulaması da en kolay olanı. MS

Milliyet SANAT Kasım 2012


EDEBİYAT

Birleşen ırmaklar Nazan Bekiroğlu yeni romanı “Nar Ağacı”nda Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum ve İstanbul’da geçen, savaşlarla dağılıp tekrar bir araya gelen hayatları anlatıyor. “Nar Ağacı” Nazan Bekiroğlu Timaş Yayınları Fiyatı: 22.5 TL

yük bir aşkın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlarla karşılaşıyoruz kitapta. Halı tüccarı, türlü maceradan sağ çıkmış, Tebriz doğumlu Setterhan ırmağının akışı, bir zamanlar yaptığı resimlerde havalanan ruhunun kanatlarını kıran muhacirliği yaşamış Trabzonlu Zehra ırmağı ile kesişiyor. Bekiroğlu’nun “İki ırmak onlar” dediği Setterhan ile Zehra’nın ‘ikisinin de birleşip büyük bir ırmağa dönüşmelerinden önce ayrı ayrı akıp geldikleri kumullu yataklar, meralar, kimyalar var.’ Romanda, önce bunları öğrenmemizi sağlıyor anlatıcı. Çok katmanlı bir dokuya sahip eserde, bu katmanlardan biri de, yazarın anlatıcı kimliğiyle romana dâhil oluşu. Anlatıcı, romanda anlattığı coğrafyayı hem kendi zamanında birebir dolaşıyor hem de geçmişte. Aslında yazarın birebir dolaştığı zamanın romanda esamisi bile okunmuyor. Asıl roman, onun geçmişe sızdığı, her seferinde genişleyen zaman(lar)la ilerliyor.

BUKET ÖKTÜLMÜŞ buketok@hotmail.com

NAZAN BEKİROĞLU son romanı “Nar Ağacı”nda, birbirinden kilometrelerce uzak iki kentte, Trabzon ve Tebriz’de doğan iki kişi (iki ırmak) üzerinden geniş bir zaman ve geniş bir coğrafyaya bakıyor. Zaman, Balkan Savaşı’nın başlattığı çalkantılı süreçle mayalanırken, Birinci Dünya Savaşı yılları, Rus devrimi, Osmanlı’nın yenilgisi, işgal yılları ve Kurtuluş Savaşı’nı kapsarken, coğrafya ise Osmanlı, İran ve Rusya topraklarına yayılıyor. Kendisi de Trabzonlu olan ve yola “Bir tacir ve bir muhacirin mümkün kıldığı varlığıma şimdi seyyahlık yaraşır. Yol zamanı” (s. 14) cümlesiyle çıkan Nazan Bekiroğlu, kitabında aslında dedesinin izini sürüyor; Tebriz’den kalkıp Trabzon’a yerleşen dedesinin hayat öyküsünün peşine düşüyor. Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen bir öykü anlatıyor “Nar Ağacı”nda. Üç ayrı ülkede yaşanan üç farklı aşkı işliyor; savaşlarla dağılan ve sonra tekrar bir araya gelen hayatları kaleme alıyor. Fona ise mücadeleyi, savaşları, tarihi gerçekleri koyuyor.

SAVRULAN HAYATLAR Biri Trabzon’dan diğeri Tebriz’den doğan ve birbirlerine doğru akan iki hayatı odağına yerleştiriyor: Tebriz’in en büyük halı tüccarının oğlu Settarhan ve Trabzonlu Zehra... Sonra Settarhan’ın hayatına adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla dolanan Batumlu kitapçı Sophia giriyor. Trabzon’un kırık hafiyesi İsmail, ateş bakışlı Azam, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey giriyor devreye... BüMilliyet SANAT Kasım 2012

Nazan Bekiroğlu

FARKLI ZAMANLARA AİT

Çok katmanlı bir dokuya sahip olan “Nar Ağacı”nda, bu katmanlardan biri de, yazarın anlatıcı kimliğiyle romana dâhil oluşu. Anlatıcı, romanda anlattığı coğrafyayı hem kendi zamanında birebir dolaşıyor hem de geçmişte.

Romanda, insanlar gibi, farklı zamanlara ait ırmaklar da birleşiyor aslında. Günümüzle geçmiş buluşup birbirine karışırken yazar, sadece insanları değil, zamanları da birleştiren bir tutkal gibi çalışıyor. Okuru geçmişten gelip geleceğe akan zaman nehrinin gözlemcisi kılıyor. Bunu aşk aracılığıyla yapıyor. Üstelik aşkın romana katkısı bu kadarla da kalmıyor; belirli bir şiiri de yayıyor romanın tamamına ve okur kurgu kahramanlarını bu şiir aracılığıyla görüyor. Onları sadece adları ve cisimleri ile değil, ruhları ile tanıyor. Şiir, hem romanın dilini benzersiz kılıyor hem de bir dolu inceliği onun dokusuna yediriyor. Kayıtsız kalınamayacak kadar okunası bir roman. Okuyun. Zenginleşin. MS

120


AYIN İÇİNDEN

çocuklar için AJANDA

FUAR Ülker daha önce Burhan Doğançay ile çocukları buluşturmuştu.

Contemporary’de çocuklara özel ● Geçtiğimiz yıl Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek bir sanat fuarında çocuklar için atölye açan Yıldız Holding, geleneğini bu yıl da devam ettiriyor. Türkiye’nin en kapsamlı uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul’a ortak sponsor olan Yıldız Holding, fuarda Ülker Çocuk Sanat Atölyesi’ne imza atıyor. 22-25 Kasım 2012 tarihleri arasında Lütfi Kırdar Rumeli Salonu ve İstanbul Kongre Merkezi Fuar Alanı’nda düzenlenecek Contemporary Istanbul’daki Ülker Çocuk Sanat Atölyesi’nde çocuklar, çağdaş sanatı, yazı, resim, kolaj, enstalasyon, video ve dijital gibi alanlarda çalışmalar yapabilecekler. www.contemporaryistanbul.com

TİYATRO ● Çocuklarda hayvan sevgisini geliştirmek amacıyla yola çıkan Goody Çocuk Tiyatrosu’nun müzikli çocuk oyunu “Bir Dostluk Hikayesi” 3, 17 ve 24 Kasım’da sahneleniyor. Oyun, Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde izlenebilecek. www.goody.com.tr

●Bir diğer sergi “Kapaklar Ormanı”nda ise 40’ın üstünde çocuk ve gençlik yayınevinin öne çıkan kitaplarının kapakları görülebiliyor. Her iki sergi de fuar alanında 4. Salon’da görülebilir. http://www.tuyap.com.tr ATÖLYE ● Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi, kasım ayında her cumartesi günü Beyoğlu - Galatasaray’da bulunan binasında çocuklara özel “Yaratıcı Drama ile Okuma Atölyeleri” düzenliyor. Kitapla oyunu bir araya getiren ve farklı yaş gruplarıyla gerçekleştirilecek olan atölyelerde çocuklar, kimi zaman kuklaları konuşturup boyalar ve fırçalarla kitabın kahramanlarına hayat verirken, kimi zaman da bizzat kitabın kahramanı olacak. Ayrıca çocuklar bu atölyelerde Selçuk Demirel’den Feridun Oral’a, Le Clezio’dan J. K. Rowling’e, pek çok ünlü yazarın kitaplarından okumalar yapacaklar. ( 0212) 252 47 00/503

TİYATRO ● Bugüne kadar Türkiye’nin her bölgesinde, yaklaşık 3 milyon çocuğu tiyatro ile buluşturan Pınar Çocuk Tiyatrosu, yeni sezon için perdelerini açıyor. Pınar Çocuk Tiyatrosu, “Yaşasın Büyüyorum” oyunuyla 31 Mart tarihine kadar her cumartesi ve pazar günü Mecidiyeköy’deki Profilo Alışveriş Merkezi’nde olacak. “Yaşasın Büyüyorum” oyunu, bir çocuğun doğumdan ergenliğe uzanan özel ve keyifli sürecini sahneye taşıyor. (0212) 216 43 69 SERGİ ● İstanbul Kitap Fuarı kapsamında çocuklar için sergiler de gerçekleştiriliyor. Bu sergilerden ilki “Fil Gelmiş”, resimli çocuk kitaplarından derlenmiş illüstrasyonlardan oluşuyor. Hollanda Edebiyat Fonu tarafından hazırlanmış olan sergide dünyaca tanınan illüstratörlerden Dick Bruna, Kiker ve Max Velthuijs’in çalışmaları yer alıyor.

Çocukların bienali başlıyor ● İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali’nin ikincisi, 6 Kasım-6 Aralık tarihinde gerçekleşiyor. Bienal, Beyoğlu’ndan Tuzla’ya, Kadıköy’den Sultanbeyli’ye 39 ilçenin özel ve kamu okullarında öğrenim gören öğrencilerle birlikte, sokakta çalışan, suça bulaşmış, cezaevinde doğmak zorunda kalan çocuklar ve engellileri

Tiyatronun müzikli çocuk oyunu “Bir Dostluk Hikayesi”.

TİYATRO

kapsıyor. Bienal, panel, performans, video gösterimi, atölye çalışmaları ve birçok müzik grubunun yer alacağı sahne performanslarından oluşuyor. Bienalin etkinlikleri şehir hatları vapurları, Kadıköy’deki Karaköy iskelesi, Şirketi Hayriye Sanat Galerisi ve Taksim Meydanı’nda izlenebilir.

121

Geçen yılki bienalde resim yapan çocuklar... Milliyet SANAT Kasım 2012


AYIN İÇİNDEN

kasım REHBERİ

1 KASIM PERŞEMBE SERGİ ● Sema Maşkılı’nın sergisi 30 Kasım’a kadar Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi’nde. (0212) 245 02 29 ●Neşet Günal’ın sergisi 1 Aralık’a kadar İş Sanat Kibele Galerisi’nde. (02129 316 15 80 KONSER ● Vinicius Cantauria saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Jeff Lorber Fusipon Band ft. Eric Mariental saat 20.00’de İstanbul Jazz Center’da. (0216) 556 98 00 ● Dianne Reeves saat 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Babaannem 100 Yaşında” saat 20.00’de Afife Jale Sahnesi’nde. (0216) 556 98 00 ● (H)Alet-i Ruhiye saat 21.00’de Bakırköy Sanat Merkezi’nde. (0212) 286 15 80 ● ”Gerçek Hayattan Alınmıştır” bugün ve yarın saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 OPERA ● ”Midas’ın Kulakları” saat 16.00’da Kadıköy Süreyya Operası’nda. (0212) 252 11 11

SERGİ

‘Kuraklık’a karşı sanat Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi’nin, kuraklık sorununa dikkat çekmek için hazırladığı “Kuruma / Desiccation” sergisi, 13 Kasım’a kadar Ortaköy Sanat Galerisi’nde görülebiliyor. Aralarında Alexandra Pruscha, Ali Dirier, Ayla Dündar, Gazi Sansoy, Arzu Çorbacı, Çetin Pireci, Denizhan Özer, Genco Gülan, Gazi Sansoy ve Arzu Çorbacı’nın bulunduğu 28 sanatçı 28 eseriyle sergide yer alıyor. Sergi pazar günleri hariç her gün 11.00 ile 19.00 saatleri arasında görülebilecek.

2 KASIM CUMA SERGİ ● Siret Uyanık’ın sergisi 11 Kasım’a kadar Mustafa Ayaz Müzesi’nde. (0312) 324 54 83 KONSER ● Duman saat 22.00’de Ooze Venue’da. (0216) 556 98 00 ●Le Trio Joubran saat 20.00’de CRR Konser Salonu’nda. (0216) 556 98 00 TİYATRO ● ”Ferhangi Şeyler” saat 20.00’de SESS 1885’te. (0212) 251 18 65 ● ”Şakayla Söyler Haldun Taner” saat 20.30’da Barış Manço Kültür Merkezi’nde. (0216) 418 16 46 3 KASIM CUMARTESİ SERGİ ● Zekeriya Sarıbatur’un sergisi 17 Milliyet SANAT Kasım 2012

Kasım’a kadar Kare Art Gallery’de. (0212) 240 44 48 KONSER ● Neil Cowley Trio saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Kerem Görsev ve Fatih Erkoç saat 20.00’de CKM’de. (0216) 556 98 00 ● İpek Dinç band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27

122

TİYATRO ● ”Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği” saat 20.00’de SESS 1885’te. (0212) 251 18 65 ● ”Patron Kim” bugün saat 20.30’da Tiyatro Ak’la Kara’da. (0216) 541 43 59 4 KASIM PAZAR SERGİ ● ”Cumhuriyet Sanatçıları 3” başlıklı sergi 10 Kasım’a kadar Galeri Altan’da. (0322) 459 34 58 TİYATRO ● ”Sherlock Holmes” saat 20.30’da


Tiyatro Ak’la Kara’da. (0216) 541 43 59 5 KASIM PAZARTESİ SERGİ ● Figen Rutkay’ın sergisi 21 Kasım’a kadar Medya Sanat Galerisi’nde. (0312) 428 39 55 KONSER ● Cem Tuncer Qintet saat 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Dertsiz Oyun” bugün saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 6 KASIM SALI SERGİ ● Olgu Sümengen’in sergisi 13 Kasım’a kadar Bahariye Sanat Galerisi’nde. (0216) 414 55 06 KONSER ● Itamar Golan ve Borusan Quartet saat 20.00’de Okıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi’nde. (0216) 556 98 00 ● Selçuk Sun Quartet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 7 KASIM ÇARŞAMBA SERGİ ● Dilay Koçoğulları’nın sergisi 1 Aralık’a kadar Daire Sanat’ta. (0212) 252 52 59 KONSER ● Stacey Kent bugün, yarın ve 9 Kasım’da SALON’da. (0212) 334 07 00 TİYATRO ● Anadolu Ekspresi Göç” saat 20.30’da

Neşet Günal’ın “Sorun Sorum” isimli eseri.

KONSER

CSO üniversitelilere çalacak Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Anadolu kampüslerini dolaşıyor. Dünyada kesintisiz faaliyetini sürdüren en eski senfoni orkestralarından CSO, Doğuş Grubu ve üniversiteler işbirliğiyle 10 - 18 Kasım tarihleri arasında 6 şehirde yer alan üniversitelerde konser verecek. 10 Kasım’da Afyon Kocatepe Üniversitesi ile başlayacak Kampüste Senfonik Akşamlar turnesi, 11 Kasım Ertan Gösteri Merkezi’nde. (0212) 286 15 80 8 KASIM PERŞEMBE SERGİ ● Demet Ayral’ın sergisi 11 Kasım’a kadar Mandolin Sanat’ta. (0312) 439 93 53 KONSER ● BİFO’nun “Rusya’dan Sevgilerle” başlıklı konseri saat 20.00’de Lütfü Kırdar’da. (0212) 336 32 80 ● Yavuz Akyazıcı Quartet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 9 KASIM CUMA SERGİ ● Esra Şatıroğlu’nun sergisi 1 Aralık’a kadar Galeri Linart’ta. (0212) 347 47 29 KONSER ● Bozkurt İlham Gencer Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Barzo ile Konserve” bugün ve yarın saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 10 KASIM CUMARTESİ SERGİ ● ”Mesajınız Var!” başlıklı sergi 15 Aralık’a kadar Cer Modern’de. (0312) 310 00 00 KONSER ● Asfalt Dünya saat 22.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Önder Focan ve Meltem Ege 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27

123

Pazar günü Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi’nde, 13 Kasım Salı günü ise Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nde devam edecek. CSO, 14 Kasım tarihinde Denizli Pamukkale Üniversitesi’nde, 16 Kasım’da Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde konserlere devam edecek ve 17 Kasım’da Muğla Üniversitesi’nde vereceği konserle turneyi noktalayacak.(0312) 309 13 44

Hollandalı sanatçı Jerome Symons’ın sergisinin başlığı “Mutlu Günler”... 11 KASIM PAZAR SERGİ ● ”Hattuşa’da 106 Yıl” başlıklı sergi 30 Kasım’a kadar Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde. (0212) 252 47 00 12 KASIM PAZARTESİ SERGİ ● Jerome Symons’ın sergisi 2 Aralaık’a kadar Pg Art Gallery’de. (0212) 252 80 00 KONSER ● Kürşad Deniz Trio 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”İki Kişilik Bir Oyun” bugün, 19 ve 26 Kasım’da SALON’da. (0212) 334 07 00 Milliyet SANAT Kasım 2012


AYIN İÇİNDEN

SERGİ

Sanatçının “#9” isimli çalışması.

İpek Duben’in “2012”si Galeri Zilberman, 2 Kasım - 1 Aralık tarihleri arasında İpek Duben’in sergisine ev sahipliği yapıyor. “2012” başlıklı İpek Duben sergisi, sanatçının 1980’lerden itibaren İzler (1991), Kayıt (1992) ve Manuscript (1994) serilerinde, birey ve toplum ilişkisi üzerine, kadın figürü aracılığıyla sürdürdüğü çalışmalarını içeriyor. (0212) 251 12 74

KONSER ● Yahya Dai Quartet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Bernarda Alba’nın Evi” saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 16 KASIM CUMA SERGİ ● Asiye Aytan’ın sergisi 23 Kasım’a kadar RC Art Gallery’de. (0312) 266 56 57 KONSER ● Madeleine Peyroux bugün ve yarın saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Ceda Köybaşıoğlu Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 ● Jennifer Lopezsaat 21.00’de Ülker Arena Sports’ta. (0216) 556 98 00 17 KASIM CUMARTESİ SERGİ ● Mustafa Köseoğlu’nun sergisi 5 Aralık’a kadar Krişna Sanat Merkezi’nde. (0312) 418 02 53 KONSER ● Dilek Sert Erdoğan 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27

”Yokuş Aşağı Emanetler” bugün, yarın ve 20 Kasım’da saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 13 KASIM SALI SERGİ ● Mike Berg’ün sergisi 1 Aralık’a kadar Galeri Nev’de. (0212) 252 15 25 KONSER ● Terence Blanchard Quintet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 14 KASIM ÇARŞAMBA SERGİ ● ”Fransız, Belçika ve Türk Çizgi Romanlarına Çapraz Bakış” başlıklı sergi 15 Kasım’a kadar Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde. (0312) 468 21 05 TİYATRO ● ”Tanrı” saat 20.30’da Tiyatro Ak’la Kara’da. (0216) 541 43 59 15 KASIM PERŞEMBE

TİYATRO ● ”Eleni’den Mektuplar” saat 20.00’de Cüneyt Türel Sahnesi’nde. (0216) 556 98 00 ● ”1881” saat 16.00 ve 20.00’de Nâzım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi’nde. (0212) 286 15 80 18 KASIM PAZAR SERGİ ● Hilmi Özbay’ın sergisi 20 Kasım’a kadar Derinlikler Sanat Merkezi’nde. (0212) 291 82 55 19 KASIM PAZARTESİ SERGİ ● Rıza Kuruüzümcü’nün sergisi 30 Kasım’a kadar Doruk Sanat Galerisi’nde. (0212) 252 05 35 KONSER ● Jülide Özçelik Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Meymenetsiz Müsibet” saat 20.00’de Cüneyt Türel Sahnesi’nde. (0216) 556 98 00 20 KASIM SALI SERGİ ● Arzu Başaran’ın sergisi 44A Sanat Galerisi’nde. (0212) 233 33 80

40. yılını kutlayan Çağdaş Bale Topluluğu “Romeo ve Juliet”i sahneliyor.

SERGİ ● Mustafa Köseoğlu’nun sergisi 23 Kasım’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde. (0216) 362 18 26 Milliyet SANAT Kasım 2012

Jennifer Lopez 16 ve 17 Kasım’da sahnede olacak.

124

KONSER ● Hauschka, Dustin O’Halloran ve Johann Johannsson bugün ve yarın 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Pelin Halkacı ve İris Şentürkler saat 20.00’de Akıngüç Oditroyumu ve Sanat Merkezi’nde. (0216) 556 98 00 ● Şirin Soysal Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27


21 KASIM ÇARŞAMBA SERGİ ● Nezih Çavuşoğlu’nun sergisi 25 Kasım’a kadar Ekavart Gallery’de. (0212) 252 81 31 KONSER ● Özlem Bulut Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 BALE ● “Romeo & Juliet” saat 20.30’da CKM’de. (0216) 556 98 00 22 KASIM PERŞEMBE SERGİ ● Nurdan Likos’un sergisi 8 Aralık’a kadar Galeri İlayda’da. (0212) 227 92 92 KONSER ● Gaz Coombes saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 *Başak Yavuz Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 23 KASIM CUMA SERGİ ● “Doktorlarımızın Paletinden Resim Sanatı” başlıklı sergi 28 Kasım’a kadar Akyol Sanat’ta. (0212) 231 61 50 KONSER ● Kırıka saat 22.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 TİYATRO ● ”Müsahipzade ile Temaşa” saat 20.00’de Cüneyt Türel Sahnesi’nde. (0216) 556 98 00 24 KASIM CUMARTESİ SERGİ ● İsmet Birsel’in sergisi 8 Araık’a kadar Hobi Sanat’ta. (0212) 225 23 37 KONSER ● Sofa Surfers saat 22.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 ● Sibel Köse Quartet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Beni Yeniden Sev” saat 20.00’de Gazanfer Özcan Sahnesi’nde. (0216) 556 98 00

Borusan Quartet, BİFO'nun asil sanatçıları olan Efdal Altun, Çağ Erçağ, Esen Kıvrak ve Olgu Kızılay’dan oluşuyor. ● ”Seni Yenicem İstanbul” saat 23.00’te Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 25 KASIM PAZAR SERGİ ● ”WARHOLA” başlıklı sergi 1 Aralık’a kadar Alanistanbul’da. (0212) 252 94 53 26 KASIM PAZARTESİ SERGİ ● Burcu Perçin’in sergisi 1 Aralık’a kadar Galeri Nev’de. (0312) 437 93 90 KONSER ● Volkan Polat Quartet 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 27 KASIM SALI SERGİ ● ”Happy Ary” başlıklı karma sergi 29 Kasım’a kadar Deyim Sanat’ta. (0212) 286 21 82 KONSER ● Hakan Behlil 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27

Bahar Kerimoğlu’ndan oyunculuk atölyesi TİYATRO

Oyuncu Bahar Kerimoğlu.

Birbirinden farklı tekniklerle metot üzerine çalışmaların yürütüleceği Bahar Kerimoğlu ile Oyunculuk Atölyesi 10, 17 ve 24 Kasım tarihlerinde 12.00 ile 15.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek. Santralistanbul’da yapılacak atölyeye oyuncular, yönetmenler ve yazarlar katılabilecek. (0212) 311 78 24

125

TİYATRO ● ”Dracula” saat 20.30’da Tiyatro Ak’la Kara’da. (0216) 541 43 59 28 KASIM ÇARŞAMBA SERGİ ● ”Armağan” başlıklı karma tekstil sergisi 15 Aralık’a kadar Ayşe Takı Galerisi’nde. (0212) 343 21 54 KONSER ● Alper Yılmaz 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” saat 20.00’de Caddebostan KMKS’de. (0216) 556 98 00 ● ”Kara Sohbet” saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 29 KASIM PERŞEMBE SERGİ ● Erinç Seymen’in sergisi 22 Aralık’a kadar RAMPA’da. (0212) 327 08 00 KONSER ● Sezgi Olgaç Band 22.00’de Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Disosya” saat 20.00’de İkinci Kat’ta. (0216) 556 98 00 30 KASIM CUMA SERGİ ● ”Dunhuang’ın Renkleri” başlıklı sergi 7 Ocak’a kadar MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde. (0212) 293 46 48 KONSER ● Faros saat 20.00’de Urban Lounge’da. (0216) 556 98 00 Milliyet SANAT Kasım 2012


D Ü N YA D A N S A N A T

SAO PAULO

LONDRA “Boris Godunov” oyunundan.

SERGİ 1964 Rio de Janeiro doğumlu Adriana Varejao, günümüz Brezilya plastik sanatının önde gelen isimlerinden biri olarak tanınıyor. Yapıtları New York’ta Guggenheim, Londra’da Tate Modern gibi önemli müzelerin daimi koleksiyonlarında yer alan Varejao’nun Sao Paulo Modern Sanatlar Müzesi’ndeki sergisinin küratörlüğünü Adriano Pedrosa üstlenmiş. 16 Aralık’a kadar süren sergide Varejao’nun 42 çalışması yer alıyor. www.mam.org.br

TİYATRO Moskova 1598. Çar Korkunç İvan ölmüş, Boris Godunov yavaş yavaş iktidara yerleşiyor. Godunov’un tahtın gerçek varisini haksızca ortadan kaldırdığı söylentileri ortamı bulandırıyor. Kimilerince gelmiş geçmiş en önemli Rus yazar olarak kabul edilen Puşkin’in 1820’li yılların çalkantılı ortamında kaleme aldığı “Boris Godunov”, 15 Kasım - 30 Mart tarihleri arasında Londra’da Royal Shakespeare Company’de seyirciyle buluşuyor. Oyun aynı zamanda Royal Shakespeare Company’nin Genel Sanat Yönetmeni Michael Boyd’un topluluktaki son prodüksiyonu olacak. www.rsc.org.uk

NEW YORK TİYATRO ABD tiyatrosunun en önemli yazarlarından David Mamet’in yazıp yönettiği “Anarşist” mevsimin en merak edilen oyunlarından. Başrollerinde Patti LuPone ile Debra Winger’ın yer aldığı oyun kadınlar hapishanesinde hücre arkadaşlığı yapan birbirine taban tabana zıt iki karakter arasında geçiyor. Hücre sakinlerinden biri hayatı boyunca etliye sütlüye karışmamış adi bir suçlu iken öbürü akşam sayımı için hücre kapısına dayanan gardiyana parola soracak kadar çılgın bir anarşist. Oyun 13 - 30 Kasım tarihleri arasında Golden Theatre’da sahneleniyor. www.broadway.com

HAVANA Compay Segundo

KONSER Küba müziğinin efsanevi isimlerinden Compay Segundo’nun 105. yaş kutlamaları 5 Kasım’da Havana’da Teatro Bellas Artes’te yapılacak konserle başlıyor. 1907 Siboney doğumlu Segundo, 2003 yılında 96 yaşında Havana’da hayata gözlerini yumduğunda Küba’nın en tanınmış müzisyenlerinden biriydi. Şüphesiz Compay Segundo’nun dünya çapındaki ününü benzersiz yeteneğinin yanı sıra Wim Wenders’in 1997 tarihli filmi “Buena Vista Social Club”a da borçlu olduğu söylenebilir. Bir yıl boyunca sürecek etkinliklerin açılış konserinde ünlü Sierra Maestra grubunun yanı sıra, Teresa Garcia Caturla, Cesar Lopez, Enrique Pla ve David Blanco gibi isimler yer alacak. www.cubaabsolutely.com

ROMA Patti LuPone (sağda) ve Debra Winger.

BARCELONA FESTİVAL Kırk yılı deviren Barcelona Caz Festivali, yılların festivali olmanın avantajını yansıtan bir program sunuyor. Chano Dominguez, Esperanza Spalding, Mariza, Gordon Webster, Irene Jacob, Maria de Medeiros, Sonny Rollins, Brad Mehldau ve Chick Corea Trio, 30 Kasım’a kadar Barcelona’da farklı mekanlarda sahne alacak isimlerden sadece birkaçı. www.barcelonajazzfestival.com

Robert Doisneau’nun eseri.

Sonny Rollins

Mariza Milliyet SANAT Kasım 2012

126

SERGİ Fransa’nın efsanevi fotoğrafçılarından Robert Doisneau’nun 1934 ile 1991 yılları arasında çektiği Paris fotoğraflarından derlenen 240 parçalık bir seçki Roma’da, Palzzo delle Esposizioni’de görücüye çıkıyor. Genelde büyük usta Henri Cartier Bresson’un gölgesinde kalma talihsizliğini yaşayan Doisneau bu durumu hiç mi hiç hak etmediğini olağanüstü Paris enstantanelerinin yer aldığı sergiyle kanıtlıyor. Sergi, 3 Şubat’a kadar izlenebilir. www.palazzoesposizioni.it


Linkin Park

KONSER 50 milyonu aşan satış rakamı ve 2 adet Grammy ödülü ile günümüz rock müziğinin önde gelen gruplarından ABD çıkışlı Linkin Park. 7 Kasım’da Cape Town Stadyumu’nda konser verecek. Topluluk haziran ayında yayınladıkları “Living Things” albümünün dünya turnesine kapsamında Cape Town’da olacak. www.sfmoma.org

BERLİN TİYATRO Ünlü Rus yazar Maksim Gorki’nin “Güneşin Çocukları” Alman Ulusal Tiyatrosu bünyesinde Berlin’de seyirciyle buluşuyor. Oyun, 19. YY. sonu Rusya’sında veba günlerinde geçiyor. Vebayı çarlık rejiminin kokuşmuşluğunu anlatmak için bir metafor olarak kullanan yazar keskin bir mizah anlayışıyla dönemin ekonomik ve siyasi eşitsizliklerine dikkat çekiyor. Stephan Kimmig tarafından sahneye konan oyun 30 Kasım’da Deutsches Theather’da izlenebilir. www.deutschestheater.de

ST. PETERSBURG SERGİ Dünyaca ünlü Hermitage Müzesi taş baskı tekniğiyle yapılmış portre koleksiyonundan 150 seçkin parçayı ilk defa izleyicilerin beğenisine sunuyor. Baskılar Rus imparatorluk ailesinin, devlet adamlarının, askerlerin portrelerini kapsıyor. Sergi 13 Ocak’a kadar açık kalacak. www.hermitagemuseum.org

PROUST ANKETİ

CAPE TOWN

Pınar Öğün Proust Anketi’nin konuğu Meltem Arıkan’ın yazdığı, Memet Ali Alabora’nın yönettiği “Mi Minör”‘de rol alacak oyuncu Pınar Öğün.

● Sevdiğiniz karakteristik özelliğiniz nedir? Baskının ve şiddetin bedelini görebilme cesaretim. ● Bir kadında aradığınız en önemli özellik? Özgürlüğü bedeninden haz alarak gerçekleştirebilmesi. ● Bir erkekte aradığınız en önemli özellik? Şiddet ve baskıyla güç araması değil keyif ve hazla barışık olması. ● Kendinizde bulduğunuz kusurlar neler? Çabuk güvenirim. ● Mutlu olmak için ne yaparsınız? İnsanlardan uzak dururum. ● Sizi en çok ne mutsuz eder? Sevdiklerimin sağlığının bozulması. ● Yaşamak istediğiniz ülke/şehir neresi? Galler. ● Sevdiğiniz yazarlar, şairler kim? Meltem Arıkan’ın her romanını çok seviyorum. ● Sevdiğiniz kitap/kurgu kahramanı (erkek/kadın) var mı? ”Kadın Bedenini Soyarsa” isimli romandaki Lal karakteri. ● Gerçek hayatta sevdiğiniz ‘kahramanlar’ kim? Kahraman kelimesi hayat kurtaran tanımıyla: Memet Ali. ● İsminiz ne olsun isterdiniz? Benim adımı ağabeyim Can koymuş. O yüzden adımı değişmem... ● En nefret ettiğiniz şeyler neler? İnsanların acı çekmeye olan tahammülsüzlüğünden nefret ediyorum. ● Doğaüstü bir gücünüz olsun ister miydiniz? Kadın olmak yeterince doğa üstü. ● Nasıl ölmek isterdiniz? Ölmekten korkmam, herhangi bir şekilde ölünür, yaşam daha korkunç. ● Sevdiğiniz bir söz var mı?

127

“Yeter!” ● Sevdiğiniz müzisyenler kim? Avrupa’da ödüller toplayan, konserler veren Evrim Demirel. ● Sizin için en değerli şey nedir? Cinselliğim -her kadın gibi benim de suçlu damgası var üstümde sırf kadın olduğum için. ● Yaptığınız en büyük savurganlık? Yaptığım hiçbir şeyi savurganlık kelimesiyle değerlendirmedim. ● Seyahat etmeyi sevdiğiniz yerler? Londra. ● Hangi durumlarda yalan söylersiniz? Kandırmak istediğim zamanlarda. ● En çok kullandığınız kelimeler ya da cümleler neler? Bu aralar “Öfff”... ● Eğer ölseydiniz ve bir insan ya da bir nesne olarak geri dönseydiniz ne/kim olurdunuz? Yunusların çıkardığı frekanslardan biri. İnsanlar duyamasın diye. ● Şu anki ruh haliniz nedir? Konsantreyim, soru cevaplıyorum. ● Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da nedir? Memet Ali! Çok âşığım... ● Kendinizde onaylamadığınız davranışlarınız neler? Baskı ve şiddet kelimelerinin içeriğinin hayatınızda yarattığı mağduriyetleri görünce, bütün insanlığın onaylanmak adına şiddete boyun eğdiğini görüyorsunuz. Neden ben kendi davranışlarımı onaylama yahut onaylamama üzerinden denetleyeyim? ● En son nerede ve ne zaman çok mutlu olmuştunuz? Mısır’da Kızıldeniz’in ortasında vahşi yunusların peşinden yüzerken. ● Kendinizde bir şeyleri değiştirebilseydiniz bunlar neler olurdu? Gelişim ve değişim ve de farkında olmak...

Milliyet SANAT Kasım 2012


BULMACA İLKER MUMCUOĞLU

mumcuogluilker@gmail.com

1

2

3

4

5

6

7

8

9

10 11 12 13 14 15

1 2 3 4 5

SOLDAN SAĞA

6

1. “... anlamayan nesle aşina değiliz” (Ahmet Haşim) - Elif Şafak’ın bir romanı - “Erkan ...” (aktör). 2. Pierre Loti’nin bir romanı - Kısa çizme - “Jet ...” (aktör). 3. Üflemeli bir çalgı - Pier Paolo Pasolini’nin bir filmi - Gösteriş. 4. 1960 tarihli, John Wayne’in yönettiği film - Yavuz Özkan’ın bir filmi. 5. Şu adlı destanı olan en eski Türklere verilen ad - Gözerimi - Erden Kıral’ın bir filmi. 6. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ilk şiir kitabı - Leibniz’in felsefesinde artık bölünemez bir birlik olan sonsuz sayıdaki cevherlerin her biri - Cezayir’de bir ırmak. 7. İpek Çalışlar’ın bir araştırma kitabı - “... karnında bir nokta” (Hiçbir bilgisi olmayan, cahil). 8. Berntolucci’nin bir filmi - “Ölerin kahramandı sonra / sonrası iyilik güzellik” (Cemal Süreya) - Bir takımın gözde oyuncusu - Patrick Suskind’in bir romanı. 9. Asaf Halet Çelebi’nin bir şiir kitabı - “... Güler” (fotoğraf sanatçısı) “... Karaca” (şarkıcı). 10. Divan şiirinde, kısa okunması gereken heceyi ölçüye uydurmak için uzun okuma - “... Palme” (öldürülen İsveç Başbakanı) - Dogma. 11. Ayşe Kulin’in bir romanı - Yeterli olmayan - François Begaudeau’nun 2006 tarihli romanından sinemaya uyarlanan film. 12. Anlak - Üstten sağa eğik olan basım harfi - Olumsuzluk veren bir önek. 13. Arnavutluk para birimi - Çini mürekkebi ile yapılan, temelde suluboyaya benzeyen bir boyama tekniği - Bir hitap ünlemi - Albert Camus’nün bir deneme kitabı. 14. Mantık - “... ... Kız Hanım” (Cahit Atay’ın bir oyunu). 15. Efsane - Tevfik Fikret ve Hüseyin Cahit Yalçın tarafından çıkarılan gazete - Büyük çuval.

7

Milliyet SANAT Kasım 2012

8 9 10 11 12 13 14 15

YUKARIDAN AŞAĞIYA 1. Kırgızların ulusal destanı - “... Demirci” (karikatürist) - “Stdanislaw ...” (Solaris ve Aden romanlarının yazarı). 2. Bir sinema yönetmeni - “Masumiyet ...” (Orhan Pamuk’un son romanı). 3. Yaraşırlık, uygunluk - Devinim. 4. “İsmet ...” (rahmetli tiyatrocu) - Başrolünde Marlene Dietrich’in oynadığı ünlü film. 5. Güney Amerika kemendi - “Yalnız ...” (Ömer Seyfettin’in bir yapıtı) - Bir tür bağımsız büyük il. 6. Kaz Dağları’nın mitolojik dönemlerdeki adı - Din bilginleri. 7. “... kaşlarını çatar / gamzesi sineme batar” (Karacaoğlan) - BaşrolündeJet Li’nin oynadığı bir film - “... Gonçarov” (Oblomov’un yazarı). 8. “... Notları” (Hilmi Yavuz’un bir kitabı) - İkinci Abdülhamit’in, Selanik’de sürgüne gönderildiği köşkün adı. 9. Bir nota - “bir ... / akşamın unutulmuş loş sözcüklerine” (İlhan Berk) - Voznesenski’nin bir şiir kitabı - Lahza. 10. Atıf Yılmaz’ın bir filmi - Yarı, yarım - Polonyalı. 11. David Lynch’in bir filmi - “... Eşya” (Turgay

128

Kantürk’ün bir şiir kitabı). 12. Çok zayıf - İzmir’in bir ilçesi - Sodyumun simgesi. 13. Sene - “İlkel çağların yenilmez savaşçısı” olan resimli roman kahramanı Şiir. 14. Muhsin Bey adlı filmde, Uğur Yücel’in canlandırdığı tip - İmtihan etme. 15. Duvar içindeki küçük oyuk - “... Belası” (Cem Karaca’nın bir şarkısı) Evre. MS

GEÇEN SAYININ ÇÖZÜMÜ 1

2

3

4

5

6

7

8

1

P

E

R

İ

T

O

Z

U

2

E

V

İ

T

A

E

3

R

E

T

L

4

İ

D

İ

L

5

Ş

Ö

M

İ

6

E

N

7

Y

Ü

R

Ş

U

8

M

İ P

Z

9

10 11 12 13 14 15 A

D

I

M

A

N

E

T

A

N

O

İ

N

A

E

D

İ

T

M

İ Ş

M

A

N

R

E

E

Ğ

İ

N

İ

N

A

L

A

N

S

U

R

İ

Ç

M

9

T

10

E

D

E

N

A

L

11

S

E

V

E

N

G

İ

L

12

E

R

İ

S

İ

N

A

K

13

L

E

M

M

A

14

L

15

İ

C F

D

A

O

E R E

S

A R

I

I

Y

L

A

A

R

A

N

U

E

A

D

A

A

C

A

E

B

R

E

A

Y

A

Z

İ P

İ M

Z

I

L

M

Ü

A

L E

T K

R

I

A

İ

R

R

A T

A

L

Ç

R

V

E

A H

E

N

İ

R

L

İ

T

E

Ü

N

İ

K



Milliyet Sanat Kasım 2012 No: 644